Atatürk Anadoluda

5. ''ÂSİ'' MUSTAFA KEMAL İLE MÜCADELE

9 uncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğiyle(61) Samsun'a giden Mustafa Kemal Paşa ile İngilizlerin zoru ve baskısı altında, Osmanlı hükümeti arasında açılan mücadele, 8 Haziran 1919'da, Arıburnu ve Anafartalar kahramanının İstanbul'a geri çağrılmasıyla başlamıştır(62). Bu geri çağırma ile açılan Mustafa Kemal-İstanbul mücadelesinin çeşitli ve heyecanlı safhalarını gözden geçirmeden önce, 18 gün gibi pek kısa bir süre sonra, onu, Osmanlı hükûmetinin niçin geriye, İstanbul'a getirmek istediği konusu üzerinde biraz durmak gerekmektedir.

Osmanlı Hükümeti M. Kemal Paşa'yı niçin geri çağırmıştı?
Mustafa Kemal Paşanın Anadolu'ya gönderilmesinden ilk önce şüpheye düşen İstanbul'daki İngiliz Başkumandanı General Milne olmuştur. İngiliz kumandanının; ''9 uncu Ordu Müfettişinin büyük bir karargâhla niçin Sıvas'a gönderildiğini'' anlamak için yazılan 19 Mayıs 1919 tarihli mektubuna, Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa (1861-1924)nın verdiği 24 Mayıs 1919 tarihli cevapta ''Bu müfettişliğin, geniş bir bölgeye dağılmış olan birliklerinin her türlü hallerini teftiş ve verilen emirlerin ne dereceye kadar uygulandığını görmek'' ve fazla olarak ''o bölgelerdeki tüfek sürgü kollarıyla top kamalarının çabuk sevkine ve hiçbir asayişsizilğin çıkmamasına gayret etmekle'' görevlendirdiği açıklanmıştır(63).
İstanbul'da, İngiliz Kumandanlığı'yla Harbiye Nezareti arasında, Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya gönderilmesi sebepleri üzerinde, kendisi Samsun'a vardıktan sonra, bu ilk tartışmalar yapılırken Samsun'da da, Mustafa Kemal, ilk çalışmalarına başlamış bulunuyordu. O vakit Samsun şehrinde çoğunluk Rumlarda olmakla beraber Canik (Samsun) livasında Türkler ezici ekseriyette idiler. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a geldiği sıralarda ''bütün Samsun livası Rumları, Yunanlılık duygusuyla şımarmışlardı. Pontos hükûmetini kurmak için birleşmişlerdi. Samsun bölgesindeki Rum nüfusunu arttırmak için Rusya'da ne kadar Rum var ise buraya getirilmesine çalışılmıştır''. Samsun livasında, o vakitler 40 kadar Rum çetesi faaliyette idi. Buna karşılık Türk ahali de, hükûmet tarafından korunamadığından Trabzon bölgesinden bazı Laz çeteleri getirterek mal ve canlarını muhafaza kaygusuna düşmüşlerdi. Bu maksatla 13 Müslüman çetesi faaliyette idi(64). Samsun'un (9 Mart 1919) ve arkasından Merzifon'un (..........) İngilizler tarafından işgali ve Orta Anadolu'da İngiliz kontrol subaylarının faaliyeti, ''Pontos hükûmeti'' plânını gerçekleştirmeye doğru yöneltilmiş bir teşebbüstü. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'da kaldığı altı gün (19-24 Mayıs 1919) içinde Samsun livası asayişinin düzeltilmesi için gerekli tedbirleri almış ve buradan ordu ile ilk temasını yapmıştır.

Mustafa Kemal'in Mücadele programını açıklayan ilk vesika
Onun, Samsun'dan ayrılmadan iki gün önce, oradaki İngiliz temsilcileriyle de temas ettiği, son zamanda elimize geçen bir vesikadan anlıyoruz(65). Bu şifre telgraf şudur: ''Bugün, erkânı harbiyemden birkaç zatı, suret-i mahsusada Samsun İngiliz siyasî mümessili Yzb. Horst, askerî kontrol memuru Yzb. Zolther siyasî kontrol memuru Yzb. Mill ile temaz ve mülâkat ettirdim(66). Samsun sancağında şakavetin esbap ve âmilleri tamamen 21 Mayıs 1919 ve 53 munaralı şifre ile arzettiğim kanaat dahilinde olmak üzere bizzat İngilizler tarafından itiraf edilmiştir. İzmir işgaliyle hâdis olan müessif vakalara nakl-i kelâm suretiyle İngiliz subayları, Osmanlı hükûmetinin, Türkiye'yi kendi kendine idare edemeyeceği, birkaç sene olsun ecnebi müdahale ve siyanetine müftekir bulunduğu zemininde bir fikir ileri sürmüşlerdir. Kendilerine verilen cevapta, Samsun livasındaki şakavetin harp zamanında Rumlardan başladığı ve Rusların bu şakaveti takviye ve idare eyledikleri ve bu yüzden mühim kıtaların o zaman bu havalide tatbikatta bulundurulmasına lüzum hasıl olduğu hattâ ordunun müracaatı üzerine hükûmetin o zaman, Bafra tehcirini de yapmak zorunda kaldığı, bugün için Rumlar, Müslümanları tehyiç ve dilgir eden siyasî emellerinden vazgeçerlerse şakavetin deral kalkacağı ve bu takdirde İslâm çetelerinin ortadan kaldırılması mümkün ve lüzum görülürse askerî tedbirlerle tenkili tabiî bulunacağı bildirilmiştir. Osmanlı hükûmetinin idare tarzı hakkındaki fikirlerine de sırf hususî mahiyette ve zatî kanaat olmak üzere, Türklüğün ecnebi idaresine tahammülü olmadığı, İngilizler gibi, en medeni milletlerden mütehassıs zatların müşavir olarak iyi karşılanacağı, Yunanlıların, Osmanlı memleketlerinin hiçbir yerinde hâkimiyet hakları olmayacağı anlatılmıştır. İzmir hakkındaki suallerine de, vakanın tamamıyla millî ve hayatî bir mesele olduğu ve en basit bir köylü için de böyle telâkki olunduğu ve İzmir'in Türklerce İstanbul kadar mühim bulunduğu, hiçbir ecnebi, bilhassa Yunanistan gibi hayalperver bir hükûmetin işgaline razı olunamayacağı, kuvvetle yapılan bu işgalin muvakkat bulunacağı, milletin yekvücut olup hâkimiyet esasını, türk duygusunu hedef ittihaz ile hükûmet-i hazıraya bütün ruh ve vücudiyle muti ve münkad bulunduğu sırasıyla teşrih ve teati-i efkâr ve hissiyat mahiyetinde olan bu mülâkat hususiyetini muhafaza etmiştir. 9 uncu Ordu Kıtaatı Müfettişi Mustafa Kemal, 22 Mayıs 1919''(67)
Samsun'a çıktıktan üç gün sonra, sadarete yazılan bu rapor, bütün millî mücadelenin ilk ana programını teşkil ettiği gibi Mustafa Kemal Paşanın ne gibi fikirlerle yüklü olarak bu vazifeyi kabul ettiğini de açıkça göstermektedir. Samsun'a gider gtimez, müfettişliğin kendisine geniş yetkiler veren talimatını da aşarak bütün memleket mukadderatıyla ciddî olarak uğraşmaya başladığının bundan daha açık bir delili bulunamaz. Saray ve işgal kuvvetleri, onun bu gerçek niyetlerini, daha İstanbul'da iken sezmiş olsalardı, Anadolu'ya göndermeyecekleri şüphesizdi(68).
Mustafa Kemal Paşanın sadarete yolladığı yukarıdaki 22 Mayıs 1919 tarihli raporundan çıkarılabilecek fikirler şu suretle özetlenebilir:
a. Samsun bölgesi Rumların siyasî emellerinden vazgeçerlerse asayiş kendiliğinden düzelir.
b. Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü yoktur.
c. Yunanlıların İzmir'de hakları yoktur, bu işgal geçicidir.
d. Millet, millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunun için çalışacaktır.
Bu rapordaki fikir ve görüşleri, ne İstanbul hükûmetinin, bilhassa ne de İngilizlerin tasvip etmeyecekleri şüphe götürmeyen bir gerçektir. Bu raporu okuyan Osmanlı Hükûmetinin ve İngiliz Umumî Karargâhının Mustafa Kemal Paşayı Anadolu'ya göndermekle ne kadar yanlış davrandıkları, diğer taraftan Türk milletine ne büyük iyilik ettikleri kabul olunmalıdır. Bu rapor, gerçekte, bir ihtilâl programından farksızdı. Artık, bundan sonra Osmanlı hükûmetinin ve İngilizlerin Anadolu'ya geçmekteki gerçek maksadı gittikçe meydana çıkan Mustafa Kemal Paşayı, Anadolu'dan önceden güzel sözler ve hile ile, arkasından ellerideki bütün vasıtalara başvurarak İstanbul'a geri getirmeye çalışacaklarından şüphe ve tereddüt edilebilir mi? Samsun'da kaldığı altı gün içinde (19-24 Mayıs 1919), O, henüz İstanbul'a geri çağırılmamıştır. Samsun'da, artık yapacak mühim bir işi kalmayınca bu kıyı şehrinden ayrılarak güneye inmesi, müfettişlik görevleri icabı idi(69), Mustafa Kemal Paşa, Samsun'da asayişin korunmasını sağlayacak tedbirleri aldıktan ve ordu ile ilk teması yaptıktan sonra ikinci problem olarak İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalini ele aldı.

