Şüphesiz hamd Allahındır. Ona hamdede: yardım ve hidâyet dileriz. Kötü duygularım işlediğimiz kötülüklerden O'na sığınırız. Allanır verdiğini kimse saptıramaz, saptırdığını da kim yola getiremez. Allahtan başka ilah olmad Muhammedin 'O'nun kulu ve elçisi olduğuna ederiz. Allanın selat ve selamı Muhammed'e, aile 1 yakınlarına olsun.
Kur'anı Kerim, önceki milletlerden öyküler aı öykülerin şüphe götürmez gerçekler olduğunu gibi, en güzel öyküler olduğunu da söyler.
Yüce Allah, öğüt almamız için bu Öykü anlattığını bildirmekte, ders almaları için onları ba da anlatmamızı istemektedir. Öncekilerin Öyl onları inceleyen, içerdikleri öğüt ve dersleri V onlardan dersler ve anlamlar çıkaran akıl sahi] dersler olduğunu bildirmektedir.
Aynı şekilde Yüce Allah davet, ıslah, cihad, direniş ve sabır alanında öykülerini bize anlattığı salih ve ıslahatçı bu kişilerin yolundan gitmemizi emretmektedir.
Yüce Allah, Kur'anı iyice düşünüp taşınmamızı, öncekilerin öykülerini anlatarak vermek istediği ders ve öğütleri, anlam ve bilgileri iyice anlamamızı istemektedir. Kur'an ilimlerini ve tefsirini bildiğimiz kadarıyla Öykülerinin hedeflerini kavrayarak, içerdikleri gerçekleri ve yönlendirmeleri anlayarak, düşünüp taşınma, ibret ve öğüt alma emrini yerine getirerek, Kur'ana hizmet etmek ümidiyle içerdiği öncekilerin Öyküleriyle ilgili bu çalışmayı yaptık.
Çağımızda müslümanlar uluslararası büyük bir saldırıya hedef olmaktadırlar. Düşmanın müslümalara saldırısı gün geçtikçe artmakta, çeşitlilik kazanmakta, barbarlaşıp azgınlaşmaktadır. Çağdaş islam dünyasında düşman çok ileri saflara ulaşmış bulunmaktadır. Ama komuta merkezine ulaşmamıştır ve Allanın izniyle ulaşamıyacaktır.
Kimi davetçiler, eğitimciler ve ıslahatçılar bu ümmete karşı görevlerini yerine getirdiler. Öğüt verdiler, yönlendirdiler, eğittiler, doğru yolu gösterdiler, bu yolun işaretlerini ve özelliklerini tarif ettiler, düşmana karşı koyarak ve cihad ederek ümmete Önderlik yaptılar.
Allanın erlerinden kadın ve erkekler bu öğüt ve açıklamaları kabul ettiler, hak ve davet yoluna sarıldılar, batıl, fesat ve şer güçlere karşı koydular, iman ve izzetle, sabır ve sebatla, himmet ve azimetle, doğruluk ve ihlasla, güven ve kesin inançla, Allahın rızasını umarak ve vereceklerini seçerek düşmana karşı direniş ve cihad meydanına indiler. Gün geçtikçe hakkın yolu daha çok netleşmekte, hergün salih kadın ve erkekler o yola daha çok yönelmekte, girmekte ve sarılmaktadır.
Allahın izniyle, onlar için istediğini ve onlardan beklediğini gerçekleştirerek bu doğru yolun; sıratı müstakimin sonuna varacak ve hedefe ulaşacaklardır.
Allahın izniyle, bu erler ümmetin bugünkü kötü durumunu, çarpık yapısını değiştirecekler, tehlikeli hastalıklarını tedavi edeceklerdir. Batılın şer ve fesat güçlerine başarıyla karşı koyacaklar, düşmanın her türlü komplo, hile ve gizli oyunlarını boşa çıkaracaklar ve yenilgiye uğratacaklardır. Çünkü Allanın yasası budur. Yeryüzünde hilafet, öncülük, şahitlik ve liderlik ümmeti olan bu ümmete sözü budur.
Kesin olarak inanıyoruz ki İslam ümmetinin semasını kaplayan bu sis Allahın izniyle dağılacak, düşmanları başarısız olup yenilecek, ümmet tekrar sağlığına kavuşacak, kanı yenilenecek, tekrar öncü konumuna ve lider durumuna gelecektir.
Ancak bu dilek ve temenniler, bu bilinçli ve pratik isteyen gerçekçi rüyalar çabaların artırılmasını, istenen şeylerin sağlanmasını ve asla değişmeyen ilahi yasasına göre üstün gelen milletler için kararlaştırmış olduğu şartları ve nitelikleri gerçekleştirmeyi gerektirmektedir.
inanıyoruz ki bu ümmet için beklediğimiz mutlu gelecek ve üstün konumun hareket noktası ve temeli Kur'an'dır. Çünkü ilk defa varlık sahnesine çıkaran odur. İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet yapan ve onu insanlara lideri yapan odur. Yeniden ortaya çıkaracak ve yeniden insanlığa lider yapacak da yine kendisidir. Ümmetin Seçmişi ne ile düzelmişse, bugünü ve geleceği de ancak onunla düzelebilir.
Gücümün yettiği ve zamanımın elverdiği ölçüde söz ve emekle, düşünce ve açıklama ile İslam ümmetinin yeniden dirilişine katkıda bulunmayı kendime bir görev olarak billdim Sahip olduklarımın anılmaya değmeyecek kadar az olduğunu biliyorum ama, ümmetten esirgenmesinin de caiz olmadığına inanıyorum.
İslam ümmetinin dirilişinde hareket noktasının Kur'an olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü dirilişin hareket noktası odur. "Kur'an Hazinelerinden" değerli dostlara sunmaya niyet ettiğim "Kur'an Serisi" kitapları da bunun için meydana getirilmiştir. Bu kitaplardan dört tane yayınlanmıştır. Bu da beşincisidir. Allaha şükürler olsun! Kur'anla ilgili bu projeyi sürdürmek ve uygun gördüklerimi Kur'an Serisi halinde okuyuculara sunmak niyetindeyim. Yüce Allanın çalışmamı kabul etmesini, doğruya yöneltmesini, yardım ve desteğini bağışlamasını dilerim.
Şüphesiz Kur'an, bakışların yöneleceği, üzerinde çabaların yoğunlaşacağı ve ömürlerin tüketileceği, hakkında akademik ve profesyonel her türden çalışmanın yapılacağı, kendisinden kural, temel, teori ve yöntemlerin çıkarılacağı kitapların başında gelmelidir. Evet, Kur'an susayanları sulayan tatlı bir pınardır. Başvuranların tümünü doyuran tükenmez bol bir kaynaktır. Gelenlerin tümünü zengin eden ve isteyenlerin tüm ihtiyaçlarını karşılayan zengin bir hazinedir.
Bütün çabalar Kur'anın bu hazinesine yönelse, onu asla tüketemez. Uzmanlıklarının, eğilimlerinin, bakış açılarının ve araştırmalarının çeşitliliğine rağmen bütün araştırmacılar Kur'ana yönelseler, içerdiği ilimlerin, ahkam ve prensiplerin, ders ve anlamların, incelik ve yönlendirmelerin sonunu getirmeleri mümkün değildir. Öncekiler, sonrakilere neler bırakmamış ki!
Kur'anı Kerimi şu sözleriyle niteleyen Hz.Ali ne kadar doğru söylemiştir! "Birtakım fitneler olacak. O fitnelerden kurtuluş Allahm Kitabıyla olur. Size, öncekiler hakkında bilgi ve sonrakilerden haber vermektedir. Aranızda uygulayacağınız hükümler içermektedir. O hak ile batılı ayırır, uydurma değildir. Allah, ona uymayan zorbanın belini kırar. Ondan başka yerde hidâyet arayanı Allah 'saptırır. O, Allanın sağlam ipidir. Hikmetli sözüdür. Sıratı müstakimdir. Hevesleri saptırmaz ve dilleri dolaştırmaz. Alimler ondan doymaz. Yeniliklerinin sonu gelmez ve tekrardan eskimez. Onunla söyleyen doğruyu söyler. Onunla emel eden kazanır. Onunla hükmeden adaletli olur. Ona çağıran, sıratı müstakimi bulur."
Kur'anın öyküleri çok ve çeşitlidir. Değişik sure ve âyetlerinde bulunmaktadır. Öykülerin kimi kısa bir görüntü ve kısa bir değinmeden ibaret iken, kimi orta uzunlukta bir görüntü veya görüntülerden oluşmakta, kimisi de çok görüntülerden ve tekrar eden değişik sahnelerden oluşan uzun öykülerden meydana gelmektedir.
Saffat suresinde geçen Hz.Ilyas ve kavmi öyküsü, kısa öyküye bir örnektir. Nemi suresinde geçen Hz.Süleyman'nın Karınca, İbibik Kuşu, Sebe Kıraliçesi ve Tahtı ile ilgili öykü de orta uzunlukta öykü örneğidir. Hz.Yusuf öyküsü de bir yerde bütün olarak verilen uzun öykü örneğidir. Ama Kur'anın bir çok yerinde anlatılan Hz.Musa, Firavun ve Israiloğulları öyküsü, değişerek tekrar eden uzun öykü örneğidir.
Kur'an öykülerinin bir de konu, kahramanlar ve olaylar yönünden dağılımı yapılmaktadır. Bu dağılım daha çok elinizdeki bu kitapla ilgilidir.[1]
Ancak her iki çeşit öykü çoğu zaman içiçedir. Onun için birbirinden kesin olarak ayrılması imkansızdır. Çünkü peygamber olmayanların öykülerinin bir kısmı peygamberlerin öyküleri kapsamına da girmektedir. Onun için ikinci kısım öykülere bakarken, araştırmacı kendisini birinci kısmın olayları ve sahneleri içinde görür. Peygamber olmayanların öykülerini iki kısma ayırıyorum;[2]
Kârûn, Talut, Ashabu's-Sebt, Bakara, Çöl, öyküleri birinci türün Örnekleridir. Ashabı Kehf, Zulkarneyn, Lokman, Âdem'in iki oğlu öyküleri de ikinci türün örnekleridir.
Kur'an öyküleri hakkında çok çalışmalar yapılmış ve kitaplar yayınlanmıştır. Bana göre bu kitapların en güzeli,
Afif Abdulfettah Tabbara'nın "Maa'l-Enbiya fi'1-Kur'an"kitabıdır. Bu kitaplar birçok dersler, öğütler ve anlamlar
ortaya koymuştur. Allah yazarlarının hepsinden razı olsun.
Bu sebepten iman, davet, cihad, ihlas, sebat, zafer, ilahi destek gibi konularda birçok katkılarımın olacağına ve Allanın izniyle bu alanda ekleyebileceğim birtakım bilgilerimin olduğuna inanmama rağmen, şu ana kadar Kur'anda Peygamberlerin öyküleri konusunda yazmaya niyetim olmadı ve özel bir çalışma yapmayı da
düşünmedim. İleride ne olur bilemiyorum. Allanın tercihi en güzeldir. Bizler için en iyi olanı tercih etmesini, takdir etmesini, onunla bizleri mutlu kılmasını ve yerine getirmemize yardımcı olmasını dileriz.
Kur'anda Peygamber olmayanların öyküleri üzerinde 'durmayı tercih ettim. Çünkü şu ana kadar üzerinde yapılan metodolojik, bilimsel ve analizci çalışmaların az olduğunu gördüm. Ayrıca onlar üzerinde durmamız, Allanın takdir edeceği dersler, öğütler, anlam ve delaletleri çıkarmamızın da büyük bir ihtiyaç olduğunu gördüm. Bu araştırmayı, okuyucuların rahat okuyabilmeleri için iki kitap halinde yapmayı uygun gördüm.
Birinci kitap, Kur'anda İsrailoğulları öykülerini içerir, ikinci kitap ise, îsrailoğullan dışında kalan öncekilerin öykülerini içerir.
Birinci kitapta dokuz ana başlık bulunmaktadır:
1- Kur'anın öykülerle ilgili söyledikleri: Bu bölümde Kur'an'a göre öykülerinin en belirgin özelliklerini tesbit etmeye çalıştım. Bu öyküleri anlatmasından Kur'anın amacını ve onların ne kadar yararlı olduğunu, onlardan çıkarılabilecek anlamları ve öğütleri belirtmeğe çalıştım. Bütün bunları Kur'anın âyetlerine dayanarak yapmaya çalıştım.
2- Oncekilerin öykülerini inceleme metodu: Bu metodu Kur'anın kendisinden, Rasulullahm hadislerinden, konu üzerinde çalışan objektif ve sorgulayıcı alimlerin düşüncelerinden çıkardım. Bu metoda bağlı kalmaya özen
gösterdim. Çabalarının gerçeklik niteliği kazanması, insanlara gerçeği sunması, haktan çıkıp batıla düşmemesi, bilgiden uzaklaşıp iddia ve masallara dalmaması için bütün araştırmacıları, yazarları, vaizleri, konferansçıları ve okuyucuları bu metoda bağlı kalmaya çağırdım.
3- Taha ve Kasas surelerinde geçen Hz. Musa'nın annesinin öyküsü.
4- Mümin/Ğafir suresinde geçen Firavun ailesinden inanan adamın Öyküsü.
5- Kasas suresinde geçen Kârûn öyküsü.
6- Maide suresinde geçen Israiloğullarmın çöl hayatı öyküsü.
7- Bakara suresinde geçen Israiloğullarının inek kesmeleri öyküsü.
8- Araf suresinde geçen Cumartesi Adamları öyküsü.
9- Bakara suresinde geçen Tâlût öyküsü.
Kehf suresinde geçen dört öyküyü ayrı bir kitapta vermeyi düşünüyorum. Bunlar Ashabı Kehf, iki Bahçe Sahibi, Musa ve Hızır, Zulkarneyn öyküleridir. Yüce Allahın bizi desteklemesini dilerim. Çünkü yardım ve destek sadece kendisinden istenir.
Bu kitaptaki öykülere kapsamlı bakış yapılmış ve onlardan türlü dersler ve anlamlar çıkarılmıştır. Öyküleri incelerken şunlara dikkat ettim;
1- Öyküler Kur'anın anlattığı atmosfer içinde kalınarak incelenmiş, kapalı bir yönü açıklayan sahih hadislere
başvurmanın dışında bu atmosferin dışına çıkılmamıştır. Kısaca sahih ve kesin olan Kur'an ve sahih hadis kaynaklarıyla yetin itmiştir.
2- Herhangi bir konuyu açıklamak için Israiliyyat, mitolojik haber ve rivayetler kabul edilmemiş, kim söylemişse söylesin, Kur'anın açık ifadesine yahut sahih hadise dayanmayan sözler alınmamıştır. Çünkü Kur'anın ve sahih hadisin açıklamalarıyla yetinmek, hakkında sustuğu ayrıntı ve olaylar konusunda konuşmamak, doğruluğu ve şahinliği sabit olmamış sözlerle Yüce Allahın sahih ve doğru olan sözlerini açıklamanın haram olduğu, yalan haberler uyduran, kitabı ve tarihi tahrif eden yahudi yalancıların söyledikleriyle öncekilerin bilinmeyenleri hakkında konuşmanın caiz olmadığına inanıyorum.
3- Öykülerin gerçekçi boyutlarına bakılmış, kimi örnek, görüntü ve unsurlarının çağdaş toplum hayatına uygun olduğu kadar, içinde yaşadığımız hayat gerçeklerinin ve olaylarının da bu görüntü, sahne ve unsurlara çok zaman uygun- düştüğüne işaret edilmiştir.
4- Bu öykülerin pek çok dersler, ibretler, öğütler, gerçekler, prensipler, görüntüler ve bakışlar içeren gizli hazineler olduğuna, bu hazinelerin içerdiği bu şeylerin iman ve davet, ahlak ve eğitim- öğretim, siyasi ve ekonomik, askeri ve cihad, uygarlık ve insanlıkla ilgili çok yönlü olduğuna inanıyorum. Bu boyutların, yön ve anlamlan^ bir kısmına işaret etmeye çalıştım, başarabildiğim ölçüde kavradı klan mı ve yakaladıklarımı tesbit ettim.
5- Öykülerden iman, davet ve cihadla ilgili dersleri tesbit etmeye, ilahi sosyal yasaları ortaya çıkarmaya ağırlık verdim. Çünkü günümüzde davetçi ve ıslahatçılar bunlara son derece muhtaçtırlar.
6- Kesin olarak inanıyorum ki ortaya çıkardığım bu dersler, ibretler ve anlamlar, öykülerin hazinelerinde sakladıklarının yanında anılmaya değmeyecek kadar az bir şeydir. Denilebilir ki okyanusun yanında bir damla yahut sahra kumunun yanında bir kum tanesi kadardır!
Öykülerin içerdiği ders ve anlamların tümünü yakaladığımı yahut belirttiğimi iddia etmiyorum. Aksine, bile bile değil, gücüm yetmediğinden veya idrakim ulaşamadığından çoğunu Kur'anı düşünüp taşınarak okuyanlara, öyküleri üzerinde uzun uzun duranlara bırakmışımdır. Onlardan kendilerine nice şeyler bıraktığım gibi onlar da sonra gelenlere daha neler bırakacaklardır!
Talut öyküsünden dersler ve tesbitler çıkarmaya çalışan şehid Seyyid Kutub'un şu sözlerini kendisiyle beraber tekrar etmek istiyorum:
"Öykünün içerdiği derslerin ve tesbitlerin tümünü ihata edemiyoruz. Tecrübe ile anlaşıldığı gibi, Kur'an âyetleri herkesin kalbine, içinde bulunduğu duruma ve ihtiyacına göre açılır. Bununla beraber yine de bir stoku kalır. Onu da değişik konumlarda belli ölçülerde kalplere açar."
Bu ve diğer çalışmalarımla Yüce Allaha yöneliyor, onu güzel bir şekilde kabul etmesini temenni ediyor, amellerin tartıldığı terazide benim için bir birikim saymasını, kiyamet günü kurtuluşa erenlerden kılmasını diliyorum.
Bu çalışmadaki doğruluk, hak ve hayırların Allahtan olduğunu belirtiyor, bana başarı sağladığı için şükrediyor ve başarısını daha çok vermesini diliyorum. Çalışmadaki yanlışlık ve eksiklik -ki kaçınılmazdır- benden ve şeytandandır.Bundan dolayı Yüce Allaha tevbe ve istiğfar ediyorum. Değerli okuyucuların bundan dolayı bağışlamalarını, bağışlanmam için Allaha dua etmelerini ve yanlışlarımı bana bildirmelerini rica ediyorum.
Hamd Allahındır. Bütün güzellikler onunla tamam olur. Hz. Peygambere, yakınlarına ve ashabına da selat ve selam olsun!
Dr.Salah Abdulfettah Halidi
Suvayİih. 01.12.7.1407 Heri 26.07.1987 miladi[3]
Kur'an, peygamber olan ye olmayan öncekilerle ilgili birçok öyküler anlatır. Öncekilerden Peygamber olmayanlarla ilgili öykülerin bazısı müminlerle, bazısı da kafirlerle ilgilidir.
Kur'an, bu öyküleri anlatmaktan amacının ne olduğunu, onlardan nasıl yararlanacağımızı, ibret alacağımız yerleri, üzerinde düşünüp taşınma, anlama ve davranma yöntemini bize açıklamaktadır.[4]
"Kasasa" kökü, Kur'anın birçok yerinde dili geçmiş kipi, şimdiki zaman kipi, Emir kipi, masdar kipi, gibi değişik kiplerle geçmektedir. Rağıb Isfahani "Müfredat" adlı kitabında bu kökle ilgili olarak şu açıklamaları yapmaktadır:
"Kassa: izini izlemek demektir. Kasas: iz demektir. Kur'an'da "izlerinden geri döndüler"[5] "Kız kardeşine "Onun izini izle, dedi"[6] âyetlerinde bu anlamda kullanılmaktadır.
Kasas: izlenen haberler demektir. Kur'anda "Şüphesiz bu, izlenen gerçek haberlerdir"[7] "Ona gelip haberleri kendisine anlattığında 'Ona korkma' dedi"[8] "Biz sana haberlerin en güzelini anlatıyoruz"[9] denilmektedir. Kısas, benzer cezayı vererek kanı izlemektir.[10]
Kur'anın öncekilerle ilgili anlattığı öyküler gerçek haberlerdir. Kimi olaylarla ilgili yaptığı rivayetler de gerçek ve doğru rivayetlerdir. Çünkü Kur'anda bu haberleri bize anlatan Yüce Allahın kendisidir. O olayları gören ve takdir eden de kendisidir. Zaten sözkonusu olaylar O'nun bilgisi, takdiri ve dilemesiyle meydana gelmiştir. O olaylarla ilgili buyurduğu şeylere gerçekdışı şeylerin katılması yahut şüphenin karışması sözkonusu değildir. Allahtan daha doğru kim söz söyleyebilir?! Ondan daha doğru kim haber nakledebilir?! Elbette kimse yoktur.
Kur'an, öyküleri gerçek haberler olarak nitelemektedir. Âli Imran suresinde Hıristiyanlarla tartışarak Hz.isa'nın insan olduğunu söyleyen ve Allahla baba-oğul ilişkisinin sözkonusu olmadığım belirten, annesinin ona nasıl gebe kaldığını ve doğurduğunu anlatan âyetlerden sonra gelen şu âyet bütün bu anlatılanların yanlışsız, yalansız ve uydurmasız gerçek haberler olduğunu belirtmektedir. "Şüphesiz bu, gerçek haberin kendisidir. Allahtan başka hiçbir ilah yoktur"[11]
Nemi suresinde Kur'an, Hz.Musa ile Firavun ve Hz.Davud öykülerinden biraz anlatmaktadır
Hz.Süleyman'ın karınca, ordu, İbibik kuşu, Sebe' kraliçesi, kraliçenin ona uyması ve Islama girmesiyle ilgili geçen olayları biraz uzunca anlatmaktadır. Bu anlatımdan sonra da Kur'an "Şüphesiz bu Kur'an, Israiloğullarına ihtilaf ettikleri şeylerin çoğunu anlatır"[12] demektedir.
Kur'anın anlattığı şeylere "Gerçek haber" demesi ve öncekilerin haberlerini gerçek olarak anlatacağını bildirmesi, bize öykülerini anlama, inceleme ve üzerinde düşünüp taşınma konusunda sağlam bilimsel metodu öğretmektedir.[13]
Yüce Allah,Yusuf suresinde Kur'anın öykü anlatımının en güzel anlatım olduğunu belirterek şöyle der: "Biz onu anlamanız için Arapça bir Kur'an olarak indirdik. Biz sana bu Kur'anı vahyederek öykülerin en güzelini anlatıyoruz. Şüphesiz sen-bunları daha önce bilmiyordun. Hani, Yusuf babasına şöyle demişti..."[14]
Kur'anın anlattığı öyküler neden en güzel öykülerdir ve neden bu niteleme bizzat Yusuf suresinde yapılmaktadır?
Şüphesiz Yusuf suresi, Hz. Yusuf'un öyküsünü anlatmasıyla ünlüdür. 112 âyeti bulan âyetlerinin yüz tanesi bu öyküyü anlatmaktadır. Son âyetleri de bu öykü üzerinde yapılan değerlendirmeler ve açıklamalardır. Hz.Yusuf öyküsü, çocukluğunda gördüğü rüyadan başlayarak pratikte bu rüyanın gerçekleşmesi ve gerçekler dünyasında sonucunun ortaya çıkmasına kadar anlatılmaktadır.
Kur'anın bütün öyküleri en güzel öyküler olduğu gibi,Yusuf öyküsü de en güzel öykülerdendir. Çünkü ümitsizlik içinde olanlara müjde, darlık ve sıkıntı içinde olanlara, baskı ve işkence altında yaşayanlara, sınamadan geçmekte olanlara umut vermekte, kurtuluşun gelmekte olduğunu müjdelemektedir. Sıkıntı ve darlığın geçici olup yakında biteceğini haber vermektedir. Önemli olan, Yusuf'un başından geçtiği gibi Allaha güzelce inanmaları, ona tevekkül etmeleri, dosdoğru yolunda sebat etmeleridir.
Şüphesiz Kur'anın anlattığı Öyküler en güzel öykülerdir. Sanki bu niteleme ile Kur'an bizi öncekilerin olaylarından yaptığı anlatımla yetinmeğe ve hakkında sustuğu konularda israiliyyat ve mitoloji olan beşeri başka kaynaklara iltifat ememeğe çağırmaktadır.
Kur'anın anlattıklarıyla yetinmeyip dinleyici veya okuyucuların hikaye dinleme arzularını tatmin etmek ve onlara edebi güzel hikayeler sunmak için bazıları israiliyyat ve hurafe olan şeyleri anlatma yoluna giderler. Onlar okuyuculara veya dinleyicilere bunları anlatmakla ihtiyaçlarını tatmin ettiklerini ve arzularını yerine getirdiklerini sanırlar.
Öykünün güzel olarak nitelenmesi, ayrıntıları anlatması, isimleri ve yerleri belirtmesi yahut olayları çokça sergilemesinden değildir. Doğru olmayan kaynaklara dayandığı taktirde bu şeylerden söz etmek hiç de güzel olmayabilir.
Şüphesiz öyküler, hak, gerçek ve doğru niteliklerine sahip olduğu zaman güzel nitelemesine layık olur. Çünkü güzellik gerçek olmaya bağlıdır. Öykü, gerçeklik ve doğruluk sıfatına sahip değilse, güzellik sıfatını da kendiliğinden yitirir.
Mitoloji ve israiliyatta güzellik yoktur. Çünkü hak, doğruluk ve gerçeklik sıfatlarına sahip değildir. Kur'anın öyküleri ise, hak ve gerçektir. Onun için en güzel Öykülerdir .Herhalde Kur'an bu sebepten öykülerini en güzel öyküler olarak nitelemektedir. Allah en iyi bilir![15]
Yüce Allah, Kur'an'da öncekilerin haberlerini Hz.Peygambere anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Böylece sana öncekilerin haberlerinden anlatıyoruz. Sana da katımızdan bir kitap verdik"[16]
Araf suresinde önceki milletler ve onların başından geçen olaylarla ilgili de şöyle buyurmaktadır: "Bu kasabaların haberlerinden sana anlatıyoruz. Peygamberleri onlara apaaçık âyetler getirmişti."[17]
Hud suresinde de anlatılan öykülerle ilgili olarak da şöyle buyurur: "Bunlar kasabaların haberlerindendir. Onları sana anlatıyoruz. Onların bir kısmı hâla duruyor, bir kısmı da silinip gitmiştir. Biz onlara haksızlık etmedik, ama onlar kendilerine haksızlık yaptılar. Rabbinin buyruğu gelince, Allahı bırakıp taptıkları tanrılar kendilerine hiçbir yarar sağlamadı, kayıplarını artırmaktan başka bir şeye de yaramadı. Allah, kasabaların zalim halkını yakalayınca, böyle yakalar. Yakalaması da şiddetli ve acıklıdır"[18]
Kur'anda Yüce Allanın öncekilerin haberlerini bize anlatması, onun bir iyiliği ve lutfudur. Bize rahmetinin ve lutfunun bir Örneğidir. Çünkü böylece bizi ıslah edecek şeyleri bize anlatmış, sevgi ve hoşnutluğunu kazanmanın yolunu göstermiş, kızdıracak ve azabına uğratacak yolu izlemekten bizi sakındırmış olmaktadır. Bütün bunları öncekilerin haberlerini anlatarak sağlamış bulunmaktadır.
Yüce Allanın anlattığı nimeti kabul etmemiz, bize açıkladıklarıyla yetinmemiz, bu rabbani, doğru ve gerçek anlatımları bırakıp varsayımlara, iddilara, mitoloji ve israiliyattan alınan rivayetlere iltifat etmememiz gerekir. Allanın bize anlattıklarıyla yetinmeyip her türlü tahrife ve değişikliğe uğrayan beşeri kaynaklara yönelen kişilere ne demeli!?[19]
Yüce Allah, Hz.Peygambere, öyküleri insanlara anlatmasını emretmiştir. Bunun dinleyenleri düşünmeye ve ibret almaya sevkedebileceğini belirtmiştir. Bu emir Araf suresinde açık bir şekilde yapılmaktadır. Kur'an, Allanın kendisine ilim verdiği, ama kendisi o ilmi bırakıp batıla sapmış, şeytanın peşine düşmüş ve sürekli soluyan köpek gibi devamlı bir soluma içine girmiş adamın öyüsünü anlattıktan sonra şöyle buyurur:
"Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin haberini anlat, isteseydik onu âyetlerimizle üstün yapardık. Fakat o, yere yapıştı ve hevesine uydu. Üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğe benzer, işte bu, âyetlerimizi yalan sayan kimselerin örneğidir. Sen onlara bu öyküyü anlat, belki üzerinde düşünürler. âyetlerimizi yaian sayan millet, ne kötü örnektir. Onlar kendi kendilerine haksızlık yaptılar"[20]
Allanın verdiği ilmi bir yana atan bu adamın öyküsünü anlattıktan sonra peygambere öyküleri anlatmasını emretmesi, insanlar için Kur'an öykülerinin önemini, davetin yerleştirilmesi, inanç temellerinin oturtulması ve davetçilerin çağrısını yaptıkları anlamlar için insanlardan Örneklerin verilmesi amacıyla öykülerin yayınlanması gereğini göstermektedir.
Yazarlar, konferansçılar ve vaizler tarafından müslümanlara Kur'an öykülerinin anlatılması, temel bir hedef olmaktan çıkıp köklü bir islami hedefi gerçekleştirmek için zorunlu bir araca dönüşmelidir.
Öncekilerin Öykülerini anlatmaktan hedefemizin de değişmesi gerekir. Onların öykülerini sadece dinleyicileri eğlendirmek, dinlendirmek veya edebiyat zevklerini tatmin etmek yahut coşturmak için anlatmamalıyız. Aksine düşünmelerini, iman, davet, sebat ve cihad konularında kendilerine dersler ve örnekler çıkarmalarını sağlamak için anlatmalıyız.
Şüphesiz Kur'an öykülerinin anlatılması, davetin araçlarından kaçınılmaz bir araçtır. Hakkı gerçekleştirmek ve batılı yıkmak için izlenmesi gereken zorunlu bir üsluptur,
Dinleyiciler şu iki adam arasında fark görürler; Biri düşüncelerini ve çağrısını Kur'an öyküleriyle örneklendirerek dinleyicilere sunuyor. Diğeri ise düşüncelerini kuru, soyut ve idealist bir üslupla sunuyor. Dinleyiciler birinci adamı dinler, anlattıklarından etkilenir, onunla kaynaşır, onu destekler ve dediklerini tutarlar.
Davetçiler olarak Yüce Allahın "Öyküleri anlat" emrini yerine getirmemiz ve bu hikmetli üslubu kullanmamız gerekir. Ancak bunu yaparken, Öykülerin boş bırakılmış ayrıntılarını doldurmak için Kur'an ve sahih hadisin dışına çıkmaktan, bu iki kesin kaynak dışından dolgu malzemesi almaktan kaçınmamız gerekir.[21]
Kuran, bu öyküleri temel üç hedef için anlattığını belirtir. Onları okuyup üzerinde düşünürken bu hedeflere yönelmeye ve gerçekleştirmeye çağırır. Birinci hedef: Belki düşünürler.
Kur'an öykülerini dinlemek, onları düşünüp taşınmaya götürür. Düşünmek akli bir işlemdir, insan düşünerek aklını 've zihnini çalıştırır. Böylece ibret ve ders alınacak yerleri yakalar.
Kur'an düşünüp ders almamızı istiyor. Pek çok âyette düşünüp öğüt almaya çağırıyor. Örneğin şöyle buyuruyor:" Deki, size tek bir öğüdüm vardır; Allah için ikişer ikişer ve tek tek kalkınız, sonra düşününüz."[22]
Düşünmek Kur'anın bir emridir, islamın bir fazdır ve hayati bir zorunluluktur. Bu farzı yerine getirmeyenler, bu görevi yapmayanlar Yüce Allahın kendilerine bağışladığı bu rabbani nimeti yitirmekte ve verdiği bu büyük gücü boşa götürmektedirler.
Düşünmek, kavramak ve öğüt almak Kur'anda öncekilerin öykülerini okumanın meyvelerinden bir meyve, Kur'an öykülerini dinlemenin verilerinden bir veri ve onları okuyan, dinleyen veya başkalarına anlatan herkesin gerçekleştirmeye çalışması gereken üstün bir hedeftir. Yüce Allah buyuruyor:
"Haksızlık yapan nice kasabaları yok ettik. Evleri yıkılmış, kuyuları terkedilmiş ve sarayları ıssız kalmıştır. Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki orada olanları anlayacak kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ama kör olan gözler değil, göğüslerdeki kalbler körleşir"[23] . "Sabah akşam onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?"[24]
Dikkat edilirse, Saffat suresinden alınan son iki âyeti Kur'an, Lut kavmi öyküsünün ardından getirmektedir. Bu iki âyette Kureyş'e seslenmekte ve Şam'a ticarete giderken yollan üzerinde bulunan Lut kavminin köylerinden sabah akşam geçtiklerini hatırlatmaktadır. Akıllarını kullanmadıkları, düşünmedikleri ve Lut kavminin başından geçenlerden ibret almadıkları, böylece Allaha inanmaya, kendisini kızdıracak ve cezalandırmasına sebep olacak şeyleri bırakmaya yönelmedikleri için kınamaktadır.[25]
ikinci hedef: Kalbin pekiştirilmesi.Kur'an, Öykülerinden ikinci hedefin Rasulullahm kalbinin pekiştirilmesi olduğunu belirterek şöyle demektedir: "Peygamberlerin öykülerinden senin kalbini pekiştirecek her şeyi anlatıyoruz. Bunlarla sana gerçek anlatılmakta, onlarda müminlere öğüt ve hatırlatma bulunmaktadır."[26]
Hak ile kalbin pekiştirilmesi ve onunla her türlü batılın üstüne çıkması, Allanın vereceği şeyleri tercih etmesi, Allanın vadettiklerine kesin olarak inanması, Allanın erleriyle beraber kalması, Allanın düşmanlarına karşı koyması ve ölüme kadar bu metod üzerinde devam etmesi demektir.
Bütün bu anlamlan mümin, peygamberlerin ve öncekilerin öykülerinden almaktadır. Hud suresinde Hz.Peygambere seslenen bu âyet Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb ve Musa peygamberlerin öykülerinden sonra gelmiştir. Hud suresi Mekke'de, davetin geçtiği en sıkıntılı dönemlerden birinde Hz.Peygambere inmiştir. Rasulullah ve beraberinde müslümanlar bu dönemde tesbite, pekiştirmeye, teselli ve moral desteğe ihtiyaç duymuştur. Peygamberlerin öyküleri Kur'anın bu büyük hedefini gerçekleştirmek üzere anlatılmıştır
Şüphesiz âyet, Hz.Peygamberin şahsına seslenmekle beraber, hangi zamanda ve zeminde olursa olsunlar bütün müslümanlara da seslenmektedir. Çünkü Hz.Peygambere yapılan seslenme, kendisine özgü olduğunu gösteren bir delil olmadıkça, ümmetin içinden herkese ayrı ayrı yapılmış demektir.
Öncekilerin öykülerinde ashaptan herkes kalbini tesbit edip pekiştirecek azığı bulmuştur. Kur'anda öncekilerin öykülerini gerektiği gibi okuyan ve değerlendiren her müslüman da onlarda kalbini güçlendirecek ve pekiştirecek şeyler bulacaktır.
Günümüzde müslümanlar Kur'an öykülerinin bu hedefini gerçekleştirmeye her zamankinden daha çok muhtaçtır. Kalplerimizi Kur'an öyküleriyle pekiştirmeye, onlara huzur ve güven kazandırmaya, hak yolunda mevzilerimizi sağlamlaştırmaya ve o mevzilerde ayaklarımızı sağlam tutmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız bulunmaktadır.
Hak ile batıl arasında savaşın kızıştığı, batıl sahiplerinin hak erlerine barbarca saldırdıkları ve çağımızın en bariz özelliği olarak engellerin, aldatanların ve baştan çıkaranların alabildiğine çoğaldığı, Islamın devlet, sistem ve toplum olarak bulunmadığı bir zamanda biz bu Öykülerle yukarıda sayılan şeyleri sağlamaya her zamankinden daha çok muhtacız. âyet, Kur'anın Öykülerinde müminlere hak, öğüt ve derslerin anlatıldığını belirtmektedir. Önemli olan, bu anlamlan iyice kavramamız ve elde etmemizdir.[27]
Üçüncü hedef: Akıl sahiplerine ders. Yüce Allah bunu şöyle belirtir: "Onların öykülerinde akıl sahiplerine ders vardır. Kur'an, uydurulan bir söz değildir. O, kendisinden önceki kitapları doğrulayan, inanan millete her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir."[28]
Bu, Yusuf suresinin son âyetidir. Sanki surenin tümünde anlatılan Yusuf öyküsünün hedefini iyice düşünüp taşınmaya bizi çağırmaktadır. Yusuf suresinin başında Kur'an öykülerinin metodunu belirten "Bu Kur'anı sana vahyederek öykülerin en güzelini anlatıyoruz" âyeti geçmişti. Her iki âyete baktığımızda şu ilginç tesbiti görüyoru:
Surenin başında bir âyet, Kur'an öykülerinin kaynağını bize açıklıyor, onları en güzel öyküler olarak niteliyor, bu öyküleri nasıl ele alacağımızı, nasıl düşünüp onlardan dersler ve öğütler çıkaracağımızı gösteren metodu öğretiyor.
Surenin sonunda bir âyet, Kur'anda bu öykülerin anlatılmasından hedefin ne olduğunu bize gösteriyor. Sanki bizi, Öyküleri okuyup anlatmaya ve bu hedefi gerçekleştirmeye çağınyor.
Surenin başında bir âyet metodu öğretiyor, sonunda da bir âyet öykülerden hedefi belirliyor.Keşke insanlar bunları kavrasa![29]
ibret Sözcüğü, geçmek anlamıdaki "ubûr" sözcüğünden gelmektedir. Sanki Kur'an öykülerini okuyan bir insan oradan öncekilere geçmekte, yer ve zaman kayıtlarından, içinde bulunduğu yapının tutsaklığından kurtulmakta, kısır ve yetersiz bakışın üstüne çıkmakta, öncekilerin serüvenlerinden ve tarihinden geniş dünyalara açılmakta, 'onlarla beraber olmakta, onları İzlemekte, onlardan öğüt almaktadır.
Evet, bunlar insanların başından tekrar tekrar geçen örneklerdir. Kur'an öyküleri onları bize sunmaktadır. Müminler örneği, kafirler örneği, zayıflar ve güçlüler örneği, ezenler ve ezilenler örneği, doğrular ve sapıtanlar örneği.
Öncekilerin öykülerinin bize anlattığı süregelen değerler; hakkın değerleri, batılın değerleri, fazilet ve rezaletin değerleri.
Hak ile batıl arasında savaş devam etmektedir.Tarih, bu savaşların bir çok meydanları, şekilleri, tarz ve alanlarının tekrarıdır. Hepsinde değişen, sadece kahramanlardır.
Kur'an Öyküleri bize nice dersler, ibretler ve anlamlar, gerçekler, ilahi yasalar ve değerler sunmakta, nice azık, hazırlık ve silah, nice huzur, güven, sebat ve saadet sunmaktadır.
Şüphesiz Kur'an öyküleri iman, amel ve davet, cihad ve düşmana karşı direniş, anlayış ve metod, sabır ve sebat, gerçekler ve ölçüler, dersler, ibretler ve anlamlar bakımından tükenmeyen bir hazine, kesilmeyen bir kaynaktır. "Onların öykülerinde akıl sahipleri için ibret vardır" diyen Yüce Allah gerçeği söylemektedir.
Elbette herkes Kur'anın öykülerinden yararlanamıyor, herkes bu öykülerin ibretlerini, derslerini ve anlamlarını aynı ölçüde kavrayamıyor.
Öykülerdeki ibret, akıl sahipleri içindir. Onlardan ancak uyanık akıl ve keskin bakış sahipleri yararlanır. Uygulama endişesi taşıyan, davet bilgilerine ve cihad pratiğine sahip olan kişiler onlardan ibret alırlar.
Kimileri bu ibret, ders ve anlamlar yerine sadece öyküleri okumak ve dinlemekle meşgul olur.
Kimileri bütün bunların yerine öykülerdeki dil, edebiyat, belagat ve sanat çeşitleriyle ilgilenir.
Kimileri de bunların yerine, sabit ve doğru olmayan söylentiler, israiliyyat anlatımlar ve mitolojik hikayelerle uğraşır.
Ama akıl sahiplerinin Kur'anı anlamada metodu başkadır. O metodla Kur'anm bu yüce hedefini gerçekleştirir, onunla buldukları dersler, Öğütler ve anlamlar çıkarırlar. Bu dersler, öğütler ve anlamlardan kendilerini alıkoyacak herhangi bir şeyle meşgul olmayı kabul etmedikleri gibi, başkalarını da meşgul etmeyi kabul etmezler.
Kur'an öykülerinden dersler, öğütler ve anlamlar çıkaracak akıl sahiplerinin izleyecekleri metod nedir? Şimdi de bu metodu tanımaya çalışalım.[30]
Kimi müslüman yazarlar, araştırmacılar ve konuşmacılar Kur'anın öncekilerle ilgili öykülerine yanlış bakmış, iyi niyetle de olsa bu öyküleri ele alırken izlenmesi gereken metodu izlememişlerdir. Okuyucu ve dinleyicilere uydurma, batıl ve mitolojiden öteye geçmeyen bir yığın söylenti, haber, rivayet ve ayrıntılar sunmuşlardır. Onları da israiliyyat ve Kitap Ehlinin haberlerinden ibaret olan batıl ve değiştirilmiş kaynaklardan almışlardır.
Öncekilerin Öykülerinden ibret yerlerini yakalamak, hurafe, uydurma ve israiliyyat bataklığına saplanmamak ve hem kendisini hem okuyucu ve dinleyicileri öykülerin ibret, anlam ve derslerinden alıkoymamak için onlara bakan kişilerin doğru ve sağlam bir metoda sahip olması gerekir. Bu metod Kur'an ve sünnetten alınır.
Kur'anı Kerimde öncekilerden anlatılan öykülere bakma ve onları bilimsel sağlam araştırma metodu ile ele alma konusunda işaretler bulunmaktadır. Kur'anın bu işaret ve yönlendirmelerinden bazıları şunlardır:[31]
Kur'an'da öncekilerin öyküleri bilinmeyen (gayb) haberleri kapsamına girer. Çünkü Islama göre gayb (bilinmeyen) şeyler üçtür:
a- Geçmiş zamanın bilinmeyenleri. Bu da Hz.Adem'in Iblis'le ilişkisini, yasak ağaçtan yemesini ve cennetten yer yüzüne çıkarılmasını anlatan öyküsü, Nuh, Ad, Semud, Medyen öyküleri, îsrailoğulları ve peygamberlerini anlatan öncekilerin Öyküleri gibi.
Bunlar geçmişin bilinmeyenlerindendir. Çünkü geçmişte meydana gelmiş, bitmiş ve geçmiş haberler haline gelmiş olaylardır. Bize göre bunlar bilinmeyen (gayb)dir. Çünkü olaylarını görmedik, onlara tanık olmadık ve çağımızda meydana gelmemiştir.
b- Şimdiki zamanın bilinmeyenleri: Şimdi var olan, ama bizim görmediğimiz ve sesini işitmediğimiz valıklar gibi. Melekler, cinler ve şeytanlar gibi. Hatta yüce Allanın varlığı. Varlık olarak Yüce Allah da zamanın bilinmeyenleri (gaybı) kapsamına girer. Çünkü vardır ama bu dünyada biz onu göremiyoruz. Onun için Allaha inanmak, görmeden/gaybe inanmak kapsamına girmektedir.
c- Gelecek zamanın bilinmeyenleri: Kiyametin ne zaman kopacağı ve o saatte meydana gelecek olayiar, Yecuc ve Mecuc gibi insanlık tarihinde âyet ve hadislerin olacağını bildirdiği şeyler ve olaylar gibi. Diriliş suruna üflenmesinden müminlerin cennete ve kafirlerin cehenneme girmesine kadar geçen kıyamet sahneleri de geleceğin bilinmeyenleri kapsamına girmektedir.
tmanm altı temeline bakan kişi hepsinin bilinmeyenler ... yasından olduğunu görür. Onlara inanmak ube/görmeden inanmaktır. Müminlerin birinci niteliği, aybe inanmalarıdır, islam düşüncesi de akılcı, bilimsel ve ybe jnanan bir düşüncedir. Gaybe inanmayan materyalist düşünce ise, inkara ve bilgisizliğe dayanan maddeci bir , düşüncedir.
Kur'an, öncekilerin öykülerini bilinmeyenler/gayb'den saymaktadır. Hud suresinde Hz.Nuh'un kavmini Allaha çağırmaya başlamasından tufanda boğulmalarına, O'nun müminlerle beraber gemide kurtulup yere inmelerine kadar bütün öyküyü anlattıktan sonra bu olayların ayrıntılarının Allahın Hz.Peygambere gayb aleminden vahyettiği şeyler olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir: "Bunlar gayb haberlerindendir. Onları sana vahyediyoruz. Bundan önce ne kavmin, ne sen onları biliyordun"[32]
Yusuf öyküsünün sonunda da bu olayların gayb haberlerinden olduğuna Kur'an işaret etmekte, Allah bildirmeseydi peygamberin onları bilmesinin mümkün olmadğını belirterek şöyle demektedir: "Bunlar, gayb haberlerindendir, sana vahyediyoruz/bildiriyoruz. Onlar elbirliği edip düzen kurdukları zaman sen yanlarında değildin."[33]
Aynı değerlendirme Hz.Meryem öyküsü için de yapılmaktadır. Annesinin ona gebe kalmasından
riz.Zekeriyya'nın korumasını üzerine almasına kadar Seçen olayları anlattıktan sonra Kur'an şöyle demektedir:
tsunlar^ gayb habenlerindendir, sana vahyediyoruz. ieryem'e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken
en yanlarında olmadığın gibi, çekişirlerken de yanlarında değildin.”[34]
Ayetten, kendilerini tapınakta hizmete adayan kişilerin aralarında çekiştikleri ve Meryem'in kefaletini üzerine almak için yarıştıklarını ve kalemlerini atarak kur'a çektikten sonra Hz.Zekerİya'nın korumayı üzerine almaya hak kazandığını anlıyoruz.[35]
Öncekilerin olayları geçmişin bilinmeyenlerinden olduğu için bu olayları ve ayrıntılarını sadece Yüce Allah bilmektedir. Hem geçmiş, hem şimdi, hem gelecekle ilgili bilinmeyenleri (gaybı) bilen sadece Yüce Allahtır. Şöyle buyuruyor: "Gaybın anahtarları yalnız O'nun yanındadır. Onları sadece O bilir."[36] "Deki, Gayb sadece Allahındır. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum"[37]
Yüce Allah, bildirmesi ve göstermesi dışında hiçbir kimsenin gaybı bilemiyeceğini belirterek şöyle buyurmaktadır:" Deki, Allahtan başka, gökte ve yerde olan kimseler gaybı bilmezler. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler"[38] "Gaybı bilen O'dur. Razı olduğu peygamber dışında gaybını hiçbir kimseye de göstermez"[39]
Hz.Peygamber de, Allanın kendisine bildirdikleri dışında gaybı bilmediğini açıkça belirtmiştir. İnsanlara şöyle demeyi de Yüce Allah kendisine öğretmiştir: "Deki, Allanın dilediği dışında kendime ne bir yarar, ne bir zarar sağlayabilirim. Gaybı bilmiş olsaydım, daha çok hayır işlerdim ve bana kötülük de gelmezdi"[40]
Öncekilerin öykülerinin ayrıntılarını bilen sadece Allah olduğu için hiçbir kimsenin bilinmeyen yönlerine dalması ve bildiğini iddia etmesi caiz değildir. Hz.Peygamber bu ayrıntıları bize açıklamadığına göre, acaba onun dışında bu ayrıntıları açıklamaya kim ehildir? Halbuki vahiy son bulmuştur. Ondan sonra da Yüce Allah kimse ile konuşmamış ve o bilinmeyenleri kendisine bildirmemiştir!
