Allah'a hamdolsun ve seçkin kıldığı kullarına selâm olsun.
Allah'a şükür ki, Târih-i Davet ve Azimet dizisinin üçüncü cildini sunma huzurunu elde ettik. İkinci ve üçüncü ciltler arasında o kadar uzun bir süre geçti ki, yazarın neş'esi kaybolmaya, bu eseri hararetle bekleyenlerin de ümidi tükenmeye başladı. Bu süre içinde yazarın âciz kaleminden çeşitli kitaplar çıktı ve yayınlandı.
Üçüncü cildin yayınlanması geciktikçe, bu çok fayJ: dalı dizi eserlerin, eski yazarların önemli kitapları gibi hatta kendi bazı diğer dizi eserlerimiz gibi eksik kalmasından endişe etmeye başladık. Eğer bu meselede yüz defa saygı göstermeye lâyık, yol göstermesine kesinlikle uyulması gerekli o zâtın zorunlu tutması olmasaydı, belki de bu eser o eski eserler gibi olurdu. Veya en azından uzayan bu süre, çok daha uzar giderdi.
Allah kendisinin mübarekliğini devamlı kılsın, benim manevî terbiye edicim Raypur'lu Mevlânâ Abdülkadir hazretleri' [1] Davet ve Azimet Tarihi 'ni tekrar;; tekrar dinleyerek, tekrar tekrar sohbet toplantılarında okutarak eser ve yazarının değerini yükseltmiş, cesaretini arttırmıştır. Bu iki ciltten sonra adı anılan zat üçüncü cildin yazılmasının şart olduğunu bildirdi ve hizmetkârı olan bana bunu yerine getirmemi pekçok kere emretti.
Pek çok kere öyle oldu ki, ben dış ülkelerden dönüp huzuruna vardığımda ilk sorusu; "Üçüncü cilt tamamlandı mı?" olurdu. Bazı kereler ben kendi endişelerimi,, arzettiğimde hemen; "Üçüncü cildi mutlaka tamamla" diye emretti. Daha sonra efendi hazretleri bu üçüncü cildin; mürşidler sultanı Hâce Nizameddin Mahbub İlâhî (k.s.) hazretlerinin hayatını içine alacağını öğrenince, manevî ilişkisinden ve özel bağlılığından dolayı daha da fazla bu eserin yazılmasına bizi zorladı, çok önemli ve gerekli olduğunu bildirdi.
Beri taraftan bu âciz, kalemi bir kenara koyduğundan dolayı öyle bir hale gelmişti ki, sanki bu konuyla ilgisi kesilmiş gibiydi. O derecede ki Haziran 1961'de bir kere yine huzuruna vardığımda hazretin sohbet meclisinde Hâce Hazretlerinin Emir Hüsrev'e ait olduğu ileri sürülerek Lahor'da yayınlanan ve kıymetli bir dostun hediye olarak bana getirdiği Efdalu'l-Fevâid adlı eser okunuyordu. Sözlerin ve konuşmalarm bir araya toplandığı bu eser öyle dayanıksız, desteksiz ve asılsız rivayetleri içermektedir ki, onları duymak dahi gerçekçi ve tarihçi karakter taşıyan insanlara, hatta normal duygudaki kimselere çok ağır yüktür. Bu eserin Emir Hüsrev'e ait olduğu kesinlikle şüphelidir.
Hâce Seyyid Muhammed Geysu Dıraz Hazretleri -ki onun ve Mürşidler Sultanının arasında sadece bir tek vasıta vardır, o da Çırağ-ı Dehlî Hazretleridir. Ve o bu yüce ailenin gözü, ışığı ve sırlarını bilendir- açıkça şöyle diyor: "Fevâidu'l-Fuâd' dan başka Hâce Hazretlerinin konuşmalarım toplayan ne kadar eser varsa hepsi de geçersiz, değersiz şeylerdir."[2]
Efendi hazretlerinin sohbet meclisinde bu kitap sürekli okunuyordu, kendisi de ara sıra anlatılanlara hayretini belirtiyordu. Hafiften fakat tatlı bakışlarıyla ara sıra yazara da bir göz atıyor bir çeşit işaret yaparcasına; eğer güvenilir sağlam bir kitap olsaydı böyle desteksiz, dayanaksız, düzensiz yazılmış kitaplara ihtiyaç duyulur muydu? diyordu. Bu bakış içime bir ok gibi işledi. O anda gönlümden; ilk fırsatta bu işi halledeceğim ve bir armağan olarak takdim edeceğim diye karar verdim.
Bu işte gecikmenin bir sebebi de ulaşım zorluklarıydı. Hindistan'ın büyük velileri, yüce ermişleri, mübarek islâm davetçileri ve şanh mürşidleri hakkında sayısız kitaplar yazılmıştır. Bunlar arasında büyük eserler de vardır. Fakat bu çağda bir yazar onların (ana değerlerinin, İslâm yolundaki çalışmalarının, gayretlerinin, onların eğitim ve öğretimlerinin kendi dönemlerindeki insanlar üzerinde ne gibi etkiler gösterdiğini, onların ruhunda ne gibi ışıklar saçtığını anlatmak üzere eline kalemi aldığında ağır bir ümitsizliğe ve koyu bir sıkıntıya düşüyor. İnsanlara heyecan veren, onlara ders ve ibret aşılayan o kişilerin destanları bu devrin insanlarına faydalı olsun diye ve bu üstün değerli, mükemmel insanların yüce halleri herkesin gözleri önüne konsun da onların gerçek hayat hikâyeleri tam olarak gözler önüne serilsin dendiğinde insan bir hayli üzüntülerle, sıkıntılarla karşılaşıyor.
Bazı kereler yüzlerce sayfalık bir kitaptan hatta çeşitli kitaplardan faydalanmak suretiyle bile bir tek sayfalık olsun gerçek bilgi elde edilemiyor. En muhteşem insanların hayat hikâyelerinde, anı kitaplarında o kadar büyük boşluklar karşımıza çıkıyor ki, bu boşlukları tahminle, kıyasla, benzetişle ve süslü ifadelerle doldurmak mümkün olmuyor. Kitabın tamamı; kerametler, normal üstü olaylar, aklı şaşırtan hâdiseler ve tuhaf birtakım işlerle doldurulmuş olmakta, gerekli bilgilerin insanı üzen yokluğu görülmektedir.
İçinde bulunduğumuz bu yüzyılda bir benzeri bulunmayan, ilmî dehası ve yazdığı önemli eserlerle Hindistan tarihini benzersiz şekilde geniş ve derinlemesine inceleyen, Hindistan'ın ileri gelen çok ünlü kişilerini 8 büyük cilt[3] içinde toplayan, Hindistan'ın büyük tarihçisi Seyyid Abdülhay bu durumdan şöyle yakınmaktadır:
"Ülkenin beceriksizliğine, düzensizliğine bakınız ki, başlangıçtan şimdiye kadar Hindistan'ın yüzlerce tarihi yazılmış, çeşitli adlarla kaleme alınmıştır ama onlardan hiçbiri tarih yazmanın sağlam ölçüsüne oturma-maktadır. Hangi kitabı ele alıp baksanız içki, işret, savaş ve cengâverlik efsaneleri ile dolu olduğunu görürsünüz. Zurna ve kösü anlatan kelimelerden uzak bir sayfa bulursanız o zaman ud ve sazı anlatan (işret dolu) sözlerle karalanmış olduğunu görürsünüz. Eğer kafiyeli sözler ve değişik manalara gelen fıkralar dikenliğinden eteğinizi kurtarırsanız -bu da mümkün değil ya- yine de geçmişlerimizin ilim ve bilgi hayatlarını, değerlerini sağlam bir şekilde bize aktaran bilgileri tam olarak bulamazsınız. Herhangi bir tarikata bağlı bulunan o büyük zâtlardan bazılarının ahvali hakkında birtakım kitaplar ele geçse de bu düzensizliğin ve beceriksizliğin bir alâmeti olarak bu kitaplardan hiçbir şekilde siz; o büyük kişilerin adı, sanı, soyu, nasıl yetişip geliştiği, eğitim ve öğretimi, ahval ve hareketleri ve ilmî çalışmaları hakkında birtakım gerçek bilgiler elde etmek isterseniz bir tek harf bile bulamazsınız. Zurna ve kösten bahsetmeye eğer yer yoksa yine de ud ve saz burada da elden düşmemekte, yazarın bütün anlatmaya çalıştığı şey; o zâtların keşiflerini, kerametlerini açıklamaya gayret etmektir.
O kişiyi öyle bir noktaya getirmeye gayret edilmektedir ki o, sanki insanoğlunun ötesinde ve üstünde bir varlık gibi görülmektedir. O ne yemekte, ne içmekte, ne uyumaktadır, ne onun insan özellikleriyle bir ilişkisi vardır, ne de ilmî çalışma ile bir alâkası vardır. Sanki o ermiş kişilerin bir tek işi vardır o da; tabiat kanunlarını devamlı alt üst etmek, yıkmak ve ateş, su, toprak ve hava unsurlarına, yaratılışın üç yoluna hâkim olup kendilerine hiçbir etkinin olmadığıdır. "[4]
Bu enteresan durumu eğer bizzat görmek isterseniz, Hindistan'da Çeştî tarikatının kurucusu hatta bir çeşit bu ülkede İslâm çizgisinin kurucusu Hâce Muînuddîn Çeştî Hazretlerinin hayatını anlatan kitapları okuyunuz. Eğer bu kitaplardan onun kısa bir hayat hikâyesini yazmaya çalışırsanız boş bir gayret olduğunu görürsünüz.
O devir, müslumanların başlangıç dönemi idi; kitap yazma, eserler ortaya koyma dönemi henüz tam olarak başlamamıştı, diye düşünülürse bu doğru değildir, tam o devirde kadı Minhâcüddin Osman Cüzcânî'nin Tabakât-ı Nâsırî' si ve Nureddin Muhammed Avfî'nin kitabı Lübâbu'l-Elbâb' ı elimize geçmektedir. Bu kitab-larm ikisi de hicri 7. yüzyılın eserlerinden olduğu kabul edilse de Multanh Şeyhülislâm Bahaeddin Zekeriy-ya (ö.H. 666) hakkında ne söylenecek? O, kendi döneminde büyük etki yapan ve devrinde Hindistan'ın en büyük ilim merkezi olan bir şehrinde yaşayan çok büyük manevî bir lider ve yüce değerli bir ıslahatçıydı. Buna rağmen böyle büyük bir kimsenin hayatım kaleme almak ve yaptığı büyük işlerin tarihini düzenlemek için gerekli bilgiler çok azdır. Fakat kerametleri, normal üstü olayları, aklı şaşırtan halleri ise pek boldur.
Bu bakımdan mürşidler sultanı Hâce Nizameddin Evliya Hazretleri ile bütün ülkenin saygı ve hayranlık duyduğu Münyerli Şeyh Şerefüddin Yahya Hazretleri ki, hicri 8. yüzyılın iki ünlü kişisi, muhteşem ruhanî önderleri ve İslahatçılarıdır. Bunlar özel değer ve seçkinliğe sahiptirler. Birkaç asırdan beri hiçbir tarikat şeyhinin ve hiçbir dinî büyük şahsiyetin hayat hikâyesi bu ikisinin olduğu kadar açık ve aydınlık değildir. Bunlar hakkında ele geçen bilgilerin özelliği ve güvenilirliği kendi sözlerinden ve mektuplarından (yazılarından) alınmış olmasından veya kendi dönemlerinde yazılmış tarihlerden, kendilerinin hizmetinde bulunmuş, onlara müridlik yapmış kişilerin kitaplarından alınmasından dolayıdır. Bu bakımdan tarihçi burada en az zorlukla karşılaşmaktadır. Fakat bu kitaplarda da olaylar, seneler ve zamanlar bakımından o kadar çok karışıklıklar ve çelişkiler göze çarpmaktadır ki, iyice inceleme yaparak gerçeği bulup çıkarma işine burada da ihtiyaç vardır.
Bu iki büyük zatı inceleme konusu yapmamızın sebebi, onlar hakkında tarihî bilgilerin kolayca elde edil-
mesi değildir. Bu bilgi daha başka pek çok kişi hakkın -da da elde edilebilir. Onları kendimize konu olarak seçmemizin sebebi; onların İslâmı yaşama ve" yaşatma tarihinde.çok özel ve üstün bir yere sahip olmaları, H. 7. yüzyıldan sonra İslâm dünyasının beyni ve dini canlandırma, yenileme hareketlerinin menbaı olan Hindistan'da bu iki büyük insanın manevî ve ıslahat hareketlerine önderlik etmeleri, kendi devirlerinin ve daha sonraki devirlerin nesillerini herkesten daha çok etkilemeleridir.
Bu eserlerin yazarı (ben) daima bu nesle faydalı olan, ibret aldıran, ders veren, uygulanabilen, herkes tarafından anlaşılıp gönüllere tesir eden, yanlış anlaşılmaları ve yanlış yola sevketmeleri konusunda en azından bir endişe duyulmayan, kendileri ilahiyat felsefesi ve ahlâk felsefesi ile en az ilgisi olup okuyucularını da bu noktada zorlamayan eserlere, yazılara önem vermiş; böyle halleri anlatan ve bu şekildeki Öğretileri sunan kitapları seçmeye özen göstermiştir.
Yazara göre (bana göre) o büyük zâtların güçlü imanını, sarsılmaz itikadını, Allah aşk ve muhabbetlerini, çilelerini, gönül yanışlarını, Hz. Peygamberin sünnetine (hayat tarzına) tamamen uyma heyecanlarım, kararlılıklarını, yüce amaçlarını, İslâmı yayma heveslerini, ahlâk ve davranışları ıslâh etmelerini ön planda tutan; onların asıl cevherini, hayat hikâyelerinin ana mesajını sunan kitapları araştırıp ortaya koymak önemli olandır. Bu satırların yazarı (olan ben) Seyyid Ahmed Şehid'in Hayatı isimli eserimin önsözünde anlayış ve tutumumu ortaya koyarken durumu çok iyi dile getiren bir şiiri nakletmiştim. Onu burada da tekrarlamak uygun düşmektedir:
"Biz kendi yuvamız için,
Gönlümüzdeki acıları yanımıza aldık."
Belki de yazarın diğer zorunluluk ve sorumlulukları, bitmez tükenmez uğraşları kitabın çabucak -tamamlanmasına fırsat vermiyecek ve daha da gecikme ola-caktıysa da, memleketi olan Rayberele şehrinin kenarından geçen Seî ırmağının taşarak her tarafı suların kaplaması, yazarı Meydanpur denen bir köyde her taraftan kuşatıp aylarca sürecek bir işi Allah'ın yardımıyla birkaç haftada tamamlamaya mecbur etti.
Âyet:
"Allah'ın yerde ve göklerde orduları vardır."
Yardımcılarına ve kendisine iyilik yapanlara teşekkür etmesi yazarın bir ahlâk görevi ve iyiliği takdir etme özelliğidir. Yazar; eski kaynaklar arasında en çok Siyeru'l-Evliyâ' nın yazarı Emir Hord'a ve Fevâidu'l-Fuad' m yazarı Emir Hasan Alâ-Sancarî'ye minnettardır. Çünkü onlar Hâce Nizameddin Hazretlerinin hayatını ve anlattıklarını en geniş ve güvenilir bilgilerle sunmuşlardır. Mahdum el-Mülk Biharî Hazretlerinin hayat ve hatıratı hakkında Sîretu'ş-Şeref kitabından çok yarar sağladık ve yönlendirici bilgiler elde ederek en eski kaynaklar hakkında bilgi edindik.
Seyyid Menazır Ahsen Geylanî hocaefendinin eserleri ve yazıları daima çok faydalı olmuştur. Keşke o, bu iki büyük zâtın tam hayat hikâyesini kaleme alma fırsatını elde etseydi. Çünkü Allah Teâlâ ona bu konuyla ilgili yaratılıştan gelen bir özellik, ruhî bir yetenek ve Hindistan tarihi üzerinde derin bir bilgi bahsetmiştir.
Hakîm Seyyid Abdülhay hocaefendinin çok değerli eseri Nüzhetu'l-Havâtır' ı; her zaman olduğu gibi tarih
ve biyografi konusunun bir ansiklopedisi görevini yapmıştır. Yazar bu esere devamlı başvurarak, bir öğrencinin lügat kitabından sürekli faydalandığı gibi faydalanmıştır. Bu konuda geniş ve derin inceleme yaptıktan sonra onun ne kadar derin ve etraflı bilgiye sahip olduğunu ve onun kişileri seçerken zevkinin ne kadar temiz, seçeneğinin ne kadar pürüssüz olduğunu anlamıştır.
Nâçiz yazar kendi yardımcıları içinde Seyyid Necin el-Hudâ Nedevî beye, kıymetli oğlum Muradullah Münyerî Nedevî'ye minnettardır. Onlar Mahdum el-Mülk hazretlerinin hayat safhalarından ve eserlerinden bazı eşine az rastlanır şeyler bulmuşlardır. Tarih ve ilim zevki ünlü babasından kendisine miras olarak geçen kıymetli Şah Şebbîr Atâ Nedevî'den de bazı Önemli bilgiler elde etmede yararlandım. Seyyid Müşerref Ali Nedevî de yazarın teşekkürüne fazlasıyla hak kazanmıştır. Yazar, kitabın büyük bölümünü ona yazdırmış, bu çok değerli talebesi de büyük fedakârlık ve zahmetle yazmıştır. îkbal Ahmed Azamî bey de kimi zaman yardımcı olduğundan dolayı teşekküre lâyıktır.
Allah Teâlâ bu büyük ve kıymetli kişilere hak ettikleri mükâfatı lütfedip amellerini kabul buyursun. Başta da sonda da hamd ve Övgü Allah'adır. Allah Teâlâ, yaratıklarının en üstünü olan Muhammed (s.a.)'e ve onun soyundan gelenlere ve ashabının hepsine salât ve selâm etsin.
Ebu'l-Hasan Ali en-Nedevî Davet, Islah ve Tebliğ Merkezi
Luckhnow H. HSaferl382 M. 14 Temmuz 1962[5]
H, 6. yüzyıl (M. 12.yy.), İslâm tarihinde Özel bir önem taşır. Bu yüzyılın sonunda geniş İslâm dünyasına, tabiî kaynakları ve insan yetenekleri ile dopdolu olan öyle yeni, büyük bir ülke katılıyordu ki, yakın gelecekte onun İslâm davetinin evrensel merkezi ve İslâm ilimlerinin bekçisi, güvenilir koruyucusu olması kaderi olmuştu.
Bu yüzyılın başlarında, yarı vahşi Moğollar, İslâm dünyasına çekirge sürüsü gibi hücum etmiş, güzelim ülkeler onların barbarhklarından vahşi saldırılarından dolayı harap hale gelmişti. Bir zaman ilim ve medeniyetin önderi olmuş, okullar ve tekkelerle baştanbaşa donanmış nice ünlü, muhteşem büyük şehirler yakılıp yıkılmıştı. Şehirlerin huzuru, hayatın düzeni, çok değerli, şerefli insanların haysiyet ve namusu ayaklar altına alınmış; Buhara, Semerkand, Rey, Hemedan, Zen-can, Kazvîn, Merv, Nişapur, Harzem ve en sonunda hilafetin merkezi olan güvenyurdu Bağdat, her tarafı yakıp yıkan bu fitnenin pençesine düşmüş, eski medeniyetin mezarı haline gelmişti. Ansızın gelen bu felâketten dolayı İslâm dünyasının temelleri sarsılmış, bütün kadim ve temel İslâm dünyası üzerine siyasî çöküşün, fikir ve ilim yıkımının karabulutu yayılmıştı.
O gün bütün bu İslâm dünyası içinde, her tarafı yakıp yıkan o fitneden kurtulan tek ülke Hindistan'dı.
Burada yeni gelişen, yıpranmamış, canlı ve heyecanlı Türk soyundan gelen hanedanların idaresi vardı. Bunlar, Moğollarla rahatlıkla mücadele edebilirler, onlara karşı koyabilirlerdi. İman güçleri ve taptaze İslâm heyecanlarından dolayı; savaş gücü ve cesarette sadece onların rakibi değil, hatta onlardan üstünlerdi. Moğollar Hindistan'a tekrar tekrar saldırdılar, sürekli perişan olup yenildiler. Sadece Sultan Alâeddin Hılcî döneminde Cengiz Moğolları beş kere Hindistan'a hücum ettiler. Birinci hücum H. 696'da yapıldı. 4. ve 5. hücumlarda Sultan tarafından Melik Tuğluk (Melik Gazi) öyle yiğitlik gösterdi ve Moğolları Öyle kesin yenilgiye uğrattı ki:
"O günden itibaren Moğolların Hindistan'ı fethetme arzusu söndü ve hırs dişleri ebediyen körelip kesmez oldu."[6]
Bu sebepler ve özelliklerden dolayı İslâm dünyasının şerefine, namusuna, imanına çok değer veren en şerefli aileleri ve kendi talihsiz ülkelerinde huzur ve sükununu kaybetmiş olan en güçlü kafa ve gönül adamları yeni sulh ve huzur yuvası, yeni İslâm yurdu Hindistan'a doğru göç ettiler. En değerli insanların, en şerefli ailelerin bu sökün edip gelişleri İran, Türkistan ve Irak taraflarından tekrar tekrar dalgalar halinde devam etti. Bu yüzden Delhi, milletlerarası bir şehir; Kurtuba'nın, Bağdat'ın imreneceği bir kent halini aldı. Sadece Delhi değil, Hindistan'ın diğer şehirleri ve kasabaları bile Şiraz ve Yemen'e denk olmaya başladı.
Ziyaeddin Bereni ve benzeri Hindistan tarihçileri bu Moğol fitnesi sırasında Hindistan'a göç edip gelen; okutma, öğretme, eğitme, İslâm yoluna çağırma, îslâmı yaşatma mücadelesini coşturmuş olan, hem de devlet idaresinin en nazik sorumluluklarını, görevlerini ellerine almış bulunan bu şerefli, değerli ailelerin, dönemin üstadlarınm, ünlü âlimlerinin ve büyük mürşidlerinin listesini verirler. İnsana öyle geliyor ve öyle anlaşılıyor ki, bütün İslâm dünyasının değerler ve erdemler özü burada toplanmıştı[7]
Bu değişmelerden dolayı Hindistan sadece İslâm dünyasının önemli bir bölümü haline gelmemiş; hatta tarihin açık göstergesiyle bu ülke, İslâm'ın düşünce ve ruh gücünün ilmî çalışmaların, dini canlandırma ve yenilemenin yepyeni bir merkezi haline geliyordu. İslâm düşüncesinin, İslâm daveti mücadelesinin gayretleri tarihini yazanların artık bir kaç asır boyunca dikkatlerini sürekli olarak işte bu merkeze çevirmeleri gerekecekti.[8]
İslâm dünyası için Hindistan'ın araştırılıp bulunması; yeni dünyanın keşfedilmesinden daha önemsiz,» yeni bir devir başlatan, yeni bir dönem hazırlayan olay değildi. Her ne kadar ilk Hicrî yüzyılda buraya İslâm'ın cesur, yiğit, kafileleri gelmeye başlamışlar, H. 93'te Muhammed b. Kasım Sagafî Sind bölgesinden Multan bölgesine kadar olan yerleri kılıcı ve ahlâkiyle yenip kendi idaresine almış, bu küçük bir kıta gibi olan Hindistan'da yer yer İslâm davetçilerinin merkezleri ve tekkeler küçük küçük odalar gibi yerleşmiş ve;
"Karanlık gecenin çölünde yol gösteren kandiller" gibi olan bu irşad yuvaları her tarafa serpilmiş idiyseler de, gerçekte Hindistan'ın fethinin çelengi, İslâm'ın İskender'i olan Sultan Mahmud Gaznevî (Ö. H. 1321)-nin boynuna lâyıktır. Güçlü ve müstakil bir İslâm devleti haline getirme mutluluğu da Sultan Şihabeddin Muhammed Gorî (ö. H. 602)'nin payına düşmektedir. En son olarak bu ülkenin manen fethi, iman ve ahlak bakımından ele geçirilişi ise, büyük mürşid Şeyhülislâm Muînuddin (ö. H. 627) hazretlerine nasip olmuştu.
Hindistan'ın fethinden önce bu ülkede dört ünlü manevî tarikat zinciri; Kadiriyye, Çeştiyye, Nakşiben-diyye ve Sühreverdiyye tarikatları ortaya çıkıp kendini göstermişler, bir süreden beri de meyve vermeye başlamışlardı. Onlardan herbirinin feyzi, bereketi, harikulade etkileri kendi dönemlerinde Hindistan'da hissedilmiş, müslüman bir Hindistan'ın kurulmasında bunların herbirinin büyük payı olmuştur. (Allah onların çabalarının, uğraşlarının mükâfatını versin.) Fakat Hindistan'ın manevî fethi, dinî yönden ele geçirilişi ve bu topraklar üzerine gölgesinden ve meyvelerinden bütün dünyanın yakında faydalanacağı İslâm fıdamnı dikmek için Allah'ın hikmet ve takdiri, Çeştî tarikatını seçmiştir.
Âyet:
"İşte senin Rabbin dilediğini seçer ve ya'ratır." Âciz idraklerimizin ulaşamadığı, kısır görüşlerimizin kavrayamadığı bu ilahî sırları bir tarafa bırakırsak; Çeştiler üzerinde bu ülkenin komşuluk hakkı da vardı. Çeştîlerin tarikatı bu ülkenin komşusu olan İran'da gelişiyordu. Hüzünlü yapısı, elemli karakteri ve aşka muhabbete çok yer veren temel mizacı açısından Çeştiyye tarikatının; çok eskiden beri mayasına sevgi ve aşkın, elem ve ızdırabm işlediği bu toprakların ülkesi Hindistan'ın kalbine girmesi ve onu sevgisiyle esir etmesi ve ilâhî aşkın ağı yapması kolaydı. [9]
Kısacası, bu bilmen ve bilinmeyen ilâhî hikmetler ve sırlardan dolayı Allah'ın takdiri, İslâm'ın Hindistan'da tanınması ve yayılması için bu tarikatı seçmiş, Çeştîlere; Hindistan'a doğru yönelmeleri işaretini vermişti. Hindistan'a ilk yönelen ve Hindistan topraklarına bineğinin dizginlerim çeviren ilk Çeştî şeyhi (mürşidi) Hâce Ebu Muhammed Çeştî[10] idi.
Onun duaları ve mübarek kişiliği Sultan Mahmud Gaznevî'nin fetihlerinin gerisinden gelip fethedilen toprakları koruyordu. Mevlâna Câmî, Nefehâtü 7- Üns isimli kitabında şöyle yazar:
"Sultan Mahmud Gaznevî, Somnat[11] tarafına gittiğinde, ona yardım etmesi için Hâce Ebu Muhammed'e manen işaret edildi. O yetmiş yaşında olmasına rağmen birkaç müridi, dervişi ile yola revan oldu. Oraya, ulaştıktan sonra bizzat kendisi de cihada katıldı."[12]
Nasıl Mahmud Gaznevî'nin siyasî fethinin tamamlanması ve Hindistan'da İslâm devletinin güçlenip tek başına hâkimiyet kurması mutluluğu Sultan Şihabed-din Gorî'ye nasip olmuşsa; Hâce Ebu Muhammed Çeştî'nin başlattığı hizmetin tamamlanması, İslâm'ın genel yayılması ve sapasağlam bir İslâm hidâyet ve ir-şad merkezinin kurulması, bu tarikatın bir şeyhi olan mürşidler mürşidi Hâce Muînuddin Secezî'ye' [13] nasip olmuştur.
En eski tarihçilerin, -bunlar arasında Tabakât-ı Nasırı' nin yazarı Kadı Minhâcuddin Osman Cüzcanî de vardır ve o Hâce hazretlerinin küçük yaştaki çağdaşıdır[14] anlattığına göre: Hâce hazretleri; Sultan Şiha-beddin Gorî'nin, Ray Pethora'yı[15] yenen ve Hindistanın fethini tamamlayan Ecmir valisinin ordusunda bulunuyordu. Bu zafer ve fetihte onun dualarının, Allah'a yönelişlerinin ve manevî derinliğinin çok büyük payı vardır[16]
Daha sonra gelen tarihçilerin anlattıklarından anlaşıldığına göre; H. 576'dan 602'ye kadar devam eden Şihabeddin Gorî'nin akınlarının ilk yıllarında Hâce hazretleri; o günlerde Racput saltanatının ve Hindu dininin, maneviyatçılığmm çok büyük bir merkezi olan[17] Ecmir şehrinde kalıyordu. Henüz Sultan Gorî'nin akınları Hindistan'ın kaderini tayin etmemişti. Onun başarılı fetihleri Kuzey Hindistan'la sınırlıydı ki, Hindistan'ın kaderini tayin eden bir olay meydana geldi: Ray Pethora, (herhalde idaresinde çalışan, emrinde bulunan) bir müslümana işkence yapmıştı. Hâce hazretleri bağışlaması için aracılık yaptı. Pethora kibirli bir tarzda, hakaretâmiz bir tonla cevap vererek şöyle dedi:
"— Bu adam buraya gelmiş ve kimsenin duymadığı ve görmediği bir takım yüksekten sözler söylüyor."
Bunu duyan Hâce hazretleri şöyle buyurdu:
"Biz de Pethora'yı canlı canlı yakalayıp Muhammed Gorî'nin eline teslim ettik bilin."
Bundan hemen sonra Muhammed Gorî hücuma geçti. Pethora karşı koydu fakat yenilip perişan oldu.[18]
Olaylar nasıl gelişmiş olursa olsun şüphe yok ki, Hâce Muînuddin Çeştî hazretleri, Muhammed Gorî'nin akınları sırasında ve İslâm idaresinin genelleşip güçlenmesinden önce Hindistan'ın kalbi olan ve eski Hindistan'ın çok büyük siyasî ve manevî merkezi olan Ec-mir'i kendine yerleşme merkezi seçmişti.
Bu karar onun üstün cesaretinin, yüce idealinin ve iman gayretinin öyle parlak bir başarısıdır ki, benzerleri sadece din önderlerinin ve dünya fatihlerinin tarihlerinde görülebilir. Onun samimiyet ve özverisi, onun Allah'a güven ve tevekkülü, onun en küçük dînî sakıncalardan çekinen temiz iradesi ve Allah aşkıyla yanıp tutuşması binlerce seneden beri doğru imandan ve Allah'ı tam bilmekten yoksun olan, tevhid sesini tanımayan Hindistan'ın İslâm yurdu haline gelmesinde büyük rolü olmuştur.
Böylece Hindistan; âlimler, velîler diyarı, İslâm ilimlerinin ve dinî ilerlemelerin manevî terakkilerin yurdu, yuvası halini almış; gökleri ezanlarla, dağ ve ovaları "Allahü Ekber" nağmeleriyle, şehirleri, bölgeleri; "Allah buyurdu" ve "Peygamber buyurdu" teren-nümleriyle inlemiştir. İslâm dünyası bugün asırlardan beri bu nağmeleri beklemektedir. Siyeru'l-Evliyâ kitabının yazarı çok doğru bir ifade ve akıcı bir üslupla şöyle yazmaktadır:
"Hindistan ülkesi, doğudaki en son sınırına kadar küfür ve şirk ülkesiydi. Küfürde direnen inatçı insanlar 'Ben sizin en büyük Rabbinizim' narası atıyorlardı. Allah'ın birliğine ve hâkimiyetine başka varlıkları ortak kılıyorlardı. Taşa, tuğlaya, ağaca, hayvana, ineğe, gübreye secde yapıyorlardı. Küfür karanhğıyla kalpleri kararmış ve kilitlenmişti. Herkes din ve şeriatın emrinden bilgisiz; Allah ve Peygamberden habersizdi.
Î.Önderleri, III, F.3
Hiçbir zaman ne bir kimse kıbleyi tanımıştı, ne de bir kimse Allahü Ekber nidasını işitmişti.
Gerçek iman ehlinin güneşi olan Hâce Muînuddin hazretlerinin mübarek ayağı bu ülkeye basar basmaz bu memleketin karanlığı yerini İslâm nuruna terketti. O mübarek insanın gayretleri ve tesiriyle küfür ve şirk görüntülerinin yaygın olduğu bu yerlerde mescid, mih-rab ve minberler gözleri doldurmaya başladı. Şirk ve küfür nidalarıyla dolu olan semaları Allahü Ekber nidalarıyla inlemeye başladı.
Bu ülkede kim İslâm nimetiyle şereflenirse, kıyamete kadar kim bu memlekette İslâm nuruyla aydınlanırsa; sadece kendisi değil, nesilden nesile devam eden evlatlarının hidayet yolunda bulunmalarıyla amel defterine mahşere kadar ne kadar sevap eklenirse ve İslâm'ın sınırları ne kadar genişlerse bunların bir o kadar sevabı Şeyhül-islâm Muînuddin Hasan Secezî'nin ruhuna ulaşmaya devam edecektir.[19]
İşte bu şekilde Hindistan ve Hindistan'da Allah'ın adını zikredenlerin ve İslâm uğruna çalışanların hepsi, Çeştîlerin ve bu tarikatın kurucusu samimi ve gayretli Hâce Muînuddin Çeştî hazretlerinin sevapları ve başarıları arasında sayılmaya lâyıktır. Şüphe yok ki bu tarikatın bu ülke üzerinde çok eski hakkı vardır. Mevlânâ Gulam Ali Azad ne kadar doğru yazmıştır:
"Şüphe yok ki Çeştî tarikatı ulularının Hindistan üzerindeki hakları çok eskiden beri devam etmekte-
dır."[20]
Siyeru'l-Aktâb yazarının ifadesini de buraya kaydetmek doğru olacaktır:
"Hindistan'a onun mübarek ayağını basması sayesinde İslâm yayılmış ve küfür karanlıkları buradan bir duman gibi çözülüp, dağılıp gitmiştir."[21]
Hâce Muînuddin Çeştî hazretleri daha hayatta iken, Hindulann idare merkezi olan Ecmir Şehri Hindistan'ın idare ve saltanat merkezi olma özelliğini Delhi'ye kaptırdı. Zamanla Ecmir şehri önemini tamamen yitirdi. Büyük mürşid Delhi'de kendine vekillik yapmak üzere en büyük halifesi olan Hâce Kutbuddin Bahtiyar Kâkî'yi tayin etti. Kendisi ise Ecmir'de oturmaya devam etti. Burada îslâmı tebliğ ederek, insanları irşad ederek, eğitip Öğreterek ve Allah yolunda meşgul olarak geri kalan hayatını tamamladı.
Herhangi bir eski tarih kaynağında bu islâmî çalışmalar hakkında geniş bilgi bulunmamakta ve bu çalışmaların sonuçları, etkileri hakkında açık ve güvenilir şekilde malumat ele geçmemektedir. Genellikle sadece; çok büyük sayıda Allah kullarının ondan iman ve İslâm davetini elde ettikleri ve halkın kalabalık gruplar halinde İslâm dinine girdisi yazılmaktadır.
Ebu'1-Fadl, Âln-i Ekberî isimli eserinde şöyle diyor:
"Ecmir şehrinde uzlete çekildi, İslâm meşalesini büyük bir ışıkla parlattı. Onun mübarek nefesi, kutlu sözleri sayesinde insanlar büyük kalabalıklar halinde iman safına geçtiler."[22]
Aşağı yukarı yarım asır boyunca irşad ve telkin yaparak îslâmı yaydı. İslâm davetçilerini ve gönül ehli kişileri eğitip yetiştirmek, Allah'ı anmak, onu gönülde tutmak yolunda hararetle meşgul olarak 90 yaşında H. 627 yılında bu dünyadan göçtü.
O bu dünyadan göçtüğü sırada, kendi eliyle Hindistan'da diktiği fidanlar dal budak salmıştı. Devlet merkezi Delhi'de, onun yetiştirdiği ve o dönemin mürşidi olan vekili Hâce Kutbuddin Bahtiyar Kâkî, insanları irşad edip doğru yola çekme işine kendini tamamen vermişti. Ona çok bağlı olan ve müridleri arasında bulunan Sultan Şemseddin Altemış; İslâm devletini genişletme, güçlendirme, adaleti uygulama ve insanları huzur içinde tutma çabası, gayreti içinde bulunuyordu.[23]
Hâce Kutbuddin Bahtiyar, Mâverâünnehir'de bulunan Uş[24] kasabasında doğdu. Bir buçuk yaşındayken babasını kaybetti. Annesi onu yetiştirdi. Beş yaşında okula girdi. Ebu Hafs Uşî'den tahsil gördü. Daha sonra Bağdat'a gitti. Bağdat'ta kendisine rehberlik ve önderlik yapmasıyla en üstün derecelere ulaşması nasip olan kimseyle buluştu. Onun ellerinde ve onun ilgisinde Hindistan'da İslâm'ın hayat pınarının kaynaması takdir edilmişti. Fakih Ebu'1-Leys Semerkandî'nin tarihî mübarek mescidinde seçkin ve muhteşem mürşidler huzurunda tarikat halifeliği hırkasını giydi. Hindistan'a döndü. Şeyhinin emir ve buyruğu ile, yeni kurulmuş ve durmadan gelişmekte olan İslâm imparatorluğunun başşehri Delhi'yi kendine yerleşim yeri yaptı.
Delhi şehri, büyük idealli müslüman padişahların kıymet bilirliği ve kadirşinaslığı ile Moğol hücumlarından kaçan âlimlerin, değerli kişilerin sığınağı, barınağı haline gelmişti. Bu şehir; İslâm dünyasının cevherinin kendisine taşınmaya başladığı bir şehirdi.
Şemseddin Altemış şanına lâyık ihtişamla onu kabul etti. O ise sarayla, saltanatla ilişki kurmayı sevmiyordu. Sultanın hediyelerini (bağış olarak verdiği köy ve arazileri) kabul etmedi. Önceleri Kelokhri'de, daha sonra Melik İzzeddin Camii yanında fakirce, dervişçe bir hayat yaşamayı tercih etti. Padişah sürekli olarak saygıyla huzuruna gelmeye devam etti. Gün geçtikçe saygısı arttı.
Şehir halkı o kadar çok ilgi gösterdi, kendisine o kadar çok başvurmaya başladı ki, dönemin şeyhülislâmı Necmeddin Suğrâ'da, birtakım sıkıntılar, huzursuzluk ve gocunmalar meydana geldi. Hâce Muînuddin Hazretleri, halifesi ile görüşmek üzere Delhi'yi teşrif ettiklerinde, eski dostu olan Şeyhülislâm Necmeddin ona duyduğu sıkıntıyı söyledi. Hâce Hazretleri; değerli halifesi kendi yetişkin müridine şöyle buyurdu:
"Baba Bahtiyar, o kadar çabuk ün saldın ki, Allah kulları senden gocunup şikâyet etmeye başladılar. Buradan ayrıl, Ecmir'e gel ve orada kal. Ben senin huzurunda ayakta duracağım."
Şeyh Hâce hazretleri; samimiyet ve maneviyatta en üstün dereceye ulaşmış ulu bir mürşidin demesi gerekeni buyurdu: "Hak yolun yiğitleri ve Allah yolunun yolcuları en basit bir yaratığın gocunmasını, incinmesini günah sayarlar; nerde kaldı ki şeyhülislâmın gocunmasını değersiz bulsunlar."
Ayrıca Hâce Hazretleri, henüz İslâmın merkezi olan bu şehirde kargaşa ve düzensizlik çıkmasını arzu etmiyordu. Böyle bir huzursuzluk meydana gelme tehlikesi sezmişti. O gayet tatlı bir üslupla hatırlatarak; "Eğer buranın erdemli, bilgili kişileri senin değer ve dereceni bilmeseler de ben biliyorum. Hem de Ecmir'de hizmet edenle hizmet edilen ve şeyhle mürid diye bir ayırım olmayacak. Sen orada saygıdeğer bir şekilde yaşayacaksın; ben de sana hizmetkâr gibi davranacağım" buyurdu. Hâce Kutbuddin ise; ergin, olgun ve mükemmel bir müridin vermesi gereken cevabı vererek mürşidine şöyle arzetti:
"Efendim! Ben sizin huzurunuzda ayakta durmaya lâyık değilim; nerde kaldı ki oturmaya mecalim ol-sun?"[25]
Şeyh, müridine Ecmir'e gitmesini emretti, itaatkâr ve sâdık müridi de hiç tereddüt etmeden hemen hazırlığını yaptı ve harekete geçti. Fakat henüz şehrin dışına adımını attığında şeyhi; müridinin bu benimsenişin-de ve herkes tarafından saygı gösterilmesinde bencilliğin, nefsaniyetin en ufak etkisi olmadığını, ayrıca değerli müridinin bütün Delhi şehrini kendine âşık ve pervane kıldığını anladı.
"Hâce Kutbuddîn şeyhiyle birlikte Ecmir'e gitmek üzere harekete geçti. Bu haberi alan Delhi halkı arasında kıyamet koptu. Halk, Sultan Şemseddin ile birlikte şehirden çıkarak Hâce Kutbuddîn'in peşine düştü. Ayağının değdiği toprakları mübarek bilip avuçluyor-lardı. Halk çok huzursuz, perişan ve feryâd-ü figân içindeydi. "[26]
Bir gönlü yapmak için, bir kalbi hoş etmek için ve küçük bir hayır ve iyilik uğruna yüzbinlerce Allah kulunun kalbini yıkmak, yaralamak caiz değildi. Bu bakımdan mürşid, ergin müridini Ecmir'e alıp götürme kararını değiştirdi ve şöyle dedi:
"Baba Bahtiyar! Sen burada kal. Çünkü Allah'ın bu kadar kulu senin ayrılmandan huzursuz ve perişan olmuştur. Bu kadar gönlün kırılmasını, yanıp kül olmasını doğru bulmuyorum. Yerine git. Biz bu şehri senin himayen ve kontrolüne bıraktık."[27]
Devletinin başşehrinin bu büyük nimetten nerdeyse mahrum olmak üzere olduğunu gören Sultan Şem-seddin, mürşid Hâce hazretlerine teşekkürler etti. Hâce Kutbuddin hazretleri Delhi'ye geri döndü. Hâce Muî-nuddin hazretleri ise Ecmir'e gitti.
Hâce Kutbuddin (rah.a.) Delhi'ye dönerek fakirlik hasırı üzerine (postuna) oturdu. Yeniden insanları ir-şad ve ruhları terbiye etme işini hararetle yürütmeye başladı. O, devletle, saltanatla hiçbir ilişki kurmadı. Bunu sadece kendi hayatının prensibi haline getirmedi; hatta fakirliği ve hiç kimseye minnet etmemeyi, devlet kapısından uzak durarak görevini yapmayı tarikatının temel prensibi yaptı. Bu kimseye minnet etmeme, devlet ve saltanatla ilişki kurmama prensibine rağmen; halktan, üstün tabakadan kimseler, zengin-fa-kir herkes onun huzuruna koşar, etrafını çevrelerdi.
"Bütün dünya, ileri gelenler ve baştakiler de dahil olmak üzere duasını almaya ve kendisine yakarmaya koşarlardı."[28]
Sultan Şemseddüı haftada iki kere huzuruna gelir, saygı ve samimiyetini gösterirdi. Sadece Hindistan'ın idare merkezi değil hatta İslâm dünyasının yeni gücünün, davet ve İslâm yenilenmesinin yeni merkezi olan ve İslâm dünyasının en seçkin âlimlerinin, üstadları-nın, beylerinin, mürşidi erinin, tarikat erbabının ve en değerli gönül ve kafalarının toplandığı Delhi'de, fakirlik ve kimseye minnet etmeme eteğini zerre kadar bile kirletmeden, bulaştırmadan- tarikatı yayma, kalpleri terbiye etme ve yeni gelişen İslâm devletine önderlik yapma işini başarmak çok zor ve nazik bir şeydi. Bunun için dağlar gibi doğruluk, rüzgâr gibi hızlılık ve sırçalı şişelere zarar vermeyen yel gibi tatlı esiş gerekirdi.
