PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ VE BÜYÜK ÖZELLİKLERİ
Allah Teâlâ'nın: [1]
"Biz,
peygamberlerden mîsâklarını aldığımız zaman..." [2]
âyetiyle ilgili olarak
îbn-i Ebî Hatim Tefsîr'înde, Hafız Ebû Nuaym Delâil'inde Katâde'den Hz.
Peygamberin hadîsini nakleder:
"Ben, hakikatte
peygamberlerin ilki, bîsette ise sonuncusuyum..." [3]
Ebû Sehl bin Kattan
"Emâlî"sinin bir cüz'ünde şöyle demiştir: "Ben, Ebû Cafer
Muhammed bin Ali'ye sordum: "Ya îmam! Peygamberimiz en son gönderildiği
halde, O'nun bütün peygamberlerin önüne geçmiş olması nasıl oluyor?" Bana
şu cevâbı verdi: "Cenab-ı Hakk, ruhlar âleminde Ademoğullarından mîsâk
alıp ve onları öz varlıkları üzerine şahit tutup: "Ben sizin Rabbiniz
değil miyim?" diye sorduğu zaman [4]Muhammed
(s.a.v.) ilk olarak: "Evet, Sen bizim Rabbimizsin!" cevâbını
vermiştir. Böylece O, bütün peygamberlerin önüne geçmiştir..."
îmam-ı Akmed'in
Buhârî'nin Târih'inde, Taberanî, Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym'in
Meyseratü'l-Fecr'den rivayet ettiklerine göre, o demiştir ki: "Ben ey
Allah'ın Resulü, sen ne zaman peygamber oldun?" diye sordum. Peygamberimiz
de buyurdular ki: "Adem ruh ile cesed arasında iken, ben peygamber
idim." [5]
Yine îmam-ı Ahmed ile
Hâkim ve Beyhakî Irbâz bin Suriye'den şöyle rivayet ederler: "Ben,
Peygamber (s.a.v.)'in bizzat şöyle buyurduklarını duydum: "Gerçekten ben,
Allah indinde Üromül Kitab'da bütün peygamberlerin sonuncusu olarak yazıldığım
zaman, Adem,»onun yaratılışına esas olan çamur parçası içinde mayası çalınmak
üzere yatmakta idi!"
Ayrıca Hâkim, Beyhakl
ve Ebû Nuaym, yine Ebû Hüreyre (r.a.)'in şöyle dediğini rivayet ederler:
"Bir defasında Peygamber (s.a.v.)'e şöyle soruldu: "Ya Resûlallâh,
Peygamberlik sizin için ne zaman vacip oldu?" Efendimiz de: "Babamız
Adem'in topraktan yaratılması île kendisine rûh üflenmesi arasında..."
buyurdu.
Bezzâr, el-Evsat'ında
Taberanî ve Ebu Nuaym, eş-Şa'bî tankından o da îbn-i Abbâs (r.a.)'dan şöyle
rivayet etmişlerdir: "Peygamberimiz'e "Ey Allah'ın Resulü, sen ne
zaman peygamer oldun?" diye soruldu. Peygamberimiz de: "Adem ruh ile
cesed arasında iken" buyurdu.
Ebû Nuaym'in
es-Senabihı'den rivayet ettiğine göre, bir gün Ömer (r.a.): "Yâ
Resûlallâh, siz ne zaman peygamber kılındınız?" diye sormuş. Peygamberimiz
ise: "Adem, yaratılışının mayası olan çamurda yatar iken" demiştir...
-Haber verelim ki, bu rivayet mürseldir-
îbn-i Sa'd'in rivayetine
göre de, İbnü Ebi'l-Ced'â şöyle demiştir: "Ben, ey Allah'ın Resulü, sen ne
zaman peygamber oldun?" diye sorduğumda; aldığım cevap şöyle olmuştur:
"Ben, Adem ruh ile cesed arasında iken peygamber oldum."
Yine îbn-i Sa'd,
Mutarrif bin Abdullah bin el-Şihhir'den şöyle rivayet etmektedir: "Adamın
biri, Peygamber'e (s.a.v.): "Sen, ne zaman peygamber oldun?" diye
sordu. O da cevabında şöyle buyurdu: "Adem ruh ile çamur arasında
iken."
îbn-i Sa'd'in,
Amir'den olan rivayeti de şöyledir: "Adamın biri Peygamber (s.a.v.)'e:
"Siz ne zaman nebi oldunuz?" diye sormuştu. Efendimizin verdikleri
cevap da şöyle olmuştur: "Benden misâk alındığı ve Adem'in ruh ile cesed
arasında bulunduğu zaman."
Taberani ve Ebû Nuaym,
Meryem el-Gassani'den şöyle rivayet etmektedirler: "Bir arâbi Peygamber
(s.a.v.)'e: "Ey Allah'ın resulü, senin Peygamberliğinde ilk şey
nedir?" diye sordu. Peygamberimiz de: "Allah diğer bütün
peygamberlerden misâk aldığı gibi, benden de misâk aldı. Aynı zamanda bu
hususta, peygamberler babası İbrahim (a.s.)'ın duası, îsâ (a.s.)'ın müjdesi
vardır. Bir de anamın bir rü'yası vardır ki o da şöyledir: Anam, bu rü'yasmda,
iki ayağı arasından bir kandilin çıktığım ve bu kandilin Şam saraylarını
aydınlattığım görmüştür..."[6]
Bu hususu gayet ilmi
bir şekilde açıklayan Şeyh Takıyyuddin es-Sübki, "Et-Ta'zim
ue'l-Minneh" adlı kitabında diyor ki: "Canâb-ı Hakk, Kitâb-ı
Kerim'inde peygamberlere hitaben: "...Mutlaka O'na inanacak ve mutlaka
O'na yardım edeceksiniz" [7] diye
buyurmuştur. Kurân'ın bu ayetinde, peygamber (s.a.v.)'in makamının yüksekliği
ve kadrinin yüceliğine işaret edildiği, asla gizli değildir. Yine aynı ayette
O'nun, onların zamanlarında gönderilmiş olması -veya onların ömürlerinin uzun
olup da O'nun zamanına yetişmiş olmaları- halinde, onların dahi peygamberi
olacağına da işaret edilmiş olmaktadır. Denıekki O'nun nübüvvet ve risâleti,
Adem (a.s.) zamanından tâ kıyamete kadar umûm halka şâmil bulunmakta, bütün
peygamberler ve onların ümmetleri de O'nun ümmetinden sayılmaktadır. Ve O'nun:
"Ben, bütün insanlara peygamber olarak gönderildim!" [8] hadisi
de, yalnız kendi zamanından kıyamete kadar gelecek olanlara değil, aynı zamanda
kendinden önceki insanlara da şamil bulunmaktadır. Böylece, hem Peygamberimizin
bu büyük özelliği, hem de diğer bir hadislerindeki: "Adem, ruh ile cesed
arasında iken ben peygamber idim" [9] beyânı
da güzelce anlaşılmış olur.
Bu hususu sırf
Allah'ın ilmi nokta-i nazarından açıklamak isteyenlere gelince: Onlar, bizim
burada anlatmaya çalıştığımız bu önemli inceliği kavrayamamış olan kimselerdir.
Zira Allah'ın ilmi, her şeyi ihata etmiştir. Peygamberimiz'in tâ o vakitte
nübüvvet ile vasıflanmış olması ise; kendisi için peygamberliğin tâ o zaman
dahi sabit bir emir olduğunu ifade etmektedir. Bu yüzdendir ki Adem fa.s.)
O'nun adının, Arş üzerinde: "Muhammed Allah'ın Resulüdür!" şeklinde
yazılı olarak görmüştür. İşte bunun, tâ o zaman sabit bir hakikât olması gerekir.
Eğer bunu; sırf ileride peygamber olacağının bilinmiş olması manasına alacak
olursak, bu taktirde O'nun, "Adem ruh ile cesed arasında iken peygamber
oluşunun" bir hususiyeti kalmamış olur.
Zira, diğer
peygamberlerin peygamberlikleri de, her zaman için Allah tarafından bilinmekte
olan bir şeydir. Halbuki, bizim peygamberimiz1 in bu hadisleri ile biz ümmetine
haber verdikleri böyle bir hususiyetin sabit olduğu; muhakkak bulunmaktadır.
Müslümanlar O'nu, bu hususiyeti ile de tanıyıp Allah indinde O'nun kadrinin ne
kadar yüce oluşuna hakkıyle arif olurlar da bu sebeble, nice iyilik ve
faziletler elde ederler.[10]
SORU:
Eğer dersen ki:
"Ben, bu fazilet ve Özelliği iyice anlamak istiyorum. Zira peygamberlik
bir vasıftır ve bununla vasıflanacak olan zatın, aynı zamanda mevcud olması
gerekir. Bu ise ancak, kendisine peygamberlik verilecek olan zâtın kırk yaşına
baliğ olmasından sonra olur. Bir peygamber, henüz kendisi mevcut değilken ve
peygamber olarak da gönderilmiş değilken, nasıl olur da peygamberlik ile
vesıflandırılabilir? Eğer bu, haddizatında sahih ise, başkası için de sahih
olması gerekmez mi?" [11]
CEVAP:
Bilesin ki, bize,
Allah Teâlâ'nın ruhları cesedlerden evvel yaratmış olduğuna dair hakikatli
haberler gelmiştir. Peygamber Efendim iz1 in: "Ben, Adem ruh ile cesed
arasında iken nebi idim" sözleri ile; bizzat kendi hakikatine veya rûh-u
şerifine işaret etmiş olmaları mümkündür. Bizim gibiler mücerred akılları ile
hakikatleri kavramakta kusur edebilirler. Hakikatleri ancak, onların ve her
şeyin yaratıcısı olan ve yaratılmışlara ilâhi nuru ile imdad buyuran Yüce Allah
bilir. Sonra, sânı yüce Allah'ın, bu hakikatlerden dilediğini dilediği zaman
meydana getirmesi de mümkindir. Peygamberimizin hakikatine gelince: Demek ki
Cenâb-ı Hakk, O'nun hakikatma daha Adem yaratılmadan peygamberlik vasfını
vermiş, O'nu buna layık bir şekilde hazırlamış ve O'nun üzerine bu vasfı ifâza
buyurmuştur. O da, tâ o vakitten beri peygamber olmuş, adı da "Muhammed
Allah'ın Resulüdür!" diye Arş üzerine yazılmıştır. Cenâb-ı Hakk da O'ndan
Resul diye haber vermiştir. Tâ ki, ins ü cin ve bütün melekler O'nun Allah
indindeki kadr ü kıymetini, üstün kerametini hakkiyle bilsinler. Bilsinler de
bu yüzden nice derece ve faziletlere ersinler.
Evet, O'nun hakikati
tâ o zamandan beri mevcuttur, her ne kadar yüce Allah'ın kendisine ifâza ve
imdâd buyuracağı nice şerefli vasıflar ile sıfatlanacak olan cesid-i şerifinin
mevcudiyeti gecikmiş olsa bile... Hiç şüphesiz gecikme bundadır. Yâni O'nun
fânî vücûdunun tekevvününde, O'nun peygamber olarak gönderilmesinde, "tebliğ"dedir.
Yoksa O'nun hakikatinde değil...
Diğer keramet
(nübüvvet) ehline gelince: Yüce Allah'ın böyle bir kerameti (nübüvveti), ona
sahib olan zâta ifâza ve imdâd buyurması ise; o zâtın vücûdunun tekevvün
etmesinden bir müddet sonra olmaktadır...
Her vücûda geleni yüce
Allah'ın ezelde bilmiş olmasında ise, asla şüphe yoktur. Bunun böyle olduğu,
aklî ve şer'î kesin deliller ile sabittir... İnsanların Allah'ın ezelde bilmiş
olduğu bir şeyi bilmeleri ise, o şey zuhur edip de kendilerine vâsıl olduktan
sonra olmaktadır... Daha önce bilmeleri, mümkün olmamaktadır... Nitekim Sevgili
Peygamberimizin peygamberliğini de, Cebrâîl (a.s.)'m kendisine gelip Kur'ân'dan
âyetler getirdiği zaman bildikleri gibi...
Cenâb-ı Hakk'ın
malûmatı -ezelde bildikleri- cümlesinden olan bir şey; aynı zamanda O'nun
fiillerinden bir fiildir; O'nun kudretinin ve irâdesinin eserlerinden bir
eserdir... Ve bu eser, kendisiyle vasıflanan özel bir mahalde zuhur eder...
Yâni burada iki mertebe söz konusudur. Birincisi: Sâdece delîl ve bürhân ile
bilinmektedir, ikincisi: Gözle görülecek şekilde zuhur etmektedir... Bu iki
mertebe arasında ise Allah'm irâde ve ihtiyarı ile zuhura gelecek olan birtakım
vasıtalar bulunmaktadır. Bunlar, Allah'ın fiilleri olan öyle vasıtalardır ki,
bazısı özel bir mahalde zuhur eder... Bazısı ise, özel bir mahal içip
haddizatında hâsıl olmakla beraber* hiç bir kimse için zahir ve malûm
olmayabilir... 'Yâni, husûsî bir mahalde zuhur eden bir kemâl ve keramet
(nübüvvet); yâ bu mahallin yaratıldığı andan itibaren ona mukârin olarak mevcut
bulunur, yahut da bir müddet sonra vücûda gelir... Böyle olmakla beraber, eğer
"muhbir-i sâdik"m haber vermesi olmasa, bizim bu hususta hiç bir
bilgimiz olamaz...
Hiç şüphesiz
Peygamberimiz (s.a.v.), bütün yaratılmışların en hayırlısıdır. Hiçbir kimse
için, O'nun kemâl ve kerametinden daha büyük bir kemâl ve keramet olamaz! Yine
O'nun husûsî mahal ve makamından daha şerefli bir makam da bulunamaz! îşte biz,
böyle bir kemâl ve kerametin Adem yaratılmadan önce Peygamberimiz için sabit
olduğunu, sahîh haber ile, yâni O'nun bize haber vermesi ile bilmiş
bulunuyoruz. Şüphesiz bu keramet ve hususiyet O'na, Allah (c.c.) tarafından
verilmiş ve Allah O'nu, tâ o vakitte peygamber kılmıştır. Sonra, bu hususta
diğer peygamberlerden "mîsâk" almış ve O'nun, kendilerine mukaddem
olduğunu, hepsinin nebisi ve resulü bulunduğunu da onlara bildirmiştir." [12]
Sânı yüce Allah,
Peygamberimiz'e ve diğer peygamberlere salât ü selâm eylesin, gerçekten bizim
Peygamberimiz için diğer Peygamberlerden mîsâk alıfimış olmasında büyük bir
hikmet ve incelik bulun-maktadır...
Sanki bu, halîfelerin tebeasından bîat yemini almasına benzemektedir... îhtimal
ki halîfelerin halkından kendilerine itaat edeceklerine dair aldıkları bu bîat
yemîni de, diğer Peygamberlerden bizim Peygamberimiz'e itaat edeceklerine dair
alınmış bulunan bu mîsâk olayına dayanmaktadır... işte bu inceliği nazar-ı
itibâra alarak Cenâb-ı Hakk'm, sevgili Peygamberimiz'in kadrini ne kadar yüceltmiş
olduğunu güzelce anlamaya çalış... Bunu anladığın zaman, sevgili
peygamberimizin peygamberler peygamberi olduğunu da anlamış ve kabul etmiş
olursun... O, peygamberler peygamberi olduğu içindir ki, yarın ahîrette bütün
peygamberler O'nun Livâü'l-Hamd sancağı altında toplanacaklardır. Ve O, daha
dünyamız da iken de Leyle-i Mîrâc'da Peygamberlerin önüne geçip onlara namaz
kıldırmıştır...
İşte bunun içindir ki,
eğer O'nun gelişi Adem, Nûh, Ibrâhîm, Mûsâ veya İsâ peygamberlerden (Allah'ın
selâmı hepsinin üzerine olsun!) herhangi birinin zamanına rastlamış olsaydı,
onlara ve onların ümmetlerine O'na imân etmeleri ve O'na destek olmaları farz
olurdu. Çünkü sânı yüce Allah, onlardan bu hususta mîsâk almıştır...
Demek ki, O, manen
bütün peygamberlerin ve onların ümmetlerinin dahî nebîsi ve resulü
bulunmaktadır. Sadece iş, O'nun onlarla birlikte bulunmasına, onların zamanında
mevcut olup-olmama-sına kalmaktadır... Yâni işin gecikmesi; onların vücutları
ile ilgili bulunmaktadır. Yoksa onların bu ilâhî ve manevi hikmetin iktizâsı
ile vasıflanmamış olmalarından değil... Unutmamamız lâzımdır ki, husûsî bir
mahallin bir fi'li (veya vasfı) henüz kabul etmemiş olması ile, kabul edecek
olanın kabul etme ehliyetinin olup-olinaması arasında fark vardır... Bahsimizde
ise, hem failin ehliyeti bakımından, hem de Peygamber Efendimizin zâtı
cihetinden bir tavakkuf, gecikme (veya) ehliyetsizlik söz konusu değildir.
Gecikme sadece vücût itibariyle olup buna şümülû ve ilgisi bulunan zamanın
gelip gelmeme sindedir. Yani eğer O, onların asrında mevcut olsa, hiç şüphesiz
onların da O'na uymaları gerekir. İşte bu yüzdendir ki Isâ peygamber, âhir
zamanda geldiği zaman O'nun şeriati üzerinde bulunacaktır. Halbuki kendisi de
kerem sahibi bir peygamberdir... Yoksa bazı kimselerin zannettikleri gibi, Hz.
tsâ, bu ümmetten bir ferd olarak gelecek değildir. Evet, Hz. îsâ da yukarıda
anlattığımız manâda, bu ümmetten biri sayılır... O, ancak Peygamberimiz'in
şerîati ile, kitap ve sünnet ile amel edilmesini emredecektir. Kitap ve
sünnetteki bütün emir ve nehiyler, diğer bütün peygamberleri ilgilendirdiği
gibi, Hz. İsa'yı da ilgilendirmektedir. Bu onun peygamberlik kerem ve sânından
da hiçbir şey eksiltmeyecektir. Bu böyle olduğu gibi, şayet Peygamber Efendimiz
onun zamanında veya Hz. Musa'nın zamanında, ibrahim veya Nuh'un zamanlarında
gönderilmiş olsaydı, bu peygamberler kendi ümmetlerinin peygamberleri
oldukları gibi, aynı zamanda Peygamberimiz de onların üzerinde onların
Peygamberi olacaktı; hepsinin nebîsi ve resulü bulunacaktı. Demek ki bizim Peygamberimiz'in
peygamberliği, bütün peygamberle-rinkinden daha şümullü, daha umûmî, daha büyük
bulunmaktadır. Aynı zamanda O, onların şerîatleriyle de "usûl"
'{temel esaslar) bakımından müttefik bulunmaktadır. Çünkü şeriatleıv&sûl
bakımından birbirinden farklı değildir...
Peygamber (s.a.v.)
Efendimiz'in şerîatinin, teferruata âit hükümler bakımından diğer şeriatlerden
üstün olmasına gelince: Bu, yâ tahsis ya da nesih yoluyla olmaktadır... Yahut
da bunların her ikisi de olmaz, fakat diğer peygamberlerin kendi zamanlarında
kendi ümmetlerine getirdikleri bir hüküme nisbetle, bizim Pey gamb erimi z'in
şu zamanda getirdiği bir hükmün arasındaki (zamanlar ve şahıslar bakımından)
görülmesi kaçınılmaz olan fark itibariyle olur... Biz, burada izahına
çalıştığımız böyle bir hikmet ve inceliğin mevcudiyetine vâkıf olduktan
sonradır ki, aşağıda ki iki hadisin manâları da bizce aydınlığa kavuşmuştur...
Halbuki daha önce her
iki hadisin manâları da bizce aydınlığa kavuşmuştur... Halbuki daha önce her
iki hadisin gerçek manaları tarafımızdan iyice anlaşılamamıştı...
Bu iki hadisten
birincisi:
hadisi olup ikincisi
de:
hadîs-i şerifidir.
Biz önceleri,
"Ben, bütün insanlara peygamber olarak gönderildim!" mealindeki
birinci hadîsi, "O, kendi zamanından tâ kıyamete kadar ki zamanın
peygamberidir" şeklinde anlıyorduk. Halbuki hadîsin esas manâsı: "O,
Adem'den tâ kıyamete kadar bütün insanların ve bütün zamanların
peygamberidir!" şeklinde olmalıdır. İkinci hadisi de önceleri: "O'nun
tekaddümü, Allah tarafından malûm ve mukadderdir" diye anlıyorduk. Halbuki
esas manâ, bundan çok farklı ve fazla imiş... Nitekim yukarıdan beri izahına
çalıştık. Bu izahın özeti ise: O, diğer peygamberlerin herhangi birinin
zamanında peygamber olarak gönderilmesi halinde, onlar ve onların ümmetleri mutlaka
O'na uyacaklar ve O'na destek olup yardım edeceklerdir!... O, böyle bir vazife
ve vasıf için ehliyetli, onlar da buna me'mûr ve mükelleftir... Mesele, bir
hükmün, şartına talik edilmesi kabîlindendir. Hükümler, şartlarına ta'lik
edilir. Fakat bu ta'lik, bazan tasarrufu kabul edecek olan mahal itibariyle
olur... Bazen de o mahalde tasarruf edecek olan fail itibariyle olur.
Bahsimizle ilgili olan ta'lik ise, sadece tasarrufu kabul edecek olan mahal
itibariyledir. Burada bu mahal; kendilerine peygamber gönderilecek olan
kimselerdir ve onların bunu dinleyip kabul etmeleridir... Onlara hitap edecek
olan zât-ı şerifin maddeden mevcut olması ise, bir temsil ile şuna
benzemektedir:
Bir aile reisi, yâni
baba; kendi kızını evlendirivermesi için bir adama vekalet verir... O adama
hitaben der ki: "Kızımı, kendisinin dengini bulduğun zaman
evlendirebilirsin. Sana bu hususta vekâlet veriyorum!" işte bu babanın o
adama bu şartla vekâlet vermesi sahih olmuştur ve o adamın vekâlet ehliyeti de
böylece sabit olmuştur... Şimdi o adam bu vekâleti,«kendisine vekâlet verenin
kızının dengini bulduğu zaman kullanacaktır. Üzerinde taşıdığı vekâlet sıfatını
da, o zaman tasarruf edecektir. Bakarsınız kızın dengini bulmakta hayli
gecikmiş olabilir... Fakat bu gecikme yüzünden ne vekâletine bir zarar gelir,
ne de vekâletin sıhhatinde bir eksilme olur...
(Muhterem okuyucu,
Allâme Sübkî'nin bahsimizle ilgili izahı, burada sona ermiştir. Her şeyi,
yüceler yücesi Allah daha iyi bilir) (Süyûtî).
[13]
Hâkim, Beyhâkî,
Taberânî (el-Sağir'inde), Ebû Nuaym ve îbn-i Asâkîr, Ömer (r.a.)'den rivayet
ederler. O demiştir ki: "Resûlüllah Efendimiz şöyle buyurdular: "Adem
(a.s.) Cennette malûm hatayı işlediği zaman, "Yâ Rabbi! Beni, has kulun
Muhammed hürmetine bağışla!" diye duâ etti. Allah da kendisine: "Yâ
Adem, Muhammed'i nasıl tamdın?" diye sordu. Adem şöyle cevap verdi:
"Yâ Rabbi! Sen beni yarattığın ve ruhundan bana üflediğin zaman, başımı
kaldırıp yukarı bakmıştım, işte o sırada Arş'm sütunları üzerinde: "Lâ
ilahe illallah! Muhammedün Resûlüllah" diye yazılı olduğunu gördüm. Bildim
ki Sen, kendi adının yanma ancak en sevgili kulunun ismini koyarsın."
Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk: "Evet yâ Adem, doğru söyledin. Eğer Muhammed
olmasaydı, Ben seni yaratmazdım..." diye buyurdu. [14]
îbn-i Adiy ve îbn-i
Asâkîr Enes'ten şu rivayeti naklederler. O şöyle demiştir: "Resûlüllah
(s.a.v.) buyurdular ki: Ben, mîrac gecesinde arş'm sakında; "Allah'tan
başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür ve ben O'nu Ali ile te'yîd
eyledim" diye yazılı olduğunu gördüm."
Yine îbn-i Asâkîr
Ali'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Resûlüllah buyurdu: Ben mîrâc
gecesinde Arş'm üzerinde; "Allah'tan başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın
resulüdür! Ebû Bekir gerçekten sıddîktir, Ömer fâruktur, Osman da iki nûr
sahibidir!" şeklinde yazılı olduğunu gördüm."
Ebû Yâ'lâ, Taberanî,
îbn-i Asâkîr ve Hasan bin Arafa Ebû Hüreyre'den şunu naklederler. O demiştir
ki: "Resûlüllah buyurdular ki: "Ben mîrac gecesi semaya .çıktığımda
her semâda adımın "Muhammed Allah'ın resulüdür" diye yazılı olduğunu
gördüm. Benden sonra halîfe Ebû Bekir olacağını da..."
Hafız Bezzâr ise,
îbn-i Ömer tarîkinden şu mealde bir rivayet sevketmiştir: "Resûlüllah buyurdu:
Ben mîrac gecesi semâlara çıktığımda, her bir semâda adımın "Muhammed
Allah'ın resulüdür!" diye yazılı olduğunu görmüşümdür."
Darekutnî, Hatıb ve
İbn-i Asâkîr Ebu'd-Derdâ'dan şöyle rivayet ederler: O demiştir ki:
"Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Ben mîrac gecesi Arş'ta bir yeşil
yaygı gördüm, üzerinde beyaz bir nur halinde şöyle yazılı idi: "Allah'tan
başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür! Kbû Bekir sıddîktır. Ömer de
fâruktur!"
İbn-i Asâkîr Câbir'den
rivayet eder. O şöyle demiştir: "Cennetin kapısında: Lâ ilahe illallah
Muhammedün Resûlüllâh!" yazılı olduğu bir hadislerinde Resûlüllâh
tarafından bildirilmiştir.
Ebû Nuaym'in
Hılye'sinde îbn-i Abbâs'tan rivayet ettiğine göre de, Resûlüllâh şöyle
buyurmuştur: "Cennette mevcut her bir ağacın her yaprağında: Lâ ilahe
illallah, Muhammedün Resûlüllâh" diye yazılıdır."
Hakim, sahihtir
kaydiyle îbn-i Abbâs'tan rivayet eder. O demiştir ki: "Allah Teâlâ îsâ
(a.s.)'a şöyle vahyetmiş: "Muhammed'e imân et ve ümmetinden her kim O'na
yetişecek olursa, O'na imân etmelerini de kendilerine emret! Eğer Muhammed
olmasaydı, ne Adem'i yaratırdım, ne cenneti ne de cehennemi... Ben arşı
yarattığım zaman o su üzerinde izdırâb etti... Ben de, üzerine "Allah'tan
başka ilâh yok, Muhammed Allah'ın resulüdür" diye yazdım, bunun üzerine
arş sakin oldu..."
Not: Hafız Zehebî:
"Bu rivayetin râvileri arasında Amr bin Evs vardır ve kim olduğu
bilinmemektedir" demiştir. (Suyûtî).
îbn-i Asâkîr
Ebu'z-Zübeyr tarikiyle Câbir'in şöyle dediğini rivayet eder: "Adem
(a.s.)'ın iki omuzu arasında: "Muhammed Allah'ın resulüdür ve bütün
peygamberlerin hâtemidir" diye yazılmıştır."
Taberanl'nin Ubâde bin
Sâmit'ten naklettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Peygamber Süleyman bin Davud'un yüzüğünün kaşı semavî idi ve nakşında şu
yazı vardı: Ben, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'ım! Muhammed de benim
kulum ve resûlümddür!"
Ukayll ile îbn-i
Adiyy'in Cabîr'den sevkettikleri rivayet ise şöyledir: "Resûlüllâh
buyurdu: "Davud'un oğlu Süleyman'ın yüzüğünün nakısında şunlar yazılı idi:
"Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlüllâh = Allah'tan başka ilâh yok,
Muhammed de Allah'ın resûlü'dür." [15]
Ebû Nuaym
(Hılye'sinde) ve îbn-i Asâkîr Atâ'dan o da Ebâ Hüreyre'den şöyle rivayet eder:
O demiştir ki: "Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: Adem, cennetten
çıkarıldığı zaman Hind'e (oradaki Serendip arzına) indi ve yalnızlık sebebiyle
korktu... O sırada Cebrail (a.s.) inerek ezan okudu: "Allahü Ekber Allahü
Ekber! Eşhedü enlâilâhe illallah (iki defa), eşhedü enne Muhammeden resûlüllah
(iki defa) diyerek nida etti. Adem ona sordu: "Muhammed kimdir?"
Cebrail de: "Senin evladından peygamber olanların en sonuncusudur"
diyerek cevap verdi..."
Bezzâr Ali'den
nakleder. O şöyle demiştir: "Allah Teâlâ Peygamberimiz'e Ezân'ı öğretmek
istediği zaman, Cebrail Burak'a binerek geldi. Burak, önce O'nu bindirmemek
istedi... Cebrail ona dedi ki: "Sakin ol yâ Burak! Allah'a yemin ederim ki
Allah indinde Muham-med'den daha kerim olan birisi sana binmiş değildir.