Hz.Peygambere öncekilerin öykülerini anlatırken Kur'anın ona söylediği "Sen yanlarında değildin" sözü dikkatinizi çekmiştir. Bu sözle Hz.Peygamberin peygamber olmasaydı ve Allah kendisine onları bildirmeseydi onları bilemiyeceğini belirttiği gibi, öncekilerle birlikte bulunmadığını, aralarında olmadığını ve onlarla beraber yaşamadığını da belirtmektedir.
Hz.Peygamber için bu şeyleri söylemekten amacın onun peygamberliğini ispat etmek, bu haberlerin Allah tarafından olduğunu bildirmek ve Hz.Muhammed peygamber olmasaydı onları bilemiyeceğini belirtmek olduğu doğrudur. Ancak "Sen yanlarında değildin"sözünden, öncekilerin öykülerini incelerken izleyeceğimiz metod ve yararlanacağımız kaynak konusunda Kur'anın bir espirisini görüyoruz. .
Hz.Peygamber için söylenen bu şeyleri öykülerin anlatılmayan ayrıntılarına dalan, bu konuda rivayetler, haberler ve söylentiler nakleden herkese söylüyoruz. Böyle kişilere "Onlardan anlattığın şeyleri işlediklerinde sen yanlarında miydin? Onlar söylerken ve işlerken yanlarında mı bulundun? Onları işittin mi? Halbuki sen ne orada idin, ne yanlarında idin. Onlarla beraber de bulunmadın. Görmediğin ve tanık olmadığın şeylerin onların olduğunu nasıl söylersin?" diyoruz.
Bu adam "Ben başkalarından rivayet ediyor ve öncekilerden naklediyorum, onlardan nakleden ve bunları kendilerine nisbet eden kaynaklara bakıyorum" diyebilir.
Biz de ona diyoruz ki, "Kendilerinden naklettiğin kişiler onların yanında mıydılar? Aralarında mı yaşadılar? Halbuki kendilerinden aldığın raviler tsraüoğullarından olup öncekilerin olayları konusunda kendilerine güvenilmeyen kişilerdir. Aldığın kaynaklar her türlü tahrife ve değişikliğe uğramış israiloğulları haberleridir"[41]
Kur'an, Öncekilerin kişileri ve öyküleriyle ilgili kimi olayları Allahtan başka kimsenin bilmediğini belirtmektedir. Bu demektir ki onları İnsanlardan hiçbir kimse bilmez. Yüce Allah buyuruyor: " Nuh, Âd, Sernûd kavmi ve onlardan sonra Allahtan başka kimsenin bilmediği sizden önceki kişilerin haberi size gelmedi mi?"[42]
Ayetteki "Onları Allahtan başka kimse bilmez" sözü, insanlardan herhangi bir kişinin o ayrıntıları bilmesinin kesinlikle mümkün olmadığını ve onları bilmenin sadece Allaha ait olduğunu belirtir. Kur'anı Kerimin bu işareti, bize tarihe bakma, onu araştırma ve değerlendirme konusunda geçerli ve değerli bir ölçü vermektedir.
Şüphe yok ki insanların hayatı için kişilerin yazdığı, kalıba döktüğü ve naklettiği tarih çok yeni olup öncekilerin olaylarından ve ayrıntılarından çok az şey içerirken, sözkonusu olaylar ve ayrıntılardan çok şeyleri de içine almamıştır. Kaldıki doğruyu söyleyen ilahi kaynaklara dayanmayan salt beşeri tarihçiliğe, rivayet edilen materyal hakkında şüpheler uyandıracak haklı eleştiriler de yöneltilmektedir.
Nitekim bu âyetten, öncekilerin tarihinde "kayıp halkalar" diye adlandırılan şeylerin olduğunu öğreniyoruz, insanlık tarihinin kaydetrru iiği ve hiçbir insanın bilmesinin mümkün olmadığı bu kayıp halkaların bilgisini Yüce Allaha bırakmamız, onlara dalmaktan kaçınmamız, Allanın kelamına karşı edepli olmamız, onun bize vereceği şeylerle yetinmemiz, bilimsel ve metodoljik olarak, komin tın uzmanları olarak sözkonusu halkaları Allahm bize bildirmediği sürece bilmediğimizi ve bilmemizin mümkün olmadığını itiraf etmemiz gerekir.
Bazı yazarların ve konuşmacıların bu âyete aykırı davranmayı kendilerine nasıl uygun gördüklerini ve kitap ehlinden daha önce yaşamış kimi kişilerin onları bilebileceğini nasıl düşünebildiğini anlayamıyorum!
Kur'an "Onlardan sonra Allahtan başka k nsenin bilmediği kişiler" derken, yahudiler biz onları biliyoruz,
diyorlarsa ve bu konuda birtakım rivayetler ve ayrıntılar anlatıyorlarsa, onlara nasıl güvenilir?
Kur'anın apaçık ifadesine karşı çıkan ve kesin olarak inkar ettiğini ispat edebileceklerini iddia eden kişileri nasıl tasdik edebiliriz?
Abdullah Ibn Abbas, öncekilerin soylarıyla ilgili konuşan kişilerin sözleri kendisine nakledildiği zaman "Nesjpçiier yalan söylüyorlar" derdi.
Abdullah Ibn Mesud da bu âyete dayanarak c ,.ekilen. soylarını bildiklerini iddia edenlerin yaian soyicuu-söylüyordu.
Hz.Ali'ye bir adam gelmiş ve "İnsanların soyunu eti ı ben biliyorum" demiştir. Ona, Yüce Allanın "Ad, Semi Kes halkı ve bunlar arasında geçen çok nesiller" s&J. > Sördün mü? diye sordu. Adam, ben bunların ço m . nesebini biliyorum, dedi. Bunun üzerine Hz-.Aü 'Sizden öncekilerin, Nuh, Ad, Semud ve Allahtaıı t.
kimsenin bilmediği onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi?" âyetini gördün mü? dedi. Adam sustu ve cevap veremedi.[43]
Kur'an, öncekilerin haberlerini, öykülerinin ayrıntılarım, olaylarını, kahramanlarını ve yerlerini kitap ehlinden sormayı kesin olarak yasaklamıştır. Bu yasaklama, ashabı kehf öyküsü ve onların sayısı hakkında Öncekilerin ihtilafa düşmeleri anlatılırken yapılmaktadır. Yüce Allah buyuruyor:
"Karanlığa taş atar gibi "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir" derler, yahut "Beştir, altıncıları köpekleridir" derler, yahut "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" derler,-Deki, onların sayısını en iyi bilen rabbimdir. Onları pek az-kimseden başkası bilmez. Bunun için onlar hakkında kimse ile tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma"[44]
Onların sayısı, haberleri ve kimlikleri hakkında kimseden bir şey sorma. Evet, olar hakkında "Onlardan kimse"den bir şey sorma. "Onlardan kimse"ifadesi , karanlığı taşlar gibi, öncekilerin öykülerine ve haberlerine bilgisi olmadan dalabilecek, hayatları hakkında bilgisizce bilgiler vermeğe kalkışacak kişileri gösterir
"Onlardan kimse" sözünün en açık muhatapları kitap ehlidir. Yani yahudi ve hıristiyanlardır. Çünkü bunlar başkalarına karşı bilgiçlik taslıyor ve kendilerine Öncekilerin bilgilerini kendilerinin bildiği süsü veriyorlardır.
âyetteki yasak, Hz.Peygambere yapıdığı gibi, her müslüman içindir de. Çünkü Rasulullaha yapılan sesleniş, ümmetine yapılmış demektir. Bu yasak her yazar ve müellife yöneliktir. Onlara israiliyyata gitmeyi, öncekilerin öyküleriyle ilgili onlardan bilgiler almayı yasaklamaktadır.
Bu yasak aynı zamanda her konuşmacı ve vaiz içindir de. Bunlara da israiliyyat bilgileri kullanmayı yasaklamaktadır.
Ashab ve tabiin bilginleri, bu âyetten bunu anlamışlardır. Öncekilerin öykülerinin ayrıntıları hakkında kitap ehline başvurmanın ve bu konuda onların söylediklerinden bilgiler aktarmanın yasak olduğunu anlamışlardır.
. Ibni Abbas, "Onlar hakkında kimse ile tartışma" ifadesi, onlarla ilgili sana anlattıklarımız yeterlidir, onlar hakkında tartışma yapma" anlamına gelir, demektedir.
Katade de"Onlar hakkında tartışma yapma" ifadesinin "Onlarla ilgili sana anlattıklarımız yeterlidir" anlamına gelir, demektedir.
Ibni Zeyd, "Onlar hakkında onların hiçbirinden bir şey sorma" ifadesinin, Ashabı Kehfin sayısı hakkında ehli kitaptan bir şey sorma, çünkü onların sayısını bilmezler, onlar hakkında kesin bilerek değil, karanlığa taş atar gibi şeyler söylerler, anlamına geldiğini söylemektedir.
Ibni Abbas, "Onlar hakkında onların hiçbirinden bir şey sorma" ifadesinde geçen "onlardan" maksadın kitap ehli olduğunu söylemektedir.
Mucahid, "Onlar hakkında onların hiçbirinden bir şey sorma" ifadesinde kastedilenlerin yahudiler olduğunu, Ashabı Kehf hakkında yahudilere bir şey sorma, onlarla ilgili sana bildirdiklerimiz yeteridir, demek istediğini belirtmektedir.
îbn Kesir, "Onlar hakkında onların hiçbirinden bir şey sonrama" âyetiyle ilgili şöyle demektedir: "Onların bu konuda bilgileri yoktur. Sağlam hiçbir bilgiye dayanmadan, karanlığa taş atar gibi kendilerinden birtakım şeyler uydurup söylüyorlar. Ey Muhammed! Allah sana hiçbir şüphe ve tartışma götürmeyen gerçek bilgiyi vermiştir."[45]
Seyyid Kutup da şöyle demektedir: "Kur'an, peygambere bu konuda tartışma yapmamasını söylemekte, onlar hakkında tartışma yapan kişilerden bir şey sormamasını istemektedir. Bu da yarar sağlamayan ve müslümanın hakkında kesin bilgisi bulunmayan şeylerin peşine takılarak akıl gücünün israf edilmemesini öngören islamın metodu gereğidir."[46]
Kur'andan bir âyet bize araştırma ve bilgi edinme yöntemini ve yarar sağlamayan konularda akli enerjinin tüketilmemesi gerektiğini öğreterek şöyle demektedir: 'Bilmediğin şeyin ardına düşme. Şüphesiz kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur."[47]
Seyyid Kutup bu âyetin tefsirinde şöyle demektedir:" Bu âyet, akıl ve kalp için insanlığın çok yeni öğrendiği bilimsel metodu kapsayan ve ona hem kalbin istikametini hem de Allanın denetimini ekleyen mükemmel bir metod belirlemektedir.
Hüküm vermeden önce her olay, her hareket ve her haber hakkında araştırıp soruşturmak ve emin olmak Kur'anın çağrısı ve islamın hassas metodudur. Akıl ve kalp ne zaman bu metoda uyarsa, inanç bilgilerinde kuruntu ve hurafelere yer kalmaz, yargı, sosyal ilişkiler ve yönetim alanında zan ve şüpheye yer kalmaz, araştırma, deney ve bilimler alanında yüzeysel hükümlere ve kuruntu faraziyelere yer kalmaz.
Bilmediğin şeyin ardına düşme. Söylenen söz, yapılan rivayet, açıklanan bir sosyal olay, basite indirgenen bir hadise, seri bir hüküm veya itikadi bir meselede kesin , olarak bilmediğin bir şeye tabi olma."[48]
Kur'anın bilgi, inceleme ve araştırma metoduna işaret eden ve açık bir yasak içeren bu âyetten hareket ederek öncekilerin öyküleriyle ilgili Ku'an ve sünnetin bilgi vermediği şeyler konusunda kitap ehlinden bir şey almıyoruz.
Öncekilerin öyküleriyle ilgili israiliyyata başvurmama konusunda bu âyeti delil sayıyoruz. Çükü bu israiliyyat, hakkında bilgi bulunmayan şeylerle ilgilidir. Mitoloji, ve kuruntu kapsamına girmektedir. Bunların doğruluğundan araştırmacı emin olamadığı gibi, rivayetlerinin sağlamlığından da emin olamamaktadır.
Böyle oldukları sürece onları almamız, nakletmemiz ve kullanmamız caiz olmaz. Çünkü kesin doğruluğundan emin olmadığımız şeylerdendir.[49]
Yüce Allah buyuruyor: "Ey inananlar! Bir millete kötülük edip yaptıklarınıza pişman olmamak için bir fasık size bir haber getirirse, onu araştırın"[50]
Bu âyet, fasıkîar kaynağına dayanan haberleri araştırma ve tahkik etme konusunda Kur'an'dan bize bilimsel bir metod vermektedir.
Şüphesiz fasıklar güvenilir olmayan kişilerdir. Aktardıkları haberlerde yalan, saptırma ve değiştirme olmaktadır. Onun için yaptıkları rivayet ve verdikleri haberler hakkında şüphe ve kötü zannın olması kaçınılmazdır. Bu rivayet ve haberleri eleştirme, araştırma ve soruşturmaya tabi tutmamız gerekir.
Bütün bunları müslüman görünen fasıklardan gelen haberler ve rivayetler hakkında uygulmamız gerekiyor da, kafirlerden bize gelen haberler ve rivayetler hakkında neden uygulamayalım!? Yahudiler, israliyiyyat denilen bilgilerde çok profesyonelce yalan söyleyip tahrifat yapıyorlar. Tarih, rivayetler ve haberler konusunda hiç de güvenilir değildirler. Onlardan gelen çok şeylerde uydurma, değiştirme, hurafe ve iddia özelliği bulunmaktadır.Durum böyleyken, isailiyyat bilgilerini nasıl alabiliriz? Bütün çarpıklıklarına rağmen onları nasıl kabul edebiliriz ve Allanın ne önünden ne ardından batılın karışamadığı Kitab'ını onlarla nasıl açıklayabiliriz?
Kafirlerin haberlerini rivayet ederken daha çok sorgulamamız, araştırıp soruşturmamız gerektiği gibi, onlardan ancak doğru bildiklerimizi almamız gerekir. Bunlar da Kur'an ve sünnet tarafından doğrulananlarla sınırlı olmalıdır.
Bu iki âyet bize araştırma ve bilgi konusunda, öncekilerin öykülerine nasıl yaklaşmamız gerektiği konusunda Kur'andan eşsiz bir metod vermektedir.
Isra süresindeki "Bilmediğin bir şeyin ardına düşme" âyeti, bilimsel olarak araştırıp tahkik etmeden haberleri rivayet etmeyi yasaklamaktadır. Hucurat süresindeki "Bir fasık size bir haber getirirse, araştırın" âyeti de, başkaların söylediklerini araştırıp tahkik etmeyi gerektirmektedir.[51]
Yahudiler bilmezler. Bilgileri kuruntu, iddia ve temennilerden başka bir şey değildir. Kur'an onlar için şöyle demektedir: "Onlardan bir kısmının okuyup yazması yoktur. Kitabı da bilmezler. Bildikleri sadece birtakım yalan ve kuruntulardır"[52]
, Yahudiler, müfteri ve yalancıdırlar. Allah adına yalan söyleyip iftira etmektedirler. Böyle olan kişiler insanlara iftira ve yalan söylemekten çekinirler mi? Öncekiler hakkında yalan söylemekten çekinirler mi? Tarihe ve ilme iftira etmekten sakınırlar mı?
Kur'anı Kerim, Allaha nasıl iftira ettiklerini şöyle belirtmektedir: "Allah fakirdir, biz zenginiz, diyenlerin söylediklerini şüphesiz Allah işitmiştir. Söylediklerini ve peygamberleri haksız yere ödürmelerini yazacağız. "Yakıcı azabı tadın" diyeceğiz. Bu yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa, Allah kullara asla zulmetmez." Şüphesiz ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmayacağız, diye Allah bize söz verdi" diyenlere, deki; benden önce peygamberler size belgeler ve dediğiniz şeyi getirdi. Doğru söylüyorsanız, onları niçin öldürdünüz?"[53]
Yahudiler peygamberlere, suçsuz temiz kadın ve erkeklere iftira ederler. Onlar hakkında yalan ve iftiralar yayarlar, onlara noksanlıklar ve alçaklıklar nisbet ederler. Hz.isa'nın annesi iffetli Hz.Meryem için neler söylemediler!? Kur'an onlar için şöyle demektedir: "Bu, inkarlarından, Meryeme büyük bir iftira etmelerinden ve Allanın rasulü meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük, demelerinden ötürüdür. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle göründü"[54]
^iler, müslümanları kıskanmakta, büyük bir istek, kararlılıkla onları islamdan geri döndürmek 1 Mirler. Bu istek ve arzulannı içeren ve emellerini gerçe -^ren rivayetlerini nasıl alabiliriz? Onların iç yüzlerir Yüce AUah şöyIe belirtmektedir :"Kitap ehlinin çoğu, -^ kendilerine apaçık belli olduktan sonra , âklarından dolayı, sizi, inandıktan sonra küfre döndür;-^ isterler "[55]
-'Üler hakkı gizler, başkalarını aldatmak ve batıla teşvik efnek için yajan ve batıı şeyier yayarlar. Yüce Allah buyuru>jr ; «^Uahın baptan indirdiklerini gizleyenler ve karşı ıg,;ıcja az bir ücret alanlar, midelerine ateşten başka bir şey <yemezjer Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz, onla:i günahlarından arındırmaz. Onlar için acıklı bir azap vardır.[56]
"liler bile bile hakkı gizlerler .Yüce Allah buyuruyor: ^ızc anacaklarım mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir takımı Aljahm sözünü işitiyor, ona akıllan yattıktan sonra bile bil* onu değiştiriyorlardı. "[57]
'dilerde güvenilir sağlam bilgi değil, rezillik ve naırıi vardır. Çünkü sağlam bilgi, sahibine yarar sağlar,
onu ;s ^ı eder ve mutlu yapar. Hakla ve hakkın sahipleriyle yapar. Bilgi, sahibine bunlan kazandırmıyorsa, hiç
^dilerin yaptıkları bilmiyenlerin yaptıkları gibidir. sözleri bilmiyenlerinki gibidir, Kur'an, şayet bilmiş 0lSc:ırMı bu tür rezillik ve sapıklıkları yapmazlardı, deme \^^r Onun için bu söyledikleri ve yaptıklarıyla onlar " diyenler gibidirler.Yücc Allah buyuruyor:
"Ellerinde olanı doğrulayan bir peygamber Allah katından onlara gelince, kitap verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allanın kitabını arkalarına attılar. Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında şeytanların söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marufa bir şey indirilmemişti ki ikisi "Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme" desinler ve karı ile kocanın arasını ayıran şeyi insanlar onlardan öğrensinler. Zaten Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi! "[58]
Bu âyetlerde yahudilerin bilgisinden söz eden cümlelere şöyle bir bakalım;
a- Bilgileri "bilmiyorlarmış gibi, Allanın kitabını dışlamaya" götürmüştür.
b- Bilgileri, kendilerini "İnsanlara sihri öğreten" şeytanlarla beraber yapmıştır.
c- Bilgileri, kendilerini "Zarar veren, ama yarar sağlamayan" şeyleri öğretmeye götürmüştür.
d- "Onu satın alan kişinin ahirette hiçbir nasibinin olmadığını" bildikleri halde bütün bunları yapmışlardır.
Bütün bu suçlar sebebiyle Kur'an, bilselerdi onları yapmazladı, demektedir. O halde onlar bilmiyorlar. "Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bilselerdi!" Bilselerdi, İman edip Allaha karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevap daha hayırlı olurdu.
Doğru ve yararlı bilgi, imana götüren ve takvayı sağlayan bilgidir. Bilgi bu meyveyi vermiyorsa, yok sayılır.
Yahudilerin bilgisi onları bu yararlı ve güzel sonuca kendilerini ulaştırmadığından yok gibidir. Aksine, yahudilerin bilgisi onları ters bir sonuca götürmüştür. Onları bozgunculuklara, sapıklıklara, batıla ve yalanlara götürmüştür.
Yahudiler kuruntu, yalan ve temennilerden başka bilmezler. Bilmiyenlerle beraber oluyorlar ve onların davrandıkları gibi davranıyorlar. Bilselerdi, böyle yapmazlardı.
Yahudilerin bilgisi hakkında Kur'anın söylediği budur. Öyleyse, onların bilgi dedikleri şeylerine nasıl güvenebiliriz? Onların gerçekleri bildiklerini nasıl iddia edebiliriz? Onların bu yalan ve uydurmalarıyla batılın önünden ve ardın ulaşamadığı Allanın kitabını nasıl açıklayabiliriz?[59]
Müslümanlar, israliyiyyat haberleri rivayet etme konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları mutlak olarak rivayet edilmesini yasaklamıştır. Bu konuda açık âyet ve hadislere dayanmıştır. îtim ve araştırma konusunda islamm metodunu gözönünde bulundurmuştur. îsrailiyyaü rivayet etmenin caiz olduğunu gösterebilecek kimi hadis ve sözleri de kendine göre yorumlamışlardır.
Bazıları da mutlak olarak israiliyyat haberleri rivayet etmenin caiz olduğunu söylemiş, bu konuda kapıyı ardına kadar açarak bu haberlerle tefsir, tarih ve öykü sayfalarını doldurmuş, Yüce Allahın kitabını onlarla tefsir etmiştir.
Bazıları da israiliyyat haberleri rivayet etmeyi şartlara bağlamış, sadece belirli alanla ilgili olanları almayı uygun görmüştür.
Bu konudaki görüşleri ve delilleri sergilemenin yeri burası değildir. Umulur ki "Açıklık ve kapalılık Arasında Kur'an'ın Müphemleri" konusunda başka bir çalışmada bunları belirtiriz.
israiliyyat konusunda araştırmacı alimlerin bakış açılarını benimsiyoruz. Delil ve hüccet olması yahut örnek ve destek yapılması için bu haberlerden herhangi bir şey rivayet etmenin caiz olmadığı görüşünü tercih ediyoruz. Onlardan olsa olsa yanlışlığını göstermek, teşhir etmek, uyarmak ve sakındırmak için rivayet edebiliriz. Alimlerin israiliyyat haberlerini sınıflandırmasını gördükten sonra bu konu ile ilgili görüşümüzü belirteceğiz.[60]
Elimde şehid Dr.Muhammed Hüseyin Zehebi'nin " el-Israiliyyat fİ't-Tefsir ve'1-Hadis" (Tefsirde ve Hadiste İsrailiyyat) adında değerli bir çalışması vardır. Bu çalışmasında israiliyyatın kısımları, onları rivayet etmenin hükmü, rivayet etmeyi yasaklayan ve caiz görenlerin delillerini anlatmaktadır. Bu çalışmaya dayanarak israiliyyatın kısımlarını belirteceğim.
İsrailiyyat, üç ölçüye göre üç kısma ayrılır:
a- Doğru olup olmaması bakımından kısımları.
b- Dinimize uygun olup olmaması bakımından kısımları.
c- Konulan bakımından kısımları.[61]
1- Doğru olanlar: Hz.Peygamberin nitelikleriyle ilgili Kur'anda bulunan şeyleri doğrulayan haberler gibi. Yüce Allah buyuruyor :" Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı, izniyle Allaha çağıran ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik"[62]
Bu nitelikler Tevrat'ta da bulunmakta ve onu görenlerin böyle olduğunu belirtmektedir. Buharı, Ata İbni Yesar'dan rivayet ederek şöyle dediğini belirtir: Abdullah b.Amr'a rasladım. Tevrat'ta Rasulullahın niteliklerini söyler misin, dedim. Peki, Allaha yemin ederim, Kur'anda nitelendiği gibi Tevrat'ta da nitelenmektedir, dedi. "Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı, ümmiler için koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve elçimsin. Adın mütevekkildir. O katı ve kaba değildir. Bozulmuş olan dini "Lailahe illeliah" diyerek düzeltmedikçe, Allah, onunla kapalı kalpleri, sağır kulakları ve kör gözleri açmadıkça canını almayacaktır. Ata derki; Kabu'l-Ahbar'a rasladım. Aynı şeyi ona sordum. Farklı bir harf bile söylemedi'[63]
2- Uydurma olanlar: Yalancıların iddia ettiği gibi yeri ve gökleri kuşattığı söylenen Kaf dağı hurafesi, gibi.[64]
1- Dinimize uygun olanlar: Buhari'nin Ebu Said el-Hudri'den rivayet ettiği şu haber buna örnektir: Rasulullah şöyle dedi: Kiyamet günü yer yüzü bir ekmek gibi olur. Yolculukta birinizin ekmeğini eline aldığı gibi Allah onu eline alır ve cennet ehline hazırlar.
Yahudilerden bir adam geldi ve Ey Ebu'l-Kasım, Allah seni mübarek kılsın. Kiyamet günü cennet ehlinin varacağı yeri sana bildireyim mi? Olur, dedi. Adam, yer yüzü bir ekmek gibi olur- Peygamberin belirttiği gibi-dedi. Rasulullah bize baktı ve azı dişleri görünecek kadar güldü."[65]
2- Dinimize aykırı olanlar: Tevrat'ın çıkış bölümünde yahudilerin Hz.Harun'a nisbet ettikleri Israiloğultarı için buzağıyı kendisinin yaptığı ve ona tapmağa çağırdığı, Tekvin bölümünde Yüce Allah'a nisbet ettikleri yer ve gökleri altı günde yaratınca yorulduğu ve yedinci gün olan cumatesi günü dinlendiği-Allah bunlardan münezzehtir-haberleri gibi.
3- Dinimizİn kabul veya red etmediği haberler: Adamın amcasını öldürmesi, başkalarını onu öldürmekten sorumlu tutması, ineğin kesilmesi, öldürülen kişinin dirilmesi ve kimin Öldürdüğünü söylemesi gibi Irailoğulları ineği öyküsünün ayrıntıları buna örnektir.[66]
Buhari'nin Abdullah İbn Mesud'dan şu rivayeti buna örnektir: Yahudilerin din adamlarından biri Rasulullaha geldi ve şöyle dedi: Ey Muhammed! Allanın gökleri bir parmak, yerleri bir parmak, ağaçları bir parmak, suyu ve toprağı bir parmak ve diğer yaratıkları bir parmak üzerinde tutacağına ve "melik benim" diyeceğine inanıyoruz.
Rasulullah, yahudi din adamının bu sözüne azı dişleri görünecek kadar güldü ve şu âyeti okudu: "Onlar Aüahı gereği gibi anlamadılar. Kiyamet günü bütün yer yüzü O'nun avucundadır. Gökler de onun sağ elinde durulmuş olacaktır. O, ortak koştuklarından yüce ve münezzehtir"[67]
Buhari'nin Abdullah Ibn Amr'dan rivayet ettiği şu haber buna örnektir: Yahudiler, Rasulullaha, zina yapan yahudi bir kadın ve erkek getirdiler. Onlara, sizden zina yapanlara ne yapıyorsunuz, dedi. Yüzlerini siyaha boyarız ve döveriz, dediler. Onlara, Tevrat'ta recim cezası yok mu? dedi. Hayır, onda birşey göremiyoruz, dediler.
Abdullah İbn Sellam, yalan söylüyorsunuz, doğru söylüyorsanız Tevrat'ı getirin okuyun, dedi.
Tevratı okuyan yahudi din adamı okurken elini recim âyeti üzerine koydu, önünü ve arkasını okuyup recim âyetini okumadı. Ama Abdullah, adamın elini recim âyeti üzerinden kaldırıp bu nedir? diye sorunca, recim âyetidir, dediler.
Rasulullah, o ikisinin recmedilmesini emretti ve mescidin yanında cenazelerin konulduğu yere yakın yerde recmedildiler.
Abdullah îbn Amr şöyle dedi: Kadının arkadaşı olan adamın kadın üzerine eğilip onu taşlardan korumaya çalıştığını gördüm.[68]
İsrailiyyat haberlerin Hz.Nuh'un gemisinin yapılışı, kerestesi, uzunluğu, genişliği ve içinde meydana gelen olaylarla ilgili söyledikleri bunun örneğidir.[69]
Üç yönden de israiliyyat haberlerini değerlendirdiğimez zaman şu sonuçlara varıyoruz:
a- Kur'an ve sünnette doğrulayan benzerleri bulunmadıkça, israiliyyat haberlerini doğru kabul etmiyoruz. Doğru kabul ediyorsak, kendisi doğru olduğu için değil, aynı şey Kur'an veya sünnette bulunduğu içindir.
b- Sahih kaynaklarımızda da bulunan ve dinimize uygun olan bir israiliyyat haberi, artık israiliyyattan çıkar, dinimizin niteliğini ve ahkamımızın özelliğini kazanır. Böylece Islamdan, din ve kültürümüzden olur.
c- Dinimize aykırı olan israiliyyat haberler, ancak yalan ve iftira olduğunu belirtmek ve başkalarını ondan sakındırmak için rivayet edilebilir. Ne yazık ki daha önce kimi müslümanlar bu gibi şeyleri kabul ve tasvip ederek nakletmişlerdir.
d- îsriliyyattan uydurma ve zayıf olan haberler kesin bilgi fade etmez. Çünkü anlattığı şeylerin meydana gelip elmediği belli değildir. Öncekilerin Öyküleriyle ilgili olarak onları nakletmek ve Kur'anı onlarla tefsir etmek, uydurma ve yalan haberlerle tefsir yapmak demektir. Bunun caiz olduğunu kim söyleyebilir?
e- Dinimizin hakkında bir şey söylemediği, onunla çatışmadığı, inanç ve ahkamla ilgili olmayan, yani hatırlatma ve ek bilgi türünden rivayet edilmesini caiz gören alimlerin rivayet ettiği israiliyyat haberlerin de rivayet edilmesini caiz görmüyoruz. Ancak araştırmacı alimler, bu tür rivayetleri kendisinden sakındırmak ve okuyucuları uyamak amacıyla nakledebilirler. Çünkü araştırmadan nakletmek, Kur'anın daha önce belirttiğimiz araştırma, inceleme ve bilgi edinme metodu ile çatışmaktadır.[70]
Yahudilerin kitasbın kelimelerini tahrif etmeleri, tarih konusunda onları güvenilir olmayan kişiler yapmıştır. Yüce Aliah buyuruyor:" Yahudilerden yalana kulak verenler ve sana gelmeyen başka bir topluluk hesabına casusluk yapanlar sözlerin asıl yerlerini deneğiştirirler ve "Böyle bir fetva size verilirse alın, verilmezse kaçının" derler."[71]
"Verdikleri sözleri bozdukları için onlara lanet ettik. Kalplerini katılaştırdık. Onlar sözlerin yerlerini değiştiriyorlar. Kendilerine belletilenlerin bir kısmını unuttular, içlerinden pek azından başkasının daima hainliklerini görürsün.[72]
2- Yahudiler naklettikleri söz ve haberlerde iftira edip yalan söylüyorlar. Yüce Allah buyuruyor: "İnkar etmeleri ve Meryem'e büyük bir iftira yapmaları sebebiyle..."[73]
3- Yahudiler, müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak isterler. Bunu da Îsrailiyyat haberler yoluyla yaparlar. Yüce Allah buyuruyor:" Kitap ehlinin çoğu, hak kendilerine apaçık belli oduktan sonra, içlerindeki kıskançlık sebebiyle, sizi, inandıktan sonra küfre döndürmek isterler."[74]
4- Yahudiler bile bile hakkı gizler, yine bile bile tahrif ederek batıla çevirirler. îsrailiyyat haberleri de hakkı gizleme ve tahrif etme alanlarından başka bir şey değildir. Yüce Allah buyuruyor: "Size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir takımı, Allanın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra bile bile onu tahrif ediyorlardı."[75]
5- Yahudilerin bilgileri kuruntu, yalan ve temennilerden ibarettir. Yüce allan buyuruyor: "Onlardan bir kısmının okuyup yazması yoktur. Kitabı bilmezler. Bildikleri sadece birtakım yalan ve kuruntulardır."[76]
6- Yahudiler bile bile hakkı oırakır ve batıla uyarlar. Îsrailiyyat haberlerinde bu özellik hakimdir. Yüce Aliah buyuruyor: "Ellerinde olanı doğrulayan bir peygamber Aiiah katından onlara gelince, kitap verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allanın kitabını arkalarına attılar. Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydulr."[77]
7- YahudiIer, bilmeyen ve anlamayan bir millettir. Biliyormuş gibi davranırlar. Halbuki bilselerdi batıl ve yalan şeyleri yaymazlardı. Yüce Allah buyuruyor:"Andolsun ki onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi. Onlar inanıp Allaha karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi."[78]
8- OncekiIerin öyküleri geçmişin bilinmeyenlerindendir. Geçmişin bilinmeyenlerini de sadece Allah bilir. Yahudiler kendilerinden Öncekilerin olaylarına şahit olmamışlardır. Yüce Allah buyuruyor:" Sana vahyettiklerimiz gaybe ait haberlerdir. Onlar elbirliği edip düzen kurdukları zaman yanlarında değildin."[79]
9- Kur'an, yahudilere karşı müslümanların nasıl mücadele edeceklerini, onlara "Siz mi daha iyi
biliyorsunuz, Allah mı daha iyi biliyor?" diyerek şüphelerini, söylentilerini ve israiliyyat haberlerini iptal etmelerini öğretmiştir. Yüce Allah buyuruyor: "Deki, bizim ve sizin rabbiniz olan Allah hakkında bize karşı hüccet mi gösteriyorsunuz? Bizim yaptıklarımız kendimize, sizin yaptıklarınız da kendinize aittir. Biz ona karşı samimiyiz. Yoksa İbrahim, ismail, İshak, Yakub ve torunlarının yahudi veya hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? Peki, siz mi, yoksa Allah mı daha iyi bilir? Allah tarafından kendisine bildirilen bir şeyi gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gafil değilir."[80]
10- Önceküerin tarihinde kayıp halkalar bulunmaktadır. Allah, o halkaları kimsenin bilmediğini, sadece kendisinin bildiğini belirtmektedir. Onları bildiğini iddia eden israiliyyat haberleri Kur'ana tamamen aykırı düşmektedir. Yüce Allah buyuruyor:" Nuh, Ad, Semud ve Allahtan başka kimsenin bilmediği onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi?"[81]
11- Kur'an, öncekilerin haberleri hakkında kitap ehlinden bir şey sormayı ve öncekilerin öyküleri hakkında onlardan bilgi istemeyi kesin olarak yasaklamaktadır. Şöyle buyuruyor: "Onlar hakkında, onların hiçbirinden bilgi sorma"[82]
12- Kur'an, bilgisizce konuşmayı kesin olarak yasaklamaktadır. İsrailiyyat da bilgisizce konuşma türürdendir. Sahipleri de hakkında bilgileri olmayan şeylerin peşinden giderler. Yüce Allah buyuruyor: "Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Şüphesiz göz, kulak ve kalp, bütün bunlar ondan sorumludur"[83]
13- Fasıklardan gelen haberleri duyduğumuz zaman onları araştırmamızı ve doğru bir eleştiriye tabi tutmadan fasık ve kafirlerin haberlerini kabul etmememizi öğretmektedir. Sağlam bir eleştiriye tabi tutarak doğru olanları alıp diğerlerini terketmemiz gerektiğini söylemektedir. "Ey inananlar! Bir fasık size bir haber getirdiği zaman onu araştırın"[84]
14- Rasulullah, yahudilerden bir şey alınmasını yasaklamıştır, Buhari, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet eder: Kitap Ehli,Tevratı Ibranice okur ve müslümanlara Arapça tefsir ederlerdi. Rasulullah, "Kitap ehlini ne tasdik edin, ne yalanlayın, Allaha inandık ve bize indirilenlere inandık, deyin" dedi."[85]
15- Hz.Peygaber, Hz.Ömer'in elinde Kitap Ehline ait bir sayfa görünce tasvip etmeyip yadırgamıştır. imam Ahmed, Cabir Ibn Abdillah'tan, Ömer İbn Hattab'ın Ehli kitap'tan birinden aldığı bir sayfayı Rasulullaha getirdiği ve ona okuduğu, Rasulullahın ona, "Şüphe mi ediyorsun Ey Hattab oğlu? Allaha yemin ederim ki size dini ak ve tertemiz olarak getirdim, onlardan bir şey sormayın, aksi halde doğru söylediklerini yalanlar veya yanlış söylediklerini tasdik edersiniz, Allaha yemin ederim ki Musa hayatta olsaydı, ancak bana tabi olurdu" dediği anlatılmaktadır.[86]
16- lsrailoğullarına gidip onlardan israiliyyat haberleri alan kişileri ashabın eleştirmesi. Buhari, Ubeydullah İbn Abdillah İbn Utbe Ibn Mesud'dan, o da Ibn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ey müslümanlar! Ehli kitaptan nasıl sorarsınız? Halbuki Allahın Peygamberinize indirdiği kitap Allah hakkında en taze bilgileri içermektedir. Hişbir şüphe karışmamış olarak onu okuyorsunuz, Kitap ehlinin Allahın yazdığını değiştirdiklerini ve kitabı elleriyle bozduklarını Allah size bildirmiştir. Uydurdukları şeylerin, karşılığında az bir ücret almak İçin Allahtan olduğunu söylemişlerdir. Size gelen ilim onlardan bir şey sormanızı yasaklamadı mı? Halbuki onlardan bir kişinin size inen şeyleri sorduğunu vallahi görmedik.'[87]
17- Abdulîah îbn Mesud'un şu sözleri de bu türdendir: "Kitap Ehlinden sormayın. Bir doğruyu yalanlamış veya bir yanlışı tasdik etmiş olursunuz. Kendilerini saptırdıkları halde size doğruyu söylemezler."[88]
îsrailiyyat haberleri nakletmenin hükmü ile ilgili sözlerimizi tamamlarken, onları rivayet etmenin caiz olduğunu söyleyenlerin dayandığı şeylerden de söz etmek istiyoruz. Dayanaklarının en meşhur ve en önemlisi, Rasulullahın şu hadisi gösterilmektedir: Buharı, Abdullah İbn Amr îbn Âs'dan Rasulullahm şöyle dediğini rivayet ediyor: "Bir âyet de olsa benden tebliğ edin, İsrailoğullarından nakledin, bunun hiçbir sakıncası yoktur, Kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemde yerine hazırlansın"[89]
Israiliyyatı rivayet etmenin caiz olduğunu düşünenler, hadisin İsrailoğullarından müslümanların rivayet etmesini caiz gördüğünü ve bunun bir sakıncasının olmadığını belirttiğini söyleyerek kitaplarını israiliyyat rivayetler, haberler, öyküler ve hurafelerle doldurmuşlardır. Hadisten ne anladığımızı belirtmeden önce, îbn Hacer'in hadisi nasıl açıkladığına bakmak istiyoruz.
"İsrailoğullarından nakledin" sözünün anlamı nedir? İbn Hacer bu konuda şu görüşleri kaydetmektedir:
1- Denildiğine göre, hadiste geçen İsrailoğullarından maksat, Bizzat Hz.Yakub'un çocuklarıdır. Bu duruma göre anlamı, Hz.Yusuf'un kardeşleriyle olan öyküsünü anlatın, demek olur. Bu ise en uzak yorumdur.
2- lmam Malik şöyle demektedir: Bundan maksat, güzel olan bir işlerini anlatmaktır. Ama yalan olduğu bilinen şeyler değildir.
3- Denildiğine göre, Kur'an ve hadiste geçen şeylerin benzerlerini onlardan nakledin.
4- Denildiğine göre, senedli senedsiz onlardan ne şekilde olursa olsun nakletmenin caiz olması demektir. Çünkü onlardan senedle nakletmek mümkün değildir. Ama islamİ ahkamda senedle nakil asıldır.
5- lmam Şafii şöyle demektedir: Bilindiği gibi Rasulullah yalan şeyleri nakletmeyi caiz görmez. O zaman anlamı, yalan olduğunu bilmediğiniz şeyleri İsrailoğullarından nakledin, olur. Caiz gördüğnüz şeyleri nakletmekte sizin için bir sakınca yoktur, demektir.
Onlardan nakletmenin bir sakıncasının bulunmaması konusunda da İbn Hacer şu görüşleri aktarmaktadır:
1- Onlardan nakletmekte sizin için bir sakınca yoktur. Çünkü Rasulullah, daha önce onlardan almayı ve kitaplarına bakmayı yasaklamışken, sonra serbest bıraktı. Sanki bu yasaklama, bozukluk olmaması için şeriat hükümleri ve dinin kurallarının yerleşmesinden önce olmuştur. Sakınca ortadan kalkınca zamanlarındaki ibretle ilgili haberler konusundaki yasak da ortadan kalkmıştır.
2- Onlardan duyduğunuz acaip şeylerden dolayı canlarınız sıkılmasın, anlamına geldiği söylenir. Çünkü böyle şeyler defalarca meydana gelmiştir.
3- 0nlardan nakletmemekte bir sakınca yoktur, demektir. Çünkü önce söylediği "nakledin" sözü emir olup vaipliği ifade etmektedir. Bu ifade ile olardan nakletmenin vacip olmadığına ve bu emrin serbestlik ifade ettiğine işaret etmiş olmaktadır.
4- Denildiğine göre, maksat, bunları anlatan kişiler için bir sakıncanın olmamasıdır. Çünkü onların haberlerinde çok çirkin lafızlar bulunmaktadır. Mesela, Git, sen ve rabbin savaşın, bize bir tanrı yap, gibi.[90]
Fakat, "Israiloğullanndan nakledin" sözünden, onlara başvurun, haber ve rivayetlerini nakledin, tefsir, haberler, tarih ve öykü, gibi islami kitaplarımızda sergileyin anlaşılır mı?."Falan kişiden rivayet ettim" sözü ile "Falan kişiden söz ettim" sözü arasında fark vardır.
"Falan kişiden rivayet ettim" deyince, onun sözlerini başkalarına naklettim, anlamına gelir. Onun sözlerini rivayet etmiş olurum. Onun için hadisçiler üstadlarından "Haddesena fulanun an fulanin=Falan bize falandan anlattı" derlerdi.
Ama "Haddestu an fulanin=Falandan söz ettim" dediğin zaman, iki anlama gelebilir;
a- Sözünü başkalarına naklederek ondan rivayet etmek,
b- Kendisinden haber vermek. Yani onun başına gelen olayları başkalarına bildirmek, hayat ve hikayesini başkalarına anlatmak.
Rasulullahın ' İsı ailoğullarından nakledin" sözü de bu iki anlama gelebilir. Israiloğullarının söylediklerini rivayet edin ve kitaplarınızda aktarın, anlamına gelebilir. Öncekilerden bazıları b^yle anlamıştır. Onun için kitaplarında israilıwattan| nakletmiş ve insanlara sunmuşlardır.
.îl.iucı anlam olarak, Israiloğullannın serüveninden sö7cl!iii, onların gittiği yoldan gitmekten İnsanların sakınması için tarihte onların başına gelen şeyleri anlatın, anlamına da gelebilir.
Ben bu ikinci ihtimali tercih etmek istiyorum. Çünkü onlardan almamızı yasaklayan, söz ve haberlerini rivayet etmekten sakındıran naslar bulunmaktadır.
"Israiloğullarından nakledin, hiçbir sakıncası yotur" sözü, bu durumda, israiloğullarının başına gelenleri müslümanlara anlatın, tarihlerini gösterin, sapıklıklarını onlara açıklayın, alçaklık ve komplolarını ortaya çıkarın, anlamına gelmektedir. Çünkü, Peygamberleri ve salih kişileri dışarıda tutulacak olursa, İsrailoğullarının tarihi kötülük ve rezilliklerle, öyküleri sapıklık ve bozukluklarla doludur. Onlardan söz etmeyi, alçaklık ve rezilliklerini ortaya çakırmayı Kur'an yapmaktadır.
Rasulullah, Peygamberlerini ve salih kişileri alçaklık ve rezilliklerden tenzih etmeleri şartıyla, müslümanların yahudilerin serüvenini bilmelerini, tarihlerini araştırmalarını , karakterlerini, psikolojilerini ve iç yüzlerini tanımalarını, bütün bunları Kur'anın Öğrettiği metodolojik ve bilimsel bir şekilde başkalarına sunmalarını ve bunda bir sakınca görmemelerini, bunları yaparken Yüce Allanın hoşnut olmadığı bir iş yaptıklarını veya müminlere zarar ^erdiklerini sanmamalarını söylemektedir.
Israiliyata dalmayı, onları müslümanlara sunarak düşüncelerini bozmayı kendilerine caiz görenler, hadisi bu şekilde anlasalardı, müslümlanlara büyük yarar sağlamış, müsümanlann bilimsel, fikri ve kültürel olarak
korunmasında, iman, ahlak, tarih ve kültürüyle temayüz etmesinde israiliyatı olumlu yönde kullanmış olurlardı.
Tefsircilerimiz hadisi bu şekilde anlamış olsalardı, Allahm kelamını hurafe, batıl ve saçma hikayelerle tefsir etmekten kaçınır ve kitaplarının sayfalarını bu saçma israiliyat yığınlarıyla doldurmazlardı.
Keşke müslümanlara yahudilerin tarihini doğruluk ve emanetle sunabilsek! Keşke psikolojilerini analiz ve şahsiyetlerini bilimsel ve metodolojik olarak inceleyebilsek! Böylece yahudilerin yolundan gitmekten belki sakınır ve bunu yahudiliğin içyüzünü başka milletlere anlatmada kullanırlar. Bu da müslümanlarla yahudiler arasında uzun vadeli ve çetin savaşın araç ve silahlarından bir silah olur.[91]
Ahmed Şakir'in "Umdetu't-Tefsir ani'l-Hafız İbni Kesir" adlı kitabındaki şu sözlerini biz de tekrar ediyoruz: "Dinimizde doğru veya yalan olduğunu belirten bir şey bulunmayan haberleri nakletmek ayrı bir şeydir, bunu Kur'anın tefsirinde kullanmak, âyeti anlamak için yahut âyetin belirtilmemiş yönünü belirlemek veya kapalı olan ayrıntılarını göstermek için bir görüş veya bir rivayet olarak kullanmak ayrı bir şeydir.
Çünkü Allahm kelamının yanında bu haberlerin nakledilmesi, doğru veya yanlış olduğunu bilmediğimiz bu haberlerin Allanın kelamam açıkladığı, kapalı yerlerini açtığı şüphesini doğurmaktadır.Halbuki Allah ve onun kitabı bundan tümüyle münezzehtir.