Hâce Kutbuddin Bahtiyar hazretleri, büyük bir başarı ile ve tatlı bir üslupla bu nazik ve zor işin üstesinden geldi. Bu hizmeti yapmak için uzun bir zamana sahip olamadı, şeyhinden sonra ancak dört beş sene[29] yaşadı. Ama onun mübarek varlığından, üstün kişiliğinden Hindistan'da sadece Çeştiyye tarikatının temeli atılmadı; mürşidi Hâce Muînuddin hazretlerinin Hindistan'ı kendisine görev yeri ve yaşama yeri seçmesin-deki yüce amaçları, mübarek gayesi asırlar boyunca gerçekleşmiş oldu.
Henüz yaşı 50'ye ulaşmış veya birazcık fazla idi ki, onun sabırla ve iradeyle göğüs kafesinde hapsettiği, insanları terbiye etme ve doğru yola çevirme hedefi uğruna o ana kadar içinde bastırıp durduğu, açığa çıkarmadığı Allah aşkının ateşi dışarı püskürdü ve ilâhî cezbe, sabrına ve tedbirlerine üstün geldi. Bir keresinde Şeyh Ali Sekkezî tekkesinde hararetli bir zikir ve ilâhi meclisi kurulmuştu. İlâhi okuyan zat şu şiiri okudu;
"Allah'a teslim olma hançeriyle öldürülenlere her zaman Allah tarafından başka bir can bahşedilir."
Hâce Kutbuddin bu şiiri duyunca vecde geldi, tamamen cezbeye kapıldı. Tekkeden evine döndüğünde aynı cezbe ve kendinden geçme hali sürüyor aynı şiiri kendi kendine tekrar edip duruyordu. Geceli gündüzlü dört gün boyunca bu cezbe hali devam etti. Namaz vakti geldiğinde kendine geliyor, namazım kılıyor, sonra aynı şiiri okumaya başlıyordu. Şiiri okur okumaz yine kendinden geçip cezbe haline giriyordu. Bu durumdayken beşinci gece fani dünyadan göçüp gitti. Bu olay H. 633 senesinde meydana gelmişti[30]
Ölümünden önce bayram günü şehir dışındaki bayram namazı kılma yerinden (îdgâh, namazgah) eve doğru gelirken öyle bir düz araziden geçiyordu ki, orada hiçbir mezar yahut ev bark yoktu. Hâce hazretleri orada durdu, uzun süre ayakta bekledi. Bir müridi;
"— Bugün bayram günüdür, büyük bir halk kalabalığı, sizi beklemektedir. Neden burada duruyorsunuz?" diye arzedince buyurdu ki:
"— Buradan bana gönüller kokusu geliyor."
Ertesi gün arazinin sahibini çağırarak kendi özel harçlığıyla orasını satın aldı. Kendisinin buraya defnedilmesini vasiyet etti ve aynı yere defnedildi[31]
Hâce hazretlerinin halifelerinin sayısı 9 veya 10'-dan daha az değildi. (Adları tezkire kitaplarında kaydedilmiştir.) Fakat Hâce Kutbuddin Bahtiyar'm yerine geçme ve Hâce Muînuddin hazretlerinin davasını, amacını gerçekleştirme ve yayma mutluluğu Hâce Ferîdüd-din Genc-i Şeker hazretlerine nasip oldu.[32]
Nasıl Hâce Muînuddin hazretleri Hindistan'da Çeştiyye tarikatının kurucusu ise, Hâce Ferîdüddin hazretleri de bu tarikatın müceddidi (yenileyicisi), onun ikinci adamıdır. Onun iki halifesi olan mürşidler sultanı Hâce Nizamüddin Dehlevî ve Şeyh Alâeddin Ali Sâbir hazretleri vasıtasıyla bu tarikat Hindistan'da yayılmış ve onların halifeleri ve tarikat mensupları vasıtasıyla şu anda da canlı ve ayaktadır.[33]
Hâce Ferîdüddin hazretlerinin adı Mes'ud, lâkabı Ferîdüddin'dir. Genellikle Genc-i Şeker[34] lakabıyla ünlüdür. Soy olarak Hz. Ömer el-Faruk soyundan gelmektedir. Büyük dedesi Kadı Şuayb Moğol saldırıları sırasında Kabil'den Lahor'a gelmiş ve bir süre Kusûr'da yaşamıştır. Khenval kasabasının kadılığı ve arazisi kendine verilmiştir.
İşte burada H. 569 tarihinde Hâce Ferîdüddin dünyaya geldi. Küçük yaşta o günlerde Hindistan'ın en büyük din ve ilim merkezi olan Multan şehrine gitti.
Şehrin âlimlerinden ilim öğrendi. Minhâceddin Tirmi-zî'den en-Nâfl isimli fikıh kitabını okudu. Orada iken H. 594'te Hâce Kutbuddin Bahtiyar Kâkî'yi ziyaret etti. Kendisine biat edip intisap etme şerefini elde etti.
Şeyh Ferîdüddin, Bahtiyar Kâkî'ye o kadar bağlandı ki, talim ve tahsil çizgisine veda edip sürekli onun yanında kalmaya karar verdi. Fakat olgun mürşid onu bundan menederek tahsilini tamamlamasını emretti. Hindistan'a ve başka yerlere dışarılara giderek ilmini geliştirdi, bilgilerini mükemmelleştirdi[35]
Tahsilini tamamladıktan sonra şeyhinin hizmetin-, de bulunmak üzere DelhÜye döndü. Şeyhi, Gazneyn ka-. pisi yanında onun kalması için bir yer ayırdı. Burada, ibadet, riyâzat ve mücahede (nefsini kötülüklerden; arındırma çabası) ile meşgul oldu. Tarikatın bütün kademelerini katettikten sonra halifelik makamına geçti. Şeyhinin izniyle Hansi şehrinde kalmayı tercih etti.
Hansi; daha sonra büyük halifelerinden olacak olan samimi bir dostu Hansi hatibi Şeyh Cemaleddin'in vatanıydı. Mürşidi Hâce Kutbuddin Bahtiyar vefat ettiğinde o, Hansi'de bulunuyordu. Vefatından üç gün sonra Delhi'ye ulaştı. Şeyhinin kabrine gidip Fatiha okudu. Kadı Hamiduddin Nâgûrî; Şeyh Bahtiyarın vasiyetine uyarak cübbe ve diğer emanetleri Hâce Ferîdüd-din'e teslim etti. Bu, bir bakıma onun yerine geçtiğinin ilanıydı. Şeyh Ferîdüddin iki rekât namaz kılarak cüb-beyi giydi ve şeyhinin yerine oturdu.
Delhi'ye gelişinin ve şeyhinin yerine geçişinin üçüncü günü idi ki Hansi şehrinden Serhenga adlı eski bir tanıdığı ve müridi onu görme arzusuyla geldi. Özel hizmetinde bulunan müridleri onun içeri girmesine izin vermediler. Ziyaretçilerin, dervişlerin aşırı hücumundan dolayı bu dervişe bir türlü ziyaret nasip olmadı. Bekleyip dururken bir gün Şeyh hazretleri dışarı çıktı. Serhenga, Şeyhi görünce hemen ayaklarına kapandı. Gözyaşları dökerek; siz Hansi'deyken rahatlıkla çekinmeden ziyaretinize gelebiliyorduk. Artık burada bizim gibi kimselere yer yok, dedi.
Şeyhin gönlüne bu söz diken gibi battı ve bunun gaipten bir hatırlatma olduğunu anladı. Delhi'de huzur içinde, halktan kimselerle ve yoksullarla buluşup görüşme fırsatı bulamıyordu. Manen daha çok gelişmeyi ve ilerlemeyi istiyordu. O anda dostlarına; Hansi'ye gideceğini söyledi. Yanında bulunanlar edeple dediler ki: Efendim, Şeyh Kutbuddin hazretleri sizi buraya bıraktı, nereye gideceksiniz? Bunun üzerine :
"— Pirimiz, mürşidimiz emaneti bana teslim etmiştir. Şehirde de yaşasam, çölde de yaşasam o emanet be-nimledir."[36] buyurdu.
Herkesten uzak olup sakin bir hayat yaşayacağı için Hansi'de oturmayı tercih etmişti. Burada Hâce Kutbuddin'in bir müridi olan Mevlânâ Nurtürk'ün Hansi halkına mürşidinin değer ve derecesini tanıtmasından dolayı buradada Hâce Kutbuddin'in ünü yayıldı ve insanlar onun etranna üşüşmeğe başladılar. Bunun üzerine o eski ve asıl vatanı olan Khenval'e gitti.
Khenval, Multan şehrine yakındı. Artık onun ünü ve büyüklüğünün sesi uzaklardan da geliyordu. O Ecûdhen'i kendisine ikamet yeri seçti ve şöyle buyurdu: "Orası bilinmeyen bir yerdir. İnsanları da zor bağlanan ve bizi tanımayan kimselerdir."
Fakat burada da çok çabuk halkın hücumu başladı. Her taraftan insanlar gelmeye başladılar. Azametinin ve şöhretinin güneşi gün ortasında "zirvede" idi. Işıkları çok uzaklara ulaşıyordu. Allah rızasını isteyenlerin kalplerini ısıtarak ona doğru çekip getiriyordu. Az zamanda insanların ona akışı o kadar arttı ki gelenlerin ardı arkası kesilmez oldu. Gece yarısına kadar kapısı açık duruyordu.
Burada kalışının ilk günlerinde bir süre, son derece darlık ve yokluk içinde yaşadı. Pelû denen bir çeşit meyveyi kaynatır, içine biraz tuz katar ve fakirlere dağıtırdı. Kendisi de misafirleri ve hizmetkarlarıyla birlikte bunu yerdi. Tevekkülü ve insanlardan uzak duruşu öyle bir haldeydi ki, bir keresinde eline lokmayı alıp ağzına götürmek üzereyken durdu ve: Bunda biraz prensip dışına çıkıldığını hissediyorum, dedi. Hizmetçi edeple dedi ki: Efendim, tuzumuz yoktu, bir miktar ödünç tuz alarak kattım. Bunun üzerine Şeyh Hâce Ferîdüddin: Sen prensiplerimize uymadın, bu yemek bana yakışmaz, buyurdu[37] Bir süre sonra öyle bir hal oldu ki, gece gündüz yemekhanenin ocağı sönmez oldu. Gece yarısına kadar yemek yiyenler gelip gider oldu. Her gelen bu nimet sofrasından hissesini alır, kim olursa olsun buradan nasibini yerdi.
Şefkat ve gönül akışı herkes için eşitti. Hâce Niza-meddin Evliya hazretleri buyuruyor ki:
"Şaşılacak güç ve şaşılacak bir hayat tarzı vardı ki, hiç kimsenin buna tahammül etmesi kolay değil. Daha önce hiç gelmemiş olanlarla henüz yeni gelmiş olanların ve senelerden beri birlikte bulunanların hepsi eşit iltifat, muhabbet, ilgi ve şefkat görürlerdi. Mevlânâ Bedreddin îshak şöyle buyuruyor: Ben özel hizmetkârı idim. Söyleyeceğini bana buyururdu. Yalnız başına bulunurken ya da halk arasındayken (halvette de celvette de) durumu aynı olurdu. Zahir ve bâtmda hiçbir fark yoktu. Senelerdir hizmet edip birlikte bulunmama rağmen hiçbir çelişkili hâlini görmedim."[38]
Bir keresinde Sultan Nâsıruddîn Mahmud, Uc ve Multan seferinde yanında olan ordusuyla birlikte Hâce Ferîdüddin'i ziyaret etmek için Ecudhen'e geldi. Hâce Nizameddin hazretleri bu durumu şöyle anlatıyor:
"Ziyaret için yapılan hücumlar kontrol edilemez hale geldi. Sonunda hizmetinde bulunanlar, Hâce hazretlerinin elbisesinin kolunu balkondan sarkıtma yolunu uyguladılar. Ordu mensupları geliyor, onu öpüyorlardı. Nihayet kol lime lime oldu. Mecburen Hâce Ferîdüddin hazretleri mescide giderek buyurdu ki: Etrafıma halka olunuz da bu halka içine kimse girmesin. İnsanlar geliyor, halka dışında durarak selâm verip ayrılıyorlardı. Ansızın yaşlı bir adam halkayı yararak girdi ve şeyhin ayaklarına kapandı, ayaklarını öptü ve: 'Ey Şeyh Ferîd! Sıkıldın, bunaldm değil mi? Allah Teâlâ'nm sana verdiği bu nimetin şükrünü daha fazla yerine getir' dedi. Bunu duyan Şeyh Ferîdüddin feryad etti. O ada-mm gönlünü fazlasıyla aldı, ondan özür diledi."[39]
Sultan Nâsıruddin,
bizzat şeyhin huzuruna gidip kendisini zivaret etmek istedi. Bu arada sultanla
beraber bulunan veliaht Gıyaseddin Berber, Sultana şöyle arzetti: "Ordu
kalabalık, Ecûdhen ise susuz, yeşilliksiz, kıraç bir yerdir. (Yani ordunun
böyle bir yerde topluca gitmesi zordur.) Emrederseniz siz zahmet etmeyiniz de
şeyhin huzuruna ben gideyim. Haşmetpenah efendimiz tarafından özür dileyerek
hediyeleri ve bağışları ben sunayım." dedi.
Nitekim bir miktar para ile dört köyün bağışlandığına dair fermanı ahp geldi. Parayı ve fermanı sundu." Şeyh hazretleri; "Bu nedir?" buyurdu. Gıyaseddin dedi ki: "Şu bir miktar paradır, bu da arazi bağışlandığına dair sultan fermanıdır." Şeyh buna tebessüm buyurdu. "Nakit parayı bize ver, fermanı da geri götür. Arazi bağışının heveslisi pek çoktur" deyip o anda bütün nakit paraları dervişlere dağıttı.[40]
Sultan Gıyaseddin; Hâce Ferîdüddin hazretlerine çok bağlıydı. Delhi'de saltanat elde etmesini dahi haz-retin duasının ve ona olan bağlılığının sonucu kabul eder, Şeyhin hizmetkârlarına hizmet etmeyi kendine şeref kabul ederdi.
Bir gün Hâce hazretleri bir kişinin ısrarı üzerine bir rica mektubu yazdı. Bu mektup rica ile minnet et-memezliğin enteresan bir karışımıdır:
"Ben bu kişinin işini Allah'a ondan sonra da size havale ediyorum. Eğer siz bu adama birşeyler verirseniz biliniz ki asıl veren Allah Teâlâ'dır. Siz ise teşekkür edilen kimse olacaksınız. Eğer vermezseniz, engel olan Allah Teâlâ olacaktır. Siz mazur olacaksınız."[41]
Şeyh Ferîdüddin hazretlerinin, döneminin ünlüleri ve diğer tarikat mürşidleriyle dostça, kardeşçe ilişkileri vardı. Onların bütün değer ve derecelerini bilen ve takdir eden bir kimseydi. Sühreverdî tarikatının meşhur şeyhi ve Hindistan'ın en büyük manevî önderlerinden, davetçilerinden olan Multanlı Şeyh Bahaeddin Zeke-riyya onun çağdaşı, hemen hemen yaşıtı idi[42] İkisi arasında derin samimiyet ve dostluk ilişkileri vardı. Aralarında çok zevkli ve samimi yazışmalar olurdu. Şeyh Ferîdüddin hazretleri, Şeyh Bahaeddin hazretlerine "Şeyhülislâm" lakabıyla hitab ederdi. İkisinin halifeleri ve müridleri de aralarında birbiriyle samimiyet ve sevgiyle görüşürler, birbirine değer verirler ve hatırlarını alırlardı. Şeyhülislâmın torunu olan Şeyh Rük-neddin Ebu'1-Feth ile Hâce Ferîdüddin hazretlerinin halifesi olan mürşidler sultanı Nizâmeddin Evliya arasında derin muhabbet ve engin sevgi bağı vardı.[43]
Hâce Ferîdüddin hazretlerinin hayatının özü ve çağdaşları arasında ona üstünlük sağlayan özelliği; cezbe, şevk, aşk, zevk, elem, ilâhî muhabbet ve ilâhî aşk sarhoşluğudur. Hâce Feridüddîn hazretleri; Hâce Nizâmeddin Evliya ve Alaeddin Ali Sâbir gibi aşıkları, dertlileri yetiştirmiş, Ecudhen şehrinin aşk ve muhabbet dükkanının bu özel metâı olan yiğitleri ortaya çıkarıp sunmuştur.
Hâce Nizaraeddin Evliya hazretleri bir gün meydana gelen bir olayı şöyle anlatıyor:
"Hâce Ferîdüddin hazretleri odada bulunuyordu. Başı çıplaktı; rengi atmış, odada kendinden geçmiş vaziyette dolanıyor, ağzından da şu şiirler dökülüyordu:
"Daima senin emrinden kıl payı ayrılmadan yaşamayı isterim.
Toprak olmayı ve senin ayaklarının altında bulunmayı isterim,
Ben mecalsiz bîçârenin iki cihanda da istediği sensin.
Senin için yaşamayı senin için ölmeyi ve senden dolayı yaşamayı isterim."
Bu şiiri okuyor, okuyor, secdelere kapanıyordu. Yine tekrar tekrar okuyor, oda içerisinde dört dönüyor, tekrar yere yığılıp secdeye gidiyordu. Uzun süre bu hal devam etti."[44]
Cezbe ve coşku onu tamamen kaplamıştı. İbretli ve coşturucu bir söz işitince veya mecliste aşk ve muhabbete ait şiir okununca, yahut herhangi büyük zâtın etkili bir olayını işitince elinde olmadan gözyaşı döker, bazı kereler feryâd-ü figân ederek ağlardı.
Devamlı olarak oruç tutardı. Kur'an-ı Kerim'i ezberlemeye özen gösterir, onu okumaktan çok hoşlanırdı. Orucu ve Kur'an-ı Kerim ezberlemeyi özel halifelerine ve seçkin müridlerine ısrarla tavsiye buyururdu. Güzel sesle şiirler okutup dinlemekten zevk alırdı. Birisinin; bunun doğru olmadığını söyleyen âlimler vardır, demesi üzerine buyurdu ki:
"Sübhanallah; biri yanmış hem de kül olmuş, diğeri hâlâ doğru olup olmadığını söylüyor."[45]
Bütün hayatının özü; servet ve devlet sahiplerinden uzak durma, minnet etmeme, durumunu gizleme ve dervişçe yaşama idi. Bunu kendi tarikatının mübarek şeyhlerinin tutumu kabul ediyordu. İhlâs ve samimiyetin böylece korunduğunu, tarikatın yayılması sırrının bu olduğunu kabul ederek bu tutumda şiddetle ve ısrarla devam etti.
Hâce Kutbuddin hazretlerinin büyük halifelerinden olan ve onun bir tarikat kardeşi (ihvanı) olan Şeyh Bedreddin Gaznevî'nin bazı devlet ileri gelenleriyle özel ilişkisi vardı. Onlar için Şeyh Bedreddin Delhi'de tekke açmış, özel olarak onlara hizmet veriyordu. Zamanın değişip hâdiselerin ters gelişmesiyle devlet ileri gelenlerinden olan o kişi sultanın gazabına uğradı. O zaman şeyh de perişan oldu, sıkıntıya düştü. Hâce Ferîdüddin'den dua talep etti. O da şu cevabı yazdı:
"Kendi kafasına göre hareket eden kimse mutlaka bu durumlara düşecek ve daima huzursuz olacaktır. Siz tertemiz mürşidlere bağlı olan kimselerdensiniz. Buna rağmen onların harekât ve gidişatına aykırı bir tekkeyi neden yaptınız? Oraya neden geçip oturdunuz? Hâce Kutbuddin ve Hâce Muînüddin hazretlerinin tutumu, gidişatı bu değildi. Kendilerine tekke yaparak menfaat temin etmek onların usulünde yoktu. Onların bütün özelliği, gizlilik ve tanmmamazhk idi."[46]
Herkesin kendisine başvurmasına, özel kesim ileri gelenleriyle üst kademe devlet adamlarının kendisine çok bağlı bulunmasına rağmen, bu tabiatmdaki sadelikten, karakterindeki kalenderlikten dolayı Hâce Ferîdüddin hazretleri ölmeden önce darlık ve sıkıntıya düştü. Hâce Nizameddin Evliya hazretleri Siyeru'l-Evliya kitabında şöyle yazıyor:
"Dünya mürşidlerinin mürşidi Şeyh Ferîdüddin, ömrünün sonunda ölümüne yakın sıralarda darlıkla karşılaştı. Ramazan ayında yanında bulunuyordum. O kadar az yemek geliyordu ki mevcut insanlara yetmiyordu. O günlerde hiçbir gece doyuncaya kadar yemek yemedim. Orada gördüğüm eşyalar da çok basitti, âdi eşyaydı. Ben ayrılacağım sırada harçlık yapayım diye hazret bana bir sultanî (altın para, mecidiye) ikram etti. O gün Mevlânâ Bedreddin İshak'la; bugün dursun da yarın gitsin, diye haber geldi. İftar vakti olduğunda Şeyh hazretlerinin evinde yiyecek birşey yoktu. Bunu öğrenince şeyh hazretlerinin huzuruna çıktım ve hazret tarafından bir sultanî bahsedildiğini, izin verirse onunla yiyecek bazı şeyler almak istediğimi söyledim. Hazret izin verdi ve çok çok dualar etti."[47]
Siyeru'l-Evliyâ kitabının yazarı Hâce Nizameddin hazretlerinin anlattığına göre vefatı şöyle olmuştur:
"Muharrem ayının 5. günü hastalığı şiddetlendi. Yatsı namazını cemaatle kıldı. Namazdan sonra kendinden geçip komaya girdi. Bir saat sonra kendine gelip; yatsı namazını kıldım mı? diye sordu. Yanındakiler; kıldınız, dediklerinde: İkinci kez kılayım, kim bilir nasıl olmuştur? dedi. İkinci kez namaz kıldı. Yine kendinden geçip bayıldı. Bu sefer bayılma çok ağır oldu ve uzun sürdü. Tekrar kendine geldi. Ben yatsı namazını kıldım mı? diye sordu. İki kere kıldınız, dediklerinde buyurdu ki: Bir kere daha kılayım, kim bilir nasıl olmuştur? Üçüncü kez yine kıldı. Sonra ruhunu Allah'a teslim etti."[48]
Ölüm tarihi 5 Muharrem 664 Salı günüdür. Ecud-hen'de defhedilmiştir. Daha sonra Sultan Muhammed Tuğluk oraya bir türbe yaptırmıştır. Hâce Ferîdüddin hazretlerinin beş oğlu, üç kızı vardı. Oğullarının adı: Şeyh Nasreddin Nasrullah, Şeyh Şihabuddin, Şeyh Bedreddin Süleyman, Hâce Nizameddin, Şeyh Ya-kup'dur. Kızlarının adı ise; Mesture hanım, Fâtıma hanım, Şerife hanımdır.[49]
Hâce Ferîdüddin hazretlerinin'ölümünden sonra 3. oğlu Şeyh Bedreddin Süleyman babasının postuna oturdu. Onun oğlu ve postuna oturan Ecudhen'li Şeyh Alâeddin, takvada ve mübareklik haliyle ünlüydü. Sultan Muhammed Tuğluk dahi onun müridleri arasına katılmıştı.[50]
Allah Teâlâ bu manevî tarikat gibi Hâce hazretlerinin çocuklarına ve hanedanına da büyük bir mübareklik bahsetmişti. Hindistan'ın çeşitli bölgelerinde bu hanedan yerleşmiştir. Genellikle onlara "Ferîdî" denilir. Hâce hazretlerinin halifeleri içinde beş tanesi özellikle zikredilmeye değer: Hansîü Şeyh Cemaleddin, Şeyh Bedreddin İshak, Şeyh Nizameddin Evliya, Şeyh Ali Ahmed Sâbir ve Şeyh Arif (rah.a).
Hansîli hatip Şeyh Cemaleddin, Hâce hazretlerinin çok değerli halifesi ve özellikle en güvendiği yakını idi. Hâce hazretleri onun uğruna 12 sene Hansî'de kaldı. Bir kimseye halifelik fermam yazdığında; Hansî'ye giderek Şeyh Cemaleddin'e mutlaka göster, buyururdu. Eğer Şeyh Cemaleddin tasdik ederse bunu o da kabul *' ederdi. Eğer kabul etmezse o da kabul etmezdi ve: "Cemalin yırttığı dikilemez. Cemâl benim cemâlim (güzel-liğim)dir" buyururdu.
Şeyh Cemaleddin, daha kendi şeyhi hayatta iken H. 659'da vefat etti. Hâce Nizamüddin Evliya hazretlerinin en sevdiği halifesi Şeyh Kutbuddin Münevver onun torunuydu.
Ali oğlu Şeyh Bedreddin İshak, Buhara'nm seyyidlerinden (Peygamber soyundan gelenlerinden) idi. Hâce Ferîdüddin hazretlerinin halifesi, hizmetkârı ve damadıydı. Hâce Nizameddin Evliya hazretleri onu çok sever, ona çok değer verirdi. Şeyhinin sohbetlerinin ve öğretilerinin yaşayan bir örneğiydi.
Gözleri daima yaşlı olurdu. Çok hassas ve duygulu bir kimseydi, yufka yürekliydi. Devamlı gözyaşları dökmesinden dolayı gözlerinin görmesi zayıflamıştı. Biri dedi ki: "Gözyaşlarımzı biraz durdurur sanız, size bir sürme yapayım da kullanın" Bunun üzerine o: "Gözlerime benim gücüm yetmez" buyurdu.
Onun ibadet, zikir ve riyazâtım görünce, büyük mürşid Hâce Ferîdüddin hatıra gelirdi. Son derece büyük yeteneklere sahip ve çok kıymetli bir kimse idi.
Bir süre Delhi'nin ünlü ilim yuvası olan Muizziye medresesinde ders verdi. İlmini geliştirmek için Buha-
ra'ya kadar yolculuk yaptı. Farsça ve Arapça olarak hiç zorlanmadan edebî ve pürüssüz bir şekilde şiirler yazardı. İlmî konuları nazım şekline dökmekte özel yeteneğe sahipti. Arapça dilbilgisi meseleleri üzerinde nazımla yazılmış bir risalesi vardır. Hâce Muhammed İmam ve Hâce Nizameddin Evliya hazretlerine imamlık yapan Hâce Muhammed Musa onun oğullarıydı. H. 690 yılının Cemaziyelâhir ayının 6. günü vefat etti.
Hâce hazretleri Şeyh Arife halifelik vererek Siy-vestan'a gönderdi. O, Hâce hazretlerine halifelik fermanını geri verdi ve edeple; "Bu çok nazik bir iştir. Bu bîçare o büyük işin ehli değildir. Sizin bana dua edip ilgi ve inayet göstermeniz yeterlidir." dedi. Sonra ondan izin alarak hacca gitti, geri dönmedi[51]
Şeyh Alâeddin Ali b. Ahmed Sâbir, soy bakımından yahudî idi. İnsanlardan uzak duruş, uzlet, zühd, zikr ve mücahedede bir benzeri yoktu. Pîrankelîr'de bir süre ibadet ve nasihatlerle meşgul oldu. 13 Rebîulevvel 689 veya 690 yılında vefat etti. Panipetli Şeyh Şemsed-din Türk hazretleri onun halifesi idi[52]
Mürşidler sultanı Şeyh Nizameddin Evliya hazretleri Çeştî tarikatının önde gelen şeyhidir. Etkisi daha o hayatta iken bütün Hindistan'a yayılmıştı. Hindistan İslâm toplum yapısını ve her sınıfı etkilemiş, devletten halka ve yoksul kişilere varıncaya kadar etkisine almış, çevresine toplamıştır. Bununla birlikte o, hayat ve hatıratı, ahvâl ve harekâtı, herkesten daha çok genişçe bilinen, Hindistan'ın açıkça tanınan ve dayanağı, senedi ele geçen ilk tarikat şeyhi ve maneviyat mürşididir.
Onun mürşidleri ne bir kitap yazmış, ne de onların halifeleri, şeyhlerinin sözlerini, hâl ve hareketlerini kaleme alıp bir araya toplayıp kitap haline getirmişlerdir. Fakat Nizameddin Evliya hazretlerinin sözlerini ahval ve harekâtını yazıya geçirip bir araya toplamaya özellikle özen gösterilmiştir.
Bu konuda iki büyük, değerli ve güvenilir kaynak hazırlanmıştır. Biri: Fevâîdu'l-Fuâd isimli eserdir ki, Emir Hasan Alâ Secezî (Ö. H. 737) yazmıştır. Hâce Nizameddin hazretleri bunu kelime kelime dinlemiş, be-" ğenmiş ve tasdik etmiştir. Hace hazretlerinin hizmetkârları arkadaşları olan müridleri genellikle bu eserin sağlamlığım kabul etmişler, ona çok üstün değer vermişlerdir.
İkincisi ise; H. 770 yılında Ölen Kirmanlı Emir Hord Seyyid Muhammed Mübarek Alevinin yazdığı Siyeru'l-Evliyâ' dır. Emir Hord, çok küçük yaşta Hâce hazretlerine bîat edip intisap etmiş, onun sohbetinde bulunma saadetine ulaşmış, daha sonra Delhi'nin meşalesi Şeyh Nâsıruddin hazretlerine dönmüştür. Onun babası Kirmanlı Seyyid Muhammed oğlu Nureddin Mübarek (ö. H. 749), Hâce Nizameddin hazretlerinin eski dostu, samimi ve içli dışlı arkadaşlarmdandı. Bu kitapta daha çok ondan rivayetler vardır. Kendi şeyhi Hâce Nâsıruddin Çerâğ-ı Dehlî'den de işitilmiş pek çok sözleri kitabına almıştır. Kendi gözüyle gördüğü olaylar ve işittiği sözler, kitabında yer almaktadır. Hâce hazretlerinin ahvali ve hayatı ile önemli halifelerinin meziyetlerinden, üstünlüklerinden ve hallerinden bahseden bu eser, geniş ve sağlam, güvenli bir bilgi hazinesidir.
Bu iki kitap sayesinde bilhassa Hâce hazretlerinin hayatı, ahvâli, duygusu, eğilimleri, öğretim ve eğitim tarzı, insanları ıslah edip İslâmı yayma gayreti,
manevî feyizleri, bereketleri ve gönüllere bıraktığı etkiler kaybolmayıp korunmuş, tarihin ışığına ve himayesine verilmiştir.
İşte bu büyük, ulu kişinin yüceliği, etkisi ve hayatı hakkındaki bilgilerin, kaynakların kolaylığı sebebiyle, İslama davet ve İslâmı yaşatma azminin merkez kişisi ve bir dönem başlatan yiğidi olması bakımından kitabımıza onun kişiliğini konu seçtik. Kitabın gelecek bölümleri işte bu kısa bilgilerin genişçe açıklamasıdır.[53]
Adı; Muhammed, lâkabı ve genel tanınışı; Niza-; meddin. Babasının adı; Ali oğlu Ahmed. Hazreti Hüse-î yin soyundan gelen sâdâttandı. Anne tarafı da Hz. Peygamber soyundan (Sâdâttân)dı. Dedesi Hâce Ali ve anne tarafından dedesi Hâce Arap, aynı dedede birleşiyorlardı. İkisi de Buhara'dan gelerek bir süre Lahor'da kaldılar, oradan Bedâyûn şehrine geldiler.
H. 636 yılında Hâce Nizameddin Bedâyûn şehrinde doğdu[54] Bedâyûn şehri, ileri gelen kişilerin, sâdâttan olan insanların eskiden beri yerleştiği bir yerdi. Pek çok mübarek seyyidler ve büyük mürşidler İran ve Horasan'dan gelerek burada yerleşmeyi yeğlemişlerdi[55]
Nizameddin Evliya hazretleri henüz beş yaşındaydı ki, babası vefat etti. Kendi devrinin çok değerli, ahlâklı ve Allah'a bağlı bir kadını olan mübarek annesi bu inci gibi yetimin büyümesine, dinî ve ahlâkî eğitimine bir erkek gibi gayret etti ve babaca bir şefkatle özen gösterdi.
Okuma çağına gelince, Alâeddin Usulî Hocanın önüne diz çöküp fıkıh ilminin başlangıç kitaplarına kadar ondan okudu, ilim elde etti. Meşhur Kudurî kitabını bitirince Mevlânâ Alâeddin; "Ey Mevlânâ Nizamed-din, artık başına ilim sarığını sar" buyurdu.
Annesine gelerek şöyle
dedi: "Hocam sarık sarma-, mı emretti. Ben sarığı nereden bulayım, neyle
alayım?" Bunun üzerine annesi: "Yavrum üzülme, içini, rahat tut, ben
bir çaresini bulacağım" dedi. Nitekim pamuk satın alarak eğirdi, çabucak
bez dokudu, sarığı hazır etti. Annesi bu icazet merasimine âlimleri, dönemin
ileri gelen dindar ve olgun kişilerini davet etti. Şeyh Celâleddin Tebrizî'nin
müridi Hâce Ali sarığı Hâce Ni-zameddin'in başına koydu. Orada bulunanlar da
daha üstün ve faydalı bilgi sahibi olması için dua ettiler.[56]
Baba himayesi ve desteğinden mahrum olan bu küçücük şerefli ailede yoksulluk yeni bir sorun değildi.
Hâce hazretleri buyuruyor ki: Evimizde pişirecek bir şey olmadığı zaman annemin; bugün hepimiz Allah'ın misafirleriyiz, demesine alışmıştım. Annemin bu sözü benim çok hoşuma giderdi. Bir gün bir Allah kulu birazcık buğday getirip evimize bırakmıştı. Birkaç gün süreyle bu buğdaydan ekmek yapmak nasip oldu. Karnımız doydu. Ben bundan sıkıldım, annemin; biz bugün hepimiz Allah'ın misafiriyiz, demesini arzular oldum. Nihayet buğday bitti, annem de; bugün biz Allah'ın misafirleriyiz, dedi. Bunu duyunca o kadar hoşuma gitti,
o kadar neşelendim, zevk aldım ki anlatamam[57]
Hace Hazretleri buyuruyor ki: Ben küçüktüm, tahminen 12 yaşımda veya biraz fazla olmalıydım, lisan okuyordum. Ebu Bekir Harrad diye tanınan, Ebu Bekir Kavval da denen bir kişi hocamın yanma geldi. Bu kişi Multan şehrine uğrayarak gelmişti. "Multanlı Şeyh Bahaeddin Zekeriya hazretlerinin yanından geliyorum" dedi ve onun üstünlüklerini ve harikuladeliklerini anlatmaya başladı. Oranın insanlarının Allah'ı zikirle meşgul olduklarını, devamlı tarikat evradını okuyup kendilerini nafile ibadetlere verdiklerini anlattı. "Öyle manevî bir hava meydana gelmiş ki, kadınlar el değirmeni çevirirken bile Allah'ı zikirle meşgul oluyorlar" diyordu. Buna benzer pek çok özelliklerini sayıp döktü. Ama hiçbiri gönlümde etki bırakmadı.
Bundan sonra anlatmasına şöyle devam etti: "Ben oradan Ecudhen'e geldim. Orada Öyle bir din sultanı gördüm ki, ona Şeyhülislâm Şeyh Ferîdüddin deniyor" dedi.
Bunu duyar duymaz
elimde olmadan gönlüm ona doğru çekildi. Onun sevgisi, muhabbeti ve onun yanma
gitme arzusu içime öyle işledi ki, adım anmaktan zevk almaya başladım. Her
namazdan sonra ben zevkle onun adını anar oldum. [58]
Hâce Nizameddin 16 yaşında Bedâyûn'dan kalkarak Delhi'ye geldi[59] Öğrencilik yapmaya başladı. Bu üç dört sene kadar devam eden bir süreydi. O zaman Delhi'de ünlü üstadlar, büyük bilginler toplanmıştı.
Bu devir, Sultan Nâsıruddin Mahmud'un saltanat devri ve Gıyaseddin Belben'in sadrazamlığı dönemi idi.
Hazine müsteşarı olan ve Şemsul-Mülk lakabıyla ün salan Harzemli Mevlânâ Şemseddin; hocalar hocası, bilginler başı değeri taşıyordu. Devletin en önemli bir makamının yetkilerini ve görevlerini elinde bulundurmakla birlikte, o devrin âlimleri gibi eğitim ve öğretimle meşgul oluyordu. Hâce Nizameddin Hazretleri onun talebeleri arasına, eğitim halkasına girdi.[60]
Mevlânâ Şemseddin'in Hâce Hazretlerine özel yakınlığı vardı ve onun en sevdiği talebesi idi. Hocası; kitap okuduğu odaya, araştırma yaptığı yere hiçbir talebenin girmesine izin vermezdi. Ama Hâce Hazretleri ile onun iki ders arkadaşı olan Mevlânâ Kutbuddin Nakile ve Mevlânâ Burhaneddin Baki bu yasağın, bu prensibin dışmdaydılar.
Bir öğrenci derse gelmezse, veya geç gelirse, Hâce Şemsü'l-Mülk'ün; "Bende ne gibi hata oldu da siz gelmediniz?" demesi âdeti idi. Hâce Hazretleri bu olayı anlatırken gülümsedi ve dedi ki: Eğer biriyle şakalaşmak isterse derdi ki: "Ben ne hata yaptım ki siz gelmediniz? Söyleyin de ben bir daha o hatayı yapmayayım?" Eğer ben derse gelmezsem veya geç gelirsem, bana da öyle söyleyecek diye aklıma gelirdi. Ama beni görünce, bana olan sevgisini belirten bir şiir okurdu.
Bu olayı anlatırken Hâce Hazretlerinin gözleri yaşardı, dinleyenlerin hepsinin kalpleri titredi. Şöyle de anlattı: Beni kendi odasmda, yanında tutar, ikram ederdi. Ben, ne kadar özür dileyip izin istesem de kabul etmezdi[61]
Hâce Hazretleri
zekâsı, ölçülü davranışları ve çalışması ile arkadaşları arasında ilmî
üstünlük sahibi olmuştu. İlmî tartışmalarda, eski öğretim düzeninin önemli bir
bölümü olan ve ilmî yetenek, zekâ alâmeti kabul edilen soru sorma ve cevap
vermelerde onun akıcı konuşması ve muhakeme gücü öyle gözler önüne serildi
ki, o; hangi ilmî konuda tartışma yaparsa yapsın, Öğrenciler karşılık veremez
hale gelir, o topluluğa onun ilminin ve zekâsının haşmeti hâkim olurdu.
Nitekim, arkadaşları ona; "tartışmacı Mevlânâ Nizameddin" adını
vermişlerdi.[62]
O dönemin öğretim programına Harîrî'nin Makâ-mât kitabı ders kitabı olarak girmişti. Genellikle öğrenciler onu anlamakla, onun zor kelimelerinin okunuşlarını ezberlemekle yetinirlerdi. Ama Hâce Hazretleri; ilmî zevki, üstün gayreti ile o kitabın kırk makâmesini ezberlemişti. Daha sonra bunun keffareti olarak meşhur hadis kitabı Meşâriku'l-Envâr' ı ezberledi.[63]
Döneminin meşhur hadisçisi Keraaleddin Zâhid (Ö. H. 684) diye bilinen meşhur hadis âlimi Şeyh Muham-med b. Ahmed el-Mâriklî'den hadis dersi okudu. Bu zât, Meşâriku 'l-Envâr kitabının yazan çok büyük âlim Hasan b. Muhammed el-Sâğânî'nin doğrudan talebesi idi. Fıkıh konusunda ise, bir tek vasıtayla Hidâye sahibi Allâme Burhaneddin el-Merginânî'den ilim öğrenmişti. Kendisinden Meşâriku'l-Envâr' ı okudu ve hadis bilgisinde icazet (diploma) aldı[64]
Hâce Hazretleri her ne kadar kendini tamamen ilim öğrenmeye vermiş, onun üstün gayreti, azmi bu konuda hiçbir uyuşukluğa, tembelliğe tahammülsüz idiyse de gönlü başka bir şeyi aramakta idi. Bu inceleme, tartışma ve zahir ilimleri atmosferinde onun ruhu huzursuz, içi tedirgindi.
Bir gün dedi ki: İnsanlarla düşüp kalktığım gençlik günlerimde devamlı gönlümde bir huzursuzluk hisseder, kendi kendime; ben ne zaman bu insanların arasından çekip gideceğim, derdim. Her ne kadar bu insanların hepsi okuyan okutan kimseler idiyseler de, her zaman ilmî araştırma ve görüşmelerle meşgul olurlardı. Ama çok kere benim için huzursuz olur, dostlarıma; ben devamlı sizin aranızda kalmayacağım. Birkaç gün aranızda misafirim, derdim.
Emir Hasan Alâ Secezî
diyor ki: Bu olay, Şeyhülislam Ferîdüddin Hazretlerinin huzuruna gelmeden önceki
olay mıdır, diye sordum da; evet, buyurdu. [65]
Delhi'de kaldığı sırada Hâce Hazretlerinin annesi ahirete irtihal etti. Uzun süre sonra bir gün Hâce Hazretleri annesinin vefatını anlatırken o kadar ağladı, onu o kadar hıçkırıklar tuttu ki, söyledikleri tam olarak ani aşılamıyordu. Bu durumda şu şiiri okudu:
"Yazıklar olsun
ki kalbim hiçbir tedbir almadı; Bir gün buluşacağımız konusundaki şüpheleri
gideremedi."[66]
Hâce Hazretleri şöyle anlatıyor:
Bir gün yeni ayı gördüm de annemin yanına gel dün, elini öpüp yeni ayın hayırlı olmasını dileme âdetine uygun olarak saygılarımı sundum. "Gelecek ay, ayı görme sırasında kimin elini Öpeceksin?" buyurdu. Ölüm vaktinin yakın olduğunu anladım. İçim doldu, ağlamaya başladım ve: "Sevgili anneciğim, ben kimsesiz ve bîçareyi kime bırakacaksın?" dedim. Bunun üze-
rine o; "Bunun cevabını yarın vereceğim" dedi. Ben içimden; şimdi neden vermiyorsun, dedim. O şunu da söyledi: "Git, bu gece Şeyh Necibüddin'in yanında kal." Onun buyruğuna uyarak oraya gittim. Gecenin sonuna doğru, sabaha yakın hizmetçi kadın koşa koşa geldi; "Hanımefendi sizi çağırıyor" dedi. Korktum. "Hayrola ne var?" diye sordum. "Hiçbir şey yok, iyilik" dedi.