Peygamberimiz Burak'a binerek tâ ilâhî huzura kadar yükseldi... O orda dururken
perde arkasından bir melek çıkıp: "Allahü Ekber Allahü Ekber!"
dedi... Perdenin arkasından o meleğe cevaben: "Kulum doğru söyledi,
gerçekten Ben'den başka ilâh yoktur!" denildi... Melek tekrar: "Ben
şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın resulüdür" diye şehâdette bulunduv.
Kendisine yine perde arkasından o meleğe cevaben: "Kulum doğru söyledi,
ben Muheammed'i resul olarak gönderdim" denildi... Melek: "Hayye
ales-saîâh, hayye alal-felâh! kad kâmetis-salâh!" dedi ve devamla:
"Allahü ekber Allahü ekber!" diye nida etti... Perde arkasından:
"Kulum doğru söyledi, ben en büyüğüm, ben yegâne büyük olanım!"
denildi... Sonra melek: "Lâ ilahe illallah" keîime-i tevhidi ile
ezanı bitirdi... Perde arkasından da: "Kulum doğru söyledi! Gerçekten
benden başka ilâh yoktur!" diye cevap verildi...
Sonra Melek Muhammed
(a.s.)'ın elinden tutarak O'nu ileri götürdü, biraz daha ilâhî huzura
yaklaştırdı... Semâvât ehline gelince... Adem ve Nuh gibi peygamberler de o
zaman gökdekilerin arasında bulunuyorlardı... îşte o gün, şanı yüce Allah
sevgili resulünün şerefini, gerek gök ehli olanlara karşı, gerek yer ehli
olanlara karşı kemâle erdirmiştir..." [16]
Sânı Yüce Allah
Kitâb-ı Kerîmende buyuruyor ki:
"Allah
Peygamberlerden şöyle söz almıştı: "Bakın, size kitap ve hikmet verdim,
sonra yanınızda bulunan kitapları doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona
mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve
bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" demişti. "Kabul
ettik" dediler."O halde şahit olun, Ben de sizinle beraber şahit
olanlardanım." dedi. [17]
îbn-i Ebû Hatim, bu
âyetin tefsiriyle ilgili olarak es-Süddî'den naklen şöyle der: "Nuh
(a.s.)'dan beri her bir peygamberden Hz. Muhammed (a.s.)'a inanacakları ve O'na
yardım edeceklerine dâir mîsâk alınmış olduğu gibi, her bir peygamber de kendi
ümmetlerinden bu hususta misâk almış ve onlara: "Siz sağ iken O size
gönderilmiş olursa, mutlaka O'na inanacak ve mutlaka O'na yardım
.edeceksiniz!" .demiştir..."
îbn-i Asâkır,
Küreyb'in îbn-i Abbâs tarîkinden sevkettiği bir rivayeti nakleder... îbn-i
Abbâs demiştir ki: "Cenâb-ı Hakk, Adem'den itibaren her peygambere Sevgili
Habîbi'ni takdim eder (O'na inanıp yardım etmeleri hakkında onlardan mîsâk
alır...), Ümmetler de O'nu birbirine müjdeler ve O'nun kendi aralarından
çıkmasını beklerdi. Nihayet yüce Allah O'nu ümmetlerin en hayırlısı içinden
çıkardı, en hayırlı zamanda peygamber olarak gönderdi, en hayırlı ve.en güzide
arkadaşları da O'na ashâb kıldı... O, beldelerin en hayırlısı olan Mekke'de
doğdu, orada büyüdü ve kırkında kendisine ilâhi elçilik vazifesi verildi...
Burası, Hz. İbrahim (a.s.)'ın haremi idi... Sonra O'nu oradan çıkarıp Taybe'ye
(mübarek Medine şehrine) göç ettirdi... Dînini orada yerleştirdi... Burası da
Muhammed (a.s.)'m haremi oldu... Harem-i Şerîf den peygamber olarak gönderildi,
harem-i şerife hicret etti..." [18]
İmam İbni Cerîr
tefsirinde Ebu'l-Aliye'den naklediyor. O şöyle diyor: "İbrahim (a.s.)'m
-Kabe'nin duvarlarını yükseltirken- şöyle bir duası olmuştur:
Bakara Sûresi'nin 129.
âyetinde geçen O'nun bu duası şu mealdedir: "Ey Rabbimiz! Onlara kendi
içlerinden bir elçi gönder..." O'nun bu duasına karşılık denildi ki:
"Yâ ibrahim, duan kabul edilmiştir! O elçi, âhir zamanda gelecektir."
Ahmed, Hâkim ve
Beyhakî Irbâz bin Sâriye'den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki:
"Peygamberimiz (s.a.v.): "Ben, Ibrâhîm (a.S.)'m duası ve îsâ (a.s.)'m
müjdesiyim!" buyurdular.
îbn-i Asâkîr ise,
Ubâde bin es-Sâmit'den naklen şöyle rivayet eder: - O demiştir ki:
"Peygamberimiz'e: "Ey Allah'ın resulü! Bize kendinden bahseder
misin?" denildi. Efendimiz de buyurdular ki: "Ben, îbrâbim (a.s.)'ın
duasıyım... Benim geleceğimi en son müjde eden ise, îsâ bin Meryem olmuştur...
Her ikisine de Allah'ın salât ve selâmı olsun!..."
Tabakât sahibi îbn-i
Sa'd, Dahhâk tarîkinden gelen bir rivayeti şöyle kaydeder: "Peygamber
(s.a.v.) buyurdular ki: "Ben Ibrahîm (a.s.)'m duasıyım! O, Kabe'nin
temellerini yükseltirken şöyle duâ etmişti: "Ey Rabbimiz! Onlara kendi
içlerinden bir resul gönder!..." îşte Cenab-ı Hakk, O'nun bu duasını kabul
buyurmuş ve Kabe'nin binasını tamamlamayıO'na nasîb eylemiştir..." [19]
îbn-i Sa'd
Tabakât'ında îbn-i Abbâs'tan rivayetle şöyle diyor: "İbrahim (a.s.)'a
Hâcer'i götürmesi emredildiği zaman, Cebrail Burak ile geldi ve onları
bindirdi... Giderken, sulak ve verimli ovalara rastladıkça "Burada indir
yâ Cebrail" diyordu... Cebrail de "Hayır!" diyerek
cevaplıyordu... Nihayet Mekke'ye geldiler. Cebrail: "în yâ îbrahîm"
dedi. O da: "Ağacı ve bitkisi olmayan bir yere mi?" dedi. Cebrâîl:
"Evet yâ îbrahîm, buraya ineceksin. Çünkü senin zürriyetinden gelecek ve
Yüce Kelime'yi tamamhyacak olan âhir zaman peygamberi, buradan çıkacaktır"
diye karşılık verdi..."
Yine îbn-i Sa'd
Şa'bfden naklen şöyle demiştir: "îbrahîm (a.s.)'a indirilen kitapta; 'Yâ
İbrahim, senin neslinden nice milletler gelecek nihayet, Hâtemü'l-Enbîyâ = en
son peygamber olan Nebiyy-i Ümmî gelecek" diye bir beyan da vardı."
Muhammed bin Ka'b
el-Kurazî'den ise şöyle rivayet eder: "Hâcer validemiz, Şam diyarından
oğlu îsmâîl ile çıktığı zaman [20] biri
kendisine karşı şöyle demişti: "Yâ Hâcer, bil ki senin şu oğlun, nice
milletlerin babasıdır ve o milletlerin birinden Harem'de ikâmet eden âhir zaman
peygamberi gelecektir."
Yine îbn-i Sa'd, aynı
tarîkden şöyle rivayet eder: "Cenâb-ı Hakk, Yakûp (a.s.)'a şöyle
vahyetmiştir: "Ey Yâkûp, ben senin zürriyetinden birçok hükümdarlar ve
peygamberler göndereceğim... Fakat sonunda Harem-i Mekke'den çıkacak olan
peygamber (Muhammed)i göndereceğim. O'nun ümmeti Kudüs'deki mescidin binasını
yenileyecektir. O, bütün peygamberlerin sonuncusu olarak gelecek ve adı Ahmed
olacaktır..." [21]
îmam-ı Taberânî Ebû
Ümâme'den naklediyor. O şöyle diyor: "Ben Resûlüllâh'tan işittim, O şöyle
diyordu: "Ma'd bin Adnan'ın çocuklarının sayısı kırka ulaştığı zaman,
bunlar Mûsâ (a.s.ym askeri içine dalarak onların mallarından aldılar... Mûsâ
bunlara beddua etti. Cenab-ı Hakk kendisine vahiy ederek dedi ki: Yâ Mûsâ
onlara beddua etme! Çünkü onların içinde kötü yolda gidenleri korkutan, iyi
yolda gidenleri müjdeliyen Nebiyy-i Ümmî gelecek... Ve kendilerine merhamet
olunan Ümmet-i Muhammed zuhur edecektir... Bu, öyle bir ümmet olacaktır ki,
Allah'tan gelen az rızka razı olacaktır... Allah da kendilerinin az amellerinden
razı olacaktır... Ve onları "Lâ ilahe illallah" Kelime-i Tevhîd'i ile
cennete koyacaktır... Bu ümmetin peygamberi: Abdülmutta-lib'in torunu,
Abdullah'ın oğlu Muhammed olacaktır! Muhammed ahlâkında son derece tevâzû,
sahibi, son derece akıllı, hikmetle konuşan, hilim ve vakar sahibidir... Ben
OJnu, Kureyş'in en hayırlı kolundan ve o kolun en seçkin ailesinden
çıkaracağım! O, bir kul olarak, en hayırlı aileden en hayırlı ümmete peygamber
olacaktır! O ve O'nun ümmeti, hayra doğru yürüyecek ve hayrı bulacaktır..." [22]
Yüce Allah Kur'ân'da
buyuruyor ki:
"O gerçek
mü'minler ki onlar, yanlarındaki Tevrat ve incil'de yazılı buldukları o elçiye,
o ümmî peygambere uyarlar..." [23]
Yüce Allah bir
âyetinde de şöyle buyuruyor:
"Muhammed,
Allah'ın elçisidir. O'nun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi
aralarında ise merhametlidirler. Onların, rükû ve secde ederek Allah'ın lütuf
ve rızâsını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları
vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları, İncil'deki vasıfları da şudur: Bir ekin
gibidirler ki, o ekin filizini çıkarmış ve o filizi güçlendirmiştir... " [24]
îmam-ı Buhari, Ata bin
Yesâr'dan şöyle rivayet eder: "Ben, Amr îbn-i As'm oğlu Abdullah ile
karşılaştığımda ona: "Ey Abdullah, bana Resûlüllâh'm sıfatından bahseder
misin?" diye ricada bulundum. O da bana: "Peki bahsedeyim. Allah'a
yemin ederim ki O, Kur'ân'da bahsedilen: "Ey O sânı büyük peygamber! Biz
seni şâhid, mübeşşir ve nezîr olarak gönderdik!" [25]gibi
sıfatlarının bâzısı ile, Tevrat'ta dahi vasıflandırılmış bulunmaktadır... Hattâ
Tevrat'ta: "Biz seni ümmîlere koruyucu olarak da gönderdik! Sen benim hâs
kulumsun ve elçimsin! Ben sana "el-Mütevekkil" diye de ad verdim ki
sen, sert tabiatlı ve şiddetli değilsin; sokaklarda bağırmazsm... Kötülüğe
kötülük ile değil, iyilik ile karşılık verirsin, affeder hoş görürsün... (Ey
Tevrat okuyanlar! îyi biliniz ki:) yüceler yücesi Allah, O'nun vâsıtası ile
eğri giden milleti doğrultmadıkça, onlar: Lâ ilahe illallah! diyerek bu ilâhi
tevhîd ile doğru yolu bulmadıkça, O'nun vâsıtası ile kör gözleri açmadıkça,
sağır kulakları işitir hâle getirip, kilitli kalbleri de açmadıkça kendisine
ölüm vermiyecektir! Bunlar gerçekleşmedikçe O'nu dünyadan âhirete
göçürmeyecektir!... diye de, O'nun hakkında vasıflandırmalar vardır."
îbn-i Asâkir Muhammed
bin Hamza tankından "Târîk-i Dımaşk" adlı kitabında şöyle rivayet
eder, O demiştir ki: "Büyük dedem Abdullah bin Selâm, Peygamber
(s.a.v.)'in Mekke'de çıktığını duyduğu zaman, O'nunla karşılaşmak istemiş,
O'nun yanma gitmiştir... Peygamberimiz kendisine: "Sen, Abdullah bin
Selâm'sm ve Yesrib (Medine) halkının âlimisin!" buyurmuştur. Dedem de
"Evet" demiştir. Peygamberimiz ona "Ey Abdullah, Allah aşkına
doğru söyle, Allah'ın Musa'ya indirdiği Tevrat'ta benim vasfım yok mudur?"
demiş. O, bu soru karşısında demiş ki: "Yâ Muhammed! Bana Rabbinden
bahset!" Tam bu sırada Cebrail gelip: "De ki: Allah ehaddir, Allah
samed'dir! Doğurmamış ve de doğurulmamıştır! Hiçbir şey O'nun dengi olmamış-
tır" mealindeki îhlâs Sûresinin âyetleriyle cevab vermesini söylemiştir.
Peygamberimiz de bu âyetleri okuyarak cevaplamıştır...
İşte bunun üzerine
büyük dedem Abdullah bin Selâm: "Şehâdet ederim ki Sen, Allah'ın
resulüsün! Gerçekten Allah sana yardım edecek ve senin elinle islâmı diğer
dinlerin üzerine çıkaracaktır. Ben senin sıfatını Tevrat'ta: "Ey
Peygamber, Biz seni şâhid, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik! Sen benim
kulum, resûlümsün! Sana el-Mütevekkil adını verdim, sen sert ve şiddetli
değilsin, sokaklarda bağırır değilsin, kötülüğe iyilikle karşılık verirsin,
affeder bağışlarsın... Allah, eğri milleti O'nunla doğrultmadıkça, onlar:
"Lâ ilahe illallah!" Kelime-i Tevhidi ile doğru yolu bulmadıkça;
O'nun vâsıtası ile kör gözleri açmadıkça, işitmeyen kulakları işitir hâle
getirip kapalı kalbleri açmadıkça, O'nu dünyadan âhirete göçürmeyecek, O'nu
vefat ettirmeyecektir!" şeklinde bulup okumuşumdur" demiştir.
İbn-i Asâkîr daha
sonra Zeyd bin Eşlem tarlkından şöyle rivayet eder: "Abdullah bin Selâm
demiştir ki: "Resûlüllâh'm (s.a.v.) Tevrat'taki sıfatı şöyledir: "Yâ
Muhammed, Biz seni şâhid ve mübeşşir olarak gönderdik..." O böyle demiş ve
yukarıdaki rivayeti sonuna kadar anlatmıştır."
Benzeri bir rivayeti
Dârimî ve Beyhakî de Atâ bin Yesâr'dan rivayet etmiştir... Dârimî ile îbn-i
Asâklr'in Ka'b'dan sevkettikleri bir rivayette ise Ka'b şöyle demiştir:
"Birinci satırda şunlar yazılı idi: "Muhammed Allah'ın resûlü'dür!
Allah'ın seçilmiş kuludur, huysuz ve sert tabiatlı değildir, sokaklarda
çağırıp-bağırmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bağışlayıp iyilikle
karşılık verir... Doğum yeri Mekke, hicret yeri Medine'dir. Mülkü de Şam'da
olacaktır..." îkinci satırda da: "Muhammed Allah'ın resûlü'dür! O'nun
ümmeti, çok hamdediciler olup darlık ve genişlik zamanlarında hep Allah'a
hamdederler... Yegâne büyük olarak Allah'ı tanıyıp hep O'nu tekbîr ederler...
Vakti gözetirler, vakti gelince hemen namazlarını kılarlar... Kemerlerini
sıkarlar, etraflarını temiz tutarlar; geceleri aşk ve şevkle yaptıkları
ibâdetle, semâ boşluğunda iniltili ses dalgaları meydana gelir..."
şeklinde yazı vardır..."
Dârimî', îbn-i Sa'd ve
îbn-i Asâklr'in Ebû Ferve'den onun da îbn-i Abbâs'tan rivayetinde ise, şu fark
vardır: "Ka'b, Peygamberimizin Tevrat'taki sıfatına dâir İbn-i Abbâs'm
sorusuna karşılık; aynı şeyleri söyledikten sonra: "...ve onlar -yâni
O'nun ümmetleri- namazlarını kılarken harp düzeninde saf bağladıkları gibi saf
tutarlar... Mescidi e rinde ki ibâdetlerinden, arı kovanından duyulan inilti
gibi iniltiler duyulur... Okunan ezanları, tâ semâlara çıkar..." diye
bilgi vermiştir..."
Zübeyr bin Bekkâr ve
Ebû Nuaym, Abdullah îbn-i Mesûd'dan rivayet ederler ki, Resûl-i Ekrem
Efendimiz, Tevrat'ta kendi vasıflarına dâir yazılanları ve ümmetinin
"Ümmet-i Hammâd = Her hâl ü kârda Allah'a hamd eden bir ümmet"
olduğunu anlattıktan sonra; "...ve onların indileri yâni kitapları
kalblerindedir... Savaşta saf tuttukları gibi, namazlarında da saf tutarlar...
Onlar, öz canlarını Allah yolunda feda ederek Allah'ın yakınlığım kazanırlar...
Onlar, geceleri râhib, tâat ve ibâdette; gündüzleri ise arslan kesilirler..,
Allah yolunda canlarbaşla cihâd ederler..." buyurdu."
îbn-i Sa'd ve sahihtir
kaydıyla Hâkim, Beyhakî ve Ebû Nuaym Aişe'den (r.a.) rivayet ederler ki, o şöyle
demiştir: "Peygamberimizin vasfı İncil'de şöyle yazılmıştır:
"Muhammed Allah'ın resulüdür, huysuz ve sert tabiatlı değildir, kötülüğe
aynen karşılık vermez, affeder ve bağışlar!"
Beyhakî ile Ebû Nuaym,
Ebu'd-Derdâ'nın hanımı Ümmü'd- Der-dâ'dan şöyle naklediyorlar: O demiştir ki:
"Ben Ka'b'a sordum: "Söyler misin, siz Resûlüllâh Efendimiz'in
sıfatını Tevrat'ta nasıl buldunuz?" Cevabında Ka'b dedi ki: "Biz O'nu
şu şekilde vasfedilmiş olarak bulduk: "Muhammed Allah'ın resulüdür! O'nun
adı Allah'a hakkiyle tevekkül eden'dir. O, katı ve sert huylu değildir.
Sokaklarda çağırıp bağırmaz da... O'nun eline (manevi) anahtarlar verilmiştir
ki, Allah bunlar ile görmeyen gözleri açsın, duymayan kulakları duyursun, eğri
konuşan dilleri yine bunlar ile doğrultsun diye... Tâ ki en sonunda onlar,
O'nun sayesinde: "Lâ ilahe illallah vahdehû lâ şerike leh! = Allah'tan
başka hiç bir ilâh yoktur! O birdir ve O'nun hiç bir ortağı yoktur!" diye
şehâdet ederler... Ve O, yâni Muhammed; zulme uğrayanın yardımcısıdır, zayıfdır
diye mazluma yüklenilmesine asla müsâade etmez!..."
Hafız Ebû Nuaym, Ebû
Hüreyre'den şu rivayeti nakletmiştir: "Resûlüllâh bir defasında buyurdular
ki: Mûsâ (a.s.), kendisine Tevrat nazil olduğu ve onu okuduğu zaman onda şu
ümmete âid vasıfları görünce: "Yâ Rabbi, ben Tevrat'a âid levhalarda, en
son geldikleri halde en başa geçen bir ümmet buluyorum. Bu ümmeti bana ümmet
eyle!" diye duada bulundu. Cenâb-ı Hakk kendisine: "Bu ümmet, habîbim
Ahmed'in ümmetidir" buyurdu... Mûsâ dedi ki: "Yâ Rabbi! Ben
levhalarda icabet eden ve kendilerine icabet olunan bir ümmet buluyorum. Bu
ümmeti bana ümmet eyle!" Yüce Allah kendisine: "Bu, Ahmed'in
ümmetidir" buyurdu. Mûsâ: "Yâ Rabbi! Ben levhalarda kitapları
kainlerinde olan ve onu ezbere okuyan bir ümmet görüyorum. Onu bana ümmet
kıl!" diye niyaz etti... Kendisine: "Bu, Ahmed'in ümmetidir"
denildi... Mûsâ: "Yâ Rabbi! Ben levhalarda kendilerine ganimet helâl
kılınan bir ümmet buluyorum. Onu bana ümmet eyle!" diye dua etti. Yüce
Allah kendisine: "Bu, Ahmed'in ümmetidir" diye karşılık verdi...
Mûsâ: "Yâ Rabb! Ben levhalarda yedikleri sadaka olan ve bundan sevâb
kazanan bir ümmet görüyorum! Onu bana ümmet eyle!" diye niyaz etti.
Cenâb-ı Hakk: "Ey Mûsâ! Bu Ahmed'in ümmetidir" dedi... Mûsâ: "Ey
Rabbim! Ben levhalarda içlerinden biri, bir iyilik yapmak istediği zaman o
iyiliği yapmazsa, kendisine bir iyilik yazılan; o iyiliği yaptığı zaman ise
kendisine on iyilik yazılan bir ümmet buluyorum. Onu bana ümmet eyle!"
eledi. Cenâb-ı Hakk da: "Bu Ahmed'in ümmetidir" buyurdu... Mûsâ:
"Ben levhalarda, içlerinden biri bir kötülük yapmağa niyetlenir fakat o
kötülüğü yapamazsa, kendisi için günah yazılmaz; eğer o kötülüğü yaparsa
kendisine bir kötülük yazılır" diye vasfedilen bir ümmet gördüm. Bu ümmeti
bana ümmet kıl!" diye dua etti. Allah: "Bu, Ahmed'in ümmetidir"
buyurdu... Mûsâ: "Ey Rabbim! Ben levhalarda kendilerine hem evelki ilmin,
hem sonraki ilmin verildiği bildirilen, dalâlet fırkalarım ve mesîh deccâlı
öldürecek olan bir ümmet buluyorum. Bunu bana ümmet eyle!" diye dua etti.
Yüce Allah kendisine: "Bu Ahmed'in ümmetidir" buyurdu... Bunun
üzerine Mûsâ: "O halde beni Muhammed Ümmetimden eyle!" diye
yalvardı... îşte bunun üzerine Allah ona iki haslet verdi ve şöyle buyurdu:
"Ey Mûsâ, Ben sana verdiğim risâletlerimle ve kelâmımla (seninle olan konuşmamla)
seni insanlara karşı seçtim! Sana verdiğimi al ve şükr edeni erden ol!" [26] Mûsâ
(a.s.) da dedi ki: "Razı oldum yâ Rabbî!"
Yine Ebû Nuaym
Enes'den rivayet eder: "Resûlüllâh buyurdu ki: Cenâb-ı Hakk İsrail
oğullarının peygamberi olan Musa'ya şöyle vahyetmiştir: "Ey Mûsâ! Her kim
Ahmed'i inkâr ettiği halde Bana gelecek olursa, onu cehenneme atarım!"
Mûsâ: "Ey Rabbim, Ahmed kimdir?" diye sordu. Cenâb-ı Hakk buyurdu:
"Ben, Benim yanımda ondan daha keremli olan bir kul yaratmadım! Ben,
yeri-göğü yaratmazdan önce O'nun adını Arş üzerinde kendi adımla beraber
yazdım! O ve O'nun ümmeti cennete girmedikçe, kimse cennete giremez!" Mûsâ
dedi ki: "O'nun ümmeti kimlerdir?" Cenâb-ı Hakk şöyle buyurdu:
"O'nun ümmeti; her hâl ü kârda Allah'a hamdeden bir ümmettir... Allah
yolunda kemerlerini sıkan, çevrelerini temiz tutan; geceleri râhib, gündüzleri
sâim olan bir ümmettir... Onların az amellerini dahî kabul eder
değerlendiririm. Onları: "Lâ ilahe illallah!" Tevhidine şehâdetleri
sebebiyle cennete koyarım..." Mûsâ dedi ki: "Ey Rabbim, beni bu
ümmetin peygamberi kıl!" Cenâb-ı Hakk, "O ümmetin peygamberi,
kendilerinin içinden çıkacaktır" buyurdu... Bunun üzerine Mûsâ:
"Öyleyse yâ Rabbi, beni o peygamberin ümmetinden-eyle!" diye niyaz
eyledi... Yüce Allah ise şu karşılığı verdi: "Yâ Mûsâ! Ben seninle o
peygamberin arasını âhirette birleştireceğim; orada O'nunla bir araya
geleceksiniz..." [27]
Ebû Nuaym'in
Abdurrahmân el-Muâfirî'den naklettiğine göre, Ka'bü'l-Ahbâr, yahûdî hahamım
ağlar görür ve ona niçin ağladığını sorar... Haham: "Bazı şeyler
hatırladım da ondan" der. Ka'b; "Niçin ağladığım sana söylersem beni
tasdik eder misin?" der. Haham: "Evet" deyince, Ka'b şöyle der:
'Allah aşkına doğru söyle, Mûsâ (a.s.) Tevrat'a baktığı zaman: "Ey Rabbim,
ben Tevrat'ta iyiliği emreden, kötülükten nehyeden, önceki ve sonraki kitaplara
inanan, dalâlet ehliyle savaşan ve en sonunda bir gözü kör deccâli öldürecek
olan ve bütün ümmetlerin en hayırlısı bulunan bir ümmet görüyorum! Yâ Rabbi, bu
ümmeti bana ümmet kıl" diye niyazda bulunmadı mı?" Haham da bunu
"Evet" diyerek tasdik etmiştir..."
Yine Ka'b dedi:
"Allah aşkına doğru söyle! Okuduğun Tevrat'ta, Mûsâ (a.s.)'ın Tevrat'a
baktığı zaman; "Yâ Rabbi,.ben Tevrat'ta öyle bir ümmet görüyorum ki, her
hâl ü kârda Allah'ı tekbîr eder, tahmîd eder; temiz topraktan teyemmüm ederler,
yeryüzü onlar için mesciddir, suyu bulamadıkları zaman teyemmüm ederek abdest
de alırlar, gusül de ederler; abdest azaları âhirette nûr gibi parlar! "Yâ
Rabbi, onları bana ümmet kıl!" diye taleb ettiğini de okuyorsun, değil
mi?" Haham da bunu, "Evet" diyerek tasdik etti.
Ka'b devamla:
"Yine Mûsâ (a.s.)'m: "Yâ Rabbi, ben Tevrat'ta kendisine merhamet
olunan zayıf bir ümmet görüyorum ki, Kitâb'a onlar vâris olacak ve Sen onları
seçmişsin; içlerinden kimi kendisine yazık eder, kimi dosdoğru gider, kimi de
tâ öne geçer ve fakat hepsi de senin merhametine mazhar olmuştur...
"Onları bana ümmet eyle!" diye niyazda bulunmadı mı?" diye
sordu... Haham da "Evet" diye tasdik etti.
Ka'b: "Allah
aşkına doğru söyle, yine okuduğun Tevrat'ta Mûsâ (a.s.)'ın: "Yâ Rabbi, ben
Tevrat'ta, kitapları kalblerinde olan ve onu ezbere bilen, renk renk elbiseler
giyinen, namazlarında meleklerin safları gibi saf tutan, mescidlerinde Allah'a
ibadet aşk ve şevkiyle inleyen bir ümmet görüyorum... Öyle bir ümmet ki,
içlerinden hiç biri cehenneme girmez; meğer ki, taşta ağaçlarda biten
yapraklardan eser olmadığı gibi, kendisine iyilikten hiçbir eser olmaya!...
"Yâ Rabbi, bu ümmeti bana ümmet eyle!" diye temenni ettiğini de
okuyor musun?" şeklinde bir soru yöneltti... Haham da buna karşılık
"Evet" diye cevab verdi..."
Mûsâ (a.s.), Allah'ın
Ümmet-i Muhammed'e verdiği büyük iyilikleri ve üstün faziletleri öğrenip hayran
olduğu zaman demiş ki: "Keşke ben de Ümmet-i Muhammed'den
olaydım!..." işte bunun üzerine Cenab-ı Hakk da kendisine verdiğim
risâletimle ve kelâmımla seni insanlara karşı seçtim. Sana verdiğimi al ve
şükredenlerden ol!" Mûsâ (a.s.) da bunun üzerine tamamen razı olup teselli
bulmuştur..." [28]
Ebû Nuaym, Saîd bin
Ebû Hilâl’den şöyle rivayet eder: Abdullah bin Amr, Ka'bü'l-Ahbâr'a demiştir
ki: "Ey Ka'b! Bana, Peygamberimiz Muhammed'in ve O'nun ümmetinin
sıfatından haber verir misin?" Bunun üzerine Ka'b da demiştir ki:
"Ben onları Tevrat'ta şöyle buluyorum: Muhammed ve O'nun ümmeti, her hâl ü
kârda Allah'a hamdederler, Her aşama ve menzilde Allah'ı tekbîr ve tesbîh
ederler... Onların nidaları (ezanları), tâ göklerde işitilir... Namazlarında
kendilerini iyice Allah'a verirler... Meleklerin saf tuttukları gibi saf
bağlarlar ve namazdaki gibi de harb ederken saf tutarlar... Allah yolunda
çarpışırlarken melekler de onları destekler ve kuvvetli atışları ile onlara
yardım ederler... Üzerlerinde de bir gölge onları serinletir, sanki kuşların
kanatları ile yuvaları üzerine gölge yaptıkları gibi... Onlar, asla bulundukları
cepheyi tamamen terkedip geri gitmezler... Nihayet en sonunda, onların
yardımına Cebrâîl (a.s.) gelir... Allah'ın izni ve vazifelendirmesi
ile..."