Rasulullah, Israiloğullarından anlatmaya izin verirken, onları ne doğrulamamızı, ne yalanlamamızı emretmiştir. Onların rivayet veya sözlerini Allanın kitabının yanına koymak, onlarla kendisini açıklayıp tefsir etmek, bu söz ve rivayetleri en açık biçimde kabul ve tasdik etmek değil midir? Allahım! Günahlarımızı bağışla! [92]
Bu görüş hakkında Dr. Muhammed Hüseyin ez-Zehebi'nin şu sözlerine katılıyoruz: "Allahm kitabını saçma sözlerden ve fazlalıklardan korumak, bir yarar sağlamayan şeylerin ona katılmasından korumak için ben israiliyyatı kullanmanın caiz olmadığı görüşünü tercih ediyorum"[93]
"Allah, "Ey Musa, İstediğin sana verildi, dedi. Zaten sana bir defa daha iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik. Musa'yı bir sandığa koy ve suya bırak, su onu kıyıya atar, bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Seni sevimli kıldım/seni sevdim ve gözümün önünde yetişmeni istedim. Kız kardeşi Firavunun sarayına giderek "Ona bakacak birini size göstereyim mi? diyordu. Böylece annen üzülmesin, sevinsin diye seni ona döndürmüştük. Sen bir cana kıymıştın. Seni üzüntüden kurtarmış ve birçok musibetlerle denemiştik. Bunun için Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra, ey Musa, peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa gelince, dönüp geldin."[94]
"Ta Sin Mim! Bunlar apaçık kitabın âyetleridir. İnanan bir millet için, sana Musa ve Firavun olayını olduğu gibi/gerçek olarak anlatacağız. Firavun memleketin başına geçti ve halkını topluluklara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadmlannı sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozguncunun biriydi. Biz, memlekette ezilenlere iyilikte bulunmak, onları önderler yapmak, onları varisler kılmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Hâmân ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk. Musa'nın annesine "Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman onu suya bırak. Korkma, üzülme, biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" diye bildirmiştik. Firavun'ın adamları onu almışlardı. Firavun, Hâmân ve askerleri, suçlu olduklarından, o onlara düşman ve başlarına da dert olacaktı. Firavun'un karısı "Benim de, senin de gözün aydın olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur yahut onu oğul ediniriz" dedi. Aslında işin farkında değillerdi.
Musanın annesi, oğlundan başka bir şey düşünemez oldu. Allahın verdiği söze iyice inanması için kalbini pekiştirmeseydik, nerede ise saraya alınan çocuğun kendi oğlu olduğunu açığa vurucaktı. Musa'nın ablasına "Onu izle" dedi. O da,kimse farkına varmadan, Musa'yı uzaktan gözetledi. Önceden, süt annelerinin memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ablası "Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?" dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allahın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona döndürdük. Fakat çokları bilmezler."[95]
Hz.Musa'nın annesinin öyküsü sadece Taha ve Kasas surelerinde geçmektedir. Yüce Allahm "Musa ve Firavun'un haberinden sana olduğu gibi/gerçek olarak okuyoruz" sözünden şunu anlıyoruz; Onun öyküsünde meydana geldiğine kesin olarak inandığımız olayları ve sahneleri anlatacağız. Doğruluğunu ve meydana geldiğini kesin olarak bilmediğimiz şeyleri anlatmayacağız. Çünkü böyle bir şey, âyetin " gerçek olarak "ölçüsüne aykırı olmaktadır.
"Gerçek olarak" okumak, Kur'an âyetleri ve varsa sahih hadisler çerçevesinde kalmak ve onlarda verilen bilgilerle yetinmek demektir. Çünkü bunların haber verdikleri şüphe götürmeyen gerçeğin kendisidir.
"Gerçek olarak" okumak, öykü hakkında israiliyyat ve hurafelere gitmemek demektir. Çünkü bunların söylediği şeylerin hak veya batıl olduğunu kesin bilemiyoruz.
Onun için, Allanın izniyle, gerçek olarak anlatılan ve Peygambere gerçek olarak okunan naslar çerçevesinin dışına çıkmayacağız.[96]
Firavun, zalim, mütekebbir ve bozguncu idi. Israiloullarına en acıklı azabı veriyordu. Oğullarını kesiyor, kızlarını bırakıyordu. Kadınların doğumlarını denetliyordu. Kadın bir çocuk doğurduğu zaman Firavun'un zebanileri onu alıp kesiyordu. Ama bir kız doğurursa, ona dokunmuyorlardı. Yüce Allah bunu şöyle anlatır: "Oğullarını kesiyor, kadınlarını yaşatıyordu. Şüphesiz o bir bozguncu idi"
Firavun, âyetin belirttiği gibi bozgunculardandı.Yaptığı ve uyguladığı, bozgunculuktu. Zaten Firavun, azgın ve zalim yönetici örneğidir. Düşünce ve eğilimleri ne olursa olsun, vatandaşlarının hayatlarını ve canlarını koruyacağı yerde, mallarına saldıran, kanlarını döken ve canlarına okuyan her yönetici Firavun gibi zalim olur.
Otorite ve yasayı elinde bulunduran yönetici, vatandaşlarına karşı bu duruma düşerse, hem yetkilerinden ve görevinden soyutlanır, hem de insanlığından sıyrılır.[97]
Zalim ve bozguncu Firavun, Musa'yı öldürmek istedi. Ama Allah, hem de Firavun'ın evinde Musa'nın yaşamasını istedi. Üstelik korumasını da Firavun üstlenerek!
Şüphesiz ancak Allanın istediği olur. Allanın iradesine karşı duracak ve işlevsiz kılabilecek yaratık kimdir? Allah dilediğini yapar, ama insanların çoğu bunu bilmezler.
Musa'nın annesi çocuğunu doğurmak üzeredir. Ama Firavun ve askerlerinden korkmaktadır. Oğlan doğuracak olursa, yaşamıyacaktır. Çünkü Firavun'ın askerleri onu öldürmek için alacaklardır. Bu çocuğu kim koruyabilecek, Firavun ve askerlerine kim karşı durabilecektir?
Çocuğu evde gizlemek isterse, onun yaşamasını garanti edebilecek midir? Hareket etmeyen ve ağlamayan bir ev eşyası değil ki! Mutlaka ağlayacak ve bağıracaktır. Ağlaması ve bağırması da onu eleverecektir. Annesi Firavun'un tehlikesiyle kendisini korkutsa, çocuk bundan anlar mı ve ağlamayı keser mi? Hatta, ömrünün henüz ilk saatlerinde olan bir çocuk korkutma ve sakınmanın ne olduğunu anlar mı? Bu öykü üzerinde duran her insanın aklına gelen bunlara benzer daha nice sorular!
Güçsüz ve zayıf Musa büyük bir tehlike altındadır. Babasının evi ve annesinin kucağı bu aşamada ona güvenliği sağlayamamakta, tehlikeden kurtaramamaktadır. Mısır'da Firavun'un sarayı dışında hiçbir yer onu tehlikeden kurtaramaz ve güvenliğini sağlayamaz. Fakat onu Firavun'un sarayına kim ulaştıracak?
Bunu isteyen ve onun için uygun imkanı sağlayacak olan, Yüce Allanın kendisidir. İnsanların görevi, Yüce Allanın kendilerine vahyedeceği şeyleri yerine getirmektir.[98]
Yüce Allah buyuruyor:" Musa'nın annesine onu emzir, diye vahyettik". Allah bunu "Annene vahyedilmesi geken şeyleri vahyettik" sözleriye Musa'ya da bildirmiştir.
Yüce Allah, Musanın korunmasını ve Firavun'nın tehlikesinden kurtarılmasını sağlayacak yolu onun annesine güvenli rabbani bir yolla vahyetmiştir. Ama Allanın Musanın annesine vahyetmesi ne demektir?
Şüphesiz bu, Peygamberlik vahyi değildir. Yani Cebrail yolu ile yapılan bir vahiy değildir. Hz.Musanın annesi ne nebi, ne de rasuldur. Peygamberlik kadınlara değil, erkeklere verilmiştir. Kur'amn açıkça belirttiği budur:" Senden önça de kendilerine vahyettiğimiz ancak erkekler gönderdik. Bilmiyorsanız kitap ehline sorunuz"[99]
Hz.Cebrail sadece peygamberlere vahiy getirmiştir. Hz.Musa'nın annesi peygamber olmadığına göre, Allanın ona vahyetmesi Cebrail yolu ile olmamış, demektir.
Allah en iyi bilir, Musanın annesine vahiy, fıtri ilham yolu olmuştur. Bu şekilde davranmasını ona ilham etmiştir. insana yapılan fıtri ilham, Kur'an ilimlerinde alimlerin belirttiği gibi, terim olarak değil, sözlük anlamıyla vahiy şekillerinden biridir[100].
Yüce Allah buyuruyor: "Musanın annesine onu emzirmesini bildirdik. Onun için korkacak olursan, suya at, korkma ve üzülme. Biz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız".
Bu âyette iki haber, iki emir, iki yasck, iki müjde uyum içinde, icaz, etki ve belagat içinde toplanrr ştır.
âyetteki iki haber şudur: Vahyettik, Onun için korkarsan.
İki emir de şudur: Süt ver, suya at. îki yasak da şudur: Korkma, üzülme. iki müjde de şudur: Biz onu sana geri getireceğiz, peygamber yapacağız.
Şüphe yok ki Allah, Musanın annesinin sadece hayatım garantilemekle kalmamış, oğlunun kendisine geri gelmesini, büyüyünceye kadar yaşamasını ve peygamber olmasını da garantilemiştir.[101]
el-Asmaiyyat eserinin sahibi Abdulmelik îbn Kureyb, Arapların dil ravilerindendir. Bize şiir, haber, rivayet, nükte ve fıkra olarak çok şeyler aktarmıştır. Arap yarımadasının pek çok yerini ve kabileleri dolaşmış, kadın ve erkeklerin konuşmalannı dinleyerek kaydetmiştir. Rivayetleri arasında şu nükteyi vermektedir:
Yolculuklarımın birinde Arap çadırlarından birinin önünde durdum ve bir kızın şu anlama gelen iki beyti okuduğunu duydum:
"Bütün günahlarım için Allaha istiğfar ederim - Helal olmadığı halde bir insanı öptüm. Ceylan gibi yumuşak ve nazlıyım - Gece yarısı oldu hâla namazı kılmadım."
Ona "Allah canını almasın, ne kadar fasih söylüyorsun! dedim. Kız bana şu karşılığı verdi:
Allahm, "Musa'nın annesine onu emzir, hakkında korkarsan suya at, korkma ve üzülme, onu biz sana geri getireceğiz ve peygamber yapacağız" sözü yanında benim söylediğim ne ki? Bir tek âyette iki haber, iki emir, iki yasak, iki müjde bir araya gelmiştir[102]."
Yüce Allah buyuruyor: "Annene tabuta koy, suya at, su onu sahile atsın, ona ve bana düşman olan biri alsın, diye bildirdik".
Bu âyette Yüce Allah, Musa'nın annesine oğlu konusunda nasıl davranacağını bildiriyor ve korunmasının yolunu ona gösteriyor. Çok ilginç bir yol! Bu yolda tehlike ve zorluk vardır. Tabuta koy, suya at, su onu sahile atsın!
Onu at! Atmak, acımasız ve zor bir harekettir. Kimi atıyor? Daha ömrünün ilk saatlerinde olan zayıf ve aciz oğlunu atıyor. Onu tabutun içine koyup suya atıyor.
Sanki ona: Oğlunun korunması sana ait değil, Allaha aittir, onun için kendisini yavaş, yumuşak ve titizlikle değil, tabutun içine koy vesandıgı tut suya at, denilmektedir. "At" emir kipleri zihinde tatlı gölgeler, gizli işaretler ve hoş esintiler bırakmaktadır. Basiretli duygu onu hisseder ve zevkle seyreder, ama onu sözle anlatmaktan aciz kalabilir.
Okuyucuyu bu âyet üzerinde durmaya, onda bu işaretleri, gölgeleri ve esintileri yakalamaya çalışmaya çağırıyoruz.[103]
Yüce Allah buyuruyor:"Su onu sahile atsın, benim de, onun da düşmanı kendisini aisın" ve "Firavun'un adamları onu yakaladılar'"
İnsan, öyküdeki bu sahneye hayret eder. Allah, Firavun'a oyun kuruyor, acizliğini ve zayıflığını bize gösteriyor.
Sanki şöyle diyor ona: Sen öldürmek için İsrailoğullarmın doğan erkek çocuklarını araştırıyorsun. Araştırarak kendini yorma. Onlardan birini biz sana vreceğiz. Senin araştırma ve soruşturman olmadan onu biz sana vereceğiz. İşte geliyor sana. Üstelik tam da küçük ve çaresizdir. Kendisini savunmaktan acizdir. Gücün yetiyorsa onu öldür!
îşte o senin evindedir ve elindedir. Ama ona hiçbir kötülük ve eziyet yapamtyacaksın. Hatta büyüdüğünde seni Öldürmesi için (eşek gibi!. İS) ona hizmet etmek ve yetiştirmekle görevlendirileceksin.
Musa'yı alan kim? Bana da, ona da düşman olan biri. Firavun! Allanın ve Musanın amansız düşmanı.Firavun ki tanrılık ve rabhk iddia etmiş. Ama ona rağmen küçük bir bebeği öldürmekten aciz![104]
Yüce Allanın, Musa'nın annesine oğlunun Allanın gözetimi ve koruması altında olacağını, koruması altında olduğu için de kimsenin ona zarar ve eziyet veremiyeceğini müjdelediği doğrudur. Fakat annesi yine de suyun oğlunu Firavun'un evine taşıyacağım beklemiyordu.
Musa'nın annesini kuruntular, endişeler ve zanlar kaplamıştır. Şeytan kalbine bin türlü vesvese ve dürtüler sokmaya çalışmıştır. Yüce Allah onun bu halini tasvir ederek "Musa'nın annesinin kalbi bomboş oldu, müminlerden olması için kalbini sağlama almasaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı" demektedir.
Kalbinde Musa'dan başka hiçbir şey yok. Artık Musanın durumunu düşünmekten ve onun için korkmaktan başka hiçbir şey düşünemez olmuştur.
Kalbinde Musa'dan başka bir şeyin olmaması, edebi bir abartma yahut ince bir tasvir değil, yaşanan psikilojik bir gerçektir. İnsanın başına bir iş geldiği zaman, onun dışında bir iş düşünmez ve kalbinden ondan başka bir şey geçmez. Sanki Musa'nın annesi kendisini suçlamaktadır; Ne yaptım? Oğluma niçin böyle bir şey yaptım? Bunun Allahtan bir ilham olduğunu kim garantileyebilir? Oğlumu, öldürecek düşmanı olan Firavun'a kendi ellerimle nasıl teslim ettim? Ben deli miyim ki bütün bunları yaptım?
"Neredeyse onu açığa vuracaktı". Neredeyse sırrını kendisi açığa vuracak ve kendini rezil edecekti. Neredeyse halkın içine çıkıp ben caniyim, oğluma karşı ben cinayet işledim, Firavun'nın yanındaki bu çocuk benim oğlumdur, ne olursunuz onu kurtarın ve bana geri getirin, diyecekti.
Musa'nın annesi böyle bir şey yapsaydı ve bunu söyleseydi, o zaman Musa'yı insanlardan kim savunabilirdi. Onu Firavun'ın elinden kim kurtarabilirdi?
Neredeyse haberi açığa vurucak ve gizlediğini açıklayacaktı! Ama Allah ona güven ve huzur verdi, içindeki vesvese ve kuruntuları giderdi. "Onun kalbini sağlama almasaydık!"
"Kalbini sağlama aldık". Kalbine kuvvet, sözüne tam güven verdik ve Allaha kesin imanla doldurduk. Böyle davranmayı ve oğlunun Firavun'a kadar gitmesini Allanın takdir ettiğine, Fir'avn'un yanında kendisini koruyacağını Allahın bildirdiğine kesin olarak inandı.
Allah kalbini sağlama aldı. Huzur ve güven buldu. Ruhu sakinleşti ve zihni rahatladı, inananlardan oldu. Musa'nın ne olacağını iman, sabır, güven ve huzurla izlemeye başladı.
"Musanın annesinin kalbi bomboş oldu ve neredeyse onu açığa vuracaktı" ifadesindeki etkileyici tasviri ve canlı dikkati farketmeye çağırıyoruz.
Kalp herşeyden bomboş. İçinde sadece bir şey var. Gerçekte içine oturan o şeyle dopdoludur. âyet dolu olduğunu kararlaştırmak için kalbi bomboş olarak tasvir ediyor.
Ka oğlu hakkındaki endişe ile ve o korkunç sır ile doln ş! O da Firavun'un yanında bulunan o çocuğun kendi olması sırrıdır. Bu sırrı açığa vurmaması için içindeki sırla beraber onun kalbini sağlama almıştır. Kalbini ğlamıştır.[105]
Yüce Allah, Hz.Musa'ya, Firavun'ın sarayında başından geçenleri bildirmiş, Allanın kendisini sevdiğini ve hayatını kurtaran takdirini bildirmiştir. "Üzerine benden bir sevgi bıraktım" Allanın sevgisi Musa'nın üzerine atılıyor. Son derece parlak ve edebi bir sanat tablosu! Sanki Yüce Allah, yitirdiği anne sevgisi, anne kucağının sıcaklığı, güzel himayesi yerine, onu sevgisiyle kuşatıyor. Annesinin koruma ve kollamasını yitirmesi, hazırladığı sıcak yatağı ve üzerine örteceği yumuşak örtüyü kaybetmesi karşılığında ona bu sevgiyi veriyor.
Gerçekte Musa hiçbir şey kaybememiştir. İşte Allanın sevgisi, Firavun'ın evinde üzerine atılıyor, üzerini bir örtü gibi örtüyor.
Dünya kumaşından elle dokunulan ve Firavun'un vereceği eziyetin önüne geçemeyen annesinin örtüsü nerede, kendisini eziyetten kurtaran ve katıksız sevgiden dokunan bu rabbani örtü nerede! Yüce Allah, Musa'yı tekeffül etmiş ve Firavun'un evinde Firavun'un eziyetinden korumayı üzerine almıştır. Ama nasıl?
Yüce Allah bunun için hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yol seçmiştir. O da sevgisidir. Bunun gerçekleşmesi için de hiç kimsenin beklemediği bir kalbi rnusahhar kılmıştır. Firavun'un karısının kalbi! Yüce Allah, onun sözlerini bize şöyle aktarır:
"Firavun'un karısı, ikimizin de gözü aydın olsun. Onu öldürmeyiniz, belki bize yararlı olur veya onu evlat ediniriz, dedi. Aslında işin farkında değillerdi."
Firavun'un karısı küçük Musa'yı sevgisiyle kuşattı. Allah onun sevgisini kalbine koydu. Kalbine onu sevmesini emretti. Onu savunmak için kalbini görevlendirdi. Kocası Firavun'dan öldürmemesini istedi ve bu çocuğun ikisi için ,göz aydınlığı olacağını bildirdi.
Firavun onun dediğini kabul etti. Zaten dediğini kabul etmekten başka yapacağı hiçbir şey yoktu.
Allah için söyleyin! Kendini savunmaktan aciz, önünde duran küçük Musa'yı öldürmek için bıçağını bileyen Firavun'dan korumak sizden istenseydi, onu savunabilir miydiniz? Buna gücünüz yetmiş olsa bile, böyle bir yol hiç aklınıza gelir miydi? Bunun için Firavun'un karısının kalbini görevlendirebilir miydiniz? Kalbinin onu sevmesini ve evlat edinmesini sağlayabilir miydiniz?
Hiçbir insanın gücü buna yetmez. Ama, dilediğini yapan Yüce Allah bunu yapmıştır. Firavun'un karısının kalbi üzerinde hiçbir insanın otoritesi yoktur.Firavun bile onun kalbine egemen değildir. Onun kalbine tahakküm edemiyordu. Hatta bizzat Firavun'un karısı kendi kalbi üzerinde egemen değildi. Onun kalbine egemen olma hakkı sadece ve sadece Allahındır. "Biliniz ki Allah kişi ile kalbi arasına girer"[106]
Yüce Allah buyuruyor:" Kız kardeşine, onu izle, dedi. Onu uzaktan gördü. Onlar ise farkında değillerdi."
Musa'nın annesi, kız kardeşine onu izlemesini, nerede duracağını ve neler olacağını bilmesi için onu taşıyan sandığı dikkatli ve kimseye çaktırmadan uzaktan izlemesini emretti.
Ona, izle dedi. Yani hareketini ve gidişatını izle. Bilge kızkardeş annesinin isteğini dikkatle ve bilgelikle yerine getirdi. Sandığın seyrini izledi. Herhalde Firavun'un sarayının önünde sandığın durması onu çok ürkütmüş olmalıdır. Saray halkının sandığı almaları ise mutlaka ondan da daha korkunç olmuştur.
Burada Musa'nın kız kardeşinin, âyetin belirttiği gibi,ne kadar dikkatli ve zekice davrandığına işaret etmek istiyoruz. "Onu uzaktan gördü. Onlar ise bunun farkında değillerdi". Çok dikkatli, hünerli ve zeki idi. Zekice davranıyor, gizlenme ve güvenli izleme sanatım gayet güzel beceriyordu.
Etrafında kimsenin dikkatini çekmeden sandığı uzaktan gözetliyordu. Başkalarına, sandıkla hiçbir ilgisinin buunmadîğını gösteriyordu. Sanki yoldan geçen biri gibi davranıyordu. Böylece bu kızın o çocuğun kızkardeşi olduğu kimsenin aklına bile gelmiyordu.[107]
Yüce Allah. Musanın annesine oğlunu kendisine geri getireceğini söylemişti. Allahın verdiği söz gerçektir. Nitekim hiçbir kimsenin aklına gelmeyen çok ilginç bir yolla oğlunu kendisine geri getirmiştir.
Yüce Allah buyuruyor: "Süt annelerinin memesini ona haram ettik" Burada haram etmenin anlamı,tutmamayı sağlayan yasaklamadır.Yani süt çocuğur^ başka kadınların memelerini kabul etmemesini emrettik, o da bu emri yerine getirdi.
Bu rabbani yol, Yüce Allahın ilginç tedbir ve takdirindendir. Musa, henüz bir kaç günlük, belki de birkaç saatlik bir süt çocuğudur. Bu yaştaki bir süt çocuğu şu veya bu kadın yahut şu veya bu meme ayrımı yapamaz. Onun ne bir tercihi, ne de bir seçimi olur.
Ama Allah, doğumunu, korunma ve gözetimini kuşatan diğer mucizeler gibi bir mucize İle süt çocuğu Musa'da böyle bir seçim yapmayı meydana getirmiştir.
Bebek Musa açtı. Bebek aç olduğunda her memeı,. kabul eder ve her memenin sütünü emer. Firavun'un yanında süt enneleri sütlerini emmesi için memelerini tutmuşlar,ama kendisi hepsini red etmiş ve memelerinden 'süt emmeyi kabul etmemiştir. Herhalde memeleri koktayıp annesinin memesi olmadığını gördükten ve sahiplerinin yüzüne bakıp onlarda annesinin kokusunu bulmadıktan sonra bütün memeleri red etmiştir.
"Süt annelerinin memesini ona haram ettik". Sanki Yüce Allah iki dudağa hiçbir memeyi kabul etmemesini ve hiçbir memeden süt emmemesini emretmiş, onlar da Allahın emrini tutmuştur. Zaten emri tutmaktan başka ne
yapabilirdi ki!
İnsanlar büyük bir şaşkınlık, dehşet ve endişe içinde kaldılar.İlk defa gördükleri böyle bir şeye hayret ettiler.Bir süt çocuğu açlıktan ağlamaya devam ediyor,bununla beraber memeyi ve sütü red ediyor.Sanki kendisinden özel bir süt emmek için özel bir anneyi ve onun özel memesini arıyor.
Halk endişe içindedir.Tutmarnaya devam ederse helak olmasından korkuyorlar. Yaşamasını istiyorlar ve yaşaması için ne gerekiyorsa hepsini yerine getirmeye hazır bekliyorlar.
Yaşaması için özen gösterenler ve hayatını şu anda korumak için gayret edenler kimler mi dersiniz! Bunlar, onu öldürmelerinden korkulan kimselerdir. Her an öldürmeleri beklenen kimseler. Allanın tedbir ve takdiriyle şimdi Musanın hayatını kurtarmak ve yaşamasını sağlamak için can atıyorlar. Allahım, Tedbirin ve takdirin ne büyüktür! Bir olan ve gücü her şeye yeten Allaha inandık![108]
Bu hikmetli ilahi tedbirin yanında durur ve Musanın memeleri red etmesinin birtakım hikmetlerini yakalamaya çalışırsak, şunları tesbit edebiliriz;
1- Musanın annesine geri getirilmesi için bu ilahi bir tedbirdir.
2- Musa, Firavun'un sarayında her hengi bir annenin memesini kabul etseydi, annesinin sevgi,şefkat ve sıcaklığından yoksun kalırdı. Bilindiği gibi süt annesi ne kadar samimi olup itina gösterirse göstersin, annenin çocuğuna olan sevgi, şefkat ve özeninin yerini tutamaz.
2- Süt annelerinin memelerini red etmesinden önce annesi ortaya çıksaydı, suçlanır ve etrafında şüpheler yayılırdı. Çocuğun onunla ilgisi ortaya çıkabilirdi. Çünkü annenin çocuğuna olan özlemi ve telaşı iyi gözlemci olan herkese açıktır. Bu telaş ona karşı sevgisi, kucaklaması, bağrına basması, taşıması ve meme vermesinde kendini gösterir.
3- Memeleri kabul etmemesi, Yüce Allanın Firavun'a ve adamlarına karşı bir oyunudur. Nitekim bizzat kendilerini büyük bir hırs ve gayretle çocuğa süt anne arama durumunda bırakmıştır. Böyle bir durumda annesinin mememsini kabul etmesi şüpheye yol açmaz ve annesinin kendisiyle olan ilişkisini düşünmezler.
Sanki Yüce Allah, Firavun'a şöyle demektedir: Sen süt çocuğunu annesinin kucağından almak istiyorsun, ama biz senin ve kavminin onu annesine geri vermenizi, kendi hesabına annesini ona süt annesi tutmanızı, emzirmesi karşılığında ona ücretini vermenizi istiyoruz. Bizim istediğimizden başkası da olmaz. Sizler de bizim
isteklerimizi yerine getiriyorsunuz.[109]
Musa'nın kızkardeşi tam zamanında müdahale etti ve Firavun ailesine yapacağı hizmetleri önerdi.zaten onlar da çocuğun hayatını her yola başvurarak kurtarmanın çabası içinde olup bunun için yapılacak bir teklifi ne pahasına olursa olsun kabul etmeğe hazırdılar.
Kız kardeşi hakkında şüpheye yol açmayan bir yolla müdahale etti. Bu da ne kadar tedbirli ve planlı olduğunu, yetenekli ve ölçülü olduğunu, zeki ve isabetli düşündüğünü gösterir, "sizin adınıza ona bakacak bir aileyi size haber vereyim mi, onlar ona samimi bakarlar, dedi"
Sözündeki dikkatliliğe bakın! Size haber vereyim mi? Teşvik ve çocuğa acıma ifade eden bu sözlerle! Onların da elinden bu soruya evet demekten başka bir şey gelmez!
Süt çocuğuna sizin adınıza bakacak bir aile.Firavun ailesi adına, sizin adınıza bakacak bir aile.Bu aile ona güzel bakacak, güzel himaye edecek ve kendisine özen gösterecekler.Çocuğa samimi olarak bakacaklar.
Firavun bile bu teklifi kabul etti. Teklifindeki samimiyetten ve yardım etme arzusundan kimse şüphelenmedi. Bu kızın Musanın kızkardeşi. olduğu hiç kimsenin aklına gelmedi .Hiç kimse, bu çocuğun annesinin kucağına gideceğini aklına bile getirmedi. Ve Allah, Musayı annesine geri döndürdü. "Annesinin gözünün aydın olması ve üzülmemesi, Allahın vadettiğinin gerçek olduğunu bilmesi için onu annesine geri döndürdük. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler"
"Annesine geri döndürdük,Bundan anlıyoruz ki Allah onu annesine geri döndürmüştür. Çünkü ona bakmaya ve sahip olmaya kendisi herkesten daha layıktır. "Onu sana döndürüyoruz" sözünü gerçekleştirmek için Musa'yı annesine döndürdü. Çocuğunu kucaklayarak ve emzirerek gözünün aydın olması için onu kendisine döndürdü. Kaybettim diye üzülmemesi ve ona duyduğu özlemle kendini helak etmemesi için çocuğu kendisine geri döndürdü.
Yüce Allah, Peygamber yaptığında ve Firavun'a gitmesini emrettiğinde Musa'ya bu nimetleri ve bu tedbiri hatırlatmış ve nimetini belirtmiştir. Ona şöyle demiştir : "Hani, kızkardeşin yürüyordu. Onlara, sizin adınıza ona bakacak kişiyi haber vereyim mi? diyordu. Böylece gözünün aydın olması ve üzülmemesi için seni annene döndürdük."[110]
Firavun ailesi, sat çouğunun bu kadının memesini kabul etmesine sevindiler. Böylece çocuğun hayatı kurtulmuş oldu. Hiç kimse bu kadının annesi olduğunu düşünmedi. Çocuğun süt annesi, koruyucusu, dadısı, annesi ve bakıcısı olrr.uk üzere Firavun tarafından Musa'nın annesi görevlendirildi. Bu işi yaptığı için de Firavun ona ücret ödedi.
İşte bu, Allahın ilginç tedbirlerindendir.Musa, annesinin yanında kalsaydı, onu koruyamazdı, tehlike ve öldürülmeye maruz kalırdı. Musa, herhangi bir süt annesinden süt emerek Firavun'nın yanında kalsaydı, onun yanında annenin şefkat ve sevgisini bulmaz, annesinin duygulan rahat etmez ve oğlu hakkında huzur içinde olamazdı.
Yüce Allah, Musanın, Firavun 'in komplosundan kurtulmasını istemiş ve Musanın sandık ile Firavunm sarayına taşınmasını, Firavunın karısının kalbi tarafından sevilmesini dilemiştir. Musa'nın, Firavun'ın yanında herhangi bir süt annesinin memesini kabul etmemesini, Firavunın sarayından annesine döndürülmesini, Firavunın askerlerinden hiç birinin Musanın annesinden şüphelenmemesini, Firavunın hesabına annesinin Musayı eYnzirme ve bakma görevini yapmasını ve bunun için Firavun'ın malından ücretini almasını dilemiştir.
Yüce Allahın olmasını istediği bütün bu işlerde Firavunın iradesi işlevsiz kalmış ve yok olmuştur. Bütün bu işler Firavunın iradesine bir komplodur. Allahın istediğinin sonucu nerede, Firavunın istediğinin sonucu nerede!
Gerçekten, bu Firavun denilen adam da kimdir? Bu adam kim oluyor ki Allahın iradesini işlevsiz kılsın? Şüphesiz ancak Allahın istediği olur. Yazıklar olsun Firavun'a ve onun yolundan giderek firavnlaşan herkese! Yazıklar olsun! Ailahın iradesi karşısında hepsi ne kadar da zayıftırlar!
Çocuğunu emzirmek ve bunun için ücret almakla Musanın annesi, bir iyilik yaparak görevini yerine getiren ve bu görevden dolayı ücret alan herkes için darbı mesel/atasözü oldu.
Ebu Davud, Cubeyr Ibn Nufeyr'den, Rasulullahın şöyle buyurduğunu rivayet eder:" Ümmetimden cihad eden ve verilen ödülü alarak onunla düşmana karşı güç kazananlar, çocuğunu emziren ve bunun için ücret alan Musa'nın annesine benzerler."[111]
Kimileri Hz.Musa'nın bu düşündürücü yolculuğunun hikmetini sorabilir; Madem ki annesine dönecekti, Allah onu Firavun'un komplo ve eziyetinden kurtaracaktı, o halde neden su onu Firavun'unn evine sürüklesin, sonra Firavun onu annesine geri versin?
Yüce Allanın bu hikmetli ilahi takdirinin ve mucize olan rabbani tedbirinin elbette birçok hikmetleri vardır. Şöyleki;
1- Yüce Allah, Firavun'a bir komplo yapmak ve Allanın iradesi karşısında iradesinin ne kadar aciz ve işlevsiz olduğunu insanlara göstermek istiyor.
2- Allahın gücü ve tedbiri, irade ve isteğinin mutlaka gerçekleşeceği konusunda bu yolculuk, Aliaha düşmanlık yapan, müminlerle savaşan ve salih kullarına eziyet eden kişilere dersler, ibretler ve tehditler vermektedir.
3- AHah, Firavun'un komplo ve zararından Musa'yı koruyacak başarılı yolu sağlamak istiyor. Annesinin kucağında yaşamasını sağlamak, emniyet ve güven İçinde, hem de ücretini Firavun'dan alarak annesinin memesinden emmesini istemektedir.
4- Allah, bizzat Firavun'un evinde güzel ve iyi Örneklerin olabileceğini göstermek istiyor. Bu örnek de Musayı seven ve onu savunan Firavun'un karışıdır. Kafir ve hayırsız evden saiih ve iyi insanlar çıkabilir.
5- AlIah, Musaya iyiliklerini hatırlatmak, ona verdiği nimetleri, kendisini korumasını ve hayatında mucizelerinin gerçekleştiğini göstermek işitiyor.
6- Allah, bu yolculukta açığa çıkan gizli birtakım erlerinin olduğunu göstermek istiyor.[112]
Kur'anı Kerim,Musanın korunmasında ve annesine geri getirilmesinde rol oynayan Allahın erlerini bizlere göstermektedir.Onlardan bazıları şunlardır:
1- Musa'nın içine konduğu sandık. .
2- Sandığı taşıyan su.
3- Musa için yumuşayan ve onun sevgisiyle dolan Firavun'un karısının kalbi.
4- Annesine dönünceye kadar her türlü süt annesinin memesini tutmayan Musanın iki dudağı.
Yüce Allanın bu erleri görevlendirmesi, yerin ve göklerin erlerinin Allanın olduğunu, dilediği işler için onlardan dilediklerini görevlendirdiğini gösterir. Allanın erlerini ancak o bilir.
Görününşte hür iradesi, tercihi, aklı ve bilinci olmayan bu dört tür erin görevlendirilmesi, metafiziği İnkar eden ve insandan başkasının aklı, iradesi, idraki, ruh ve bilinci olmadığını söyleyen materyalistlere iyi bir cevaptır.
Bunlar, doğuşunun daha ilk günlerinde olan bir çocuğun iki dudağının hiçbir seçimi ve tercihi olabileceğini, memeleri ve sütü red edebileceğini ve annenin memesi olan özel bir meme üzerinde ısrar etmesini hiç düşünmezler. Böyle bir şeyin olabileceğini akılları almaz.
Görünüşü itibariyle olay son derece tuhaftır. Ama kesinlikle kavrayışlı ve basiretli mümin akılla çatışmaz. Böyle bir şey makul işler dairesinin kapsamına girer. Çünkü bunu isteyen Yüce Allah kendisidir. İki dudağa memeyi
kabul etmemesini emreden ve süt annelerinden süt emmeyi yasaklayan Allahtır. Mümin akıl, Allanın iradesinin geçerli olduğunu, dilediğini yaptığını ve evrendeki bütün varlıkların Allanın emirlerini yerine getirip iradesini gerçekleştirdiğini şüphesiz kabul eder.[113]
Kur'an, Musa'nın annesinin hayatının burasında durmaktadır. Daha sonra ona ne olduğunu bilmiyoruz. Kur'anın bize anlattıklarından Musa'nın annesinin hayatı hakkında bütün bilgimiz şudur; îsrailoğullarından bir kadındır. îmran adında israil oğullarından bir adamın eşidir. Mümin ve salih bir kadındır. Musa'nın korunması ve Firavun'ın tehlikesinden kurtulması için Allah ona başarılı bir yol öğretmiştir. Allah, oğlunu ona döndürmüştür, onu emzirmiş ve evinde büyüyüp yetişmesini sağlamıştır.
Kur'an, onun hayatından sadece Musa'nın çocukluk yıllarıyla ilgili bölümü anlatmaktadır. Kur'anın anlattıklarında kadının hayatından son perde, ücretini ödemek üzere, Firavun'un emri ile çocuğunun kendisine döndürülmesi, onu emzirmesi ve bakımını üstlenmesi perdesidir.
Bundan sonra ne kalmıştır? Musa'nın çoukluk yıllarıyla bağlantısı olan ve anılmaya değen başka bir şey kalmış mıdır? Hayır.
Onun için Kur'an, kadının hayatından bu perdede kalmış ve anlatımını bu görüntü ile bitirmiştir. Bu da objektif ve sanatsal bir bitirmedir.
Kur'anın durduğu yerde durmamız, sustuğu şeyler hakkında susmamız ve onun bize vediği bilgilerle yetinmemiz gerekir. Kur'anın verdikleriyle yetinmeyenleri Allah doyurmasın!
Kur'an, sonra Musa'nın hayatından atlamalar yaparak yetişkin olarak karşımıza çıkarmaktadır. Sütten kesildikten sonraki çocukluk hayatını, daha sonraki yetişkin hayatını atlayarak vermektedir.Çünkü öyküsü için bu sahneler zorunlu değildir.
Musanın çocukluğundan sonra önemli olan şey, hayat, hamaset, hamiyet, iman, ihlas sevgi, mazlumları savunma ve ezilenleri destekleme ruhu ile coşan gençliğidir. Yüce Allah buyuruyor:
"Musa erginlik çağına gelip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız. Musa, halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre gidi. Biri kendi adamlarından, diğeri de düşmanı olan iki adamın döğüştüğünü gördü. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa, onun düşmanına bir yumruk vurdu ve ölümüne sebep oldu."[114]
Bu kitabın konusunun dışına çıkmamak için bu kadarla yetinip Musanın öyküsüne girmeyeceğiz. Çünkü konumuz Musanın kendisi değil, annesidir. Öyküsünden de sadece annesiyle bağlantısı olan kısmı sunduk.[115]
Caşka öyküye geçmeden önce sınama hadisine ve hurma ile ateş hikayesine işaret etmeyi gerekli görüyorum. Annesine döndürülmeden önce Firavun'ın evinde süt
çocuğu iken başına gelmiş birtakım şeylerden sözetmesi sebebiyle bu olay üzerinde durmak istiyorum.
Yüce Allah, nimetini kendisine hatırlatarak Musa'ya şöyle buyurmuştur: "Bir adam Öldürmüştün, seni üzüntüden kurtarmış ve sınavdan geçirmiştik"[116]
Önceki müfessirlerin çoğu sınav hadisini naklederler. Onu İbni Abbas'a nisbet ederek Rasulullahtan rivayet ettiğini iddia ederler. Sınav hadisi ile beraber ateş ve hurma hikayesini de anlatırlar.
iddialarına göre, süt çocuğu olan Musa, Firavun'un sarayında iken, Firavun'ın karısı çocuğu kucağında taşımasını söylemiş, kucağında tutunca Musa, Firavun'un sakalına bakmış ve aşağıya çekmiştir. Firavun da bu yaptığına kızmış, bunu uğursuzluğuna yormuş ve düşmanlığına bir işaret görerek boğazlanmasını emretmiş.
Karısı araya girmiş ve bunun ne yapacağını bilmeyen bir çocuğun hareketi olduğunu belirterek öldürmemesini rica etmiş. Bu hareketinin kasıtlı olmadığını, çocuğun neyi alacağını, neyi bırakacağını, neyi seçeceğini bilmediğini söylemiş, istersen ona bir köz, bîr de hurma getir ve onlardan hangisini tutacağına bak, közü tutarsa, suçsuz olduğu ve bu hareketinin sana karşı kasıtlı bir hareket olmadığı, ama hurmayı tutarsa bu işi bilinçli olarak yaptığı, seni tehdit edip meydan okuduğu anlaşılır, demiş.
Derler ki, Firavun ona bir köz, bir de hurma getirmiş, Musa közü alarak dili üzerine koymuş ve dilini yakmış, bu da onda kalıcı bir kekeleme meydana getirmiş.
İddialara göre bu kekemenin delili şudur; Allah, Firavun'a gitmesi için onunla konuştuğu zaman, ondan dilindeki o kekemeyi gidermesini ve düğümü çözmesini istemiş. Onun için Yüce Allaha şöyle dua etmiş: "Allahım, bağrımı aç, işimi kolaylaştır ve dilimden düğümü çöz, sözümü anlasınlar"[117]
Kur'anın Öykülerine bakış metodumuzun gereği gerek sınama hadisi ile ilgili olarak, gerekse köz ve hurma hikayesi ile ilgili olarak söylenen bu şeyleri ne kabul ederiz, ne de Allanın kitabını onlarla tefsir ederiz.
Bir kere, Allanın rasulundan gelen sahih bir hadis olmadığı için kabul etmiyoruz. Hadis denilen bu bilgi, sürekli atılmasını istediğimiz israiliyyattan başka birşey değildir. Uzun sınama hadisini kaydettikten sonra îbn Kesir Ta Ha suresinin tefsirinde şöyle demektedir;
"ibni Abbasın sözlerinden mevkuf bir rivayet olup sadece bazı kısımları rnerfudur. Öyle görülüyor ki Îbn Abbas onu Ka'bu'l-Ahbar'm nakledilmesi mubah sayılan israiliyyat rivayetlerinden almıştır. Allah en iyi bilir! "[118]
Durum böyle ise ve köz ile hurma hakkındaki raveyetleri kabul etmediğimize göre, Hz.Musa'nın Ailahtan çözmesini istediği dilindeki düğüm nedir?
Allah en iyi bilir, bu biyolojik bir düğüm değil, manevi bir düğümdür. Psikolojik reaksiyondan doğan bir tutukluluktur. Bu bilinen bir psikolojik durumdur. Çünkü insan bir olay, bir durum veya bir sözden çok etkilendiği ve o etki altında iken konuştuğu zaman anlaşılmayan ve açık olmayan hızlı ve ardışık bir şekilde konuşmaktadır. Etkilenmesi öyle bir reaksiyon derecesine varabilir ki sesi kesiliyor ve konuşamaz bir duruma geliyor.
Hz.Musa'nın Firavun karşısında böyle bir durumdan geçmekten endişelendiği sanılıyor. Firavun'un yalanlaması ve hakkında her türlü zorbalığa, zulüm ve fesada başvurması karşısında sinirlerine hakim olamamaktan endişelendiği anlaşılıyor. Bu durumda dilinden kelimelerin seri bir şekilde dökülmesi ve dinleyenlerin onları anlamamasından endişeleniyor yahut aşırı tepki ve sıkıntıdan dolayı kelimelerin içinde hapsolup telaffuz edememesinden korkuyordu. Bunun neticesi olarak vahyi tebliğ etmemiş ve hazır olanlara karşı delili ortaya koyamamış olma korkusu vardı. Bu sebepten manevi tutukluğu gidermesi için Allaha dua etmiş, bu psikolojik düğümü dilinden çözmesini, sinirlerine hakim olup sükunetini korumak istemiştir. Allah da dileğini kabul etmiştir. Allah en iyi bilendir, dilindeki psikolojik manevi düğümden anladığımız budur.
Fi zilal'il-Kur'an'da Seyyid Kutup şöyle der: "Musa'nın "Beni yalanlamalarından, içimin sıkılıp konuşamamaktan korkarım"[119] sözünden anlaşılan şudur; Korkusu, sadece yalanlamalarından değildir. Belki canının sıkılacağı bir zamanda dilinin konuşamayıp mesajını açıklama ve yalanlamalarını tartışıp çürütme imkanına sahip olamama korkusuydu. Çünkü dilinde bir tutukluluk vardı. Ta Ha suresinde "DÜilmden bir düğüm çöz ki sözümü anlasınlar" dediği düğümdür. Bu tutukluk, tepkiyi kelimelerle ifade edememekten kaynaklanan bir can sıkıntısına sebep olur ve tepki arttıkça tutukluluk da artar, can sıkıntısı da fazlalaşır. Bu da bilinen bir psikolojik durumdur. "[120]
Musa'nın annesinin öyküsünden çıkan derslere bakalım. Bu dersler öyküyü analiz ederken geçmişti. Şimdi de onları özet olarak verelim,.
1- Musanın annesi peygamber değildir. Allanın ona vahyetmesi, sadece ilham yolu olmuştur.
2- Öykülerinin ayrıntılarını öğrenmek için Kur'an ve sahih sünnetle yetinmek gerekir.
3- Israiloğullarının doğan erkek çocuklarını öldüren Firavun çok zalim, bozguncu ve mübtekbir birisidir.
4- Allahın iradesi karşısında Firavun'm iradesi işlevsiz ve geçersiz olmuştur. Çünkü ancak Allanın dediği olur.
5- Kim Allanın iradesine karşı durursa, o zayıf ve aciz kalır, eninde sonunda başarısız ve mağlup olur. Allanın düşmanları nerede olursa olsunlar mutlaka yenilecek ve başarısız olacaklardır. Çünkü aptallık ve ahmaklıkla Allaha karşı savaşıyorlar. Kadir olan Yüce Allaha karşı savaşarak kim galip gelebilir?
6- Allah, sözünü gerçekleştirmek, iradesini geçerli kılmak, dostlarını korumak ve düşmanlarını kahretmek için dilediği yolları ve araçları seçer.
Müminlerin görevi Allah'a tam güvenmek, görevlerini yerine getirdikten sonra sonuçlarını ona havale etmek, ona güzelce tevekkül etmek ve kafirlere karşı galip gelmelerini sağlayacak maddi sebeplerin tümüne sarılıp gerekli tedbirleri almaktır.
7- tnsanlar ne kadar plan ve proje yapsalar, ne kadar ince eleyip sık dokusalar, bütün yaptıkları Allahm takdir ve tedbiri karşısında anılmaya değmez ve bir hiç gibidir.
8- însanIar bir şeyi yapmaktan ve bir kişiyi koruyup desteklemekten aciz kalabilirler. Ama Allah savunup desteklerse, o galip ve üstün olur. Çünkü yerde ve göklerde Allahı hiçbir şey aciz bırakamaz.
9- Yerde ve göklerde Allahm gizli askerleri vardır. Onun askerlerini de ancak kendisi bilir. Bir işi yaparken kişinin kendisinin de bir asker olabileceği kimsenin aklına gelmeyebilir. Fakat Allah, o askerlerden dilediği iş için istediğini görevlendirir.
10- Hayatlarının ilk anından itibaren, hatta daha annelerinin karnında iken, Allah dostlarıyla beraberdir. Onlar için zorlukları kolaylaştırır, yolu açar ve tehlikelerden kurtarır. Allah dostlarının hayatları, tavırları ve cihadları üzerinde bunun etkisi büyük olur.
11- llahlık ve rablık iddia eden Firavun'un evi içten fethedilmişti. Görünüşte insanların en yakını olan eşi
kendisine inanmıyor, eşi ve ortağı olmayan Allaha iman üyordu. Allah, kalbine Musa bebeğini sevmesini, ücret
'şılığmda bakımını annesine vermesini ve savunmasını emretmiştir. Firavun bu durum karşısında aciz kalmış ve karısının isteklerini kabul etmekten başka bir şey elinden gelmemiştir.
12- Allah, Firavun'a oyun kuruyor ve insanların önünde ancak gafletle yapılacak davranışlara sürüklüyor, işte, yanında süt çocuğunun yaşamasını kabul ediyor, sarayında büyümesine onay veriyor, onun eliyle daha sonra helak olması için bakım, koruma ve gözetiminin ücretini kendisi üstleniyor.
13- Allah, kendilerine bağışladığı ve nimet olarak verdikleriyle insanlardan salih kullarının kaybettiklerini karşılıyor. İşte süt çocuğu olan Musa, geçici bir süre için annesinin kucak sıcaklığını, sevgisini yitiriyor, ama Allah ona verdiği sevgisi ile bu kaybını karşılıyor.
14- Yiğitierin eğitimi gevşeklik, nazlılık ve sululukla gerçekleşmez. Aksine sıkıntı, ciddiyet ve zorluklardan geçerek sağlanır. İşte Musa, sandığa konuyor, sandık suya bırakılıyor, su onu Firavun'nın sarayının önüne atıyor ve amansız düşmanına bir hediye olarak sunuyor. Fakat Allah onu koruyor.