Annemin yanına geldiğimde bana şöyle dedi: "Dün sen benden bir şey sormuştun da onun cevabını vereceğime söz vermiştim. Şimdi onun cevabını veriyorum, dikkatle dinle: Sağ elini ver" dedi. Ben elimi uzattım. Elimi eline aldı ve şöyle dedi: "Ya rabbi! Bunu sana emanet ediyorum." Bu sözü söyledi ve ruhunu Allah'a teslim eyledi. Bunun üzerine ben Allah'a çok şükrettim ve içimden kendi kendime dedim ki: Eğer annem altın ve incilerle dolu bir ev bırakıp gitseydi, beni bu kadar sevindirmezdi[67]
O günlerde devlet
merkezi Delhi'nin her tarafi, bü- . tün fezası; özellikle öğrenciler ve âlimler
topluluğu fetvalar, hükümler anlatmakla bu konulardaki bilgileri nakletmekle;
kadıların, müftülerin makam ve mevkileriyle ve servet, devlet hikâyeleri ile
dopdolu idi. Hâce Hazretleri, yaratılıştan gelen temiz varlığı ve üstün manevî
yeteneği ile o sırada yeni yetişen bir gençti. İlmî üstünlüğü, derin bilgisi ve
malî imkânsızlıkları ile eğer onun gönlünde de bir makam ve mevki arzusu
doğmuşsa bu insan tabiatına fazlaca ayları değildir,
Bir gün o, Şeyh Necibüddin Mütevekkil'den kadı olması için dua etmesini istedi. Şeyh Necibüddin sustu, hiçbir şey demedi. Hâce Hazretleri onun işitmediğini zannedip, ikinci kez biraz yüksek sesle; "Bir yere kadı olmam için dua etmenizi diliyorum" dedi. Bunun üzerine Şeyh; "Kadı olma, daha başka bir şey ol" buyurdu [68]
Hâce Nizameddin Hazretleri, Ecudhen'e gelmeden Önce, Delhi'de büyük Şeyh'in (Şeyh Ferîdüddin'in) hakiki kardeşi Hâce Necibüddin Mütevekkille tanışmış ve bir süre de onunla birlikte kalmıştı. Onunla yaptığı sohbetlerle konuşmalar, Hâce Nizameddin'in gençliğinde ve Bedâyûn'da bulunduğu sırada Şeyh Ferîdüddin'e karşı içine düşmüş olan muhabbet kıvılcımını parlatmaya ve harekete geçirmeye başlamıştı. Nihayet Şeyh Ferîdüddin'in huzuruna gelmeye karar verdi ve onun huzuruna ulaştı.
Bu görüşmesini ve ilk gelişinin halini kendisi şöyle anlatmaktadır: Ben, büyük şeyhin huzuruna geldiğimde o beni görünce şu şiiri okudu:
"Ey, hasretinin ateşi gönülleri kavurmuş olan kimse; Sana olan özlemimin seylâbı canları mahvetmiştir."
Uzun süreden beri beni huzursuz ve yerinde duramaz eden kendisine duyduğum hasreti, ayağım öperek açıkça huzurunda anlatayım istedim. Fakat Şeyhin azameti, haşmeti ve manevî tesiri dilimi ve konuşma yeteneğimi durdurdu. Ancak; huzurunuza gelmeyi, ayağınızı Öpmeyi şiddetle arzuladım, dedim. Şeyh Hazretleri benim bu derece dehşete düştüğümü görünce; "Her yeni gelen mutlaka bir dehşet ve ürküntü hisseder" buyurdu.[69]
Şeyh Ferîdüddin Hazretleri, Hâce Nizameddin'e çok ilgi gösterdi, gönlünü okşadı ve buyurdu ki: "Uzaktan gelen bu talebe için misafir salonunda bir karyola hazırlayınız."
Hâce Hazretleri diyor ki: Karyola hazırlanınca ben kendi kendime içimden; asla bu karyolada istirahat etmeyeceğim. Ne kadar değerli konuklar, ne kadar Kur'an-ı Kerim hafızları, ne kadar Allah aşıkları çıplak yerde yatıp uyuyorlar; ben nasıl karyolada yatarım, dedim. Bu durumu öğrenen tekkenin işlerini yürüten idarecisi Mevlânâ Bedreddin İshâk buyurmuş ki: "Ona, sen gönlünün arzusuna göre mi hareket edeceksin, yoksa mürşidin buyruğunu mu yapacaksın? deyiniz." Ben de; mürşidin buyruğunu yapacağım, dedim. Bunun üzerine: "Git, karyolada uyu" dedi.
Bu gelişinde bir ara Hâce Nizameddin Hazretleri asıl geliş gayesini yerine getirdi ve Şeyh Ferîdüddin'e biat edip intisab etti. O sırada otuz yaşında bulunuyordu. [70]
Öyle anlaşılıyor ki, Hâce Nizameddin'in bazı kitapları okuması gerekiyordu. Aşkı, cezbesi ise bu tahsil sürecine son vermeyi ve gerçek ilmi ve hakiki marifeti (Allah'ı tanımayı) elde etme yolunda ömrü tüketmeyi arzuluyordu. Çünkü yaratılışın asıl amacı ve bu dünyaya gelişin ana hedefi budur.
Eğitim ve öğrenimin uzun süren çizgisi önceden de onun hassas kalbine, uyanık ruhuna bir yüktü. Fakat bunu bir mecburiyet kabul ederek ve başka bir yol da olmadığından tercih etmişti. Artık şimdi kesin imanın ana yolu ve gerçek ilmin ana kaynağı ele geçtiğine göre bu uzun ilim tahsil çizgisini devam ettirmeyi kendisine daha da ağır hissediyor ve hal dili ile şöyle diyordu:
"Benim gözümde eski gece ve gündüzlerim boşa geçip gitmiştir.
İlmin kuru bir ağaç olduğundan hiç haberim yoktu."
Fakat onun ilişki kurduğu engin ve büyük mürşid; mükemmel ilâhî cezbesi ile birlikte, büyük bir bilgindi. Ayrıca tarikat için gerektiği kadar, zahir ilmini şart kabul ediyordu. Onun şeyhi de zaten kendisine bu yolu göstermişti. Sonra Mevlânâ Nizameddin'in yapacağı evrensel İslâm eğitimi ve ruh gelişimi gibi çok ince, önemli bir görevin sorumluluğunu yerine getirmek için sağlam ve güçlü bilgiye ihtiyaç vardı. İş böyle olmakla beraber, basiret sahibi mürşidler, müridin dengeli ve uyumlu oluşuna bakarlar.
Hâce hazretleri, şeyhine bîat ettikten sonra; "Ben ilim tahsilini artık bırakayım da zikirle, nafile ibadetlerle meşgul olayım" dedi. Şeyh Ferîdüddin buyurdu ki: "Ben kimseyi ilim öğrenmekten alıkoymam. Onu da yap, bunu da yap. Bak hangisi üstün gelecek." Sonra şöyle dedi:
"— Dervişin biraz bilgisi olması da gereklidir." [71]
Şeyh Ferîdüddin'in bu ilgisi ve Hâce Nizameddin'e mahsus alâkası, ona özel olarak bazı şeyleri okutup öğretmeye yöneltti ve: "Nizameddin, sen bazı kitapları
benden okumalısın" buyurdu. Nitekim, mürşidler mürşidi Şehabeddin Sühreverdî'nin meşhur tasavvuf kitabı Avârifu'l-Maârif i okutmaya başladı. Altı bölümünü okuttu. Bundan başka Ebu Şekûr Salimî'nin Temhîd'-ini de başından sonuna kadar ders ders okuttu. Ayrıca tecvid de öğretti ve Kur'an'dan altı cüzü tecvidle okuttu.
Hâce Hazretleri uzun zaman geçmesine rağmen o dersin tadını daima hatırlardı. Buyururdu ki: "Avârif kitabını okurken üstadımın dilinden işittiğim gerçekleri, incelikleri ve derin manaları daha sonra hiç bir zaman işitmedim. Anlatışı gönlümde öyle bir etki yapardı ki, o anlatırken aldığım zevk içinde Ölsem ne iyi olurdu diye temenni ederdim." [72]
Ders okuturken şeyhi Ferîdüddin Hazretlerinin elinde bulunan Avârif kitabı biraz bozuk, biraz da yazısı ince idi. Birkaç ders okuduktan sonra öyle bir yer geldi ki, orada Şeyhi, hocası Ferîdüddin Hazretleri bir» süre durup bekledi. Hâce Nizameddin -saflığından ve ı gençliğinden dolayı-; "Ben Şeyh Necibüddin Mütevekkilin yanında bu kitaptan bir tane gördüm, o çok daha düzgün ve sağlamdı" dedi. Bunun üzerine Şeyh Hazretleri: "Bu fakir bozuk kitabı düzeltme yeteneğine sahip değil" buyurdu ve bu sözü tekrarladı. Hâce Nizameddin diyor ki: Önceleri ben bundan bir şey anlamadım. Ama Şeyh Hazretlerinin ağzından tekrar tekrar bu sözler dökülünce birlikte ders okuduğum diğer arkadaşım Bedreddin İshak; "Bu söz sanadır" dedi.
Mevlânâ Nizameddin Hazretleri buyuruyor ki: Aklım başımdan gitti. Başımı açtım ve şeyhimin ayaklarına kapandım. "Hâşâ, ben bu sözümle efendime tarizde bulunmayı asla düşünmedim" dedim. Hâce Nizamed-din Hazretleri anlatıyor ki: Ben ne kadar özür dilediy- -sem de efendi hazretlerinin üzüntüsü geçmedi, gönlünü alamadım. Oradan kalktım, dışarı çıktım ama ne yapacağımı düşünemiyordum. O gün bana öyle dar geldi,' üzerime öyle bir keder ve hüzün dağı çöktü ki, belki de hiçbir kimse böyle bir üzüntü ile karşılaşmamıştır. Dalgın ve perişan bir halde dışarıda dolaşıyordum?' Kendimi kuyuya atıp öleyim dedim, fakat biraz düşün- * dükten sonra vazgeçtim. Bu perişanlık ve üzüntü hali1 içinde ormana çekip gittim, sürekli ağladım. x
Şeyh Ferîdüddin'in, Hâce Nizameddin ile çok sami-1 mi arkadaşlığı olan Şehabeddin adında bir oğlu vardı. > O, Hâce Nizameddin'in durumunu babasına anlattı. İstenilen elde edilmişti.
Şeyh Nizameddin diyor ki: Gelip huzuruna girmeme izin verildi. (Geldim başımı mübarek ayağına koydum.) Beni bağışladı. Ertesi gün beni çağırarak şöyle buyurdu: "Ben bütün bunları senin durumun kemale ersin, olgunlaşasm diye yaptım. Şeyh, müridin süsleyi-cisi, düzenleyicisidir." Böyle buyurduktan sonra bir kisve ve hü'atla bizi şereflendirdi.[73]
Hâce Nizameddin Hazretlerinin sadece, "Ben Şeyh Necibüddin'in yanında daha güzel bir nüshasını gördüm" demesi üzerine, Şeyh Ferîdüddin Hazretlerinin üzüntüsünü açıklayıp, bu sözü beğenmediğini göstermesi, Hâce Nizameddin için çok hassas, çok nazik bir dönemdi. Görünüşte bu masum "Ben kardeşinizin yanında daha iyi bir nüshasını gördüm" cümlesi üzerine,
sadece böyle bir haberi vermesi üzerine bu kadar Öfkeye ve kızgınlığa gerek yoktu. Fakat yüce Şeyhin, kendisine vekil yapmak istediği, kendisinden sonra yerine geçirmek istediği bir talebesine ve diğer insanlara kendini yenmeyi, nefsini kırmayı öğretmesi gerekiyordu. Bu kadarcık kendini beğenmişlik dahi kabul edilemezdi. Bir de en üstün makamlara ulaşması gereken mü-rid için meşakkat, ızdırap, tevazu ve kendinden geçme gibi özel hal ve keyfiyetin meydana gelmesi arzu edilmişti.
Fakat öğrenimim üstün düzeyde tamamlamış çok zeki ve yetenekli bir genç için o an çok nazik ve kesin karar zamanı idi. Onun geleceği işte bu karara bağlı idi. Mevlânâ Seyyid Menazır Ahsen Geylânî ne kadar doğru yazmıştır:
"Doğru ile yalan, sağlam ile yanlış istek arasında ayrım yapma zamanı geldi. Dünya bakıyordu. Şu anda Mevlânâ Nizameddin'in kararı ne olacak? "Tartışmacı ve herkesi susturan Mevlânâ" lâkabını alan bu kişi, şeyhinin dünyasından çekip gidecek mi? (Nitekim yüz-binlerce tartışmacı ve başkalarını susturucu kimseler gelip geçmiştir) Yoksa mürşidler sultanının boş olan tahtı üzerine adım atma cesaretim gösterecek mi? O ana kadar elinde bulunan gül goncaları serpildi ve yok-' sulluğunu giderecek son kararda karar kıldı.
Eğer kabiliyetsiz olup içi büyük duyguları almayacak kadar dar olsaydı; "Ben ne hata ettim, ne kusur işledim? Daha iyi bildiğim bir kitabı söylemekten öte ne dedim de bu kadar hiddet gösterildi, bu ne demektir?" * diyebilirdi. Eğer bu münakaşa ortaya çıksaydı, bu uzun sürebilirdi. O kadar uzun sürerdi ki, şeytanın vesvese çizgisi bile ondan kısa kalırdı. Şeyhi için; "Yaşlandığından aklı normal çalışmamaya başladı. Öfkeli, hırslı bir
insan oldu" diyerek onun nefsine bağlı bir insan olduğuna da karar verilebilirdi. Hatta, dini kendine perde yaparak saltanat sürmek istemektedir gibi şüpheler dahi doğabilirdi.
Fakat, açıktır ki o, kendini tedavi ettirmek için gelmişti. Onun Ecudhen'e gelişinin amacı, Şeyh Ferîdüd-din'in hatalarını düzeltmek değildi. O, kesin karar vermişti ki, bu mürşid tedavi eden bir doktordur. Böyle bir karardan sonra artık onun tenkit etme hakkı kalır, mı?[74]
Hâce Nizameddin şöyle buyuruyor:
Ben, yüce şeyh Ferîdüddin'in hizmetinde bulunmak üzere Ecudhen'de duruyordum. Benimle beraber tahsil yapmış, birlikte ders çalıştığımız bir âlim arkadaşım da Ecudhen'e geldi. O, beni yırtık, eski elbiseler içinde görünce hayret etti, üzüntü ve acuna ile karışık bana: "Mevlânâ Nizameddin, sen kendini ne hale getirdin böyle! Eğer sen şehirde ders vermek, ilim öğretmekle uğraşsaydın devrin müctehidi olurdun, şan ve şöhretle yaşardın" dedi. Ben arkadaşımın bu sözünü işitince, özür dileyerek ondan ayrıldım.
Daha sonra büyük Şeyh Ferîdüddin'in huzuruna geldiğimde, o kendiliğinden şöyle buyurdu: "Ey Nizameddin! Eğer bir dostunla karşılaşırsan ve o sana; sen kendini ne hale getirdin böyle? sıkıntısızhğın ve rahat bir hayatın sebebi olan eğitim ve öğretimi neden terk-ettin de burada bu hallere düştün, derse, buna ne cevap vereceksin?" Bunun üzerine ben; "Ne buyurursanız onu diyeceğim" deyince, buyurdu ki: "Eğer biri böyle bir söz söyler, soru sorarsa mutlaka şu şiiri oku:
"Sen benim yol arkadaşım değilsin, kendi yolunu tut ve git.
Sana selâmetler olsun, ben burada, arkada kalayım."
Bundan sonra mürşidim; "Mutfaktan, çeşitli yemeklerden oluşan bir sofrayı başına koyarak o arkadaşına götür" emrini verdi. Ben de bu emri yerine getirdim. Arkadaşım bu manzarayı görünce ağlayarak koştu, başımdan sofrayı indirdi ve; "Sen ne yaptın böyle?" dedi. Ben de bütün olayı anlattım. O, bunları duyunca: "Senin şeyhin demek öyle yüce kimse ki seni tevazu ve nefsanî duygulardan arınmanın seviyesine ulaştırmış. Beni de onun huzuruna götür." dedi.
Yemeğini bitirdikten sonra hizmetçisine şöyle dedi: "Sofrayı kaldır, bizimle gel." Ben de; "Hayır. Bu sofrayı ben nasıl başıma koyarak getirdiysem, aynı şekilde başıma koyarak götüreceğim" dedim.
Kısacası, onun mübarek huzuruna ulaştık ve bizim dostumuz hazretin elini tutup bîat etti. Tevbe etti ve hizmet edenler halkasına katıldı. [75]
Hâce Nizameddin Hazretleri, büyük Şeyh Ferîdüd-din henüz hayatta iken üç kere Ecudhen'e geldi. Birinci veya diğer bir gelişinde halifelikle şereflendirilmiş oldu. Tezkire (biyografi) kitaplarında buna açıklık getirilmemiştir.
Bir keresinde şeyhinin şehrinde bulunurken 23 Ce-maziyelevvel günü Cuma namazından sonra, şeyhi onu görüşmek üzere çağırdı. Yanma geldiğinde ağzındaki tükrüğü Hâce Nizameddin'in ağzına aktardı. Kur'an-ı Kerim'i ezberlemesini tavsiye etti ve: "Allah, din ve dünyanın ikisini de sana vermiştir. Burada herşey bundan ibarettir" diyerek Delhi'ye doğru yola çıkarttı. "Git, Hindistan'ı fethet" buyurdu. [76]
Şeyhi dedi ki: "Delhi'ye gittiğinde ibadet ve taatle meşgul olmalısın. Asla boş oturma. Nafile oruç tutmak yolun yarısıdır. Diğer ameller olan nafile namaz ve hac yolun diğer yarısıdır."
Siyerü'l-Evliyâ' da yazıldığına göre: Halifelik belgesini yazıp verdi ve; Hansi şehrindeki Mevlânâ Cema-leddin'e ve Delhi'deki kadı Müntecib'e göstermelisin, dedi. Sonra buyurdu ki: "Sen geniş gölgesi olan bir ağaç olacaksın ki, gölgesinde Allah'ın yaratıkları dinlenecek, kabiliyetin gelişsin diye sürekli zikir ve mücahede yapmaya devam et."
Hâce Nizameddin diyor ki: Geri dönüşte ben Han-si'de Şeyh Ceraaleddin'e halifelik belgemi gösterdim. Çok memnun oldu ve şu şiiri okudu:
"Âlemlerin Rabbine binlerce hamd olsun ki; İnciyi, inciyi tanıyana havale etmiştir."[77]
İşte bu gelişinde Şaban ayının Tinde, Hâce Nizameddin tarafından Şeyh Ferîdüddin'in huzurunda bir
dua talebinde bulunuldu ve O, mürşidinden; insanların kapılarında dolaşma zorunda kalmamasını diledi, istek kabul edildi ve dua edildi.
Bir keresinde şöyle buyurdu: "Ey Nizameddin! Ben, senin için Allah'tan birazcık dünyayı da istedim." Hâce Nizameddin buyuruyor ki: Bunu duyunca düşünceye daldım. Çok büyük kimseler, ulu insanlar dünya yüzünden fitneye düşmüşlerdir. Benim halim nice olur? diye içimden geçti. Hemen o anda şeyh şöyle buyurdu: "Sen fitneye düşmeyeceksin, için rahat etsin." Bunun üzerine artık içim rahat etti. [78]
Hâce Nizameddin artık mürşidi ve kendisini yetiştiren manevi terbiyecisi Şeyh Ferîdüddin'den ayrılarak; Hindistan'ı manen fethetmek, Allah'ın kullarını irşad edip eğitmek ve İslâmı insanlara anlatıp doğru yola çekmek üzere mukaddes büyük gaye ile yola çıktı. Bu; Hindistan'ın hatta Hicri 7. asırdaki İslâm dünyasının en güçlü, en sağlam İslâm imparatorluğunun başşehrine giden kimsesiz, fakir biri idi. Yanında samimiyet, Allah'a güven ve insanlara minnet etmeme duygusundan başka hiçbir azığı, silahı ve dayanağı yoktu.
Büyük şeyhi Ferîdüddin Hazretleri, halifelik verip bîat alma yetkisi verirken birkaç kere ısrarla demişti ki: "Sana karşı çıkanları memnun etmek için bütün gücünle çalışmalısın. Senden hakkı olanları memnun etmek için bir dakika bile gecikmemelisin."
Hâce Nizameddin Hazretleri buyuruyor ki: Delhi'ye hareket ettiğimde, adamın birine 20 lira vereceğim olduğunu ve birinden ise ödünç bir kitap aldığımı, onun da kaybolduğunu hatırladım. Bedâyûn'da kaldığım sıralarda, Delhi'ye ulaştığımda bu kişileri memnun etmeye çalışacağıma karar vermiştim.
Ecudhen'den Delhi'ye geldim. 20 lira borcum olan kumaşçıdan kumaş satın almıştım. Hiçbir zaman cebimde 20 lira birikmedi ki ona vereyim. Çok geçim sıkıntısı çekiyordum. Bazen 5 lira, bazen de 10 lira elime geçiyordu. Bir keresinde elime 10 lira geçince o kumaş-
çının kapısına geldim. Ona seslendim. Dışarı gelince dedim ki: "Sizin benden 20 lira alacağınız var. Bir kere olsun bunu verme gücüm olmadı. Şu 10 lirayı getirdim, bunu al, inşaallah daha sonra size 10 lira daha vereceğim." Adamcağız bunu duyunca: "Evet, öyle anlaşılıyor ki sen müslümanların yanından geliyorsun." dedi, 10 lirayı aldı ve; "Geri kalan 10 lirayı bağışladım" dedi.
Bundan sonra, kitabını aldığım adamın yanına gittim. Beni tanımadı. "Arkadaş, ben sizin bir kitabınızı emanet almıştım, o da kaybolmuştu. Şimdi ben, onu istinsah ederek size vereceğim" dedim. O kişi: "Evet, sen öyle bir yerden geliyorsun ki, oranın sonucu böyle olmalıdır" dedi. Ondan sonra da; ben o kitabı sana bağışladım diyerek hakkını helâl ettiğini söyledi. [79]
Hâce Hazretleri Delhi halkına, hatta bütün Hindistan halkına hizmet etmek için Delhi'ye geldiğinde, o günkü Delhi'nin her köşesi saraylar, köşklerle doluydu ve her gün yeni yeni binalar yapılıyordu. Buna rağmen başmı sokacak bir yeri yoktu. Gıyaspur denen yerde kalmaya karar verinceye kadar, o kadar çok yer değiştirdi, o kadar yerlerde kaldı ki, sanki şehirde bu fakire dervişçe eşyalarını koyması, hasırını sermesi için hiçbir yer yoktu.
Siyeru'l-Evliyâ kitabının yazarı, Mir Hord; Hâce Nizameddin'in arkadaşı ve dostu olan babası Kirmanlı Seyyid Mübarek Muhammed'in ağzından bu bir yerden bir yere göçmeyi genişçe anlatmaktadır. Okuyucuların ibret almaları için onu buraya naklediyoruz. Kirmanlı Seyyid Mübarek Muhammed şöyle diyor:
"Mürşidler Sultanı Delhi'de yaşadığı sürece hiçbir
eve sahip olmadı. Hayatı boyunca kendi arzusuna göre bir yeri seçip oturamadı. Bedâyûn'dan geldiğinde Tuz Hanı da denen Beypazarı Hanına indi. Annesi ve kız-kardeşi orada kaldı, kendisi de bahsedilen hanın önünde bulunan bir kirişçinin (yay ustasının) misafirhanesinde kaldı.
Emir Hüsrev'in de aynı mahallede evi vardı. Bir süre sonra Râvet Arzın evi boşaldı. Onun oğulları değişik yerlere gitmişlerdi. Râvet Arz'ın annesinin babası (de-E desi) olan Emir Hüsrev[80] vasıtası ile mürşidler sultanının oturması için bu ev verildi. İki sene bu evde kaldı. Bu yer saraya bitişik, Mend kapısı ve Mend köprüsüne yakındı. O derecede ki sarayı çevreleyen kalenin borcu, bu evin dibine yanaşmıştı. Evin girişi ve revak-ları çok muhteşem ve yüksekti. Bu süre sonunda Râvet Arz'ın oğulları döndü. Mürşidler Sultanı'nın bu evden aynlması gerekti. Kitaplarından başka hiçbir eşyası yoktu. Biz de kitaplarını sırtımıza alarak Çeppervali mescidine getirdik.
Ertesi gün Şeyh Sadreddin'in müridlerinden kâğıtçı Saad bu olayı duymuş, Mürşidler Sultanı'nm yanma gelerek büyük bir saygı, hürmet ve temennalarla evine alıp götürdü. Üst katta çok güzel bir misafirhane yapmıştı. Onu oraya yerleştirdi. Hâce Hazretleri bir ay orada kaldı.
Daha sonra oradan da ayrıldı. Kayser köprüsüne bitişik olan Rikabdâr Hanı'nın içinde bir ev vardı, oraya yerleşti. Bir süre sonra oradan da ayrılıp Şâdi Gülâbî'nin evinde kalmaya başladı.
Bu arada Sultan meşrubatçısı Şemseddin'in, kendisine çok bağlı olan oğullan büyük bir saygı ve hürmetle meşrubatçı Şemseddin'in evine getirdiler. Birkaç sene bu evde kaldı. Burada büyük bir huzur ve sükun buldu." [81]
Hâce Nizameddin Delhi'ye gelince birtakım sıkıntılarla karşılaştığı ve manevî imtihanlara tabi olduğu bir dönem başladı ki, ileride insanların kendisine başvuracağı ve feyz, bereket kaynağı olacağı bu yolun yolcuları, ilahi âdet olarak daima bunlarla karşılaşmışlardır. Öyle bir dönemdi ki, bütün Hindistan'ın para ve serveti Delhi'ye akıp geliyordu. Ucuzluk öyle bir noktadaydı ki, bir kuruşa bir yığın pişirilmiş hazır ekmek alınabiliyor, 2 kuruşa ise 40 kg. karpuz temin edilebiliyordu. Fakat buna rağmen Hâce Nizameddin'in fakirliği, malî sıkıntısı ileri bir noktadaydı. O bunu şöyle anlatıyor:
"Benim yanımda 10 para bile yoktu ki, onunla ekmek satın alıp karnımı doyuraydım. Geçindirmek zorunda olduğum annemin, hemşiremin ve ev halkımın karnım doyuraydım. Karpuzun bu kadar ucuzluğuna ve bolluğuna rağmen, mevsim geçip giderdi de tatmak bile nasip olmazdı. Ama ben bu halimden mennundum. Bütün mevsimlerin geçmesini ve benim aynı durumda olmamı isterdim." [82]
Sarayın burcunun kenarında Mend kapışma bitişik evde kaldığı sıralarda, günler geçmiş yiyecek birşey eline geçmemişti. Hâce Nizameddin'in birkaç gündür aç olduğunu bilen bir talebesi, bazı dokumacı komşularına durumu haber verdi. Onlar yiyecek bir şeyler hazırlayıp getirdiler. Yemek için ellerim yıkarken, yemeği getirenlerden biri; "Allah o talebeden razı olsun ki bize durumu haber verdi" dedi. Hâce Hazretleri ellerini yıkamayı durdurarak; "Neyi haber verdi?" dedi. Bunun üzerine o adam; "Falan talebe sizin birkaç gündür aç olduğunuzu haber verdi de, biz bu yemeği hazırlayıp getirdik" deyince, buyurdu ki: "Beni bağışlayınız, bu yemeği yiyemeyeceğim." Oradaki insanlar ne kadar uğ-raştılarsa da Hâce Nizameddin yemeği yemeyi kabul etmedi.[83]
Son olarak o, büyük Şeyh Ferîdüddin Hazretlerinin ziyaretine 3-4 ay önce gitmişti. Şöyle anlatır: Muharrem ayının 5'inde büyük Şeyh (Ferîdüddin Hazretleri) vefat etti. Şevval ayında kendileri beni Delhi'ye gönderdi. Hastalığı yeni başlamıştı. Ramazan ayı idi. Hastalığından dolayı oruç tutamıyordu. Bir gün bir yerden bir kavun gelmişti, onu keserek şeyhin önüne koydum. Lütfedip yedi, bir dilim de bana ikram etti. "Artık bir daha böyle bir fırsat, böyle bir nimet nasıl ele geçer? Mübarek eliyle bana ikram buyuruyor, ben yiyeyim de iki ay sürekli oruç tutarak (farz orucu yemekten dolayı) keffaretini yerine getireyim" diye içimden geçti. Buyurdu ki: "Hayır, hayır; şeriat bana izin vermiştir. Senin yemen ise caiz değildir"
Mevîânâ Nizameddin buyuruyor ki: Şeyh Ferîdüddin vefat ederken beni anmış ve; "Nizameddin tabu Delhi'dedir" buyurmuş, arkasından; "Ben de şeyhim, mürşidim Şeyh Kutbuddin Bahtiyar Kâkî ebedî âleme göç ederken yanında değildim, Hansî'deydim" demiş.
Fevâidu'l-Fuad kitabında yazıldığına göre, Hâce Hazretleri bunu anlatırken öyle sarsılmış ve öyle ağlamıştı ki, orada bulunanların hepsinin gönlü kederle dolmuştur.
Vefat haberini alır almaz Ecudhen'e gitti. Büyük şeyhin vasiyetine uyarak, Mevlânâ Bedreddin İshak; seccade, âsâ ve elbiseyi (hırkayı) kendisine teslim etti. Bu eşyaları büyük şeyh, Hâce Hazretlerine vermek üzere Mevlânâ İshak'a havale etmişti. [84]
Fevâidu'l-Fuad kitabında yazıldığına göre; bir gün şehrin gürültüsünü patırtısını anlatırken şöyle buyurdu:
Öteden beri benim gönlüm şehir hayatına ısınmadı. Bir gün Kutluk Han'ın havuzu basındaydım. O günlerde Kur'an-ı Kerim ezberliyordum. Dervişin biri Allah'ı zikirle meşguldü. Yanma gittim ve kendisinin o şehir halkından mı olduğunu sordum. "Evet" dedi. "Kendi isteğinle mi bu şehirde yaşıyorsun?" dedim. "İş Öyle değil" dedi. Arkasından o derviş meseleyi şöyle anlattı:
Bir keresinde ben iyi bir derviş gördüm. Kemal kapısının dışında o çevrede bulunan bir hendeğin kenarında, kapıya yakın yüksek bir yer vardır. O yüksek yerin etrafi duvarla çevrilerek şehitler mezarlığı yapılmış, derviş de oraya oturmuş. O, bana dedi ki: "Eğer imanın hayrını görmek istersen bu şehirden çek git." O andan itibaren bu şehirden gitmeye kesin karar verdim. Ama imkânlar sürekli ele geçmiyor. 25 sene geçmesine rağmen kararım kesindir, fakat gitme fırsatı bulamadım.
Hâce Hazretleri bu hikâyeyi anlatarak buyurdu ki: Ben o dervişin bu sözünü işitince kalbimden kati karar vererek bu şehirde kalmayacağıma niyet ettim. Aklıma gidebileceğim bir kaç yer geldi. Bazen içimden, Petyali kasabasına gideyim diye geçiriyordum. O günlerde orada (sözü geçen) bir Türk vardı. Bazen de Beşnale'ye gideyim, orası temiz bir yerdir diye düşünüyordum.
Nihayet Beşnale'ye gittim. Üç gün orada kaldım, oturacak bir yer bulamadım. Ne kiralık ne de satılık yer yoktu. O üç gün boyunca her gün birine misafir oldum.
Oradan döndükten sonra aklıma şu geldi. Bir gün saray havuzuna doğru gitmiştim. Orada Hayret bahçesi denen bahçede Allah'a yalvardım. Duygularım coşmuş, içim tamamen Allah'a yönelmişti. Allah'a dua edip; bu şehirden çekip gitmeyi istediğimi, fakat kendi irademle hiçbir yeri tercih etmeyeceğimi, kendi arzuma göre değil, Ya Rabbi, sen nereyi dilersen oraya gideceğim, dedim. Bu sırada gaipten bir ses "Gıyaspur" adını verdi.
Ben hiçbir zaman Gıyaspur'u görmemiştim. Hatta nerede olduğunu bile bilmiyordum. Sesi işitince dostum olan Nişaburlu postacının yanma gittim. Evine gittiğimde kendisini sordum. Öğrendim ki Gıyaspur'a gitmiş. İçimden dedim ki: İşte o Gıyaspur, bu Gıyas-pur'dur.
Velhasıl Gıyaspur'a geldim. O güne dek burası bugünkü gibi mâmur değildi. Kimsenin bilmediği ilgi çekmeyen bir yerdi. İnsanlar azdı. Geldim, burada yerleşmeye karar verdim. Sultan Muizzüddîn Keykubat, Ki-lokhri'yi kendine kışla yapınca insanlar oraya akın etti. Devlet ileri gelenleri, komutanlar ve onlarla ilgili olanlar gelip gitmeye başladılar. Bu kalabalığı görünce ben içimden; artık buradan da çekip gitmek lâzım dedim. Bu düşünce içindeyken, hocam olan büyük bir zât şehirde vefat etti. Kendi kendime; ben onun ruhu için Fatiha okumaya gittiğimde herhangi bir tarafa çekip gideyim, dedim. Gönlümde buna karar vermişken, aynı gün ikindi namazı sırasında bir genç geldi. Çok yakışıklı fakat ince yapılı zayıf biriydi. Allah bilir erenlerden miydi kimdi? Gelir gelmez bana yönelerek şu şiiri okudu:
"Allah'ın seni ay kıldığı gün, anlamalıydın ki bir gün,
Bütün dünyanın (herkesin) parmakları seni gösterecektir.
Hâce Hazretleri buyuruyor ki: O, daha birtakım başka sözler söyledi. Bir yere ben onları yazıp kaydettim. Daha sonra şöyle söyledi: "Önceleri insan meşhur olmamalı. Bir kişi meşhur olunca da artık öyle olmalı ki, yarın kıyamet günü Hz. Peygamberin önünde utanacak hale düşmemeli."
Arkasından O, şöyle söyledi: "Bu ne biçim gayret ve cesarettir ki, Allah'ın kullarından kaçıp bir köşeye çekilerek Allah'ı zikirle meşgul olunsun." O, şunu demek istiyordu; insan iradesi, gayreti, himmeti insanlar arasında bulunmakla birlikte, Allah'ı zikirle meşgul olmak gerekir. Sözlerini bitirince, ben biraz yiyecek getirip önüne koydum. Elini uzatmadı. O anda; burada kalacağım diye gönlümden niyet edip, karar verdim. Ben böy-
le nivet eder etmez o, birazcık yemek yedi ve çekip gitti[85]
Gıyaspur'da bulunduğu sırada insanların ve talebelerin akını başladı ve manevi fetihler kapısı açıldı. Tezkire kitaplarından, onun Gıyaspur'da ne kadar kaldıktan sonra mübarek şahsına halkın akın ettiği ve Gıyas-pur tekkesinin herkes tarafından duyulduğu öğrenilememektedir. Şu kadarı anlaşılmaktadır ki; Gıyas-pur'da kalmaya karar verdikten sonra dahi, bir süre sıkıntı ve yoksulluk dönemi sürmüştür, O derecede ki, bir süre, çok şiddetli sıcakların ve yakıcı rüzgârların etkisini sürdürdüğü sırada uzak bir mesafede bulunan Cami-i Kebir'e Cuma günleri yaya yürüyüp giderdi. Nihayet bu sıkıntılı zor günlerden sonra ferahlık devri geldi. Ve insanlar öyle bir akın etmeye başladı ki, onun karşısında Delhi padişahlarının kabul salonlarının azamet ve ihtişamı sönük kaldı. Emir Hüsrev'in şu beyitleri, o manzarayı gözler önünde canlandırmaktadır:
"Fakirlik (dervişlik) odasındaki sultanlık,
Gönül dünyasındaki padişahlık,
Taçsız, takatsiz bir sultanlar sultanlığıdır.
Padişahlar onun ayağının tozuna muhtaçtır." [86]
Siyeru'l-Evliyâ adlı kitabının yazarı diyor ki: Yerli olsun yabancı olsun, her gelen huzura kabul edilir, ziyarete alınır, hiç kimse mahrum bırakılmazdı. Elbise, para, hediye olarak Allah ne göndermişse hepsi gelip giden o kimselere dağıtılırdı. Kim gelirse gelsin, ne zaman gelirse gelsin geri çevrilmezdi. Hâce Nâsıruddin Çırağ-ı Delhî Hazretleri şöyle buyurmuştur:
"Fütuhat o hale gelmişti ki, servet denizi kapının önüne akıyordu. Hiçbir gün fütûhatsız geçmiyordu. Sabahtan akşama, hatta yatsıya kadar insanlar geliyor fakat alıp gidenler getirenlerden daha fazla oluyordu. Birşeyler getiren, Hâce Hazretlerinden ikram olarak daha fazlasını elde ediyordu."[87]
Onun mübarek âdetlerinden biri de; kısa öğle uykusundan kalkınca en önce şu iki şeyi sormaktı: 1) Zeval vakti oldu mu? 2) Hiç kimse geldi mi? Beklemek zorunda kalmasın, derdi. [88]
Dünyanın ilgisi ve ikbâli kendisine ne kadar arttıy-sa, o derecede içi dünyadan nefret etti. Çok kere ağlardı. Dünya imkânları ne kadar bollaşırsa o kadar çok ağlar ve o ölçüde didinerek o gelen mallan dağıtmaya çalışırdı. Kısa aralıklarla haberciler göndererek, öteden beriden hediye olarak gelen ambardaki malların dağıtılmasını emrederdi. Herşey dağıtılıp muhtaç olanların eline geçince içi rahat eder, huzur duyardı.
Her cuma günü odaları ve ambarları sanki süpürge ile süpürülmüş temizlenmiş gibi boşaltır, sonra camiye giderdi. Eğer padişahlardan ve şehzadelerden biri kapısına gelmişse, onların hediyeleri gönderdikleri ve kendilerinin geldikleri haber verilince bundan hoşlanmaz ve; neden gelirler, bu fakirin zamanını boşa harcarlar, buyururdu. [89]
Emir Hasan Ala Secezî diyor ki: Bir gün ben yanında idim. 0 sırada bir devlet ileri geleni, büyük bir arazinin, bağın ve onlara ait eşyaların tapusunu Hâce Ni-zameddin'in emrine göndermiş, ona olan saygı ve sami-miyetini göstermek istemişti. Hâce Hazretleri bunu kabul etmedi. Gülümseyerek: "Eğer ben bunu kabul edersem, bundan sonra insanlar, Şeyh bağı gezmeye gitti, arazisine, bahçesine bakmaya gitti, diyecekler. Benim işimin (görevimin) bununla ne ilgisi var. Mürşidleri-mizden hiç biri arsa ve arazi kabul buyurmamıştır.[90] dedi. [91]
Kendisi sürekli oruç tutardı ama iki vakitte de padişah sofrası serilir, her çeşit yemek bol miktarda dizilir; zengin-fakir, yerli-yabancı, sevabı çok-günam çok ve devletli-kimsesiz ayrımı yapılmadan herkes bir yere oturarak yemek yer, yanında alıp götürmesine de izin verilirdi. Bazı kimseler yer, biraz da yanma alır götürürdü.
Bu padişah sofrası, kendi türünde tek ve benzersizdi. Bu sofraya oturan yüzlerce, binlerce yoksul, fakir kimse, adını duymadığı yemeklere nail olurdu. Devlet ileri gelenleri ve saray yetkilileri bile bu sofrada bulunmayı arzu eder, o yemeğin lezzetini anar dururlardı. Doğru yolu göstermekte, tarikat ve manevî terbiyeyi yaymakta esirgenmeyen genel feyz ve bereketten başka Delhi'de bütün hızı ile akıp giden ve binlerce Allah kulunun ulgnnlaşıp yetişmesine vasıta olan bir feyz ırmağı vardı. [92]
Şeyh bizzat yemeğe katılırdı ama üzerinde çeşitli türden, değişik cinsten, renkten nimetlerin bulunduğu sofrada onun yiyeceği şey, genellikle bir veya yarım ekmek, biraz kerila ve benzeri cinsten sebze veya birazcık pilav olurdu. Onun baş müridlerinden Mevlânâ Şem-seddin Yahya, kendi gördüklerini şöyle anlatıyor:
"Bir keresinde ben sofradaydım. İftar vakti gözüm mürşidler sultanına bakıyordu. Gördüm ki; yemek yenmeye başlandığı sırada lokmasını almak için tasına doğru uzanan eli sonuna kadar orada kaldı. Ağzına ge-tirmeye fırsat gelmeden sofra toplandı.[93]
Sofraya oturma edebi ve kaidesi olarak, herkesten önce Hâce Hazretlerine hizmet eden (devamlı yanında bulunup, kendisiyle derin ilgisi bulunan kimseler) daha sonra âlimler, ondan sonra da devlet ileri gelenleri ve eşraftan olanlar otururdu. [94]
Çeştiyye tarikatının temeli; Hindistan İmparatorluğuna manevî ve dinî yol göstericilik hatta İslâm dev-,. ** letini kurmak, islâm toplumunu ıslah edip ona maneviyat ve Allah'a kulluk ruhunu üflemek olmakla birlikte, başlangıçtan beri dönemin padişahlarından uzak durmak prensibi üzerine oturmuştu. Ve o temel, bu tarikatın bir özelliği, şiarı, Çeştiyye mürşidlerinin mukaddes mirası ve emaneti halini almıştı. Çeştî mürşidleri bu "demir ve şişe'yi bir araya getirmekte bütün maharetini göstermiştiler. Onlar; sarayın yanlış eğilimlerini, bozuk gidişini ıslah etmekten ve dönemin fitnelerinin kökünü kazımaktan gafil olmayıp, İslâm ızdırabmdan, iman şuurundan ve bu ülkede müslümanlarm geleceğinden kaygısız kimseler değillerdi. Diğer taraftan bir inanç ve prensip olarak onlar; sarayla doğrudan bir ilişki kurmayacaklarına karar vermişlerdi.
Hâce Muînüddîn Çeştî Hazretlerinden başlayarak Hâce Nizameddin (rah.a)'e kadar, saraya gitmemeyi, dönemin padişahları ile görüşmemeyi bir bakıma onlar karar altma aldıkları bir kanun ve kabul ettikleri bir gerçek haline getirmişlerdi. Bu prensibe hepsi de şiddetle bağlı kaldı. Bunun sonucu olarak, onların eteği siyasetin dikenlerine asla takılmadı.
İdarecilerin değişmesinin, devlet idaresinde inkılâplar meydana gelmesinin, onların merkezleri üzerinde ve onların faaliyetlerinde hiçbir etkisi olmadı. Bütün siyasî ihtilâflara rağmen onların samimilikleri, le-kesizlikleri ve hiçbir art niyetleri olmadığı herkes tarafından kabul edildi. Bunun sonucu olarak da, Hindistan İslâm tarihinde bu tarikat, en uzun süre, işini yürütme ve Hindistan üzerinde etkili olma fırsatını elde etti. Ve belki de bu yüzdendir ki, bu tarikat herkes tarafından benimsendi ve uzun süre ayakta durma imkânı elde etti.
Şeyh Nizameddin, Hindistan'ı manen fethetmek ve İslâmı tebliğ ile insanları doğru yola getirmek üzere görevlendirilip büyük Şeyh Ferîdüddin Hazretlerinin yanından ayrılıp Delhi'ye geldiğinden beri, birbiri arkasına tahta beş padişah geçmiş, büyük bir ihtişamla saltanat sürmüşlerdi. Ama musiki dinlemenin helâl mı haram mı olduğunun tartışıldığı bir toplantıdan başka, dinî bir mecburiyetin gözönünde bulunduğu böyle bir olay dışında o, ne hiçbir zaman saraya gitmiş, ne de dönemin herhangi padişahının kendi yanma gelmesine izin vermiştir.
Gıyaseddin Belben'in saltanatı döneminde, Hâce Nizameddin'in namı, adı, sanı ve herkes tarafından benimsenmesi henüz zirveye ulaşmadığından, Gıyaseddin kendisine fazla ilgi göstermedi. Muizzuddin Keyku-bad ise, zevk-ü safa, av ve gezintilerle meşgul oldu. İlim ve tevazu sahibi, öz değerleri tanıyan ve insanların kıymetim bilen ilk padişah Celâleddin Hılcî idi. Hâce Nizameddin Hazretlerinin ünü de en yüksek zirveye ulaşmıştı.
Celâleddin, birkaç kez kendisini ziyaret etmek için izin istedi. Fakat asla kabul edilmedi. Sonunda (Padişahın Kur'an-ı Kerîm'ini taşımakla görevli olan) Emir Hüsrev'le birlikte Celâled-din; bir kere olsun haber vermeden Hâce Hazretlerinin huzuruna çıkma planı hazırladı.