İzmir İşgalinin Millî Mücadele üzerine tesiri
''Yunanlıların İzmir'e çıkışının, Mustafa Kemal Paşanın Anadolu'ya geçisiyle aynı günlere rastlaması, pek garip olduğu kadar hayırlı bir tesadüf olmuştur. Çünkü, Yunan darbesi en miskin ruhlarda bile:
- Bu kadarı da olmaz! isyanını yaratmıştı. Bütün gönüller ıstırap içinde idi. Sanatını bilen basiretli bir lider için bundan daha büyük cesaret ve kuvvet kaynağı olamazdı. Mustafa Kemal, milyonların gönül ıstırabından, millî mukavemet iradesini yoğuracaktı(70).

İzmir işgali karşısında Osmanlı Hükûmetinin ve
Mustafa Kemal'in düşünceleri
Yukarıda, vesikalarla gösterdiğim gibi, Osmanlı hükûmeti, hattâ Osmanlı Harbiye Nezareti, Yunan tecavüzüne karşı bile, silâh kullanmanın çıkar yol olmadığına inanıyor ve Yunan işgalini kaldırmak için ''siyasee başvurmak''dan ve ''İtilâf devletlerinin merhamet ve insaf''ına sığınmaktan başka çare görmüyordu. Yunan tecavüzüne karşı seferberliğe lüzum görenler bile bunun için İtilâf devletlerinin müsaadesini elde etmeye çalışıyorlardı. Fakat, Türk milletinin büyük talii, en büyük felâket anımızda, kuvvet kullanmasını bilen, basiretli, sabırlı ve caseretli bir lidere rastlamasıdır. Mustafa Kemal, işe, önce, Yunan tecavüz ve mezalimi hakkındaki fedakâr, kahraman Anadolu halkını aydınlatmak için, İstanbul'da olduğu gibi(71) Anadolu'nun da her yerinde mitingler tertip ettirmekle işe başladı. Bu düşünce ile Mustafa Kemal, Havza'dan (25 Mayıs - 12 Haziran 1919), memleketin her yerinde mitingler yapılması ve İstanbul'da protesto telgrafları çekilmesi için, 28 Mayıs 1919'da sivil idare ve ordu makamlarına talimat vermiştir.

İstanbul ve Anadolu mitinglerinin tepkileri
İstanbul mitinglerinin ilk tepkisi, işgal makamlarının, 28 Mayıs günü 67 Türk devlet adamını Malta'ya sürmeleri ve Anadolu mitinglerinin bir sonuc da Mustafa Kemal Paşanın İstanbul'a geri çağırılması olmuştur. Bu geri çağrılışta, İngilizlerle Samsun'da yaptırdığı konuşma hakkındaki raporun, 26 Mayıs 1919 ''Saltanat şûrası''nda İngiliz mandasının istenmesine karar verildiğinin ajansla memleket içine yayılması üzerine, Mustafa Kemal Paşanın 3 Haziran 1919'da, Sadrazam Damat Ferit Paşa'yı ikaz etmesinin, Paris Barış Konferansı'na gidecek Danat Ferit'in, konferansta ''tam istiklâl ve vatanın bazı aslî kısımlarında çokluğun azlığa feda edilmemesi'' davasını savunması için Anadolu'nun bütün millî teşkilâtı tarafından sadrazama ve doğrudan doğruya padişaha telgraf çekilmesi yolunda, 3 Haziran 1919'da Anadolu'daki sivil ve ordu makamlarına talimat(72) vermesi de, hiç şüphesiz müessir olmuştur.
Görüldüğü gibi, 1919 Mayısını son haftasında ve haziran ayı başlarında, Mustafa Kemal Paşa, askerlere ve sivillere emredebilmek yetkisini veren müfettişlik talimatını, millet ölçüsünde genişleterek, önce şahsen, bir millî irade sözcüsü ve millî lider olarak İstanbul hükûmetine ve işgal kuvvetlerine karşı, millî menfaatleri, çekinmeden, korkmadan savunmak üzere ortaya atılmıştır.

