KÛTU’L-KULÛB (KALPLERİN AZIĞI)
Evi olan bir mütevekkil, evinden çıkarken tedbir gereği kapısını örtmelidir. Çünkü bu hususta cari olan sünnet ve büyüklerin emirleri vardır. Allah Teala, tedbir alma ve sakınma hususunda şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, korunma tedbirlerini alınız". (Nisa/71); "Onların seni fitneye düşürmelerinden sakın". (Maide/49) Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Onu bağla ve tevekkül et" [1]
Kul, kalben insanlara değil de Allah'a dayanıyor oldukça, bu tür tedbirlere başvurması onun tevekkülünü zedelemez. Devesinin kaçması veya yerinde kalması noktasında, kendi tedbirine güvenmeyip Allah Teala'mn tedbirinin güzelliğine güvenirse, tevekkülünü yine bozmuş olmaz. O, evinin kapısını örterken de, evdeki eşyanın olduğu gibi kalmasını, Allah Teala'mn tercihine ve takdirine bırakmış olmalıdır. Tevekkül sahibi kul, her konuda Rabbinin hükmüne teslim olur. 36..
Çünkü Allah Teala bir kulunu, her hangi bir konuda kendisine tevekkül etme makamına yükselttiği zaman, ona verdiği herşeyde tevekkül sahibi kılar.
Kul, tevekkülde olduğu gibi tevbe makamında bulunabilmek için de herşeyde ve herşeyi ile Allah'a yönelmelidir. Ancak böyle davrandığında O'nun sevgisine mazhar olan tevbekârlar arasında yer alabilir.
İşte bu nedenledir ki Allah Teala, "Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever" (Al-i İmran/159) ve "Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri sever" (Bakara/222) buyurmuştur. O, bunun yanısıra "Bir şeye tevekkül edecekler, yalnız Allah'a tevekkül etsinler" (İbrahim/12) buyurmuştur. Bu ayetin tefsirindeki en güzel görüş; bir konuda Allah'a tevekkül eden kulun, hayatın bütün sahalarında Allah'a tevekkül etmesi gerektiği yönündeki görüştür. Diğer görüş ise, birtakım şeylerde O'na tevekkül eden kulun, her tevekkülünde yalnız O'na tevekkül etmesi şeklindeki görüştür. Çünkü bir konuda vekil kılman kimseye, sadece o konuda tevekkül edilirken, diğer konulardan her birinde ayrı ayrı tevekkül etmek gerekir
Tevekkül, peygamberlerin en yüce makamlarından, sıddıklarla şehitlerin en üstün derecelerinden biridir. Tevekkülün hakikatine eren kimse, tevhidin de hakikatine erer. Böyle birinin imanı kemale ulaşarak, büyük derecelere nail olur. Şirkin her türlü göstergesinden ve şeytanın bütün gizli tasallutlarından uzak kalır. Şeytan böyle bir kul üzerinde asla hakimiyet kuramaz.
Allah Teala da bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Onun iman eden ve Rableri'ne tevekkül edenler üzerinde hiçbir gücü yoktur.. Onun gücü, ancak kendisini dost edinen ve Allah'a şirk koşanlar üzerindedir". (Nahl/99-100) Görüldüğü gibi Allah Teala, şeytanın
insan üzerindeki etkisini kaldırmayı sırf iman etmeye bağlamamış, tevekkül etmeyi de gerekli kılmıştır.
Tevekkül bahsini bu kadar ayrıntılı ve derinlemesine açıklamamızın bir sebebi de budur. Çünkü tevekkül makamına, Vekil'i hakiki anlamda müşahede etmek üzere nail kılman bir kimse, yakini imanın makamlarına ve takva ehlinin hallerine daha rahat olarak ulaşabilir. Nitekim Abdullah b. Mesud (ra) bu hususta şöyle demiştir: Tevekkül, imanın özüdür.
Tevekkül sahibi bir kul, bu tevekkülünde bir takım sebepler, şahıslar, gayeler ve değişik şeylerle sınanabilir. Bu sınava, diğer makam sahipleri de maruz kalabilirler. Bu bela ve imtihanlardan sonra kulun üzerinde, şeytandan bir esinti veya kuruntu kalabilir. Ancak onunla asla birleşip kendine hakim olmasına izin vermez. Allah Teala, bu tür sınavlarla kulun tevekküldeki dürüstlüğünü sınayarak, Vekil'ine bakışım görmek ister. Sonuçta da, tevekkülünde dürüst olan mukarrebunu ödüllendirmeyi, ya da tevekküllerinin mücerred bir iddiadan ibaret olduğunu göstermeyi murad eder. Böylelikle dürüst olmayanlar, yalanlarını bizzat kendileri görerek tevbeye yönelirler.
O, bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Allah Teala'nm sadık olanları sıdkları sebebiyle ödüllendirmesi için". (Ahzab/24) Tevekkül edenlerin ödüllendirilmesi, tevekküllerindeki sıdklan sebebiyle olur. Sıdk hil'ati, onların nişanesi olur. Allah Teala bundan sonra şöyle buyurmuştur: "Münafıklara da dilerse azap eder, ya da onların tevbelerini kabul eder". (Ahzab/24)
Tevekkül iddiasında bulunanlar için en iyi hal, tevbedir. Onlar, tevbe sayesinde içinde bulundukları zulmetten çıkabilirler.
Allah Teala buyurdu ki: "İnsanlar, 'İman ettik' demekle, imtihan edilmeksizin bırakılacaklarını mı sandılar?". (Ankebut/2) Daha sonra da geçmiş ümmetlere mensup kulları tarafından yaşanmış bir sünnetini haber vererek şöyle buyurmuştur: "Andolsun Biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları bilecektir". (Ankebut/3); "Allah Teala'nm sünnetinde asla değişme bulamazsın". (Ahzab/23)
Tevekkül eden kul, evinden çıkarken Allah Teala'nm emri ve Resulü'nün (sav) sünneti gereği, yukarıdaki gerçeklere inanarak
şöyle demelidir: "Allahım, evimdekilerin tamamı, eğer onları alacak birini musallat ettiysen Senin yolunda benden o kimseye sadaka olsun". Bu kimsenin evindeki eşyası alınırsa, bu hususta aşağıdaki yedi muameleden biri geçerli olur:
1. Allah Teala'ya olan tevekkülü ile O'nun emrini dilediği gibi tedbir edişini ve bu yöndeki seçimini kabullenir. Kalması halinde kendisini fitneye düşürebilecek şeyleri onun elinden çıkarmasını ve dünya malını eksiltmesini anlayışla karşılar.
2. Allah Teala, sevdiği şeyleri kaybettirmek suretiyle kulunun sadakat ve teslimiyetim, ya da yalanını açığa çıkarmak için onu seçmiş ve imtihan etmiş olabilir. Eğer kul, Rabbinin bu güzel imtihanından dolayı O'na hamd ve şükürde bulunup nefsi noktasında herhangi bir rahatsızlık hissetmezse şükür ve rıza ehlinin sevabına nail olur. İLm-i meknûn yani gizli ilimde O'nun bir peygamberinden bu yönde bir haber nakledilmiştir: "O peygamber şöyle demişti: (Ey Rabbim, Senin velilerin kimlerdir?' Buyurdu ki: 'Kendisinden sevdiği şeyi aldığım halde Bana teslimiyet göstermeye devam edenlerdir".
3. Nefsi burukluk hissedip serzenişte bulunmasına rağmen, sabır, sükunet ve Allah Teala'ya hüsn-ü senada bulunmak suretiyle nefsiyle cihad edip kullara şikayette bulunmayı terkeden kimsedir. Bu da, sabır ve mücâhede ehlinin sevabına nail olur.
4. Bir Önceki makamda bulunmayan kimsedir. Çünkü onun tevekkülünün boşluğu ve içinde sakladığı yalan, birinci muameleye göre ortaya çıkmıştır. O da bunu itiraf etmiş ve Rabbi'nden özür dileyerek O'na dayanmış ve önünde boyun eğmiştir. Bu da, ilim sahibi kılma ve beyan bakımından sevaba vesile olabilir. Çünkü Allah Teala'nın takdirine rıza göstermemek, sabırsızlık etmek ve aslında Allah Teala'nm olan eşyasının kendi elinden alınıp başkasına devredilmesine öfkelenmek suretiyle tevekkül iddiasında samimi olmadığını öğrenmiştir.
O, içine düştüğü bu hal ile, kenüi elindekinin, aslen Allah Teala'nm bir tür hazinesi olduğunu görmüş olmaktadır. O'nun tarafından başkasına havale edilen şeyler de, asıl itibarıyla kendisinin değildir. O, bu eşya için sadece bir emanetçidir. Ama Allah Teala, kendisine emanet ettiği o malları geri aldığında, buna üzülerek tepki
göstermiştir. Halbuki malın gerçek sahibi, malını alarak başka birine emanet, ödünç veya rızık olarak vermiş bulunmaktadır.
Bu makamda yeralan tevekkül sahibi, şunu bilir: Allah Teala, kendisine dünya mülkünden bir mal ve ahiret melekûtundan bir şeyler verdiği zaman, bunlar kendisi için rızık olmuştur. Ancak o, yakini imanının zayıflığı ve zühdünün eksikliğinden dolayı dünya rızkını, ahiret rızkına tercih etmiştir. Bunun yegâne sebebi, dünya malına olan düşkünlük, aşırı rağbet ve istekliliktir. Tevekkül sahibi, bunları gerçek anlamda öğrendiği zaman, Allah Teala sayesinde başka birinden aldığı eşya veya malın, asıl itibarıyla kendi eline verilmiş bir emanet olduğunu bilir. Bu hususlarda gösterilen cahillikler, hakiki tevekkül ehline göre günah, yakin ehline göre de, tevbe ve istiğfar gerektiren hallerdir.
Tevekkül sahibi bir kul, herşeyden önce şunu bilir: Allah Teala, bedenler için dünya mülkünden bir şey, ya da kalpler için ahiret melekûtundan bir şey hibe ettiği zaman onu asla geri almaz. Dünya mülkünden bir şey verdiğinde, bu şey tüketilinceye veya eskiti-linceye kadar o kimsenin uhdesinde bırakılır. Ahiret adına verdiği iman, ilim ve amel ise, kendisinden yine alınmaz, aksine geliştirilip arttırılarak onun için ahiret yurduna saklanır. Ama Allah Teala, dünya veya ahirete ait birşeyi o kimseye emanet ya da borç olarak da verebilir.
Verdiği bu tür şeyleri, dünya hayatında iken geri alması gerekir. Çünkü O'nun hikmeti, bu şeylerin iadesini gerektirmektedir. Hibe ettiği şeyleri nasıl onun uhdesinde bırakıyorsa, bunları da ondan geri alır. Yakini iman sahibi bir mütevekkil, Allah Teala'nm hazinesi sayılan eline ödünç veya emanet olarak bıraktığı bir şeyi, yine O'nun hazinesi olan başka birinin eline naklettiği zaman üzül-memelidir.
Allah Teala naklettiği bu şeyi ikinci kişiye hibe olarak vermiş olabileceği gibi, kendisini sınamak için emanet olarak da vermiş olabilir. Bir zaman sonra o şeyi, onun elinden de alarak başka birine verebilir. Çünkü evden çıkan, bir şeydir. Allah Teala'nm ise her şeyde bir hikmet ve imtihanı saklıdır.
Bu tür şeyin kaybından dolayı duyulan üzüntü ve acı, ariflere göre bir-cinayet, müminlere göre ise ihanettir. Onlar, tıpkı günah
işlediklerinde yaptıkları gibi bunlardan dolayı da tevbe ve istiğfarda bulunurlar. Çünkü onlar, yukarıda açıkladığımız hakikatlere şahit olmuşlardır. Allah Teala da onlara, kaçan dünyalık için üzül-memeyi, gelen dünyalık içinse fazla sevinmemeyi emretmiştir. Gelen de, giden de, Allah Teala tarafından bilinmiş, sonra O'nun tarafından yazılmış, bunun ardından kendilerine bildirilmiş ve meydana çıkarılmıştır.
Yakini imanları onlara, apaçık Kitab'da şunu göstermiştir: "Yeryüzünde ve canlarınızda yaşanan hiçbir musibet yoktur ki onları yaratmamızdan önce bir Kitab'da yazılmamış olsun". (Hadid/22) Buna göre, mallara ve canlara gelen her musibet, insanların yaratılmasından çok Önce yaratılmıştır. "Onları yaratmamızdan önce" ifadesi de bunu göstermekte ve bütün musibetlerin, yeryüzü ve insanlık yaratılmadan önce yazılmış olduğunu beyan etmektedir.
Bu ayetin tefsirlerinde değişik yorumlar yapılmış ve bazılarında, 'Canları yaratmamızdan önce', bazılarında da 'musibetleri yaratmamızdan önce' anlamının murad edildiği söylenmiştir. Allah Teala bu ayetinin devamında ise şöyle buyurmaktadır: "Ta ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah Teala'nm size verdiğiyle sevinip şımarmayasımz". (Hadid/23) Ayetten anlaşılacağı üzere, yitirilen bir şey için duyulan üzüntü, kazanılan bir şey için duyulan sevinç gibidir.
Kul, Rabbi'nin emrettiğinin zıddında veya O'nun istediğinin dışında bulunmaktan utanmaz mı? Oysa, aslen kendisinin olmayan bir şeyi yitirdiğinde üzülmekle, kendisinden alman bir şey için hü-zünlenmekle, ya da kendisinin olmayan bir şeyin varlığına sevinmekle böyle yapmaktadır.
Kendisine verilen şeyin, ilelebed elinde kalacak bir hibe mi, yoksa bir süre sonra geri alınacak bir emanet mi olduğunu ise bilmemektedir. Allah Teala, verdiğini onun elinden geri aldığı zaman, onun kendine ait olmayıp sadece bir emanet olduğunu anlayarak üzülecektir. Böyle biri yakinen iman ettiğinde şüpheli, bildiğinde cahil ve zühd göstermesi gereken şeyde arzulu demektir. Bu ne büyük bir şüphedir!
Bu şüpheye rağmen, kendisini tevekkül sahibi sanmakta, Allah Teala ile müstağni, imanen kuvvetli ve Allah Teala'nm hükümle-
rindeki takdirinin mecralarına şahit olan zatların makamlarında bulunduğunu iddia etmektedir. Kul, yalancı olduğunu bildiği zaman, yalancıların teslimiyetiyle teslim olup asılsız tevbekârların tevbesiyle tevbe eder, asla sadıkların sözlerini dile getirmeyip Allah dostlarının nazıyla nazlanamaz. Allah Teala'mn böyle kimselere hallerini göstermesi, onları eğitmek ve hakettiği sevabı vermek için olur. Bu da kusur ehlinin sevabıdır.
5. Malı alman kulun, yitirdiği her dirheme karşılık Allah yolunda sarfedeceği ve lehinde hesap edilen yediyüz dirheminin bulunması. Kendisi, böyle bir şeye Önceden niyet etmiştir. O, evinden bir şeyi alınmasa da aynı şekilde davranacak bir kuldur.
Bunu da Allah Resulü'nün (sav) şu hadisinden çıkarmaktayız: "O, menisini dışarı bırakmayıp rahme indiren bir kimseye, bu ilişkisinden dolayı dünyaya gelen, yaşayan ve Allah yolunda öldürülen bir çocuk sevabı verileceğini bildirdikten sonra, çocuğu olmaması halinde şöyle diyeceğini haber vermiştir: 'Onu yaratacak da, rızık verecek de Sensin. Onun yaşaması da, ölümü de Sana bağlıdır. Ben, nutfemi gereken yere bırakıyorum. Bundan sonrası, Senin hükmünde dir".
6. Devesini alan din kardeşine günah yazılmaması için, onu kendisine sadaka olarak vermesi. Bu durumda, din kardeşine gösterdiği şefkatten ve Rabbi'nin ahlakıyla ahlaki anmasından dolayı sadakasının yanısıra ikinci bir sevap daha kazanır. Çünkü bilmeyerek günah işleyen bir kardeşine iyi gözle bakmış, kendisine haksızlık eden birini affederek ihsan sahiplerinin derecesini kazanmış ve takva ehlinin makamlarının hakikatine ermiştir.
Böyle biri, ecri Allah Teala'ya düşen kullar arasında yer alır. Allah Teala da onun için, hiçbir nefsin bilmediği göz aydınlığını saklar. Bu kul, Allah Teala'mn emrinin nasıl cereyan ettiğini, kendi devesini alan kimsenin kötü bir kaza ile sınandığım ve onun yerine konulmayarak himaye edildiğini iyi bilir. Bu nedenle de, sınanan insanlara merhamet göstermekte ve kendisini himaye eden Rab-bi'ne hamdetmektedir. Rabbi'ne olan şükrü onu, haksızlık edenlere beddua etmekten alıkoymaktadır.
Ariflerden bir zat, arkadaşına şöyle dedi: 'Marifet ehli, neden kendilerine haksızlık edenleri kınamazlar?'Arkadaşı, 'Bilmiyorum'
dedi. Arif şu karşılığı verdi: 'Çünkü onlar, Allah Teala'mn bunu kasden yaptığını, haksızlık edenlerin de kendileriyle imtihan edildiğini bilirler. Bu yüzden de, onlara merhamet ederler*. Bu tavır, kendisine zulmeden din kardeşine yardım etmenin ve Allah Resulü'nün (sav) bu konudaki buyruğuna uymanın gereğidir.
O, buna özendirerek şöyle buyurmuştur: "Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et". [2]Burada zalime yardım etmek, onun zulmüne engel olmak şeklindedir. Din kardeşi onun malına yönelik bir günah işlediğinde onu affederek, zulme düşmesini engellemiş olur. O, kardeşini suç işlerken gördüğünde, malı almasını engelleyerek veya kendisini affederek malı ona hibe edecektir. Onu affetmesi, görmesinin yerine geçer.
Giden malı konusunda zühdün hakikatine ermesi. Ebu Süleyman ed-Darani, Malik b. Dinar'ın (ra) Muğire'ye, 'Git ve evdeki küçük kovayı al, ona ihtiyacım yok' dediğini duyduğunda, 'Neden?' diye sordu. Çünkü o kovayı kendisi hediye etmiş ve Malik de (ra) bu hediyesini kabul etmişti.
Malik (ra) şöyle cevap verdi: Şeytan, daima bana vesvesede bu-lunyor ve hırsızın onu çaldığını fısıldıyor. Malik b. Dinar (ra) kapısını kilitlemeyip bir iple bağlardı. Bazan da şöyle derdi: Eğer sokak köpekleri olmasa, ip dahi bağlamam.
Ebu Süleyman ed-Darani, bu davranışın sufilerin kalbi zaaflarından kaynaklandığını söylemiştir. Dünyada zühd sahibi olan bir zatın, evindeki eşyayı kimin aldığını düşünmesi yersizdir. Hakikat da Ebu Süleyman'ın ifade ettiği gibidir. Çünkü zühd sağlıklı olduğu zaman, rıza ve teslimiyet de onun muhtevasına girer. Gerçi Malik b. Dinar'ın (ra) sözünün de doğruluk payı vardır. O da, bu tür bir vesvese ile Allah Teala'ya karşı masiyette bulunmayı hoşgörme-miş, verdiği kovanın masiyet sebebi olmasının önüne geçmiştir. Ancak Ebu Süleyman'ın sözü, tevekkül ve rızaya yakınlığı bakımından daha yüce bir makama sahiptir.
Ev eşyasının kaybına dair yukarıda aktardığımız hüküm ve bilgiler, yolculukta veya yurdunda bulunup mal kaybeden herkes için geçerli olduğu gibi, kendi canı veya ailesi noktasında bir musibete maruz kalan kimseler için de aynen caridir.
Kul, yukarıda naklettiğimiz hüküm ve muamelelerin tamamına kalbiyle iman ettiği ve onları vicdanına iyice yerleştirdiği zaman, dile getirmesi, ya da açığa vurması gerekmez. İnsanların iman bakımından en ileri, yakin bakımından en güzel olanları, yitirdikleri dünyalıklara en az üzülen ve tasalananlardır. Onların rıza ve şahitlik bakımından en derin ve nüfuzlu olanları ise, dünyalık kaybetmeyi şükür gerektiren bir nimet olarak görenlerdir.
İnsanların iman bakımından en eksik, yakin bakımından en zayıf olanları ise, yitirdikleri dünya malları için, en çok tasalanıp ke-derlenenlerdir. Bunlar, aynı zamanda en çok şikayette bulunan ve en az şükredenlerdir. Musibet ve belalar, insanların dünyaya verdikleri değeri ve zühdlerini ortaya çıkaran imtihanlardır. Bu me-yanda, Allah Resulü'nün (sav) şu dua hadisini anmak gerekir: "Sen'den, sayesinde dünya musibetlerinin bize hafif geleceği bir ya-kini iman niyaz ederim". [3]
Yitirilen dünyalık için duyulan şiddetli keder ve tasa, dünya sevgisinin delili olduğu gibi, Mahbub'a imanın zayıflığının da alametidir. Kaybedilen dünyalıklar için az tasalanmak ise, dünyaya önem vermeyisin yani zühdün delili olduğu gibi, Allah Teala'ya imanın da güçlülük işaretidir. Devesini kaybeden bir tevekkül sahibi, onu aynı anda bulursa, yanında alıkoymasının bir sakıncası olmadığı gibi, niyetinden dolayı hakettiği ecri de alır.
Bu söz ve ona olan inancın, kul evden çıkarken, hayvanını bir yere bırakırken, ya da yolculuğa çıkarken bulunmasının ona bir yarar sağlayıp sağlamadığını bilemiyorum. Allah Teala'nm onda baki kalmasını istediği bir şeyi yitirme ihtimalini öne almaması, ya da Allah Teala'nm onun elinden çıkmasını murad ettiği bir hayvanı bağlamayı tercih etmesi bu kimseye zarar vermez.
Ama, her şartta tevekkül hallerinden ve üstteki muamele makamlarından biri üzere olmasına rağmen, vera' noktasında dünya malını yitirmeden doğan eksiklik kapılarından birinde durmuş olur. Bu, onun bir eksiğidir. Çünkü yitirme ihtimali bulunan şey hakkında Allah Teala'ya tevekkülü tam tutsa ve onun hakkındaki emri Rabbi'ne havale etse de, daha sonra o mal veya hayvanın kendisine geri verilmesini iyi görmektedir.
Vera' bakımından ona malik olmaya kalkışması ve o mal hakkında geri almayı uygun görmesi edebin güzelliği noktasında müs-tehap görülmemiştir. Zira o, sözkonusu mal veya bineği daha önceden Allah yolunda sadaka kılmıştır. Eğer bu niyetinden cayarsa, o zaman tevekkülü zedelenmiş olmaz. Çünkü işi Vekil olan Allah Teala'ya havale etmesi, her iki halde de sahihtir. O mal veya bineği geri alması ise, Allah Teala'nm önceden kendisine bahşettiği şeyi, yeniden ona vermesi sayılır.
Bu konuya örnek olması bakımından şu hadiseyi nakledebiliriz: Abdullah b. Ömer'in (ra) devesi çalınmıştı. Yoruluncaya kadar deveyi aradı. Sonra da, 'Allah yoluna (sadaka) olsun' dedi ve mescide girdi. İki rekat namaz kılmıştı ki, bir adam gelerek, 'Ey Ebu Abdur-rahman, deven falan yerde' dedi. Bunun üzerine, ayakkabısını giyerek gitmeye yeltendi. Sonra ayakkabısını çıkartarak 'Allah Te-ala'dan mağfiret dilerim' dedi ve yerine oturdu. Yanındakiler, 'Gidip deveni almayacak mısın?' diye sordular. O da, 'Allah yolunda (sadaka) olsun' demiştim' dedi.
Ariflerden bir zat, şunu nakletmişti: 'Dostlarımdan birini ölümünden sonra rüyamda gördüm ve, 'Allah Teala sana ne yaptı?' diye sordum. Şu cevabı verdi: Bana mağfiret etti ve beni cennete koydu. Sonra cennetteki meskenlerim bana sunuldu, hepsini de gördüm'. Bunu söylerken birden daldı ve hüzünlendi. Ben, 'Cennete girdiğin ve Rabbi'nin mağfiretine nail olduğun halde neden hüzünleniyor-sun?' diye sordum. Derin bir nefes aldı ve şöyle dedi: Evet, kıyamet gününe kadar da hüzünlü olmaya devam edeceğim. 'Peki neden?' diye sorduğumda şöyle cevap verdi: Cennetteki meskenlerimi gördüğüm zaman, İlliyyun'daki makamlar da bana sunulmuştu. Bunların benzerini daha Önce hiç görmemiştim. Onları gördüğüme çok sevindim ve girmeye yeltendim. O esnada yukarıdan biri seslenerek; onu uzaklaştırın, burası ancak yolu devam ettirenler içindir, dedi. Ben de, yolu devam ettirmek nedir? diye sordum. Bana şöyle dendi: Sen dünyada iken, yitirdiğin bir mal için, 'Allah yolunda sadakam olsun', derdin. Ama sonra, cayarak onu alırdın. Eğer Allah yolunda olanı devam ettirseydin, biz de senin içeri devam etmene izin verirdik.
Rebi' b. Haysem hakkında şu olayı naklederler: Rebi'in atı çalınmıştı. At, yirmi bin dirhem değerinde bir hayvandı. Hırsızlık, kendişine haber verilmesine rağmen onu aramaya kalkışmadı ve ara vermeksizin namazına devam etti. İnsanlar, yanına gelip onu teselli etmeye çalıştıklarında şöyle dedi: Atı çekerken onu gördüm. Bunun üzerine, 'Peki neden engel olmadın?' diye sordular. O da şu cevabı verdi: -Namazı kasdederek- O an, benim için çok daha güzel bir uğraştaydım. Bunun üzerine onu kınamaya başladılar. Rebi' şöyle dedi: Böyle yapmayın, hayır söyleyin. Ben o atı, o kimseye ta-sadduk ettim.
Ariflerden bir zata, çalman bir malı hakkında, 'Onu çalarak haksızlık yapana beddua etmeyecek misin?' denilmişti. Arif şu karşılığı verdi: O kula karşı şeytanın yardımcısı olmak istemem. Bunun üzerine, 'Ne dersin? Çalman malın geri gelse onu alır miydin?' diye sordular. O da şu cevabı verdi: Dönüp bakmazdım bile. Çünkü ben onu, o kimseye helal kılmıştım.
Başka bir arife de, 'Sana zulmedene beddua et' denilmişti. O da, 'Hiçkimse bana zulmetmedi... O, ancak kendisine zulmetti. Zavallının kendine olan zulmü yetmezmiş gibi, bir de beddua ederek durumunu daha da mı kötüleştireyim?' cevabını verdi.
Bir müslümanın cüzî bir malı kaybolmuştu. Birkaç kişi gelerek onu teselli etmeye çalıştılar. Bunun üzerine onlara şöyle dedi: Beni, dünya işi için teselli etmeyin. Allah'a yemin ederim ki o malın tamamının gidişine bile üzülmezdim. Az bir kısmının gidişine neden üzüleyim?! 'Niçin?' diye sordular. O da şu cevabı verdi: Yitirmemden doğan şükür, beni üzülmekten alıkoydu da, onun için.
Arifler, hırsızlık, gasp ve benzeri bir zulme uğradıkları zaman şöyle derlerdi: Bu, Allah Teala'nm bize olan bir nimetidir. O'nun bizi zalim değil de mazlum kılması, bize yapılan haksızlıktan daha büyük bir nimettir. Selef-i Salih, zulmedenleri küfür ve beddua ile anmaktan çok korkardı . Bu, o kimselerin kendilerine yaptıkları zulmü daha da arttıracak bir şeydi.
Rivayete göre, kendisine zulmeden kimseye dua eden bir adam, bu duasıyla ona galip gelmiştir. Adamın biri, Selefin bulunduğu bir mecliste Haccac'a sövmeye başladı. Selef, o şahsa şöyle dedi: Onun sövgüsüne fazla dalma. Allah Teala, Haccac'm namusuna dil uzatanlardan onun öcünü aldığı gibi, malına el koyduğu kimselerin öcünü de ondan alacaktır. : ,
!! Bir hadis-i şerifte de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kul, zulümden yakınmada da zulmedebilir; kendisine zulmeden kimseye zulmettiği kadar sövgüde ve küfürde bulunmaya devam eder. Sonra da ona zulmedenin onun aleyhindeki talebi doğar ve zulmü aşan miktarını mazlumdan kısas olarak ister."
Ulemadan bir zat, yolunun kesilip malının alındığını şikayet eden bir adama şöyle demiştir: Eğer müslümanlar içinde bunu mubah görenler bulunduğu yönündeki kaygın, malın hakkındaki kaygı ve tasandan daha çok olmasaydı müslümanlara Öğütte bulunmazdım.
Kabe'yi tavaf ederken Ali b. Fudayl'm iki dinarı çalınmıştı. Babası onu hüzünlü bir şekilde ağlarken gördü. 'İki dinar için mi ağlıyorsun?' diye sordu. O da, 'Hayır, Allah'a yemin ederim ki, kıyamet günü bunlar kendisinden sorulacak ve hiçbir delili olmayacak zavallı hırsız için ağlıyorum' dedi.
Bu çerçevede ulemadan bir zata, kendisine zulmeden kimseye beddua etmesi söylenmiş, o da şu karşılıkta bulunmuştu: 'Onun için duyduğum üzüntü, ona beddua etmemi engelleyecek kadar büyük'.
Tevekkül sahibi bir kul, yitirdiği mal kendisine geri getirildiği zaman, eğer Allah yoluna verdiğini belirtmişse ona sahiplenmemelidir. Bu, onun için daha faziletlidir. Allah yoluna koyduğunu devam ettirmelidir. Eğef malı alan kimseye tasadduk ettiyse o zaman bakılır: Malı çalan kimse fakirse ve bu hırsızlığı, ihtiyaç ve fakirlik sebebiyle yapmışsa, sadaka hükmü devam ettirilir. Eğer muhtaç ise, o zaman helallik daire sindedir.
Şeyhlerden biri Mekkeli bir şeyhten şunu nakletmişti: Abidler-den biri, hacılardan birini yanında dikili duran dağarcığını çalmakla suçlamıştı. Şeyh, kendisine dağarcığında ne bulunduğunu sordu. O da ne varsa söyledi. Bunun üzerine onu evine götürdü ve orada söylediği malları tartarak kendisine verdi. Daha sonra abidin arkadaşları, kendisine şaka yaptıklarını ve o uyurken dağarcığını aldıklarını söylediler.
Bunun üzerine o ve arkadaşları, dağarcığın muhtevasını ona veren şeyhe gittiler. Verdiği malı kendisine iade etmek istediler. Şeyh, 'O mal, benden çıktıktan sonra bana dönemez, o artık sizin' dedi. Abidler, 'Bizim buna ihtiyacımız yok' dediler. Ama şeyh 'Alın'
diye ısrar ediyordu. Onların almamaları üzerine, şeyh oğlunu çağırdı ve malı keselere bölerek, ihtiyaç sahiplerine dağıttırdı.
Onun niyeti, verdiği malı Allah yolunda vermek olduğu için, elinden çıkanı geri almak istememişti. Aynı şekilde bir dilenci için ayırdığımız bir somunu, ya da bir fakir için hazırladığımız bir dirhemi onlara rastlayamasak da başka bir fakir veya dilenciye vermeliyiz. Müstehap olan budur.
Bu sıfatları taşıyan insanlar gördük. Ama artık bu yolun izi kalmadığı gibi haberleri de iyice kesildi. Her kim bununla amel ederse, onu diriltmiş ve açığa çıkarmış olur. Bu, eskiden evliyanın sürekli yürüdüğü Allah Teala'ya götüren yollardan biri idi. [4]
Biliniz ki Allah Teala'ya sebepler üzere tevekkül etmek, sözkonusu sebeplerin kul için baki kalmasını, bunları kendine tabi kılmasını, onun üzerinde korunmasını, dünyevi çıkar veya kullardan birinin tercihi doğrultusunda birini öne alıp diğerini tehir etmesini gerektirmez. Aksine bu sebepler noktasında, safdışı etmek ve yoketmek doğruya daha yakındır. Çünkü tevekkül, havass nezdinde zühdün ikizidir.
Tevekkül, kulun tercih ve samimiyetinin açığa çıkması için bir sınama olup dünyalık adına her hangi bir şeyin reddi içindir. Allah Teala da bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Size verilen, geçici dünya malından başkası değildir". (Kasas/60) Tevekkül sahibi kulun bir malı gittiğinde, sabreder, şükreder veya rıza gösterirse tevekkülünde samimi olduğu ortaya çıkar. Tevekkülünde samimi olan tevekkül ehlinin halleri bunlardır.
Eğer çaresizlik ve şaşkınlık gösterirse, tevekkül iddiasında samimi olmadığı ortaya çıkar. Bu tür durumlarda sebat edebilmek için nefs mücahedesinde bulunması gerekir. Eşyanın yokolmasm-dan sonra ona düşen; nefis mücahedesi ve diğer amellerindeki hastalıkları gidermektir. Şayet kulun malı korunur, kendisine acınarak içyüzü ortaya çıkarılmaz ise, dünyada kendisine belli bir değer verilmiş, o da bununla teskin olarak, yolunda huzurlu ve kalben rahat bir şekilde yürümüş olur ki bu da, zayıfların makamıdır. Bu zümreye mensup olanların mallarında bir eksiltme yapıldığı takdirde peygamberlere en çok benzeyen sınav ehlinin makamına geçerler. Eğer imtihanlar olmasaydı, sözde samimi görünenlerin sayıları elbette çok fazla olacaktı.
Tedavinin bırakılması noktasında Allah Teala'ya tevekkülde bulunmak da böyledir. Bu tevekkül, iyileşmeye sebep olmadığı gibi onu erkene de almayacaktır. Hastalıkları azaltmadığı gibi, onları tamamen ortadan da kaldırmayacaktır. Hatta sınama ve temize çıkarma bakımından onları arttırma ihtimali daha büyüktür.
Nitekim Allah Teala bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Ve iman edenleri temize çıkarsın ve kafirleri mahvetsin diye". (Al-i İmran/141) Can ve mal bakımından dünyevi varlıkta bir eksiltme yaşamayıp, bunu da şükür gerektiren bir bir nimet olarak değerlendirmeyen ve Allah Teala'nm engellemesini verişi gibi görmeyen kimse, şükrünü eda etmemek suretiyle sözkonusu nimeti görmezden gelmiş olur.
Halbuki nimete cahil kalıp şükrü terketmek, dünyanın tamamını terketmekten daha ağır bir kusurdur. Böyle bir kulun, mahvolu-şa itilmesinden endişe ederiz. Mahvoluş, nimete nankörlük noktasında kulun bütün varlığının giderek helak olmasıdır. Nitekim Allah Teala, 'Ve kafirleri/nankörleri mahvetsin diye' buyurmaktadır. Neyi mahvedip nimetine nankörlük edenlerden ne kadar eksilteceğini Allah Teala çok daha iyi bilir.
Allah Teala buyurdu ki: "Muhakkak ki sizi, biraz korku, açlık, mallarda, canlarda ve ürünlerde eksilme ile sınayacağız. Sabredenleri müjdele!". (Bakara/155) Burada, fazlası dünyanın bütünü sayılan beş unsurun eksiltilmesinden söze dilmektedir.
Bunların tamamı bile, dünyanın aksine ahiret için sadece bir ziyade ifade edebilir. Çünkü O, ahiret hakkında şöyle buyurmaktadır: "İman eden ve Rablerine tevekkül edenler için Allah Teala'nın . katındaki (ahiret Ödülü) çok daha hayırlı ve bakidir". (Şura/36) Ayette sözedilen kullar, daha sonra tevekkülleri üzere sabretmiş-lerdir.
Onlar Rablerine dayanarak dünya hayatının imtihan ve belala-- rina tahammül göstermişlerdir. Onlar, Vekil Hak Teala'ya olan şahitlikleri ve O'nun hakkındaki hüsnü zanları sebebiyle tevekküllerinde sabır göstermişlerdir. Hallerinin kemale ermesiyle birlikte tevekkülleri üzerinde sabretmeyi de öğrenmişlerdir. Onların makamları bu sebeplerle sürekli yükselmektedir.
Sabır, tevekkülün ilk makamıdır. Bu, Allah Teala'nın kazasını bir imtihan, şükrü de bundan daha üstün görmekle gerçekleşir. Bunun özü de imtihanı bir nimet olarak görmektir. Hepsinin de üstünde rıza makamı yer alır ki o, tevekkül yolunun en yüce makamıdır. Rıza, aynı zamanda muhabbetullah ehli tevekkül sahiplerinin makamıdır.
Allah Teala, tevekkül ehlinin genelim vasfederken de şöyle buyurmaktadır: "Takva sahipleri için Ahiret yurdu daha hayırlıdır. Akletmiyor musunuz?" (En'am/32) Buna göre, Allah Teala1 dan layıkıyla korkan, O'nun hitabını akleden kimse, dünya hayatında başına gelen bela ve musibetler karşısında Allah'a tevekkül eder. Kaçırdığı ve yitirdiği dünyalıklar için üzülmediği gibi, gelen dünyalıklar için de aşırı sevinip şımarmaz. İşte bu, zühdün orta noktası ve tevekkülün başlangıcıdır.
Allah Teala, havassın tevekkülünü haber verirken de şöyle buyurmuştur: "İman eden ve Rablerine tevekkül edenler için Allah katında olan çok daha hayırlı ve bakidir". (Şura/36) Allah Teala'yı layıkıyla akledip O'ndan sakınanlar, O'na hakkıyla tevekkül edenlerdir. Bu sayede fâni olana değer vermeyerek zühd sahibi olmuş ve baki olana rağbet etmişlerdir.
Onlar, akıl sahipleri oldukları için, İlahi Hitab'ı da çok iyi anlamışlardır. Allah Teala, kendi katında olan ahireti ve onun ödüllerini, Zatı'na izafe etmekte ve kullarını ona rağbet ettirmek için de beka yani ebediyet sıfatıyla tanımlamaktadır. Allah Teala, tevekkül ettikleri için böyle açıklayıcı olmuştur. Değer vermeyerek hakkında zühd sahibi olmaları için de dünyayı kullara izafe etmiş ve onu fena yani yokolma sıfatıyla nitelemiştir.
O'na hakkıyla tevekkül eden akıl sahipleri, canlarına bile önem vermemiş ve onları Allah Teala'ya satmışlardır. Peki Allah'a satmış oldukları bir şeye sahiplenebilirler mi? Kul da, sahip oldukları da efendisi olan Hak Teala'nmdır. O, iradeleri doğrultusunda canlarını ve mallarını onlardan satın almış, karşılığında da kendilerine baki kalacak olan ahireti vermiştir. Allah Teala bunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Sizin yanınızdakiler biter. Allah Teala'nın katındaki ise bakidir". (Nalü/96 [5]
Eğer Allah Teala, yeryüzünde ve göklerde yarattığı varlıkların tamamını belli bir ilim üzere kılsa ve bu ilmi kendilerine öğretse, bir akıl üzere yaratsa ve onlara bu aklı çalıştırmayı gösterse, bir hikmet üzere kılsa ve onları bu hikmete sahip kılsa, sonra yarattıklarından her birine bütün varlıkların sayısı, hatta katları kadar ilim, hikmet ve akıl verse, ardından onlara işlerin akıbetlerini açıklasa, sırlara muttali kılsa, nimetlerin içyüzlerini onlara gösterse, cezaların inceliklerini bildirse, dünya ve ahiret lütfunun gizli yönlerini haber verse ve ardından da, 'Kainatın mülkünü size verdiğim akıl ve ilimlerle planlayın, işlerin akıbetlerini müşahede ederek tasarlayın' dese, bununla da kalmayarak bu hususta onlara yardımcı o-lup gerekli kuvvetlerle donatsa, yapacakları planları, hayır-şer, ya-rar-zarar noktalarında Allah Teala'nın takdir ettiğinden bir sivrisinek kanadı kadar bile olsun, eksik veya fazla olmazdı.
Mevcut tedbir ve planlama dışında ne akılların fazla bir keşfi, ne de ilimlerin müşahedesi olabilirdi. Hiç biri, şu anda yakinen yaşadığı ve içinde hareket ettiği şu takdirden başka bir takdiri koyamazdı. Ama insanlar bunu göremiyorlar. Çünkü Allah Teala bu takdirini, akılların tertibine, bilinen sebepler ve vasıtalardan çıkarılan örf ve alışkanlıklara göre Öyle icra etmektedir ki beşeri akıllar da bu kıstaslar üzerine şekillendirilip karakterize edilmiştir.
Ama O, işlerin sonuçlarını gizlemiş, sırları perdelemiş ve aradaki bağlantıları saklamıştır. Dolayısıyla Allah Teala'nın takdir ve tedbirindeki güzellik gizli hale gelmiştir. Bu yüzden de, mütevekkiller dışında insanların çoğu hikmetleri görememiştir. Bu hikmetler ancak ilim sahipleri tarafından akledilebilmiştir.
Allah Teala'nın canlılar ve cansızların dünyasında yarattığı gözle görülebilir en küçük unsurlar sivrisinek ve hardal tanesidir. Bunların her birinde de üç yüz altmış hikmet mevcuttur. O'nun varlıklar üzerindeki hikmetleri, bu varlıkların büyüklük ve faydalarına göre daha da artmaktadır.
Bu husustaki hidayet ve beyanın bir diğer sevabı da kalplerin-deki perdeler kaldırılmış olan akıl sahibi salih kimselerin bütün temennilerinin Allah Teala'nın tedbirine gösterdikleri rızada ortaya
çıkmaktadır. Onlar Allah Teala'nın kendileri için takdir ettiği kaderin kendi temennilerinden daha hayırlı ve Allah katında kendileri için daha faziletli olduğunu bilirler. Çünkü Allah Teala, hüküm sahiplerinin en Adil'idir.
Yüce Allah, imanının azlığından dolayı temennilere yeltenen insanları kınayarak şöyle buyurmuştur: "Yoksa insan için temenni ettiği mi vardır? Ahirette, dünyada (karar) yalnız Allah Teala'nındır." (Necm/24-25) Yani Allah Teala, her ikisinde de insanların temennilerini bir kenara koyarak kendi iradesiyle hüküm verecektir. Zira O, başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Eğer Hakk, onların arzularına uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar bozulup giderlerdi". (Müminun/71)
Tevekkül sahibi, Allah Teala'yı seven, Rabbi ile mutlu olan, dünya ve ahiretin yalnız O'na ait oluşuna ve o ikisinde dilediği gibi hükmetmesine rıza gösteren kimsedir. Kul, aciz olduğu için hiçbir şeye kadir değildir. Muhabbet makamının başı da budur.
Her şeyi Yaratan, Bilen, Gören ve Haber Alan Allah Teala bu hususlarda tedbirinin güzelliği ile bütün yaratılmışlara yeter. Yaratılmışlar hikmeti bilmeye, hükmü müşahede etmeye merhamete, basirete ve kalplerini teskin edecek bir imana ihtiyaç duyarlar.
Bu nokta, yakini iman sahipleri nezdinde sıkıntı ve şaşkınlık doğurmaz. Avam ise zikrettiğimiz tedbir ve takdirle ilgili sırlarla, Allah Teala'nm kudretinin inceliklerini ancak ahirette göreceklerdir. Ahirette perde kaldırılacak ve onun altındaki gökler ve yerlerle ilgili sırlar açığa çıkacaktır.
Allah Teala, alim kullarım dünya hayatında iken bunlara muttali kılmıştır. O, gizlediği ve açıkladığı hususlarda hamd ve şükre layıktır. Her iki durumda da O'nun lütfettiği bir nimet mevcuttur. Bunlarla ilgili her sıfatta bir hikmet ve rahmet saklıdır. Allah Teala, alim kullarım kendi ahlakı ile yarattığı için, onlar Allah Teala'nm ilmini ancak açıklanmasına izin verdiği ölçüde açıklarlar.
Alimler, Allah Teala'nın kaderinin sırrını ancak O'nun bildirdiği kıstasla öğrenebilirler. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: "Hiçbir şey yoktur ki, katımızda hazineleri bulunmasın. Biz onu, ancak bilinen bir kaderle indiririz". (Hicr/21) Alimler, bu hitap ile eğitildikleri için gereken noktada durmayı da bilmişlerdir.
Ebu Süleyman ed-Darani dedi ki: Ben, eşyayı üstten gözlediğimde daha değişik bir tat alıyorum. Ariflerden bir zat ise şöyle demiştir: Eşyanın tamamını, tek bir cevherden çıkmış, tek bir şey gibi gördüğünüzde halkın işitmediğini görür, anlamadığını anlarsınız. Başka bir zat ise şöyle demiştir: O acaipliği görmedikçe ilginçliği göremezsiniz. O acaipliği görmediyseniz tuhaflığı görürsünüz. [6]
Allah Teala'yı hakkı ile takdir eden alimler, Allah Teala'ya dünyevi çıkarlarını koruması, maksatlarına ulaşmalarını sağlaması için tevekkül etmezler. Onlar tevekküllerinde arzuladıkları takdirin gerçekleşme sini, istemedikleri hükümlerin değiştirilmesini, Allah Teala'nın sabık iradesinin kendi akıllarına uygun hale getirilmesini, Allah Teala'nın kullarını sınamak ve imtihan etmek için vazettiği sünnetlerini kendileri için değiştirmesini şart koşmazlar.
Tevekkülün, onların kalplerinde bundan çok daha büyük bir değeri vardır. Böyle alimler, bu tür basitlikleri sergilemeyecek derecede tevekkülün mahiyetini akleder ve bilirler. Eğer bir arif, söz konusu zaaflardan birine kapılarak tevekkül ederse, tevbe etmesini gerektiren büyük bir günah işlemiş sayılır. Onun bu tevekkülü, masiyetten başka bir şey değildir.
Alimler, nasıl cereyan ederse etsin, Allah Teala'nm hükümlerine karşı nefislerini sabretmeye, kalplerini de rıza göstermeye zorlayan kimselerdir. Bir adam, Malik b. Enes'e (ra), 'Ey Ebu Abdullah! Ben Kabe'nin örtülerine sarılarak her türlü günahımdan tevbe ettim ve gelecekte de Allah Teala'ya karşı masiyette bulunmamaya yemin ettim' dedi. Malik (ra), kendisini azarlayarak şunu söyledi: Yazıklar olsun sana! Hakkında hükümlerinin geçerli olmaması üzere Allah Teala'ya karşı yemin etmenden daha büyük bir günah olabilir mi?
Ulemadan bir zat, hikmet ehlinden birine şu beyiti okumuştu: ' .Kazayı cari gördüğümde ki, onda şüphe ve kuşku olmaz \ Yaratanıma bihakkın, tevekkül eder, kendimi kazaya teslim ederim. Onlar, Allah Teala'ya itaatleri sebebiyle, O'nun hoş görmediğini mekruh saymışlardır. Bu, Allah Teala'ya duyulan sevgiden, O'nun hükmüne değer vermekten dolayı duyulan bir kerahettir.
Onların, Allah Teala'nm takdirini mekruh görmeleri sözkonusu değildir. Çünkü, Allah Teala'ya, 'hoş görmediğini niçin takdir ettin, takdir ettiğini niçin mekruh gördün' deme hakları yoktur. Allah Te-ala, onların bu tür sözlerine muhatap olmayacak kadar Yüce, Ulu ve Korkutucu'dur. Gerçek tevekkül sahipleri, Allah Teala'nm takdi-rindeki hikmeti bilir ve O'nun hükmüne karşı sabrederler.
Allah Teala'yı layıkıyla bilen alimlerin tevekkülü, O'nun tevekkül edenleri sevmesinden, işlerin Zatına havale edilişini hak etmesinden ve Kendine teslimiyeti vacip kılmasından dolayıdır. Çünkü, Allah Teala İlk Vekil ve en yüce Kefirdir.
Alimler, Allah Teala'nm şu buyruklarım iyi bilmektedirler: "Allah her şeye vekildir". (Zümer/62); "Sonra, Arş'a istiva etti, işi O tedbir eder. O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez". (Yunus/3) Yine onlar Allah Teala'nm şu buyruğunu da çok iyi kavramışlardır: "Yakin sahibi bir kavim için Allah'tan daha güzel hüküm veren var mıdır?" (Maide/50) Alimler, bu şuura varmak için O'nun şu ayetini de iyi akletmişlerdir: "Allah hüküm verenlerin en iyisi değil midir?" (Tin/8)
Ulemanın bu şekilde tevekkül etmelerinin bir sebebi de; Allah Teala'nm tevekkülü emretmiş, özendirmiş ve imanın hakikati için gerekli kılmış olması da olabilir. Çünkü onlar, Allah Teala'nm şu buyruğunu gayet iyi bilirler: "De ki; sizi gökten ve yerden kim rı-zıklandırıyor? Ya da o gözlere ve kulaklara kim sahiptir?.. Emri kim düzenleyip yönetiyor?" (Yunus/31); "Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah Teala'ya ait olmasın". (Hud/11); "Gökte de rızkınız ve size vadedilenler vardır". (Zariyat/22)
Allah Teala, başka bir ayetinde de kendi Zatı üzerine yemin ederek şöyle buyurmuştur: "Eğer müminler seniz Allah Teala'ya tevekkül edin". (Maide/23) Alimler Allah Teala'dan haya ettikleri, gizli kuşkuları gideren bir imana sahip oldukları, Allah Teala'yı töhmet altına koymaktan sakınmaları ve O'na olan inançlarının sağlamlığından dolayı tevekküle daha çok yönelmişlerdir.
Ulemadan bazıları, bu hususların tamamını gözeterek tevekkül etmiş iken, bazıları da bunların bir kısmım gözeterek tevekkül etmişlerdir. Her kulun tevekkülü Allah Teala'yı tanıdığı sıfattan kaynaklanır. Aynı şekilde tevekkülden her sapış da, kulun yaşadığı zaaftan kaynaklanır.
Herkes Allah Teala'ya yakınlığı oranında itatte bulunur. O'na yaklaşanlar da ilimlerinin elverdiği ölçüde yaklaşabilirler. Kulun ilmi de gaybi oluşumu bilmesi miktarında olabilir. Dolayısıyla ilim, Allah Teala'nm kula olan inayeti oranında artan bir fazilettir. Bunun arkasından ise kaderin sırrı gelir. Bu noktaya ulaşan her kul, şahitliğinin vecdinden kaynaklanan makam ve halini müşahade ettiği gibi muamelelerinin karşılığını da görür. I Allah Teala, dilediği kullarının derecelerini artırır. İnsanlar, O'nun katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını görmektedir. Onlar için Rableri katında selam yurdu, yani cennet vardır. Allah Teala da j^aptıklan ameller sebebiyle onları dost edinmiş-tlir. Cennet, o insanlar için birleştirici bir yurttur. i Ama o yurdun sakinleri de, dünya yurdunda olduğu gibi farklı derecelere sahiptirler. Allah Teala onları, veli edinme ayrıcalığı ve güzel amellerinin sebep olduğu güzel dostluklar sebebiyle melekû-tunun ulvi derecelerine yükseltir. Allah Teala, dilediği kulunu Kendi için seçer ve yakaranlara Kendi yolunu gösterir.
Havass içerisinde Allah Teala'yı yüceltmek ve ululamak için tevekkül edenler vardır. Yine onlar arasında, Allah Teala'nın sözünün doğruluğundan dolayı vaadine duyduğu imanla tevekküle yönelenler de vardır. Bunlar, tevekkülleri sayesinde Allah Teala'nın vaadettiğini sanki almış gibi davranırlar. O da, bu hususta şöyle buyurmaktadır: "Kim, vaadine Allah'tan daha çok bağlıdır?" (Tev-be/111); "O'nun vaadi muhakkak ki yerine gelecektir". (Meryem/61) Havastan kimileri de Allah Teala'nm yücelik ve azametine şahit olmalarından dolayı kapıldıkları teslimiyetle O'na tevekkül etmişlerdir.
Kimileri mallarını muhafaza etmesi için tevekkül ederken, kimileri de korunmasını istediği şeylerin korunması ve malının sakınılması için tevekkül etmiştir.
Kimilerinin tevekkül sebebi, Allah Teala'yı iyi tanımasından kaynaklanan şahitliğini yerine getirmek iken, kimilerinin ki de muamelesinin güzelliğinden dolayı O'na duyduğu teslimiyet hissidir. Kimisi Allah Teala'nm tedbirinin güzelliği ve takdirinin sağlamlığı sebebiyle işini O'na havale ederken, kimileri de tevhidi ve Allah Teala'nm kayyûmiyetine olan şahitliğinin icabı sonucu O'na tevekkül etmektedir.
Bütün bunlar, Allah Teala'ya yakınlık ve O'nu tanımaktan kaynaklanan evliya ve Allah dostlarına mahsus vecd ve yollardan ibaret hususlardır. Bunların bazıları, makam bakımından diğerlerinden daha üstündürler. Bu müşahedelerin bir kısmı da, Allah Teala'ya daha yakın ve daha yüksek görünmektedir.
Bunların en ulvisi, Allah Teala'yı yüceltmek ve ululamak için tevekkülde bulunan kimsenin müşahedesidir.
Ortancası, O'na duyulan sevgi ve korku tesiriyle tevekkülde bulunan kimselerin müşahedesidir.
En alttaki ise Allah Teala'ya teslimiyet göstermek ve O'na sevimli görünmek için tevekkülde bulunan kimselerin müşahedesidir.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi avamın tevekkül şekilleri arasında ariflerin belirtmekten dahi haya ettikleri tevekkül türleri vardır. Onlar kalplerini ve kafalarını bu tür tevekkülden arındırırlar. Bu, Allah Teala'ya kalben tevekküldür.
Havassın seçkinleri olan sıddıklarm tevekkülünü daha önce de açıklamamıştık. Çünkü bu, akıl sahiplerinin anlayamayacakları ve yazılı kitaplara emanet edilemeyecek bir tevekkül şeklidir. Zira bu kitaplara inkarcıların ve cahillerin bakması mümkündür. Allah Teala'yı hakkıyla arif olanlar, O'nun kendisi için sevdiği yere dahil olur, kendi sıfatı için övdüğü hususlara rağbet ederek o sıfatı kazanmak için çabalarlar. Böylelikle Allah Teala'nm övgüsüne maz-har olarak O'na bir yakınlık ve katında bir muhabbet kazanırlar.
Tevekkül Hakkında Başka bir Açıklama : Tevekkül sahibinin tevekkülünü zedelemeyen şeylerin başında rızkını, Rabbinden dilemesi gelir. Tevekkül sahibi kul, dünyevi işler ve ahiret sevabı noktasında Rabbinden niyazda bulunabilir. Bunun şartı, talep edilen şeyden başka bir şeyi kasdetmemiş olmasıdır.
Kul, işlerini Allah Teala'ya havale etmiş olsa bile, O'nun icabetini bilmeye muhtaç olabilir. Allah Teala'nm vermesi, o kimseyi Allah Teala'nm zikrinden alıkoyacaksa, O'nun icabeti engelleme ve uzaklaşma şeklinde olacaktır. Çünkü hayır, kulun bilmediği şeyde gizlidir.
Kulun istemediği bir şey, Allah Teala'nm bildiği güzel sonuç sebebiyle daha hayırlı olabilir. Kulun aklettiği acil çıkar ve menfaati onun için hayırlı olmayabilir. Bu durumda kula düşen; Hakim-i Mutlak'm hükmüne teslim olmak, Paylaştırıcı'nm kendisi için Ayırdığı paya rıza göstermektir.
Tevekkül eden kul, Rabbinden dünyevi zenginlik, ihtiyacı olmayan mal, kalbinin İslahına uygun olmayan bir şey veya Rabbine yaklaştırıcı olmayan bir fiil niyaz ettiğinde, zühdden uzaklaştığı oranda tevekkülün hakikatinden de uzaklaşır. Eğer kul, Allah Teala'yı zikretmek suretiyle O'ndan istekte bulunmaktan sakınırsa, Allah Teala kendisine isteyenlerin daha üstünde rızık verecektir.
Kul, Vekil olan Allah Teala'dan duyduğu haya ile sükut ederse, Allah Teala kendisine yeter. Sonuçta da bu yeterliliğe şahit olarak tasarrufların tamamına rıza gösterir. Bu, kayyumiyetin müşahede edilmesinden doğan yüzleşme makamı olup mukarrebun zümresi için sözkonusu olan bir haldir.
Tevekkül sahibinin, rızkını aramaya yönelmesi, onun tevekkülünü ihlal etmez. Çünkü insan, zayıf ve muhtaç bir varlık olarak yaratılmıştır. Onun, muhtaç olduğu bilinen bir rızkı vardır. Bilinen rızık (=rızk-ı ma'lûm); kullara pay edilmiş olan rızık, başka bir ifadeyle kısmettir.