Emir Hüsrev bunu mürşidine haber vermeyi uygun i gördü. Çünkü haber vermezse belki de hakkında iyi olmayacağım düşündü. Her ne kadar padişah Emir Hüs-f rev'i bu konuda kendine sırdaş yapmış idiyse de Emir, Hüsrev, kendi mürşidinden sır saklamayı uygun gör-* medi. Hâce Hazretlerine giderek; "Yarın padişah sizin; ziyaretinize gelecek" dedi. Hâce Hazretleri bunu duyar duymaz şeyhinin kabrini ziyaret etmek niyetiyle Ecud-** hen'e gitmeye karar verdi ve yola çıktı.
Bunu Öğrenen Padişah; "Benim sana sır olarak verdiğim şeyi açıkladın da, Hâce Hazretlerinin ayağını öpme saadetinden bizi mahrum ettin" diyerek Emir Hüs-rev'e kızdı. Emir Hüsrev; "Padişahın Öfke ve üzüntüsünden canımızın (başımızın) gitme korkusu vardır. Fakat mürşidin üzüntü ve öfkesinden de imanın yok olma korkusu vardır" dedi. Padişah yumuşakbaşlı, anlayışlı, akıllı bir kimse idi. Bu cevabı beğendi ve sesini çıkarmadı. [95]
Hindistan'ın en diktatör, haşmetli padişahı ve II. İskender denen Sultan Alâeddin Hilcî, amcası Celâ-leddin'den sonra tahta geçti. Başlangıçta onun, Hâce Hazretlerine ne özel bir bağlılığı, ne de bir kini veya nefreti vardı. Bazı kimseler, Hâce Hazretlerini padişaha karşı kötü göstermeye çalıştılar. Onun herkes tarafından sevilmesini, herkesin ona akın etmesini imparatorluk için tehlikeli gösterdiler. Sultan Alâeddin, denemek için Hâce Hazretlerinin huzuruna oğlu ve veliahtı Hızır Han eliyle bir dilekçe gönderdi. Bu dilekçede devlet düzeni ve idaresi konusunda ondan kendisine akıl ve öğüt vermesini istemişti. Hızır Han bu mektubu alıp Hâce Hazretlerinin huzuruna geldiğinde, o bu mektubu eline aldı ve içinde ne yazdığını okumadı. Orada bulunanlara dönerek; "Biz dua ediyoruz" dedi. Sonra şöyle devam etti: "Derviş kimselerin padişahlarla ne işi var? Ben fakir bir insanım. Şehrin bir köşesine çekilip oturmayı tercih etmişim. Padişah ve müslümanlara dua etmekle meşgulüm. Eğer bu yüzden padişah benden gocunuyorsa, ben buradan da çeker giderim. Allah'ın yeryüzü geniştir."
Sultan Alâeddin bu cevaptan çok hoşlandı ve; "Ben Hâce Hazretlerinin devlet işiyle, siyasetle hiçbir ilgisinin olmadığını biliyordum. Fakat kötü niyetli kimseler beni Allah erleri ile mücadeleye girmemi ve böylece saltanat ve devletimin mahvolmasını istiyorlar" dedi.[96]
Sultan Alâeddin, Hâce Hazretlerinden çok özür diledi ve haberci göndererek; "Ben o mübarek zâta hürmetkarım. Küstahlık yaptım, beni affetsinler ve ayağını öpme saadetine ulaşmam için huzuruna gelmeme izin versinler" dedi. Hâce Hazretleri ise cevap olarak; "Gelmeye gerek yok. Ben uzaktan dua ediyorum. Arkadan dua etmek daha etkili olmaktadır" buyurdu[97]
Sultan bundan sonra dahi görüşmek için çok ısrar etti. Hâce Hazretleri bunun üzerine şöyle buyurdu: "Bu fakirin evinin iki kapısı vardır. Padişah bir kapıdan gelirse, ben ikinci kapıdan çıkar giderim."[98]
Her ne kadar Sultan, Hâce Hazretlerinin huzuruna geîemediyse de, ona sürekli saygı duydu. Devletin Önemli işlerinde, savaş için sefere çıkışlarda, tereddüt ve endişelerinde daima Hâce Hazretlerine başvurdu. Böyle durumlarda ondan dua talep eder, Hâce Hazretleri de büyük bir özenle dua ederdi. Kadı Ziyaeddin Baranî şöyle yazıyor:
Sultan vekili Kâfur, Verengel kuşatması ile meşgul iken Telengâne yolu tehlikeli hal almıştı. Yoldaki karakollar ve muhafızlar bile yok olmuştu. Kırk gün geçmişti ki ordunun güvenliğinden ve ne halde olduğundan padişaha bir haber ulaşmamıştı. Padişah çok huzursuzdu. Devlet ileri gelenleri ve yetkililer; ordu bir felâkete mi uğradı da yazışma ve haberleşme kesildi diye düşünmeye başlamıştı.
Böyle düşünce ve endişelerin sürdüğü günlerden birinde Sultan; Melik Karabey ile Kadı Muğîsüddin'i Hâce Hazretlerinin huzuruna gönderdi ve; "İslâm ordusunun ne halde olduğundan haber alınamadığı için çok sıkıntı ve endişe içindeyim. İslâm'ın derdi ile dertlenmeniz benden daha fazladır. Eğer manevî haliniz ve kalp gözünüzle İslâm ordusunun durumundan bir haberiniz olursa beni sevindiriniz" mesajını ulaştırdı.
Sultan, mesajı alıp gidenlere; "O sırada Hâce Hazretlerinin ağzından ne çıkarsa tam öğreniniz. Onda en ufak bir fazlalık ve eksiklik yapmayınız" emrini verdi. İkisi de Hâce Hazretlerinin huzuruna gelerek, Sultanın mesajını sundular. Hâce Hazretleri mesajı aldıktan hemen sonra Sultanın zaferini ve fethin elde edildiğini anlatmaya başladı ve şöyle buyurdu: "Bu fetih nedir ki! Biz daha nice fetihler ümit ediyoruz."
Bunu duyan Melik Karabey ve Kadı Muğîsüddin, neşe içinde geri döndü ve Sultana verilen cevabı anlattılar. Bu cevabı alan Sultan çok memnun oldu, Veren-gel'in fethedildiğine kesinlikle inandı. O gün ikindi namazını kılmışlardı ki, Sultan vekili Karabey'in habercisi geldi ve Verengel'in fethedildiğini bildiren mektubu getirdi. Cuma günü fetih mektubu mimberden okunarak halka duyuruldu. Kale kapısı önünde sevinç marşı çalındı. Kutlamalar yapıldı. Sultanın Hâce Hazretlerine bağlılığı iyice arttı[99]
Kadı Ziyaeddin, Sultan Alâeddin'in saray ileri ge-lenlerindendi. Diyor ki: "Bütün saltanatı boyunca hiçbir zaman Sultanın ağzından Hâce Hazretleri hakkında şanına yakışmayan bir söz çıkmamıştır. Her ne kadar düşmanları ve çekemeyenleri Şeyh Hazretlerinin padişahvâri cömertliğini halkın kendisine akın etmesini ve Sultanla yarışırcasına padişah sofrası kurmasını, Sultanı kuşkulandıracak şekilde anlattılarsa da, Sultan hiçbir zaman bu sözlere önem vermedi. Özellikle imparatorluğunun son dönemlerinde Hâce Hazretlerine son derece saygı ve özden bağlılık meydana gelmişti. Bütün bunlara rağmen görüşme fırsatı olmadı." [100]
Alâeddin'den sonra oğlu Kutbuddin Mübarek ŞahjS veliaht olan ve tahta geçme hakkına sahip olan Hızır"' Hanı mahrum ederek zorla imparatorluk tahtına geçti.
"Hızır Han, Nizameddin Hazretlerinin müridi olduğundan ve Hızır Han, Sultan Alâeddin'in veliahtı olmasından, hem de onun elinden tahtı zorla aldığından dolayı Kutbuddin, Nizameddin Hazretlerine de kızgındı. Kutbuddin, Mirî Camiî diye yeni bir cami yaptırmıştı. Bütün şeyhlere, âlimlere haber gönderip Cuma namazını bu camide kılmalarını emretmişti.
Mürşidler sultanı, haberci göndererek; "Bizim yakınımızda bir cami vardır. Onun bizim üzerimizde hakkı daha fazladır. Namazımızı biz orada kılacağız" dedi ve Mirî Camiî'ne gitmedi. Padişah çok kızdı, öfkelendi.
Ayrıca her ayın hilâlinin görüldüğü ilk gün şehrin ileri gelenleri Sultanın sarayına gelip saygılarını sunarlardı. Mürşidler sultanı bu kutlamaya da katılmaz, merasim için hizmetkârı İkbâl'i gönderirdi. Bundan dolayı da Padişah kızgındı. Bütün vezirlerine, saray ileri gelenlerine; "Hiç kimse Şeyh Nizameddin'i ziyaret etmek için Gıyaspur'a gitmesin" emrini verdi. Emir Hüs-rev şöyle yazmaktadır: "Padişah kaç kere; kim Şeyh Nizameddin'in başını getirirse ona bin çeşit ikramda bulunacağım, dedi."
Bir gün, Şeyh Ziyaeddin Rumî tekkesinde, Hâce Hazretleri ile Padişah karşı karşıya geldiler. Bir müs-lüman olması bakımından Hâce Nizameddin selâm verdi, Kutbuddin cevap vermedi.
Buna benzer olaylar Kutbuddin'in dört senelik saltanatı süresince sık sık ortaya çıktı. Ayın ilk hilâlinin görüldüğü günkü merasime katılmakta ısrar hâdisesi en son olarak ortaya çıktı. Kutbuddin saraya gelip merasime katılan herkese: "Eğer gelecek ayın ilk hilâlinde gelmezse ben nasıl getireceğimi bilirim" diye ilan etti. Bir bakıma bu; devlet gücüyle sürükleyerek buraya getireceğim diye tehdit etmekti. Belki de öldürmeyi düşünüyordu. . . ,. . ....
Hâce Nizameddin'e Padişahın bu kesin karan ulaştı. Hiçbir şey demedi, ağzım dahi açmadı. Artık ay günbegün tükenip gidiyordu. Gelecek ay yaklaştıkça yakınlarının endişesi de artıyordu.
Bir gün akşam namazından sonra ay görüldü. Yarın yeni ayın ilk günüdür. Şehrin ileri gelenleri, yetkilileri saraya gidecekler, padişaha saygılarım sunacaklar. Fakat Mürşidler Sultanı, ben gitmeyeceğim diye kesin karar vermiştir. Padişah Kutbuddin ise, "gelmezse bildiğim yoldan getiririm" demektedir.
Gecenin yarısı olmuştu. Dünya ile dinin iki padişahı arasında yarın savaş vardır diye Delhi halkı arasında sıkıntı ve endişeler kabarmaya başlamıştı. Gece henüz bitmeden; "Bu gece gökyüzünden belâ ve felâket ayı, Padişahın canı üzerine indi" Yani; "Hüsrev Han, Padişahın saçından tutmuş, kendine doğru çekerken onun böğrüne hançerini saplayarak yere yuvarladı. O uğursuzun başını vücudundan ayırarak Bindirek balkonundan aşağıya [101]
Padişah Kutbuddin tarafından özellikle, devlet ileri gelenlerinin, saltanat mensuplarının Hâce Hazretlerine gönderdiği hediyelerin yasaklandığı ve; bakalım bu padişahvâri sofralar bundan sonra nasıl devam edecek görelim, denildiği günlerde Şeyh Nizameddin özellikle emir verip; bilhassa bu günlerde daha çok yemek pişi-rilsin, sofra çok daha geniş serilsin, buyurdu. Delhi'nin çırası Şeyh Nasıruddin Hazretleri şöyle diyor:
"Bir keresinde Padişah Kutbuddin'e kötü niyetli biri demiş ki; Şeyh Nizameddin bizim hediyelerimizi kabul etmiyor da, diğer devlet ileri gelenlerinin getirdikleri hediyeleri kabul ediyor. Sonuçta bunların hepsini de sizin buradan alıp götürüyorlar.
Padişah bunu gerçek zannederek; "Hiçbir devlet yetkilisi veya komutan Şeyh Nizameddin'in yanına gitmesin. Bakınız bu kadar insanı o, nereden davet etmektedir" dedi. Casuslar tayin etti ve oraya giden bir devlet yetkilisi olursa, kendisine haber verilmesini ten-bih etti.
Şeyh Hazretleri bunu
duyunca, "Bugünden sonra daha fazla yemek pişiriîsin" buyurdu. Bir
süre sonra Padişah, adamlardan; "Tekkenin şeyhi ne haldedir?" diye
sordu. Onlar da; "Şimdi eskiden çıkan yemeklerin iki misli çıkmaktadır."
dediler. Padişah bunu duyunca pişman oldu, "Hata ettim. Onun işi gaip
âleminden (Allah tarafından) yürütülmektedir" dedi.[102]
Kutbuddin'den birkaç ay sonra Hüsrev Han saltanatı zorla ele geçirdi. İslâm değerlerini çiğneyip İslâm'a hakaret etti. H. 721'de Gıyaseddin Tuğluk (Melik Gazi), Hüsrev Han'ı katledip Tuğluk hanedanı saltanatının temelini attı. Gıyaseddin, her ne kadar ilim sahibi değil idiyse de şeriata ve âlimlere saygı gösterirdi.
Hâce Hazretleri ilâhiler okutturur, nağmeli şiirler söyletir dinlerdi. Bu yüzden Delhi'de bu âdet haline geldi, halk bundan çok zevk almaya başladı. Şeyhzâde Hüsameddin Fercâm adlı bir kişi, bir süreden beri Hâce Hazretlerinin sevgi gölgesinde yaşamış olmasına, zikir ve mücahedelerde bulunmasına rağmen aşk nimetinden, cezbe ve şevkten nasibini alamamıştı. Kadı Celâleddin'de, aşk ve muhabbet ehline bir çeşit zıtlık vardı.
Kadı efendi ve diğer âlimler, Şeyhzâde Hüsamed-din'i razı ederek şöyle şikâyet etmeleri için padişaha gönderdiler: İmam Âzam mezhebinde haram olmasına rağmen, herkesin kendisine saygı duyduğu Nizameddin, nağme ve müzik dinlemektedir. Onun yüzünden birçok insan bu haram işi işlemektedir.
Sultanın bu meseleden haberi yoktu. Herkesin saygı duyduğu böyle büyük bir zât caiz olmayan böyle bir işi nasıl işler, diye hayret etti. Bazıları, dinlemenin helâl olduğuna dair fetvaları ve şeriat kitaplarının rivayetlerini Padişah'a takdim ettiler. Padişah bunun üzerine: "Din bilginleri nağme ve müzik dinlenmesinin haram olduğuna fetva verdiklerine ve bunu menettik-lerine göre; Hâce Hazretleriyle birlikte şehrin bütün bilginleri ve ileri gelenleri ve yetkililer çağrılsın. Bir meclis kurulsun, doğrunun ne olduğu ortaya çıkarılsın." dedi.
Mir Hord'un ağzından bu olayın geniş açıklamasını dinleyiniz:
"Hâce Nizameddin Hazretleri saraya çağrıldı. Kadı Muhiddin Kâşânî ve Mevlânâ Fahreddin Zerrâdî isimli devrin en büyük iki âlimini ve zamanın nadir yetiştirdiği iki ilim deryasını yanına alarak saraya gitti. İlk önce Adlî işler bakan yardımcısı Kadı Celâleddin, Hâce Hazretlerine öğüt ve nasihat vermeye başladı. Ve uygunsuz bir üslupla hitap etti. Hatta dedi ki: "Eğer bundan sonra nağmeli ilâhiler dinlemenin helâl olduğunu iddia ederseniz ve dinlerseniz ben, şeriatın hâkimi olarak sizi cezalandırırım."
Hâce Hazretleri bunu duyunca öfkelendi ve şöyle dedi: "Kendisine güvenerek bu sözü söylediğiniz makamdan yakında uzaklaştırılacaksınız."
Nitekim tam 12 gün sonra Kadı makamından uzaklaştırıldı. Delhi'den çekip gitti.
Kısacası; tartışma meclisinde bütün âlimler, vezirler, devlet ileri gelenleri ve komutanlar mevcuttu. Padişahın ve orada bulunan herkesin dikkati Hâce Hazretleri üzerindeydi. Herkes ona saygı gösteriyordu.
Şeyhzâde Hüsameddin şöyle dedi: "Sizin sohbetlerinizde nağmeli ilahiler okunuyor. İnsanlar aşka gelip raksediyor, ah vah edip naralar atıyorlar." Buna benzer daha pek çok şeyler söyledi. Hâce Hazretleri Şeyhzâde'ye baktı ve: "Gürültü yapma, fazla konuşmaya gerek yok. Sen önce nağme ile dinlemenin (semâm) ne demek olduğunu bize anlat" dedi: Şeyhoğlu Hüsameddin dedi ki: "Ben bilmiyorum. Şüphesiz şu kadarını biliyorum ki, âlimler nağmeli, müzikli ilâhi dinlemeyi haram kabul ediyorlar." Bunun üzerine Hâce Hazretleri: "Daha sen semâm ne demek olduğunu bilmiyorsun. O zaman benim sana diyeceğim hiçbir şey yok, dememeliyim de." dedi.
Şeyhoğlu Hüsameddin utandı. Padişah bütün dikkati ile Hâce Hazretlerini dinliyordu. Biri yüksek sesle konuşursa o zaman Padişah; "Gürültü yapma, Şeyh ne buyuruyor onu dinle" diyordu. Bu sırada oradakiler arasında bulunan Mevlânâ Hamidüddin ve Multanh Mevlânâ Şihabeddin sessizdiler. Mevlânâ Hamidüddin ancak şu kadarını söyledi: "Hâce Hazretlerinin sohbet halini anlatan bu davacı adamın anlattıkları gerçeğe tamamen aykırıdır. Bizzat ben onu gördüm ve pek çok şeyhi ve dervişi de gördüm."
Tam bu sırada Şeyhülislam Multanh Şeyh Bahaed-din Zekeriya'mn torunu (kızının oğlu) Mevlânâ Ale-muddin geldi. Padişah ona şöyle dedi: "Siz de âlimsiniz, hem de seyyah (gezgin)sınız. Şu anda semâ konusu tartışılmaktadır. Ben sizden sorarım; semâ dinlemek helâl mıdır, haram mıdır?"
Mevlânâ Alemuddin şöyle dedi: Ben bu konuda bir kitapçık (risale) yazdım. Orada bunun haram ve helâlliğinin delillerini naklettim. Şunu anladım ki; bunu gönülden dinleyenler için helâldir, nefisten coşan duygularla dinleyenler için haramdır."
Bundan sonra Padişah, Mevlânâ Alemuddin'den şöyle sordu: "Siz Bağdat, Şam, Anadolu her yeri gezdiniz. Oradaki Şeyhler, Mürşidler müzikli ilâhi dinliyorlar mı, dinlemiyorlar mı? Ve orada bunu menedenler var mı?" Mevlânâ Alemuddin şöyle dedi: "Bütün o şehirlerde, mürşidler ve büyük zâtlar müzikli ilâhi dinliyorlar. Hatta bazıları tef ve dümbelek bile dinliyor. Hiç kimse mani olmuyor. Böyle nağmeli, müzikli ilâhiler dinlemek Cüneyd ve Şiblî Hazretleri zamanından beri mürşidler arasında alışkanlık halinde süregelmektedir."
Padişah, Mevlânâ Alemuddin'in ağzından bunu duyunca sustu ve artık hiç bir şey söylemedi. Mevîânâ Celâleddin bunun üzerine şu teklifi arzetti: "Sultan nağmeli müzikli ilâhi dinlemenin haram olduğuna dair ferman yayınlasın da İmam Azam Hazretlerinin mezhebini korumuş olsun."
Bunun üzerine Hâce Hazretleri Sultan'a; "Bu konuda hiçbir ferman yayınlamamanızı diliyorum" dedi. Sultan, onun bu tavsiyesini kabul etti ve o konuda hiçbir karar yayınlanmadı.
O toplantıda bulunan Mevlânâ Fahreddin şöyle anlatıyor: Kuşluk vaktinin başlangıcından zeval vaktine kadar bu konunun tartışması devam etti. Toplantıda bulunanlar, haram olduğuna dair hiçbir delil gösteremediler. Sonuçta mesele, bunun yapılmaması mı daha iyidir, yoksa yapılması mı daha. iyidir, noktasına gelip son buldu.
Başka birinin anlattığına göre, Padişah: "Hâce Hazretleri dinleyebilir, hiç kimsenin onu bundan menetmesine izin vermiyorum." diye karar verdiği anlaşılıyor. Fakat bu anlatılan pek güvenilir ölçüde değildir. O günlerde biri Hâce Hazretlerine dedi ki: "Artık dinlemek için sultan buyruğu elde edildiğine göre, ne zaman isterseniz dinleyebilirsiniz helâldir." Buna karşılık Hâce Hazretleri şöyle buyurdu: "Eğer o haramsa birinin helâl demesi ile helâl olmaz. Eğer helâl ise o zaman da birinin haram demesi ile haram olmaz." Toplantının sonunda Padişah, Hâce Hazretlerini büyük saygı ve hürmetle uğurladı[103]
Kadı Ziyaeddin Baranî Hasretnâme adlı kitabında şöyle yazıyor:
Hâce Hazretleri o toplantıdan ayrılıp eve teşrif ettiklerinde öğle namazı şurasında Mevlânâ Muhiddin Kâşânî ile Emir Hüsrev'i çağırttı. Şöyle buyurdu:
"Delhi âlimleri, hased ve düşmanlıklarla dolu kimselerdir. Onlar büyük bir fırsat ve imkân buldular; düşmanca pek çok sözler söylediler. Hayretle gördüm ki onlar; Hz. Peygamber'in sağlam, sahih hadislerini dahi dinlemeye razı değillerdi. O hadislere karşılık; bizim şehrimizde fıkha göre âmel etmek hadisten önce gelir, diyorlardı. Böyle sözleri ancak Peygamberin hadislerine inanmayan kimseler söyleyebilir. Ben ne zaman sahih bir hadis okusam, onlar buna kızıyor ve diyorlardı ki: "Bu hadisten İmam Şafiî hüküm çıkarmaktadır. O ise bizim âlimlerimize düşmandır. Biz o hadisi dinlemeyiz." Bunlar imanlı kişiler midir, değiller midir bilmiyorum. Yetkililer önünde öyle şiddetli davranıyorlar ve sahih hadisleri reddediyorlardı ki, ben öyle hiçbir âlim ne gördüm ne işittim. Önünde sahih hadis okunsun da, ben onu dinlemiyorum desin. Bu ne haldir ve bu cesareti, zorbalığı gösteren şehir nasıl mamur olarak ayakta durabiliyor anlamıyorum! Taş üstünde taş kalmayacak şekilde bir felâkete uğrarsa şaşmam. Bundan sonra Padişah, devlet ileri gelenleri ve halk, âlimlerden ve şehrin kadısından bu şehirde hadîse göre amel edilmediğim duyarlarsa, Peygamber hadisine nasıl güvenleri kalacak/ Korkarım ki, şehrin âlimlerinin bu kötü inançlarının uğursuzluğundan dolayı gökyüzünden belâ, musibet, kıtlık ve veba yağar.[104]
Bu olaydan tam altı yıl sonra, Hâce Hazretlerinin vefatının arkasından, Sultan Gıyaseddin Tuğluk'un yerine geçen oğlu Muhammed Tuğluk, Delhi'nin tamamen boşaltılmasını ve Divgir (Devletâbâd)'a göç edilmesini emretti. Ve bu konuda öyle acele etti, işi inada bindirdi ki, gerçekten şehirde taş üstünde taş kalmadı.
Önceleri insanın başını sokacağı bir yer bulmakta zorlandığı Delhi gibi, gülistan ve mamur bir şehir öyle boşaldı ki, yabani hayvanlardan başka orada hiçbir canlı göze çarpmıyordu.
Muhammed Kasım, Tarih-i Ferişte isimli meşhur kitabında şöyle yazıyor:
"Devlet sorumluları, yetkilileri; Delhi'nin havasına, suyuna alışmış olan bir tek kişinin bile kalmasına izin vermedi. Hepsini toptan Devletâbâd'a gönderdi. Delhi, öyle harap hale geldi ki, kurt, çakal, tilki ve vahşi hayvanlardan başka bir tek canlının sesi dahi duyulmuyordu."
O toplantıda bulunan âlimler ve diğerleri de onların sayesinde Devletâbâd'a sürüldüler. Devletâbâd'a ulaştıklarında ise şiddetli kıtlık ve veba ile karşılaştılar. Binlercesi yolda ecele lokma haline geldi. Binlercesi de oraya varınca kıtlık ve hastalıklara av oldu. Hâce Hazretlerinin önceden verdiği haberler, harfine varıncaya kadar yerine geldi. [105]
Emir Hord, Hâce Hazretlerinin zaman programını şöyle yazmaktadır:
'Yanında bulunan kalabalık bir toplulukla iftarını yaptıktan sonra üst kattaki istirahat yerine çekilirdi. Şehirden ve çevreden gelmiş olan dostları, müridleri akşamla yatsı arasında yukarı çağrılırlar, bir saat boyunca orada birlikte oturma ve görüşme saadetini elde ederlerdi. Her çeşit kuru ve yaş meyve ile lezzetli latif yiyecek ve içecekler getirilir ve orada bulunanlar yer ve içerlerdi. Hâce Hazretleri her birinin hatırını sorar, gönlünü alırdı."[106]
Yatsı namazını kılmak için aşağıya iner, cemaatle namaz kıldıktan sonra tekrar üst kata teşrif ederlerdi. Bir süre zikirle meşgul olur sonra istirahat için karyolasına çıkardı. O zaman hizmetinde bulunanlar teşbihi getirip eline verirlerdi. Ondan sonra Emir Hüsrev'den başka birinin içeri girmeye cesareti olmazdı.
Emir Hüsrev, onun karşısında oturur, her çeşit sözleri ve olayları anlatır, Hâce Hazretleri de beğenmesi halinde mübarek başmı hareket ettirirdi. Ara sırada;
"Türk, ne haber var?" buyururdu. Emir Hüsrev bu kadarını duyduktan sonra, uzun konuşma fırsatı elde etmiş olurdu. Eğer o, küçük bir mesele sorarsa Emir Hüsrev karşılığında bir destan anlatırdı. Bu sırada Hazretin küçük yaştaki yakınları ve bazı ev halkı gelerek hürmetlerini sunarlar, saygılarını gösterirlerdi. [107]
Emir Hüsrev ve oğulları izin alıp ayrılınca, hizmetçi İkbal gelir, su dolu birkaç ibriği abdest alması için koyarak dışarı çıkardı. Bundan sonra Hâce Hazretlerinin kendisi kalkar, kapıyı içerden zincirleyerek kapatır. Artık içerden Allah'tan başka kimsenin haberi olmaz. Gece ne sırlar tecelli eder, ne yalvarış ve yakarışlarda bulunur, yaratıcısına ne gibi muhabbet ve cezbe ile yakarır, bunları ancak Allah bilirdi.
Hâce Hazretlerinin kendi eliyle yazdığı şu iki şiir onun durumunu en iyi şekilde dile getirir:
"Tek başına bir ben varını, bir de lamba ve gece var.
Ta fecre kadar böyle kalmaya alışığım."
Bazen ah edip, serin bir nefes alırım; Bazen hararetle ah çekip, göğsümü yakarım;" [108]
Sahur vakti olunca hizmetkâr gelir, kapıyı vurur, Hâce Hazretleri de kapıyı açardı. Her çeşit yiyeceğin bulunduğu sahur sofrasını önüne sererdi. Hâce Hazretleri bundan çok az bir şey yer, geri kalanlar için; "Çocuklara götür" buyururdu. Sahur yemeğini alıp götürmekle görevli olan Hâce Abdürrahim şöyle anlatıyor:
Çok kere öyle olurdu ki, Hâce Hazretleri sahur yemeğinden hiçbir şey yemezdi. Ben de kendilerine arz ederek derdim ki; efendim, iftar vaktinde çok az yiyorsunuz, sahurda da hiçbir şey yemezseniz çok fazla zayıflayacaksınız. Bunun üzerine ağlar ve: "Ne kadar fakir, kimsesiz insanlar mescit köşelerinde, aç perişan sürünmekte, bir lokma yemeden gece geçirmektedirler. Bu yemek benim boğazımdan nasıl iner?" buyururdu. Nitekim çok kere öyle olurdu ki, sahur sofrasını nasıl getirmişsem öylece alır götürürdüm. [109]
Gündüz olunca mübarek cemaline bakanlar, yüzünde açık bir mahmurluk bulunduğunu ve uykusuz kalmaktan dolayı gözlerinin kızarmış olduğunu görürler. Bu kadar ağır mücahedelerden, zikirlerden dolayı dahi onda hiçbir bitkinlik göze çarpmazdı. Uyguladığı hiçbir programında değişiklik olmazdı. Hiçbir kimse; siz dört yüz veya beşyüz rekât namaz kılıyorsunuz veya bu kadar teşbih ve zikir programınız var diyemezdi. Mübarek ömrü, Allah'tan başka kimsenin bilmeyeceği manevî meşguliyetlerle geçerdi. Gönülleri araştırmakla ve kalpleri incelemekle meşgul olurdu ki, bundan daha üstün bir şey de yoktur.
"Gönül kazan ki,
o hacc-ı ekberdir." [110]
Gündüz bütün gün mürşidlerînîn poâtü üzerinde kıbleye doğru dönmüş vaziyette ruhî ve manevî olarak meşgul olur. Âyette bildirildiği gibi; "Sanki Allah'la karşı karşıya duruyormuş gibi Allah'a yönelerek" oturup vaktini geçirirdi.
Kendisine gelenler arasında çeşitli tabakalardan insanlar bulunurdu. Âlimler, mürşidler, vezirler, ileri gelenler, halktan veya üstün tabakadan olanlarla her birinin ilmine, rütbesine uygun olarak, mesleklerine göre sohbet eder, gönüllerini alırdı. Zahirde onlarla meşgul olurken, maneviyatta tamamen Allah ile meşgul olurdu[111]
Öğle namazı vakti olunca, namazı kıldıktan sonra kendisini ziyarete gelen yalanları varsa, onları çağırır, onların gönüllerini alıp sohbet etme noktasında biraz vakit geçirir, ibadet, tarikat ve aşk-ı ilâhi konusunda onlara yol gösterirdi.
Bu sohbetlerde bulunan büyük âlimlerin ve sâlih kişilerin başlarını kaldırıp, mübarek yüzüne bakmaya cesaretleri olmazdı. Öyle bir haşmet ve Allah tarafından bir azamet vardı ki, çehresine bakmak imkânsızdı. [112]
Mübarek ömrü sekseni aşınca âhiret yolculuğu alâmetleri görülmeye başladı. Birgün şöyle buyurdu: Ben rüyamda cihanın efendisi Hz. Peygamberimizi (s.a.) ziyaret ettim de; "Nizameddin, seni çok göresim geldi" buyurdular[113]
Hastalığı sırasında çeşitli kimselere halifelik lütfetti ve icazetname yazarak onlara verdi. Mevlânâ Fah-reddin Zerrâdî yazının ana çerçevesini hazırladı. Sey-yid Hüseyin Kirmanî de onu yazıya geçirdi. Hâce Nizameddin Hazretleri ise onların üzerine mübarek imzasını koydu. İmza yerinde şu kelimeler bulunmaktadır: "Buhara'dan, Bedayun'lu Ali oğlu, Ahmed oğlu Mu-hammed tarafından." Bu icazetnameler üzerinde 20 Zilhicce 724 tarihi yazılıdır. Bir bakıma bu, vefatından 3 ay 27 gün önce yazılmıştır[114]
Bu icazetnamenin verildiği kimseler nerelerde bulunuyor idiyseler, kendilerine oralarda ulaştırıldı. Orada bulunanları çağırtarak, bizzat kendi eliyle verdi. İlk önce Şeyh Kutbuddin Münevver'i çağırttı. Mürşidler
Sultam halifelik hırkasını ona bahşetti ve vasiyyet buyurdu. İcazetnameyi ona lütfederek; "Git, iki rekât namaz kıl" buyurdu. Dostları tebrik etti.
O sırada Çırağ-ı Delhi (=Delhi'nin Işığı) Şeyh Nâsıruddin Mahmud çağrıldı. Ona da halifelik hırkası ve icazetname bahşedilerek vasiyyet edildi. Şeyh Nâsıruddin Mahmud henüz ayakta dururken, Şeyh Kut-buddin Münevver tekrar içeri çağrıldı. O içeri girince; "Şeyh Nâsıruddin Mahmud'un halifeliğini tebrik et"! buyurdu. Sonra Şeyh Nâsıruddin Mahmud'a; "Şeyh1 Münevver'i tebrik et" buyurdu. Her ikisi birbirini teb-'. rik etti. Bundan sonra ikisine de, birbirini kucaklamasını emretti. Arkasından şöyle buyurdu: "Siz ikiniz birbirinizin kardeşisiniz. Öncelik ve sonralık diye bir şey akla gelmesin."[115]
Vefatından kırk gün Önce, cezbe ve ilâhî aşk içinde kaybolma hali meydana geldi. Emir Hord vefat halini genişçe kaleme almıştı. Onun anlattığına göre:
"Günlerden Cuma idi. Mürşidler Sultanının üzerinde bir başka keyfiyet, bir bambaşka hal vardı. İlâhî nurun tecellisi ile iç dünyasının pırıl pırıl pariadığı anlaşılıyordu. Namaz kılarken tekrar tekrar secdeye kapanıyordu. Tam böyle bir cezbe halinde iken eve geldiler. Ağlaması fazlalaşmıştı. Hergün birkaç kere kendinden geçiyor, cezbeye giriyor, sonra kendine geliyor ve şöyle diyordu: "Bugün Cuma günüdür. Dostun dostuna verdiği söz hatıra geliyor." Ve O, bu halde cezbeye giriyordu. Bu halde iken; "Namaz vakti geldi mi, ben namazı kıldım mı?" diye soruyordu. Eğer; "Siz namazı kıldınız" diye cevap verilirse, "Tekrar kılalım" buyuruyor, her namazı tekrar kılıyordu. Kaç gün bu âlemde ve bu keyfiyette kaldı ise; "Bugün Cuma günü müdür? Biz namazı kıldık mı?" Bu iki sözü daima tekrarladı ve ara sıra şu mısrayı okudu:
"Gidiyoruz, yine gidiyoruz."
Bu halin devam ettiği sıralarda bir gün orada bulunan bütün hizmetkârlarının, müridlerinin içeri gelmelerini istedi ve onlara dönerek şöyle buyurdu:
"Şahid olunuz. Eğer İkbâl (hizmetkârı) evde kıymetli şeylerden bir şey artırıp bıraktıysa yarın kıyamet günü Allah'ın huzurunda bunun hesabını verecektir." Hizmetkâr İkbâl, bunun üzerine: "Ben hiçbir şey bırakmadım. Gelen herşeyi sizin adınıza sadaka olarak dağıttım" dedi.
Gerçekten de bu yiğit adam öyle yapmıştı. Ancak birkaç gün için tekkenin fakirlerini doyurmaya yetecek kadar buğdayı bırakmış gerisini hep dağıtmıştı. Amcam Seyyid Hüseyin; buğdayın dışında herşeyin fakirlere dağıtıldığını haber verdi.
Mürşidler Sultanı, İkbal'e kızdı ve onu çağırarak buyurdu ki: "Bu murdar çakılı neden geri bıraktın?" İkbal, edeple; "Buğday dışında ne varsa hepsini dağıttım" dedi. Bunun üzerine o; "Bütün insanları çağır" buyurdu. İnsanlar gelince dedi ki: "Ambarın kapısını kırın. Ne kadar buğday varsa çekinmeden alıp götürün ve orayı silip süpürün." Biraz sonra insanlar toplandı ve buğdayı kapıştı.
Bu hastalığı sırasında bazı dostları ve hizmetkârları geldiler ve; "Efendimizden sonra biz biçare fakirlerin hali ne olacak?" diye sordular. Buyurdu ki: "Sizin geçiminizi temin edecek miktar buradan devamlı elinize geçecek."
Bazı kıymetli mürşidlerden işittiğime göre; insanlar; "Bizim içimizden kim nasibli olacak?" dediler de buyurdu ki: "Kimin kısmeti ona yaver olursa." Bazı dostları ve hizmetkârları dedem Mevlânâ Şemseddin Damğânî'ye gelerek şöyle dediler: Mürşidler Sultanı için herkes kendi duygu ve kanaatine göre kendi oturduğu bölgede yüksek yüksek binalar (türbeler) yaptılar. Hepsinin arzusu, Hâce Hazretlerinin kendilerinin yaptırdığı türbede defnedilme sidir. O kaçınılmaz vakit geldiğinde hangi türbede defnedilmeyi arzu ettiklerini sor ki, hiç kimse kendi arzusuna göre hareket etmesin."
Mevlânâ Şemseddin bu haberi ulaştırınca buyurdu ki: "Ben hiçbir binanın (özel büyükçe yapılmış türbenin) içine defnedilmeyi istemiyorum. Ben rastgele bir yerde toprağa verileceğim." Nitekim tamamen Öyle oldu. O, açık bir alanda toprağa verildi. Daha sonra Sultan Muhammed Tuğluk, mezarı üzerine kubbeli bir türbe inşa ettirdi.
Ölümünden kırk gün önce yemeyi tamamen terket-mişti. Yemeğin kokusuna dahi katlanamıyordu. O kadar şiddetle ağlıyordu ki, gözyaşları bir saat için dahi kesilmiyordu. Bu sıralarda, Ahi Mübarek bir gün balık çorbası getirdi. Müridleri, hürmetkarları; birazcık olsun yiyiniz diye çok uğraştılar. Mürşidler Sultam; "Bu nedir?" diye sorduklarında, "Birazcık balık çorbasıdır" dediler. "Akıp giden şu dereye dökünüz" buyurdu. Çorbadan hiç yemedi.
Amcam Seyyid Hüseyin; "Kaç gün oldu, efendimiz yemeği tamamen bıraktı. Bunun sonucu ne olacak böy-
le?" deyince buyurdular ki: "Ey Seyyid; Hz. Peygamber (s.a.) efendimize kavuşma Özlemi içinde olan, artık bu dünyada nasıl yemek yemeye çalışır?"
Hasılı kırk günlük süre içinde nasıl yemek yemedi ise, aynı şekilde konuşması da çok az oldu. Nihayet öldüğü gün olan Çarşamba gününe kadar bu hal devam etti. 18 Rebiülahir 725 tarihinde güneşin doğuşundan sonra bu zühd ve ibadet, hakikat ve marifet, hidayet ve irşad güneşi battı.
Cenaze namazını Şeyhülislâm Multanlı Bahaeddin Zekeriya'nın torunu Şeyhülislâm Rükneddin kıldırdı. Namazdan sonra Şeyhülislâm şöyle buyurdu:
"Dört senedir Delhi'de tutuluşumun sebebinin, bu cenaze namazım kıldırma şerefinin bana nasip olması için olduğunu şimdi anladım. "[116]
Bütün hayatı dünya
malından uzakta durmakla geçti. Bu bakımdan hiç çocuğu olmadı. Tarikatı ve
ruhanî çizgisi bütün Hindistan'a yayıldı ve hâlâ devam etmektedir. [117]
Hâce Nizameddin Evliya Hazretlerinin niteliklerinin, özelliklerinin özeti ve onun en doğru ve en toplu tanıtımı; kendisine halifelik verildiği sırada nazar, feraset ve basiret sahibi şeyhi, mürşidi (büyük Şeyh Hâce Ferîdüddin Genc-i Şeker Hazretleri)'nin ağzından çıkan şu kelimelerdedir. O şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ sana ilim, akıl ve aşk devletini (servetini) bahsetmiştir. Ve sen halifelik sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirebilen mürşidlerin özelliklerini, kabiliyetlerini kendinde toplamış birisin."[118]
Hâce Hazretlerinin yaşayışı işte bu özellikleri kendinde toplamanın bir görüntüsüdür. Bu görüntüde ilim, akıl ve aşk üçü birden yanyana gözükmektedir. Muhabbet, hakiki marifet ve en güzel tesirleri ve sonuçları ortaya çıkaran büyük mürşidlerin eğitimi, sohbeti ile son zamanlarda adına tasavvuf denen bunların en iyi bileşimi yani ihlâs.ve ahlâkın en güzel görüntüsü onun yaşayışında görülmektedir.[119]
Sadece çağdaşlarında değil, hatta büyük İslâm mürşidleri arasında bile ona önemli bir derece kazandıran ve sadece kendi devrinde değil, hatta İslâm tarihinin değişik dönemlerinde kendisini herkese sevdiren, kendisine unutulmaz bir ad ve san bırakan, herkesi kendisine hayran bıraktırıp gönüllerinde taht kurduran, bütün ömrünün en muhteşem cevheri; Allah'ın rızası ve muhabbetinden başka hiçbir şey beklenmeyen tevhid ve İhlasın, özel hali ve cezbesidir. Onun kesin imanının ve alev alev tutuşan Allah aşkının ateşi, her çeşit çerçöpü yakıp kül etmişti. Dünya sevgisini, makam sevgisini ve buna benzer bütün sevgileri ve istekleri tamamen içinden söküp atmıştı.
"Ey bizim en büyük servetimiz olan aşk, sen çok yaşa;
Ey bütün hastalıklarımızın tabibi, s Ey şerefimizin, namusumuzun devası,
Ey bizim Eflatunumuz, en büyük tabibimiz sen, çok yaşa.
Aşk Öyle bir alevdir
ki, tutuştuğu zaman; Sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar.
"Lailahe illallah = Ancak Allah vardır" kaldı; gerisi hep gitti.
Yaşa sen ey aşk, yanışa ortak olan senden başkaları da gitti.[120]
Emir Hasan Alâ Secezî'nin anlattığına göre; bir gün sohbet toplantısında şöyle anlatıyordu; Bazı adamlar mescitte oturup kalkmaktalar ve orada Kur'an okuyup, nafile namaz kılmaktalar. Ben, Hâce Hazretlerine arz ederek, "Eğer evlerinde geceyi geçirseler nasıl olur?" dedim- Buyurdular ki; "İnsanın kendi evinde bir cüz okuması, mescitte Kur'an-ı Kerim'i hatmetmesinden daha iyidir."
Bunun üzerine konuşma sırasında yine şöyle anlatıldı: Eskiden bir adam Şam'da Emevî Camii'nde gece boyunca ibadetle meşgul oluyordu. O günlerde boş olan Şeyhülislâmlık makamına tayin edilmesini istediği için herkes tarafından takvası ve bol ibâdet ettiği görülsün diye bu yolu tutmuştu. Hâce Hazretleri bunu duyunca gözlerinden yaşlar boşandı ve şöyle buyurdu: "Herşeyden önce öyle şeyhülislâmlığı ateşe ver gitsin. Sonra öyle tekkeyi, daha sonra da kendini ateşe ver gitsin!"[121] Hâce Hazretlerinin bütün hayatı işte bu "gönül yanıklığı" ve "kendinden geçmişliği"nin örneğidir. İşte bu onun sohbetlerinde kimya ve iksir özelliği meydana getirmişti. (En etkileyici, tesir edici bir özellik meydana getirmişti.) H. 9. asırda Nizami tarikatına bağlı olanü: onun tarikatının yanık gönüllü bir şeyhinden şu şiir [122]nakledilmiştir ki, bu şiir o durumu ve cezbeyi en iyi şekilde anlatır:
"Bize ne devamlı zikir eden mürid gerekir, Ne devamlı ibadet eden, ne de Kur'an'ı ezbere bilen gerekir.