Geri çağrılan Mustafa Kemal'in bir ay içinde millî
mükavemetin sivil ve askeri temellerini kurması
9 uncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşanın İstanbul'a geri çağrılması sebeplerini bir dereceye kadar çözmeye çalıştıktan sonra, 8 Haziran 1919'da, Harbiye Nezareti tarafından geri çağırılmasını sonuçlarını kısaca gözden geçirebiliriz.
Osmanlı Harbiye Nezareti'nin 8 Haziran 1919 tarihli çağrısına itaat etmeyen Mustafa Kemal Paşa, ordu müfettişlik unvan ve yetkilerini bırakmaksızın, bir ay içinde (8 Haziran-8 Temmuz 1919) millî mukavemetin sivil ve askerî temellerini atmıştı. O, yukarıda da açıklandığı gibi, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali yüzünden milletçe duyulan elem ve ıstıraptan ''Millî mukavemet iradesi''ni yoğurmuş ve bu mukavemeti sivilleştirmek ve millete mal etmek için gerekli tedbirleri almıştır. Çünkü, henüz acı hatıraları pek taze olan Birinci Dünya Harbi, Halkta pek haklı olarak asker idaresinden yılgınlık uyandırmıştı. Mustafa Kemal, kendini millete sindirmek ve milletten olmak istediği için muvaffak olacaktı.

Osmanlı Hükümetinin Mustafa Kemal'i önce hile ile
geri getirmek, arkasından tevkif ettirmek ve ona ve millete karşı kuvvet kullanmak yollarına sapması
İstanbul'a geri çağırıldıktan sonra (8 Haziran 1919) bu emre itaat etmeyen Mustafa Kemal Paşayı Babıâli, müfettişlik vazifesinden uzaklaştırmaya karar vermeden önce, güzel sözlerle ve hile ile elde etmek çarelerini aramaktan vazgeçmemiş ve bu arada müfettişlik bölgesindeki kıtaları ve vilâyetleri emir ve nüfuzundan çıkarmağa çalışmıştır(73). Harbiye Nazırı'nın boşa giden iğfalkâr sözlerinden sonra son çare olarak bizzat padişah da, başkâtibi vasıtalarıyla, hava değişimi alması için ısrarlı telkinlerde bulunmuş, bu da kabul olunmayınca 8 Temmuzdan 1919 akşamı başkâtib ''hasbelicap memuriyet-i âliyelerine son verildiğinden h emen İstanbul'a avdet'' etmesi hakkındaki padişahın iradesini bildirmiştir(74). Mustafa Kemal Paşa da, aynı günde ve hemen aynı saatte askerlikten istifasını vermiştir. Geri çağırmanın resmî safhası bitmişti. Bunun arkasından ''âsi''yi kuvvet kullanarak yakalamak ve tutuşturduğ mukaddes ihtilâl ateşini, silâhla söndürmek gelecekti. Bunu da yapmaktan çekinmediler ve sırasıyla ''her ne nam ile olursa olsun hususî birtakım teşkilât vukuuna ve ahaliden bu uğurda malî ve bedenî metalipte bulunulmasına cihet-i askeriye ve mülkiyece katiyen meydan verilmemesi ve müteşebbisleri hakkında takibat icrası meclis-i vükelâ kararıyla'' bildirmiş, ordu ile mensuplarının her türlü siyasî cereyanlardan uzak bulundurulması'' emrolunmuştur. 30 Temmuz tarihli emirle de ''Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Beyin hükûmet kararlarına muhalif ef'al ve hareketlerinden dolayı hemen yakalanarak İstanbul'a gönderilmeleri'' için Babıâlice mahallî memurlara emir verildiğinden kolorduca ciddî yardımda bulunulması XV inci Kolordu'dan rica olunmuştur(75), Mustafa Kemal Paşanın başkanlığında toplanan Erzurum Kongresi (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) kararıyla millî mukavemetin, ilk önce, doğu vilâyetlerimizde teşkilâtlanmasını önleyemeyen Osmanlı hükûmetinin, ''Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Beyin'' yakalanarak İstanbul'a gönderilmeleri için verdiği emir de, ordu ve sivil idare tarafından uygulanmamıştır.
Mustafa Kemal - İstanbul mücadelesinin bu noktasında, ordunun millî mücadele karşısındaki davranışını bakımından Mustafa Kemal ile İstanbul arasında esaslı bir anmlaşmazlık ve fikir ayrılığı karşısında kaldığımızı görmekteyiz. Osmanlı hükûmeti, hattâ Harbiye Nezareti ''Bir millî kongre toplanmasına cihet-i askeriyenin yardım etmesini'', ''Heyet-i askeriyenin siyasî cereyanlara karışması'' şeklinde anlamakta ve ''yalnız resmî emirlere itaat etmenin bir namus vazifesi'' olduğunu hatırlatmakta ve ''ordu mensuplarının her türlü siyasî cereyanlardan uzak bulundurulmasını'' emretmektedir. Bu görüşün, sakalıı meydandadır. Bu emirlerin işgal ve düşman baskısı altında bulunan İstanbul'dan verilmiş olması meşruiyetlerini şüpheye düşürecek mahiyette idi.
Mustafa Kemal Paşaya göre ise, memleketin istiklâli, varlığı tehlikededir. Mukadderatının idaresini eline almış olan millet, en seçkin evlâtlarını sinesinde toplayan ordudan, bir bütün olarak, yardım beklemektedir. ''İstanbul hükûmetinin telâkki tarzı, yabancıların düşüncesi, bu hususta esas olamaz. Türk ordusu, millî teşkilât ve millî birliğin yardımcısı ve dayanağıdır (76). İkinci Meşrutiyet'in ilk yıllarında olduğu gibi, İttihatcılık-İtilâfçılık şeklindeki politikacılığın ordu safları arasında yer almasının başlıca düşmanı olan Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele yıllarında, ordu içinde belirecek yıkıcı siyasî ve içtimaî cereyanları önliyebilecek tecrübelere sahipti. Bunun için, millî mukavemetin siyasî temeli olan ''Müdafaai Hukuk'' cemiyetini, tamamıyla sivillerin idaresinde kurmuş ve askerleri bunlardan uzak tutmuştu. Gerçi, ilk yıllarda ve sonraları, büyük kumandanlardan, birdenbire mücadelenin yüksek maksatlarını anlayamamak yüzünden, bazı ayrılıklar yüz göstermiş ise de Mustafa Kemal Paşanın dirayetiyle bu anlaşmazlık kolayca ortadan kaldırılmış, bu kıymetli ve tecrübeli kumandanlar, sonuna kadar millî orduda en güzide hizmetlerde bulunmuşlardır.