İbn-i Ebû Hatim ve Ebû
Nuaym Vehb bin Münebbih'den rivayet ederler. O şöyle demiştir ki: "Allah Eş'ıyâ
peygambere vahyetmiş ve buyurmuştur ki: "Ben, Ümmî bir peygamber
göndereceğim, ve onun vâsıtası ile duymayan kulakları, görmeyen gözleri ve
kilitli kalbleri açacağım! O'nun doğum yeri Mekke, hicret yeri Medine olacak.
Mülkü ise Şam'da... O, gerçekten bana tevekkül eden, yükseltilmiş, sevilmiş,
seçilmiş ve muhabbetle dolmuş el-Mustafâ'dır! Kötülüğe kötülükle karşılık
vermez, affedip bağışlar. Mü'minlere çok merhametlidir, bir karıncanın
incinmesinden ağhyacak kadar şefkatlidir... Babasını kaybeden yetîm için,
hüngür hüngür ağlar... Katı ve huysuz değildir. Sokaklarda çağırıp-bağırmaz
da... Çirkin sözü ağzına bile almaz! Yanmakta olan bir kandilin yanında geçse,
Öyle sekînet ve vakarla geçer ki, o kandili ^söndürmez... Yetişip kurumuş kamış
üzerine yürürse, ayak sesleri işitilmez... Ben O'nu, bütün iyilik ve
güzellikler için müjdeler veren, kötülükler için de güzelce uyaran bir
peygamber olarak göndereceğim!... Her iyilik ve güzellik için O'nu takviye
edeceğim ve O'nu her güzel huy ile bezeyeceğim. Ona sekînet ve vakarı elbise,
iyiliği şiar, takvayı vicdan, hikmeti de akıl olarak hibe edeceğim! Doğruluk ve
vefakarlık O'nun tabiatıdır, bağışlayıp vazgeçmek ve iyilikte bulunmak O'nun
ahlâkıdır. Adalet O'nun yaşayışı, hakk ise şeriatıdır! Hidâyet O'nun kılavuzu,
islâm da milletidir!..."
"Ahmed, O'nun
adıdır. Dünyaya sapıklık hâkim olmuşken, O'nun vâsıtasıyle hidâyete
kavuşacakta-. Cehaletin yerini ilim, geriliğin yerini ilerleyip yükselmek,
çirkinliklerin yerini güzellik ve meşruiyet alacaktır... O'nun sayesinde
ortalığı bolluk ve bereket, fakirliğin yerini zenginlik, ayrılık gayrılıkların
yerini birlik ve beraberlik, gönülden yakınlık ve kardeşlik alacaktır... O'nun
ümmetini, ümmetlerin en hayırlısı kılacağım. Çünkü O'nun ümmeti, iyiliği
emredecek, kötülüğü nehyedecektir! Beni Tevhîd, Bana îmân ve Benim için
amellerinde ihlâs
edecek! Bütün
peygamberlerin getirdiklerini büyük bir samimiyetle tasdik edecek, vakitleri
gözetecek, vaktinde dinin direği olan namazlarını kılacaktır!...
"Ne mutlu bu
kalblere, bu yüzlere ve bu ruhlara ki, Benim rızâm için ihlasla dolmuştur! Ben
onlara tesbîhi; tekbîr, tahmîd ve Tevhîd'i ilham edeceğim. Onlarda bütün
mescidlerde, meclislerde, iş ve istirahat yerlerinde Ben'i hatırlayıp tesbîh,
tekbîr, tahmîd ve tevhîd edecekler... Meleklerin Arş'ım etrafında saf
tuttukları gibi namazlarında saf bağlıyacaklar... Onlar Benim evliyam ve
ansârımdır! (Gerçek dostlarım ve dînimin yardımcılarıdır.) Düşmanlarımdan onlar
sebebiyle intikam alırım. Putları tanrı edinenleri onlar vasıtasıyla cezalandırırım...
Onların namazı; kıyamlı, kırâtatlı, rukûlu ve secdeli bir ibâdettir... Binlerce
bölük asker olarak, Benim yolumda cihâda çıkarlar ve Benim uğrumda saflar ve
ordular hâlinde çarpışırlar..."
"Ben onların
kitapları ile diğer kitapları, şeriâtleri ile şeriâtleri, dinleri ile bütün
dinleri mühürleyeceğim! Her kim onlara yetişir de onların kitabına îmân
etmezse, din ve şerîatlermi kabul eylemezse, bilsin ki o Ben'den uzaktır; Ben
de ondan beriyim (uzağım). Ümmetlerin en fâzîlelisi onlardır, onlar "Ümmet-i
Vasaf'tir! Yâni "Orta Ümmet" olup dalâlet ve istikâmet sahibidirler;
her türlü aşırılık ve geriliklerden beridirler... Adalet ye istikâmette diğer
insanlara karşı da şâhid durumundadırlar... Öfkelenip gadaba geldikleri zaman,
"hepsini Allah yaratmış" deyip adaletten ayrılmazlar, kendileri zor
duruma düştüklerinde de sabredip dayanırlar ve "Allah büyüktür!"
derler... Birbiriyle çekiştikleri zamanda ise, "Sübhânellâh! Ne şaşılacak
şey! Bu bir müslümana yakışmaz!..." deyip birbirini insafa davet ederler,
insafı gözetirler..."
"Çevrelerini,
ellerini yüzlerim tertemiz tutarlar; temizliğe çok önem verirler... Onların
kurbanları kanları, incileri de gönülleridir... Onlar, geceleri rahip,
gündüzleri nıücâhiddir! Vicdanları yüksek, dâvetçileri tâ yücelerdedir... Onlar,
Allah yolunun bağrı yanık âşıklarıdırlar... Ne mutlu onlara ve onlarla beraber
olanlara!... Onların dîni, onların hidâyeti üzere bulunanlara... Bu, ancak
Ben'im lutfumdur! Dilediğim kullara veririm. Ben; büyük ve sonsuz lütufların
sahibiyim!..."
Beyhaki, îbn-i
Abbâs'tcm rivayet ediyor. O şöyle diyor: "Cârûd bin Abdullah gelip
müslüman oldu ve Peygamberimizde hitaben dedi ki: "Seni hak peygamber
olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben senin vasıflarını İncil'de
görmüştüm! Gerçekten Meryem oğlu Isâ senin geleceğim müjde etmiştir!"
Ebû Nuaym da Saîd bin
Muaeyyib'den rivayet eder: "Abbâs, Kâbu'l Ahbâr'a dedi ki: "Ey Ka'b!
Sen niçin Peygamberimizin sağlığında veya peygamberin halîfesi Ebû Bekir
zamanında müslüman olmadın?" Ka'b cevabında dedi ki: "Babam Tevrat'a
âit bâzı âyetler yazıp bana verdi ve "işte bunlarla amel et! Sakın diğer
âyetlere bakayım deme!" diye vasiyet etti ve diğer âyetlerin bulunduğu
kısmı mühürleyip asla açmamamı bana sıkıca tenbîh eyledi... Halîfe Ömer
zamanında İslâm'ın iyice zuhur ve galebesini gördüm ve hayırdan başka birşey
olmadığına kanâat getirdim, Bu durumda vicdanım bana dedi ki: "Belki baban
bâzı şeyleri senden gizlemiştir!..." Gerçekten ben de babamın mühürlediği
Tevrat nüshasının mührünü açarak okudum ve orada Muhammed'in ve ümmetinin
vasfının yazılı olduğunu gördüm... işte bu yüzden, şimdi müslüman oldum.
Yine Hafız Ebû
Nuaym'in Şehr bin Havşeb'ten sevkettiği bir rivayette de şöyle denilmektedir:
"Kala dedi ki: Benim babam, Allah'ın Musa'ya inzal buyurduğu kitabı en iyi
bilenlerden idi... Ve benden birşey gizlemezdi. Vefat edeceği zaman bana dedi
ki: "Oğlum, ben senden birşey gizlemiş değilim, ancak iki yaprak var ki
onda gönderilmesi yaklaşan bir peygambere âit haberler yazılıdır... Bâzı
yalancılar, peygamberim diye iddiaya kalkışır ve sen de ona inanırsın diye
korktuğumdan, bu iki yaprağı senden gizledim... işte bu gördüğün yere bu iki
yaprağı gömüp üzerine sıvadım. Sen, şu zamanda onlara dokunma. Allah'ın senin
hakkında hayır murâd ettiği ve o peygamberin çıktığı zaman, onlara bakabilirsin
ve o peygambere uyabilirsin..." Sonra babam öldü ve biz onu defnettik...
Benim de en çok arzu ettiğim şey, bu iki kağıtta yazılı olanları görmek idi...
Bir gün, dayanamayıp onları çıkardım ve okudum. Bir de ne göreyim, o iki kağıtta
şunlar yazılı imiş: "Muhammed Allah'ın resulüdür! Ve O, peygamberlerin
sonuncusudur, O'ndan sonra peygamber gelmeyecektir. O'nun doğum yeri Mekke,
hicret yurdu de Medîne olacaktır. O, katı ve öfkeli değildir, sokaklarda
çağırıp-bağırmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bağışlayıp affeder...
O'nun ümmeti, her hâl ü kârda Allah'a hamdederler... Yegane büyük olarak
Allah'ı tanırlar ve dillerinden tekbîri eksik etmezler... Onların peygamberi,
Allah'ın yardımına mazhardır. Onlar, temizliğe çok önem verirler, kitaplarını
ezbere bilirler... Birbirlerine o kadar merhaletlidirler ki, bir ananın
evladları gibi... Cennete ilk girecek ümmet de, bu ümmet olacaktır."
Bunun üzerine kısa bir
zaman geçmişti ki, peygamber (s.a.v.) Mekke'de zuhur etmiş. Haber bize ulaştığı
halde, iyice tetkik edip emin olayım diye, müslüman olmayı geciktirmiş idim.
Sonra peygamberin vefat haberi bize ulaştı. Yerine halifesi geçmişti. Askerleri
bize kadar geldiler. Fakat ben, bunların halini iyice tetkik etmek istedim.
Nihayet Halife Ömer'in adamları geldiler. Ben onların son derece sözüne sadık
ve kahraman kişiler olduğunu gördüm, beklediğim kimseler olduğunu anladım.
Allah'a yemin ederim ki, bir gün ben evin damında idim ve müslümanlardan
birinin Kûr'an okumakta olduğunu işittim. Kulak verdim ve onun şu mealdeki
âyeti okuduğunu duydum:
"Ey kendilerine
kitap verilenler! Biz bâzı yüzleri silip arkalarına döndürmeden ya da Cumartesi
adamlarını lanetlediğimiz gibi kendilerini lanetlemeden önce, yanımzdakini
doğrulayıcı olarak indirdiğimiz Kitâb'a inanınız[29]
İşte ben, bu ayeti
duyduğum zaman, sabaha çıkmadan Allah'ın lanetine uğramaktan çok korktum ve
sabaha çıkar-çıkmaz ilk yapacağım iş, müslümanların yanına gitmek ve müslüman
olmaktı. Öyle yaptım." (Bu haberi, îbn-i Asâkır; Ka'b'dan, Müseyyib bin Râfi'in
ve başkasının rivayeti olarak vermiştir).
Beyhaki'nin Vehb bin
Münebbih'ten rivayetine göre, o demiştir ki: "Allah, Zebur'da Davud
(a.s.)'a şöyle vahyetmiştir: "Ey Davûd, senden sonra gelen peygamberlerin
en sonunda bir peygamber gelecek, onun adı Ahmed ve Muhammed olacak. Kendisine
"Sâdık Nebi" denilecek. Ben ona hiç gadab etmem, o da bana hiç isyan
etmez. O'nun gelmiş geçmiş günahlarım bağışlamışımdır. O'nun ümmeti de Ümmet-i
Merhume'dir. Benim rahmetime mahzardır. Ben onlara peygamberlere lütfettiğim
nafileleri lütfettim ve peygamberlere farz kıldıklarımı, onlara da farz
kılmışımdır. Kıyamet günü bana geldikleri zaman nurları, enbiyanın nurları gibi
parlar. Çünkü kendilerine her zaman için temizlik yapmalarını emretmişimdir,
peygamberlere emrettiğim .gibi. Ve her cenabetten yıkanmayı da kendilerine farz
kılmışnndır. Tıpkı peygamberlere farz kıldığım gibi. Kendilerine haccı da,
cihâdı da farz kûmışımdır. Yâ Dâvud, Ben Muhammed'i ve O'nun ümmetini diğer
bütün ümmetlerden üstün kılmış mıdır. Onlara altı adet özellik vermişimdir ki,
bunları başka ümmetlere vermemişimdir. Onlar hata ettikleri veya unuttukları
zaman kendilerini cezalandırmam..." (Bu rivayetin devamı vardır ve ileride
gelecektir).
Taberani, Beyhaki ve
Ebû Nuaym, Feltân bin Asım'dan rivayet etmektedir. O şöyle demiştir: "Biz,
Peygamber (s.a.v.) ile beraber idik. Birisi geldi ve peygamberimiz kendisine
şunu sordu: "Sen Tevrat okur musun?" O: "Evet" diye^cevap
verdi. Peygamberimiz: "incil'i de okur musun?" dedi. O da
"Evet" dedi. Peygamberimiz de: "Allah aşkına doğru söyle,
Tevrat'ta ve incil'de bana dair bir bilgi yok mudur?" O şöyle cevapladı:
"Evet, senin vasfına benzer vasıflar, senin şekil ve şemâline benzer şekil
ve şemailler bulmaktayız. Ancak biz, bu vasıflara sahib olan bir peygamberin,
kendi içimizden çıkmasını ümit ediyorduk. Sen ki, şimdi peygamber olarak
çıktın, ümit ettiğimiz bu zatın sen olmasından korkmaktayız. Biz dikkat e^ip
baktık, o sen değilsin..." Peygamberimiz bunun üzerine "Niçin?"
diye sordu. O adam dedi ki: "Çünkü o beklediğimiz zatın ümmetinden yetmiş
bin kişi, onunla beraber olacaktır, onlara hesab ve azâb olunmayacaktır.
Halbuki senin yanında çok az kimse bulunmaktadır..." Peygamberimiz de
buyurdular ki: "Varlığım elinde bulunan Allah'a yenin ederim ki, ben o
haber verilen zatım! O ümmet de benim ümmetimdir. Ve benim ümmetim; yetmiş bin
kerre yetmiş binden daha çoktur!"
Taberani, îbn-i
îîıbbân, Hâkim, Beyhaki ve Ebû Nuaym Abdullah bin Selâm'dan rivayet ederler. O
şöyle demiştir: "Yüce Allah, Zeyd bin Sa'ne'nin hidayetini dilediği zaman
ona şöyle dedirtmiştir: "Gerçekten peygamberlik alâmetlerinden olarak ne
varsa hepsini Muhammed'de görüyorum. Lâkin ben O'nun hılmini, sabır ve
metanetini denemiş değilim. Ben, kendisiyle yakınlık kurabilmem için O'na çok
yumuşak davranırdım. Nihayet bir gün ondan hurma satın aldım. Parasını verdim,
hurmayı da belli bir zaman sonra teslim alacaktım. Sırf kendisini denemek için,
hurma alacağımın vadesine bir kaç gün kala O'na gittim. Yanına yaklaşıp
şiddetle yakasına sarıldım ve: "Ey Muhammed! hakkımı niye vermezsin! Ey
Abdül-Muttalib oğulları, vallahi sizler borcunu vermekte ağır davranıp
geciktiren insanlarsınız! Ben sizi iyi tanırım!" diyerek şiddet ve öfkeyle
bağırdım. Orada bulunanlardan Hattâb'm oğlu Ömer: "Ey Allah'ın düşmanı!
Resûlüllah'a nasıl
böyle söylersin!" diye bana karşılık verdi ve: "Vallahi şu işin
gecikmesinden korknıasam, senin boynunu vururdum!" diye de ilave etti.
Resûlüllah ise sükûn ve vakar içinde Ömer'e bakarak gülümsüyor ve şöyle
diyordu: "Ya Ömer, o ve ben; senden, bundan daha iyi ve güzel olanını
bekleriz! Ona alacağını güzelce istemesini söylersin, bana da, borcumu güzelce
ödememi emredersin. Yâ Ömer, şimdi sen git ona hakkını öde ve yirmi ölçek de
fazladan ver. Bu fazlalık da, senin onu korkutmana karşıhk olsun."
Ömer, aynen
Resûlüllâh'm dediği gibi yaptı... Ben kendisine dedim ki: "Ey Ömer, ben
bütün peygamberlik alâmetlerini Resûlüllâh'm yüzünde görüyordum... Lâkin O'nun
hiîmini, sabır ve metanetini denememiştim... Şimdi denemiş ve bunları da
Resûlüllâh'da en kâmil derecesiyle görmüş bulunuyorum... Yâ Ömer, seni şahit
tutuyorum ki ben, şu andan itibaren; Rab olarak Allah'tan, din olarak
İslâm'dan, peygamber olarak da Muhammed'den razı olmuş ve müslümanlığı kabul
etmiş bulunuyorum!"
(Diğer rivayette,
kendisiyle beraber ev halkının da müslüman olduğu kaydedilmiştir.)
îbn-i Sa'd ve îbn-i Asâkir
Mûsâ bin Yâkâb el-Zemeî tarikiyle Guseyme'nin âzadlısı Sehl'den rivayet
ederler, Sehl, Murays kabilesine mensub bir nasrânî idi ve amcası evinde
büyüyen bir yetimdi... O demiştir ki: "Bir gün ben, incil'i^elirac aklım
ve okumaya başladım... Derken birbirine yapışık iki yaprak vardı. Onları
ayırarak okumaya başladım ve orada Muhammed (a.s.)'m sıfatlarını gördüm. O'nun
boyundan, renginden, oturuş şeklinden, iki omuzu arasındaki mühürden, sadaka
kabul etmemesinden, hilim ve tevâzuundan haberler vardı... Orada, kendisinin
îsmâil (a.s.) soyundan olduğu ve isminin Ahmed olduğu da yazılı idi... Ben, bu
kısımları okumakla idim ki, bu sırada amcam geldi ve bana: "Niçin o
yapışık olan kısmı açıp okuyorsun? Sen kim oluyorsun ki bunları okuyasın?"
diye şiddetle çıkıştı ve beni dövdü... Ben dedim ki: "Ey amcacığım, bak bu
kısımlarda Ahmed adındaki peygamberle ilgili haberler var!" Amcam bana,
yine öfkeyle: "O peygamber henüz gelmedi!" diye bağırdı..."
Beyhâkî, Ömer bin
el-Hakem'den rivayet eder ki kendisi Râfi' bin Sinan'ın oğludur ve şöyle
demiştir: "Atalarım ve halalarımdan bazıları bana demişti ki: Bizim
yanımızda önceki nesillerden intikal eden bir evrak vardı... Derken müslümanlık
geldi ve Peygamber (s.a.v.) Medine'ye teşrif ettiler... Biz bu evrakı götürüp
Peygambere verdik. İşte bu evrakta: "Bismillah! Allah'ın adıyla, O'nun
sözü haktır, zâlimlerin sözü helak olucudur... Bu anlatış, âhir zamanda gelecek
olan bir ümmet içindir. Bu ümmet, uzunca giyinip bellerine kuşak sararlar...
Allah yolunda savaşmak için denize dalarlar, Allah'ın emriyle namaz kılarlar...
Eğer bunların kıldıkları namaz, Nûh Peygamber zamanında olsaydı, onun kavmi bu
sayede tufanda batmaktan kurtulurdu. Eğer bu namaz, Ad kavminde bulunsaydı,
fırtına vâsıtası ile helak olmazlardı... Semûd kavminde olsaydı, onlarda sayha
ile helak olmazlardı... (Bu evrakı okuttuğu zaman, Peygamberimiz, gerçekten
sevinmiştir.)"
îbn-i Mende
"Es-Sahâbe" adlı kitabında Enes'ten rivayet eder. O şöyle, demiştir:
"Peygamber (s.a.v.) buyurdu: Yüce Allah beni bütün âlemlere rahmet ve
hidâyet olarak görderdi! Ve beni, içki ve günah meclislerinde çalınan çalgıları
imha etmem için vazifelendirdi. ." Bunun üzerine Evs bin Sem'ân dedi ki: "Ey
Allah'ın Resûlu, seni hak peygamber olarak °( nderen Allah'a yemin ederimki ki ben hadisi Tevrat'ta böyle okudum!"
Beyhakı ve Ebû Nuaym
Ka’bul Ahbar'dan şunu rivayet ederler: O, adamın birinin gördüğü ru'yâsmdan
bahisle şöyle anlattığına şahit olmuştur: "Ben, rü'yâmda insanların hesap
için toplandıklarını, peygamberlerin çağırıldıklarını ve çifter nurla
geldiklerini, o peygamberlere tabî olanların da birer nurla geldiklerini,
Muhammed (a.s.)'m çağırılıp yüzünden ve başındaki her bir lyldan büyük birer
nûr saçarak geldiğini, O'nun ümmetinden olanların da önceki peygamberler gibi
ikişer nûr sahibi olarak geldiklerim ve bu çifte nurun aydınlığında
yürüdüklerim gördüm..." Ka'b rü'yasmı bu şekilde anlatan adama:
"Kendisinden başka tanrı bulunmayan bir Allah'ın hakkı için doğru söyle,
sen bunu rü'yanda mı gördün?" diye sordu. Adam: "Evet" dedi
Ka'b: "Varlığım elinde olana yemin ederim ki, Muhammed ve ümmetinin, diğer
peygamberlerin ve ümmetlerinin Tevrat'taki sıfatları budur! Sanki sen bunları,
Tevrat'tan okuyormuş gibi anlattın!" demiştir..."
İbn-i Asâkîr, İbn-i
Mesûd'dan rivayet ediyor. O şöyle demiştir: "Peygamberlerden beşi vardır
ki, henüz kendileri dünyaya gelmeden haklarında müjde verilmiştir. Bunlar,
ilgili âyetlerde de görüldüğü veçhile sırasıyle şöyledir: Ishâk ve Yâkûb
peygamberler ki, haklarında şöyle buyurulmuştur: "...Biz de ona, tshâk'ı
müjdeledik, onun ardından da (torunu) Yâkûb'u müjdeledik." [30]
Yahya peygamber ki,
hakkında şöyle buyurulmuştur: "Ey Zekeriyyâ Allah sana Yahya'yı
müjdeler..." [31]
tsâ peygamber ki hakkında:
"Ey Meryem, Allah sana kendisinden bir kelime ile müjde verir..."
buyurulmuştur [32] Ve
Muhammed (a.s.) ki O'nun hakkında da:"... -îsâ onlara- Ve ben sizlere
benden sonra gelecek bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim, CVnun adı Ahmed
olacaktır, demişti..." diye buyurulmuştur. [33]
îbn-i Sa'd Ebû
Hüreyre'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz
yahûdîlerin ders yaptıkları yere gidip: "En bilgili olanınızla görüşmek
istiyorum" buyurmuştur... Onlar da: "En bilgili olanımız, Abdullah
bin Soryâ'dır" dediler. Peygamberimiz bu zatla başbaşa kalıp görüşmüş ve
ona demiştir ki: "Ey Abdullah, Allah aşkına doğru söyle, benim hak
peygamber olduğumu biliyorsun, değil mi?" Abdullah da O'na:
"Evet" demiştir ve: "Benim bildiğimi, diğer kitap ehli yahûdîler
de bilmektedir. Zira senin sıfatların, açıkça Tevrat'ta yazılmıştır. Onlar
sana, sırf hased ettikleri için müslüman olmamaktadırlar..." diye ilâve
etmiştir... Bunun üzerine Peygamberimiz demiştir ki: "Peki sen niçin
müslüman olmuyorsun?" Buna karşılık Abdullah: "Kendi kavmime
muhalefet etmeyi hoş görmüyorum. Onların sana inanmalarını ve onlara uyarak da
şahsen müslüman olmamı ümîd ederim..." demiştir."
Ahmed ve îbn-i Sa'd,
Ebû Sahr el-Ukaylî'den rivayet ediyor. O şöyle demiştir: "Bana bir adam anlattı
ve dedi ki: BirjjünJPeygamberi-miz, elinde ki Tevrat yapraklarını hasta oğlu
üzerine okumakta olan bir yahûdîye rastlamıştı..^^Ocjîahûdîye hitaben buyurdu
ki: "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah aşkına doğru söyle, okuduğun Tevrat'ta
benim sıfatımı ve çıkacağım yeri bulup görüyorsun değil mi?" O yahûdî,
oğlu üzerine okumaya devam ederek, sâdece başı ile "hayır" diye
işaret etti... Hasta yatmakta olan oğlu ise derhâl dedi ki: "Tevrat'ı
Musa'ya indiren Allah'ın adına yemin ederim ki, babam bu hususu Tevrat'ta
okumuş ve görmüştür; sizin sıfatlarınıza, peygamber olarak çıkacağınız yer ve
zamana âit bilgileri almıştır... Fakat bildiği halde "hayır" diye
işaret etmektedir... Ben şehâdet ederim ki: Allah'tan başka ilâh yoktur ve sen,
gerçekten Allah'ın resulüsün!" Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Şehâdet getirerek müslüman olan kardeşinizin üzerinden, şu yahûdîyi
kaldırınız!" buyurdular... Az sonra da o yahûdînin, şehâdet getiren hasta
oğlu vefat etti... Peygamberimiz ise, onun cenaze namazını kıldırdılar..."
(Beyhakî benzeri bir
rivayeti, Enes ve İbn-i Mes'ud tarikiyle nakletmiştir)
îbn-i Sa'd, (İbn-i
Abbas'tan sevkedilen rivayet yollarının en zayıf olan) el'Kelbî'den o da Ebû
Sâlih'den rivayet ederler ki; İbn-i Abbâs şöyle demiştir: "Kureyş, Nadir
bin Haris ile Ukbe bin Ebû Muayt ve daha başkalarını o gün adına Yesrib
denilmekte olan Medine'ye yolladı... Kendilerinden Yesrib'e gitmelerini,
oradaki ehl-i kitap'tan Muhammed hakkında bilgi edinmelerini istediler...
Onlarda gidip Yesrib Yahûdîlerine sordular; "Mekke'de büyük bir olay
çıktı... İçimizden yetim bir çocuk büyüyüp çok büyük bir dâvaya kalkıştı!
Peygamberliğini ilân etti. Bize bu hususta bilgi veriniz!" dediler...
Yahudiler de kendilerine: "Önce siz bize O'nun hâl ve sıfatı hakkında
bilgi veriniz" dediler... Onlar da O'nu anlattılar... Bunun üzerine
Yesribli yahûdiler: "O'na kimler tâbi oluyor?" diye sordular.
Kureyşin temsilcileri: "Aşağı tabaka" dediler... Yahûdî hahamlarından
biri derhal güldü ve dedi ki: "Bu peygamber, Tevrat'ta geleceğini ve
kavminin kendisine şiddetle düşman olacağını okuduğumuz peygamberdir."
Hâkim, Beyhakî ve
İbn-i Asâkîr, Ali bin Ebû Tâlib'den rivâyvt ederler. O şöyle demiştir:
"Peygamberimiz'de birkaç dinar alacağı olan bir yahûdî vardı... Bir gün
gelip alacağını istedi. Peygamberimiz cevabında: "Şu anda, sana verecek
birşeyim yoktur!" buyurdular. Bunun üzerine yahûdî: "Alacağımı
almadan, burayı terketmem yâ Muhammed!" diye haykırdı... Peygamberimiz de:
"O halde, ben de seninle beraber burada otururum!" buyurdular ve
oturdular... Öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını orada kıldılar...
Sevgili Peygamberimiz'in ash£bi ise, duruma son derece üzülüyor ve o yahûdîyi
tehdîd ediyorlardı... Dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, sizi bir yahûdî
burada hapsetmiş bulunuyor! Bu, nasıl oluyor?" Peygamber (s.a.v.) de:
"Ben, bizimle ister anlaşmalı olsun ister olmasın, Allah'ın hiçbir kuluna
haksızlık etmemekle me'mûr bulunuyorum!" buyurdular.
Güneş yükselip kuşluk
vakti olmuştu ki, o yahûdî müslüman oldu... Ve dedi ki: "Ey Allah'ın
Resulü! Malımın yansını Allah yolunda sadaka olarak veriyorum! Benim size karşı
böyle davranmış olmamın sebebi, sırf sizi denemek içindi... Zira ben Tevrat'ta
okudum ki: "O gelecek olan peygamberin babasının adı Abdullah
olacak,,doğum yeri Mekke, hicret yurdu Taybe (Medine) olacak, mülkü Şam'da
yerleşecek... O, katı veya Öfkeli değildir, sokaklarda çağırıp bağırmaz da...