15- Allah, dostlarını ve sevdiği kişileri sınayabilir. Başlarına musibet ve sıkıntı getirebilir. Başlarına böyle bir şeyin gelmesi, Alİahm onları sevmediği ve kendilerinden razı olmadığını göstermez. Sınama, nefislerin cilası, imanın kökleşmesi, Allahm yanında makam ve derecelerin yükselmesi içindir.
16- Süt çocuğu Musanın iki dudağının annesinin memesi dışında bütün süt annelerinin memelerini tutmaması, gayb ve ruh alemini inkar eden ve insandan başkası için yaşama, akıl, kavrama, seçme ve anlamanın olduğunu kabul etmeyen münkir materyalistlere güçlü bir cevaptır.
17- Allah sözünden caymaz. Musa'nın annesine oğlunu sağ salim olarak geri getireceğini vadetmiş ve hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yolla onu annesine döndürmüştür.
18- Musayı emzirmesi karşılığında annesinin Firavun'dan ücret alması, Allahın ona ikramı ve nimet vermesi sayıldığı gibi, görevini yapıp onun için ücret alan kişiye de kendisi Örnek sayılmaktadır.
19- Planlama ve düzenleme için .tedbirli ve ihtiyatlı olmak için beşeri yolların en başarılı ve üstün olanını seçmek, Musa'nın kız kardeşinde gördüğümüz gibi, düşmandan sırlan gizlemek, onlara karşı zeki ve akıllıca davranmak gerekir.[121]
"And olsun ki, Musa'yı mucizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik. Onlar: "Bu, yalancı sihirbazın biridir" dediler. Musa, katımızdan onlara gerçeği getirince, "Onunla beraber iman etmiş kimselerin oğullarını Öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler. Ama inkarcıların hilesi elbette boşa gider.
Firavun, "Beni bırakın Musayı öldüreyim, o, rabbini çağırsın. Onun, sizin dininizi değiştirmesinden veya yer yüzünde bozgun çıkarmasından korkuyorum" dedi. Musa, "Şüphesiz ben, hesap görülecek güne inanmayan böbürlenenlerin hepsinden, benim de rabbim, sizin de rabbiniz olan Allaha sığınırım" dedi.
Firavun ailesinden olup da inandığını gizleyen bir adam dedi ki "Rabbim AUahtır, diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Oysa size rabbinizden belgelerle gelmiştir, eğer yalancı ise, yalanı kendisinedir, eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Şüphesiz Allah, aşırı yalancıyı doğru yola eriştirmez".
"Ey milletim! Bugün memlekette hükümranlık sizindir, galip olanlar sizsiniz. Ama Allanın baskını bize çatınca, ona karşı kim yardım eder? "
Firavun;"Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum. Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum" dedi.
İnanmış olan adam dedi ki; "Ey milletim! Şüphesiz ben sizin için, Nuh milletinin, Âd, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum. Allah kullara zulüm dilemez.
Ey milletim! Feryad edeceğiniz günden sizin hesabınıza korkuyorum. Arkanıza dönüp kaçacağınız gün Allaha karşı sizi koruyan bulunmaz. Allanın saptırdığını doğru yola getirecek yoktur.
And olsun ki Yusuf da, daha önce size belgelerle gelmişti. Size getirdiği şeylerden şüphelenip durmuştunuz. Sonunda Yusuf ölünce,"Allah onun ardından hiçbir peygamber göndermeyecek" demiştiniz. Allah, aşırı şüpheciyi işte böyle saptırır.
Bunlar, Allanın âyetleri üzerinde kendilerine gelmiş bir delil bulunmadan tartışırlar. Bu, Allah katında da, inananların yanında da öfkeyi artırır. Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler."
Firavun, "Ey Hâmân! Bana bir kule yap; Belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum" dedi. Firavun'a, kötü işi böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkondu. Firavun'ın hilesi elbette boşa gidecekti.
İnanan o kimse dedi ki:" milletim! Bana uyun, sizi doğru yola eriştireyim, milletim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçicidir, ama ahiret, şüphesiz o kalınacak yurttur.Kim bir kötülük işlerse, ancak onun kadar ceza görür.Kadın veya erkek kim inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete girerler.Orada hesapsız şekilde rızıklanırlar.
Ey milletim! Nedir başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allahı inkar etmeye, bilmediğim bir şeyi ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz.Ben ise, sizi güçlü olan, çok bağışlayan ASSaha çağırıyorum. Şüphesiz kendisine çağırdığınızın, bu dünyada da, ahirette de çağrısının olamayacağında, hepimizin Allaha döneceğinde, aşırı gidenlerin ateşlikler olduğunda şüphe yoktur.Size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allaha bırakıyorum. Şüphesiz Allah kullan görür."
Allah o adamı, kurmak istedikleri tuzaktan korudu. Kötü azap Firavun'ın adamlarını sardı. Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar.Kıyamet günü "Firavumn adamlarını azabın en ağırına sokun" denir."[122]
Tefsirciler ve tarihçiler, Firavun ailesinden mümin olan bu adamın kimliğini tesbitte, Firavun ve kavmi ile ilişkisinin ne olduğu, başlangıcı ve sonunun nasıl olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Bazıları,Firavun'un amcasının oğlu olduğunu ve Firavun'dan korkutuğu için imanını gizlediğini söylemişlerdir.
Adının ne olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Kimileri adının Şem'un olduğunu söylemiş, kimisi Hayr, kimisi Habrek
olduğunu söylemiş, kimileri de Şem'an veya Habib olduğunu söylerken, çok kişi d^ adının Hazafil olduğunu söylemiştir. [123]
Salebi, "Araisu'I-Mecalis" kitabında onun öyküsünden bir miktar anlatarak şöyle der: "Firavun'un yakınlanndandı. Marangozdu. Musa'nın içine konulması ve suya bırakılması için annesine sandığı yapan odur. Firavun'un hazine müdürlüğünü yüz yıl yapmış olduğu söylenir. Ancak Hz.Musa'yı Allah sihirbazlara galip getirdikten sonra imanını açığa vurmuştur. Sonucu sihirbazların sonucu gibi olmuştur. Firavun, onlarla beraber onu da alarak asmış ve öldürmüştür. Kansı Maşita, Firavun'un kızıdır. O da kendisi gibi mümindi. Onu öldürdükten sonra Firavun karısını da almış ve çocuklarıyla beraber öldürmüştür."[124]
Firavun ailesinden mümin olan bu kişiyi sağlam güvenilir kaynaklarda aradığımız zaman, öyküsünün ayrıntıları hakkında bilginin bulunmadığını, adının da Kuran'da açıklanmadığını görürüz.
Kur'anda adı belirtilmediği gibi öyküsünün ayrıntıları da verilmemiştir. Hz.Peygamber de bunu açıklamamıştır. Ashap, adamın öyküsüne dalmaktan kaçınmış ve Kur'anın söyledikleriyle yetinmişlerdir.
Bu sebepten biz de Firavun ailesinden mümin olan bu adamın öyküsü ile ilgili Kur'an ve sahih hadisin söyledikleriyle yetiniyor, bunlarda verilen bilgilerin bize yeterli olduğuna inanıyor, ashap, tabiin ve objektif alimlere yeten bilgilerin bize de yeterli olduğuna inanıyoruz. Firavun ailesinden mümin olan bu adam, Kur'anda açıklanmayan (mübhem)lerdendir. Onun için, Allanın onu Kur'anda bilinmeyen olarak bıraktığı gibi kalması ve açıklanmamış yönlerini açıklamak için israiliyyata başvurmanın caiz olmaması gerekir.
Bilmediğimiz şeylere dalmak yerine, öyküsünden Kur'anda yer aian bilgilerle yetirmemiz gerekir.İman, davet, cüret ve cesaret, açıklama, etkileme ve cihadla ilgili ibret, ders, anlam ve görüntüleri Kur'andan alalım.
İmam Ibn kesir, adam hakkında ayrıntılara dalmamış, öyküsünden dersler ve ibretler çıkarmamız gerektiğini belirterek şöyle demiştir:
"Amaç, bu adamın imanını gizlediğini bilmemizdir. Firavun-Allahın laneti üzerine olsun-Musayı öldürmeğe kalkışıp kurmaylarının bu konuda düşüncelerini sorunca, mümin adam, Musa için korkmuş ve biraz okşayıcı, biraz da korkutucu bir konuşma ile Firavun'ı güzellikle bu işten vazgeçirmeye çalışmıştır."[125]
Kur'anı Kerim'den, bu mümin adamın Firavunın ailesinden olduğunu anlıyoruz. "Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin bir adam dedi ki..." Bu adam, egemen olan Firavun ailesinden olup Israiloğullarından değildir.
Firavunın yakınlarından ve has adamlarından olan bu adamın Allaha ve Musa'ya imanı seçmesi, bize bazı şeyleri anlatmaktadır. Şöyleki;
1- imanla çatışması durumunda her türlü kabile, aşiret, aile, soy ve millet bağlılıklarının ortadan kalkması. Çünkü iman şu veya bu kişi, şu veya bu aile, şu veya bu millet ayırımı yapmaz. İman kavramına göre insanlar ya mümin veya kafirdir.
2- Bu mümin adam diri ve sağlam bir kalbe, temiz bir fıtrata/yaratılışa sahipti. Yöneticiye yakınlıktan dolayı bu fıtratı bozulmamıştır. Kişi isterse ve gerçekleştirmek için ciddi olarak çabalarsa, konumu ne olursa olsun, iyilik, iman ve faziletini koruyabilir.
3- Bu mümin adam büyük bir imana sahiptir. Bu iman hayatını etkilemiş ve onu dünya ve içindekilerinin üstüne çıkarmış, hayatın görünüşlerine ve ve geçici makamlarına iltifat etmemeye, Allanın vereceklerini dünyanın her şeyine, hayatın geçici mevki ve makamına tercih etmeye götürmüştür. Onun için imanın gereklerini yiğitçe yerine getirmiş, bütün sıkıntı ve zorluklara cür'et, cesaret ve izzetle göğüs germiştir.
4- Firavunın evi, iman bakımından içeriden fethedilmiştir. Kendisi küfrün ve batılın temsilcisi idi. Sarayı da küfür ve batılın kalesiydi. Kendisi tanrılık ve rablık iddia ediyordu, insanları Allahın kulu olarak değil, kendisinin kulu olarak görüyordu. Ama Allah, Firavun'a oyun kurmak ve ve küfün zayıflığını göstermek için, onun yakınlarından bazı kişilerin kalplerini imana yöneltmiştir. İşte Firavumn ailesinden bu adam, imanı tercih ediyor, işte Firavumn kendi karısı, iman yolunda yürüyor!
5- Hz.Musa, çağrısında başarılı olmuştur. Çağrısını, düşmanının ileri saflarına kadar götürmüştür. Düşman karargahından olduğu anlaşılan bir adamı çağrısı için donatmıştır. Her halde bu mümin adam, düşmanın savaş planları hakkında Musa'ya Önemli bilgiler sağlamıştır.[126]
Firavun ailesinden olan mümin adamın öyküsünü anlatan âyetlere baktığımız zaman, öyküsünü dört sahne ve bir sonuca ayırdığını görürüz.
1- Birinci sahne: Firavun'un Musaya komplo kurması veya öldürmek istemesi.
2- lkinci sahne: Mümin adamın ortaya çıkması, Hz.Musa'yı savunması ve halkı etkileyen başarılı bir konuşma yapması.
3- Üçüncü sahne: Mümin adamın dediklerini kabul etmemeleri için Firavun'ın halkı meşgul etmesi.
4- Dördüncü sahne: Mümin adamın halkı kendisine uymaya çağırması.
5- Sonuç: Mümin adam işlerini Allaha havale ederek halkını terkedîyor.
Öykünün birinci sahnesi 23-27', ikinci sahnesi 28-35, üçüncü sahnesi 36-37, sonuç da 44-46. âyetlerinde anlatılmaktadır.
Her sahne kişiler ve olaylar sergileyen, hareketler ve pozisyonlar ortaya koyan, kuvvet, canlılık, tasvir ve etkiyle bize gerçekler ve anlamlar sunan birtakım görüntüler içermektedir.
iman, davet ve hareketle ilgili anlamlarını yakalamak için bölümlere, görüntülere ve tesbitlere analitik ve bir objektif bakış yapacağız. Çok nadir olanlar dışında edebiyat ve sanat tesbitlerine değinmeyeceğiz. Çünkü bunlar bu kitapta konumuz değildir. Allahtan yardım dileriz.[127]
Yüce Allah buyuruyor: "Andolsun ki Musa'yı, mucizelerimiz ve apaçık âyetlerle Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik. Onlar "Bu, yalancı sihirbazın biridir" dediler. Musa katımızdan onlara gerçeği getirince,"Onunla beraber iman etmiş kimselerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler. Ama inkarcıların hilesi elbette boşa gider.
Firavun:"Beni bırakın da Musayı öldüreyim. O, rabbini çağırsın. Onun, sizin dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bozgun çıkarmasından korkuyorum" dedi.
Musa, "Şüphesiz ben, hesap görülecek güne inanmayan böbürlenenlerin hepsinden, benim de rabbim, sizin de rabbiniz olan Allaha sığınırım" dedi."[128]
Şüphesiz, Firavun ailesinden olan mümin adamın öyküsü bağımsız değildir. Belki Kur'anın birkaç suresinde geçen Hz.Musa ve Firavun öyküsünün bir halkasıdır. Bu adamın öyküsü sadece bu surede geçmektedr. Hz.Peygamber tarafından verilmiş iki adı vardır. Birinci adı Gafir, ikinci adı da Mümin'dir
Müminden maksat, kahramanımız olan bu adamdır. Belki de ona ikram etmek, tavrını tebrik etmek ve çağrılarında müminleri ona uymaya ve örnek almaya çağırmak için onun adıyla anılmıştır.
Mümin suresinde, Hz.Musanın Medyen'den gelmesi, Tur daŞı yanında vüce Allanın onunla konuşması, el ve asa mucizeleri, kardeşi Harun'la beraber Firavun'a 2itr erinin va Allaha davel edip Israiîoğullcrım serbest Uırdkrr.asıns söylemelerinin Allah tarafından emredilmesi anlatılmamaktadır. Sure bu ayrıntıları vermediği gibi,
Hz.Musa'nın Firavun'a karşı koyması, meydan okuma ve düello sahnelerini, sihirbazların inanmaları ve imanlarında sebat etmeleri, Musanın fsrailoğullarıyla beraber Mısır'dan çıkması, Firavun'ın onlara yetişmesi, onların kurtulması ve Firavunın ordusu ile beraber denizde helak olması sahnelerini de vermemektedir.
Mümin veya Ğafir suresi, mümin adamın tavrını sergilemiştir. Çünkü surede amaçlanan budur.[129]
Birinci sahnede şu görüntüler bulunmaktadır:
a- İktidarda bulunan üç tağut/azgm Firavun, Hâmân ve Kârûn halka baskı ve zulüm yapıyorlar.
b- Hz.Musa, üç tağuta geliyor, onları Allaha inanmaya, zulüm, baskı ve bozgunculuğu bırakmaya çağırıyor.
c- Üç tağut, Hz.Musa'nın çağrısını red ediyorlar ve onu yalancı sihirbazlıkla suçluyorlar.
d- Hz.Musa, peygamber olduğunu ve doğru söylediğini kanıtlamak için âyet ve mucizeleri gösteriyor.
e- Tağutlar, Musa'nın taraftarlarına savaş açarak erkek çocuklannı öldürüyor ve kadınlarını sağ bırakıyorlar.
f- Tağut Firavun, Hz.Musa için komplo kuruyor ve öldürmek istiyor. Halkından da bunun için izin istiyor ve isteğini haklı göstermek için kendince makul sebepler ileri sürüyor.
ğ- Hz.Musa, Firavunın kendisine hazırladığı komploya karşı koymak için Allaha dayanıyor, Ona sığınıyor, Firavunın kendisini öldürmek istemesinin gerçek sebeplerini ve kişiliğindeki sapmanın sırrını açıklıyor.
Bu görüntü ile birinci sahne tamamlanıyor. Bu da gayet mükemmel, etkileyici, sanatsal ve objektif bir sonuç perdesi oluyor.
Bu sahnede Hz.Musa görevini tamamlıyor, rabbine sığınarak ve ona güvenerek âyetlerin sanatsal anlatımından anlaşıldığı gibi, halkından ayrılıyor. İşte bu büyük iman azığıyla Firavun'ın hayatına kıymak için kurduğu komploya karşı koyuyor, yiğitlik, cesaret, sebat ve cihadla Firavunın kendisine de karşı çıkıyor.
âyetler, sanki okuyan müminlere Hz.Musa'nın bu tavrını örnek olarak sunuyor ve uymaları için onlarda bu davet ve iman gerçeğini yerleştirmek istiyor.
Bu sonuçtan daha edebi ve sanatsal bir sonuç bulamayacağımız gibi, iman ve davet alanında bu bitişten daha güzel bir bitiş de bulamayız.[130]
Hz.Musa, halkına ve Firavun'a Allahtan âyetler getirdi ve doğru söyleyen bir peygamber olduğunu gösteren mucizeler gösterdi. Ama onlar, getirdiği aydınlık ve açık hakka boyun eğecekleri, ona uyup dinine girecekleri yerde, yalanladılar, yalancılık ve sihirbazlıkla suçladılar. Kendisine yalancı ve sihirbaz, dediler.
Bu çirkin tavrı takınanlar ve aşağılık suçu işleyenler, keşke onu yalanlamak ve karşı çıkmakla kalsalardı. Ama ne gezer! Bundan daha kafir, daha azgın ve daha bozguncu bir aşamaya geçtiler.
Ona karşı amansızca savaştılar. Bunun için de hiçbir Örf, ahlak ve kanunla bağdaşmayan alçakça bir yol izlediler.Taraftarlarını vurarak onunla savaştılar. İman edenlerin erkek çocuklarını öldürün ve kadınlarını sağ bırakın, dediler.
Kalplerinde gizlenen kin, hile ve intikam duygularını gösteren bir yol! Bu kin ve intikam duygusu o katı kalpleri doldurmuş, onlan her türlü iyilik, acıma, insanlık ve rahmet duygularından soyutlamıştır.
Acaba neden erkek çocukları öldürüyor ve kadınları sağ bırakıyorlar? Davetin yolunda durmak ve başka ^kimseler arasında yayılmasını önlemek için yapıyorlar. Yani başkalarına gözdağı vermek için bu cinayetleri işliyorlar. Çünkü başkaları bu durumu görecek, çağrıyı kabul etmeden önce kendi çocukları ve kadınları için korkarak çok çok düşüneceklerdir. Müminler üzerinde ezici bir baskı meydana getirmek için böyle yapıyorlar. Başka yollardan daha çok üzecek ve insanlarda zayıflık noktası sandıkları bir noktadan vurmak için bunu yapıyorlar. Bu uygulama belki de insanları daveti ve davetçiyi terketmeye götürecektir.
Bu nokta, aile ve çoluk çocuk noktasıdır. Gerçekten de insanın zayıf olduğu bir noktadır. Bu noktaya baskı ve işkence gerçekten acıklı ve ızdırapfıdır. Birtakım kişileri gerçekten hakkı bırakmaya da götürebilir.
Ne varki suçsuz kadın ve çocuklarla savaşmak, tağutiann zulüm ve haksızlığını gösterir. Çünkü suçsuz insanları cezalandırıyorlar. Bu yol, aynı zamanda tağutiann kin, nefret ve barbarlıklarını da gösterir. Çünkü savaşmaya güçleri olmayan ve savaş için hiçbir hazırlığı bulunmayan suçsuz ve güçsüz zayıf çocuklarla savaşıyorlar.
Bunun her türlü acıma ve insanlıktan yoksun bir yol oluğunu söylemedik mi?! Bunun hiçbir hak, hukuk, örf ve ahlakla bağdaşmadığını söylemedik mi? Fakat hakka ve hakkın mensuplarına karşı savaşırken, batılın mensupları ne zaman kanun, örf, ahlak ve insanlık tanımışlardır ki?
Evet, "onunla beraber olanların erkek çocuklarını öldürün ve kadınlarını sağ bırakın" yolu, Firavun'a ve kavmine özgü bir yol değildir. Bu yol süregelen ve yaygın olan bir yoldur. Batılın mensupları onu hakkın sahiplerine karşı daima kullanıyorlar. Tarihin belleği, kin dolu bu şeytanca yolun nice acımasız, barbar ve acıklı örneklerine tanık olmuştur![131]
Firavun, bütün kin ve düşmanlığını Hz.Musa'ya yöneltti. Davetini baltalamak için kendisini öldürmek istedi.Bunun için halkından izin istedi."Firavun, bırakınız Musa'yı öldüreyim, rabbini çağırsın, dedi".
Musa'yı Öldürmek için Firavun'in halkından izin istemesi çok ilginç! Halbuki dilediği gibi onlar hakkında hüküm veriyor, içlerinden kimse de ona muhalefet etmiyordu. Tanrı ve rab olduğunu iddia ettiği zaman bile, her türlü görüşlerinde kendisiyle beraber idiler. O halde, Musayı öldürmek için onlardan izin istemesinin anlamı nedir?
Herhalde bu izinle halkının kamuoyuna çok saygılı olduğunu, onlara danışarak karar verdiğini göstermek
istiyordu.
Belki de bu önemli işe onları da kendine ortak etmek, Musa'nın kendi düşmanı olduğu kadar onların da düşmanı olduğunu sezdirmek ve davanın kendi davaları olduğunu söyleyerek hamiyet damarlarını kabartmak istiyordu.
Firavun'dan hesap sormayı ve niçin böyle yaptın? demeyi akıllarına getirmemeleri için belki de Musa'yı öldürmenin sorumluluğunu onların üzerine yıkmak istiyordu.
Şüphe yokki tağutlar nerede olursa olsunlar, hakka karşı savaşırken, hak önderlerini ve adamlarını öldürürken Firavun'm izlediği yolu izlerler. İnsanların kanını, günahını, < öldürme suçunu yüklenmede halklarını da ortak ederler. Anketler ve istatistikler yaparlar, röportajlar ve görüşmeler düzenlerler, bunları kullanarak kamuoyu oluştururlar ve bütün bunlardan istedikleri kararları çıkarırlar. Ondan sonra da "Halk böyle istiyor, bu kararlar halk adına ve onun yararı için alınmıştır" propagandasını yaparlar.[132]
Firavun, Musayı öldürmek istiyor, ama rabbini hiç hesaba katmıyor, ondan korkmuyor, saygı göstermiyor. Bunu da "Rabbini çağırsın" sözüyle dile getiriyor.
Bu küstahça söz, Firavun'ın edepsizliğini, küstahlığını ve soytarılığını göstermektedir. Musa'nın rabbini inkar ediyor ve küçümsüyor. Musa, rabbini çağırsın, Firavun için bu vız gelir, bu onu hiç mi hiç korkutamaz ve öldürmekten kendisini alıkoyamaz, diye düşünüyor.
Allahtan korkmamak, bütün tabutların hakkın davetçilerine karşı savaşma ve onları işkencelerle öldürmeye kalkışmalarının sebebidir. Bu tağut Allaha inanmış olsaydı, ona saygı gösterip ondan korksaydı, Allahın dostlarına eziyet etmezdi.
Allahın erleriyle savaşan tağutlar, Firavunın bu barbarca sözünü tekrar ederler. Kimileri bunu dilleriyle söyler, kimileri de uygulama ve davranışlarıyla sergilerler.
Bir vakit, bazı tağutlar Allahın davetçilerini zindanlara doldurarak türlü işkenceler yaptılar. O arada davetçilerden biri Allaha yönelerek ondan yardım istemiş ve "Ey Allahım!" demişti. Ona işkence yapan azgın cellad ise, "Rabbin gelse, onu da seninle beraber zindana atarım" demişti. Şüphesiz bunu söylerken cellad, Firavundan daha facir, daha zalim, daha küstah ve daha alçaktı![133]
Firavunın halkına sunacağı ve Musayı öldürmeyi haklı göstereceği sebepler ne olabilir? Onları şöyle sıralıyor: "Dininizi değiştirmesinden veya yer yüzünde bozgunculuk yapmasından korkuyorum".
İki tane sebep; Biri dini korumak! Musa dinin düşmanı, ama Firavun, dinin koruyucusu!
Diğeri ise, güvenliği korumak! Musa güvenlik düşmanı, Firavun ise güvenliğin bekçisi![134]
Halkına " En yüce rabbiniz benim ve benden başka bir ilahınızın olduğunu bilmiyorum" diyen kafir Firavun, dinin bekçisi ve Musa tarafından gelecek her türlü tehdite karşı onun koruyucusu oluvermiş!
Küfrü ve azğınlığıyla bozguncu, zorbalık ve despotluğuyla yıkıcı olan Firavun din, ıslah, iyilik, hayır, refah ve güvenliğin bekçisi ve davetçisi oluvermiş!
Firavunın bu gerekçesini, hakka ve mensuplanna karşı savaşan bütün tağutlar kullanmaktadırlar. Tağut, kendini halka mümin ve mütedeyyin olarak sunuyor, iman ve erdemlerin bekçisi olarak gösteriyor, ahlak ve dürüstlük için titrediğini söylüyor. Kalkınma, ilerleme ve bolluk için gece gündüz çalıştığını halka propaganda ediyor.
Allaha çağıran hakkın davetçilerini ise, yıkıcı ve bozguncu, sapan ve saptıran, Allah, din, millet ve vatan düşmanı, şeytanın işbirlikçileri ve fitnenin başı olarak sunuyor. Bu sebepten şeytanca (î)hedeflerini gerçekleştirmeden önce yok edilmeleri gerekir, diye propaganda yapıyor.[135]
Seyyid Kutup, Firavun'ın, Musayı öldürmeyi ve davetçilere karşı tağutları kullanmayı haklı göstermesi
konusunda şöyle demektedir:
"Putperest kafir Firavun'ın, Musa için "dininizi değiştirmesinden veya yer yüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum" demesi kadar komik bir şey var mıdır? Bozguncu her tağutun ıslahatçı her davetçi için kullandığı söz aynı değil mi? Hakkın güzel yüzüne karşı küstah batılın söylediği söz! Huzurlu imana karşı şüpheler uyandırmak için alçak aldatmacılık aynı sözü kullanmıyor mu?
Mantık aynıdır. Hak ve batıl, iman ve küfür, ıslah ve bozgunculuk her zaman ve her yerde karşı karşıya geldikçe tekrar eden aynı mantık! Hikaye eski, ama tekerrür ediyor, zaman zaman yeniden sergileniyor"[136]
Musa, Firavun'ın komplo, tuzak, kin ve saldırılarına acaba nasıl karşı koyacak? Şöyle dedi: "Hesabın görüleceği güne inanmayan her kibirliden benim de, sizin de rabbinize sığındım"
Musa, Rabbine sığınmış, ona dayanmış, tevekkül ederek işlerini ona havale etmiştir. Çünkü Allanın kendisine yeteceğini, onun kefili olduğunu, kendisini koruyup kurtaracağını, Firavunın hile ve saldırısından koruyacağını biliyor.
Hz.Musa'nın bu büyük iman tavrı, tağutların kin ve düşmanlıklarıyla karşılaşan her davetçi tarafından izlenen ve örnek alınan bir tavır olmalıdır. Allahtan başka hiçbir kimsesi yoktur. Ancak ona sığınmak ve koruması altına girmek kendisini kurtarır. Bu da açıkça imanın şartı ve ifadesidir. Böyle yapmaz da zayıf ve zavallı insanlara sığınması ise, imanına gölge düşürür, inancını bozar. Zaten onların yanında ne bir çözüm, ne de kurtuluş bulur.
Her davetçi dili ile Hz.Musanın "Benim de, sizin de rabbinize sığındım" sözünü tekrar eder. Onu yaşanan hayatın gerçekleri olarak bizzat yaşar.[137]
Hz.Musanın "Hesabın görüleceği güne inanmayan her kibirliden benim de, sizin de rabbinize sığındım" sözü, tağutların tavır ve tutumlarını çok güzel açıklamakta, çok doğru analiz etmekte, her tağutun psikolojisini ve azgınlaşmasının sebebini çok net ortaya koymaktadır.
Tağutluğun iki sebebi vardır; Sahibini tekebbüre barbarlığa ve saldırganlığa sürükler.
Biri, tekebbür/ululuk taslamadır. Tağutları cinayet işlemeye ve hayatta bozgun yapmaya sevkeden, ele geçirdikleri haram kazançları ve kendilerini kuşattıkları boş gösterişleri bırakmaktan onları alıkoyan tekebbürün kendisidir. Onların hakkı dinlemesini, boyun eğerek hakka uymalarını engelleyen bu ululuk taslama/tekebbürdür. Çünkü hakkı ancak mütekebbir olan kişi rededer ve hakkı taşıyanlara karşı ancak mütekebbir kişiler savaşır.
Diğeri, hesabın görüleceği ahiret gününe inanmamaktır. Tağut kişiler, her şeyin dünya hayatından ibaret olduğunu sanır, kuvvetinin kalıcı ve egemenliğinin sürekli olacağını düşünür. Tağut kişi hesap gününe inanmış ve o günde görülecek hesaptan korkmuş olsaydı, elbette azgınlığını ve tağutluğunu bırakırdı. Cinayetlerin ve sapıklıkların sebebi, hesap gününe inanmamaktır.
İnsan için emniyetin supabı ve hayatı güzelleştirmenin temeli, ahiret gününe imandır. Tağut kişileri azgınlıklarından alıkoymaya, hakkı kabul edip ona teslim olmalarını sağlamaya hesap gününe inanmak yeterlidir.
Yaptıklarının bir gün hesabını vereceğine ve cezasını çekeceğine inanmayan insanı kötülük işlemekten ve haksızlık yapmaktan alıkoyacak başarılı bir sistem yahut güç yoktur. Mikrop saçan ve her türlü hastalığa davetiye çıkaran bir toplumda cezaların ağırlaştırılması, sadece suç işleme yollarının ve şekillerinin değişmesine yol açar. Bir süre sonra da eski tas eski hamam olduğu anlaşılır. Bu kez yeni suçlara yeni ağır cezalar getirilir. Ama kötülük üremeye devam eder ve yeni suçlar, yeni suçlular ortaya çıkar. Bunlar için de yeni ağır cezalar getirilir. Cezalar önlemeye yetmediği için ceza ve tutukevleri suçluları almaz olur. Bunu çözmek için af yasaları çıkarılır ve suçlular tekrar topluma salınır. Anlayacağınız, ağa takılanların canı biraz yanar, ama okyanusta kaçanların yaptıkları yanma kâr kalır. Bu kısır döngü böyle devam eder. Çünkü insanlar yaptıklarının hesabını birgün AUaha vereceğine ve cezasını sonsuz cehennem ateşinde çekeceğine inanmamaktadır. [138]
Yüce Allah buyuruyor:" Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin bir adam "Rabbim Allahtır" dediği için mi bir adamı öldüreceksiniz? dedi!"
Bu adam imanını gizliyordu.Sonra inandığını açıklamaya mecbur kaldı.inandığını açıklamaya onu mecbur eden şeyin, Firavun'ın "Bırakın Musayı öldüreyim, rabbini çağırsın" sözü olduğu anlaşılıyor. Çünkü bu sözü doğrudan doğruya Musa'nın hayatı için bir tehdit saymıştır. Musa, onun lideridir. Davet liderinin hayatı tehlike altındadır. Bu da davetin kendisini tehlekeye sokmaktadır. Bütün bunlara rağmen imanını gizlemeye devam edecek midir? Davet lideri öldürülürse ve davetin kendisi ortadan kaldırılırsa, gizlediği imanı artık ona ne yarar sağlayacaktır?
O güne kadar imanını gizlemesi caiz olmuşsa, şartlar ona elverişli olduğu içindir. Ama şimdi böyle birşey yapması caiz değildir.
Bu mümin adam, en tatlısı en acı olan iki tercih arasında kalmıştır; Ya davetçi ve davet ortadan kaldırılsa
da selamet ve afiyetini tercih ederek imanını gizlemeye devam edecekti.
Ya da, kendisini deşifre ederek eziyete ve tehlikeye atmış olsa da imanını açıklayacak, liderini ve davetini savunmak için ileri atılacaktır.
Adam, ikinci seçeneği tercih etmiştir. İmanını daha önce gizlemede büyük adam olduğu gibi, açıklamada da büyük adam olduğunu göstermiştir.
Herhalde bu mümin adamın davetle ilgili bu imani tavrı, bize Allaha davet etmenin ölçülerinden bir ölçü, cfavetçüer için zorunlu olan bir ders ve her davetçi için "Davetini ne zaman gizleyeceği, ne zaman açıklayacağı" konusunda bir bilgi vermektedir.
Bazı davetçilerin davetlerini zaman zaman gizlemeleri hem hoş, hem güzeldir. Ama bu insanların tavırlarını belirtmelerini,iman ve davetlerini açıklamalarını gerektiren yeni şartlar ortaya çıkabalilir. Bu şartlarda kişinin imanını ve davetini gizlemekte ısrar etmeyi tercih etmesi, gerçeği gizlemek, bir nevi korkaklık ve cesaretsizlik olabilir, yahut selamet ve afiyeti tercih etmesi veya dünyayı seçmesi yahut kişisel çıkarını davetin çıkarından Önde tutması olabilir.
Şüphe yok ki davetin yararı, davetçilerin kişisel çıkarlarından önce gelir. Bazı şartlarda davetin gizlenmesi ve açığa vurulmaması tedbir, hüner ve uzak görüşlülük ise, başka şartlarda da İmanı ve daveti açığa vurmak ve savunmak daha çok zekilik, hüner, uzak görüşülük,hatta yiğitlik, cesaret ve sebat olmaktadır.
Her davetçi davetini ne zaman gizleyeceğini, ne zaman açığa vuracağını bilmeli, her ikisi arasında dengeli, objektif ve yiğit bir şekilde uyum ve ahenk sağlamalıdır. Davetini gizlerken veya açıklarken Ölçüsü, daima davetin Varan, güçlenmesi, ilerlemesi ve galip gelmesi olmalıdır.[139]
Yüce Allah buyuruyor:" Firavun ailesinden inancını gizleyen bir adam dedi k: Rabbim Allahtır, diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Oysa, size rabbinizden belgelerle gelmişti. Eğer yalancı ise, yalanı kendinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Şüphesiz Allah, aşırı yalancıyı doğru yola eriştirmez.
Ey milletim! Bugün memlekette hükümdarlık sizindir, galip olanlar sizsiniz. Ama Allanın baskını bize çatınca, ona karşı bize kim yardım eder?
Firavun: "Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum, ben size ancak doğru yolu gösteriyorum" dedi.
İnanmış adam dedi ki:"Ey milletim! Şüphesiz ben sizin için Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum. Allah, kullara zulüm dilemez". Ey Milletim! Ahu figan gününden sizin hesabınıza korkuyorum". Arkanıza dönüp kaçacağınız gün Allaha karşı sizi koruyan bulunmaz. Allanın saptırdığını doğru yola getirecek yoktur. And olsun ki Yusuf da, daha önce size belgelerle gelmişti. Size getirdiği şeylerden şüphelenip durmuştunuz. Sonunda Yusuf ölünce, Allah onun ardından hiçbir peygamber göndermeyecek, demiştiniz. Allah, aşırı şüpheciyi işte böylece saptırır. Bunlar, Allanın âyetleri üzerinde kendilerine gelmiş bir delil bulunmadan tartışırlar. Bu, Allah katında da, inananların yanında da öfkeyi artırır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler"[140]
Mümin adam tam zamanında ortaya çıktı ve imanını açıkladı. Firavunın azgınlığına karşı koydu ve Musa'yı başarılı bir şekilde savundu. Çağrısını halka başarılı bir şekilde sundu, onlara başarılı bir konuşma yaptı ve bunun için gayet güzel yollar izledi.
Üslubunu ve kelimelerini isabetli bir şekilde seçerek dinleyicilere davetini aşama aşama ve perde perde anlattı. Ne söylediklerini biliyor ve bir program içinde düşüncelerini sunuyordu.
Davet yapmanın ve halkı etkilemenin yolu ve şekli konusunda davetçilere çok mükemmel bir örnek sunmaktadır. Davet eden ve davetinde başarılı olmak isteyen her davetçinin onu örnek alması ve yolunu izlemesi gerekir.
Mümin adam, çağrısı yumuşaklık ve nezaketle yaptı, sözlerini belirledi, adım adım ilerledi ve aşama aşama yol aldı. Adımları, aşamaları ve pozisyonları sıra ile gerçekleştirdi ve başarılı bir çağrı yaptı.
Kur'anın sunuşundan anlaşıldığına göre Firavun'ın emrettiği, yasakladığı ve Musa'ya tuzak hazırladığı bir anda, Mümin adam sahneye çıkıyor. Firavun, konuşan tek kişiydi. Herkes onu dinliyordu. O da şişiyor, kabarıyor, köpürüyor, tehdit ediyor, ürkütüyor ve küstahlaşıyordu.
Mümin adam Firavun'a meydan okuyarak karşısına çıktı. Halka etkileyici bir konuşma yaptı. Onları kendi tarafına çekmeye başladı. Attığı her adım ve geçtiği her aşamada Firavunı zor duruma düşürüyor, sıkıştırıyor ve susturuyordu. Halka hiçbir delile dayanmayan, mantıklı ve ikna edici olmayan mütekebbir, despot, azgın ve zorba bir kişi olduğunu gösteriyordu.
Kendisi yavaş yavaş sahneye hakim olurken, Firavun'nın sesi gittikçe kısılıyor ve sahneden çekiliyordu. Konuşmasını, açıklama ve çağrısını bitirdiğinde Firavun sahneden kayboldu. Sahnede yalnız mümin adam kaldı ve davet ederek, öğüt vererek ve yönlendirerek konuşmasını sürdürdü. Herkes onun söylediklerini dinliyor ve açıklamalarından etkileniyordu.
Görevini tamamladıktan, kendini ve davetini halka tanıttıktan sonra sahneden ayrıldı. Rabbine tevekkül ederek ve işlerini ona havale ederek sahneyi terketti ve perde kapandı.
Mümin adam imanını gizlerken ne kadar başarılı olmuşsa, ondan sonra imanını açıklarken başarısı daha büyük olmuştur. İmanını ne kadar büyük zeka ve hünerle gizlemişse, onu daha büyük bir zeka ve hünerle açıklamıştır. İmanını ne kadar yiğitçe gizlemişse, onu açıklaması daha çok yiğitiçe olmuştur.[141]
Birinci sahne çok mükemmel bir iman perdesiyle bitmiştir.Bu perdede Musa rabbine sığınmış, işlerini ona havale etmiş, Firavun'ın her türlü hile ve zararına karşı ona güvenmiştir.
ikinci sahne de Firavun'ın ailesinden mümin adam için çok mükemmel bir iman perdesi ile bitmektedir.Bu perdede mümin adam Musa'yı savunuyor, Firavunın ve halkının Musayı Öldürme isteklerini protesto ediyor.
Yüce Allah, sahneye çıkacak ve kendini seyircilere tanıtacak olan mümin adamı, "Firavun ailesinden imanını gizleyen bir adam dedi ki..."diye takdim ediyor.
ikinci sahnede şu perdeleri tesbit edebiliriz:
a- Mümin adamın ortaya çıkması, halkının Musayı öjdürme isteklerini eleştirmesi ve böyle bir cinayeti işlemeye kalkışmaktan sakındırması.
b- Firavun'ın sahneye çıkması ve halkına kendi görüşünden başka görüş, gittiği yoldan başka yolun 'olamıyacagını, kendilerinin onunla beraber yürümekten başka seçeneklerinin bulunmadığını söylemesi.
c- Firavundan sonra mümin adamın sahneye çıkması, halka uzun bir konuşma yapması, onlara geçmişi hatırlatması, kiyamet gününün olacağını söylemesi ve konuşmasında etkili olmak için bütün etkileme faktörlerini kullanması.
Bu üç perdede mümin adamın halkın karşısında uzun süre kaldığını, konuşmasının kapsamlı olduğunu görürken, Firavunın sahnede kısa bir süre kaldığını, az söz söylediğini,tekebbür, azgınlık ve uranlık sergilediğini, başkalarına hor ye hakir olarak baktığını görüyoruz.[142]
Mümin adam, davet konuşmasında türlü faktörler kullanmış, değişik konular işlemiş, konuşmasında prensipler ve gerçekler sunmuştur.Mümin adamın tarih, kültür, psikoloji, anianm, çağı ve sosyal yasaları bildiği anlaşılmaktadır. Açıklamalarına kısaca bir göz atalım;
l- "Bir adamı mı öldürüyorsunuz?" sözüne bakalım.
Mümin adam, sahnede kükreyip gürleyen ve "Bırakınız Musayı Öldüreyim, rabbini çağırsın"sözleriyle Musanın Öldürülmesini istiyen Firavun'i görmezlikten gelmiş ve Firavunın kendisinden İzin istediği halka yönelmiştir. Firavunı görmezlikten geldi, dedik. Çünkü konuşmasından hedefi o değildir. Zira Firavun'ın kendisine icabet etmeyeceğini ve söylediklerini kabul etmeyeceğini bilmektedir. Vaktini onunla niçin öldürsün? Konuşmasını dinlemesi umulan ve kabul etmesi beklenen halka yönelmelidir!
"Bir adamı mı öldürüyorsunuz?"sözleriyltr, öldürecek olan Firavun olduğu halde, niçin halka "Öldürüyorsunuz" diyor? Çünkü Firavun, öldürmek için onlardan izin istiyor.Bu isteğini kabul ederlerse,suça kendileri de ortak olacaklar. Onlar da onun gibi katil olacaklardır.[143] Mümin adam, kalkışmakta oldukları böyle bir şeyden onları sakındırmak istiyor ve Firavunın isteğini kabul edecek olurlarsa Musa'nın Öldürülmesinden kendilerinin sorumlu olacağını belirtiyor. Çünkü öldürmeyi onaylayan ve göz yuman kişi de, bizzat öldürme işine katılmasa da, katildir. Haksız yere öldürülen kişiye yardım etmeyen ve öldürülmesine ses çıkarmayan kişi de katildir. Çünkü susarak katilin cinayeti işlemesine yardımcı olmuştur.
2- "Bir adamı mı öldürüyorsunuz?!". Evet, bu yadırgama ve kınama üslubuyla! Bu üslupla önce tarafsızlığını göstermek istiyor. Onları ikna edebilemk için bir defada imanın bütün kartlarını önlerine açmak istemiyor. "Allahın Rasulu Musa'yı mı öldürüyorsunuz? Ben onun dinindeyim" demiyor. Bunun yerine, onu hiç tanımıyormuş gibi "Bir adamı mı öldürüyorsunuz?" diyerek atarafsızlığını göstermeye çalışıyor.
3- "Rabbim Allahtır, dediği için"! Öldürülmeyi hak ettiği suçu nedir acaba? "Rabbim Allahtır" demesi suç mudur?[144] Ardından kendisi onu ve çağrısını tanımaları için veciz bir şekilde, "Rabbim Allahtır, diyor" sözleriyle halka takdim ediyor.
Sonra gizli bir yolla, içinde bulundukları durumdan yavaşça uzaklaştırmak için onlara yadırgayın bir işaret veriyor. Bu adam "Rabbim Allahtır" diyor.Siz ise "Rabbimiz firavun'dır" diyorsunuz. İki söz arasında dağlar kadar fark var!
4- "Rabbinizden size açık delillerle geldi". Çağrısının hak olduğunu kanıtlayacak delilleri vardır. Delilleri size rabbinizden getirmiştir.Rabbiniz Allahtır, yoksa iddia ettiğiniz gibi Firavun değildir. "Rabbinizden" diyerek rablerinin Firavun değil, Allah olduğunu da onlara hatırlatmış oluyor.
5- "Yalan söylüyorsa, yalanı kendisinedir. Ama doğru söylüyorsa, olacağını söylediği şeylerden bazıları başınıza gelir".
Bilgeli davet üslubu budur.Davet edilenlerin davete ve sahibine ilgi göstermelerini ve önemsemelerini istiyor. Onları tarafsızlık ve objektiflikle buna çağırıyor, düşünüp akıllarını çalıştırmalarını söylüyor.
Musa, ya yalan söylüyor veya doğru söylüyor. Üçüncü bir ihtimal var mıdır? Objektif ve tarafsız görünmek için yalan söyleme ihtimalini de gündeme getiriyor. Yalan söylüyorsa, yalancılığının cezasını kendisi çeker. Onun yüzünden Allah onları sorguya çekmeyecektir. bir şey doğru çıkarsa, o zaman ne yapacaklardır? "Doğru söylüyorsa, olacağını söylediği şeylerden bazıları başınıza gelir".
"'Şüphesiz Allah, aşın giden ve yalan söyleyen kimseyi doğru yola iletmez" derken, doğru söylemiş olma ihtimalini tercih etmiş olmaktadır. Allah, Musayı doğru yola ilettiği ve mucizelerle desteklediğine göre, o doğru söylüyor, yalan söylemiyor.
6- "Ey milletim! Bugün memlekette hükümranlık sizindir, galip olanlar da sizsiniz. Allanın cezası başımıza gelirse, bize kim yardım eder?"
Bilge davetçi, dünyevi uyggarhk ve ekonomi faktörünü kullanıyor. Bu da hepsini ilgilendiriyor. Çünkü mülk ve egemenliklerini yitirmek istemiyorlar. Musa'ya eziyet ederlerse, Allah onlardan intikam alacak, onlara azap ve ceza indirecektir. O zaman kendilerine kim yardım edecek? Firavun mı?!
Milletine şirin görünme ve onlara kendini yakın gösterme çabasına dikkat edelim. Kendini onlardan biri saymak, durumlarının kendisini ilgilendirdiği ve çıkarlarını korumaya özen gösterdiği imajını vermek için sergilediği sempatik tavırlarına bakalım."Ey milletim" sözlerinden, "Allahm cezası başımıza gelirse" diyerek kendini onlarla beraber saymasından anlaşılmaktadır.
7- "Ey milletim! Sizin için, Ahzabın başına gelen gün gibi bir günden korkarım".
Allahm vadettiğini gerçekleştiren ve uyaran tarih faktörünü kuiîanmaktadır.Onlara sanki şöyle diyor: Geçmiş tarihe dönün ve araştırın. Nuh, Âd, Semud ve onlardan sonra gelen kafir kavimleri Allahm nasıl yokettiğine bakın. Bunlar Allaha küfretmiş, peygamberlere ve müminlere işkence yapmışlar. Allah onlara cezasını vermiş,helak edip yok etmiştir. Onlara hiçbir kimse de yardım etmemiştir.Ey milletim! Söylediklerimin doğru olduğunu anlamanız için tarihe bakınız.
8- "Ey milletim! sizin için ahu figanların yükseldiği,
arkanızı dönüp kaçacağınız günden korkarım. Allahm azabından sizi hiçbir kimse kurtaramaz".
Kiyamet gününde insanların birbirlerine seslendiği, ama kimsenin kimseye cevap veremediği ve herkesin arkasını dönüp kaçtığı günde onları bekleyen azaba uğramalarından endişe etmektedir.Dünyada onları Allanın cezasından hiçbir kimse korumadığı gibi, kiyamet günü de onları hiçbir kimse korumayacaktır .Allahm peygamberi Musa'ya nasıl eziyet ederler?!
9- "Yusuf, önceden açık belgelerle size gelmişti. Ama size gtirdikleri hakkında hala şüphe içinde bulunuyorsunuz. Ölünce de, Allah ondan sonra air peygamber göndermeyecektir, dediniz."
İman ve tarihle ilgili bir tesbit! Onlara Hz.Yusuf'u hatırlatıyor, ona karşı nail olumsuz bir tavır takındıklarını, peygamberliğinden nasıl şüphelendiklerini ve ölümünden dolayı sevindiklerini, ondan sonra nasıl peygamberliğin kesildiğini söylediklerini hatırlatıyor. Atalarının bu tutumlarını onlar biliyorlar. Mümin adam onlara sadece hatırlatıyor. Bütün bunlar tarih faktörünün kullanımıdır.