Kulun, kendi payına düşen kısmetine yönelmesi, asıl itibarıyla bu taksimi yapan Allah Teala'ya yönelmesidir. Rabbine yönelen kimse ise, O'nun tarafından şereflendirilir. Kul, eğer fazlalığa yönelir ve kanaatten ayrılırsa, veya adet olanı ister, ya da birşeyi vaktinden önce talep eder, veya onun vaktinden geç gelmesini hoş görmezse tevekkülünü zedelemiş olur.
Bu tür bir yaklaşım, kulun zühdüne de zarar verir. Rızka yönelmek ve onun beklentisine girmek mubah olsa da, zikrettiğimiz hususlar tevekkülü zedeler. Alışverişte bulunmak, hastalıktan kurtulmak için tedavi olmak gibi davranışlar, her ne kadar rızka yönelme ve şifa ümit etmeyi ihtiva ediyorsa da, Selef ulemasının bunları tevekkülü zayıflatan hususlar olarak tesbit ettiklerini bilmekteyiz.
Sahabe ve Selef-i Salih, tedavi olanları tenkit etmişlerdir. Onlara göre tedavi, kulu tevekkülün hakikati ve zühdden uzaklaştırmaktadır. Ama sözkonusu kimselerin tevekkülleri için de belli dereceler sözkonusudur. Kulların, amelleri sebebiyle uhrevi karşılık beklemeleri, onları tevekkül dairesinden çıkarmaz. Çünkü Allah "eala onları buna teşvik etmiş ve onlar için mendub görmüştür.
Ancak bu tür bir beklenti içinde olmak, kulu İhlasın hakikatine dahil etmediği gibi, tevekkül ehlinin sıddıklarma verilen ulvi derecelere de yükseltmez. Kul, bulunduğu hal mikdarınca bir sevaba nail olur. Fakat bu hali kendisini muhibbanın ihlasma dahil etmediği gibi, mukarrebunun derecelerine de yükseltemez.
Tevekkül, dünya hakkında zühd sahibi olmakla sıhhat kazanır. Zühdün başı, harama rağbet etmemektir. Kulun tevekkül hallerinin başı, günlük gıdasında Allah Teala'ya tevekkül etmek, sonra da Ölümsüz Hayy olan Allah Teala'nm hükümlerine karşı sabırlı olmaktır.
Tevekkülün en üst derecesi; hükümlere teslimiyet ve hayırda yarışmada O'ndan razı olmaktır. Bu da nefsi bir kenara atmak ve Allah Teala ile meşgul olup yalnız O'nu severek nefsi tamamen unutmak suretiyle mümkün olabilir.
Tevekkülün hakikati, Vekil Teala'nm kudret elini müşahede etmekle ortaya çıkar. O'nun kudret eli ortaya çıktığı zaman, diğer ellerin tamamı gözden kaybolur. İşte bu noktada, Allah Teala'ya nazlanarak tevekkül edersiniz. O da sizin tevekkülünüzü kabul buyurur. Sonra O'na teslim olursunuz, O da sizi selim kılar.
O size, elzem bir sıfatla tecelli ettiğinde, hüküm sizi Hakim'e dönmek zorunda bırakabilir. O sıfat da, sizi Vekil'e teslim olmaya zorlayabilir. Hâkim Teala, sizi dilediği hükme uymaya zorlayabileceği gibi, lehinizde ve aleyhinizde dilediği ve istediği taksimi de yapabilir.
Tevekkülünüzün en üst derecesi, O'ndan haya ederek tevekkül etmeniz ve O'nun güzel takdiri ile, Zatı'nı tevekkülünüze şahit tut-manızdır. O, sizi Kendinden gayrisine havale etmemiş, Zatı'ndan başkasına döndürmemiştir. Her halükârda, ya sabretmenizi, ya işleri O'na havale etmenizi, ya O'na teslim olmanızı, ya da O'ndan razı olmanızı gerektirecek bir takdirde bulunabilir.
Sizi, kendiniz için planlar yapmaktan kurtardığı gibi, kendi takdir ve temennilerinize önem verme kaygısından da muaf tutabilir. "Kim Allah Teala'ya tevekkül ederse, Allah ona yeter". (Talak/3) Ayette geçen 'Hasb' kelimesi, 'Hasîb^Hesap eden, hesaba çeken' anlamına gelir.
Allah Teala, bunu istediği gibi ve dilediği şekilde yapar. Ayetin başka bir tefsirinde ise, kula yetenin tevekkül olduğu ve tevekkü-
lün makam olarak diğerlerini gerektirmeyecek bir derece olduğ_ söylenmiştir. Başka bir tefsirde ise, Allah Teala'nm tevekkül salibine, başkalarına muhtaç etmeyecek şekilde yeteceğinin kasdedŞ-diği söylenmiştir.
Allah Teala, bunu bütün müslümanlara açıklayıp cemaati teselli ederek de şöyle buyurmuştur: "Allah, emrini yerine getirendir" (Talak/3) Yani, O'nun hükmü, kendisine tevekkül eden hakkında da, etmeyen hakkında da, muhakkak surette yerine getirilecektir. Ancak tevekkül eden kuluna, dünya ve ahiret tasalarını giderme noktasında Allah Teala yeter. O'na tevekkül etmeyen kulun kısmeti ise, sivrisinek büyüklüğü kadar olsun arttırılmayacaktır.
Tevekkül edenin rızkı da, zerre mikdarı eksiltilmeyecek, fakat O'nun hidayet etmesi sayesinde istikameti artacak, takvası sebebiyle yakini imandaki makamı yükseltilecek ve Allah Teala'nm iz-zetiyle yücelecektir. O'na tevekkül etmeyenlerin yakini imanları eksiltilecek, tasa ve kaygıları arttırılacaktır. Bu da onun aklını dağıtacak ve düşüncesini sürekli meşgul edecektir.
Allah Teala, kendisine tevekkül eden kulun günahlarına kefaret edecek, rıza, muhabbet ve yeterliğini ondan esirgemeyecektir. Allah Teala, tevekkülünde sadık olanlara bunu taahhüt etmiş ve işlerini en güzel şekilde Rabbine havale eden kullarına korumasını bahsetmiştir. Ancak tercih ve yerine getirmenin şekliyle ilgili bilgi yalnız O'na aittir.
O, kulunun koruma ve yeterliliğini, dünyevi ve uhrevi konularda dilediği yer, zaman ve şekilde sağlar. Bunlar, kulun bilmediği yerlerden gelebilir.Çünkü kul, mevcuttur. Hükümler, dünya ve ahi-rette onun üzerinde cari olur. O, fakir olduğu gibi, her iki yurtta da lütuf, rahmet ve şefkate muhtaçtır. Allah Teala, Ganî ve Hamîd, yani kimseye ihtiyacı olmayan ve övülendir. O, ilk defa yaratan (=Mübdi') ve sonra tekrar diriltecek olan (=Mu'îd)'dir.
Ebu Muhammed Sehl'e, 'Kulun tevekkülü ne zaman sahih olur?' diye sorulmuştu. Şu karşılığı verdi: Rabbinin tedbirinin, kendi tedbirinden daha hayırlı olduğunu bildiği zaman. Çünkü Rabbinin ona bakışı, kulun kendi kendine bakışından daha güzeldir. Bu şuura eren kul, olup biten üzerinde düşünmeyi ve henüz olmamış şeyleri temenni etmeyi bırakarak planlar yapmayı terkeder. İşlerin sonu Allah Teala'ya döner ve O, her işinde hamd ve şükre layık olandır. [7]
Allah Teala'dan razı olmak, yakini iman makamlarının en yücelerinden biridir. Allah Teala buyurdu ki: "Güzelliğin karşılığı yalnız güzellik değil midir?" (Rahman/60) Her kim Allah Teala'dan güzellikle razı olursa, Allah Teala da onu, Zatı'mn rızası ile ödüllendirir.
O, rızaya rıza ile karşılık verir. Bu da, ödül ve karşılığın zirvesi, ilahi bahsin nihai noktasıdır. Yüce Allah bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular". (Maide/119)
Allah Teala, rızayı Adn cennetlerine yükseltmiştir ki onlar, cennetin en yüksek noktalarıdır. O, zikrini namazdan bile üstün tutmuş ve şöyle buyurmuştur: "Adn cennetlerinde hoş meskenler ve bundan da daha büyük olarak Allah Teala'dan bir rıza vardır". (Tevbe/72); "Muhakkak ki namaz, çirkin günahlardan sakındırır. Allah Teala'nm zikri ise, elbette çok daha büyüktür". (Ankebut/45)
Zikir ehline göre zikir, müşahededir. Zikredilen Hak Teala'yı namaz esnasında müşahede edebilmek, bizatihi namazın kendinden daha yüce bir ibadettir. Üstteki ayetin iki tefsirinden biri bu şekildedir. Diğeri ise şudur: Allah Teala'nm kulunu zikretmesi, kulun Allah Teala'yı zikretmesinden daha üstündür.
Ebu Abdullah es-Saci dedi ki: Allah Teala'nm yarattıkları arasında öyle kullar vardır ki, sabırdan haya eder ve O'nun kudretinin tecelli ettiği yeri rıza ile kaparlar. Ömer b. Abdülaziz (ra) de şöyle derdi: Artık yalnızca Allah Teala'nm kazasının tezahür ettiği yerlerle sevinir hale geldim.
Allah Teala'dan razı olanlar, Allah Teala'yı istediği ve razı olduğu şekilde zikredenlerdir. En büyük rıza olan İlahi Rıza, zikir ehlinin en büyük ödülüdür. Bu, Allah Teala'nm "Her kimin zikri, Ben'den istekte bulunmasını engelleyecek kadar çok ise, ona istek sahiplerinin istediklerinden daha fazlasını veririm" buyruğunun anlamlarından birini teşkil etmektedir. Çünkü O'ndan istekte bulunanlar, kendi nefsleri için talepte bulunmaktadırlar. Allah Teala da kendilerine ziyade sevabı vermektedir.
O'nu zikredenler ise, sadece zikirde bulundukları için Allah Teala onlara Zatı'ndan razı olma nimetini lütfetmektedir. Bir diğer anlam da şu şekilde olabilir: O kullarıma Bana bakma nimetini lüt-
federim. Çünkü zikir, müşahedeye dahil olan bir husustur. Buna göre de Allah Teala dünya hayatında Kendisine bakmaya, ahirette Kendinin bakışıyla mukabele etmiş olmaktadır. Tıpkı, "Yüzler var ki o gün pırıl pırıl, güleç, sevinçli" (Abese/39-40) buyruğunda olduğu gibi, sıfata aynıyla mukabelede bulunmuş olmaktadır. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Rabbimiz bize gülerek tecelli eder".[8]
Zikir, işitmeye yakındır. İşitme de bakmaya götürür. Rıza ise, yakin sahibinin halidir. Yakin, imanın hakikatidir. Allah Resulü (sav), İbni Abbas'a (ra) tavsiyelerinde buna özendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Allah için, rıza halinde yakin ile amelde bulun. Eğer böyle olmazsa şunu bil: Sevmediğin bir şeye karşı gösterdiğin sabırda senin için çok büyük bir hayır vardır".
Görüldüğü üzere Allah Resulü (sav) rızayı makamların en üstüne yükseltmiş daha sonra ortasına indirmiştir. O, Ömer b. Hattab'a da (ra) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala'ya sanki O'nu görür gibi ibadet et. Sen O'nu göraıesen de, O seni görmektedir".[9] Allah Re-| sulu (sav) bu emri ile, Ömer'i (ra) müşahedede bulunmaya teşvik etmiştir. Bu, aynı zamanda ihsan makamıdır. Çünkü Allah Resulü (sav) kendisine ihsan sorulduğu zaman, "Allah Teala'ya O'nu görmediğiniz halde görür gibi ibadet etmenizdir" buyurmuştur.
Allah Resulü (sav), daha sonra rızayı sabır ve mücahedeye dayandırmıştır ki o da imandır. Bu, şu hususu bilme makamıdır ki Al-lah Teala, böyle bir kulunu görmektedir. Bundan daha öte vasfedi-lecek bir yer, mekan yoktur. Allah Teala, kendinden razı olma halini, kula bahşettiği bakışın üstüne yükseltmiştir. Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: "Allah Teala, müminlere tecelli ederek, 'Ben'den dileyin' buyurur. Onlar da, 'Rızanı dileriz' derler".
Onların, Allah Teala'ya bakıştan sonra rızasını dilemeleri, rızaya verilen büyük değeri gösterir. Çünkü Allah Teala'ya nazar edişlerinin devam edebilmesi, büyük ölçüde O'nun rızasının devamına bağlıdır. Rıza, bakışı gerektiren hal olduğu için müminler de Rab-lerinden rızasının devam ederek yakınlıklarının da sürmesini niyaz etmişlerdir. Böylelikle nimetin başladığı gibi tamama eröiesini niyaz etmiştirler.
Onların sözlerinden, 'rızan Sana bakışımızdan daha büyüktür* gibi bir anlam çıkmaması gerekir. Kitab'da emrin hakiki anlamı yazılmaz. Çünkü Allah Teala'nın Zati sıfatlarından birinin açığa çıkması, kulun Rubûbiyet makamının heybetinden sakınmasını gerektirir. Bu, kalplerden perdelenmiş bir korku ve gaybın sırlarından bir hikmettir. Bu, korku ehli için, hususi marifetlerinden dolayı dünyada bir sevaptır, Yüce Allah buyurdu ki: "Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular. Bu, Rabbi'nden korkanlar içindir". (Maide/119)
Bir müfessir, Allah Teala'nın "Katımızda daha ziyadesi vardır" (Kaf/35) buyruğunu açıklarken şöyle demiştir: Cennet ehli sevap zamanı, Rableri katında üç hediye ile karşılaşırlar.
Bunlardan biri, Allah Teala'nın katından olan bir hediye olup bulundukları cennetlerde bir benzeri yoktur. O, bunun hakkında şöyle buyurmuştur: "Hiçbir nefis, Allah Teala'nın onlar için sakladığı göz aydınlığını bilmez". (Secde/17)
İkincisi, Rableri tarafından onlara verilen selamdır ki bu, hidayetinin üzerinde bir ziyadedir. O, bu hususta da şöyle buyurmuştur: "Rahman ve Rahim bir Rab'den sözlü bir Selam". (Yasin/58)
Üçüncü hediye ise, Allah Teala'nın onlara, 'Ben, sizlerden razıyım' buyurmasıdır. Bu da, hidayetten ve selamlamaktan daha faziletlidir. Bunu da şu ayet-i kerime teyid etmektedir: "Bundan daha büyük olarak Rablerinden bir rıza". (Tevbe/72) İlahi rıza, onların içinde bulundukları bütün nimetlerden daha büyüktür.
Allah Resulü'nün (sav) müminlerden bir topluluğa şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizler kimsiniz?' Onlar da, 'Biz, müminleriz' dediler. Allah Resulü (sav), 'İmanınızın alameti nedir?' diye sordu. Onlar, 'Musibetlerde sabreder, rıza halinde şükreder ve kaza geldiğinde rıza gösteririz' dediler. Bunun üzerine Allah Resulü (sav), 'Kabe'nin Rabbi'nin hakkı için müminler!' buyurdu".
Başka bir rivayette ise, onlar hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hilim sahipleri, ilim sahipleri, fıkıhlarının derinliği sebebiyle neredeyse peygamber olacaklar". Allah Resulü (sav), onların rıza sıfatlarını gördükten sonra imanlarına şahitlik etmiştir.
Lokman Hekim de (as), rızayı imanın şartlarından biri olarak görmüş ve oğluna verdiği öğütlerden birinde şöyle buyurmuştur:
"îmanın dört esası vardır ki ancak onlarla istikamet bulabilir. Tıpkı bedenlerin ancak eller ve ayaklarla istikamet bulması gibi". O, bu dört esas arasında, Allah Teala'nın takdirine rıza göstermeyi de saymıştır.
İsrailiyat kaynaklı bilgiler arasında şöyle bir rivayet yeralmış-tır: "Abidlerden biri, uzun süre Allah Teala'ya kulluk etmişti. Rüyasında, falan çoban kadının cennetteki hanımı olacağını gördü. Uyandıktan sonra, o kadını aramaya başladı. Sonunda onu buldu ve yaptığı amellere bakmak için üç gün onun misafiri oldu.
Kendisi geceleri uyumazken, o uyuyordu. Kendisi gündüzü oruçla geçirirken, o niyetlenmiyordu. Sonunda kadına, 'Gördüğüm şeyler dışında başka bir amelin yok mu?' diye sordu. Kadın, 'Ne gibi? Gördüğün amellerden başka bir amelim yoktu dedi. Adam, 'hatırlamaya çalış' dedi. Kadın biraz düşündükten sonra şöyle dedi: Basit bir husus ama söyleyeyim. Ben, darlıkta iken refahta olmayı, hasta iken iyileşmiş olmayı temenni etmem. Güneşte kaldıysam, gölgede olmayı temenni etmem. Kul, elini başına koydu ve, 'Bu mu basit bir özellik? Bu, andolsun ki abidlerin aciz kaldıklara en büyük haslettir dedi".
Ibni Mesud'dan (ra) şu söz rivayet edilmiştir: 'Her kim, gökten yere indirilene rıza gösterirse mağfiret olunur5. Ebu'd-Derda (ra) ise şöyle demiştir: 'İmanın zirvesi, Allah Teala'nın hükmüne sabretmek, ve kadere rıza göstermektir.
Muhammed b. Huveytıb (ra), Allah Resulü'nden (sav) şu hadisi rivayet etmiştir: "Kula verilenlerin en hayırlısı; Allah Teala'nın kendisi için taksim ettiğine rıza göstermesidir".
Meşhur bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Ne mutlu o kimseye ki, İslam'a hidayet edilmiş ve rızkı ancak yetmekte olmasına rağmen ona razı olmuştur". [10] Bunun benzeri bir rivayet de şöyledir: "Her kim Allah Teala'dan gelen rızkın azına rıza gösterirse, O da ondan gelen amelin azma rıza gösterir".
Ali'den (kv) Ehl-i Beyt kanalıyla şu hadis nakledilmiştir: "Allah Teala bir kulu sevdiğinde, onu imtihan eder. Eğer sabrederse onu kendine ayırır. Eğer rıza gösterirse onu kendine seçer". ı
Allah Teala'dan razı olmak, halka merhametli davranmak, kalbi selim tutmak, müslümanlara nasihatta bulunmak ve cömert olmak, sıddıklar arasındaki abdal zümresinin makamını oluşturur.
Musa (as) üe ilgili olarak nakledilen rivayetler arasında şöyle bir hadise anlatılır: "îsrailoğnlları ona, 'Rabbine öyle bir şeyi sor ki onu yaptığımızda Allah bizden razı olsun' dediler. O da Rabbine şöyle dedi: "Allahım, söylediklerini duydun'. Bunun üzerine Allah Teala ona şöyle vahyetti: 'Onlardan razı olabilmem için, onların Ben'den razı olmaları gerekir'.
Allah Resulü'nden (sav) rivayet edilen bir hadis de bunu teyid etmektedir: "Allah Teala katında neye sahip olduğunu bilmek isteyen kimse, kendi yanında Allah Teala'ya ait ne bulunduğuna baksın". Allah Teala kulu Kendisini nereye koyduysa onu oraya yerleştirir.
Hammad b. Seleme, Sabit el-Benani kanalıyla Enes b. Malik'ten (raj müsned tarzı hasen bir hadiste şunu rivayet etmiştir: "Kıyamet günü geldiğinde Allah Teala ümmetimden bir toplulukta kanatlar çıkartacaktır. Onlar kabirlerinden cennetlere uçacak ve oralarda diledikleri gibi gezinerek nimetleri tadacaklardır.- Melekler onlara, Hesabı gördünüz mü?' diye sordukları zaman şöyle diyeceklerdir: 'Hesab görmedik'. Melekler, 'Sırat'tan geçtiniz mi?' diye sorduklarında, 'Srrat'ı görmedik' diyeceklerdir. Onlara, 'Cehennemi gördünüz mü?' denildiğinde, 'Hiçbir şey görmedik' diyeceklerdir.
Bunun üzerine melekler, 'Sizler, kimin ümmetindensiniz?' diye soracak, onlar da, 'Muhammed'in (sav) ümmetinden' diyeceklerdir. O zaman melekler, 'Allah Teala'nın hakkı için, dünyada ne gibi amellerde bulunduğunuzu söyleyin' diyecekler, onlar da şu karşılığı vereceklerdir: Bizim iki hasletimiz vardı. Allah Teala da, rahmetinin lütfuyla bizleri bu makama ulaştırdı. Melekler, 'O hasletler nelerdi?' diye sorduklarında, o müminler şu cevabı vereceklerdir: Bizler, halvette bulunduğumuzda bile Allah Teala'ya ma'siyette bulunmaktan haya eder, O'nun bize nasip ettiğinin azma razı olurduk. Melekler de bu cevap üzerine şöyle derler: Sizler bunu hake-diyorsunuz".
Enes b. Malik'ten (ra) yazılı olarak gelen bir rivayette de 'Ümmetimden bir topluluk için....' buyrulmaktadır. Bu da, önceki hadisin müsned olduğuna delalet etmektedir.
Başka bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu ıji-layet edilmiştir: "Kim Allah Teala'dan gelen rızkın azma rıza gösterirse, Allah Teala da onun amelinin azma rıza gösterir". Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Ölüler arasında öyle kimseler bilirim ki, kabirlerinden cennetteki konutlarına bakarlar. Berzah aleminde keder ve tasalar içinde beklerken sabah akşam onlara ^ennetten gidilip gelinir. Bunların tasaları Basra halkına taksim Edilse buna dayanamayarak ölürlerdi. 'Onların amelleri neydi?' di-Ve sorulduğunda, şöyle dedi: Onlar müslümanlardı. Fakat ne tevekkül, ne de rızadan nasipleri vardı.
Rızanın farziyeti hakkında Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuşun "Allah Teala'ya kalplerinizden rıza gösterin ki, fakirliğinizin Cevabını kazamn. Aksi halde kazanamazsınız".
Lokman da (as), oğluna öğüdünde, rızayı tevhid ile birleştirmiş jve şöyle demiştir: 'Ey oğul, sana öyle hasletleri öğüt vereyim ki se-jni Allah Teala'ya yaklaştırıp O'nun gazabından uzaklaştirsin: İlki, Allah Teala'ya kulluk ederek O'na hiçbir şeyi ortak koşma-m andır.
İkincisi, sevdiğin sevmediğin her olayda Allah Teala'nın takdirine rıza göstermendir...'
Yine o, başka bir vasiyetinde şöyle demiştir: 'Her kim Allah Teala'ya tevekkül eder ve O'nun takdirine rıza gösterirse, imanı ikame etmiş, elini ve ayaklarını yalnız hayır kazanmaya adamış ve kula uygun düşen salih ahlakı ayakta tutmuş olur5.
Rızanın bir tezahürü de, bütün işlerde takdir edilene kalpten sevinmek, her durumda, nefsi hoş tutup teskin etmek ve dünyevi korkuların tamamında kalbi huzuru sağlayarak her şeye kanaat etmek, Rabbi'nin nasip ettiğiyle mutlu olmak ve Allah Teala'nın onu kollamasından dolayı sevinç duymaktır.
Kulun, herşeyde Allah Teala'ya teslim olması, O'ndan gelen büyük küçük herşeye rıza göstermesi, hükümleri yalnız O'na havale etmesi ve bu noktalarda O'nun tedbirinin güzelliğine, takdirinin mükemmelliğine olan inancını koruması rıza makamının göstergelerin-dendir. Kulun, Allah Teala'nın hükmüne rıza göstererek sahip olduğu herşeyi Rabbi'ne teslim etmesi, kainatın yegane Mâliki olan Rab-bi'ni O'nun kullarına şikayet etmemesi, Habibi'nin bir fiilinden do-
layı serzenişte bulunmaması, her durumda O'nun yaptuğınm güzelliğine olan inancını yitirmemesi rızanın önemli tezahürlerindendir.
Rıza ehline göre rızanın şekillerinden biri de, kulun 'Bugün çok sıcak bir gün, bugün çok soğuk bir gün, fakirlik bir musibettir, geçim bir tasa ve yorgunluktur, meslek sahibi olmak meşakkat ve zorluktur* gibi sözler sarf etmemesidir.
Kul, kalbi üzerindeki hakimiyetini kaybederek aldanmasına yol açabilecek bu tür ifadelerden uzak durmalıdır. Aksine kalbini hoşnut kılmalı, selim tutmalı, aklını teskin etmeli, ilahi tedbirin tadına teslimiyet göstererek takdiri ilahinin hükmünü, güzel görmelidir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz (ra) bu hususta şöyle demiştir: Kaderin tecelli edeceği anları beklemekten başka bir mutluluğum kalmaz oldu.
Ibni Mesud (ra) şöyle demiştir: Zenginlik ve fakirlik, hangisine bindiğimi umursamadığım iki binek gibi. Eğer fakirliğe binersem, onda sabrederim. Zenginliğe binersem, onu da değiştiririm.
Ahmed b. Ebi'l-Havari ise şunu anlatmıştır: Ebu Süleyman'a, Talanın gece keşke daha uzun olsaydı, dediğini işittim, ne dersiniz?' dedim. Bana şu cevabı verdi: Hem iyi etmiş, hem de kötü etmiş. İyi etmesi, gecenin uzunluğunu ibadetini arttırmayı istemesinden dolayıdır. Kötü etmesi ise, Allah Teaîa'mn beğenip takdir ettiğini beğenmemiş olmasıdır
Ömer b. Hattab'm (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Darlık veya bolluk olsun, hangi halde sabahladığımı ve geceye çıktığımı umursamam". Bir gün öfkelenerek hanımına şöyle demişti: 'Allah Teala'ya yemin olsun ki sana bir kötülük edeceğim'. Bunun üzerine hanımı,( Beni, Allah hidayet ettikten sonra İslam'dan mı çıkarabileceksin?' diye sordu. 'Hayır' deyince hanımı şu karşılıkta bulundu: 'Öyleyse ne gibi bir kötülükte bulunacaksın?!'
Süleyman b. Ca'fer es-Sane'i, Süfyan-ı Sevri'nin bir gün Rabia-tü'1-Adeviyye'nin (ra) yanında şöyle dediğini nakletti: Allahım, bizden razı ol. Rabia, 'Sen O'ndan razı değilken, Allah Teala'dan rızasını istemekten utanmıyor musun?' diye sordu. Bunun üzerine Süf-yan 'İstiğfar ediyorum' dedi.
Ca'fer şunu nakletmiş tir: Rabia'ya (ra), 'Kul, ne zaman Allah Teala'dan razı olur?' diye sordum. Bana şu cevabı verdi: Musibette
duyduğu sevinç, nimette duyduğu sevinç kadar olduğu zaman. Fu-dayl b. Iyaz ise şöyle demiştir: Allah Teaîa'mn vermesi ve engellemesi kulun gözünde denk olduğu zaman razı olmuş sayılır.
Davud'un (as) haberleri arasında, Allah Teala'nın şu buyruğu nakledilmiştir: 'Velilerimde dünya kaygısı olamaz. Çünkü dünya kaygısı, onların kalplerindeki Bana yakarış lezzetini ortadan kaldırır1. Başka bir rivayette ise Davud'a (as) şöyle vahyettiği nakledilir: 'Ey Davud, dünya için kaygılanmaktan sakın! Velilerimde sevdiğim, ruhaniler olup tasalanmamalarıdır. Tasadan sakın. Beni arzu ettiğin sürece hayır için tasalanma'.
Denir ki: Dünyada insanların en çok tasalananları, ahiret için en çok tasalananlarıdır. En az tasalananları ise, ahiret için en az tasalananlardır. Allah Resulü (sav) de bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Kadere iman, tasa ve hüznü giderir".
Dünya ile sevinmek, kalpten ahiret tasasını kaldırır. Dünya için tasalanmak da, ahiretten kaçırılan şeyler için üzülmeyi engeller. Bir defasında Rabia'ya (ra), Allah katında üstün bir yeri olan abid birinden sözedilmişti. O, bazı zenginlerin çöplüklerinden topladık-larıyla geçinirdi. Bir adam, Rabia'ya (ra) şöyle dedi: Allah katında o derece yüksek bir yeri varsa, rızkı için dilenmesi ona zarar vermez mi? Böylece Allah Teala da onun rızkını başka bir yolla yaratırdı. Rabia (ra), 'Sus ey aylak! Bilmez misin ki Allah dostları, O'ndan en çok razı olanlardır. O kadar ki kendilerine bir geçimden diğerine nakletmesi tercihini bile O'na arzetmezler ki sadece Allah Teala'nm tercih ettiği üzere olabilsinler' diyerek ona cevap verdi.
Ahmed b. Ebi'l-Havari şunu anlatmıştır: Ebu Süleyman bana şöyle dedi: Allah Teala, kerem sıfatı gereği, kölelerin köle sahiplerinden razı olduğu şeylerle kullarından razı olmuştur. Bunun nasıl olduğunu sorduğumda bana şu cevabı verdi: Kölenin bütün arzusu, efendisinin kendinden razı olması değil midir? Ben de, 'Evet' dedim. O da şunu söyledi: 'Allah Teala'nın kullarından istediği de, Za-tı'ndan razı olmalarıdır.
A'meş şunu aktarmıştır: Ebu Vail bana şöyle demişti: Ey Süleyman, Rabbimiz ne kadar da güzeldir! Eğer O'na itaat edebilsek O asla bize karşı gelmez. Nitekim şu ayet-i kerime de bunu teyid etmektedir: "O, iman eden ve salih amel işleyenlere icabet eder". (Şura/26) Yani onlara verir ve icabet eder. İcabet etmek, itaat etmek anlamındadır. Bu meyanda da şöyle buyurmuştur: "Bana icabet/itaat etsinler". (Bakara/186)
Kullar O'na icabet ettiklerinde O da onlara icabet edecektir. Yani onlar istediği hususlarda Kendisine itaat ettiklerinde, O da arzuladıkları hususlarda onlara itaat edecektir.
Bu, aşağıdaki ayetin iki tefsirinden birini de oluşturmaktadır: "Siz Benim ahdime uyun ki, Ben de sizin ahdinize uyayım". (Bakara/40) Bu, ayeti 'Rabbin sana itaat edebilir mi?' şeklinde okuyanların teviline göredir.
Bu hususta İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: Havariler, Allah Te-ala'nın buna kadir olmasından şüphe etmeyecek kadar O'nu bilen insanlardı. Ayetin anlamı şu şekildedir: O, sana itaat edebilir mi? Aişe'den (ra) de benzer bir görüş rivayet edilmiştir. Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: Kim Allah Teala'ya itaat ederse, herşey kendisine itaat eder. Kim de Allah Teala'dan korkarsa, herşey ondan korkar.
Musa (as) ile ilgili anlatılanlar arasında onun şu sözü rivayet edilmiştir: "Ey Rabbim, bana Senin rızan bulunan öyle bir şey göster ki onu yapayım. Rabbi ona şöyle vahyetmiştir: 'Benim rızanı, senin hoşgörmediğin şeydedir. Sen ise hoşlanmadığın şeye karşı sabredemezsin'. Musa (as) ısrar ederek, 'Ey Rabbim, bana onu göster3 dedi. Bunun üzerine Allah Teala ona şöyle buyurdu: Benim rızam, kazama rıza göstermendedir.
Bu haber, başka bir şekilde de şöyle rivayet edilmiştir: "İsrailo-ğulları, Musa'ya (as) talepte bulunarak, 'Eğer Rabbimizin rızasının bulunduğu şeyi bilseydik, onu yapardık' demişlerdi. Allah Teala da, ona şunu vahyetmişti: 'Benim rızam, onların Benim kazama rıza gös termelerin de dir".
Musa da (as) Rabbi'ne yakararak şöyle demişti: "Ey Rabbim, yarattıklarının hangisi Sana daha sevimlidir?' O da şöyle buyurmuştu: 'Sevdiğini elinden aldığımda Bana teslim olandır1. Musa (as), 'Peki yarattıklarının hangisi daha çok buğzuna uğrar?' diye sordu. Allah Teala da, 'Bir işte Beni serbest bıraktıktan sonra, takdir ettiğime öfkelenen kimse!"
Bunlardan daha ağır bir ifade ise şu haberde yer almaktadır: Allah Teala kudsi bir hadis-i şerifte buyurdu ki: "Ben, kendinden
başka ilah bulunmayan Allah Teala'yım. Kim Benim verdiğim musibete sabretmez, kazamra rıza göstermez ve nimetime şükretmezse, Ben'den başka bir Rabb edinsin!"
Bununla aynı sertlikte başka bir haber de şudur: "Allah Teala buyurdu ki: Kaderleri takdir ettim, tedbiri yaptım ve işleri sağlamca yoluna koydum. Kim bunlara rıza gösterirse, Benim'le karşılaştığında rızama nail olur. Kim de bunlara öfkelenirse, Benim'le karşılaştığında gazabıma uğrar".
Bir başka rivayetite ise şu bilgi yer almaktadır: "Musa'ya (as) ilk. yazılan ayet şuydu:: Ben, Ben'den başka ilah bulunmayan Allah Te-aTa'yım. Kim Benim hükmüme rıza gösterir, kazama teslim olur ve belama sabrederse, onun sıddık yazar ve kıyamet günü sıddıklarla beraber diriltirim".
Meşhur bir hadiste de aynı anlamda şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Hayır ve şerri takdir ettim, o ikisini kullarımın ellerine verdim. Hayır için yarattığım kullar ne iyidirler! Ben hayrı onların ellerinde icra ettiririm. Şer için yarattıklarımın da vay hallerine. Şerri de onların elleriyle icra ettiririm. Vay haline, vay hallerine o kimselerin ki 'Neden? Nasıl' diye sorarlar!"
Geçmiş peygamberlerden biri hakkında şu haber rivayet edilmiştir: "O, on yıl boyunca Rabbine açlık ve fakirlikten yakınmıştı. Ama bütün bu zaman esnasında O'ndan her hangi bir dilekte de bulunmamıştı. Allah Teala ona şöyle vahyetti: Halinden niçin yakınıyorsun? Senin muhtaciyetin, nezdimdeki Ümmü'l-Kitab'da gökleri ve yeri yaratmadan önce kaydedilmişti. Bu hususta seninle ilgili geçmiş bir yazı vardı ve Ben de dünyayı yaratmazdan önce senin için bunu takdir ettim. Senin için dünyayı yeniden yaratmamı mı istiyorsun? Ya da senin için daha önce takdir ettiğimi değiştirerek Benim değil de senin istediğini oldurmamı mı arzu ediyorsun? İzzet ve celalim hakkı için, bir kez daha kalbinden bu tür bir düşünce geçirirsen, seni peygamberlik defterinden silip atarım".
Adem (as) hakkında da şu hadise rivayet edilmiştir: "Onun küçük çocuklarından biri bedenine tırmanıp iniyor, biri ayağını kaburga kemiğine dayayarak onu merdiven gibi kullanıyor ve başına çıkıyordu. Sonra da aynı şekilde kaburga kemiklerine basarak aşağı iniyordu. O ise bunlar olurken dalgın dalgın yere bakıyor, tek ke-
lime etmediği gibi başını da kaldırmıyordu. Çocuklarından biri, 'Babacığım, sana yaptıklarını görmüyor musun? Azarlasan böyle yapmazlar5 dedi. Bunun üzerine Adem (ra) şöyle dedi:
Ey oğul, ben sizin görmediklerinizi gördüm, bilmediklerinizi bildim. Ben, bir defa öfkeyle haraket ettim, o yüzden de keramet yurdundan zillet yurduna, nimetler yurdundan çile yurduna indirildim. Bir hareket daha yaparak, bilmediğim musibetlere düçâr olmaktan korkuyorum". Başka bir rivayette ise şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah Teala, dilimi tuttuğum sürece beni çıkardığı yurda geri koymayı taahhüt etti".
Ebu Muhammed Sehl (ra) şöyle demiştir: İnsanların yakini imandan payları, rıza makamındaki payları oranındadır. Rıza makamındaki payları ise, Allah Teala ile beraber yaşamaları mikdarı-na göredir". Atiyye, Ebu Said el-Hudri'den (ra) Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Allah Teala hüküm ve celali ile, rahatlık ve sevinci, rıza ve yakinde varederken tasa ve hüznü ise kuşku ve Öfkede var etmiş tir".
Mubah bir şeyi kınamamak ve Allah Teala'nın kazası sonucu gerçekleştiğinde ayıplamamak da rızanın gereklerindendir. Bütün işlerde Sâni' olan Hak Teala'ya şahit olmak ve O'mm yapısındaki güzelliği görmek gerekir. Akıl ve adetin makul gördüğü sınırdan çıkılmadıkça böyle davranmak yerinde olur.
Ariflerden bir zat, bunları Allah Teala'dan haya etme babında görürdü. Onlardan biri de şöyle demiştir: Bunlar, Allah Teala'ya karşı güzel ahlaka sarılmanın gereklerindendir. Kimi de bunları, Allah Teala'nın huzurunda takınılması gereken edeb kapsamında değerlendirmiştir. İş böyle olunca, aslen mubah kılınan şeyleri kınamak ve onları ayıplamak, Allah Teala karşısında kötü bir ahlak sergilemek ve O'nun huzurunda kötü davranmak olmaktadır.
Bunlardan daha ağırı, Allah Teala'dan utanmama babından değerlendirilmesidir. Bu da, "Hayasızlık, küfürdür" şeklindeki hadisin anlamlarından biri olarak değerlendirilebilir. Buradaki küfür, kusurlu görmek veya kınamak suretiyle nimete nankörlük etmek anlamındadır.
Allah Teala'nın lütuf ve şefkatinin eseri olarak verdiği bir nimet, benzeri bir nimetten eksik veya nimet verilen kimsenin arzu-
suna ters olabilir. Böyle bir durumda o nimeti ayıplı görmek veya kınamak, nimete küfür ve nimet sahibi olan Allah Teala'ya karşı hayasızlık olur. Çünkü O, nimetinden dolayı şükredilmesini emretmiştir. Şükrün mukabili ise nankörlük ve inkardır.
Bir kimse size yemek hazırlasa ve siz, o yemeği beğenmeseniz ya da eleştirseniz, hoş görülmeyen bir davranış sergilemiş olursunuz. Allah Teala da aynı şekilde nimetine kusur bulmanızı hoş görmez. Bu konu, Allah Teala'nın sıfatlarının anlamları kapsamına giren bir husustur.
Şu sözün muhtevasında da bu hususa işaret edilmektedir: "Rab-binizi en iyi bileniniz, kendisini en iyi bileninizdir". Çünkü mahlu-katla ilişkilerinizde nasıl sıfatlara sahip olduğunuzu gördüğünüzde, Hâlık ile ilişkinizdeki hallerinizi de daha iyi görebilirsiniz.
Rıza ehlinden bazıları varlıkları kusurlu bulan ve kınayan kimselerin davranışlarını, onların Yaratıcısı hakkında gıybette bulunmak olarak görmektedirler. Çünkü bütün şeyler, O'nun yapma ve yaratmasının eserleri, hikmetinin sonuçlan, ilminin tecellisi, tedbirinin yansıması ve kaderinin neticelerinden ibarettir.
Allah Teala, hüküm verenlerin en iyisi, rızık verenlerin en hayırlısı ve yaratıcıların en güzelidir. O'nun her şeyde büyük bir hikmeti ve her işte hünerli bir sanatı vardır. Siz bir sanat eserini ayıpladığınız ve tenkid ettiğiniz zaman, bu sözünüz onun asıl Sanat-kârı'na ulaşacaktır. Çünkü onu yapan ve hikmeti gereği ortaya çıkaran O'dur. Çünkü sanat da sonuç itibarıyla yaratılmış bir hünerdir. Allah Teala sanatı yaratmamış olsaydı, onun eserleri de yapılamazdı. Sanatın, sanatı ortaya çıkarma noktasında hiç bir rolü yoktur. O da Allah Teala'mn bir eseridir.
Vera ehli, Allah Teala'ya gıybette bulunmuş olmamak için hiçbir eseri kusurlu görüp tenkid etmezlerdi. Çünkü Allah Teala'dan razı olan bir kul, O'nun huzurunda edebini takınır, O'nun yurdunda O3na karşı çıkmaktan ve hükmüne itiraz etmekten haya eder.
Dünya yurdunun asıl Sahibi olan Hak Teala, hükmünde dilediğini yapar. Hüküm Sahibi, dilediği.şekilde hüküm verebilir. Kul ise, Rabbinin yaptığına razı, Hâkim-i Mutlak'm hükmüne teslim olmuştur. îsrailiyat kaynaklı haberler arasında şu hadise nakledilmiştir: "İsa (as), arkadaşlarından bir toplulukla, bir köpek leşinin
yanından geçmişlerdi. Burunlarını kapatarak, Üf, Üf, ne kadar iğrenç bir koku!' dediler. İsa (as) burnunu kapatmadı ve köpek için, 'Dişleri ne kadar da beyazmış' dedi".
O, bu sözüyle arkadaşlarını gıybetten sakındırmak ve eşyanın kusurlarını olduğu gibi bırakmak gerektiğini öğretmek istemiştir. Çünkü o, Allah Teala'nm yarattığını O'nun eseri olarak görüyor ve Allah Teala'ya bakışına göre elden geçirerek buna göre hüküm veriyordu.
Rivayete göre Allah Resulü (sav), hiç bir yemekte kusur bulmamıştır. Eğer iştahını çektiyse yemiş, çekmediğinde ise bırakmıştır. Enes b. Malik (ra) şöyle demiştir: Allah Resulü'ne (sav) on yıl hizmet ettim. Hiç kimse benim efendim gibi olamaz. O, bir gün dahi yaptığını bir şey için 'Şunu niçin yaptın?', yapmadığım bir şey için de, 'Keşke yapsaydın' dememiştir. Yine O, olmuş bir şey için, 'Keşke olmasaydı' veya olmamış bir şey için de, 'Keşke olsaydı' dememiştir. O, daima şöyle derdi: 'Takdir edilmişse, muhakkak olur [11] İşte ya-kini iman sahibi ve müşahedesi açık bir kulun sıfatı böyle olur.
Rıza makamının bu inceliklerini düşünen ve bunlara riayet eden kimseler, Allah Teala'nın katında mukarrebun makamına yükseltilmişlerdir. Bunları hafife almak ve ilgisiz kalmak ise, kalplerin kararak bozulmasına yol açar.
Bu hale düşen kalpler, muhabbet ve rızaya asla uygun olamazlar. Bu tür haller, itiraz ve Allah Teala'nın takdirinde seçicilik gibi yanılgılara sebebiyet verir. Bu da, O'nun huzurunda öne atılmak demektir. Şehrin de ifade ettiği gibi bu, kulun tedbire yönelmesidir. O şöyle demiştir: İnsanların tedbirleri, onları Allah T^ala'dan perdeler.
ı Bu konuda şöyle bir hadise anlatılmıştır: Bir müslüman, ariflerden biriyle yolculuğa çıkmıştı. Adam yolda bir şeyi kurcaladı ve onu, durduğu yerden oynatarak başka bir yere kaydırdı. Bunun üzerine arif zat, *Ne yaptın? Allah Teala'nın mülkünde, sünnet ve zaruret bulunmaksızın yeni bir şey ihdas ettin? Artık benim yanımda yolculuk etme. Bizler için bunlar dışında başka günahlar olmasa bile, bunlar yeter. Daha da ötesinde bunları hafife almak büyük günahtır" dedi'. Bundan daha da ağırı, sözkonusu günahlar şe| bebiyle tevbe ve istiğfarda bulunmaya gerek görmemektir.
Rıza-i İlahi peşinde koşanların amelleri, Allah yolunda mücajtiL ' rde edenlerin amellerinden kat kat fazla sayılır. Çünkü Allah yolun da cihad edenlerin amelleri, yediyüz katıyla sevaplandirilir. Rıza 1 arayanların amelleri ise, sayılamayacak kadar fazlasıyla ödüllendirilir. Allah Teala, bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Allah, diledi-; ğine kat kat verir". (Bakara/261); "Allah da ona, kat kat fazlasıyla ödesin". (Bakara/245) Denildi ki: Bir hasene, iki milyon katıyla ödenebilir.Allah Teala buyurdu ki: "Mallarını Allah rızasını umarak ı'Vıi kendilerini sağlam tutmak için infak edenler, tepe üzerindeki bir bahçe gibidirler". (Bakara/265) Böyle bir bahçede, kaç başak ve da-ne bulunur? Elbette sayılamayacak kadar çok bulunur. İşte onlar, Allah Teala'nın haklarında, "Allah, dilediğine kat kat verir" (Bakara/261) buyurduğu kimselerdir. Bunlar, Allah Teala'dan razı olmuş kimselerdir. Çünkü onlar, Allah Teala'nın rızası için O'nun uğrunda karz-ı hasen vermiş kimselerdir. Allah Teala da, bunun karşılığını katlanyla vermeyi taahhüt etmiştir.
Allah Teala'nın hikmetini akleden kimse, O'nun hüküm verdiği hususlarda tam teslimiyet gösterir. Çünkü Allah Teala eşyayı, kendi tercihiyle varetmiş ve iradesiyle açığa çıkarmıştır. Takdir edilenler, bu sayede yapılır ve işlerin akıbeti de O'na döndürülür. Kul, arzuladığı şeyde nefsiyle, alışkanlığıyla ve akıl yoluyla bildiğiyle birlikte olamaz.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Rıza makamı dışında her makamdan bir hale nail oldum. Ondan ancak, koklanacak kadarını gördüm. Buna rağmen bütün yaratılmışları cennete, beni cehhene-me koysa, bundan bile razı olurdum.
Derece bakımından onun üstünde bir arife de şöyle sorulmuştu: Allah Teala'dan rızada nihai noktaya ulaştın mı? Şu cevabı verdi: Nihai noktaya asla. Ama rızadan bir makama ulaşabildim. Öyle ki Allah Teala beni, cehennem üzerinde köprü kıldı da, insanlar benim üstümden cennete geçtiler. Sonra da, taksimi gereği insanlar yerine cehennemi benimle doldurdu. O'nun bu hükmünü sevdim vj^ taksiminden razı oldum.
Ruzbari'den şunu naklettiler: Ebu Abdullah b. el-Cela ed-Dı-meşki'ye falanın şöyle dediğini naklettim: Halkın O'na itaat edeceklerini bilsem, bedenimin makaslarla doğranmasını isterdim. 'Bunun anlamı nedir?' denildi. Ebu Abdullah şöyle dedi: Ey kişi! Eğer bu, insanlara şefkat ve nasihat babından ise maruf görürüm. Eğer tazim ve yüceltme babından ise maruf görmem. Ruzbari dedi ki: Dımeşki, bunu söyledikten sonra bayıldı.
İmran b. Husayn'm karnı su koplamıştı. Bu nedenle de otuz yıl boyunca sırtüstü yatmak zorunda kalmıştı. Bu kadar uzun bir süre ne oturabilmiş, ne de doğrulabilmişti. Hurma dallarından yapılmış yatağının altında bir delik delinmiş ve altına büyük küçük ab-destini yaptığı bir kap konmuştu. Bir defasında Mutarraf ve kardeşi Ala ziyaretine gelmişlerdi. Mutarraf onun bu halini görünce ağlamaya başladı.
İmran, 'Niçin ağlıyorsun?' diye sordu. O da, 'Seni bu sıkıntılı durumda gördüğüm için' dedi. İmran, 'Ağlama, Allah Teala'ya sevimli gelen, bana da sevimli gelir" dedi. Ardından şunu ekledi: Sana faydası dokunacak bir şey söyleyeyim, ancak bunu, ben ölünceye kadar kendine sakla. Melekler, beni ziyaret ediyorlar, onları hissediyorum. Bana selam veriyorlar, selamlarını işitiyorum.
îmran (ra), bu sözüyle başındaki bu musibetin bir ceza olmadığını göstermek istemiştir. Çünkü bu tür bir işaret, hayırda bir derece, bir rahmet ve bir imtihandan başka birşey değildir. Cezalar, bu tür ilahi işaretlerle beraber gelmez. Cezalarda, böyle tatlar ve kalpler için gaybi esintilerin güzel kokuları bulunmaz. İmran, Mutarraf üzüldüğü için, onu sevindirmek istemiştir.
Habib Teala'yı zikreden kul, o Tabib ile buluşmayı daha çok ister. Nitekim muhibbandan biri şöyle demiştir:
Ey zikriyle tedavi olduğumuz Habib,
En garip hastalıklara bile Seni tavsiye ederler.
Her kim gizlice tabib ararsa,
İşte o Tabib'le buluşma özlemiyle hastalanandır.
Habib'i arayan, koşar O'na,
Ehli O'nsuz cefa çekerken yakını da acı çeker. .
Aşığın derdi, tedavi edilecek bir dert değildir,
Onun tek çaresi, Habib ile buluşmadır.
Süveyd b. Şu'be'yi ziyarete gitmiştik. Yere yayılmış bir yatak örtüsü gördük. Altında birşey bulunduğunu sanmamıştık. Neden sonra onun altından göründü. Hanımı şöyle dedi: Ailem sana feda olsun. Sana yemek de yediremiyoruz, çorba da içiremiyoruz.
Bunun üzerine şöyle dedi: Yatalaklığım uzadı. -Ne kadar zamandır böyle olduğunu belirttikten sonra- Artık en cılız binek hayvanına bile yetişemez oldum. Çok zayıfladım. Ne yemek yiyebiliyor, ne de çorba içebiliyorum. Bunlardan geri kalmak, beni tırnak ucu kadar olsun mutsuz etmiyor.
Huzeyfe (ra) ölüm hastalığına yakalandığında şöyle demeye başlamıştı: İzzetin hakkı için, muhakkak ki Seni nasıl sevdiğimi biliyorsun. Ölümü iyice yaklaştığında ise şöyle demeye başladı: İşte Habib ihtiyaç üzerine geldi, nedametten kurtulamıyorum. Benzer bir hal, Ebu Hüreyre (ra) için de rivayet edilmiştir.
Sa'd (ra) Mekke'ye geldiği zaman gözleri görmez olmuştu. Halk, coşkuyla onun yanına geliyor ve her biri kendisi için dua etmesini istiyordu. O da, herbiri için ayrı ayrı dua ediyordu. O, duası kabul edilen bir şahsiyetti. Çünkü Allah Resulü (sav) duasının kabul edilmesi için Rabbine dua etmişti.
Abdullah b. Saib şöyle demiştir: Ben onun yanına henüz çocuk iken gitmiştim. Ona takdim edildiğimde beni tanıdı ve, 'Sen Mekke'nin kari'isin değil mi?' diye sordu. Ben de, 'Evet' dedim. Bir kıssa anlattım ve sonunda şöyle dedim: Ey amca, sen insanlar için dua ediyorsun, kendin için dua etsen de Allah Teala gözlerini tekrar açsa. Bunun üzerine tebessüm etti ve şöyle dedi: Ey oğul, Allah Tea-la'nm kazası, benim için gözümden daha hayırlıdır
Rıza ehlinden birinin, üç günlük çocuğu kaybolmuştu. Bir süre çocuktan bir haber çıkmadı. Bunun üzerine kendisine, 'Allah Teala'ya çocuğunu geri vermesi için niyazda bulunsan' denildi. O zat, 'Takdir ettiği bir hususta O'na itirazda bulunmam, benim için çocuğumun kaybolmasından daha ağır bir durumdur' dedi.
Abidlerden birinden de şu söz rivayet edilmiştir: Bir günah işlemiştim. Otuz yıldan beri onun için ağlıyorum. O zat, gerçekten de sözkonusu günahının tevbesi için gayret göstermekteydi. Bir gün, 'O günah neydi?' diye soruldu. Dedi ki: Bir defasında, olan bir şey için, "keşke böyle olmasaydı', demiştim. ;^ i
Selef-i Salih'ten bir zat ise şunu söylemiştir: Bedenimin makaslarla doğranması, Allah Teala'nm kazası için, 'Keşke böyle kaza bu-yurmasaydı' dememden daha iyidir.
Bişri-i Hafî'den de (ra) şunu naklettiler: Abadan'da bir adam gördüm. Bir musibet onu pârelemiş, göz bebekleri yanaklarına akmıştı. Bu halinde, Allah Teala'yı sürekli zikrediyor, O'na şükrünü eda etmeye çalışıyordu. Bu durumda iken, Allah aşkıyla bir nöbete tutuldu. Başını kucağıma koydum ve Allah Teala'ya onu iyileştirmesi için dua ve niyazda bulundum.
Az sonra ayıldı. Duamı işitmişti. Şöyle dedi: Benimle Rabbim arasına giren bu fuzuli kişi de kimdir? Rabbimin bana olan nimetine nasıl itiraz edebiliyor? Sonra başını kucağımdan uzaklaştırdı. Bişr (ra) daha sonra kendi kendine şunu söylemiştir: Bundan sonra musibet izleri taşıyan bir kulun nimette olduğunu bilerek, tak-dir-i ilahiye karşı çıkmamanın gerektiğine inandım.
Abdülvahid b. Zeyd'e, 'Şurada bir adam var. Elli yıl kullukta bulundu' denilmişti. Abdülvahid onu görmeye gitti ve 'Habibim bana seni haber verdi. O'na doyabildin mi?' Adam, 'Hayır1 dedi. Teki O'nu hissedebildin mi?' diye sordu. Adam, 'Hayır* dedi. 'O'ndan razı olabildin mi?' diye sorduğunda, adam yine, 'Hayır5 dedi. Abdülva-' hid, 'Senin bütün amelin oruç tutup namaz kılmak mı?' diye sordu. Adam, 'Evet' dedi. Bunun üzerine Abdülvahid şöyle dedi: Eğer senden çekinmesem, elli yıllık ibadetinin kusurlu olduğunu söylerdim.
Abdülvahid, bu sitemiyle şunu anlatmak istemişti: Elli yıllık ibadetin, seni Hak Teala'ya yaklaştırarak Mukarrebun zümresine dahil edememiş. Böyle olsaydı, kalbî amellerin sevabına da nail olurdun. Allah Teala, veli kullarına böyle yapar. Oysa sen, O'nun nezdinde ashab-ı yemin arasmdasm. Avamın amelleri, bedensel ibadetlerde artar. Kişi, kendinden daha üstün birileri olsa da makamında ihlaslı olabilir.
Şam ehlinin abidlerinden ve alimlerinden biri olan İbni Muhay-riz'den Allah Teala'ya muhalefet konusunda manası zor anlaşılır bir söz rivayet edilmiştir. Bu söz, tefsir edilse bile, dinleyenlerin ve mecliste bulunanların anlamaları yine de çok zor olacaktır. Sözün tefsiri de ayrı bir tefsire muhtaçtır. Onun sözü şudur: "Hepiniz, Allah Teala'ya kavuşacaksınız. Belki bazıları, O'nu yalanlamış olabi-
lir. Mesela sizden biri, parmağı altından olsa, onunla işaret edip dururken, parmağında felç olduğu zaman onu gizlemeye çalışacaktır." Altın, dünya süslerindendir. Allah Teala ise, dünyayı yerip kınamıştır. O'nun imtihanı ise ahiret ehlinin süsüdür. Allah Teala da ahireti övmüştür. Onun sözüne göre Alah Teala size dünya süsünü verdiği zaman onu gösterip övünmektesiniz. Ahiret süsü olan, musibet ve belaları verdiğinde ise, onlardan hoşlanmaz ve ayıplanmamak için gizlemeye çalışırsınız. O, dünya sevgisi, dünya süsüyle süslenme ve Allah'tan gelen musibetlerden hoşlanmama hallerini Allah Teala'yı yalanlama ve O'nun layık gördüğü sıfatı reddetme olarak görmüştür. Bunlar, zühd ve rıza babına giren hususlardır.
İnsanların kendisini ayıplamasından korkarak başına gelen fakirlik ve musibetleri gizleyen kimsenin bu davranışı ise, Allah Teala'ya imanın zayıflığı kapsamına girmektedir. Aynı şekilde zenginliğini Allah Teala'nın nimetini anma ve izhar etme niyeti olmaksızın gösterip duran kimse de, dünya sevgisinin güçlülüğü sebebiyle böyle davranmaktadır.
Ebu Süleyman ed-Darani şöyle demiştir: Sınırı olmayan üç makam vardır: Zühd, vera ve rıza. Oğlu Süleyman ise, babasının bu görüşüne karşı çıkmıştır. O da arif bir zat idi. Ulemadan bazıları, onu babasından daha ileri görürdü.
Onun oğlu Süleyman ise şöyle demiştir: Aksine, her hususta vera' ile hareket eden, vera'm zirvesine ulaşmış olur. Her hususta zühd gösteren, zühdün zirvesine ulaşmış olur. Her halinde Allah Teala'dan razı olan kimse de, rızanın doruğuna ulaşmış olur.