Sıvas Kongresi'ne karşı Ali Galip - Bedirhaniler - Noel Komplosu
Mustafa Kemal Paşanın, daha Amasya'da (12-23 Haziran 1919) iken, verdiği 18 Haziran 1919 kararıyla, 21 Mayıs 1919 tarihli bildiriye göre, Erzurum Kongresi'nden sonra Anadolu ve Rumeli temsilcilerinin katılmalarıyla toplanan Sıvas Kongresi'ni (4-11 Eylül 1919) dağıtmak ve Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarını yakalamak için Harput Valisi Ali Galip vasıtasıyla yapılmak istenilen Ali Galip Bedirhaniler - İngiliz Bnb. Noel suikastının (3-10 Eylül 1919) akim kalması bu hiyanetin hazırlayıcısı Ferit Paşa kabinesiyle Anadolu'nun münasebeti kesmesine (12 Eylül 1919) sebep olmuştu.

Damat Ferit yerine geçen Ali Rıza Paşa Hükümetinin iç yüzü
Mustafa Kemal - İstanbul mücadelesinde (8 Haziran-30 Eylül 1919) en nihayet, İstanbul, yere serilmiş ve İngilizlerden, yüz bulamayan Damat Ferit Paşa'nın(77) yerine Ali Rıza Paşa kabinesi (2 Ekim 1919-8 Mart 1920) geçmişti. Milliyetçi bir hüviyet taşıyan bu kabinenin İstanbul'da işbaşına geçmesi(78) Mustafa Kemal Paşa ve millî dava için, Damat Ferit'in düşürülmesinden sonra kazanılan ilk zaferdi. Gerçekte, saray yenildiğini kabul etmiyordu. Padişah, bu milliyetçi kabine vasıtasıyla iktidar ve idareyi, tekrar eline geçirmeye çalışacak ve bu kanaldan, Anadolu'da, millî iradeyi serbetçe yürütmekte olan ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetini'', onun ''temsil heyeti''ni ve Başkanı Mustafa Kemal Paşa'yı tasfiye çarelerini arayacaktı. İstanbul için, Ali Rıza Paşa kabinesi ancak bir ''intikal kabinesi'' idi. Birçokları, Ali Rıza Paşa kabinesinin işbaşına gelmesini, mücadeleyi kapayacak, şerefli ve adilâne bir barış antlaşmasını sağlayacak bir olay sanmışlardı. Gerçekte, mücadele bununla, ancak başarılı bir yola girmiş oluyordu. Bütün Millî Müdafaai Hukuk cemiyetlerini, kadrosu içinde toplayan ''Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin(79) basiretli, sabırlı ve cesur reisi Mustafa Kemal Paşa'nın mücadeleyi Anadolu'da işgal sahası dışında toplanacak bir ''Millet Meclisi''ne devredinceye kadar millî mukadderatı elinde tutması gerekiyordu.

İngiliz Yüksek Komiserliği'ne göre Ali Rıza Paşa Hükümeti zamanında Mustafa Kemal duruma hâkim olmuştur.
İngiliz Yüksek Komiserliği, Sıvas Kongresi'nden sonra, Damat Ferit hükümetinin devrilerek yerine Ali Rıza Paşa hükümetinin geçmesiyle durumda husule gelen değişikliği şu suretle anlatmaktadır: ''Hükümet, İtilâf devletleriyle işbirliği yapan ve kurtuluşu anlara itaatte gören ve bu suretle imparatorluktan mümkün olanı koparmak isteyen bir partiden, Türkiye'nin bütünlüğüne, istiklâline, Türkiye'nin mütarekede yabancı işgali altında olmayan topraklara sahip olmasını kabul eden bir partiye geçmektir... Mütarekeyi takip eden yeis ve yısıntı günlerinde lütuf gibi görünen şartları bu sırada kabul ettirmek için işgal ordularına lüzüm vardır(80).
Mustafa Kemal Paşa ile Ali Rıza Paşa hükümeti temsilcisi Salih Paşa arasında Amasya buluşmasında (21 Ekim 1919) verilen kararlarla İstanbul hükümeti Anadolu'nun daha sıkı kontrolüne girmiş bulunuyordu(81). Hemen hepsi, milliyetçi olan son Osmanlı Millet Meclisi'nin (12 Ocak 1920 - 16 Mart 1920) işgal altındaki İstanbul'da, ''Millî Misak''ı (28 Ocak 1920) kabul etmesi, Ali Rıza Paşa hükümetinin, Batı Anadolu'da Milne hattını Mustafa Kemal Paşaya kabul ettirememesi, ''Kuvay-ı Milliye''nin güneyde, Fransızlara karşı başlayan baskı hareketlerini (Ocak 1920) durduramaması(82) ve müttefik işgalinde bulunan Gelibolu Yarımadası'ndaki Akbaş cephaneliği baskını (26/27 Ocak 1920)(83), Müttefiklerin bilhassa İngilizlerin İstanbul'da ve Türkiye'deki durumlarını güçleştirmişti. Mustafa Kemal ''kendi adamlarını koymamakla beraber İstanbul hükümetini tamamıyla nüfuzu altına almıştı.''

Ağır barış şartları karşısında bazı İngiliz devlet adamlarının uyarmaları
Bu sıralarda, Osmanlı barış şartlarını konuşmak ve tesbit etmek için Londra'da Aralık 1919 ve Ocak 1920'de Fransa ve İngiltere arasında gizli konuşmalar yapılmıştır. Burada , bu iki devlet arasında esaret ve paylaşmaya varan çeşitli projeler üzerinde durmayacağım. Osmanlı Devleti'ne yüklenecek bu ağır şartlar karşısında, İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiserliği'nin ve İngiliz kabinesinden Lord Curzon'un uyarıcı fikir ve mütalâaları çok dikkate değer bir mahiyettedir. İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb'e göre ''Eğer Türkiye'ye sert bir barış şartları yüklenecekse, müttefikler kararlarını yeter kuvvetle desteklemey muktedir olmadıkça ve millî hareketi kırmadıkça bu kararlı uygulayamazlar, 28 Ocak 1920.''
Fransızların 11 Ocak 1920 muhtırasına, İngiliz cevabını teşkil eden Montagu muhtırasına Lord Curzon'un notu şudur: ''Adana vilâyeti Türk'tür. Tarafısız bir Amerikalıya göre, harpten evvel bu vilâyette 290.000 Türk, 20.000 Rum ve 25.000 Ermeni vardı. Fransızlar, Sykes-Picot anlaşmasına dayanmakta ve bu vilâyetin, Suriye'nin savunulması için lüzumlu olduğunu ileri sürmektedirler.''