Çirkin söz söylemez, günah olacak şekilde konuşmaz...
Tirmîzî hasendir
kaydiyle Abdullah bin Selâm'dan rivayet eder. O der ki: "Tevrat'ta,
Muhammed (a.s.)'ın sıfatları ve kıyamet kopmazdan Önce Hz. İsa'nın vefat ederek
O'nun yanına gömüleceği yazılı idi..."
Tefsîr'inde Ebüş-Şeyh
Saîd bin Cübeyr'den nakleder. O demiştir ki: "Necâşfnin ashabından olup da
müslüman olanlar ona demişlerdir ki: "Ey hükümdarımız, bize izin ver de şu
sıfatlarını kitapta okuduğumuz peygambere gidelim ve ona imân edelim!"
Necâşî onlara izin vermiştir ve onlar gelip müslüman olmuşlardır... Uhud
harbinde de bulunmuşlardır.
Zübeyr bin Bekkâr'ın
"Ahbârü'l-Medîne" adlı kitabında da şöyle 'yazar: Kab demiştir ki:
"Allah'ın Musa'ya indirdiği kitapta Medine'ye hitaben buyurmuştur:
"Ey Taybe ve Tâbe gibi adlarla anılan mütevazı şehir! Sen hazineleri kabul
etme; Ben senin evlerini bütün kasabaların evlerinden daha yüksek (şerefli)
kılacağım!"
Kasım bin Muhammed'den
yapılan bir rivayete göre, "Tevrat'ta Medine şehrine âit kırk aded isim
bulunmaktadır..." [34]
Bu konuda Hâkim ve
Beyhakl, Selmân-ı Fârisî'den şöyle naklederler... Selmân'a sormuşlar:
"Müslümanlığı kabul etmezden önceki halin nasıldı?" diye. O şu
bilgiyi vermiş: "Ben,. Ramhürmüz halkından bir yetim idim. Babam ise
mecûsîlerin dihkanlarından (din adamlarından} biri idi... Ben bir Öğreticiye
gidip gelmekteydim. Onun yakınlarından olmak için, kendisinden ayrılmamaya
başladım. Yaşça benden büyük bir de kardeşim vardı ki, o kendi hâlinde
yaşardı... Bense fakir bir gençtim... Öğretici (muallim), ders halkasından
kalktığı zaman, onu koruyanlar da dağılırdı. Onlar dağılınca da muallim kıyafet
değiştirerek çıkar ve dağa giderdi... Bunu, sık sık yapardı. Bir gün kendisine,
beni de yanında götürmesini söyledim... Dedi ki: "Sen bir gençsin, gizli
şeylerden birini açığa vurursun diye korkuyorum." Ben: "Korkma"
dedim. O dedi ki: "Gittiğin bu dağda öyle adamlar var ki, devamlı ibâdet
edip Allah'ı zikrediyorlar, âhirete inanıyorlar... Ve gerçekten iyi kimseler.
Bunlar, bizim ateşe ve puta taptığımızı, Allah'a ortak koştuğumuzu ve bizlerin
bir din üzere olmadığımızı söylüyorlar.." Ben: "Bu adamların yanma
beni de götür" dedim. O: "Onlardan izin alayım da öyle" dedi ve
gittiği zaman kendilerinden benim hakkımda izin istemiş, onlar da kabul
etmişler... Derken birlikte dağa gittik. Baktım onlar altı-yedi kişiler...
Şiddetli ibâdetten çok cansız düşmüşler. Gündüzleri hep oruç tutup geceleri
sabaha kadar ibâdet ediyorlar. Ağaç kabuğu veya ne bulurlarsa onu yiyiyorlar...
Bizimle konuştukları zaman, Allah'a hamdettiler ve geçmiş peygamberlerden
bahsedip sözü Hz, isa'ya getirdiler ve: "Allah onu peygamber kıldı. O,
babasız dünyaya geldi. Allah onu kendisine elçi olarak gönderdi ve ona ölüyü
diriltmek, kuş yaratmak, körlerin gözünü açmak gibi mucizeler de verdi... Fakat
kavmin bir kısmı kendisini inkâr etti, bazıları da ona inandılar..." diye
konuştular. Ve bana hitaben dediler ki: "Ey delikanlı! Bilesin ki senin
bir Rabbin var, O'na inanıp bağlanmalısın!... Bu dünyânın bir de âhireti var.
Buna da inanmalı ve hazırlanmalısın... Çünkü âhirette yerin yâ cennet olacak,
yâ da cehennem. Şu etrafımızdaki ateşe tapan insanlar var ya, bunlar hiç
şüphesiz delâlet ve küfür ehli kimselerdir! Bunların yaptıklarından Allah, asla
razı değildir ve bunlar dinsizdirler." Onların bu konuşmalarını
dinledikten sonra ayrıldık, sabahleyin yine yanlarına girdik... Yine aynen,
daha önceki gibi bize konuştular ve pek güzel şeyler söylediler... Ben onların
sohbetine devam ediyordum. Bana dediler ki: "Ey Selmân, sen bir gençsin.
Bizim yaptığımızı yapmaya güç yetiremezsin. Sen, hem ibâdet et hem de istirahat
eyle, güzelce ye iç..."
Derken onların bu
halinden haberdar olan hükümdar, kendi ülkesini terk etmelerini istedi. Onlar
orayı terkederken, ben de kendilerinden ayrılmak istemedim. Hep beraber Musul'a
geldik. Halk bunların etrafını sardı. Derken yanımıza mağara da yaşamakta olan
bir adam geldi. Halk bu sefer onun etrafını sardı ve kendisine' büyük saygı
gösterdiler... O, bunlara dedi ki: "Sizler daha evvel nerede yaşıyordunuz?"
Bunlar bilgi verdiler. O: "Bu genç, niçin sizinle beraberdir?" diye
sordu. Bizimkiler de ona benim hakkımda çok iyi şeyler söylediler ve benim
kendilerine tabî olduğumu anlattılar... Halkın bu adama olan saygısı öyle
büyüktü ki, böylesini hiç görmemiştim... Derken Allah'a hamd edip konuşmaya
başladı ve geçmiş peygamber ve onların çektikleri hakkında güzel bilgiler
verdi... Sonunda sözü İsa'ya getirip nasîhata başladı: "Ey ahâlî Allah'tan
korkunuz ve İsa'nın getirip tebliğ ettiği şeylere muhalefet etmeyiniz! Aksi
halde cezasını görürsünüz!..." şeklinde hitap etti... Sonra kalkıp gitmek
istedi. Ben kendisine rica edip beni yanından ayırmamasını istedim. Cevabında:
"Ey delikanlı, senin benimle birlikte olmaya gücün yetmez. Zira ben
yaşadığım mağaradan sadece haftanın pazar günleri çıkarım" dedi. Ben de:
"Sizden ayrılmak istemiyorum!" diye İsrar ettim. O da kabul etti ve
birlikte mağaraya gittik. Onun ne yemesi vardı ne de uykusu. Hep ibâdet
ediyordu... Tâ pazar gününe kadar... Pazar günü gelince birlikte çıktık ve
halkın yanına geldik. Halk etrafımızı sardı... O önceki konuşması gibi bir
konuşma yaptı... Sonra yine mağaraya döndük. Haftalar hep aynı şekilde
geçiyordu.
Nihayet yine bir pazar
günü halkın huzuruna geldik. O aynı şekilde bir konuşma yaptı ve dedi ki:
"...Biliniz ki ben artık iyice ihtiyarladım, ölümüm yakındır. Ben yıllardır
Kudüs'e gitmek hasretiyle yanmaktayım ve mutlaka gitmeliyim." Böyle dedi
ve yola çıktı. Ben de kendisinden ayrılamayacağımı söyleyerek onunla birlikte
çıktım.
Nihayet Beyt-i
Makdis'e geldik. O, mescid'e girip ibâdet etmeğe başladı. O bana demişti ki:
"Ey Selmân, Allah yakında bir peygamber gönderecek, adı Ahmed olacak,
Mekke'den çıkacak... O, hediyeyi kabul edecek, sadakayı kabul etmeyecek... İki
omuzunun biraz sol tarafında mühür bulunacak, işte şu içinde bulunduğumuz
zaman, onun gelmesinin yaklaştığı zamandır... Bana gelince, sanmıyorum ki ben
ona yetişeyim! Zira iyice ihtiyarladım. Eğer sen ona yetişecek olursan, ona
inan ve tabî ol!" Ben kendisine dedim ki: "Efendim, eğer o peygamber,
bana sizden öğrendiğim ve şimdi üzerinde bulunduğum dinimi terketmemi
emrederse, yine ona tabî olayım mı?" Cevabında: "Evet, benden
öğrendiğin dînin terkedilmesini istese dahî, ona uy!" dedi... Sonra
Beytü'l-Makdis'ten çıktı. Onun kapısı Önünde bir adam oturuyordu. Onun elinden
tutarak: "Kum bismillâh^Allah'm adıyla kalk!" dedi ve o kötürümü
ayağa kaldırdı. O da birşeyi yokmuş gibi kalktı... Sonra üstad, kimseye
bakmadan çekip gitti. Ben de hemen arkasından koşturmak istedim, fakat oradaki
adam bana: 'Tardım et de eşyamı sırtıma alayım, ben de yoluma gideyim"
dedi. Ben de kendisine yardım ettim. Sonra üstadın peşinden koştum... Fakat bir
türlü kendisine yetişemedim. Kime rastlasam onu soruyordum. Aldığım cevaplarda
hep "İleride, ileride!" oluyordu...
Çok gayret ettimse de
onun izine rastlamadım. Bir gün bir kervana rastladım, kendilerine üstadımı
görüp görmediklerini sordum... Onlar, konuşma tarzımdan benim İranlı olduğumu
anladılar. İçlerinden biri, devesini çöktürerek beni o deveye bindirdi. Kendisi
de binerek yola koyulduk. Beni ülkelerine, yani Medîne'ye götürdüler. Orada
köle olarak sattılar. Sahibem bir kadındı ve beni, kendisine âit bir hurma
bahçesinde çalıştırıyordu... Nihayet bir gün, Medîne'ye sevgili peygamberimiz
hicret buyurmuşlar. Bunu haber alınca, yanıma bir miktar hurma alarak O'nun
huzuruna gittim ve hurmaları önüne koydum. O: "Bu nedir?" diye sordu.
Ben de: "Bir sadakadır" dedim. Peygamberimiz, kendileri yemeyip
arkadaşlarına onu yemelerini söyledi. Ben, daha sonra yine bir miktar hurma
alarak O'nun huzuruna gittim ve hurmaları önüne koydum. O yine: "Bu
nedir?" diye sordu. Ben de: "Bu bir hediyedir" dedim. Bu sefer
hem kendileri Bismillah çekip yedi, hem de ashabına yemelerini söyleyip onlar
da yediler... Kendi kendime: "işte bunlar, peygamberlik alâmetlerinden
bâzılarıdır" diyordum... Sonra O'nun arka tarafına dolaştım. O, maksadımı
sezmiş olacak ki, elbisesinin omuz kısmını sarkıtarak, iki omuzu arasındaki
nübüvvet mührünü görmemi sağladı. Bu alâmeti de gördükten sonra, tam kanâat
getirdim ve tekrar O'nun huzuruna gelip edeple oturdum. "Eşhedü"
diyerek alenen şehâdet getirdim: "Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur! Ve
sen Allah'ın resulüsün!" diyerek müslüman oldum..."
îbn-i Sa'd, Beyhaki ve
Ebâ Nuaym (bu konuda, daha geniş bir şekilde) îbn-i İshâk'tan şöyle rivayet
ederler: Bana Asım bin Ömer'in, Mahmud bin Lebid'den, onun da îbn-i Abbas'tan
rivayeti şöyledir: O demiştir ki: Bana Selmân-ı Fârisi kendisi anlattı ve dedi
ki: Ben faris halkından biri idim. Babam, bulunduğu yerin ağası idi. Beni çok
severdi. Hatta bir kız evladı imişim gibi, beni evden dışarı salmazdı. Sonra
mecusilikte çok çalışıp ilerledim ve ateşgedede hadim oldum. Zerdüştlük dininin
hiç söndürülmeden yandırılan ateşinin başında kalıyor, onu devamlı yakmakla
meşgul bulunuyordum. Bu meşguliyetimin dışında herhangi bir işle bir ilgim ve
bilgim yoktu. Babamın arazileri vardı. O da bu işlere bakıyordu. Bir gün bana:
"Oğlum, ben işlerime bakamaz oldum. Haydi arazime git, adamlarımızın
çalışmalarını güzelce kontrol et. Benden de fazla ayrı kalma" dedi. Ben,
babamın emri üzerine araziye giderken yolda kiliseye rasladım. Nâsâranın
buradaki ibâdetlerinden sesler geliyordu. Merakımı çekti ve "Acaba bu
nedir?" diye ilgilendim. Sorduğum kimseler: "Nasrâniler namaz
kılıyorlar" dediler. Kiliseye girdim, gördüğüm şeyler beni hayretler içinde
bıraktı. Onların yanında ta güneş batıncaya kadar oturdum. Babam, adamlar salıp
her tarafta beni aramış. Akşamleyin eve döndüğümde, tabii araziye gidemeden
dönmüş oluyordum. Babam bana: "Nerede idin, niçin araziye gitmedin?"
diye sordu. Dedim ki: "Babacığım, giderken bir yere rastladım, nasrâniler
burada ibâdet edip namaz kılıyorlarmış. Onların namaz ve duaları çok hoşuma
gitti. Ben de kendileriyle beraber oturup onların ibâdetlerini seyre
daldım." Babam dedi ki: "Oğlum, senin dinin, senin atalarının dini,
onların dininden daha hayırlıdır!" Ben dedim ki: "Baba Allah'a yemin
ederim ki, bizim dinimiz onların dininden hayırlı değildir. Onlar Öyle kimseler
ki, Allah'a ibâdet ediyorlar, namazlar kılıp dualar ediyorlar. Bizler ise,
kendi ellerimiz ile yaktığımız eteşe tapıyoruz. Kendi haline bırakacak olsak,
ateşimiz sönüp gidecek..." Bunun üzerine babam bana çok kızdı, ayağıma
demir zincirler vurarak beni bir odaya hapsetti.
Derken ben,
nasrânilere gizlice haber saldım ve dedim ki: "Bu dininizin aslı
nerededir?" Onlardan "Şam'dadır" diye cevap geldi. Ben
kendilerine, "Şam'dan insanlar geldiği zaman bana haber veriniz, onlarla
birlikte Şam'a gitmek istiyorum" dedim. Bir gün Şam'dan tacirler gelmiş,
bana haber verdiler. Bunların hangi gün dönecekleri hakkında onlardan bilgi
aldım ve o gün, hazırlanıp onlarla birlikte Şam'a kaçtım. Şam'a geldiğimiz
zaman; "Burada bu dinin en yetkili ve en faziletli şahsı kimdir?"
diye sordum. Kilisedeki baş papazın olduğunu söylediler. Ben de ona giderek,
"Ben burada sizinle beraber kalmak, size ve dininize hizmet etmek, Allah'a
ibâdet etmek ve iyiliğin ne olduğunu sizlerden güzelce öğrenmek istiyorum"
dedim. Papaz, bu ricamı kabul etti. Artık ben, orada onunla kalıyordum. Fakat
bu papaz, iyi bir insan değildi. Kiliseye gelenleri hep sadaka ve hayır yapmaya
teşvik ediyor, paraları topluyor, fakat fakirlere dağıtmıyordu. Onun bu halini
görerek, kendisini hiç sevemedim. Hattâ ona çok kızıyordum.
Derken, adamcağız
vefat etti. Nasraniler onu defnetmek için geldiklerinde, durumu kendilerine
açıkladım. Onlar, önce bana inanmak istemediler. Paraların gömülü olduğu yeri
onlara gösterince, inanmak zorunda kaldılar ve o papazı defnetmeden önce bir
ağaca astılar. Karşısına geçip cesedini taşladılar. Yerine bir adam seçtiler.
Bu, öyle bir adamdı ki, ondan daha çok ibâdet eden, daha çok kanaatkar olan,
daha dürüst olan ve daha çok sevdiğim bir adam yoktu. Kendisinden hiç
ayrılmıyordum. Fakat günün birinde o da hastalandı. Kendisine dedim ki:
"Efendim, durumunuz ağır görünüyor. Allah'ın emri yakına benzer. Allah'a
yemin ederim ki ben, sizi sevdiğim kadar hiç kimseyi sevmiş değilim! Bana ne
emredersiniz, kimi tavsiye edersiniz?" Dedi ki: "Evladım, Musul'da
iyi yetişmiş bir üstad vardır, ondan başkasını bilmiyorum. Ona git, onu en
azından benim kadar iyi ve yetkili bulacaksın..."
Bu zât vefat edince,
ben de onun tavsiye ettiği Musul'daki üstad'a gittim ve kendisine dedim ki:
"Efendim beni size Şam'daki zât tavsiye etti. Sizinle beraber kalmama izin
verir misiniz?" İzin verdi ve ben onunla beraber kalmaya başladım. Baktım,
onun hali de, aynen bana söylendiği gibi çok iyi idi. Çok abid ve zâhid bir zât
idi. Bir müddet beraber bulunduk.
Bir gün bu da
hastalandı. Kendisine dedim ki: "Efendim, beni size Şam'daki meslektaşınız
tavsiye etmişti. Şimdi siz bana kimi tavsiye edersiniz?" Cevabında dedi
ki: "Oğlum, ben sana Nusaybin'deki üstadı tavsiye ederim. Bir başkasını
bilmiyorum."
Üstadı defnettikten
sonra, Nusaybin'e gittim. Buradaki üstadı bulup kendisine: "Beni size
Musul'daki meslektaşınız, vefatından önce vasiyet ettiler, izniniz olursa
sizinle beraber kalacağım" diyerek müracat ettim. Bana: "Peki,
bizimle ikâmet edersin" diyerek izin verdiler. Önceki iki üstadımla olduğu
gibi, bununla da ölünceye kadar beraber kaldık. Günün birinde bu da
hastalanınca, kendisine: "Efendim, hakkın emri yakın görünüyor. Sizden
sonra bana kimi tavsiye edersiniz?" diye ricada bulundum. Bana dedi ki:
"Yavrum, şu zamanda kimseleri bilmiyorum. Ancak sana Amûriye'deki üstadı
tavsiye edebilirim. Onu da bizim halimiz üzere bulacaksın."
Bu üstadı da defnederek
Anadoludaki Amûriye'ye gidip buradaki üstada müraâcat ettim. O da ricamı kabul
etti. Artık bu üstadla kalıyordum. Bir ara bâzı kazançlarım oldu, koyun ve
sığırlarım vardı. Derken bu üstad da ölüme yaklaştı. Kendisine dedim ki;
"Efendim, beni en son size havale etmişlerdi, şimdi siz kime havale
edeceksiniz? Bana, kimi tavsiye edersiniz?" Üstad da bana dedi ki:
"Evladım, yemin ederim ki seni havale edecek kimseleri bilmiyorum. Hâli,
bizim halimizi andıran birini tanımıyorum. Fakat Mekke hareminden çıkacak olan
peygamberin zamanı yaklaşmıştır. O'nun hicret yeri de hurmalık bir yer
olacaktır. Kendisinde, peygamber olduğuna dair alâmetler bulunacaktır. İki
omuzu arasında nübüvvet mührü olacak, hediye olanı yiyecek, sadaka olanı
yemiyecektir. Eğer, bu ülkeye bir yolunu bulup gitmeye gücün yeterse, gitmeni
tavsiye ederim. O'nun zamanının yaklaştığına dâir nice alâmetler
belirmiştir..."
Nihayet bu üstad da
vefat etti. Kendisini defnettikten sonra, Amûriye'de ikâmete devanı ederek
fırsat kolluyordum. Derken buraya Arabistan'dan bir ticâret kafilesi geldi.
Kendilerine dedim ki: "Eğer beni ülkenize götürürseniz, size elimde
bulunan şu koyun ve sığırlarımın hepsini veririm!" Onlar da bunu kabul
ettiler. Birlikte yola çıktık. Fakat Vâdil-Kurâ denilen yere gelince bana
zulmettiler ve beni bir yahûdiye köle olarak sattılar. Orada hurmalıkları da
görerek bana haber verilen 'yer olmasını da çok ümîd etmiştim. Derken Kurayza
Oğullarından bir yahûdî beni, diğer yahûdîden satın alarak Medine'ye getirdi...
Vallahi burasını görünce: "Tamam, işte bana söylenen yer burasıdır"
diyerek tanımıştım. Efendimin yanında köle olarak kalıyor ve çalışıyordum...
Derken Allah Muhammed'i (s.a.v.) Mekke'de peygamber olarak göndermiş... Fakat
ben köle
olduğum için bu
hususta haber alamıyordum.
Nihayet Resûlüllah
Medine'ye hicret buyurmuşlar. Gubâ'da ikâmet ediyorlarmış. Bu sırada efendimin
amcası oğlu gelerek "Ey fulan! Allah şu Kayla Oğullarının belasını versin!
Onlar Gubâ'da bir adamın etrafında toplanmışlar, onun peygamber olduğunu iddia
ediyorlar" diye bağırıyordu... Ben, onun bu sözlerini işitir işitmez büyük
bir sarsıntı geçirip titremeye başladım ve üzerinde bulunduğum hurma ağacından
aşağıdaki efendimin üzerine düşeyazdım... Zorla kendimi toparlayıp aşağı indim
ve ona hitaben: "Neler oluyor? Nedir bu haber?" diye sordum...
Efendim ise elini kaldırarak suratıma şiddetli bir yumruk attı ve: "Bundan
sana ne! Sen işine bak!" diye haykırdı... Ben de kendisine: "Doğru
söylüyorsun efendim, ben sâdece merakımı saran bir haberin aslını öğrenmek
istemiştim" diyerek işimin başına döndüm.
Sonra bahçeden çıkarak
yine bu haberin aslını sormaya başladım. Yolda giderken rastladığım bir kadına
sordum, meğer bu kadının bütün ev halkı müslüman olmuşlar... Bana Resûlüllâh'm
bulunduğu yeri tarif etti. Ben akşama kadar sabrettim. Akşamleyin yanımda
bulunan hurmalardan bir miktar alarak O'nun yanma gittim. O, bu sırada Gubâ'da
idi. Huzuruna varıp dedim ki: "Ey Allah'ın resulü, sizin iyi haberiniz
bana ulaşmıştır. Yanınızda da garip kimseler bulunmakta
imiş. Sİze bu
hurmaları sadaka olarak yemeniz için getirdim.' Resûlüllah kendileri bu
hurmadan yemediler. ashabına yemeleri için söylediler. Ben kendi kendime dedim
ki: "îşte bu, peygamberlik alâmetlerinden birisidir."
Sonra dönüp gittim.
Resûlüİlah da bu sırada Gubâ'dan ayrılarak Medine'ye gelmişler. [35] Ben,
bir miktar daha hurma toplıyarak Resûlüllah'a getirdim ve: "Sizin sadaka
olan şeyden yemediğinizi gördüm, bunu bir hediye ve ikram olarak getirdim"
dedim. Resûlüİlah ve ashabı bundan yediler... Dedim ki "işte bu, ikinci
alâmettir."
Bir defasında ben yine
Resûlüllâh'a gelmiştim. O bu sırada bir cenazenin arkasından gitmekte idi...
Ben omuzundaki nübüvvet mührünü görebilsem diye, arkasına dolaştım. O benim
maksadımı sezerek elbisesini omuzundan aşağıya biraz sarkıtarak benim, nübüvvet
mührünü görmemi sağladı... Aynen bana söylendiği gibiydi... Omuzuna kapanarak
onu öpüyor ve ağlıyordum... Efendimiz bana hitaben: "Şöyle ön tarafa gel
yâ Selmân!" buyurdular. Ben derhal Ön tarafa geçip huzuruna edeple oturdum...
O bu sırada, benim başımdan geçenleri ashabına duyurmak istedi... Ben de
hepsini anlattım. Sözünü bitirince bana hitaben "Ey Selmân! Efendinin seni
azâd etmesi için, kendisiyle anlaşma yap!" buyurdu. Ben de efendime gidip
anlaşma yapmasını
istedim, o da kabul
etti, Üçyüz adet hurma .fidanının dikilmesi ve kırk okka (çeki) altının
kendisine ödenmesi şartı üzerinde karar kıldık. ResûlüIlah.Jın ashabı bu
hususta bana yardımcı oldular. Herkes gücünün yettiğince ve yananda bulunan
kadarıyla kimi otuz, kimi yirmi, kjjffî! de on aded hurma fidanı getirerek bunu
t-affî^TPİaduk... Resûlüll&h da bana: "Selmân, fidanları dikeceğiniz
çukurları açınız, fakat dikmeden bana haber veriniz! Her birini ben, kendi
elimle dikmek istenm" buyurdular.
Ben ve Resûİüllah'ın
ashabı birlikte çukurları açtık ve Resûlüllah'a haber verdik. Geldiler ve kendi
elleriyle her bir fidanı yerine koyup düzlediler... Allah'a yemin ederim ki, bu
fidanlardan bir tanesi dahi yozmadan hepsi tuttu. Şimdi sıra para borcumun
ödemesindeydi... Bir gün adamın biri, bâzı mâdenlerden güğercin yumurtası
büyüklüğünde altın parçası getirdi. Resûlüllâh buyurdular ki:
- "Ey Selmân, al
bununla da para borcunu öde!" Dedim ki:
- "Ey Allah'ın
Resulü, bu küçücük altın parçası ile ben, kırk çeki altın borcunu nasıl ödeyeceğim?"
Buyurdular ki:
- "Ey Selmân, sen bunu götür ve tartarak
borcunu öde! Şüphen olmasın ki Allah senin borcunu bununla ödeyecektir! Ona
Öyle bereket (ve ağırlık) verecektir ki, Allah isterse borcunu ödedikten sonra,
bir o kadar daha artırır bile!..."
.
(Ben, gittim ve
bununla da kalan borcumu ödedim.)
(Imâm-i Ahmed ve
Beyhakfnin diğer tarîkten rivayetlerinde böyle tasrîh edilmiştir.)
Yine Ebû Nuaym'ın Ebû
Seleme bin Abdurrahman'dan nakline göre, Selmân'ın önceki Ustadlanndan birinin
kendisine şöyle dediği anlatılmaktadır:
- "...Ey delikanlı, Meryem oğlu İsa'nın
kim olduğunu biliyor musun?" Ben:
- "Hayır, bunu
işitmedim" dedim. O dedi ki:
- "İsâ, Allah'ın
Resulüdür. Kim İsa'nın ve ondan sonra gelecek olan Ahmed adındaki zatın
peygamberliğine inanırsa, Allah o kimseyi dünyanın gamından âhiretin
ferahlığına ve nimetine eriştirir..."
Ben bu üstadın çok iyi
bir insan olduğuna şahit olmuştum. Onun bana ilk öğrettiği şey şu idi:
"Allah'tan başka ilâh yoktur, Meryem oğlu İsa Allah'ın resulüdür. Ondan
sonra gelecek olan Muhammed de Allah'ın resulüdür. Öldükten sonra dirilmek de
haktır." O bana, namaz kılmayı da öğretmişti ve demişti ki: "Namaz
kılacağın zaman kıbleye dön! Ateş sana ürperti verse dahi ona iltifat etme. Sen
farz olan namazı kilarken, anan veya baban sana çağırsa bile, namazını kesme!
Ancak bir peygamber çağırırsa kesersin. Çünkü Allah'ın Resulü, ancak Allah'ın
vahyi ile seni çağırır, kendiliğinden değil... Eğer sen, Tihama dağlarından
(Mekke'den) çıkacak olan Muhammed bin Abdullah'ın zamanına yetişecek olursan,
muhakkak ona imân et ve kendisine benim selâmımı söyle." Ben de kendisine
dedim ki:
- "Efendim bana
Muhammed'in sıfatını anlatır mısın?" O dedi ki:
- "O,
âlemlere rahmet olarak
gönderildiğinden kendisine
"Nebiyyü'r-Rahme" yâni rahmet peygamberi denilecektir, babasının adı
Abdullah olacaktır... Tihama dağlarından çıkacaktır... Son derece mütevazı olup deveye, merkebe, ata
ve katıra da binecek; hür olanla köle olan yanında eşit olacaktır... Rahmet,
O'nun hem kalbinde hem de uzuvlarında
dopdolu olacaktır... İki
omuzu arasında güvercin yumurtası büyüklüğünde bir mühür
bulunacaktır. Bunun zahirinde: "Her nereye teveccüh etsen, Allah'ın
yardımı seninle olacaktır" mealinde bir yazı; bâtınında
ise: "Allah birdir, O'nun hiçbir ortağı yoktur! Muhammed de O'nun
resulüdür!" diye yazılmış olacak... O, hediye olandan yiyecek, sadaka
olandan yemiyecek... Ne bir muâhide, ne de bir müslümana, asla zulüm
etmiyecek..."
(Nübüvvet mührünün, zahirdeki
ve bâtındaki yazılarından söz eden bu rivayet, münker sayılmıştır.)