Rıza ehlinden birinin, kulluğu ikmal ve her konuda muhtaciye-tini gösterme maksadıyla, Allah Teala'dan dünya ve ahiret yararını niyaz etmesi, onun makamını zedelemez. Çünkü bunda da, Allah Teala'nın rızası ve yarattıklarının O'na muhtaç olması sebebiyle övülüp hamdedilmesi sözkonusudur.
Kul, bütün dileklerini, Rabbinden gelen nasibine havale edip sevgisi vasıtasıyla O'na yakınlaşmak ister ve O'nu masivaya tercih ederse, bu hali sebebiyle fazilet sahibi görülür. Çünkü o, kalbini Allah Teala'ya havale etmiş ve kaygısını O'nun üzerinde toplamıştır. Bu, rıza sahibinin marifetullah noktasındaki müşahedesi kadar olur. Bu ise, mukarrebunun makamı ve halinin gereğidir. Zira onunhallerinden herhangi birinde ameli ilmine göre sorulur. Bütün ömründe işlediği ameller de, yine ulaştığı ilimlere göre sorgulanır.
Üsttaki usulü iyi Öğrenin. Bu, sufilerin izledikleri yoldur. Selefin arifleri de o usul üzere amel etmişlerdir. Herhangi birinin karşı çıkması onlara asla zarar vermezdi.
Kulun duası, Efendisi'ni yüceltmek ve O'nu övmek için olup kendisini anmak ve başkalarını unutmak için değilse bunda hiçbir sakınca yoktur. Çünkü Allah Teala, sıfatı gereği bunu vacip kılmıştır. Bu tür istek ve duada bulunmak kul üzerine farz kılınmıştır. Böyle yapan kul da, kendi lehine olanlardan çok kendine farz kılınanlarla uğraşmış olur. Bu ise, çok daha faziletli olup muhibbanm makamıdır. Bu, sürekli Allah Teala'nm şahitliğini yerine getirme makamıdır. Daha önce belirttiğimiz gibi o da, amel ettiği andaki ilminin gerektirdiği amelde bulunma halinin kapsamına girer.
Alimler, şu üç makamdan hangisinin daha üstün olduğu hususunda ihtilafa düşmüşlerdir:
İlki, Allah Teala'ya kavuşma arzusu ile ölümü arzulayan kulun makamıdır.
ikincisi, Rabbine hizmet ve O'nun yolunda çaba sarfetmek için yaşamayı isteyen kulun makamıdır.
Üçüncüsü ise, 'Hiçbirini tercih etmiyor, Rabbimin benim için razı olduğuna rıza gösteriyorum. Beni ister ebediyete kadar yaşatsın, isterse yarın canımı alsın' diyen kulun makamıdır.
Alimler, bu üçü hakkında bir arifin hakemliğine başvurdular. O da şöyle dedi: Rıza sahibi olan, en faziletlileridir. Çünkü o, fuzuli istek bakımından en az olandır.
İtiraz ve tercihte bulunmayı terketmeye dair söylediklerimiz de bunu teyid etmektedir. Çünkü kul, dünya yurduna veya ahiret yurduna kendi tercihi olmaksızın girmektedir. Dolayısıyla dünyadan çıkışı da, girişi gibi tercihi olmaksızın gerçekleşecektir. Ayrıca rıza makamı, şevk ve Özlem makamından daha üstündür.
Fazilet bakımından ölümü isteyen ikinci sırada gelir. Çünkü o, Allah Teala'ya kavuşma özlemiyle ölümü arzu etmektedir. Bu da, muhabbette bir makam ve hayata önem vermeme noktasında mühim bir derecedir. Bir hadiste Allah Resulü'nün de (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Kim Allah Teala'ya kavuşmayı arzu ederse, Allah Teala da onunla kavuşmayı ister".[12]
Allah Teala'ya ve dinine hizmet için yaşamak isteyen kimse de fazilet sahibi görülür. Ancak onun makamı, üçüncü sırada gelir. Onun makamı, ümidin kuvveti ve günahtan korunma noktasında hüsnü zannı ihtiva etmektedir.
Bu kimse için de belli bir aşinalık ve Allah Teala'ya yakınlık ihtimali gözlenir. Dolayısıyla makamı ona güzel gelir, nefsi sükunet bulur ve günleri kısalır. Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: "Müminlerin iman bakımından en faziletlisi -müminlerin iman bakımından en mükemmeli- ömrü uzun, ameli güzel olandır". Çünkü ameller, imanın gerekleridir. İmanın gerçeği de, onun söz ve amel olmasıdır. Bunların ötesinde ise, sahibinin sevinip gıpta edebileceği ve övgüyle anılabileceği başka bir makam yoktur. Zira bunlar dışında, nefsi tatmin için uzun süre yaşama arzusu sözkonusu olur.
Nefis, bu yolun yolcusu olan zayıf kimselere meyledebilir. Bunun sonucunda da, onda bir hastalık gizlenebilir. Bu hastalık, nefs ve onun arzuları için daha uzun süreli yaşama isteğidir. Nefs, hayatı sevme tabiatıyla yaratılmış olup tul-i emeli ve tabiatı gereği ölümden nefret eder.
Sonra da, kendisinin Allah Teala ve O'na taat için yaşamak istediği vehmine kapılabilir. Bu, ancak gerçek zühdün ortaya çıkartabileceği gizli şehvettir. Bu üçüncü yolda da ancak arif, zahid ve sürekli yakini müşahede eden bir kul fazilet sahibi sayılır. Şahsi sıfatı ve hevası sebebiyle hastalıklı olan kimseye ise, ne bir makamda, ne de bir yolda itibar edilmez.
Bir gün Vüheyb b. el-Verd, Süfyan-ı Sevri ve Yusuf b. Esbat bi-raraya gelmişlerdi. Sevri dedi ki: Geçmişte ani ölümden hoşlanmazdım. Bugün ise, şurada ölmüş olmayı istiyorum. Yusuf, 'Niçin?' diye sordu. Süfyan, 'Fitneden endişe ettiğim için' dedi. Yusuf şöyle dedi: Ama ben, uzun süre yaşamayı mekruh görmüyorum. Sevri, 'Ölümü niçin hoş görmüyorsun?' diye sordu. O da, 'Belki bir güne rastlarım da, o gün tevbe edip salih bir amel işlerim, diye' dedi.
Bir ara, Vüheyb'e, 'Sen ne diyorsun?' diye soruldu. O da şunu söyledi: Ben hiçbirini tercih etmiyor, Allah Teala'nm istediğini istiyorum. Bunun üzerine Sevri, onun alnını Öptü ve şöyle dedi: Kabe'nin Rabbi'nin hakkı için, işte ruhaniyet! O, bu ifadesi ile ruhanilerin makamını kasdetmişti. Ruhaniler, ruh ve reyhan ehli olan yakın kılınmış insanlardır. Onlar, muhabbet ve rıza ehlidirler. Tıpkı Allah Teala'nın buyurduğu gibi: "Ona ruh/rahatlık ve reyhan/ güzel rızık vardır". (Vakıa/89) Yani onlar, Allah Teala'nın yakınında esen meltemden koklayacak ve Allah Teala'nın sevgisinden rızıklanacaklardır.
Allah Teala, ashab-ı yemin için her türlü darlık ve belada bir kurtuluş bulunduğunu haber vermiştir. Mukarrebun ise, daha üstün olanlardır. Dolayısıyla onlar için de her türlü belada bir rahatlık vardır. Bunun sebebi de onların Karib olan Allah Teala'yı müşahede etmeleridir. Allah Teala'ya her yakınlıkta Habib'in yakınlığından dolayı bir reyhan/güzel rızık mevcuttur. Onlar, işte bu sebeple yücelmiş ve daha üstün tutulmuşlardır.
Sufîlerden bir zat şöyle demiştir: Arifin eşyadaki sırrı, kuyunun içindeki su gibi belli bir makam tutmaz. Oradan çıkartıldığında ise açığa çıkar.
Allah Teala'dan razı olan kimse, O'nun zemmettiğini zemmedip, mekruh gördüğünü mekruh görür. Bu, onun rızasını zedelemez. Rabbine muvafık davranmasından dolayı fiillerinde ihsan sahibi sayılır. Eğer halinden razı olmazsa, din ve ahireti bakımından kayba uğrar. Dünya malının çokluğunu, onu biriktirmeyi ve toplamayı mekruh görürse, rızasına halel gelmez. Çünkü o. bu davranışıyla zühdün hakikatine ermiştir. O, bu hallerinin tamamında ilme uygun davranmış sayılır.
Allah Teala, kulunun hükümlerini en iyi bilendir. O, kullarına herkesten daha sahipleniri ve onu halkın tamamından daha çok müşahede edicidir. En yüce misal O'nundur. Buna bağlı olarak da hükümlerine şahit olur, emrini çiğneyen kullarıniizemmeder, ilmini iradesiyle tatbik eder ve yasağını ihlal eden asilere de Zatı'nın adalet ve hikmeti gereği buğzeder.
O, veren ele şahit olur, infak edenleri över, iradesini onları muvaffak kılacak şekilde devam ettirir, kendinden bir kerem ve lütuf olarak amel ehlinin şükürlerini kabul eder. O'ndan razı olanlar da, O'nun verdiği hükümlere uygun davranır ve çizdiği yolda O'na tabi
olurlar. Takdirinde O'na teslimiyet gösterirler. Onlar, Allah Teala hakkında ilim sahibi, O'nun tedbirine razı, vazettiği şeriatı uygulayan, Resulü'ne (sav) uyan, Rabbi'nin zemmettiğini zemmeden, sırf kendi yararını gözetmeksizin O'nun övdüklerini öven kimselerdir.
Acıları ve musibetleri, Allah Teala'nın lütfettiği nimetler olarak gören rıza ehlinin, bunları anlatması ve başkalarına bildirmesi, hallerini zedelemez. Kalpleri, kazaların acısından dolayı sızlanıp serzenişte bulunmadıkça ve öfke göstermedikçe rızaları zedelenmez.
Rıza makamının başı sabırdır. Sonra kanaat gelir. Ardından sırayla zühd, muhabbet ve tevekkül gelir. Buna göre rıza, tevekkül sahibinin halidir. Tevekkül de, rızanın makamıdır. Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: Gerçek rıza; Allah Teala'm vermesi ve engellemesinin kulun gözünde eşit olmasıdır. Başka biri de şöyle demiştir: Kişinin kalbi, varlıkta ve yoklukta, sağlıkta ve hastalıkta değişmezse rıza göstermiş olur.
Süfyan-ı Sevri (ra) şöyle demiştir: Allah Teala'nın engellemesi de bir tür vermedir. Çünkü O, yokluk ve cimrilik olmaksızın engeller. O'nun engellemesi, güzel tercihi ve bakışıdır. Durum, aynen ifade ettiği gibidir. Çünkü engellemenin hakikati, ancak yanında bir şeyiniz bulunan kimse için olabilir. O kimse size engel olarak vermekten imtina edebilir. Ya da sizi hakettiğiniz bir şeyden mahrum edebilir.
Ama haketmediğiniz veya yanında size ait bir şeyiniz bulunmayan kimsenin engelleme ve mahrum etmesinden sözedilemez. Çünkü bunu takdir eden Allah Teala, herşeyin yaratıcısı, ilk defa ortaya çıkarıcısı ve ortaya çıkardıklarının tek Maliki'dir. O, yarattığı için dilediğini seçme hakkına sahiptir. Yarattıklarından hiçbirinin ise, seçme veya O'nun hükmünü paylaşma hakkı yoktur.
O, hiçbir varlığı hükmüne ortak etmez. Kul, hiç bir şey değilken, herşeyi seçip tercih eden O'dur. Bu da, O'nun farklı takdirlerine göre verdiğidir. O'nun verme fiili, çeşitli hükümlere, acı-tatlı birçok tedbire, şefkat ve zorlama, darhk-bolluk gibi tasarruflarına bağlıdır. Kimi, insan nefsine uygun ve yumuşak iken, kimi de onun arzu ettiğinin aksinedir.
Allah Teala'nın verdiği hükümlere sabretmek, müminlerin makamıdır. Bunlara rıza göstermek ise, yakini iman sahiplerinin makamıdır. 'Yakin sahibi bir kavim için, Allah Teala'dan daha güzel hüküm veren var mıdır? Allah hükmedinceye kadar sabret! O, hüküm verenlerin en iyisidir1.
Rıza, yakini iman makamları, muhibbanm halleri ve tevekkül ehlinin müşahedeleri arasındadır. O, Allah Teala'nın bütün fiillerine dahildir. Çünkü bu fiillerin tamamı, O'nun kazasının sebepleridir. O'nun mülkünde, ancak O'nun takdir ve kaza ettiği olabilir. Allah Teala'yı layıkıyla bilen ariflere düşen; O'nun kazasına rıza göstermektir.
Bundan sonra ilmin tafsilatı ve hükümlerin tertibi gelmektedir, iyilik ve birr türünden olanları emretmiş ve mendup görmüştür. Kul da, bunlara rıza göstermiş, fiilen ve seri olarak onları sevmiştir. Bunlar sebebiyle de Allah Teala'ya şükretmek farz olmuştur.
Kötülük ve şer türünden olanları ise yasaklamış ve bunları işleyenleri azapla tehdit etmiştir. Kula düşen, adalet ve takdir bakımından Allah Teala'ya ve O'nun hükümlerine rıza göstermek, her işi hüküm ve hikmet olarak Rabbi'ne havale etmektir. O, kötülüklere karşı sabırlı olmalı, onlara yaklaşmaman ve bunları yapmayı kendine bir haksızlık olarak görüp bunlar neticesinde gelecek azaba razı olmalıdır.
Zira o, bu günahları bizzat kazanarak ve rıza göstererek kendi uzuvlarıyla işlemiştir. En büyük delil, hiç kuşkusuz Allah Tea-la'nmdır. Kulun ise hiçbir özür ve bahanesi yoktur. O, Allah Tea-la'nm iradesine rıza göstermelidir. Ama O, eğer dilerse rahmet ve kereminin bir göstergesi olarak kulunun günahını affedebilir.
Ya da dilerse, adaleti ve hakkaniyeti gereği cezalandırabilir. Bu konudaki hitab-ı ilahinin özü, kazanın kötüsüne irade ve fiil olarak ancak Allah Teala'nın kendi Zatı'ndan rıza göstermesidir. Kul buna, kendinden değil Allah Teala'dan geldiğini bilerek rıza göstermelidir. Çünkü yakini iman sahipleri ve muhabbet ehli, iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini asla ihmal etmezler.
Onlar, masiyetlerin inkar edilerek, dille ve kalple mekruh görülmesi gereğini de inkar etmezler. Çünkü iman, bunu farz kılmış, şeriat da bunu getirmiştir. Allah Teala da onları mekruh görmüştür. Yakini iman sahiplerine düşen de; O'nun mekruh gördüklerini mekruh görüp sevdiklerini sevmektir.
Yakin makamı, imanın farz kıldıklarını düşürmediği gibi tevhidi müşahede de, Resul'ün (sav) getirdiği şeriatı ve O'na uyma mesuliyetini iptal etmez. Kim bunun aksini iddia ederse, Allah Teala'ya ve Resulü'ne (sav) iftira etmiş, yakin sahiplerini ve muhabbet ehlini karalamış olur.
Allah Teala'nın dünyadan ve masiyetlerden razı olan bir kavmi zemmedişini görmüyor musunuz? O, öne geçenlerden geride kalmaya rıza gösteren bu kavim hakkında şöyle buyurmuştur: "Dünya hayatına razı olup onunla huzur bulanlar". (Yunus/7) Allah Teala, bu tercihlerinden dolayı onları kınayarak şöyle buyurmuştur: "Ahirete inanmayanların kalpleri ona kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler diye". (En'am/113) Allah Teala, geride kalanlarla (=kadmlarla) birlikte kalmaya rıza göstermelerinden dolayı onları şöyle nitelemiştir: "Kalpleri mühürlenmiştir. Onlar artık anlayamazlar". (Tevbe/87)
Günahlara ve çirkinliklere, Allah Teala'dan veya başkasından geldiğini düşünerek rıza gösteren, onlar için istekte bulunan, dostluk kuran ve onlar için başkalarına yardımcı olan, ya da bunun İlahi Rıza ile ödüllendirilen Rıza makamına dahi olduğunu veya Allah Teala tarafından anlatılıp övülen rıza ehlinin hallerinden olduğunu iddia eden kimseler de, Allah Teala'nın zemmettiği o kavimle beraberdirler. Nitekim bir hadiste Allah Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Kötülüğe rehberlik eden, onu yapan gibidir". Ibni Me-sud da (ra) 'Kul, münkerden kaçtığı halde, onu yapanın günahı kadar günah kazanabilir1 demişti. 'Bu nasıl olur?' diye soruldu. O da şöyle dedi: Münkeri anlatır ve ona rıza gösterir.
Bir hadis-i şerifte Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Eğer bir kul doğuda bir adam öldürmüş, batıda başka biri de bu cinayete rıza göstermiş ise, onun cinayetine ortak olmuş olur". Bu hususta Allah Resulü'nden (sav) mürsel yolla rivayet edilen hasen bir hadis de şöyledir: "Din bakımından kendinden üst-tekine, dünya bakımından da kendinden alttakine bakan kimseyi Allah Teala sabreden ve şükreden olarak yazar. Dinde kendinden alttakine, dünyada ise üsttekine bakan kimseyi ise sabreden ve şükreden olarak yazmaz".[13]
Sonrakiler arasında ortaya çıkan, ilim ve yakini imandan yoksun bir takım boş kimseler rıza konusunda hata ederek, kendilerinden kaynaklanan her türlü masiyet ve günahı rıza kapsamına sokmuşlardır. Bunlar, rızanın tafsilatından habersiz ve tevil ilmini anlamaktan uzak kimselerdir. Rıza halinden uzak, Kitab'm müte-şabih ayetlerine tabi olan bu kimseler, fitne maksadıyla sözde ve fİ-ilde bidata yönelmişlerdir. Bunlar, vakitleri heba olmuş ve başkalarının vakitlerini de bu tür boş fikirlerle heba etmiş kimselerdir. Alimler nezdinde, iddialarının batıllığı, yanlışlığına delil aratmayacak kadar açıktır. Batıl ve boş fikirlerle meşgul olmak da, boştur.
Rıza, ancak Allah Teala'nm emir ve yasaklarına aykırı ve masiyet olmayan hususlar için geçerli bir haldir. Mesela mallarda eksilme, dünyevi bakımdan zararda olma, evlat ve ailede kayba uğrama gibi kişiye ağır gelen ve hoş görülmeyen hallerde geçerlidir. Aynı şekilde, Allah Teaia tarafından cezalandırılmayan ve azap tehdidi bulunmayan, suç ve günahlardan uzak uhrevi ameller de rıza olabilir.
Batıla yönelmiş biri, cimriliğini, insanlara yardımcı olmaya düşkün olmayışını ve harcamalarım gerekçe göstererek, ya da dünyevi işlerinin genişliğim ve fakirliğini bahane ederek, bunların kendisini sadaka vermekten ve sahip oldukları konusunda zühd ile davranmaktan alıkoyduğunu söyleyebilir. Ama kendisinin, Allah Teala'nm takdir ettiğine çok az itirazda bulunduğunu, bunun da kendine mahsus bir rıza makamı olduğunu iddia edebilir.
Bütün bunlar, heva sahibi bir eğlence düşkününün boş laflarından ibarettir. O, insanları kandıran biridir. Onun temennileri, şeytanın hile ve aldatmalarından ibarettir. Çünkü rıza; fakirlik ve sıkıntıyı tercihe engel olmaz. Rıza sahibi de, zühdün faziletini ve onun sıfatlarını nasıl olduğunu bilir.
Rıza sahibi, nimetin çokluğunu ve onun artmasını hoş görmediği için mala sıkı sıkı sarılmayı ve mal bakımından genişlemeyi asla tavsiye etmez. Çünkü rıza, kulu teşvik edildiği şeyden alıkoyup kendisine hoş görülmeye şeyi yapmaya sevketmez. Bunun aksini söylemek, nefsin bahanesi ve insanların dilinden kurtulmak için onları kandırmaktan öte gitmez. Ama Malik'i olan Allah Teala nezdinde ne bahanesi, ne de kurtuluşu sözkonusudur.
Yukarıda anlattıklarımızın özü şudur: Rıza, ancak sabır ve şükrün güzel görüldüğü şeyler hususunda olabilir. Çünkü rıza, şükür ve sabır makamlarının üstünde bir makamdır. O, sabreden ve şük-redenlerin yapacakları ziyade bir ameldir.
Eğer kul, dinen eksik, dünya bakımından fazla ise ve bu haline rıza gösteriyorsa, bu haline gösterdiği rıza, amellerinin en kötüsünü oluşturur. Çünkü bu, emr-i ilahiye aykırı bir durumdur. Allah Teala buyurdu ki: "Allah'tan korkun ve O'nun için vesile arayın". (Maide/35); "Onların en yakınları da Rableri'ne daha yakın olmak için vesile ararlar", fîsra/57); "Rabbiniz'den bir mağfirete koşuşun". (Hadid/21); "Rabbinizden bir mağfiret için yarışın". (Bakara/268)
Allah Teala bu hususta da şöyle buyurmuştur: "Bu konuda rekabet edenler, rekabet etsinler". (Mutaffifun/26);"îşte onlar, hayır işlerinde yarışırlar ve onlar hayır için önde giderler". (Mü'mi-nun/61) Görüldüğü gibi Allah Teala, hayırda yarışmayı ve öne geçmeyi teşvik etmiş, geri kalmayı ve engelleri bahane göstererek yerinde saymayı ise kınamıştır. Müminlerin yolu da da budur. Yakin sahiplerinin makamları da bunda yer alırlar.
Seri es-Sekati'nin pazarı terkederek dünya hakkında zühde yönelmesinin sebebi, 'Elhamdü lillah' sözüydü. O, pazarda yangın çıktığı kendisine haber verildiği zaman, bu musibet sebebiyle pazara dönmesi istenirken söylediği hamd sözü sebebiyle ticareti ter-ketmiştir.
Gecenin bir yarısında sokağa çıktığı sırada bir toplulukla karşılaşmış ve onlar, 'Ey Ebu Hasan, birçok insanın dükkanı yandı, ama seninki yanmadı' demişlerdi. Bunun üzerine, Rabbi'ne hamdetti. Sonra biraz düşündü ve kendi kendine şöyle dedi: Ben, nasıl kendi malımın kurtulup diğer mümin kardeşlerimin mallarının yanması sebebiyle 'Elhamdü lillah' derim. Ardından dükkanındaki aletleri, bu sözüne kefaret olması için tasadduk etti. Sonra da pazarı terketti.
Allah Teala da, bu fiili sebebiyle onun şükrünü kabul etti ve dünyada zühd sahibi olmasını kolaylaştırdı. Onu muhabbet makamına yükseltti Rızayı terketmesi, onu rızaya sevketmişti. Seri es-Sekati'nin şöyle dediğini duydum: Öyle bir söz söyledim ki, tam otuz yıl ondan dolayı istiğfarda bulundum. Kasdettiği söz, 'Elhamdü lillah'idi.
Bir hadis-i şerifte Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Müslümanların işlerine önem vermeyen, onlardan değildir". Meşhur bir hadis ise şöyledir: "İman bağlarının en sağlamı; Allah için sevmek, O'nun için buğzetmektir".[14]Görüldüğü gibi Allah Resulü (sav) bunu, imanın en sağlam kulpu olarak takdim etmiştir. Çünkü iman, buna dayanmaktadır. Şeytan, bu bağı çözemez. İman bağını çözemediği gibi bu bağ üzerinde de hiçbir güce sahip değildir. Çünkü Allah Teala, bu bağ ile onun arasına durur.
Allah Teala, böyle bir imanı kulunun kalbine yazdıktan sonra, ruhunda da ebedileştirmeyi üstüne almıştır. Allah için sevmede, dostluk, can, mal, fiil ve sözle yardımcı olmak vardır. Allah için buğzetmede ise, bunların aksi mevcuttur. Bidatçı, günahkar, fasık, zalim ve saldırgan kimselere buğzetme sözkonusudur. Bunlarla dost olmamak ve kendilerine yardımcı olmamak müminlere farz kılınmıştır.
İşte bu nedenle, Allah dostlarıyla dost olup, O'nun düşmanlarına düşman olmak imanın en sağlam bağlarından biri sayılmıştır. Çünkü şeytanın tasallutu ve arzularınızın etkisiyle masiyet işleyebilirce Rabbiniz'e karşı gelebilirsiniz. Buna rağmen, günahkârlara buğzedip onlarla bu günahları sebebiyle dost olmamanız ve işledikleri suçlar sebebiyle onları sevmemeniz gerekir.
Şeytan, nefsiniz üzerindeki etkisi dışında iman bağınız üzerinde yetki sahibi kılınmamıştır. Allah korkunuz ve murakabeniz noktasında yetkili kılınmasına rağmen iman bağınızı sarsma hususunda hiçbir yetkisi yoktur. O, haramları helal kılma, onları güzel görme, onlara inanma, rıza gösterme ve tevbeyi terketme konularında sizin üzerinizde yetki ve nüfuz sahibi değildir. Ama bunlara teşebbüs etme konusunda yetkili kılınmıştır.
Eğer diğerlerine de yetkili kılınmış olsaydı, fasıkları sever, onlarla dostluk kurar, fısklarmda yardımcı olur, işledikleri haramları helal kılar veya onlara rıza göstererek öyle olduğuna inanırdınız. Bu durumda da, gündüzün geceden sıyrılıp çıktığı gibi imanınız da sizi terkedip giderdi. Bunun azında da çoğunda da, böyle olamazsınız. Çünkü sözkonusu bağlar, imanın dayandığı bağlardır. .Bunlar tek bir daire içinde yeralan hususlardır. Allah Teala'nm şu buyruğunu işitmediniz mi? "Müminler, müminleri bırakarak kafirleri dost edinmesinler". (Al-i İmran/28)
Böyle yapanlar, Allah Teala'dan hiçbir hayır elde edemezler. Allah Teala'nm şu buyruğunu işitmez misiniz? "Yahudileri ve hıristi-yanları dostlar edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır". (Maide/51); "Müminler, müminleri bırakarak kafirleri dost edinmesinler". (Al-i İmran/28); "Allah Teala'ya, aleyhinize olacak açık bir delil mi vermek istiyorsunuz?". (Nisa/144) Yoksa Allah, sizleri de onları da cehennemde
toplar.
Yine O, bu konuda şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki zalimler, birbirlerinin dostlarıdır. Allah da, takva sahiplerinin dostudur". (Casiye/19) Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır: "İşte kazandıkları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını bir kısmına böyle dost ederiz". (En'am/129) Ardından da şöyle buyurmuştur: "Kim de müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bı-rakar ve cehenneme sokarız". (Nisa/115)
Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala, her müminden bütün münafıklara buğze-deceğine dair bir söz almıştır. Yine O, her münafıktan da, bütün müminlere buğzedeceğine dair söz almıştır". Meşhur bir hadiste ise Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu nakledilir: "Kişi sevdiği ile beraberdir ve onun için Allah Teala'dan beklediği vardır"[15]Başka bir hadis-i şerif ise şöyledir; "Kim bir topluluğu sever ve dünyada onlarla dost olursa, Kıyamet günü onlarla beraber gelir".
Allah Resulü'nün (sav), "İman bağlarının en sağlamı, Allah için sevmek, O'nun için buğzetmektir" hadisinin gizli bir anlamı da şudur: Müminler sizi sevmeli, münafıklar da size buğzetmelidirler. Bu, sizin iman bağınızın sağlamlığının da alameti olur. Çünkü "Allah için sevme" ifadesi, münafıkları, -Sizin onlara buğzettiğiniz gibi- onların da size buğzetmeleri anlamına gelir. Yani müminlere sevimli olmalısınız ki sizi sevsinler. Münafıklara da buğz etmelisiniz ki, sizden soğuyup buğzetsinler. Bu da, onlara meyletmemek ve sürekli öğütte bulunmakla olabilir. Bu tür davranmak, sizin imanmızın gücüne ve Allah için hiçkimsenin kınamasına aldırmayışmıza delalet eder. Allah Teala da kendi sevdiği ve kendini seven kullarını böyle vasfetmiştir. Bu, uzlaşmaktan ve nifaktan sakınmanızı, vera' ve ihlasa yaklaşmanızı sağlar. Böyle davrandığınızda, münafıkları öfkelendirip size kızmalarını sağlarsınız.
Bu anlamda Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler". (Feth/29) Yani müminlere karşı alçakgönüllü, kafirlere karşı ise izzet sahibidirler. Allah Teala, Resulü'ne de (sav) bu anlamda şöyle emretmiştir: "Ey müminler, kafirlerden size yakın bulunanlarla savaşın, sizde bir sertlik bulsunlar". (Tevbe/123)
İsa'dan (as) da bu hususta şöyle bir söz rivayet edilmiştir: 'Allah Teala buyurdu ki: 'Kullarımın Bana en sevimlileri, seher vakitlerinde Beni zikredenleri ve Beni günahkârlara buğzettirenleridir". Yani, onlara buğz gösteren ve onları kızdıracak derecede hoşnutsuzluğu açıkça ifade edenlerdir. Onlar kendisine buğzettiğinde, Allah Teala da onlara buğze de çektir. Böylelikle Allah Teala'yı onlara buğzettirmiş olacaktır. Bu da, onların buğz e dilmelerine ve gazaba uğramalarına yol açacaktır.
Süfyan-ı Sevri şöyle derdi: "Bir kimsenin komşularına şirin göründüğünü gördüğünüzde, onun münafık olduğunu bilin". Ka'bü'l-Ahbar, Şam ulemasından olan Ebu İdris el-Havlani'ye, 'Halk nez-dinde nasıl görülüyorsun?' diye sordu. O da, 'Beni seviyor ve değer veriyorlar1 dedi. Bunun üzerine Ka'b, 'Öyleyse Tevrat beni doğrulamıyor3 dedi. el-Havlani, 'Tevrat'ta ne yazıyor ki?' diye sordu. O şu cevabı verdi: 'Tevrat'ta şunu görüyorum: Alim kimse, komşuları tarafından sevilmez".
Müridandan biri şöyle demişti: Marifet ehlinden birine şunu dedim: Ben, Allah Teala'dan çok gafil, O'nun rızasına koşmada çok zayıfım. Bana öyle bir şey tavsiye et ki, onunla kaçırdıklarımı telafi edebileyim. Bana şöyle dedi: Ey kardeşim, eğer Allah dostlarına sevimli görünmeyi, onların gorüllerine girmeyi başarabilirsen bunu yap. Belki onlar seni severler. Çünkü Allah Teala, dostlarının kalplerine günde yetmiş kez bakar. Allah Teala'nın asla nazar' etmeyeceği kimselerden olduğuna göre, belki sevdikleri için onların kalplerinde seni görür ve sana dünya ve ahiret saadeti kazandırır.
Allah Teala'nın, sıddıkların ve şehitlerin kalplerine doğrudan aktığı söylenmiştir. Sonra bir topluluğun kalplerinde başka bir topluluğun kalplerine, diğer bir topluluğun kalplerinde başka iki topluluğun kalplerine bakar.
Bize göre, dinin azimetlerinden ve vera' ehlinin yolunun özelliklerinden biri de, Allah Teala'nın düşmanlarına buğzetmek, bidatçıla-ra ve zalimlere öfkelenmek suretiyle onların da size buğzedip kızmalarını sağlamaktır. Böylelikle Allah Teala'ya bir yakınlık kurabilirsiniz. Bunun mukabilinde, Allah dostlarını sevmeniz ve onlar tarafından sevilmeniz de, Allah dostluğunun sebeplerinden sayılmıştır.
Allah Resulü'nün (sav) şöyle dua ettiği rivayet edilmiştir: "Alla-hım, bir günahkar benim üzerimde hak sahibi olmasın ki kalbim ona sevgi duymasın". Emirlerden biri Ebu Hüreyre'ye bin dinar ve on elbise göndermişti. O, bunları geri gönderdi ve şöyle dedi: 'Ben onun malını kabul edecek değilim. Çünkü o, malı helal haram demeden toplar ve haksız yere sarfeder.
Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Günahkarın hediyesini ona geri verin de, yaptıklarını tasvip ettiğinizi düşünmesin". Malınızı bunda zühd göstererek azaltın. Bu, dinin en büyük kapılarından biridir. Günahkarlara meyletmek ve onlarla kaynaşmak ise, dünyanın en büyük kapılarmdandır. Bu şekilde ehli dünyanın hayatları düzelir ve onlar için selamet sözkonusu olur.
"Allah için sevip O'nun için buğzetme' esasının bir anlamı da bu yöndedir. Bu anlam biraz kapalı olmasına rağmen açıklandığı zaman, oldukça açık ve kesin olarak ortaya çıkmaktadır. Ahiret uleması, bu anlamı gayet iyi bilirler. Buna göre, kim fasıklar tarafından sevilmek ve güvenilmek ister, başına işler gelme endişesiyle zalimlere tabi oluşunu açıkça ifade ederse, onun bu tavırları nifakın önemli alametlerinden ikisi olur.
Nitekim Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Başka bir takım insanlar da bulacaksınız ki, hem sizlerden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isterler. Ama ne zaman fitneye gö-türülseler, baş aşağı edilip (fitnenin) içine atılırlar". (Nisa/91) O'nun şu buyruğu ise, ikinci anlama delalet etmektedir: "Kalplerinde hastalık bulunanların, 'Bize bir felaket gelmesinden korkuyoruz' diyerek onların arasına koştuklarını görürsün". (Maide/52)
Kalplerinde hastalık bulunan münafıklar, inkar edenleri gizlice desteklemekte ve müminlere, yapılacak savaşta kafirlerin muzaffer çıkmasından endişe ettiklerini söylemektedirler. Ancak Allah Teala onları yalanlayarak şöyle buyurmuştur: "Umulur ki Allah bir fetih ya da kendi katından bir emir getirir de onlar, içlerinde gizlediklerine pişman olurlar". (Maide/52)
Müminlerden ve ehli sünnetten olup Allah Teala'yı seven kimseler, münafıklar ve bidat ehli hakkında endişeli olmalı ve Allah Teala'yı gazaba sevketmekten korkmalıdırlar. Müminlerin yardımına koşan kimseler, imanlarının nifaktan arınmış olabilmesi ve yollarının dosdoğru kalabilmesi için zalimlerle kaynaşmaktan ve onlara uymaktan uzak durmalıdırlar.
Allah Teala, düşmanlarını sevenleri iman dairesinden çıkartmıştır. Allah düşmanlarına buğzedenlerin imanlarını ise sağlam kılmış ve yakin ile teyid etmiştir. O, bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulü'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin". (Mücadele/22)
Bir takım cahiller ise, rızanın kendisinden veya başkasından kaynaklanan masiyetlerle de olabileceğini iddia etmişlerdir. Onlar, bu noktada günahları ibadet ve taatlardan ayırmamış, onları ibadet sayarak eşit görmüşlerdir. Kuşkusuz bu iddiada, peygamberlerin getirdikleri şeriatlerin tahribi, Allah Teala'mn helal-haram ve emir-yasak türünden indirdiği bütün hükümlerin iptali sözkonusu-dur. Allah Resulü (sav) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Bulunduğu yer bakımdan insanların en kötüsü, bir müminin günahına bakarak onun hasenatını terkedendir". Ulemadan bir zat ise şöyle demiştir: Alimlerin şaz/ender hükümlerini sırtlanan kimse, çok büyük bir şer sırtlanmış tır.
: Dini muamelelerde güzel ahlakın bir ifadesi de, salih amel işlediğinizde, 'Ey Rabbim, bu ameli Sen yaptırdın, Senin güç vermen, muktedir kılman ve muvaffak kılman sayesinde Sana taatte bulundum. Çünkü benim uzuvlarım, senin neferlerindir. Bir günah işlediğimde ise, kendi kendime zulmetmiş, nevam ve şehvetim sebebiyle uzuvlarım bu suça irtikap etmiştir, bunlar benim sıfatlarım-dır* demenizdir. Ardından da bu günahı, O'nun irade ve takdirinin
bir eseri olarak yaptığınıza inanmanız gerekir. Böylelikle her iki halde de, Rabbinizin rızasına uygun hareket etmiş olursunuz.
Her iki durumda da, söz ve niyetle O'nu razı etmeye çalışmış olursunuz. Sonuç olarak da, iyi işlerinizde kendinizle övünmeyip günahlarınızda da, nefsinizi mahkum etmek ve zulmünüzü itiraf etmek suretiyle Allah Teala'nm rızasını mucip harekette bulunmuş olursunuz. Bu tür bir müşahede, cahil kimseye çok ağır gelir.
O, bir iyilik yaptığında kendini görüp, kendi güç ve iktidarına bakar. Kibiri sebebiyle de helak olur. Yaptığı amel de, övünmesi yüzünden boşa gider. Bir günah işlediğinde ise, günahını itiraf ile nefsine zulmettiğini ikrar etmez. Böyle birinin tevbesi sahih olmadığı gibi, Allah Teala'nm ondan rızası da sözkonusu olmaz. Bu tür dalalet müşahedelerinden Allah'a sığınırız.
Ebu Muhammed Sehi (ra) şöyle demişti: Kul, salih bir amel işlediğinde, (Ey Rabbim, bu ameli bana Sen yaptırdın' derse, Allah Teala onun şükrünü kabul ederek, 'O ameli sen yaptın' buyurur. Ama kul, kendine bakarak, 'Bu ameli ben ifa ettim' derse, o zaman Allah Teala, 'Hayır, sana Ben yaptırdım' buyurur. Bir günah işlediğinde ise, 'Bunu Sen takdir ettin, ben de istedim' derse, Allah Teala, 'Sen kendine zulmettin, şehvet ve arzunun tesiriyle masiyette bulundun' buyurur. Eğer kul, 'Ben, kendime zulmettim ve cehaletim sonucu Sana karşı geldim' derse, Allah Teala ondan haya ederek, 'Aksine onu Ben takdir edip kaza büyürdüm, nefsine zulmetmeni itiraf etmenden Ötürü de onu bağışladım' buyurur.
Amel ehlinin adabı ve ilim ehlinin müşahedesi işte böyle davranmayı gerektirir. Bu, Allah Teala'nm şu kudsi hadisteki buyruğunun kapsamına girmektedir: "Rabbinizi en iyi bileniniz, kendi nefsini en iyi bileninizdir". Adem oğlu da, aynı şekilde muameleye girdiği kimseden, kusuru itiraf ve tevazu bekler. Bu, Allah Teala'nm şu buyruğundaki anlamlardan da biridir: "Ve diğerleri de günahlarını itiraf ettiler, iyi işle kötü işi birbirine karıştırdılar". (Tev-be/102) Denildi ki: Burada murad edilen, kötü fiilden sonra yapılan itiraftır. Çünkü sözkonusu kötü amel, ayette belirtilmiştir. İyi amel ise, itiraftan sonra olandır.
Allah Resulü'nün (sav) daha önce naklettiğimiz şu hadisinden çıkartılacak dört güzel husus vardır: "Din bakımından kendindenüsttekine, dünya bakımından da kendinden alttakine bakan kimseyi Allah Teala sabreden ve şükreden olarak yazar. Dininde kendinden alttakine, dünyada ise üsttekine bakan kimseyi ise sabreden ve şükreden olarak yazmaz".[16]Kul, bu hadis üzerinde iyice düşündüğü zaman bu dört hususu görebilir:
Öncelikle bu dört hususa sahip olanları görür. Gözü ve aklıyla öncekilerin izledikleri yola bakar ve kendisinden dünyevi bakımdan üstte olanları gördüğü zaman, halinden dolayı Allah'a şükrederek, O'nun takdir ettiği rızka kanaat eder. Böylelikle de, kanaat ettiği şeyi bilmesi ve fazla malın kendisinden uzaklaştırılması yönündeki ilahi iradeye rıza göstermesi sebebiyle sabır ve şükür sahibi olur. Çünkü Kıyamet günü hesabın uzamasından kurtulmuş olur.
Dini bakımdan kendinde üstte birini gördüğü zaman, ona yetişmeye çalışır ve onunla yarışır. Çünkü buna teşvik edilmiştir. Bu hali, kendisi için hayır işleme ve salih amellerde bulunma yönünde bir teşvik ve özendirme unsuru olur. Bu durumda kazanacağı şeylerin en basiti, nefsine kızması ve kusurundan dolayı ona buğ-zetmesi olur.
Daha sonra diğer iki duruma, tersinden bakar. Burada da, kendinden alttaki ihtiyaç ve musibet sahiplerini görerek kendini üstün kıldığı ve himaye ettiği için Rabbine hamdeder. Kendisine olan nimeti ve yeterliği sebebiyle O'na şükreder.
Din bakımından kendinden aşağıda bulunan günahkâr, fasık, zalim, ehli bidat ve dalalet kimselere baktığı zaman da, Allah Tea-la'nm kendisi üzerindeki lütuf ve rahmetinden dolayı O'na hamdü senada bulunur. İslammın güzelliği ve onların imtihanından muhafaza edilmesi sebebiyle Rabbine şükreder. Böylelikle yine şükür ve sabır ehli arasındaki yerini almış olur.
Kul için, Allah Teala'nın kendisine bahşettiği akıl ve basiret sayesinde bu tabakalardaki kimselere karşı izlemesi gereken dört muamele vardır. O, bu hususta Allah Resulü'nün (sav) şu sözünü gözetmelidir:
"Ancak iki kimseye haset edilebilir: Bir adama ki Allah ona hikmet vermiştir ve o, bu hikmeti insanlara yayar ve öğretir. Bir adama ki, Allah ona mal vermiştir ve o, bu malı Hakk yolunda tüketmekle görevlendirilmiştir"[17]
Bu hadisin başka bir lafzı ise şöyledir: "Ve bir adama ki, Allah Teala ona Kur'an'ı nasip etmiştir ve o, gece gündüz onun gereğini ifa eder". Bunları gören kişi şöyle der: Eğer Allah, bunlara verdiğini bana verseydi, ben de onun yaptığını yapardım. Görüldüğü gibi müslüman, hayır işlerinde ileri gidenlere haset etmeye Özendirilmiş ve bu noktada hased edenler, fazilet sahibi sayılmıştır. Çünkü Allah Teala, hayır işlerinde rekabeti mendup görmüştür.
Bu şekilde hayır işlerinden dolayı hasette bulunan kimse, bu hareketiyle rıza makamında bir sevap kazanmış olur. Böyle kimselere gıpta etmek ve onlar gibi olmayı istemek de sevaptır. Ama bu hususları altüst eden, işlerin sonlarını düşünmeyen, gaflet ve cehaletin esiri olan kimseler, dünyevi bakımdan kendilerinin üstünde yeralan zenginlere gıpta eder, onların yerinde olmak isterler.
Onların bu bakışları da, Allah Teala'nın kendilerine bahşettiği nimetleri küçümsemelerine, kendileri için takdir edilmiş kısmeti hafife almalarına yol açar. Böyleleri, dini bakımdan da, kendilerinden aşağı derecelerde bulunan avama bakar, kusurlu hallerini hoş görür ve bunu da kendilerine bahane yaparak, hayır işlerinde yarışmayı tercih etmezler. Böyleleri, kibir ve gurura kapılarak kendi hallerini üstün görüp başkalarının yapamadığı şeyleri kendilerinin yaptığı düşüncesiyle nefislerini temize çıkarabilirler.
Bu tür kimseler, sabırsız ve nimete karşı nankör olarak yazılırlar. Çünkü nimete şükran duyma erdemini yitirmişlerdir. Bunlar, ne şükür, ne de sabır ehlidirler. Bu sıfatlar, genel olarak münafıkların sıfatlarıdır. Bu makam da, helak ehlinin makamıdır. Zira sabır ve şükür, müminlerin sıfatlarıdır.
Yaşadığımız şu belde de (Bağdat), benzer sıfatlarla tanınmıştır. Allah Teala, yardımcı olsun. Nitekim, Abdullah b. el-Mübarek'ten şunu nakletmişlerdir: O, 'Doğuyu da batıyı da dolaştım. Bağdat'tan daha beter bir belde görmedim' demişti, 'Neden ey Ebu Abdurrah-man?' diye soruldu. Dedi ki: 'Burası, nimetin hor görüldüğü, günahların basite alındığı bir beldedir.
Yine onunla ilgili olarak şunu anlatmışlardır: "O, Horasan'a gittiği zaman, 'Bağdat halkını nasıl görüyorsun?' diye sordular. Dedi ki: Orada kızgın zabıta, hırslı tüccar ve şaşkın karilerden başkasını görmedim. Hatta denilir ki, İbni Mübarek, Bağdat'tan Mekke'ye gittiği güne kadar, orada kaldığı her gün için bir dinar sadaka vermiştir. Bana da, onaltı dinar tasadduk ettiği söylenmişti.
Şafii (ra) ise, Bağdat'ı dünyaya benzetmiş ve şöyle demiştir: 'Bütün dünya bir çöl, Bağdat onun şehridir'. Yunus b. Abdül-A'la'dan şu bilgi nakledilmiştir: Şafii (ra) bana şöyle demişti: Ey Yunus, Bağdat'ı gördün mü? Ben de, 'Hayır' dedim. Bunun üzerine bana şöyle dedi: Öyleyse ne dünyayı, ne de insanları görmüş sayılmazsın,
Irak'ı yerenler hayli kalabalıktır. Bunlar arasında, Ömer b. Ab-dülaziz ve Ka'bül Ahbar da bulunur. Ömer'in (ra) azatlı bir kölesine şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nerede yaşıyorsun? O da İrak'ta' dedi. Ömer (ra) adama sitem ederek şöyle dedi: Orada ne yapıyorsun? Bana ulaşan bir habere göre, Irak'ta yaşayan herkese, beladan bir yoldaş musallat edilirmiş. Ka'b da bir gün Irak'tan sözet-miş ve şöyle demişti: Şerrin onda dokuzu oradadır. Müzmin hastalıklar da oradadır.
Çirkinliklerin bol, günahın çok işlendiği bir beldede yaşayan kimse, orada sıkılıp bir türlü huzur bulamaz. Allah Teala'ya yönelerek hüsn-ü iradesi ile kendisini oradan çıkartmasını niyaz eder. Şiddetli geçim sıkıntısı ve gerçek hayır sahiplerinin azlığı sebebiyle oradan çıkma güç ve imkanını bulamayan kimse, eğer buna bir türlü yol bulamıyor ve dinini orada sağlıklı bir şekilde yaşayabili-yorsa, Allah Teala'nın lütfü ile, O'nun katında mazur görülür.
Onun bu hali; yerinden memnun ve huzur duyan, haline rıza gösterip hevasma uyan ve dünya malı ile fitnenin sebeplerine sarılarak orada kalan kimselere göre af ve kurtuluşa daha yakındır.
Allah Teala buyurdu ki: "Peki Allah Teala'nın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz?". (Nisa/97) Bu ayetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Günah işlenen bir beldede iseniz, oradan başka bir yere göçünüz. Başka bir tefsirde ise, şöyle denmiştir: Kişi, çirkinlik ve günahları işleyenlerin, dindarlardan daha zayıf ve az olduğu bir beldede yaşıyor, ancak bunu yadırgamıyorsa, oradan çıkması farz olur.
Allah Teala, zayıf düşürülmüş bir topluluğun özürleri ve onların durumlarını affa havale etmesi hakkında şöyle buyurmuştur: "Zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç". (Nisa/98) Onlar derler ki: "Rabbimiz, bizi şu halkı zalim şehirden çıkar". (Nisa/75) Allah Teala, onların genel hükmünü ve istisnai hallerini beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Yalnız hiçbir çareye gücü yetmeyen ve hicret için yol bulamayan... hariç. Çünkü Allah Teala'nın, bunları affetmesi umulur". (Nisa/98-99) Dolayısıyla hevanın tamamından korunma gayesiyle bu tür bir vaziyete rıza göstermek sahih olmaz.
Rızanın başı kanaattir. Marifet ehlinden bir zat şöyle demiştir: Kul, evinin kapısına dünya ehlinin arzu ettikleri servet ve nimet namına herşey gelse ve kendisine sunulsa, o da onlara bakmayıp haline kanaat ederek kapısını kapatsa bile tam olarak kanaatkar
olmaz.
Günahtan korunmak, Allah Teala'dan razı olan kulun halidir. Bu, rahmetin açık şeklidir. Rahmet, Allah Teala'dan razı olma yolunun başıdır. O, bu hususta şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki nefsj kötülüğü emredendir. Ancak Rabbimin rahmet ettikleri hariç". (Yusuf753); "Bugün, Allah Teala'nın rahmet ettiği dışında O'nun emrinden koruyacak güç yoktur". (Hud/43)
Allah Teala'nın kuluna lütfedeceği ismet yani günahtan muhafaza etme nimeti, O'nun rahmetinin de delilidir. Rahmet ise, kulu muhabbet makamına dahil eder. Bu, Allah Teala tarafından sevilenlerin rahmetidir. Muhabbet de kulu rıza makamına yükseltir. Böylelikle muhabbet, Mahbub'un şahitliğinden doğan makamı olur. Rıza da, kalan bütün davranışlarındaki hali olur. Rıza Kitabı da burada sona ermiş oldu. [18]
Yakin makamlarının dokuzuncusu, Muhabbet makamıdır. Muhabbet, ariflerin makamlarının en yükseğidir. O; Allah Teala'nın ihlas-lı kullarını tercih edişidir. İlahi lütfün son noktası da budur. Yüce Allah buyurdu ki: "Allah onları sever, onlar da Allah Teala'yı severler". (Maide/54); "Bu, Allah Teala'nın dilediklerine bahşettiği lütfu-dur". (Cum'a/4) Bu haber, mübtedası ile anlam bakımından bitişik-
tir. Çünkü Allah Teala, seven kulları, onlara olan lütfü ile vasfet-miş ve bu ikisi arasına başka bir şey koymamıştır. Bu da, sevilen kulların övgüyle vasfedilişidir.
Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala, sevdiğine ateş ile azap edecek değildir". [19] Allah Teala da, Resulü'nün (sav) bu sözünü tasdik edip O'na muhabbet iddiasında bulunanların sözlerinin boş olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur: "De ki: O halde niçin Allah günahlarınızdan dolayı size azap ediyor? Hayır! Siz de O'nun yarattıklarından birer insansınız". (Maide/18)
Zeyd b. Eşlem dedi ki: Allah Teala kulunu sever. Hatta sevgisi o dereceye varır ki ona, 'Dilediğini yap, seni bağışladım' buyurur. İsmail b. Eban, Enes b. Malik'ten (ra) Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah Teala bir kulunu sevdiği zaman, işlediği günah ona zarar vermez. Günahından tevbe eden, hiç günahı olmayan gibidir. Daha sonra şu ayet-i kerimeyi okudu: "Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri sever ve çok temizlenenleri sever". [20]
Allah Teala, muhabbeti için günahların bağışlanmasını şart koşmuştur. Bunu da şu ayet-i kerimede görmekteyiz: "Ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın". (Al-i İmran/31) Allah Teala'ya inanan her mümin, O'nu sever. Ama O'na olan sevgi ve muhabbeti, imanı, müşahedesinin açıklığı ve Mahbub'un herhangi bir sıfatta ona tecellisi oranındadır.
Bunun delili de, onların tevhide icabetleri, O'nun emir ve yasaklarına bağlı kalmaları ve hükmü O'na teslim etmeleridir. Bundan sonra tevhidin müşahedeleri, emir ve yasaklara bağlılığın devamı ve hükümleri O'na teslimde farklı derecelere sahip olurlar. Bu da ancak, muhabbetten kaynaklanır.
Allah Teala'yı sevenler, kısımlarına göre farklılaşabilirler. Alt derecelerdeki biri de Allah Teala'nm sevgisinden mahrum kalmayabilir. Tıpkı marifet sahibinin, marifetten geri kalmadığı gibi. Hiçbir büyük de, kendini tevbeden müstağni göremez. Bütün ilimlere vakıf olsa dahi bu durum değişmez.
Çünkü Allah Teala müminleri, Zatı'na aşırı sevgi ile vasfetmiş ve şöyle buyurmuştur: "İman edenler ise en çok Allah Teala'yı severler". (Bakara/165) Ayette geçen (Eşedd=daha çok' kelimesi, onların muhabbet bakımından farklı derecelerde oluşlarına delalet eder. Çünkü 'Eşedd' kelimesi, bu anlamı ihtiva etmektedir. Allah Teala, 'Şedîd=çok' buyurmuştur.
Allah Teala'yı sevme babında kullanılan bu hitap, "Allah katında en değerliniz, en takvalı olanmızdır" (Hucurat/13) buyruğuna benzer. Bu ikinci ayet de, müminlerin takvalarındaki farklılaşmaya orantılı olarak değerli oluş bakımından da farklı derecelerde olduklarını göstermektedir. Allah Teala, bu buyruğunda da, 'Değerli takva sahipleri' ifadesini kullanmamıştır.
Allah Resulü (sav) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Allah Teala dünyayı, sevdiğine de, sevmediğine de verir. îmanı ise, sadece sevdiklerine verir".[21] Müminler, Allah sevgisi noktasında farklı derecelere sahiptirler. Bu farklılığın sebebi, marifet ve müşahede bakımından farklı seviyelerde bulunmalarıdır.
Allah Resulü (sav) Allah sevgisini imanın şartlarından biri olarak görmüş ve şöyle buyurmuştur: "Sizden biri Allah ve Resulü, kendisine diğerlerinden daha sevimli gelmedikçe iman etmiş olmaz"[22]
Bu hadisten daha açık ve kesin ifade taşıyan bir hadis-i şerif de şöyledir: "Allah'a yemin olsun ki bir kul Ben kendisine ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha sevimli gelmedikçe iman etmiş olmaz".[23] Başka bir rivayette, 'Kendi canından' ifadesi yeraltı aktadır.
Allah Resulü (sav) vazettiği bütün hükümlerde Allah sevgisini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Size verdiği nimetlerden dolayı Allah Teala'yı sevin. Allah Teala'yı sevmeniz sebebiyle de beni sevin"[24]
Bu emir, Allah sevgisinin farziyetinin delilidir. Müminler, Allah Teala'nm lütufları bakımından farklı derecelere sahip olsalar da,bu lütufların en büyüğü Marifetullah yani Allah Teala'yı layıkıyla bilmektir. Allah sevgisinin en üstünü ise, müşahededen doğan sevgidir.
Allah Teala'yı seven muhibban, muhabbetin farklı mertebelerine sahiptirler. Bu mertebelerden bazıları, diğerlerinden üsttedir. Onlar arasında Allah Teala'yı en çok sevenler, O'nun ahlakına en çok sarılanlardır. O'nun ahlakının esasları ise, ilim, hilim, af, güzel davranış ve halkın kusurlarını örtmek ve benzerleridir.
O'nun sıfatlarının manalarını en iyi bilenler; sıfatları noktasında O'nunla mücadeleden en çok kaçınan ve O'nu en çok sevenlerdir. Onlar, kibir, övünç, övülmeyi sevme, zenginlik, ululuk ve zikredilmek isteme gibi sıfatlara meylederek O'na şirk koşmaktan uzak dururlar.
Bunların ardından, Allah Resulü'nü (sav) en çok sevenler gelir. Çünkü O, Habib Teala'nm habibi, O'nun eserlerinin takipçisi ve ahlakına en çok benzemeye çalışandır.
Rivayet edilir ki: "Bir adam O'na gelerek, 'Ey Allah Resulü, seni seviyorum' demişti. Bunun üzerine Allah Resulü (sav), 'Fakirliğe hazır ol' buyurdu. Adam, 'Allah Teala'yı d& seviyorum' deyince, O 'Öyleyse imtihana hazır ol' buyurdu".
Bu ikisi arasındaki fark şudur: Musibetlerle imtihan etmek, Allah Tfeala'nın ahlakmdandır. O, kullarını imtihan ederek seçendir. Dolayısıyla adam Allah Teala'yı sevdiğini söyleyince, ahlakı üzerinde sabırlı olması için O'nun kendisini imtihan edeceğini haber vermiştir. Nitekim Allah Teala da şöyle buyurmuştur: "Rabbin için sabret". (Müddessir/7) Yani O'nun hükümlerine ve imtihan için verdiği musibetlere sabret.