İstanbul işgalinin gerekçesi, İngilizlerin Türk iç politikasında tarafsızlıktan ayrılmaları
Yüksek Komiser Amiral de Robeck'in (bu zat, 18 Mart 1915'te, Çanakkale Boğazına saldıran Müttefik donanmanın kumandanı idi) 6 Şubat 1920 tarihli raporu ise, İstanbul işgalinin İngilizler bakımından, bir gerekçesi sayılabilir: ''... Anadolu'da yepyeni bir durum karşısında kalabiliriz. Her yerde fiili kontrolde bulunamayız. Yalnız İstanbul'da ve kıyılarda duruma hâkim olabiliriz, o da çok kuvvet ve gemi kullanmak şartıyla... Meclis açılınca, milliyetçi liderler İstanbul'a gelmeye başladılar. Toplantılarda, Müttefiklere düşmanca bir dil kullanılmıştır. Hükûmet çatırdamaktadır... General Milne, İstanbul'da, askerî durumun kuvvetlendirilmesine lüzum göstermektedir. Bu da, ancak kuvvetleri toplamakla yapılabilir. Bunun için Batum'u boşaltmak gerekiyor. Ağır barış şartları, Türkleri Bolşeviklere yaklaştırır. Barış çabuk yapılmalı ve Müttefikler arasında sıkı dayanışmaya varılmalıdır. İstanbul'un ve İzmir'in Türklerden alınması ve Ermenistan kurulması, ancak kuvvet zoruyla kabul ettirilebilir. Eğer barış şartları yumuşakça olursa kuvvet kullanmaya lüzum kalmaz. Yalnız İstanbul'da ve kıyılarda kuvvetli bulunmalıyız ve iç politikada padişahın, mutedillerin durumunu kuvvetlendirmeliyiz. Bunun için de Türk iç politikasına karışmamak usulünden vazgeçmek zorunda kalacağız. Aşırı milliyetçilere, düşman gözüyle bakmaya mecbur olabiliriz (84).''

Ali Rıza ve Salih Paşa kabinelerinden sonra Damat Ferit'in tekrar işbaşına getirilmesi bir millî felaket olmuştur.
Yukarıdaki vesikaların ışığında, İstanbul işgalini (16 Mart 1920), Mustafa Kemal Paşanın Anadolu'da kuvvetlenmesinin bir sonucu olarak görebiliriz. Diğer taraftan, İstanbul işgali, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalinden sonra (15 Mayıs 1919) millî mücadele ve mukavemetin halk tarafından benimsenmesini kolaylaştıran ikinci olay olmuştur. Bu haksızlıklar ve tecavüzler yapılmamalıydı. Yapıldığına ve millî mücadelenin zaferinde faydalı olduklarına göre, İngiltere'ye müteşekkir olmalıyız. 1920 yılının ilk iki ayı olayları, Ali Rıza Paşa hükûmetinin (2 Ekim 1919-8 Mart 1920) yerine çok kısa ömürlü Salih Paşa kabinesinden sonra (8 Mart-5 Nisan 1920) tekrar Damat Ferit'i (5 Nisan-21 Ekim 1920) iktidara getirmiştir. İtilaf işgal kuvvetleri kumandanı, Salih Paşa hükûmetine müracaatla Anadolu'daki ''Kuvay-ı Milliye''yi red ve takbih etmek ve bunu ilan eylemek teklifinde bulunmuşsa da Salih Paşa hükûmeti buna yanaşmamıştır. Bu teklifi fetvalarla desteklemek suretiyle kabul eden Damat Ferit'in tekrar işbaşına gelmesinde ve fetvalar çıkarılmasında İngilizlerin tesiri şüphe götürmeyen bir gerçektir. 4 ünlü (5 Nisan-21 Temmuz 1920) ve 5'inci (221 Temmuz-21 Ekim 1920) Damat Ferit kabinelerinin İstanbul'da iktidara gelişi, memlekete, kanlı iç savaşlar, karışıklıklar, düşman istilası ve irtica gibi felaketler getirmiştir. Dış düşmanlarla ve iç irtica unsurlarıyla işbirliği yaparak Anadolu'ya saldıran yıkıcı kuvvetlere karşı Anadolu'da, Türk milletinin başında Mustafa Kemal Paşa gibi gerçek bir kahramanın bulunması, memleketi kurtarmış ve mücadeleye devam imkânını sağlamıştır.