İnanç faktörü olarak da Hz.Musa'nın peygamberliğini ispatlamak için Hz. Yusuf'un peygamberliğini kullanmaktadır.
Hz.Musa, soy ve peygamberlik yönünden Hz .Yusuf la bağlantılıdır. Nesep yönünden onunla bağlantılı olduğunu kesin biliyorlar. Çünkü biri Hz.Yakub'un oğlu, diğeri de çok sonra gelen torunlanndandır.
Peygamberlik yönünden de, Hz.Yusuf'un Allanın rasulü olduğu sabit olursa, Musa'nın peygamberliği de sabit olacaktır. Önceden Yusuf'u açık belgelerle gönderen Yüce Allah, şimdi açık belgelerle Musa'yı göndermektedir.
Sonra, " Size getirdiklerinden hala şüphe içindesiniz" diyerek başka bir şeyi de hedeflemektedir. Hz.Yusuf'a karşı şüphe ve inkara dayanan tavırlarını hatırlatmakta ve aynı tavrı Hz.Musa'ya karşı tekrarlamamalarını istemektedir. Niçin aynı tavır içinde olsunlar? Hiç öğüt almazlar mı?
Davetçi mümin bu perdede birtakım faktörleri, anlamlan ve tespitleri kullanmaktadır. Bunlar psikolojik, tarihsel, ekonomik, sosyal, uygarlık ve inançla ilgili faktörlerdir.
Teşvik etme, korkutma ve hatırlatma üslubunu birlikte kullanmakta, geniş bilgisini, etkili hitabetini, objektifliğini ve dinleyicilerin kalplerine ulaşmak için parlak zeka ve aklını kullanmaktadır. Gerçekten de dinleyicilerin kalplerine ulaşmıştır![145]
Yüce Allah buyuruyor:" Firavun dedi ki; Ey Hâmân, bana bir kule yap. Belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musanın ilahını görürüm. Doğrusu, ben onun yalan söylediğini sanıyorum. Bu şekilde Firavun'a kötü işi süslü gösterildi ve doğru yoldan alıkondu. Firavun'nın hilesi elbette boşa çıkar"[146]
İkinci sahnede, gördüğümüz gibi Firavun ailesinden olan mümin adam halkın kalbine ulaşmayı ve etkilemeyi başarmıştır. Kaplerine etkileyici yumuşak dokundurmalarda bulunmuştur. Firavun'ın sahnede etkili olmasının ve başarılı konuşma yapmasının önüne geçmiştir. Çünkü Firavun, 'halkın karşısına daima tekebbür, ululuk taslama ve kabadayılıkla çıkmıştır.
Firavun, mümin adamın halka ulaştığını ve onları etkilediğini farketmiş, ipin ucunun elinden kaçmasından, halkın kendisi yerine mümin adama ve çağrısına yönelmesinden korkmuş gibidir.
Bu sebepten Musayı öldürmek için halktan izin istemekten geri adım atmak zorunda kalmış ve sinsice çirkin bir harekete yönelmiştir. Halkı meşgul etmek ve mümin adamdan uzaklaştırmak için dinleyicilere saçma bir senaryo sunmuştur.
Veziri Hâmân'm kendisine göğün eşiğine kadar yükselen yüksek bir kule yapmasını, orada Musa'nın ilahını aramak istediğini söylemiştir. Musa'nın ilahını görmeyeceği kesindir. Fakat Musa'nın "Rabbim Allahtır" derken güya yalan söylediğini halka göstermek ve onu savunan mümin adama da Musanın gerçek yüzünü göstermek istemektedir![147]
Hâmân adı Kur'anda altı kez geçmektedir. Hepsinde de Firavunla beraber anılmaktadır. Bu da Firavun'in yanında çalıştığını, yakın adamlarından olduğunu, emir ve talimatlarını yerine getiren danışmanı olarak iş yaptığını göstermektedir.
Hâmân hakkında bütün bildiklerimiz bunlardır. Kur'an ve sahih hadisin verdiği bilgiler dışında başka yerlerden de bilgi aramayacağız.
Firavun ailesinden mümin adamın öyküsünde Fir'anın Hânıân'dan kendisine bir kule yapmasını istediğini görüyoruz. Kasas suresi bu kuleye işaret etmekedir:
"Firavun dedi ki; Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınızın olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir kule yap, çıkar belki Musanın tanrısını görürüm. Doğrusu, onu yalancılardan sanıyorum"[148]
Bu âyetten anladığımıza göre kule tuğladan yapılmış ve Firavun, orada Musanın tanrısını aramak için göklerin yollarına ulaşmak istiyormuş gibi göstermeye çalışmıştır.[149]
Firavunın bu aktörlüğüyie halkın dikkatlerini başka tarafa çekmek ve mümin adamı dinlemekten uzaklaştırmak istediğini söylemiştik. Ama bunu nasıl yapacak ve hangi hedefler güdecektir?
1- Bu senaryosuyla halka temel meseleyi unutturmak istemektedir. O da mümin adamın ortaya koyduğu başarılı çağrıdır. Firavun, bu senaryosuyla onları başka bir şeyle meşgul etmek ve kendisinin peşinden gitmelerini sağlamak istiyor.
2- Aradan geçecek uzun zaman içinde halka çağrıyı ve mümin adamın söylediklerini unutturmak istemektedir. Kulenin yapımı uzun zaman alacak ve halkı uzun süre meşgul edecektir. Firavun, "Cambaza bak" oyunu
oynamaktadır. Kule yapımından maksat, olayı geciktirmek ve çok sonraya atmaktır. Bu olayı anlatırken kullanılan kelimeler bile sahnenin uzamasına sanki katkıda bulunmaktadır."Ey Hâmân! benim için çamurun üzerine ateş yak, bana bir kule yap".
Senaryonun uzunluğuna bakalım; Tuğla ocağının yapılması, sonra toprağın çamur yapılması, sonra çamurun altına ve üstüne ateşin yakılması, sonra tuğla olması için çamurun yakılması, sonra pişen tuğlaların kule yapımında kullanılması.
Uzun sürecek bina işlemlerinden sonra Firavun kuleden yavaş yavaş çıkacak, oradan göklerin sebeplerine ve yollarına varacak ve Musanın tanrısını düşüne düşüne arayacak, sonra orada bulduğunu anlatmak için uzun süren yolculuğundan halka dönecek! Nasıl? Kısa bir yolculuk değil mi? (Hele Rus astronotu Yuri Gagarin'in uzaya gittiği zaman gökte Allahı aradığı gibi yahut türkü söyleyerek eşeğini arayan Nasreddin Hoca'nın aradığı gibi ararsa, o zaman sonucu bekleyen halk da herhalde onu oramaya çıkarlar.IS)
Bütün bu uzatma ve geciktirmeler olurken, halk Firavunın uzun yolculuğunun sonucunu bekleyecek! Böylece mümin adamın sergilediği delilleri de unutacaklar.
3- Firavun'ın kule yaptırmaktan amacı.mümin adamın açıkladığı delillerin halk üzerindeki etkisini, geçerliliğini ve tazeliğini yitirmesini sağlamaktır. Halk, henüz taze ve sıcak olduğu için o delilleri düşünmektedir. Ama üzerinde düşünmek yerine, kulenin yapımıyla meşgul olurlarsa, çağrı bir numaralı gündem olmaktan çıkıp halk için ikinci derecede önemli başka bir gündem haline gelecektir.
O zaman zihinlerinde soğuyacak ve sönecektir, donuk ve soğuk teorik bir meseleye dönüşecektir.Kısaca, bu senaryo ile Firavun, gündemi değiştirmeğe çalışmaktadır.
4- Firavun, halkın karşısında ciddi araştıran, programlı ve objektif görünmek istiyor, Musa'yı, aradığı tanrısını bulamadığı için yalanladığını söylemek istiyor. Kulenin yapılmasında ve Musa'nın tanrısını aramasında ciddi olduğunu göstermek istiyor.[150] Halbuki bütün bunlarda saçmalamakta, göz boyamakta ve halkla dalga geçmektedir.
Kulenin yapımında harcanacak malları, tüketilecek enerji ve emekleri ve kaybedilecek zamanları düşündüğümüz zaman-kule yapmaktan hedeflediği de bunlardır- tağutların halkın aklını nasıl horladığını, gözlerini saçma şeylerle nasıl boyadığını, gerçekleri unutturmak için onları çok basit şeylerle nasıl oyaladığını ve yarar sağlamayacak işlerde zaman ve enerjilerini nasıl tükettiklerini çok iyi anlarız. Saçma ve gülünç bu tür senaryolarla halkın genç kuşaklarını, zamanını, enerjisini, servetlerini, gibi nelerini harcamıyorlar ki! Tağutların şehvetlerini tatmin etmek için bu değerlerden neler kaybedilmiyor ki![151]
Mümin adamın mantığı, güzel açıklamaları ve muhataplarını etkilemesi karşısında Firavun'ın geri adım attığını âyetlerden anlıyoruz. Geri adım atmasının sebebi, adamın ortaya koyduğu delillerle ikna olduğu yahut çağrısını kabul etttiği için değildir. Bunun sebebi, mümin adamın kitleleri yanına çekmemesi ve onların huzurunda kendisine yenilmiş görünmek istememesidir. Geri adım attığını şundan anlayırouz;
a- Daha önce, "Bırakınız, Musayı öldüreyim, rabbini çağırsın" diyordu. Şimdi ise, bu istekten geri adım atıyor ve Musa'nın tanrısını arama bahanesiyle kulenin yapılmasını «istiyor.
b- Daha önce, Musa'yı öldürmek için halktan izin istiyordu. Şimdi ise, göklerde yapacağı yolculuğun sonucunu kendilerine bildirmek için halkından bekleme ve tarafsızlık istemektedir.
c- Daha önce, Musa'nın sihirbsaz ve yalancı olduğunu kesin olarak söylüyordu. Şimdi ise,"Onu yalancı sanıyorum" diyerek zan ve tahminle konuşmaktadır.
Zalim ve tağut Firavun aslında ancak rabbine sonsuz güven ve iman besleyen mümin adamın gücü karşısında geri adım atmaktadır. Egemenlik ve iktidar sahibi olduğu halde, maddi gücü olmayan mümin adam karşısında geri adım atması aynı zamanda fikri yenilgisini de göstermektedir.
Barbar ve mağrur batılın karakteri budur. Açık, sağlam ve güçlü hakla yüzleştiği zaman, hak ile batıl arasında fikri bir mücadele veya düello sözkonusu olduğu zaman, mutlaka hak sabit ve muzaffer, batıl ise zayıflamış ve yenilmiş olarak çıkar[152] . Düşünce olarak yenik düşen batıl, hapis, dayak, işkence, terör ve öldürme gibi barbarlık yollarına başvurur.
Eski, orta ve yeni, tarihin bütün devirlerine sorur% si2e bu söylenenlerin gerçek oluduğunun delillerini gösterir.[153]
Yüce Allah buyuruyor : "Mümin adam dedi ki; Ey milletim! Bana uyun, sizi doğru yola eriştireyim. Ey milletim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçicidir, ama ahiret, doğrusu işte o, kalınacak yurttur.Kim bir kötülük işlerse, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada hesapsız şekilde rızıklanırlar.
Ey milletim! Nedir başıma gelen? Bön sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allahı inkar etmeye, bilmediğim bir şeyi ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise, sizi güçlü olan, çok bağışlayan Allaha çağırıyorum. Beni kendisine çağırdığınızın, bu dünyada da, aherette de çağrısının olamayacağında, hepimizin Allaha döneceğinde, aşırı gidenlerin ateşlikler olduklarında şüphe yoktur"[154]
Mümin adam akıllı ve zekidir. Firavun'ın kule yapmaktan amacının ne olduğunu kavramıştır. Firavunın bu kurnaz ve çirkin hamlesine, hazırlanmış bir davet hareketiyle karşılık vermiştir. Kendisini ve Firavun'ı dinleyen insanlardan kendisine inanmalarını, kısaca kendisine uymalarını istemektedir.
Teorik olarak onlarla yeterince konuşmuş, ikna etmek ve etkilemek için elinden geldiği kadar çaba göstermiştir. Şimdi bu açıklama, tartışma ve konuşmalardan amaç olanı gerçekleştirmek istiyor. O da kendisine uymaları ve davetini tercih etmeleridir.
Onlara karşı delillerini ortaya koymak ve "bilmiyorduk" diyecekleri bir şey bırakmamak için çağrısını onlara öz ve özet olarak açıklamakta, önemli gerçeklerini ve temellerini anlatmaktadır. "İnanmış adam: Ey milletim! Bana uyunuz, sizi doğru yola ileteyim, dedi".
Ama ne zaman onlardan kendisine uymalarını istemiştir? Bunu onlardan ilk görüşmesinde istememiştir. Böyle bir şey yapsaydı, sözlerinden halk şaşkına döner, çağrısından hayret eder ve o anda kendisini terkederlerdi.
Onlardan ancak düşünülmüş, hesaplanmış ve özenle hazırlanmış bir dizi görüşmeden sonra, onları etkilemek için etkili bir dizi faktörü kullanarak akıl ve kalplerine ulaştıktan sonra kendisine uymalarını istemektedir.
insanları kendisine uymaya çağırması, bir açıdan Firavun'a meydan okumak ve Firavun'ın halkına yaptığı çağrıyı red etmek sayılır. Firavun daha önce onlara "Size sadece görüşümü söylüyorum ve sizi ancak doğru yola iletiyorum" demişti.
Ama şimdi, mümin adam onlara " Ey milletim! Bana uyun, ben sizi doğru yola ileteyim" demektedir.
Konuşması ve çağrısı, cesaretni ve atılganlığını gösterir. Değilse, Firavunın çağırışını nasıl red eder veya ondan farklı nasıl bir tercih yapabilir? Bulunduğu yerde ona nasıl meydan okuyabilir ve nasıl yolundan başka bir yola gidebilir?
İki adamın, yani Firavun'ın ve mümin adamın söylediklerini karşılaştıracak olursak, aralarında şu farkları görürüz; Firavun mütekebbir, adam mütevazi. Finavn halka seçim ve tercih hakkı tanımazken, adam, halka tercih ve seçim hakkını tanımaktadır. Firavun, "Size görüşümden başkasını söylemiyorum" diyerek onlara yukarıdan bakar, onları horlar, küçümser ve akıllarını yok sayarken, adam "Ey milletim!" diyerek halka yakınlık ve sempati göstermektedir.
Firavun, halkın düşünme,araştırma ve yolu bulma hürriyetlerini yok ediyor, onların yerine kendisinin düşündüğünü söylüyor. Onlan ise, sözlerini tekrar eden ve görüşüne uymaktan başka düşünemeyen birer köle sayıyor.
Mümin adam, onlara araştırma, düşünme ve seçme hürriyetini veriyor, bilerek doğru yola eriştirecek bağımsız bir kişiliğe sahip olmalarını istiyor. "Ey milletim! Bana uyarsanız, sizi doğru yola eriştireyim" diyerek seçim hakkını tanıyor.
Mümin adamın onlarla konuşması biraz uzamış, işin gerçeğini ve kimin doğru, kimin yalan söylediğini anlamaları için kendisi ve dini hakkında onlara bilgiler vermiştir.
Bu tanıtmada önce iman üzerinde, dünya ve ahiret üzerinde ve ahiretin yanında dünyanın yeri üzerinde yoğunlaştığını, böylece kalplerini ahirete bağladığını ve gözlerinin ona yönelmesini sağladığını görüyoruz.[155]
Dinleyicilere iki çağrı yapılmaktadır; Biri,"Size düşündüğümden başkasını söylemiyorum ve sizi ancak doğru yola iletiyorum" diyen Firavunın çağrısı. Diğeri de, "Ey milletim! Sizi doğru yola eriştireyim" diyen mümin adamın çağrısı.
iki çağrı birbirine zıt. Biri cennete, diğeri cehenneme çağrı. Bu durumda insanlar şaşırıp kalır ve nasıl seçim yapacaklarını bilemezler.
Mümin adam, halkına yolu götermek ve olabilecek her türlü kapalılık ve karışıklığı gidererek güzel tercih yapmalarına yardımcı olmak için iki çağrıyı; kendi çağrısını ve Firavunın çağrısını karşılaştırarak şöyle demektedir:
"Ey milletim! Nedir başıma gelenler? Ben izi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz. Siz beni Allahı inkar etmeye, bilmediğim bir şeyi ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allaha çağırıyorum. Şüphesiz beni kendisine çağırdığınızın bu dünyada da, ahirette de çağrısının olmadığında, hepimizin Allaha döneceğinde, aşırı gidenlerin ateşlikler olduğunda şüphe yoktur"
İki çağrıyı karşılaştırmasına baktığımızda şunları görüyoruz:
1- lki çğrı vardır. Bunların üçüncüsü yoktur. Hakkın çağırışı ve batılın çağrısı. Allaha inanmaya çağrı ve ona ortak koşmaya çağrı. Allaha itaat etmeye çğrı ve ona isyan etmeye çağrı.
2- Her iki çağrıya uymanın bağlayıcı sonuçları olacaktır. Kim hakkın çağrışma uyarsa, ona iman edip itaat ederse, cenneti kazanır, iyi olanı gerçekleştirir ve kurtulur. Kim de batılın çağrısını kabul eder, Allahı dışlar ve ona isyan ederse, zarar eder ve helak olup cehenneme girer.
Davetçi mümin, her iki çağrının doğuracağı sonuçları ortaya koyarak, "Nedir başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz" diyerek halkın anlayışsızlığına karşı şaşkınlığını belirtmektedir.
Davetçi mümin, birini diğerinden ayıran şeyleri belirterek iki çağrıyı tanıtmaktadır: "Siz beni Allaha küfretmeye, bilmediğim bir şeyi ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz" sözleriyle Firavunın çağrısını tanıtırken, Ben ise sizi çok güçlü, çok bağışlayıcı olan Allaha çağırıyorum" sözleriyle de kendi çağrısını tanıtmatadır.
4- Halka "Ey milletim!" demesi, onların gönlünü kazanmak ve etkilemek içindir. Kendisinin onlardan ve onların da kendisinden olduğunu sezdirmek için, kendilerinin milleti ve onun da milletten biri olduğunu belirtmek için hâla onlara sempatik görünmeğe ve yakınlığını göstermeye çalışmaktadır.
5- "Beni ateşe çağırıyorsunuz" sözünde çok güzel bir nüans bulunmaktadır. Onu ateşe kim çağırdı? Halkı değil, Firavun'nın kendisidir. 0 halde onlara niçin siz beni ateşe çağırıyorsunuz, demiştir? Halbuki onlar kendisini ateşe çağırmadılar.
Daha önce "Rabbim Allahtir, dediği için bir adamı mı öldürüyorsunuz?" derken, onları Bravun'ın işine ortak ettiği gibi, burada da Firavunın ateşe yaptığı çağrıya onları ortak etmektedir. Çünkü Firavunın ateşe çağrısını kabul ederlerse, onlar da bu çağrıya ortak olacaklardır. Zira bu çağrısını eleştirmemiş ve karşı çıkmamışlardır. Onun için ateşe çağrının yapılmasına, bu çağrının açıklanmasına, propaganda edilmesine, sonucuna ve kıyamet günü doğacak cezasına onlar da ortak olurlar.
Mümin adam, çağrıyı onlara nisbet etmekle sanki onları Firavunın çağrısını red etmeye, ona karşı çıkmaya, sonra da kendilerini kurtuluşa çağıran adamın çağrısına uymalarını istemektedir.
6- Allahm çağrısını kendilerine tanıtıp sonucunu bildirirken O'nun iki ismini dile getirmiştir. "Ben sizi çok güçlü (Aziz) ve çok bağışlayıcı (Gaffar) olan Allaha çağırıyorum" demiştir.
Bu iki ismin seçilmesi, çok yerinde olmuştur, işlenen konu için çok uygundur.
Şüphesiz Allah çok güçlü, çok kuvvetlidir.Kendisine inanan ve çağrısını kabul edenlere güç ve kuvvet verir.Bununla batıla karşı koyar ve ona karşı cihad eder.
izzet, yani çok güçlü olmak, Firavun'a karşı, onun batıl, ' azgınlık ve barbarlığına karşı koymak için en uygun sıfattır.
Çok bağışlama ise, çağrısını kabul edip icabet edenlerin geçmişte işledikleri bütün küfür ve günahlarını bağışladığı için, iman ettikten sonra imanlı yeni bir hayata başlaması için bağışlaması sebebiyle çok yerinde gelmiştir.
Halkın Allaha inanmaya teşvik edilmesidir bu. Çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allaha inanmaları durumunda, aziz ve değerli olacaklar, Allanın yanında üstün bir yerde olacaklar, Allah onların tevbelerini kabul edip bağışlayacaktır.
7- Mümin adamın "Şüphe yok ki beni çağırdığınız şeyin ne dünyada, ne ahirette hiç bir çağrısı olamaz" sözü, Firavunın her türlü kuvvet, etkinlik ve eylemden soyutlanması, ne dünyada, de ahirette bu şeylerin hiçbirisine sahip olmadığının ilan edilmesidir.
İnsan hayret ediyor! Görünürde her türlü maddi güçten yoksun mümin bir adam, en zalim, en barbar, en azgın ve tağut bir kişi olan Firavun'ın karşısına çıkıyor. Egemenlik ve iktidar dahil, maddi her türlü güç, kudret ve imkana sahip olan, insanların tanrısı olduğunu iddia edecek kadar azgınlaşan Firavuna karşı koyuyor! İman, cesaret ve yiğitlikle karşısında duruyor, sebat ve üstünlükle meydan okuyor! O maddi kuvvet ve gövde
gösterilerinden hiç korkmuyor! Sonra daha ilginç bir aşamaya geçerek Firavun'ı her türlü kuvvet ve etkileme faktörlerinden soyutluyor!
Mümin adam, Firavun'ın egemenlik, iktidar ve çağrısına gerçek iman gözlüğüyle bakmış, kuvvet ve etkiden yoksun olduğunu tesbit etmiş, ne dünyada, ne ahirette bir çağrısının olamıyacağını görmüştür. Halktan biri gibi olan Firavun'nın tek başına dünyada da, aherette de bir şey yapma gücüne sahip olmadığını gözlemlemiştir.
Mümin adam, Firavunı kuşatan maddi görünümlere aklanmamış, nüfuz eden imanlı bakışıyla varlık, hayat, hak ve hayrın gerçeklerine inmiş ve Firavun'nın bütün bunlardan yoksun olduğunu görmüştür. Halk desteğini ondan çektikten sonra Firavun'ın tek başına insanlara dünyada yapabilecek bir şeyi kalmayacağı gibi, ahirette de onlara verebilecek hiçbir şeyi yoktur. Her zalim ve azgın böyledir. Gerçekte hiçbir şeye malik değildir. Etrafındaki kuvvet tezahürleri, yalancı haleler, aldatıcı renklerden başka bir şey değildir. Bunlar sadece zayıf ve basit insanları aldatır da, onlar kendisinin bir şeylere sahip olduğunu, gücünün yettiğini ve hayatta olup bitenler üzerinde etkin olduğunu sanırlar.
Davetçiler, mümin adamın sergilediği büyük iman tavrını örnek almaya muhtaçtır. Azgın ve zalimlerin içyüzünü anlamak, sahip oldukları maddi şeylerin iç yüzünü kavramak ve bu maddi görünümlerin nasıl aldatıcı, geçici ve gözboyacı olduğunu ortaya çıkarmak için yol gösteren iman gözlüğünü kullanmaya muhtaçtırlar. O zaman inanacaklar ki bu tağutların sahip olduğu şeyler, susamış kişilerin çölde su sandığı, ama yanına geldiği zaman bir hiç olduğunu gördüğü seraptan başka bir şey değildir.[156]
Yüce Allah söylediklerini veriyor: "Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. İşimi Allaha havale ediyorum. Allah, kulları çok iyi görür.
Allah onu kurdukları tuzakların zararından korudu. Kötü azap Firavunın adamlannı sardı. Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Kiyamet gününde "Flravn'ın adamlarını azabın en ağırına sokun" denir. "[157]
Şimdi, Firavun ailesinden olan mümin adam öyküsünün son perdesine gelmiş bulunuyoruz. Mümin adam ortaya çıkmış, Allanın peygamberi Musayı savunmuş, Firavunın çağrısını kursağında bırakmış, halkı kendisine uymaya çağırmış, çağrısını onlara anlatmış, ahireti tercih etmeye teşvik etmiş, Allaha itaat etmeye ve hoşnutluğunu kazanmaya yönlendirmiş, onlara kurtuluş yolunu göstermiş, zarar ve helak olma yolundan sakındırmıştır.
Peki, adamın vereceği başka bir şey kalmış mıdır? Onlara söyleyeceği başka bir şey var mıdır? Bundan fazla yükümlülüğü var mı?
Onlara delillerini birbir ortaya koymuş, kurtuluş yolunu göstermiş ve nasıl selamette olacaklarını tarif etmiştir. Bütün bildiklerini söylemiş ve ödevini yapmıştır. Artık sahneden ayrılma zamanı gelmiştir.
Sahneden ayrıldı."Size söylediklerimi hatırlayacaksınız, işimi Allaha havale ediyorum. Şüphesiz Allah kulları çok iyi görür" diyerek halkıyla vedalaştı.
Öykünün sahnelerini bitirmek, hem iman, hem davet amacını gerçekleştiren sanatsal bir bitişle bitirmek için bu sahnede bundan daha uygun birperde olamaz.[158]
Bu anlam yüklü cümle, çağrının bariz özelliklerinden birini göstermektedir. Davetçiler bu özelliğe yönelmeli ve onu gözden uzak tutmamalıdırlar.
Davetçi, çağrısını insanlara sunar, açıkladığı hakka uymalarını ister, batıla karşı koyar ve cevap verir, batılın düşüncelerini çürütür ve sahte yüzünü ortaya çıkarır, hakkı destekler ve açıklar, bunun için üslupların en güzelini, faktörlerin en etkilisini ve öğütlerin en iyisini kullanır.
Davetçinin bundan başka yapacağı bir şey yoktur. "Hatırlat! Sen ancak bir hatırlatıcısın. Onlar üzerine egemen değilsin"[159]
Davetçi, davet ettiği kişilerle bu aşamaya geldiği zaman, söylediklerini düşünmeleri için onları bırakması gerekir.Düşünmeleri, araştırmaları ve durumlarını gözden geçirmeleri için onları serbest bırakmalıdır.Düşünmek ve seçim yapmak için süre tanımalıdır. Akılları ve düşünceleriyle bir süre başbaşa bırakmalıdır.
"Deki, size bir tek öğüdüm vardır; Allah için ikişer ikişer ve tek tek kalkınız, sonra düşününüz, göreceksiniz ki arkadaşınızda bir delilik yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır."[160]
Davet ettiği kişilerle bu aşamaya gelen kişi, onlarla mümin adamın mantığını uygulasm." Size söylediklerimi hatırlayacaksınız" desin.
Geleceğe dönük olan bu söz bir tehdit değildir. Sadece uyarı ve öğüttür.O insanlarla ilişkileri kesmek demek de değildir. Aksine, hakkı seçmeleri için onları etkileme yollarından biridir.
Davetçi milletine şöyle demektedir: Görevimi yaptım, size çağrımı yaptım, size elimden geldiği kadar öğüt verdim. Böylece bana düşeni yaptım. Artık bundan sonraki adım sizin, seçim yapmak da sizindir, yaptığınız seçimin sonuçlarına da. katlanacaksınız.
Yaptığınız seçimin sonuçlarını dünyada ve ahirette göreceksiniz. İman ve hak yolunu seçerseniz, dünya ve ahirette güzel meyvelerini devşirirsiniz. Batıl ve küfür yolunu seçerseniz, dünya ve ahirette uğursuz meyvelerini toplarsınız.
iki yoldan birini seçer ve meyvelereni toplarken "Size söylediklerimi hatırlayacaksınız".[161]
Mümin adamın "İşimi Aİİaha havale ediyorum. Şüphesiz Aüah kullan çok iyi görür" sözü, iman ve davetin bariz özelliklerinden, cihad ve mücadelenin temel kurallarından birini göstermektedir. Bunu davetçilerin unutması veya ondan ğafü kalmaları doğru değildir. Bunun üzerinde durmaları, iyi kavramaları, anlamaları ve yaşamaları gerekir.
Firavun ailesinden olan mümin adam, batıla karşı koymuş, Firavun'a meydana okumuş, Firavun'ın azgınlığından, barbarlığından ve cezasından korkmamıştır. Musayı savunmuş, Firvanm söylediklerini çürütmüş, halkı kendisine uymaya çağırmış ve Firavunın peşinden gitmekten sakındırmıştır.
Bu mümin tavn, kahramanca cihadı ve yiğitçe meydan okumasıyla artık her Firavunın nefretine, işkencesine, kin ve intikamına, komplo ve cezasına boy hedefi olmuştur. Firavun, bunun imkanlarına ve yollarına sahiptir. Etrafında emirlerini yerine getiren askerleri ve zebanileri bulunmaktadır.
Ama mümin adam, görünüşe göre, tek basınadır. Ne gücü, ne kuvveti, ne imkanları, ne askerleri vardır. Beşerin maddi ölçülerine göre zayıftır. Onun için kaybedecek ve yenilecektir. Çünkü Firavun'la savaşması bir yana, kendini onun ceza ve azabından koruma gücüne bile sahip değildir.
Maddeci cahiliyye mantığına göre durum budur. Ama iman mantığına göre madalyonun başka bir yüzü vardır.
Mümin adam kendiliğinden hareket etmiyor. Değilse, deli olması gerekir. Firavunın karşısında tek başına da değildir. Değilse, intihar etmiş sayılır.
Adam, imanından aldığı güçle hareket etmiş, Allahın kendisine yüklediği davet ve cihad görevini yerine getirmiştir. Allah, destekleyerek ve ayaklarını sabit kılarak onunla beraber olmuştur.
Davet, Allahın davetidir. Allah da davetine yardım etmektedir. Musa da Allahın peygamberidir. Allah onu da savunmaktadır.Mümin adam, Allahın dinine yardım etmiştir.Elbette Allah ona yardım edecek ve detekleyecektir. "Şüphesiz Allah inananları savunur, çünkü hainleri ve nankörleri hiç sevmez."{Hac,38) Firavun ise, Allahla avaşmıştır ve Allah onu hezimete uğratacaktır. "Firavunun hilesi elbette boşa gidecekti."
Mümin adam, Allaha inanarak, ona güvenerek, yardım edeceğinden emin olarak ve gücünü ondan alarak
Firavun'a karşı koydu. Ama Firavun, Allahın düşmanıdır. Müminle savaşırken Allahla savaşmış olmaktadır. Kim Allahla savaşırsa, yenik düşer.
Mümin adamla Firavun arasındaki savaşın ve bu savaşta kuvvetlerin gerçeği budur.
Şüphesiz Yüce Allahın gücü karşısında bütün beşeri güçler, maddi imkanlara ve güçlere ne kadar sahip olursa olsun zayıf, cılız olup anılmaya bile değmez. Beşer gücünün bütün hile ve saldırıları, Allahın izni olmadan geçersiz olup hiçbir zarar veremez.
Bu bilgiler ışığında mümin adamın, "işimi Allaha havale ediyorum. Şüphesiz Allah kulları çok iyi görür" sözünü daha iyi anlıyoruz.
Kendine güven ve iman dolu bu ifade, iman ve davet konusunda bize bir metod vermektedir. Batıl ve azgınlık güçleriyle karşı karşıya kalan her davetçinin izlemesi gereken bir metod İ
Davetçi,tam anlamıyla iman yüklü olarak batılın güçlerine karşı savaşa girer. Savaşın boyutlarını, kuvvetlerini ve gerçeğini iyi bilir. Tepeden tırnağa Allaha iman, ona tevekkül, ondan yardım ve destekle donanmış olarak savaşa girer. İşini tamamen ona havale ederek, yardım ve destek isteyerek savaşa girer.
Davetçi işlerini Allaha havale edince, Allahı yanında bulur. Ondan yardım istediği zaman onun en güel yardımcı olduğunu, Ona tevekkül ettiği zaman, onun en güzel vekil olduğunu görür.
imanın ifadesi olan bu ifade, davetçinin ağzından Çıkan, gerçekler ve manalardan yoksun bir kelime değildir. Aksine, bizzat yaşadığı iman, hayat ve cihad dolu bir cümledir.
Dar çerçevede bir tavır da değildir. Belki hayatının her anında yaşadığı irnan hayatıdır.
Davetçi iman ifadesi olan bu ibarenin yanında, bütün halinde iman, davet ve cihad metodolojisi oluşturan başka âyetler de okur.Mesela;
"Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni Onun dışındaki kişilerle korkutuyorlar. Halbuki Allahın saptırdığı kişiyi hiç kimse doğru yola iletemez. Kimi de doğru yola iletirse, hiç kimse saptıramaz. Allah, intikam alan, çok güçlü değil[162]
"insanlar onlara: Düşmanlarınız size karşı bir ordu hazırladılar, onlardan korkun" dediler. Bu, onların imanının artırdı da "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler. Bu yüzden kendilerine bir fenalık dokunmadan Allahtan bir nimet ve bollukla geri döndüler. Alahın rızasına uydular, Allah büyük ve bol nimet sahibidir"[163]
"Onlara Nuh'un haberini oku.Milletine şöyle demişti; Ey milletim! Eğer bu durumum ve Allahın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa,-ki ben Allaha güvenmişimdir- siz ve koştuğunuz ortaklar elbirliği edin, yapacağınız iş sonra size bir tasa vermesin.Sonra onu bana uygulayın ve beni ertelemeyin" demişti."[164]
"Allah, kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir. Allaha güvenen kimseye O yeter.Allah buyruğunu yerine getirendir.Her şey için bir Ölçü koymuştur."[165]
"Hud: Şüphesiz ben Allahı şahit tutuyorum.Siz de şahit olun ki, ben onu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım.Hepiniz bana tuzak kurun, sonra da ertelemeyin.Ben, ancak benim de, sizin de rabbiniz olan Aliaha güvenirim. Hiçbir canlı yotur ki Allahın tasarrufu altında olmasın. Rabbim elbette doğru yoldadır."[166]
Görevini yerine getiren mümin adamı Firavun'ın sonra tehdit ettiği, korkuttuğu, cezalandıracağını ve işkence edeceğini söylediği anlaşılmaktadır. Ama bütün bunlar kendisini korkutmamış ve işlerini Alfaha havale etmiştir.
İşlerini Aîlaha havale etmesi, inançlı çağrı açıklamalarının son perdesi olmuştur.Bu bitiş, öyküye tam uygun olmuştur. Kur'anda verilmesinden böyle bir şeyin hedeflendiği de anlaşılmaktadır.
Kur'anı Kerim, bu tavrın müminlerin zihnine yerleşmesini ve her birinde genel karakter haline gelmesini istiyor. Kur'an, öyküleriyle her müsîümana Allaha imanı, tevekkülü, ona sığınmayı, bütün işlerini ona havale etmeyi ve kendisine tam teslim olmayı öğretmek istemektedir.
Kur'an, öykünün ondan sonraki olaylarına değinmez ve mümin adamın başından geçenleri belirtmez. Çünkü öyküde amaçlanan ve belirtilmesi fazla yarar sağlayacak bir şey değildir.
Zihnimizde mümin adama her türlü eziyet ve işkencenin yapıldığını hayal edebiliyoruz. Ona karşı Firavun'ın türlü türlü hile ve baskılarını düşünebiliriz. Böyle bir hayali beklemenin ve hayalimizde bu görüntüleri tamamlamanın bir sakıncası yoktur. Ancak bütün bunların kesinlik ve rivayet yolu ile değil, hayal yolu ile olması gerekir. Kur'anda ve sahih hadiste belirtilmediği sürece Firavunın ona şöyle veya böyle yaptığını söylememiz doğru değildir.
Önemli olan,Yüce Allanın "Allah, onu tuzaklarının zararından korudu" ifadesinin üzerinde durmamızdır. Mümin adam kendini Allaha teslim etmiş, işlerini ona havale etmiştir. Allah onu bırakır mı? Onu Firavun'in zulüm, baskı ve işkelerine bırakır mı?
Şüphesiz Allah, dostlarını terketmez. Hem kendisinin, hem onların düşmanı olan kişilere onları teslim etmez. Aksine destekleyerek ve koruyarak onlarla beraber olur.
Bu, değişmeyen rabbani bir yasadır, Kur'an, bu rabbani yasanın nice örneklerini vermektedir. Firavun ailesinden olan mümin adam sadece bu örneklerden biridir.
Yüce Allah bu doğru haberi, sadece kendisine tevekkül etmelerini ve işlerini ona havale etmelerini İstediği müminlere bir müjde olarak vermektedir. Aynı zamanda bu, Allanın dinine yardım eden ve onun düşmanlarına karşı cihad yapan müminlere de bir ümittir. Bu münasebetle, İmam Cafer Sadık'ın söylediği şu sözler ne kadar yerindedir:
"Başına dört şey gelen bir kişinin şu dört şeyden nasıl gafil kaldığına şaşarım;
1- Bir şeyden korkup da Yüce Allahın "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" sözüne sığınmayana şaşarım. Çünkü bunun hemen ardından Allah " Bu yüzden kendilerine bir fenalık dokunmadan, Allahtan bir nimet ve bollukla döndüler"[167] buyurmaktadır.
2- Kederlenip de Yüce Allahın "Senden başka hiçbir ilah yoktur, münezzehsin, ben zalimlerden oldum" sözüne sığınmayan kişiye şaşanm. Çünkü hemen ardından Allah " Onun duasını kabul ettik, onu kederden kurtardık, müminleri bu şekilde kurtarırız"[168] buyurmaktadır.
3- Kendisine tuzak kurulan kişinin, Allahın " işlerimi Allaha havale ediyorum, şüphesiz Allah kulları çok iyi görür" sözüne sığınmamasına şaşanm. Çünkü Allah hemen arkasından "Allah, onu tuzaklarının zararından korudu"[169] buyurmaktadır.
4- Dünyayı ve süslerini isteyip de "Maşaallah! Güç ve kuvvet ancak Allahtandır" sözüne sığınmayan kişiye şaşarım. Çünkü hemen arkasından Allah "Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir"[170] buyurmaktadır."[171]
Yüce Allah, mümin adamı Firavun'ın tuzaklarından korudu ve onun zararından kurtardı.iman ve davet dolu açıklamalarından sonra adamın başına neler geldiğini bilmiyoruz. Fir'avn onu Musa'ya iman eden sihirbazlarla beraber öldürdü mü, yoksa hapse attı ve öldü mü? Mısırda normal olarak kendi eceliyle mi öldü? Yoksa Israiloğullanyla beraber Mısır'ı terkettikten sonra mı öldü? Bütün bunları bilmiyoruz.
Bilmiyoruz! Çünkü Kur'an bunu açıklamadığı gibi sahih hadisler de açıklamamıştır. Kesin olan bu iki kaynak bu konuda bir şey söylemediğine göre, bizim de o konuda birşey söylemeden susmamız ve başka kaynaklarda bilgi aramamız doğru değildir. Bu konuda Kur'an ve sahih hedisin söyledikleri bize yeterlidir.
Allah, onu Firavumn ve kavminin kötülüklerinden korumuş ve vermek istedikleri zararları başlarına getirmiştir. "Firavun'ın adamlarını azabın en kötüsü sardı. Sabah akşam ateşe sunulurlar. Kişamet günü,"Firavun'ın adamlarını azabın en kötüsüne sokun" denir"
Kurdukları tuzak ve komplolar Firavun ve adamlarının başına patlamıştır. Tasarladıkları kötülüğün meyvelerini kendileri devşirmişlerdir. Kötü tuzakların cezası onları sardı. "Kötü tuzak ancak sahibinin başını yer". Bu, Kuran'in belirtiği sabit kurallardan bir kural ve Allanın yasalarından değişmez bir yasadır.
Firavumn adamlarının başına azabın en kötüsü geldi.Musa ve beraberindekilere yetiştiklerinde Allah, Firavunı ve askerlerini denizde boğdu. Onlara ağlayan bir göz ve üzülen bir kalp bulamadan bu dünyayı terkettiler. "Orada nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar ve eğlenip durdukları nimetler bıraktılar.Bu şekilde onları başka bir millete miras bıraktık. Gök ve yer onlar için göz yaşı dökmedi. Onlara mühlet de verilmedi"[172]
Firavun ve yandaşları dünya hayatından berzah hayatına geçtiler. Orada kiyamet saatine kadar kabirlerinde azap görürler. Kabirlerinde çekecekleri azabın ne kadar kötü olduğunu Kur'an "Sabah akşam ateşe sunulurlar" diyerek belirtmektedir. Hergün ateşe sunulurlar. Sabah ve akşam! Allah kendilerini denizde boğduğu günden kiyamet saatine kadar azap görürler. İki öğün! Acaba bu günlük azap içinde üzerlerinden kaç asır geçti ve kiyamet saatine kadar daha kaç asır geçecek!
Kiyamet koptuğu gün Firavun ve adamları hesaba çekilecekler. Sonra ateşe atılmaları için zebanilere emirler
verilecektir."Kiyamet olduğu gün: Firavumn adamlarını azabın en kötüsüne sokun,denir"
Tefsirciler bu âyeti, kabir azabının olduğuna bir delil saymışlardır. Buna dayanarak kabirde azap ve mükafatın Kur'an ve sahih hadisle sabit olduğunu söylemişlerdir. "Sabah akşam ateşe sunulurlar. Kiyamet olduğu gün: Firavumn adamlarını ateşe sokun, denir" âyetini Kur'anın açık ifadesi olarak kabul etmişlerdir.
Sahih hadis olarak da mesela, Abdullah İbn Ömer'in Rasulullahtan rivayet ettiği Buharı ve Müslim şu hadisini gösterirler: "Biriniz Öldüğü zaman sabah akşam ona yeri gösterilir. Cennet ehlinden ise cennetlik, cehennem ehlinden ise,cehennemlik olur. Kiyamet günü Allah seni diriltinceye kadar kalacağın yer burasıdır, denir"[173]
Buharı, Firavun ailesinden Hz.Musa'ya yardım eden mümin adamla Hz. Muhamrned'e Mekke'de yardım eden Hz.Ebu Bekir arasında bir karşılaştırma yapmak ve Hz.Ebu Bekr'in bu mümin adamdan daha üstün olduğunu belirtmek ister gibidir. Hadis kitabının Tefsir bölümünde Urve bin Zubeyr'in şu hadisini rivayet etmektedir: Abdullah İbn Amr İbn Asa'a sordum; Müşriklerin Rasuiullaha yaptıkları en kötü şey nedir? Şöyle dedi; Rasulullah, Kabe'nin avlusunda namaz kılarken Ukbe îbn Ebi Muayt geldi, Rasulullahın omuzundan tutarak elbisesini boynuna doladı ve boğazını şiddetle sıktı. Ebu Bekir gelerek adamın omuzundan tutup uzaklaştırdı ve Rasulullahtan uzaklaştırarak "Rabbim AUahtır, dediği için mi bir adamı öldürüyorsunuz? Halbuki size apaçık belgelerle geldi" dedi."[174]
Hz.Ali de, Hz.Ebu Bekir ile Firavun ailesinden mümin adam arasında karşılaştırma yaparak Ebu Bekr'in ondan üstün olduğunu belirtmektedir.
İbn Kesir, Hz.Ali'nin halka yaptığı bir konuşmada şöyle dediğini rivayet eetmektedir: "Ey insanlar! İnsanların en cesuru kimdir? Sensin ey müminlerin emiri, dediler. Şüphesiz, kim benimle düolloya çıkmışsa onu yenmişim. Fakat insanların en cusuru Ebu Bekir'dir. Rasulullah için bir çardak kurduk. Kim Rasulullahla beraber olacak? dedik. Allaha yemin ederim ki Ebu Bekir'den başkası Rasulullaha yaklaşmadı. Rasulullahın başında kılıcını çekerek kim ona yaklaştıysa üzerine yürüdü. İnsanların en cusuru işte odur.
Sonra şöyle dedi: Rasulullahı gördüm, Kureyşliler aralarına almış, biri ona meydan okuyor, biri itip kakıyor ve "ilahları bir tek ilaha mı indirdin?" diyorlardı. Andolsun ki bizden Ebu Bekir ortaya atıldı, şuna vurdu, onunla mücadele etti, diğerini defetti ve şöyle dedi: "Yazıklar olsun size! Rabbim Allahtır, dediği için mi bir adamı öldürüyorsunuz?"
Sonra üzerindeki bir cübbeyi bana verdi ve sakalı ıslanacak kadar ağlayarak şöyle dedi: Allah için söyleyin; Firavun ailesinden olan mümin adam mı daha üstün, bu mu? Herkes sustu. Ali dedi ki: Andolsun ki Ebu Bekir'le bir saat bulunmak, yer yüzü dolusu Firavun ailesinden olan mümin adamla beraber bulunmaktan daha iyidir. O, imanını gizlemiş bir adamdır, Ebu Bekir ise imanını açığa vurmuş bir adamdır."[175]
Firavun ailesinden mümin adamın öyküsünden çıkan önemli dersleri ve anlamlan şöyle özetleyebiliriz:
1- Hakka ve hakkın erlerine karşı mücadele eden zalimler ve tağutlar insani, ahlaki ve kanuni olmayan her yola başvururlar. Firavun'ın yaptığı gibi, müminlerin çocuklarını öldürmek ve kadınlarını sağ bırakmak bu yollardan biridir.
2- Davet ve davetçilerle savaşırken tağutlar bu barbarlıklanyla başkalarını ürkütmek, işkence ve terör yolu ile onları korkutmak isterler.
3- Tagutlar, halkın karşısında demokrat görünmeğe çalışır ve onlardan biri oldukları imajını oluştururlar. Bunun için göstermelik anketler yaptırır ve aldatıcı istatistikler hazırlatırlar.
4- Tağutlar, hakka ve hakkın erlerine karşı savaşlarına halkı da ortak etmğe, bunun sorumluluğunu onlara yüklemeye ve bunlarla mücadelenin halkın temel sorunu °lduğunu kamuoyuna göstermeye çalışırlar.
5- Tağutlar, halka kendilerini dinin koruyucuları, güvenliğin bekçileri ve ıslah etmenin elçileri gibi göstermeye çalışırlar.
6- Tağutlar, davetçileri küfür, fesat ve yıkıcılıkla suçlar, bunların din, güvenlik ve iyilik düşmanı olduğunu göstermeye çalışırlar.
7- Azgınlığa karşı koyarken davetçinin Allaha sığınması, ona tevekkül etmesi ve sırtını ona dayaması gerekir.
8- Tağutluğun sebebi iki şeydir: Tekebbür ve ahiret gününe inançsızlık. İyi olmanın sebebi de ikidir: Alçak gönüllülük ve ahiret gününe inanmak.
9- Tağutluk sahibini mahveder, hayatı bozar ve başkalarına hayatı zindan eder. İman ise hem sahibi, hem başkaları için erdemli, inançlı ve mutlu bir hayatın püf noktasıdır.
10- Firavun ailesinden olan mümin adamın ve Mekke'de Rasulullahın yaptığı gibi, davetin yararı için müminin imanını gizlemesi caizdir.
11- Davetçinin attığı adımlarla davetteki tavırlarını bağdaştırması, yani imanını ne zaman gizleyeceği ve ne zaman açığa vuracağını bilmesi gerekir.
Davetin ve liderin yok edilmesi tehlikesi ortaya çıktığı durumlarda, bîr de bu tehlikenin üstesinden gelebildiği yerlerde, sağlık ve selameti tercih ederek davetçinin imanını gizlemesi doğru olmaz.