Fakirlik ise Allah Resulü'nün (sav) sıfatlarındandır. Dolayısıyla adam, Allah Resulü'nü sevdiğini söylediği zaman, kendi sıfatlarına uymasını ve izlerini sürmesini tavsiye etmiştir. O, bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Allahım, beni fakir olarak dirilt, fakir olarak canımı al ve beni fakirlerin arasında hasret".56
Muhabbetin alametlerinden biri de, Habib Teala'yı çok zikretmektir. Zikrullah, aynı zamanda Allah Teala'nm kuluna duyduğu sevginin de delilidir. Bu, kullarına olan lütuflarmın en büyüklerin-
56. Tirmizî, ZühdZühd/37; İbni Mâce, Zühd/7.
dendir. Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu riva-Vet edilmektedir: "Allah Teala'nm her gün için bir sadakası vardır ve onu yarattıklarına lütfeder". O'nun bir kuluna sadaka ile lütfetmesi, ona zikrini ilham etmesinden daha faziletlidir.
Süfyan, Malik b. Mu'avvel'den şunu nakletmiştir: "Allah Resu-lü'ne (sav), 'Hangi amel daha faziletlidir?' diye soruldu. Buyurdu ki: 'Haramlardan uzak durmak ve ağzının sürekli zikrullah ile ıslak kalması" [25] O, Allah sevgisini emrettiği gibi, Allah Teala'yı çok zikretmeyi de emretmiştir". Çünkü Allah Teala'yı zikretmek, muhabbetin gereklerindendir. Başka bir hadiste ise şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala'yı o kadar çok zikret ki, senin için 'deli'desinler". [26]
Başka bir hadiste ise Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala'yı o kadar çok zikredin ki, münafıklar, 'Sizler riyakârsınız' desinler".
Ebu Mesleme el-Medeni, babası kanalıyla dedesinden şu hadisi nakletmiştir: "Bir gün Allah Resulü (sav) bize Küba mescidine geldi. Uzun bir konuşma yaptı. Hadisin sonunda şöyle buyurdu: 'Kim, Allah Teala için tevazuda bulunursa Allah Teala onu yükseltir. Kim de büyüklük taslarsa, onu alçaltır. Kim Allah Teala'yı çok zikrederse, Allah da onu sever [27]
Allah Resulü (sav), zikredenlerin Öne geçen ferdler olduğunu haber vermiş ve onları günahın kaldırılması ve zikrin yükseltilmesi bakımından peygamberlerin derecesine yükseltmiştir.
O'nun şu hadisinde de zikir, Allah sevgisinin icaplarından biri olarak takdim edilmiştir: "Yürüyün, ferdler geçtiler1. Bunun üzerine, 'Ferdler kimdir?' diye soruldu. Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: 'Allah Teala'yı çok zikredenlerdir. Allah Teala, zikirleri sebebiyle onların günah yüklerini kaldırmıştır. Onlar Kıyamet günü hafiflemiş olarak gelirler". [28]
Muhabbetin en büyük alametlerinden biri ise, Allah Teala'ya O'nu görerek kavuşmak, ahiret yurdu ve yakınlık makamında keşifte bulunabilmektir. Bu da ölüme duyulan özlemdir.
Çünkü ölüm, Allah Teala'ya kavuşmanın anahtarı ve O'nu bizzat görme makamına girmenin kapısıdır. Bir hadiste de Allah Re-sulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kim Allah'a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister"[29] Huzeyfe (ra) Ölüm anında şöyle demişti: "Habibim, ihtiyaç üzerine geldi, bense nedametten kurtulamıyorum".
Selef-i Salih'ten bir zat şöyle demiştir: Allah Teala için, kulunda O'na kavuşma isteğinden sonra çok secde etmek kadar sevimli bir haslet yoktur. Görüldüğü gibi Allah sevgisi daima öne çıkarılmaktadır.
Allah Teala, kulunun sıdkınm hakikatini isbat etmesi için Kendi yolunda savaşmasını şart koşmuştur. O, sevdiğinin Kendi yolunda savaşmasını istediğini haber vererek şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki Allah, Kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf tutarak savaşanları sever". (Saf/4)
Bundan önce de, onlara ikrar telkin ederek şöyle buyurmuştur: 'Tapmadığınız şeyleri niçin söylersiniz?" (Saf/2) Çünkü onlar, Allah Teala'yı sevdiklerini söylemişlerdi. O da bunun üzerine, sevgilerini sınamak için savaşı farz kılmıştır.
O'nun sevgisinin alametlerinden biri de, sevdiğinin malını ve canını istemesidir. O, bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler". (Tevbe/111)
Ebu Bekir'in (ra), Ömer'e (ra) vasiyetinde şu söz yer almaktadır: "Hak ağırdır. Ağırlığıyla birlikte de, hoştur. Batıl ise hafiftir. Hafif-ligiyle beraber de tiksindiricidir. Eğer vasiyetimi iyi muhafaza edersen, hiçbir gayb sana ölümden daha sevimli gelmez, ölüm sana ulaşacaktır. Eğer vasiyetimi zayi edersen, hiçbir gayb sana ölümden daha soğuk gelmeyecektir, ama onu etkisiz kılamazsın".
Sevri ve Bişr b. el-Hars şöyle derlerdi: "Kuşkuda olan dışında hiç kimse ölümü çirkin görmez". Gerçek de onların ifade ettikleri gibidir. Çünkü seven kimse, hiçbir şartta sevdiğine kavuşmayı çirkin görmez.
Sevginin bu şekli, ancak Allah Teala'yı bütün kalbiyle seven muhibbana mahsustur. Böyle bir sevgiye ulaşan kimseyi ise Rabbızler Kalp, uzaklığın doğurduğu özlemle çile çeker, bir an önce sevdiğine kavuşmak ister.
Rivayet edilir ki: Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Zum'a, azatlısı Salim'i evlendirdiği zaman bütün Kureyş onu kınamış ve, 'Kureyş'in iffetli hanımlarından birini, bir köleyle mi nikahladın?' demişlerdi. O da şu karşığılı vermişti: 'Vallahi, onu onunla nikahladım. Ve biliyorum ki o köle, o hanımdan daha hayırlıdır*.
Bu söz, Kureyşliler'in ağrına gitti. Ona şöyle dediler: 'Biri kölen, biri kızkardeşin, bunu nasıl yaparsın?' O da şu karşılığı verdi: 'Ben, Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğunu işittim: 'Allah Teala'yı bütün kalbiyle seven bir adama bakmak isteyen Salim'e baksın". Bu hadisten çıkartılacak bir anlam da, bazı müminlerin Allah Teala'yı kalplerinin bir kısmıyla sevdikleridir. Onlar, kalplerinin yalnız bir kısmını O'na adayanlardır. Bunların kalplerinde başka sevgilerin de yeri vardır.
Allah Teala'yı bütün kalpleriyle seven müminler, O'nu bütün masivaya tercih ederler. İşte bunlar, Allah Teala'nm saf ve halis kullarıdır. Bunlar için Allah Teala'dan başka ma'bud yoktur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.
Yine aynı hadiste şuna delalet edilmektedir: Müminler, Allah sevgisi noktasında değişik makamlar üzeredirler. Bu da, ilahi sıfatların müşahedelerinin derecelerine göre belirlenir. Bazı kalpler, bütünüyle müşahede ederken, bazıları kısmen müşahede ederler.
Nu'ayman her günah işlediğinde Allah Resulü'ne (sav) getirilirdi. Yine bir defasında suç işlediği için O'na getirilmiş, Allah Resulü (sav) de ona had cezası uygulamıştı. Bunun üzerine, mecliste bulunan biri onu lanetleyerek, 'Allah Resulü'ne (sav) ne kadar da çok getiriliyor5 dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav), 'Böyle deme, muhakkak ki o da, Allah Teala'yı seviyor buyurdu". Görüldüğü gibi Allah Resulü (sav) o günahkârı, işlediği suçlara rağmen Allah sevgisi dairesinden çıkartmamıştır.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: İman kalbin dışında, yani yürekte olduğu zaman mümin Allah Teala'yı orta derecede sever, iman kalbin içine girdiği zaman, onda bulunan siyah noktaya yerleşmiş olur ki bu durumda Allah Teala'yı en yüksek derecede sever. B muhabbetine bakılır:
Eğer Allah Teala'yı bütün heva ve arzularına tercih ediyorsa, Allah sevgisi kulun nevasına galip gelir ve muhabbetullah olur. Bu, kulun herşeyden dolayı Allah Teala'yı sevnıesidir. Böylesi bir kul, Allah Teala'ya hakkıyla iman ettiği gibi, O'nu hakkıyla seven kuldur. Eğer kalbinizi bu dereceden aşağıda görüyorsunuz, sevgiden nasibiniz o kadardır.
Muhabbetin en açık alameti, Mahbub Teala'yı kalbin bütün hazinelerine tercih etmektir. Bu yüzden de Allah Teala nıuhibbam tercih etmekle vasfetmiştir. Arifler de, onları bu şekilde nitelemişlerdir. Allah Teala muhibbam vasfederken şöyle buyurmuştur: "Kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen (ganimetlerden dolayı yüreklerinde bir sıkıntı duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (muhacirleri) kendi canlarına tercih ederler". (Haşr/9) Allah Teala başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır: "Vallahi, Allah seni bize tercih etti". (Yusuf/91)
Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Kalbin zahiri yani dış yüzü İslam'ın yeridir. Batını yani iç yüzü ise, imanın mekanıdır. İşte bu noktada muhibbanın dereceleri farklılaşmıştır. Çünkü imanın islam, batının zahir üzerindeki üstünlüğü açıktır.
Basra alimlerinden bir zat ise, 'Kalp' ile 'Fu'âd=Yürek'i birbirinden ayırmış ve şöyle demiştir: Fu'âd, kalbin konduğu ve attığı yerdir. Kalp onun aslı ve genişleyen kısmıdır. Başka bir vesilede ise şöyle demiştir: Kalpte iki boşluk vardır. Zahir yani görünen boşluk fu'âddır ki aklın konağıdır. Batın yani görünmeyen boşluk ise, kalptir ki işitme, görme, anlama ve müşahede etme melekeleri onda bulunur. Orası da imanın konağıdır. Allah Teala da, bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Allah onların kalplerine imanı yazdı". (Mücadele/22); "Muhakkak ki bunda, kalbi olan veya şahit olarak kulak veren kimse için bir hatırlatma vardır". (Kaf/37)
İslam sevgisi, bütün insanlara farz kılınmış bir sevgidir. Bu sevgi, Allah Teala'ya itaat ve O'nun muhabbeti için farzları eda edip haramlardan sakınmayla irtibatl anmış tır. Mukarrebun'un muhabbet ve sevgisi ise, sıfatların manalarını müşahede etmekten kaynaklanır. Bu muhabbet, O'nun ahlakının bilinmesiyle ortaya çıkar. Muhabbetin bu şekli, Allah Teala'nm havas kullarına mahsus bir sevgidir.
Bu sevginin aslı ve özü olan marifetullah yani Allah Teala'yı bilme de, umum ve husus olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Ariflerin ha-vassı için, muhabbetin çok hususi bir şekli sözkonusudur. Onların umumu için ise, muhabbetin umumu geçerlidir.
Geçmiş ümmetlerin haberleri arasında şu hadise nakledilmiştir: "Züleyha iman ettiği zaman, Yusuf (as) onunla evlenmişti. Evlendikten sonra Züleyha uzlete çekildi ve kendini ibadete hasrederek insanlardan uzaklaştı.
Yusuf (as) onu gündüz yatağa davet ettiği zaman, onu geceye havale ederek isteğini geri çeviriyordu. Gece çağırdığında ise, gündüze erteliyor ve şöyle diyordu: 'Ey Yusuf! Ben seni Allah Teala'yı bilmezden önce seviyordum. Ama O'nu bildikten sonra sevgisi kalbimde hiçbir sevgiye yer bırakmadı. Bu sevgiyi değiştirmek de istemiyorum'. Sonunda Yusuf (as) ona şöyle dedi: 'Allah Teala bunu . emretti ve bana, senden iki erkek çocuk doğacağını ve bunları peyT , gamber kılacağını haber verdi'. j
Züleyha, bunun üzerine, 'Allah Teala böyle emir buyurmuş ve beni bir şeye vasıta kılmayı murad etmişse, o zaman Allah Tet ala'mn emrine boyun eğmek gerekir5 dedi ve Yusuf (as) ile beraber oldu". Allah Teala'yı hakkıyla bilen ulemadan bir zat şöyle demiştir: Tevhid kemale erdiğinde, muhabbet de tamam bulur. Muhabbet geldiğinde ise, tevekkül tamama erer ve kulun imanı kemal bularak farzları halis olur. Bu da yakin olarak adlandırılır Fudayl b. lyaz muhabbetin farziyeti hakkında şöyle demiştir ' Size, 'Allah Teala'yı seviyor musunuz?' diye sorulduğunda susun. 'Hayır1 dediğinizde küfre düşersiniz. 'Evet' dediğinizde ise, muhibbanın sıfatına sahip değilseniz Allah Teala'nm gazabına uğrayabilirsiniz.
Alimlerimizden biri şöyle demiştir: Cennette, marifet ve muhabbet nimetlerinden daha üstün bir nimet yoktur. Cehennemde ise, marifet ve muhabbet iddiasında bulununup bunların aslına vakıf olmayanların çektiklerinden daha ağır bir azap yoktur. Onun üstünde başka bir alim de şunu ifade etmiştir: Bütün makam sa-i hiplerinin affedilmesi ve hoş görülmeleri umulur.
Ancak marifet ve muhabbet iddiasında bulunanlar bunun dışındadır. Onlar, her ses, her hareket, her duruş, her bakış ve her dşünüşleri için, Allah yolunda, O'nun için ve O'nunla beraber olup olmaması noktasında hesaba çekileceklerdir.
Allah Teala'nın kuluna muhabbeti, insanların sevgi ve muhabbeti gibi değildir. Çünkü insanların sevgisi, şu yedi sebepten biriyle ortaya çıkar: Tabiat, cinsiyet, fayda, sıfat, arzu, merhamet ve bu sevgiyle Allah'a yakın olma. Bunlar, birbirine benzeyen şeyler, insanlar için ihdas edilmiş sebeplerdir. Bu tür sevgiler, sözkonusu sebeplerden, doğan ve ortaya çıkan sevgilerdir. Zamanın değişimi veya sıfatların şekil değiştirmesiyle değişiklik arzedebilirler.
Allah Teala'nın sevgisi ise, O'nun güzel kelimesinden kaynaklanan, bütün sebeplerin evvelinde varolan, hadisâttan çok önce kıdem sıfatını taşıyan bir sevgidir. O'nun yüce inayeti ile varolan bu muhabbet, ebediyen değişmez ve yeni gelişmelerle şekil değiştirmez.
Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Ama Biz'den kendilerine güzellik geçmiş olanlar". (Enbiya/101) Yani haklarında güzel sözümüz geçmiş olan kimseler. Başka bir tefsirde ise, 'güzel makamları' önceden kesinleşmiş olanlar, denilmiştir.
Allah Teala'nın önceden belirlenmiş olan hükmünü, kulların değiştirmesi caiz değildir. O'nun hükmü, bütün hükümlerin öncesinde yer alır. Nitekim O'nun şu buyrukları da, buna delalet etmektedir: "Andolsun Biz, İbrahim'e de önceden doğru yolu bulma kabiliyetini vermiştik. Zaten Biz onu biliyorduk". (Enbiya/51); "O, sizleri önceden müslümanlar olarak adlandırmıştı". (Hacc/78); "Kendileri için bir doğruluk kademesi olduğunu müjdele". (Yunus/2) Allah Teala, onların son işaretleriyle ilgili olarakta şöyle buyurmuştur: "Güçlü Padişah'm huzurunda doğruluk koltuklanndadıriar". (Kamer/55)
Allah Teala'nın kıdeminden önce onların doğruluk makamında bulunmaları mümkün değildir. Yine O'nun ilminden önce bu tür bir amellerinin olması da imkansızdır. Çünkü Allah Teaîa'nın ameli, malumdan öncedir. O'nun dostlarına olan muhabbeti de, onların Kendisi'ne sevgilerinden ve gösterdikleri amellerden çok öncedir.
Ayrıca bu, Allah Teala'nın Zatı'na mahsus hükümlerinden birinin özelliği, O'nun nasibinin lütfü ve ihlas ehline nimetlerinin en güzelini verenin nimetlerini tamama erdirmesidir. Yine o, sabık doğruluk kademeleri sebebiyle tercih edilenlerin tercih edilişidir.
Onlar Sıdk Sahibi'nin huzurundaki doğruluk koltuğuna daha önceden oturtulmuşlardır. Bunun için akla uygun bir sebep bulmak mümkün değildir. Önceden yapılmış bir amel için de neden bulunamaz. Bütün bunlar, kaderin sırlarında cari ve Kadir-i Mutlak'm lütfuna mahsus durumlardır.
Kaderin sırrını ifşa etmek ise, küfürdür. Onu, ancak bir peygamber veya bir sıddık bilebilir. Allah Teala, ancak gösterdiği kullarını bu sırra mazhar kılar. Birtakım rivayetlerde görülen sebepler, ahbabın yolundan ve akıl sahibi mukarrebunun makamlarından ibarettir.
Muhabbet; ancak kulun güzel işlere muvaffak kılınması, ismetinin gözetilmesi, Allah Teala'nın ilminin gizli yönlerinin öğretilmesi ve her şeyde derhal O'na dönecek şekilde lütfunun gizliliklerinin bildirilmesi sayesinde açığa çıkıp zahir olur.
Kulların O'nun huzurunda durması, hiçbirşeye iltifat etmeksizin O'na bakmaları, O'na herşeyden daha yakın olmaları, O'nun rızasını çekecek amelleri çok işlemeleri, O'nun sıfatlarının manalarına muttali kılınmaları, gizli sırlarını kendilerine bildirmesi, onların fikirlerini nimetlerinin batini yönlerine açması, onlara halis şükür ve zikrin hakikatini nasip etmesi de muhabbet-i ilahinin ala-metlerindendir.
Bunlar, Allah Teala'nın ayne'l-yakin olarak keşfi bildirimlerde bulunduğu muhibban zümresinin yollarıdır. Denir ki: Allah Teala bir kulu sevdiği zaman, onu istihdam eder. Onu istihdam ettiğinde de yalnız Kendi'ne hasreder. Başka bir söz de şöyledir: "Allah Teala bir kulu sevdiği zaman ona nazar eder. O, bir kula nazar ettiği zaman ona azap etmez". Allah Resulü'nden (sav) de bu anlamda hadisler rivayet edilmiştir.
Allah Resulü'nün (sav) bir hadislerinde şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala bir kulunu sevdiğinde onu imtihan eder. Onu tam olarak sevdiğinde iktina eder. Denildi ki: 'İktina nedir ey Allah Resulü?' Şu cevaba verdi: Yani onda ne aile, ne de mal bırakır".
Muhabbet, Muhibb-i Evvel olan Allah Teala'nın kulunu tercih edişinden doğan bir sevap ve mahbub olan kuldan kaynaklanan bir takım hükümleri ihtiva eder. Bu hükümler, onun güzel amelleri veya Allah Teala'nın kendisine bahşettiği ilmin hakikati ile alakalıdır.
Nitekim Yusufun (as) kardeşleri, Allah Teala'nın ona karşı muhabbetini gördükleri zaman şöyle demişlerdi: "Andolsun ki Allah seni bizden üstün tuttu". (Yusuf/91) Ardından da şunu ifade etmişlerdi: "Doğrusu biz suç işlemiştik". (Yusuf/91) Onlar, geçmişte işledikleri suçu itiraf etmişlerdi. Allah Teala da, yaptıkları sebebiyle onları değil Yusufu (as) seçmişti.
Allah Teala, Yusufu (as) vasfederken şöyle buyurmaktadır: "Beni arzın hazineleri üstüne (memur) kıl. Çünkü ben, onları iyi korurum". (Yusuf/55) Allah Teala, onun yeteneğini haber verirken de şöyle buyurmaktadır: "Güç ve kuvvetine ulaşınca, ona hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, güzel hareket edenleri böyle ödüllendiririz". (Yusuf/22) Allah Teala, onu seçiş sebebi olarak da geçmişte yaptığı güzellikleri göstermektedir.
Peygamberler de şöyle buyurmuşlardır: "Biz de sizler gibi insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah, kullarından dilediğine nimetini lütfeder". (İbrahim/İl) Allah Teala başka bir ayetinde de şöyle buyurmaktadır: "Allah meleklerden de, insanlardan da elçiler seçer". (Hacc/75)
Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala bir kulu sevdiğinde onu imtihan eder. Eğer sabrederse onu ayırır. Eğer rıza gösterirse onu seçer". Ulemadan bir zat ise şöyle demiştir: Allah Teala'yı sevdiğinizi düşünüyor ve sınandığınızı görüyorsanız, bilin ki O sizi arındırmak istemektedir. Müridlerden biri, şeyhine şöyle demişti: Galiba muhabbetten bir bahşa muttali kılındım. Bunun üzerine şeyh şöyle dedi: 'Ey oğul, seni kendinden başka bir sevgili ile sınayıp sen de Allah Teala'yı ona tercih edebildin mi?' Mürid, 'Hayır" dedi. Bunun üzerine şeyh şunu söyledi: 'Öyleyse muhabbete tamah etme. Allah Teala imtihan etmediği kuluna onu bahşetmez'.
Muhabbetin emarelerinden biri de, Habib Teala'nın Kelam'ını sevmek ve onu sürekli dilde ve kalpte tekrarlamaktır. Müridlerden biri hakkında şunu naklettiler: Kötü bir şeye niyetlendiğimde Allah'a yakarmanın tadına ermeyi öğrenmiş ve gece gündüz Kur'an okur olmuştum. Sonra bir soğukluk oldu ve tilavetten uzaklaştım.
Uykuda bir nida sahibinin şöyle seslendiğim işittim: Beni sevdiğini iddia ediyorsan, Kitab'ıma niçin cefa ettin? Ondaki kınamalarımı görmüyor musun? Bunun üzerine o soğukluktan kurtuldum ve kalbim yine Kur'an sevgisiyle doldu. Tekrar eski halime döndüm.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Kul, Kur'an'da bütün aradığını bulamadıkça mürid olamaz. Rivayete göre İbni Mesud (ra) şöyle derdi: "Hiçbiriniz, Kur'an'dan başka bir şeyle kendini sorgulama-malıdır. Eğer Kur'an'ı seviyorsa, Allah Teala'yı da seviyor demektir. Eğer Kur'an'ı sevmiyorsa, Allah Teala'yı da sevmiyor demektir". Kur'an sevgisinin bir alameti de, Kur'an ehlini sevmek, gecenin değişik vakitleriyle günün aralıklarında Kur'an tilavet etmektir.
Sehl b. Abdullah şöyle demiştir: Allah sevgisinin alameti, Kur'an sevgisidir. Allah ve Kur'an sevgisinin alameti ise, Allah Re-sulü'nü (sav) sevmektir. Allah Resulü'nü (sav) sevmenin alameti de sünneti sevmektir. Sünneti sevmenin alameti ise, ahireti sevmektir. Ahiret sevgisinin alameti ise, dünyaya buğzetmektir. Dünyaya buğzetmenin alameti de, ondan ancak yeteri kadarını ve ahirete ulaştıracak olanı almaktır.
Söz sahiplerinin en güzeli Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse, Allah sevdiği ve onların da Kendisi'ni sevdikleri bir kavim getirecektir". (Maide/54) Getirdiği o kavim de mürted olmayacaklardır. Zaten Allah Teala'nın sevdiği kulların böyle olması yakışmaz. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Sizi başka bir kavimle değiştirir ve onlar da, sizler gibi olmazlar". (Muhammed/38)
Allah sevgisinin bir alameti de, Habib Teala'ya yaklaştıracak uhrevi amelleri nefsin arzuladığı dünya işlerine tercih etmek, Allah Teala'nın emirlerini derhal ifa ederek, nefsi arzuların önüne koymaktır. O'nun sevgisini, hevanıza tercih etmeniz de, Allah sevgisinin alametlerindendir. Emir ve yasaklarında Allah Resulü'ne (sav) tabi olmak, Allah dostu alim ve abidlere alçakgönüllü davranmak, ehli dünya karşısında aziz olmak da bu sevginin işaretlerin-dendir.
Bir defasında Abdullah b. el-Mübarek'e, 'Tevazu nedir?' diye sorulmuştu. O, 'Büyüklenenlere karşı büyüklenmektir1 cevabını vermişti. el-Feth b. Şahref şöyle demiştir: Ah b. Ebu Talib'i (kv) rü-
yamda gördüm. Ona, 'Bana bir hayır haber ver5 dedim. 'Zenginlerin, Allah Teala'nm sevabını umarak fakirlere gösterdikleri tevazu ne kadar da güzeldir! Bundan da güzeli, fakirlerin Allah Teala'ya güvenerek zenginler karşısında büyüklenmeleridir" dedi.
Allah Teala sevdiklerini, dostlarına karşı alçakgönüllü, düşmanlarına karşı izzetli davranmakla vasfetmiştir. Çünkü O, sevdiklerini sıfatların en güzeli ile tavsif etmektedir. Habibe alçakgönüllü davranmak güzeldir. Düşmana karşı gösterilen izzet de, güzelliği bakımından zelile karşı gösterilen izzet gibidir.
İşte bu nedenle Allah Teala sevdiği kullarım, dosta karşı alçakgönüllü, düşmana karşı aziz olarak tavsif etmiştir. Dosta karşı kibirlenmeyi ise düşmana karşı alçakgönüllülükte olduğu gibi çirkin görmüştür. Allah Teala, sevdiklerini çirkin sıfatlarla anmaz.
Allah sevgisinin alametlerinden biri de, Mahbub Teala'nm yolunda, O'na yaklaşabilmek ve rızasına kavuşabilmek için mal ve can ile cihad etmek, bu yolda önüne çıkan her engeli safdışı etmektir. O, bu anlamda şöyle buyurmuştur: "Ya Rabbi, razı olasın diye Sana çabuk geldim". (Taha/84) O, Habibi'ne (sav) de şöyle emir buyurmuştur: "Herşeyden kalbini boşaltarak bütün gönlünle O'na yö-nel". (Müzzemmil/8) Buradaki emrin iki anlamı vardır. İlkine göre, herşeyi bırakarak kendini ihlas ile Rabbi'ne hasret ve O'nu herşe-ye tercih et, anlamı sözkonusudur. Diğerine göre ise, Allah Teala'ya ulaşıncaya kadar önüne çıkan her engeli bertaraf et, anlamı sözkonusudur. Bu ikisi de, kulun Allah sevgisi noktasında hiçbir kmayı-cınm kınamasından korkmaması, nefsi zora koşarak O'na yönelmesi, dünyayı dışlaması, malı mülkü terketmesi, sevgisinde hiçbir övücünün övgüsüne ihtiyaç duymaması, Allah Teala'yı mala mülke tercih edişi sebebiyle insanların övgü ve senalarını arzu etmemesi gereklerine işaret eden en açık delillerdir.
Yine bunlar, yalnızlıkta aşinalık, halvette rahatlık, yakarışta boyun eğiş, O'nun Kelamı ile nimetlenmek, hükümlerinin acısından zevk almak, hizmetin tadına varmak ve Allah'tan gelen belayı nimet görmek konusunda açık delillerdir. Sabit el-Benani dedi ki: Yirmi yıl Kur1 an ile hemhal oldum, lezzetini yirmi yıl aldım.
Mahbub Teala'dan başka birine yaslanmamak da, muhabbetin alametlerindendir. Çünkü bu, O'na ısınmak, aşina olmaktır. Ebu Muhammed (ra) şöyle demiştir: Allah katında sevenin ihaneti, ava-
mm masiyetinden çok daha ağırdır. Onun ihaneti, Allah'tan sına dayanmak, O'ndan başkasından aşinalık beklemektir.
Musa'nın (as) su istediği zenci köle Berah'm hikayesinde de buna ait bir ders vardır: "Allah Teala, Musa'ya (as) şöyle buyurdu: 'Beratı Benim için ne kadar da güzel bir kuldur. Ama onun bir kusuru var\ Musa, 'Ey Rabbim, onun kusuru nedir?' diye sordu. Allah Teala da, 'Seher yeli onun çok hoşuna gidyor ve kendim ona veriyor. Beni seven bir kul, kendini Ben'den başkasına vermez' buyurdu".
Rivayette geçen 'sükûn' kelimesi, burada bir şeyden rahat duymak, ona aşina olmak anlamındadır. Kelimenin bunun dışında, bir şeye bakmak, onu delil görmek, ondan kesin emin olmak ve onunla mutmain olmak gibi anlamları da vardır.
Yukarıdaki kıssa, marifet ehlinden bir zata anlatıldığında şöyle demişti: 'Allah Teala bu buyruğu ile, Berah'ı değil Musa'yı (as) kas-detmektedir. Çünkü muhabbet makamına koyduğu Musa Peygamberdir. Ancak Allah Teala, bizzat kendisine ifadeden haya ederek Berah'ı öne çıkarmıştır. Bu, Allah Teala'dan şöyle bir cevap olmuştur: 'Ben, onu zikrederek Musa'nın kusurunu yüzüne vurmadım'. Allah Teala, peygamberini sevdiği için kusurunu yüzüne vurmak-sızm haber vermiştir".
Allah Teala'yı seven muhibbanm nimetleri; yalnız O'nunla birlikte olmaları, O'nun tarafından imtihan edildiklerinde de huzur ve rahatı ancak O'na yönelerek bulmalarında olur. Onlar, bu huzur ve rahatlığı O'ndan başkasında buldukları zaman, düştükleri gafletten dolayı günah işlemiş sayılırlar ve bundan dolayı tevbe etmeleri gerekir. Allah Teala da onlara mağfiret buyurur.
Rivayete göre bir abid, uzun yıllar ormanda Allah Teala'ya kullukta bulunmuştu. Bir gün, sığındığı ağaca bir kuşun yuva yaptığını ve öttüğünü gördü. Kendi kendine şöyle dedi: Keşke şu ağacım mescide dönüşse, bu kuşun sesinde aşinalık bulurdum.
Allah Teala da, ağacı mescide çevirdi. Sonra da zamanın peygamberine şöyle vahyetti: Falan abide şu buyruğumu söyle: Bir mahlukta aşinalık bulduğun için seni öyle bir dereceden indireceğim ki, yaptığın amellerle o dereceye asla çıkamayacaksın.
Muhabbetin doğruluk ve ihlas alametlerinden biri de, aşinalığı yalnız O'nda bularak, kendini O'na adamaktır. Kul, O'nun meclisinde bulunarak Zatı ile konuştuğu zaman huzur ve sükunet bul-
malıdır. Halvette Rabbi'ne yakarmalıdır. Nimetlerin tadını almak; O'nun rızasına uygun davranmak ağır bastığı için O'na karşı çıkmayı terketmekle olur. Bir zat, muhibbandan birinin şu beytini okumuştu:
Güzel sabrın en tatlısı, en tatlıyı terketmede gösterilen sabırdır, Arzuladıklarımın en arzu edileni ise, o arzuyu en çok terketmektir.
Bir diğeri ise şöyle bir beyit söylemiştir:
Arzu ettiğimi, arzu ettiğim Zat için terkederim,
Nefsim öfkeyle dolsa da, O'nun razı olduğuna razı olurum.
Habib Teala ile mutmain olmak, bütün tasayı Rarib olan Hak Teala'ya hasretmek gerekir. Ayrıca sürekli O'na bakmak ve O'nu tefekkür etmek de Allah sevgisinin samimiyet alametlerindendir. Çünkü O'nu bilen, O'nu sever, O'nu seven O'na bakar, O'na bakan ise O'nun üzerinde yoğunlaşır. Bunu, Allah Teala'nın şu buyruğundan anlamak da mümkündür: "Şimdi durup yaptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız". (Taha/97)
Muhabbetin farz ve faziletlerinden biri de, sevdiği hususta Ha-bib'in isteğine uygun davranmaktır. Ömer (ra) bu meyanda Suhayb (ra) için şöyle demişti: 'Allah Suhayb'a rahmet etsin. Allah Te-ala'dan korkmasaydı, yine masiyette bulunmazdı'. Çünkü onun sahip olduğu Allah sevgisi, korkuya gerek olmaksızın kendisini O'na masiyetten alıkoymaktaydı. O Allah Teala'ya, muhabbet ve sevgisi sebebiyle itaat etmekteydi.
Suhayb (ra) şöyle demiştir: Benden, Rabbime olan sevgim dışında hiçbir şey netice çıkartılamaz. Kasdettiği; Allah Teala'nın korkutucu sıfatları ile rica ve ümidi mucib fiilleriydi. Alimlerimizden bir zat ise şöyle demiştir: Tercih ediş, muhabbetin şahididir.
Kişinin sevgisinin alameti, Allah Teala'yı kendisine tercih edişidir. Yine o, şöyle demiştir: Allah Teala'nın taatinde bulunan herkes, O'nun sevgisine mazhar olamaz. Ama O'nun yasaklarından uzak duran herkes O'nun sevgisine layık olur'. Hakikat de, bu zatın ifade ettiği gibidir.
m Muhabbet, salih amelleri çok işlemekle değil yasaklardan uzaK durmakla ortaya çıkar. Bu konuda şöyle bir söz rivayet edilmiştir İyi işler, iyiler, fasıklar ve günahkârlar tarafından yapılır. Günah lar ise, ancak sıddıklar tarafından terkedilir.
Denildi ki: İbadetlerin en faziletli mertebesi, onlar üzerinde sa birli olmaktır. İbadetlerde sabırlı olmak, yetmiş katma kadar se^ vapla ödüllendirilir. Günahlar karşısında sabır ise, yediyüz katma kadar sevapla ödüllendirilir. Böyle biri, sanki Allah yolunda cihad edenin makamına konulmuş gibi olur. Çünkü Allah Teala'dan bir imtihana ve nefsin zaruri gördüklerinden bir harama muhatap olimaktadır.
Bu durumdaki kul, nevasını terkettiği zaman, nefsini de terkelj-miş olur. Böyle bir fiilden dolayı kazandıklarının en hafifi, dünya hakkında zühd ve Allah yolunda cihad sevabıdır. İşte bu yüzden bu gibi kimselerin sevapları, yediyüz kata kadar çıkartılmıştır. Ayiiı nedenle de, Allah Teala'nın muhabbetine layık olmuş olur.
Allah Teala buyurdu ki: Rabbinin makamından korkan için iki cennet vardır". (Rahman/46) Allah Teala, böyle kullarına duyduğu sevgi ile, onu diğerlerinden üstün kılmıştır. Bu hususta duyduğum haberlerin en ilginci şudur: Musa (as), Hızır'a (as) 'Bu mertebeye neyle ulaştın?' diye sordu. O, 'Günahların tamamım terkederek' dedi.
Ebu Mulıammed Sehl (ra), Allah Teala'nın "Allah müminlerin mallarım ve canlarım satın aldı" (Tevbe/111) buyruğuyla ilgili olarak şöyle demiştir: Canlarının geçimi fâni, yani dünyevi şehvetlerden aldıkları anlık paylardır.
Allah Teala'ya serzenişte bulunarak rahatlamak ve yalnız O'na has kıldığı ameliyle huzur bulmak da muhabbetin alametlerindendir. Amelleri, O'nun Zatı'na halis kılarak bunlarda güzel edeb göstermek de muhabbetin emarelerindendir.
Amellerde gösterilecek güzel edeb; onları gizlemek, Allah Tea-la'nm hükmettiği darlık ve sıkıntıları saklamak, bahşettiği lütuf ve faydaları anlatarak nimetleri, gizli lütufları, yaratışının incelikleri ve kudretinin latif yönleri üzerinde uzun uzun tefekkür etmekle olur. Her hal ve şartta Allah Teala'ya senada bulunmak, O'ndan gelen nimet ve lütufları anlatmak, O'nun imtihanlarına sabretmek de muhabbetin alametlerindendir. Çünkü o, böyle davranmak su-
retiyle, Allah Teala'rnn ehlinden ve dostlarından biri olduğunu göstermiş olur.
Allah Teala kalplerinde daha fazla yer edinmek için dostlarını sıkarak zorluğa düşürebilir. Allah Teala, onlar nezdinde, çok büyük bir yeri olduğunu bildiği gibi, onların Zatı'na karşı başka birini istemeyeceklerini de iyi bilir. Çünkü onlar, O'ndan başkasında huzur bulamaz, O'ndan başkasından talepdâr olmazlar. Onlar için Allah Teala'dan başka himmet yoktur.
Muhibbandan biri şöyle demiştir: Sen'den vah bana, Sen'in uğrunda vay bana! Sen'den korkar, Sen'i özlerim. Sen'den talepte bulunsam beni yorar, Sen'den kaçsam Sen beni talep edersin. Senin beraberliğinde benim bir rahat, Sen'den başkasında da benim için bir istirahat yoktur.
Mendub kılınan hayır işlerine, tad alarak ve yürek ferahlayarak koşmak da muhabbetin alametlerindendir. Nitekim bu hususta şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Kulum Bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, ta ki Ben de onu severim". [30] Allah Teala'nm kazasına rıza göstermek de muhabbetin alametlerindendir. Çünkü bu, Allah Teala'nın fiillerini güzel görmektir.
Allah Teala'yı devamlı zikretmek, O'nu zikredenleri sevmek, Allah'ı zikredenlerin meclislerine oturmak, serzeniş ve özlemini Allah Teala'ya yöneltmek, kalbi halktan uzak tutmak, herşeyde Hâ-lık'a bakmak, herşeyi süratle O'na havale etmek, her şeyde aşinalığı yalnız Allah'ta bulmak, O'nu bol bol zikretmek ve herşeyden ibret çıkarmak da muhabbetin alametlerindendir.
Muhabbetin alametlerinden biri de teheccüdü uzatmaktır. Bu konuda Allah Teala'nın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Gece çöktüğünde Beni bırakarak uyuduğu halde Bana muhabbetini iddia eden kimse yalancıdır".
Ariflerden bir zat ise, gece uykusuzluğunu başlıbaşma bir makam olarak görmüştür. Üstteki hadis kendisine iHÜüedüdiği zaman şöyle demiştir: Bu, Allah Teala'nm şevk makamına koyduğu kimsedir. Ama kendisine sekine indirdiği ve yakınlığında aşinalığına sığındırdığı kulun, uykusu ile uykusuzluğu birdir. Aynı arif sözüne devamla şöyle demiştir: Muhibbandan öyle bir topluluk gördüm ki --------------------------------------------_____________________________________________________
onların uykuları, uykusuzluklarından daha fazla idi. Muhibbanm imamı ve Allah Teala tarafından sevilenlerin önderi Allah -Resulü (sav) de, bazan uyur, bazan da teheccüd namazına kalkardı. Kimi zaman, uykusu teheccüdünden fazla olurdu. O, geceleri muhakka uyurdu.
Dünyada zühd göstererek malını Habib'in yolunda harcamak ve Hakk'ı tüm nevalara tercih ederek canını O'nun yoluna koymak da muhabbetin işaretlerindendir. Cüneyd şöyle demiştir: Muhabbetin alameti, bedeni zayıflatıp kalbi zayıflatmayacak uğraş ve gayretlerde devamlı olmaktır.
Selef-i Salih'ten bir zat ise şöyle demiştir: Muhabbetten kaynaklanan bir amele soğukluk gelmez. Ulemadan bir zat da şöyle demiştir: Allah yemin ederim ki, O'nu seven biri en ağır vesilelere .bile maruz kalsa, Allah Teala'nm ibadetinden asla bıkkınlık duymaz.
Muhabbetin alametlerinden biri de, birbirlerine hakkı öğütlemek ve onu tavsiye ederek bunda sabır göstermektir. Nitekim Allah Teala, salihler arasında kârlı çıkanları haber verirken şöyle buyurmuştur: "Muhakkak insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı ıtavsiye edenler hariç".
(Asr/1-3)
Allah Teala'dan başkasını sevenler, O'nun şöyle tavsif-ettiği kimseler gibidirler: "Ödüllerinizi verir ve sizden mallarınızı istemez. Eğer onları isteseydi de sizi sıkıştır saydı, cimrilik ederdiniz ve bu kinlerinizi ortaya çıkarırdı". (Muhammed/36-37) Bu ayetin kıra-atiyle ilgili olarak İbni Abbas'dan (ra) şu söz rivayet edilmiştir: Kinlerinizi -yani mallarınızı- çıkarırdı.
Mal sevgisi ve sürekli malla meşguliyet sebebiyle şirk bulaşan imanı zayıf kimseler, ihlaslı Allah dostlarının kazandıklarını kaybetmiş ve salihlerin idrak ettikleri güzel son ile Tuba cennetini kaçırmışlardır. Allah Teala, gerçek dostlarından mallarını ve canlarını son katresine kadar vermelerini ister ki Kendi'nden başka bir sevdikleri olmasın ve yalnız O'na kulluk etsinler.
O bunu, sevgilerini açığa çıkarmak, samimiyet ve sabırla ilgili sözlerini sınamak için yapar. Çünkü O, çok cömert bir mülk Sahi-bi'dir. İstediği zaman, tamamını ister. O, aynı zamanda da kıskançtır; başka kişi ve varlıkların Kendi sevgisine ortak edilmesini istemez. Bu sevgiye, ancak Allah Teala'yı layıkıyla bilenler tahammül eder. O'nun hükümlerine ancak yakini iman sahipleri rıza gösterebilirler. Şu var ki Allah Teala, malın ve canın tamamını, ancak özel bir muhabbet ile sevdiği kullarından ister. Bütün bunlar, O'nun hikmetinin gereklerindendir.
Malını ve canını adama konusunda tüm çabasını sarfeden ve bu sebeple de mülkiyetinde hiçbir mal kalmayan mahbublardan birine, 'Bu halinin sebebi nedir? Muhabbetten mi?' diye sorulmuştu. Şöyle dedi: Halktan birinin birine söylediği bir söz başıma bu imtihanı getirdi. 'O söz neydi?' diye sordular.
Dedi ki: Aşıklardan birinin sevdiği ile halvette iken şöyle dediğini işittim: Vallahi seni bütün kalbimle seviyorum. Sen ise, bütün varlığınla benden yüz çeviriyorsun. Sevdiği ona, Beni seviyorsan, benim için ne verebilirsin? diye sordu. O da dedi ki: Ey efendim, sahip olduklarıma seni sahip eder, sonra da canımı yoluna feda ederim. Bunu duyunca kendi kendime şöyle dedim: Mahlukun mahluka, kulun kula sevgisi böyle olunca, mahlukun Hâlık'ma, abidin Mabûd'una olan sevgisi nasıl olabilir? İşte bu söz, onun imtihanının sebebi olmuştu.
Mallar, satın alma yoluyla nefslere dahil olur. Nefislerin satın aldıkları, sözkonusu şeyleri sevmelerinden dolayıdır. Allah Teala da, malların ve canların insanlar için taşıdığı değeri bildiği için bunları onlardan satın almaktadır. Allah Teala'nm bunları sevmesinin alameti, onları kendilerinden satın almasıdır. Satın almasının belirtisi ise, bunları dürerek almasıdır. Allah Teala bunları aldığında, insanların O'ndan başkasından heva adına beklentileri kalmaz. Çünkü Allah Teala, onları satın almıştır.
Nefslerin afetleri, onların dertleridir. Nefslerin devası ise, bunlardan arınmaktır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Onları arındıran kurtuldu". (Şems/9) Allah Teala nefsi afetlerden arındırdığı zaman, onu saflaştırmış olur.
Nefsi takva için şehvetlerden arındırmak üzere imtihan ettiğinde ise onu satın almış olur. Nefsin her hastalığının bir devası vardır. Nefsin devası da, derdine göre ağır veya zorlu olur. Nefsinizin devasını, derdinin çıktığı yerin üstüne koymanız gerekir. O dert nereden geldi ise, onun geldiği yere onun zıddını yerleştirmek veya o derdin kökünü kurutmak gerekir.
Allah Teala tarafından satın alınmış nefslerin alameti, sevilen ve seçilen nefsler olmalarıdır. Habib Teala'ya tevbe; O'na hizmet ve sürekli O'na hamd ile olur. Güzel edeple huzurunda namaza devam etmek, O'nun sevdiğini emredip çirkin gördüğünden sakındırmak ve koyduğu sınırlara riayet etmek de O'na yönelmenin yollarındandır. İlmi de aklın mecralarında gizlemek suretiyle düzenlemek gerekir. Kudretin kayyumiyetini gizlemek de onu koruma şekillerin-dendir. Çünkü aklın sınırları vardır. Bu da muhabbet ilminin gizlenmesini gerektirir. Bu husus muhibban nezdinde, beden için konulan sınır ve hadler gibidir.
Bilindiği üzere Allah Teala bu sınırları, peygamberlerinin dilleriyle vazetmiştir. Allah Teala'nm koyduğu sınırları çiğneyen kimse, kendine zulmetmiş olur. Bundan dolayı tevbe etmeyenler de gerçek zalimlerdir. Allah Teala ise, çok tevbe edenleri ve çok arınanları sever. O, bu durumdan sakınan takva sahiplerini de sever. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Allah Teala'nm kendisini sevmesini isteyen kimse, dünyada zühd sahibi olsun". [31]Hiçkimse, dünyada zühd sahibi olmadıkça Allah sevgisine tamah etmemelidir.
Yukarıda anlattığımız hususlar, Allah Teala'yı seven muhibba-nın ağırlıklı sıfatlarıdır. Muhabbetin alametlerinden biri de, kulluğu yalnız Allah için yapmak, kaygı ve arzusunu muhabbet üzerinde yoğunlaştırmaktır. Kul, yalnız Allah Teala'nm rızası bulunan şeyleri arzu etmelidir. Allah Teala, ancak onun arzu ettiğini takdir | edecektir. Ulemadan bir zatın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Seni j halktan uzaklaştırdığını gördüğünde, bil ki seni Zatı'na aşina kılmak istemektedir.
Davud (as) hakkında rivayet edilen haberlerden birinde Allah Teala'nm ona şöyle vahyettiği nakledilmiştir: Beni sevenlerin en üstünü, Bana hiçbir menfaat beklemeksizin kulluk edip rubûbiyet sıfatına layık olan değeri verendir.
Vehb de, Zebur'dan şunu aktarmıştır: "Bana cennet ya da cehennem için kulluk eden kimse ne kadar da zalimdir! Eğer cennet ve cehennemi yaratmasaydım, itaatma layık olmayacak mıydım?" Benzer bir ifade, İsa (as) hakkında nakledilen haberler arasında da geçmektedir: "Takva sahibini, Rab Teala'ya düşkün olarak gördü-ğünüzde, bunun onu O'ndan başkası ile meşgul olmaktan kurtardığını bilin". Yine O'ndan şu söz rivayet edilmiştir: "Allah Teala'yı seven, musibetleri de sever".
Rivayete göre İsa (as) havarilerle giderken ibadetle meşgul olan bir topluluk görmüştü. Bunlar, ibadetten yorgun düşmüş kimselerdi. Çürümüş su kırbaları gibi duruyorlardı. İsa (as) onlara, 'Siz kimsiniz?' diye sordu. Onlar da, 'Biz, abidleriz' dediler. İsa (as), 'Neye ibadet ettiniz?' diye sorunca şu cevabı verdiler: Allah Teala bizleri ateşle dağladı ve biz de cehennem korkusuyla dolduk. Bunun üzerine İsa (as) şöyle buyurdu: 'Sizi korktuğunuzdan emin kılmak, Allah Teala üzerine bir haktır".
Ardından bu kimselerden daha fazla ibadet eden başka bir topluluğa rastladı. Onlara, 'Siz ne için ibadet ettiniz?' diye sordu. Onlar da, 'Allah Teala bizleri cennetlere ve onlarda dostları için hazırladıklarına özendirdi. Bizler de bunu ümid ediyoruz. İsa (as) da şöyle buyurdu: Ümit ettiğiniz şeyi size vermesi Allah Teala üzerinde bir haktır.
Sonra ibadetle meşgul olan başka bir toplulukla karşılaştı. Onlara, 'Kimlersiniz?' diye sordu. Onlar da, 'Biz, Allah Teala'yı sevenleriz. Ne cehennem korkusu, ne de cennet özlemiyle ibadet ederiz. Sadece O'na olan sevgimiz ve yüceliğini tazim etmemiz sebebiyle ibadette bulunuruz' dediler. Bunun üzerine İsa (as) şöyle buyurdu: 'İşte sizler gerçek Allah dostlarısınız. Ben de sizlerle beraber olmakla emrolundum'. Sonra da onların arasında ikamet etmeye başladı. Bu haberin başka bir rivayetinde öncekilere şöyle dediği nakledilmiştir: 'Sizler, bir mahluktan korkuyor, başka bir mahluğu seviyorsunuz'. Sonunculara ise, 'Sizler Allah Teala'ya yakın kılınmışlarsınız1 demiştir.
Tabiun arasında da, İsa'nın (as) sözettiği kimselerin makamına layık olanlar çıkmıştır. Bunlardan biri olan Ebu Hazim el-Medeni (ra) şöyle derdi: Azap korkusuyla kulluk etmek hususunda Rab-bimden haya ederim. Bu durumda, karşılığı verilmediğinde amel etmeyen kötü bir kul gibi olurum. Ben O'na yalnız muhabbetimden dolayı kulluk ederim. Allah Resulü'nden de (sav) bu manada şu hadis rivayet edilmiştir: "Sizden biri, korktuğunda amel eden gibi kötü kul ve ücreti verilmediğinde calısmavan kötü isçi cnhi olmasın"
Ma'ruf-i Kerhi'nin dostlarından biri ona, 'Bana söyler misin, seni ibadete ve insanlardan uzaklaşmaya sevkeden nedir?' diye sordu. Ma'ruf bir müddet sustu. Soru sahibi, 'Ölümü hatırlamak mı?' dedi. Bunun üzerine Ma'ruf, 'Ölüm nedir?' diye sordu. Dostu, 'Ka-biri ve Berzah alemini hatırlamaktır5 dedi. 'Peki kabir nedir?' diye sordu. Dostu, 'Cehennem korkusu, cennet arzusudur" dedi. Bunun üzerine Ma'ruf şöyle dedi: O da nedir? Bunların hepsi O'nun elindedir. Eğer O'nu seversen, sana bütün bunları unutturur. Eğer O'nunla aranda bir aşinalık varsa, bunların hepsiyle ilgili olarak
sana O yeter.
Ali b. el-Muvaffak'tan şu söz nakledilmiştir: 'Rüyamda kendimi cennete girmiş gibi gördüm. Orada sofranın üstünde oturan bir adam gördüm. Sağında ve solunda iki melek vardı. Ona her türlü güzel yiyeceklerden sunuyorlardı. O da bu nimetleri yiyordu.
Sonra cennetin kapısında dikili duran bir adam gördüm. Gelenleri inceliyor, bir kısmını cennete sokarken bir kısmını da geri çeviriyordu. Daha sonra Kudüs'ün avlusuna geçtim. Orada arşın duvarında bir başka adam gördüm. Gözlerini dikmiş Allah Teala'ya ba-f kıyordu. Başını hiç oynatmıyordu.
Meleğe, 'Bu kim?' diye sordum. Bana, 'O, Ma'ruf-i Kerhi'dir. Ne cehennem korkusuyla, ne de cennet ümidiyle Rabbi'ne kulluk etmiştir. Yalnız O'na olan sevgisi sebebiyle kullukta bulunmuştur. Allah Teala da, Kıyamet'e kadar Kendi'ne bakmasına izin vermiştir1 dedi. 'Peki diğerleri kimler?' diye sordum. 'Kardeşlerin Bişr b. el-Hars ve Ahmed b. Hanbel' dedi.
Bu makam, sıddıkların abdalının makamıdır. Onlar peygamberlerin abdallarının makamına konulmadıkları gibi şehitlerin derecelerine de yükseltilmezler. Ta ki Allah sevgisi bütün hallerde kalplerine hakim olsun ve yalnız O'na tamah ederek O'ndan başkasını unutsunlar. Böyleleri, mukarrebun zümresindedirler ve cennetteki nimetleri katıksızdır.
Ashab-ı Yeminin nimetleri ise, kendi kalpleri gibi karışıktır. Nitekim Allah Teala, onların nimetlerini vasfederken şöyle buyurmuştur: "İyiler, elbette nimet içindedirler. Koltuklar üzerinde oturup bakarlar. Yüzlerinde nimetin sevinç ve pırıltısını sezersin. Onlara mühürlü halis bir şaraptan içirilir". (Mutaffifin/22-25)
Allah Teala başka bir ayetinde de, mukarrebun içeceklerini vas-federek şöyle buyurmuştur: "Karışımı tesnimdendir. Bir çeşme ki Allah Teala'ya yaklaştırılanlar ondan içerler". (Mutaffifin/27-28) Ashab-ı Yemin'in içecekleri ise karışıktır. Allah Teala iyilerin içeceğini, mukarrebunun içeceğiyle aynı karışımdan kılmıştır. O, bütün cennet nimetlerini şerab/içecek olarak ifade buyurmuştur. Tıpkı ilim ve amelleri kitab/defter kelimesiyle ifade buyurduğu gibi.
Allah Teala ebrâr yani iyiler zümresini vasfederken de şöyle buyurmuştur: "Ebrarın defteri üliyyundadır". (Mutaffîfîn/18) Ardından da şöyle buyurmuştur: "Allah Teala'ya yaklaştırılmış olanlar, ona şahit olurlar". (Mutaffifin/21) Buna göre ebrâr zümresinin ilimlerinin güzelliği, amellerinin duruluğu ve defterlerinin yüksekliği ancak Allah Teala'ya yaklaştırılmış olan mukarrebun zümresinin şahitliğiyle mümkün olabilmiştir. Onların dünyadaki ilim ve amelleri de, yine onların müşahedeleriyle güzelleşip yükselmiştir. Onlar, kendileri açısından ziyade sevabı da, mukarrebuna yaklaşmakta bulmuşlardır.
Allah Teala buyurdu ki: "İlk defa yarattığımız gibi tekrar diriltiriz". (Enbiya/104); "Yaptıklarına uygun bir ceza olarak". (Nebe/26) Yani amellerine uygun olarak karşılık görürler. Yine O, başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Bu sıfatlarından dolayı Allah onların cezalarım verecektir. Muhakkak ki O, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir". (En'am/139) Yani Allah Teala onları, dünyadaki sıfatlarına uygun olarak ağırlayacaktır.
Buna göre, dünya yurdundaki nimeti, mülkün güzelliklerinden olduğu zaman, yarın da ahirette dünya mülkünün nimetleriyle karşılaşacaktır. Dünyadaki nimet ve sevinci, Allah Teala olan kimse de, ahirete vardığı zaman O Padişahsın huzurunda doğruluk koltuğuna oturacaktır. Ebu Süleyman ed-Darani (ra) şöyle demiştir: Kim dünyada sürekli nefsi ile meşgul ise, ahirette de nefsi ile uğraşacaktır. Her kim bugün Rabbi ile meşgul ise, ahirette de Rabbi ile meşgul olacaktır.
Muhibban zümresinden olan Rabia el-Adeviyye (ra) hakkında şu hadise nakledilmiştir: Süfyan-ı Sevri onun meclisinde oturuyor ve 'Bize, Rabbinin sana nasip ettiği zarif hikmetleri anlat' diyordu. O da şöyle dedi: Ne kadar da güzel bir insansın. Bir de dünyayı sevmesen. Aslında merhum Sevri, dünya hakkında zahid bir zat idi, Ama Rabia, onun hadis kitaplarını saklamasını ve insanlara yönelmesini dünya kapılarından sayıyordu.
Bir gün Sevri ona şunu sordu: 'Her kulun bir şartı ve her imanın bir hakikati vardır. Senin imanının hakikati nedir? Rabia (ra) şu cevabı verdi: Ben, Allah Teala'dan korkum sebebiyle kulluk etmedim. Aksi halde, korkmadığında çalışmayan kötü hizmetçi gibi olurdum. O'na cennet arzusu ile de kulluk etmedim. Aksi takdirde, ancak parasını aldığında çalışan kötü hizmetçi gibi olurdum. Yalnız Allah sevgisi ve O'nun şevkiyle ibadet ettim.
Hammad b. Zeyd de ondan şunu rivayet etmiştir: Rabia (ra) dedi ki: Ben dünyayı, ona sahip olan Allah'tan istemekten haya ederken, ona sahip olmayan bir kuldan nasıl isteyebilirim?!
Bu, onun Hammad'a verdiği cevaptı. Çünkü Hammad kendisine, 'İhtiyaçların varsa bildirin de halledelim' demişti. Bir defasında Abdülvahid b. Zeyd ona talip olmuştu. Kendisine şöyle dedi: Ey şehvet düşkünü, kendin gibi bir şehvet düşkünü ara. Bende şehvete delalet edecek ne gördün?