Bize gönlü yanık, dertli, cezbeli biri gerekir. : Bize yurdu yuvası ateşte yanmış, kül olmuş biri gerekir."
Sadece kendi hakkında değil, kendilerine ahlâk, edeb ve nefis terbiyesi vermek istediği halifeleri ve temsilcileri hakkında da dikkat eder ve onların gönlünde makam, mevki arzularının bittiği nokta olan ihlâs makamına ulaşıp ulaşmadıklarını gözetirdi. Mevlânâ Fasîhüddin; "Mürşidlere halifelik yapmaya ehil olan kimdir?" diye sorduğunda şöyle buyurdu:
"Halifeliği beklemeyen, hatta aklından bile geçirmeyen kimsedir.[123]
Siyeru'l-Evliyâ adlı kitabın yazarının anlattığına göre; bir keresinde kendisine icazet verdiği seçkin bir müridinin, altına birkaç minder koyarak şeyhler gibi oturduğunu ve özel kesimden, genel halktan, seçkin gruptan insanların onun huzuruna gelerek saygılı ve edepli bir şekilde ziyaret ettiklerini öğrendi. Hâce Hazretleri bundan dolayı o kadar üzüldü ki, o kişi geldiğinde kendisinden yüzünü çevirdi ve verdiği icazeti geri aldı. Uzun süre ona yüz vermedi. Özür dileyip tevbe edinceye kadar ona karşı sevgiyle asla bakmadı. [124]
İhlâs, benliğini yok etme ve Allah'tan başka hiçbir şeyin olmadığı fena makamına ulaşma derecesine erişince müridin kalbinden üzüntü, öfke, intikam duygusu ve karşısındakine kötülük yapma isteği son bulur. O, sadece munis bir dost, yardımcı bir arkadaş olmakla kalmaz, hatta düşmanına iyilik yapan ve düşmanı hakkında hayır dua eden biri haline gelir. Sanki başkasının kendisine düşmanlık yapıp kötülük yapması bir iyilikmiş; sanki eşi bulunmaz bir hediye ve gönül yarasına nıerhemmiş gibi gelir de elinde olmadan içinden ona dua eder ve ağzından güller serpilir. Emir Alâ Secezî şöyle anlatıyor: Hâce Hazretleri bir gün şu şiir mısraını okudu:
"Bize kim kötülük yapar, eziyet ederse Rahat ve huzuru bol olsun." , Bundan sonra şu şiiri okudu:
"Düşmanlık olsun diye bizim yolumuza dikenler koyan herkesin
Ömür bahçesinde biten bütün gülleri dikensiz olsun."[125]
Siyeru'l-Ârifin kitabında şöyle yazılmıştır: Delhi'nin çırası Hâce Nâsıruddin anlatırdı: Hisar Enderpet'de (Gıyaspur mevkiine yakın bir yer) Ceccû adında bir adam vardı. Sebepsiz yere bu adam Hâce Hazretlerine düşmanlık yapar, kin duyar, çirkin kötü sözler söyler ve Hâce Hazretlerini üzmeyi, ona eziyet vermeyi isterdi. Birgün bu adam öldü. Şeyh Hazretleri cenazesine katıldı. Defnedildikten sonra, mezarı yanında iki rekât namaz kıldı ve şöyle dua etti: "Ya Rabbi, bu şahıs neler söylemişse veya benim hakkımda ne kadar kötülük düşünmüşse bile ben onu bağışladım. Benim haklarımdan dolayı ona azab etme."
Bir keresinde yanında bulunanlardan biri şöyle dedi: "Bazı insanlar efendi hazretlerine cami minberlerinde ve daha başka yerlerde ileri geri sözler söylemekte-ler, bizim hiç duymadığımız birtakım yanlış düşünceleri ileri sürmekteler." Hâce Hazretleri buna karşılık şöyle buyurdu: "Ben hepsini affettim. Siz de affedin ve böyle kimselerle dalaşmayın." Daha sonra şöyle buyurdu: "Eğer iki kişi arasında küskünlük ve kızgınlık varsa bunu yok etmenin yolu: İnsanın kendi içini düşmanlıktan boşaltma sidir. İşte o zaman karşı taraftan yapılan hücum ve eziyet de azalacaktır."Buyurdu ki; "Nihayet siz, insanların ileri geri çirkin sözler söylemesinden dolayı neden rencide oluyorsunuz? Hani meşhur bir söz vardır: "Dervişin malı gelene geçene sebildir, kam da mubahtır." Mesele böyle olduğuna göre, ileri geri konuşup çirkin sözler söyle-: yenlerle dalaşmaya ne lüzum var'[126]
Bir gün şöyle buyurdu: "Dünyadaki bütün insanla-; rın genel prensibi; iyiliklere iyilikle, kötülüklere de kötülükle karşılık verilmesidir. Fakat Allah ehli yiğitlerin prensibi ise; kötülüğe karşılık da iyilik yapılmasıdır." Şöyle buyurdu:
"Eğer biri diken koydu diye sen de diken koyarsan, her taraf dikenle dolar. İnsanlar arasında genel prensip şudur: İyilere karşı iyilik, kötülere karşı kötülük yapmak. Fakat dervişlerin prensibi; doğrulara karşı da doğruluk, eğrilere karşı da doğruluktur."[127]
Hâce Hazretlerinin bu konuda ölçüsü o kadar üstün, o kadar yüce idi ki; kötü söz söylemek zaten çok kötü bir şeydir der, kötülük yapmayı arzu etmeye bile razı olmazdı. Bir keresinde şöyle buyurdu:
"Çirkin konuşmak zaten çirkin bir şeydir. Fakat çirkin bir şey yapmayı arzu etmek, ondan da çirkin bir şeydir."[128]
Herkese karşı onun davranışı bu olduğuna göre, mürşidlerinin ve velinimetlerinin oğullarına, yakınlarına karşı davranışı neden böyle olmasın? Zaten mürşid-lerin lütuf ve keremleri sayesinde kendisinin feyz akışı coşmuştu.
Siyeru'l-Ârifln de şöyle yazmaktadır:
Hâce hazretlerinin şeyhi, Şeyh Necibüddin Hazretlerinin kızından torunu Hâce Atâullah, sakınmasız ve laubali bir insandı. Bir gün kalem, mürekkep ve kâğıt alarak geldi ve dedi ki: "Benim için falan devlet adamına bir tavsiye mektubu yazınız da, o bana bol miktarda para versin." Hâce Hazretleri buna karşılık şöyle dedi: "O devlet adamı ile ben ne tanıştım, ne de o buraya bir defa olsun gelmiştir. Hiç tanımadığım bir adama nasıl mektup yazayım?"
Şeyhinin torunu Hâce Atâullah öfkelendi, çok ağır konuşmaya başlayarak dedi ki: "Benim dedemin müridi olasın, bizim ailemizin ikramına nail olasın, iyiliklerini göresin de; şimdi artık böyle iyilikleri unutmuş olasın ve benim için senin tarafından bir küçük mektup bile yazılmasın! Sen böyle mürşidlik müridlik ağı sererek insanları aldatıyor musun?" diyerek mürekkebi yere fırlattı ve kalkıp yürüdü.
Hâce Hazretleri eteğinden tuttu ve; "Neden Öfkelenip gidiyorsun? Memnun olarak git" buyurdu. Sonra da önüne bir miktar para koydu ve onu memnun ederek gönderdi. [129]
Siyeru'l-Evliyâ'Adi da yazıldığı gibi; âdet olduğu üzere çok kere, dışardan gelenler tatlı bir şeyle veya yanlarında bir hediye ile gelirler, şeyhe takdim ederlerdi. Bir keresinde bazı kimseler bu niyetle ziyarete gelmişlerdi. Aralarında bir de hoca efendi vardı. Bu kimse; insanlar çeşitli hediyeler sunacaklar, onları hep bir arada efendinin huzuruna koyacaklar. Hizmetkâr ,da hepsini toplayıp birlikte götürecek. Kimin ne getirdiği nereden belli olacak? diye düşünerek yoldan bir miktar toprak alıp kâğıda sardı.
Huzura geldiklerinde herkes kendi hediyesini takdim etti. Hoca efendi de paketini onlar arasında sundu. Hizmetkâr hepsini alıp götürmek isterken onun paketini de almak üzere elini uzatınca, Hâce Hazretleri; "Onu buraya bırak. O benim gözümün sürmesidir" buyurdu. Bu üstün ahlâk örneğini ve yüce duyguyu gören o hoca efendi tevbe etti ve Hâce Hazretlerine intisab edip mürid oldu[130]
Allah Teâlâ, Hâce Hazretlerine; bütün insanlara, özellikle müslümanlara ve kendisiyle ilgili, ilişkili kişilere karşı Öyle bir şefkat ve muhabbet duygusu vermişti ki, eğer onu anne şefkatine benzetirseniz veya ondan daha üstün görürseniz, meydana gelen olayları gözönü-ne koyarak, bunda hiç mübalağa ve şairce bir şişirme olmadığını göreceksiniz. Büyük mürşidlerin bu şefkat duygusu aslında, şu âyette anlatılan Peygamber (s.a.) şefkatinin Özüne mirasçı olmaktır:
"Ey insanlar; size Öyle bir peygamber gelmiştir ki, o; sizin cinsinizdendir. Size gelecek bir zarar ve ziyan onu üzer. Ve o, sizin iyiliğinizi şiddetle ister. O, müminlere karşı çok merhametli ve şefkatlidir."
Ve Peygambere hitaben buyrulan şu âyetin emrine göre hareket etmektir:
"Müminlerden senin peşinden gelenlere kanatlarını ser.
Bu ilgi ve şefkat; başkalarına yapılan bedenî eziyetten, kendisine bedenî eziyet yapıldığını hissetme ve başkalarının manevî huzurunu, kendi iç huzuru kabul etme anlayışı meydana getirmişti.
Emir Hasan Alâ Secezî şöyle anlatıyor: Bir gün sohbet toplantısı vardı. Gölgede yer bulunmadığından, bazıları güneş altında oturuyordu. Gölgede oturanlara efendi hazretleri şöyle buyurdu: "Kardeşlerim, biraz sıkışarak oturun da, güneşin altında oturan kardeşlerimize de gölgede yer açılsın. Onlar orada güneş altında oturunca ben burada yanıyorum."[131]
Bir keresinde Hâce Hazretleri; aslında kendisinin gerçek halini anlatan, bir büyük zâtın söylediği şu sözü nakletti: O zât şöyle buyurmuş: "Allah'ın kulları benim karşımda yemek yiyorlar, ben ise onların yemekte yedikleri şeyleri kendi boğazımdan geçiyormuş gibi hisse-diyorum."[132]
Emir Hasan Alâ Secezî anlatıyor:
Bir keresinde ben zamansız olarak huzuruna girdim ve dedim ki: "Ben bu tarafta yakınlarımla görüşmeye gelmiştim. Huzurunuza gelmeyi gönlüm istedi." Bazı dostlar; "Bir kimse eğer başka bir iş için gelmiş de, Önceden huzura gelmeye niyet etmemişse, o zaman şeyhin huzuruna çıkmamalıdır" dediler. Ben içimden dedim ki; âdet ve prensipler böyle olsa da, buraya kadar geldikten sonra efendi hazretlerini ziyaret etmeden gitmeyi aklım kabul etmiyor. Bugün ben, bu âdete karşı çıkacağım. Efendi Hazretleri; "Çok iyi ettin" buyurdu. Sonra bir şiir okudu, arkasından da şöyle buyurdu:
"Mürşidlerin âdeti; işrak vaktinden önce ve ikindi namazından sonra hiç kimseyi yanlarına kabul etmemektir. Fakat benim böyle bir prensibim yoktur. Ne zaman kimin gönlü çekerse gelsin." [133]
Bu gönül ehli insanlar, dünya kederinden uzak bulunurlar. Ama dünya insanlarının kederi ile ve Allah'ın kullarının sıkıntıları ile hemhal olurlar, üzüntülerine ortak olurlar. Onlar kendi kederlerini unutur, bütün dünyanın kederini, üzüntüsünü kendilerine keder ve üzüntü yaparlar. Aslında şöyle söylemeleri onların hakkıdır:
Beyit:
"Bütün dünyanın elemi, ızdırabı bizim ciğerimize işlemiştir."
Delhi'nin çırası Hâce Nâsıruddin'in kızından torunu Hâce Şerefüddin'e bir toplantıda bir derviş dedi ki: "Hâce Nizameddin, çok enteresan, gönlü dünya meselelerinden uzak bir zâttır. Kendi kabuğuna çekilmiştir. Çoluk çocuk, aile endişesi, sıkıntısı yoktur. O, öyle içi rahat ki, küçücük bir endişe, keder dahi ona uğramaz."
O zât bu toplantıdan kalkarak Hâce Hazretlerinin huzuruna geldi. Bizzat huzurda bunları dile getirmeyi istiyordu. Hâce Hazretlerinin kendisi şöyle buyurdu:
"Sevgili Şerefüddin, ara sıra kalbimde duyduğum sıkıntılar, üzüntüler o kadar şiddetlidir ki, ondan daha fazlasını duyan başka biri var mıdır, bilemem. Benim yanıma gelerek durumunu bana anlatan herkesin üzüntüsünü, sıkıntısını, ızdırabını ben de duyuyorum. Din kardeşinin üzüntüsünü hissetmeyen insan taş kalplidir" Bundan sonra şöyle buyurdu: "İhlâsİı insanlar, büyük sıkıntılarla karşı karşıyadırlar."
Hâce Hazretlerine göre; bir müslümamn gönlünü hoş etmek ve onun halini hatırını sorup, ona yardımcı olmak en üstün amel ve Allah'a yakın olmanın en güzel vasıtasıdır." Siyeru'l-Euliyâ' da şöyle buyurduğu yazılmıştır:
"Rüyamda bana bir kitap verildi. Onda şöyle yazılıydı: Olabildiğince gönüllere huzur ve sükun ver. Çünkü mü'minlerin gönlü, ilâhî sırların bulunduğu yerdir."
Bir büyük zât ne güzel söylemiş:
Beyit:
"Bir insan canına, senin tarafından huzur gelmesine çalış.
Veya eli kırılmış olana senin tarafından ekmek verilmesine çalış."
Bir keresinde şöyle buyurdu:
"Kıyamet pazarında hiçbir malın kıymeti, değeri; kalbe dikkat etmenin ve gönlü hoş etmeninki kadar üstün olmayacaktır." [134]
Hâce Nizameddin Hazretleri çok değerli meşguliyetlerine ve çok yüce manevî hallerine rağmen, çocuklara ve küçüklere karşı çok şefkatliydi. Ağır meşguliyetler içinde bulunmakla birlikte, onların gönlünü almak ve onlara latife yapmak için vakit ayırırdı. O, büyük sorumluluklarına ve derin manevî uğraşlarına rağmen çocukları çok gözetir, küçük işlerinde bile onları göz önünde bulundurur, değer verirdi.
Hâce Refîüddin Harun, onun yeğeninin oğlu idi. Şayet o, yemek şurasında sofrada bulunmazsa çok değerli bir takım insanlar da bulunsa, onu beklerdi. Kendi evladı gibi, topluluk içinde iken veya tek başına bulunduğu sırada dahi onun yetişmesine, terbiyesine çalışır, gönlünü okşardı.
Hâce Refîüddin, ok atmayı, yüzmeyi, kürek çekmeyi çok severdi. Mürşidler Sultanı büyük bir şefkatle onunla bu meseleler üzerinde konuşur; onu teşvik eden, cesaretlendiren sözler söyler ve onun gönlü hoş olsun diye bu meselelerin inceliklerini anlatırdı.
Asil ailelerden ve yetenekli gençlerden bazı delikanlılar, kendi dönemlerinin zarif insanları gibi giyinirler, gençlik icabı elbiselerinde bir süs ve ihtişam meydana gelirdi. Bazı katı tutumlu kimseler bunu olgunluğa, erginliğe aykırı kabul ederek önemsemezlerdi. Hâce Hazretleri onların da gönlünü alır ve bunu gençlik çağlarının icabı kabul ederek gözardı eder; sevgi ve muhabbet ile onları ıslah edip, terbiye etmeye çalışırdı.
Siyeru'l-Evliyâ kitabının sahibi Emir Hord şöyle yazıyor:
Amcam Seyyid Hüseyin Kirmanî'nin gençlik dönemi imiş. Bir gün o, devrin gösterişçi, üstüne başına çok önem veren gençlerin kıyafeti içinde çıkagelmiş. Hâce Hazretleri onu görünce buyurmuş ki: "Seyyid Hüseyin, gel otur da huzurdan, saadetten nasibini al."
Allah daha iyi bilir ki, bu şefkat ve tatlı hitaplar, bu gönül alış ve okşayışlardan dolayı ne kadar genç ıslâh olup, terbiye edilmiş olmalıdır. Ne kadar vahşi ceylanlar muhabbet tuzağına yakalanmış olmalıdır. Onlar Allah'ın sevgili kulları ve ergin mürşidleri arasında yer almış olmalıdır.
Hâce Hazretlerinin bu güzel ahlâk ve karakterini, tertemiz dervişçe yaşayışım görünce İmam Gazâlî'nin şu görüş ve kanaatinin doğruluğu ortaya çıkıyor. İmam Gazâlî bu görüşünü, "Hakkı arama" yolundaki uzun yolculuğundan ve çeşitli zümreleri, değişik insan sınıflarını derinden inceledikten sonra açıklamıştır:
"Kesinlikle anladım ki, sadece tasavvuf yolunda olanlar Allah yolunun yolcularıdırlar. Onların yaşayışı en güzel yaşayış, onların yolu en doğru yol ve onların ahlâkı herkesten fazla, temiz ve gelişmiştir. Eğer akıllıların aklı, filozofların felsefesi ve şeriatın inceliklerini bilenlerin bilgisi birleşse de, onların yaşayış ve ahlâkından daha iyisini ortaya koymaya çalışsa bu mümkün değildir. Onların bütün dış ve iç (zahirî ve bâtınî) davranışları, duyguları Peygamber ışığından alınmıştır. Yeryüzünde Peygamber nurundan daha üstün hiçbir nur yoktur ki, ondan ışık elde edilebilsin[135]
Hâce Nizameddin Evliya Hazretlerinin bütün ahlâk, hal ve hareketlerinin mihveri olan hayat ve yaşayışının merkez noktası; Allah vergisi olan ilâhî aşkıdır ki, bu onda ta başından beri apaçık şekilde görülüyordu. Ezelde onun fıtratına konmuş olan bu muhabbet kıvılcımı; büyük Şeyh Ferîdüddin Genc-i Şeker Hazretlerinin sohbeti ve Çeştiye tarikatına bağlanmasından dolayı gönül yakan bir alev haline gelmişti. Bu alev, hayatı boyunca onu ve yarım asırdan fazla Delhi ve çevresini sıcak ve aydınlık tutmuştu. Bu yüzden asırlar boyu Hindistan seması ilâhî aşk harareti ile sıcak ve gönül okşayıcı olagelmiş; onun bütün yaptıkları, konuşmaları, ahvâli, sohbetleri, şiirleri, temsilleri, kısacası herşeyinde bu iç yanışı ve bu aşk harareti kendini göstermişti.
Fevâidu'l-Fuâd kitabında şöyle yazılmıştır:
Bir gün evliyaullahm (ermiş kulların) son nefeslerindeki halleri anlatılıyordu. Orada bulunanlardan biri, bir büyük zâtın halini anlatırken dedi ki: "O zât ölmek üzereydi ve ağır ağır lafza-i celâli (Allah'ın mübarek ismini) diliyle zikrediyordu.
Hâce Hazretleri bu hali duyunca gözleri yaşardı ye şu dörtlüğü okudu:
"Sahna salma sizin bölgenize doğru geliyorum. Kendi yanaklarımı gozyaşlanmla yıkıyorum.
Arayıp sorarak seninle buluşmaya geliyorum. Senin adını ana ana can veriyorum. "[136]
Bu muhabbetin sonucu olarak, kalbinde sevgiliden başka hiç kimseyi düşünmeye yer kalmamıştı. Başka bir tarafa yönelmek kalbe büyük bir yüktü.
Beyit:
"Sevgiliden başka herşey tamamen yanıp kül oldu."
Emir Hasan Alâ Secezî şöyle anlatıyor:
Bir keresinde buyurdu ki: "Eğer bir ara tesadüfen, daha önce okuduğum kitapları incelemeye başlarsam, içimde bir huzursuzluk duyuyorum ve kendi içimden; ben ne hale geldim, diyorum."
Daha sonra Hâce Hazretleri, Ebu Sâid Ebu'l-Hayr'm olayını anlattı ve şöyle dedi: "O, üstün makama, yüksek manevî dereceye ulaştıktan sonra, bir gün, daha önce okuduğu ve bir köşeye koyduğu kitapları önüne alarak incelemeye başladı. O zaman gaipten şöyle bir ses geldi: Ey Ebu Sâid! Bizimle sözleşmeni geri ver. Artık sen başka şeylerle meşgul oluyorsun. Hâce Hazretleri bu sırada ağlamaya başladı ve şu şiiri okudu:
"Dostun hayalinin dahi perde olduğu yerde,
Bir düşman gölgesinin ne işi var?"[137]
İşte bu aşk neşesinin sonucu; gece yalnız başına yalvarış ve yakarışından sonra gün başlayıp dışarı çıktıklarında, Emir Hordun ifadesiyle; mahmurluk kaplamış ve uykusuzluktan dolayı gözleri kıpkırmızı olmuş halde görülürdü. Emir Hüsrev bir gün bu durumu görerek dedi ki:
Beyit:
"Bu gece ne halde bulunduğunuzun izi gözüküybr üstünüzde;
Çünkü hâlâ mahmur olan gözlerinizde manevî şk-rabın izi var."
İşte bu aşk ateşinin, bu neşe ve sarhoşluğun sonii1' cu olarak ihtiyarlık halinde bile sürekli oruç tutardı. Az gıda almasına, uzun gecelerde sabaha kadar uykjı-suz kalmasına ve ağır mücahedelere girmesine rağmen vücudunda bir zayıflık ve güçsüzlük belirmezdi. Mübarek ömrü 80'i aşmasına rağmen, yüzünde aynı kırmızılık ve gençliğinde sahip olmuş olacağı aynı neşe ye enerjik hali görülürdü. Hatta her geçen gün bunda lalaşma oluyordu. [138]
Aşk ve muhabbetin işte bu hararetini, ateşini söndürecek olan tek vasıta terennümlü, müzikli ilâhileri dinlemekti. Yani, ilâhî aşk şiirlerini ve arifane beyitleri dinlemekle kalp, içindeki hararetini dışarı çıkarıyer. Gözyaşlarının damlaları ile bu harareti azaltmaya imkân sağlanıyordu. Bununla birlikte zikir ve mücahe-delerle yorgun düşen vücut ve sinir sistemi ve inkâr darbesi yemiş olan dimağ güç kazanarak zindelik elde edebiliyordu. Nitekim Mevlânâ Celâleddin Rûmî de böyle nağmeli, terennümlü ilâhi okuyanları dinlerdi. Bir şiirinde de şöyle demişti:
"İşte bu yüzden âşıkların gıdası (semâ) nağmeli, terennümlü ilâhileri dinlemektir."
Hâce Hazretlerinin kendisi bu dinleyişin şu hikmetini açıklamıştır:
"Terennümlü, müzikli ilâhi dinlemek gerçek mürid-lerin, sağlam inanışh kişilerin ve zikir, riyazât yapanların işidir. Onların beden ve ruhu tamamen bîtap düşüp yorulunca, bu ilâhileri dinlemekle güç kuvvet kazansın diye onların haklarıdır. Hadis-i şerifte: "Şüphesiz nefsinin (vücudunun) senin üzerinde hakkı vardır." buyurulmuştur. Bir süre nefis bu ilâhileri dinleyip sükûnet bularak zindeleşince vücud tekrar harekete geçer."[140]
Büyük bir zât olan Mevlânâ Kâşânî şöyle buyuruyor:
"Riyâzat ve mücahede erbabının kalpleri ile nefisleri bir çok ahvâl ve keyfiyetle karşılaştığından, ara sıra o riyazâtlardan usanmakta, bir zayıflık ve yorgunluk hissetmeye başlamaktadırlar. Neticede hareketleri ve davranışlarında tembelliğe, güçsüzlüğe sebep olan isteksizlik onları kaplamaktadır. Bu bakımdan daha sonra gelen mürşidler güzel sesleri, hoş nağmeleri ve insanı cezbeye getiren şiirleri; şeriatın çizgisi dışına çıkmayacak şekilde dinlemeyi manevî bir ilaç olarak caiz görmüşlerdir."[141]
Nağmeli ilâhi dinlemenin o zâtlara göre bu hikmetinden başka, bir diğer hikmeti de şu idi: Bununla bir sükun hali, ızdırabm yerine zevk, neşe ve huzur meyv dana gelmektedir. Bu dakikalar diğer dakikaları da kendi avucuna alarak teiniz ve nurlu hale getirmektedir. Şöyle nakledilmektedir:
"Hâce hazretleri buyurdu ki: Her gün insana huzur nereden nasib olabilir? Eğer bir günde herhangi bir iyi vakit ele geçerse, o günün diğer bütün zamanlan bu zamanın kontrolü altına girer. Bak; eğer bir toplantıda zevk ve nimet sahibi biri bulunursa, orada bulunanların hepsi onun kontrolü ve etkisi altında kalır."[142]
İşte bu sebepten dolayı; müzikli, terennümlü ilâhi okuyuşlarını dinlemek, Hâce Hazretleri ile, o halde bulunan ve aşk ateşiyle yanan mürşidlerin tabii hallerinin sonucu, gönüllerini teskin etme malzemesi; gücü, gıdası ve huzur duymanın bir vasıtasıydı. Bunu o zâtlar bir ilaç olarak, bir mecburiyet olarak benimseinişlerdi. İlaç ve zorunluluk için gerektiği kadar ondan yararlanmışlardı. O, ile bir ibadetti, ne Allah'a yaklaşma aracı idi, ne de kendi başına ayrı bir tarikat ve gece gündüz zikirle uğraş idi.
Bununla birlikte Hâce Hazretleri; gayrimüslimlerin etkisiyle özellikle Hindistan'da nefis ve hevâsma uyanların yahut ham sofuların bu müzikli dinlemeye soktukları şerîata aykırı bütün haramlardan, bid'atlar-dan ve eğlence aletlerinden, çalgılardan uzak durmuş; kendine tâbi olanları da onlardan sakındırmaya son derece gayret göstermiştir. O; dinleme âdabını şu şekilde açıklamaktadır:
"Dinlemenin dört çeşidi vardır: Helâl, haram, mekruh ve mubah. Eğer vecde gelen kimsenin eğilimi gerçek sevgili, hakiki maşuk (Allah) tarafına daha fazla yöneliyorsa dinlemek mubahtır. Eğer fani maşuklar tarafına fazla yöneliyorsa mekruhtur. Eğer fâni maşuk tarafına kendini tamamen kaptırmışsa haramdır. Ve eğer hakiki mahbub, gerçek maşuk tarafına eğilim tam ve eksiksizse dinlemek helâldir. O halde dinlemekten hoşlananlar bu dört dereceyi iyi bilmelidirler."
Devamla şöyle buyurdu:
"Mubah olan dinleyiş için birtakım şeyler vardır: Dinleten, dinleyen, dinlenilen, dinleme aleti. Dinleten insanın olgun yaşta insan olması, küçük yaşta olmaması, kadın olmaması şarttır. Dinleyen için ise, dinlediği şeylerin Allah'ı hatırlatmaktan uzak olmaması gerekir. Dinlenilen şeyin de, hayâsızlık ve gülüp eğlenme sözleri olmaması lâzımdır. Dinleme aletinden maksat çalgılardır ve ud, saz gibi müzik aletlerinin ortada olmaması gerekir." [143]
Hâce Hazretleri; müzik aletleri, çalgı vs. gibi şeylerden şiddetle menederdi. Bu konuda herhangi bir tedbirsizlik, laubalilik yapıldığını duyduğunda son derece kızar ve bu konuda hiçbir özür kabul etmezdi. Si-yeru'l-Evliya da şöyle yazıyor:
"Bir sohbet toplantısında adamın biri Mürşidler Sultanına dedi ki: Bugünlerde devamlı sohbetinizde bulunan bazı dervişler ud, saz ve çalgı aletlerinin de bulunduğu bir toplantıya katılmış ve oyun oynamışlardır, (raks etmişlerdir.) Bunun üzerine Hâce Hazretleri; "İyi etmemişler. Şeriata aykırı olan şey; çirkin, sevimsiz şeydir" buyurdu. O zaman bir kişi edeple şöyle dedi: Bu kişiler dışarı çıktıklarında ve insanlar kendilerine; siz ne yaptınız, o mecliste çalgılar vardı, siz onları nasıl dinlediniz ve raks ettiniz? dediklerinde onlar şöyle cevap verdiler: Biz onları dinlerken öyle cezbeye geldik, öyle kendimizden geçtik ki, çalgı var mıydı, yok muydu hiç haberimiz olmadı. Bunu duyan Hâce Hazretleri; "Bu cevabın hiçbir değeri yoktur. Böyle sözler her günah hakkında söylenebilir" buyurdu."[144]
Hâce Hazretleri menetmekte çok şiddet ve aşırılık gösterirdi. Şöyle buyururdu:
"Namaz kıldırırken imamın yanılması halinde; kadının imamı uyarmak için sesli söylemesi yasaklandığına göre; elinin üstüne elini vurması halinde dahi bu alkış kabul edilip oyun ve eğlencedir dendiğine göre; oyun ve eğlenceden bu kadar sakınılınca haydi haydi dinlemede çalgıların bulunması da fazlasıyla yasak olması gerekir. [145]
Hâce Hazretleri şöyle buyururdu: ; "Allah Teâlâ'nm kendisine aşk, şevk ve cezbe bahşettiği kimsede, çalgı aleti olmadan bir tek şiir duymakla rikkat ve kalp yanışı meydana gelir. Fakat aşk ve cezbe âleminden haberi olmayan kimse karşısında, okuyan istediği gibi okusun ve istediği kadar çalgılar da bulunsun hiçbir tesiri olmaz. Çünkü o, gönül ehli, dert ve cezbe ehli değildir. Bu iş aşk ve elemle ilgilidir, çalgı vs. ile ilgili değildir.
İşte bundan dolayı Hâce Hazretlerinin hali Öyle idi ki, arifane ve âşıkane şiirleri dinler dinlemez kendisini şiddetli bir cezbe kaplar, kalbini incelik ve rikkat sarardı. Ama öyle ki, insanların haberi olmaz, hizmetkârlar mendil verirlerdi de gözyaşları ile mendilin ıslandığını görenler onun cezbeye kapılıp gözyaşına boğulduğunu anlarlardı.
Emir Hord da küçük yaşta o dinleme meclislerine katılırdı. Daha çok babasından, amcasından o neşeli meclisleri anlatır ve orada okunan cezbeli şiirleri zikreder. Diyor ki: "Bazı kereler pek çok şiir okunurdu da cezbe hali meydana gelmezdi. Birden biri Hindçe ilâhî veya Farsça aşıkane herhangi bir şiir okur ve meclis neşelenirdi."
Derler ki: Birgün bir saray yetkilisi olan Kırbey bir toplantı düzenledi. Şeyhler ve şehrin ileri gelenleri toplandı. Nağmeli, terennümlü şiir okunmaya başlandı. Pek çok şeyler okundu, söylendi; hiçbir tesiri olmadı. Sonunda ilâhîci Hasan Beheddi bir şiir okudu. Bunu okur okumaz Mürşidler Sultanını bir ağlama aldı ve onu öyle bir hal kapladı ki, toplantıda bulunanların hepsine o hal tesir etti ve herkes cezbeye gelip kendinden geçti.
Bir başka meclisden daha bahsedilir: Üst katta sohbet toplantısı sürüyordu, Emir Hüsrev ayaktaydı. Mürşidler Sultanının keyfî yerinde olmadığından dolayı karyola üzerinde oturuyordu. Hasan Beheddi, Sadî'nin bir şiirini okudu. Hâce Hazretlerini bir ağlama aldı. O kadar ağladı ki, gözyaşlarına boğuldu. Hâce İkbâl mendil uzatıyordu. O, gözyaşlarını silerek Hasan Beheddi'ye doğru ıslanmış mendilleri uzatıyordu. Bir süre sonra şiir okuma son buldu. Emir Hüsrev'in oğlu Emir Hacı, Emir Hüsrev'in bir gazelini okumaya başladı. Bunu duyan Hâce Hazretlerini yine aynı cezbe kapladı ve gözyaşlarına boğuldu. Bir keresinde Emir Hüsrev bir gazel okudu. Hâce Hazretleri göz ucuyla Emir Hüsrev'e baktı ve cezbeye girdi.
Genellikle Hâce Hazretlerinin beğendiği, cezbeye geldiği şiirler, Delhi meclislerinde ve şehrin cadde ve sokaklarında uzun süre yankılanırdı. İnsanlar ondan zevk alır, büyük bir neşe duyarlardı. Sultan Alâeddin de saray mensuplarına ve Hâce Hazretlerinin yanma gelip gidenlere şiddetle tenbih ederek; "Hâce Hazretlerinin zevk alıp cezbeye geldiği şiirler ezberlenilsin ve Sultana okunsun" diye ihtar etmişti. Çok kere Padişah, Hâce Hazretlerinin cezbeye geldiği şiirleri işitince onu çok över ve uzun süre ondan zevk alırdı. [146]
Kur'an-ı Kerim'den zevk almak, onu ezberlemeye önem verip çokça okumak, Çeştî tarikatı şeyhlerinin Özel zevki ve onların eskiden beri süregelen âdetidir. Büyük Hâce Muînüddin Çeştî'den başlayarak Hâce Hazretlerine kadar hepsinde Kur'an-ı KerinVe duyulan özel bir zevk, aşk ve tutku görülmektedir. Her biri kendi baş halifelerine ve Önemli müridlerine Kur'an-ı Ke-rim'i ezberlemeyi ve onunla meşgul olmayı ısrarla tavsiye etmişlerdir.
Halifelik verirken büyük Şeyh Hâce Ferîdüddin, Hâce Nizameddin'e Kur'an ezberlemeyi tavsiye etmiş, Hâce Hazretleri de bu vasiyeti yerine getirip, Delhi'ye gelir gelmez bu işe başlamıştı. Hâce Hazretleri, mürid-lerini ve has dostlarını buna teşvik eder, ısrarla tavsiye ederdi. Emir Hasan Alâ Secezî, Hâce Hazretlerine inti-sab ettiği sırada yaşlıydı. Şiir ve şairlik bütün hayatı boyunca onun uğraştığı bir meslekti. Hâce Hazretleri ona; Kur'an zevkini, şiir ve şairlik zevkinin üstüne çıkarmasını emretti. Emir Hord, Fevâidu'l-Fuâd kitabında şöyle diyor:
Ben çok kere o mübarek zâtın ağzından; "Kur'an-ı Kerim okumak, şiir söylemenin üstüne çıkmalıdır" dediğini işittim."[147] Sonra Emir Hasan Secezî, yaşlılığına rağmen Kur'an-ı Kerim'i ezberleme şerefine ulaştı. Üçte birini ezberlediği sırada, Hâce Hazretleri ona; "Azar azar ezberle ve önce ezberlediklerini tekrarla" buyurdu.[148]
Mevlânâ Bedreddin İshâk'm oğlu Hâce Muham-med, Hâce Nizameddin Hazretlerinin himayesinde bulunuyor ve onun terbiyesi altında yetişiyordu. Ona da Kur'an-ı Kerim ezberlettirdi. İmam Hâce Muhammed çok güzel sesli büyük bir hafızdı. Hâce Hazretleri onu kendisine imam tayin etti. Onun okuyuşundan çok hoşlanır, onun okumasını dinleyerek cezbe ve rikkate gelirdi. Onun diğer kardeşi Hâce Musa da hafızdı ve çok güzel Kur'an-ı Kerim okurdu. Sofraya oturunca ilk önce Hâce Muhammed'in ve Hâce Musa'nın Kur'an'dan biraz okumalarını istemek Hâce Hazretlerinin âdeti idi. Buna sofra duası derdi. Ondan sonra yemek fash başlardı. Kız kardeşinin torunları Hâce Refîüddin ve diğerleri de Kur'an'ı ezberlediler. Kendisi de nafile namazlarda uzun uzun Kur'an okur ve özel hizmetkârlarına sürekli olarak nereleri okuduklarım sorardı. [149]
Birinden iyilik gören bir kimse -eğer karakterinde asalet ve iyilikbilirlik duygusu taşıyorsa- iyilik gördüğü kimseye minnettar olur, ona bağlamr. Onu, kendisine ikram eden bir kimse bilir. Ama Hâce Hazretlerinin, mürşidine karşı bundan da öte aşıkane bir bağlılığı vardı. Bu bağlılığın onun üstünlüğünde, özelliklerinde ve manevî terakkisinde özel bir rolü olmuştu. Bunun sonucu olarak bir yerde bir sevgili övülürken he-, men o, şeyhini hatırlar ve o sevgili kişinin şeyhine uyduğunu kabul ederdi. Şöyle buyuruyor: "Bir gün şeyhim hayatta iken bir mecliste bir kişinin okuduğu şiiri duyunca şeyhimin güzel ahlâkı, özellikleri, üstün meziyetleri, erdemi ve hoş hali gözümün önüne geldi. Öyle bir hale girdim ki anlatamam. Şiiri okuyan devam efc. mek istiyordu, ben ise tekrar tekrar aynı şiiri okuttum." Bunu söyleyerek Hâce Hazretleri gözyaşına boğuldu ve şöyle buyurdu:
"Ondan sonra çok gün geçmeden şeyhim vefat etti." [150]
Zayıflığına, ihtiyarlığına, ağır mücahede ve riyâzatlarına rağmen cemaatle namaz kılmaya son derece önem verirdi. Siyeru'l-Euliyâ kitabının yazarı şöyle yazıyor:
"Mübarek ömrü sekseni aşmıştı. Yine de beş vakit cemaatle namaz kılmak için hayli yüksek olan üst kattan inerek cemaatle namaz kılman salona gelir, orada bulunan dervişler ve müridlerle birlikte namaz kılardı. Bu ihtiyarlığına rağmen daima oruç tutar, iftarda çok az yerdi.[151]
Hâce Hazretleri sünnete bağlı kalmaya son derece özen gösterirdi. Sâdi-i Şirazî'nin dediği gibi:
"Ey Sadi! Hz. Muhammed (s.a.)'e uymadan hak ve doğru yolda yürüyebilmek imkânsızdır."
Aynı zamanda Hâce Hazretleri müridlerine, dostlarına da bunu önemle tavsiye ederdi. Sünnetlerden başka müstehapların dahi terke dilmeme sini isterdi. Siyeru'l-Evliyâ' da şöyle söylediği yazılmıştır:
"Hz. Peygamber (s.a.) efendimizin peşinden gitmekte ve ona uymakta sebat göstermek gerekir. Bu konuda hiçbir müstehap ve edep dahi terkedilmemelidir."[152]
Mürşidlerin, şeyhlik ve müridlik yapanların şeriatı bilmeleri şarttır. Ta ki şeriata aykırı hiçbir hareket yapmasınlar; başkalarına şeriata aykırı bir şeyi telkin etmesinler. Bu konuda da şöyle buyurur: "Şeyh, şeriatın hükümlerini, tarikat ve hakikatin gerekli bilgilerini •bilmelidir. Eğer bilirse şeriata aykırı bir şey söylemez.[153]
Hâce Nizameddin Evliya Hazretleri, manevî, ruhî yücelikleri ile birlikte, zahirî (görünen) dünya ile ilgili ilimlerde de büyük yetki, üstün seviye sahibi idi. Döneminin bütün yaygın ilimlerini büyük bir gayret, istek, ihtimamla okumuştu. Hocaları arasında o dönemin en ünlü kişileri ve mürşidleri bulunmaktadır.
Edebiyat ve dinî bilgileri, Mevlânâ Şemseddin Har-zemî'den öğrenmiş, hadisle ilgili dersleri Ahmed Mâriklî oğlu Kemaleddin Zâhid Muhammed'den almıştı. Bu zât, Meşâriku'l-Envâr adlı kitabın yazarı Mu-hammed Sagânî oğlu İmam Hasan'm, ayrıca bir tek ara halka ile meşhur Hidâye adh kitabın yazarının talebesi idi. Hâce Hazretleri bazı kitapları büyük Şeyh Ferîdüddin Genc-i Şeker Hazretlerinden okuyarak bilgisine daha çok cila ve parlaklık katmıştır. [154]
Her ne kadar yaratılıştan gelen ilgisi ve mürşide manen bağlanmanın tesiriyle, her geçen gün sözlere kargılık mânalarda, mânalara karşılık hakikatlerde ve manevi hallerde, isimden daha çok ismin sahibi ile meşgul olup onlar üzerinde uğraşması artmış ise de, ilim ve edebiyatla ilgisi ve ilim aşkı sonuna kadar devam etmiştir.
Siyeru'l-Evliyâ' da yazıldığına göre; Mevlânâ Rükneddin Çağar, Mürşidler Sultanı Hâce Hazretlerinin isteği üzerine Keşşaf ve Mufassal kitaplarım ve daha başka bazı kitapları istinsah ederek gönderdi. Bu iki kitap da meşhur büyük âlim, Mutezile mezhebinden olan Mahmud Cârullah Zemahşerî (Ö. H. 538)'nin eseridir. Birinci kitap tefsir konusunda, ikincisi Arapça dilbilgisi (nahiv) konusundadır. Onun ilim aşkı ve geniş ufku bunlardan da anlaşılmaktadır.
Siyeru'l-Evliyâ kitabına göre; Seyyid Muhammed Kirmanı oğlu Seyyid Hâmûş, bir halvet meclisinde (başkalarının bulunmadığı Özel oturumda) Hâce Hazretlerinin huzurunda Hâmse-i Nizamî' yi okumuştu. Hazretin edebî zevki o derece üstün, o derece tertemizdi ki, Emir Hüsrev gibi tarihin nâdir yetiştirdiği bir şaire -ki o; üslubunda benzersiz, Farsçada da birinci derecedeki şairlerdendir- şairlik sanatında yol göstermiş, tavsiyelerde bulunmuştur. Siyeru 'l-Evliyâ' da şöyle yazmaktadır:
Başlangıçta gazel türünden şiirler yazan Emir Hüsrev, yazdıklarım Hâce Hazretlerinin huzuruna getirir, düzeltmeler yapması ve gözden geçirmesi için takdim ederdi. Bir gün Hâce Hazretleri ona; daima Is-fahanlılar tarzında (türünde) yazmaya çalış, buyurdu. [155]
Sultan Gıyaseddin Tuğluk'un divanında (sarayında) müzikli, terennümlü ilâhiler dinleme konusunda tartışma toplantısı olmuştu. O toplantıda Hâce Hazretlerinin konu üzerinde yaptığı konuşma ve açıklamadan da, onun bilgi seviyesi ve derin görüşü tahmin edilmektedir.
Büyük hadisçi Şeyh Abdülhak Dehlevî döneminde Hindistan'da sahih hadis kitapları (altı sahih hadis kitabı) tanınmış ve yayılmış değildi. Hatta insanlar iki sahih hadis kitabı (en sağlam hadis kitapları olan Bu-hari ve Müslim)'na varıncaya kadar fazlaca alışık ve tanımış değillerdi. Meşâriku'l-envâr ve Mişkât kitapları, hadis ilminin en büyük hazinesi ve en son noktası kabul edilirdi. Çoğunlukla, uydurma ve zayıf hadisler tasavvufçuların dilinden düşmez, büyük zâtların sohbet toplantılarında çekinmeden nakledilirdi. Büyük âlim Patnalı Muhammed Tâhir'den önce hadis tenkidi ve uydurma hadisler bilgisi Hindistan'da göze çarpmıyordu.