Beyhakî ve Ebû
Nuaym'ın Büreyde tarikiyle yaptıkları rivayette, Selmân demiş ki; "Ben,
efendimle muayyen bir miktarda fidan dikilmesi şartı ile anlaşma yapmıştım, bu
fidanların tutması ve meyve vermeye başlaması da şart idi. Peygamberimiz
geldiler fidanları kendi elleriyle diktiler. Bir tanesini ise Ömer dikmişti.,.
Aynı yıl fidanlar tuttu ve meyve verdi. Bir tanesi ise vermedi...
Peygamberimiz:
- "Bunu kim
dikmişti?" buyurdular. Kendisine:
- "Ömer dikmişti" denildi. O bunu
çıkarıp yeniden kendi elleriyle dikti. Bu fidan da yılında meyve verdi..."
İbn-i Sa'd ile Ebu
Nuaym'ın Osman en-Nehdî tarikiyle sevkettikleri rivayete göre ise, Selmân:
"Bir tanesini de ben dikmiştim. Bu ise, yılında meyve vermedi..."
demiştir.
Hâkim ve Beyhakı'nin
Ebu't-Tufeyl'den rivayetlerinde de Selmân, geriye kalan nakit borcunu nasıl
ödediği konusunda şunları söylemiştir: "Peygamberimiz (s.a.v.) bana, şu
kadar, yâni bir dirhem büyüklüğünde bir altın parçası verdi ve buyurdu ki:
"Al bununla da kalan nakit borcunu Öde! Bu o kadar ağır gelecektir ki,
karşılığında Uhud dağı olsa bile, yine ağır basacaktır!" ,
(Yâni Selmân,
"Benim her iki borcum da, Resûlüllâh'ın birer mucizesi olarak ödendi"
demek istiyor...)
Nitekim İmâm-ı Ahmed
ile Beyhakî'nin diğer bir tarîkten rivayetlerinde şöyle denilmiştir:
"Resûlüllâh Efendimiz bana bu altın parçasını verdiği ve: "Bununla
borcunu öde!" dediği zaman, ben: "Bu azıcık altın ile, borcumu nasıl
ödeyeceğim?" demiştim. Bunun üzerine Resûlüllâh bu altın parçasının her
iki tarafını mübarek tükrükleri ile ıslatarak bana verdiler ve: "Allah
bununla senin borcunu elbette Ödeyecektir!" buyurdular... Ben de bunu
alarak gittim ve onu tarttılar, kırk çekilik borcumun yerine yeter buldular ve
böylece, borcumu ödemiş oldum..."
Yine îbn-i İshâk ile
Beyhakî'nin rivayeti şöyledir: Asım bin Ömer bin Katâde demiştir ki:
"Bizim büyüklerimizden bâzıları şöyle anlatırlardı: "Resûlüllâh
Efendimiz'in geleceğine dâir haberler konusunda bizden daha bilgili kimse
yoktu... Zira bizim aramızda kitap ehli olan yahûdiler yaşardı. Biz ise putlara
tapardık... Onlar bize kızdıkları zaman derlerdi ki: "Putları kıracak ve
Tevhîd dinini yayacak olan peygamberin gelmesi iyice yaklaşmıştır... O çıktığı zaman
biz ona îmân edeceğiz ve onunla birlikte sizi öldürüp yok edeceğiz... İşte o
zaman, görürsünüz siz." Derken Allah Resulünü gönderdi, bizler kendisine
ihlâs ve samimiyetle imân ettik... Yahudiler ise küfür ve inkâr ettiler... Yüce
Allah, Kur'ân'daki şu âyetini de işte bu hususta indirmiştir:
"...Onlar, daha
önce inkâr edenlere karşı yardım isteyip duruyorlardı. O bildikleri (Kur'ân) kendilerine gelince onu
inkâr
ettiler... Artık
Allah'ın laneti, inkarcıların üzerine olsun!" [36]
Beyhakî ve Ebû Nuaym
Ali el-Ezdî'den şöyle nakleder: "Yahûdîler dua eder ve derlerdi ki: Ey
Allah'ım, bizim için bu peygamberi gönder de, bizimle diğer insanlar arasında
hakemlik yapsın..."
Yine Beyhakî ile
Hâkim'in îbn-i Abbas'tan rivayeti şöyledir. O demiştir ki: "Hayber
yahûdîleri Gatafân ile harbeder ve onlara yenilirler idi. Şu şekilde dua ederek
Allah'a sığınırlardı: "Ey Allah'ımız! Bize göndermeyi va'dettiğin şu
Nebiyyi Ümmî Muhammed hürmetine düşmanlarımıza karşı bize yardım et!..."
Onlarla karşılaştıkları zaman da böyle dua ederler ve neticede zafer
kendilerinin olurdu... Ne zaman ki Allah, Resûlü'nü gönderdi; O'nu inkar
ettiler... Allah da onlar hakkında: "...Halbuki onlar, inkâr edenlere
karşı yardım isteyip "duruyorlardı..." mealindeki âyetini
indirmiştir. [37]Ibn-i îshâk, Ahmed, Buharı
Târih'inde, sahihtir kaydiyle Hâkim, Beyhakî, Taberânî ve Ebû Nuaym; Mahmûd bin
Lebîd'den, o da Seleme bin Sülâme'den rivayet ederler. O demiştir ki:
"Bizim aramızda yahûdiler de yaşardı. Bir gün onlardan biri Abdü'l-Eşhel
Oğullarına hitaben şöyle diyordu: "İyi biliniz ki öldükten sonra dirilmek
var, kıyamet, cennet ve cehennem var... Hesâb ve mîzân var... Bu azab yeri olan
cehennem, öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna inanmıyan müşrikler içindir...
Onlar burada yanacaklar..."
Bu olay, Peygambetirniz'in
gönderilmesinden az önceye rastlıyordu. Kendisine dediler ki: "Sen ne
diyorsun? Hiç insanlar öldükten sonra dirilir mi? Yaptıklarından dolayı hesab
mı verirler?" O da cevabında dedi ki: "Hakk Teâlâ'ya yemin ederim ki,
şimdi sizler bana, âhiretteki cehennemden kurtulmam karşılığı olarak
birbirinizin evindeki iyice yandırılmış ve kızdırılmış bir fırına girmemi
söyleseniz, hiç tereddüd etmem bu fırına girerim!... Yeterki cehennemden
kurtulmuş olayım..." Kendisine dediler ki: "Bu söylediklerinizin
doğru olduğunun alâmeti nedir?" O da dedi ki: "Şu Mekke veya Yemen
tarafından gönderilecek olan bir peygamberdir... O, bunların doğruluğunu isbât
edecektir..." Dediler ki: "Peki sen bunu ne zaman göreceksin?" O
da bana işaret ederek dedi ki: "İşte şu genç O'na yetişecektir!"
Sabahtır, akşamdır
derken, Allah Resûlü'nü gönderdi... Artık O, aramızdadır... Bizler O'na imân
ettik ve O'nun bize getirip tebliğ ettiği şeylerin hepsini tasdik eyledik. O
bize hutbeler okuyan yahudi ise O'na inanmıyordu. Şüphesiz bile bile hasedinden
inkâr ediyordu. Bir gün kendisine dciik ki: "Ey yahûdî! Sen değil misin,
bize Peygamberimizin geleceğine v<- gelmesinin yaklaştığına dâir hutbeler
okuyan? Şimdi sana ne oluyor d' O'nu inkâr'ediyorsun?" Bize cevabında:
"Benim dediğim, o değil" diyordu..."
Beyhakî, Taberânî, Ebâ
Nuaym ve "El-Hevâtif" adlı eserinde el-Harâitî, Halîfa bin Abde'den
rivayet ederler. O demiştir ki: "Ben, Adiyy bin Rabîa'nm oğlu Muhammed'e
sordum: "Baban sana o câhiliye devrinde, bu Muhammed adını nasıl vermiş?"
dedim. O da dedi ki: "Bunu ben de babama sormuştum. O bana demişti ki:
"Ben, Temîm oğullarından Süfyân bin Mücâşı1, Yezîd bin Ömer, Üsâme bin
Mâlik ile sefere çıkmıştım. Şam'a vardığımız zaman, üzerinde ağaçlar bulunan
bir su birikintisinin yanma indik. Bir din adamı olduğu anlaşılan biri, yukarı
tarafımızdan seslenerek: "Kimlersiniz?" diye sordu. Biz: "Mudar
kabîlesindeniz" diye cevap verdik. O dedi ki: "Yakında sizin
içinizden bir peygamber çıkacak, ona derhal inanınız, bütün kuvvetiniz ve
dikkatiniz ile onun söylediklerini kabul ediniz! Bu taktirde doğru yolu
bulursunuz!... Biliniz ki, o, peygamberlerin sonuncusudur..." Biz:
"Onun adı ne olacak?" diye sorduk. O, "Muhammed olacak"
dedi. İşimizi bitirip seferden döndük. Bu dört arkadaştan her birimiz, çocuğu
olduğu zaman ona "Muhammed" adını koydu."
îbn-i Sa'd, Saîd bin
el-Müseyyib'in şöyle dediğini nakleder: "Araplar, gerek kitap ehli yahûdî
ve nasrânîlerden, gerek bâzı kâhinlerden, "Arapların içinden bir peygamber
gelecek, adı Muhammed olacak" diye îşitirlerdi... Bunu duyup da çocuğuna
Muhammed adı verenler çok olmuştur..."
Yine îbn-i Sa'd,
Katâde bin Sekenden şöyle rivayet eder: "Temîm Oğulları içinde Muhammed
bin Süfyân bin Mücâşi' vardı ve kendisi papaz idi... Babasına: "Arabın
içinden Muhammed adında bir peygamber gelecek" demişti. Babası da ona
Muhammed adım verdi..."
Beyhakt'nin Mervân bin
Hakemden nakline göre, Muâviye bin Ebu Süfyân demiştir ki: "Bana babam Ebû
Süfyan şöyle anlatmıştı: Ben, Ümeyye bin Ebû's-Salt ile Şam'a gitmiştim.
Nasrânîlerin yaşadığı bir karyeye geldik. Onlar Ümeyye'yi gördükleri zaman ona
çok büyük ta'zîm ve tekrimlerde bulundular ve kendileriyle birlikte gitmesini
istediler... Ümeyye bana dedi ki: "Ey Ebû Süfyân, benimle beraber sen de
git! Öyle bir adamın yanına gidiyoruz ki, nasraniyetle ilgili bütün bilgiler
onun yanında toplanmıştır. Ben, "Seninle birlikte gitmek istemiyorum"
dedim ve gitmedim. O gitti ve döndüğü zaman bana dedi ki: "Sana
söyliyeceklerimi, kimselere anmıyacağına dâir söz verir misin?" Ben: "Söylemem"
dedim. O dedi ki: "Yanma gittiğimiz nasrânî âlimi: "Beklenen
peygamber gelmiştir!" dedi. Onun bu sözünden, kendimin peygamber olduğunu
zannettim. O, sözüne devamla dedi ki: "O, sizden değil Mekke
ehlindendir." Ben: "Onun nesebi nedir?" diye sordum.
"Kavminin en hayırlı ailesinden" dedi ve ilâve etti: "Eğer
alameti nedir, dersen; Şam şehri, İsa'dan sonra tam seksen defa sarsılmıştır...
Geride bir sarsıntı daha vardır ve bunun zararı büyük olacaktır..." Biz
geriye döndük. Seniyye'ye yaklaştığımız zaman binitli bir adama rastladık,
"nereden?" diye sorduk. "Şam'dan" dedi. Yeni bir olayın
olup olmadığını sorduk. O: "Evet, Şam'da büyük bir sarsıntı oldu ve pek
büyük zarar ve tahribata sebebiyet verdi" diye cevapladı..."
Ebû Nuaym, Ka'b ve
Vehb bin Münebbih'ten şöyle nakleder: "Kıral Buhtu Nasr, uykusunda büyük
ve korkunç bir rü'yâ görür. Uyandığı zaman, rü'yamn dehşetiyle nasıl bir rü'yâ
gördüğünü hatırlıyamaz... Kâhin ve sihirbazlarını çağırıp, çok sıkıntılı ve
korkulu bir rüya gördüğünü, uyanınca bunu unuttuğunu ve bu gördüğü rü'yanın
yorumunu yapmalarını ister... Onlar da: "Rüyanı anlat da tâbîr
edelim" derler. O: "Unuttum" der. Onlar da: "Rü'yanı bize
anlatmadıkça bizim onu tabir etmemiz mümkin değildir" derler.
Bunun üzerine o,
Danyâl (a.s.)'ı çağırtıp rü'yasınm tâbirini ondan istiyor... Danyâl (a.s.) da
diyor ki: "Sen rü'yanda büyük bir put görmüşsün, ayakları yerde, başı
semâda olan öyle bir put ki, yukarısı altından, ortası gümüşten, aşağısı ise
tunçtan... Bacakları demirden, ayakları tuğladan... Sen ona bakarken hayran olup
kalmışsın, onun güzelliğinden, ondaki san'atm sağlamlığından dehşete
kapılmışsın... Tam bu sırada Allah yukarıdan bir taş göndermiş, bu taş o
heybetli putun tepesine inmiş ve onu un gibi ufalamış... Onun altını,
gümüşü,demiri, tuncu ve tuğlası birbirine karışmış... Sen bu sırada demişsin
ki, "Bütün insanlar bir araya gelseler, un gibi ufalanan ve bütün
maddeleri birbirine iyice kansan şu putun madenlerini birbirinden ayırmaya güç
yetiremezler! Şimdi bir rüzgar esse bütün bunları havaya savurur!..." Evet
sen, kendi kendine böyle derken, o semadan inen taşın da giderek büyüdüğünü
görüyordun... O kadar ki, o taş bütün yeryüzünü kaplamış, sen de ya gökyüzünü
veya o taşı görüyordun, başka birşey göremiyordun..." Kıral Buhtu Nasr da:
"Evet doğru söylersin, gördüğüm rü'yâ aynen budur. Fakat bu rü'yanm tabiri
nedir?" der. O da der ki: "Gördüğün put, çeşitli zamanlarda yaşayan
ümmetlerdir... Gökten inen taş ise, Allah'ın ahir zamanda göndereceği hak dine
işarettir. Allah, araplar arasından bir peygamber gönderecek, o, bütün dinler
ve ümmetler üzerine zahir ve galip olacak... Allah onun sayesinde bütün dinleri
ezip silecek... Rü'yandaki gökten inen taşın, o putu ezdiği gibi[38]
îbn-i Asakîr'in Dımeşk
Târihinde îsâ bin Dab'dan şöyle rivayet edilmiştir: Ebû Bekir es-Sıddık buyurdu
ki: Ben Kabe'nin yanında oturuyordum. Orada Zeyd bin Nüfeyl de vardı. Derken
Ümeyye bin Ebi's-Salt yanımızdan geçti ve dedi ki: "Şu beklenmekte olan
peygamber, yâ bizden, yâ sizden,- yâ da Filistin ehlinden çıkacaktır."
Zeyd bin Nüfeyl de: "Ben bu hususta daha önce bir şey duymuş değilim"
diyerek karşılık verdi... Ben, Varaka bin Nevfel ile görüşmek üzere oradan
ayrıldım. Varaka'ya gittiğim zaman, kendisine bu konuşulanları anlattım. O bana
dedi ki: "Ey kardeşim oğlu, evet doğrudur. Kitap ehli ve âlimler bize
haber verdiler ki, bu beklenen peygamber, arabm en hayırlı ve en şerefli
ailesinden çıkacaktır. Benim neseb ilmine de vukufum vardır, senin kavmin neseb
bakımından arabm en hayırlı kavmidir." Dedim ki: "Ey amca! O, neler
söyleyecek?" Varaka: "Kendisine ne vahyedilirse onu söyleyecek"
defli ve ilave etti: "Şu kadar var ki O, ne başkasına zulmeder, ne de
kendisine zulüm edilmesine fırsat verir." Vaktaki Muhammed (s.a.v.)
peygamber olarak gönderildi, ben de O'na hemen îmân ettim ve O'nu bütün kalbimle
tasdik eyledim."
- Tayâlisî, Beyhakî ve
Ebu Nuaym Zeyd bin Nüfeyl'in oğlu Saîd'den şöyle rivayet ederler: "Zeyd
bin Artır bin Nüfeyl ve Varaka bin Nevfel hak dînin ne olduğunu aramaya çıkıp
Musul'a giderler... Oradaki bir râhib, Zeyd'e der ki: "Sen neredensin?"
Zeyd: "İbrahim (a.s.)'ın yurdu Mekke'den" diye cenaplar. O da der ki:
"Peki, buralarda ne arıyorsun?" Zeyd: "Hak dîni arıyorum!"
der. Râhib de der ki: "Yurduna dön! Çünkü aradığın hak dînin oradan çıkması
yaklaşmıştır..."
Ebû Yâlâ, Beğavî, Taberanî,
Beyhakî, Ebû Nuaym ve sahihtir kaydiyle Hâkim; Üsâme bin Zeyd'den şöyle rivayet
ederler: Babası Zeyd bin Harise demiştir ki: "Peygamberimiz (s.a.v.) Zeyd
bin Nüfeyl'e kavuşmuş ve ona demiş ki: "Ey Amca! Sebeb nedir ki kavmin
sana buğzediyor?" O da demiş ki: "Onların bana kızmaları, benim
kendilerine karşı bir kötülüğüm olduğundan değildir. Sadece ben kendilerine,
doğru yolda olmadıklarını söylemişimdir... Nihayet hak dînin ne olduğunu aramak
maksadı ile çıktığım zaman Cezire'ye gelmiştim. Buradaki şeyhe maksadımı
söylediğim zaman, bana: "Sen kimsin?" diye sormuştu. Ben de:
"Beytullâh'm bulunduğu yerdenim" diye cevap vermiştim. O da bana
demişti ki: "Aradığın hak dîni yayacak olan peygamber, senin ülkenden
çıkacaktır, zamanı da yaklaşmıştır... Ülkene dön, O'na inan ve kendisini tasdik
et."
Bunun üzerine döndüm.
Fakat şimdilik o peygamber çıkmış da değil..." Zeyd bin Harise der ki:
Zeyd bin Nüfeyl, Peygamber Edendin Iz'e peygamberlik verilmeden önce vefat
etti.
Ibn-i Sa'd ve Ebû
Nuaym Amir bin Rabîa'dan rivayet eder. O şöyle demiştir: "Ben, Zeyd bin
Amr bin Nüfeyl'e Hirâ'ya giderken yolda rastladım. O, kavmiyle arasını iyice
açmıştı. Onların putlara tapmasını kınıyor ve onlara şiddetle muhalefet
ediyordu. Zeyd bana dedi ki: "Ey Amir, ben kavmime muhalefet edip İbrahim
(a.s.)ın dinine tabi oldum. Ben şu günlerde bir peygamberin çıkmasını
bekliyorum. Bu peygamber İsmail Oğullarından ve Abdül-Muttalib soyundan
çıkacaktır... Adı Ahmed olacaktır. Ben ona yetişirsem derhal imân edip onu
tasdik edeceğim, alenen şehadette bulunacağım... Eğer kendisine yetişemez-sem
ve sen benden daha uzun yaşayıp da ona yetişecek olursan; kendisine benden
selâm söyle ve hiç çekinmeden ona imân et! Yâ Amir, bana verilen bilgiye göre,
onun hakkındaki bâzı alâmetleri sana söyliyeyim de bu hususta tereddüdün
kalmasın. O'nun boyu, ne uzun olacak, ne de kısa; saçı ne çok olacak, ne az...
Gözlerinde devamlı bir kırmızılık bulunacak... Adı Ahmed olacak ve şu beldede
(Mekke'de) doğacak, yine bu beldede peygamberliğini tebliğ edecek. Sonra kavmi
kendisini bu şehirden çıkaracak, çünkü onlar O'na inanmıyacaklar, O'nun tebliğ
ettiği şeylerden hoşlanmayacaklar... O da Yesrib'e (Medine'ye) göçecek...
Dînini orada yayacak... Sakın hâ O'nu görmezlikten geleyim deme! Bilirsin ki
ben, hak dîni bulabilmek için nice beldeler dolaştım, fakat karşılaştığım din
âlimlerinin bana verdikleri bilgiler, işte bu merkezdedir...
Karşılaştığım bu âlimler bana, geleceğini bildirdikleri bu peygamberden sonra
bir daha peygamber gelmeyeceğini de haber vermişlerdir..."
Amir bin Rabîa diyor
ki: "Resulüllâh Efendimiz peygamberliğini ilân ettikleri zaman,
kendilerine gidip Zeyd bin Nüfeyl'in bu söylediklerini anlattım ve müslüman
oldum. Peygamberimiz onun hakkında rahmet diledi ve buyurdu ki:
"Ben onu, eteğini
sürüyerek cennette gezinirken gördüm." [39]
îbn-i Sa'd, eş-Şa'bî
yoluyla Zeyd bin el-Hattâb'ın oğlu Abdurrahman'dan rivayet eder. O demiştir ki:
"Zeyd bin Nüfeyl bana şöyle anlattı: Ben, Şam'da idim. Orada bir rahible
karşılaştım ve puta tapıcılıktan, yahûdîlik ve nasrânîlikten hiç
hoşlanmadığımı, bunları asla doğru görmediğimi ona söyledim. Rahib bana dedi
ki: Öyle sanıyorum ki sen İbrahim'in dînini arıyorsun! Fakat şimdiki zamanda bu
din ile amel edilmemektedir... Sen kendi ülkene (Mekke'ye) dön! Oradan büyük
bir peygamber çıkacak, İbrahim'in dînî olan Hanîflik dinini yayacak ve bu
peygamber, Allah indinde en hayırlı ve en şerefli bir kul olacak!..."
Ebû Nuaym, Ebû Ümâme
el-Bâhilî tarîki ile Amr bin Absetü'S'Sülemî'den nakleder. O şöyle demiştir:
"Ben, câhiliye devrinde kavmimin dînini terk ettim, onların taşlara
tapmakla bâtıl yolda oldukları kanaatinde idim... Derken ehl-i kitaptan bir
adama rastladım ve ona: "En faziletli din hangisidir?" diye sordum o
dedi ki: "Mekke'den bir adam çıkacak, kavminin tanrılarını terkedecek,
insanları başka bir dine çağıracak... İşte bu adam, en faziletli dîni
getirecek! Onun çıktığını duyarsan, gider kendisine uyarsın."
Ondan bu sözleri
duyunca, bütün arzum Mekke'ye gitmek idi. Gittim ve yeni bir olay çıkıp
çıkmadığını sordum. "Hayır" cevabını aldım. Ailemin yanma döndüm,
tekrar Mekke'ye gidip aynı şeyi soruyor, "hayır" cevabını
alıyordum... Artık, Mekke'den çıkış yapan kervanlan karşılayıp yeni bir olay
olup olmadığını soruyor, yine "hayır" cevabını alıyordum... Bir gün
yol üzerinde oturuyordum. Bir binitli geldi, kendisine: "Nereden
geliyorsun?" diye sordum. "Mekke'den" dedi. Dedim ki: "Bir
haber var mı?" Dedi ki: "Evet, bir adam çıktı, kavminin tanrılarım
tanımıyor! İnsanları yeni bir dine çağırıyor." Bunun üzerine ben,
"İşte beklediğim adam budur!" dedim ve hemen Mekke'ye gelip O'na iman
etmek istedim. Gördüm ki, kendisini gizliyordu. O'na:
- "Sen
kimsin?" diye sordum. O:
-
"Peygamber" diye cevapladı. Dedim ki:
- "Peygamber
nedir?" Dedi ki:
- "Resul, yani
bir elçi." Dedim ki:
- "Seni elçi olarak
kim gönderdi?" Dedi ki:
- "Allah!"
- "Ne ile
gönderdi?"
-- "Akrabaya
iyilik etmek, haksız yere kan dökmemek, kız çocuklarım diri diri kuma gömmemek,
yol emniyetini sağlamak, putları kırmak, yalnız Allah'a ibâdet edip hiçbir şeyi
O'na ortak koşmamak ile!..."
- "Allah seni, ne güzel şeylerle
göndermiş! Sen şâhid ol ki, ben sana îmân ettim ve seni tasdik eyledim! Artık
senden ayrılmam!" Buyurdu ki:
- "Bak,
insanlardan ne çektiğimi,
onların buna ne
kadar kızdıklarını görüyorsun. Bu durumda sen, benimle birlikte
bulunmağa güç yetiremezsin... Sen yurduna dön, ben buradan başka bir yere
çıktığım zaman gelir benimle birlikte olursun..."
Vaktaki Peygamberimiz
Mekke'den ayrılıp Medine'ye göç ettiler, ben de Medine'ye gidip kendisiyle
beraber olanların arasına katıldım..."
(Bu rivayeti İbn-i
Sa'd, Amr bin Abse'den Şehr bin Havşeb tarikiyle nakleder).
Ebû Nuaym ve İbn-i
Asâkır Ebû Hilreyre'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Edindiğim
bilgilere göre, İsrail Oğulları, Buhtu Nasr'm kesin galebesinden sonra çeşitli
ülkelere dağılmışlar... Onlar kendi kitaplarında Muhammed (a.s.)'ın sıfat ve
alâmetlerini okurlar ve O'nun arap karyelerinden hurmalıklı bir kasabada
çıkacağını söylerlerdi. Şam'dan ayrıldıkları zaman, Yemen ile Şam arasındaki
arap kasabalarının hangisinin buna uyduğunu araştırmışlar, söylenen kasabanın
Yesrîb, yâni Medine olduğunu görmüşler ve gelecek olan peygambere kavuşup O'na
ümmet olmak isteğiyle Medine'ye yerleşmişler... Hattâ Hârûn Oğullarından
Tevrat'ı bilen bâzıları da Medine'ye bu maksatla yerleşmişler... Henüz
gönderilmemişken, Muhammed'in peygamberliğine inanmışlar ve kendileri hayatta
iken geldiği takdirde O'na inanmalarını çocuklarına tavsiye etmişlerdir... İşte
bunların neslinden bâzıları; Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderildiği
günlere ve O'na yetiştikleri halde, bile bile inkâra yönelmişlerdir..."
Ebû Nuaym Hassan bin
Sâbit'ten nakleder. O demiştir ki: "Vallahi ben, babamın evinde yedi
yaşında çocuk iken, gördüğüm ve duyduğum şeyleri hiç unutmazdım. Bir gün
babamla birlikte idik. Evimize bir genç geldi, adı da Sabit bin Dahhâk idi.
Konuşmaya başladı ve dedi ki: Kurayza'lı bir yahûdi şöyle iddia ediyor:
"Yahudilerin kitabı gibi bir kitap getirecek olan bir peygamberin gelmesi
iyice yaklaşmıştır! O çıktığı zaman sizi kılıçtan geçirecektir..."
Yine Hassan diyor ki:
Vallahi, bir gece seher vakti idi ve ben evin damı üzerinde idim. Bir ses
duydum. Bu bir yahûdinin sesi idi. Medine evlerinden birinin üzerine çıkmış ve
bütün sesi ile bağırıyordu. İnsanlar da etrafına toplandı, "Ne var? Niye
bağırıyorsun?" diye çıkıştılar. O diyordu ki: "îşte, Ahmed'in yıldızı
doğdu!... Bu yıldız, ancak peygamberliğin alâmeti olarak doğar! Ve Ahmed'den
başka gönderilecek bir peygamber de kalmamıştır!..." Onun böyle söylemesi
üzerine insanlar gülüşmeye başladılar ve onun söylediklerine hayret
ettiler."
(Bunu rivayet eden
Hassan bin Sabit, tam yüz yirmi sene yaşamıştır. Bu yaşamın altmış senesini
câhiliyede geçirmiş, altmış senesini de İslâm'da yaşamıştır).
Vâkıdî ile Ebû Nuaym
Huvaysa bin Mes'ûd'dan naklederler. O demiştir ki: "Biz, yahudîlerle
birlikte yaşardık. Onlar derlerdi ki: "Mekke'den bir peygamber çıkacak,
adı Ahmed olacak... O son peygamber olacak. O'na ve O'nun geleceğine dair
kitaplarımızda bilgiler vardır ve bu hususta bizden söz alınmıştır..."
Onlar, tam O'nun
sıfatını anlatacakları sırada, uzaktan bir ses duyuldu. Ses, Abdü'l-Eşhel
Oğullarının yurdundan geliyordu. Kavmim sesi duyunca, yeni bir olay mı var,
diye telaşlanıp korktular. Baktık, ses duyulmaz oldu... Sonra yine biri
bağırıyordu ve diyordu ki: "Ey Yesrîb halkı, îşte Ahmed'in yıldızı doğdu,
kendisi de doğmuştur!" Tabiî biz onun bu sözlerinden hayrete düşmüştük...
Sonra bir ara bunlar unutuldu. Sağ olanlardan niceleri vefat etti, küçükler
büyüdü. Tabiî, ben de büyüyüp adam oldum. Derken bir ses yine haykırıyordu:
"Ey Medine halkı! Gerçekten Muhammed çıktı ve peygamberliğini ilân etti!
Musa (a.s.)'a gelen vahiy meleği Cebrail, O'na da geldi..."