12- Bir kişinin daveti benimsemesi ve imana yönelmesi, onda hayrın yerleştiğini, erdemlik, yiğitlik ve doğruluk sahibi olduğunu gösterir.
13- Küfür ve azgınlığın yapısı zayıf ve temelsizdir, içeriden fethedilebilir ve içinden iyi müminler çıkabilir.
14- Davetçi, batıl güçlere karşı imanla durabilir. Maddi güç şekillerinden yoksun tek başına da olsa kötülük güçlerine doğruluk, iman ve direnişle meydana okuyabilir.
15- Güven dolu cesur ve doğru söz, batıldan daha güçlüdür. Fikri hiçbir tartışma ve mücadelede batıl onun karşısında tutunamaz. Yeterki bu sözün sahipleri başarı ve galibiyetin şartlarına sahip olsunlar.
16- Davetçinin en güzel üslupları, değişik faktörleri ve davet ettiği kişilerin kalplerine götüren değişik yollan kullanması gerekir. Adımlarını, tavırlarını ve sözlerini düzenlemesi, davet meydanına bilgi ile tasarlanmış, incelenmiş ve programlanmış birmetodla girmesi gerekir.
17- Davetçi, başarılı davet üslubuyla ve etkili iman mantığıyla batılı, küfrü ve sapıklığı yener.Çünkü bunlar hiç bir temele dayanmaz, gerçek hiçbir delil ve yetkiye sahip değildir.
18- Davetçi, başkalarına seslenirken konunun uzmanı olarak objektif olmalı, onların akıl ve kültürlerine saygı göstermeli, onları nasıl etkileyeceği ve tavırlarını nasıl değiştireceğini bilmelidir.
19- Davetçinin başkalarıyla diyalog kurma ve ikna etmesinin yollarından biri, ekonomik, sosyal, tarihsel ve kültürel faktörleri kullanması, dinleyicilere eski kanaatlerini sarsan ve kendi saflarına çeken sorular sormasıdır.
20- Kitlelere seslenirken tağutların kullandıkları mantık ile davetçilerin kullandığı mantık birbirinden farklıdır. Sutların mantığı büyüklük ve azgınlığa dayanırken, davetçileılh mantığı saygı, yakınlık duyma ve sempati Söstermeye dayanır.
21- Tağutiar, kitleleri akıllarını bırakmaya, araştırma ve düşünme yapmadan kendilerine boyun eğmeye çağırırlar. Çünkü halkın yerine kendilerinin düşündüğünü ve bu görevi onların yerine kendilerinin yaptığını, onların yapacağı şeyin sadece itaat etmek ve Önlerine koydukları düşünceleri ve görüşleri almak olduğunu söylerler.
22- Tağutlar kendilerine aykırı bir görüşe ve karşılarına dikilecek bir insanın varlığına tolerans göstermezler.
23- Tağutlar, davetçilerin toplumu etkilediğini hisseder, dizginlerin ellerinden kaçmasından ve halkın davetçilerin tarafına geçmesinden korkarlarsa, geri adım attıklarını sezdirir, bilimsellik ve objektiflik maskesine bürünür ve davetçilerin yalancı olduğunu göstermek için onların davetini ve isteklerini incelediklerini idda ederler.
24- Davetçilerin kuvvetli mantığı ve halkı güzelce etkilemeleri, tağutlann geri adım atmasına ve görünüşte de olsa, tavırlarını değiştirmesine yol açar.
25- Tağutlar, temel gündemden uzaklaştırmak ve ölüm kalım meseleleri unutturmak için kitleleri ikinci derecede, önemsiz ve tali meselelerle oyalarlar. Hatta temel meselelerden saptırmak için kimi davetçileri bu tuzağa düşürebilirler.
26- Halkın daveti gündeminden çıkarması, onların gözünde canlılığını ve tazeliğini yitirmesi, ölüm kalım meselelerini unutturması için tağutlar meseleyi zamana bırakma faktörünü kullanabilirler. Davetçilerin görevi kuvvetle ve aktif olarak daveti ortaya koyması, onu halkın zihninde diri ve hazır tutması gerekir.
27- Tağutlar, yarar sağlamayan ve hayır getirmeyen, insanları sadece meşgul etmek ve önemli konulan unutturmak için nice emekler harcar, vakitler ve mallar tüketir, nice enerjileri boşa götürürler. Toplum için hayati olan konuları unutturmak için yapay ve oyalayıcı gündemler oluştururlar.
28- Davetçinin insanları yol ayrımına getirmesi gerekir. İnsanlar önlerinde sadece iki yol görmelidir; Biri, iman, hidâyet ve kurtuluş yolu. Diğeri, küfür, sapıklık, helak ve ateş yolu. Sonra düşünüp taşınmaya ve yollardan birini seçmeğe çağırmahdır.Seçim yapmak için onlara bir fırsat tanımalı, bir süre onları kendileriyle başbaşa bırakmalıdır. Böylece yaptıkları seçimin kendi istek ve iradeleriyle olduğunu hissetmelerini sağlamalıdır.
29- Davetçi, ne kadar doğru söylediğini görmeleri, realite dünyasında söylediklerinin gerçek olduğuna tanık olmaları, daha önce kendilerine söylediklerini hatırlamaları ve içine düşmekten kendilerini nasıl sakındırdığını anlamaları, kısaca akıllarının başlarına gelmesi için davet ettiği kişilere karşı bekleme mantığını ve gelecek faktörünü kullanmalıdır. Bunu kendileri görüp yaşayınca, davet daha etkili ve yararlı olur.
30- Davetçi, imanıyla üstün olmalı, diniyle izzet bulmalı ve rabbine tevekkül etmelidir. Azgın güçlere sebatla karşı koymanın en etkili silahı budur. Davetçinin işlerini Allaha havale etmesi,ona mutlak teslim olması, gönülden yardımını istemesi, büyük bir iman ve davet ölçüsü olup mücadelede sebat ve zaferin temelidir.
31- Allah, kullarıyla beraber olup onlara sebat, kuvvet, destek ve zafer verir. Hem kendisinin, hem de davetçilerin düşmanı olanların da düşmanıdır. Onları yenilgiye uğratır, hile ve komplolarını boşa çıkarır.
32- Davetçiler, dünyada ve ahirette hem kendilerini, hem ümmletlerini kurtarırlar.Tagutİar ise, dünya ve ahirette kendilerini ve ümmetlerini mahvederler.
33- Hak ile batıl arasındaki savaş meydanı zaman, yer ve cephe ile sınırlı değildir. Her yeri ve zamanı, her cephe ve meydanı kapsar. Hatta bu dünya ile de sınırlı değildir. Belki berzah hayatına, mahşer meydanına ve hesap saatlerine kadar uzanır.
Batılın askerleri dünyada galip gibi görünseler bile, gerçekte mağlupturlar, kabirlerinde de azap içindedirler. Yenilginin şekilleri de çoktur.Kiyamet günü zelil ve alçak olurlar. Sonra sürekli cehennemde kalırlar.
Ama hakkın erleri, yenilmiş gibi görünseler bile, dünyada da, aheritette de galip ve muzafferdirler. Zaferin şekilleri de çoktur. Onlar kabirlerinde nimet içinderiler ve hesap günü ikram görürler. Sonsuz cennetlerde sonsuz nimetler içinde yaşarlar.[176]
"Kârûn, Musa'nın milletindendi. Ama onlara karşı azdı.Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Halkı ona: "Böbürlenme, Şüphesiz Allah böbürlenenleri sevmez. Allanın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu kazanmaya bak, dünyadaki payını da unutma, Allah sana iyilik yaptığı gibi, sen de iyilik yap, yeryüzünde bozgunculuk isteme, şüphesiz Ailah bozguncuları sevmez" demişlerdi.
Kârûn: "Bu servet ancak sahip olduğum bilgi sebebiyle bana verilmiştir" dedi. Allahın, önceleri ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok ettiğini bilmez mi? Suçluların suçlan kendilerinden sorulmaz.
Kârûn ihtişam içinde halkının karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler: "Keşke Karun'a verildiği gibi bizim de olsa, doğrusu, o büyük bir varlık sahibidir" demişlerdi.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise: " Size yazıklar olsun! Allanın mükafatı, inanıp yararlı iş işleyenler için daha iyidir. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir" demişlerdi.
Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Allaha karşı ona yardım edebilecek kimse de olmadı. Kendini kurtarabilecek kimselerden de değildi.
Daha dün onun yerinde olmayı dileyenler: "Demek ki Allah, kullarından rızkı dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi, demek ki inkarcılar başarıya eremezler" demeye başladılar. Bu ahiret yurdunu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Sonuç Allaha karşı gelmekten sakınanlarındır."[177]
Kârûn adı Kur'anda dört yerde geçmektedir. Kasas suresinden yukarıda verdiğimiz âyetlerde iki defa, Ankebut suresinde üç tağut olan Firavun, Hâmân ve Karun'un helakinden sözeden şu âyetlerde de bir defa geçmektedir:
"Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da yok ettik. Andolsun ki Musa kendilerine belgelerle gelmişti de onlar yer yüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa, azabımızdan kurtulamazlardı. Hepsini günahları sebebiyle cezalandırdık. Kimine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik, kimini bir çığlık yok etti, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Onlara Allah zulmetmedi, fakat onlar kendilerine yazık ediyorlardı."[178]
Mümin suresinde de Hz.Musa'nın peygamber olarak gönderilmesi ve üç tağutun onu yalanlaması anlatılırken bir kez geçmektedir. Yüce Allah buyuruyor :
"And olsun ki Musa'yı mucizelerimiz ve açık delillerle Firavun, Hâmân ve Karun'a gönderdik. Onlar, "Bu, yalancı sihirbazın biridir" dediler."[179]
Kârûn, Musa'nın halkındandır. Kıpti değil, israiloğullarındandır. Yüce Allah, Musa'yı Firavun ve Hâmân'a gönderdiği gibi ona da peygaber olarak göndermiştir.
Allah, Karun'a büyük mallar, birçok hazine dolduran çok paralar vermiştir. Bu paraları ve hazineleri güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı.
Kârûn bu mallan azgınlık, haksızlık ve zulüm için, tekebbür, şımarıklık ve ahlaksızlık için kullanmıştır. İsrail oğullarından zavallı fakirler için bir fitne olmuştur.
İsrailoğulları, Karun'a bakışta ikiye ayrılmışlardır. Bir kısmı Allaha inanmış ve onun vereceği şeyleri tercih etmiştir. Onun için Karun'un elindeki şeylere aldanmamış ve onun gibi olmak istememişlerdir.Aksine onun kibirli olmasını, haksızlık ve bozgunculuk yapmasını eleştirmiş, malını Allah için, Allah yolunda ve Allanın kullan için kullanmasını istemişlerdir.
Diğer kısım ise, Karun'un elindeki şeylere aldanmışlardır. Çünkü bunlar Karun'u ve mallarını değerlendirecekleri temeli ve ölçüyü yitirmişlerdir. Karun'un, Allah kendisini sevdiği ve ondan hoşnut olduğu için zengin olduğunu sanmışlar, çok şanslı biri sandıkları için onun gibi olmak istemişlerdir.
Kârûn, maiın ve zenginliğin verdiği sarhoşlukla sarhoş olmuştur. Bu da kendisini hakkı görmek ve müminlerin öğütlerini dinlemekten alıkoymuştur. Mal nimetinden dolayı Allaha şükretmesi, onu iyilik, yararlı ve helal yollarda kullanması gerektiğini söylediklerinde, malın Allanın malı olduğunu hatırlattıklarında, onlara "Ben bunu sahip olduğum bilgi sebebiyle elde ettim" demiştir. Yani malı, Allanın kendisine verrdiğini kabul etmemiş, onu kendi bilgisiyle kazandığını söylemiştir.
Bir gün ihtişamı içinde halkının karşısına çıkmış, ihtişamını tekebbür ve tafra yapmak için kullanmıştır, ihtişamı ile fakirlerin gönlünü kırmış ve gözlerini kamaştırmıştır. Onu gördüklerinde "Keşke Karun'a verilenin benzeri bize de verilse, şüphesiz o çok büyük bir varlık sahibidir" demişlerdir.
Ama bilgi sahibi olanlar, aldanmışlara "Yazıklar olsun size! Alahın vereceği iyilik, iman eden ve saîih amel işleyenler için daha iyidir" diyerek öğüt vermiş ve uyarmışlardır.
Allahm değişmez kuralı Kârûn için de gerçekleşmiş ve gazabı onun başına inmiştir.Malmm helak olmasına ve azap görmesine sebeb olmuştur. Çünkü Allah onu, evini, malını ve hazinelerini yerin dibine geçirmiştir.
îsrailoğullannm her iki kısmının gözü önünde yer yarılmış, Karun'u ve malını yutmuştur. Kârûn kendisine yardım edecek ve savunacak kimse bulamamış, malları ve hazineleri kendisine yarar sağlamamıştır.
Karun'un ve malının başına gelenleri gören îsrailoğullarından sabır ve sebat sahibi müminlerin imanı artmış, daha dün Kârûn gibi olmak isteyen aldanmışlar gerçeği anlamış, gözlerinden perdeler kalkmış ve onun gibi olmadıkları için Allaha şükrederek şöyle demişlerdir: "Demek ki Allah, rızkı kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az.Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkarcılar başarıya eremezler".[180]
Okuyucuları sakındırmak, okudukları veya dinledikleri zaman kendisine aldanmamak, onları yazan veya anlatan herkese karşı çıkmalarını sağlamak için Kârûn öyküsüyle ilgili önemli israiliyyat rivayetleri okuyuculara sunmak istiyoruz.
Salebi, israiliyyat ve hurafelerle doldurduğu "Araisu'l-Mecalis fi Kısasi'l-Enbiya" adlı kitabında Kârûn Öyküsünün girişinde şöyle demektedir: "Öncekilerin haberlerini bilen alimier şöyle dedi" [181]
Bize göre bu sözü tuhaf ve kabul edilemez.Çünkü öncekilerin haberleri, sonra gelenlere göre, geçmişin bilinmiyen (gayb)lerindendir. Geçmişle ilgili bilgiler ancak kesin ve doğru kaynaklardan alınır. Bu bilgiler de sadece Kur'anda ve sahih hadislerde bulunan bilgilerdir.
Öncekilerin haberlerini bildiğini iddia eden, onların haberlerinden bir söz ve bir rivayet aktaran herkes, Kur'anı kerimden veya sahih hadisten kaynağını belritmek zorundadır. Bunu yapmazsa, söylediği red edilir ve anlattığı şeyler kabul edilmez. Böyle bir adam da "Öncekilerin haberlerini bilen alimler"den olmaz. Olsa olsa, israiliyyatı toplayan, hurafe ve mitoloji şeyleri rivayet eden bir kişi olur.
Israiliyyat haberleri rivayet edenler şöyle derler: "Kârûn, Musa'nın amcasının oğlu idi. tsrailoğullarının en bilgini, en faziletlisi ve güzeliydi.Yüzünün güzelliğinden dolayı "Nurlu" diye anılırdı. İsrailoğulları arasında Tevrat'ı en iyi bilen kişiydi. Ama münafıklık yaptı."
Hazinelerinin anahtarları hakkında da şöyle derler: Anahtarlarını altmış katır taşıyordu.Her anahtar bir parmak küçüklüğünde idi. Anahtarlardan her biri bir hazinenindi."
Mallan toplamaya nasıl başladığını da şöyle anlatırlar: "Kârûn başlangıçta bir dağda bulunan bir tapınakta kendim kırk sene Allaha ibadete adamıştı.İbadette Israiloğullarını geçmişti.
iblis, azdırmak için şeytanlarını ona göndermiş, ama şeytanlar onunla baş edememişler.İblis'in kendisi yanma gelmiş, onun gibi Allaha ibadet etmiş ve ibadette Karun'u yenmiş. Kârûn da, İblis'in kim olduğunu bilmeden kendisinden daha çok ibadet ettiğine bakarak ona uymuş, iblis onu yavaş yavaş tapınağın dışına çıkarmış, böylece Kârûn yavaş yavaş dünyaya yönelmiş, mallan artmış ve hazineleri çoğalmış, sonra İblis onu terketmiş, Kârûn artık dünyaya yönelmiş ve ibadeti bırakmış."
"Karun'un malı çoğalıp Allah Irailoğullarının zekat vermelerini farz kılınca, Kârûn, Musa'ya gelmiş ve her bin dinar için bir dinar, her bin dirhem için bir birhem, her bin koyun için bir koyun, vb. zekatı kendisine vermek üzere anlaşmış. Kârûn evine dönüp üzerine düşen zekatı hesapladığında büyük bir yekun tuttuğunu görmüş. Bu zekatı vermeğe kıyamamış ve Hz.Musa'ya tuzak hazırlamış.
Israiloğullarından tuzak hazırlayan birtakım kişilerle anlaşmış ve onlara şöyle demiş: Falan ahlaksız kadını getirin, Musa'ya iftira etmesi için ona mal verelim, istediğimizi yaparsa, Israiloğulları Musa'ya karşı çıkar, biz de ondan kurtulmuş oluruz.
Söz konusu kadını getirmişler ve Kârûn ona bin dirhem veya bin dinar yahut bir kazan dolusu altın vermiş. Kadına, yarın Isailoğulları toplandığında sen Musa'ya iftira et, demiş.
Ertesi gün Kârûn Israiloğullarını toplamış, Musa gelince, ona "Israiloğulları senin için oplanmışlar, çıkmanı bekliyorlar, öğüt vermek ve uyarmak için onlara çık" demiş.
Musa, israiloğullarının yanına çıkmış ve konuşma yaparak "Ey Israiloğulları, kim hırsızlık yaparsa, elini keseriz, kim iftira ederse ona seksen değnek vururuz, bekarlardan kim zina ederse, ona yüz değnek vururuz, evlilerden kim zina ederse, ölünceye kadar taşa tutarız" demiş.
Kârûn ona "Sen de mi zina etsen?"demiş. Musa, ona "Evet, ben de etsem" demiş. Kârûn ona "Israiloğulları, senin falan kadınla zina yaptığını iddia ediyorlar" demiş.
Musa; "Ben mi?!" deyince, Kârûn evet, demiş. Musa, ona "Seni ispat etmeye çağırıyorum. Kadın söylediğin gibi söylüyorsa, onun dediği doğru olur, demiş.
Kadın gelince, Musa ona "Ey kadın! Bunların söylediği gibi ben seninle zina yaptım mı? demiş, Tevrat'ı indiren ve denizi yaran Allah için doğru söylemesini söylemiş ve doğru söylemediği taktirde cezasının büyük olacağını anlatmış.
Allah için doğru söylemesini isteyince, Allah kadını korumuş ve kendi kendine "Bugün tevbe etmem, Allahın rasulü Musa'ya eziyet etmemden daha iyidir" demiş. Musa'ya hayır, bunlar yalan söylüyorlar, sana iftira ettiğim taktirde Kârûn bana mal vereceğini söyledi" demiş.
Kadın böyle konuşunca, Kârûn rezil olmuş ve başını öne eğmiş, herkes de suspus kesilmiş, Musa, ağlayarak Allaha secdeye kapanmış, "Ey Rabbim! Bu düşmanın bana eziyet etti, bana sövdü ve rezil etmek istedi. Allahırn! Senin peygamberin isem, benim için ona buğzet ve beni ona musallat et" demiş.
Allah ona "Başını kaldır, yer yüzüne istediğini emret, emrini yerine getirir" demiş.
Musa, "Ey Israiloğulları! Allah beni Firavun'a gönderdiği gibi Karun'a da göndermiş. Karun'la beraber olanlar yerlerinde kalsınlar, benimle beraber olanlar benimle beraber ayrılsınlar" demiş.
Hepsi Karun'dan ayrılmışlar, yanında sadece iki kişi kalmış. Sonra Musa şöyle demiş: "Ey yer! Onları yut! Yer önce topuklarına kadar, sonra bellerine kadar, sonra boyunlarına kadar yutmuş". Kârûn ve iki arkadaşı Musa'ya yalvarmışlar, Allah için, akrabalık bağı için diyerek ona sığınmışlar.
Sonra Musa "Ey yer, onları yut! "demiş. Yer de üzerlerine kapanmış. Allah ,Musa'ya vahyetmiş: Ey Musa! Ne katı kalplisin? Sana yetmiş defa sığındılar. Zatıma yemin ederim ki bana dua etselerdi, beni yanlarında bulurlardı ve dualarını kabul ederdim."
Allah, Karun'u ve iki arkadaşını hergün bir beden boyu yere batırıp sallandırıyor. Kiyamet gününe kadar yerin dibine varmazlar."[182]
Israiliyyat olan bu ayrıntıları kabul etmiyoruz. Çünkü hiçbir kimsenin, başkalarını ondan sakındırmak ve kabul edilemez israiliyyat olduğunu anlatmak amacı dışında, onları nakletmesi caiz değildir.[183]
Kur'anı Kerim, Karun'un Firavun ailesinen değil, Hz.Musa'nın milleti olan İsrailoğullarmdan olduğunu belirtmektedir.israiloğullarmdan olduğu halde, Kur'an onu neden Firavun ve Hâmân ile birlikte anmakta ve "Şüphesiz Musa'yı aÇ'k belgeler ve mucizelerimizle Firavun'a, Hâmân'a ve Karun'a gönderdik. Bu, yalancı bir sihirbazdır, dediler" âyetinin belirttiği gibi Hz.Musa'yı neden üçüne de gönderilen bir peygamber saymaktadır?
Firavun ve Hâmân ikisi de Kıpti'dir. Kârûn ise Israiloğullarmdandır. Öyle görülüyor ki ikisini birleştiren şey, azgınlık, tağutluk, küfür ve yer yüzünde bozgunculuklarıdır. Hepsi bu özelliklerde ortak olmasına rağmen, her birinin cinayetlerini işleme sebebi değişiktir.
Firavun'm azgınlığının sebebi, mülk ve iktidarıdır. Onun için halkını kendisine tapmaya çağırmış ve "Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum" demiştir.
Hâmân'm azgınlığının sebebi, Firavun'ın yanındaki bakanlığı, görevi ve Firavun'ın emirlerini uygulamasıdır.
Karun'un azgınlığının sebebi ise, bolluk, zenginlik, mal ve hazinelerdir. Tağutluklarınin sebebi değişik de olsa, üçü detağuttur.[184]
Azgınlığa sebep olan üç şey;îktidar, bürokratlık ve mal!
insanlık tarihi boyunca bu sebepler süregelmiştir. Nice tağutlar bu sebeplerin esiri olmuş ve olmaktadır.
İnsanlardan iktidar ve egemenliği sebebiyle niceleri azgınlaşmıştır! Resmi görevi, makamı ve devlet büyüklerini izlediği için azgınlaşan nice insanlar vardır! Mal ve bolluk içinde yüzdüğü için nice insanlar azgınlaşmıştır! Sebepler değişik, ama hüküm aynı ve azgınlık azgınlıktır!
Ne ilginçtir ki, üç tağut olan Firavun, Hâmân ve Kârûn, Musa'yı aynı şekilde karşılamış ve aynı cevapla karşılık vermişlerdir: " yalancı bir sihirbaz!"
Kârûn, Musa'nın halkındandı. Onlara karşı azdı. Azgınlık zulüm, haksızlık ve saldırganlıktır. Malı ve hazineleri sebebiyle onlara karşı azgınlaşmıştır. Mal, imansız birinin eline geçtiği zaman haksızlığa, azgınlığa ve saldırganlığa götürür.
Kârûn öyküsünü anlatan âyetlerden anlaşıldığına göre, Kârûn, Israiloğullarıyla beraber Mısır'dan çıkmıştır. Çünkü âyetler israiloğullarından iki gruba işaret etmektedir; Karun'a aklanmayan bilenler grubu ve ona aldanan basit zayıflar grubu. Ayrıca Karun'un, ihtişamı içinde milletinin karşısına çıkması ve onları baştan çıkarması da bunu gösterir. Milleti de Israiloğullarıdır.
Kârûn'nun nerede halkının karşısına çıktığı ve Hz.Musa ile macerası, nerede ve ne zaman yere batırıldığı gibi şeyler, israiliyyat nakledenlerin dışında cevabını kimsenin bilmediği sorulardır.[185]
Kur'anı Kerim, " Anahtarları, güçlü kuvvetli bir gruba ağır gelecek kadar ona hazineler verdik" diyerek hazinelerinin çokluğuna işaret etmektedir. Bu âyet, Karun'un mal ve hazinelerinin çok olduğunu göstermektedir. Erkeklerden güçlü kuvvetli bir grup onların anahtarlarını veya hazinelerin kendisini taşımaktan aciz kalır.
Kur'an'da geçen Kunûz kelimesi, kenz kelimesinin çoğulu olup üst üste yığılan ve toprağa gömülen define anlamındadır. Ancak Kur'an'da malı yığma ve saklama anlamında geçmektedir. "Hurmayı tabakta biriktirdim, et tutmuş deve, ifadelerindeki gibi.
Karun'un mallarının 'Künûz' kelimesiyle anlatılmasının sebepleri herlahde şunlardır;
1- Bu mallar, kolay elde edilen ve kazanılan mallardı. Çok az bir emekle bu malları elde etmiştir. Sanki yede defineler bulmuş gibi, alabildiği kadar almıştır.
2- Kârûn bu mallan korumuş, geliştirerek çoğaltmış ve biriktirmeye gayret etmiştir.
3- Kârûn, mallarından fakir ve muhtaçların hakkını vermemiş ve zekatını ödememiştir.Kenz, zekatı ödenmeyen, kendisinden fakir ve muhtaçlara harcama yapılmayan maldır.
Kur'an, "Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayan kişileri acıklı bir azapla müjdele .Cehennem ateşinde onlar üzerine kızdınldığı gün, onunla alınları,
yanları ve sırtları dağlanır. Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadm, denir"[186] âyetlerinde bu anlama işaret etmektedir.[187]
Tefsirciler " Ona, anahtarları güçlü kuvvetli bir gruba ağar gelen hazineler verdik" âyetinin anlamında ihtilaf etmişlerdir.
Kimileri âyette geçen anahtarların, Karun'un hazinelerinin anahtarları olduğunu, her birinin parmak büyüklüğünde küçük ve çok olduğunu, bindiği zaman onları da yetmiş katıra yüklediğini söylemektedir.
Bu haberler israiliyyat olmanın yanında , abartma olduğu da açıktır. Onun için Razı tefsirinde şöyle demektedir:" Tek başına bir kişinin malı bu dereceye varmaz. Altın ve mücevherat dolusu bir şehir düşünsek, onun için az sayıda anahtar yeterli olur. Bu anahtarları çoğaltmaya ne ihtiyaç vardır?"[188]
Kimileri de anahtarlardan maksadın Karun'un mallarının korunduğu hazineler olduğu, bu hazinelerin güçlü kuvvetli adamların bile taşımaya güç yetiremiyecek kadar büyük ve çok olduğunu söylemişlerdir.
Bu düşünce akla uygun ve mümkündür. Kur'anın kelimeleriyle de uyuşmaktadır. Razi, bunun îbn Abbas ve Hasan Basri'nin görüşü olduğunu belirterek şöyle demektedir: "Îbn Abas ve Hasan, "anahtarlar" kelimesinin mal anlamında kullanıldığını söylemiştir. Bu daha açık ve şüpheden daha uzaktır"[189]
Biz de bu görüşü tercih ediyor ve Kur'anın anlatımına daha uygun olduğunu düşünüyoruz. Anahtarlar, kelimesi Kur'anda üç yerde geçmektedir.
a- "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Ondan başkası onları bilmez"[190]
Ğaybın anahtarları, sadece Yüce Allanın sahip olduğu ve bildiği gayb aleminin hazineleridir. Enam suresinde belirtilen bu hazinenin anahtarları beş olup Lokman suresinin şu âyetinde verilmektedir:
"Şüphesiz Allah, kıyamet saati bilgisine sahip olandır. Yağmuru indirir. Rahimlerde olanı bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse nerede öleceğini bilmez. Allah, şüphesiz bilendir, her şeyden haberdar olandır"[191]
b- "Ona, güçlü kuvvetli bir grubun anahtarlarını taşımakta zorlanacağı hazineler verdik" âyetinde geçmektedir.Yani güçlü kuvvetli adamların taşımaktan aciz olduğu mallarının hazinelerini ona verdik.
c- "Evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerenizin . evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya kahyası olup anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde veya dostunuzun evlerinde izinsiz
yemek yemenizde bir sorumluluk yoktur"[192] âyetindeki "Anahtarlarına sahip olduğunuz" dan maksat, sahip olduğunuz mallardır.
O halde Arap dilindeki Mefâtih ile Mefâtîh arasında fark vardır. Dilbilgini Ukberi şöyle der: Mefâtih, Meftah'ın çoğulur. Meftah ise, depo, kasa, hazine demektir.Bunları açan şey Miftah olup çoğulu Mefâtîh gelir.[193]
Kefevi de şöyle demektedir: "Miftâh, açma aracıdır.Meftah ise,mesken ölçüsünde kasa, depo, hazine demektir.
Mefâtih ise, Miftah isminin çoğuludur. Bu da kilidi açan araçtır. Veya Meftah kelimesinin çoğuludur. O da yer demektir. Miftah kelimesinin çoğulu değildir."[194]
Karun'un hazineleri güçlü kuvvetli bir gruba ağır geliyor.Böyle kuvvetli bir grup onları taşıyamıyacak kadar ağırdır. Bu grup, birbiriyle dayanışma içinde olan, kenetleşen ve yardımlaşan bir topluluktur. On kişiden fazladır. Böyle kuvvetli bir topluluğa ağır gelir, sözünden maksat konusunda Razi üç görüş belirtmektedir:
a- Böyle bir grubun gücü, hazinelerin anahtarlarını taşımaya yetmemektedir. Makbul olan görüş budur.
b- Grup, hazinelerin mallarını taşımaya güç yetirememektedir. Bu da mümkün ve makuldür.
Bu iki görüşle âyeti anlamak, somut ve maddi bir anlama olur.Yani maddi şeylerin taşınması anlamını belirtir.
c- Taşımaktan maksat, korumak, saymak ve gözetmektir. Razi şöyle der: Anahtarlardan maksat, bilmek ve ihata etmektir. Yani, korunması ve gözetilmesi, kuvvetli bir gözetici gruba ağır gelen hazineler verdik, bu hazineler çok ye çeşitli olduğundan bekleyen ve koruyanları yorar, anlamındadır."[195]
O halde, anahtarları taşımaktan maksat, malların korunması, sayılması ve gÖ?etilrnesidir, demenin bir sakıncası olmaz. Böylece anlamı, kuvvetli bir gruba bu işin ağır gelmesi ve korumanın zor olması olmamdır. Halbuki daha uygun görüş, ikinci görüştür.[196]
Karun'un mal ve hazineleri, Israiloğulları için bir fitne olmuştur. Mal, amansız bir fitnedir. Birçokları onunla baştan çıkar ve sınavı kaybeder.
Karun'un kendisi malları sebebiyle yoldan çıkmıştır. Mallarını fitne, bozgunculuk ve zulüm için kullanmıştır. Böylece kaybetmiş ve küfre gitmiştir.Malı, helak olmasının sebebi olmuştur.
Kur'an, halkının kendisine karşı iki kısma ayrıldığını bildirir. Bir kısım, iman eden, imanlarıyla üstün olan ve Allanın vereceği mükafatı umarak imanlarında sebat edip Karuna imrenmeyen müminlerdir. Bunlar Karun'un içinde bulunduğu durumu kavramış ve Allanın vereceği mükafatı tercih etmişlerdir.
Bu mümin grup, Karun'a şu sözlerle öğüt vermişlerdir: "Sevinme, şüphesiz Allah sevinenleri sevmez. Allahın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu kazanmaya bak. Dünyadan da payını unutma. Allahın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap. Yer yüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez."
İkinci kısım, inancı zayıf olan madde düşkünleridir. Dünya hayatını ve ihtişamını isteyenlerdir. Bunlar Karun'a ve hazinelerine imrenip aklanmışlar, onun ihtişamına vurulmuşlar. İhtişamı içinde karşılarında görünce, "Keşke Karun'a verildiğinin benzeri bize de verilse, şüphesiz o çok şanslıdır" demişlerdir.
Karun'un malı sebebiyle israiloğullarının başına gelenler, her zaman ve her yerde her milletin başına da gelebilir.
Kimilerini Allah mal, zenginlik ve bollukla sınamakta, nzık kapılarını ona açmakta, mallarını çoğaltmakta, o da bu mallara aidanarak fitneye düşmekte, onları haksızlık, zulüm ve bozgunculukta kullanmakta ve Karun'un yolundan gitmektedir. İnsanlar böyle bir Karun'u görünce ona değişik gözle bakarlar.
îlim ve sebat sahibi müminler ise,ona aklanmazlar. Aksine ona öğüt verirler ve hatırlatmada bulunurlar. Onların dediğini kabul etmezse, kesin olarak zarar edeceğine ve helak olacağına inanırlar.
Ama sadece dünya hayatını tercih eden basit insanlar, Karun'a imrenir ve onun yerinde olmayı arzu ederler.
Milletlerde nice Karunlar ortaya çıkmaktadır! Bu Karunlara aldanan nice basit ve aşağılık insanlar olur! Ama Allahın koruduğu, imanda sebat eden, sabreden ve doğru yolu öğütleyen nice iyi kişiler de vardır!
Kur'anın öykülerinde örnek verdiği insanlar, bir zaman veya mekanla sınırlı kişiler değildir. Bunlar insanlar için genel örneklerdir. Tarihin değişik zamanlarında ortaya çıkmakta, bilgi ve basiret sahipleri bunları farketmekte ve kendileriyle beraber yaşayan kimi insanlara tıpatıp uyduğunu görmektedirler, insan öneklerinden tekrar eden durumlarda isimler ve yerler değişir, ama özellikler, kurallar, nitelikler ve gerçekler devam eder.
Kârûn ve ona aklanmayanlar! Ona aldanan ve yerinde olmak isteyenler! Tarihin hiçbir dönemi ve coğrafyası bu tiplerden yoksun olmamıştır.[197]
İmanlarında sebat eden iyi kişiler Karun'a öğüt verdiler. Onun sevinç, kibir ve şımarıklık göstermemesini öğütlediler. "Sevinme! Şüphesiz Allah sevinenleri sevmez" dediler.
Bazıların tuhafına gidebilir; Sevinmek kötü mü ki sevinmemesini söylüyorlar? Allah bütün sevinenleri sevmez mi? Allanın bizleri sevmesi için sevinmeyi kendimize haram mı etmemiz ve sürekli bîr hüzün İçinde yaşamamız mı gerekir? diyebilirler. Şüphesiz her insan sevinir ve neşeli olarak kalmak ister. O halde Karun'a sevinmeyi yasaklamalarının anlamı nedir?
Bu soruları cevaplandırmak için Kur'am Kerimin sevinmekle ilgili söylediklerine kısaca bakalım. Isfahanı, Müfredat kitabında sevinmekle ilgili şöyle der:"Acil bir lezzetle kişinin içinin rahatlamasıdır. Bu daha çok bedeni zevklerde olur"[198]
Kur'anın âyetlerine baktığımız zaman, mubah sevinme ve yasak sevinme diye sevinmeyi ikiye ayırdığını görürüz.
Caiz ve mubah olan sevinme, insan içinin ferahlaması ve hoşnut olmasıdır. Mümin, Allanın kendisine verdiği nimetlere, verdiği güzelliklere ve lezzetlere sevinir. Bu nimetleri de Allahı hoşnut edecek yollarda kullanır.Bu nimetler kendisini şımarıklığa ve kibirlenmeye götürmez, onları hayatın gayesi de yapmaz. Yüce Allah buyuruyor: "Deki bunlar, Allanın bol nimeti ve rahmetiyledir. Buna sevinsinler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır"[199]
âyet sevinmeyi emrediyor ve teşvik ediyor. Sevinilecek şeylerin de, Allahın lutfu ve rahmeti olduğunu belirtiyor. Bunun, dünya malını toplayanların topladıklarından daha iyi olduğunu söylüyor.
Yine şöyle buyuruyor: "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Bilakis diri olup rablerinin yanında rızıklanıyorlar. Alahın kendilerine lutfundan verdiklerine seviniyorlar"[200]
Bu şehitler cennettedirler. Allahın kendilerine yaptığı lütuf sebebiyle orada seviniyorlar.
ikinci çeşit sevinme, yasaklanan sevinmedir.Bu da şımarıklık ve tekebbür ifadesi olan sevinmedir.
Yüce Allah kafirleri kötüleyerek şöyle buyurmaktadır: "işte bu, yer yüzünde haksız yere sevinmeniz ve şimarmanızdan Ötürüdür" [201]
Kafirlerin sevinmesi haksız yeredir. Bu sevinme onları şımarıklığa, tekebbüre, serseriliğe ve bozgunculuğa götürür.
Yüce Allah buyuruyor:" And olsun ki insana nimetimizi tattırır, sonra onu kendisinden çekip alırsak, şüphesiz ümitsiz bir nanköre döner. Başına gelen sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, "musibetler başımdan gitti" der. Şüphesiz o, şımarıp böbürlenen birisidir."[202]
Ancak dar görüşlü, kötü ve basit insan, Allahın verdiği nimetlerle kibirlenme, şımarma ve ahlaksızlığa götürecek şekilde sevinir. Kuvvet, makam, sağlık, güzellik, mal ve mevki gibi sahip olduğu bütün nimetler, Allahın ona bağışı, nimeti ve ihsanıdır. Allah onu dilediği insana istediği zaman ve istediği kadar verir. Dilediği zaman da onu sahibinden almaya gücü yeter. Hiçbir kimse ona engel olamaz.
Sahibi ve yaratıcısı olmadığı bir nimetle bir şımarık, bir mütekkebir nasıl sevinir! Garantilemediği ve kendisine kalmayacak olan bir nimetle mütekebbir ve şımarık bir kişi nasıl sevinir! Böyle birşeyi yapan kişinin basit ve aidanmış biri olduğunu söylemedik mi?
Bu tür sevinme sahibini bozar, mahveder, Allanın gazap ve azabına uğramasına sebep olur. Allanın sevgisinden ve hoşnutluğundan yoksun yapar. "Şüphesiz Allah, sevinenleri sevmez".[203]
Karun'a öğüt veren müminlerin ikinci öğüdüne iyice baktığımız zaman, Allahın nimetlerini kullanmak ve malı harcamakla ilgili kapsamlı ve genel geçer şu kuralları içerdiğini görürüz.
1- Ona şöyle dediler: " Alahın sana verdiği şeyde ahiret yurdunu kazanmaya bak, dünyadan da payını unutma. Allah sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap, yer yüzünde bozgunculuk çıkarma, şüphesiz Allah bozguncuları sevmez" âyeti şu bölümlere ayırabiliriz:
a- Allahm sana verdiği şeyde ahiret yurdunu kazanmaya bak.
b- Dünyadan da payını unutma.
c- Allahm sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap.
d- Yeryüzünde bozgunculuk çıkarma. e-Şüphesiz Allah bozgunculuk yapanları sevmez.
Bu cümlelerden her biri, genel olarak Allahın nimetlerini, özel olarak da malı belirlendiği şekilde kullanmakla ilgili Kur'anın sabit bir kuralını açıkladığını görüyoruz. Bu âyet, malda nasıl doğru tasarruf edeceğimizi ve nasıl doğru olarak kullanacağımızı göstermektedir, âyet, mala doğru bakmayı, hem sahibinin hem de başkaların
mutluluğu için nasıl kullanılması gerektiği, Allaha kulluk için, hoşnutluğunu ve cennetini kazanmak için nasıl harcamamız gerektiğini öğretmektedir.[204]
Yüce Allahın "Allahın sana verdiği şeyde ahiret .yurdunu kazanmaya bak" sözü, onun bize verdiği mal ve nimetlerle ahiret yurdunu kazanmaya çalışmamız ve bütün bu nimetleri ahiret yurdunu kazanmaya yönelik kullanmamız, bütün bu nimetleri ahiret yurdunda mutlu olmamız için bir araç olarak görmemiz gerektiğini öğretmektedir.
Onlardan biri mal olmak üzere, bu nimetlerin kendisi amaç değildir. Sadece dünya hayatı için de bir araç değildir.Belki bütün bu nimetler ahiret yurdunda kurtuluş ve mutluluk için bir araçtır. Bu amacı gerçekleştirmek için sahibinin çok iyi kullanması gerekir.Her birinde ve her parçasında sahibinin bu isabetli kuralı gerçekleştirmesi ve Kur'anın bu güzel öğüdünü yerine getirmeye çalışması gerekir.
Bazı kimseler, "Allahın sana verdiği şeyde ahiret yurdunu kazanmaya bak" âyetini, özellikle ikinci bölümü olan " Ve dünyadan da payını unutma" bölümü ile birlikte ele aldığı zaman yanlış anlayabilir, âyetin her iki bölümünden malın şu iki kısma ayrıldığı sonucunu çıkarabilir:
a- Nimetlerin çoğunu ahiret yurdu için kullanır,
b- bazı nimetleri dünyadan payını almak için kullanır.
Halbuki bu dağıtım, cümlenin ilk kısmı ile bağdaşmaz. Çünkü âyet, Aliahın bize verdiği istisnasız bütün nimetleri ahiret yurdunu kazanmak için kullanmaya çağırmaktadır.
"Allanın sana verdiği şeyde" sözünde bunu açıkça görüyoruz. Yani bütün genelliği ve kapsamıyla Allanın sana verdiği şeyde bunu gerçekleştirmeye çalış, demektir.
Nimetler, mutluluk ve refah için değil midir? Mal, kazanmak, bolluk ve refah için değil midir? insan, bolluğu, refah ve mutluluğu ne zaman gerçekleştirir? Bular dünyada gerçekleştirildiği taktirde kalıcı ve sürekli olur mu? Şüphesiz bunlar dünyada geçici ve sınırlıdır. Keder ve sıkıntılarla karışıktır. Arzu edilen, umulan, sevilen ve istenen bütün bu anlamlar en mükemmel, en kalıcı, en sürekli ve en sağlam şekilde ancak ahiret yurdunda, yani cennette gerçekleşebilir. Onun için Allanın bu gerçeği görmeye muvaffak ettiği kavrayışlı mümin cenneti bunun için istemektedir. Mümin, bütün bu üstün arzuları gerçekleştirmek için sahip olduğu bütün malları ve nimetleri kullanır ve onu ister. Allanın verdiği bütün nimetlerde ahiret yurdunda geçekleşecek olan emelieri gerçekleştirmeğe çalışır. "Allahm sana verdiği şeyde ahiret yurdunu kazanmaya bak!".[205]
Bu kural, Allahm kendisine nimet verdiği ve onu ahiret yurdunu kazanmak için kullanan herkesi dünya hayatından payını unutmamaya çağırmaktadır.
Bu kural, birinci kuralın nasıl uygulanacağına açıklık getirmiş ve uygulanmasında bazı zihilerde doğabilecek kimi karışıklık ve kapalılıkları gidermiş bulunmaktadır.
Kimi müslümanlar, Allanın verdiği nimetlerle ahiret yurdunun nasıl kazanılacağını bilmeyebilir ve onları kendine haram edebilir.Mubah olan güzel yararlanma ile ondan yararlanmayı bırakabilir. Onu doğru ve helal bir
şekilde kuillanmayarak dünyada o nimetten yoksun yaşayabilir. Kendisine bu yasaklamayı da ahirette onu tatmak için yaptığını sanır.
Rahipler böyle anlamadılar mı? Evlenme, mal ve mülk sahibi olma gibi bazı nimetleri bu yanlış anlama sebebiyle kendilerine yasaklamadılar mı? Dünyada zühd ve nimetleri öhiret için kullanma adına müslümanlardan kimileri -bazı tasavvufçular- bazı mubahları ve güzel rızıkları kendilerine yasaklamadılar mı?
âyet her iki tarafın da yanlış anlayışını, yanlış algılamasını red etmekte, dünyada Allanın nimetlerini helal olarak kullanmayı terketmelerini kınamakta ve hayatta onlardan güzelce yararlanmaya çağırmaktadır.
Bütün nimetlerde ahiret yurdunu isterler. Doğru! Ancak bütün nimetlerde dünyadan da nasiplerini unutmamaları istenmektedir. Dünya hayatında o nimetleri kullanmaları, dünyada güzel ve mutlu bir hayat için nimetleri araç yapmaları istenmektedir. Kısaca, malı kullanır ve tüketirken, ahiret hayatını kaybettirecek şekilde tüketmemek, haram yollarda ve şekillerde kullanmamak gerekir, denilmektedir. Nimetlerde ahiret yurdunu istemenin anlamı budur. Yani, nimetleri ve malları ahiret yurdunu kazandıracak şekilde kullanmak ve harcamak demektir.
"Allanın sana verdiği şeyde ahiret yurdunu iste ve dünyadan da payını unutma" kurallarını oluşturan iki cümle, dünya ile ahireti Kur'anm öğrettiği bir bağla birbirine bağlamakta, dünyada mal ve nimetlerden yararlanma ile ahirette o mal ve nimetlerle mutlu olma arasında bir bağlantı ve bütünlük sağlamaktadır.
İki kural, Allanın verdiği nimetlerde ahiret yurdunu istemenin dünyada onları Kur'anın gösterdiği çerçevede doğru kullanmak demek olduğunu kararlaştırmaktadır. Böylece mümin, dengeli bir şekilde iki güzeli bir araya getirmektedir. Şöyleki;
a- Dünyada bu'nimetleri helal şekilde kullanmak ve ondan güzelce yararlanmak. Böylece mümin hayatını mutlu, müreffeh, huzurlu, güvenli ve tatlı bir şekilde yaşamış olur.
b- Dünyada yararlandığı nimetlerde ahiret yurdunu istemek, onlarla cenneti kazanarak orada mutlu, müreffeh ve güzel bir hayat sürmek.
Sadece dünya hayatına inanan ve her şeyi ondan ibaret bilen materyalistler, nimetleri ve matları yalnızca dünya hayatı için isterler, ahiretten paylarını unuturlar .Tabii ki ahirette de hiçbir paylan olmaz. Ama mümin insan, materyalistlerin dünyada nimetlerden yararlandığı gibi, hatta onlardan daha güzel yararlandığı halde, onları ahiret yurdunu da kazanacak şekilde kullanır.
Rahipler ve benzerleri, iddialarına göre, nimetleri sadece ahiret için istiyorlar. Böylece dünyadan da nasiplerini unutuyorlar. Ama mümin insan, dünyada onlardan yararlanırken, ahiretini de kazanır.
Yüce Allanın " Deki, Allanın kullarına verdiği ziyneti ve güzel rızkı onlara kim haram etmiştir? Deki, onlar dünya hayatında müminler içindir, ahiret günü sadece onlarındır"[206] âyeti bu iki kuralın anlamını ifade etmektedir.
Allanın kullarına verdiği ziyneti, güzel şeyleri kim yasaklamıştır? Onlarla ahiret yurdunu kazanmak ve ahirette yararlanmak iddiasıyla dünyada bu nimetleri ve ziynetleri kim kendisine haram eder? Şüphesiz dünya hayatında müminler bu nimetlerle yaşayacak ve onlardan yararlanacaklardır. Dünya hayatında bu nimetlerden yararlanmada müminler ve kafirler ortaktır. Ama müminler dünyada onlardan yararlanırken, ahiret yurdunu da kazanacak şekilde kullandıklarından, kiyamet günü onlar sadece müminler içindir.