Hâce Nizameddin Hazretlerinin sözlerinden ve hayat safhalarından anlaşılıyor ki; o, herkesin ağzında dolaşan böyle asılsız pek çok hadis rivayetlerini kendine delil kabul etmiyor, onları kaynak olarak ileri sürmüyordu. Sağlam hadislerin güvenilir kaynağının Sa-hihayn (Buharî ve Müslim) olduğunu biliyordu. Fevâidu'l-Fuâd' da şöyle yazmaktadır: Biri, Hâce Hazretlerinden; "cömert kişi kâfir de olsa Allah'ın sevgilisi (Allah'ın sevdiği kul)dur." hadisi nasıldır? diye sordu. Hâce Hazretleri de; birinin sözüdür, buyurdu. Orada bulunan bir başka kişi; bu kırk hadislerden bir hadistir, deyince, Hâce Hazretleri: "İki sahih hadis kitabında olanlar sahihtir" dedi[156]
Kendisinin büyük mürşidlerinin gözünde olduğu gibi, Hâce Hazretlerinin gözünde de ilmin büyük önemi ve değeri vardı. Müridlerine, kendisine intisab edenlere ve irşâd ve nefis terbiyesi görevi yapanlara, bilginin çok gerekli olduğunu anlatırdı.
Bengal bölgesinden son derece üstün yetenekli bir genç -ki o, daha sonra Ahi Sirâceddin adıyla meşhur olmuş ve Penduh şehrinin ünlü bilgini, Çeştî tekkesinin kurucusu ve ilk mürşidi olmuştur- intisab etme niyeti ile Luknoti şehrinden Delhi'ye geldi. Hâce Hazretlerine mürid oldu. Hâce Hazretleri, Mevlânâ Fahreddin Zerrâdi'ye; "Bu genç büyük bir yeteneğe sahiptir. Eğer biraz da zahir ilimlerine sahip olursa, dervişlikte çok daha sağlam olur" dedi. Mevlânâ Fahreddin bu söz üzerine edeple dedi ki: "îzin verilirse bir süre ben onu kendi yanıma alayım, önemli ilmî meseleleri öğreteyim." Bunun üzerine Hâce Hazretleri: "Bu genç sizin sohbetlerinize çok lâyıktır." buyurdu. Mevlânâ Fahreddin, onu kendi yanına aldı, kısa bir süre içinde ilimlere yakınlık kazandırdı. Bu genç, Hâce Hazretlerinin vefatından sonra dahi ilmini tamamlamak için bir süre Delhi'de kalmaya devam etti. Sonra memleketine geri gelerek Doğu ve Bengal bölgelerinde Çeştiyye Nizamiye tarikatının yayılmasına sebep oldu[157]
Zahir ve bâtın ilimlerinin bu birleşiminden; ihlâs, tefekkür ve mücahedelerden dolayı Hâce Hazretleri, bu önemli bilgilerden, hakikatlerden ve marifetlerden büyük bir pay almış, yüce velilerin ve büyük zâtların elde edegeldikleri o yeteneklerden hissesine düşeni bol bol elde etmişti. Tarikat ve tasavvuf ehlinin ledünnî ilimler diye tâbir ettiği, içi temizlemenin, ahlâkı güzelleştirmenin ve İhlasın ayrılmaz bir kesin sonucu olan bu bilgilere hakkıyla vâkıftı. Siyeru1-Evliyâ' nm yazarı şöyle diyor:
"Herhangi bir ilim dalında konuşma yapılır veya herhangi bir müşkilât ortaya çıkarsa, Hâce Hazretleri kendi manevî nuru ile bunlara tatmin edici cevaplar verirdi. O mesele üzerinde öyle net, tatlı ve akıcı bir konuşma yapardı ki, orada bulunanların hepsi hayret içinde kalır, her biri diğerine; bunlar kitaptan okunup verilen cevaplar değil, bunlar ledünnî ve ilâhî ilhamın coşmasıdır derlerdi. Bu bakımdan şehrin tasavvufu reddeden ve tasavvufculara karşı olmakla meşhur olan zirvedeki âlimleri Hâce Hazretlerinin grubuna katıldılar, kendi ilimleriyle mağrur olmalarına ve iddialarma pişman olup onun müridleri ve müntesipleri arasına girdiler."[158]
Bu ilimdeki sağlamlığı, sünnete bağlılığı ve şeriat üzerinde dosdoğru gidişi onun düşüncesini öyle sağlam, zihnini öyle düzgün çalışan bir mekanizma haline getirmişti ki, uzun zamandan beri tasavvuf erbabı arasında şeriatın dış görüntüsüne aykırı olarak süregelen ve pek çok yerde tasavvufçularm şiarı olmuş olan bazı şeyleri o, kendi düşünce düzgünlüğünden zihin kapasitesinin iyi çalışmasından dolayı kabul etmezdi. Onun mizacı, duygusu ve araştırmalarından elde ettiği kesin kanaatleri; o tür şeylere karşı idi.
Tasavvufçular arasında öteden beri; "Velilik peygamberlikten daha üstündür ve velîlerin peygamberlere üstünlüğü vardır. Çünkü velilik, Allah'tan başkasından koparak tamamen Allah'la meşgul olmaktır. Peygamberlikte ise dine davet ve tebliğden dolayı insanlarla meşgul olma vardır" düşüncesi ileri sürülegelmek-teydi. Daha sonra bu düşüncede bir takım görüşler meydana geldi ve biri bu görüşü te'vil ederek; "Peygamberliğin veliliği peygamberliklerinden üstündür." sözünü ortaya attı. Ama Hâce Hazretleri bunu kabul etmemiştir. Fevâidu'l-Fuâd' da şöyle yazıyor:
"Hâce Hazretleri buyurdu ki: Bu görüş yanlıştır. Şundan dolayı ki; her ne kadar peygamberler insanlarla uğraşsalar dahi bu uğraşmanın en küçük zamanı bile velilerin bütün vakitlerinden, daha üstündür." [159]
Tasavvuf hakkında genellikle şu görüş yaygınlık kazanmıştı: Tasavvuf (tarikat); atâletin, tembelliğin ve işsizliğin, güçsüzlüğün adıdır. Her uğraş Allah'a ulaşmaya engel ve Allah'ın rızasına giden yolda bir alıko-yucudur.
Hâce Hazretlerinin hakikat ve marifet makamında elde ettiği derece ve şekillerden, vasıtalardan ve merasimlerden sıyrılarak amaçları, hedefleri ve özün özünü görüşteki yeteneği, onun bu makamı aşmasını; helâl hareketin ve meşru işin güzelliğini, onun Allah'a yakın olmaya vasıta olduğunu görmesini gerektirirdi. Hâce Seyyid Muhammed Geysudırâz Hazretlerinin sözlerinin toplandığı Cevamiu'l-Kelim' de şöyle yazılmıştır:
Hâce Nizameddin Hazretleri buyurdu ki: "Helâl olan hiçbir şey Allah yolunda engel ve hak yoldan alı-koyucu değildir. Yoksa o, helâl ve meşru olmazdı."[160]
Bir keresinde buyurdu ki: "Allah tarafına yönelen bir kalp ve tertemiz bir nefis olmalıdır. Öyle bir kalp ve nefis olduktan sonra hangi işi [161]yapmak istersen yap, sana hiçbir zararı dokunmaz."[162]
Dünyayı terketmenin, gerçek zühdün ve dervişliğin ne demek olduğunu anlatırken bir gün şöyle buyurdu:
"Dünyayı terketmenin mânası; bir kişinin soyunarak, mesela belden aşağısına bir eteklik geçirerek oturup beklemesi demek değildir. Gerçek mânada dünyayı terketmek demek; elbise giymek, yemeği yemek ve gücü nisbetinde eline geçirdiği şeyleri kullanması demektir. Fakat onları biriktirip yığnıamalı, onlara sarılmamak ve gönlünü bir şeyin içinde boğdurmam alıdır. İşte dünyayı terketmek bu demektir." [163]
Hâce Hazretleri buyurdu ki: "Taâtin iki çeşidi vardır: Geçişli, geçişsiz. Geçişsiz tâat; faydası tâat yapana ulaşan tâattır. Namaz, oruç, hac, zikir ve dua etmek gibi. Geçişli tâat ise; faydası, huzuru başkalarına ulaşan tâattır. Müslümanlar arasında anlaşma meydana getirmek, şefkat göstermek, başkalarına merhamet göstermek vs.ye geçişli tâat denir, sevabı ise sınırsız ve belirsizdir.
Geçişsiz tâatm kabul edilmesi için çok büyük samimiyet gerekir. Geçişli tâatte ise nasıl yapılırsa yapılsın sevap ve mükâfat verilir."
Bir gün buyurdu ki: Evliyadan ortaya çıkanlar, erenlerden diğer insanların gördükleri şeyler; onların kendinden geçmişliklerinin, sarhoşluklarının sonucudur. Çünkü onlar mest olmuş kimselerdir. Bunun aksine peygamberler uyanık, aklı yerinde, dikkatleri üzerinde olan kişilerdir. Tarikat ehli için keşif ve kerametler; hakikat yolunun perdeleri, engelleridirler. Muhabbet ve ilâhî aşktan ise yol düzgünlüğü, yol engebesizliği meydana gelir." [164]
Hâce Hazretleri, peygamberlerin ve velilerin bilgilerinin üç derecesi olduğunu buyurmuştur:
"Birinci dereceye his (duygu, algı) hali denmelidir, îkinci dereceye akıl hah, üçüncüsüne de kutsî hal denmelidir. Algı, duygu halinde yiyecekler, içecekler, koklama ile almanlar ve benzeri algılanan şeyler öğrenilir. Bundan sonra akıl hali gelir. Bunun ise iki ilimle ilgisi vardır: Kesbî ve bedîhî (tahsille elde edilen bilgiler ve tahsil yapmadan Allah tarafından verilen bilgiler). Ama kutsî âleme (madde ötesi ve maddî duygu ve algıların üstündeki yüce âleme) ulaşınca, akılla elde edilen keabî ilimler dahi bedîhî ilimler zannedilmeye başlar."
Daha sonra dedi ki: "Kesbî ilim artık şöyle dursun, bedîhî ilimler bile kutsî ilim değildir. Onlar peygamberlerin ve velilerin ilimleridir." Bundan sonra sözüne şöyle devam etti:
"Kendisine kutsî âlem kapılarının açıldığı kimsenin alameti ne olabilir. Akıl âleminde bulunan kişi ve bir meseleyi bedîhî veya kesbî ilimle çözen ve bununla kendisinde bir neşe hisseden kimse kutsî âleme yol bulamaz."
Bu arada bir büyük zâtın başından geçen olayı anlattı: "O şöyle diyordu: Gayp âleminden bazı bilgiler ve ilhamlar kalbe doğmaktadır. İnşaallah bunları kaleme alacağım. Ondan sonra bir miktar yazdı, sonra şöyle dedi: Epeyce bazı şeyler yazdık, ama yazmak istediğimiz asıl şeyler yazıya girmedi." [165]
Bir gün bu konu anlatılıyordu ki, birinin dünyaya muhabbeti, başka birinin de dünyadan nefreti meselesi ortaya geldi. Buyurdu ki:
"Üç çeşit insan vardır. Bazı insanlar dünyayı çok severler ve gece gündüz onu düşünerek, kafa ve gönüllerinde hep onu gözönünde bulundurarak yaşarlar. Böyle insanlar çoktur. Bir miktar da dünyadan nefret eden insanlar vardır. Onlar dünyayı hakaretle anarlar, daima ondan nefret ederek yaşarlar. Üçüncü türden insanlar ise; ne dünyaya muhabbet besleyen ne de ondan nefret eden insanlardır. Onlar dünyayı muhabbetle veya nefretle anmazlar. Bu türde olan insanlar, ilk iki türde olan insanlardan daha iyidirler."
Hâce Hazretleri böyle söyledikten sonra şu hikâyeyi anlattı: Adamın biri Basralı Rabîa Hatun'un yanına geldi ve dünyayı şiddetle kötülemeye başladı. Rabîa Hazretleri ona dedi ki: "Lütfen artık bundan sonra benim yanıma gelmeyiniz. Dünyayı çok konuştuğunuzdan dolayı, dünyaya muhabbet beslediğiniz anlaşılıyor." [166]
Bir keresinde o, Kur'an-ı Kerim okuma mertebele-1 rini (derece ve aşamalarını) şöyle açıkladı: "İlk mertebe; okunanların mânasının gönülden (zihinden ve kafadan) geçirilmesidir. İkinci mertebesi; Kur'an-ı Kerim okunduğu sırada Allah Teâlâ'nın azamet ve celâlinin gönlü kaplam a sidir. Üçüncü derece ise; okuyanın gönlünün Allah ile ilişki kurması ve onunla meşgul olmasıdır."
Buyurur ki: "Kur'an-ı Kerim okurken her kişide en azından; ben bu nimete nereden lâyık oldum ve bu bana nereden nasib oldu da bu nimet elime geçti? şuuru uyanmalıdır.
Eğer bunlara sahip olunmazsa o zaman, okunması karşılığında verilmesi vaad edilen mükâfat ve sevabı zihinde canlandırmalı ve hatırda tutmalıdır."
Her ne kadar Hâce Hazretleri birkaç kere hiçbir eser yazmadığını buyurmuş olsa da, onun en büyük eserleri; onun eğitip yetiştirdiği ve sohbetinde bulunarak yüksek makamlara eriştirdiği büyük halifeleri; doğru amel, sağlam ilim Örneği olan ve kalplerinin doğruluğu, ilimlerinin derinliği ve anlayışlarının sağlamlığı âyetteki; "İlimde sağlam ve pekişmiş olanlar" buyruğuna uygun düşen ünlü müridlerdir.
Emir Hasan Alâ Secezî'nin Fevaidu'l-Fuâd isimli kitabında ve Emir Hord'un Siyeru'l-Evliyâ isimli kitabında Hâce Hazretlerinin pek çok sözleri, buyrukları nakledilmiştir. Bu sözler onun niceliğini ortaya çıkaran değerli, yüce ifadelerdir. [167]
Hâce Hazretlerinin feyizlerini, mübarekliklerîni anlatmadan ve ona bîat ederek, onun huzurunda tevbe edip kendisine intisab etmek suretiyle yüzbinlerce müslümanın elde ettiği manevî lütufîarı, feyizleri anlatmadan önce ve müslümanlarm devlet ve saltanatlarının en yüksek zirveye ulaştığı, gafletlerinin, Allah'ı unutmanın, nefse tâbi olmanın sebep ve itici güçlerinin doludizgin olduğu bir zamanda her anlayış sahibinin hissettiği yeni bir dinî ve manevî dalgalanmanın ortaya çıktığını izah etmeden önce; tarikat mürşidleri-ne toplu bîatın ve doğru yolu gösterip kötülüklerden tevbe etmeyi telkin etmenin hikmetini ve gerekliliğini anlatmanın daha uygun olduğu anlaşılmaktadır. Tâ ki, hangi şartlar ve zorunluluklar altında bu yolun benimsendiği ve bundan ne gibi faydalar sağlandığı anlaşılsın.
Bu satırların yazarı Davet ve Azimet Tarihi' nin birinci cildinde Abdülkâdir Geylânî Hazretlerini anlatırken yazdıklarını öncelikle bir ölçüde kısaltıp düzelterek nakledecektir:
"Çağların en hayırlısı (Hz. Peygamberin ve Raşid Halifelerin dönemi)'mdan sonra müslüman nüfusunun yayılışı, hayatın sorumlulukları ve geçim (ekonomik) düşünceleri o kadar artmıştı ki, özel eğitim ve öğretim aracılığı ile genel bir düzenleme ve yetiştirme sonucuna varılamazdı. Büyük ölçüde dinî ve manevî bir inkılâp yapılması umulamazdı. O halde müslümanla-rın büyük çoğunluğunun kendi imanlarını yenilemelerinin yolu ne idi? Bu büyük sayıdaki müslümanlarm dinî sorumluluk ve bağımlılığı; sorumluluk bilinci ile tekrar kabul etmeleri, tekrar kendi iman üstünlükleri ve dinî heyecanlarının artması, solmuş ve ölmüş kalplerinde yeniden ilâhî aşk hararetinin meydana gelmesi, onların zayıflamış güçlerinde yeniden enerji ve hareket oluşması, samimi Allah ehli birine itimat etmeleri, ondan manevî ve psikolojik hastalıklarına ilaç ve çare elde edebilecekleri dinin gerçek ışığını elde edebilecekleri yol hangisi idi?
Okuyucular anlamışlardı ki, ana görevi bu olan İslâm devletleri; sadece bu görevlerinden gafil olup, bir kenara çekilmiş değillerdi. Hatta idarecileri ile, devlet reisleri ile, devlet memurlarının hareket tarzları ile onlar, bu iş için zararlı ve bu yolda engeldiler. Diğer taraftan onlar o kadar şüpheci, ürkek ve yanlış düşünce içinde bulunuyorlardı ki, içinde yönlendirme ve idare etme kokusu bulunan herhangi bir yeni teşkilata ve yeni İslama çağrı kuruluşuna tahammül edemiyorlar, onu ezip çiğniyorlardı.
Böyle bir durumda müslümanlar arasında yeni bir düzen ve yeni baştan bir aksiyon ve hareket meydana getirmek için, Allah'ın samimi bir kulunun; Hz. Peygamber efendimizin yoluna bağlı olarak, iman, amel ve şeriata uymak için bîat almaktan başka ne seçeneği vardı? Ve müslümanlar, öyle bir zâtın eline yapışıp eski günahlarından ve cahiliyet hayatından tevbe edip imanını yenilemekten başka ne yapabilirdi? Ve sonra o peygamber vekili olan kişinin müslümanlarm dinî hayatım kontrol edip onları eğitmesinden, kimya gibi etkili sohbetinden, şaşmaz İslâm idealinden, mübarek sıcak nefesinden, Peygamber sünnetine uyma heyecanından ve ahiret düşüncesi meydana getirmekten başka ne yol vardı?"[168]
Bir mürşide bîat etmek demek; önceki günahlardan tevbe edip, Allah'ın ve peygamberinin emirlerini yerine getirmeye ve şeriata uymaya sözvermek ve bu konuda sözleşmek demektir.
Mürşidler Sultanı bîat alırken, bîat edenlere neler söyletirdi, hangi kelimeleri söylettirirdi? Gelecek için ondan nasıl bir söz alırdı? Tüm bunların her hangi bir tezkire kitabında orijinal kelimeleriyle asıl metnini göremedik. Fakat Hâce Hazretlerinin bizzat kendi şeyhi ve mürşidi, büyük Şeyh Hâce Ferîdüddin Hazretlerinin bîat alış tarzını ve bîat edenlere yaptığı telkinleri anlatmasından, kendi şeyhine karşı beslediği derin manevî bağlılığından kıyas yapılarak, kendisinin de aynı şekilde yeni müriderine şunları telkin etmiş olduğu tahmin edilebilir:
"Bir kimse dünya şeyhlerinin şeyhi Ferîdüddin Hazretlerinin huzuruna intisab ve mürid olmak niyetiyle geldiğinde, ona: "Önce bir kere Fatiha sûresini ve İhlâs sûresini oku." buyurur, bundan sonra Bakara sûresinin son sayfasını, Amenerresulü'den başlayarak sonuna kadar olan âyetlerini okur, ondan sonra "Allah şahittir ki, kendisinden başka ilâh yoktur... Şüphesiz ki din Allah katında İslâm'dır" âyetine varıncaya kadar okurdu. Bundan sonra; "Sen; Şeyhin ve Şeyhin Şeyhlerinin eli üzerine ve Hz. Peygamber (s.a.)'in eli üzerine bîât ettin" der ve (şerefi yüksek olsun) efendi hazretlerine; ellerini, ayaklarını ve gözlerini koruyacağına ve şeriat yolu üzerinde sağlam duracağına söz verdin" [169] derdi.
Bîat esnasında dile getirilen bu sözlerin mânasında İslâm'ın temel inanışları bulunmaktadır. İşitip, dinleyip yerine getirmeye sözverme ve iradesi vardır. Bu bîatta Allah katında kabul edilebilir dinin sadece İslâm olduğu esası bulunmaktadır. Bu bîatın aslında Hz. Peygamberin mübarek eli üzerine yapıldığı, şeyhin elinin, o mübarek eli temsil ettiği duygusu da uyandırılmaktadır. İzzet sahibi Allah'a, elini ayağını ve gözlerini kötülüklerden koruyacağına ve şeriat yolundan ayrılmayacağına da sözvermiştir.
İmam yenilemenin, Allah ve Peygamberine verdiği eski sözünü tazelemenin bundan daha güzel ve herkes tarafından anlaşılır tarzı ne olabilir? Bîat edenlerin yüzde yüz verdikleri bu söz üzerinde durup hiç ayrılmadıkları söylenemez. Ama bîat edenlerden büyük bir bölümünün bu ikrar ve bu sözvermenin şerefine, utancına sahip olduklarında, binlerce, yüzbinlerce Allah kullarının bu iman yenileme sayesinde durumlarını düzeltmelerine vasıta olduğunda hiç şüphe yoktur. [170]
Bîat ve irşad konusunda bu zatların verdikleri geniş ve genel izin ve hiçbir imtihana tutmadan, ayrım yapmadan insanların bîat etmelerine ve müridler halkasına katılmalarına yaptıkları teşvik; özellikle Hâce Hazretlerinin bu konuda gösterdiği rahatlık üzerinde1 bazı insanlar da; madem ki bîat bir sözleşmedir ve bu: tüm hayatla ilgilidir, o halde onda bu kadar genişliğe neden lüzum görülmüştür, diye rahatsızlık meydana! gelebilir. Hâce Hazretlerinin kendisi bir yerde bu karmaşık duruma cevap vermiş ve bu genelliğin hikmetini anlatmıştır.
Fîruz Şâhî Tarihi' nin yazarı Mevlânâ Ziyaeddin Barânî diyor ki:
Bir gün ben Mürşidler Sultanının huzurunda bulunuyordum. Güneşin doğuşundan kuşluk vaktine kadar onun cana can katan sözlerini dinliyordum. O gün, özellikle pek çok sayıda insan bîat etti. Bunu görünce; eski mürşidler, müridlerini seçerken çok ihtiyatlı ve çekimser davranmışlardır. Mürşidler Sultanı kendi aşırı feyiz ve lütfundan dolayı herkesin mürid olmasına genel izin vermiş ve özel kesimden ve genel halktan herkesi mürid yapmaktadır diye içimden geçti. Bu konuyu kendisinden sormak istedim. Mürşidler Sultanı, kendi kerametiyle benim tereddüdümü anladı ve şöyle buyurdu:
"Mevlânâ Ziyaeddin! Sen her çeşit meseleleri soruyorsun da, neden benim hiç araştırıp incelemeden her geleni neden mürid yaptığımı sormuyorsun?"
Bunu duyunca her tarafımı titreme aldı ve ayağına yapışarak; bir süreden beri içimde bu düşünce karmaşası vardı. Bugün de aynı vesvese içime doğdu. Allah sizin kalbinize bu meseleyi bildirdi, dedim. Bunun üzerine Hazret şöyle buyurdu: '
"Allah Teâlâ her devre yüce hikmeti ile bir özellik koymuştur. Bunun sonucu olarak her devrin insanlarının âdetleri, alışkanlıkları ayrı ayrı olmakta, onların karakterleri, duyguları önceki insanların ahlâk ve tabiatlarına uymamaktadır. Çok az insan bunun dışındadır. Bu; tecrübeye dayanan bir şeydir.
İntisab etmenin manası; müridin Allah'tan başkasından koparak Allah'la meşgul olmasıdır. Nitekim bunlar tasavvuf kitaplarında genişçe anlatılmıştır. Önceki mürşidler, mürid olmak isteyende, Allah'tan başkasından tam bir kopuş olduğunu görmedikçe bîat elini uzatmazlardı.
Fakat Sultan Ebu Sâid Ebu'1-Hayr döneminden başlayarak, Şeyh Seyfeddin'in zamanına kadar ve Şeyhler Şeyhi Şihabeddin Sühreverdî'nin devrinden başlayarak, dünya şeyhlerinin şeyhi Ferîdüddin Vel-hak (k.s.) zamanına kadar -ki bu zâtlar devrin nâdir yetiştirdiği ve Allah'ın âyetlerinden birer âyet olan kimselerdi- Allah kulları bunların kapısına yığıldı ve her sınıftan insanlar akın etti. O Allah kulları, âhiret sorumluluğundan korkarak, bu Allah aşıklarının eteğine yapışmak istedi. O büyük mürşidler de özel kesimden ve genel halktan herkesi kendilerine bîat etmeye kabul ettiler ve tevbe, lütuf hırkasını ikram ettiler.
Herkes bu Allah sevgililerine kendini kıyas edip benzeterek; Şeyh Ebu Sâid, Şeyh Seyfeddin Bâharzî, Şeyh Şihabeddin Sühreverdî ve Şeyh Ferîdüddin Vel-hak Hazretleri hangi tarzda insanları kendilerine mürid yapmışlarsa ben de aynı tarzda mürid yapayım diyemez.
Şimdi ben senin soruna cevap olmak üzere diyorum ki: Ben neden mürid seçmekte fazla ihtiyatlı ve tedbirli davranmıyorum; onlar üzerinde kesin kanaat elde etmeye çalışmıyorum? Birinci sebep şu ki; pek çok mürid
olmak isteyenin, günahlardan tevbe ettiklerini kesin yolla duyuyorum. Onların cemaatle namaz kıldıklarını, nafile ibadet ve zikirle meşgul olduklarını duyuyorum. Eğer ben de, işin başında Allah'tan başkasmdan tamamen kopup kopmadıklarını mürid olmak için şart koşar da, onlara tevbe etmeleri ve mübarek bir yola girmeleri uğrunda, yani mürid olmaları karşılığında verilen hırkaları vermezsem o zaman onlar; tevbe sonunda yaptıkları o güzel amellerden de mahrum kalacaklardır.
İkinci sebep de şudur: Benim içime doğmadan veya ben onun doğmasını istemeden, ona teşebbüs etmeden, yahut bir sebep ve aracı koymadan benim büyük şeyhim Ferîdüddin, bîat almam için bana izin vermiştir. Bir müslümanm, büyük bir acizlik, perişanlık ve bîçarelikle bana geldiğini görüyorum ve; ben bütün günahlarımdan tevbe ediyorum, dediğini duyuyorum. Belki o bu sözünde doğrudur diye düşünerek onun bîatını alıyorum. Özellikle pek çok güvenilir insanlardan, birçok bîat edenin bîatmdan sonra günahlardan vazgeçtiğini duyduğum için mürid olmalarını kabul ediyorum."[171]
Müslümanların her tabaka ve kesiminden insanlar, kendisinden eşit ölçüde feyz alıp istifade ettiler. Bu bîat ve intisab; genel yaşayışa, toplum düzenine, insanların ahlâkına, âdetlerine, uğraşlarına zamanlarını geçirme tarzlarına ve devlet adamlarından başlayarak zanaat erbabına kadar herkesin ahvaline önemli etkiler yaptı. Haşmet ve kuvvetin, servet ve kudretin, debdebeli lüks bir hayatın beşiği, yuvası haline gelen devlet merkezi Delhi'de; bütün Hindistan'ın ganimet mallarının, yüzlerce, binlerce senenin hazinelerinin, altın ve mücevherlerinin, sanatkârların ürettikleri eserlerin ve ülkenin kıyı köşesinden gelen binbir çeşit servetlerin hergün akan bir sel gibi sökün edip geldiği Delhi'de nasıl bir dindarlık, Allah yolunu isteme, ilâhî aşkı arzulama, tevbeyi, kulluğu, Allah'a dönüşü, işlerde dürüstlüğü dileme ve dürüstlük hali meydana geldiğini bütün genişliği ile o dönemin ince görüşlü, güvenilir tarihçisi Ziyaeddin Baranî'nin ağzından dinleyiniz. O, Sultan Alâeddin Hılcî'nin dönemini anlatırken şöyle yazmaktadır:
"Sultan Alâeddin dönemi şeyhlerinden Şeyhülislâm Nizameddin, Şeyhülislâm Alâeddin ve Şeyhülislâm Rükneddin tasavvuf postunda oturuyordu. Bütün bir dünya onların mübarek nefesi ile aydınlandı ve bütün bir âlem bîat için onların eline sarıldı. Onlar sayesinde günahkârlar tevbe etti. Binlerce çirkin işlerle uğraşanlar ve namazsız niyazsız olanlar, kötü hareketlerinden vazgeçtiler ve devamlı olarak namaza bağlandılar. Bütün ruhlarıyla dinî faaliyetlere yöneldiler, ibadetlere yapıştılar. Böylece tevbeleri sağlam ve gerçek oldu.
O mürşidlerin güzel ahlâkını ve onların menfaatlerden, devlet ve servet sahiplerinden uzak duruşlarını gördükçe insanların menfaatlerinin ve saygı göstermelerinin, baş eğmelerinin temelini teşkil eden dünya hırsı ve sevgisi kalplerden silindi. Nafile ibadetlerin, zikir programlarının çokluğundan ve değişik ibadet türlerini düzenli şekilde yapmalarından dolayı müridîerin gönlünde keşif ve keramet arzuları uyanmaya başladı.
Bu büyük zâtların ibadetleri ve güzel davranışları sayesinde, insanların davranışlarında da doğruluk dürüstlük meydana geldi. Onların güzel ahlâklarını, mücahede ve riyazâtlarmı görmek suretiyle Allah ehli in-; sanların gönlünde huylarım değiştirme arzusu doğdu. O din sultanlarının sevgisinin, muhabbetinin ve ahlâkının tesiri ile Allah Teâlâ'nın feyz ve rahmet yağmuru dünyaya inmeye başladı. Gökten inenv felâketlerin kapısı kapandı ve onların devrindeki in-' sanlar kıtlık ve veba felâketine yakalanmadı. Onlarnv ihlâslı ve aşıkane ibadet edişleri sayesinde, en büyük; fitne olan Moğol fitnesi Öyle söndü ve bütün mel'anetler o kadar tavsayıp yok oldu ki, daha fazlası olamazdı.
Bütün bunları o üç büyük zâtın varlığı sayesinde o devrin insanları gözleriyle gördüler. O yüce zâtlar, İslâm şiarının yücelmesinin vasıtası oldular. Tarikatla şeriat hükümlerinin kazandığı parlaklık ve halk tarafından gösterilen ilgi ise son derece ileri bir seviyeye ulaştı.
Sultan Alâeddin'in son on yılı ne enteresan bir devirdi! Bir taraftan Sultan Alâeddin ülkenin refahı, iyiliği, huzuru için bütün uyuşturucuları, haram ve yasak' şeyleri, ahlâksızlığa, günaha iten şeyleri zorla, baskıyla, şiddetle, işkenceyle durdurdu. Dinde ve memlekette bozgunculuğa sebep olan, keyfine ve nefsine göre davrananların günah işlemelerine alet olan; dünya hırsına: kapılmışlara, pintilere ve tüccarlara bir servet ve hazine yığma malzemesi olan; fitnecilerin Allah'a baş kaldırmasını körükleyen; iyi kimselerde kibri, böbürlen-*1 meyi, Allah'tan gafil olmayı, tembelliği meydana getiren ve ibadet erbabı için haktan uzaklaşmaya ve hakkı" unutmaya sebep olan parayı ve malı Sultan Alâeddin,; zenginlerden ve varlıklı kişilerden zorla aldı.Dünyada-1 ki bütün insan grupları içinde en çok yalan konuşan, en sahtekâr olan pazarcılara ve esnafa; doğruluğu be---
nimsemeleri, doğrulukla mal satmaları ve doğru söylemeleri için en ağır cezaları verdi; idam ettirdi, öldürdü. Fakat neticede onlara doğru olmayı öğretti.
Diğer taraftan o dönemde Şeyhülislâm Nizameddin Hazretleri, bîat kapısını, tarikata intisab etme yolunu herkese açmıştı. Günahkârlara hırka giydiriyor, tevbe ettiriyor, kendisine müridliğe kabul ediyordu. Ve özel kesimle halk, fakirle zengin, sultanla toplum, âlimle câhil, asil ile avam, şehirliyle köylü, gazi ile mücahid, köleyle hür herkese günahlardan tevbe etmeyi, temiz bir hayat yaşamayı öğretiyordu.
Bütün bu insanlar kendilerini şeyhin müridi kabul ettiklerinden dolayı pek çok günahlardan uzak duruyorlardı. Eğer müridlerden biri bir hata yapar da küçük bir günah işlerse, yeniden şeyhe bîat ediyor ve günahından tevbe ederek bir daha o günahı işlemeyeceğinin işareti olan hırkayı giyiyordu.
Şeyhe mürid olma edebi ve duygusu, bütün insanları pek çok iç ve dış kötülüklerden menediyordu. Genellikle halk şeyhe uymak için ve ona olan saygılarından dolayı kendilerini çokça ibadet etmeye veriyorlardı. Kadın, erkek, yaşlı, genç, halk, esnaf, hizmetçi, işçi hepsi, hepsi namaz kılıyor ve müridlerin çoğu kuşluk namazlarını dahi kaçırmıyorlardı.
Hayır sahibi bazı kişiler, şehirden (Delhi) Gıyas-pur'a kadar bazı dinlenme yerleri üzerinde barınaklar kuruyorlar; ağaç dallarından, yapraklardan örülen gölgelikler yapıyorlar, kuyular kazıyorlardı. Su ile doldurulmuş ibrikler, topraktan yapılmış testiler koyuyorlar, hasırlar, kilimler seriyorlar, her barınağa ve her gölgeliğe bir bakıcı ve bir de hizmetçi tayin ediyorlardı. Mü-ridler, tevbe eden iyi kimselere şeyhin kapısına kadar gidiş gelişlerinde, namaz kılacakları sırada abdest alacaklarında sıkıntı olmasın diye bu düzenlemeleri yapıJ yorlardı. Buralarda namaz kılanların büyük kalabalıklar teşkil ettikleri görülüyordu.
İnsanlar arasında günah işleme oranı azalmıştı.' Pek çok insan tarafından kuşluk, evvâbîn, teheccüd ve! zeval vakti sonrası namazları yarışırcasına kılmıyor ve-namazlarda daha çok sûre ve âyet okunmasında, bu nafile namazların daha çok rikkatle edâ edilmesinde^ daha çok nafile namaz kılınmasında yarış yapılıyordu.
Pek çok yeni mürid Gıyaspur'a gelip giderken eski müridlerden; şeyh gece teheccüd namazını kaç rekât kılıyor, her rekâtta ne okuyor, yatsı namazından sonra Hz. Peygambere ne kadar salât-ü selâm getiriyor, şeyhin mürşidi, Şeyh Ferîdüddin ve Şeyh Bahtiyar Kâkî gece ve gündüz ne kadar sâlât ve selâm okurlardı diye sorarlardı. Yeni müridler şeyhin eski müridlerinden bu türden bilgiler edinirler; oruç, nafile ibadet ve az yeme konusunda onlara sorular sorarlardı.
O güzel devirde, pek çok insanda Kur'an ezberleme zevki meydana gelmişti. Yeni müridler şeyhin eski mü-ridlerinin sohbetinde bulunurlardı. Eski müridlerin ibadet, tâat, dünya ile ilişkiyi terk, tasavvuf kitapları okumak, mürşidlerin güzel karakterlerini ve onların hareket tarzlarını anlatmaktan başka bir uğraşları yoktu. Dünya ve dünya ehline ait sözler, onların ağzından çıkmıyordu. Dünyacı birinin evine yüzlerini çevirmiyorlardı. Dünya ve dünyacıların konu edildiği hikâyeleri dinlemiyorlar, onu ayıp ve günah kabul ediyorlardı.
O mübarek devirde nafile ibadet yapmak ve ona bağlı bulunma meselesi o noktaya ulaşmıştı ki, padişah sarayında pek çok devlet erkânı, komutan, muhafız, saray hizmetlisi şeyhe mürid olmuşlar, kuşluk namazı ki-
hyorlar, hicrî ayların başı, ortası ve sonu ile Zilhiccenin 10'unda oruç tutuyorlardı.
Bir ay veya yirmi gün arayla salih ve iyi kimselerin toplantı yapmadığı, dervişlerin ilâhi dinlemek için toplanmadıkları, birlikte zikir yapıp gözyaşı dökmedikleri bir mahalle yoktu.
Şeyhin birkaç müridi mesddlerde, evlerde teravih namazları kıldırırken, Kur'an'ı hatmederlerdi. Durumlarını düzeltip iyi hal sahibi olmuş kimseler ise, Ramazanda, Cuma ve mübarek gecelerde uyumazlar, sabahlara kadar ibadet ettikleri için göz kapakları birbirine değmezdi. Şeyhin müridlerinden üst derecede olanları, sene boyunca gecenin üçte birini veya üçte ikisini te-heccüd namazı kılarak geçirirler; ibadet eden bazıları ise, yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılarlardı.
Şeyhin müridlerinden, benim de bildiğim birkaç adam vardı ki, şeyhin feyizli nazarıyla keşif ve keramet sahibi olmuşlardı. Şeyhin mübarek varlığı, onun feyizli nefesleri, kabul edilen duaları sebebiyle, bu ülkenin müslümanlarımn çoğunluğu ibadete, tarikata ve günahlardan arınmış tertemiz bir hayata yönelerek şeyhe mürid olmaya özendiler. Sultan Alâeddin bütün ev halkıyla birlikte şeyhe bağlandı, ona inandı. Her kesimden insanların kalbi iyiliği benimsedi.
Sultan Alâeddin devrinin son birkaç yılında pek çok insanın dilinden şarap, kumar, zina ve çeşitli günahlarla ilgili sözler hiç çıkmadı. Büyük günahlar insanlar nazarında kâfirlik gibi kabul edilmeye başlandı. Müslümanlar birbirlerinden utandıklarından dolayı açıktan faizciliğe, irtikâpçılığa yanaşamadılar. Esnaf arasında yalan söyleme, hile yapma, eksik tartma ve karışık mal satma alışkanlıkları kalktı.
Şeyhin hizmetinde bulunan pek çok talebe ve namlı şanlı insanların ilgisi tarikat hükümlerini anlatan tasavvuf kitaplarını okumaya çevrilmişti. Kûtu'l-Kulûb, Îhyâu'l-Ulûm, Îhyâu'l-Ulûm Tercümesi, Avârif, Keş-fu'l-Mahcûb, Taarruf Şerhi, Kuşeyrl Risalesi, Mirsâ-du'l-İbâd, Aynu'l-Kudât Mektubâtı, Kadı Hamidüddin Nâgurî'nin Leuâih ve Levâmih' i, Mir Hasan Secezî'nin Feuâidu'l-Fuâd kitabının pek çok alıcısı bulunuyordu. İnsanlar kitapçılardan, daha çok tarikat ve hakikat kitaplarını istiyorlardı. Kıvrımları arasında misvak ve tarak sokulmuş olarak görülmeyen sarık yoktu. Dervişlerin çok satın almasından dolayı ibrikler ve deri leğenlerin kıymeti artmıştı.
Hasıl-ı kelâm şu ki; Allah Teâlâ, Şeyh Nizameddin Evliya'yı, önceki asırlardaki Şeyh Cüneyd-i Bağdadî'nin, Şeyh Beyâzîd-i Bestamî'nin benzeri olarak yaratmıştı."[172]
Delhi'nin her kıyısının, köşesinin etkilendiği, Sultan sarayına ve Bin Sütun köşküne kadar, günahlardan tevbe etme, imam tazeleme ve hallerini.ıslah edip durumlarını düzeltme dalgalarının ulaştığı bu genel coşkunluktan ve eğilimden başka bir de insanlar arasında şu değişiklik meydana gelmişti. Uzun süredir içki ve çalgıdan, "yaşamaya bak" naralarından başka sesin yükselmediği, zihnî bir gururun ve ruhî çöküşün görüldüğü bu dünyada bir ilâhî aşk rüzgârı esmeye başladı, muhabbet serveti yaygınlaştı. Her yerde aşk ve elem konuşuldu. Hakikat ve marifet sözleri, arifane ve aşıkane şiirler her yeri inletti. Emir Hord ne güzel yazmış:
"Aşk ve muhabbet işinin yürüdüğü o dönemde bir pazar kuruldu. İnsanlar; vecdli şiirler dinlemekten hikâyeler işitmekten, ihlâs ve Allah'a yakarışlardan, kullara şefkat ve yumuşaklıktan, gönül alma ve gönül ehli kişilerin ayaklarına baş koymaktan başka meselelerden ve sözlerden zevk almaz oldular.[173]
Bu insanları eğitip, doğru yola çekme çizgisini, aşk ve muhabbet yolunu Hindistan'da uzaklara kadar götürmek ve uzun süre ayakta tutmak için Hâce Hazretleri; üstün yetenekli, baştan sona samimiyet olan halifelerine çok özen gösterdi, onlara büyük önem verdi. Olgun ve yetişkin şeyhler için gerekli olan bütün nitelikleri, meziyetleri ve üstünlükleri onlara kazandırmaya çalıştı. Onlara mücahedeler yaptırdı, kalplerini gözetledi. İçlerinde üstün yetenek taşıyan ama ilim süsüne sahip olmayanları ilim öğrenmeye, o konuda ilerlemeye yöneltti. Henüz gönüllerinden tartışma ve ilmî mücadele hevesi ve alışkanlığı gitmemiş olanları ıslah etti. Allah'ın kullarına önderlik yapmaya ve toplum hayatı içinde yaşamaya ehil olduğu halde, bir köşeye çekilme, yalnız yaşama, tek başına olarak ibadet, riyâzat ve zikir yapma arzusu, hevesi olanları; toplum hayatı içinde yaşamayı tercih etmeye ve Allah kullarının eziyetine, sıkıntısına katlanmaya mecbur etti. Kendisine hedef yaptığı amaç olan bütün insanları ıslah ve terbiye etme işine ve özel müridlerinden beklediği dine davet hizmetlerine mâni olacak şeyleri, hatta aksatacak olan küçük şeyleri dahi terketti.
Siyeru'l-Evliyâ' da şöyle yazılmaktadır:
Evedh bölgesinden olan üstün değerdeki dostları ve müridleri, kendi aralarında görüşerek; Mürşidler Sultanından okumaya, okutmaya ve ilmî tartışmalar yapmaya izin vermesini istemeye karar verdiler. Bu dostlardan her biri, her ne kadar derin birer âlim olup, Mürdişler Sultanının sohbet feyziyle Allah'ı zikretmekle meşgul idiyseler de kendisi ile bir ömür tükettikleri için hasreti, özlemi sonunda onları böyle bir isteğe itti.
Bu kişiler, Mevlânâ Celâleddin'i önlerine katarak, Hâce Hazretlerinin huzuruna geldiler. Onun üzerinde Allah'ı zikretmenin öyle birtakım tecellileri vardı ki, karşısında insanların söz söylemeye cesareti olmazdı. Mevlânâ Ceîâleddin'in biraz cesareti vardı. O, edeple arz edip dedi ki: "Efendim, izin verirseniz arkadaşlar ara sıra kendi aralarında tartışmalar yapsınlar." Mürşidler Sultanı; bu teklifin bu âlimlerin arzusu olup Mevlânâ Ceîâleddin'in onların temsilcisi olduğunu anladı. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Ben ne yapayım, ben bunlardan başka bir hizmet bekliyorum."