Aradan bir zaman
geçmemişti ki, gerçekten Mekke'de bir adam çıkıp peygamberliğini ilân
etmişti... Olay üzerine bizden Mekke'ye gidenler oldu. Bâzıları da gecikmişti.
Bana da, peygamber Mekke'deyken müslüman olmak kısmet olmamıştı... Halbuki iki
genç o sırada müslümanlığı kabul etmişlerdi... Ben ise, peygamber Medine'ye
teşrif edinceye kadar, müslüman olmayı geciktirmiş oldum..."
îbn-i Sa'd ve Ebû
Nuaym İbn-i Abbâs'tan rivayet ederler. O şöyle demiştir: "Kurayza, Nadîr,
Fedek ve Hayber yahûdîleri okudukları kitaplarında, Peygamberimize âit vasıfları
görüp biliyor, O'nun Mekke'den çıkıp Medine'ye hicret edeceğini
söylüyorlardı... Yine onlar, Peygamberimiz doğduğu zaman: "Ahmed dünyaya
geldi, O'nun yıldızı doğdu..." diyorlardı. Vaktaki Peygamber Efendimiz
peygamberliğini ilân ettiler, bile bile inkâr cihetine gittiler..."
Yine îbn-i Sa'd ile
Ebû Nuaym ve îbn-i Asâkîr Ebû Nemle'den rivayet ederler. O da şöyle demiştir:
"Kurayza Oğulları yahûdîîeri Resûlüllâh'a âit vasıfları kitaplarında
okurlar ve çocuklarına okuturlardı... O'nun adım, çıkacağı ve hicret edeceği
yeri öğretirlerdi... Vaktaki Peygamberimiz zuhur ettiler, onlar da O'nu, bile
bile ve sırf hasedlerinden inkâr ettiler ve O'na düşman oldular..."
Ebâ Nuaym, Ebû Saîd
el-Hudrî'den ise şöyle rivayet eder: "Ben, Ebâ Mâlik bin Sinan'dan işittim,
şöyle anlattı: "Bir gün ben, Abdü'l-Eşhel oğullarına gitmiştim. Ehl-i
kitaptan Yûşâ diyordu ki: "Mekke'den çıkacak olan Ahmed adındaki
peygamberin çıkması yakındır." Kendisine: "Alâmeti nedir?" diye
sordular. Dedi ki: "O, ne uzun boylu, ne de kısa boyludur. Gözünde devamlı
bir kırmızılık vardır. Elbisesi, ihram kabilinden bir örtüdür. Biniti
merkeptir, kılıcı omzundadır. Hicret yurdu burası, yâni Medine'dir."
Ben, kabilem Hadret
Oğullarına döndüğüm zaman, büyük bir hayret içinde idim... içimizden biri böyle
söylüyor, Yûşâ böyle söylüyor, Medine'deki bütün yahûdîler böyle söylüyordu...
Bir gün Kurayza Oğullarına gittim, orda toplanmışlar, Peygamberimiz hakkında
konuşuyorlar... Zübeyr Ibni Bata dedi ki: "Sâdece bir peygamber geleceği
zaman doğup görünen kırmızı yıldız işte doğmuştur. Ahmed'den başka gönderilecek
peygamber de kalmamıştır... O'nun hicret edeceği yer de işte burası, yâni
Medine'dir..."
Ebû Nuaym, Mahmûd bin
Lebîd'den, o da Muhammed bin Seleme'den rivayet eder. Şöyle demiştir:
"Eşhel Oğullarında bir tek Yahûdî vardı; Yûşâ... O diyordu ki:
"Mekke'den çıkacak olan peygamberin çıkması yakındır. Ben gencim, kimin
ömrü müsâid olur da O'na yetişirse, mutlaka O'na inansın. O'nu tasdîk
etsin!"
Derken çok geçmedi.
Allah Resulünü gönderdi. Bizler O'na imân ettik. O artık aramızda idi. Yûşâ ise
hasedinden O'na inanmadı..."
Ebâ Nuaym'ın Abdullah
bin Selâm'dan rivayeti ise şöyledir. O demiş ki: "Kıral Tübba Medine
yakınma kadar gelmişti. Medine Yahudilerinin söylediklerine itimad ederek
ölmeden, Peygamber Efendimize imân etmiştir."
îbn-i Sa'd'ın
îkrime'den, onun îbn-i Abbas'dan, onun da Übey bin Ka'b'dan rivayeti ise
şöyledir: Kıral Tübba, Medine yakınındaki Kınat denilen yere geldiği zaman,
yahudi hahamlarını çağırtıp, "Ben bu şehri tahrib edeceğim!" dedi.
Yahudi Şamun da dedi ki: "Ey melik, adı Ahmed olan bir peygamber Mekke'den
çıktığı zaman, onun hicret yurdu burası olacaktır ve senin şu bulunduğun yerde
o, büyük bir savaş yapacaktır. Kendilerinden ve düşmanlarından çok kimseler
yaralanacak ve öleceklerdir..." Tübba1 dedi ki: "O zaman onunla
kimler savaşacak?" Şamun şu cevabı verdi: "Kendi kavmi Mekke'den
gelerek onunla çarpışacaktır." Tübba: "Onun kabri nerede
olacak?" diye sordu. Şâmun, "Bu beldede" diye cevapladı. Kıral:
"O savaştığı zaman, hezimet hangi tarafta olacak?" dedi. Şamun:
"Bazen onun tarafında, bâzan da düşmanları tarafında" dedi ve ilave
etti: "Senin şu bulunduğun yerde, onun ashabından bir çoğu şehid
düşecekler. Sonra kesin zafer O'nun olacak ve O, iyice zahir ve gâlib bulunacak."
Tübba': "Onun alâmetleri nedir?" diye sordu. Şamun dedi ki: "O,
ne kısa boylu, ne de uzun boylu bir adamdır. Gözlerinde bir kırmızılık
bulunacak. Merkebe binecek, elbisesi bir örtüden ibaret bulunacak. Kılıcı
omuzunda olacak. Kesin zafer kazanıp dinini yerleştirinceye kadar, kiminle
karşılaştığına hiç aldırmıyacak; hiçbir düşmandan korkmayacak..."
İbn-i Sa'd
Abdil'l-Humeyd bin Cafer'den, o da babasından rivayet eder. O demiştir ki:
"Zübeyr bin Bata, yahûdilerin en âlimi idi. Bize şöyle anlatmıştı:
"Babam Tevrat'a ait bir kısım evrakı benden saklamıştı. Bu evrakta:
"Ahmed adında bir peygamber gelecek, Mekke'de doğup peygamberliğini ilan
edecek. Şu ve şu alâmetleri bulunacak" diye yazıyordu. Zübeyr bin Bata,
babasının ölümünden sonra bunları anlatırdı, henüz peygamberimiz de çıkmış
değildi. Vaktaki peygamberimiz, peygamberliğini ilan ettiler; o bunu duyunca
hemen yanındaki Tevrat'a âit evrakı imha etti ve peygamberimize âit alâmetleri
tamamen gizledi. Kendisi de: "Bu o değildir" diyerek inkâr
eyledi."
(Kurayza ve Nadir Oğullarının
hahamlarının da böyle davrandıklarına dâir bir rivayeti de Ebû Nuaym; Sa'd bin
Sabit tarikiyle nakletmiş tir).
Ebû Nuaym, Zeyyâd bin
Lebib'den nakleder. O şöyle demiştir: "Bir gün ben Medine evlerinin
birinin damında idim. Bir ses duydum, diyordu ki: "Ey Medine'lilerî
Allah'a yemin ederim ki, peygamberlik îsrâil Oğullarında sona ermiştir. İşte şu
yıldız, Ahmed'in doğduğuna işarettir. O, bütün peygamberlerin sonuncusudur.
Mekke'den çıkıp buraya hicret edecektir!"
îbn-i Sa'd ve Ebû
Nuaym Amâra bin Huzeyme'den, o da babası Sabit'ten rivayet eder. Şöyle ki:
"Evs ve Hazrec içinde Ebû Amir er-Râhib kadar peygamberimizin sıfat ve
alâmetlerini bilen birisi yoktur. Yahudilerle samimiyet kurar, din hakkında
onlara sorular sorardı. Resûlül-lah'm geleceğine, Mekke'de doğup Medine'ye
hicret edeceğine dâir onlardan bilgiler alırdı. Sonra çıkıp Teymâ yahudilerine
gitmiş, onlardan da bu hususta bilgiler almıştı. Daha sonra Şam'a gitmiş
oradaki nasrâ-ni bilginleri ile görüşmüş, onlar da kendisine, Peygamber Efendimiz'in
geleceğine ve sonunda Medine'ye hicret edeceğine dair bilgiler vermişlerdi.
Nihayet Medine'ye dönen Ebû Amir diyordu ki: "Ben, tevhid dini olan
"Haniflik" dini üzerindeyim!..." Ve yün elbise giyerek,
kendisini ibâdete verdi. Bunun için ona er-Râhib derlerdi. O, ayrıca
"İbrahim aleyhisselamın dininde olduğunu" iddia ediyor ve son
peygamberin çıkmasını beklediğini söylüyordu. Fakat Resûlüîlah Efendimiz
Mekke'de zuhur ettiği zaman Ebû Amir, ne Mekke'ye gitti, ne de bulunduğu
halinde bir değişiklik oldu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Medine'ye hicret
buyurdular, bu sefer de peygamberimize hased etti, düşmanlık ve münafıklık
yolunu seçti. Bir gün peygamberimize gelip:
- "Yâ Muhammed,
sen ne ile gönderildin?" diye sordu. Peygamber (s.a.v.) de:
- "Hanifîik
ile" cevabını verdiler. Bunun üzerine Ebû Amir;
- "Sen, Hanifliği ona aykırı şeylerle
karıştırıyorsun!" demek cüretim gösterdi. Buna karşılık Peygamber
Efendimiz:
- "Ben, Hanifliği,
güneş gibi parlak ve açık, aynı zamanda tertemiz olarak getirmiş bulunuyorum!" ve devamla buyurdular ki; "Ey Ebû Amir,
yahad: hahamlarının ve uasrani papazlarının benim hakkımda sana bildirdikleri
şeyleri neden değerlendiriyorsun! Şimdi bu bilgilere ne oldu?" Ebû Amir:
- "Onların haber
verdikleri sen değilsin!" dedi. Peygamberimiz de:
- "Yalan
söylüyorsun!" buyurdular. Ebû Amir:
- "Hayır, yalan
söylemiyorum" diyerek inkar cihetine gitti. Bunun üzerine Resûlüllah
Efendimiz de buyurdular ki:
- "Yalan söylediği belli olan kişiyi
Allah, kovulmuş ve yapayalnız kalmış olarak ölmeye mahkum eylesin!"
Ebû Amir,
Peygamberimizin bu bedduasına "Amin!" diyerek katılmıştır. Sonra
Mekke'ye dönmüş, Kureyş'in müşriklik dinine katılmış ve eski halini
terketmiştir."
Cafer bin Abdullah bin
Ebul-Hakem'den Ebû Nuaym'in bir rivayeti dahi bu merkezdedir. Ancak bu
rivayette şu açıklama da vardır: "Ebû Amir, Mekke'nin müslünıanlar
tarafından fethedilmesi üzerine Taife geçti. Taifin de müslümanların eline
geçip Tâiflilerin de müslümanhğı kabul etmeleri üzerine, Tâifden ayrılmış ve
Şam'a gitmiştir. Burada, vaktiyle Resûlüllah'm bedduaları veçhile, yapayalnız
ve tek başına iken ölmüştür."
Ebû Nuaym, Ebû Seleme
bin Abdurahman bin Auftan rivayet eder. O demiş ki: "Ka'b bin Lüey bin
Gâlib, kavmini cuma günü toplar, onlara şöyle hitabederdi: "Bundan sonra
derim ki: "Ey kavmim, işitip öğreniniz, anlayıp belleyiniz! Gece örtücü,
gündüz aydınlatıcıdır. Yeryüzü döşek, gökyüzü bir bina, dağlar direk,
yıldızlar birer işarettir. Evvelkiler de sonrakiler gibidir. Erkek kadın her
yaşayan ölür. Akrabanızı gözetiniz, evlilik yoluyla te'sis ettiğiniz
hasımlıkları koruyunuz, mallarınızı bereketlendiriniz. Hiç ölüp de dirilen,
gidip de gelen olmuş mudur? Hakiki hayatın yurdu önünüzdedir, âhirettedir.
Hakikat, sizlerin zan ettiğiniz gibi değildir! Şu Harem-i Şerifin kıymetini
bilip güzel koruyunuz! Zira burada dünyanın en büyük olayı gerçekleşecek;
yakında buradan çok şerefli bir peygamber çıkacaktır!. Vallahi benim eğer gözüm
ve kulağım varsa, elim ve ayağım da tutuyorsa ve ben de o çok şerefli
peygamberin çıkışma şahid olursam, büyük bir istek ve süratle O'na icabet
ederim! O'na inanır ve tabi olurum!..."
İşte o, kavmine böyle
hitâb eder sonra şiir hâlinde şunları söylermiş:
"Gece ve gündüz.
Her bir hareket veya dönüş.
Farksızdır bizim için.
Hepsi yeni bir oluş.
Bir bakmışsın,
peygamber Muhammed gelivermiş!
Nice büyük haberler
hem gerçek oluvermiş.
Zirâ ki haber veren
kendisi çok gerçektir,
Er veya geç, bu
"gerçek haberci" gelecektir!
Keşke O'nun gelişinde
ben dahi bulunsam!.
Kavmi hakkı çiğnerken;
ben yardımcısı olsam!..."
Ebû Nuaym îbn-i
îshâk'tan, o ez-Zühri'den, o Sald bin el'Müseyyib'den, o da îbn-i Abbâs'tan
rivayet eder. Şöyle ki: "Kıss bin Sâide, Ukâz panayırında kavmine hitâb
eder, hutbesinde derdi ki: "Nihayet hak din, işte şu Mekke şehrinden çıkıp
yayılacaktır!" Ona sormuşlar: "Hak din dediğin nedir?" diye. O
da demiştir ki: "Mekke'den ve Lüey bin Gâlib oğullarının soyundan bir adam
gelecek, sizleri Kelime-i Ihlâs'a, yâni Kelime-i Tevhid'e çağıracak, ebedi
âhiret hayatının hak olduğunu Öğretecek. Buna ve ebedi saadete devam edecek.
Eğer sizler onun zamanına yetişecek olursanız, mutlaka O'na uyunuz!. Ben, nasib
olsa da O'na yetişebilsem, hiç tereddüd etmeksizin kendisine koşar ve tabi
olurum..."
îbn-i Asâkir ve
Kitâbu'l-Havâtif'de el-Harâiti, Cami' bin Cirân'dan naklederler ki o, şöyle
demiştir: "Evs bin Harise, vefatı yaklaştığı zaman oğlu Mâlik'e bir takım
vasiyetlerde bulunmuş ve sonunda demiş ki: "Muhrik oğulları ile olan
çarpışmada esir düşenleri gördüm. Hiçbir hükümdarın veya sıradan bir kimsenin,
asla şu dünyada baki olmadığına şahid oldum. Hepsinin sonu ölüm ve kabirdir! Ey
kavmim! iyi ve saâdetli kişilerin, kendisiyle gerçek saadete erecekleri
Allah'ın davetçisi, hâlâ gelmedi mi? Mekke'de Gâlib oğulları soyundan gelecek
olan dâvetçi, Zemzem ile Hacer arasında dikilip de insanları Allah'a çağırdığı
zaman, kendisine mutlaka icabet ediniz. Mutlaka ona yardımcı olunuz! Biliniz ki
gerçek mutluluk, O'na yardımcı olmaktadır..."
îbn-i Sa'd, Hıram bin
Osman el-Ensâri'den rivayet eder. O der ki: "Sa'd bin Zürâre kırk arkadaşı
ile birlikte ve ticâret maksadıyla Şam'a gitmişti. Bu sırada kendisi bir rü'ya
görmüş. Rü'yasında ona demişler ki: "Ey Ebû Ümâme! Yakında Mekke'den bir
peygamber çıkacak, O'na tabi ol! Bunun alâmeti ise, arkadaşlarınla birlikte
Şam'dan dönerken, bir yere ineceksiniz. Orada size bir musibet erişecek.
Arkadaşların ölecekler. Sâdece içlerinden bir tanesi kurtulacak, onun da bir
gözü sakat olacak. Sen ise kurtulup, bu bir tek arkadaşınla kalacaksın..."
Hakikaten bir yere indikleri zaman vebadan arkadaşları ölmüş ve kendisi, bir
gözü sakatlanan tek arkadaşı ile birlikte kurtulmuşlardır..."
îbn-i Ebû'd-Dünya, Bey
ha kî ve Ebû Nuaym Eş-Şâ'bi'den naklederler. O demiştir ki: "Bana
Cüheyne'li bir şeyh anlattı ve dedi ki: Bizde, câhiliye zamanında Umeyr bin Hubeyb
adında bir adam vardı. Hastalandı ve komaya girdi... Derken biz onun Öldüğünü
zannettik ve kabrinin kazılması için emir verdik. Bir müddet yanında kaldık.
Adam ansızın doğrulup oturdu ve dedi ki: "Gördüğünüz gibi ben bayılmışım.
Bu haldeyken bana denildi ki: Lât ve Hübel gibi putlar boştur! Bak kabrin
kazılıyor! Halbuki sen daha yaşayacaksın, şimdi vefat eden ise Kusal'dır...
Ayıhp iyileştiğin zaman, Nebiyy-i Mürsel'e inanır mısın? Rabbine şükreder,
namaz kılar mısın? Putları Allah'a ortak koşan ve insanları sapıklığa
sürükleyen kimselerin yolunu terk eder misin?" Ben de "Evet!"
dedim. "Evet" der demez de ayıldım... Şimdi derhal gidip bakınız,
hakîkaten Kusal vefat etmiş midir, etmemiş midir?"
Umeyr'in bu sözü
üzerine gidip baktılar, hakîkaten Kusal vefat , etmiş... O sırada açılması
emredilen kabre, Kusal'ı defnettiler... Umeyr ise, tâ islâmı idrâk edinceye
kadar yaşadı..."
îhn-i Asâkîr
"Dunaşk Tarihi" adlı eserinde Ka'b'dan naklen şöyle der: "Ebû
Bekir es-Sıddîk'm müslümanlığı kabul edişi, semavî bir vahiy sebebiyledir.
Şöyle ki: O Şam'da ticâret yapıyorken bir rü'yâ gördü ve bu rü'yâsını, Râhib
Buhayrâ'ya anlattı. Râhib: "Sen nereden geldin?" diye sordu. O:
"Mekke'den" diye cevap verdi. Râhib: "Hangi kabile s in
dan?" dedi. O: "Kureyş'ten" dedi. Râhib: "Ne iş
yaparsın?" diye sordu. O: "Tacirim" dedi. Râhib: "Allah
rü'yâ'm gerçek kılsın! Senin kavminden bir peygamber gelecek ve sen O'na vezir
olacaksın... Ölümünden sonra da O'na halîfe olacaksın..." dedi.
Ebû Bekir, rahibin bu
sözlerini kimseye açmadı. Peygamber Efendimiz, peygamberliğim tebliğe başladığı
zaman Ebû Bekir O'na geldi ve dedi ki: "Yâ Muhammed, senin peygamber
olduğunun delili nedir?" Efendimiz de ona buyurdu ki: "Senin Şam'da
iken gördüğün rü'yâdır!" Bunun üzerine Ebû Bekir, Efendimiz'in alnından
öptü, kendisini kucakladı ve derhal müslümanlığı kabul etti... "Şehâdet
ederim ki Sen, Allah'ın Resulüsün!.,." dedi.
îbn-i Asâkîr, Muhammed
bin Abdurrahmân el-Beyâdî'den nakleder. O babasından, babası da kendi
babasından naklen demiş ki: "Ebû Bekir'e: "Müslümanlığı kabul
etmeden, önce Muhammed'in peygamberliği hakkında bir alâmet görmüş
müydünüz?" diye sordular. O da dedi ki: "İster Kureyşten olsun ister
başkalarından olsun, hiçbir kimse yoktur ki Muhammed'in peygamber olduğu hususunda
Allah ona bir alâmet ve hüccet göstermemiş bulunsun! Bir gün ben, bir ağacın
gölgesinde oturuyordum... Bir ara ağacın bir dalı üzerime iyice sarktı ve
başıma değdi... Bir başkalık var, diye hayretle ona bakmaya başladım. Bu sırada
bir ses işittim. Diyordu ki: "O peygamberin çıkması yaklaşmıştır! O'na
derhal imân etmek suretiyle insanların en bahtiyarı olmaya bak!" [40]
Yüce Allah buyurur:
"Andolsun
Tevrat'tan sonra Zebur'da da: "Arza mutlaka iyi kullarım vâris olacaktır"
diye yazmıştık." [41]
Kur'an'ın tefsirine
dâir yazdığı eserinde İbn-i Ebu Hatim, Ibn-î Abbâs'tan rivayet eder. O demiş
ki: "Allah Teâlâ, Tevrat'ta, Zebur'da ve yerle göklerin yaratılmasından
Önce ilm-i ezelîsinde "Arza mutlaka Ummet-i Muhammed vâris
olacaktır!" diye haber vermiştir."
Yine îbn-i Ebu Hâtim
Ebû'd-Derdâ'dan rivayet eder. O demiştir ki: "Yüce Allah âyetinde:
"Arza mutlaka iyi kullarımı vâris kılacağım" İşte o iyi kullar
biziz!" Ben, yüz elli kadar, sûreden oluşan bir Zebur nüshasını görmüştüm.
Onun dördüncü suresinde: "Ey Dâvûd! Sana olan kelamımı iyi dinle,
Süleyman'a da emret ki, kendisinden sonraki insanlara ulaşması için duyuru
yapsın; gerçekten yeryüzü benimdir! Ben onu Muhammed'e, ümmetine vâris
kılacağım!" diye yazılı olduğunu görmüştüm..."
îbn-i Asâkîr îbn-i
Mesûd'dan rivayet eder. O demiştir ki: "Bir gün Ebû Bekir bize şöyle
anlattı: "Ben, Peygamberimiz gönderilmeden önce - Yemen'e gitmiştim. Üçyüz
elli yaşlarında olduğu söylenen bir şeyhin yanında idim. Bu şeyh çok okumuştu.
Ezd kabilesinden olan bu bilgin şeyh, bana dedi ki: "Öyle sanıyorum ki
sen, Harem-i Şeriftensin." Ben de "Evet" dedim. Şeyh:
"Sanıyorum ki Kureyş'tensin" dedi. Ben de "Evet" dedim. Şeyh:
"Aynı zamanda Teym'densin" dedi. Ben de: "Evet" dedim. Dedi
ki: "Şimdi senden öğrenmek istediğim bir şey kaldı." Ben
"Nedir?" diye sordum. O da dedi ki: "Karnım açıp bana
göstermelisin!" Ben "Niçin?" dedim. O da: "Bana ulaşan
gerçek ilme göre; Mekke'den bir peygamber çıkacak, ona bir genç, bir de yaşlı
birisi çok yardımda bulunacak... Genç çok büyük sıkıntılara girecek, çok müşkil
meseleleri halledecek... Yaşlı adam ise, beyaz tenli ve zayıf bünyeli olacak...
Karnı üzerinde siyah bir leke, sol uyluğunda da bir ben bulunacak... Bu alâmeti
de bana göstersen olmaz mı?" dedi. Ben de karnımı açarak göbeğimin üst
kısmındaki siyah tekeyi ona gösterdim. Bunun üzerine o dedi ki: "Kâ'be'nin
Rabbi'ne yemin ederim ki, sen osun!" [42]
îbn-i Asâkîr, Rabi'
bin Enes'ten rivayet eder. O demiştir ki: "ilk kitapta: "Ebû Bekjr
es-Sıddık yağmur gibidir, nereye düşse oraya faydalı olur" diye
yazılıdır."
Yine îbn-i Asâkîr Ebû
Bekir'in şöyle dediğini rivayet eder: "Ben bir gün Ömer (r.a.)'m yanına
gitmiştim. Yanında yemek yiyen bâzı kimseler vardı, içlerinden birine gözünün
kenarıyla bakan Ömer, o adama hitaben dedi ki: "Bundan önce okuduğum
kitaplarda ne gibi haberler vardı, söyler misin?" O adam da dedi ki:
"Peygamberin halîfesi, en yakın arkadaşı es-Sıddîktır diye okurdum."
îbn-i Asâkîr ve
"El-Mücâlese" adlı eserinde Dineverî, Zeyd bin Eslem'den rivayet
ediyor. Zeyd demiş ki: "Bize Ömer bin el-Hattâb haber verdi ve dedi ki:
"Câhiliye zamanında bir ticâret kervanı ile birlikte Şam'a gitmiştim.
Mekke'ye dönüş için Şam'dan yola çıktığımız zaman mühim bir işimi unuttuğumu
farkettim. Arkadaşlarıma dedim ki: "Siz gidedurun ben size
yetişirim!" Hemen geri döndüm. Şam'ın bir çarşısında giderken ansızın bir
papazla karşılaştım. Papaz bana yaklaşıp yakamdan tuttu ve beni götürmeye
başladı. Ben direndim ise de kâr etmedi. Beni kendi kilisesine götürdü, içeride
büyük bir toprak yığını vardı. Bana bir kürek, kazma ve zenbil verip "İşte
bu toprağı dışarı taşıyacaksın!" diye emretti... Oturup ne yapacağımı
düşünmeye başladım. Papaz, öğle üzeri geldi ve hiçbir iş yapmadığımı görüp:
"Toprağı dışarı taşımamışsın!" diye bağırdı ve elini yumruk yaparak
beynimin üzerine şiddetle vurdu... Ben de elimdeki küreği onun başına vurdum.
Baktım beyni dağılmıştı... Nereye gittiğimi bilmeksizin, derhal oradan uzaklaştım,.
Günün kalan kısmını ve bütün geceyi yürüyerek geçirdim. Derken bir kilise
yanında durdum ve gölgesine oturdum... İçeriden bir adam çıktı ve: "Ey
Allah'ın kulu, burada oturmanın sebebi nedir?" diye sordu. Dedim ki:
"Yol arkadaşlarımı kaybettim." O adams bana yiyecek ve içecek
getirdi. Ben yemeğe başladım. O beni tepeden tırnağa süzmeye başladı. Sonra
dedi ki: "Ey yolcu, ehl-i kitap beni, yeryüzünün en bilgili adamı olarak
tanırlar. Ben ise, seni ve senin sıfatını tanımış bulunuyorum... Sen bu kiliseyi
elimizden alacak ve bu * ülkeyi feth edeceksin..." Ben dedim ki: "Ey
efendi, sen cidden yanılıyorsun!" O dedi ki: "Senin adın nedir?"
Ben: "Ömer bin el-Hattâb'tır" dedim. O da dedi ki: "Vallahi
dediğim adam sensin! Bunda hiç şüphem yok! Bana ve kiliseme dokunmayacağına
dair bir emân yazıp imzala!" Ben de dedim ki: "Efendi, bana şuracıkta
bir iyilik yaptın, yaptığın iyiliği lekeleme!" O dedi ki: "Bir sened
yazıp imzalamaktan niye çekmiyorsun. Bunun sana ne zararı olabilir?" Ben
de: "Peki" dedim, bir sened yazıp imzaladım ve kendisine
verdim."
Ömer (r.a.)'m
halifeliği zamanında müslümanlar Şam'ı da feth ettiler. Ömer Şam'a geldiği
zaman bahsi geçen papaz gelip vaktiyle Ömer'in imzaladığı senedi kendisine
verdi ve Kudüs'deki kilisesi için ayrıcalık istedi. "Ben vaktiyle şart
koştum, şartıma rivayet etmeniz gerekir!" dedi. Ömer, bu adamı görünce
vaktiyle kendisiyle onun arasındaki geçenleri anlattı... Ve ona cevaben de dedi
ki: "Bu imzalı kağıtta, ne Ömer'i, ne de Ömer'in oğlunu bağlayıcı birşey
yok..."
îbn-i Sa'd îbn-i
Mes'ûd'dan rivayet eder. O demiştir ki: "Bir gün Ömer, atına bindiği
sırada elbisesi açılarak uyluğu görülmüş... Bunu gören Necrân Nasrânîlerinden
bâzıları, onun uyluğunda siyah bir lekenin olduğunu farkederler ve derler ki:
"Biz okuduğumuz kitabımızda, bu adamın bizi buradan çıkaracağını
gördük."
İmâm-ı Ahmed'in
Kitâbü'z-Zilhd'üne ilaveler yapan ve Zevâidü'z-Zühd adını veren oğlu Abdullah,
Ebu îshâk'dan, o da Ebû Ubeyde'den nakleder, O demiştir ki: "Peygamber
Efendimiz'in zamanı idi. Bir gün Ömer, atına sıçramış ki o, eğere dokunmadan
ata binerdi. Bu sırada elbisesi açılıp uyluğunda bir siyah leke olduğu
görülmüş. Bunu farkeden Necrânlı bir adam: "işte, okuduğumuz kitapta bizi
buradan çıkacağını gördüğümüz adam, bu adamdır!" demiştir."