Kafirler ise, nimetleri kullanırken ahiret yurdunu kazanma endişesi taşımayıp vahyin öğrettiği çerçevede kullanmadıklarından ve hepsini bu dünya hayatında tüketmek için çabaladığından ahirette alacakları birşey olmaz. Yüce Allah bunu şöyle belirtmektedir: "Ateşe sunuldukları gün inkar edenlere: Dünya hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün yer yüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz, denir"[207]
âyet, Yüce Allanın verdiği bu nimetlerle insana büyük iyilik yaptığını kararlaştırır. Bu iyilik onun bir lutfu, ikramı ve İhsanıdır, âyet, şükretmek üzere Allanın yaptığı iyiliğe karşılık insanın da iyilik yapmasını istemektedir. "İyiliğin karşılığı iyilik değil midir? Öyleyken, Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz?"[208]
Bu nimetleri verdiği için Allaha şükrederek ve kullarına iyilikte bulunarak iyilik yapmak. Yüce Allah buyuruyor:
"Rabbiniz, şükrederseniz daha çok vereceğim, diye ilan etti '[209]
Verilen bu nimetlerle ahiret yurdunu kazanmaya çalışarak ve bu arada dünyadan da payını unutmayarak iyilik yapmak.
Bu rabbani nimetleri kullara yararlı olmak, iyiliği yaymak ve hayatlarında hakkın değerlerini egemen kılmak için kullanarak iyilik yapmak.
Allahın verdiği nimetleri insanın iyilik yollarında kullanması, içinde iyilik kavramlarının yerleştiğini, doğruluk, samimiyet, mertlik ve iyiliğinin delilidir.Çünkü ancak erdemli, değerli, samimi ve doğru olan insanlar iyilik yapar. Allahın verdiği iyilğe iyilikle karşılık verir. Allahın nimetlerini iyilikle ve iyilikte kullanır, dünyada onlardan iyilikle yararlanır, onlardan Allahın kullarına iyilikle harcama yapar, insanlarla iyilikle geçinir ve dünya hayatının tümünü iyilikle yaşar.İşte o zaman Allah, ona nimetlerini sürdürür ve iyiliğine iyilikle karşılık verir. "iyiliğin karşılığı iyilik değil mi?"[210]
Yeryüzünde bozgunculuk çıkarma ve Allahın nimetlerini bozgunculuk yapmak için kullanma! Allahın sana verdiği mal nimetini yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak için araç olarak kullanma!
Üçüncü ve dördürcü kural, Allahın verdiği nimetleri insanın güzel kullanması gerektiğinde birleşmektedir. Üçüncü kural kişiyi Allahın nimetlerini kullanırken Allaha karşı ve insanlara karşı iyilikle kullanmaya yönlendirmektedir. Dördüncü kural da, yer yüzünde onları bozgunculuk çıkarmak için kullanmak suretiyle kötü kullanmaktan sakındırmaktadır.
Allahın nimetleri, iyi değerlendirmeyen ve güzel kullanmayanların elinde bozulma ve bozgunculuk çıkarma aracı olmaktadır. Allahın verdiği nimetleri bozulmak ve bozgunculuk çıkarmak için kullanan nice kişiler vardır![211]
Makam ve iktidar nimetini azgınlık ve bozgunculuk için kullanan niceleri vardır! Kuvvet nimetini fesat ve zulüm için kullanan niceleri vardır! Sağlık ve afiyet nimetini niceleri bozgunculuk ve haksızlık için kullanmaktadır! Şehvet nimetini niceleri ahlaksızlık ve bozgunculuk için kullanmaktadır! Akıl, zeka ve yetenek nimetini niceleri
bozgunculuk ve kötülük için kuianmaktadır! Allahın türlü nimetlerini bozgunculuk ve kötülük için kullanan nice zalim ve azgınları görüyoruz!
Şüphesiz yeryüzünde ancak zalim ve mütekebbir kişiler bozgunculuk yapar.Allahın nimetlerini de ancak cahil, aldanmış ve aşağılık kişiler bozgunculuk ve kötülük için kullanır.
Bu kibirli ve zorba kişiler, Allahın nimetlerini bozgunculuk ve kötülük için kullanmakla ne elde ediyorlar?
Her şeyden önce bu nimetlerin temel fonksiyonunu işlevsiz kılmakta, güzel iş göreceğine, kötü, çirkin ve haksız bir iş görmeğe yönlendirmektedirler.
O nimetlerle hayatı güzelleştirecekleri ve insanlara yararlı olacakları yerde, hayatın yüzünü bozmakta ve Allahın kullarına eziyet etmektedirler. Onlarla Allahm gazabını istemekte, azabına davetiye çıkarmakta ve Allahın ateşine girmeyi hak etmektedirler. Bütün bunların sonucu olarak nimetleri kötü şekilde kullananlar zarar emekte, mahvolmakta, yıkılmakta ve başarısız olmaktadırlar.
Allahm nimetlerini iyilikte, insanlar arasında iyiliği yaymakta kullanarak kazanan iyi ve değerli insan nerede, nimetleri bozgunculuk, kötülük ve haksızlık için kullanarak zarar eden ve böylece mahvolan zalim, gururlu ve kibirli insan nerede![212]
Bu cümle, hiçbir yerde ve hiçbir zaman değişmeyen kalıcı ve sürekli olan bir gerçeği kararlaştırmaktadır. O da Allahın bozguncuları sevmediği, gerçeğidir.
Allah, bozguncuları sevmez. Çünkü onlar yer yüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kötülük, zulüm ve haksızlığa çağırırlar. Halbuki Allah iyilik yapanları, ıslah edenleri, adalete ve erdeme çağıranları sever.
Bozguncuları sevmez. Çünkü insanlara eziyet ederler. Allah ise, insanlara yararlı olanları sever.
Allahın sevgisini kazanmayı başaramayan bir insan artık ne yapabilir? Allahın sevmediği bir insana kim bir yarar sağlayabilir? Allah bir insana gazap eder ve azap verirse, ona kimse yardım edebilir mi?
Allahın sevgisini kazanamamış bir insan her şeyi kaybetmiş olur. Ama Allahın sevgisini kazanmış bir insan her şeyi kazanmış olur.
Aliahın sevdiği niteliklere sahip olalım ve hoşlanmadığı niteliklerden uzak duralım ki onun sevgisini kazanalım.[213]
Kârûn, öğüt verenlerin nasihatini nasıl karşılamıştır? Allahın nimetlerini kullanmayı öğrete- sabit kurallara nasıl bakmıştır?
Kârûn, yapılan Öğüdü red etmiş, gerçekler karşısında gözlerini kör etmiş ve Öğüt verenlere "Ben bunu kendi bilgimle kazandım" cevabını vermiştir.
Bu malı sahip olduğum bilgi ile elde ettim. Layık olduğum için Allah bu malı bana vermiştir. Allah biliyor ki ben buna layıkım. Layık olmasaydım, onu Allah bana vermezdi, demiştir.
Tefsirciler, "Onu sahip olduğum bilgi ile elde ettim" ifadesinin anlamı üzerinde değişik görüşler söylemişlerdir, lon Kesir bu görüşlerinden üç tanesini belirtmektedir.
1- Layık olduğumu bildiği ve beni sevdiği için Allah bu malı bana vermiştir. Bu açıklama, aşağıdaki âyetin anlattığı insanın tavrına benziyor: "İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır.Sonra bizden kendisine bir nimet verdiğimiz zaman, "bilgi sebebiyle bana verildi" der."[214] Yani, Allah beni bildiği için o malı bana verdi, der.
"Başına gelen bir zarardan sonra ona bizden bir rahmet tattırdığımız zaman, "bu benimdir" der."[215] Yani ben buna layıknTî, der.
2- Kârûn, simya/kimya bilgisine sahipti. Eskilere göre simya bilgisi şimdiki kimya anlamından başka bir anlama sahiptir. Hatta onların anlayışında masala dayanan mitolojik bir bilgidir. Onlara göre, simya bilgisine sahip bir insan bu bilgi ile bakır ve demir gibi değişik madenleri saf ajtına çevirebilir. Bu insanlara göre Karun, sahip olduğu bu bilgi ile önündeki madenleri altına çevirebiliyordu. Onun için malı artmış ve hazineleri çoğalmıştır.
Ibn Kesir, bu düşünceyi eleştirerek şöyle demektedir: Bu temelsiz bir görüştür. Çünkü simya bilgisinin kendisi batıldır. Zira maddeleri değiştirmeğe Allahtan başkasının gücü yetmez. Yüce Allah buyuruyor : "Ey insanlar! Bir örnek verilmiştir, onu dinleyin. Allanın dışında dua ettiğiniz kişiler, hepsi işbirliği de yapsa bir sinek bile yaratamazlar"[216]
3- Kârûn, Allanın ism-i a'zam (en büyük adını) biliyordu. Allaha bu isimle dua etmiş ve ondan dolayı kendisine mal verilmiştir."[217]
Önemli olan, Karun'un layık olduğu için, bu mala sahip olmaya ehil olduğu için, ona sahip omayı hak edecek özel niteliklere sahip olduğu için, başkası bu niteliklere sahip olmadığı için ve Allah kendisini sevdiği için malı kendisine verdiğini sanmasıdır. "Onu sahip olduğum bilgi ile edindim" demektedir.
Kârûn, Allahın kendisini mal ile sınadığı gerçeğini anlamamıştır. Allahın bir kişiye mal vermesinin onu sevdiğinin delili olmadığı gibi, birinin elinde malın az olmasının da Allahın onu sevmediğinin delili olmadığını, malın ikram üstünlük veya aşağılık sebebi olmadığını kavrayamamıştır. Kârûn bunları bilmediği için mal sınavında kaybetmiştir.
Allahın mal nimeti verdiği nice insanlar o mala Karun'un gözü ile bakmakta, onun ölçüsüyle değerlendirmekte ve onun anladığı tarzda anlamaktadır. Söz veya eylemleriyle Karun'un söylediğini söylemektedirler. Her biri " Ben onu sahip olduğum bilgi ile kazandım "anlayışıyla malı kullanmaktadır.
Kehf suresinde sözü edilen iki bahçe sahibinin bahçesine girerken söylediği şu sözleri hepimiz biliyoruz: "Kendisine yazık ederek bahçesine girerken: Bu bahçenin batacağını hiç sanmıyorum, kiyametin kopacağını da zennetmiyorum, eğer rabbime döndürülürsem, and olsunki orada bundan daha iyisini bulurum,dedi."[218]
Şüphesiz mal imtihan, fitne ve deneme aracıdır. Malın çokluğu sevilmenin ve üstün tutulmanın delili olmadığı gibi, azlığı da aşağılık ve horlanmışhğın delili değildir. Allahın yanında makbul olmanın temeli ve ölçüsü takvadır. Allahın yanında değerli olan da sadece zengin olan değil, takva sahibi olan kişidir. Allahın yananda en değerli olan, en zengin değil, en muttaki olandır. Kur'an bunu açıkça belirtmektedir : "Allahın yanında en değerliniz, en muttaki olanınızdır.Şüphesiz Allah, bilen ve haberdar olandır"[219]
Takva sahibi müminlerin ve sağlam Kur'an anlayışına sahip kişilerin anlayışı budur. Onun için ellerinde mal çoğaldığı zaman azgınlaşrnaz ve yer yüzünde fesat çıkarmazlar. Aksine, bağışladığı için malı Allaha kullukta kullanır ve şükrederler. Ellerinde mal az olduğu veya azaldığı azaman da mahzun olmaz veya ümitsizliğe düşmezler.
Ama Kur'an gözlüğünü ve iman ölçüsünü yitiren kişiler, malın ikram görmenin veya horlanrrfanın sebebi sanır. Çok mala sahip olduğunda Kârûn gibi davranır ve "Sahip olduğum bilgi ile onu kazandım" demeye başlar. Ama malı azalırsa, üzülür ve ümitsizliğe gömülür.
Kur'an böylelerin anlayışını şu şekilde tasvir eder: " Rabbi denemek için bir insana iyilik edip nimet verdiği zaman, "Rabbim beni şerefli kıldı" der.Ama onu sınamak için rızkını daraltıp azalttığı zaman, "Rabbim bana hor baktı" der.[220]
Bu da mallarının çokluğunun işlemesine yolaçtığı diğer suçlarına ek başka bir suçtur. Mallarının çokluğu ile mağrur olmakla yetinmemiş, mallan sebebiyle yaptığı kibirlenme, zulüm, şımarıklık ve azgınhgıyla yetinmemiş, öğüt veren müminlerin öğütlerini red etmekle yetinmemiş, mallarına yanlış bakması, onları her türlü lezzet, aşağılık ve kötülük için, ahiret yurdunu unutması ve mallarının çokluğunu Allahın kendisine olan sevgisinin delili olarak göstermesi için kullanmakla yetinmemiştir.
Bütün bu uygulamalar ve cinayetlerle yetinmemiş, onlara daha kötü bir cinayet eklemiş. Halkı olan Israiloğulları için bir fitne olmuş. Onlara karşı azdıkça azmış, haksızlık yaptıkça yapmış ve zor bir sınavdan geçmelerine sebep olmuş. "Halkının karşısına ihtişamı içinde çıkmış".
Bu cümle kelimeleriyle, gölgeleriyle ve esintileriyle bize Karun'un caka satan, böbürlenen ve gözleri kamaştıran ziynet ve ihtişamını canlandırmakta, haya! etmek ve gözünün önünde canlandırmak için okuyucunun zihnini vadiden vadiye götüren saltanat ve debdebesini anlatmaktadır.
Karun'un halkının karşısına çıkarken içinde bulunduğu ihtişamı ne kadar canlandırmaya çalışsak, ne kadar tasvir etsek ve ne kadar anlatsak, yine de eksik canlandırmış ve anlatmış olacağız.Onun için ihtişamı hakkında birşey söylemeye gerek yoktur. Üstelik sahih hadislerde de ihtişamı hakkında hiçbir şey anlatılmamıştır. İhtişamı ile ilgili olarak rivayet edilenler israiüyyat olup kullanılmasının doğru olmadığını daha önce belirtmiştik.
Zaten sabit olmayan bu tür rivayetleri anlatmak, Karun'un halkın karşısına çıkarken içinde bulunduğu ihtişam ve ziyneti, azamet ve debdebeyi tasavvur etme zevkinden okuyucunun zihnini mahrum etmektedir. Onun için sözkonusu ihtişam ve ziynet hakkında bırakalım hayal dilediği tasviri yapsın, sahih olmayan sözler ve rivayetler °nu sınırlandırmasın.
İhtişamı içinde halkının karşısına çıktı. Onları baştan çıkarmak, onlara karşı azgınlığını sergilemek, onlardan daha güçlü ve daha zengin olduğunu göstermek, sadece kendisinin mutlu ve müreffeh bir hayat sürdüğünü belirtmek, hayatın anlamını sadece kendisinin bildiğini, başkaların ise hayat zevkinden ve yaşama lezzetinden yoksun olduğunu sergilemek için karşılarına çıktı.
Karun'un bu ahlaksız davranışı, aynı yolu izleyen, başkalarını baştan çıkarmak, başkalarına eziyet etmek, onlara karşı kibirlenmek ve şımarmak, caka satmak ve tepeden bakmak için malını kullanan herkesin davranışıdır.İnsanlann gönlünü kırmak ve baştan çıkarmak için başkaların huzuruna ziynet ve ihtişamlarıyla çıkanlar az mıdır! Ahlaksızlık, edepsizlik, servet ve zenginlik haberlerini başkalarına masallar gibi anlatanlar az mıdır! Kaç çeşit yeyip içtiklerini, nasıl edepsizlik ve ahlaksızlık içinde debelendiklerini, elbise ve şatafatlarını, eşya ve mobilyalarını, ev ve saraylarını başkalarına ballandıra ballandıra anlatanlar az mıdır!
Hatta halklarının karşısına ihtişam ve ziyneti içinde çıkan bazıları Karun'u fersah fersah geride bırakmaktadırlar. Böyece Karun'dan daha azgın, daha zalim, daha bozguncu ve daha çok baştan çıkaran kişiler olmaktadırlar.[221]
Karun'un kendisi ve malı halkı için bir fitne olmuştur. İhtişamı içinde onların karşısına çıkınca bir kısmı ona aldanıp baştan çıkmıştır. Kur'an onları " Dünya hayatını isteyenler: Keşke Karun'a verilenlerin benzeri bize de verilse, şüphesiz o çok şanslıdır, dediler"sözleriyle bildirmektedir.
Kur'an onları, dünya hayatını isteyenler olarak nitelemektedir. Bu özellik, sapmalarının sebebi, bakış açılarının ve ölçülerinin yanlış olmasının temelidir. Bunlar dünya hayatını istiyorlar. Onun için Karun'u kendilerinden daha çok dünya malı ve süsüne sahip görüyoralar. Kendilerini de onun karşısında yoksul ve zavallı fakirler kabul ediyorlar. Dünya malından sahip olduğu şeylerin benzerine kendileri de sahip olmak istiyorlar. Sahip olduğu mal ve hazinelerin benzerine sahip olmayı ve onun gibi yaşamayı arzu ediyorlar. Büyük bir özlemle "Keşke Karun'un sahip olduğu şeylerin benzerine biz de sahip olsak, şüphesiz o çok şanslıdır" diyorlar.
Karun'u sahip olduğu mallar ve ziynetler sebebiyle çok şanslı saydılar. Çünkü onlara göre şanslı olmanın ölçüsü, malın çokluğudur.
Dünya hayatını istemeselerdi, Karun'a aldanmaz, onun ziynetine bakarak baştan çıkmaz, malın, süsün ve eşyanın çokluğunu büyük şans olarak görmezlerdi.
Aldanmalarının sebebi, dünya hayatını istemeleridir. Kur'an aldanan bu insanlann sıfatını bize anlatmakla, sanki onların aldandığı gibi dünyanın geçici süs ve malına aldanmamaya, böyle şeyler için özlem ve hasret duymamaya bizi çağırmaktadır.Bizi, dünya hayatını kalıcı olarak görmemeye, belki onun üstüne çıkmaya, ona geçici dünya hayatı olarak bakmaya, ahiret hayatını istemeye ve onun için çalışmaya çağırmaktadır.
Yüce Allah gerçeği söylüyor! Ahiret hayatını unutup dünya hayatını isteyenlerin tümü dünyalık mal ve süsü daha çok toplamak için çabalamış, bunlara çok sahip olmayı büyük şans saymış, bunlardan çok şeylere sahip olanlarla kendilerini kıyas etmiş, üzülmüş, karamsar olmuş, hasret çekmiş, onların sahip olduğu şeylere büyük bir özlem, şevk ve aşkla sahip olmayı arzu etmiştir.
Ama ahıreti isteyen, oradaki nimetleri seçen, ahiretin lezzet ve nimetlerini özleyen, dünya hayatı ve içindekilerin de değerini kavrayan kişi, dünyada çok şeye sahip olanların sahip olduğu şeylere aldanmaz, sahip oldukları şeyleri onlar gibi temenni etmez, onlar için hasret ve Özlemle tutuşup yanmaz, belki bu geçici dünyalıkların üstüne çıkarak onlara yüksekten bakar. Yüce Allah gerçeği söyler;
"Bilinki dünya hayatı oyun, eğlence, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve yocuk sahibi olmaktan ibarettir.Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir ekine benzer, sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çerçöp olur. Ahirette çetin azap da vardır. Allahın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır. Dünya hayatı ise, sadece aldatıcı bir geçimliktir.
Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allaha ve peygamberine inananlar için hazırlanmış, genişliği yer ve göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun.Bu, Allahın dilediği kişiye verdiği îütuftur. Allah, büyük lütuf sahibidir"[222]
Dünya hayatını isteyenler Karun'a aklanmışlar, sahip olduğu şeyler yüzünden baştan çıkmışlar. İhtişam ve süsü içinde görünce onu çok şanslı sanmışlar. Onlara göre büyük şans, dünyalık ihtişam, bolluk ve refahtır. Çok şanslıda bu şeylere sahip olan kişidir.
Ama işin gerçeği böyle mi? Çok şanslı olmanın ölçüsü bu mu? Bunlara sahip olan kişi mi büyük şans sahibi midir?
Şüphesiz dünya hayatının malı ve ziynetinin çeşitleri ne kalıcı, ne süreklidir. Aksine geçici ve sınırlıdır. Eninde sonunda yok olup gidecektir. Öyleyse, bu şeylere sahip olmak nasıl çok şanslı olmanın ölçüsü olabaiir? Yok olup gidecek şeyler başkaları için nasıl ölçü olabilir?
Bu tür bolluk ve refaha sahip olmak, mala ve mülke hükmetmek, kalıcı ve devamlı değildir. Mutlaka yok olur.Onun yerine fakirlik ve yoksulluk gelir. Ne olacağı ve nereye gideceği belli iken, sahibi nasıl çok şanslı olabilir?
ihtişamının sonucu bu olduğuna göre, Kârûn, gerçekte çok şanslı değildir. Kârûn gibi mal mülk sahibi olanlar, onun gibi ziynet ve ihtişam içinde yüzenler, aldananlar aksini de düşünse, kesinlikle çok şanslı değildirler.
Gerçekte çok şanslı olanlar, aldatıcı ve geçici şeylere değil, kalıcı ve gerçekçi şeylere sahip olanlardır. Çok şanslı olanlar, hayatın gerçeğini yaşayanlar, onun tat ve lezzetini tadanlardır. Çok şanslı olanlar imanı, hoşnutluğu, huzur ve mutluluğu bulanlardır. Çok şanslı olanlar, kalıcı lezzetleri kazanan ve sonsuz nimetlere konanlardır. Bunlar da ancak sabreden ve cihad eden gerçek müminler içindir. Yüce Allah buyuruyor: "Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Şüphesiz onlar Allaha hiçbir zarar veremezler.Allah, onlara hiçbir pay vermek istememektedir. Onlar için büyük bir azap vardır"[223] "Kafirlerin diyar diyar gezip refah içinde dolaşması sakın seni aldatmasın. Az bir faydalanmadan sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü duraktır!"[224]
Büyük şans, dünyadaki değil, ahiretteki şanstır.Cennet nimet ve zevklerine sahip olma şansıdır. Bu nimetlerden yoksun olanların hiçbir şansı ve payı yoktur.Bu nimetten yoksun olacakları için kafirlerin gerçekte hiçbir şansları ve paylan yoktur.
Düyada büyük şans, ahlaklı, edepli, erdemli olmak, başkalarına sevgi, acıma, hoşgörü ve bağışlama ile davranmak, huzur, mutluluk ve hoşnutluk içinde yaşamaktır.
Çok şanslı kişi, Allanın bu lutfu kendisine bağışladığı ve bu nimeti verdiği kişidir.Yüce Allah buyuruyor: " İyilikle kötülük bir olmaz. En güzel olanla sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.Bu, ancak sabredenlere vergidir.Bu, ancak o büyük hazzı tadanlara vergidir."[225]
Kur'an, Karun'a aldananların niteliklerini ve aldanmalarının sebebini belirttikten sonra, ona aklanmayan, sınavdan ve denemeden başarıyla çıkanların da niteliğini belirtmektedir. Bunlar, Karun'a verilenin aynısının kendilerine de verilmesini temenni edenlerin söylediklerini duymuş, aldanan bu zavallıların temennisini yadırgamış, yanlış yolda olduklarını söylemiş, işin gerçeğini onlara açıklamış ve doğruya yöneltmişlerdir.
Yüce Allah buyuruyor : "Bilgi sahibi olanlar; yazıklar olsun size! Allaha inanan ve salih amel işliyenler için Allahın vereceği mükafat daha iyidir. Buna da ancak sabredenler kavuşur, dediler"
Kur'an, sanki bunların zafer kazanmasının, üstün kalmalarının ve başarı sağlamalarının sebebim, uzak görüşle verdikleri kararın ve yaptıkları değerlendirmenin isabetli olmasının sırrını bize açıklamaktadır. Üzerine parmak basmamız ve alıp uygulamamız için bunu bize göstermektedir. Bu sebep de bilgidir.
bilgi sahibi olan bu insanlar Karun'a, ihtişam ve süsüne, mal ve saltanatına bilgi gözlüğüyle bakmış, onları bilgi ile ölçmüş, bilgi ile değerlendirmiş ve bilgi kriterinden geçirmişlerdir.Karun'un gerçekte bir şeye sahip olmadığını, zavallı bir fakir olduğunu, kaybeden ve mahvolan bir yoksul olduğunu, azap çeken, bedbaht ve kovulmuş biri olduğunu görmüşlerdir. Onun için kendisine aldanan zavallıları, gözlerinden perdenin kakması için bu gerçeği bilmeye ve görmeğe çağırmışlar.
Şüphesiz bilgi sebep ve temeldir. Kurtuluş ve korunma onunla olur. Eşyanın gerçeklerini bilmek, iyilik, mutluluk ve şanslı olmanın sebeplerini bilmek,kalıcı ve sürekli olan şeyleri bilmek ve onları istemek, geçici, sahte ve sınırlı şeyleri ve görüntüleri bilmek ve onlarda izzeti aramamak!
Bu, Kur'anın verdiği bilgidir. Bilen kişi aldanmaz, ilim sahibi mağrur olmaz, bilgili insan dünya hayatını, ziynetini, ihtişarmîıı isteyip ahireti ve Allahın vereceği mükafatı unutmaz. Herhalde bunu belirtmek için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biliniz ki dünya hayatı oyundur, eğlencedir, süslenmedir, aranızda böbürlenmedir, mal ve çocuklarda yarışmadır.Tıpkı, ekicilerin hoşuna giden ekini çıkaran bir yağmur gibi. Sonra boy verir, ardından sarardığını görürsün ve ayaklar altında ezilen çerçöp olur. Ahirette büyük bir azap vardır, Allah tarafından bir hoşnutluk ve bağışlanma vardır. Dünya hayatı ancak bir aldanma geçimliğidir"[226]
Biliniz! yanlış iş yapmamak için bu gerçekleri biliniz. Kendisine aldanmamak için dünya hayatını ve bu hayatın gerçeğini biliniz. Biliniz, çünkü ancak bilgi size yarar sağlar, ancak bilgi sahibi olanlardan olduğunuz zaman kurtulabilirsiniz.
Kendilerine dünya hayatı ve süsü verilenler nerede, bilgi verilenler nerede?! İki taraf aynı mıdır?
Allahın vereceği mükafat kimler için daha iyidir?
Bilgi sahibi olanlar aklanmışlara ne dediler? Onlara "Yazıklar olsun size! iman eden ve salih amel işleyenler için [227]
Aldanan bu insanları işin içyüzünü bilmeye çağırmış, istenmeye layık olan şeyleri istemeye yöneltmişler. Onlara, Ailahın mükafatını istemeyi öğretmişler.
Allahın mükafatı daha iyidir.Karun'un malından, hazinelerinden ve ihtişamından daha iyidir.Dünyanın her türlü süs ve malından daha iyidir. Dünyalığa sahip olanların sahip olduğu bütün şeylerden daha iyidir.Daha iyidir. Çünkü kalıcı ve devamlı olan odur.Nefisleri tatmin eden, ruhu mutlu yapan, hayata zevk veren o olduğu için daha iyidir.Allahın sevgisi, hoşnutluğu ve lütfunun delili olduğu için daha iyidir.
Allahın vereceği mükafat daha iyidir! Canların istemesine, gözlerin izlemesine, insanların azim ve gayretle peşine düşmesine layık olduğu için daha iyidir. Onun için Ömürlerin tüketilmesine, malların ve vakitlerin harcanmasına, bütün enerji, güç ve imkanların seferber edilmesine layık olduğu için daha iyidir.
İman eden ve salih amel işleyenler için Allahın vereceği mükafat daha iyidir.Şüphesiz herkes Allahın mükafatının beklentisi içinde değildir. Allahın mükafatını bekleyen herkes de onu kazanamıyor. Allahın mükafatını ancak bilgi sahibi olanlar bekler. Ancak inanan ve islamın iyi iş dediği işleri yapanlar Allahın vereceği mükafatı kazanır.
Allanın mükafatını kazanmanın ve kalıcı nimete kavuşmanın yolu, iman ve salih ameldir. Allahın vereceği mükafat sadece arzularla, hayallerle ve kuruntularla kazanılmaz. Sanmakla ve iddia etmekle de kazanılmaz. Allahın mükafatı, ona götüren bir tek yolda yürümekle ancak kazanılır. O da iman ve salih amel yoludur. "Yazıklar olsun size! İman eden ve salih amel işleyenler için Allahın vereceği mükafat daha iyidir."
Kimi İnsanlar vardır, dünya hayatından başkasını istemezler, dünya mükafatından başka bir şey düşünmezler. Allahın vereceği mükfatı bilmezler.
Ama saüh müminler Allahın vereceği mükafatı isterler, Allah da onlara dünya ve ahiret mükafatını verir. "Dünya mükafatını isteyene ondan veririrz. Ahiret mükafatını isteyene de ondan veririz. Şükred enleri mükafatlandıracağız."[228]
Allah, iman eden ve salih amel işleyen, Allanın mükafatını isteyen kişilere, o güzel mükafatı vereceğine dair söz vermiştir. Onlara, "Günahlarınızı mutlaka bağışlayacağım ve Allahtan bir mükafat olarak içinde ırmaklar akan cennetlere koyacağım. En güzel varış yeri, Allahın yanındadır"[229] demiştir.[230]
Evet,iman eden ve salih amel işleyenler için Allanın mükafatı daha iyidir.Bu kesin bir gerçektir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Ama herkes bu gerçeği anlıyor ve biliyor mu? Herkes bu gerçeği kavrıyor ve uyguluyor mu?
Hayır! Bazı kimseler vardır, gözleri perdelidir, görmezler. Kapleri kapalıdır, anlamazlar. Akılları karışık, bulanık ve kararsızlık içindedir, kavramazlar. Kur'an, bu gerçeğe ancak sabredenler kavuşur, diyerek haber vermektedir.
Bu gerçeği kavramak ve algılamak için sabır şarttır. Sabreden kişi algılamak için Allah tarafından ehil görülmektedir. Sabretmeyen kişi ise, buna ehil değildir.Ama sabır nedir?
Şüphesiz sınanma ve müptela olmaya karşı sabırdır. Azgınlık ve tağutluk fitnesine, amansız ve vicdansız baskılara karşı sabırdır.
Mümin, hazine ve mal sahiplerini görünce, sabrederek onlardan üstün olduğu inancını korur. Şehvetleri ve maddi süslerii görünce, sabrederek ondan kendini korur. Dünya süsü ve lezzetlerine aldanan ve bu sebeple baştan çıkan insanları görünce, o şeylere karşı sabreder. Bütün bunların seviyesine düşmekten onu sadece sabır korur. Sabır, büyük bir azıktır, tükenmeyen bir destektir ve bitmeyen bir bağıştır.
Ona da ancak sabredenler kavuşur.AIlahın mükafatının daha iyi olduğunu bilenler, Allanın yanındakilerinin daha iyi olduğunu, Allanın vereceği nimetlerin daha iyi olduğunu ve vereceği cennetin daha iyi olduğunu bilenler ona kavuşur. Sabırla bu daha iyi olanı ister,sabırla ona kavuşmaya çalışır, sabırla tavrını koruyarak sürdürür ve sabırla bu gerçek üzerinde sebat eder.
Mümin insan, sahip olduğu imkanları kullanarak, çabalayıp enerjisini harcayarak mal kazanmak ve mülk sahibiolmaya çalışır, ama bütün bunlara rağmen dünyalık peşinde olanlar gibi istediği kadar mala sahip olmadığı zaman da din ve imanından şüphelenmez, başkalarına imrenip Allanın yolundan sapmaz ve salih ameli bırakmaz. Bütün bunlar karşısında sabreder ve inandığı yolda devam eder. Onun için Allah bu şekilde inanan ve salih amel işleyenlere büyük mükafat vereceğini vadetmiştir.[231]
Yüce Allah, "Onu ve evini yerin dibine geçirdik, Allahtan başka ona yardım edecek bir topluluk da olmadığı gibi yardım görenlerden de olmadı" buyurmaktadır.
Kârûn, halkı için bir fitne olmuştur. Fitne olmuş ve sınav tamamlanmıştır.Artık Karun'un rolünün bitme zamanı gelmiştir.
Mal, Kârûn için bir fitne oldu. Mal ile sınandı ve sınavı kaybetti. Sonucuna müstehak oldu, ceza onu kuşattı ve ve azap kendisini sardı.
Kârûn, halkına karşı azdı ve kibirlenerek ezdi, onlara karşı zorba ve diktatör kesildi. Böbürlendi ve caka sattı. Halkının karşısına süsü ve ihtişamı içinde çıktı, kasıldı ve şişti, bozuldu ve bozdu ve bütün bu kötülüklerde cinayetin zirvesine ulaştı. Artık bu çirkin cinayetlerin acı meyvelerini devşirme zamanı geldi.
Allah, öğüt alması için Karun'a süre verdi, ama öğüt almadı. Öğüt verenler öğüt verdiler, onları dinlemedi. Gerçeği bilen ve görenler uyardılar, ama uyarı yarar sağlamadı.
Kârûn, rabbini unuttu. Allah onu heveslerinin esiri yaptı. Mal ve hazinelerine sığındı, ama fayda etmedi, bütün mal ve saltanatı ona ne yardım etti, ne de Allahın azabından kurtardı. "Onu ve evini yerin dibine geçirdik".
"Halkının karşısına ihtişamı içinde çıktı" cümlesiyle "Onu ve evini yerin dibine geçirdik" cümlesi arasındaki bağantıyı görüyoruz. îki cümle bağlaç harfi F ile birbirine bağlanmış ve ikinci cümle birinci cümleye bu harfle eklenmiştir. Bu harf sıra ve yakın takip belirtir.
Bu demektir ki ikinci cümle birinci cümlenin bir bakıma sonucudur.Yani ikinci cümlede belirtilen olayın meydana gelmesinin sebebi, birinci cümlede belirtilen olaydır.
iki cümlenin birbiriyle bağlantısına bu şekilde işaret ettikten sonra, Karun'un halkının karşısına ihtişam ve debdebe içinde çıkması, gözlerini büyüleyip baştan çıkarması, azaba uğraması, evi ile birlikte yere batırılmasının direkt sebebi olduğunu söyleyebiliriz.
Öyle anlaşılıyor ki Kârûn bu davranışıyla kötülük, azgınlık, sapıklık, zulüm ve bozgunculukta zirveye ulaşmış, halkının karşısına ihtişamı içinde çıktıktan sonra artık yapacak başka bir kötülük kalmamıştır. Bütün eziyet ve bozguculukları halkına tattırmış ve yaşatmıştır. Artık yapacak başka ne kalmıştır?
Bu şımarıklık, kibir ve azgınlık sebebiyle Allahın gazabına davetiye çıkarmış, azabına bağrını açmış ve azabın bir an Önce başına inmesine ortam hazırlamıştır.
Şımarık bütün zenginler bu şekildedir. Kibir ve şımarıklıkları arttıkça, günahları ve azapları da artar. Ahlaksızlık, zulüm, kötülük, böbürlenme ve Aüaha kafa tutmaya daldıkça Allahın azabına davetiye çıkarır ve biran önce başlarına inmesine katkıda bulunurlar.Yüce Allah ne
güzel buyuruyor:
"Kafirler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin yararlarına olduğunu sakın sanmasınlar. Biz onlara ancak günahları artması için mühlet veriyoruz. Alçaltıcı azap onlarındır"[232]
Karun'un halkının karşısına ihtişam ve süsü içinde çıkması, Allah tarafından "kendisinin ve evinin yerin dibine geçirilmesi"yle sonuçlanmıştır. Yerin dibine geçirme ile de Kârûn bitmiş, fitnesi gitmiş, mallan da ortadan kalkmıştır.
Yer yarılmış ve yutmuş, sarayını ve mallarını yutmuş, hazinelerini yutmuş!
Kur'an, yerin dibine geçirmenin nasıl olduğunu belirtmemiştir. Bununla ilgili birtakım bilgileri israiliyyat rivayetlerden almamız da doğru değildir. Onun için âyeti bu genelliği ile bırakıyor, öyküyü bu şekliyle aktarıyor ve Kur'anın söylediğinden fazla birşey söylemiyoruz.
Yerin dibine geçirme ile ilgili olarak tefsîrciler, Hz.Peygamberden, açıklayan ve ayrıntıları gösteren değil, sadece işaret ve değinme ile yetinen sahih bir hadis rivayet etmişlerdir. Buhari, Abdullah Ibn Ömer'den Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder:
"Bir adam eteğini çekerken yerin dibine geçirildi.Kiyamet gününe kadar içinde yuvarlan maktadır"[233] hadiste sözü edilen kişinin Kârûn olduğunu söylemişlerdir.
Ibn Hacer, Fethu'1-Bari kitabında hadisi açıklarken şöyle demektedir: " Meani'l-Ahbar'da Kelabazi bunun Kârûn olduğunu söylemiştir. Cevheri de Sıhah'da böyle demiştir. Taberi, Tarih'inde Katade'den şöyle rivayet etmiştir: Anlatıldığına göre Kârûn hergün bir boy yerin dibine geçirilmekte, kiyamet gününe kadar içinde yuvarlanmakta, ama dibine varamamaktadır"[234]
Dolaylı olarak bundan Kârûn olduğu anlaşılıyor ve bu anlama makul sayılıyorsa da, hadisin onu açıkça belirtmemesi Önemlidir.
Allah Karun'u yerin dibine geçirdi, malı ona hiç yarar sağlamadı, hazineleri onu koruyamadı ve insanlardan hiçbir kimse ona arka çıkamadı. "Allahın dışında ona hiçbir topluluk yardım etmedi ve yardım görenlerden de olmadı".
Kârûn gitti, hazineleriyle beraber yerin dibine battı. Sanki hiç yaşamamış, mal mülk sahibi olmamış gibi! Hepsi gitti, ama öyküsü sonra gelenler için bir ders ve ibret olarak kaldı. Karun'a verdiği gibi kendilerine Allahın nimet verdiği kişilere sanki şöyle diyor: Karun'un yaptığı gibi yapmayın ki onun başına inen azap sizin de başınıza inmesin. Karun'un başına geldiği gibi başınıza da azap inerse, size hiçbir şey yarar sağlamaz ve Allahın azabından sizi hiçbir şey kurtaramaz.[235]
Allah, Karun'u ve mallarını, Israiloğullarından sabreden mümin taraf ile aldanan basit tarafın gözü önünde yerin dibine batırdı. Karun'a aldnamayan sabırlı müminler, herhalde Karun'u ve mallarını yokettiği ve fitnesinden kurtardığı için Allaha şükretmişler ve diğer tarafa daha önce söylediklerini hatırlatmışlardır. Bu mümin insanlar,
sahip oldukları kural, temel ve prensiplere daha çok sarılmışlar ve Allahın kendilerine bildirdiği bu kurallara daha fazla inanmaya başlamışlardır.
Ama Karun'a aldanan basit kişilerin yeni tavrını, gördükleri büyüleyici, ürkütücü, hayret ve dehşet veren olay karşısındaki durumlarını Kur'an tesbit etmiştir. Bu basit insanlar, birbirine zıt iki tavır takınmışlar.
Daha dün ihtişamı içinde karşılarına çıkan Karuna ve mallarına aldanmışlar, onun yerinde olmayı, mallan gibi mallara sahip olmayı arzu etmiş, hazineleri ve serveti sebebiyle onu büyük şans sahibi saymışlardı. Onun için daha dün "Keşke Karun'a verilen şeylerin benzeri bize de verilse. Şüphesiz o çok şanslıdır" demişlerdi.
Ama Allahın, Karun'u yerin dibine geçirmesinden sonra bugün tavırları değişmiş ve "Kârûn gibi olmadığımız, onun sahip olduğu şeylere sahip olmadığımız için Allaha şükrediyoruz. Onun gibi olsaydık, Allah bizi de yerin dibine geçirirdi.Allah bize iyilik etti de onun gibi olmamışız" dediler.
Kur'anın onları küçümseyen ifadelerine bakınız: "Daha dün onun yerinde olmayı temenni edenler, "Vay be! demek ki rızkı Allah dilediğine bol, dilediğine az verir, Allah bize iyilik etmeseydi bizi de yerin dibine geçirirdi, demek ki kafirler kurtuluşa eremezler" demeye başladılar"
Söyledikleri "Vay be!" anlamına gelen sözcüğün anlamı konusunda bilginler ihtilaf etmişler. Ibn Kesir bu konudaki görüşleri tefsirinde şöyle aktarmaktadır:
1- Bazıları "Yazıklar sana, şunu bil" anlamında "Veyleke l'lem enne" olduğunu söylemiştir. "Veyleke" kelimesinden lam düşmüş, "l'lem" de tahfif için düşürülmüş, böylece "Veyke en" olmuş, sonra iki kelime bitişmiş ve Veykeenne" olmuş.
2- Başkaları ise, hayret için olan "Vey", bir de sanıyorum, anlamında oian "Keenne" kelimelerinin bitişmesinden meydana geldiğini söylemiştir.
3- Katade ise, "Elemtera enne" anlamında olduğunu söylemiştir."[236]
Bu üç görüşe baktığımızda son iki görüşün makbul ve âyetin anlamına, geçtiği öykü ve bağlama uygun olduğunu görürüz. O insanlar Karun'un başına gelenlerden hayret etmiş, dehşet ve infiale kapılmışlardır.
Bunları görüp etkilendikten sonra Öğüt veren müminleri tasdik etmişler. Allahın rızkı dilediğine bol, dilediğine az verdiğini şimdi anlamışlar. Şimdi Karun'un çok şanslı olmadığını kavramışlar.Malının mahvolmasının sebebi ve başına bela olduğunu şimdi görmüşler. Onun gibi olmamakla kendilerinin çok şanslı olduğunu, ona verdiği kadar vermemekle Allahın kendilerine iyilik ettiğini şimdi anlamışlar. Kârûn gibi zengin olmamanın Allahın bir lutfu ve nimeti olduğunu şimdi anlamışlar.Kafirlerin kurtuluşa eremiyeceklerini şimdi anlamışlar. Bütün bu anlamları ve gerçekleri şimdi anlamışlar. Ama geç anlamışlar.
Halbuki sabreden müminler çok önceden bunu anlamışlar. Azgın Kârûn fitnesinin başından beri bunu anlamışlar, kavramışlar, inanmışlar ve sabretmişler.
Şüpehiz tavırda, tutumda, bilgide ve kesin inanmada iki grup eşit değildir. Fitnenin başında ve sıkıntının şiddetli olduğu anda kesin ve emin olan tavır ile, görmek ve yaşamaktan sonra geç oluşan tavır elbette aynı değildir.
İki bilgi eşit değildir; Hiçbir şüphe ve endişe taşımayan, azgınlık ve zulüm ne kadar çetin olursa olsun sarsılmayan bilgi ile, ancak olay meydana geldikten ve herkesin görüp inandıktan sonra meydana gelen bilgi eşit değildir.
Karun'a aldanan ve aldanmada onlar gibi olan kişilerde sonradan oluşacak olan bu ikinci bilgi, üstünlük, fazilet , emek ve değer taşımayan bilgidir. Gözü olanlar için artık sabah olmuş, görenler için gerçek ortaya çıkmış ve onu kavramada herkes bir olmuştur. Onun için bunda kimsenin kimseye bir üstünlüğü olmaz.
Bu sonradan gelen bilgide aklın rolü nedir? Bunda kavrama, anlama ve zekanın rolü nedir? Aldanan basit kişiler bu yetenekleri işlevsiz yapmış, işin iç yüzünü olay ancak meydana geldikten sonra anlamış ve gerçeği ancak somut olarak gördükten sonra kabul etmişlerdir.
Şüphesiz burada büyüklük ve üstünlük birinci grubundur.Bunlar gerçekleri ve kuralları erken anlamışlardır. Bu Ön bilgileri de anlama, kavrama, zeka ve akıllarını kullanmaları sonucu olduğu gibi, imanlarının büyüklüğü, bakışlarının keskinliği ve görüşlerinin kuvvetinden ileri gelmektedir.
Evet, iki bilgi eşit olmaz. Başı çeken ve şampiyon olan ile, sonradan gelip çizgiyi geçen arasında büyük fark vardır.
Aldanan basit tarafın geç öğrenmesin e, açık basitliğine, akıl , yetenek ve zekasını işlevsiz kılmasına bağlı olarak ortaya çıkan diğer bir Özelliğini görüyoruz. O da tavırlarda, temennilerde ve kararlarda yaşadıkları çelişki ve tutarsızlık, ölçme ve değerlendirmedeki yanlışlıktır.
Dün, Karun'a verildiği gibi keşke bize de verilse, dediler.Bugün, Allaha şükür ki Karun'a verildiği gibi bize verilmedi, diyorlar.
Dün, Kârûn çok şanslıydı. Bugün kendileri çok şanslı oldular. Dün, lütuf ve nimetlerden kendileri yoksundu. Bugün, Allanın lütuf ve ihsanda bulunduğu kişiler onlar oldular.
Bu insanların içinde bulundukları çelişkinin sebebi acaba nedir? Bunun sebebi, dünya hayatını istemeleridir. "Dünya hayatını isteyenler dediler ".
Birinci grubun büyüklük ve zekasının sebebi nedir? Gerçeği gören, doğru yola ileten kesin bilgidir."Bilgi sahibi olanlar dediler". Öğrenmek, ders ve ibret almak isteyenler neredesiniz?[237]
Kârûn bittikten ve Öyküsü anlatıldıktan sonra, insanların duyduklarından etkilendiği ve kalplerin yapılacak değerlendirmeyi almaya açık olduğu bir anda Kur'an, öykülerinde izlediği metoda uygun olarak
Kârûn Öyküsünün sonunda şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
"O ahiret yurdunu, yeryüzünde üstünlük taslamak ve bozgunculuk yapmak istemeyen kimselere veririz. Sonuç, Allaha karşı gelmekten sakınanlarındır. Kim iyilik yaparsa, ona daha iyisi verilir. Kim de kötülük yaparsa, kötülükleri işleyenler ancak yaptıklarının karşılığını görürler"
Bu değerlendirmede birtakım anlam ve delaletleri görüyoruz. Şöyle ki;
1- Dinleyenlerin hayat, kalp ve gözlerinin ahirete yönlendirilmesi, dünyayı baştacı yapmamaya çağrılmaları, dünya hayatını en büyük hedef, en büyük istek ve en büyük arzu yapmamaya davet edilmeleri.
2- Ahiret yurdunu isteyen ve Yüce Allanın ahiret yurdunu kendilerine vereceğini söylediği kimselerin niteliklerinin belirtilmesi. Bunlar "Yer yüzünde üstünlük taslamak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenlerdir" Bu niteliklere baktığımızda Karun'un helak olmasının sebebini anlıyoruz. O, dünyayı istedi, ahireti istemedi. Yer yüzünde üstünlük tasladı ve bozgunculuk çıkardı.
3- Yer yüzünde üstünlük taslayan ve bozgunculuk çıkaran, hayatı, bozgunculuğu yaymak ve zorbalık uygulamaktan ibaret olan kişiler her iki hayatı da kaybederler. Dünya hayatında kaybeder; Çünkü Allanın düşmanlığını kazanır. Ahiret hayatında kaybeder; Çünkü varacağı yer cehennem olur. Kârûn gibi, mahvolarak dünya hayatını kaybeder. Cehennem ateşine yakıt olarak ahiret hayatını kaybeder. Kârûn, bunun en güzel örneği ve kendisinden sonra gelenler için en açık ibrettir.
4- Sağlıklı olanlar takva sahipleridir.Takva, dünyada üstün/güçlü olmanın, Allah tarafından kabul görmenin ve cennetine kavuşmanın sebebidir.
Bu dünyada güzel sonuç takva sahiplerinindir. Çünkü bu sonuca ancak onlar layık olurlar. Takvalarıyla yer yüzünü ıslah edenler onlar, gerçek değerleri ve üstün prensipleri onda yayanlar onlar, zulüm, haksızlık ve azgınlık değerlerine karşı koyanlar onlardır.