Daha sonraları Hâce Hazretlerinin en büyük halifesi ve asıl temsilcisi olan ve "Delhi'nin çırası" adıyla ismi bütün dünyada parlayan Mevlânâ Seyyid Nâsırud-din Mahmud; herhangi bir ormana, ıssız bir yere veya dağa gidip oturarak Allah'ı zikretmekle ömür tüketmeyi şiddetle arzuluyordu. Bir gün o, Emir Hüsrev'i aracı yapıp göndererek şöyle söyletti: "Bu naçiz Evedh bölgesinde yaşamaktadır. Halkın akınından dolayı ibadet ve zikir meşguliyetlerimde aksamalar olmaktadır. İzin verirseniz bir ovaya veya dağa çekilerek gönül rahatlığı içinde ibadet edeyim." Emir Hüsrev, bu haberi arzedince Hâce Hazretleri:
"Ona de ki: Kesinlikle insanlar arasında yaşayacaksın ve insanların eziyetine, sıkıntısına sabredeceksin. Onlara karşılık cömertlik ve fedakârlık yapacaksın."[174] buyurdu.
Multanlı Mevlânâ Hüsameddin, halifelik aldıktan sonra şöyle arz etti: "Eğer izin verirseniz şehri terkede-yim ve bir pınar kenarında yerleşeyim. Çünkü şehirde ancak kuyu suları var, bu suyla abdest almak gönlümü tatmin etmiyor." Hâce Hazretleri ona şöyle karşılık verdi: "Hayır, mutlaka şehirde kal. Normal bir insan gibi yaşa ve davran. Nefis, seni rahat ve itminanla düşünemeyeceğin bir yere götürmeyi istiyor. Sen şehirden uzağa çekip gittiğin ve bir pınarın kenarında yerleşmeyi benimsediğin takdirde; şehirli olsun, yabancı olsun, insanlar senin izini bulup sana ulaşacaklar. Falan derviş falan yere yerleşmiş diye herkes tarafından bilinecek. Sonra bütün vaktini berbat edecekler. Bundan başka kuyu suyu konusunda âlimlerin değişik görüşleri vardır ve şeriat bu meselede genişlik göstermiştir." [175]
Allah Teâlâ Hâce, Hazretlerine çok üstün ve değerli halifeler bahsetmişti. Onların içinden aşağıda isimleri gelecek olanlar özellikle ünlü ve seçkinleridirler:
1. Mevlânâ Şemseddin
Yahya.
2. Şeyh Nasîruddin
Mahmud.
3. Şeyh Kutbuddin
Münevver Hansevî.
4. Şeyh Hüsameddin Multânî.
5. Mevlânâ Fahreddin Zerrâdî.
6. Mevlânâ Alâeddin Nîlî.
7. Mevlânâ Burhaneddin Garib.
8. Mevlânâ Yusuf
Çendîrî.
9. Mevlânâ Sirâceddin Ahî Sirâc.
10. Mevlânâ Şihabeddin. [176]
1. Hâce Ebu Bekir.
2. Mevlânâ Muhiddin
Pîaşânî.
3. Mevlânâ Vecihüddin Pâilî.
5. Mevlânâ Fasihüddin.
6. Emir Hüsrev.
7. Mevlânâ Celâleddin.
8. Hâce Kerimüddin Semerkandî.
9. Emir Hasan Alâ Secezî.
10. Kadı Şerefüddin.
11. Mevlânâ Bahâeddin Edhemî.
12. Şeyh Mübarek Gopamevî.
13. Hâce Müeyyidüddin Kürdî.
14. Hâce Tâceddin Dâverî.
15. Hâce Ziyâeddin
Baranı.
16. Hâce Müeyyidüddin Ensârî.
17. Hâce Şemseddin Hâherzâde.
18. Mevlânâ Nizamüddin Şirâzî.
19. Hâce Sâlâr.
20. Mevlânâ Fahreddin Mirethî.
Bunlardan Şeyh Nasıruddin Çırâğ-ı Delhi Hazretlerine, Hâce Hazretleri özel halifelik bahşetti ve onu kendi yerine geçmek üzere temsilci yaptı. O adım adım şeyhinin hareketlerine göre hareket ediyordu. O, son derece uygunsuz şartlarda ve sert siyasî ortamda bile bu hidayet ve irşad çırasını söndürmeyip parlak tuttu. Şairin (İkbal) dediği gibi:
"Allah'ın kendisine Hüsrev tarzı verdiği o yiğit derviş;
Rüzgâr ne kadar şiddetli ve sert esse de çırasını sürekli ışık saçar tuttu."
Firûz Tuğluk'un tahta geçmesinden sonra Hindistan'a feyz ve bereketler serpilmesinde Seyyid Nasıruddin Hazretlerinin eli ve rolü vardı. Tam 32 sene boyunca devlet merkezi Delhi'de kalarak Çeştiyye tarikatının merkez düzenini başarıyla yürüttü. Sonra o çıradan başka bir çıra aydınlandı. O aydınlanan çıra sadece Güney Hindistan'ı değil, bütün Hindistan'ı baştan başa aşk ve muhabbet ateşi ile ısıttı, aşk ve muhabbet kokusu ile güzel kokulara bezedi. İşte bu kişi, Gülberge'de defnedilmiş olan Seyyid Mahmud Geysûdırâz Hazretleridir (ö. H. 825). Onun hakkında nazar sahibi bir zât şöyle demiştir.
Beyit:
"Her kim ki Seyyid Geysûdırâz'a mürid olmuştur, Vallahi yalan değil; o, gerçek bir hak âşığı olmuştur."
Delhi'nin Çırası Seyyid Nasıruddin Hazretlerinin diğer halifesi Allâme Kemaleddin idi (ö. H. 756). Bunun oğulları ve halifeleri bu tarikat çizgisini bu yüzyıla kadar bütün canlılığıyla ayakta tuttu. Bu çizgi üzerinde Yahya Medenî hazretleri, Şah Kelîmullah Cihanâbâdi, Mevlânâ Şah Fahreddin Dehlevî, Hâce Nur Muhammed Mehâravî, Şah Niyaz Ahmed Berelevî ve Hâce Süleyman Tunusevî gibi zamanın nadir yetiştirdiği kimseler gelip geçmiştir. Onlar Allah aşkını gönüllere yerleştirmişler, yüzbinlerce Allah kulunun kalplerinde Allah aşkının ve Allah yolunun ateşini yakmışlardır.
Delhi'nin Çırası Nasıruddin Hazretlerinin halifeleri arasında olan Şeyh Abdülmuktedir Kindî, Şeyh Ahmed Thâniserî ve Mahdunı-ı Cihaniyan Cihangeşt diye tanınan Şeyh Celâleddin Hüseyin Buharî özellikle zikredilmeye lâyık kimselerdir. Onlardan her biri devrinin şeyhi ve insanların yönlendiricisi idi.
İrşad postuna birbiri arkasına, iki büyük şeyh; Hâce Nizameddin ve Delhi'nin Çırası Nasıruddin Hazretlerinin oturduğu Delhi'nin merkez tekkesinden sonra, Hindistan'ın değişik yerleri olan Pandoh, Luknoti, Devletâbâd, Gülberge, Burhanpur, Zeynâbâd, Mandu, Ahmedâbâd, Sâfîpur, Mangpur ve Sellun'da Çeştî tekkeleri kuruldu. Bunlar asırlar boyu bir çıradan diğer
çırayı yakıp aydınlattı ve aşkla muhabbet, ihlâsla sadakat, üstün gayretle cesaret, halka hizmet, fedakârlıkla cömertlik, dervişlikle iffetlilik, ilimle marifet mumunu ışxk saçar tuttular.
Hindistan semalarını bazen gaflet ve maddecilik sarmış ve bazen de öyle zannedilmiş ki, bütün bir memleket kuru bir yaprak gibi gaflet ve zevk-ü safa seylabmda akıp gitmek üzeredir. İman ve aşk servetinin bulunduğu gemi de batmak üzeredir. İşte böyle durumlarda, malı mülkü yakmış kül etmiş olan bu yanık gönüllüler o gönül servetini korumuşlar ve bu ateşi herhangi bir yerde yakmaya devam ettirmişlerdir.
Bu tekkelerden herbirinin yaptığı hizmetleri, dinî çalışmaları ve insanları ıslah etmek konusunda yaptıkları gayretleri dile getirmek için ayrı büyük bir kitap yazmak gerekir.
Bilhassa Bengal bölgesinde Pandalı Şeyh Alâülhak, Pandalı Nur Kutbuâlem Hazretleri, Dekken bölgesinde Şeyh Burhaneddin Garib, onun halifelerinden Şeyh Zeyneddin, Şeyh Yâkup, Şeyh Kemaleddin, daha sonra onun halifeleri Kutbuâlem Abdullah ve onun oğlu Halife Şah Âlem; dervişlik postuna oturarak kendi dönemlerinin sultanlığım yapmışlardır. [177]
Mürşidler Sultanı Hâce Hazretleri, halifelerine mürşidlerine son derece önem verir, özenle, dikkatle onları terbiye edip yetiştirirdi.
Sultan Alâeddin Hılcî'nin devlet ileri gelenlerinden ve saray mensuplarından büyük bir mevkiye sahip Hâce Müeyyidüddin adlı biri vardı. Hâce Hazretlerine intisab edip bağlandı. Bu bağlılık o kadar ilerledi ki kendisine, devlet mevkiinden, saraydan bezginlik geldi, Hâce Hazretlerinin hizmetinde, yanında kalır oldu, Sultan bu zâta çok değer verir, onun saraydaki varlığı-İ! nın gerekliliğini hissederdi. Bir mabeyinci aracılığıyla Hâce Hazretlerine şikâyette bulunarak dedi ki: "Hazret her birini kendisi gibi yapmak istiyor." Hâce Hazretleri buna karşılık; "Kendisi gibi ne demek, kendisinden daha iyi..." buyurdu.
Hâce Hazretlerinin sohbetinde bulunup terbiyesi altında kalmakla sadece ibadet, riyâzat zevki ve kendini ıslah edip, manen ilerleme düşüncesi meydana gelmiyordu. Bu kişilerin kalplerinde, İslâmı yaşamaya davet ve İslâm buyruklarım insanlara tebliğ etme coşkusu, iyiliği emredip kötülükten menetme cesareti, gayreti, dönemin sultanları karşısında hak sözü söyleme cür'eti, korkusuzluğu ve cesareti de meydana geliyordu. Bu ise, Allah'ı zikretmenin ve Allah ehli kişilerin sohbetinde bulunmanın şaşmaz sonucudur. Hangi
kalpte Allah korkusu yerleşirse o kalpten tabii olarak Allah'tan başkasının korkusu çıkıp gidecektir. Dünya hırsından kurtulan kalpte hiç kimsenin korkusu, haşmeti olamaz ve o kalp hiç kimseden korkup çekinmez. Yaratıcının azametinin ve yaratılanların gerçek değerinin ne olduğunu müşahade eden kimse için; dünya sultanlarının azameti, ihtişamı, onların saraylarının göz kamaştıran debdebesi ve prensipleri, onların grup grup hizmetçileri, muhafızları çocuk oyuncağından daha fazla değer taşımaz. Azamet ve saltanat gösterileri karşısında, o hiçbir zaman hak sözü söylemekten geri durmaz.
İşte bu gerçek tevhid
inancının ve Allah'tan başkasından kopuşun tabii sonucu, hakiki tasavvufun
özelliği, Allah ehli yiğitlerin ve kâmil dervişlerin karakteridir. Hâce
Hazretlerinin terbiyesinden geçmiş müridle-ri, hak sözü söylemenin ve
korkusuzluğun öyle örneklerini göstermişlerdir ki, benzerini bulmak kolay
değildir.[178]
Sultan Muhammed Tuğluk'un haşmetini .ve diktatörlüğünü bütün tarih öğrencileri bilir. Bir keresinde o, Hansî yakınından geçmiş, oradan 10 km. uzakta Bensi denen yerde otağını kurmuştu. Sultan, o devirde zulmü ve katılığı, merhametsizliği ile tanınan Nizameddin Merzibârî'yi, Hansi kalesini kontrol için gönderdi. O, Şeyh Cemaleddin Hansavî'nin torunu ve Mürşidler Sultanının halifesi olan Şeyh Kutbuddin Münevver'in evinin yanına gelince; "Bu kimin evidir?" diye sordu. Oradaki insanlar, "Hâce Hazretlerinin halifesi Şeyh
Kutbuddin'in evidir" dediler. Bunun üzerine: "Tuhaf şey, Padişah bu civara gelsin de Şeyh ona selâm vermeye gelmesin!" dedi.
Nizameddin Merzibârî geri dönüşünde olanları Sultana arz etti. Bir de dedi ki: "Mürşidler Sultanının Hansi'de bir halifesi vardır. Siz efendimize selâm vermeye gelmemiştir." Bunu duyan Sultan kızdı ve o anda, çok mağrur, makam mevki düşkünü bir adam olan Hasan Serbîrehne'yi, Şeyh Kutbuddin'i alıp getirmek üzere gönderdi.
Hasan Serbîrehne, evin yakınma geldiğinde, tek başına yürüyerek Şeyhin sofasına girip, âcizane ve hürmetkârâne bir tavırla oturdu. Şeyh içeri çağırdı. Hasan içeri girip, Sultanın kendisini istediğini bildirdi. Şeyh bunun üzerine; "Benim arzuma bağlı mıdır, değil midir?" diye sorunca, Hasan; "Sultanın fermanı benim sizi mutlaka alıp götürmemi gerektiriyor dedi. Bunun üzerine Şeyh: "Allah'a şükür ki ben kendi arzumla gitmiyorum" dedi. Sonra ev halkına dönerek, "Sizi Allah'a emanet ediyorum" dedi, namazlığını omuzuna attı, asasını eline aldı, yaya olarak yola koyuldu. Hasan, ata binmesini teklif edince; "Hayır, benim gücüm var, yaya yürüyebilirim" dedi.
Bensi'ye ulaştıklarında Sultanın haberi oldu. Delhi'ye gitmelerini emretti. Delhi'ye varınca saraya gelmesi istendi. Şeyh, Barbek'in vekili olan Fîrûz Şah'a; "Biz fakir insanlarız, sultanların huzuruna çıkış kaidelerini bilmeyiz. Sen nasıl tavsiye edersen öyle hareket edelim" dedi. Fakir dostu, sağlam inançlı olan Fîrûz dedi ki: "Bazı adamlar sizin aleyhinizde Sultanın kulağını çok doldurdular. Eğer biraz saygı ve yumuşakbaşlı-lıkla hareket ederseniz daha iyi olur."
Sultan sarayının koridoruna ayak bastıklarında vezirler, komutanlar, devlet erkânının her kademesinde bulunanlar iki sıra halinde dizilmişlerdi. Hansi'den beri birlikte gelen küçük yaştaki oğlu Nureddin, hiçbir zaman Sultan sarayını görmediğinden dehşete düştü, kendisini bir korku aldı. Şeyh Kutbuddin oğluna yüksek sesle: "Yavrum Nureddin! el-azametü vel kibriyâu lillâh=Büyüklük, haşmet, ihtişam Allah'a aittir" dedi. Oğlu Nureddin diyor ki: "Bunu duyar duymaz içimde bir kuvvet ve cesaret hissettim. Dehşet duygusu gitti, içine düştüğüm panik hali silindi. Ve orada dikilen vezirler, komutanlar bana keçiler gibi görünmeye başladılar."
Sultan, şeyhin gelmekte olduğunu anlayınca ayağa kalktı. Eline yay alarak, ok atma işiyle uğraşıyormuş gibi göründü. Şeyh yaklaşınca âdetinin aksine saygı gösterdi ve tokalaştı. Şeyh güçlü bir şekilde Sultanın elini tuttu. Sultan dedi ki: "Ben sizin yakınınıza kadar vardım da siz bana hiç iltifat buyurmadınız. Ziyaretinizle bize şeref vermediniz." Bunun üzerine şeyh: "Bu derviş kendini sultanlarla görüşmeye yetkili görmemekte, bir köşeye çekilerek Sultana ve ehl-i Islama dua etmekle meşgul olmaktadır. Onu mazur sayınız" dedi.
Sultan bu sözden çok etkilendi. Kardeşi Fîrûz Şah'a: "Şeyhin arzusu nasılsa öyle yap" dedi. Şeyh Münevver buna karşılık şöyle buyurdu: "Ben fakirin arzusu; dedesinin ve babasının huzur köşesine geri gitmektir." Fîrûz Şah, bu isteği yerine getirdi.
Şeyh geri gittikten sonra Sultan, bir saray yetkilisine dedi ki: "Hangi büyük zâtlarla tokalaşma durumunda olmuşsam, kim benimle el tutuşmuşsa onun elinde bir titreme oluyordu. Fakat Şeyh Münevver o kadar güçlü bir şekilde tokalaştı ki, kendisinde en ufak bir korku ve endişe olmadığı anlaşılıyordu."
Sultan, Fîrûz Şah'ı ve Mevlânâ Ziyaeddin Baranî'yi yüzbin tinke (büyük bir miktar para) ile Şeyh Münev-i ver'in huzuruna gönderdi. Şeyh bunu görünce: "Allah'a" sığınırız. Bu derviş bu yüzbin tinkeyi nasıl kabul eder."' buyurdu. Onlar geri dönüp Sultan'a durumu bildirdi-/ ler. Sultan; "Yüz bini kabul etmezse elli bini takdim edin" dediyse de Şeyh onu da kabul etmedi. Bunun üzerine Sultan; "Eğer Şeyh bunu da kabul etmezse halk, bana ne der" dedi. Nihayet miktar iki bine kadar indi.;; Fîrûz Şah ve Mevlânâ Ziyaeddin, Şeyhe; "Bundan daha azını biz sultanın huzurunda ağzımıza alamayız" dediler. Şeyh ise buna şöyle karşılık verdi: "Sübhanallah. Derviş için iki kilo prinçle yüz gram yağ yeterlidir. O, bu binlerce parayı ne yapacak?"
Fîrûz Şah ve Mevlânâ Ziyaeddin, binbir çeşit yolla Şeyhi ikna ettiler de o, iki bin tinkeyi kabul etti. Sonra bu parayı tarikat mensuplarına ve ihtiyaç sahiplerine dağıtarak Hansi'ye geri döndü.
Sultan Muhammed Tuğluk, Delhi halkının Dîvgîr şehrine göç ederek yer değiştirmesini emrettiği dönem-' de; Sultan, Türkistan ve Horasan'ı da kendi idaresi al-; tına almayı ve Cengiz Han'ın oğullarının kökünü kazımayı arzu etti. İşte o zamanda Delhi'nin ve Delhi civarının ne kadar ileri gelenleri, rütbeli kişileri varsa, hemen gelmelerini, büyük büyük otağlar, çadırlar kurmalarını, o otağlarda kürsüler konularak, büyük âlimlerin onlar üzerinde konuşmalar, vaazlar yapmalarını, halkı cihada teşvik etmelerini emretti. O gün Hâce Nizamed-din Hazretlerinin özel halifeleri olan Mevlânâ Fahred-din Zerrâdî, Mevlânâ Şemseddin Yahya ve Şeyh Nası-ruddin Mahmud'un da orada bulunmaları istendi. Hâce Hazretlerinin çok güçlü bağlılarından müridi ve Mevlânâ Fahreddin Zerrâdî'nin talebesi olan ve Saray sekreterliğini de yürüten Şeyh Kutbuddin Debîr, Mevlânâ Fahreddin'i herkesten önce Sultan'ın huzuruna çıkardı. Mevlânâ, Sultanla görüşmekten çok çekiniyordu. Birkaç kere demişti ki: "Ben kendi başımı o kişinin sarayında kesilmiş ve yere atılmış olarak görüyorum." Yani ben, hak sözü söylemekten vazgeçmem. O kimse de beni affetmez, demek istemişti. Mevlânâ, Sultan eyvanına girerken Şeyh Kutbuddin Debîr, Mevlânâ'nın ayakkabılarını aldı, hizmetçiler gibi koltuğunun altına koyarak ayakta bekledi. Sultan ona hiçbir şey demedi. Mevlânâ ile konuşmaya devam etti.
Sultan dedi ki: "Cengiz Han'ın oğullarının kökünü kazımayı düşünüyorum. Bu işte bana yardımcı olun." Bunun üzerine Mevlânâ; "İnşaallah" deyince, sultan; "Bu şüphe ve tereddüt belirten bir sözdür" dedi. Mevlânâ da; "Gelecekle ilgili olan şeyler için ancak böyle söylenir" buyurunca, Sultan düşünceye daldı ve, "Bana biraz nasihat ediniz" dedi. Bunun üzerine Mevlânâ; "Öfkeni yen" buyurdu. Sultan; "Hangi öfke?" deyince, Mevlânâ; "Yırtıcı hayvanlara mahsus olan öfkeyi" buyurdu.
Bu söz karşısında
Sultan o kadar kızdı ki, yüzünden öfkesi belli oldu ama hiçbir şey demedi.
"Yemeği getirin" dedi. Sultan sofrası kuruldu. Sultanla Mevlânâ,
ikisi birden aynı tabaktan yiyorlardı. Mevlânâ öyle isteksiz tarzda yiyordu ki,
Sultanla aynı tabaktan yemek yemekten hoşlanmadığı belli oluyordu. Sultan
kendisine daha çok ilgi göstermek için, etleri kemiklerinden ayırarak
Mevlânâ'nın önüne koyuyordu. Mevlânâ zevksiz, isteksiz bir şekilde, azar azar
yiyordu. Sonra sofra kaldırıldı. Sultan, Mevlânâ'yı uğurlarken bir yün elbise
ve bir para kesesi takdim etti. Fakat elbise (hırka) ve kese Mevlânâ'nın eline
geçmeden önce Şeyh Kutbuddin Debîr elini
uzatıp onları aldı.
Uğurlamadan sonra Sultan Şeyh kutbuddin Debîr'e; "Ey düzenbaz adam; sen ne yaptın da böyle davrandın, dedi. "Önce Fahreddin'in ayakkabılarını koltuğuna aldın. Sonra onun hırkasını ve kesesini yakaladın ve onu benim kılıcımdan kurtararak belâyı başına aldın." Şeyh Kutbuddin Debir ise şöyle cevap verdi: "Mevlânâ Fahreddin benim hocamın ve benim mürşidimin halifesidir. Bana yakışan saygı göstererek onun ayakkabılarını başım üzerine koymamdır. Koltuğumun altına almak pek fazla önemli bir şey değildir. Bu hırka ve kese çok önemli bir şey mi?" Sultan ona; "Bu küfür karışan inançları bırak, yoksa ben seni katlederim" dedi.
Son zamanda Mevlânâ Fahreddin, Sultan huzurunda anıldığı zamanlarda, Sultan ellerini vurarak; 'Yazık ki Fahreddin benim kan içen kılıcımdan kurtuldu" derdi. [179]
Her ne kadar Çeştî tarikatı müridleri devrin sul-tanlarıyla ilişki kurmamaya ve saraydan, padişahtan uzak durmaya karar vermişler, bu kararı kendileri için ve tarikatları için sürekli bir prensip yapmış idiyseler de; onlar yine de dönemin padişahlarına yol göstermekten, onların hareketlerini kontrol etmekten gaflet içinde değillerdi. Her ne zaman, onlara doğru yol gösterme veya daha iyi bir davranış tarzı seçme ya da kendi manevî tesirlerini kullanma fırsatı ele geçirdiklerinde, bu altın fırsatı hiçbir zaman elden kaçırmamışlardır.
Hindistan'm merkez idaresinin çeşitli yöneticilerinden ve eyaletlerin iç işlerinde serbest idarecilerinden birçok kimseler bu Çeştî şeyhlerine sevgi, saygı bağları taşıyorlardı. Bu ilgi ve ilişkiden dolayı pek çok kötülükler giderilmiş, pek çok haramların kapısı kapatılmış, pek çok şeriat emri, adalet ve halkı gözetme duygusu yaygınlaşmıştı.
Hindistan sultanları arasında, Sultan Fîrûz Tuğ-luk'un sahip olduğu; temiz yaşayış, temiz duygular, halkını gözetmesi, merhamet ve insanlığı, herkesin refahını sağlaması, zulümleri yok edip İslâmı yaymadaki üstünlükleri, okullar açması vs. gibi özelliklerde, Hindistan'ın başka bir sultanının ona denk olduğu görülmemiştir. Sirâc-ı Afifin; Fîrûz Şahı Tarihi' nden, bu sultanın imar çalışmaları, o devrin bereketi, bolluğu, ülkenin huzur içinde ve her tarafın pırıl pırıl bir görünümde oluşu bir nebze olsun anlaşılmaktadır. Ferişte Tarihi'nin yazarı şöyle diyor:
"O, faziletli, adaletli, şerefli, merhametli, sabırlı, yumuşak kalpli bir padişahtı. Halk ve asker ondan mennundu. Onun idaresi döneminde hiç kimsenin zulmetmeye cesareti yoktu."[180]
Yazar, onun devlet düzeninin üç büyük özelliğini belirtmektedir:
1) O, hiçbir müslüman veya zimmîyi cezalandırmadı. İyilikleri, ikramları yüzünden kalpleri okşayıp kazandı ve insanlara baskı yapmasına, ceza vermesine gerek kalmadı.
2) Vergiyi, haracı halkın verme gücüne uygun olarak aldı. Önceki padişahların prensibi olan, vergilerde artırım yapmayı durdurdu. Halk hakkında hiçbir bozguncunun şikâyetlerini dinlemedi. Onun sayesinde ülke mâmur oldu, halk huzur ve bolluk içinde yaşadı.
3) Devletin idarî makamlarına ve bölgelerin eyalet temsilciliklerine dindar ve Allah'tan korkan insanları getirdi. Ahlâksız, bozguncu, edepsiz insanlara makam mevki vermedi. Hadis-i şerifte buyuruîan; "insanlar kendilerini idare edenlerin dini (karakteri) üzere olurlar. " prensibine uygun olarak devlet idarecileri, komutanlar, valiler ve bütün devlet işini yürüten sorumlular da onun peşinden gidip, onun gibi davrandılar.[181]
Fakat pek çok insanın, Fîrûz Şah'ın tahta geçişinde ve onun kendi davranışlarını düzeltmesinde, Delhi'nin Çırası Hace Nasıruddin'in özel bir rolü olduğunu; onun devleti başarıyla idare etmesinde, girişimi erindeki başarısında onun dualarının ve teveccühlerinin çok büyük payı olduğunu bildiklerini sanmıyoruz. Sirâc-ı Afif şöyle yazıyor:
"Sultan Muhammed Tuğluk, Thath bölgesindeki isyanı bastırmak için gittiğinde, Şeyh Nasıruddin Hazretlerini de yanına almıştı. Sultan ölünce Sultan Fîrûz Şâh tahta geçmişti. Şeyh Nasıruddin Hazretleri Fîrûz Şah'a; bu insanlara karşı adaletli, insaflı davranacak mısın, yoksa ben bu biçareler içirt Allah'tan, başka bir sultan mı dileyeyim, diye haber gönderdi. Sultan Firûz; "Allah Teâlâ'mn kullarına yumuşak, adaletli, insaflı davranacağım" diye cevap verince, Şeyh Hazretleri buna karşılık; "Eğer insanlara karşı böyle davranacaksan ben de senin için Allah'tan kırk sene isteyeceğim" diye haber gönderdi. Gerçek de tamamen böyle oldu. Sultan Fîrûz kırk sene boyunca devleti idare etti."[182]
Sultan Muhammed Şah Behmenî'yi (759-766) bütün Dekken mürşidleri, padişah kabul etmiş, uzaktan veya yanma gelerek onun eline bîat etmişlerdi. Fakat Şeyh Burhaneddin Garip Hazretlerinin halifesi ve post-nişîni Şeyh Zeyneddin Hazretleri, (ö. H. 801) padişahın şarap içtiğini ve şeriatın yasaklamış olduğu şeyleri işlediğini duyduğundan dolayı bîat etmeyi reddetti ve şöyle buyurdu:
"Allah'ın kullarını idare etmeye, onlara hükmetmeye ehil olan kişi; İslâm prensiplerine uymaya çalışan ve yalnızken veya insanlar arasında iken, hangi durumda olursa olsun şeriata aykırı olan şeylere yaklaşmayan kimsedir."
H. 767'de Sultan, Devletâbâd şehrine muzaffer olarak girince Şeyh Hazretlerine haber göndererek; "Ya siz saraya kadar gelip benimle görüşünüz veya benim halife olduğumu belirten kendi el yazınızı bana gönderin" dedi. Buna cevaben şeyh şöyle dedi:
"Bir keresinde herhangi bir sebeple bir âlimle, Peygamber soyundan gelen bir zat ve halktan kimsesiz bir adam kâfirlerin eline esir düştüler. Kâfirler bu üç kişiyi puthaneye götürüp puta secde edenin canının bağışlanmasına, reddedenin öldürülmesine karar verdiler. Önce âlim götürülerek putlara secde etmesi istendi. O, Kur'an-ı Kerim'in, ölüm tehlikesi karşısında buna izin verdiğini bildiği için istenileni yaptı. Ve puta secde yaparak canını kurtardı. Peygamber soyundan gelen kişi de âlime uydu, onun yaptığını yaptı. O kimsesiz, cahil adama sıra gelince dedi ki: "Benim bütün hayatım çirkin işler yapmakla geçti. Ben âlim değilim, peygamber soyundan da değilim ki, sahip oldukları fazilet ve üstünlüğe güvenerek ben de öyle yapayım." O, öldürülmeyi göze aldı, puta secde etmedi. Benim durumum da işte o kimsesiz adamın durumuna benzemektedir. Ben senin her çeşit zulmüne, kötülüğüne sabredeceğim ama ne senin huzuruna geleceğim, ne.de senin elini tutup bîat edeceğim."
Sultan, buna çok öfkelendi ve şeyhin şehirden çıkıp gitmesini emretti. Şeyh hiç durmadan namazlığını omuzuna attı ve Şeyh Burhaneddin türbesine gidip kabrinin ayak ucuna asasını dikti. Namaz seccadesini serip oturdu. "Artık hangi erkek varsa gelsin beni yerimden oynatsın" dedi.
Padişah, Şeyhin bu sağlamlığım, iyi niyetini ve dürüstlüğünü görünce pişman oldu, kendi eliyle şu mısra-yı bir kağıda yazarak Sadr-ı Şerif eliyle gönderdi:
"Ben sana bağh olan biriyim, sen de bana bağlı olan ol."
Şeyh şöyle buyurdu: "Eğer Sultan Muhammed Gazi, şeriatın yolunu ve prensiplerini koruyacak, onu her tarafa yaymaya çalışacaksa, devletin idaresi altında bulunan yerlerden bir çırpıda meyhaneleri kaldırıp babasının yolunda hareket ederek insanların karşısında şarap içmeyecekse ve kadılara, âlimlere ve vezirlere emir vererek; iyiliği emredip, kötülükten menetmeye çalışmayı yürütecekse bu Zeyneddin'den daha fazla padişahın başka bir dostu ve iyiliğini isteyen olmayacak." Sonra aşağıdaki şiiri mübarek kalemiyle yazıp gönderdi:
"Yaşadığım sürece iyilikten başka bir şey yapmayayım;
Temiz kalplilikten ve güzel huyîuluktan başka bir şey yapmayayım.
Bize karşı kötülük yapan o kimselere,
Elimize geçtiklerinde iyilikten başka bir şey yapmayayım."
Sultan Muhammet! Şah, adının yamnda Gazi unvanım görünce çok memnun oldu ve padişahm unvanları arasına bunun da katılmasını emretti.
Şeyh Hazretleri ile görüşmesinden önce Sultan idareyi Mesned Ah" Han Muhammed'e havale edip kendisi Gülberge'ye geldi. İçki dükkanlarını kapatarak şeriatın emrini uygulamaya bütün gücüyle çalıştı. Dekken bölgesinin ta uzaklarda, tanınmış hırsızları, bozguncuları ve eşkıyalığı, yol kesiciliği kendine meslek edinenleri yok etme planları yaptı. Altı yedi ay içinde ülke bunlardan temizlendi. Anlatıldığına göre; altı ay içinde hırsız ve yol kesicilerden 20 bin baş kesilip çevreden Gülberge'ye getirildi.
Bu süre boyunca Sultan; Şeyh Zeyneddin Hazretlerine sürekli mektup yazdı ve samimiyetini, saygısını durmadan ilerletti. Şeyh de onu cesaretlendirmekten, yaptığı hizmetleri takdir etmekten ve doğru yolu gösterip kendisine tavsiyelerde bulunmaktan geri durmadı[183]
Çeştîlerin anlı şanlı tekkelerinin kurulduğu Hindistan'ın bölgelerinde, eyaletlerinde onlar, o bölgelerdeki İslâm idarelerine ve İslâm padişahlarına yol göstermekten ve İslâm idaresini korumaktan, güçlendirmekten gafil olmadılar. Pandoh'ta kalan, orada İslâm'ın kuvvetlenmesini sağlayan Bengal'in meşhur tekke mensupları burada İslâm idaresi son bulmaya başlayınca harekete geçtiler ve yeniden bunu sağlamaya güçleri yettiğince çalıştılar. Prof. Halik Ahmed Nizamî, Çeştî Mürşidleri Tarihi kitabında şöyle yazıyor:
"Nur Kutbu Âlem Hazretleri, Şeyh Alâülhak'm oğluydu. O, irşad görevinde hizmet ettiği sıralarda, Ben-gal idaresi çok nazik bir dönemden geçiyordu. Racah-ğm bir kazası olan Betoriyye'de geniş toprakları olan Raca Kenis, Bengal tahtını ele geçirmiş ve bütün gücünü müslümanları yok etmeye vermişti. Nur Kutbu Âlem Hazretleri doğrudan doğruya ve Seyyid Eşref Cihangir Semnânî vasıtası ile Sultan İbrahim Şarkî'yi Bengal'e saldırmaya davet etti. Seyyid Eşref Cihangir'in derlediği hatıralarda o tatlı üsluplu mektuplar bilhassa okunmaya, incelenmeye değer. O mektuplarda bu siyasî kargaşa bütün genişliğiyle anlatılmıştır. Seyyid Eşref Cihangir'in Nur Kutbu Âlem Hazretlerinin mektubuna cevap olarak yazdığı mektup; Bengal bölgesinde Çeştî müridlerinin yaptıkları büyük hizmetlere yeterli derecede ışık tutmaktadır."[184]
Tarihin geniş hazinesinden örnek bir avuç toprak gibi olan bu birkaç olay, tarihî bir sıra gözetilmeden bir araya toplanmıştır. Çeştî şeyhlerinin tasavvufu, tarikatı, sadece insanlardan uzak kalıp yalnızlığa çekilmekten, nefsini öldürmekten ve dünyayı terketmekten -İkbâl'in deyimiyle- "Başını kuma gömmek ve koyun kuzu gibi hareket etmek"ten ibaret değildi. Onlar kendi devirlerinde zamanın akışını değiştirmek ve devrin ahvalini düzeltmek için bütün güçleriyle çalışmışlardır. Diktatör padişahlarm yüzüne karşı hak sözü söylemekten, onların yanlış gidişatına karşı koymaktan ve onlara güzel tavsiyelerde bulunup memleketi güzel idare etmeye yöneltmekten sakınmamışlardır. Bunların çok değerli, cesaretli, üstün amaçlı şeyhlerinin eline firsat geçtiğinde onlar; bozulan düzeni ıslah etmeye ve değiştirmeye çalışmaktan kaçınmamışlardır. [185]
Çeştîye tarikatının temeli, Hindistan'da daha ilk günden itibaren îslâmı yayma ve tebliğ etme prensibi üzerine kurulmuştu. Tarikatın yüce kurucusu Hâce Muînüddin Çeştî hazretlerinin elini tutarak o kadar çok sayıda insan müslüman oldu ki, tarihin o karanlık dehlizinde bunun miktarını tahmin etmek imkânsızdır.
Genellikle, Hindistan'da Müslümanların sayısının bu kadar büyük miktara ulaşması, daha çok Hâce Ni-zameddin Hazretlerinin gayretlerine ve onun manevî tesirine borçlu olduğu kabul edilmektedir. Bu insanların büyük bir bölümü Hâce Hazretlerinin manevî gücü, ilhaimndaki üstün seviyesi ve Allah katında makbul bir kul olduğunu gösteren olayları görerek müslüman olmuşlardır.
O güne kadar Hindistan, Yogizmin ve İlhamcıhğın büyük bir merkezi idi. Buranın pek çok yogisi ve fakiri ilhamda ve kalp yeteneklerinde büyük maharetlere sahiptiler. Ağır riyâzatlar ve çeşitli çalışma, alıştırmalarla harikulade haller ve ruhî kabiliyetler geliştirmişlerdi. Bunlardan pek çoğu, bu yeni ortaya çıkmış müslüman fakiri denemek ve onu yenerek insanlar karşısında yalancı durumuna düşürmek için geldiler. Ama kısa zamanda anladılar ki, bu başka yerden gelmiş derviş kalp gücünde, ruhî yeteneklerde ve ilhamda kendilerinden çok ilerdedir. Firavun'un sihirbazları gibi anladılar ki, onun manevî üstünlüklerinin güç kaynağı bambaşkadır. Bununla birlikte onun ahlâk temizliğini,tertemiz zahidce ve hiçbir hırsı olmayan sade hayatını, kesin iman ve inancının gücünü, Allah kullarının yardımına koşmasını, millet ve din farkı gözetmeden insanları sevmesini ve insanlığa saygı duymasını görünce; karşı çıkanlar da kendisine bağlandı, düşmanlar da kendisine dost oldu.
Tezkire ve tasavvuf kitaplarında; yogilerle ve Hind fakirleriyle Hâce Hazretlerinin tartışmaları ve Hâce Hazretlerinin ilham gücü, keramet, keşif ve tasarrufuna ait olayların çokça nakledilmesini tarihî delillerle ve o dönemdeki en eski kaynaklar aracılığıyla ispat etmek her ne kadar imkansızsa da, Hindistan'ın o dönemdeki zevkine, eğilimine ve Ecmir şehrinin dinî ve manevî merkez oluşuna bakarsak, bu olayların gerçeğe aykırı olmadığını anlarız.
Aslında insanları Hâce Hazretlerine bağlayan ve müslüman olmaya çeken şey, tek başına onun manevî gücü değildi. Bir de onun manevî hali, ihlâsı, ahlâkı -bu yolda maharet sahibi olmuş Hindistan yetkilileri ile halkının daha önce hiç görüp duymadıkları bir biçimdeki- Hâce Hazretlerinin hayat tarzı ve yaşayış şekli idi.
Büyük Hâce'nin zincirinin halkalarından biri olan Hâce Ferîdüddin Genc-i Şeker Hazretlerinin gayretleri İslâmı yayma çizgisinde büyük önem taşır. Onun tekkesine ve sohbetlerine her dinden, her milletten insan ve her tabakadan halk gelirdi. Hâce Nizameddin şöyle buyuruyor:
"Hâce Ferîdüddin Hazretlerinin huzuruna her cins ve sınıftan insan, derviş olan ve olmayan herkes gelirdi."[186]
Allah Teâlâ'nın Hâce Hazretlerine bahşettiği üstün yeteneği, kalp gücünü gözönüne alınca, İslâm'ın yayılmasında onun da yardımcı olduğu; yeni müslüman olanların büyük bir kısmının onun keşfini, kerametlerini ve manevî üstünlüğünü görerek müslüman oldukları uzak bir ihtimal değildir. Pencap ve Pâkpatan taraflarında pek çok müslüman kardeşlerimiz ve aileler dedelerinin İslâmı kabul etmesini, Hâce Hazretlerinin manevî teveccühüne ve îslâmı onlara anlatmasına bağlamakta ve kendilerini o ailelere mensup kılmaktadırlar. Prof. Arnold, Preacing of İslâm adlı kitabında şöyle yazıyor:
"Pencap'm batı bölgelerinin halkı; Multanlı Hace Bâhâülhak ve Pakpatanlı Baba Ferid'in anlatması ile İslâmı kabul etti. Bu iki büyük insan miladi 13. y.y.m hemen hemen sonunda ve 14. y.y.m başlarında yaşamışlardır. Baba Ferid Şeker Genc'in tezkiresini yazan yazar şöyle yazmaktadır: O, on altı millete İslâmı telkin ederek, öğreterek İslama girmelerini sağlamıştır.
Fakat ne yazık ki o yazar, bu milletlerin müslüman oluşlarım bütün genişliği ile yazmamıştır."
Hâce Nizameddin Hazretleri, Hindistan'da İslâriuj yaymaktan büyük zevk alıyordu. Fakat o biliyordu ki sadece anlatmakla, söylemekle bir kimsenin eski inançlarından koparak yeni dini kabul etmesi; bilhassa efsaneciliği, kişilere bağlılığı, saçma sapan hurafelere düşkünlüğü ve geri düşünceliliği ile özel bir ayrıcalık taşıyan Hindu milletini yeni dine sokmak kolay değildi. Sadece güzel konuşmak, vaaz ve nasihat etmek onları müslüman yapmaya yeterli değildi. Bunun için onlarla etkili ve uzun konuşmalar, sohbetler yapmak gerekmekteydi.
Fevâidu'I-Fuâd' da
şöyle yazıyor:
Genç müslüman bir insan, bir gün bir Hindu arkadaşı ile Hâce Hazretlerinin sohbet meclisine geldi ve; "Bu benim kardeşimdir" dedi. Hâce Hazretleri o gence; "Senin bu kardeşinin hiç İslama eğilimi var mıdır?" deyince, o genç; "Ben bunu sizin kimya gibi bakışlarınızın mübarek tesiri ile müslüman olması için zâtıâîinizin ayaklarına getirdim" dedi. Bunu duyan Hâce Hazretlerinin gözlerinden yaşlar boşandı ve şöyle buyurdu: "Birinin söylemesi, anlatması ile bu milletin gönlü yatmaz. Ama eğer iyi bir Allah kulunun sohbeti bu millete nasip olursa, ümid edilir ki, bu sohbetin bereketi sayesinde bu millet müslüman olur."
Hiç şüphe yok ki; Hâce Nizameddin Hazretlerinin Delhi gibi merkez bir yerde hidayet ve irşad makamında bulunduğu bu elli senelik süre içinde tekkesinin kapısı her insana açık kalmıştır. Bu; Hindistan'ın uzak köşelerinden çeşitli sebeplerden ve zaruretlerden dolayı yüzbinlerce sayıdaki müslüman olmayan insanların Delhi'ye akın akın geldikleri ve millî özellikleri olan saf inanışlarından dolayı Hâce Hazretlerini de ziyaret ettikleri bir dönemdi. Çok sayıda insan bu ziyaretlerin etkisi ile müslüman oldu. Hâce Hazretlerinin kaldığı Gıyaspur merkezine güney çizgisinden bitişik olan Me-vat bölgesi ve orada yaşayanların eşkiyahğı, azgınlığı sebebi ile bir süre önce Sultan Nasıruddin Mahmud döneminde güvenli şehir Delhi'nin kapıları daha akşam başlangıcında kapanırdı. Gıyaseddin Belben'in birçok kere burayı tedip edip yola getirmesi gerekmişti. Me-vatlılar; Hâce Hazretlerinin feyizleri ve bereketlerinden, onun terbiye etmesinden ve öğretmesinin tesirlerinden mutlaka faydalanmış olmalıdırlar. Bu kadar büyük miktarda Mevathnm onun zamanında müslüman olmasına şaşılmamahdır.
Çeştî tekkeleri, kendi etki çevreleri içinde dolaylı ve dolaysız olarak, civarlarmdaki müslüman olmayan toplulukları; ahlâkları, manevî ve ruhî güzellikleri; insanca, kardeşçe davranışları ile ve tekkelerinde hâkim olan bu güzel atmosferle derinden etkilediler. Keşif, keramet ve ruhanî hallerden özellikle etkilenen bu toplulukları İslama sokmakta vasıta oldular. Pendoh'un Çeştî tekkesinin, Ahmedâbâd ve Gülberge'nin Çeştî şeyhlerinin etkisiyle büyük sayıda kimselerin müslüman olduğu kesinlikle tahminden uzak değildir.