Ebû Nuaym Şehr bin
Havşeb'deıı, o da Ka'b'dan rivayet eder. Ben, Şam'da iken Ömer'e demiştim ki:
"Bunların okuduğu kitaplarda, iyilerden bir adam bu ülkeleri fethedecek
diye yazar. Ve o fâtihin; mü'minlere çok merhametli, kâfirlere karşı çok
kuvvetli, içi dışı gibi, sözü işine uygun, yakın olanla uzak olan onun yanında
müsâvî, adamları geceleri rahipler gibi ibâdete dalar, gündüzleri ise,
arslanlar gibi cihâda koşarlar; yek diğerine acırlar, iyilik ve yakınlık
gösterirler, diye de vasıfları yazılıdır." Ömer de dedi ki: "Senin bu
söylediklerin, hak mıdır?" Ka"b: "Yemin ederim ki, haktır!"
dedi. Bunun üzerine Ömer, "Muhammed (s.a.v.)'i bize göndermek suretiyle
bizleri azız, kerîm ve şerif kılan Allah'a hamdolsun!" diyerek hamd ü senalar
etti."
îbn-i Asâkîr Ubeyd bin
Adem'den, o Ebû Meryem'den, o da Ebû Şuayb bin Ömer'den rivayet eder. Şöyle ki:
"Ömer bin el-Hattâb Câbiye'de iken Hâlid bin Velîd Kudüs'e gitmişti... Ona
dediler ki: "Senin adın nedir?" O da: "Hâlid bin Velîd"
dedi. Onlar tekrar: "Hâlifenizin adı nedir?" diye sordular. O da:
"Ömer bin el-Hattâb" dedi. Onlar: "Onu bize tanıt!"
dediler. O da O'nu onlara tanıttı... Bunun üzerine dediler İd: "Buranın
fâtihi sen değil, Ömer'dir! Biz okuduğumuz kitaplarda hangi şehrin hangisinden
evvel fethedileceğini ve kimin tarafından fethedileceğini okumuş bulunuyoruz.
Yine kitapda, Iran Kayseri'nin şehrinin (Medâin'in) Kudüs'ten evvel f eth
edileceğini de okumuşuz,.. Sizler gidip Önce onu fethediniz. Sonra sahibinizle
(hâlifenizle) birlikte gelir, burayı da fethedersiniz...
Taberâni ve Ebû Nuaym
Hılye'sinde Muğyes el-Evzai'den rivayet ederler. Ömer bin el-Hattâb, Ka'b'a
demiş ki: "Tevrat'ta benim sıfatımı nasıl buldun?" Ka'b da demiş ki:
"Öyle bir halife ki, demirden bir boynuz, şiddetli kumandan, Allah yolunda
kınanmasından hiç korkmaz. Bundan sonra
bir halife daha gelecek, haksız
yere ümmet onu öldürecek. Sonra
belâ ve fitneler başlayacak..."
İbn-i Asakir'in
Ömer'in müezzini olan Akra'dan rivayetine göre, bir gün Ömer; Metropolit
yardımcısı olan papaza sormuş: "Kitaplarınızda bizim hakkımızda birşey
buluyor musunuz?" diye. Papaz: "Size ait sıfat ve işlerin beyanım
buluyoruz, fakat sizlerin, teker teker isimlerini değil" demiş. Ömer:
"Peki, benim hakkımda ne buluyorsunuz?" diye sormuş. Papaz: "Demirden
boynuz diye bir sıfat" demiş. Ömer: "Demirden boynuzun tevili
nedir?" demiş. Papaz da: "Şiddetli bir başkan" demiş. Bunun
üzerine Ömer: "Alîahü ekber!" demiştir. Sonra: "Benden sonraki
başkan hakkında ne dersin?" demiş. Papaz: "Sonra iyi bir halife
gelecek, akrabasını tercih edecek" demiştir. Ömer: "Allah, Osman bin
Affân'a rahmet eylesin!" dedikten sonra, "Bundan sonraki için ne
dersin?" demiş.. Papaz: "Onun zamanında demir sesleri
işitilecek!" demiş. Bunun üzerine Ömer: "Vâh ümmetin basma gelen
belâlara!" diye feryat etmeye başlamıştır. Papaz da: 'Tavas ya Ömer,
aslında o kendisi iyi adamdır, fakat onun halifeliği kılıçların kınından
çıkarıldığı ve kanların döküldüğü bir zamanda olacaktır" demiştir..."
Yine îbn-i Asakir'in
îbn-i Sirin'den nakline göre, Ka'bü'l-Ahbâr Ömer'e demiştir ki: "Yâ Ömer,
uykunda bazı şeyler sana malûm oluyor mu?" Ömer onu azarlamış. Bunun
üzerine Ka'b: "Ben, rü'yasında ümmetin işleri kendisine malûm olan adamın
kim olduğunu biliyorum!" demiştir...'*
Müsned'inde güzel bir
sened ile îbn-i Râhüye nakleder. Ebû Eyyiib el-Ensâri'nin azadlısı Eflah demiş
ki: "Ortalığı karıştıran Mısırlı hey'etlerin Medine'ye gelmesinden önce,
Abdullah bin Selâm Kureyş büyüklerinin yanına girer ve onlara: "Sakın
Osman bin Affan'ı öldürmeyiniz!" derdi. Kureyş kendisine: "Vallahi
bizim Osman'ı öldürmek kasdımız yoktur!" derlerdi. Abdullah ise:
"Vallahi onu öldürecekler!" diyerek çıkıp giderdi. Sonra yine Kureyşe
hitaben öyle söyler ve: "Artık Osman'ın kırk günü kaldı" derdi.
Aradan bir müddet geçmişti ki o yine Kureyş'in yanına gelip: "Sakın
Osman'ı öldürmeyiniz! Yemin ederim ki onun ancak beş günü kalmıştır"
demişti..."
îbn-i Sa'd ve îbn-i
Asakir'in Tavas'tan nakline göre ise, şöyle denilmiştir: "Osman
katledildiği zaman Abdullah bin Selâm'a dediler ki: "Okuduğunuz
kitaplarınızda Osman hakkında ne gibi haberler vardı?" O da şu karşılığı
vermiştir: "Biz onun hakkında onun; kıyamet gününde hem katil üzerinde,
hem de yardımını kesen üzerinde amirlik yapacağını okumuşuzdur!"
îbn-i Asâkir Muhammed
bin Yusuf tan, o da dedesi Abdullah bin Selâm'dan nakleder. O, bir gün Osman'ın
yanına gitmişti. Osman ona dedi ki: "Çarpışmak veya çarpışmaktan sakınmak
konusunda ne dersin?" O da dedi ki: "Sakınmak daha iyidir. Biz
kitaplarımızdaokuduk kif kıyamet gününde sen, hem katile karşı, hem de katli emredene
karşı emir olacaksın..."
Yine bu tarikten gelen
bir rivayete göre, Abdullah bin Selâm Mısır'dan gelen hey'etlere demiştir ki:
"Ey, Mısırlılar! Sakın halife Osman'ı öldürmeyiniz! "İnsan eceli
gelmeden ölmez de, öldürülmez de!" diyerek kendinizi aldatmayınız! Eceli
gelmiş bile olsa, haklı olan yine haklıdır ve hakkının davacısıdır..."
Ebu'l-Kâsım el-Beğavi,
Saîd bin Abdü'l-Aziz'den rivayet eder. O demiştir ki: Resülüllah (s.a.v.) vefat
ettiği zaman, bazı kimseler yahudilerin en âlimlerinden olan Hımyerli Zû
Karabât'a dediler ki: "Ey Zû Karabât, Resülüllahtan sonra başa geçecek
olan kimdir?" O da: "el-Emin" diye cevapladı. Bununla Ebû
Bekir'i kastediyordu. "Ondan sonra kim?" diye sordular. O da:
"Demir boynuz" dedi, bununla da Ömer'i kastediyordu. "Bundan
sonra kim?" dediler. O da Osman'ı kastederek: "El-Ezher" dedi.
"Peki bundan sonra kim?" dediler. O da: "el-Vaddâhü'1-Mansur =
Ortaya çıkıp yardım gören!" diyerek karşılık verdi ve bununla o,
Muâviye'yi kasdediyordu..."
îbn-i Râhûye ve
Taberânî Abdullah bin Muğaffil'den rivayet eder. O şöyle demiştir: "Ali
katledildiği zaman Abdullah bin Selâm bana demişti ki: "Bu, kırkıncı
hicret yılının başıdır. Bu yıl zarfında bir sulh yapılsa gerekir."
îbn-i Sa'd ise Ebû
Salih'ten şöyle rivayet eder: "Şarkılar söyleyerek devesini süren diyordu
ki: "Osman'ı katlettiler, ondan sonra emîr Ali'dir dediler. Zübeyr
hakkında ise: "Ali'den sonra .odur" diye bir söylenti var." Bunu
işiten Ka'b dedi ki: "Hayır, ondan sonra emîr, Muâviye'dir!" dedi.
Bunu Muâviye'ye ulaştırdılar. Muâviye de Ka'b'a hitaben dedi ki: "Ey Ebû
Ishâk, Ali ve Zübeyr gibi Resûlüllâh'ın ashabı varken, ben nasıl emîr
olabilirim?" Ka'b: "Sen emir olacaksın!" dedi.
Dârimî ve îbn-i Râhûye
güzel bir sened ile rivayet eder, Ebû Hureyz'den, o da Abdullah bin Selâm'dan.
O Resûlüllâh'a hitaben demiştir ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz kitap ehli
olarak sizin; kıyamet gününde Rabbiniz'in, huzuruna vardığınız zaman,
ümmetinizin sizden sonra ihdas ve icâd ettikleri şeyler sebebiyle utanıp,
mübarek yüzünüzün kızaracağım okuyoruz..." [43]
Taberânî ve Beyhakî
Muhammed bin Yezîd es-Sakafi'den rivayet eder. O demiş ki: "Kays bin
Harişşe, Ka'bu'l-Ahbâr ile yola çıkar. Giderlerken Sıffin'e varırlar. Burada
duraklayan Ka'b, sağa sola iyice baktıktan sonra: "Burada pek çok sayıda
müslümanın kanı akıtılsa gerektir." der. Kays da der ki: "Bunu nasıl
söylersin? Gaybı Allah'tan başkası bilemez!" Ka'b da şu karşılığı verir:
"Biz bunu Allah'ın Musa'ya indirdiği Tevrat'a dayanarak söylüyoruz.
Tevrat'ta kıyamete kadar gelecek olaylar bildirilmiştir. [44]
Hâkim
el-Müstedrek'inde Abdullah bin Zübeyr'den rivayet eder. Şöyle ki: Muhtar
es-Sakafî'nin kellesini getirdikleri zaman Abdullah demiş ki: "Ka'b bana
ne söyledi ise, hepsinin çıktığını görmüşümdür. Ancak o bana şunu da söylemişti
ki: "Sakîf ten bir adam çıkacak, senin katilin o olacak!" Halbuki
Sakîfli'nin kellesi bize getiriliyor."
Bu hususta El-Ameş
demiştir ki: "Abdullah böyle söylerken, tabiî Haccâc-ı Sakafî'nin sonunda
kendisini katledeceğini bilmemekte idi."
Yine Hakim
el-Müstedrek'inde Abdullah bin Amr'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:
"Ben, kitapta şöyle yazılı olduğunu görmekteyim: Muâviye şeceresinden
(neslinden) bir adam gelecek, çok kan dökecek... Çok mal alacak ve şu Beyt'İ,
taşlarını birer birer sökerek yıkacak! Eğer bu olay ben sağ iken olursa, onu
gözlerimle görmüş olacağım... Eğer ben öldükten sonra olursa, "Abdullah
bunu haber vermişti" diyerek beni hatırlarsınız..." Mugîra Oğullarına
mensup bir kadının evi, Kubeys dağı üzerinde idi. Abdullah bin Zübeyr zamanında
Haccâc gelip Kabe'yi kuşattığı sırada, Kabe'nin yıkılışını evinden görür ve
şöyle der: "Allah, Abdullah bin Amr'a rahmet eylesin! O, aynen bunu
söylemişti!"
Ahmed bin Hanbel'in
oğlu Abdullah "Zevâidü'z-Zühd" adlı eserinde Hişâm bin Halid
er-RibVden rivayet eder, O şöyle demiştir: "Ben Tevrâtta: "Ömer bin
Abdül-Azîz öldüğü zaman, yer ve gök onun ölümüne tam kırk sene
ağlıyacaktır!" diye yazılı olduğunu gördüm." Muhammed bin Fadâle de
der ki: "Râhiblerden biri diyordu ki: Ömer bin Abdül-Azîz'in adaletli
imamlar arasındaki yeri, mübarek aylar arasındaki Recep ayının yeri
gibidir."
Velîd bin Hişâm'dan
sevkedilen bir rivayete göre, o demiştir ki: "Biz bir yolculuk sırasında
bîr yere inmiştik. İçimizden biri dedi
ki:
"Baksana şu râhib
neler söylüyor? Mü'minlerin Emîri Süleyman bin Abdül-Melik'in vefat ettiğini
söylüyor!" Ben: "Peki yerine kim geçti?" dedim. Râhib:
"El-Eşec, Ömer bin Abdül-Azîz" dedi. Şam'a geldiğim zaman durumun
aynen öyle olduğunu gördüm. Bu seyahatimizin dördüncü senesi idi. Biz yine aynı
yere indik. Aynı adam, rahibe gidip: "Ey râhib, bize söylediğin aynen
olmuş... Şam'a döndüğümüz zaman, durum senin söylediğin gibi idi." diye
konuştu. Bu sefer râhib de dedi ki: "Yemin ederim ki, şimdi de zehir
içirilmek suretiyle Ömer bin Abdül-Azîz vefat etmiş bulunuyor!" Yolculuğumuz
sona erip Şam'a döndüğümüzde, yine durumun öyle olduğunu gördük..."
Ibn-i Asâkır Muğîra
bin Nûmân'dan nakleder. O şöyle der: "Basra halkından biri bana dedi ki:
Ben, Kudüs'e gitmek niyetiyle yola çıkmıştım. Şiddetli bir yağmura tutuldum.
Bir manastıra sığındım. Oranın rahibi bana dedi ki: "Biz, okuduğumuz
kitapta sizin dîninizden bâzı kimselerin şu Azi*â denilen yerde
öldürüleceklerini okuduk! Onlar üzerine hisâb ve azâb olmayacakmış! Yâni onlar
şehid olacaklar!" Aradan fazla zaman geçmedi, Hucür bin Adiyy ve
arkadaşları oraya getirilip katledildiler."
Beyhakl'nin rivayetine
göre, Ka'b bir defasında şöyle demiştir: "Abbâs oğulları için siyah
bayraklar yükselir, onlar Şam'a inerler, nice zâlim ve cebbarları
katlederler!..."
El-Künâ adlı kitabında
ed-Devalibî naklediyor: Hammâd bin Seleme'den, o Yala bin Atâ'dan, o Ebû Ubeyd
Büceyr'den, o da Şerh el-BermekVden, o kendisi, ehl-i kitaptan idi. O demişti
ki: "Ben, kitapta: "Şu ümmetten on iki başkan gelir." diye
okudum. Başkanların birincisi peygamberleridir. Başkanların sayısı on ikiye
tamam olduğu zaman, ümmet azıp isyan eder. Kuvvetlerini, kendilerine karşı
kullanır olurlar." [45]
Ebû Nuaym ve İbn-i
Asâkîr İsmail b. Ayyaş tarikıyla şöyle derler: "Adamın biri gelip
"Satıh" adıyla meşhur arap kâhininden bahsetti ve dedi ki:
"Satıh, yaratılış hakkında bâzı garîb şeyler iddia ederdi. Aslında o, bir
top et şeklinde, sakat ve kemiksiz bir adamdı. Vücûdunu, bir bez parçası toplar
gibi toplayıp kaldırırlardı. Hiç bir yeri hareket etmiyordu, sâdece dili
kımıldıyordu... Bir gün o, Mekke'ye gitmek istedi. Onu alıp sedyesi üzerinde tâ
Mekke'ye götürdüler. Onun geldiği Mekke'de duyuldu. Kureyş'ten dört adam, yâni
Abdü Şems, Abdü Menâf, Ahvas bin Fihr ve Ukayl bin Ebû Vakkâs onun yanına
gittiler ve kendisini imtihan etmek istediler. Dediler ki: "Bizler, Cümah
kabilesinden kimseleriz, senin Mekke'ye geldiğini duyunca ziyaret etmek istedik
ve bunu gerekli gördük.
Satıh dedi ki:
"Ey Ukayl, elini bana ver!" Ukayl da elini ona verdi. Sâtih onun
elinden tutarak dedi ki: "Bütün gizlilikleri bilen ve hatâları bağışlayan
adına yemin ederim ki, sizler Cümah Oğullarından değilsiniz..." Onlar da
"Evet, bildin ve doğru söyledin!" dediler ve şunu sordular: "Ey
Satıh! Bizim zamanımız da ve bizden sonra neler olacak, haber ver
bakalım!"
Satıh şu karşılığı
verdi: "Bildiğim kadarı ile, Allah'ın bana ilham ettiği ile, benden
dinleyiniz! Ey Arap topluluğu, sizler kocalık devrinizi yaşıyorsunuz! Şimdi,
arabm basireti ile acemin basireti aynıdır. Ne sizde, ne onlarda ilim ve fehim
kalmamıştır. Fakat sizin neslinizden öyle insanlar neş'et edecekler ki, her
nevi ilmin talibi olacaklar, putları kıracaklar, Acem'in iktidarına son
verecekler, harplerde bol ganimet alacaklar." Ona dediler ki: "Ey
Satıh, bu dediğin nesil kimlerden gelecek?" O da dedi ki: "Rükünleri
olan Beyt'e, emniyet ve saltanata yemin ederim ki, sizin neslinizden gencecik
adamlar gelecek, putları kıracak, şeytana ibâdeti terkedecek, Allah'ı hakkiyle
tevhîd edecekler ve Allah'ın dînini ihya edecekler! Aynı zamanda binalar
yükseltip büyük bir medeniyet kuracaklar, ileriyi göremeyen kavimleri geride
bırakarak ilerliyecekler!"
Onlar yine dediler ki:
"Ey Sâtih, güzel söylersin, fakat bunlar kimin neslinden, hangi soydan
olacaklar?" Sâtih de dedi ki: "Yemin ederim ki, bunlar Abdü Menâf
oğullarından, Abdü Şems Oğullarından ve binlerce olacak. Fakat aralarında çok
geçmeden ihtilâf çıkacak..." Dediler ki: "Ey Sâtih, onlar hangi
ülkeden çıkacak?" Sâtih: "Bu ülkeden" diye cevapladı ve ilâve
etti: "Bir peygamber çıkacak, doğru ve gerçek yola çağıracak,
putperestliği atacak, bir tek Allah'a ibadet edecek. Sonunda vazifesini yapmış
olarak vefat edecek. Yeryüzü öylesini bir daha görmeyecek. O göklerde de
övüldükçe övülecek...
Sonra es-Sıddîk O'na
halîfe olacak, hükmettiği zaman hükmünde sâdık olacak; haklan ne eksik, ne
fazla, tam yerine getirecek. Sonra bunun yerine eî,-Hanîf geçecek... Adalet ve
hakkaniyet sahibi, davayı iyice kuvvetlendirici... Sonra bunun yerine gelecek
bir "Dâri" işlerinde tecrübeli biri. Fakat toplanacaklar başına bir
sürü... Ve kendisine kızarak, haksızlık ederek, öldürecekler onu. İhtiyarı,
koyun boğazlar gibi boğazlayacaklar. Sonra hakkında çok konuşanlar olacak...
Biri çıkıp, birçok hutbeler okuyacak, durumu aydınlatmaya çalışacak... Sonra
birisi başa geçecek, kazanacak: (siyaset kürsüsünde başarılı olacak). Esaslı ve
doğru düşünceyi, aldatıcı bir düşünce ile karıştıracak... Yeryüzünde askerler
çoğalacak...
Sonra bunun yerine
oğlu geçecek. Övülen işleri az olacak, hakkı hukuku gözetmeyecek... Pek çok mal
yığacak... Derken arkasından bir sürü melikler gelecek... Sonra es-Sâlûk
gelecek. Onları, yaygı çiğner gibi çiğneyip ezecek. Sonra işi sıkı tutan Ebû
Cafer gelecek bir çok yerler fethedecek... Sonra kısa boylu biri gelip saâdetli
bir ölümle gidecek... Sonra hilesi az olan biri, sonra onun izince giden
kardeşi, sonra ehvec gelecek. Dünyalığı çok hazinesi dolu olacak... Fakat kendi
adamları ve yakınları tarafından katledilecek... Sonra yedinci sırada biri
gelecek, hükümdarlığı ortada bırakacak, sanki sahibi olmayacak... Bu zamanda,
fakirler çok zengin olup altınlara bezenecek. Ayak takımı, hükümdarlığa
kalkışacak... Bir kurtarıcı bekleyen insanların imdadına-yetişip duruma el
koyacak. Bütün Nizâr ve Kahtân kabilelerini ezip geçecek... Dımaşk yakınında,
Lübnan ile Meysân arasında iki büyük kuvvet karşılaşacak; bu sırada Yemen dahî
iki Yemen hâlinde bölünecek... Bir kısmı karışık, bir kısmı da yardımı kesilmiş
olacak... Halk, sanki esir gibi yaşıyacak... Yine bu sıralarda Fırat ile dağlar
arasındaki yerlerde, cami ve mescidler harab olacak; yer sarsıntıları meydana
gelecek... Sığıntı adam, hâlife olmak isteyecek. Nizâr gadaba gelecek, köleler ve
kötüler gözde olacak, âbid ve zahid olanlar, hayırlı kimseler sıkıntıya
düşecek... İnsanlar aç kalacak, fiyatlar çok yükselecek... Aylardan bir safer
ayında, hendeklere dolmuş pekçok zâlim askerler, kılıçtan geçirilir, sabahın
ilk saatlerinde hezimete uğrarlar, haberleri derhal yayılır. Bu işte,
hayırlılar galip gelirler. Yerlerinde durmaz ilerlerler, güzleri uyku nedir
bilmez... Derken şehirlerden bir şehre girerler, işte kaza ve kader orada
yetişir, sonra piyade okçular gelir, saklanmış olanları bulup katlederler,
koruyucuları da bertaraf ederler. İşte burada suların tâ üst tarafında, kader
ona yetişiverir. Artık bundan sonradır ki din, zayıflayıp çekilmeye başlar.
İşlerde inkılâp meydana gelir. Kitap inkâr olunur, köprüler kaldırılıp atılır.
Ancak adalarda yaşıyanlar başka... Zaman, zor ve çetin olur, haya azalır."
Onlar bunun üzerine
dediler ki: "Ey Satıh sonra ne olur?" O da şöyle cevapladı:
"...Sonra Yemen'den ip gibi bir adam çıkar, Sana ile Aden arasından zuhur
edip işe koyulur. Adı yâ Hasan olur, yâ da Hüseyin... îşte bu adam vâsıtası ile
Allah, fitne ve fesadı defeder."
îbn-i Aöâkîr îbn-i
îshâk tankından, o da bâzı rivayet ehlinden nakleder ki, Rabîâ bin Nasr
el-Lühamî korkunç bir rü'yâ görür ve memleketindeki tâbircileri çağırtıp
rü'yâsınm tâbirini ister. Çağırtıp sormadık ne bir kâhin bırakır, ne bir
sihirbaz, ne de bir falcı veya müneccim... "Ben, korkunç bir rü'yâ gördüm,
sizden bunun tâbirini istiyorum!" der. Kendisine: "Efendim, rü'yânı
anlat da tâbirini yapalım" derler. O der ki: "Rü'yâmı size anlatsam,
tâbirinden emîn olamam! Onu, ben kendisine anlatmadan bilecek ve tâbirini
yapacak bir adam lâzım." Bunun üzerine ona derler ki: "O halde siz
kâhinlerden Satîh'a veya Şık'a haber gönderip getirtiniz, bunu ancak bu
ikisinden biri yapabilir."
Kral her ikisini de
çağırttı, ancak Satıh önce geldi. Kral ona dedi ki: "Ey Satıh! Ben korkunç
bir rü'yâ gördüm, bunun tabirini yapar mısın?" Satıh: "Sen,
karanlıktan püsküren siyah bir kül görmüşsün. Bu tâ Tihame arzma kadar
dağılmış, her canlı bundan yemiş..." Kral: "Hiç hata etmedin, tam
söylediğin gibi" dedi ve tâbirinin ne olduğunu sordu. Satıh: "Yemin»
ederim ki, ülkenize Habeşliler inip işgal edecek!" dedi. Kral: "Bu
bize çok ağır gelir. Ve ne zaman olacak söyler misin?" dedi. Satıh:
"Senin vefatından biraz sonra" dedi. Kral: "Onların bu işgali
devam edecek mi, yoksa kalkacak mı?" dedi. Satıh de dedi ki: "Yetmiş
küsur sene sonra kalkar, bir kısmı öldürülür, kalanlar da kaçarak
giderler." Kral: "Bunların gitmesinden sonra ne olur?" diye
sordu. Satîh: "Aden'den, İrem'i, Ziyezen adında biri gelir, çıkarır"
dedi. Kral: "Bunun sonu ne olacak?" diye sordu. Satıh: "Bunun
hükmü de yetmiş küsur sene sonra kalkar" dedi. Kral "Kim
kaldırır?" diye sordu. Satıh: "Bir Nebiyy-i Zekî, ona vahiy ve yüce
Allah'tan imdâd-i ilâhî gelir" dedi. Kral: "Bu zekî peygamber hangi
soydan olacak?1' dedi. Satîh: "Mâlik bin Nadir oğlu Gâlib bin Fihr
soyundan... Mülk, (yani hakimiyet) zamanın sonuna kadar bunun kavminde
kalır." Kral: "Zamanın da bir sonu mu var?" diye sordu. Satîh:
"Evet, zamanın sonu gelecek, önceki ve sonraki bütün insanlar toplanacak,
iyiler mutlu, kötüler mutsuz olacak" dedi. Kral: "Ey Satîh, bu
söylediğin haber hak mıdır?" dedi. Satîh: "Şafaka, gasaka ve feleka
yemin ederim ki, bu söylediğim haktır!" dedi..."
Satîh, kralın
sorularım bu şekilde cevaplayıp bitirdiği zaman, Şık da gelmişti... Kral,
Satîh'in söylediklerinden hiç dem vurmaksızın dedi ki: "Ey Şık, ben bir
korkunç rü'yâ gördüm, bunun tabirini bana söyler misin?" Şık: "Sen
karanlıktan çıkan siyah bir kül görmüşsün... Her canlı ondan yemiştir."
Kral: "Tâbirini de söyle!" der. Şık: "Yemin ederim ki; ülkeni
Sudanlılar alacaktır ve onlar tâ Necrân'a kadar hâkim olacaklardır..."
Kral: "Bu bize acı ve öfke verir! Bu ne zaman olacak? Ben sağken mi, yoksa
benden sonra mı?" dedi. Şık: "Bu senden sonra
olacaktır. Sonra
kuvvetli biri gelip sizi onlardan kurtaracaktır." Kral: "Bu kuvvetli
adam kimdir?" dedi. O da: "Ziyezen soyundan biri" dedi. Kral:
"Bu devam edip gidecek mi, yoksa kalkacak mı?" diye sordu. Şık:
"Kalkacak ve onu bir Resul-i Mürsel kaldıracaktır. Bu Resul; hak ve
adaletle gelecektir, din ve fazilet ehlinden olacaktır. Mülk, tâ hail ü fasl
gününe kadar onun adamlarında olacaktır" dedi- Kral: "Fasıl günü, ne
demektir?" diye sordu. Şık: "İşlerin ve idarelerin hesabının
sorulduğu, semâdan davetler duyulduğu, herkesin bir yere toplandığı bir gündür.
O gün, Allah'tan ittikâ edenler için, kurtuluş ve çok iyilikler vardır"
diyerek sözünü bitirdi."
(îbn-i Asâkir'in
dediğine göre, Satih, irem Seli'nin vukua geldiği günler de doğmuş ve
Resülüllah Efendimizin doğduğu yıl içinde de vefat etmiştir.. Onun beşyüz yıl
veya üçyüz yıl yaşadığı söylenmektedir). [46]
Ebû Mûsâ el-Medini
"Ez-Zeyl" adlı eserinde îbn-i Külebi'den, o da Uvâne'den rivayet
eder. Şöyle ki: Birgün Ömer yanındakilere demiş ki: "Câhiliyye zamanında
iken, Peygamberimiz'in geleceğine dair bir şey duymuş olanınız var mı?"