Basra emiri Muhammed b. Süleyman da yüzbinlik mihirle ona evlenme teklif etmiş ve şöyle demişti: Benim her ay onbinlik gelirim var, onu sana vereyim'. Bunun üzerine Rabia (ra) şöyle bir mektup gönderdi: Bana ait bir kul olman ve herşeyinin bana ait olması beni sevindirmez. Sen beni, bir anlık kadar dahi olsun Allah Teala'yı anmaktan alıkoydun. Bu günah bana yeter.
O, muhabbet hakkında, açıklamaya ihtiyacı olan bir şiir söylemişti. Bu şiiri Basralılar kendisinden nakletmişlerdir. Bunlar arasında, Cafer b. Süleyman ez-Zabe'i, Süfyan-ı Sevri, Hammad b. Zeyd ve Abdülvahid b. Zeyd gibi şahıslar vardı:
Seni iki sevgiyle severim; heva sevgisiVe öyle bir sevgi ki, ona Seriden başkası layık değildir
.fiu Heva sevgisi olana gelince,
Seni zikrederek Sen'den başkasından uzaklaşmamdır.
Yalnız Senin layık olduğun sevgiye gelince,
rar Seni görebilmem için perdeyi aralamandır.
Ne onda, ne de bunda benim Övülmeni gerekmezken, Onda da, bunda da övgü yalnız Sana mahsustur.
Onun heva sevgisi ile Allah Teala'nm layık olduğu sevgiye dair söyledikleri ve sevgiyi bu şekilde iki sınıfa ayırması, açıklama gerektirmektedir. Bilmeyenlerin ve bunun aslına şahit olmayanların anlayabilmeleri için bu gereklidir. Aksi takdirde, bu konuda bir yetkinliği ve derinliği olmayan bir takım akıl sahiplerinin sözko-nusu ifadeleri yadırgamaları mümkündür. Bu nedenle de, bunu açıklamayı gerekli görüyor ve marifet sahiplerine yol göstermek istiyoruz.
Heva sevgisi şu anlamda kullanılmıştır: Ben Seni, haber alma veya duyma yoluyla değil aynel yakin olarak müşahede edip gördüğüm için sevdim. Benim tasdikim, nimetler ve ihsandan hareketle ortaya çıkmış değildir. Bu husus farklı olduğuna göre, fiillerin farklılaşmasından dolayı benim sevgim de farklı olacaktır. Benim muhabbetim, aynel yakin görme yoluyla olmalıdır. Ben Sana yakın oldum ve herkesten Sana kaçtım. Daima Seninle meşgul oldum ve mâsivadan uzaklaştım.
Bundan önce bir takım nevalarım vardı. Ama Seni gördüğümde, bunların hepsi toparlandı ve tamamı Senin üstünde yoğunlaştı. Bütün kalbim ve bütün muhabbetim Sen oldun. Bana nıâsivayı unutturdun. Ama buna rağmen kendimi bu muhabbete ve ahirette rıza makamında Sana keşf ve ayan üzere bakmaya ehliyetli görmüyorum. Çünkü Sana olan muhabbetim, herhangi bir karşılık gerektirmemektedir. Aksine herşeyi Senin için kılmamı gerektirmektedir.
Gücümün yetmeyeceği herşeyi Senin için yapmam gerekir. Böyle yapsam da Senin hakkını ödemem asla mümkün değildir. Çünkü ben, Seni sevdim ve kusurda bulunma korkusu beni terketmez oldu. Karşılığı vermemdeki eksiklikten dolayı haya etmem bana farz oldu. Ama Sen kereminin lütfuyla bana ihsanda bulundun ve bugün benim yanımda gösterdiğin gibi ahirette de bana Kendi katında Zatı'nı gösterdin.
Dünyada bana lütfettiğin bu eşsiz nimet için Sana hamdolsun. Ahirette kendi katında lütfedeceğin için de Sana hamd ederim. Oysa ben, ne dünya, ne de ahirette bu lütuftan dolayı övülmeyi haket-mem. Çünkü her ikisine Senin sayende ulaştım. Dolayısıyla her ikisinde de hamda layık olan yalnız Sensin. Beni bu derecelere eriştiren de yine Sen'sin.
Rabia'nm (ra) şiirinin açıklaması bundan ibarettir. Bu, aynı za-anda zannımıza göre Allah Teala'yı hakkıyla seven muhibbanm da vecdidir. Çünkü Rabia'nm (ra) muhabbet makamında doğruluk kademesi vardı. Allah Teala daha iyi bilir. Böyle bir kitapta, yukarıda özetlediğimiz hususların hakikatlerini keşfederek açıklamak ve zikrettiğimiz hususların tafsilatına girmek mümkün değildir.
Rabia (ra) gibi muhibbandan olmayan biri, muhabbetiyle nazlanıp sevdiğinden ona karşılık bir ödül vermesini isteyebileceği gibi kendini muhabbeti sebebiyle O'ndan birtakım şeyleri talep etmeye ehil de görebilir.
Bunlar muhabbetle aldatılmış ve onu gerçek anlamıyla görmekten menedilmiş kimselerdir. Bu, ancak rica makamı için geçerlidir. Bunun zıddı da korku makamıdır. Bunun muhabbetle, uzaktan yakından alakası yoktur.
Muhabbet, ancak muhabbette buğzedilme korkusuyla sıhhat bulur. Ariflerden bir zat şöyle demiştir: O'nu bildiğini zanneden, O'nu bilmeyendir. O'nu sevdiğini vehmeden de, O'nu layıkıyla sevmeyendir. [32]
Muhibler için sözkonusu olan yedi korku vardır ki, diğer nîakam sahipleri için geçerli değildir. Bu korkuların bir kısmı, diğerlerinden daha şiddetlidir.
Korkuların ilki, yüz çevirme korkusudur. Bundan daha büyüğü, hicap yani perdeleme korkusudur.
Bundan da büyüğü, uzaklık korkusudur. Hud suresinde bu anlamda yer alan bazı ayetler, Allah Resulü'nü (sav) kocaltmıştır. Allah Teala buyurdu ki: "Hud'un kavmi Ad, (Allah Teala'nm rahmetinden) uzak olsun!". (Hud/60); "Ve iyi bilin ki Semud, uzak oldular!". (Hud/68) Uzaklıkta uzaklaştırma, yakında yakınlık ehli olan kimseleri kocatır.
Bundan sonra müridin elinden kazandıklarını çekip alma ve sınırda durdurma korkusu gelir. Bu, izhar ve tercih noktasındaki havas için geçerli olan bir korkudur. Kendilerine bir ceza olarak hakikat ellerinden çekilip alınır. Bu, muhabbet iddiası ve nefsin kendi
gerçeğini nitelemesinde olabilir. Ama muhabbet ehli bu noktalarda kusur edip ümitsizliğe düşmezler.
Bundan sonra Allah Teala'nm gizli tuzaklarından olan kaçırma (=fevt) korkusu gelir. Bir defasında muhibbanın önde gelenlerinden îbrahim b. Edhem'in kulağına cezbedeki bir adamın şu şiiri takılmıştı:
Ben'den yüz çevirmen dışında herşeyin mağfiret olunmuştur, Sana kaçırdıklarını verdik, geriye Benim için kaçırdıkların kaldı.
ibrahim b. Edhem bunu duyar duymaz bocaladı ve bayıldı. Bir gün bir gece baygın yattı. Bu hadisenin uzun bir kıssası vardır.
İbrahim b. Edhem, konulduğu bir çok makamdan sonra, bunlardan söz edilen makama nakledildi. Kendisi bu kıssanın sonunda şöyle demiştir: Dağdan 'Ey İbrahim! Kul ol' diye bir nida duydum. Artık bir kul olduğum için rahatladım.
Bu nidanın anlamı şudur: Sana yalnız Bir olan Allah Teala sahip olsun, sen de yalnız O'nun kulu ve kölesi olarak başkalarından azat ol. Hiçbir şeye sahip olma. Zaten her şey, O'nun hazinesinde-dir. Onlara sahiplenme. Sahiplendiğin şeyler Mâlik olan Allah Te-ala'nm önünde sana perde olurlar. Bu perde, sahip olduğun eşyaya göre kalınlaşır incelir.
Allah Teala, yarattıkları ile kendi Zatı arasındaki ilişkiye şöyle bir misal vermiştir:
İki adam vardır. Bunlardan birinin birbirleriyle çekişen aile, mal ve arzular gibi ortakları vardır. Diğeri ise, Tek olana teslim olmuş, ihlaslı bir adamdır. Bu ikisinin eşit olmaları elbette mümkün değildir. Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmaktadır: "Allah Teala, (putperestle tek Allah'a inananın durumunu anlatmak için) bir misal getirdi: Birbiriyle çekişen birçok ortağın sahip olduğu bir adam (bir köle) ile, yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, yalnız Allah'a mahsustur, fakat çokları bilmiyorlar". (Zümer/29) Yani insanları çoğu, bu şekilde Tek olanı bilmeyenlerdir.
Kaçırma korkusundan daha da büyüğü, rahatlayıp avunma (=selv) korkusudur. Bu, muhibbanın en çok korktukları şeydir.
Çünkü Allah'a ait muhabbet, onların çabasıyla değil yalnız O'nun sayesinde olmaktadır. Bu, takdir edilemeyecek kadar büyük bir nimettir. Kul, bu nimetten dolayı ne yaparak Rabbi'ne şükranda b lunabilir. Hiçbir şey, bu nimete denk olamaz.
Aynı şekilde avuntuları da, sevgileri gibi yalnız O'nunla olabilir Onlar, bilemedikleri bir yerden kendilerine gelen bu avuntuya tes lim olurlar. Sevgiyi Allah Teala'da bulduğunuz gibi, teselli ve avunj tuyu da O'nunla bulursunuz. Hiç bilemediğiniz bir şekilde O'ndam uzaklaşarak kendini avutmaya başlayabilirsiniz. Çünkü O, hikmetinin incelikleriyle sizi derece derece kendinden uzaklaştırabilir.
O'nu farketmeden seversiniz. Çünkü O, rahmetinin enginlikle-rindeki kudretine sizi şahit kılmış ve bir anda kendinizi O'nu sevenlerden bulmuş sunuz dur. Bu sevgi, geldiği gibi de gidebilir. O'nun tuzakları ve ceberut sıfatı gereği Zatı'ndan perdelenirsiniz. İşte aynı şekilde, kalbinizin bir anda O'ndan uzaklaşarak avuntuya kapıldığını görürsünüz. Bu konuda hiçbir kuvvet, imkan, hile ve: geri getirme çabası fayda etmez. Bunu, ancak Allah Teala'mn imtihanının inceliğini bilenler anlatabilir. Bundan da, sadece Allah Teala'mn gizli tuzağından ve imtihanından korkan kimseler sakınabilir. Allah Teala'mn sizi bu tür bir avuntuya teslim etmesi, sizi reddedip attığının delilidir. Çünkü O'nu sevdiğinizde de, ancak O'nun takdiri sayesinde sevebilirsiniz.
Bu, Allah Teala'mn tuzağa düşmüş kalpleri bir anda çeviren kudretinin sürati sayesinde tahakkuk eden gizli tuzaktır. Bu, gurura kapılmış olanlara erişen bedbahtlık halidir. Süratinden dolayı göz bunu farkedemediği gibi gizliliği yüzünden kalp de ona mani olamaz. Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Yine ayetlerimiz hakkında bir tuzak düşünürler. De ki: Allah Teala'mn tuzağı daha seridir". (Yunus/21) Yani O, daha gizli olarak değiştirendir.
Onlara sevdikleri nimetler vermiş, ancak bu nimetler kendileri için bir ceza ve nimet kisvesinde bir intikam olmuştur. Onlar, bu nimetlerle, bilmedikleri bir şekilde ağır ağır azaba çekilmektedirler.
Bütün bu korkulardan daha da korkutucu olanı; değiştirilme korkusudur. Çünkü bu, şaibe ve kapalılığı olmayan bir korkudur. Azaba çekişin hakiki sureti olan bu korkuda, Mahbub Teala'mn ga-zab, buğz ve uzaklaştırmasının son noktası görülür. Avuntu bu kor-
kunım başlangıcıdır. Yüz çevirme ve perdeleme ise bütün bunların başıdır. Zikirden uzaklaştırma ve iyilikle yüreğin daralması ise sebeplerdir. Allah Teala'nm rıza ve sevgisinden uzaklaştırılmış ve azaba basamak kılınmış bu davranışlar güçlenip arttığı vakit, bütün bu yasaklara yol açarlar. Bunlar zayıfladığında ve salih ameller ve hasenat ile yer değiştirdiklerinde ise, muhabbet ve yakınlığın makamlarına dahil edilirler. Bu hususta Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hevasma dalmış kimse, Allah Teala'nm gazaplısıdır".
Bu sıfatların sizde bulunması, sizin değişmenizin ve makam bakımından düşürülmenizin emarelerindendir. Bunlardan korkmak ise, O'nun ahlakını öğrenmenin alametidir. Bu makamların hepsini bir kitapta şerhetmek ve onların tafsilatına girmek mümkün değildir.
Bunlar, ancak kulun kalbinde şerhedilirler. Onun yakini imanı ile şerholur ve kulun nefsi karşısındaki üstünlüğüyle açıklanırlar. Şirke düşen bir kalp ve nevasına dalmış bir kul, bunlara ehil değildir. Allah Teala yardımcımız olsun.
Sekizinci korku, ulvi bir muhabbetin şahitliğine karşı duyulan korkudur. Bu durumda muhabbet garib hale gelir ve kafaları karıştırır. Kulaklardaki şöhretinin azlığından dolayı cahil kalman Allah sevgisinin sıfatı bazı kimselere gizli kalır.
Bunun adını koymadık. Çünkü bu, muhabbet adına ismi bulunan başka bir makam hakkında duyulan bir korkudur. Bunu duyanların çoğunun kafaları karışabilir ve onu yadırgayabilirler. Bu gibi kimseler, o makama şahit olanların akıllarından geçmeyen bir takım vehimlere kapılır ve bu sevgiyi, insanların sevgileriyle karıştırırlar.
Bu sevgiyi beşeri sevgiye benzetirler. Çünkü halkın sıfatlarına verilen isimler, Hâlık'm sıfatlarına verilen isimlere benzer. Bu gibi kimseler için bu hususta yalnızca kendi bildikleri geçerlidir. Onlar, bu ilimleri ile perdelenmişlerken, nasıl olur da şahit olabilirler? Böyle birinin korkusunu ve bu korkuya göre makamını zikrettiğimizde, kendi açıklamasıyla durumu açığa kavuşur.
Bu korkunun kaynağıyla imtihan edilen kimse, kendiliğinden soruncaya kadar konuyu kapatmak, açmaktan daha hayırlıdır.
Çünkü mupabbetin bütün makamları, onun makamı karşısm-da,denize katılan bir nehir gibidirler. Onun durumu, yakini müşahedelerin tamamının, tevhide tevhidle şahitlikte bulunma karşısındaki durumu gibidir. Bu, muhabbetin bilinen bir sıfatıdır. Çünkü bu, Habib'in muhibbe olan özlemindendir.
Bu husus, Rabia'nm fra) yukarıda geçen sözüne benzemektedir. Hatırlanacağı üzere o, heva sevgisinden bahsetmişti. Aişe'nin (ra), Allah Resulü'ne (sav) söylediği şu söz de bu kapsamda değerlendirilir: "Görüyorum ki Rabbin, senin hevana süratle yetişiyor".
Muhib makamına girdikten sonra ondan çıkartılan kimse, üstte anlattığımız makama yükseltilir. Çünkü o, yakini imanın en güzel müşahedeleri ile sevilen/mahbub makamına oturtulmuş olur. Cüneyd (ra) şu beyti çok sık tekrar ederdi:
Bundan sonra ne sıfatları zor anlaşılır olur,
Ne de gizlemesi, katında adalet ve lütfuna uygun düşer.
Dikkat edin! Rahman'ın bir sırrı vardır ki onu,
Yalnız ehline gizli olarak verir. Örtmek en güzelidir.
Mahbub bir zattan da aynı anlamda şu beyti dinledik:
Muhabbet Sen'den izzet ile belirdi ve karıştı,
Vuslat suyu ile. Onu birleştiren de Sen'din.
Fani oluşunda sonra baki kıldığın kimseye yardım ettin,
Ve mekansız olarak varoldu. Çünkü o, artık Sen'din.
Ulemadan bir zat şöyle demiştir: "Allah Teala'yı korku olmaksızın sırf muhabbet ile bilen kimse, sevinç ve şımarıklığından dolayı helak olur. O'nu muhabbet olmaksızın, sırf korku ile bilen kimse de, uzaklık ve yalnızlık duygularıyla O'ndan kopar.
O'nu korku ve muhabbet ile bileni ise, Allah Teala sever, Zatı'na yaklaştırır, ilim verir ve ayağını sağlam kılar". Korku ehlinin korkusuna hayran olmamak gerekir. Çünkü onlar, sadece korkutucu sıfatları ve helak edici fiileri bilirler.
Esas hayran olunması gereken, muhabbet ehlinin korkusudur. Onlar Allah Teala'nm ahlakını ve hoşgörüsünü bilmelerine, O'nun
kunun başlangıcıdır. Yüz çevirme ve perdeleme ise bütün bunların başıdır. Zikirden uzaklaştırma ve iyilikle yüreğin daralması ise sebeplerdir. Allah Teala'nm rıza ve sevgisinden uzaklaştırılmış ve azaba basamak kılınmış bu davranışlar güçlenip arttığı vakit, bütün bu yasaklara yol açarlar. Bunlar zayıfladığında ve salih ameller ve hasenat ile yer değiştirdiklerinde ise, muhabbet ve yakınlığın makamlarına dahil edilirler. Bu hususta Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hevasma dalmış kimse, Allah Teala'nm gazaplısı dır".
Bu sıfatların sizde bulunması, sizin değişmenizin ve makam bakımından düşürülmenizin emarelerindendir. Bunlardan korkmak ise, O'nun ahlakını öğrenmenin alametidir. Bu makamların hepsini bir kitapta şerhetmek ve onların tafsilatına girmek mümkün değildir.
Bunlar, ancak kulun kalbinde şerhedilirler. Onun yakini imanı ile şerholur ve kulun nefsi karşısındaki üstünlüğüyle açıklanırlar. Şirke düşen bir kalp ve nevasına dalmış bir kul, bunlara ehil değildir. Allah Teala yardımcımız olsun.
Sekizinci korku, ulvi bir muhabbetin şahitliğine karşı duyulan korkudur. Bu durumda muhabbet garib hale gelir ve kafaları karıştırır. Kulaklardaki şöhretinin azlığından dolayı cahil kalman Allah sevgisinin sıfatı bazı kimselere gizli kalır.
Bunun adını koymadık. Çünkü bu, muhabbet adına ismi bulunan başka bir makam hakkında duyulan bir korkudur. Bunu duyanların çoğunun kafaları karışabilir ve onu yadırgayabilirler. Bu gibi kimseler, o makama şahit olanların akıllarından geçmeyen bir takım vehimlere kapılır ve bu sevgiyi, insanların sevgileriyle karıştırırlar.
Bu sevgiyi beşeri sevgiye benzetirler. Çünkü halkın sıfatlarına verilen isimler, Hâlık'm sıfatlarına verilen isimlere benzer. Bu gibi kimseler için bu hususta yalnızca kendi bildikleri geçerlidir. Onlar, bu ilimleri ile perdelenmişlerken, nasıl olur da şahit olabilirler? Böyle birinin korkusunu ve bu korkuya göre makamını zikrettiğimizde, kendi açıklamasıyla durumu açığa kavuşur.
Bu korkunun kaynağıyla imtihan edilen kimse, kendiliğinden soruncaya kadar konuyu kapatmak, açmaktan daha hayırlıdır.
Çünkü mupabbetin bütün makamları, onun makamı karşısın-da,denize katılan bir nehir gibidirler. Onun durumu, yakini müşahedelerin tamamının, tevhide tevhidle şahitlikte bulunma karşısındaki durumu gibidir. Bu, muhabbetin bilinen bir sıfatıdır. Çünkü bu, Habib'in muhibbe olan özlemindendir.
Bu husus, Rabia'nm (ra) yukarıda geçen sözüne benzemektedir. Hatırlanacağı üzere o, heva sevgisinden bahsetmişti. Aişe'nin (ra), Allah Resulü'ne (sav) söylediği şu söz de bu kapsamda değerlendirilir: "Görüyorum ki Rabbin, senin hevana süratle yetişiyor".
Muhib makamına girdikten sonra ondan çıkartılan kimse, üstte anlattığımız makama yükseltilir. Çünkü o, yakini imamn en güzel müşahedeleri ile sevilen/mahbub makamına oturtulmuş olur. Cüneyd (ra) şu beyti çok sık tekrar ederdi:
Bundan sonra ne sıfatlan zor anlaşılır olur, Ne de gizlemesi, katında adalet ve lütfuna uygun düşer. Dikkat edin! Rahman'ın bir sırrı vardır ki onu, Yalnız ehline gizli olarak verir. Örtmek en güzelidir.
Mahbub bir zattan da aynı anlamda şu beyti dinledik:
Muhabbet Sen'den izzet ile belirdi ve karıştı,
Vuslat suyu ile. Onu birleştiren de Sen'din.
Fani oluşunda sonra baki kıldığın kimseye yardım ettin,
Ve mekansız olarak varoldu. Çünkü o, artık Sen'din.
Ulemadan bir zat şöyle demiştir: "Allah Teala'yı korku olmaksızın sırf muhabbet ile bilen kimse, sevinç ve şımarıklığından dolayı helak olur. O'nu muhabbet olmaksızın, sırf korku ile bilen kimse de, uzaklık ve yalnızlık duygularıyla O'ndan kopar.
O'nu korku ve muhabbet ile bileni ise, Allah Teala sever, Zatı'na yaklaştırır, ilim verir ve ayağını sağlam kılar". Korku ehlinin korkusuna hayran olmamak gerekir. Çünkü onlar, sadece korkutucu sıfatları ve helak edici fiilen bilirler.
Esas hayran olunması gereken, muhabbet ehlinin korkusudur. Onlar Allah Teala'nm ahlakını ve hoşgörüsünü bilmelerine, O'riUn
şefkat ve lütfuna korku ehlinin asla görmediği kadar şahit olmalarına rağmen O'ndan korku duyarlar. Muhabbet ehli, muhabbetlerine rağmen O'ndan korkmaktadırlar. O'nu kendi nefsleri üzerinde sevmektedirler. Korkularına rağmen O'na özlem duymaktadırlar.
Allah Teala'mn kendilerine bahşettiği lütuf ve sevgiye rağmen O'nun huzurunda aşırıya gitmekten sakınmaktadırlar. Onları aziz kılmış olmasına rağmen, O'nun önünde zillete bürünmektedirler. Kendisine fazla verilmediği için kendini sıkan ve tutan kimseye şaşmamak gerekir. Asıl şaşılacak olan, izzet ve ikrama layık olduğu halde, tevazu ve alçakgönüllülükten ayrılmayan kimsedir.
Muhibban, Allah Teala'mn bol ikramı karşısında kendilerine hakim olabilenlerdir. Korku ehli ise, O'nun menettiği hususlarda kendilerini tutanlardır. Muhibban için izzet ve ikramla beraber zillet, korku ehli için ise, korku ve endişeyle beraber zillet sözkonusudur.
Bütün bunlar, muhabbet ehlinin ulaştıkları marifet seviyesinin, diğerlerinin marifetlerinden çok daha üstün olduğudur. Çünkü onlar da, bu yolun başında korku ehli olmuşlardır. Buna göre her mu-hib, aynı zamanda korku sahibidir. Her korku sahibi ise, muhib değildir. Yani mukarrebunun muhabbetine ulaşmış değildir. Çünkü o, muhabbetin tadını alamamıştır.
Müslümanlara farz kılınmış olan Allah sevgisi, esas itibarıyla havassın makamlarında dikkate alınmaz. Çünkü bu sevgi, onların hallerinin getirdiği vecdlerde sözkonusu olamaz. Makamlar arasındaki geçişlerde de, bu muhabbet ile yükselme sağlanamaz. Çünkü bu sevgi, imanın gıdası ve onun sıhhat dayanağı olup varlığım da sadece imana borçludur.
Muhabbet, korkuyu kaldırmaz. Bu yüzden de muhib kimse, hem muhabbet, hem de korku sahibi sayılmıştır. Çünkü onun sevdiği Mahbub Teala, aynı zamanda korkutucudur. Mücerred korku ise, sahibini yukarıda anlattıklarımız sebebiyle muhabbetten alıkoyabilir. O, ebrâr/iyiler zümresinin keşfi ve mukarrebunun perde-sidir. Çünkü muhibbanm korkuda bir gıdaları, muhabbette ise genişlikleri vardır.
Korku ehlinin ise, korkuda genişlikleri, muhabbette ise âz bir gıdaları mevcuttur. Bu husus, korku ve ümit makamında söylenenle-1e benzemektedir. Çünkü korku ve ümit (=havf-recâ), imanın sıfat-
larıdır. Ancak korku sahibi, kendi hali içinde ümit makamında derece sahibi olurken, rica ehli de ümidinin içinde korkuyu barındırır. Makamların tertibinde Allah Teala'nın beşer tarafından anlaşılması güç bir hükmü ve latif bir hikmeti vardır. Bunu ancak, bu makamların şahitliklerine nail kılman kimseler bilebilirler. Eğer kul, korku makamını geçmişse, arif ve mukarreb kılınanların muhab-betiyle seven bir muhib olur. Eğer muhabbet makamını geçmişse, ashab-ı yeminin muhabbeti ile muhib olur.
Böyle bir kul için, ne Allah Teala'ya ünsiyet kuran muhibbanm makamları, ne de mukarrebun makamlarmdakilerin şevkleri sözkonusu olabilir. Bunların hepsi de, salih ve yakin sahibi kimselerdir. Halleri, zahir ehlinin ilmi tertibi dışında gelişse de durum değişmez. Çünkü onları inkar edenler, ikrar edenlerden daha fazladır: "Allah, emrini yerine getirendir. Ama insanların çoğu bilmezler". (Yusın721); "Onlar Allah katında derecelere sahiptirler. Allah onların yaptıklarını görendir". (Al-i İmran/163)
Muhabbet, belki korku için bir sevap ve ziyade lütuf olabilir. Bu, amel ehlinin makamında geçerlidir. Korku da, muhtemelen muhabbetin ziyadesi ve sevabı olabilir. Bu da ilim sahiplerinin makamında geçerlidir. Korkudan sonraki nasibi muhabbet olan kimse, mahbub ve mukarreb olanların arasında yer alır. Muhabbetinden nasibi korku olan kimse ise, Allah Teala'yı seven ebrâr/iyilik ehli ve ashab-ı yemin arasında yer alır.
Basralı alimlerimizden bir zata, muhabbetin mi yoksa hayanın mı daha faziletli olduğu sorulmuştu. Şu cevabı verdi: Korkuya yol açan bir muhabbet noktasında, haya ondan daha üstün olur. Hayaya zemin hazırlayan muhabbet ise, hayadan daha üstündür. Çünkü o şevktir. Cüneyd-i Bağdadi (ra) dedi ki: 'Muhabbetin bizzat kendisi, aydınlanma ve sevinç yoluyla kalbin Allah Teala'ya yakın olmasıdır.
Allah Teala'mn batini isimlerindeki sıfatların tecelli etme isteğine gelince, burada bu mevzulara hiç girmedik. Bizim bütün anlattıklarımız, O'nun zahiri isimlerinden kaynaklanan ahlaka duyulan sevgi ve istek hakkındadır. Diğer hususların bir kitapta işlenmesinin helal olduğunu da düşünmüyorum. Bunların, avama açıklanması helal değildir. Çünkü bunlar, mukaşefenin sırlarındandır.
Bunlara, ancak mükaşefe ehli muttali olabilirler. Ancak bunlara nail olanlar, onlar hakkında konuşabilirler. Daha önce hiç bir alimin bunları kitabında işlediğini görmedik. Zira bunlar, bir kitaptan alınabilecek bilgiler değildir. Ancak alimlerin ağızlarından dinlenebilecek ve kalpten kalbe aktarılacak hususlardır. Bu bakımdan da, yukarıda sekizinci korku hakkında söylediklerimize benzerlik arzederler. Hatırlanacağı üzere, sekizinci korkuyu bilgi sahibi olmayanlar için açıklamamıştık. Hadislerde de, kendisine bu korku tattırılan kimselerin onu açıklamadıkları nakledilmektedir.
Bize ulaşan rivayetlerden birinde bu husus şöyle geçmektedir: Abdal zümresinden bir zat, sıddıklardan birinden, Allah Teala'ya dua ederek kendisine zerre mikdarı muhabbet ihsan etmesi için dua etmesini rica etmişti. O sıddık da, onun isteğini yerine getirdi. Bunun üzerine o abdal kendini dağlara vurdu, aklını kaybetti, kalbi ürperdi ve yedi gün bu halde tepkisiz olarak yaşadı. Ne bir şeyden faydalanabiliyor, ne de kimse ondan faydalanabiliyordu.
Bunun üzerine sıddık zat Rabbi'ne niyazda bulunarak şöyle dedi: Ey Rabbim, ona verdiğin muhabbet zerresinin yarısını eksilt. Bunun üzerine Allah Teala şöyle vahyetti: Zaten Biz ona, zerre kadar marifetin yüzbinde biri kadar bir parça vermiştik. Sen Bize niyaz ettiğin vakitte yüz bin kul daha Bizim muhabbetimiz için niyazda bulunmuşlardı. Sen niyazda bulununca, duana icabet ettim. Onlara ise, bu şahsa verdiğim kadar muhabbet verdim. Onun zerresini yüzbin kul arasında paylaştıracak kadar parçaya böldüm. Bu kula düşen de, onlarınki gibi bir parçadır. Bunun üzerine, 'Ey hüküm sahiplerinin en hayırlısı olan Rabbim, ona verdiğini eksilt' diye dua ettim.
Allah Teala, o parçanın büyük kısmını aldı ve onda yüzbinde birinin onda birini bıraktı. Ancak o zaman abdalın korku ve muhabbeti, ilim ve ricası dengelendi ve diğer arifler gibi oldu.
Muhabbetin alametlerinden biri de; Celil olan Hak Teala'ya ya-kararak uykusuz kalmak, gurbeti özlemek, Mahbub Teala ile halvete çekilmeyi arzulamak, kalbin vecdî sırlar ve gaybî mütalaalar ile münacaatta bulunmasıdır. SafVet ehline göre münacaat, ancak kalplerle olur. O, kalplerin gaybin batini noktalarında mütalaası, melekût aleminin sırlarında dolaşması ve ceberûtun tezahürlerin-
de yücelmesidir. Bu yücelme, ruhlarının nurlarıyla olur. Bu nurları ise, ilahi nurların ışıkları taşıyarak sırlar hazinelerine bırakırlar. Münacaat, kurbî ru'yetin yani Allah Teala'nm yakınlığını görmenin delili, aşinalığın bulunuşunun şahididir.
Nitekim Allah Teala'nm şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Gece çöktüğünde Beni bırakarak uyuyan kimse, Benim muhabbetimi iddia ettiğinde yalan söylüyordur". Her sevgili, sevgilisi ile başbaşa kalmayı istemez mi? Ben de sevdiklerime çok yakınım. Onların gizli sırlarını işitir, fısıltılarını bilirim. Onların serzeniş ve özlemlerine şahit olurum.
Ulemadan bir zatın şunu söylediği rivayet edilir: Allah Teala, sıddıklardan birine şunu variyetini ştir:
'Kullarım arasında öyle kimseler var ki, onlar Beni, Ben de onları severim. Onlar beni, Ben de onları özlerim. Onlar Beni, Ben de onları zikrederim. Onlar Bana, Ben de onlara bakarım. Eğer onların yoluna girersen, seni de severim. Eğer onlardan ayrılırsan, sana buğzederim'.
O da şöyle dedi: Ey Rabbim, onların alameti nedir? Allah Teala buyurdu ki: Onlar, şefkatli bir çobanın sürüsünü gözettiği gibi, gündüzleri gölgeleri gözetirler. Akşam vakti kuşların yuvalarını özleyişleri gibi havanın kararmasını sabırsızlıkla beklerler. Gece karanlığı çöküp karanlıklar karıştığı, yataklar serilip yastıklar dizildiği, her seven sevdiği ile halvete girdiği vakit, ayakları üstünde dikilir, yüzlerini yaygı yaparlar ve Bana Benim kelamım ile münacaat ederler. Verdiğim nimetler sebebiyle Bana yaranmaya çalışırlar. Kimi feryat eder, kimi ağlar, kimi ah ü vah eder, kimi de serzenişte bulunur.
Kimi ayakta, kimi oturur, kimi rükuda, kimi de secdededir. Onların Benim için tahammül ettikleri, gözümün önündedir. Benim muhabbetim uğrunda yakındıkları da kulağımın dibindedir. Onlara ilk başta üç şey veririm: Kalplerine nurumdan akıtırım da, hakkımda, onlar hakkında haber verdiğim gibi haber verirler. İkinci olarak; onların hesapları, gökler, yer ve bu ikisi arasındakiler kadar ağır dahi olsa bu yükü hafifletirim. Üçüncü olarak da, Yüzüm ile onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim herkes, ona vermek istediğimin değerini bilir.
Şevk ve özlem, muhabbet makamının en yüce noktalarından biridir. Şevk, kulun özlem duyduğu Zat-ı İlahi dışında hiç kimsede huzur ve rahatlık bulamamasını sağlar. Şevk sahipleri, şahit kılındıkları şevk sayesinde Allah Teala'ya yakın kılınmışlardır. Onlar Habib Teala tarafından aranmaları emredilmiş kimselerdir. Bu, onların duydukları şevk sebebiyle kendileri için takdir edilmiş bir mükafaattır.
Nitekim O, Musa'ya (as) şöyle vahyetmiştir: "Beni, uğrumda kalbi kırılmış kimselerin yanında ara!" Allah Teala daha iyi bilir, ancak bize göre onlar; muhibban arasındaki şevk ehlidirler. Çünkü Habib Teala, kerem sıfatı gereği onlara yakın olmuş, onlar da, O'nun yakınlığı ile sevince boğulmuşlardır. O'nun müşahedesi ile yaşamış ve O'nun meclisinde hazır bulunmakla nimetlenmişlerdir.
Allah Teala, bunun ardından izzeti sebebiyle Zatı'na olan düşkünlüğünden dolayı Kendi'ni onlardan perdelemiştir. Bunun üzerine kalpleri kırılmış ve Rablerinin kendilerim alıştırdığı ortamı özlemeye başlamışlardır. Bu da, onların Allah Teala nezdindeki hürmetlerini isbat etmiş ve O, veli kullarına, onları aramayı emrederek, Kendisi'ni onların yanında bulabileceklerini haber vermiştir. Muhibbanm Allah Teala'nın kendilerine olan yakınlığından duydukları sevinç tarif edilemeyeceği gibi, O'nun için duydukları hüzün ve kalp burukluğu da asla bilinemez.
Allah Teala, muhibbamnı sıkarak Zatı'na şevk duymaya sevket-mek ve onlara Kendi uğrunda kaygıya sevketmek için izzet ve celal sıfatlarının gereği olarak onlardan yüz çevirebilir. Onlardan yüz çevirdiği zamanlarda O'na nasıl nazar ettiklerini, onların hiç bilmedikleri yerlerden ölçer. Muhibban da, edeblerini muhafaza ederek O'nun huzurunda hiçbir aşırılıkta bulunmayarak sükunetlerini korurlar.
Şevk ehlinin ileri gelenlerinden ve ilimlerini anlatmaya, yollarını açıklamaya çalıştığımız Abdal zümresinden biri olan ibrahim b. Edhem (ra) hakkında şu hadise anlatılmıştır:
'O, muhabbet makamında çok yüce mertebelere, Allah Teala'ya yakınlıkta ulvi mükaşefelere sahip bir insandı. Dedi ki: Bir gün Rabbim'e hitaben şöyle dedim: Ey Rabbim, eğer sevdiklerinden birine, Sana kavuşmasından önce kalbini teskin edecek bir şey verdiysen, bana da aynısını ver. Bu kaygı bana zarar veriyor. O gece rüyamda şunu gördüm. Allah Teala, beni huzurunda durdurdu ve şöyle buyurdu:
Ey İbrahim! Ben'den, kavuşmamızdan önce kalbini teskin edecek bir şey istemekten utanmadın mı? Şevk ve özlem sahibi, sevdiğine kavuşmadan huzur bulabilir mi? Seven biri, kendini özleyenden başkasından rahatlık umabilir mi? Bunun üzerine şöyle dedim:
Ey Rabbim! Senin muhabbetinle aklımı kaybettim ve ne dediğimi bilmez oldum. Beni bağışla ve nasıl demem gerektiğini bana öğret. O zaman şöyle buyurdu:
De ki: 'Allahım, beni kazandan razı ve imtihanına karşı sabırlı kıl. Beni, nimetlerine şükretmeye alıştır1.
Aynı anlamda Ahmed b. İsa el-Harraz'dan da şöyle bir hadise naklederler. Bilindiği üzere o, musiki ile meşhurdu ve çok haraket-li, sık bayılan bir insandı. Bir defasında, onun da bulunduğu bir mecliste Sehl'in arkadaşlarından birinin adı geçti.
el-Harraz şöyle dedi: Onu, vefatından sonra rüyamda gördüm. 'Allah Teala, sana ne yaptı?' diye sordum. Dedi ki: 'Beni huzurunda durdurdu ve şöyle buyurdu: Ey Ahmed! Benim sıfatımı Leyla'ya ve Sa'da'ya taşıdın. Eğer seni, Beni halis olarak murad ettiğin hiç bir makamda göremeseydim, sana azap ederdim. Ardından beni korku perdesinin arkasına yerleştirdi. Allah Teala'nın takdir ettiği süre kadar titredim ve korktum. Sonra rıza perdesinin arkasına yerleştirdi. Bunun üzerine ıEy Rabbim, beni Sen'den başka makamdan makama taşıyacak birini bilmiyorum, kendimi Sana bıraktım' dedim. O da cennete konulmamı emretti.
Yukarıda naklettiğimiz hadisede, anlayış ve feraset sahipleri dışındakilere musiki dinletmek isteyenler için bir korkutma sözko-nusudur. Çünkü musiki, ancak safa ehline uygun düşen bir ilimdir. Onu, fesad ve bulanıklık üzere dinleyen kimse için musiki, bir musibet ve zarardır. Müşahedelerin eksikliği halinde, onu dinleyen kimseler için birtakım afetlerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Nağme ve ses, herşeyden önce maddi beklentileri davet eden hususlardır. Çünkü ses, birtakım anlamları içermesi bakımından rı-zık ve kazancı ifade eden el gibidir.
Yakini imanla bakan kimse rızkını ellerden alırken o ellere sahip olan insanlara dikkat etmez. Hakiki musiki dinleyicisi, manaları sesten alıp nağmelere iltifat etmez. Musikiyi teşbih ve temsil yani Allah Teala'nm sıfatlarını beşere benzetme anlamında dinleyen kimse inkara sapmış olur. Heva ve şehvetleri tahrik etmek için dinleyen kimse ise, oyun ve eğlence ehlidir.
Musikiyi, iyi bir anlam çıkarmak, ilmi gerçek sıfatların manaları üzere müşahede etmek, düşünmek, Allah Teala'nm sıdk ayetlerini bulmak için dinleyen kimse ise, sevap kazanarak dinlemiş olur. Bunlar, Tevhid Ehli'nin musiki konusunda tesbit ettiği yollardır.
Musikide helal, haram ve şüpheli olmak üzere üç farklı hüküm mevcuttur. Heva ve şehvet niyetiyle dinlemek haramdır. Cariye ve eşinden mubah bir sıfat üzere, akli çerçevede dinlemek ise, eğlence ve hevaya çekilebilme sebebiyle şüphelidir.
Tabiundan bazı zatlar böyle yapmışlardır. Allah Teala'ya delalet eden bazı esasları müşahede eden bir kalple ve O'na şahit kılan bir takım yollarla dinlemek ise mubahtır. Bu tür dinleme de, ancak bu hususta bir nasibi ve kalbinde vecdi olan kimseler için sahih olur. Hüzün, şevk, korku veya muhabbet makamına yerleştirilmiş bir kul, musiki ile harekete geçerek şehadet mertebesine yükselebilir. Bu da onun için, musikiden kaynaklanan bir sevap olur.
Musikiyi nağmeler üzere dinleyen, sesin tadı, onunla oyalanma ve huzur bulma için ona kulak veren kimse, oyun ve eğlence ehlidir. Bu gayelerle musiki dinlemek helal değildir. Çünkü kuldan murad edilen bu değildir.
Cüneyd (ra) şöyle derdi: Rahmet bu topluluğa şu üç yerde iner: Yemekte; çünkü onlar, ancak açlıktan dolayı yerler. Müzakerede; çünkü onlar, peygamberlerin hallerini ve sıddıkların makamlarım birbirlerine anlatıp öğüt alırlar. Musiki dinlemede; çünkü onlar, musikiyi vecd ile dinler ve onda hakka şahitlik ederler.
Ariflerden bir zat ise şöyle demiştir: Bizim yarenlerimizin vecd-leri ancak şu üç şeyde bilinir: Meselelerde, gazapta ve musiki dinlemede. Bunları belirtmesinin sebebi, musikinin muhibbandan bazıları tarafından takip edilmiş bir yol ve şevk ehlinden bazıları için de hal olmasıdır. Eğer musiki dinlemeyi toptan inkar edersek, ümmetin hayırlılarından doksan zatı da inkar etmiş oluruz.
Musikiye ehil olmayan kimseler karışmış ve onu meşru mecrasından çıkartarak asıl maksadından uz akl aştırmışlar dır. Musiki ehlinden bazıları, bunu geçimlik haline getirmiş ve ihtiyaçlarını musikiden elde ettikleri parayla görür hale gelmişlerdir. Kimileri iki üç gün musiki yapmaz, ancak geçim ihtiyaçları had safhaya çıktığında musikiye yönelerek vecdlerini ve zikirlerim musiki ile ortaya çıkartırlardı. Bundan elde ettikleri kazançla, insanlara muhtaç olmaktan da kurtulurlardı. Bu, sadece kalbi duru, takva sahibi ve günahlardan uzak kimseler için sahih olabilir.
Musikide, insanlardan maddi beklenti içinde olmak, kalbin bulanıklığını gösterir. Musikide, oyun ve eğlence ihdas eden kimsenin bu tavrı, aklının eksikliğine delil teşkil eder. Şeyhlerimizden biri, kendi şeyhinden şunu nakletmiş tir: Ebu'l-Abbas el-Hızıı^ı gördüm ve kendisine, 'Arkadaşlarımızın ihtilafa düştükleri musiki hakkında ne düşünüyorsun?' diye sordum. Bana şu cevabı verdi: Musiki, ancak alimlerin ayaklarının sağlam basabildiği sallanan bir kaya parçası gibidir. Bu söz, gerçekten de doğrudur. Çünkü Allah Resu-lü'nden de (sav) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Ümmetim için en çok korktuğum şey; gizli şehvet ve eğlendirici nağmedir".
Hammad da, İbrahim en-Nehai'den şunu rivayet etmiştir: Musiki, kalpte nifakı yeşertin Mücahid, "İnsanlardan kimi var ki, bilgisizce Allah Teala'nm yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözlerini satın alırlar" (Lokman/6) ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: Bu, musikidir. Her iki alim de, doğru söylemişlerdir. Çünkü zevk veren musikiyi dinlemek haram olduğu gibi, şarkı söyleyen kadınlara verilen ücretler de haramdır.
Kasidelerle şarkılar arasındaki fark şudur. Şarkılar, genellikle kadınlara teşvik edici, aşkı anlatıcı musiki ürünüdürler. Bunlarda genellikle kadınlar anlatıldığı gibi onlara yönlendirme sözkonusu-dur. Bunlar, dinleyenleri heva ve arzulara davet ederek eğlenceye teşvik ederler. Bu tür muhtevaya sahip şarkılar dinleyen kimse için musiki haramdır.
Kasideler ise, Allah Teala'nm zikredildiği, O'na yöneltilip yoluna teşvik edildiği musiki ürünleridir. Bunlar, imani vecdleri harekete geçirirken, ilmi müşahedeleri heyecanlandırırlar. Bunlarla ahiret yolları ve sadıkların makamları zikredilmiş olur. Kasideleri,
bu gayelerle dinleyen kimseler, onun ehlinden sayılır. Çünkü onun, bu musikiden bir nasibi vardır.
Allah Teala buyurdu ki: "Herşeyden iki çift yarattık, ta ki düşünüp öğüt alasınız". (Zariyat/49) Söz de iki kısımdır: Manzum ve nesir. Nesir, alimlerin sözleridir. Manzum ise, şairlerin sözüdür. Her kim Allah Teala'yı bunlardan biriyle zikrediyor ve buna vesile oluyorsa, bu onun için sahih bir yoldur.
Tanıdığımız Hicazhlar, senenin en güzel günlerinde yanımızda musiki dinlemekteydiler. Bu günler, Allah Teala'nm kullarına Za-tı'm anmalarını emrettiği seçilmiş günlerdi. Mesela teşrik günleri gibi. Onlar Ata b. Ebi Rabah'dan beri teşrik günleri musiki dinlemektedirler. Hiç bir alim de bunu münker görmemiştir. Ata'nın musiki okuyan iki cariyesi vardı. Yanındaki arkadaşları da o iki cariyeyi dinlerlerdi.
Musiki hakkında söylenmesi gereken şudur: Musiki dinlediği zaman nefsani sıfatları öne çıkan ve şarkılar kendisine dünyevi nazları hatırlatan kimse için musiki dinlemek haramdır. Ama onu dinlediğinde Rabbini daha çok zikreden ve O'nu hatırlayan ifadelere sahip bir musiki dinleyen kimse için bu yaptığı bir tür zikirdir.
Alimimize şu soru sorulmuştu: "Musiki dinlemeyi münker saydığım duyduk. Cüneyd, Seri es-Sakati ve Zünnun-i Mısri musiki dinlerlerdi'. O da şu cevabı verdi: Musikiyi nasıl inkar edebilirim? Abdullah b. Cafer et-Tayyar -yani Ebu Talib'in oğlu- onu dinlerdi. Benim inkar ettiğim, eğlence ve musiki ile oynaşmadır.
O anılan şeyhler de musiki dinlerlerdi. Ama onların bir kısmı, musikiyi açıktan değil gizli olarak dinlerdi. Bir kısmı da, tabileri-nin ve arkadaşlarının değil kendi yoldaşlarının ve kardeşlerinin musikisini dinlerlerdi. Kimisi de, musiki dinlemek, ancak ayağı sağlam basan arif için sahih olup yola yeni giren müride uygun düşmez, demiştir.
Ulemadan bir zat, musiki dinlemeyi terketmişti. Kendisine, bu husus sorulduğunda, 'Kimden?' diye sormuş ve kendisine Ya sen?' denilmişti. Bunun üzerine o da şu karşılığı vermişti: Musikiyi ancak ehlinden dinleyenlerle beraber olabilirim. Yahya b. Muaz'dan da şunu naklettiler: Üç şeyi kaybettik. Onları göremiyoruz ve ben de onların giderek ender hale geldiğini görüyorum. Günahtan ko-
runmakla beraber simanın güzelliği; Dindarlıkla beraber sözün güzelliği; Vefakârlıkla beraber kardeşliğin güzelliği.
Sahabeden, Abdullah b. Cafer (ra) dışında dört sahabi de musiki dinlemiştir. îbni Zübeyr (ra) ve Muğire b. Şu'be (ra) bunlardandır. İbrahim b. Edhem'den (ra) şu söz nakledilmiştir: Kabe'yi tavaf ediyordum. Çok karanlık bir gece idi. Hava yağmurluydu ve şimşekler çakıyordu. Tavaf yeri boşalmıştı. Kabe'nin kapısına vardığımda şöyle dua ettim:
Ey Allahım, beni günahlardan muhafaza et ki Sana karşı masi-yette bulunmayayım. Bir süre sonra Kabe'nin içinden şöyle bir ses duydum: Ey İbrahim, sen Ben'den günahlardan korunma istiyorsun. Bütün kullarım da aynı şeyi niyaz ediyorlar. Peki kullarımı günahtan korursam, kime lütufta bulunacak ve kime mağfiret edeceğim.
Vehb b. Münebbih'den de şu haber nakledilmiştir: Allah Teala, Davud peygambere vahyederek şöyle buyurdu: Sen, Ben'den çok niyazda bulunuyorsun. Sana şevk ve özlem nasip etmemi isteme. Bunun üzerine Davud (as), 'Ey Rabbim, şevk nedir?' diye sordu, Allah Teala da şöyle buyurdu: 'Ben, şevk ehlinin kalplerini kendi rızamdan yarattım ve onları Zatı'mm nuru ile kemale erdirdim. Sırlarını yeryüzüne nazar etme noktam kıldım ve kalplerinde de öyle bir yol aldım ki, Benim kudretime nazar ederek her gün daha fazla şevkle dolsunlar.
Sonra seçkin meleklerimi çağıracağım. Onlar secdeye kapanmış halde huzuruma geldiklerinde, kendilerine şöyle buyuracağım: Ben sizleri, Bana ibadet etmeniz için çağırmadım. Başlarınızı kaldırın da size, Bana karşı şevkle dolu olan kullarınım kalplerini göstereyim. İzzetim ve celalim hakkı için, güneş dünya halkını nasıl aydınlatıyorsa, Benim göklerim de onların kalplerinin nuru ile aydınlanır. Allah Teala'nın, 'Ben'den şevk ve özlem isteme' buyruğunun anlamı, bunun sadece evliyaya mahsus olup, peygamberlere nasip edilmediği şeklinde değildir. Bazı kimseler, bu hususta büyük bir yanılgıya düşmüş ve arifleri, peygamberlerden daha üstün görmüşlerdir.
Yukarıdaki söz, sadece Davud (as) için geçerli olup Allah Teala kendisinden şevk niyaz etmesini talep etmiş ve ona şevki nasip edeceğini zımnen buyurmuştur. O da, şevki sayesinde, ariflerin makamlarından olan şevki aşarak daha yükseklere çıkmıştır.
Allah Teala, bunu onun ağzından söyleterek kendisine şevk makamının yüksekliğini göstermek ve başka şeyleri bırakıp bunu istemesi halinde süratle icabet edeceğini göstermek istemiştir.
Davud peygamberin 'Şevk nedir?' sorusu, onun şevki bilmediğini göstermez. Çünkü Allah Teala ona hikmet ve peygamberlik vermiştir. O, Rabbinin huzurunda edep ve hayasından dolayı sükut ederek gaybleri bilenin önünde cahilliğini itiraf etmek istemiştir. Ayrıca şevkin hakiki sıfatını bizzat O'ndan dinlemek istemiştir. Zira O, söz söyleyenlerin en doğrusu ve nitelemede bulunanların en övülmüşüdür.
Kıskanmaya (-gayret) gelince, muhibbanın en kıymetli hallerinden biridir. Çünkü Allah Teala, Zatı'nm sıfatlarını onlara izhar ettiği için, onlar da bu bilgilere sıkı sıkıya sarılmışlardır. Muhibbanın kalpleri bu bilgilerle dolmuş, akılları da büyük bir şaşkınlığa düşmüştür. Ama bu, ashab-ı yemin zümresinin havassı ve muhib-ban zümresinin avamı için geçerli bir durumdur.
Allah Teala onları, tevhid makamına yükselttiği zaman vahdaniyet vecdine ve ferdaniyet ile ferdliğe şahit kılar. Bu makama yükseldiklerinde ise, Allah Teala'nm Zatı'ndan mâsivaya hiçbir şey vermediğini ve sıfatlarından hiçbirini de izhar etmediğini görürler. Bunun üzerine daha önce duydukları kıskançlık, tevhidi imana ulaşmaları sebebiyle bu tevhidin içinde dürülüp gider. Çünkü bu iman sayesinde, Allah Teala'nm Zatı'na O'ndan başkasının baka-madığını ve O'nu, O'ndan başkasının tam anlamıyla bilemediğini görürler.
Bu da, kıskançlık yönündeki çabalarını bertaraf eder. Zira onlar, izhar ettiği çeşitli türler ve açıkladığı kısımlarda bildirdiği şeylerin hikmetini öğrenmişlerdir. O, gaybınm gaybında olup O'ndan gayri hiç kimse O'na muttali olamadığı gibi sırrının sırrında da Zatı'ndan başka hiç bir varlık şahit olamaz. Bu şuura varan muhib-ban için, tevhid makamı kıskançlık makamının yerini alır. Tabii bu, sıddık muvahhidlerin makamına muttali kılman kullar için geçerlidir.
Muhibbin sıfat ve delilleri hakkında, Yahya b. Muaz, Ebu Türab en-Nahbeşi<ve Ebu Said el-Harraz'dan aynı kafiyeye sahip bazı beyitler nakledilmiştir. Bu beyitler, yaklaşık anlamlara sahip olmalarının
yanısıra müridler arasındaki muhibbanın sıfatlarını da genel olarak ihtiva etmektedir. Bunlarda, Allah Teala'ya yakınlığı ve uzleti murad edilen yüce hal ve müşahedlere sahip gezginlerin sıfatları da zikredilmektedir. Ebu Türab'dan rivayet edilen beyitler şunlardır:
Sakın kanma! Bil ki muhibbin delilleri vardır,
Onda Habib Teala'nm vesile olacak armağanları vardır.
O'nun imtihanın acısını tatmak,
Yaptığı her fiilde memnuniyet göstermek gibi.
O'nun engellemesi, kabul edilmiş bir bağış,
Fakirlik bir ikram ve ivedi bir lütuftur onun için.
Onun emareler indendir azimkar görünmek
Kınayanlar ısrar etse bile Habib Teala'ya boyun eğişte,
Delillerindendir mütebessim görünmek,
Kalpte Habib Teala'dan bülbüllerin şakımasıyla.
Delillerindendir anlayışlı görünmek,
Soru sahibinin şanını yükseltenin Kelam'ında.
Delillerindendir sâde görünmek,
Söylediği her sözde çekinceli olarak.
Yahya b. Muaz'dan ise şu beyitler nakledilmiştir: r- Delillerdendir onu uğraşta görmeniz, İki bez parçasıyla nehir kenarlarında. ~dt Delillerdendir hüznü ve hıçkırarak ağlayışı, Gecenin karanlığında ve yoktur onun için buna bedeli. H'! Delillerdendir onu görmeniz yolcu olarak, Cihad ve her türlü faziletli iş yolunda.
Delillerdendir gösterdiği zühd, gördüğü -es fjer dünya malı ve zail olacak nimetlerde.Delillerdendir onu görmeniz ağlarken, İşlediği bir kusurdan dolayı.Delillerdendir onu görmeniz teslim etmiş olarak,
Her işi Melik ve Adil olan Hak Teala'ya.Delillerdendir onu görmeniz razı olarak, Her hükümde Melik'i olan Allah Teala'dan. ' Delillerdendir gülümsemesi halk içinde,Kalbi, sevdiğini kaybedenin kalbi gibi hüzünlüyken.
Ebu Said el-Harraz'dan rivayet edilen beyitler de, aynı anlamları ihtiva etmektedir. Kanaatimize göre, o da beyitlerini yazarken bu iki alimden istifade etmiştir. Çünkü o ikisi, ondan önce yaşamışlardır. Şurası var ki onun şiiri onbir beyitten oluşmuştur. Yukarıda zikrettiğimiz alamet ve delaletlerin tamamı da muhibban zümresinin ve Allah Teala'yı seven, O'nun tarafından da sevilen muhible-rin sıfatlarından ibarettir. Çünkü kulun Allah Teala'nın muhabbeti için varolması, Allah Teala'nm da kendisine muhabbette bulunduğunun gaybi bir alametidir. Allah Teala bu gaybi muhabbetini henüz bu dünyada iken kuluna gösterir.
Muhabbette iki makam vardır: Ta'rif Makamı; Ta'arruf Makamı. Ta'rif Makamı, avammın bilgi ve marifetidir. Bu, hususi muhabbetten önce gelen bir muhabbet makam ve derecesidir. Ta'arruf Makamı ise, havassın bilgi ve marifetidir. Bu makam, avammın muhabbetinden daha sonra olup, muhabbet bakımından daha üstün bir makam ve derecedir.
Muhabbetin diğer iki makamı ise, Muhibbin muhabbeti ile Mahbub'un muhabbeti makamlarıdır. Mürîd/isteyen-Murâd/iste-nen sözüyle ifade edilen de budur. Hakiki anlamda herkes Allah Teala'yı istemesi ve O'nun rızasına ermesi bakımından mürid ve aynı gaye ile muraddır. Ancak sufiler, Murâd kelimesine hususi bir mana yüklemişlerdir. Onlara göre Murâd kelimesi ile O bilinir ve diğer muradlardan ayrışır. Bu ayrışma, tıpkı başlayanın başlanandan, yakaranm seçilmişten, talep edenin talep edilenden, arzulayanın arzulanandan, hafızın mahfuzdan ayrışması gibidir. Nasıl taşıyan taşman, ziyaret eden ziyaret edilen, özleyen kavuşan gibi değilse, muhib de Mahbub gibi değildir.