Mustafa Kemal'in BM Meclisini toplamasına karşı, Damat Ferit'in aldığı yıkıcı tertipler
Mustafa Kemal Paşa, 18 Mart 1920 günü İstanbul'daki Millet Meclisinin, düşman tecavüzü karşısında, müzakerelerine son verdiğini anlayınca, derhal 19 Mart 1920'de ''Hilâfet ve saltanatın masuniyetini ve milletin istiklâlini, millî hudutlarımız içinde yaşamak hakkını sağlayacak bir barışı temin edecek tedbirleri düşünmek ve uygulamak üzere, millet tarafından fevkalâde yetkileri haiz bir meclisi Ankara'da toplantıya çağırdı (85).'' Ankara'da toplanan ''Türkiye Büyük Millet Meclisi bütün vasıtalarıyla bir ihtilâl meclisiydi.'' Meclis hâkimiyetini uzaktan yakından kayıtlayıcı her şeyden titizlikle sakınılmıştır. Milletin kayıtsız, şartsız hâkimiyeti, olduğu gibi, meclisteki millet temsilcilerinin dahi vasfı olmuştur.
Kendisine inanılan Mustafa Kemal'in Ankara'da toplanan (23 Nisan 1920) Büyük Millet Meclisi'ne reis seçilmesi (24 Nisan 1920), 19 Mayıs 1919'dan, Meclisin toplandığı güne kadar geçen buhranlı günlerde olduğu gibi, bundan sonra da millî davanın zafere ulaşacağına en sağlam bir teminattı. Mustafa Kemal Paşanın bu azimli davranışı karşısında, Damat Ferit hükûmeti de memleket ve milletin varlığına kıyan en ağır sonuçlu tedbirlere başvurmaktan geri kalmamıştır.
''Türkiye'nin, var olması veya tamamen ortadan kalkması'' bahis konusu idi. Böyle bir anda da, irtica, düşmanla birleşmişti. Şeyhülislâm Dürrizâde'nin 5 Nisan 1920 tarihli fetvasıyla Millî kahraman Mustafa Kemal baği olarak vasıflandırılmış ve katlinin vacip olduğu bildirilmiştir (86).'' İrtica, 19'uncu yüzyılda olduğu gibi, bu sefer de istilâcı düşmanlarla birlikte, Türk milletinin kurtuluş ve istiklâl hamlesini kırmaya çalışıyordu. Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları, İstanbul'daki ''Birinci örfi idare divanı harbi''nin gıyaben verdiği 4 Mayıs 1920 tarihli bir kararla, ''resmî rütbe ve nişanlarının alınmasına'' ve ''idam'' cezasına hüküm giymişlerdi (87).
Padişah-halife ve Damat Ferit hükûmeti, düşmanlarla işbirliği yaparak (88) Yunanlılara karşı memleketi savunan Kuvay-ı Milliye cephesinin gerisinde cehalet ve taassubu, milliyetçiler aleyhine harekete geçirmişlerdir. Halifenin ve Şeyhülislâm Dürrizâde'nin imzalarını taşıyan ve gizli ajanlar ve düşman uçaklarıyla Anadolu halkının üstüne yağdırılan fetvaların tutuşturduğu iç ayaklanmalar, 1920 yılının ilk yarısında, Yunanlılara karşı tutulmuş olan Kuvay-ı Milliye cephesinin gerisinde bütün Orta Anadolu'yu ve Batı Anadolu'nun bir kısmını, kardeşin kardeşle boğuştuğu bir savaş sahası hâline sokmuştu (89). Bu ayaklanmaların bastırılması için, Yunanlılara karşı kullanılması hâlinde, belki cephemizin yıkılmasını önleyebilecek taze ve seçkin, dört tümenden fazla bir kuvvetimiz gerilerde asıl düşman cephesinden uzak yerlerde uğraştırılmıştır. En fenası, yıpranan ve kısmen maneviyatları bozulan bu kuvvetlerin, bir daha yeniden düşmana karşı kullanılabilecek bir hâle getirilmesi için çok emek ve zaman harcanmıştır. Herhalde, bu iç ayaklanma ve boğuşmalardaki mal ve can kaybımızın plânçosu, Yunanlıların ilk zamanlarda verdirdikleri kayıplardan hiç de aşağı kalmaz. Cephe gerisindeki bu yıkıcı iç ayaklanmalar, Ankara, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon şehirlerinden başka bütün Orta Anadolu'yu kaplamıştı. Yeni toplanan Büyük Millet Meclisi ve hükûmeti, bu kanlı boğuşmalar altında az kalsın çökecek bir hâle gelmişti. BMM Reisi Mustafa Kemal Paşa'nın soğuk kanlılığı, cesareti ve Meclisin ona bel bağlaması, durumu kurtarmıştır.
Dördüncü Ferit Paşa hükûmetinin en çok güvendiği ''Anzavur'' ve ''Kuvay-ı İnzibatiye'' teşebbüsleri, İstanbul için büyük bir hayal kırıklığından başka bir şey getirmemiştir (90).

BM Meclisinin Mustafa Kemal'i askerî hareketleri idareye memur etmesi
İç ayaklanmanın Ankara kapılarına kadar yayıldığı bir sırada toplanan BMM'nin ilk günlerde ''Millî Mücadeleye atıldığından dolayı Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarına teşekkür edilmesi'' ve ''harekâtı harbiyenin o vakte kadar olduğu gibi Mustafa Kemal Paşa tarafından idare edilmesini'' istemesi (91) ona karşı beslenen sonsuz güvenin en açık bir ifadesidir. Millî Müdafaa Vekâleti (Fevzi Paşa, Çakmak) ve Erkânı Harbiyei umumiye vekâleti (İsmet Bey, İsmet İnönü) o günlerde vazifeye başlamakla beraber, gerçekte, resmen ve fiilen başkumandan (5 Ağustos 1921) olmadan önce de, bütün iç ve dış politikada olduğu gibi, bütün askerî hareketlerde onun yüksek kararına uyulmuştur. Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'nun bütün kuvvet ve kudretini, ilk önce, iç ayaklanmaları bastırmakta kullanmıştır. İç güven sağlanmadan, ne millî hükümetin otoritesi yürütülebilir, ne de muntazam bir ordunun temelleri atılabilirdi. BMM kuvvetleri, ancak batıda, millî cephenin zayıflaması bahasına, duruma hâkim olabilmiştir:

Anadolu'nun savunma tedbirleri
Padişah ve Damat Ferit'in Anadolu'ya yönelttikleri öldürücü hareketler karşısında, BMM toplanmadan önce heyeti temsiliye reisi sıfatıyla, Mustafa Kemal Paşa ve Meclis toplandıktan sonra, bütün Meclisin kararıyla Türk milletini aydınlatmak ve iç ayaklanmaları bastırmak için şu tedbirler alınmıştır:
a. Gönen, Biga bölgesinde, Anzavur isyanını bastırmakla görevlendirilen 61'inci Tümen Kumandanı Kâzım ve 56'ncı Tümen Kumandanı Bekir Sami beylere ''Millî birliği bozacak mülkî ve askerî memurlar hakkında'' heyeti temsiliye reisi Mustafa Kemal imzalı 11 Nisan 1920 tarihli beyanname ile azil, hapis ve idam gibi her türlü cezaları uygulamak yetkisi verildi.
b. ''Anadolu Müslümanları'' imzasıyla ''İstanbul gençliğine ve kahraman ordunun zabit ve neferlerine'' başlıklı beyanname,
c. BMM reisi Mustafa Kemal Paşa'nın 25 Nisan 1920 tarihli beyannamesi: ''Padişah ve halifeye isyan sözünü ortaya atıyorlar. Millet Meclisi, padişahı kurtarmak, Anadolu'nun parçalanmasına mani olmak ve payitahtı ana vatana bağlamak için çalışıyor. Yemin ederiz ki padişaha isyan sözü bir yalandan ibarettir. Maksatları, vatanı müdafaa eden kuvvetleri yok etmek, memleketi müdafaasız bırakarak elde etmektir...''
d. Meclisin padişaha telgrafı: ''İstanbul'da, düşman askeri bulundukça, öz vatanın toprakları üstünden düşman ayakları çekilmedikçe, biz, mücahedemize devam edeceğiz. Meclisin, ilk ve son sözü padişah ve halifeye sadakattir.'' 28 Nisan 1920.
e. 16 Mart 1920'den sonra, İstanbul hükûmetlerinin akdettikleri ve edecekleri bütün antlaşma ve anlaşmalar hükümsüzdür. 29 Nisan 1920.
f. ''Hiyanet-i vataniye'' kanununun kabulü. 29 Nisan 1920 (I. Hilâfet ve saltanat makamını ve memalik-i şahaneyi yabancılardan kurtarmak ve taarruzları def maksadıyla kurulmuş olan BMM'nin meşruiyetine, kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet edenler veya ifsadda bulunanlar vatan haini sayılırlar. 2. Bilfiil hiyanet-i vataniyede bulunanlar asılarak idam olunurlar.''
g. Barış için heyetler göndermek ve barış yapmak hakkı Büyük Millet Meclisine aittir. 2 Mayıs 1920.
h. BMM irşad ve şer'iye encümenlerinin memlekete ve İslâm âlemine beyannameleri, 9 Mayıs 1920.
i. Damat Ferit'in vatandaşlık haklarıyla tecridi, 13 Mayıs 1920 (92).
j. İstiklâl mahkemeleri kurulması. 18 Ağlustos ve 26 Eylül 1920.
Dördüncü Damat Ferit kabinesinin, sözde Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına karşı aldığı tenkil tedbirleri, gerçekte bütün Türk milletine karşı yöneltilmişti. Bununla, Mustafa Kemal Paşa, şahsen ''âsi'' olmaktan çıkmıştır. İstanbul'un davranışına karşı alınan tedbirler de, bütün Türk milleti adına Büyük Millet Meclisi tarafından alındığı için er geç, milleti zorla esarete mahkûm etmek isteyen padişah ve Damat Ferit hükûmetinin yenileceklerinden şüphe edilemezdi.
Yukarıda ana çizgileriyle belirtilen tedbirler sayesinde iç ayaklanmalar, büyük fedakârlık ve kuvvet kullanılması bahasına olsa da, kontrol altına alınmış, fakat Batı Anadolu'da Yunanlılara karşı kurulmuş olan millî cephe de çok zayıf düşmüştü. Bu durum, dış düşmanların varmak istedikleri bir sonuçtu. Bu sırada Türk mukavemetini büsbütün kırıp öldürücü barış antlaşmasını Türk milletine kabul ettirmek işini yine Yunanistan üzerine almakla, İzmir çıkarmasından sonra, altından kalkamayacağı ikinci bir maceraya atılıyordu. 22 Haziran 1920'de başlayan Yunan taarruzu karşısında; Burhaniye-İvrindi-Soma-Akhisar-Salihli-Nazilli çizisindeki çok zayıf millî cephemiz, iki günde çöktü. İki hafta içinde, Nazilli-Alaşehir-Bursa çizisine kadar ilerleyen Yunanlılar, üçüncü bir taarruzla Doğu Trakya'yı (20-25 Temmuz 1920) ve Uşak bölgesini (29 Ağustos 1920)'de ele geçirdiler (93).