Tufayl bin Zeyd el-Hârisi demiş ki: "Evet, ey mü'minlerin emiri, sizce de
malum olduğu gibi, Me'mun bin Muâviye'nin bu hususta kehanetleri olmuştur. O
Peygamberimiz'in geleceğine dikkati çeken bir konuşmasında aynen şunları da
söylemişti: "Keşke onun gelişinde ben de hazır bulunsaydım! Keşke ondan
evvel gelmesem, ondan sonraya da kalmasam!" Peygamberimiz'in çıktığı
haberi, biz Tihâme'de iken bize ulaşmıştı. O gün ben kendi kendime demişimdir
ki: "Ey Tufeyl, işte bu, Me'mûn'un önceden verdiği haberdir.. Biz ise,
günleri geçirdik ve geciktik.. Nihayet, bir hey'et hâlinde gelip müslüman
olduk..." [47]
îbn-i Asakir Hasan
tarikiyle Süleyman'dan nakleder. O demiş ki: "Bir gün Ömer bin el-Hattâb
Ka'b'a kitaben: "Peygamberimiz'in doğumundan önceki faziletleri hakkında
ne dersin?" diye sormuştu. Ka'b da: "Evet ey mü'minlerin emiri, ben
okuduğum kitablarda görmüştüm: İbrahim (a.s.) bir gün bir taş bulmuş ve bu
taşda dört satır yazı olduğunu görmüş. Bu satırlarda sırası ile şunlar yazılı
imiş:
"Ben Allah'ım,
Ben'den başka ilâh yoktur! O halde sadece bana ibâdet et!"
"Ben Allah'ım, Ben'den
başka ilâh yoktur! Muhammed de benim Resûlümdür! O'na inanan ve uyan kimseye ne
mutlu!"
"Gerçekten Ben
Allah'ım ve Ben'den başka hiçbir ilâh da yoktur! Bana bağlanan kurtuluşa
erer."
"Ben Allah'ım.
Ben'den başka ilah yoktur. Harem-i Şerif ve Kabe, Benim içindir! Beytime giren
azabımdan emin olur!"
(Kab'ın ve emsalinin
bu ve benzeri haberleri karşısında ihtiyatı seçer, "doğrusunu Allah
bilir" diyerek tevakkuf eyleriz.)
Beyhaki ve Târih'inde
Buhari Muhammed bin el-Esved'den naklederler. O da babasının babasından
nakleder. Şöyle ki: Onlar bir gün üzerinde kitabesi bulunan bir taş bulmuşlar.
Kureyş bu taşı okutmak için bir adam çağırmış. Adam o taşı iyice süzdükten
sonra demişki: "Ben bu taşdaki yazıyı size okusam, siz beni
öldürürsünüz!" Biz bu taşdaki yazının Muhammed hakkında olduğunu zannettik
amma, bunu söyleyemedik..."
Ebû Nuaym, Ebû
Hureyş'in oğlu Hureyş'ten, o da Talha'dan nakleder. O şöyle demiştir; "İlk
yıkılması zamanında Beyt'in taşlarından biri yerde gömülü olarak kalmış.. Bu
taş ele geçtiği zaman Kureyş bir adam çağırıp ondaki yazının okunmasını
istemiş. Adam da okumaya başlamış.. Şöyle ki: "Benim seçilip beğenilmiş,
tâm tevekkül ve inâbe eden kulum! Doğumu Mekke'de, hicreti de Medine'ye olacak..
O, eğri yolu iyice doğrultmadan, "Lâ ilahe illallah Muhemmedün
Resülüllah!" tevhidine şehâdeti hâkim kılmadan düııyadan\ayrılmıyacaktır..
O'nun ümmeti, "Ümmet-i Hammâdûn" olacaktır! Her hal ü kârda
hamdedecekler, üzerlerine basit gömlek giyecekler, el ve yüzlerini tertemiz
tutacaklardır..."
îbn-i Asâkir
Ebut-Tayyib el-Mukri'den nakleder. O demiştir ki: "Amûriye fethedildiği
zaman oradaki kiliselerden birinde buldukları bir yazıda şunlar yazılı imiş:
"Sonradan gelen nesillerin en kötüsü, önceki nesillere sövüp küfredenidir.
Halbuki o hayırlı geçmişlerden biri, sonrakilerin bin tanesinden daha
hayırlıdır. Ey Gâr'da arkadaşlık eden (Ebû Bekir), haklı olarak övünme
kerametine sen nail oldun! Zira Kâdir'i Mutlak olan Melik, seni övmüştür. Çünkü
o, gönderdiği elçisine indirdiği kitabta: "İkisi birlikte Gâr'da iken,
ikinin ikincisi" buyurmaktadır[48]
"Ey Ömer, sana da
ne mutlu! Sen bir vali değil, bir vâlid (baba) oldun... Ey Osman, sana da
mutluluklar! Fakat onlar seni haksız yere öldürecekler. Sen jse ey Ali, iyilerin
önderi, Resûlüllâh'm davasının dâvâcısısm... Şu, Gâr'daki can yoldaşı, şu
iyilerden biri, şu şehirlerin imdatcısı, şu da iyilerin öncüsü... Hepsine ne
mutlu! "Bunları kötüleyenlere Allah'ın laneti olsun!,.." Ben, bunları
bize okuyan kilise papazının arkadaşına yaklaşıp sordum: "Bu yazı, kaç
yıldır kilisenizin kapısında bulunmaktadır?" O, iyice ihtiyarlamış ve
yaşlılıktan kaşları gözleri üzerine dökülmüş bulunan papaz, soruma cevapla dedi
ki: "Sizin peygamberiniz gönderilmezden iki bin sene evvel!"
Ebû Muhammed
el-Cevherî "Emâlî" adlı kitabında Yahya bin Yemân'dan nakleder. O
demiştir ki: "Birgün ben Benî Selîm'in mescidinde idim. Buranın imamı bana
dedi ki: "Bizden bâzı ihtiyarlar, Rûm diyarına gitmişlerdi. Onların
kiliselerinin birinde aynen şöyle yazılı imiş: "Bir ümmet ki, Hüseyn'i
katleder; acaba bunlar hesâb gününde onun dedesinden şefaat umarlar mı?"
Bizimkiler onlara demişler ki: "Bu yazı, kaç yıldır burada
bulunmaktadır?" Onlarda demişler ki: "Sizin Peygamberinizin çıkışından
altı yüz sene evvel bu yazı, yine burada idi." [49]
[1] Şüphesiz Rabbİmİz'in sânı zâten yücedir... Biz de
böylece Teâlâ, Tebâreke, Süphân gibi, yüce, büyük ve münezzeh anlamına gelen
ta'zim ifadeleriyle O'nu yüceltiyor, O'na olan ta'zîm borcumuzu edaya
çalışıyoruz
[2] Ahzâb Sûresi, 7.
[3] Keza Mevâhib-i Ledüniye Şerhi Zerkânî, Beyrut
1393,1/36.
[4] Araf Sûresi, 172'de geçmektedir.
[5] Bu hadisin senedi kavidir... Sahihtir... Bâzı hadîs
ifminden habersiz olanların Çokça söyledikleri: "Adem su ile çamur
arasında iken ben peygamber idim" rivayetinin ise aslı yoktur. Bunu İmâm
Suyûtî de bildirmiştir. (Mevâhib-i Ledüniye Şerhi Ez-Zerkânî, 1/33).
[6] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/13-14.
[7] Al-i imrân Sûresinin 81. âyetinden..
[8] Aslında Sahîhier'in her ikisinde de rivayet edilmiş
bulunan bu hadîs-i şerîf, biraz uzunca bir hadîs olup Peygamber Efendİmiz'in
büyük özelliklerinden beşini ihtiva etmektedir ve şöyledir: "Benden evvel
hiçbir kimseye verilmemiş olan beş şey bana verilmiş bulunmaktadır:
[9] Aynı lafız ile Hafız Ebû Nuaym Hılye'sinde
Meyseratü'l-Fecr'den, Ibn-i Sa'd İbnü Ebi'l-Ced'â'dan, Taberanî İbn-i Abbâs'tan
rivayet etmişlerdir... (Yine Müellifin El-Câmius-Sağîr adlı eseri, 2/83).
[10] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/15-16.
[11] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/16.
[12] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/16-17.
[13] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/17-20.
[14] Imâm-ı Kastalânî de aynı rivayeti Beyhakî'nin
Delâil'inden naklen Mevâhib-i Ledünniye adlı kıymetli eserine almıştır. Şârihi
AHâme Zerkânî ise, Delâil'in kıymeti üzerinde Hafız Zehebî'nin medhedici şu
sözlerine yer verir: "Sana gerekli olan Delail'i okumandır. Bil ki, bu
kitap hep hidâyet ve nurdur..."
Delâil'in müellifi olan irnam-ı Beyhakî ise, İlgili rivayet hakkında
bizzat şöyle demektedir: "Râvî Abdurrahmân, bu rivâyetiyle yalnız
kalmıştır." Mevâhib şârihi Allâme Zerkânî de: "Başkası bu rivayeti
desteklememiştir. Bu rivayet, râvisinin zayıflığı yanında garîb bir rivayettir"
demektedir... (Şerhu'z-Zerkânî, 1/62-63).
[15] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/21-22.
[16] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/23..
[17] Al-i Imrân sûresi, 81
[18] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/24.
[19] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/24-25.
[20] Ravzatu's-Safâ, s:168 - Sene 1258 İst.
[21] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/25-26.
[22] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/26.
[23] Araf Sûresi âyet: 157.
[24] el-Fetıh Sûresi, âyet: 29
[25] el-Ahzâb Sûresi, âyet: 45.
[26] A'râf Sûresi, 144.
[27] Bu İki rivayet sahihlerde yoktur... Ayrıca manâları
itibariyle de tenkîd ve tenvire muhtâc durumdadırlar... Mesele; "Her hangi
bir peygamberin başka bir peygambere ümmet olması veya olmasını istemesi, caiz
midir?" hususudur... Bu hususta, Konya'mızın yetiştirdiği büyük âlimlerden
Ebû Saîd ei-Hâdimî şöyle demekledir: "Bu kitaba şerh yazanlardan bâzıları
Hz. Musa'nın Tevrat'ta bu ümmetin vasıflarını gördüğü zaman, "Yâ Rabbi,
beni de bu ümmetten kıl!" diye istekde bulunmuş, Cenâb-ı Hakk da onu bu
ümmetten kılmıştır" diye yazıyorlar... Doğrusu bu iddia, çok büyük bir
cürettir. Zira âlimlerimiz açıkça bildirmişlerdir ki: "Bir peygamberin,
başka bir peygamberin ümmeti olması caiz değildir"... O halde Hz. Mûsâ
gibi kelimullâh olan ve peygamberlerin en faziletlilerinden bulunan bir
peygamberin, ümmetlik talebinde bulunması ve bununla kemâlinde tamamlık umması;
nasıl düşünülebilir? Eğer bu rivayetin senedi sahih olsaydı bile, bunun te'vil
edilmesi veya müteşâbih sayılması gerekirdi..." (El-Berikâ A'let-Tarîka,
1/106 - Matbaa-ı Osmaniye, 1318).
[28] Bu husustaki Ebû Saîd el-Hâdimî merhumun tenvir edici
ve ihtiyatlı olmağa çağına bir nasihati, bundan önceki 21. dipnotta geçmişti...
(M).
[29] Nisâ Sûresi, âyet: 47,
[30] Hûd Sûresi, âyet: 71.
[31] Al-i İmrân Suresi, âyet: 39.
[32] Al-i İmrân Suresi, âyet: 45.
[33] Saff Sûresi, âyet: 6.
[34] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/26-40.
[35] Yukarıda adı geçen kaynakların bu tesbîtine göre,
Selmân-ı Fârisî hazretleri, Resûlüİlah Gubâ'dan ayrıldıktan sonra müslümanlığı
kabul etmiş oluyor...
Selmân'a gelince: O
dâima İslâm'a hizmet etmiş, hakkın hak olarak bilinip yaşanmasına, bâtılın
bâtıl olarak bilinip ondan kaçılmasına yardımcı olmuş; Ebüd-Derdâ gibi bir
sahâbîye yazdığı mektubunda bile: "Bak kardeşim, eğer sen gerçekten hekim
isen dikkatli ve açık konuş; zira senin sözün (vehim ve vesveselere) şifâ
olacaktır..." diye yazmıştır (Kûtül-Kulûb, 1/147). Ashâb-ı Kiram
arasındaki lakabı ise hep "Seimanü*l-Hayr" olmuştur. (Üsdü'l-Gâbe,
2/328). Gerçekten ashabın en büyük ve en hayırlılarından olan Selmân-ı Fârisî
hazretleri, hayrı çok sever ve çok sadaka verirdi. Hazîneden kendisine tahsis
edilen yıllık maaşının tamâmını sadaka olarak fakirlere dağıtır, kendisi ise,
el emeği ile kazandığından geçinirdi. (Hurma liflerinden hasır örüp satardı).
"Nesebin nedir,
kimin oğlusun?" diye soranlara, "Ben, İslâm oğlu Selmân'ım" diye
karşılık veren ve gerçekten de "Müslümanlığın Çocuğu" olan bu büyük
sahâbî; Resûlüllâh'ın müjdelediği "Cennetin iştiyakla kendilerini beklediği
üç bahtiyardan..." da biri olmak şerefine m az har bulunuyordu... Bu üç
bahtiyar: Ali, Ammâr ve Selmân idiler... (İbnü'l-Kayyim, El-Fevâid, 38-Beyrut,
1393). Çok abid ve zâhid olan bu mübarek zât hakkında Hz. Ali demiştir ki:
"O, öncekilerin de, sonrakilerin de ilmine vâris olmuştur. O, dibi
bulunamaz bir deniz idi..." Aynı zamanda, Ehl-i Beytin bir üyesi de
sayılan Selmân-ı Fârisi hazretleri-, uzun ömürlü olmakla tanınır ise de en
sahih kavle göre seksen sene yaşamış olup hicretin 35-36 yıllarında vefat
etmiştir... Yüce Mevtamız kendisinden ve Resûlüİlah Efendim i z'in bütün
sahâbilerinden razı olsun... (Amîn). (Şerhû'l-Mevâhib ül-Zerkânî, 3/309).
Ve ondan bize, bir büyük nasihat: "Ey müslümanlar, ilmi
ilerletiniz, öldürmeyiniz! Biliniz ki, İnsanlar kendileri ölmeden önce sahibi
bulundukları bilgileri yeni nesillere aktardıkları müddetçe, hayır ve hidâyet
üzere bulunurlar... Aksi takdirde hepsi hayır ve hidâyetten uzaklaşıp helak
olurlar..." (Sünenü'd-Darimî, 79-lst. 1401)
[36] Bakara Suresi, 89
[37] Bakara suresi, 89
[38] Burada bahsi geçen Danyal {a.s.}, Peygamberimiz'den on
iki asır kadar önceleri Babil'de hüküm süren, Kudüs'ü işgal ederek yakıp-ytkan
meşhur Keldânî kiralı Buhtu Nasr'ın zamanında yaşamıştır. Daha Önce vefat etmiş
bulunan Danyal-ı Ekber'den ayırt etmek için kendisine "Danyâl-ı
Harkîlî" denilmektedir. (Ravzatü's-Safâ, 346).
Buhtu Nasr, kendisine
büyük saygı göstermiş, hattâ onun izni olmadan hiçbir devlet işinin
yürütülmemesi hakkında vezirlerine emir bile vermişti... Ne varki, devlet
adamları onu çekememiş, vezirlerin yalan ve tezvirleri ile hapsedilmiş, sonunda
günlerdir aç bırakılan arslanların bulunduğu kuyuya atılmıştır... Fakat
Allah'ın yardımı İle arslanlar ona zarar vermemiş, onu yalayıp okşamıya
başlamış... Kuyuda, o da bir müddet aç-susuz kalmış... Sonra bir melek (veya
Şam'daki Ermiyâ (a.s.)) kendisine yiyecek ve içecek getirmiş. O da: "Beni
ilâhi te'yidine mazhar kılan, kendisini zikredeni yardımsız bırakmıyan, kulunun
Kendisi hakkındaki ümîdini boşa çıkarmıyan, Kendisine itimâd edeni yine
kendisinden başkasına terk etmiyen yüce Allah'a sonsuz hamd ü senalar
olsun!..." diyerek tekrar tekrar Allah'a hamdetmiştir...
(Hayâtü'l-Hayevân, 1/5).
Haksızlık ettiğini
anlayan kıral ona demiş ki: "Benden ne dilersin? İstersen seni Kudüs'e
iade edeyim... Orayı hem yeniden tamir de edersin... İstersen bir ferman yazıp
eline vereyim, ülkemin her yerinde istediğin gibi seyahat edersin..."
Danyal (a.s.) da buyurmuş ki: "Senin fermanına güvenerek seyahata çikmak
bana yakışmaz.^Ben nerede olursam olayım, ancak ve ancak Allah'ın himayesine
sığınırım!..." (Ravzatü's-Safâ, 345).
Dâima bütün
peygamberler ve onlara uyanlar için esas olan da budur! Yâni "Yâlnız
Allah'a ibâdet etmek ve yalnız Allah'a sığınmak." (Fatiha suresi, 4).
Hakikat bu merkezde iken, maalesef kabulü imkansız bazı hurafeler de. Danyal
(a.s.) hakkında icâd edilip İleri sürülmüştür... O'nun aç arslaniarın şerrinden
mucizevî bir şekilde kurtulmuş olması bahanesiyle islâmi Tevhid zedelenmek
istenilmiştir. . Hz. Ali'ye atfen rivayetler uydurulup denilmiştir ki:
"Eğer sen de arslanların, yırtıcı hayvanların şerrinden korkarsan;
"Eûzü bi-Danyâl ve bil-cübbi min şerril-esed! Yani, ben arslanlartn
şerrinden Danyâl'a ve kuyuya sığınıyorum!" dersin. Bu takdirde, yırtıcı
hayvanların sana bir zararı dokunmaz!" Görüldüğü gibi, yalnız Danyal
aleyhisselam değil, onun mucizevî bir şekilde selâmete erdiği o kuyu dahi
putlaştırılmak istenilmiştir... Bu gibi şeylerde Manevi Sırlar olduğu iddiası
İle mü'minler baskı altına alınmak cihetine gidilmiştir... Hakla bâtılın
karıştırılmış bir şeklinden başka birşey olmayan: "Eûzü bi-Danyâl ve bi
kelİmâti'l-lahi't-Tâmmât = Ben
Danyâl'a ve Allah'ın kelimâtına sığınırım" gibi terkibler; şer'î ve
mânevi bir dua örneği (!) olarak takdîm edilebilmiştir... (Şerhu'l-Erbeîn Hadisen,
s: 380 - Amire, 1253).
Halbuki, hakla bâtılın,
birbirine karıştırılmaması için Ömer (r.a.); altında ashabın Resûlüllâh ile
Rıdvan bîalini akdettikleri Şeceratü'r-Rıdvân'ı kökünden kestirecek derecede
Tevhîd konusunda büyük titizlikler göstermişti... Kabe'yi tavaf sırasında
Haceru'l-Esved'in karşısına geçip: "Sen bir taşdan ibaretsin! Biliyorum
ki, insana ne zarar verebilirsin, ne de fayda... Ancak ben, Sevgili
Peygamberimiz'İn seni öptüğünü gördüğüm için, seni öpüyorum!" diyerek
hutbesini okumuş ve tarihî görevini yapmıştı... Yine Hz. Ömer, Danyâl (a.s.)
hakkında da o emsalsiz güzellikteki tedbiri aldırmış; müslümanların dalalet ve
hurafât vadilerine düşmelerini önlemek İstemişti... Şöyle ki: Kendisinin
halifeliği zamanında idi. Müslümanlar Tetir'i de fethetmişlerdi... Buradaki
Hürmüz'ün hazîne dâiresinde bir cesed vardı. Bu cesed Danyal (a.s.)'a âid oiup
zavallı insanlar, kıtlık zamanlarında onun kabrinin yanıbaşında ve onunla
tevessül ederek yağmur duasında bulunuyorlardı... İşte bu cesed, Hz. Ömer'in o
büyük basîreti ve basiretler veren emri ile buradan alındı... Gündüz on üç
yerde ayrı ayrı kabirler açıldı... Gecenin karanlığı içinde ve gayet gizli bir
şekilde bu açılan kabirlerin birisi içine güzelce defn edildi... Kabirlerin
hepsi kapatılarak Danyâl (a.s.)'ın kabrinin hangisi olduğunun bilinmesine ve o
kabil şeylerin yapılmasına imkân bırakılmadı... Fakat, Allah'tan başkasına
tapınmak ve sığınmak için bahaneler ariyan ve sebebler uyduran kimseler de boş
durmuyordu... Bunlar da, İslâmî Tevhid nâmına hiçbir endişe duymadan: .
"İşlerinizde îefeddüd edip bunaldığınız zaman, kabirdekilerden meded
dileyiniz!" şeklinde hadîsler (!) uydurup hurafeler neşrediyorlardı...
(Bütün bunların ne kadar tehlikeli ve batıl olduklarına dâir bilhassa bakınız:
"İslâmda Kabir Ziyareti" sahîfe 53-54 - İmam-ı Birgİvî, Bedir
Yayınları, 1965).
İslâm Hidâyetinin esası
ve ruhu üzerindeki hassasiyetini kaybetmemiş olan müslümanlar iyi bilirler ki,
islâm'da yüzde yüz bâtıl oian her hangi bir şey gibi; "Kul bunaldığı
zaman, imdadına Hızır yetişir!" zihniyeti de o kadar batıldır... Keza:
"Nâdi Aliyyen tecidhü avnen leke = Bunaldığın zaman, "Yâ Ali!
Yetiş!" diyerek Ali'ye sığın! Mutlaka o senin imdadına yetişir!"
İddiası da o kadar bâtıl ve âtıldır... (Bakınız, el-Esrârü'l-Merfûi'l Ehâdîsi'l-Mevdûa,
385 - Aliyyül-Kârî, Beyrut, 1935).
[39] "...Her ikisi de hayatlarında cennetlik olarak
müjdelenen on bahtiyardan biri olan Ömer bin el-Hattâb ile Saîd bin Zeyd
(r.a.), Resûlüllâh'a (s.a.v.) gelerek onun hâlini sordular... Resûlüllâh da
buyurdular ki: "Allah ona rahmet ve mağfiret eylesin, o İbrahim'in (a.s.)
dini üzerindeyken vefat etmiştir." Aişe (r.a.) validemizin rivayetine gör
de, Resûlüllâh
Efendimiz onun hakkında bir defasında şöyle buyurmuştur: "Ben, cennete
girdiğim zaman Zeyd bin Amr bin Nüfeyl'e aid olmak üzere iki çadır kurulmuş
olduğunu gördüm." (Bu rivayetin senedi İyidir).
Zeyd; putlara tapmayı
bırakmış, müşriklerin dinini terketmişti... Onların kestiğini yemez, sâdece
Allah İçin boğazlanmış hayvanların etini yerdi... Arkasını Kâbe'ye dayar,
Kureyş'e hitaben: "Varlığım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, hepiniz
İbrahim'in dînini terkettîniz" derdi... Yine şöyle de derdi:
"Allah'ım! senin indinde en sevgili ibâdetin ne olduğunu bilsem, Sana o
şekilde ibâdet ederdim..." Sonra Kabe'ye döner, iki secdeli ve tek rekatli
bir namaz kılardı... Kız evladlarının diri diri gömülmelerine de şiddetle karşı
çıkar ve onları kurtarmıya çalışırdı... Öz evladını kendi eliyle kumlara gömmek
istiyen babaya hitaben derdi ki: "Sakın onu öldürme, onu bana ver! Ben ona
güzelce bakayım, büyüyüp geliştiği zaman istersen geri alırsın, istersen
almazsın!..." Böyle der ve o zavallı çocukları kurtarırdı..."
Zeyd bin Nüfeyl ve
Osman bin el-Nuveyrİs, Abdullah bin Cahş gibi "Hanîfler", yâni
bilindiği kadarıyla ibrahim (a.s.)ın dînini takîb edenler, derlerdi ki:
"Kesinlikle biliyorsunuz ki, kavmimiz yolunu iyice şaşırtmıştır, İbrahim
(a.s.)'ın dîni hakkında hatalı bir yol takîb etmektedirler... Bile bile puta
tapmaktadırlar... İnsana ne bir zararı ne de bir faydası dokunmayacak olan bir
puta, insan nasıl da tapabilir?"
Zeyd bin Nüfeyl,
gerçekten de çok adaletti, çok faziletli bir zât idi... Derdi ki: "Ey
Allah'ım, senin her şeyi bilip gördüğüne inanıyorum! Seni şâhid tutuyorum ki
ben, İbrahîm'in ' dini üzerindeyim, bu din üzere yaşıyorum ve bu din üzerinde
öleceğim..."
O, putlar için kesilen
hayvanların etini asla yemediği gibi, putlara kurban kestikleri için de kendi
kavmi olan Kureyşi, şiddetle ayıplar ve tenkid ederdi... Bunun için de onlarla
arası hiç iyi değildi... Kendisi asla puta tapmaz, Allah'ı tevhîd eder,
Allah'ın varlığına ve birliğine gayet açık bir şekilde inanırdı... Sâdece O'na
nasıl ibâdet edeceğini, nasıl kullukta bulunacağını açık-seçik bilemezdi...
"Rabbim, İbrahîm'in Rabbidİr, dînim de ibrahîm'in dînidir!" diye
konuşurdu... Kabe'ye girdiği zaman: "Lebbeyk hakkan hakka, teabbüden ve
rikkâ! = Buyur Rabbîm buyur! Gerçekten sana itaat ve ibâdet ediyor, Seni
birliyorum! İbrahim'in ancak sana sığındığı gibi, ben de ancak Sana
sığınıyorum..." diyerek Allah'a iltica eylerdi...
Güneşin seyrini gözler, zevaldan sonra kıbleye yâni Kabe'ye döner, bir
rek'at namaz kılar, sonra derdi ki: "ibrahîm ve İsmâîl'in kıblesi işte
budur! Ben, asla taşa-puta tapmam! Puta secde etmem, put İçin kesilenden yemem!
Fal okları çekmek gibi bir bâtıla da tenezzül eylemem! Ben^tâ ölünceye kadar
Kabe'ye döner, namazımı kılarım!"
"Gerçekten de
Hanîflık'ın o yıllarda büyük bir temsilcisi olan ve, "Allah'ın birliğine
İnanıp asla Allah'tan başkasına tapınmamak" olan Fıtrî Dînin esasından
ayrılmıyan Zeyd bin Nüfeyl; Resûlüllâh'ın otuz beş yaşlarında bulunduğu ve
Kureyş'in Kabe'nin tamiri ile meşgul olduğu bir zamanda vefat ederek, şu fânî
âlemden göçmüş, Allah'ın rahmetine kavuşmuştur..." (Tafsilât için bakınız,
El-Bidâye ve'n-Nihâye, 2/237, Mısır, 1351. Üsdü'l-Gâbe, 2/236, Beyrut, 1285).
[40] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/40-63.
[41] Enbiyâ Sûresi, 105.
[42] Ebû Bekr (r.a.)'in, Yemen seyahati İle ilgili, farklı
ve fazlalıktı rivayetler de vardır. Bâzılarında makbul olmayan ifâdeler
bulunmaktadır. "Yemen'e gitmeden önce müslüman olmuştu" denilmesi
gibi ki, bu doğru değildir. (Ez-Zerkanı, 1/240).
[43] Resûlüllâh Efendımiz'in de Buharî-i Şerifteki bir
hadîsleri şu mealdedir: "Ey ümmetim! Uyanık olunuz, Mahşer gününde
ümmetimden bâzı adamlar bana getirilirler ve yakalanıp sol tarafa götürülürler.
Ben: "Ey Rabbim, bunlar benim ashabım" derim. Bana denilir ki:
"Sen onların senden sonra neler icad ettiklerini bilmiyorsun!"
(Bakınız, Buharî, cüd 2, cüz 3, s: 88 - Meymene, 1306).
Yine Buharî-i Şerifte, Alâ bin Müseyyıb'in babasından şöyle naklettiğini
görüyoruz: O demiştir ki: "Ben, birgün Berâ bin Azib'le karşılaştım ve ona
dedim ki: "Ey Berâ, ne büyük mutluluk senin için' Zira sen, Peygamber'in
(s.a.v.) ashabından olmanın şerefini taşıyorsun! Ve O'na şecere-İ rıdvan
altında bîat etmiş bulunuyorsun." Bunun üzerine Berâ bana dedi ki
"Ey kardeşimin
oğlu! Sen, bizim
Peygamberimizden sonra neler
icâd ettiğimizi
bilmiyorsun..." (Buhârî, cild 2, cuz 3, s: 31 - Meymene, 1306).
Yukarıda Dârimî ve
İbn-i Râhûye'nin, Abdullah bin Selâm'dan rivayet ettikleri hususun, işte bu
derin gerçekler ile ilgisi olsa gerek...
[44] Ka'b, bu sözüyle oldukça aşırı gitmiştir. Her nevi
aşırılığın tedavisini de hedef tutan Kur'ân'a göre ise; Tevrat da, incîl de
tahrife uğramış kitaplardır. Burada onun, yani Ka'b'ın, Tevrat'ı her şeyin
kendisinde yazılı olduğu "Levh-i Mahfuz" yerine koyarcasına takdîm
etmeğe kalkışması, kabul edilebilir şeylerden değildir. Bugün (ve o gün), mahfuz
bulunan yegane ilahî kitap, Kur'ân-ı Kerîm'den ibarettir. (M.)
[45] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/64-70.
[46] Fakat bu söylentilerin ve kehânetlerin İslâm'dan sonra hiçbir zâti değeri
kalmamıştır. Zİrâ İslâm, her nevi kehâneti, sihri ve müneccimliği külliyen lağv
etmiştir. (M.)
[47] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve
Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/71-74.
[48] Tevbe suresi, 40
[49] Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük
Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/74-77.