Ebu Musa ed-Debili şöyle demiştir: Beyazıd-ı Bestami'ye arkadaşımız Abdürrahim'in îhlas hakkındaki bir kitabını arzettim. İçinde tek hoşlandığı Ebu Asım eş-Şami'nin şevkle ilgili bir hikayesi oldu. Hikaye şundan ibaretti: Şamlılar'ın gurbetçisi Ebu Asım'a Allah Teala'ya şevk duyup duymadığı sorulmuştu. O da şevk duymadığını söylemişti. Bunun sebebi sorulduğunda ise şöyle karşılık vermişti: "Şevk yani Özlem, ancak uzaktakine duyulur. Uzaktaki her zaman yanında ise o zaman kime şevk duyarsın?!" İşte bu Mahbub makamıdır.
Müşahedede iki makam mevcuttur. Bunların ilki Şevk/Özlemi ikincisi ise Üns/Yakınlık ve aşinalık makamıdır. Şevk, Allah Teala'nm izzeti ve sıfatlarının gizli lütuilarla gayb perdesinin arka^-smdan görülmesinden kaynaklanan bir kaygı ve endişe halidir. Bu makamda, hüzün ve inkisar vardır. Üns ise, ilahi kudretin lütufla-n sayesinde sıfatların yakinen görülmesinden kaynaklanan bir yakınlık halidir. Bu makamda ise mutluluk ve esenlik mevcuttur. Dayğam dedi ki: Halka şaşarım ki Sen'in zatına karşılık araf--lar. Yine onlara şaşarım ki Sen'den başkasında aşinalık ve ünsiyet bulurlar. Cüneyd dedi ki: Muhabbetin olgunluk alameti, Allah Teala'nın kalpte sürekli sevinç ve neşeyle zikredilmesi, O'na şeyk duyma ve O'nun ünsiyetine sığınmadır.
Kişi, O'nun muhabbetini kendi sevgisine tercih etmeli, O'nun yaptığı her fiile rıza göstermelidir. Allah Teala ile ünsiyet kurmanın alameti ise, halvetten zevk almak, O'na yakarmanın tadına varmak, kafasını ve kalbini tamamen boşaltarak neredeyse dünyayı ve ona dair hiçbir şeyi akledemez hale gelmektir. Bu hali kendisini insanlarla ünsiyet kurmaya götürmemelidir. Aksi takdirde akli olanın derecelerinde mertebesini bulur.
Aynı şekilde muhabbeti de halkın muhabbetine götürmemelidir. Bu durumda ise, akılla bilinebilecek düzeyde bir muhabbete ulaşabilir. Çünkü beşeri muhabbet, aklın idrak edeceği hallerdendir. İlahi muhabbet ise, kalp huzuru ve O'na teslimiyet, bundan tad almak, dinlenmek ve Allah Teala'mn bahşettiği sevince ulaşmaktır.
İlahi muhabbeti bilmeyenlerin bu muhabbeti inkar etmeleri gibi, ünsiyet makamında derecesi olmayanlar da bu makamı inkar etmişlerdir. İlahi muhabbeti inkar edenler, bunda beşeri bir sevginin tezahürlerini hayal etmişlerdir. Böylelerine göre muhabbet, ancak yaratılmışlar için tarif edilir ve yalnız onlar tarafından akledi-
lebilir.
Bunlara göre, İlahi muhabbet, O'ndan duyulan korku ve endişeden başka bir şey değildir. Bu görüşte olanlara misal olarak Halil'in hizmetçisi olarak tanınan Ahmed b. Galib'i zikredebiliriz. O Cüneyd, Sevri ve Ebu Said'in muhabbet hakkında söylediklerini in -kar etmiştir. Bu tavır, Selefin tasvip ettiği bir hal değildir. Arifler de bu tarz bir yol izlememişlerdir. Mesela, Amir b, Abdullah bir
kardeşine yazdığı mektubunda şu ifadeyi kullanmıştır: "Allah Te-ala seni Zatı'na yakın kılsın". Dağdan dönen İbrahim b. Edhem'e 'Nereden geliyorsun?' diye sorulduğunda, 'Allah Teala'nın ünsiye-tinden' cevabını vermişti. Ariflerden bir zatın şu şiirini nakletmişler dir:
Allah Teala'ya ünsiyet, boşgezenin yapabileceği iş değildir. Sahtekarlar da hile ile o dereceye ulaşamazlar. O'na aşina olanlar, hepsi necib kimselerdir, Hepsi de seçkin ve O'nun için amel edenlerdir.
Tefsirde, Said b. Arube vasıtasıyla Katade'den şu görüş nakledilmiştir: O, "Onlar ki iman ederler ve kalpleri Allah Teala'nın zikriy-le itmi'nan bulur" (Ra'd/28) ayetinin tefsirini yaparak şöyle demişti: Yani onların kalpleri O'na doğru dökülür ve O'na aşina olurlar.
Üns makamında, yakarma ve yalvarma vardır. Yine bu makamda Allah Teala ile aynı meclisi paylaşma ve konuşma sözkonusu-dur. Ayrıca bir anlamda açılma ve genişleme de olabilir. Allah Teala bu derece yakınlaşmayı, ancak üns makamına yerleştirdiği kulları için hoşgörür.
Nitekim Musa peygamber'in (as) şu sözü de ancak üns makamında bulunması sayesinde caiz olmuştur. O, Allah Teala'ya şöyle hitab etmişti: Ey Rabbim, benim için öyle bir şey var ki Sen'in için yoktur. Yüce Allah, 'O nedir?' diye sorunca Musa peygamber şöyle dedi: Benim için Sen varsın. Ama Sen'in için başka bir Sen yoktur. Bunun üzerine Allah Teala da 'Doğru söyledin' buyurdu. Musa peygamberin bu sözü, "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şura/İl) aye-tiyle aynı anlamdadır.
Bu ayetin anlamı, O'nun gibi hiçbir şey yoktur, şeklindedir. Çünkü hiçbir şey O'nun gibi değildir. Araplar, 'benzer=misr kelimesini bir şeyin bizzat kendisi için de kullanırlar. İfade bakımından daha geniş ve daha cesur bir söz de yine Musa peygamberin (as) Rabbi'ne hitap ederken kullandığı şu sözdür. Bu söz Kur'an-ı Ke-rim'de yer almaktadır: "Ben onlardan bir canı öldürdüm. Onların da bu sebeple beni Öldürmelerinden korkuyorum". (Kasas/33) Bundan daha da ileri olanı, Rabbinin 'Firavun'a git' emri karşısında,
Harun'u da benimle gönder demesidir. Musa peygamberin bu me-yandaki sözlerinden biri de Kur'an'da yer alan şu ayet-i kerimedir: "Beni yalanlamalarından ve yüreğimin daralmasından korkarım". (Şuara/13)
Allah Teala, onun bu ve benzeri sözlerini hoşgörmüştür. Sebebi de kendisini, üns ve yakınlık makamına yerleştirmiş olmasıdır. O peygamberin Allah katındaki yeri, güzel bir yerdir. Bu yüzden de Allah Teala'ya karşı bu tür ifadeler kullanabilmiştir.
Allah Teala, Musa peygamber ve benzerlerini böyle hoşgörür-ken, bazı peygamberlerin edebe yakışmayan ifadelerini ise hoşgör-memiştir. Nitekim, Yunus peygamberi (as) zihninden geçirdiği bir fikirden dolayı korku ve tutup yakalama (=kabz) makamına yerleştirmiştir. Sonunda da kendisini balığın karnında karanlıkların içinde hapsederek cezalandırmıştır. Eğer Rabbinden bir nimet eseri affedilmiş olmasaydı, kıyamet gününe kadar orada kalacak ve hesap günü, kınanmış olarak meydana atılacaktı. Allah Teala ha-bibini (sav) söz ve fiillerinde Yunus peygambere uymaktan menet-miş ve şöyle buyurmuştur: "Rabbinin hükmüne sabret ve balığa hapsedilen gibi olma". (Kalem/48)
Allah Teala peygamberler hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah onlardan kimisiyle konuşmuş, bazılarını da derecelerle yükseltmiştir". (Bakara/253) Yine O, Yusuf peygamberin kardeşlerinin niyetlerine, kanaatlerine, yaptıklarına ve gizledikleri 'Yiısufu öldürün veya bir yerlere atın da babanızın yüzü yalnız size dönsün' sözüne tahammül göstermiştir.
İlk başta söyledikleri 'Yusuf ve kardeşi, babamıza bizden daha sevimli geliyorlar* sözünden, Yusufun değersiz bir paraya satılmasına kadar geçen sürede yaptıkları ve söyledikleri kırk küsur günah oluşturmaktadır. Bu günahların bazıları, diğerlerinden çok daha büyüktür. Tek bir sözde dahi dört veya beş, ya da daha az veya fazla günah bulunabilir. Bunları tesbit etmek, günahların inceliklerini bilmek ve günah bulma usulüne vakıf olmakla mümkün olabilir.
Allah Teala, Yusuf peygamberin kardeşlerini tüm yaptıkları ve söylediklerine rağmen bağışlamıştır. Bu da ancak onların sevilen bir makamda bulunmalarıyla açıklanabilir. Oysa Üzeyr'in tek bir günahını dahi hoşgörmemiştir. O, sadece kaderle ilgili bir mesele
sormuştu. Rabbi ona Öylesine kızmıştı ki, peygamberlik divanından silindiği bile rivayet edilmiştir. Yukarıdaki misallerden daha da ilginç olanı, İsrailoğullarıyla ilgili olandır. Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Açık ayetler size geldikten sonra buzağıyı (ilah) edindiniz. Bunu da affettik". (Nisa/153)
Allah Teala dilerse, en büyük günahları bile affeder, Bu O'na zor gelmez. Dilediğinde ise, en küçük kusurları dahi hesaba çekip sorgular. Bir zerre, hardal tanesi dahi, O'nun hesabından kurtulamaz. Melekûtün yegane sahibi ve Cebbar sıfatının sahibi olan Hak Teala'nm karşısında hangi günah küçük görülebilir ki? Görmez misiniz ki peygamberliğin hürmetini ihlal etmek suretiyle nankörlük eden bir peygamberin kusuru dahi ifşa edilmektedir. Bu kadar küçük kusurlar bile yüze vurulurken koca günahlar O'nun lütuf ve rahmeti olmaksızın nasıl örtülebilir?
Allah Teala, konuyla ilgili bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "O, dilediğine mağfiret eder, dilediğine de azap eder". (Ma-ide/18) Bu ayetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Yani Allah Teala dilediği kimsenin büyük günahını bağışlarken, dilediği kimseye de küçük bir günahından dolayı azap edebilir.
Hatta başka bir alim de şöyle demiştir: Bir topluluk aynı günahı hep birlikte işlemelerine rağmen Allah Teala onlardan bir kısmını bağışlarken, bir kısmına da azap edebilir. Bağışladığı kimselerin günahını hasenata çevirir ve bu hasenat o kimselere hiçbir zarar vermediği gibi, ahirette de onu mesut eder.
Bağışlamadığı kimselere de azap ettiği gibi, yaptıkları hiçbir amel onlara fayda etmez. Çünkü O, yaptığından sual edilmeyendir. Kullar ise, yaptıklarından dolayı sorgulanırlar. Yaratmak ve emretmek O'nun inhisarındadır. O, yarattıkları hakkında dilediğiyle ve dilediği şekilde hüküm verir. Güç ve engelleme yalnız O'nundur.
Asaf b. Berhaya da, günahta aşırı gitmesine rağmen Allah Te-ala'nm muhabbet ve ünsiyetine mazhar olanlardandır. İlminin büyüklüğü ve Rabbinin ona duyduğu şefkatten dolayı günahların! saymak uygun düşmez. Ancak Rabbi ona sahip çıkmış, kendisini ilim ve lütfü ile seçmiş, peygamberi ve halifesini onunla destekleyip ona vezir kılmış ve kendisine İsm-i Azam'ı bildirmiştir. Allah Teala'nm ona bu şekilde lütufta bulunmasının sebebi, muhibbanm
ilahi şefkatten umudunu kesmemesi ve O'na sevimli gelenleri lütf-u ilahi hakkında ümitsizliğe kapılmaması içindir. I
Allah Teala, Bel'am b. Baura'ya ise, Asafm günahlarından yaİ-nız biri için dahi hoşgörmemiştir. Çünkü Bel'am, dünyalığını dininden temin eden, ilmi nevasına göre değiştirerek yoldan çıkan biriydi. O, bu günahından dolayı helak oldu ve Allah Teala'nm şiddetli gazabına uğradı. Asafm günahları ise, kendisiyle Rabbi arasmdai işlenen günahlardı. Asaf, Rabbi'nin işaretlerini gördüğü zaman yaptığı ibadetlerden de uzaklaştı. Çünkü onları hakiki manaları ile1 ve niyetini halis kılarak yapmamaktaydı. Asaf a, İsm-i Azam ile bir^ likte 'Oldu=Kane' fiiline bitişik 'Ol=Kün' emrinin de verildiği söy-; lenmektedir.
Bazı rivayetlerde ona bunlardan daha üstün güçlerin de verildiği söylenmiştir. Asaf, bilahare bütün bu işaretlerden uzaklaşmış, dünyaya meylederek helak derekelerine düşmüştür. Yaptığı ibadet ve zabitliğin de kendisine hiçbir faydası olmamıştır. Bunun sebebi, hiçbir amel sahibinin, Rabbi'nin tuzağından emin olmaması, hiçbir alimin de Rabbinin izhar ettiği şeyle O'na delil getirmeye kalkışmaması gereğidir.
Asaf, büyük günahlarına rağmen kurtarılmış ve kendisine bir takım işaretler verilmiştir. Çünkü o, Rabbi tarafından murad edilen sıfatında ve mahbub makamında olan bir insandı. Bütün bunlar, Allah Teala'nm peygamberi ve halifesi olan Süleyman peygamberin (as) huzurunda olmuştu.
Bel'am'm kıssasına gelince, bu kıssa anlatılmayacak kadar meşhur bir kıssadır. Kıssanın mukaddimelerinde bile kıssalar mevcuttur. Burada bunları anlatarak sözü uzatmak istemiyoruz. Biz Asafm kıssasından bize ulaşanlardan bir kısmını nakletmiş olalım.
Nakledildi ki: Allah Teala Süleyman peygambere vahyederek şöyle buyurdu: Ey abidlerin başının oğlu! Ey zahidlerin hüccetinin oğlu! Teyze oğlun Asaf Bana daha ne kadar isyan edip günah işleyecek? Ben ona her defasında hilim gösterip hoşgörüyorum. İzzetim ve celalim üzerine yemin ederim ki, eğer cezalarımdan biri onu ansızın yakalarsa, yanındakilere ibret, sonrakilere de bela olmak üzere kendisini öylece bırakırım! Mfı "ft1
Asaf, Süleyman peygamberin (as) yanma geldiğinde, Allah Te-ala'mn vahyini kendisine bildirdi. Asaf, Süleyman peygamberin huzurundan çıktıktan hemen sonra bir kum yığını göğe yükseldi. Asaf ellerini göğe doğru kaldırdı ve şöyle dua etti: Ey Allahım, ey Efendim, Sen Sen'sin, ben benim. Sen benim tevbemi kabul etmezsen ben nasıl tevbe ederim? Sen beni arındırmak istemezsen ben nasıl arınıp tekrarlamam? Bunun üzerine Allah Teala, 'Doğru söyledin, sen sensin, Ben Benim. Bana tevbe ile yönel, senin tevbeni kabul ettim. Ben tevbeleri kabul eden, merhamet gösterenim' buyurdu.
Asafm bu sözleri, Rabbi ile latifeleşen, O'ndan yine O'na kaçan, O'nun için O'na yaltaklanan bir kulun ifadeleridir. Ünsiyet sahibi mahbublann Rablerine yaptıkları latifelerin bir örneği de Berah-ı Esved'in yakarışıdır.
Allah Teala, Musa peygambere Berah'dan İsrailoğulları için yağmur duasına çıkmasını istemesini buyurmuştu. İsrailoğulları yedi yıllık bir kuraklığa düşmüşlerdi. Musa peygamber (as) de yetmiş bin kişilik bir toplulukla yağmur duasına çıkmıştı. Allah Teala ona şöyle vahyetti: Günahları tarafından karartılmış, kalpleri kirlenmiş, tuzağımdan emin olarak gerçekleşeceğine inanmaksızın dua eden bu kimselerin dualarını nasıl kabul ederim? Şimdi geri dön. Benim Berah denen bir kulum var. Ondan yağmur duasına ; çıkmasını iste ki, onun duasına icabet edeyim.
Musa (as) o kulu araştırdı ama bir türlü bulamadı. Bir gün yolda yürürken, alnında secde izi toprak bulunan siyah bir köleyle karşılaştı. Boynuna bağlı bir Örtü vardı. Musa peygamber, Allah Teala'mn nuru sayesinde onu tanıdı ve selam verdi. Sonra, 'Adın ne?' diye sordu. O da 'Berah' dedi. Bunun üzerine Musa (as) TJzun zamandır, seni aramaktayız, bizim için yağmur duasına çıkar mıhsın?' dedi.
Berah yağmur duasına çıktı ve şöyle dedi: Bu, Sen'in işin olamaz. Bu, Sen'in hilmine de yakışmaz. Sana ne oldu? Yağmurların mı bitti? Yoksa rüzgarlar Sana isyan mı ettiler? Katındaki hazinen mi tükendi? Yoksa günahkârlara olan gazabın mı arttı? Sen günah-'ları çok bağışlayan değil miydin? Günahkârları yaratmadan çok önce rahmeti yaratmadın mı? Şefkati emrederken, Kendi emrini
çiğneyen mi oldun? Yoksa vazgeçtiğini mi göstermek istiyorsun? Ya da zamanın geçmesinden korkarak azabı bir an önce vermek mi istedin?
Berah'm duası biter bitmez, İsrailoğnllarının toprakları yağmura boğuldu ve otlar yarım günde çıkarak diz boyuna ulaştı. Muhakkak ki bunda rica ehli için bir hatırlatma, şevk duyanlar için bir yakınlaşma, ilim sahipleri için bir beklenti ve itaat ehli için bir güzellik vardır.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Habib hesaba çekilmez, düşman sayılmaz. Rivayet edilir ki: Allah Teala, helak olmak üzereyken kurtardığı bir kuluna şöyle vahyetmiştir: Nice günahla karşıma çıktın ki Ben onları bağışladım. Oysa Ben, onlardan daha hafif tek bir günah için bir milleti helak etmişimdir.
İki kul, aynı günahı işlemiş olabilirler. Ama seçilme ve korunma bakımından birbirlerinden ayrılırlar. Mesela Adem (as) ile İblis aynı günahı işlemişlerdir, iblis Allah Teala'mn lanetine maruz kalırken, Adem (as) daha önceki seçilmişliği ve hakkındaki güzel sözden dolayı Rabbi tarafından affına mazhar kılınarak seçilmiştir. İblis ise O'nun rahmetinden uzaklaşıp hakkında daha önceden verilmiş olan kötü hükme tabi tutularak yoldan çıkarılmıştır.
Bununla ilgili Kur'an-ı Kerim'de de iki kul hakkında Resul-i Ekrem'in itaba uğradığını görmekteyiz. Resul-i Ekrem, bunlardan birine yöneldiği, diğerinden de yüz çevirdiği için azarlanmıştı. Ayetlerin ilki şudur: "Korkar halde koşarak sana gelen kula gelince sen ondan yüz çevirirsin". (Abese/9) Diğer ayet ise şudur: "Kendini müstağni gören kişiye gelince onunla uğraşırsın. Onun arınması sana düşmez". (Abese/5)
Allah Teala her iki zümrenin de Rabbi olmasına rağmen, peygamberine bunlardan birine yönelip selam vermesini emrederken, diğerinden de yüz çevirip onlarla oturmaya son vermesini emretmektedir: "Ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde şöyle de: Selam üzerinize olsun, Rabbiniz üzerine rahmet yazdı. Sabah ak-Şam Rablerine dua edenlere karşı nefsini sabra zorla. Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğünde ise, onlardan yüz çevir, ta ki başka bir konuşmaya dalsınlar. Şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra zalim kavimle beraber oturma". (En'am/68) Her iki zümre de Allah Teala'nın kulları olmasına rağmen, Resul-i Ekrem'e farklı davranması emredilmiştir.
Muhib açısından mahbub, Musa peygamberin makamı açısından Allah Resulii'nün (sav) makamı gibidir. Musa peygamber (as) "Rabbim yüreğimi aç!" (Taha/25) diye dua etmişti. Allah Resulü (sav) içinse şöyle buyurmuştur: "Senin yüreğini açmadık mı?" (İnşirah/l) Musa peygamber (as) "Bana ailemden bir vezir kıl, kardeşim Harun'u' demişti". (Taha/29) Allah Teala, Resulü'ne (sav) ise şöyle buyurmuştur: "Senin zikrini yükselttik". (İnşirah/4) Yani Allah Resulü'nün (sav) adı, kelime-i şehadet ve ezanda Allah Teala ile birlikte zikredilecektir.
Allah Teala bununla şöyle buyurmayı rnurad etmiş olabilir: Sana Ben'den başkasından yardımcı kılmam. Çünkü sen, Benim eh-limdensin. Vezir; yoldaş, destekçi anlamındadır. Sen Benim ehlim-densin. Seni zikrimle yardımcı ve yoldaş kıldım. Destekçin de, yardımcın da benim. Sana Ben'den başkasından vezir kılmam.
Bunun benzeri bir ifadeyi de Leys'in Mücahid'den şu ayetin açıklamasıyla ilgili naklettiği tefsirde görmekteyiz. Allah Teala buyurdu ki: "Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makam (makam-ı mahmud)a gönderir". (İsra/79) Mücahid'e göre" bu makam, Arş'tır. Allah Teala rububiyet sıfatı gereği dünya hayatı devam ederken Arş'a bizzat kendisi oturmaktadır. Ahirette ise kudretiyle ondan müstağni olacağı için Arş'ını Resulü'ne (sav) verecektir. Resulü ve habibine verdiği değer ve onu şereflendirmek için kendi yerini ona tahsis edecektir.
Böylelikle O, risalet bakımından sonuncu olma şerefine nail olduğu gibi, ahiretteki makamı bakımından da diğer peygamberlerin üstünde bir yere sahip olacaktır. Allah Teala Musa peygambere makamından sonra şöyle buyurmuştur: Ey Musa, sana istediğin verildi. Sana bir kez daha lütufta bulunduk. Görüldüğü gibi burada bir sınırlama vardır. Resul-i Ekrem'e ise birçok makam bahşettikten sonra şöyle buyurmuştur: "De ki: Rabbim beni ilim bakımından arttır". (Taha/114) Burada ise sınırlama sözkonusu değildir. Bu, ilahi bahislerin en üst noktasıdır.
Musa (as) Rabbine dua ederek şöyle demişti: "Rabbim Kendini bana göster de Sana bakayım". (A'raf/143) Bu, kulluk mahallinde
ifade edilen bir istekti. Oysa Allah Teala habibi (sav) hakkında şöyle buyurmaktadır: "Gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı...Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı". (Necm/17, 9) Bu ise, rububiyet mekanında gerçekleşen bir görüşmedir.
Muhib ile mahbub arasındaki mekan farklılığı, Musa peygamber ile Allah Resulü'nün (sav) Rablerine yakınlık derecesindeki farklılık gibidir. Gördüğü birşeyi, kendi yerinde gören ile, gördüğü Rabbini O'nun katında huzurunda gören arasında elbette çok büyük fark vardır.
Rabbini kendinden razı etmek için duyduğu şevkle acele eden biriyle, Rabbinin kendinden razı olduğunu bilerek O'na duyduğu, şevkle acele eden biri arasında da elbette büyük fark vardır. Gör- i düğünü gördüğünde sebat edemeyip darlığından dolayı ilahi nurla- i rı dışarı taşıran biriyle, gördüğünü gördüğünde sebat ederek geniş- j liginden dolayı nurların içine taştığı biri elbette aynı değildir. Allah, Resulü (sav) mekan bakımından Musa peygamberi (as) geçtiği gibi: mahbub da muhibbin makamını aşmıştır. Allah Teala Musa pey-1 gamber ile arasına Mülkiyet Lamı koymuştur. Resulü'nü (sav) iseı mülkte Kendi yerine geçirmiştir. O, Musa peygamber hakkında1 şöyle buyurmuştur: "Seni Kendim için ayırdım". (Taha(41)j
Habibi ve son Peygamberi (sav) hakkında ise şöyle buyurmak-tadır: "Sana biat edenler, ancak Allah'a biat ediyorlar". (Feth/10) Allah Teala'nın bir peygamberini kendisi İçin ayırması ile, başka! bir peygamberini bizzat Kendi yerine koyması arasında çok büyük fark vardır. Burada Allah Resulü (sav) için büyük bir takdir ve şereflendirme sözkonusudur.
Allah Teala'nın Zatı'ndan ayrı olarak zikredip sıfatlarından biriyle övdüğü peygamber ile, Zatı'na bitişik olarak zikredip Kendi sıfatıyla övdüğü Peygamber arasında çok büyük fark vardır. Zatı'ndan ayrı olarak zikrettiği peygamberle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Senin üzerine Ben'den bir muhabbet bıraktım ve (herşe-yi) gözlerimin önünde yapacaksın". (Taha/39) Zatı ile bitişik olarak zikrettiği Peygamberi hakkında ise şöyle buyurmaktadır: "Allah'a ve Resulü'ne iman edersiniz, onu desteklersiniz.." (Feth/9) Benzer bir ayet-i kerimede ise şöyle buyrulmıaktadır: "Allah ve Resulü razı etmelerine daha layıktır". (Tevbe/62)
Musa peygamberle ilgili olarak nazil olan bir ayet de şudur: "Ey Musa, Ben seni risaletlerim ve konuşmamla diğer insanlar arasından seçtim. Sana verdiklerimi al ve şükredenlerden ol". (A'raf/144) Yani, 'sana verdiğimiz kelamı al, Ben seni insanlar arasından yükselterek seçtim. Bunun için şükret. Bakışa (=rü'yet) gelince, onu da Resulüm Muhammed'e (sav) tahsis ettim. İbni Abbas (ra) ve Ka'b'dan rivayet edilen bir tefsirde, Allah Teala'nm konuşma ve rü'yeti Resul-i Ekrem (sav) ile Musa peygamber arasında taksim ettiği, Musa'ya (as) kelamı nasip ederken, Habibi'ne de (sav) rü'yeti verdiği bildirilmektedir.
Bu görüşü destekleyen bir husus da, Allah Teala'nm kelamıyla teşrif ettiği peygamberinin buna tahammül edebilmesidir. Bu güç, Allah Teala'nm o peygamber için bunu önceden murad etmiş olduğunu gösterir. Çünkü Allah Teala bir kulu için birşeyi murad ettiğinde onu metin kılar ve gerekli kuvveti kendisine verir. Nitekim Habibi Mustafa'yı (sav) rü'yet için takviye etmiş, gereken metaneti kendisine nasip etmiştir. Çünkü Allah Teala O'nun için ru'yeti murad etmiştir.
Mahbub makamının özellikleriyle ilgili olarak anlatılanlardan biri de şudur: Ali b. Ebi Talib'e (kv), 'Bize arkadaşlarını anlat' denilmişti. O da, 'Hangisini soruyorsunuz?' dedi. Bunun üzerine 'Sel-man'ı (ra)' dediler. Ali (kv), 'O, evvelin de ahirin de ilmine vakıf olmuştu' dedi. Teki Ammar (ra)?' dediler. O da, * Ruhuna kadar iman dolu bir insanddedi. Ya Huzeyfe (ra)?' diye sordular. 'O, sır sahibiydi, münafıkların bilgisi ona verilmişti' dedi. 'Bize kendini anlat' dediler.
Bunun üzerine Ali (kv) şöyle dedi: Sizin bu sorularla asıl varmak istediğiniz bendim. Ben birşey istediğimde o bana verilirdi. Sükut ettiğimde ise korunurdum. Onun bu makamı da mahbub makamıdır. Çünkü o, birşey istediği zaman Rabbi onu işitir ve kendisine icabet ederdi. Sükut ettiği zaman ise, onu gözler ve şefkat gösterirdi.
Ali b. Ebi Talib'den (kv) konuyla ilgili rivayet edilen bir söz de şudur: Bilmediği birini seven kimse, ancak kendisiyle şakalaşmış olur. Bu sözden çıkarılacak anlam şudur: Sevdiğinin sıfatlarını, ahlakını, fiil ve hükümlerini bilmeyen, onu ancak kendisine bildirildikten sonra severek rızasını kazanmaya, hoşlanmadığı şeylerden sakınmaya çalışan kimse, kendi kendisiyle oyalanmış demektir.
Böyle biri için muhibbamn sıfatlarından hiçbiri geçerli olamaz. Yine o, ariflerin hakikatine de ermiş olmaz. Çünkü o, mahbubunun fiillerinin değişmesi neticesinde muhabbetinin tersyüz edilmesinden emin olamaz. Habibinin imtihanı veya hükümlerinin farklılaşması yüzünden muhabbetinin değişmesinden de emin olamaz. Dolayısıyla onun muhabbeti, hakiki değil, olsa olsa mizahi bir muhabbet olabilir. Muhabbetin bu makamında, muhibbamn Mahbub Teala'nm fiilleri hakkında cehaleti ve büyük bir aldanış sözkonusudur.
Muhabbetin sıfatlarından biri de, Habib'i tazim, yüceltme, O'ndan haya ve takdir babından bu muhabbeti gizli tutmaktır. Bu, akıl sahibi muhibbamn seçkinlerine ait bir sıfattır. Safa ehline göre de bu gizlilik, vefakârlığın gereğidir. Muhabbet, kalplerin deru-nunda Mahbub'a ait bir sır ise, onu ifşa edip pazara çıkarmak muhabbete ihanettir. Bu muhabbete ima ve işarette bulunmak, edep ve hayaya ters bir davranıştır. Çünkü bunda şöhret bulma sözko-nusudur. Şöhrette ise, muhabbet iddiasında bulunma ve kibir gibi kusurlar saklıdır.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: İnsanların Allah Teala'dan en uzak olanı, O'na en çok ima ve işarette bulunandır. Boyleleri her fırsatta Allah Teala'ya işaret eder, O'nun zikrini yapmacıklık ve süsleme gayesiyle kullanırlar. Allah Teala'yı hakkıyla bilen ve seven alimler ve muhibban nezdinde bu tür insanlar hoş görülmeyen kimselerdir.
Zünnun-i Mısri, sürekli muhabbeti anlatan bir arkadaşının yanma gitmişti. Arkadaşının tarif edilmez derecede ağır bir imtihandan geçtiğini gördü. Zünnun dedi ki: O'nun darbesinden elem duyan kimse Allah Teala'yı seviyor olamaz. O adam şöyle dedi: Ama ben diyorum ki O'nun darbesinden zevk alamayan kimse O'nu hakkıyla seviyor olamaz. Bunun üzerine Zünnun şu karşılığı verdi: Kendini O'nun muhabbetiyle teşhir eden kimse de O'nu hakiki anlamda seviyor olamaz. Bunun üzerine adam, 'Rabbime istiğfar eder ve yaptığımdan dolayı O'na tevbe ederim' dedi. Hakikat da budur.
Muhabbeti gizlemek, ondaki ihlas ve içtenliğin alametlerinden-. dir. Muhabbet kalbi amellerden biriyse, onu orada tutmak gerekir.
Çekilip alınması ve değiştirilmesi korkusuyla onu ifşa etmek ve açığa vurmaktan çekinmek, Allah Teala'nın tuzağından ve şeytani yollara sevkedilmekten sakınmak, muhabbetin hakikatine varmanın işaretlerindendir.
Muhabbeti, nefisten uzak tutmak, diğer insanlardan saklamak ve onunla gösterişten sakınmak ise, muhabbeti elde etmenin ala-metlerindendir. Çünkü Mahbub Teala kıskançtır. Zatı'na ve muhabbetinin ortaya çıkmasına duyduğu kıskançlık, muhabbetinin ifşa edilmesine duyduğu kıskançlıktan daha şiddetlidir.
Muhibbanm muhabbetlerini başka insanlara açıklamalarından duyduğu kıskançlık ise, bütün muhibbanımn O'na duydukları kıskançlıktan daha şiddetlidir. Bu sözler, uyanık bir alim hakkında geçerlidir. Çünkü o, uyanıklık makamında kendinden emindir. Sarhoş ve vecdiyle dalgınlık içinde bulunan kimselere gelince bunlar irade bakımından mağlup kimselerdir. Mağlup ise, mazur görülür.
Adamın biri Ebu Mahfuz'a muhibbandan birinde gördüğü bir hali yadırgadığını ve bu durumu Ma'ruf a aktardığında onun tebessüm ederek şöyle dediğini nakletmişti: Ey kardeşim, Allah Teala'nın küçük, büyük, mecnun ve akıllı bir çok muhibbanı vardır. Gördüğün kimse, muhibbanm mecnunlarından biridir.
Muhabbetin sıfatlarından biri de, Habib'e rıza gösterdikten sonra O'nun yaşattığı imtihanı gizleyip açığa vurmamaktır. Çünkü bu, O'nun katında bir sırdır ve huzurunda takmılması gereken edeb, onun gizlenmesini icap ettirir.
Sehi, halkın tedavi olarak kurtulduğu bir hastalığa yakalanmış ama tedaviye yanaşmamıştı. Bu yüzden de insanlar kendisine sitem etmişlerdi. Bu husus sorulduğu zaman şu cevabı vermişti: Ha-bib'in darbesi can yakmaz. O, bu konuyla ilgili olarak şöyle derdi: Muhibbin alameti, zorluk ve hastalıklarda sevgisinin artması ve imtihan anlarında muhabbetini daha çok anmasıdır. Muhib, zorluk ve hastalıkları, Rablerinden bir lütuf olarak görür, imtihanda, Mahbub'una yakınlaşmak sözkonusudur. Muhabbetin baskın gelmesinden dolayı yaşanan her imtihanda çekilen acılar muhibbe hafif gelir.._
Muhibbandan bir zat şöyle demiştir: Ziikrimin en safi olduğu zaman, yüksek ateşli iken yaptığım zikirdir. Muhabbet ehline mensup bir zat, bir muhibbin yanında muhabetteki makamını zikretmişti. Muhib ona şöyle dedi: Muhabbetini zikrettiğin Zat'a gelince O'ndan başkasına ilgi gösterir misin? O da, 'Evet' dedi. Bunun üzerine muhib, 'O'nu bir gecede iki veya üç kez gördün mü?' diye sordu. Adam, 'Hayır dedi.
Bunun üzerine muhib şöyle dedi: 'Eğer haya etmesem, senin muhabbetinin sağlıklı olmadığını söylemek isterdim. Sen, Habi-b'inden başkasına ilgi gösteriyor ve geceleri O'nu göremiyorsun. Ama ben O'nun muhabbetini iddia etmiyorum. Buna rağmen O'nu tanıdığımdan beri O'ndan başkasına ilgi duymuyorum. Kimi geceler O'nu yedi kez görüyorum.
Muhibbandan bir zat, İbrahim b. Edhem'in halefi olup onun yoJ lu, hali ve sıfatları hakkında konuşan birinden üstteki kıssanın taJ marnını nakletmişti. İbrahim b. Edhem sözüne devam ederek şöyle demişti: Allah Teala'yı yüzyirmi kez gördüm ve O'na yetmiş meseleyi sordum. Bunlardan sadece dördünün cevabını halka açıkladım. İnsanlar, bunları dahi kabullenemeyince diğerlerini gizledim. ~Mühibbin sıfatlan hakkında yeterince bilgi bulunmasına- rağ-' men Mahbub'un sıfatları hakkında gaybiliğinden dolayı yeterli bilgi bulunmamaktadır. Mahbub'un hali, tavsif edilemeyecek kadar ulvi olduğu için O'nu anlatmamız mümkün olmamaktadır. Sevdiğini işiten, gören, sarıp alan ve sevdiğine mani olabilen nasıl tavsif edilebilir? O, sevdiği kuluyla öylesine bütünleşir ki, onun kulağı, gözü, kalbi, eli ve destekçisi olur.
Nitekim bir hadiste de Allah Teala'nın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: '"Ben onu sevdiğimde işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve aklettiği kalbi olurum. Ben'den istediğinde ona verir, sükut ettiğinde ise onun için biriktiririm". O'nun nuru yer halkına paylaştırılsaydı hepsine yetişirdi.
, Bütün bunlar, mahbub makamında olanlar için geçerlidir. De--'nir ki: Bu işaretler ve dereceler, gaybın sırlarından ve melekûtun inceliklerindendir. Bunlar, avam tarafından mucizeler ve ayetler olarak bilinen hususlardır. Alimler ise bunları, kerametler ve icabetler olarak isimlendirir.
Bunlar Allah Teala'nın yeryüzündeki ayetleridir. O'nun kulları üzerindeki kudreti caridir. Mülkündeki inayetleri de istikrarla devam etmektedir. Kullar için ancak bunların açık kılınması ve onlara nazar etmeleri sözkomısudur. Mahbub makamından üns makamına yerleştirildikleri zaman da bu imkana sahip olurlar. Bu ayet ve işaretlerin marifet makamlarından onyedinci makamda bulunduklara söylenir.
Kul, marifet makamlarından biri olan bu makama yerleştirildiği zaman, sözkonusu keramet ve icabetlere mazhar olur. Bu makamm üstünde, ondan daha faziletli olan seksen üç makam daha vardır. Bu icabet ve kerametlerin sıddıklardan olan resullerin abdalı için sözkonusu olmayıp ancak sarihlerden olan nebilerin abdalı için cari olduğu söylenmiştir.
Resullerin abdalının nebilerin abdalına üstünlüğü, resullerin nebilere ve sıddıkların diğer sarihlere olan üstünlüğü gibidir. Nite-/ kim ulemadan bir zat şöyle demiştir: Bu kerametlerin ancak safdil y sadıkların ellerinde zuhur ettiğini gördüm. Allah Resulü (sav) de bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Ümmetimden cennete girenlerin
çoğu safdillerdir".
İlliyyun, akıl sahipleridir. Akıl sahipleri, hitab-ı ilahiyle yüzleşen, ona şahit gösterilen ve kendilerine Kitab Öğretilen kimselerdir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Allah'ın Kitabı'ndan f kendilerine öğretilen sebebiyle ona şahit oldular". (Maide/44) Avam, bu makamı, marifet makamlarının en üstünü zanneder. Bütün bunlar, hicab ve perdelerin sakladığı gaybi sırlardandır. Bunlara ancak murad edilmiş kullar muttali olabilirler. Talep edilen kullar, nefsani yönleri tamamen silinmiş kimselerdir.
Üzerinde tek bir nefsani yön dahi kalmış, hareket ve sükununda nefsine en ufak bir bakışta bulunan kimse dahi, bu sırlara muttali olamaz. Bu da Rabbinin bir rahmeti gereğidir. Eğer bu sırlar, böyle birine açılırsa, hevamn şaşkınlığı içinde helak olması ve dünya denizinde boğulması mümkündür.
Kulun bunlara duyduğu sevgi ve bunlara yönelik talebi, o sırlar için konulan perdelerin ta kendisidir. Bu sayede, tıpkı insanların onu bir günah işlerken görmelerini istemeyişi gibi sırların açılma-sınıda asla istemez. Bu sırlardan, nefsinin kendine hakim olmasından korktuğu kadar korkar. Bir Baki ile baki olduğu, bir hayat ile hayat bulduğu sürece, hiçbir talep, düşünce, vesile ve kaygı belirt-
meksizin yaşadığı vakit, Allah Teala'nm olağanüstü sırlarına vakıf olup O'nun gizli hazinelerine ulaşabilir. Muhakkak ki Allah Teala dilediğini yapandır. !
Müşahedeleri açıklanan ariflerden bir zat şöyle demiştir: Allah Teala otuz yıl boyunca kalbi ve uzvi amellerle ibadet ettim. Bu süre zarfında bütün çabamı sarfedip bütün kuvvetimi ortaya koydum. Sonunda Allah katında benim için bir şeycikler olabileceğini düşünmeye başladım.
-Semavatm keşiflerini uzun uzun anlattıktan sonra sözüne şöyle devam etti:- Sonra meleklerden bir safîm yanma ulaştım. Sayıları Allah Teala'nm bütün yarattıkları kadar vardı. 'Siz kimsiniz?' diye sorduğumda, 'Biz, Allah Teala'mn sevdikleriyiz. Üçyüz bin yıldır şuracıkta O'na ibadet ederiz. Bir an dahi aklımızdan O'ndan başkasına dönük bir istek geçmemiştir. Bu sürede, O'ndan başkasını anmış da değiliz' dediler. Bunun üzerine yaptığım bütün amellerden haya ettim ve onları, cehennem azabı kesinleşmiş kimselere hibe ettim. Ta ki cehennemdeki azapları hafifletilsin.
Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Muhabbet makamı dışında bütün makamları aştım. Kendisine, 'Niçin?' diye sorulduğunda şöyle cevap verdi: Çünkü bir şeyi aşmak için, ondan daha latif ve hafif olmak gerekir. Muhabbetten daha latif birşey ise yoktur. Ma'rufa şöyle denilmişti: Bize muhabbetin nasıl bir şey olduğunu anlat. O da şu karşılığı verdi: Kardeşim, muhabbet insanların öğretebileceği bir şey değildir. O, ancak Habib'in öğretebileceği bir haldir. Derin düşünceli alimler de şu dört makamın hakikatlerini avama bildirmezlerdi: Tevhid, Marifet, Muhabbet ve İhlas makamları.
Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Muhabbet dışında bütün makamlar; fiil ve sıfatların nurlanndandır. Muhabbet, Zat-ı İlahi'nin hakikatinin nurundandır. İşte bu nedenle de bu makamın tarifi çok zor, ilmi ise çok tatlıdır.
Müminler arasında bu makamın hakikatine varanlar gerçekten çok azdır. Muhabbet, marifet gibi bir sırdır. Mahbub zahir olduğunda, onu seversiniz. Tıpkı aşina birini gördüğünüzde onu tanımanız gibi. Bu, O'na bağlı bir durumdur. Allah Teala, marifet ve muhabbet sahibi olan için Zahir'dir. Yine O, marifet ve muhabbet sahibi olmayan için de Batm'dır.
Allah Teala'ya muhabbet makamına ulaşan kimse için kaçırdığı makamların en ufak bir Önemi yoktur. Muhabbet makamına ulaşamayan kimse ise, diğer makamlardan ulaştığı şeylerle gıpta edemez. Allah Teala'nm "Kim Allah'a tevekkül ederse, O ona yeter" (Talak/3) ayetinin tefsirinde şöyle denilmiştir: Ayetteki yeter (=hasb) kelimesine bitişik olan zamir, Allah Teala'yı değil tevekkülü karşılamaktadır.
Buna göre ayetin anlamı şöyle olmaktadır: Allah'a tevekkül eden kimseye tevekkül yeter. Bu görüşte olanlara göre tevekkül, bütün makamlara denk bir makamdır ve tek başına yeterlidir. Tevekkül, muhabbet makamının hallerinden biridir. Allah Teala buyurdu ki: "Ve Allah Teala'dan bir rıza ki (bu) daha büyüktür". (Tev-be/72) Rıza da, muhabbetten bir makamdır. Muhabbet, tarif edilemeyecek kadar yüce, akli ilimlerin kavrayamayacağı kadar erişilmezdir. Muhabbeti bilmek, Allah Teala'yı bilmek gibidir.
Mahbubu Allah Teala olan bir kalpten daha değerli bir kalp olabilir mi? Malumu Allah Teala olan bir kalpten daha değerli kalp olabilir mi? Denildi ki: Kalpte bir dane/habbe vardır ki o kalbin içidir, muhabbet de onun üzerine asılır. İşte bu nedenle de bu hale muhabbet denilmiştir. Bu görüşte olanlara göre muhabbet kelimesi, kalbin habbesinden türetilmiştir.
Bu habbeye 'Süveyda' kalpteki siyah nokta da denilir. İsimlerin başına gelen Mim harfi, sıfatta mübalağa ifade etmek için kullanı-Jhr. Allah Teala'nm şu buyruğu da bu minvalde görülebilir: 'Onu sevgisiyle deldi'. Allah Teala, sevgide ulaştığı ileri noktayı vasfet-mek için böyle buyurmuştur. Yani onun sevgisi, kalbinin iç zarını (yırtarak kalpteki siyah noktaya ulaşmıştır.
Kalpteki iç zar, kalbin perdesidir. Yukarıdaki ibarede sevgi kelimesi fethalı yani meful konumundadır. Buna göre anlam, kalbinin zarını yırttı, şeklinde ortaya çıkmaktadır. Sevgi ve muhabbet böylesine ileri bir noktaya ulaştığında, muhib kendini tutamayarak, kalbini tamamen Rabbi için boşaltır. Kalbi O'nunla dolar.
Böyle bir kul, daha önce anlattığımız sıralamaya riayet edeme-\ yebilir. Öyle ki, ah-ü vaha kapılıp kendini kaybedebilir. Aklın sınır-j larını zorlayarak zikir ve davranışlarında haddi aşabilir. Araplar \bunu ifade etmek için, 'beynini dağıttı, kafasını dağıttı, sürükledi-bindirip götürdü' gibi kalıplar kullanırlar. Kişinin kalp zarı yırtıl dığı ve kalp perdesi parçalandığı zaman da bu fiili tanımlamak için\ 'şeğafe' kelimesini kullanırlar.
Bu fiil rşe'âf e' şeklinde de okunmuştur. Bu durumda fiilin anlap mı, kalbin en üst noktasına ulaşmak şeklinde olmaktadır. Çünkü 'şa'f kelimesi, bir şeyin son noktasını, en üstünü ifade etmek için kullanılır. Buna göre anlam şöyle şekillenecektir: Muhabbet onu en uzak yollara düşürmüş ve son noktasına kadar götürmüştür. Bu noktada ise muhabbeti ona tamamen hakim olmuş, aşkının esiri haline gelmiştir. Artık Mahbubu kendisine hakim olmuştur, ona dilediği gibi hükmetmekte ve yönlendirmektedir. Mahbubunun çizdiği sınırları aşamaz. Kalbi tamamıyla mahbubu için boşalır, herşeyj-den sıyrılır. Kalp, artık tamamen mahbub ile dolmuştur. Kendi şei-killendirdiği hiçbir şey kalmamıştır. Muhabbetin ezici kuvvetinin ortaya çıkmasından dolayı yalan söylemeyi başaramaz. Bu nokta!-da kalp perdesi açılır, bıçak ucunu içeri doğru uzatır. Artık muhabbeti, muhabbetle tavsif eder. Sevdiği dışında hiç kimseyle konuşmaz. Bütün bunlar, ancak şükür makamında olabilir.
Bu makamı bilmeyenler, bütün bunları inkar ederler. Sade kalbi Allah Teala tarafından takviye edilen ve iç dünyası O'nun kudretiyle korunanlar bunlara tahammül edebilir. Nitekim Yüce Allah'ın şu buyruğu da bu anlamı desteklemektedir: "Musa'nın annesinin kalbi boşalmıştı. İman edenlerden olması için kalbini sağlam-laştırmas aydık neredeyse onu açığa vuracaktı-Yani oğlunu kendisine geri vereceğimize inanarak oğlunu ifşa etmemesi, aksi halde öldürüleceğini bilmesi için-". (Kasas/10)
Yine O, Ashab-ı Kehf hakkında da benzer bir fiilde bulunmuştur: "Kalplerini (sabır ve metanetle) bağla(yıp kuvvetlendirmiştik. (Kralın önünde) kalktılar, dediler ki: Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir". (Kehf/14) İman sevgisi onların kalplerine de hakim olmuştu. Allah Teala, onların bu sevgiden dolayı imanlarını açığa vurarak katledilmelerini önlemek için böyle yapmıştır. Bütün bunlar, hüküm ve hikmet sahibi olan Hak Teala'nm ince emirleri, herşeyi bilen o Alim'in gizemli hükümleridir.
Allarrla"lâJyrhakkıyla sevenler, O'nun koruduğu gibi gaybı da koruyup saklarlar. Semnun zikrettiği bir kıssada fakirlerden birine şöyle dedi: O, muhabbetiyle şımarır ve onu her yerde anlatırdı. \ Ulemadan bir zat ise muhibbanm sıfatlarını anlatırken şöyle demiştir: Allah Teala onları muhabbet makamına yerleştirmiştir. Bütün varlık alemi onlar için bir zerre kadar ağırlık ifade etmez. Al-lah'dan başkasının muhabbetini O'nun muhabbetine katmak, mu-hibban nezdinde şirk olarak görülür. Bu davranış, bazılarına göre ise ihanet olarak görülmüştür. Çünkü bunda ahdi bozma ve akde vefasızlık sözkonusudur.
Sehl şöyle demiştir: Dirhemi seven, ahireti sevemez. Ekmeği seven de Allah Teala'yı sevemez. Baba ve çocuk sevgisi , muhibbanı Allah Teala'nm muhabbetinden çıkarmaz. Çünkü Allah Teala bu sevgiyi onların kalplerine kısmen yerleştirmiştir. Şefkat ve merhamet anlamında eşe duyulan muhabbet de muhibbanı, Allah sevgisi dairesinden çıkarmaz. Zaruri dünyevi ihtiyaçları talep etmeye duyulan sevgi de onları bu daireden çıkarmaz.
Bütün bunlar, Allah sevgisinin yerine konulacak şeyler değildir. Çünkü Allah Teala'ya duyulan muhabbet, imanın nurları arasında bulunur. Bu tür şeylere duyulan muhabbet ise, akılda bulunur.
Bize göre Allah Teala'ya duyulan muhabbet ile yaratılmış bir varlığa duyulan muhabbeti birbirinden ayırmak gerekir. Muhib-bandan bazılarına göre, muhabbetullah dışında herşey, kişiyi Allah sevgisi dairesinden çıkarır.
Dünyevi şeyleri üstün tutarak daima onlarla meşgul olmak, bunları Allah rızasına yeğleyerek nevalara teslim olmak ise, bütün alim ve arifler tarafından muhabbetullah'dan çıkartan bir durum olarak görülmüştür. Bana göre kulu muhabbetullah dairesinden çıkaran, Allah Teala'dan başkasına dayanmak, O'ndan başkasıyla sevinmek ve O'ndan gayrisini kaybetmekten dolayı üzülmektir.
İnsanların abdal zümresinden bir arife, 'Senin muhib öldüğünü n> söylüyorlar, ne dersin?' denilmişti. O da, şu karşılığı vermişti: Ben1muhib değilim. Çünkü muhib, zahmettedir. Ben ise mahbubum. Yi-s^ ne ona, 'Halk senin için Yedilerden biri diyor, ne dersin?' dediklerin-^ de şöyle karşılık verdi: Ben, Yedilerin hepsiyim. Beni gördüğünüz- de, Kırklar1! görmüş olursunuz. Soru sahipleri şaşkınlıkla sordular: ^ Sen, tek bir insansın, bu nasıl olur? O, şu cevabı verdi: Ben, Kırkların hepsini gördüm. Onlardan herbirinden de bir ahlak aldım.
-;Senin Hızır'ı gördüğünü söylüyorlar, buna ne dersin?' diye sordular. pBunun üzerine o zat tebessüm etti ve şöyle dedi: Hızır'ı görene hay-iret etmek gerekmez. Esas hayret edilmesi gereken, Hızır'ın görmek istediği ve ondan saklandığı için göremediği kimsedir. Yemin ederim ki, Allah Teala katında öyle yaratılmışlar vardır ki ne insan, ne de melekler taraûndan görülmüşlerdir.
Bize şöyle bir hadise anlatılmıştı: Hasan (ra) Haccac'm adamla'rina yakalanmamak için Habib el-Acemi'nin evine saklanmıştı. - Haccac'm adamları onu takip ediyorlardı. Hasan (ra) askerlerin he-[- men ardından eve gireceklerini anlayınca arka duvardan atlayıp 1 kaçmak istedi. Habib Ebu Muhammed kendisine şöyle dedi: Otur bakalım. Askerler eve girdiler ve Habib'e 'Hasan nerede? Bize senin evine gizlendiğini söylediler1 dediler. O da, 'Bir şey görebiliyor musunuz? İsterseniz evi tamamen arayın' dedi.
Askerler, evi tamamen aradılar ve elleri boş halde çıktılar. Onlar çıktığında Hasan (ra), Habib'e 'Nasıl oldu da beni görmediler?' diye sordu. O da, 'Çünkü sen Allah katmdaydın, bu yüzden de seni göremediler. Eğer benim yanımda olsaydın seni görürlerdi' dedi. Habib, Hasan'm (ra) arkadaşlarından biriydi. Hasan (ra) ise, ondan derecelerce yüksekteydi. Ama Allah Teala onu arkadaşına muhtaç etmişti.
Beyazıd-ı Bestami'ye, 'Kaf dağına gittin mi?' diye sorulmuştu. O şöyle dedi: 'Kaf dağı, Kef, Ayn ve Sad dağlarına göre daha yakındır'Onlar hangi dağlar?' diye soruldu. O da, 'Bu dağlar, aşağı arzları kuşatmış dağlardır. Bu arzlardan her birinde, Kaf dağı mesabesinde bir dağ vardır. Kaf dağı, bu dağların en küçüğü, bulunduğumuz arz ise o arzların en küçüğüdür.
Ebu Muhammed, Kaf dağına tırmandığını ve Nuh'un (as) gemisinin zirvede bulunduğunu gördüğünü söylemiştir. O, bu dağı da, gemiyi de anlatmıştır. Yine o, şöyle demiştir: Allah Teala'nm Basra şehrinde Öyle bir kulu var ki, oturduğu yerden ayağını kaldırdığı zaman onu Kaf dağının üstüne koyabilir. Hatta, bütün dünyanın bir veli için bir adımlık mesafe olduğu söylenmiştir.
Allah Teala'nm bir velisi, tek adım attığında beşyüz yıllık mesafeyi alır. Bir ayağını Kaf dağına koyduğunda, diğerini de başka bir dağın üzerine koyarak yeryüzünü tamamen aşabilir.
Bir keresinde de Beyazıd-ı Bestami'ye Sütunlu İrem şehrine gidip gitmediği sorulmuştu. O şu cevabı verdi: Ben Allah Teala'nm bin şehrine gittim ve bunların en mütevazı olanı İrem'di. Sonra bu şehirleri sıraladı: el-Beyt, Tavil, Paris, Çaylık, Cabers, Mesek..
Bu noktada birisi, İrem şehri için Allah Teala'nm, "Ülkede onun benzeri yaratılmamıştı" (Fecr/8) buyruğunu öne sürebilir. Bunun açıklaması, Yemen ülkesinde İrem şehrinin bir benzerinin olmayışıdır. Çünkü bu ayete muhatap olanlar, Yemen halkıdır. Bunun bir benzeri de şu ayet-i kerimedir: "Ya da arzdan sürülmeleri..." (Mai-de/33) Buradaki arzda bulunulan şehir veya ülkenin toprağından sürülmeleri kasdedilmektedir. Yoksa, yeryüzünden atılmaları mümkün değildir.
İrem, Yemen'de bulunan Ad şehridir. Bu şehir, Ebter ile Şehar arasında yer alır. Şehrin bin kapılı bir surla çevrili olduğu her iki kapının arasında bir fersah mesafe bulunduğu, altın, gümüş, yakut ve zümrütten direkler üzerine oturtulduğu söylenmiştir. Şehirde yüzbin sütun bulunduğu söylenmiştir. Rivayete göre bu şehir, cinler tarafından Ad b. Şeddad b. Sam b. Nuh için yapılmıştır. Cinler bu sütunları, deniz diplerinden çıkartmışlardır. Cinler, Süleyman b. Davud peygamberden (as) dört bin yıl önce Ad b. Şeddad'm emri altına verilmişlerdi.
İrem şehrinde abdal zümresinden bir topluluk Cuma geceleri bayram havasında toplanırlar. Rivayete göre bu şehirde, her birinin uzunluğu on kulaç olan taş sandukalar vardır. Bu sandukalarda vefat eden peygamberlerin naaşları bozulmaksızın kalmıştır. Ama bunlar, insanların gözlerinden perdelenmiş tir.