Damat Ferit hükûmeti, 22.6.1920 Yunan taarruzunu tasvip ediyor ve irticaa da taviz veriyor
Yunan istilâ ve tecavüz hırsının Anadolu'da ve Trakya'da dört ay için duraklaması, Büyük Millet Meclisine Anadolu'da iç ayaklanmaları tasfiye etmeyi ve muntazam bir ordunun çekirdeğini kurmayı kolaylaştırmıştır.
Damat Ferit hükûmetinin, kolaylaştırdığı ve öncülüğünü yaptığı 22 Haziran 1920 Yunan taarruzunu nasıl karşıladığı, aynı kabinede Adliye Nazırı Ali Rüştü Efendinin bir İstanbul gazetesine verdiği mülâkattan açıkça anlaşılmaktadır. Bu konuşmanın Yunan taarruzuyla ilgili parçaları şudur:
''Hükûmet, Yunan ordusu tarafından yapılan harekâtı protesto etmek niyetinde midir?
- Hükûmetimiz Mustafa Kemal taraftarlarını resmen mahkûm etmiş ve hilâfetle vatana hain olduklarını ilân eylemiştir. Binaenaleyh vazifesi, âsilere lâyık olduğu cezayı vermekti. O halde, kendi programımıza dahil bulunan bir hareketi neye protesto etmeli?
- Bu hareket mühim güçlüklerle karşılaşacak mıdır?
- Hayır, bunun da sebebi şudur ki Mustafa Kemal ordusu, öteden beriden toplanmış haydutlardan, sabıkalılardan ve sırf yağma hırsıyla hareket eden birtakım şahıslardan mürekkep, teşkilâtsız, inzibatsız ve mümaresesiz bir ordudur.
- Fikrinizce harekât uzun sürecek mi?
- Asker değiliz. Fakat, intibaım şu merkezdedir ki General Paraskevupolos'un ordusu şimdi sür'at ve şiddetle hürekâta devam eyleyecek birkaç haftada Ankara surları önünde bulunacaktır.
- Bazı haberlere göre Mustafa Kemal taraftarları arasında anlaşmazlık başgöstermiştir.
- Bu söylentilere dair henüz bir resmî havadis almadık. Fakat doğru olduğuna kaniim. Zira vilâyetler ahalisi, harbin o ağır tecrübesinden sonra, bütün kuvvetiyle barış ve sükûn istemektedir. Halbuki, Mustafa Kemal, her çeşit fedakârlıklar ve yoksulluklar usulünü, ilelebed devam ettirmekten başka bir şey istemiyor.
- Erzurum Ordusu Kumandanı Kâzım Karabekir'in Mustafa Kemal ile münasebetini kestiği ve bu vilâyette istiklâlini ilan ettiğine dair dolaşan başka söylentiye ne dersiniz? Buna dair hiçbir bilgim yoktur (94).''
Diğer taraftan, aynı kabinenin Maarif Nazırı da, okullara yayınladığı bir bildiride ''Darülfünun (Üniversite) ve okullar öğrencilerinin, politika ile uğraşmalarını ve dışarıdaki kulüplere grimelerini' ve ''öğretmenlerin bir siyasi partiye gireceklerin öğretmenlikten çekilmelerini'' is temiş ve ''devletimiz, Osmanlı Devleti olarak kurulmuştur. Milletimiz Osmanlı milletidir'' demiştir (95).
''İrtica ve şiriatçilik''in, geçici olarak, Damat Ferit kabinesinde Türk toplumunu, İkinci Meşrutiyet'ten dahi ne kadar geriye götürdüğünü göstermek üzere, umumi harp içinde (1917) adliye nezaretine bağlanan şer'i mahkemelerle, kazaskerlik ve evkaf mahkemelerinin yeniden şeyhülislamlığa geri verildiğini (4 Mayıs 1920) burada açıklamak yerinde olur (96).
Sayın Profesör Jaschke, baş tarafta, özette belirtildiği gibi İzmit bölgesindeki çarpışmalardan sonra General Milne'in Kocaeli yarımadasındaki birliklerini daha toplu olarak ''Tuzla - Kilya'' çizgisine geri aldığını ve 13 Mayıs 1921'de, Türk - Yunan çarpışması karşısında ''Milli kuvvetlerin Derince'nin iki mil doğusunu geçmemek üzere bir anlaşmaya varıldığını'' kaydetmektedir. İngilizlerin Kocaeli yarımadasında çekildiklerini çizinin ''Tuzla - Kilya'' olarak gösterilmesinde bir baskı hatası olduğunu sanıyorum. Kilya, Gelibolu yarımadasında ve Çanakkale karşısında bir limandır. İngilizler, Tuzla - Şile'ye kadar çekilmişlerdir. Diğer taraftan, İstanbul'daki Müttefik kumandanlarının kendi aralarında 13 Mayıs 1921'de kararlaştırdıkları tarafsız bölgeyi de, milli devletin tanıdığına dair bir vesikaya rastlayamadım.