H. 11. asırda, Çeştîye tarikatının müceddidi (yeni-leyicisi) Cihanâbâdlı Şah Kelîmullah Hazretlerinin İslâmı yaymada büyük gayret gösterdiği görülmektedir. Onun halifesi olup kendinden sonra yerine geçen Evrengâbâdh Şeyh Nizameddin'e yazdığı mektuplarda yer yer bu İslâmı yayma işini önemle tavsiye edişi ve buyrukları vardır. Bu mektupları okumakla onun bu konudaki heyecanı ve endişeleri anlaşılır. Bir mektubunda diyor ki:
"İslâm çemberinin genişlemesine ve ona sarılanların çoğalmasına çok çalış."[187]
Başka bir mektubunda da şöyle yazıyor:
"Mutlaka hak dini yaymaya çalış. Maşrikten, mağ-ribe kadar (doğudan batıya kadar) onun gerçek güzelli-ğini gönüllere nakşet. "[188]
Prof. Halik Ahmed Nizâmı şöyle yazıyor:
"Şeyh Nizameddin Hazretlerinin İslâmı tebliğ, (yayma) gayretlerinin sonucu olarak pek çok Hindu İslama gönül bağlayıp iman etmiş, bazıları ise akrabalarının korkusundan müslüman olduğunu açıklamamışlarsa da kalpleri ile müslüman olmuşlardı."
Şah Kelîmullah bir mektubunda şöyle yazmaktadır:
"Başka bir yerde yazıldı ki: Diyeram kardeş ve pek çok diğer Hindular İslâm dinine girdiler. Ama kabilelerinin adamlarından korktukları için gizlice iman ettiler."
Bunlarla birlikte Hâce Hazretleri, bir kişinin müslüman olduktan sonra müslüman oluşunu gizlemesini beğenmezdi. Ve; "Öldükten sonra o kişiye müslüman olmayanlara yapılan muamele yapılmasından korkarım" derdi.
Yazık ki hiç kimse Hindistan mürşidi erinin ve özellikle Çeştiye tarikatı mürşidlerinin İslâmı yayma çalışmalarının tarihini ve belgelerini hazırlayıp düzenleme zahmetine katlanmamıştır. Buna rağmen bütün tarihçilere göre; Hindistan'da İslâm'ın yayılmasının en büyük vasıtaları mübarek tasavvuf erbabı, mürşidler ve İslâm fakirleridir. Bu tasavvuf tarikatları arasında Çeştiye tarikatının ve onun şeyhlerinin öncelik taşıdıkları, en büyük öneme sahip oldukları ve bu işte onların payının hepsinden fazla olduğu ortadadır. [189]
Hâce Nizameddin Hazretlerinin, halifelerinin ve onun tarikat mensuplarının ilim öğrenmeye ve o noktada üstün dereceye ulaşmaya gösterdikleri özen; Hâce Feridüddin Hazretlerinin sözlerinden ve bizzat Hâce Nizameddin Hazretlerinin, Pandoh tekkesinin kurucusu Siraceddin Osman Ûdî'ye (Ahi Sîrâc'a) karşı tutumundan anlaşılabilir. Çünkü Hâce Nizameddin ona, ilim tahsil edip üstün dereceye ulaşıncaya kadar icazet vermemişti.
Bu davranışların sonucu olarak; irşâd ve manevî olgunlaşma ile, ilim okuma, okutma ve ilmi etrafa yayma, insanları bilgilendirme, ikisi birlikte bu tarikatın tarihinde yan yana yürümüş, bu beraberlik çöküş dönemine kadar aynı kalmıştır.
Hâce Hazretlerinin çok değerli, Mevlânâ Şemseddin Yahya isimli büyük bir halifesi vardı. O, zamanının pek çok âlimi ve hocalarının hocasıydı. Delhi'nin Çırası Şeyh Nasıruddin'in şu şiiri çok meşhurdur:
"Ben, ilme; seni gerçekten kim diriltti diye sordum da;
"Şemseddin Yahya" diye ilim cevap verdi bana."
Delhi'nin Curası Şeyh Nasıruddin'in önemli mürid-leri ve müntesipleri arasında Kadı Abdülmuktedir Kindî (Ö. H. 791), onun ergin talebesi Şeyh Ahmed
Taniserî (Ö. H. 820) ve Mevlânâ Hâcegî Dehlevî (ö. H. 809), Hindistan'ın en ünlü âlimlerinden hocalar hocası ve ilim müceddidlerindendirler.
Kadı Abdülmuktedir ve Mevlânâ Hâcegî'nin ergin talebesi Devletâbâdlı Ömer oğlu Şeyh Şihâbeddin Ah-med (Ö. H. 849); Hindistan'ın Övüncü ve zamanın nâdir yetiştirdiği kimselerden idi. Âlimler Sultanı Kadı Şihâbeddin adıyla Hindistan ilim tarihinde ölümsüzleşmişti. Araplar ve Acemler arasında Şerh-i Hindi adıyla meşhur olan Şerh-i Kâfiye'nin yazarıdır. Kâfiye'yi şerhediciler arasında büyük âlim Kâzerûnî ve Mîr Gıyâseddin Mansûr Şirâzî gibi üstün kişilerden biri sayılmıştır. Bu zât öyle bir kimsedir ki, hastalandığı sırada Sultan İbrahim Şarkî su kaplarını doldurarak onun adına sebil olarak dağıtmış ve; "Âlimler Sultanı benim devletimin şerefidir. Ya Rabbi onun eceli gelmişse yerine beni kabul et" diye dua etmiştir.
Bu tarikatın bir başka büyük âlimi olan Mevlânâ Cemâlül Evliya Şiblî (ö. H. 1047) dir ki; ünlü talebeleri arasında Mevlânâ Lütfullah, Seyyid Muhammed Tir-mizî, Şeyh Muhammed Reşid ve Benaresli Şeyh Yasin gibi devrin büyük âlimleri ve şeyhleri vardı. [190]
Çeştiye tarikatının tarihinin bu altın sayfasını bitirmeden Önce, acı bir gerçek olarak şunu da açıklamalıyız ki; zamanın geçmesi ve değişmesi ile birlikte bu tarikatta ve onun değerli kurucularının, büyük geçmişlerinin özelliklerinde çöküş görülmeye başladı. Tasavvuf ve mâneviyatçılık tarihi gösteriyor ki, her tarikatın başlangıcı güçlü bir heyecanla olmuş, daha sonra aynı tarikat bir bağlanış, sonra da merasimler şeklini almıştır. Burada da başlangıcı aşk, elem, muhabbet, zühd, fedakârlık, dünyaya ve başkasına minnet etmeme, mü-cahede, İslama davet ve tebliğ olan her tarikatta kademe kademe öyle değişiklik olmuştur ki, sonunda onda sadece şu üç unsur kalmıştır:
1— Vahdet-i Vücûd inanışında aşırılık, onu yayma gayreti ve onun ince hassas noktalarının anlatılması.
2— Nağmeli, çalgılı toplantıların çoğalması, cezbe ve raksın güçlenmesi.
3— Şeriat çizgisi ile ve İslâm'ın temel bağlarıyla hiçbir ilgisi olmayan urslere (büyük zâtların ölüm yıldönümü kutlamalarına) önem verme ve bunu anlı şanlı şekilde yürütme.
Türkistan'dan, İran'dan, uzak bölgelerden gelen gerçek dinin gayretli, yüce amaçlı davetçilerinin düzeltmek ve ıslâh etmek için geldikleri bu hareketler, merasimler ve inanışlar, zamanla tekkelerin vazgeçilmez âdetleri, temelini teşkil eden prensipleri haline
geldiler. Müslüman olmayanların; bu şekil ve hareketleri gözönüne alarak; İslâm'la diğer dinler arasında ne fark vardır, diye sorabilecekleri bir muamma ortaya çıktı.
Tevhid kelimesinin kullanılması, Vahdet-i Vücûda davet mânası ile sınırlanmıştı. Bu mürşidlerin, o kadar zorladıkları sünnet ve şeriata bağlılık; zahir ehlinin şiarı ve hakikati tanımayanların alâmeti olarak kabul edilmeye başlanmıştı. Şeriatle tarikat iki ayrı saha olarak kabul edilmiş, birbirinden ayrı olmaları bir tarafa, hatta birbirine zıt kabul edilmişti.
Önceki mürşidlerin o kadar şiddetle menettikleri çalgılar ve müzik âletleri, tarikatın içine girerek ondan bir parça haline gelmişti. Çeştiye tarikatının ana malı olan elem ve aşk türü o pazarda öyle bulunmaz hale gelmişti ki, onu arayanlar hasretle aradıkları halde bulamaz olmuşlardı. Bu tarikatın övüncü olan fakirlik debdebeye ve ihtişama dönüşmüştü.
Bütün bunların hepsini aşan, tarihin ve inkılâbın acı olayı şudur: Hayattaki amacı; Allah'ın bütün kullarının başını dünyanın bütün kapılarına yüz sürmekten kaldırarak bir tek Allah'ın kapışma eğmek ve Allah'tan başkasına yapışıp onun ağma dolanmış olan kalpleri oradan çıkararak bir Allah'a bağlamak olan ve davetleri, hayatları peygamberlerin hayatını andıran o insanların; zaman geçtikçe bizzat kendi kişilikleri ön plana çıkmış, Allah'ın rızası değil, onların rızası ve arzulan öncelik kazanmış, kendilerinin kapıları secde edilen ve tapılan yer haline gelmiştir. [191]
Adı Ahmed, lâkabı Şerefuddin. Bihar bölgesinin kendisine verdiği unvan Mahdumü'1-Mülk (=Ülkenin Efendisi). Babasının adı Abdülmuttalib oğlu Züheyr'in oğullarından gelen Şeyh Yahya. Bu bakımdan o, Ku-reyş kabilesinin Hâşimî kolundan gelmektedir. Babasının dedesi Mevlânâ Muhammed Tâc-ı Fakîh, devrinin büyük âlim ve mürşidlerindendi. Filistin'in el-Halil[192] kasabasından hicret ederek Hindistan'ın Bihar[193] eyaletinin Münyer kasabasına yerleşti. Bazı yazarlar onun Şihabeddin Gurî'nin çağdaşı olduğunu söylerler.
Mevlânâ Muhammed Tâc-ı Fakîh'in kişiliğinden dolayı Münyer ve ona bağlı kasabalarda, köylerde İslâmiyet çok yayıldı. Bir süre Münyer'de ikamet ettikten sonra memleketine geri döndü. Hayatının geri kalan bölümünü el-Halil'de geçirdi. Ailesi eskisi gibi Münyer'de yaşadı.
Şeyh Ahmed Şerefüddin'in anne tarafından dedesi Şeyh Şihabeddin Ceg Cût (r.a), Sühreverdî tarikatnıın şeyhlerindendi. Ata yurdu Kaşgar'dı. Hindistan'a geldi ve Patna'ya (Bihar eyaleti içinde büyük ve eski bir şehir) 3 mil mesafede bulunan Cethli mevkiinde yerleşti. Şeyhler şeyhi Şihabeddin Sühreverdî'nin müridlerin-dendi. Takvada, küçük günahlardan dahi sakınmada ve dürüstlükte büyük bir dereceye ulaşmıştı. İşte bu bakımdan dolayıdır ki Ceg Cût (=Dünyanm Işığı) lâkabı ile ün salmıştı. Onun bir kızından Şeyh Ahmed Şerefüddin, diğer bir kızından Şeyh Ahmed Çermpuş gibi ünlü mürşidler doğmuştur. O, Hz. Hüseyin soyundan gelen seyyidlerdendi. Böylece Şeyh Ahmed Şere-füddin'in anne soy halkası seyyidlerden gelmektedir. [194]
H. 661 yılının Şaban ayının Cuma gününde Mün-yer kasabasında doğdu. Kendinden başka üç kardeşi daha vardı. Şeyh Halilüddin, Şeyh Celilüddin ve Şeyh Habibüddin. [195]
Okuma çağuıa gelince bir mektebe gönderildi. O devirde pek çok İslâm ülkelerinde genellikle ders kitaplarının yazılarını kelime kelime ezberletmek prensipti. Kelime hazinesi çocukluktan itibaren çoğalsın diye bazı küçük lügat kitapları da ezberletilirdi.
Şeyh, bu eğitim tarzını bazı yazılarında tenkid etmiş ve Kur'an-ı Kerim yerine din için hiçbir faydası olmayan bu kitapların ezberletilerek hafıza yeteneğinin,
zamanın böyle yanlış yere kullanılmasına dair üzüntülerini belirtmiştir. Mâdenu'l-Maânî kitabının 6. bölümünde şöyle buyuruyor:
"Çocukluk günlerimde hocalarım pek çok kitabı ezberletti. Meselâ; Mesâdır, Miftâh el-Lügat ve daha başka kitaplar Miftâh el-Lügat, yirmi cüzlük bir kitap olacak. Bir cilt kadarını hocam bana ezberletti. Her seferinde ezberlediğim miktarı ağzımdan dinlerdi. Bunun yerine Kur'an-ı Kerim'in ezberletilme si lâzımdı."[196]
Ne yazık ki tezkire (biyografi) kitaplarında onun ilk hocalarının adları, ezberlediği kitaplar ve bilgiler hakkında genişçe malumat verilmemiştir. O; bu bilgileri memleketinde kalarak öğrenmişti. Münyer'de bulunduğu sırada orta dereceli bilgilere kadar tahsilini yaptığı ve devrin büyük hocalarından eğitim almaya yetenekli hale geldiği anlaşılmaktadır. [197]
Memleketinde kalarak ilim öğrenme fırsat imkânları elde etmişti. Oradaki bilgileri tamamladık^ tan sonra ilminin gelişmesi için Allah Teâlâ bir baş yol daha açtı.
Şemseddin Altamış'm idaresi döneminde, ilim ve irfanın, eğitim düzeninin güneş sistemindeki parlak bir yıldızı gibi olan Delhi âlimlerinden Mevlânâ Şerefüddin Ebu Tevvâme, galiba Gıyaseddin Belben döneminde halkın kendisine akın etmesinden ve bazı çekemeyenlerin iftiralarından dolayı, sultanın işareti ile memleketini terketmeye mecbur olmuş ve o zamanki Hindistan İslâm idaresinin sınır şehri Sunnargavn'a[198] gitmek niyeti ile yola çıkmıştı. Yolculuğu sırasında Bi-har'dan geçerken birkaç gün Münyer'de kaldı. Galiba Münyer o zaman Delhi'den Sunnarqavn'a giden yol üzerinde kervansaray görevi yapan küçük bir köydü. Kasaba halkı Delhi'den büyük bir âlimin gelmekte olduğunu öğrendi. Menâkıbu'l-Asfiyâ adlı kitabın yazarının anlattığına göre Şeyh, Mevlânâ Şerefüddin'in derin bilgisinden ve yüce duygulu, takvâlı oluşundan çok etkilenerek; "İnsan din bilgilerini, bilgi ile ameli (ibadeti) kendinde birleştirmiş olan böyle bir kimseden öğrenmeli" dedi. Anne ve babasından Sunnargavn'a gitmek için izin istedi. Onların izin vermesi üzerine Mevlânâ Şerefüddin'le birlikte yolculuk yapmaya karar verdi ve Sunnargavn'a geldi. Şeyhin kendisi, Hân-ı Pürnimet adlı kitabının 6. bölümünde hocası hakkındaki düşüncelerini ve ona duyduğu saygıyı açıklarken şu ifadeleri kullanmaktadır: "Mevlânâ Şerefiiddin öyle bir âlimdi ki, bütün Hindistan'da parmaklar onu gösterirdi. İlimde onun bir benzeri, emsali yoktu.[199]
Sunnargavn'a gelince kendini tamamen ilim öğrenmeye verdi.
Menâkıbu'l-Asfiyâ adlı kitabın yazarı şöyle diyor:
O, kitap okumaya, ders öğrenmeye kendini öyle veren ve vaktinin kıymetini o kadar iyi bilen bir kimse idi ki, öğrencilerle ve orada hazır bulunanlarla, herkesin oturduğu sofraya gelip oturmaya, herkesle birlikte yemek yemeye tahammülü yoktu. Bu şekilde az da olsa vaktinin boşa gideceğini düşünüyordu. Mevlânâ Şerefiiddin, onun ilme kendini böyle verişini ve karakterinin özelliğini görerek, yemeğinin tek başına kaldığı odasına gönderilmesini emretti.
Şeyhin bu dönemi yoğun bir ilim uğraşı ve insanlardan ayrı, tek başına çalışma içinde geçti. Anlatıldığına göre, Sunnargavn'da kaldığı süre içinde, memleketinden gelen mektupları bir torbamn içine koyar; içimde huzursuzluk olur, kafam karışır ve amacıma ulaşmakta engel ortaya çıkar düşüncesiyle okumazdı[200]
Şeyh, Sunnargavn'da, Mevlânâ'mn huzurunda bütün yaygın ilimleri tamamladı. Dinî bilgileri ve faydah ilimleri tamamladıktan sonra kıymetli büyük bir âlim olan hocası; o devrin gençlerinin ve azimli öğrencilerinin öğrendiği bazı bilgileri de öğrenmesini, tahsil etmesini arzu etti. Meselâ kimya ilmi vb. gibi. Şeyh bunu kabul etmeyip özür dileyerek; "Bana dinî bilgiler yeterli olacaktır" dedi. [201]
Mevlânâ Şerefiiddin Ebu Tuvvâme, bu yetenekli, kabiliyetli cevherin değerini tamamen' anladı ve onu himaye ederek kendi kızım Şeyh Şerefüddin Yahya ile evlendirdi. Böylece onu kendine damat yaptı. Sunnargavn'da kaldığı sırada şeyhin büyük oğlu Şeyh Zekiy-yüddin doğdu. [202]
Bazı tezkire yazarlarının anlattıklarına göre; tahsilini tamamladıktan sonra mektuplarını koyduğu torbayı açtığında eline gelen ilk mektuptan kıymetli babası Şeyh Yahya'nın vefat ettiğini öğrendi. Sonra annesini hatırladı. İçindeki anne sevgisi coştu, hocasından memleketine dönmesine izin vermesini istedi. Oğlu Zekiy-yüddin'le birlikte Münyer'e geldi.
Şeyh Yahya Münyerî'nin ölümü, tarihçilerin ittifakı ile H. 690 yılının Şaban ayının 1. gününde olmuştur. Bu bakımdan onun Münyer'e geri dönüşünün 690 yılının herhangi bir ayında olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Daha fazla gecikmiş olmaya imkân olmadığı, Delhi'ye giderek kendisine bîat etiği Şeyh Necibüddin Firdevsî'nin H. 691'de vefat etmesinden anlaşılmaktadır. Bu bakımdan Münyer'e dönüşü ve Delhi'ye gelişi, bütün bunlar olsa olsa 690 yılının sonunda veya 691 yılının başlarında gerçekleştiğini kabul etmek gerekecektir.
O devirde yolculuk zorluğuna ve Sunnargavn'dan Delhi'ye kadar olan mesafenin uzaklığına bakarak bu açıklamayı kabul etmekte bazı zorluklar hissedilmektedir. 690 yılına kadar mektupları okumaması, ancak babasının vefatından sonra torbayı açması, hem de tesadüfen ilk ele geçen mektubun onun ölümünü haber veren mektup olması da tuhaflıktan hâli değildir. Fakat şurası kesinlikle görülmektedir ki o, 690'dan önce Münyer'e geri dönmedi. Çünkü bu geri dönüş sırasında onun babası ile görüştüğünü hiçbir tezkire kitabı zik-
retmemektedir. Aynı aile tarafından yazılmış kaynak bir kitap olan Menâkıbu'l-Asfiya da şöyle denilmektedir:
"Sunnargavn'dan Münyer'e gelmek üzere hareket etti. Annesinin yanına geldi. Çocuğunu annesine teslim etti ve: "Bunun benim yerimi tuttuğunu kabul et ve ne-reye istersem oraya gitmeme izin ver. Şunu bil ki; Şe-refüddin ölmüştür." dedi. Ondan sonra Delhi'ye gitti ve Delhi mürşidlerinin huzuruna vardı."[203]
Her ne olursa olsun, onun üstün azmi, yüce arzusu ve içinde gizlenmiş olan ilâhî aşk kıvılcımı; onun zahir ilimlerini tamamlamakla yetinerek Münyer'de kalma-sına ve zahir âlimleri gibi sadece okuyup okutmakla meşgul olmasına izin vermedi. Oğlu Zekîyyüddin'i an-nesine havale etti ve ona: "Bunu benim hatıram ve ai-lenin gözünün nuru kabul ederek yanında tut, gönlünü eğle ve asıl amacıma ulaşmam için Delhi'ye gitmeme izin ver." Dedi. [204]
Nihayet o; H. 690'm sonu veya 691'in başında Delhi'ye göçtü. Ağabeyi Şeyh Celüüddin ona yol arkadaşlığı yapıyordu. Derin bilgili hocasının ilim öğretme feyzinden ve kendi ruh yapısının üstünlüğünden dolayı, çağdaşı âlimler, şeyhlere tenkitçi ve araştırıcı gözle bakmaya alışık olduğu ve onları zahir ilimlerinin mihengi ile ölçme duygusuna sahip olduğu tahmin edilmektedir.
Delhi'ye gelince, devrin şeyhlerinin yanma gitti ve hangisinin kendisine yol gösterici olabileceğini araştıran gözle onları inceledi. Fakat tezkire yazarlarının anlattığı gibi; Delhi büyüklerinden hiçbirini onun gözü tutmadı. Menâkıbu'l-Asfiya nın anlattığına göre o, hepsinin yanma vardıktan sonra; "Eğer şeyhlik, mürid-lik bu ise biz de şeyhiz" dedi.
Sadece Mürşidler Sultanı Şeyh Nizameddin Hazretlerinin huzuruna geldiğinde ondan etkilendi. Kendisiyle Hazret arasında biraz ilmî konuşma dahi oldu. Sorulan sorulara mâkul cevaplar verdi. Hâce Hazretleri ikramda, ihsanda bulundu ve bir pan kutusu verdi ve şöyle dedi:
"Yüksekten uçan bir şahindir. Ama bizim ağımızın kısmetinde değildir."[205]
Delhi'den Panipet'e geldi ve Şeyh Ebu Ali (Şerefiid-din) Kalender Panipetî'nin huzuruna geldi. Orada da aradığım bulamadı. "Şeyhtir ama duygularına yeniktir. Başkalarım yetiştirip terbiye edemez dedi."[206]
Delhi ve Panipet'den eli boş dönmesi üzerine ağabeyi Celiîüddin ona, Hâce Necibüddin Firdevsî'yi anlattı. Onun yolunu ve menkıbelerini açıkladı. Bunun üzerine Şeyh dedi ki: "Delhi'nin kutbu olan Hâce Nizameddin Evliya bize yaprak verip geri gönderdi. Şimdi başka birinin yanına giderek ne yapacağız?" Bunun üzerine ağabeyi; "Görüşmekten ne zarar çıkar?" dedi ve çok ısrar edince görüşmeye karar verip Delhi'ye hareket etti.
Delhi'ye öyle bir eda ile geldi ki, ağzına pan yaprakları doldurmuş bir miktar pan yaprağını da mendiline koyup çıkmıştı. Hâce Necibüddin Firdevsî'nin evine yaklaştığında vücudunu bir dehşet kapladı, her tarafından terler boşandı. Hayret etti ve dedi ki: "Ben daha önce de başka şeyhlerin yanına gittim, ama böyle bir hal hiç başıma gelmedi."
Şeyh Hazretlerinin yanına gelince Şeyh ona nazar ederek; "Ağzında pan yaprakları, mendilinde de pan yaprakları, diğer taraftan biz de şeyhiz iddiası!" dedi. Bunu duyar duymaz ağzından pan yapraklarını çıkarıp attı. Çok ürkek bir halde edeplice oturdu. Biraz vakit geçtikten sonra da kendisine bîat edip intisab etmesine izin vermesini istedi. Hâce Hazretleri bunu kabul etti. Onu tarikata aldı ve icazet vererek uğurladı. [207]
[1] Ne yazık ki bu sayfaların yazılıp bitmesinden bir sene
sonra; Rabîülevvel 1382 tarihine denk
düşen 16 Ağustos 1962'de Hazret vefat
etmiştir
[2] Şair emir Hasanın bir araya topladığı Şeyh
Nizameddin'in sözleri muteber ve geçerlidir. Şeyhe yakıştırılan sözler toplamı
ise tamamen asılsızdır. (Cevâmiu'l-Kelîm, s. 134)
[3] Nüzhetü'l-Havâtır, Arapça, 9 cilt. 5000 kişinin
biyografisini içermektedir.
[4] Mevlânâ Seyyid Abdülhay, Gucarât Tarihi, s. 58-59.
[5] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 3/13-21.
[6] Müntehabu't-Tevârih, s. 186; Tarih-i Fîrnzşahî, s.
251-302, 320-323.
[7] Bkz. Tarih-i Fîruzşahî,.s.
[8] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/25-27.
[9] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/28-29.
[10] Hâce Ebu Muhammed Çeştî (ö. H. 409 veya 411), Hâce Ebu
Ahmed Çeştî'nin oğlu ve halifesi idi. Hâce Ebu Ahmed Çeştî ise Hâce Ebu İshak
Sami'nin en büyük halifesi ve Hâce Nâsıruddîn Ebu Yusufun şeyhi ve mürşidi idi.
Hâce Nâsıruddin Ebu Yusuf; Hâce Kutbuddin Mevdud'un şeyhidir. O da Hacı Şerîf
Zendenî'nin şeyhidir. Hacı Şerîf Zendenî'nin halifesi Hâce Osman Hârunî
hazretleridir. Onun halifesi de Hâce Muînuddîn Çeştî hazretleridir.
[11] Sultan Mahmud Somnat'a H. 416 yılında akın etti. Eğer
Hâce Ebu Muhammed'in yukarda bildirilen ölüm yılı doğru ise bu durumda o daha önce
ölmüş olmalıdır. Herhalde Mevlânâ
Câmî'nin Somnat'a akından maksadı Hindistan'a yapılan akındır ve bunu Somnat'a
akın diye kullanmıştır. Çünkü Mahmud Gaznevî Hindistan dışında, daha çok Somnat'a
akın yapmasıyla şöhret bulmuştur. Mahmud Gaznevî Somnat'a akm yapmadan önce
Hindistan'a sekiz kere akın yapmıştı. Bu akınlarından birinde (kuvvetli ihtimal
ilk akında) Şeyh Ebu Muhammed onunla birlikte olmuş olacaktır.
[12] Nefehâtü'1-Üns, s. 223.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/29-30.
[13] Hâce Muînuddin Çeştî'nin asıl vatanı, Secez'le
ilgilidir. Bu Secez kelimesi, yazıcıların yanlışlığından, söyleyenlerin de
yanlış anlamasından dolayı Sancar halini almıştır. Eski yazma eserlerden ve
şiirlerden anlaşılıyor ki önceleri Secezî yazılıp okunuyordu. Secezî nisbeti,
Sicistan tarafıyla ilgilidir. Eski coğrafyacılar genellikle bunu Horasan'ın bir
bölümü kabul ederler. Şu anda oranın
büyük bölümü İran'ın elinde, gerisi Afganistan'da bulunmaktadır. Bu bölgenin
idare merkezi Zernec idi. Kazılarda çıkan kalıntıları bugünkü Zahi-
dan şehrinin yakınlarında ele geçmektedir.
[14] Kadı Minhacüddin Osman'ın doğumu H. 589'dur. ,s-
[15] Ray Pethora (M. 1175-1192), Ecmir'de Çohan hanedanının idaresini kuran So Mişor'un
oğluydu.
[16] Tabakât-ı Nasırı, s.
140; Tarih-i Ferişte, s. 57;^
Münte-hâbu't-Tevarih, s. 50.
[17] Ecmir şehrinden 10 km. kuzeyde Puşker diye meşhur bir
dinî merkez vardı. Burayı ziyaret etmek için insanlar çok uzaklardan
gelirlerdi. Orada dinî bakımdan önem taşıyan bir göl vardı. Bu göle ancak
Manserver gölü rekabet edebilirdi.
[18] Siyeru'l-Evliya, s. 147; Meâsını'l-Kirâm.
[19] Siyeru'l-Evliyâ, s. 47.
[20] Meâsirü'l-Kirâm, s. 7.
[21] Siyeru'l-Aktâb, s. 101.
[22] Âîn-i Ekberî, s. 270.
[23] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/31-36.
[24] Mu'cemu'l-Buldân'da Yakut'un yazdığına göre Uş;
Fergana civarında büyük bir şehirdir.
[25] Siyeru'l-Evliya, s.
[26] A.g.e., s. 54.
[27] A.g.e., s. 55.
[28] Ahbâru'l-Ahyâr, s. 26.
[29] Hâce Muînuddin Hazretleri H. 627 yılında ölmüş kabul
' edilse bile Hâce Kutbuddin ondan
sonra ancak 6 sene yaşamıştır.
[30] Bazı tezkirelerde (biyografilerde) H. 633 yerine H.
634 yazılmıştır.
[31] Siyeru'l-Evliya'da Hâce Nizamüddin Evliyâ'nın
rivayetine göre (s. 55) şimdi bu yer Kutub Sahib adıyla ünlüdür.
[32] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/37-42.
[33] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/43.
[34] Bu lâkabın ne zaman verildiği ve ne maksatla verildiği
hakkında çeşitli görüşler vardır. Kesin bir şey söylemek mümkün değildir.
[35] Kendi sözlerinin toplamı olan Râhatu'l-Kulûb kitabında
bu ve diğer yolculuklar hakkında geniş bilgi vardır. Ama bu kitabın kendisine
ait olduğu doğru değildir. Bu bilgilere güvenilemez.
[36] Sİyeru'l-Evliyâ, s. 72.
[37] A.g.e., s. 6.
[38] . A.g.e.. s. 68.
[39] A.g.e., s. 79.
[40] A.g.e., s. 79-80.
[41] Ahbâru'l-Ahyâr. Mektubun aslı fasih bir arapçayla
yazılmıştır.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/43-48.
[42] Şeyhülislâm Bahaeddin Zekeriyya'nın doğumu H. 556'dır.
Şeyh Ferîdüddin hazretlerinin doğumu ise H. 569'dur
[43] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/49.
[44] Siyeru'l-Evliyâ, s. 123.
[45] A.g.e.,
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/49-51.
[46] Siyeru'l-Arifin, s. 95.
[47] Siyeru'l-Evliyâ, s. 66.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/51-52.
[48] A.g.e.,s. 99.
[49] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/52-53.
[50] A.g.e., s. 196.
[51] A.g.e., s. 184-185.
[52] Nüzhetu'l-Havâtır, c.l.
[53] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/53-57.
[54] Siyeru'l-Evliyâ'nm yazarı, Hâce Nizameddin'in yaşını
hesaplayarak bu seneyi doğduğu yıl olarak belirlemiştir.
[55] Bedâyûn, Sût nehrinin sağ kıyısında, Dohilî Khend'de
bir şehir olup o dönemde çok gelişmiş bir yerdi. Delhi'nin sınır şehri değeri
taşırdı.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/61.
[56] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/61-62.
[57] Siyem'l-Evliyâ, s. 113.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/62-63.
[58] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/63.
[59] Bu Siyeru'l-Evliyâ'nın yazdığıdır ve doğru olduğu da
anlaşılmaktadır. Çünkü üç dört sene talebelik yaptıktan sonra Hâce Nizameddin,
Ecudhen'e gitmiştir.
[60] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/64.
[61] Fevâidu'1-Fuâd, s. 68.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/64-65.
[62] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/65.
[63] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/65-66.
[64] Siyeru'l-Evliya, s. 105. İcazetname arapçadır.
Siyeru'1-Evli-yâ'da kelime kelime aynen nakledilmiştir.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/66.
[65] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/66-67.
[66] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/67.
[67] Siyeru'l-Evliyâ, s. 151.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/67-68.
[68] Fevâidu'1-Fuâd, s. 28.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/68-69.
[69] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/70.
[70] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/71.
[71] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/71-72.
[72] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/72-73.
[73] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/73-74.
[74] Hindistan'da Müslümanların Eğitim ve Öğretim Düzeni
c.2, s. 94-95.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/74-76.
[75] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/76-77.
[76] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/77-78.
[77] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/78.
[78] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/78-79.
[79] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/80-81.
[80] Emir Hüsrev, Farsça, Hintçe, Türkçe dillerinde şiir
yazabilen çok zeki, tarihin ender kaydettiği insanlardandır. Urdu dilinin ilk
şairlerinden sayılır. Döneminin çok bilgili, dâhi bir insanıy h. Orta Asya'dan
Hindistan'a göç etmiş bir ailenin çocuğu idi. Çok ince duygulu, derin imanlı
biriydi. Hâce Nizameddin'e mürid oldu. Ona o kadar bağlandı, o kadar saygı
duydu ki, artık Emir Hüsrev, Nizameddin Evliya'sız duramaz oldu. Onun
kerametleri ile iç içe yaşadı. Hâce Nizameddin vefat ettikten sonra onun
acısına ve hasretine dayanamayan Hüsrev de birkaç ay sonra vefat ederek can
yoldaşı İslâm sırdaşı ile buluştu. (Yusuf Karaca)
[81] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/81-83.
[82] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/83.
[83] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/84.
[84] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/84-85.
[85] Siyeru'l-Evliyâ, s. 159.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/85-88.
[86] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/88.
[87] Hâce Nâsıruddin, Sirâcü11-Mecâlis, s. 202.
[88] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/88-89.
[89] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan
Yayınları: 3/89-90.
[90] Fevâidu'1-Fuâd, s. 99.
[91] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/90.
[92] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/90-91.
[93] Siyeru’l-Evliyâ, s. 125
[94] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/91.
[95] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/92-94.
[96] A.g.e., s. 134.
[97] A.g.e., s. 135.
[98] A.g.e., s. 135.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 3/94-95.
[99] Tarih-i Fîruzşâhî, s. 333.
[100] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/96-97.
[101] Tabâtabâî.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/97-99.
[102] Hayru'l-Mecâlİs, s. 203.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/99-100.
[103] Siyeru'I-Evliyâ. Sayfa 527-532'den Özet olarak.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/100-104.
[104] Siyeru'I-Evliyâ. Sayfa 527-532'den özet olarak.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/104-105.
[105] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/105-106.
[106] Tarih-i Ferişte, c.l, s. 233.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/107.
[107] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/107-108.
[108] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/108.
[109] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/108-109.
[110] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/109.
[111] Siyeru'l-Eylİyâ, s. 125-129.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/109-110
[112] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/110.
[113] A.g.e.,s. 141.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/111.
[114] Hâce Nizameddin Hazretleri 18 Rebiülahir 725 tarihinde
vefat etti.
[115] Siyerul-Evliyâ, s. 120-122.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/111-112.
[116] A.g.e., s. 152-155.
[117] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/112-115.
[118] Siyeru'l-Evliyâ, s. 345.
[119] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/119.
[120] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
[121] Fevâidu'1-Fuâd, s. 24.
[122] Şah Muhammed Mina. Luknow. Ölümü: H. 874.
[123] Siyeru’l-Evliyâ, s. 345.
[124] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/119-122.
[125] Fevâidu'1-Fuâd, s. 86.
[126] A.g.e.,s. 95.
[127] A.g.e.,s. 87.
[128] Siyeru'l-Evliyâ, s. 554.
[129] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/122-125.
[130] A.g.e., s. 142.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/125-126.
[131] Fevâidu'1-Fuâd, s. 91.
[132] Siyeru'l-Evliyâ, s. 77.
[133] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan
Yayınları: 3/126-128.
[134] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/128-129.
[135] el-Münkızü Mine'd-Dalâl, 4. bölüm.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/129-131.
[136] Fevâidu'I-Fuâd, s. 80.
[137] A.g.e., s. 91.
[138] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/135-137.
[139] Çalgısız nağmeli ilâhiler dinleme konusunda lehte ve
aleyhte pek çok şeyler yazılmıştır. Bu konuda orta yol; öyle anlaşılıyor ki,
onun, ne mutlak suretle haram olduğu ne de bir ibadet ve tâat olduğudur. Normal
olarak ve birtakım özel şartlar altında bu bir tedbir ve ilaçtır. İhtiyaç
sahipleri ve ehil olanlar için ihtiyaç ölçüsünde mubahtır, bazı kereler de
faydalıdır. Meşhur Çeştiye tarikatı şeyhi Kadı Hamidüddin Nâgûrî'nin sözleri
çok derleyici ve ılımlıdır. Bunun haramlığı ve helâlliği konusunda bir
toplantıda konuşulurken, o şöyle demişti:
"Ben
Hamidüddin'im. Nağmeli, terennümlü ilâhiler dinliyorum. Âlimlerin
rivayetlerine göre buna mubah diyorum. Çünkü ben gönül derdinin hastasıyım. O
ilâhileri dinlemek de bu hastalığın ilacıdır. İmam Azam Hazretleri, hastalığı gidermek için başka
hiçbir ilacın bulunmadığı durumlarda şarapla tedavi etmeğe izin vermiştir.
Tedavinin şaraptan başka bir şeyle yapılmasının mümkün olmadığı durumlarda
hekimler de buna iltifat etmişlerdir. Bu takdirde tedavisi olmayan benim
hastalığımın devası, ilacı nağme dinlemektir.
Şu halde bunu dinlemek bize mubah, size ise haramdır."
[140] Siyeru'l-Evliyâ, s. 198.
[141] Misbâhu'l-Hidâye, s. 180-182.
[142] Siyeru'l-Evliyâ, s. 523.
[143] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/137-140.
[144] A.g.*., s. 520-521.
[145] A.g.e.,s. 522.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/141.
[146] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/142-143.
[147] Fevâidu'l-Fuâd, s. 249.
[148] A.g;e.,s.93.
[149] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/143-145.
[150] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/145.
[151] Siyeru'l-Evliyâ, s. 125.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/145-146.
[152] A.g.e., s. 318.
[153] Fevaidu'1-Fuâd, s. 149.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/146.
[154] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/149.
[155] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/149-150.
[156] Fevâidu'l-Fuâd, s. 103.
Bu arada şunu açıklamak
zorundayız ki; Hâce Hazretleri Buharî ve Müslim'in değerini tanımasına rağmen,
genellikle altı sahih hadis kitabının, özellikle iki sahih hadis kitabının
Hindistan'da yaygın ve tanınmış olmamasından dolayı âlimlerin ve şeyhlerin
bunlarla ilgilenmediği anlaşılmaktadır. Sarayda yapılan tartışma toplantısının
tutanakları doğruysa bizzat Hâce Hazretlerinin bile orada terennümlü ilahi
dinlemenin helâl olduğuna dair ileri sürdüğü hadisler sahih hadis kitaplarında
yoktur. Hadis âlimlerine göre bu hadislerin hadis değeri fazla önemli
değildir. O toplantıda bulunan devrin büyük âlimlerinden ve iîeri gelen
Kadılardan oluşan rakip tarafin âlimlerinin konuşma tarzlarından ve delil
göstermelerinden anlaşılıyor ki, onlar da hadis ilminden sadece habersiz
değiller, hatta bir din bilgininin ağırlığından bile yoksundular.
Sahih hadis kitaplarının, hadis tenkidinin, cerh ve tadil ilimlerinin
yaygın olmasından dolayı, tekkelerde şeyhe saygı secdesi yapmaya varıncaya
kadar pek çok merasim ortaya çıkmıştı. Sahih hadis kitaplarında bulunmayan;
bazı zamanların, günlerin faziletleri hakkındaki pekçok hadis rivayetleri
şeyhlerin konuşmalarında, sohbetlerinde büyük bir coşkuyla zikrediliyordu.
Bunları gözönüne alarak, Hindistan'da hadis ilmini yaygınlaştıran, böylece
sahih ve uydurma hadisleri birbirinden ayırma yetkisi ortaya koyan büyük hadis
âlimlerinin ve bitmez tükenmez enerjileriyle Allah'ın dinine hizmette ömür tüketenlerin gayretleri çok
büyük takdirlere şayandır.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/150-151.
[157] Siyeru'l-Ârifîn ve daha başka kitaplar.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/152-153.
[158] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/153-154.
[159] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/154-155.
[160] Cevâmiu'l-Kelim,s. 160.
[161] Yani meşru kazanç yolları, zahirî uğraşlar vesaire.
[162] Siyeru'l-Evliyâ, s. 163.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/155.
[163] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/156.
[164] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/156-157.
[165] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/157.
[166] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/158.
[167] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/158-159.
[168] Bkz. c.l,s. 263 (Yedinci bölüm).
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/163-165.
[169] Siyeru'l-Evliyâ, s. 322.
[170] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/165-166.
[171] A.g.e.,s. 346-348.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/166-169.
[172] Ziyaeddin Bârânî, Fîruzşâhî Tarihi, s. 46, 341.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/169-175.
[173] Siyeru'l-Evliyâ, s. 510.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/175-176.
[174] A.g.e.,s. 237.
[175] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/176-178.
[176] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/179.
[177] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/179-182.
[178] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/185-186.
[179] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/186-191.
[180] Tarih-i Ferişte, c.l, s. 278.
[181] A.g.e.,c.l, s. 271.
[182] Fîrûz ŞâhîTarihi, s. 28.
[183] Ferişte Tarihi, c.l, s. 560-562. Pona baskısı, 1832.
[184] Çeştî Mürşidleri Tarihi, s. 202.
[185] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/191-198.
[186] Fevâidu'I-Fuâd, s. 5.
[187] Mektubât-ı Kelîmî, Mektup 76, s. 60.
[188] A.g.e., Mektup 80, s. 62.
[189] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/199-204.
[190] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/205-206.
[191] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/207-208.
[192] el-Halil, bugün işgal altındaki Kudüs'e aşağı yukarı
20 km. yakınlıkta bulunmaktadır. İbrahim (a.s.)'m defnedildiği yer olması
bakımından bu ismi almıştır. Şerefli, temiz, dindar insanların yaşadığı bu eski
şehir; ikliminin tatlılığı, halkının
yumuşak huyluluğu, misafirperverliği ve
güzel ahlâklılığı ile meşhurdur.
[193] Doğu Hindistan'ın Bengal eyaletine sınır eyaletidir.
Burada müslümanlar daha çok teşkilatlı, dinî yaşayışları daha sağlamdır.
[194] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/211-212.
[195] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/212.
[196] Maden-el-Maânî. s. 43.
[197] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan
Yayınları: 3/212-213.
[198] Sunnargavn, İslâm idaresi döneminde Doğu Bengal'in
başşehri idi. Şimdi unutulmuş bir yer olup terkedilmiş olarak, Peynam adıyla
Dakka'nın kazaları arasında bulunmaktadır. Berhempütr ırmağına 4 km.
mesafededir. Sunnar-gavn'un civarında çok sayıda yıkılmış, viran olmuş mescitlerin
izlerine rastlanmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki burası bir zamanlar büyük
bir İslâm şehri idi. Padişah Şîr Şah Sûrî'nin yaptırdığı devlet ana yolunun
sonunda bulunmaktaydı.
[199] Hân-ı Pürnimet, s. 15.
[200] Sîretuş-Şeref, s. 46.
[201] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/213-215.
[202] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/215-216.
[203] Menâkıbul-Asfiyâ, s. 132. Nûnıl Âfak ^tbaasi,;Kalküta.
[204] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/216-217.
[205] A.g.e.,s. 132.
[206] A.g.e.,s. 132.
Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları:
3/218-219.
[207] Ebu’l-Hasan En-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi 1,
Kayıhan Yayınları: 3/219-220.