Sehl (ra) bu şehri her Cuma ziyaret ederdi. O da nıahbublardan biriydi. Bütün bunlar Allah Teala'nm yüce kudretinin basit işaretleridir. Bu kula, 'Allah Teala'ya dair müşahedelerini anlatır mısın?1 denilmişti. Bir süre kendini kaybetti. Ardından şöyle dedi: Vay halinize sizin! Sizin gibilerin bunu öğrenmesi uygun olmaz. Bunun üzerine, Teki Allah Teala'ya ulaşmak için nefsinle yaptığın müca-hedeleri anlatır mısın?' dediler.
O, 'Bunları bildirmem de caiz olmaz' dedi. Bunu da geri çevirince, 'Öyleyse nefsinle riyazetini biraz anlat' dediler. Bunun üzerine şöyle dedi: Peki, bazı hususlarda nefsimi Allah Teala'ya boyun eğ-
meye çağırmıştım. Bana köstek oldu. Ben de onu zorlamak için bir yıl su içmemeye ve uykuyu tatmamaya karar verdim. Bunun üze-\rine bana itaat etmeye başladı.
Onunla ilgili olarak Büceyr b. Muaz bazı müşahedeleri naklet-miştir. Bir defasında onu, yatsı namazından sabah namazına kadar ayak parmaklarının üstünde, çenesini göğsüne yaslamış ve sağa sola dönmeksizin tek bir noktaya bakar halde gördüğünü, ardından seher vakti secdeye kapandığını ve oturarak şöyle dua ettiğini nakletti:
Allahım, bir topluluk Seni talep ettiler ve Sen onlara arzın içini verdin. Onlar da bundan razı oldular. Ben ise, böyle bir talepten Sana sığınırım. Bir topluluk istediğinde ise onlara suda ve havada yürüme gücünü verdin, onlar da bundan hoşnut kaldılar. Ben ise, böyle bir talepten Sana sığınırım. Bir topluluk da Sen'den talep ettiklerinde, onlara yeryüzünün hazinelerini verdin. Bütün gözler onlara dönünce aldıklarına razı oldular. Ben, bundan da Sana sığınırım.
Bu şekilde velilerin kerametlerine dair yirmi küsur makamı sıraladı. Neden sonra benden tarafa bakıp beni görünce, "Yahya?1 dedi. Ben de, 'Evet efendim' dedim. Bana, "Ne zamandan beri oradasın?' diye sordu. Tatsı namazından beri' deyince sükut etti.
Bunun üzerine, 'Efendim bana birazcık anlatır mısınız?' dedim. Bana şunları anlattı: Sana uygun olan kısmını anlatayım. Rabbim beni felek-i esfele koydu. Sonra beni melekût-i süflâda dolaştırdı. Bana iki arzı ve sera'ya kadar onların altını gösterdi. Sonra da felek-i ulviîye çıkardı ve gökleri dolaştırdı. Bana oradaki cennetleri ve Arş'a kadar olan makamları gösterdi. Sonra da huzurunda durdurdu ve 'Gördüklerinden dilediğim iste' buyurdu.
Ben de, 'Allahım, gördüklerimin hiçbirini güzel bulmadım. Ben yalnız Seni istiyorum' dedim. Bunun üzerine, 'Sen Benim hakiki kulumsun, Bana sadakatle kulluk ediyorsun. Sana şunları yapacağım..' buyurarak birçok şey sıraladı. Yahya b. Muaz sözüne şöyle devam etti: Bu durum beni çok etkilemiş ve kalbim anlattıklarıyla dolarak şaşırmıştım. 'Efendim, niçin Marifetullah\ istemediniz?' diye sordum. Bana öyle yüksek bir sesle haykırdı ki tarif edemem ve şöyle dedi: Sus, yazık sana ki bana baskın yaptın.^
Ebu Türab en-Nahşebi (ra) müridlerin birinden hoşlanmaktaydı. Onu barındırır, ihtiyaçlarını temin ederdi. Mürid ise, sürekli ibadet ve vecdleriyle meşgul olurdu. Ebu Türab, bir gün ona şöyle dedi: Beyazıd'ı bir görsen. Ama mürid, 'Ben onu göremeyecek kadar meşgulüm' diyerek bu isteğe kulak asmadı.
Ebu Türab, müridin onu görmesinde ısrar edince, mürid kendini kaybederek şöyle dedi: Sana ne oluyor? Ben Allah Teala'yı gördüm, Beyazıd'ı görme ihtiyacım kalmadı. Ebu Türab şöyle der: Bu sözü üzerine kendimi tutamadım ve şöyle dedim: Yazık sana! Beyazıd'ı bir kez görsen senin için Allah Teala'yı yetmiş kez görmenden daha faydalı olurdu.
Mürid sözüme çok şaşırdı ve onu yadırgayarak, 'Nasıl olur?' dili ye sordu. Ebu Türab da şu karşılığı verdi: Söylediğine bak! Sen Al-; lah Teala'yı kendi yanında görüyorsun ve O sana, senin mikdarma ,, i; göre tecelli ediyor. Beyazıd'ı ise Allah Teala'nm katında görürsün. \ i Allah Teala ona da, mikdarmca tecelli etmektedir. .; Bunun üzerine ne demek istediğimi anladı ve 'Beni ona götür'\ dedi. Ebu Türab uzun bir kıssa anlattıktan sonra şöyle devam etti: Bir tepenin üzerinde durduk ve Beyazıd'ı beklemeye başladık. Ne-: hirden bize doğru gelmeye başladı. Sırtında kürk vardı. Yanımızdan geçerken, genç müride İşte bu Beyazıd'dır, ona iyice bak' dedim. Genç ona bakınca olduğu yerde düşüp kaldı. Onu ayıltmaya çalıştığımızda, vefat etmiş olduğunu gördük. Beyazıd ile birlikte onu defnettikten sonra kendisine, 'Sana bakışı onu öldürdü' dedi. Beyazıd bana, 'Hayır, senin arkadaşın çok sıdk sahibi biriydi. Onun kalbine bir sır yerleştirilmişti. Ama bu sır kendi halinde iken açılmıyordu. Beni gördüğünde kalbinin sırrı açıklandı. Ama o, bu sırrı taşıyamadı. Çünkü zayıf müridler makamında idi. Sırrın ağırlığı da onu canından etti' dedi.
Bütün bunlar, muhabbet makamında ziyade sahibi olan mah-bublarm hususiyetlerinden sadece bazılarıdır. Bunlar, Cömert Mu-hib'bin sonsuz rızkından hesapsız olarak bahşettiği rızıklardandır. Talibin matluba müyesser kılması, Muhib'bin mahbubuna yardımlarıdır. Habib makamı, zahir olmayacak kadar ulvi, kıskançlığından dolayı O'ndan başkasının bilemeyeceği kadar gizlidir. Allah Teala, bir takım fiileri vasıta ederek onları perdelemiş ve bazı sıfat-
larım kullanarak üstlerini örtmüştür. Onlar makamat ehlidirler.
Allah Teala onları özlediği gibi, onlar da Allah Teala'ya karşı şevk içindedirler. Onlar kurb/yakınlık ehlidirler. Rableri kendilerine baktığı gibi onlar da Rablerine nazar ederler.
Muhabbet ehli O'nun kelamını dinlemeyi çok severler. O da onların sözlerini dinlemeyi sever. Hal ehli de, O'ndan niyazda bulunmayı severler. Allah Teala da onların Kendisinden niyazda bulunmalarını sever. Müşahede ehli, kalplerinde olmasına rağmen daima O'nu ziyaret ederler. O da kendilerini kalplerinde ziyaret eder.
Ahiret ehli, O'na ahirette bakarlar. O da kendilerine dünya hayatında bakar.
Bütün bunlar, Allah Teala'nm lütufları olup, dilediği kullarına verir. Bu hususla ilgili olarak kral peygamber Davud (as) hakkında bir kıssa anlatılmıştı. Allah Teala onu, ondört evliya muhibbamna göndererek Zatı'ndan bir ihtiyaçları için talepte bulunmalarını istemesini buyurmuştu. Ondört veli, Davut peygamberi gördüklerinde, kendilerini Allah'a ibadetten alıkoymaması için uzaklaştılar.Bu kıssayı daha önce de zikretmiştik.
Bu tür hadiseleri yadırgamamak gerekir. Çünkü Allah Teala, mahbub kullarına henüz dünya hayatında iken cennet ehlinin ahi-t ret hayatında ilk hediyesi olan 'Kün=Ol' emrini verir. Onlar bu he-: diyenin kendilerinde ölene dek kalması için onu çok az kullanırlar. . Rablerine duydukları muhabbetin büyüklüğü sebebiyle de bu emri , kullanmak istemezler.
Onların marifetleri, kendileri dışındakiler! geçmiştir. Allah Teala onlara 'Kün' emrini vermekle, Kıyamet hakkında 'Kün=Ol' deme hakkını da vermiş olmaktadır. Cennet ve cehennemin üzerindeki perdenin kaldırılmamasım istemek de onlara bırakılmıştır. Onlar, kevn ve mekanın ötesinde varolan gerçekleri de, kıyametten önce insanlara ifşa etmezler. Bunlar, batın olanlar için zahir olsa / da, Allah Teala'ya yakini imanın olabilmesi için O'nun yaratışı gereği perdelenmişlerdir.
Vehimden uzak, fikir ve tasaların ulaşamadığı bu gerçekler, Allah Teala'nm buyruğuyla gizli tutulmuşlardır. Allah Teala sevdikle-;j rinden bu hakikatleri açıklamamalarını istemiştir. Çünkü akıl ve hikmetin gereği bunların gizlenmesidir. Bunların izhar edilmesi yaratılmışlar bakımından uygun olmayacağı gibi, dünya hayatının düzeni bakımından da doğru olmayacaktır. Sabık takdirden dolayı tedbir-i ilahinin düzeni de sarsılacaktır. Böyle bir durumda hükümler sakıt olup insanların helake düşmeleri sözkonusu olacaktır.
Muhibban bu durumu gördükleri ve Allah Teala'mn kendileri için koyduğu istisnaları idrak ettikleri zaman, O'nun isteğine en güzel şekilde icabet edip en hızlı şekilde kendisine uymuşlardır. Onlar için yapılması gereken en güzel davranış, O'nun rızasını kazanmaktır. Bunun yolu da, O'nun açığa çıkardığım olduğu gibi bırakmak, O'nun rızasına nail olmak için gizlediği hususları açıklama hususunda cimri davranmaktır.
Onlar, Rablerinin kudretiyle icra ettiği tasarruflarına rıza göstermiş insanlardır. İşte bu da, cehd, zühd ve muhabbetin zirvesidir. Allah Teala da bu davranışlarından dolayı onların şükrünü en güzel şekilde kabul eder. Onlar için katında en değerli sermayeleri biriktirir. Zenci isyanı sırasında isyancılar şehre girdikleri, insanları Öldürüp malları talan ettikleri zaman Sehl'in arkadaşları onun yanında toplandılar ve 'Bu konuda Rabbine niyazda bulunsan ve bunlara beddua etsen nasıl olur?' diye istekte bulundular. Sehl bir müddet sustuktan sonra şöyle dedi:
Bu beldede Allah Teala'mn Öyle kulları var ki, eğer zalimlerin \ helak edilmesi için dua ederlerse, bir gece içinde yeryüzünde tek i bir zalim dahi kalmayıp hepsi de ölür. Ama onlar bunun için dua _ etmezler. 'Niçin?1 diye sorulduğunda ise şöyle dedi: Çünkü onlar, O'nun istemediği birşeyi istemezler. Sehl bunu söyledikten sonra, , Allah Teala'mn bu velilerin dualarından kabul ettiklerine dair birçok hadiseyi anlattı. Sonunda ise şöyle dedi: Eğer Kıyamet'in kopmaması için dua etselerdi, Kıyameti dahi kopartmazdı.
Kul Allah Teala katında böyle bir mekana ulaşıp kendisine 'Kün' emri verildiği zaman bu durum onun şöyle demesini gerektirir: Allahım beni istediğin şeye muvaffak et, istemediğin şeyden beni koru. Çünkü ben, cahil bir beşerim. Tedbiri Senin gibi güzel yapamam, kaderleri bilemem, işlerin akıbetlerine dair bilgim olamaz. Sözümde çelişki, irademde kararsızlık olmasından korkarım.
Allah Teala kendisine icabet ettiğinde sükut edip teslim olur ve Rabbinin tedbirine rıza gösterir. Çünkü Allah Teala'yı seven bir kul, işlerin de O'nun takdir ve tedbir ettiği şekilde sürüp gitmesini ister. Çünkü işlerin akıbetlerindeki tedbir, birtakım hayır ve şer manalarını ortaya çıkarır.
Allah Teala, arşa istiva ettiği gibi kainatın tedbirini de üstüne almıştır. O, kullarına bu görevi yüklememiş, işlerin sevk ve tedbirini onlara bırakmamıştır. Onlara yüklediği, O'nun hüküm ve takdirine karşı sabır ve rıza göstermeleridir. Kul, Allah Teala'mn muradının gerçekleşmesi için sükut edip edebli davranmalıdır. Kendi üstüne düşmeyen işlere karışmamalı, ilahi takdire itirazda bulunmamalıdır. Bu şekilde davranan kul, tevekkül ve rıza makamına ulaşır. İşte bu nedenledir ki Ebu Muhammed (ra) 'Allah Teala'nm yarattıklarından muradı nedir?' sorusunu şöyle cevaplamıştır: Halen bulundukları durum; O'nun istemediği birşeyi nasıl isteyebilirsiniz? O, muradların zuhur ettiği, hükümlerin belirdiği sıfatlarını sever. Olması gereken olmakta olduğu gibi, olmuş olması gereken de olmuştur: Kün=Or 'Kâne=Oldu' fiilinin altında gizlidir.Eğer 'Kâ-rie^vâTöİTnasaydı, hiçbir şey olmazdı. Muhibban için 'Kâne' fiili'Kün' emrinden daha sevimlidir. Çünkü hem O, hem de onlar için \ 'Kün' emrinin misalleri vardır. Ama ne O, ne de onlar için 'Kâne'nin emsal ve benzeri yoktur. Onlar öyle kimselerdir ki, hiçbir nefs olar için gizlenen göz aydığmlığını bilemez. Onlar Allah Teala'yı seven, O'nun mülkünde zühd sahibi olan kullardır.
Onlar, Allah Teala'mn kendilerini halife kıldığı mallarda işte böyle davranmışlardır. Çünkü Rableri'nin şu emrini işitmişlerdir: "Allah'ın sizi halife kıldığı (mallardan O'nun yolunda) infak edin" (Hadid/7) O'nun rızası için malın tamamını verin. Onların vekil olmasından sonra O da, onların halifesi olmuştur. Nitekim onlar Allah Teala'mn buyruğuyla şöyle demişlerdir: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" (Al-i îmran/173)
Allah Teala da onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah'tan bir nimet ve lütufla ayrıldılar da onlara hiçbir kötülük dokunmadı. Onlar Allah'ın rızasına tabi oldular, Allah onlardan, onlar da Allah'tan razı oldular". (Al-i îmran/174) Çünkü onlar, söyledikleriyle amel etmiş, imanın hakikatine ulaşmışlardır.
Denildi ki: İman, söz ve fiildir. Halbuki söz, fiilin yerini alamaz. Kullar, "Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Sen'den yardım dileriz"
(Fatiha/5) dediklerinde Allah Teala da 'Doğru söylediniz!' buyurur. Çünkü onlar, Allah Teala'dan başkasına hizmet etmez, O'ndan başkası karşısında zelil olmazlar. O'ndan başkasından yardım dilemez, musibetleri O'ndan başkasından bilmezler. İşte bu nedenle de Sadık Teala'yı tasdik ettikleri için sıddık olmuşlardır
Bize ulaşan bir rivayete göre kul, "Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Sen'den yardım dileriz" (Fatiha/5) ayetini okuduğu zaman Allah Teala ona şöyle buyurur: Yalan söylüyorsun. Eğer yalnız Bana ibadet ediyor olsaydın, Ben'den başkasından korkmaz ve ümit etmezdin. Eğer yalnız Ben'den yardım dileseydin, kendi malın ve ailenden medet ummazdm.
Nakledilen bir rivayete göre Kur'an-ı Kerim'den bir sure okuyan kula -eğer onunla amel ediyorsa- okuması bitinceye kadar o sure salat eder. Böyle bir kul sıddık sayılmıştır. Bir kul da vardır ki Rur'an'dan okuyup da amel etmediği bir sureyi bitirinceye kadar o sure tarafından lanetlenir. Böyle bir kul da yalancı/kezzâb sayılmıştır. İman nerededir? İman, amelsiz olmaz. Amelsiz biri hakiki anlamda mümin değildir.
Allah Teala'mn dostları, sözlerini amelle gerçekleştirmiş, imanlarına yakin ile şahitlik etmişlerdir. Onlar, Tîasbünallah ve ni'mel-Vekil/Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, La ilahe illallah, Allahü ekber1 deyip O'na tevekkül ettikleri ve ve O'ndan razı olarak O'na teslim oldukları zaman sinelerinde Allah Teala'dan başkasına yer kalmaz. Allah Teala da onlara 'Doğru söylediniz' buyurur. Böylelikle de sıddıkların arasına katılırlar. O, bir şeye 'Ol' dediğinde olur, Bunu iyi düşünün.
Kul, 'O ne güzel Vekil'dir^ni'mel vekil' dediğinde tevekkül makamına yerleşmiş olur. Sıdkta ise birçok makama sahip olur. Sadık olan Allah Teala, 'Sadaktüm=Doğru söylediniz' buyurduğunda ise sıddıklardan olur.
Allah Teala böyle kullarına şöyle buyurur: Kullarım, siz Benim seçtiklerinsiniz, sevgime sahip olanlarsınız, Ben sizin Vekilinizim, siz Ben'den razı oldunuz ve Ben size yeterim. İşte onlar, Allah Teala'dan bir nimet ve lütufla ayrılırlar ve onlara hiçbir kötülük dokunmaz. Onlar Allah Teala'mn rızasına tabi oldular. Allah Teala da onlara dört türlü mükafaat verdi: Nimet ve lütuf, O'na tevekkül, kötü-
lükten uzak tutmak, onların rızasına kendi rızasıyla cevap vermek. Allah Teala onlardan razı olmuştur. Allah Teala'mn sevdiği kului mazur görülürken düşmanın hiçbir özrü kabul edilmez. ı
Mahbub hesaba çekilmezken, gazaba uğrayan için hiçbir hafifletici sebebe bakılmaz. Ediblerden biri bu anlamda şöyle bir beyit söylemiştir:
Vuslat için ehil olmayan kimsenin,
Bütün iyilikleri günah olarak sayılır.
Başka biri ise şöyle bir beyit dizmiştir:
O'nun Zatında bir şefaat eden vardır ki kötülüğünü kaldırır,
Kalplerden ve Özürleri getirir.
Tahkik sahibi müridlerden biri de şu şiiri okumuştur:
Bakışımı özüme dönük kıldım,
Bana olan sevgini, Sana şefaatçi kıldım,
Senin vaktin bütün dehre vurulsa,
Bin yıl bir saate göre daha az olurdu.
«^ Allah Teala'mn kendisini zikrettiğimiz makamlara muttali kılmadığı bir kul da O'ndan korkmalıdır. Bu konuda zahid olmalı ve müşahede ettiği üstün kudretle zahiri ve batini olarak gördüğü bir-çÖk işaretle mahbub makamı için himmetini âli tutmalıdır. Marifete sahip olduğu iddiasında olmamalı, muhabbet makamına ulaştığı vehmine kapılmamalıdır. Onun bu makamdan nasibi, ancak umuntu, aldanış zan ve sahte görüntülerden ibarettir.
Allah Teala bir kavmi zan sahibi kılarken, dostlarına yakin na-sib eder. Kalbi hastalıklarından dolayı bir kavme istidraclar verirken, tahkik sahibi ve mahbub makamında olan velilerine ise apaçık işaretler ve Kur'an ayetlerinin isbat ettiği gibi yakini deliller nasip eder. Kalplerindeki kevn açığa çıkıncaya kadar kendilerini 'Kün' emrine muttali kılmaz. Kevnde zikredilmesi uygun düşmeyecek enfes varlıklar ve çok rağbet edilen şeyler vardır.
Nefsani afetler ve dünya mülkünün ziyneti, avamın kalplerinin perdeleridir. Akli hazlar, melekûta dair ruhani şehvetler ise havaşsın kalplerinin perdeleridir. Kalbin, müşahede ettiği derecelerin özüne yükselmesi ve mahbubların kalplerinin perdelerini kaldıran rahmet ve rağbet hususiyetleriyle beraber durması halinde nefsani şehvetleri aşar ve bunlarla akli perdeleri kalkardı. Ama bu noktada ruhi arzulara kapılmaları mümkündür. Ruhi arzuları aşmaları ve nur perdelerinin açılması için Allah Teala'nın Zatı'yla yüzleşemele-ri ve O'nun sıfatına nazar etmeleri gerekir. Bunu başardıklarında onlara ne mutludur. Aksi takdirde resmi bozar, mühürü değiştirirler. Makamlar açığa çıktığı, faziletler kesildiği mütalaalar tahkik edildiği, mevki ve dereceler sakıt olduğunda talep eden küçülüp talep edilen büyür, rağbet eden fena bulup rağbet edilen baki olur.
İşte bu noktada perdelerin sonuncusu olan İsm'e sarılmak açığa çıkarılır. Bu nokta, aynı zamanda Allah Teala'ya yakınlığın da başıdır. Allah Teala, nasıl davranacaklarını görmek için kullarını bununla imtihan eder. Bu noktada yeryüzünün üstündeki herşey fani olup ancak Rabbi'nin Zatı baki olur. Bu makam, işte böyle kullar için sahih olur. Bu anlamda şöyle denmiştir:
O'nun bekasından sonra fani olsan da zahir olursun, O, artık kevnsiz olmuştur. Çünkü sen O'sundur.
Bu, mevcuduyla vecd bulma, kayyumiyeti ile kıyam mekanıdır. ! Halbuki daha önce kevniyle vecd sahibi ve kıyamıyla kaimdir. Beya-zıd-ı Bestami şöyle derdi: Allah Teala sana, Musa peygamberin mü-nacatmı, İsa peygamberin ruhaniliğini ve ibrahim peygamberin dostluğunu verse de sen O'ndan daha fazlasını iste. Çünkü O'nun katında bunlardan kat kat daha fazlası vardır. Eğer bunlarla yetinirsen seni bununla perdeler. Bu, onların ve onların haline sahip olanların imtihanıdır. Onlar emsal, yani peygamberlerin emsalidirler. Kul, talep edilenin tamamına bakmadığı ve rağbet edilenin yapısına vakıf olmadığı zaman Rabbi onu mahbub makamına kor. Onu sığındırır, şefkat gösterir, onu gözler, Zatı ile onunla yüzleşir. Kul da O'na yönelir, böbürlenmeden O'nun yakınlığına koşar. Yüzünde başka bir yüz, elinde başka bir el görmeksizin kayyûmiyeti-ni müşahede ederek şahitliğini ifa eder. Bu, ariflerden talep sahibi olanların varmak istedikleri son noktadır.
Muhibban ariflerden bir zat şöyle demiştir: Mükaşefe yoluyla kirk huri gördüm. Onlar havada süratle gidiyorlardı. Üzerlerinde altın, gümüş ve mücevherlerden ziynetler vardı. Onlara çok dikkatli bir şekilde baktığım için kırk gün cezalandırıldım. Daha sonra öncekilerden daha güzel ve gösterişli seksen huri gördüm. Bana, Q onlara bakmam söylendi. Secdeye kapandım ve onları görmemek için gözlerimi yumdum. 'Sen'den başkasından Sana sığınırım, benim bunlara ihtiyacım yok' dedim. Ben böyle yakarırken, onlar önümden ayrıldılar.
Allah Teala'nın her asırda, çeşitli bölgelere dağılmış böyle kulları vardır. Bunlar, insanların gözlerinden uzak, saklı olarak yaşarlar. Akıllar yetersizliklerinden dolayı onların sıfatlarını idrak ede- s mez. Kalplerde de onların tam olarak tarifi mümkün olamaz.
Çunku sahip" oldukları sıfatların en basiti, hareket ve sükunlarmda gösterdikleri ihlastır. Oysa bu sıfat bizler için en değerli sıfatlardan biridir. İhlas ehline göre ihlas, Hâlık ile muamelede mahluku devreden çıkarmaktır. Bu muameleye zaten dahil olmayanlar, ondan nasıl ihraç edileceklerdir?! Mahlukatm başı nefstir. Kalp nefsle bulanmamışsa, ondan nasıl arındırılacaktır?! '
Muhibbana göre ihlas, hiçbir ameli nefs için yapmamak, yapılan amele menfaat veya beklenti katmamaktır. Aksine amel tamamen Zat-ı İlahi'yi tazim için yapılmalıdır. Celal ve kerem sahibi Rabbi'nin muhabbetine hiç kimseyi ortak koşmamalıdır. Kalbini gözüne takılan herhangi bir güzelliğe bağlamamalıdır. Çünkü kalbi, sonsuz güzellikle dolmuştur. Bu noktaya varmanın yolu marifet sahibi olmaktır. Marifet sahibi olabilmek için de aynel-yakin görmek gerekir.
Haber, görmek gibi değildir. Görmek ise, ancak yakinin nuruyla gerçekleşebilir. Nefsani nevaların bulunması ise, hakiki manada ; yakine engeldir. Perde kaldırıldığı ve heva bertaraf olduğu zaman aynel-yakin doğar. Hüsn, cemal, gözalıcılık ve kemaliyet sıfatlarından doğan nurlar, aynel-yakinde mevcuttur. Aynel-yakin de göz ardından göz gibi derecelere sahiptir. Tıpkı nur üstündeki nur gibi. Bütün nurlar da sonunda nurların nuruna bağlanır.
Muvahhidlere göre ise ihlas, fiilleri yaparken halkın bakışından uzaklaşmak, hallerde ise onlara yaslanıp onlarla huzur bulmayrakmaktır. Sıddıklara göre sıdkta ihlas, insanların kalplerine bekçiler konmasını istemektir. Bir defasında Bişr'e 'Bu dereceye nasıl ulaştın?' diye sorulmuştu. O da, 'Ben halimi Allah Teala ile aramda gizlemeye çalışırdım' demişti. Bununla söylemek istediği şuydu: Ben Rabbim'den beni saklamasını ve halimi gizli tutmasını niyaz ederdim. Bana onunla ilgili şöyle bir rivayet nakledilmişti: O, Hızır'ı (as) görmüş ve 'Benim için Allah'a dua et' demişti.
O, "Allah Teala sana Zatı'na itaati kolaylaştırsm' diye dua etmişti. Bişr, 'Daha dua et' dediğinde Hızır (as) şöyle dua etmişti: Allah Teala senin ibadetini gizli kılsın. Bunun yorumunda iki mana bulunduğu söylenmiştir: İlk görüşün sahiplerine göre Hızır'ın (as) ikinci duasında söylemek istediği, Seni gizlesin ta ki ibadetinle ta-mnmayasın, şeklindedir. Bazıları ise ikinci bir görüşe sahip çıkarak şöyle demişlerdir: İbadetini senden gizlesin, ta ki yaptıklarına bakarak gurura kapılmayasm.
Başkaları da Bişr'in Hızır'la (as) buluşmasını şöyle nakletmiş-lerdir: Bişr dedi ki: Hızır'a (as) duyduğum şevk, beni kaygılandırmaya başlamıştı. Bir defasında Allah Teala'ya dua ederek bana, benim için en önemli olacak bir şeyi Öğretmesi gayesiyle Hızır'ı (as) göstermesi için dua ettim. Nihayet onu gördüm. Kalbimi ve kafamı
meşgul eden şeyi hemen söyledim: Ey Eba Abbas, bana bir şey öğret de, onu söylediğimde halkın kalplerinden saklanayım, onlar nazarında hiçbir değerim olmasın. Hiç kimse de beni salah ve dindarlıkla tanımasın.
Hızır (as) şöyle dedi: Allahım, kalın perdeni üzerime ser. Örtülerini üzerime koy. Beni gaybının en saklı yerine koy. Beni yarattıklarının kalplerinden saklı tut. Hızır (as) bu duayı söyledikten sonra kayboldu. O günden sonra onu bir daha hiç görmedim ve özlemini duymadım. Her gün Öğrettiği duayı okumayı adet edindim. Bize -anlatılanlara göre bu kul, zillete bürünür ve kendini hor görürdü. O kadar ki zimmet ehli yollarda onunla alay eder ve mev-kisini önemsemedikleri için yüklerini ona vururlardı. Çocuklar bile onunla alay ederlerdi. Ama o, bu davranışlardan ve bu halden memnun olur, huzur duyardı.
Seleften bir cemaat bu görüşü paylaşırken, halefin sadıklarından bir zümre de bu hali benimsemişlerdir. Onlar da kendilerini gizlemiş, mevkilerini düşürmeye çalışmışlardır. Bunlar mecnunların akıllıları olarak bilinmişlerdir. Nefste zühd sahibi olmanın ve tevazünün hakikati budur. Ancak bu, velilerin mecnunlarının gösterdikleri zühd ve zayıfların yakin sahiplerinin tevazudur.
Tekebbür, üç şekilde olur: Nefse hayran olarak insanlara karşı kibirlenmek; izzet-i nefse önem vererek insanların kalplerine karşı kibirlenmek. Böyle bir kibir içinde olanlar, insanların kalplerinde büyük görülmek ister. Bu da tekebbürün sonucu olarak gündeme gelir. Üçüncü şekli ise, kendi dindarlık ve istikametine bakarak kalpte kibir göstermek. Bu kibire sahip olan kul, bununla kendini büyük görür.
Kulun bunu hissetmesi yakin ilminin eksikliğinden kaynaklanır. Bunlar tekebbürün en gizli şekilleridir. Bunlardan ancak tevhidi sahih olan kimseler uzak durabilirler. Bunlar yakini sadık, ih-laslı sadık kimselerdir.
Zahiri tekebbüre gelince, o da insanlara karşı böbürlenmek, efelenmek ve kendini üstün görmektir. Bu, tekebbürün açık şeklidir. Bu, kalbin en yoğun perdelerinden ve nefsin en güçlü sıfatlarından biridir. Alimler de, işte bu nedenle tekebbürün inceliklerinden korkmuş, nefsi aşağılayıp horlamak gayesiyle onun için herşeyin azını ve zilleti istemişlerdir.
Onlar, tekebbürün gizli şekillerinden arınabilmek için tevazünün inceliklerine sarılmaya çalışmışlardır. Amelleri ancak bu şekilde halis olabilecektir. Tevazu sahiplerine göre tevazu, kulun sıfat olarak zelil olması, kasden zelil görünmeye çalışmamasıdır. Kişi, kendini yalnız ve hor görmeli, zatının küçüklüğüne inanmalı, nefsinde onu tahkir etmelidir. Zoraki bir tevazuya sahip olmamalıdır. Bunun alameti ise, kendisini ayıplayan ve tenkid eden birini duyduğunda kızmaması, iftira ve kınamaya maruz kalmayı hoş göre-bilmesidir. Bunun en güzel göstergesi ise, hissettiği zillette zilletin tadını almaması, tevazuunda tevazuya şahit olmamasıdır. Çünkü bu haller, artık zati sıfatları haline gelmiştir.
Zillet gösterip de zilletinin zevkini tadan kimse, tevazuunda da yapmacıklık içindedir. Tevazu sahibi olup da bu tevazuuna şahit olan kimse kusurludur. Çünkü o, nefsiyle böbürlenmenin kalıntılarından henüz tamamen sıyrılamamış biridir. Böyle biri, başkası ta-
rafından kınanması ve tenkid edilmesine tahammül edemez, bunları yapanlara karşı kızgınlık hisseder. Bunun tersine olarakta övüldüğü ve iltifat edildiği zaman sevinip şımarır.
Bu belirtilerin bulunduğu bir kişi, yukarıda anlattığımız makamlardan tamamıyla uzaktır. Nefsim zelil kılıp bizzat kendi nefsi hakkında tevazu sahibi olduğunda, eğer zillet ve tevazuundan herhangi bir his ve tad almıyorsa, zillet ve tevazu ile bütünleşmiş olur. Böyle biri, nefsindeki kusuru bildiği için halkın kınamalarına aldırmadığı gibi övgülerinden de hoşlanmaz. Çünkü nefsinin halk nezdinde bir mevki ve üstünlük sahibi olmasını istemez.
Zillet ve tevazu, onun ayrılmaz sıfatları haline gelmiştir. Çöpün çöpçüyü, süpürüntünün süpürücüyü gerektirmesi gibi. Bunlar o kimselerin meslekleridir. Kusurları olmadığını düşündükleri için meslekleriyle iftihar etmeleri bile mümkündür. Böyle bir kul, nefsine karşı Rabbi'nden büyük bir yetki sahibi sahibi olmuş, nefsine tamamen malik olarak izzetiyle onu ezmiştir. Bu, mahbub makamıdır ve bunun ardından çeşitli mükaşefeler gelir. Bu mükaşefele-rin ilki, hikmet nurunun kalbe girmesi, hikmet pınarının kalbinde
kaynam asıdır.
Bu konuda İsa peygamberle ilgili olarak şu hadise nakledilmiştir: O, halkına şöyle demişti: Ey İsrail oğulları, bitkiler nerede biter? Onlar da, Toprakta' cevabını vermişlerdi. Bunun üzerine o şöyle dedi: Size hakikati söylüyorum ki hikmet de toprak gibi ancak kalpten doğar. Allah Teala ile arasındaki hal, zillet olan kimse, kibirlilerin izzet peşinde koşması gibi zilleti talep eder ve ondan haz alır.
Kibirli kişi de izzete ulaştığında ondan zevk alır. Zilleti kalpten ayrılan kul, halinden uzaklaşmasından dolayı kalbinin değiştiğini görür. Kibirli kimse de izzetini kaybettiği zaman hayatının karardığını hisseder. Çünkü onun yaşantısının tadı, izzet ve gösterişe dayalıdır.
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız kullar, zilleti seçmiş, halk nazarında makam ve derecelerini düşürmüş, kalplerdeki gösteriş ve tesirleri silmiş, nefslerini türlü kınama vasıtalarıyla ezmiş kimselerdir. Bunlara dair anlatılanlar, burada yer veremeyeceğimiz kadar çoktur. Onların en bariz halleri sıdktır. Sıdk hali, onun hükmü-
nün icabına göre haraket etmeyi gerektirir. Zaten onlardan da hallerinin gereğini yapmaları beklenebilir.
Şeyhlerden biri, Cüneyd'in hocası Ebu Hasan el-Küreyni'dfentunu nakleder: Adamın biri onu üç kez yemeğe davet etmiş ama % /her defasında da daveti geri çevrilmiştir. Nihayet dördüncü seferde onu evine sokmayı başarmıştı. Adam, bunun sebebini sorduğunda Ebu Hasan şöyle demiştir: Nefsim yirmi yıl boyunca zillete rıza gösterdi ve kovulan bir köpeğe dönüştü. Kovulduğunda gider, çağrıldığında ise gelir ve önüne bir kemik atılır. Sözünün sonunda şöyle demiştir: Eğer beni elli kez reddettikten sonra tekrar davet et} sen, davetine icabet ederdim.
Başkâ bir şeyh de kendi hocası hakkında şunu rivayet etmiştin Bir mahalleye yerleştim ve orada dürüstlüğüyle tanınır hale geldim. Bunun üzerine kalbim karıştı. Mahallenin ortasındaki bir ha-mama girdim, orada kıymetli bir elbise dikkatimi çekti ve onu çalıp üstüme giyindim. Yamalı giysimi de onun üstüne giyindikten \ sonra hamamdan çıktım.
Hamamdakilerin bunu farkedip beni yakalamaları için yavaş yavaş yürümeye başladım.Sonunda beni yakaladılar ve yamalı elbiseyi çıkarttıktan sonra değerli giysi üstümden çıkardılar. Ardın-dan tokatlayıp hırpaladılar. Artık o semtte hamam hırsızı olarak,/ tanınmaya başlamıştım. Nefsim ancak o zaman sükunete erdi.
Sufîlerden biri hakkında da şöyle bir hadise nakledilmiştir: O, bir adamın yemek yediğini görmüştü. Elini adama doğru uzattı ve 'Allah rızası için biraz verir misin?1 dedi. Yemek yiyen adam, 'Otur da ye' dedi. Ama sufî, 'Sen avucuma koy' dedi. Adam da avucuna bir parça koydu. Sufı de bir kenarda oturup onu yedi. Adam, neden oturmadığını sorduğunda sun şöyle cevap verdi: Allah Teala huzurundaki halim zillettir. Bu halimden ayrılmak istemedim. Sufmin yemek istediği ve yiyeceğini eline verdiği kimse muhtemelen helvacıydı. Araplar, bir şeyin avuçlarına konulmasını, izzet-i nefslerine düşkünlüklerinden dolayı hiç sevmezler.
Hatta ilk muhacir sahabilerden birinin şöyle dediği nakledil1 mistir: Üç gün boyunca aç kalmış ve ağzıma bir lokma dahi koymaı-mıştım. Adamın birinin kuru üzüm tasadduk ettiğini duydum. Yanına giderek kuru üzüm istedim. Bana, 'Avucunu uzat' deyince^
'Ben Arab'ım, avucuma konan hiçbir şeyi alamam, benim için bir kaba koy' dedim. Adam da kuru üzümü bir kaba koyarak bana verdi. Üzümü yedikten sonra kabı adama geri verdim.
Bu sahabi izzet-i nefs güçlü olduğu için böyle yapmıştı. Nitekim Allah Resulü (sav) ona şöyle buyurmuştur: Sen, cahiliyye özellikleri bulunan bir insansın. Bunun üzerine o sahabi, 'Yaşımın bu kadar büyük olmasına rağmen mi?' diye sordu. O da, 'Evet' buyurdu. Aynı sahabi, bir adamla husumete düşmüş ve ona karşı kibirlilik göstermişti.[33]
Yukarıda anlattıklarımızla ifade etmek istediğimiz, uyanık akılları ikaz etmek, diri kalpleri harekete geçirmektir. Ki yaşayan, açık delile dayanarak yaşasın. Bu meyanda sadıkların sıfatlarını ve ihlas sahiplerinin yollarını bir nebze de olsa zikrettik ki, büyük bir bilgiye az bir delille ulaşılabilsin.
Bestâm şehrinin sakinlerinden, halk nazarında itibarı olan,bir İzat vardı ki Beyazıd-ı Bestami'nin meclisinden asla ayrılmazdı. JBirgün kendisine şöyle dedi: Ey Beyazıd, otuz yıldır hiç aralıksız joruç tutuyor ve geceleri de hiç uyumaksızm namaz kılıyorum. Buna rağmen kalbimde senin anlattığın ilme dair hiçbir şey göremiyorum. Oysa ben, bu ilmi tasdik ediyor ve onu çok seviyorum.
Beyazıd-ı Bestami ona şöyle dedi: Sen üç yüz yıl oruç tutsan ve gecelerini de ibadetle geçirsen dahi, bu ilmin zerresini bulamazsın. Adam, 'Niçin?' diye sorunca şu karşılığı verdi: Çünkü sen, nefsin tarafından perdelenmişsin. Adam, 'Peki bunun çaresi var mıdır?' diye sorunca, 'Evet' dedi. Adam, 'Onu bana öğret' dediğinde, 'Sindiremezsin' dedi. Adam ısrar edince Beyazıd-ı Bestami şöyle dedi: Şu anda berbere git, saçını ve sakalını kestir. Sonra bu elbiseyi çıkartıp bir aba giy. Sonra da boynuna ceviz dolu bir torba as ve çocukları çevrene topladıktan sonra şöyle de: Bana kim bir tokat atarsa, \ ona bir ceviz vereceğim. Sonra tanıdıklarının bulunduğu çarşıları dolaş„.
Bunun üzerine adam, 'Sübhanallah, "bana bunları nasıl söylersin?' dedi. Beyazıd şöyle dedi: 'Sübhanallah' sözün şirktir. Adam, "Nasıl olur?' diye sordu. Bestami şöyle cevap verdi: Çünkü sen nefsini tazim ediyorsun. Bu yüzden de onu teşbih ediyorsun. Adam, 'Ben asla böyle yapmam, bana başka bir yol göster" deyince Beya-~x zıd-ı Bestami şöyle dedi: Herşeyden önce bundan başla. Adam, 'Bunu yapamam' deyince, 'Sana kabullenemezsin dememiş miydim?'dedi
Bunun sebebi, şirk içinde iken Allah Teala'ya sığınması ve O'nu \ teşbih etmesiydi. Çünkü o, aslında nefsini tazim ile kendini teşbih etmekteydi. Beyazıd-ı Bestami 'Bana teşbih olsun, şanım ne kadar yücedir derdi. O, evveliyyeti birleyen bir muvahhid idi. Yukarıda i zikrettiği çare ise, nefsini öne çıkaran birine tavsiye ettiği ilaç ka-bilindendi.
O kimse, önce nefsini yüceltmesi, sonra insanların ona bakmasından dolayı kalp hastalığına kapılmış biriydi. Böyle bir hastalığı Allah Teala'dan başka giderecek güç yoktu. Fakat Beyazıd-ı Bestami'nin ilacı, mecnunların tıbbında bulunan bir çareydi ve yakini zayıf olan kimseler için uygundu.
En büyük tabib olan Allah Teala onun kalbine aynel-yakinden bir zerre koysa, bununla kalbindeki bütün kibir tezahürlerini silip atar ve o kul her türlü hastalıktan kurtulurdu. Ama Allah Teala gerçekleşmesi takdir edilmiş bir emri yerine getirecekti. Ta ki helak olan, delile dayanarak helak olsun, yaşayan da delile dayanarak yaşasmdı. Yaşayan da, ölen de, hakkın şahidiyle yaşayacak veya ölecektir.
Yukarıda anlattıklarımızdan hiçbirini inkar etmeyin. Akside müminlerin kudret ve yakin ilmindeki nasiplerinden en küçüğünü bile kaybedebilirsiniz. Çünkü müminler için bu ilimden belli nasipler sözkonusudur. Bu nasiplere misal olarak şunları zikredebiliriz: Anlattığımız hususları müşahede etme, sembolik olarak kaydettiklerimizi idrak etme, vecd ve hal, muamele ve münazele, zevk ve koklama, sonuncusu da tasdik ve kabuldür.
Marifet ilmindeki nasiplerin en küçüğü, şahit olmasa da ısrarla inkar etmeme, bilmese de öğrenmedir. Bu durumdaki kulun sığmağı da teslimiyettir. Bunun ardında başka bir mekan yoktur.
Uzun süreden beri açıklamaya çalıştığımız makamlar yakin ilminin makamlarıydı. Bunların ilki tevbe, sonuncusu da muhabbet makamıdır. Bu makamlar, içice geçmiş makamlardır. Bu makamlardan herhangi birine hakiki manada nail olmuş bir kul, diğer makamların da hallerine mazhar olur. Her hal ile birlikte) müşahedeye de sahip olur.
Her müşahedenin de bir ilmi vardır. Hak ile şahitlik edenler bundan müstesnadır. Çünkü onlar ilim sahipleridir. Bu makamların hepsi de imanın hakikatinde toplanmıştır. İman ve yakinden bir hakikate nail olan kul, hakiki mümin olun İmanından asla sapmaz ve geri adım atmaz. Onun imanı, bir emanet veya borç değil hibe ve Allah vergisidir.
Eğer emanet veya borç olsaydı, bir kuşkunun izharı ve tuzağın gizlenmesi durumunda Allah Teala tarafından geri alınırdı. Bu da Allah Teala'nm bir imtihanı olarak gündeme gelirdi. Bu durumda iman, bir bedel değil, değiştirilmiş olur. Böyle olmadığında, değiştirilen için bir bedel olmuş olur.
Allah Teala, bu makamlardan herhangi birinde olana hepsinden de bir hal nasip eder. Her hal de bir şehadeti beraberinde getirir. Bu makamlara sahip olanlar, ilimlerinde farklı derecelere sahip olsalar da, O'na yakınlıkta yüksek mertebelere çıkmışlardır. Bu da imanın kemalidir.
İmanın kemaliyle ilgili olarak Allah Resulü'nden (sav) üç hadis rivayet edilmiştir. Bu hadislerde sözkonusu hallerin esasları ve bütün bu fiillerin özü mevcuttur.
İlk hadiste Allah Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Kulun imanı, bir şeyin azı çoğundan daha sevimli gelmedikçe, tanınmaması tanınmasından daha hoş gelmedikçe kemale ermez". Bu, sadık ve zahid kulun halidir. Bu iki husus, tahkiki imana götüren yolun da başıdır. Yüce bir yapının temeli de budur.
İkincisi,"Allah hakkında hiçbir kmayıcımn kınamasından korkmaması, amelinde hiçbir şeyle riyada bulunmaması ve biri dünya, diğeri ahiretle ilgili iki hususla karşılaştığında ahiret için olanı tercih etmesidir". Bu da, Allah Teala'yı seven muhib ve O'nun muamelesinde samimi olan muhlis ve Allah Teala'ya rağbet eden kişinin halidir.
Üçüncü hadis ise şudur: "Üç haslet bulunmadıkça kulun imanı kemale ermez: Öfkelendiği zaman bu Öfkesi onu haktan uzaklaştır-maz. Razı olduğunuda bu rızası onu bir batıla sokmaz. Kudret sahibi olduğunda ise kendine ait olmayana el uzatmaz". Bu hadisler,
ıdalet, fazilet, murakabe ve zühdün Özünü ihtiva etmektedir. Bun-.ar da, makamların esaslarını teşkil etmektedir.
Allah Resulü'nün (sav/ şu hadis-i şerifi de bu meyandadır: "Üç şey vardır ki her kime verilmişse, ona Davud peygamberin ailesine verilenler verilmiş olur: Öfke ve rızada adaletli olmak; Zenginlik ve fakirlikte iktisadlı olmak; Açık ve gizli işlerde Allah Teala'dan korkmak".
Makamlarla ilgili olarak buraya kadar anlattıklarımızın açıklaması şudur: Bu makamlar, birbirleriyle irtibatlıdırlar. Bunlardan herhangi birine nail olan kimseye, kalan bütün makamların halleri de bahşedilmiş olur. Çünkü bu makamların hepsini kapsayan ortak bir unsur vardır ki o da, Allah Teala'ya imandır. İman sahibi kul, her halinde iman ettiği Allah Teala'ya, cennet ve cehennem vaatlerine yönelir.
İmanda tahkik, yakinde sıhhat ve tevhidde istikamet sahibüol-manın yolu da budur. Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Muhakkak o kimseler ki 'Rabbimiz Allah'tır1 dediler ve ardından istikamet buldular" (Fussilet/30); "Sen ve beraberindekiler emro-lunduğun(uz) gibi müstakim ol(un)" (Hud/112); "Lut O'na iman etti ve 'Ben Rabbime hicret ediyorum' dedi". (Ankebut/26) Görüldüğü üzere Lut (as) Allah Teala'ya iman ettiği zaman O'na gitmiş, yani O'na dönmüştür ki bu tevbenin ta kendisidir.
Ardından da, tevbe ettiği hususta zühd sahibi olmaya başlar. Tevbe ettiği şey olan hevasını bastırmaya başlar. Tevbesinin sahih, niyetinin halis olması buna bağlıdır. Bu durumda, tevbesi de, tev-be-i nasuh olur. Allah Teala buyurdu ki: "Sizin katımzdaki tükenir. Allah katındaki ise bakidir". (Nahl/96); "Ahiret, daha hayırlı ve daha kalıcıdır". (Ala/17); <(Yusufu ucuz bir fiyata sattılar. Onun hakkında zahidçe davrandılar". (Yusuf/20)
Yusuf peygamberin kardeşleri onu elden çıkardıktan sonra babalarına döndüler. Onu önemsemediler. Babası ise, zühd sahibi olduğu hususta zühdün hakikatine ulaşmak için sabırlı davrandı. Allah Teala buyurdu ki: "Birbirlerine hakkı tavsiye ettiler ve birbirlerine sabrı tavsiye ettiler". (Asr/3); "Rabbin için sabret". (Müddes-sir/7) Sabrın kemale ermesi için de, verilen sabır sebebiyle şükür etmek gerekir. Allah Teala bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Allah'tan başka kuvvet (veren) yoktur". (Kehf/39); "Size ait ne nimet varsa Allah'tandır". (Nahl/53); "Allah Teala'nm üzerinizdeki nimetini anın". (Bakara/231)
Verdiği nimet ve sabır gücünden dolayı şükreden kul, şükrünü arttırmak için de Allah Teala'nm lütfunu rica ve ümit eder. Allah Teala da kulunun hüsnü zannını gözeterek istediğinden fazlasını verir. Allah Teala buyurdu ki: "Ve Rabbinin rahmetini ümit eder".(Zümer/9)
Allah Teala, rahmetinden ümidini keseni de kınayarak şöyle buyurmuştur: "Eğer Biz insana, Biz'den bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, hemen ümitsizliğe düşer, nankör olur". (Hud/9) Kul, ümit ettiği şeyin gerçekleşmemesinden veya şükürde kusur etmekten de korkabilir. Çünkü ümidine imrenmesinin hak olması için gerekeni yapmamış olabilir.
Allah Teala'nm işaretinin değişmesinden duyacağı endişenin yeterli olabilmesi için de O'ndan korkması gerekir. Ayrıca sevabın eksilmesinden de endişe etmesi gerekir. Nitekim Allah Teala bu hususta şöyle buyurmaktadır: "Korku ve ümitle Rablerine dua ederler". (Secde/16)
O, velilerinden haber verirken de şöyle buyurmaktadır: "Dediler ki: Biz doğrusu daha önce ailemiz için de endişe edip korkardık. Şimdi Allah bize lütufta bulundu". (Tur/26-27) Yüce Allah kendisini sahip kıldıklarıyla şımarıp gurura kapılan ve Allah'ın imtihanından emin hissedip sürekli sınandığını unutan kimseyi de kınayarak şöyle buyurmuştur: "Ve andolsun kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırsak, kuşkusuz 'Kötülükler benden gidiverdi' der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir". (Hud/10)
Allah Teala'dan layıkıyla korkan bir kul O'na tevekkül eder, nefsini O'na teslim ile huzurunda eğer. Hakkında dilediği gibi hükmetmesine rıza gösterir. Allah Teala buyurdu ki: "Eğer müminler iseniz, Allah'a tevekkül edin". (Maide/23); "O amel sahiplerinin ecirleri ne kadar da güzeldir! Onlar sabreder ve Rablerine tevekkül ederler". (Ankebutf59)
Kul, tevekkül ettiği Rabbinin vereceği hükme de razı olur. Çünkü Rabbinin eşsiz hikmetini ve güzel tedbirini iyi bilmektedir. Allah Teala da bu meyanda buyurdu ki: "Allah onlardan razı oldu, onbır da O'ndan razı oldular". (Maide/119); "insanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını (kazanmak) amacıyla nefsini (Allah'a) satar". (bakara/107)
: Kul, razı olduğu Rabbini aynı zamanda sever ve O'na muhabbet besler. Çünkü O, kendisini bütün varlıkların üstünde tutmuş ve gördüğü nimetleri sayesinde O'nun kendisine yeteceğine inanmıştır. Görüldüğü üzere bu dokuz makam, birbirlerine bağlı tek bir makam gibidir. Bunun delili de, açık hak ve apaçık nuru ifade eden Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an-ı Kerim, heva yoluyla önünden, şeytanların tuzakları sebebiyle de ardından hiçbir batılın bulaşmadığı bir kaynaktır.
Sözkonusu dokuz makam, avam için İslam yolunda varolan beş temel esasa benzetilebilir. O beş esas da birbirleriyle irtibatlıdırlar. Havassın mukarrebun yolunda karşılaştıkları makamlar da işte böyledir. Kul, muhabbet makamından sonra yavaş yavaş rıza haline girer. Sonra da muhabbet makamında basamak basamak yükselir. Rıza halinin üstünde, bilinen bir makam bulunmadığı gibi, muhabbet makamının üstünde de vasfedilebilecek bir hal yoktur. Bunların her ikisi de marifeti icap ettirmektedir. Marifetin sonu ve aşina karargâhı ise, şu ayet-i kerimede belirtildiği üzere bizatihi Hak Teala'dır: "Muhakkak ki son (gidiş) Rabbine'dir". (Necm/42); "O gün karar yeri Rabbine'dir". (Kıyamet/12)
Rıza hali için bilinen bir son nokta yoktur. Çünkü perdenin ardındaki Hak Teala için 'son' sözkonusu değildir. Rıza, cennet ehlinin cennetteki ziyade mükafaatıdır. Muhabbetin de sonu yoktur. Çünkü o, sıfatlardan biridir. Sıfatlar için de herhangi bir 'son' sözkonusu değildir. Muhibbanm istekleri için de bir 'sınır' yoktur. Çünkü o, yakınlıktandır. O'na yakınlığın ise sınırı yoktur. Zira yakınlık Karib (el-Karib=Yakın) sıfatmdandır. Dolayısıyla O'na yakınlığın belli bir sınırı olamaz.
Müminler, muhabbette muhtelif makamlara yükselirler. Bu yükselme, Allah Teala'mn sıfatlardaki tecellilerine benzer. Rıza ehlinin bu makamdaki yükselişleri ise, müşahedelerindeki yüksekliğe bağlı olur. İlliyyun ehli, yükseklikteki iman nasiplerine bağlı olarak muhtelif noktalara ulaşırlar. Allah Teala buyurdu ki: "Eğer müminlerseniz, sizler üstünsünüz(ulusunuz)". (Al-i İmran/139)
Görüldüğü gibi Allah Teala müminlere ululukla ilgili sıfatlarından birtakım manaları bahsetmiştir. Ardından da onların nasiplerini sıfatlarıyla anlatmış ve şöyle buyurmuştur: "Hayır ebrârm (iyilik ehlinin) kitapları İlliyyin'dedir. İlliyyin'in ne olduğunu bilir misin?". (Mutaffifm/18-19) İlliyyun, ululuk ve yükseklik bakımından sonu ve sınırı olmayan mübalağa isimlerinden biridir. Bir görüşe göre, 'îlliyyûn' çoğul olup tekili olmayan bir isimdir.
Allah Teala 'Aliyy' olarak onları da yükseltmekte ve ebediyete kadar onlarla birlikte yükselip ululanmaktadır. Bu şekilde onlar da üstün ve ulu olmaktadırlar. Çünkü 'ulular ulusu' olan Hak Teala ile beraberdirler. Nitekim Allah Teala "Eğer müminlerseniz, sizler üstünsünüz (ulusunuz)". (Al-i İmran/139) buyurarak bunu teyid et-
önce varolan ilk rıza, tevekkül makamı olup hibbin hali de 'mahbub' halidir. Muhabbetten sonra olan ikinci rıza ise, marifet makamı olup hali de 'tevekkül' halidir. Muhabbet, makamların en değerlilerinden biri olup üstünde sadece dostluk (=hullet)) makamı vardır. Hullet makamı, hususi marifette ulaşi-lan bir makamdır. Bu makamda gaybi sırlara vakıf olunur ve kul\ Mahbub Teala'nm müşahedesine muttali olur. Bu da, Allah Tea-\ : la'nm muradı gereği, Zati iradesi ile ilminin bir kısmını halil\ (=dost) edindiği kuluna bildirmesi şeklinde olur. O'nun kadim ilmi;asla değişmez. ..
Hullet makamında gayb denizlerini görme ve kadimde olan sılara muttali olabilme sözkonusudur. Gelecek şeylerin sonuçları da bu kimselere bildirilebilir. Bu seviyedeki bir kul, kendi halini mü-kaşefe edip muhabbette makamına şahit göstererek kulların va lbili kaş racakları makamların bilgisine ulaşabilir.
b'eyazıd-ı Bestami ve Ebu Muhammed Sehl'in bu makama ulaş tıkları ve bu hal ile vasfedildikleri rivayet edilmiştir. Belhli iki zat; Şekik ve İbrahim b. Edhem'in de bu makamla ilgili birtakım mütalalarının bulunduğu söylenmiştir. Ebu'1-Feyz de bu yola girenlerdi dendir. O, bu makamda göreni dehşete düşüren birtakım hakikatlere, gözlerin nasıl değiştiğine ve ayne'l-yakin'in tahakkukuna şahit olmuştur. Bu makam, akıllarıyla hareket edenlerin kalplerinden perdelenmiştir. O, ruhları ile hareket eden kalplerin zirvelerin-
de istikrar bulmuştur. Nefs ruhtan ayrıldığı zaman kişi 'ruhani' olur. Onun ayrılışı, gecenin gündüzden çıkışı gibi huzura vesile olur. Akıl kalpten hâli kaldığı zaman 'rabbani' olur ve bütün^sıjon-tılar son bulur. Arif bu b ab da şöyle demiştir:
Hayatımda ey hayat kaynağım, Yakınlık çabalarımı uzak kılma, Nefsi ruhkan söküp çıkar da, Gider bütün sıkıntılarımı.