5'inci Damat Ferit kabinesinin Anadolu'ya karşı durumu öncekinden farklı mıdır?
5'inci Damat Ferit kabinesinin (21 Temmuz - 21 Ekim 1920) Anadolu'daki kurtuluş hareketini, Sayın Projesör Jaschke'nin ileri sürdüğü gibi, ''Nasihat''le bastırmak yoluna girdiği noktası üzernide durmak gerekmektedir. Bu yeni Damat Ferit hükümetinin de, Anadolu'ya karşı tutumunda, eskisinden farkı büyük değildir. Beşinci Damat Ferit kabinesi de, önceki dördüncü Damat Ferit kabinesi gibi ''sayısını çok mahdut sandığı erbab-ı isyanın tedip ve tenkili ve asayişin iadesi matlup'' olduğunu açıklamıştır. Dördüncü Damat Ferit kabinesi iktidara geldiği günlerde yayınladığı beyannamede de ''Anadolu'nun teskini'' için yine aynı siyaseti tutmuştu. Yalnız o vakit ''İsyana, iğfal veya tehdide kapılarak katılmış olanların affa nail olmaları için bir haftalık bir pişmanlık ve dahalet şartı'' koınmuş iken, bu defa mühlet kaydı kaldırılmıştır. Alemdar gazetesi, beyannamedeki ''umumi af'' meselesini ''biraz geniş ve etraflı'' bulmakta ve bu hususun kesin icraat bekleyen Avrupa devletleri üzerinde ne gibi bir tepki yaratacağını sormaktadır. İkdam gazetesinde çıkan imzasız bir makalede ise ''yumuşamaya doğru mühim bir temayül olan bu farktan başka eski kabine ile şimdikinin, Anadolu'nun teskini siyasetinde, hemen bir fark mevcut değildir'' denilmekte ve beyannamenin Anadolu üzerindeki muhtemel tepkisi üzerinde şu tahminlerde bulunmaktadır:
''Barış antlaşması henüz bize tebliğ edilmediği ve onun tarafımızdan kabul ve imzasına henüz karar verilmediği bir devirde de Anadolu'da harekât-ı milliye adıyla yapılan isyanın muahedemizi hafifletmeye yardım edeceğine dair birtakım efradı millete, bir zahap ve kanaat mevcut olabilirdi. Fakat, muahedenin tebliğinden ve tarafımızdan kabul ve imzasından sonra artık, böyle bir ümit kalmamış olduğu gibi Anadolu'daki isyan hareketinin hikmet-i mevcudiyeti de kalmamıştır... Son Yunan taarruzu da, Kuvayı Milliyenin düşman taarruzlarına karşı sağlam bir mukavemet teşkil etmekten pek uzak olduğunu, feci bir surette göstermiştir'' denilmekte ve ''bugünkü şartlar içinde bu meseleye dair hükümetni siyasetinin, evvelki tecrübelerden ziyade muvaffakiyetle neticelenmek ihtimali ve imkânını görmekteyiz'' hükmüne varılmaktadır (97).
Gerçekte, BMM'nin aldığı karşı tedbirlerle dördüncü Damat Ferit kabinesinin çıkardığı iç ayaklanmalar bastırılmış ve kontrol altına alınmış olduğu gibi Yunan taarruzu da genç milli Türk devletini, ciddi buhranlara rağmen, Mustafa Kemal Paşa'nın azim ve cesareti sayesinde yıkamamıştır. 5'inci Damat Ferit hükümetinin imzaladığı (10 Ağustos 1920), esaretten ve parçalanmaktan başka bir şey ifade etmeyen Sevr antlaşması ise, Türk milletinin, düşmanların tahminlerinin tersine olarak, mukavemet ve mücadele azim ve kararını kuvvetlendirmiştir.
5'inci Damat Ferit hükümeti niçin çekildi?
İç ayaklanmaların bastırılması ve Yunan taarruzunun, beklenilen sonucu vermemesi ve en nihayet Sevr antlaşmasının da, Büyük Millet Meclisi ve bütün Türk milleti tarafından nefretle karşılanması Damata Ferit politikasının iflas ettiğini bütün dünyaya ispat etmişti. Bununla, artık, İstanbul hükümetinin, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, hatta Türk milletine karşı giriştiği ''tenkil hareketi'' kapanmış bulunuyordu. Milli mücadelenin akibeti, bir Türk - Yunan mücadelesi şekline dökülmüştü. Bu tarihi mücadeleyi kazanmak da fedakâr Türk milletine ve kahraman Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa'ya mukadder olacaktı.

Yeni Tevfik Paşa kabinesinin politikası
Damat Ferit'in yerine İstanbul'da iş başına geçen (21 Ekim 1920) Tevfik Paşa hükümetinin, Anadolu'ya karşı tutumu ise büsbütün başka idi. Bu kabine ''Bünye-i vatanda hâdis olan ve devletin varlığını belli olmayan akibetlere doğru sürükleyen ikiliği, devlet ve milletin vakarıyla uygun bir surette kaldırarak milli varlığımızı korumak'' politikasını güdüyordu. Bu politikanın açık ifadesi şudur ki Anadolu, Yunanistan'a karşı yalnız başına giriştiği mücadelede muvaffak olmazsa İstanbul, tekrar Anadolu'ya yeniden hakim olacak, aksi takdirde, yani Büyük Millet Meclisi, Yunan ordusunun hakkından gelecek olursa İstanbul Anadolu'ya bağlanacak ve Osmanlı hükümeti de fiilen ve resmen tarihten silinecekti.
Birinci İnönü zaferi (10 Ocak 1921) ve Ethem isyanının tenkili, (22 Ocak 1921) ikinci ihtimalin üstün geleceğini gösteren ilk ümit verici alamet sayılabilir. Prof. Jaschke'nin yazdığı gibi, İkinci İnönü zaferinden (1 Nisan 1921) sonra, padişahın, Anadolu'yakarşı tutumu değişmiş ve önce fetvalarla ''vatan haini ve âsi'' ilan ettiği vatan şehitlerinin mübarek ruhlarına İstanbul camilerinde mevlitler okutturmuştur.