Söz sahiplerinin en güzeli Hak Teala şöyle buyurmuştur: "O'nun dilediği dışında ilminden hiçbir şeyi kuş atamazlar". (Bakara/255) Buradaki istisna, O'nun ilminin bir kısmına bazı kimseleri . muttali kılınabileceği hususunda zikredilmiştir. Anılan kimseler, Allah Teala'nm sıfatı gereği ve iradesi istikametinde bahşedeceği delici nur ve açık nur sayesinde bu ilme sahip olabileceklerdir.
Bu ise, tevhidi sırlardan olup ancak ayne'l-yakin ile açıklanabilecek bir ilimdir. Ona vakıf olan bir arif açıklamadıkça bu ilmi bilmemiz mümkün değildir. Allah Teala o kimseye lütufta bulunarak ilminin bir kısmını açıklamış olabilir. Bu durumda göz göze değer ve kalp lambasının içindeki ışık saçan yıldız aydınlatmaya başlar. Şeyh Ebu'l-Tîasan b. Salim'in (ra) bu yolda birtakım müşahede, mütalaa ve gaybi seyahetleriyle uhrevi gezintileri olmuştu. Maddi boyut, onun için ters dönerek maneviyat gözü açılmıştı. Mekan mefhumu ortadan kalkmış, Hak Teala'nm velilerinden bin tanesini görmüş ve onların her birinden bir ilim almıştı.
Onun ahir ete irtihalinden sonra bu yol kesintiye uğramış, izle-<ri silinmiş ve haberleri unutulmuştur. Bu yola ve onun ehline ne 1yaptığını en iyi bilen Allah Teala'dır. Acaba bu yol için yeni insan-Uar yaratarak onlara yolun karanlıklarını aydınlatır mı? Yoksa bu yolu ve ehlini tamamen ortadan kaldırarak ilm-i sabıkın karanlıklarında karanlık bir dalgaya sararak gizler mi? / Bu hususta bizim görüşümüz, İmamlar imamı Ali b. Ebi Talib'in / (kv) şu sözünde kendini bulmaktadır: O, hutbesinde kıyametin ko-l pusunu, cennet ve cehennem sakinlerinin ayrışmasına işaret ettikten sonra şöyle demiştir: Bundan sonra dünyaya ne yapacağını sadece Allah bilir. Bu, sırların sırrı olup Allah Teala onu enîrF sahibine tevdi etmiştir Hullet makamının üstünde peygamberlik derecesi dışında hiç-pir makam yoktur. Hullet makamı, avamın kalplerinden perdelen-liği gibi, havassın kalplerinden de perdelenmiştir. Bu makamı kanırma diye birşey sözkonusu değildir. Çünkü ona yetişip idrak etmek tamamen Allah'ın iradesiyledir. Bu makamdan nasip alamadığı için üzülmek de gerekmez.
Hullet makamı, her halükârda sevilen ve istenen bir makamdır. İlm-i Batın ye marifet ehlinden hiç kimsenin hullet ilmine dair birşey yazdığını veya Allah'ın Kitabı'nda onu isteyenler hakkında birşey bulunduğunu ne gördüm, ne de işittim. Bu makamla ilgili bil-. giler, hadislerdeki birtakım işaretler ve rivayetlerdeki birtakım kıvrıntılardan ibarettir. Hullet makamı hakkında konuşmak, sevilen bir harekettir. Ancak bu makam, Allah Teala'nın gizli Kitabı'na tevdi edilmiş , O'nun korunmuş hitabında saklanmış bir makamdır. O, Allah Teala'nın
- kalpler ve gözler hakkındaki ayetlerinin sırrına gömülmüştür. O, secde ve sır ehlini bu sırra muttali kılmıştır: "Ki onlar, göfierde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi de, açığa ^vurduklarınızı da bilmekte olan Allah'a secde etmesinler diye.."
(Neml/25)
Yine O, şöyle buyurmaktadır: "De ki: Onu göklerdeki ve yeryüzündeki sırrı bilen indirdi". (Furkan/6)
Hasan el-Basri (ra) 'hullet' makamıyla ilgili birtakım nakillerde [»t bulunmuştur. Bunlardan biri de şudur: Allah Teala, velilerinden bi-%k, rine şöyle vahyetmiştir: Ben, ancak zikrimden üşenmeyen, Ben'den başkasını önemsemeyen, yarattıklarımdan hiçbirini bana tercih et- meyen, ateşle dağlansa bile bunun acısını duymayan ve testereler- le doğransa testerenin derisine verdiği acıyı hissetmeyen kimseyi hulletime seçerim.
Halil İbrahim'den (as) şu söz rivayet edilmiştir: Allah için sevişin, O'nun için latif olun, harcayın ve samimi olun. Allah Teala'nın kullarından birini -İbrahim (as)- 'Halil' seçmesi bile O'nun kerem ve cömertliğini göstermez mi? Allah Teala'nın kullarına bahşettiği hullet, O'nun ziyade lütfü ve nimetinin bolluğundan başkası değildir.
Allah Teala, keramet sıfatı gereği onları, lütuf sıfatı gereği de yakınlarını bu makama ilhak etmiştir. Böylelikle onları, verdiği nimetin büyüklüğünden çok daha ileri bir tazime layık görmüş olur. Allah Teala geniş ve kerem sahibidir. En büyük lütuf da O'nundur. O, bir kulunu yükselttiğinde bütün sınırları aştırır. Kulunu alçalt-tığı zaman ise, sınırların bile altına indirir.
Cüneyd (ra) de bu makam hakkında bazı şeyler söylemiştir. Örneğin bir defasında ona 'Hullet' makamı sorulduğunda şu cevabı vermiştir: O, muhabbetin zirvesi olup çok kıymetli bir makamdır. Akılları kuşattığı gibi nefsleri de unutturur. O, Marifetullah'uı en üst noktasıdır. Yine o, bu makam hakkında şöyle demiştir: Kul, Allah Teala'nın kendisini sevdiğini bilerek şunu söyler: Üzerimdeki hakkın ve nezdindeki itibarım için.. Allah Teala da 'Bana olan sevgin için'buyurur.
işte onlar, Allah Teala'ya nazlanabilen, O'na ünsiyet kuran ve meclisini paylaşanlardır. Allah Teala, onlarla arasındaki mesafeyi kaldırmış, uzaklığı gidermiştir. Onların söyledikleri birtakım sözler, avam nezdinde küfür olarak nitelenebilir. Çünkü onlar, Allah \ Teala'nın kendilerini sevdiğini, O'nun nezdinde itibar ve mevki sa"-hibi olduklarını bilirler.
Jlemadan bir zat şöyle demiştir: "Allah Teala ile ünsiyet kuranlara gelince onların marifetlerine ulaşma yolu yoktur". Cüneyd-i Bağdadi'nin de bu mealde bir sözü vardır. Benzer anlamda başka bir söz de, Hakani Mukırri tarafından bana nakledilmişti. Bu sözü kendisinden rivayet etmiş olmasaydık, akıllara acıyarak onların halini açıklamazdık. el-Mücelli'nin dediği gibi:
Senin senanı açıklayıp şerhetsenı de, Seni kitapta kitaptan tenzih ederim.
Şeyhimiz Ebu Bekir b. el-Cela (ra), şeyhlerimizden biri olâh Ebu'l-Hasan b. Salim'e (ra) bir mektup yazarak gaybi sırlarla ilgili birtakım meseleleri sormuştu. İbni Salim mektubu gördüğünde yere fırlattı ve 'Bu soruların sahibi nerde?' diye sordu.
Mektup sahibinin Mekke'de olduğu söylenince şunu söyledi: Bunlara yazılı cevap veremem. O adama söyleyin, eğer cevap istiyorsa kendisi gelsin. Bu hadiseyi bana İbnul-Cela nakletmiş ve şöyle demişti: Bizim gizleyip şanını yücelttiğimiz hullet makamı, Allah Teala tarafından ancak bir makamda bulunan kula,.o madamla beraber verilir.
Buna göre ilk makam, hususi marifet makamı olmakta ve batini sıfatı açıklamak suretiyle ta'arrufun (tanışmanın) gerçekleşmesini temin etmektedir. Bundan sonra makam-ı mahbub olan hususi muhabbet makamı ona dahil olmaktadır. Kul, işte bu makamdan sonra 'Hullet1 makamına yükseltilmektedir ki o; gaybi sırlara Arş'uı balkonlarından ve Kuds çadırlarından göz atma makamıdır. -Buraya dek anlattıklarımızdan çıkarılacak esas şudur: Allah Teala, marifet makamlarını ancak arif olana nasip eder. Bu makamları, mahbub/sevilen makamında bulunanlara vermez. Muhib makamındaki kula, birtakım muhabbet makamlarını lütfedebilir. Ama 'Hullet' makamını ancak arif ve halil olanlara bahşeder. Kul, ta'arruf makamı ile muhabbet makamını birlikte hakettiği zaman kendisine yukarda anlattığımız hullet makamı verilebilir.
Bu, kainatta izhar edilebilecek hakikatlerin en yücesidir. Rivayete göre Allah Resulü (sav) ahirete irtihalinden üç gün önce halka hitap ederek şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki Allah Teala, -kendisini kasdederek- arkadaşınızı 'halil/dost1 edindi, tıpkı İbrahim'i halil/dost edindiği gibi". [34]
Görüldüğü üzere Allah Resulü (sav) muhabbet makamında iken hullet derecesine yükseltilmiştir. O, bundan önce de muhib/seven makamından mahbub/sevilen makamına nakledilmişti. Mahbub-luk makamında da seçilmekle taltif edilmişti. O, ilk makam hakkında şöyle buyurmuştur: "Muhakkak Allah Teala Musa'yı seçi-len/safiyy, beni ise sevüen/mahbub edinmiştir".
Şu halde ilahi lütfün başı seçme ya da hevadan arınıp saflaşmadır. Bu saflaşmadan sonra muhabbet, ardından mahbub sıfatıyla daha fazla bir lütuf gelmektedir. Bundan sonra ise kuvvet ve istivasından sonra yüceler yücesine yükselmiş, O'na iki yay mesafesi, hatta daha yakın olmuştu. Herşey ardında kalmış, O'nunla yüzyü-ze duruvermişti:
Hiç hatırlamadığım şeylerden olan oldu, Hayır zannet ve haber hakkında soru sorma.
Çünkü ilimler arasında sorulması yakışık almayan ilimler de fardır. Bunlar, alim açıklamadıkça ısrarla sorulmaması gereken ilimlerdir. Yukarıda gördüğümüz 'hullet' makamı da bu ilimlerdendir. Ancak belli bir oranda, açıklayan kimsenin takdir ettiği kadari açıklanır. O, gereken miktarını da Rabbfne saklar. Zira o, O'na haj lil olduğu gibi O da kendisine Karib yani yakındır. Hullet, sonuç itii barıyla mahbub derecesinde bir makam olup bu yoldaki mükafaati ların sonunu teşkil eder.
Bilindiği üzere mahbub makamı muhib makamının, o da heva-iiın bulanıklığından arınma yani 'safa' makamının üstündedir. Sii zin durumunuz da böyle olur ey okuyucu! Allah Teala size de 'safa} makamından sonra bir nasip, bir müşahede ve bir vecd verebiliri Yitirmek isteyene de nefsini yitirtir. Nübüvveti bol olan, marifete bağışı olandan daha hızlı gitmez. Çünkü Allah Teala, kendisine ve Resulü'ne (sav) itaat edenleri, peygamberlerin ve sıddıklarm sevi-! yesinde bir makama yükseltmiştir.!
Sladiklar, İsa'nın (as) nüzuluna kadar baki olacaklardır. Abdal olarak bilinen bu kimselerin dünya üzerindeki toplam sayıları üç yüzdür. Bunlar dışında Allah leala'nın takdir ettiği sayıda şehitler ve salihler vardır. Bu zümreler ise üç tabakadır. Hepsi de mukari rebun ve sâbikun/öne geçenler olarak tavsif edilirler.
Ancak bir sıddıkın imanı, bütün şehidlerin imanı miktarmda-dır. Bir salihin imanı ise, müslümanlarm avamından yüzbin kişinin imanına denktir. Hullette, haliller/dostlar dışında hiçbir ortak yoktur. Çünkü o, tek kişiye mahsus münferid bir haldir. Eğer ona! denk ve benzer bir makam ve kişi aransaydı, bu kesinlikle Ebu Bekr-i Sıddık (ra) olurdu.
Çünkü Allah Teala ona, diğer insanlara vermediği üç şey vermiş-j tir: Allah Resulü (sav) ona buyurdu ki: "Allah Teala sana, ümmetimden iman edenlerin tamamının imanı kadar iman verdi. Bana ise, Ademoğullanndan iman edenlerin tamamınınki kadar iman verdi"
Bu husustaki ikinci hadis-i şerif şöyledir: "Allah Teala'mn üç-! yüz ahlak esası vardır ki huzuruna bunlardan herhangi biri ve tevhid ile varan cennete girecektir. Bunun üzerine Ebu Bekir (ra) 'Ey Allah Resulü, bunlardan biri olsun bende var mı?' diye sordu. Allah Resulü (sav) de 'Sende hepsi var ey Ebu Bekr! Bunların Allah için en sevimlisi de cömertliktir' buyurdu".
Üçüncü hadis ise şöyledir: "Gökten sarkıtılmış bir terazi gördüm. Ümmetimle kefelere kondum ve onlardan ağır bastım. Sonra Ebu Bekir bir kefeye, ümmetim diğerine kondu. Ebu Bekir de onlara ağır bastı" [35] Görüldüğü gibi Allah Resulü (sav) ile Sıddık (ra) arasındaki tek fark peygamberlik derecesiydi. ..._.
Bugunkı Kütub da, imam olarak yedi büyüğün, kırk abdalın, yetmişlerin, üçyüze kadar hepsinin imamına denk bir imana sahiptir. O, Ebu Bekir-i Sıddık'm (ra) yerini tutan zattır. Ondan sonra üç büyük gelir ki onlar, üç Halife'nin abdalıdırlar. Sonra yedi abdal, ardından on abdal, ardından üçyüz onüç abdal gelir ki bunlar, En-sar ve Muhacirlerden olan Bedir ashabının (ra) abdallar Ebu~3ekir-i Sıddık (ra) sahip olduğu bu büyük makam ve dereceye rağmen 'hullet' makamında Allah Resulü'ne (sav) ortak olması uygun görülmemiştir. Oysa kardeşlik makamında O'na ortaklık uygun karşılanmış, hatta şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:
"Benim için Ali, Musa için Harun gibidir". Bu, kardeşlik (uhuvvet) makamıdır. Hullet makamının yalnız Allah Resulü'ne (sav) mahsus olması hakkında bir delil de şu hadis-i şeriftir:
"Eğer insanlardan birini halil/dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir'i dost edinirdim. Ama -kendini kasdederek- yoldaşınız Allah'ın halilidir [36] Hullet makamı, bire bir, ferd ferde bir ilişkidir. Ey akıl sahipleri, ibret alın. İbret alma, hitab-ı ilahi üzerinde düşünmeyle olur. Kendisine 'safa' halinden bir pay verilene, muhabbetten de bir pay verilmiş olur. Onun için muhabbetinin gücü kadar marifet söz-konusu olur. Marifetten de, marifeti mikdarmca pay alır.
Makamların temeli ve müşahedelerin mekanı olan asli marife-t£ gelince, ariflere göre bu, tek bir esastır. Çünkü marifete konu olan Hak Teala Bir'dir. Kendisinden bilgi alman kaynak da birdir. Ancak bu bilginin de bir alt, bir üst seviyesi vardır.
Müminlerin havassı, marifetin zirvesinde bulunurlar ki bu, rau-karrebun zümresinin makamlarını ifade eder. Müminlerin avamı ise, marifetin başında yer alırlar. Bu da, ebrâr ve ashab-ı yemin zümresinin makamlarından oluşur. Kişi Allah Teala'nın korkutucu sıfatlarına yönelmişse, korku ehlinden sayılır. Eğer O'nun ümid edilen ahlakına yönelmişse, o zaman da rica ve ümid ehlinden sayılır.
Fiillere ve mülke yönelmişse sabredenlerden ve şükredenlerden olur. Allah Teala'nın zati sıfatlarına yönelmişse o takdirde de, tevekkül ve muhabbet ehline katılmış olur. Nitekim bu meyanda Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. O halde hayır işlerine koşun". (Bakara/148) Denir ki, kişi sevdiği ile beraber hasredilir.
Bu çerçevede Allah Resulü'nün de (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kişi, sevdiği kimseyle beraberdir ve onun için umduğu vardır". [37] Başka bir hadis-i şerif de şöyledir: "Kişi hangi mertebe üzere Öldü ise, Kıyamet günü de o mertebe üzere hasredilir". [38]
Muhibbamn makamları Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiştir. Bunlar oniki makam olup beş tanesi hitab-ı ilahinin delaletinden ve akılların tefekküründen, yedi tanesi ise açık lafızlardan çıkmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de açık olarak zikredilen yedi makam şunlardır:
Allah Teala buyurdu ki:
"Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri sever ve O, çok arınanları da sever". (Bakara/222)
Allah Teala buyurdu ki:
"Allah, sabredenleri sever". (Al-i İmran/146)
Allah Teala buyurdu ki:
"Allah, şükredenleri ödüllendirir". (Al-i İmran/144)
Allah Teala buyurdu ki:
"Allah, takva sahiplerim sever". (Al-i İmran/76)
Allah Teala buyurdu ki:
"Allah, ihsan sahiplerini sever". (Bakara/195)
Allah Teala buyurdu ki:
"Allah, tevekkül edenleri sever". (Al-i İmran/159)
îlahi Kelam'm tefekkür edilmesi sayesinde çıkartılan makamlar ise şunlardır:
Tevhid: "Allah, kafirleri sevmez". (Al-i İmran/146) Adalet: "Allah, zulmedenleri sevmez". (Al-i İmran/57) İstikamet: "Allah, fasıkları doğru yola iletmez". (Maide/108) Tevazu: "Allah, büyüklenenleri sevmez". (Nahl/23) Ahde vefa: "Allah, ihanet edenleri sevmez". (Enfal/58) İşte bunlar, muhibban zümresinin muhtelif sınıflarım oluşturan kimselerdir. Bunların sıfatları da yakin makamlarını teşkil etmektedir. Bu makamlardan her birinde de birçok hal mevcuttur. Bu hallerden her biri de, birden fazla yolu/tariki ihtiva eder. Allah Teala'ya götüren bu yolların her birinde muhibban zümresinden bir cemaat bulunur. Bunların muhabbetleri, marifetleri oranındadır.
Marifetleri ise, Ma'ruf Teala'nın kendilerine tanınması/bilinmesi miktarındadır. Onların marifetleri, Allah Teala'nın onlara bildirdi-ğiyle (=ta'rîf) sınırlıdır. Onların nıarifetleriyle kasdedilen de şudur: Onlar, sahip oldukları yakini iman kadar marifet sahibi olurlar.
Yakini imanları ise, imanlarının saflık ve duruluğu miktarınca-dır. İmanları ise, Allah Teaia'nın onlara inayeti, lütfü ve onları tercih edişi oranındadır. Bunların ardında ise, yalnız Allah Teala tarafından bilinen gizli kader sırrı yatmaktadır.
Muhabbetin üstünde bilinen başka bir makam olmadığı gibi tevbenin altında da zikre değer bir 'hal' bulunmamaktadır. Makamların ilki tevbedir.
Kul, tevbe ile zulümden kurtulur. Zulüm, şirk hallerinden biridir. Allah Teala buyurdu ki: "Muhakkak şirk, çok ağır bir zulümdür". (Lokman/13); "İman eden ve imanlarına bir zulüm bulaştır-mayanlar var ya, işte onlar için (ahirette) bir emniyet vardır ve onlar hidayete ermişlerdir". (En'am/82) Bu smıftakilerin karşıtları hakkındaki ilahi hüküm de böylelikle kesinleşmiş olmaktadır. İki topluluktan hangisi güvenliğe daha layıktır? Elbette iman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar ahiretteki güvenli ikamete daha layıktırlar. Allah Teala buyurdu ki: "Her kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerdir". (Hucurat/11)
Görüldüğü üzere, zulmün sona ermesi, tevbenin başlangıcını oluşturmaktadır. Tevbenin sonu ise, muhabbetin başlangıcıdır.Muhabbetin sonu ise, marifetin başlangıcıdır. Ancak bu, çabasıyla marifet sahibi olanın marifeti yani marifet-i nıüte'arrifâir. Bu hususiyet, muhabbetin ilk mükafaatıdır.
Kulun marifet makamındaki nasibinin sonu ve tevhidin başlangıcı, şehadet ehlinin tevhididir. Tevhidin ise sonu yoktur.
Makamların ortası zühddür. Zühdün başı, nevanın sonudur. Zühdün sonu, ilmin başlangıcıdır. İlmin sonu ise, korkunun başlangıcıdır. Korkunun sonu da, muhabbetin başlangıcıdır. Bu, sevilen kulun yani mahbubun muhabbetidir.
Zalimin ne bir makamı, ne de kıymeti vardır. Kıymet ve itibarı olmayanın şefaat hakkı da olamaz. Şefaat hakkı olmayanın şeha-deti de olamaz. Şehadeti olmayanın yakini de olamaz. Böyle birinin ateşten kurtulma ümidi yoktur. Nitekim Allah Resulü (sav) bu me-yanda şöyle buyurmuştur: "Kalbinde zerre miktarı iman bulunanlar cehennemden çıkartılırlar". [39]"Cömertlik, yakini imanın gereklerindendir. Yakin sahibi cehenneme girmez".
Allah Teala da O'nun buyruklarından ulaştığımız bu bilgilerin açıklanması noktasında şöyle buyurmaktadır: "Zalimlere ahdim ulaşmaz". (Bakara/124) Bunu izah eden ikinci beyanında ise şöyle buyurmaktadır: "Rahman'm huzurunda ahit almış olanlardan başkaları şefaat edemezler". (Meryem/87)
Üçüncü beyanında bunu da açıklamaktadır: "O'ndan başka dua ettikleri şeyler, şefaat (gücün)e sahip değillerdir. Ancak hakka bilerek şahitlik edenler bunun dışındadır". (Zuhruf/86) O, rivayetin ardından ardından mükaşefe babında aynel yakin ile yapılan şahitliğin peşinden oluşan yakini vecd hakkında da şöyle buyurmaktadır: "ibrahim'e de işte bu şekilde göklerin ve yerin melekûtunu gösteririz ki yakin sahiplerinden olsun". (En'am/75) Ardından da şöyle buyurmuştur: "Sana kesin/yakini bir haber getirdim". (Neml/22)
Yakin, müşahededen sonra gerçekleştiği gibi, vecd de yakinin tahakkukundan sonra ortaya çıkar. Yakin, imanın hakikati ve kemalidir. Allah Resulü (sav) de bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Sabır imanın yarısıdır. Şükür imanın yarısıdır. Yakin ise imanın tamamıdır" [40] jZalimlere ahdim ulaşmaz" buyruğunun tefsirinde ahid yani 'söz' verilen şeyin itibar, şefaat, velayet, hatta imamet olduğu söylenmiştir. Oysa zalim biri takva sahiplerine imam olamaz. Çünkü ona tabi olan, müminlerden oluşmuş bir ümmettir. O, takva sahiplerinin imamı olamaz. Zira zalim biri, cehennem tehdidiyle yüzyüze ve kötü bir sonla karşı karşıya biridir. Şefaat etmesi bir yana, kendisi şefaata muhtaçtır. Kendisi perdelenmiş biri, diğer müslüman-lara nasıl şahit olabilir? En büyük Şahid'in buyruğunu işitmez misiniz? "Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanmayın". (İbrahim/42); "Zulmedenler, yakında nasıl bir inkılapla devrileceklerini göreceklerdir". (Şuara/227); "Yoksa cehennem sakinlerinden olursun. Bu da zalimlerin karşılığıdır". (Maide/29) Allah Teala bu ayetlerin ardından zulmü veciz bir şekilde tarif ederek şöyle buyurmuştur; "Kim de tevbe etmezse, işte onlar zalimlerdir". (Hucurat/11)
Tevbenin küçüğü, küçük zulümler arasında yeralan basit bir zulüm için yapılır. Tevbenin büyüğü ise, büyük zulümler arasında yeralan ağır bir zulüm için yapılır. Zulüm, bugün kalpteki karanlık iken yarın kıyamet günü karanlığı olacaktır.
Tevbe, kulu zulüm dairesinden çıkarır. Zulümden kurtulan kul, Allah Teala'mn ahdinin değişik mertebelerinden birine dahil olur. Bu ahdin gözetiminde de kendini düzeltecek amellerde bulunur. Allah Teala kendilerini İslah edenlerin ecrini zayi etmeyecektir. O müfsitlerin amellerini de düzeltmeyecektir.
Heva ile ifsad ettiğini tevbe ile İslah eden kul, Allah Teala tarafından salih amellere sevkedilecektir. Çünkü o, durumunu düzeltmiş biridir. Salih ameller işledikçe de, salihler zümresine dahil edilecektir. O artık fazilet sahibi bir kuldur. Allah Teala buyurdu ki: "O, her fazilet sahibine faziletinin (karşılığını) verecektir". (Hud/3) O, bu husustaki ilk beyanında şöyle buyurmaktadır: "İnanıp salih ameller işleyenleri salihler arasına sokarız". (Ankebut/9)
Allah Teala salih kulunu veli edinir. Veli edindiği kulunu da ilim sahibi kılar, onu bağışlar, Zat'ını ona açar, günahlardan uzak tutarak sever. Artık ona O yeter. Onu himaye ve gözetimi altına almış, korumasını üstlenmiştir. Böyle birinin zahiri hali, günahtan ve hevadan sakınma olur. En ulvi hali ise, Mevla'sının nasip ettiği şekilde aynel yakin ile müşahedede bulunmaktır.
Zulme saparak zulüm kazanan kimse, şeytanın dostu olur. Allah Teala, şeytanı dost edinenden elbette yüz çevirir. Allah Teala'mn yüz çevirdiği kimse fesada düşer. Fesada düşen kimse de, Yüce Allah'ın kopartılmasını istemediği bağları kopartır. Bu bağları kopartan da, hak yoldan uzaklaştırılır.
Bu yoldan uzaklaştırılan ise, lanetlenir ve kovulur. Kovulan kişi, kör ve sağır olur. O artık, hevasmın tesiriyle görmez ve işitmez biri olmuştur. Kör biri, herşeyi gören Rabbi'ne nasıl şahit olabilir? Sağır biri, herşeyi işiten Rabbi'nin hitabını nasıl işitebilir? Böyle biri O'nun hitabını nasıl tefekkür edebilir? Onun kalbi kilitlenmiştir. Onun bütün tasası nevalarını tatmine yönelmiş, kapılar açan ve herşeyi bilen Hak Teala ona sırt çevirmiştir.
İşte Allah Teala'mn şu buyruğunun ifade edilene ulaştırılmasından çıkan anlam budur: "İşte kazandıkları (günahlardan) ötürü, zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız". (En'am/129); "Demek işbaşına gelecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkarmanız, (akrabalık) bağlarını koparmanız sizden umulur değil mi?" (Muhammed/22)
Tevbe eden için muhabbet makamının başında bir hal sözkonu-sudur. Tevbekâr için muhabbetin hakikatinde de bir makam bulunur. İnsanlar, tevbede muhtelif makamlara sahip olurlar. Bunun sebebi, hevada farklı derecelerde bulunmalarıdır. Onlar, muhabbette de sıfatları müşahedelerine göre derece derecedir.
Sıfatların manalarından herhangi birine yönelen, onlardan bir güzelliğe sahip olmuş olur. Bu, kalplerdeki imanın güzelliklerinden sayılmıştır. Ahirette de yüzlerin güzellikleri bunlara bağlı olacak ve Allah Teala'mn iradesi, onlara bugün sahip olduklarını orada da sahip kılma yönünde hüküm verecektir. Herşeyden münezzeh olanın iradesinden doğan kudreti emsalsizdir. O, ilim ve rahmet olarak herşeyi kuşatmıştır.
Her kul, sınandığı heva oranında mücahede etmek durumundadır. Onun için varolacak muhabbet-i ilahi de, sahih olan tevbesi kadardır. Ona keşfedilen müşahedenin gücü, mücahedenin bir kısmını düşürdüğü gibi şahitliği de mücahedenin acılarını kısmen uzaklaştırır. Böylelikle kulun bela ve musibetleri hafifletilmiş, şahitliği yakini kılınmış olur. Yakin teyid edilmiştir. ^
Bütün bunlar, Hak Teala'nın güzel yardımları ve mükemmel ni-metlerindendir. Buna mazhar olanlar da, Allah Teala'nın kendilerine nimet bahşettiği peygamberler, sıddıklar ve şehitlerdir. Allah Resuîü'nün (sav) bunlar hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala'nın yarattıkları arasında kıskandığı kulları, vardır. Onlara rahmetiyie gider ve kendilerini afiyetinin gölgesinde kılarak savaş ve musibetten muhafaza eder. Onları afiyette yaşatıp cennete de afiyette sokar. İşte onlar, fitnelerin, karanlık gecenin parçaları gibi üzerlerine yürüdüğü zaman bunlardan uzak tutulan kullardır".
Bütün bunlardan çıkartılması gereken şudur: Kul için en faziletlisi; Rabbini hali miktarmca bilmesi, haddini aşmaması, makamında dürüst olması, her türlü hareket ve sükununda yapmacık-lıktan uzak durmasıdır. Bu, kulun muradına ulaşmasını daha hızlandırıcı ve ümid ettiğine kavuşmasını çabuklaştmcıdır.
Alimlerin ilmi, kendini bilme noktasında hiçbir şey ifade etmez. O, onların ilimlerinden sorumlu tutulmayacağı gibi onlar da onun ilminden mesul olmayacaklardır. Bu öyle bir yoldur ki sermayesi dürüstlük, azığı sabır ve gıdası takvadır. Dürüst olmayan, hiçbir kâr sağlayamaz. Sabır azığını düzmeyen, bu yoldan ihraç edilir. Takva ile beslenmeyen ise, helak olur.
Zerre miktarı dürüstlük, miskal ağırlığınca amelden daha faydalıdır. Zerre miktarı sabır da, miskal ağırlığınca amelden daha yararlıdır. Aynı şekilde zerre miktarı takva, miskal ağırlığınca imandan daha faydalıdır. Zan, hakikat adına hiçbirşey ifade etmez. Allah Teala farzları eda etmesi ve haramlardan sakınması karşılığında kula yakin makamlarından bir makam nasip eder.
Bu makam sayesinde de onu illiyyuna yükseltir. Belki bunlar ile kendisine abdal zümresinin sevabını da nasip edebilir. Herşey yaptıkları ve terkettiklerinde yalnız Allah rızasını gözetmesine bağlıdır. Abdal sevabına nail olmak için onların yoluna girmek veya onlardan birini tanımak şart değildir.
Allah Teala, sayesinde dost edindiği yakini imanın hürmetine kulunu başka makamlara nakledebilir. Bu nakilden dolayı onun için hiçbir endişe duymaz. Çünkü nakil, kulun değişik hallerde yer değiştirmesini zaruri kılar. Müşahede, ona bir takım fiillerin icra edilmesini hükmeder. Allah Teala, kulunun kendi Zatı'na yönelik hüsnü zannını, ümit ve istekliliğini dikkate alarak kendisini bütün yüksek derecelere ulaştırabilir.
Yakini imanı güzel olduktan sonra, sırf bir ahlakı sebebiyle onu sıddıklar mertebesine yükseltmesi mümkündür. Kendisi için ter-kettiği veya Zatı'm tercih ederek sahiplendiği bir şey sebebiyle onu şehitler derecesine de yükseltebilir. Çünkü O, çok bağışlayıcı ve şükre layık olandır.
Kul için en zararlı şey, Allah Teala'yı layıkıyla bilmemektir. Örneğin dokuz tane büyük günah işleyen bir kul, sırf Allah rızası için onuncuyu terkedebilir. Terkettiği bu günah, diğer dokuzunun karşısında, dağın yanındaki bir zerre kadar da olabilir. Ama Allah Teala, kulunun rızasını gözettiği andaki haline bakar ve bu bakış, o dokuz günahın oluşturduğu dağı yerle bir eder. Allah Teala, kulun sıfatlarından birini güzel bulur ve insanların onu niteledikleri yüz çirkin sıfatı boşa çıkanverir.
İşte bu hakikatleri iyi düşünün! Hiç kimse Rabbinin lütfundan ümidini kesmesin. O'nun ipini asla bırakmasın. O'nu tanıdıktan sonra daima ümitvâr olsun. Çünkü O, Kerim ve Rahim'dir. Hiçbir kul, O'nun rahmet kapısından ayrılmasın. Ayrılsa da O'nun avlusundan uzaklaşmasın. Şahsi sıfatlan gereği O'nun avlusundan uzak düşse bile O'na sevdiği şeylerle yaklaşma özlemini asla yitirmesin. Allah Teala'nın huzurunda, O'nun çirkin gördüğü fiilleri işleyerek Ölçüyü aşsa ve yalnızlık hissine kapılsa bile ümidini kaybetmesin.
Allah Teala, kullarının her zaman bu şuurda olmalarını emretmiştir. Kullar bu hakikati gördüklerinde şunu anlarlar: Allah Teala onların bilgi ve marifet sahibi olmalarını ve bunun ardından amelde bulunmalarını istemektedir. Maruf olan Hak Teala, keremi çok bol, rahmeti çok geniş olandır. O, en büyük lütuf sahibidir. Kula marifet nasip edilmişse hiçbir şey buna mani olamaz. Mani olunduğu şeyler de kendisine zarar vermez. Ama marifetten mahrum kılmmışsa, ona hiçbir şey verilmiş olmaz. Kendisine verilen dünyalıkların da hiçbir faydasını göremez.
Sevilen şeyler kimi zaman karışabilir. Nimete duyulan sevgi, nimet sahibine duyulan sevgiye karışabildiği gibi, nefse duyulan sevgi de Hâlık'a duyulan sevgiye karışabilir. Ayne'l-yakin mertebesine ulaşmamış muhibbanm avam kesimi için de bu endişe geçerlidir. Bu durumdaki bir kul, nimetleri sevdiği halde nimet vereni sevdiği zannına kapılabilir.
Bunun emaresi ise, kulun dünyevi varlığa meyletmesi, varlıkla şımarması, huzur ve rahatı nevasının isteklerinde bulmasıdır. Allah Teala, onun bu halini kendisine ölümünden önce açıklayabilir. Ama halini gizlemesi ve ahiretteki buluşmaya dek sırrını ifşa etmemesi de mümkündür. Bu durumda kendisine aynıyla mukabele edecek ve sevap bahşedecektir
Muhabbetin bu şekilde ayrışması, ancak yakin sahiplerinin kalplerinde mümkün olabilir. Bunlar; delici bir nur, keskin bir ilim, tevhidi bir göz ve kayyumiyet delilinden kaynaklanan safi bir yaki-ne sahip kılınmış kimselerdir. Çünkü bu, gaybi sıfatların müşahedesinden ve melekûtî fiilerin gözlenmesinden kazanılmış bir melekedir. Allah Teala'mn takva sahibi müminlere vaadettiği ayrıştırma melekesi işte budur.
O bunu teyid ederek şöyle buyurmuştur: "Ey İman edenler, Allah'tan korkarsanız O size iyi ile kötüyü ayırdedici bir meleke verir". (Enfal/29) Ayetin tefsirinde takva sahiplerine verilen bu melekenin, şüphelerin giderilmesini sağlayan bir nur olduğu söylenmiştir. Bu, aynı zamanda takva ehline taahhüt edilen bir çıkış ve yoldur. O, bu meyanda şöyle buyurmuştur: "Her kim Allah'tan korkar-sa (Allah) ona bir çıkış yaratır". (Talak/22) Bu ayetin tefsirinde ise, insanlar için sıkıntı oluşturan herşeyde onlar için bir çıkış kapısı varedildiği söylenmiştir.
Tevhidin esaslarını nazar ehlinin delillerinden ayrıştırmak, sıkıntıların en büyüğü olduğu gibi 'farklılıkta cem'e' şahit olmak veya 'fenada bekayı' görebilmek de sırların en gizlisidir. Duyulanları garip bir şekilde şerhetmek, onu duyanların çoğunluğu tarafından yadırganacak bir husustur. Ama marifet ilminden bir nasibe ulaşanlar, burada sembolik olarak anlattıklarımızı anlayacaklardır. Çünkü üstünü örterek zikrettiğimiz hakikatler onlara açıklanmaktadır.
Şu var ki insan kalbine iki şeyden biri hakim olur. Allah Tea-la'yı sıfatları müşahede etmek suretiyle seven havassın muhabbetleri asla değişmeyecek bir kalp ve vecdle olur. Onlar Habib Teala'ya
kavuşuncaya kadar bu hal üzere sabit kılınırlar. Onlar Rablerine, ta'zim, muhabbet, iclal ve ululama üzere kulluk edenlerdir.
Mukarrebun, mahbublar, korku ehli, amel ehli, tevekkül ehli ve I rıza ehli bu kimseler arasında bulunurlar. Bu, en yüce makam ve bu makama sahip olanlar da en üsttekilerdir. Avam ise Allah Tea-la'yı fiili vecdler olan nimet, ihsan, lütuf ve kudret sıfatlarının te-zahürleriyle severler. Onların sevgisi, yaşadıkları sıhhat ve afiyete bağlıdır. Sevgilerinin bir sebebi de, Allah Teala'mn Zatı'na dair olarak kendilerine bildirdiği birtakım sıfatlardır.
Onlar Allah Teala'ya arzu, alışkanlık ve ihtiyaç yoluyla hizmet ederler. O'nu bazı çıkar ve ihtiyaçları temin etmek, sahip olduğu mülkünden istifade etmek için severler. Bunların muhabbeti ise, hükümlerin değişimine bağlı olarak değişiklik arzeder. Bunlar ne ihlas, ne de zühdün hakikatine ermemiş kimselerdir.
Nefslerine hakim olan heva, onları Allah Teala'ya ihlastan alıkoymuş, O'nun evsahipliğinden uzaklaştırmıştır. Bunlar da buj kimselerin kendi sıfatlarından kaynaklanan sonuçlardır. Onların j sevgisi, kalbin çevresinde dolanır. Çünkü uğruna sevdikleri fiillerin değişimi halinde duyguları da değişecektir. Zorluk ve sıkıntılarla karşılaştıklarında sevgilerinin yerini başka duygular alacaktır. Müridler, amel ehli, rica ehli, tevbekârlar ve ashab-ı yemin bunlar arasında yeralan zümrelerdir.
Ariflerden biri şöyle demiştir: Bir bedel karşılığı olan sevgi, o bedel ortadan kalktığında kaybolur. Muhibban arasında öyleleri vardır ki bulundukları makamdaki hallerini görmüş, muhabbet ve müşahedelerinin eksikliğini itiraf ederek bundan dolayı tevbe ve istiğfarda bulunmuşlardır.
Kimileri de, derecelerinin eksikliği ve yakini imanlarının zayıflığı sebebiyle bulundukları hali görememişlerdir. Böylelerinin sevgisi, Zat ile ilişik sıfatlardan kaynaklandığı gibi üzerlerindeki perdenin kaldırılması durumunda hallerinin değişmesinden de korkulur. Çünkü onlar imtihan, aldanış, kapalılık ve şüphe içinde tuzağa ve helake düşme yolundadırlar.
Ancak Rablerinden bir rahmetin yetişmesi halinde, bulundukları makamda hadlerini bilmeleri mümkün olabilecektir. Bu durumda Allah Teala da onlara merhamet edecek ve kendilerini affedilenler zümresine dahil edecektir. Dünyada olduğu gibi ahirette de kusurlarını örtecek ve her iki yurtta da kendilerini bu şekilde karşılayacaktır.
Yukarıda belirttiğimiz hususlar, sıdk sahibi muhibbanm bir kesimini yaşadıkları endişelerdir. Çünkü sevginin bu türü, görünen değil gösterilen bir sevgidir. Bu sevgiye sahip olanlar sürekli çalkantı ve aldanış içindedirler.
Fiiller sebebiyle muhabbet duyanlar da iki kısma ayrılırlar.
Bunların ilki, Allah Teala'yı fiilleri sebebiyle sevenlerden oluşur. Bunlar, o fiilleri Allah Teala'dan bilen, mücahede yolunda çaba sarferederek -en azından- halleri üzerinde kalabilmek için sevgilerini ayıklamaya çalışan kimselerdir. İki sınıftan üstte olanlar da bunlardır. Bunların muhabbeti, ahiret ehlinin avamına mahsus bir muhabbettir. Ahiret ehli, bu fiillerden başkasını görmeyen ve başkasını da talep etmeyen kullardır.
ikinci kısımdakiler ise, maruz kaldığı fiiller sürekli değişim gösteren kimselerden oluşur. Bu fiiller onları alışkanlık dairesinden çıkardığı gibi sürekli imtihana maruz kalırlar. Mal ve can bakımından eksikliğe itilerek gerçek sıfatları ortaya çıkarılan bu kimseler, Allah Teala'nın takdirini Öfke ve can sıkıntısıyla karşılarlar. İşte bunlar, sevgi iddialarının asılsızlığı herkese ifşa edilen kimselerdir. Allah Teala, önceden örttüğü bu kimselerin kusurlarını herkese göstermiştir. Bunların muhibban arasında zerre miktarı ağırlığı bulunmaz. Bu sınıfa girenler, ehl-i dünya olarak bilinirler. Onlar, dünya için çabalayıp duran ve devamlı dünyalık peşinde koşanlardır,
Cüneyd-i Bağdadi'ye (ra) muhabbet hakkında bir soru sorulmuştu. O, şöyle karşılık verdi: Muhabbet konusunda insanlar avam ve havas olmak üzere ikiye ayrılır. Avam, O'nun ihsanlarının sürekliliğini ve nimetlerinin çokluğunu bilmeleri sebebiyle Allah Teala'ya muhabbet duyar. Bu nimet ve ihsanlar karşısında, O'nu razı etmeye çalışmaktan başka birşey yapamazlar. Ama onların muhabbeti, nimet ve ihsanların azlık veya çokluğuna bağlı olarak artar veya eksilir.
Havassa gelince, onlar muhabbet-i ilahi'ye yüce bir kader, kudret, ilim, hikmet ve mülkün yegane sahibi sayesinde nail olmuşlardır. Onlar Rablerinin kemal sıfatlarını ve güzel isimlerini hakkıyla
bildiklerinde, O'na muhabbetten kendilerini alamazlar. Çünkü bu bilgileri sayesinde, Hak Teala'yı sevmek, üzerlerinde bir hak haline gelmiştir.
O'nun bütün nimetleri kendilerinden alınsa dahi, sahip oldukları marifet sebebiyle O'nun bu muhabbete ehil olduğunu iyi bilirler. Halk içinde öyle kimseler vardır ki bunlar, nevalarını veya Allah düşmanı İblis'i severler. Bu kimseler, cehaletlerinin ve aldan-mışlıklarının derinliği sebebiyle Allah Teala'ya muhabbet beslediklerini iddia edebilirler.
Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Ebu Muhammed, 'her kimsenin bir dostu vardır1 sözü sebebiyle kınanmıştı. Kendisine, 'Böyle birinin Allah Teala'nın habibi olmayabileceğini' söylediğimde kulağıma eğilerek şöyle dedi: Böyle biri ya mümin veya münafıktır. Eğer mümin ise, Allah Teala'nın habibi olur. Eğer münafık ise, o zaman da İblis'in habibi olur.
Heva muhabbetinin tezahürlerinden biri de, nefsi nazların arzu ettiği şeyleri, kendisine ahirette vadedüen mükafaatlara tercih etmesi, bunlara duyulan muhabbeti Allah Teala'nın muhabbetine yeğlemesidir. Çünkü onun karakteri, heva sevgisi ve hakkı sevmeme üzerine şekillenmiştir. O, kötülüğü emredici, hayır olarak ortaya çıkanı da yalanlayıcı bir nefistir.
Yüce Allah buyurdu ki: "Umulur ki birşeyden hoşlanmazsınız da o sizin için daha hayırlıdır. Ve umulur ki birşeyi seversiniz de o sizin için kötüdür". (Bakara/216) Yüce Allah bu ayet-i kerimede sevgiyi kötülükle birlikte zikrederken hoşlanmamayı da iyilikle birlikte zikretmiştir.
Araplar nefsi 'Küzebe' olarak anarlardı. 'Küzebe', çok yalan söyleyen anlamında mübalağalı ism-i fail sigasıdır. Bunun bir benzerini Hümeze suresinde görmekteyiz: "Vay haline çok ayıplayıp arkadan konuşanın". (Hümeze/1) Buradaki 'Hümeze' kelimesi de, insanları çok ayıplayıp arkalarından konuşan anlamına gelmektedir.
Allah Teala nefsi de, sürekli kötülüğü emretmesi sebebiyle mübalağa sigasıyla tavsif ederek şöyle buyurmuştur: "Sürekli kötülüğü emreden(nefs)". (Yusuf/53) Bunun anlamı da, sürekli ve sıklıkla kötülüğe yol açacak işleri telkin eden şeklindedir. Kötülüğün emretme halinin sık tekrarı, nefsin bu şekilde tavsifine neden olmuştur.
İnsanın düşmanı olan İblis'in sevgisinin en bariz tezahürleri, onunla aynı düşüncede olmak ve ona itaatkâr olmaktır. Bu, Allah Teala'yı sevmemeyi ve O'na muhalefet etmeyi gerektiren bir haldir. Bu tür bir insanın karakteri, Allah Teala'mn istediğinin zıddım yapma yönünde şekillenmiştir. Allah Teala ise, İblis'in yapılmasını istediği şeylerin zıddınm yapılmasından hoşlanmaktadır. Bu, Yüce Allah'ın bizler için hazırlamış olduğu bir imtihan ortamından başka bir şey değildir.
Şunu iyi bilin ki Allah Teala'mn size vermiş olduğu az bir iman, sıhhatli bir tevhid ile size nasip etmiş olduğu az bir ihlas, sıdk ve güzel amel, size göstermiş ve bildirmiş olduğu birçok şeyden daha yararlı ve hayırlıdır. Sizin için gördükleriniz içinde ancak talep ettikleriniz ve elinizle kazandıklarınız, mücadele yoluyla ele geçirip sahip olduklarınız vardır. Ama uğrunda mücadele etmediğiniz ve kazanamadığınız şey, sizden başkaları içindir.
Siz gökyüzünü görebilir, ama onu elde edemezsiniz. Çünkü o, emrine verildiği varlıkların hayat alanıdır. Sizden başkalarına ait olan şeyleri görürsünüz, ama bunların size bir faydası olmaz ve sizi onlara muhtariyetten müstağni kılmaz. Onlar, emrine verildikleri kimselere aittir ve onları müstağni kılar. Halk içinde öyle kimseler vardır ki, kendisine gösterilen şeylerin hibe olduğunu, gördüğü ve tanıdığı şeylerin kendisine ait olabileceği ve ona malik olduğu vehmine kapılırlar.
İnsanın içinden geçen binlerce hatır vardır ki bunların tamamından bir 'hal' çıkmayacağı gibi bin 'hal'den ancak bir makama ulaşılabilir. Makam, ancak sebat ve devamlılık arzeden bir konumdur. Zihinden geçen hatırlar ise, gökyüzünden akıp giden bulutlar gibidir. Atasözünde de söylendiği gibi, Yaz bulutu, hafif bir rüzgarla dağılıp gider. İnsanın yaşadığı haller de zamanlara benzer. Mesela her sene içinde dört mevsim vardır: Yaz, kış, ilkbahar ve sonbahar.
Allah Teala'mn bahşettiği hibeler, kalplerde yereden müşahedeler, amellerin gerçekleştirdiği mücadeleler şeklinde kendini gösterir. Bunlar da, insanda hususi bir ilmin, Allah'ı razı edecek bir ahlakın, yüce bir halin, salihlerin veya müttakilerin ahlakından güzel bir sıfatın, ariflerin ilimlerinden veya mukarrebunun mülahazalarından birinin tahakkuk etmesini temin eder.
Bu ilim hakkında konuşmak, ancak ona dair bir müşahedesi olan kimsenin hakkıdır. Kudret ve tevhid ilimleri hakkında bir bili giye sahip olunmalıdır. Ya da amellerin getirileri, hallerin intikali dünyaya değer vermeme ve ahiret peşinde koşma bakımından bir nasibe sahip olunmalıdır. Kulun ilmi, vaaz ve iyiliğe özendirme baj bmdan ise, bütün bunların da tevbekârlıktan sonra, istikamet haliyle birlikte, ehli sünnet ve cemaatin ilimlerini, usul ilmini ve hadis ilimlerini mükemmel bir şekilde bihnesiyle mümkündür. Aks:, takdirde üzerine vazife olmayan bir işe girişmiş olur.
Bunun dışında kalan davranışlar, öyle imiş gibi görünme ve yapmacıklıktan ibarettir. İçi boş işaretlerle yapılan sun'i beyanlaf nn tamamı, dünya zineti ve heva zinetinden başkası değildir. Söz^ konusu makamı temenni etmek de böyledir. Temenni, akim bu yönde bir zanna kapılmasıveya nefsin bunu vehmetmesinden kaynaklanır. Bunun takdiri vehme ait olduğu gibi, lanetli şeytanın verdir ği vesveseler de olabilir. Bütün bunlar imanın neticesi olmadığı gibi, yakin ilmi ile de kesinlikle alakasızdır.
Bunlar, şeytanların fısıltılarından ve hatırlara getirdikleri yanlış fikirlerden başka birşey değildir. Çünkü bu, günahların çoğalmasından kaynaklanan kalp hastalıklarından biridir. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Tıbbı bilmediği halde tedaviye kalkışıp kişinin ölümüne neden olan kimse, tazminat vermekle mükelleftir". [41]
Aynı şekilde insanlara da onları zehirleyecek biçimde konuşan kimse, onların katili olur. Zahiri görünümle bu tür davrananlar, sayılmayacak kadar kimsenin aldanmasına yol açarlar, i Hakiki şekliyle ortaya çıkma hali ise halk içinde görülmeyecek kadar azdır. Allah Teala, mülkünün hazinesinden dilediklerini diller ve uzuvlar vasıtasıyla açığa çıkarır. Bunlar, yeryüzünün hazinelerinden olup yeryüzünün mülkünde olduğu gibi bunlarda da tedbir ve hikmet mevcuttur. Sözkonusu hazineler, zahir ilimlerdir.
Bu ilimler, Allah Teala'nm yeryüzündeki kulları üzerindeki hüccetleridir. O, melekût hazinelerini ise dilediği kullarına izhar eder. Bu hazineler, kalpler, basiretler, hazineler ve azıklar olarak tecelli eder. İşte bunlar, melekût hazineleri gibidir ki onlar da se-mavatm hazinelerindendir.
Onlarda da semavatta olduğu gibi ayetler ve takdir mevcuttur. Bu hazinelerin ilimleri, yakin ilmi kapsamına girer ki bu, ilm-i ba-tın'dır. Allah Teala, bu ilmi ancak sevdiği kullarına mahsus kılar. O'nun bu ilmi nasip ettiği havas kulları, yakın kılınmış veli kullarıdır. Hüküm ancak Allah'a aittir ve O hükmüne hiç kimseyi ortak etmez. Rahmetini dilediği kuluna bahşeder. Güç ve hareket yalnız yüceler yücesi Allah'ın kudretindedir. Dokuz yakin makamının sonuncusu olan 'muhabbet' makamının şerhi de bu şekilde tamamlanmış oldu. [42]
[1] Tirmizî, Kıyamet/60
[2] Buhârî, Mezalim/4, İkrah/7; Tirmizî, Fiten/68; Dârimî,
Rikak/40; İbni Hanbel, 111/99, 201.
[3] Tirmizî, Da'avat/79.
[4] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz
Yayıncılık: 3/ 108-120.
[5] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz
Yayıncılık: 3/ 120-122.
[6] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz
Yayıncılık: 3/ 1123-125.
[7] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz
Yayıncılık: 3/ 125-131.
[8] Benzer hadisler için b. Buhârî, İman/37; Müslim,
İman/l, 5-7; Ebu Davûd, Sünnet/16;Tirmizî, İman/4; Nesa'î, îman/5, 6; İbni
Mâce, Mukaddime/9
[9] Benzer hadisler için b. Buhârî, İman/37; Müslim,
İman/l, 5-7; Ebu Davûd, Sünnet/16;Tirmizî, İman/4; Nesa'î, îman/5, 6; İbni
Mâce, Mukaddime/9.
[10] Tirmizî, Zühd/35; İbni Mâce, Zühd/4; İbni Hanbel,
V/255, VI/19
[11] Buhârî, isti'zan/10, Nikah/67; Ebu Davûd, Vitr/32,
Edeb/1; Tirmizî, Birr/69; îbni Hanbel, 111/101, 124, 159, 168, 174, 195, 196,
200, 209, 227, 231, 255, 256
[12] ibniHanbel, 11/630
[13] Tirmizî, Kıyamet/58
[14] Benzer bir hadis için b. Buhârî, îman/1.
[15] Buhârî, Edeb/96; Müslim, Birr/165; Tirmizî, Zühd/5O,
Da'avat/98; Dârimî, Rikak/71; îb-ni Hanbel, 1/393, III/104, 110, 159, 165, 167,
168, 172, 178, 192, 198.
[16] Tirmizî, Kıyamet/58.
[17] Buhârî, Ahkam/3, İlim/15, Zekat/5, İ'tisam/13; Müslim,
Müsafırun/268; İbni Mâce, Zühd/22; İbni Hanbel, 1/385, 432.
[18] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz
Yayıncılık: 3/ 132-167.
[19] Benzer bir hadis için b. İbni Hanbel, III/235, 104
[20] İbni Mâce, Zühd/30
[21] İbni Hanbel, 1/387
[22] Nesa'î, îman/2-4; tbni Mâce, Fiten/23; İbni Hanbel,
IV/11
[23] Buhârî, İman/8, Eyman/3; Müslim, İman/69, 70; Nesa'î,
İman/19; İbni Mâce, Mukaddime/9; İbni Hanbel, III/177, 207, 275, 278, IV/336.
[24] Tirmizî, Menakıb/31
[25] Tirmizî, Da'avat/4; İbni Hanbel, IV/188, 190.
[26] ibni Hanbel, 111/68, 71.
[27] Benzer bir hadis için b. İbni Hanbel, 111/76
[28] Tirmizî, Dua/128
[29] Buhârî, Rikak/41; Müslim, Zikir/14, 16-18; Tirmizî,
Cenaiz/67, Zühd/6; Nesa'î, Cenaız/lO, İbni Mâce, Zühd/31; Dâiimî, Rikak/43;
İbni Hanbel, 11/313, 346.
[30] Buhârî, Rikak/38; İbni Hanbel, VI/256.
[31] Benzer bir hadis için b. îbni Mâce, Zühd/1.
[32] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz
Yayıncılık: 3/ 167-193.
[33] Buhârî, Edeb/44; Müslim, Eyman/38, 40
[34] İbni Mâce, Mukaddhne/11; Tinnizî, Menakıb/14; İbni
Hanbel, 1/377, 389, 395, 408-4410
[35] İbnİ Hanbel, V/44, 50
[36] Buharı, Salat/80, Menakıbu'l-Ensar/45,
Fazailü's-Sahabe/3, 5, Feraiz/9; Müslim, Mesa-
cid/28;
Fazailü's-Sahabe/2-7; Tirmizî, Menakıb/14-16; İbni Mâce, Mukaddime/11; Dârimî,
Feraiz/11; İbni Hanbel,
1/270, 359, 111/18, 478, IV/4, 5, 212.
[37] Buhârî, Edeb/96; Müslim, Birr/165; Tirmizî, Zühd/50,
Da'avat/98; Dârimî, Rikak/71; İbni Hanbel, 1/292, III/104, 110, 159, 165, 167,
168.
[38] İbni Hanbel, VI/19, 20
[39] Buhârî, Tevhid/24, 36; Müslim, İman/147, 149, 185;
Tirmizî, Birr/61; Nesa'î İman/18" İb-ni Hanbel, 1/296, 416,11/166,111/93.
[40] Buhârî, İman/l.
[41] Ebu Davûd, Diyat/23; Nesa'î, Kasame/40; İbni Mâce,
Tıb/16
[42] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb (Kalplerin Azığı), İz
Yayıncılık: 3/ 193-270.