Ama bozguncu müstekbirlerin yer yüzünde güzel sonuçları olmaz. Çünkü onlar haksızlık ve azgınlığın prensiplerini yayıyor, bozgunculuk ve haksızlık tohumlarını ekiyor, yer yüzünü tahrip ediyor ve hayatı bozuyorlar. En başta kendilerini tahrip ediyor, kendilerini mahvediyorlar.
Bu, Allanın değişmez kesin yasasıdır, insanlık tarihinin hiçbir döneminde değişmez. Sonuç takva sahiplerinindir. 'Allanın yasasında hiçbir değişiklik göremezsin. Allanın yasasında hiçbir değişme bulamazsın"[238]
Bu rabbani yasayı kararlaştıran ve pekiştiren Kur'an âyetleridir. Mısır'da ezildikleri dönemde Israiloğuilarına Hz.Musa şöyle demiştir:" Allahtan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz yeryüzü Allahmdır. Kullarından dilediğine miras verir. Sonuç takva sahiplerinindir"[239] "Deki, ey milletim! Bildiğiniz gibi yapın. Ben de bildiğim gibi çalışacağım. Bu dünya hayatında sonucun kimin olacağını göreceksiniz. Zalimler asla kurtuluşa eremezler"[240]
"Onları yeryüzünde iktidara getirirsek, namazı kılarlar, zekatı verirler, iyi olanı emrederler ve kötü olanı yasaklarlar. İşlerin sonucu Allaha aittir"[241]
"And olsun ki Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryüzünde ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık. Şüphesiz bu, kulluk yapanlar için bir duyurudur"[242]
Dünyada bu böyledir. Gerçekte güzel sonucun takva sahipleri için olduğu bu dünyada durum budur. Ahirette ise, evet orada cennetin ve akıbetin ancak takva sahipleri için olduğunda hiçbir kimsenin şüphesi yoktur. Yüce Allah buyuruyor:
"Rablerine karşı gelmekten sakınanlar bölük bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da kapıları açıldığında, bekçileri onlara "Selam size, hoş geldiniz, temelli olarak buraya girin" derler. Onlar, "Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allaha hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş yapanların ecri ne güzelmiş! derler"[243]
5- Kim iyilik yaparsa, ondan daha iyisini kazanır. Kötülük yapanlar da, ancak yaptıklarının karşılığını alırlar.
Ceza ve mükafat konusunda rabbani kuralların ortaya konulması. Bu kurallar Allanın mutlak adaletine dayanır. Kim iyilik yapmışsa, Allaha karşı iyi davranmış demektir. Allah da ondan dolayı daha güzeliyîe ödüllendirir. Üstelik onun için kat kat katlar. Çünkü Allah, iyiliğe iyilikle karşılık verir.
Ama kim kötülük işlemişse, kendisi için cinayet işlemiş olur. Allah ona adaletiyle karşılık verir ve kendisine işlediği kötülüğün ve amelin karşılığını verir.[244]
Kârûn öyküsünden çıkarabileceğimiz dersleri şöyle özetleyebeliriz:
1- Vatanları farklı, milliyetleri değişik de olsa tağutlar, azgınlık nitelemesinde birleşmektedirler. Onun için Kur'anı Kerim, Israiloğullarından olan Karun'u, Firavun'la beraber anmaktadır.
2- Tağutlann tağutluk sebeplen değişiktir. Kiminin tağutluğu iktidar sebebiyle, kiminin mal sebebiyle, kiminin tağutun emrinde çalışması sebebiyle olmaktadır. Hepsinin ortak sonucu, yaptıklarının tağutluk olmasıdır.
3- Allah, Kurun'u mallarının çokluğu ve hazinelerinin büyüklüğü ile sınadı. Mal ve hazinelerinin çokluğu sınavı kaybetmesinin ve mahvolmasının sebebi oldu.
4- Kârûn'un hazinelerinin anahtarlarından maksat, hazinelerin anahtarları veya hazinelerdeki mallarıdır.
5- Kârûn ve geçtiği sınav konusunda tsrailoğulları iki gruba ayrılmışlardır; Her millet aynı şekilde bu konuda iki gruba ayrılmaktadır.
6- Çok kişi Karun'un yolundan gitmekte ve Allanın kendilerine verdiği mala aldanarak bu Karun'lara
aldanmaktadır.
7- Kârûn'a yaptıkları gibi, azgınlaşan ve tağutlaşan kişilere öğüt verecek ve uyaracak iyi ve sabırlı müminlerin bulunması gerekir.
8- AIlahın verdiği nimetlere sevinmeleri kendilerini kibirlenmeye ve üstünlük taslamaya, şımarıklığa ve gururlanmaya, zulüm ve bozgunculuğa götüren kişileri Allanın sevmemesi, Kur'anın genel bir kuralıdır.
9- Islama göre sevinme iki türlüdür.Biri mubah, hatta istenen ve teşvik edilen sevinme. Bu da müminlerin Allahın verdiği nimetlere sevinmeleri, ondan hoşnut olmaları ve kendisine şükretmeleridir.
Bir de yasaklanan sevinme. Bu da kibir ve gururlanmaya, şımarıklık, inkar ve azgınlığın ifadesi olan sevinmedir.
10- Gerçek sevinme, ancak kalıcı ve sürekli olan şeylerden duyulan sevgidir. Sürekli olan Allahın lütfü, rahmeti, nimet ve cennetidir. Dünyanın, süs ve malı gibi geçici şeylere sevinmek ise, gaflet ve basitliğin delilidir.
11- lslam, Allahın nimetlerinin nasıl kullanılacağını Öğretmek için genel kurallar koymaktadır. Şöyleki;
a- Ahiret hayatını kazanmaya çalışmak,
b- Nimetlerin bir kısmını, dünya hayatında mubah zevkleri tatmin için kullanmak,
c- Nimetleri AUahın gösterdiği ve öğrettiği şekilde insanlara iyilikte kullanmak,
d- Bozguncular, Allahın gazabına uğramakta ve sevgisinden yoksun olmaktadırlar.Onun için zarar etmekte ve mahvolmaktadırlar.
12- Mümin, Allahın verdiği nimetlerin tümünü ahiret yurdunu kazanacak şekilde kullanır ve onunla cenneti kazanmaya çalışır.
13- İslam, dünya hayatında mubah şekilde nimetlerden yararlanmayı teşvik eder, bunu haram sayanları kınar ve bu mubah yararlanmayı kişinin sevap kazandığı bir kullanım sayar.
14- Müsİüman, mala ne düşmanlık yapar ne de ona kötü gözle bakar. Aksine, ona şeriatın belirlediği ölçüler içinde bakar, bu Ölçüler içinde alır ve bu ölçüler içinde ondan yararlanır.
15- AIlahın insana verdiği mal ve nimetlerden dolayı O'na şükretmek ve kullarına iyilikte bulunmak gerekir. İyiliğin karşılığı iyilik değil midir?
16- AÜahın verdiği nimetleri bozgunculuk ve fesat için kullanan kişi ne kadar ahmak ve ne kadar yanlış yoldadır! Bununla kendini mahveder ve verilen nimetlerin yok olmasına sebep olur. Çünkü Allah bozgunculuk çıkaranları sevmez.
17- Sahip olduğu nimetlerin Allahtan olduğunu unutan veya kendisinin kazandığını sanan yahut becerikli ve layık olduğu için kendisine verildiğini düşünen kişi aldanmıştır. Karun'un söylediği gibi "Sahip olduğum bilgi sebebiyle bunlar bana verilmiştir" demiş olur.
18- Aliahın insana değer vermesi, hiçbir zaman mal, makam, güzellik, soy, cins ve mevki sebebiyle olmamıştır. Bilakis, Allahın insana değer vermesi ancak iman, dinin Öğretilerine uyma, salih amel, insanlara yararlı olma ve iyilik yapma sebebiyledir.
19- Azgın ve bozguncu tağutlar başkaların gönlünü kırmaya, karamsarlık ve ümitsizlik dünyasında yaşatmaya Özellikle gayret ederler. Onlara karşı böbürlenir, büyüklük taslar, tehditler savurur, bütün şatafat ve ihtişamiarıyla karşılarına çıkar, her türlü ahlaksızlık, bozgunculuk ve kötülüklerini sergileyerek insanları ürkütmeye çalışırlar.
20- Dünya hayatını istemek ve süsünü çoğaltmaya çalışmak,bakış açısı, değerlendirme, karşılaştırma ve karar verme bakımından kişiyi çok çirkin yanlışlara düşürdüğü gibi, ahlaksız ve zalim kişilerin karşısında yenilgiye uğraması, köleler gibi onlara uyması ve sofraiarındaki kırıntılardan yararlanmak için köpekler gibi kuyruk sallamasının da sebebi olur.
21- Çok kişi, büyük şans sahibi kişilerin çok mal, mülk, eşya ve ihtişama sahip kişiler olduğunu sanır ve onlar gibi olmayı arzu eder.
22- Çok şanslı kişi, iman ve Allatan güven, hoşnutluk ve huzur nimetine sahip olan, böylece kurtuluşa ve cennete eren kişidir.
23- Dünya hayatını istemek pişmanlık, zelil olma ve alçalmanın sebebi ise, ilim kazanmak ve onunla yaşamak sıkıntıları aşma, sınavda sebat etme ve büyük zafere ulaşmanın sebebidir.
24- Bakışları Allahın vereceği mükafata yöneltmek ve gönülleri ona bağlamak gerekir. Çünkü inanan ve salih amel işleyenler çin o daha iyidir. Dünya hayatını isteyen ile Allahın kalıcı mükafatını isteyen arasında dağlardan daha büyük fark fardır!
25- Güzel ve büyük sabır, fitnelere karşı direnmek, aldatıcıların baskısı karşısında sapmamak, şımarıklık ve azgınlık zorbalığı karşısında tutunmak için tükenmeyen kaynak ve bitmeyen azıktır.Bunu da ancak sabredenler başarır.
26- Kârûn'un ihtişamı içinde halkının karşısına çıkması ve o ihtişamla onları baştan çıkarmaya çalışması, halkının azaba uğramasının, malı ile beraber kendisinin de yerin dibine geçmesinin direkt sebebidir.Ahlaksız şımarık zenginler de böyledir. Davranışları ve uygulamalarıyla Allahm azabını halklarının başına çekmekte ve hepsini yerin dibine geçirmesi için ona davetiye çıkarmaktadırlar.
27- Kârûn, halkı için bir fitne olmuştur. Halkından kimi bu fitne ile baştan çıkmış, kimi de sabır ve sebat ederek zaferle çıkmıştır.Sınav tamamlanınca, Kârûn da rolünü tamamlamış ve Allahın lanetine uğramış, azabına çarpmış olarak dünyadan gitme zamanı gelmiş ve gitmiştir.
28- Insanın sahip olduğu dünyalık ne varsa; mal mülk, makam, mevki, saltanat ve iktidarın hiçbiri azap gelip çattığında ve Allahın cezasına uğradığında ona hiçbir yarar sağlamaz. Dünya hayatına bel bağlayanlar, ona meyledenler, ona güvenenler, ümit ve emellerini ona bağlayanlar ne kadar zarardadırlar!
29- Allah, Karun'u yerin dibine geçirince, ona aldananların gözlerinden perde kalkmış, tavırları ve dilekleri değişmiştir. Daha dün onun yerinde olmak isteyenler bugün onun gibi olmadıkları için Allaha şükrediyorlar. O insanların ve benzerlerinin çelişki, yanılgı ve tutarsızlık içine düşmelerinin sebebi, sadece dünya hayatını istemeleri ve onu tercih etmeleridir.
30- Müminlerin zeka ve düşünme ürünü olan temel ve sabit gerçekleri bilmesi île ahmak ve aldanmış kişilerin sonradan gelen bilmeleri arasında çok fark vardır.
31- Allah, ahiret yurdunu, yeryüzünde büyüklenme ve bozgunculuk istemeyen salih ve temiz kişilere verir.
32- Dünyada da, ahirette de mutyu son, ancak takva sahiplerinindir. Kötü tuzak ancak sahibini mahveder.
33- Allah, müminlere lütuf ve insanıyla muamele ederek mükafatlarını artırır.Kötülük işleyenlere de adaletiyle muamele ederek işledikleri kötülüklerin sonucuyla yüzleştirir ve cezasına çarptırır.Yüce Allahın değişmez yasası budur.[245]
"Musa, milletine: "Ey milletim! Allahın size olan nimetini anın; İçinizden peygamberler çıkarmış ve sizi hükümdarlar yapmıştı. Başka milletlerden kimseye vermediğini size vermişti.
Ey milletim: Allahın size yazdığı kutsal yere girin, ardınıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak dönersiniz" demişti.
Ey Musa! Orada zorba bir millet vardır, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz, eğer çıkarlarsa biz de gireriz, demişlerdi.
Korkanlar arasında bulunan, Allanın nimete erdirdiği iki adam: Üzerlerine kapıdan girin, oradan girerseniz şüphesiz yenersinîz, eğer inanıyorsanız Allaha güvenin,
demişlerdi.
Ey Musa: Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz, sen ve rabbin gidin savaşın, şüphesiz biz burada oturacağız, demişlerdi.
Musa: Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum, artık bizimle yoldan çıkmış bu milletin arasını ayır, dedi.
Allah: Orası onlara kırk yıl haram kılındı, yer yüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış millet İçin tasalanma, dedi."[246]
Yüce Allah, Israiloğullarmı Firavun'dan kurtardı. Hz.Musa liderliğinde Sina yarımadasına çıkardı ve burada onlara büyük bir nimet verdi.Onlara taştan oniki pınar çıkardı, bulutla gölgelendirdi, yiyecek olarak da onlara kudret helvası ve bıldırcın eti verdi.
Hz.Musa onlardan kutsal yer olan Filistin'e girmelerini istedi, orada yerleşen düşmanlarına karşı Allahın kendilerine zafer vereceğini ve görevlerinin Allah yolunda savaşmak olduğunu söyledi.
Fakat korkaklık ve zilletle yoğrulmuş yahudiler, cesaret ve yiğitlik yolunu bilmediklerinden Hz.Musa'nın emrini yerine getirmediler.Orada zorba bir milletin bulunduğunu, onlara karşı koyamıyacaklarını ve onlar oradan çıkmadıkça oraya girmeyeceklerini söylediler.
Aralarından Allahın cesaret ve kuvvet verdiği iki adam çıktı ve Israiloğullarınm korkak tavırlarını yadırgadılar. Onlara savaş ve zafer yolunu gösterdiler. Kapıdan girin ve onlara Önce siz saldırın - zafer önce savaşa başlayan ve saldıranındır- böyle yaparsanız onları yenersiniz, zaten Allah size zafer vereceğini söylemiş. O halde Ona tevekkül edin ve zaferi ondan isteyin, dediler.
Yahudiler, iki adamın kendilerini susturduğunu ve bütün gerekçelerini boşa çıkardığını görünce, küstahlık ederek Musa'ya başkaldırdılar ve şöyle dediler: "Onlar orada olduğu sürece asla oraya girmeyeceğiz, git, sen ve
rabbin savaşın, biz burada oturacağız"
Hz.Musa, Yüce Allaha yönelerek şöyle dedi: Allahım! Kendim ve kardeşimden başkasına sözüm geçmiyor. Bizimle bu sapık milletin yolunu ayır.
Yüce Allah, o korkak yahudi neslini cesaret ve cihad onurundan, zafer zevkinden ve kutsal yere girme erdeminden yoksun bırakarak cezalandırdı. Kırk yıl Sina çölünde dolaşmalarını kararlaştırdı. Bu da o korkak, küstah ve ödlek neslin ölmesi, yerine çöl atmosferinde üstünlük, onur ve cesaret ruhuyla büyüyen, kafirlerle savaşan ve Allanın vereceği zaferi hak eden yeni bir neslin yetişmesi için yeterli bir süredir.
Yüce Allah Hz.Musa'ya, Kutsal toprak onlara kırk sene haramdır, kırk yıl yer yüzünde serserice dolaşacaklardır, yoldan sapmış millet için hiç üzülme, dedi.[247]
Kimi tefsirciler ve haber nakledenler öykünün ayrıntılarını doldurmak için israiliyyattan bazı sözler ve rivayetler nakletmişlerdir. Bu haberlerin bir kısmı masal, mitoloji ve uydurmadır.
Bunlardan biri, Hz.Musa'nın girmelerini emrettiği şehrin Filistin'in ortasında bulunan Eriha olduğunun söylenmesidir.
Biri de, yahudilerin zorba bir millet olarak andıkları milletin miktarının belirlenmesidir. Bu rivayetlerde şöyle anlatırlar:
Hz.Musa, zorba milletin durumunu tesbit etmek için Israiloğullarından oniki kişi göndermiş, bunlar şehrin banliyölerine kadar gitmiş, zorba milletten gelen bir adam görmüşler, ondan korkmuşlar, ekin ve otlar arasında gizlenmişler, kocaman adam tarlaya gelmiş ve oniki yahudiyi cüceler gibi görmüş, alıp takkesine ve ceplerine doldurmuş ve kralın sarayına kadar götürmüş, yanındaki yahudileri kral ve adamlarının önüne saçmış, onlar da yahudilerin küçüklüklerine şaşmışlar, kral bunların kim olduğunu sormuş ve insan olabileceklerine inanamamış, yahudilerden olduklarını öğrenince ikramda bulunmuş ve tanesi bir adamı doyuran üzüm salkımından her birine bir parça vermiş!
Bu zorba milletin arasında mitolojik ve tuhaf bir kişi olan Avc Ibn Anak varmış, yalancı masalcılar Avc Ibn Anak'ın Hz.Nuh kavminden kafirlerle beraber olduğunu ve yüksek dağların zirvelerine kadar çıkan büyük tufanda boğulmaktan kurtulduğunu, büyük tufanın Avc'ın topuklanna bile varmadığını, tufanın ortasında emniyet ve selametle dolaştığını, acıktığı zaman elini denizin dibine kadar uzatıp oradan balık aldığını, sonra elini yukarıya kaldırarak tuttuğu balıkları güneşin sıcaklığında pişirdiğini anlatırlar!
Yalancı israiliyyat masalcıları Avc Ibn Anak'ın Israiloğulları zamanına kadar yaşadığını, zorba milletin bulunduğu Eriha şehrinde yaşadığını ve onlarla beraber Hz.MUsa'ya karşı savaştığını da anlatırlar.
Avc'ın üçbin üçyüz otuz üç arşın ve yirmi santim uzunluğunda olduğunu da söylerlerler. Musa'yı Öldürmek için Avc'ın orduya saldırdığında Hz.Musa'nın ve ordusunun başına indirmek için büyük bir kayayı yerinden söktüğünü, bir kuşun gelerek o kocaman kayayı gagaladığını, böylece kayanın tasmaya dönüşerek Avc'ın boynuna geçtiğini, Hz.Musa'nın ona saldırmak istediğini, ancak on arşın aşağıya atladığını,' on arşın boyundaki Musa'nın elinde tuttuğu on arşm uzunluğundaki sopa ile Avc'ın topuğuna ulaşarak onu vurup öldürdüğünü de anlatırlar.Bu şekilde tufanın öldürmeye güç yetiremediği Avc İbn Anak'ı güya Israiloğullan öldürmüş olmaktadır.
Bu zorbaların büyüklüğünü anlatırken de, her birinin ayakkabısının gölgesinde Israiloğullarmdan yetmiş kişinin gölgelendiğini ve göz çukurunda yavrularıyla beraber bir sırtlanın oturduğunu söylerler."[248]
Bu israiliyyat ve mitoloji haberlerle ilgili ibn Kesir'in söyledikleri ne kadar yerindedir! Şöyle diyor:
"Birçok tefsirci bu konularda asılsız ve uydurma bir sürü isriliyyat anlatmıştır. Bunları ne akıl, ne nakil kabul eder. Güya sözkonusu zorba millet, çok büyük ve korkunç şekillere sahipmiş!'1
Bu israiliyyattan bazılarını belirttikten sonra şöyle devam etmektedir: "Bunlar Nevf el-Bekkâli'den rivayet edilmektedir. İbn Cerir onları İbn Abbas'tan nakletmektedir. Ondan rivayet edildiği şüphelidir.
Ne olursa olsun, bütün bunlar israiliyyattır ve israiloğullarmın cahilleri tarafından uydurulmuştur. Onlarda yalan haberler çoktur. Doğru ve yalan olanı da birbirinden ayırmazlar. Bu söylenenler doğru olsaydı, israiloğulları onlarla savaşmamakta mazur olurdu. Halbuki onlarla savaşmadıkları için Allah israil oğullarını kınamış, onlara karşı cihad etmedikleri ve peygamberin emrini tutmadıkları için çölde yaşatarak cezalandırmıştır."[249]
Hz.Musa,Israiloğullarına Ailahın verdiği birtakım nimetleri hatırlatarak şöyle demektedir: "Ey millmetim! Ailahın size olan nimetini anın. Aranızdan peygamberler çıkarmış ve hükümdarlar yapmıştı.Ve başka bir millete vermediğini size vermişti"
âyete baktığımızda Yüce Allahın Israiloğullarına yaptığı nimetlerden şunları belirttiğini görüyoruz:
1- Aranızdan peygamberler çıkarmıştır: Aralarından peygamberlerin çıkması, Ailahın onlara yaptığı iyiliklerden biridir.Çünkü onları iyiliğe yönlendiriyor, hak ve adaletle yönetiyor ve mutlu olmaları için çalışıyorlar.
b- Sizi hükümdarlar yapmıştır: Bütün fertlerin hükümdar olmaları mümkün olmadığı için hepsinin hükümdar olduklarını göstermez.Çünkü millet bireylerinin tümü hükümdar olamaz. Yoksa, kim halk, kim hükümdar olacaktır? Sizi hükümdarlar yapmıştır, sözünün anlamı, uygun şartlar bulunduğu taktirde hükümdarlık yapma ehliyetine sahip kılmıştır, demektir.
Rağıb Isfahanı şöyle demektedir: "Hükümdarlık iki türlüdür; Biri, iktidar ve egemenliktir. "Hükümdarlar bir kasabaya girdikleri vakit bozarlar"[250] âyetindeki anlamı budur. Diğeri de, iktidar olsun olmasın, bu güce sahip olmaktır. "Sizden peygamberler çıkarmış ve sizi hükümdarlar yapmıştır" âyetindeki anlamı budur. Peygamberliğin özel, hükümdarlığın ise genel olduğunu belirtmiştir. Onun için buradaki hükümdarlığın anlamı; yönetime aday olmaya ehil kılan güçtür. Yoksa, hepsinin yönetici olması demek değildir. Çünkü böyle bir şey doğru değildir. Zaten başkanların çokluğu iyi değildir, denilmiştir"[251]
c- Başka bir millete vermediğini size vermiştir: Yüce Allah, Hz.Musa zamanında başka bir millete vermediğini onlara vermiştir .Onlara güç ve zafer vermiştir. Firavun ve askerlerinden kurtarmış ve kafir düşmanlarını yok etmiştir.
Bu nimet, yahudilerin iddia ettiği ve başkalarını buna inandırmaya çalıştığı gibi, her yerde ve her zaman yahudilere verilen bir nimet olmayıp belirli bir zaman ve belirli bir nesille sınırlı bir nimettir. Yahudiler, Allahın başka bir millete vermediğini bize vermiştir,bu da sadece kitabımız olan tevrat'ta değil, Kur'an'da da belirtilmektedir, Yahudi olmamızdan dolayı Allahın bu vergisi bizim için kıyamete kadar sürecektir, derler.
İsrail'in bu propagandalarına kimi insanlar aldana bilirler. Halbuki "Başka bir millete vermediğini size vermiştir" sözünün anlamı, "Sizi başka milletlerden üstün yaptım" sözünün anlamına yakındır. Sözü edilen milletler, Firavun ve askerleri gibi, kutsal toprakta oturan kafirler gibi, kafir milletlerdir.
Yüce Allah, Israiloğullarını, soyları ve ırkları sebebiyle değil, iman ve inançları sebebiyle o milletlerden üstün yapmıştır.Kafir milletler arasında inananlar onlardı. Allahın müminleri kafirlerden üstün yapması ve başka bir millete vermediğini onlara vermesi doğaldır.
Ama o dönem geçtikten sonra Allah, yahudilerin bu üstünlüğünü kaldırmıştır. Bu da yahudiler küfrettikten, azgınlık ve bozgunculuk yaptıktan sonra olmuştur. Allah, Muhammed'i peygamber olarak göndermiş ve islamı milletlerin dini yapmıştır. Müslümanlar da insanlar için çıkarılmış en iyi ümmet olmuşlardır.[252]
Kutsal yerden maksat, Filistin'dir. Yüce Allahın " Kulunu Mescidi Haram'dan, etrafını kutsal yaptığımız Mescidi Aksa'ya geceleyin götüren Allah her türlü eksiklikten uzaktır"[253] diyerek belirttiği yerdir.Bu yer için Yüce Allah, Hz.İbrahim öyküsünde de "Onu ve Lut'u alemler için kutsal kıldığımız yere götürüp kurtardık"[254] demektedir.
Hz.Musa, milletine seslenerek şöyle demiştir: " Ey milletim! Allahın size yazdığı kutsal yere giriniz ve gerisin geri dönmeyiniz, aksi halde kaybetmiş olursunuz" Daha önce "Başka bir millete vermediğini size verdi" sözü ile ilgili olarak söylediklerimizi Allahın onlar için yazdığı kutsal yer için de söylüyoruz.
Yahudiler, Kutsal yer olan Filistin'deki haklarının kıyamet gününe kadar kalıcı olduğunu ve haklarını istedikleri zaman Allahın kendilerine yazdığı bir hakkı istediklerini, o yere döndükleri zaman da Allahın kendilerine verdiği yere dönmüş olacaklarını ve bu çağda Filistin toprağına dönüp orayı işgal etmelerinin, halkını oradan sürmelerinin ve İsrail devletini orada kurmalarının haksızlık, saldın ve yasadışı olmayıp Aüahın kendilerine verdiği sözü gerçekleştirmek olarak gördüklerini söylüyolar.
Dünya halklarını bu yaygaralarla inandırmaya, bu âyetleri delil olarak göstermeye çalışıyor ve bunu Kur'anm söylediğini, kendilerine tanınan topraklara geri döndükleri için başta Araplar olmak üzere bütün rnüslümanların karşı çıkmaya haklarının olmadığını söylüyorlar.Kimi insanlar da yahudilerin bu propagandasına kanmakta, bu aldatma ve demagojilerine inanmaktadır.
Filistin, kutsal bir yerdir. Evet, bu doğrudur. Yüce Aîlahın onu geçmişte Israiioğullarına yazdığı da doğrudur. Ama Yüce Allahın bu toprağı kendilerine verdiği İsrailoğullan kimlerdir? Bu yazma kalıcı ve sürekli midir? Bu yer kıyamete kadar her yahudi için midir?
Yüce Allahın kutsal yeri kendilerine yazdığı kimseler Hz.Musa'ya iman eden, onunla beraber Mısır'dan çıkan, Hz.Musa'dan sonra gelip Hz.Davud ve Hz.Süleyman gibi peygamberlere inanan ve tabi olan Israiloğuilandır,
Yüce Allah, tsrailoğullarından bu kutsal yeri yazmışsa, soy, cins ve renkleri için değil, din ve imanları için yazmıştır.
O gün israiloğullan Mısır ile Filistin arasında kafir toplulukların ortasında mümin bir topluluktuiar.Yüce Allahın müminleri kafirlere tercih ettiği bilinmektedir. Onun için Yüce Allah bu kutsal yeri îsrailoğullarından müminlere vermiş ve imanları sebebiyle onlara yazmıştır.
Ama ondan sonra yahudiler değiştiler. Allahın Rasulünü yalanladılar. Getirdiği hak dini kabul etmediler. Zalim ve azgın kafirler oldular. Böylece kutsal topraktaki haklarını yitirdiler. Nitekim yüce Allah o yeri kendilerinden almış ve salih mümin kullarına vermiştir.Bu da Yüce Allahın yeri salih kullarına vermesi konusundaki değişmez yasası gereğidir. Bu yasayı kararlaştıran ve bu gerçeği açıklayan apaçık âyetlerdir. Mesela Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İbrahim'i rabbi birtakım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, "Seni insanlara Önder yapacağım" demişti.O, soyumdan da, deyince, "Bu sözüm zalimler için geçerli değildir" buyurmuştu"[255]
"And olsun ki Tevrat'tan sonra Zebur'da da "yer yüzünde ancak iyi kularımın mirasçı olduğunu yazmıştık"[256]
"Rabbin, kiyamet gününe kadar onları kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz, rabbin cezayı çabuk verir. Elbette o bağışlar ve merhamet eder.Bîz onları yer yüzünde iyiler ve aşağılıklar olarak bölük bölük ayırdık. İyiliğe dönerler diye güzellikler ve kötülüklerle sınadık"[257]
Yüce Allah, müminleri kafirlere tercih etme yasasına uygun olarak, kutsal yeri Eski îsrailoğullarından mümin olanlara vermiştir.Bu yasasının gereği olarak da onların torunları olan kafir yahudilerden kutsal yeri almış ve mümin başka kullarına vermiştir.[258]
Hz.Musa, İsrailoğullarmın kutsal yere girmelerim ve düşmanlarına karşı galip geleceklerinin kesin olduğunu söylediği zaman, Israiloğulları savaşmaktan korktular ve kutsal yere girmeyi red ettiler.
Kutsal yere giremiyeceklerini ve orada bulunan zorba milletle savaşacak güçte olmadıklarını belirterek " Ey Musa! Orada zorba bir millet vardır" dediler.
Kimi tefsirciler bu zorba milletin şeklini tasvir ederken tamamen mitolojik ve tuhaf hayallere dalmış, böylece makul alandan çokça uzaklaşmışlardır. Çünkü, sözkonusu milletle ilgili israiliyyat haberlere değinirken bir kısmını belirttiğimiz kocaman ve acaip şekiller canlandırmışlardır.
Bu hurafecilerin doğru yoldan saparak makul araştırma metodundan .ayrıldıkları ve Kur'anın bildirdiklerinin dışına çıkarak batıl mitolojik masallara daldıklarını görüyoruz. Keşke Kur'anın söyledikleri çerçevesinde kalarak kendilerini ve başkalarını bu gibi masallarla meşgul etmeselerdi!
"Zorba millet" sözü, zorbalığın vücudun iriliği ve şeklin büyüklüğü ile olmasını gerektirmez.Çünkü cüce yapılı, küçük hacimli ve sıska vücutlu bir kişinin de bir diktatör, bir zorba ve bir azgın olabildiğini görüyoruz. Kaldıki bir insanın vücudu çok iri ve şekli büyük olmasına rağmen güçsüz ve aciz de olabilir.
Kutsal yerde bulunan insanların boyu uzun veya kısa olabildiği gibi, iri yapılı ve şişman yahut zayıf ve sıska da olabilirlerler. Önemli olan, bu insanların zorba olmalarıdır. Sonra, zorba olmaları, yahudilerin onlara bakışı ve kuvvetlerini algılamalarına göredir.Bu değerlendirmede yahudilerin doğru olup olmadıklarını kim bilebilir? Zorba dedikleri insanların gerçek şeklinin bu olduğunu kim söyleyebilir?
Yahudiler tasvirlerinde abartmış olamazlar mı? Onlarla savaşmamakta mazur görünmek için vücut yapılarını iri göstermiş olamazlar mı? "Orada zorba bir millet vardır" cümlesini korkaklıkları ve ödleklikleri sebebiyle söylemiş olamazlar mı? Bu korku onların gözünde düşmanı iri yapılı ve olduğundan başka göstermiş olamaz mı? Çünkü korkak ve zayıf kişinin hayali, çok korkması ve ürkmesi için gözünde eşyayı büyük gösterir. Korkarak kaçan kişiyi şair Mutenebbi şu beytinde ne güzel tasvir etmiştir!
"Yer onlara öyle dar geldiki, kaçanlar var olmayan bir şeyi bile adam sanırlardı ".[259]
Şöyle dediler: " Ey Musa! Orada zorba bir millet vardır. Onlar çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz.Oradan çıkarlarsa, biz gireriz".
Yahudilerin korkaklığı onların gözünde düşmanın şeklini büyütmüştür. Onlarla savaşmaktan alıkoyan da kendi korkaklıklarıdır. Aynı şekilde, kutsal yere girmelerini engelleyen de korkaklıklarıdır. Bu korkaklıkları sebebiyle savaş olmadan zorba milletin kutsal yerden çıkabileceklerini hayal etmişlerdir. Onun için oturup zorba milletin kutsal yerden çıkmalarını, onlar çıktıktan sonra oraya girmelerini beklemişlerdir. "Oradan çıkmadıkça biz girmeyeceğiz, oradan çıkarlarsa, biz gireriz" demişlerdir.
Asla girmeyeceğiz! Bir işin gelecekte hiç olmayacağını belirten bir ifade! Kendimiz oraya hiç girmeyeceğiz.Zorba milletle savaşmayacağız ve çıkarmak için çarpışmayacağız. Onlar çıkmadıkça, biz oraya girmeyeceğiz. Yani çıkmalarını bekleyeceğiz.Onlar çıkarsa, biz oraya gireceğiz.
Cümlede tekrar tekrar kullanılan muzari kipi dikkatimizi çekmektedir. Fiilin kipi geçişli olup Öznesi vav zamiridir. Bu zamir zorba millet isminin yerini tutmaktadır.
Fiilin geçişli olmasının bir espirisi şudur: Zorba milletin kendisinin kutsal yerden çıkması, hiçbir kimsenin baskısı ve zorlaması olmadan kendi iradesiyle isteyerek oradan ayrılmasıdır.Çıkmaları için hiçbir kimsenin onları zorlamamasıdır.
Korkak yahudilerin güç ve zafere bakışı budur. Allah onlara kutsal yeri vadetmiş, ama onlar savaşmadan ve çarpışmadan o yere sahip olmak istemişler.Yerlerini almaları için sahiplerinin oradan çıkmalarını beklemişler.
Korkak ve ödlek her tenbelin bakışı budur.Halbuki milletlere karşı bu şekilde savaşılmaz ve topraklar bu şekilde kurtarılmaz. Galip ve muzaffer hiçbir milletin kendi isteğiyle zaferden ve galibiyetten vazgeçtiği ve işgal ettiği topraktan kendi isteğiyle çekildiği görülmemiştir.
Yahudiler, savaşmadan toprak sahibi olmak istiyorlar ve oraya girmek için sahiplerinin oradan çıkmalarını
bekliyorlar.
Ne yazıktır ki yahudilerin zillet ve korkaklıklarını sergileyen bu anlayış, günümüzde başta Araplar olmak üzere genelde müslümanların anlayışı olmuştur. Yahudiler Filistin'i ve müslümanların başka topraklarını işgal etmiş, Araplar ve çoğu müslümanlar ise zayıflamış ve yahudilerle savaşarak kutsal topraklan onlardan kurtarmaktan korkmuşlardır. Korkaklık ve zayıflıkları onlara ancak hayalperest, kuruntu ve rüya görenlerin inanacakları bir anlayış aşılamıştır. Bunlar, yahudilerin bugüne kadar işgal ettikleri topraklardan kendi istek ve iradeleriyle çıkma lütfunu göstereceklerini ve mazlum Araplara bu toprakları bırakacaklarını hayal etmektedirler.
Bu zayıf Araplar "Onlar çıkmadıkça biz o yere girmeyeceğiz, oradan çıkarlarsa, gireriz" demek istiyorlar.[260]
Korkak Israiloğulları kutsal yere girmeyi red edip sahiplerinin kendi istekleriyle oradan çıkmalarını bekleyince, aralarından iki erkek kalkarak onlarla nasıl savaşacaklarını ve nasıl galip geleceklerini öğretmeğe başladı.
"Korkanlardan Allahın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle dedi: Kapıdan onların üzerine yürüyün. Kapıdan girerseniz, şüphesiz galip gelirsiniz. Mümin iseniz, sadece Allaha tevekkül ediniz"
Kutsal yere girmekten korkanların arasından Allahın cesaret ve sebat nimetini verdiği iki erkek korkuyu yenmiş, zayıflık ve korkaklığı üzerinden atmıştır.
İçinden cesaret ve kuvvet sahibi ancak iki erkeğin çıktığı bu zelil ve korkak topluluğa insan şaşıyor! Kim bu topluluk? Yüce Allanın Firavun'dan kurtardığı ve kutsal yerin kapılarına kadar getirdiği, buna rağmen korku ve ürkekliğin ruhlarını sardığı, kalplerini işgal ecierek esir aldığı Israiloğulları topluluğu!
Erkek iki adam! Bu konumda onların erkek adam olarak nitelenmelerinin açık bir Önemi vardır. Bunlar, erkekliği bitmiş ve yiğitliği tükenmiş bir topluluğun içinden çıkan iki erkek adam! Dişiliğin zıddı erkeklik ile cesaret, kuvvet ve izzet anlamındaki erkeklik arasında fark vardır. Her erkek adamdır, ama her adam erkek değildir. "Müminlerden verdikleri sözü tutan erkek adamlar vardır"[261] buyuran Yüce Allah bu gerçeği ne güzel belirtmektedir!
Bu iki erkek adam, korkak ve ürkek topluluğa ne dedi?
Kapıdan onların üzerine yürüyün, dediler. Bu doğru söze iyice baktığımız zaman cihad, yani savaş ve zafer konusunda Önemli işaretler ve öğretiler içerdiğini görürü2.Şöyleki;
a-Bu söz, savaşta önemli bir taktik olan taarruz savaşına işaret etmektedir. Askeri uzmanlar bunun zafere götüren bir yol olduğunu söylüyorlar.Kim savaşı kazanmak istiyorsa taarruzla başlaması ve düşmanına bulunduğu yerde saldırması gerektiğini belirtiyorlar.Kapıdan onların üzerine yürüyün!
Kur'anı Kerim'in cihad ve taarruzla ilgili bu tesbitini şu âyetler de pekiştirmektedir:
"Ey müminler! Yakınınızda bulunan kafirlerle savaşın.
Onlar sizde bir güç görsünler"[262]
"Düşman milleti kovalamakta gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz, onların Allahtan beklemedikleri şeyleri bekliyorsunuz"[263]
Hz.Peygamberin cihad taktiği Kur'anın öğrettiği "Kapıdan üzerlerine yürüyün" taktiği olmuştur.Genellikle l^endisi düşmana taarruz eder, bulundukları yerde üzerlerine yürür ve ansızın saldırırdı.Özellikle Medine ve civarında yahudilerle yaptığı savaşları bu şekilde olmuştur. Kaynuka, Nadr, Hayber ve Kureyza yahudileriyle savaştığında bu taktiği uygulamıştır. Mekke'nin fethinde, Hevazin'le savaştığında, Tebuk'e sefer düzenlediğinde, Mute'ye asker gönderdiğinde ve Üsame ordusunu hazırladığında izlediği yol budur.
Ashab, Kur'anın bu işaretini kavramış ve rasulullahtan bu dersi öğrenmişlerdir. Savaşlarında Kur'anın işaret ettiği bu taktiği uygulamışlardır. Hz.Ali şöyle demiştir : "Yurdunda saldırıya uğrayan her millet mutlaka yenilmiştir".
Çağımızda yahudiler bu savaş taktiğini kavramış ve Araplara "kapıdan üzerlerine yürüyün" ilkesini uygulamış lardır. Araplara ansızın saldırmış, savaşa onlar başlamış ve Araplara ilk darbeyi vurmuşlardır. Araplar ise onların saldırılarını zayıf, güçsüz ve yetersiz bir savunma ile karşı lamı şiardır. Onun için yahudiler savaşları kazanmış ve Araplar kaybetmişlerdir. Zira saldıran güçlü konumunda iken, savunan zayıf konumda olmaktadır.
Araplar "Kapıdan üzerlerine yürüyün" taktiğini bir defasında uygulamayı düşündükleri, yahudilere ilk darbeyi vurdukları zaman onları ansızın yakalamış, şaşkına çevirmiş ve savaşın başında yenmişlerdir. O savaştan önce ve savaş esnasında oynanan oyunlar, dönen dolaplar, gizli ittifaklar, yapılan hainlikler ve emperyalist süper güçlerin desteği olmasaydı topraklar ve insanlar işgalden kurtulmuş olacaktı.
Bu, Ekim 1973 Arap- israil savaşında oldu. Arap askerleri Süveyş Kanalı boyunca yahudilerin yaptıkları ve uzmanların aşılmaz dedikleri Barlev şeddini aşarak Sina çölünün içlerine kadar İlerlediler.[264]
Güçlü iki erkek adamın teşvikiyle korkak ve ürkek yahudi topluluğu ne yaptı? Verdikleri öğütten yahudiler ne kadar etkilendiler? Taarruz taktiklerine karşı tavırları ne oldu?
"Ey Musa! onlar orada bulundukça, hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Git, sen ve rabbin savaşın.Biz burada oturacağız, dediler".
Hz.Musa'nın kendilerinden ümit kesmesini, teşvik etmeyi bırakmasını, savaşa teşvik edeceğim diye kendini yormamasını istediler. "Orada bulundukça, oraya hiç girmeyeceğiz" dediler. Girmeyeceklerini, pekiştirme
belirten "Ebed" ve gelecekte kesin olumsuzluk belirten "len" sözcükleriyle kat kat vurgulayarak açıkladılar.
Hiç girmemelerini, o milletin orada kaldığı süre ile sınırlandırmışlardır. Oranın halkı orayı terkedecek olursa, yahudiler oraya gieceklerdir.
Savaşmayacaklarını kesin olarak belirtmeleri, askeri seçeneği tercih etmediklerini, erkeklik, yiğitlik, izzet, şehitlik ve cennet yolunu istemediklerini, onun yerine zillet, meskenet, zayıflık ve korkaklığı seçtiklerini göstermektedir. Savaştan ve cihaddan nefret edip teslimiyeti ve oturmayı tercih etmelerinin sebebi korkaklıkları ve zilletleridir.
Yahudilerin izlediği bu yolu izieyen her milletin hastalığının temeli bu gevşeklik, korku ve zillettir. Bunlar cihad, çarpışma ve şehit olma yolunu red ederek zillet, zayıflık ve teslimiyet yolunu tercih ediyor, yapılacak direkt veya dolaylı görüşmelerle yahut barışçı baskılarla düşmana karşı galip geleceği kuruntusuna kapılıp hayal ve kuruntularla avunma yolunu seçiyorlar. Yahut düşmanın lütfen ve güle güle işgal ettiği topraklardan çekilmesini bekliyorlar. Bu mantığı da zeka, kavrayış, deha, gerçekçilik ve itidalin zirvesi sayıyorlar.
Yahudilere bakışlarında ve 1967 savaşından itibaren işgal ettikleri toprakları onlardan kurtarmada Araplardan özellikte yönetim kadrolarının tavrı bu şekilde değil midir? Bu kısır anlayış, basit düşünce ve geri zekalılık sebebiyle Filistin davasının gün geçtikçe geriye gittiğini ve bütün alanlarda yahudilere karşı Arapların bu davayı kaybettiklerini görüyoruz.
Halbuki bunlar diğer yolu; "Kapıdan üzerlerine yürüyün" yolunu tercih etselerdi, problemi daha çabuk çözer, davayı daha çabuk kazanır, düşmanı yener ve vatanı kurtarırlardı.Çünkü bu yoldan başka bir çözüm yoktur. Araplar ve bütün müslümanlar bunu yapıyor mu? Bunlar doğru yolda yürüyorlar mı? Kapıdan üzerlerine yürüyorlar mı? Toprakları, kurtarıyorlar mı? Yahudileri yeniyorlar mı?[265]
Yahudiler Hz.Musa'ya askeri seçeneği red ettiklerini ve cihad etmeyeceklerini bildirdiler.Keşke bu korkaklık ve ürkeklike yetinselerdi! Ama ne gezer! Ondan daha utanç verici ve yüz kızartıcı bir cinayeti işlediler. "Git, sen ve rabbin savaşınız, biz burada oturacağız" dediler. Bu ifadelerine baktığımızda şunları görürüz:
a- Yahudiler korkaktır.Korkaklıkları cihad etmelerini engellemiştir. Çünkü zelil ve korkak kişi, ne kadar teşvik ve destek görürse görsün, cihad etmez.
b- Yahudiler, Hz.Musa'ya karşı küstahlık ve edepsizlik ederek "Git, sen ve rabbin savaşınız" dediler.
Şüphe yok ki korkak kişide utanmamak ve küstahlık birlikte bulunabilir. Bu korkak sıkıştınlırsa, yüzünde bütün kapılar kapanırsa, batıl bütün çözümleri ve özürleri geçersiz olursa, açık ve kesin delillerle susturulur ve yüzünde bütün kapılar kapanırsa, küstahlık ve edepsizlik yaparak sövmeye kadar işi götürebilir.
c- Yahudiler peygamberleri, kurtarıcıları ve önderleri olan Hz.Musa'yı tek başına savaşmak üzere terketmişlerdir. Korkak kişiler her zaman samimi mücahidlere böyle yaparlar.Aşırıdır, ölçüsüzdür ve taşkındır, gibi bahanelerle onları yüzüstü yalnız bırakırlar.
d- Hz.Musa'ya "Sen ve rabbin git" dediler. Tekil kipiyle Rabbin! Sanki onların da rabbi değil, sadece onun rabbidir! Bu da Allaha karşı edepsizlikten başka birşey değildir.Sanki savaşıp çarpışmalarını isteyen bu rabbi onlar istemiyorlar gibi! Onun için yalnız Hz.Musa'nın rabbi gibi görmek istiyorlar.
Zayıf korkaklar sorumluluk, fedakarlık ve meşakkat istemezler. Onun için böyle yükümlülüklerden ve Allah yahut peygamber de olsa,onları kendilerine yükleyenlerden hoşlanmazlar.
Günümüzde nice zayıf ve korkaklar davetçi ve mücahitlere yahudilerin Hz.Musaya söylediği gibi söylemekte, onlara "Gidiniz, siz ve rabbiniz savaşınız, biz burada oturacağız" demekte,Yahudilerin Filistin'den çıkacaklarına, onları yenebileceğinize ve Allanın sizlerle beraber olduğuna gerçekten inanıyorsanız, gidiniz, rabbinizle beraber yahudilerle savaşınız ve gücümüzün yetmediği şeyleri bize yüklemeyiniz, demektedirler.
e- Biz burada oturacağız.Bütün teşvik, destek ve telkinlere rağmen orada oturdular. Ama niçin oturdular? Çünkü azim ve gayretleri kalmamıştır. Kalplerinde iman bitmiştir. İçlerinde izzet ve şeref duygulan körelmiştir. Cihad etme ve Allah yolunda şehit olma arzulan tükenmiştir. Yükümlülüklerin en ucuzunu ve fedakarlıkların en azını tercih etmiş, onu da oturmakta görmüşlerdir. Bunun için zelil ve korkak olarak oturmuşlardır. Şartların tümü mevcut olmasına rağmen cihad etmekten kaçınan ve cihad etmek yerine oturmayı tercih eden bütün korkaklar böyledir.[266]
Hz.Musa, korkak milletin savaşmama konusunda kesin kararlarını dinledikten, kendisine ve Allaha karşı küstahlıklarını gördükten sonra Allaha yönelerek milletinin kendisine karşı isyanlarını şikâyet etmiştir.Ancak kendisme ve kardeşine söz geçirebildiğini belirterek "Rabbİm! ancak kendime ve kardeşime söz geçirebilîyorum" demiştir.
Israiloğulları topluluğuna söz geçirememekte, görev verememektedir. Çünkü bu topluluk ona başkaldırmış ve emrini dinlememiştir.
Hz.Musa'ya niçin başkaldınp isyan ettiler? Hz.Musa onlardan ne istemişti? Başkaldınp isyan etmelerine yol açan nedir? Hz.Musa onların kutsal yere girmelerini, savaşıp cihad etmelerini söylemiş, izzet, şeref ve egemenlik yolunu seçmelerini söylemiştir.Böyle bir şey başkaldırmaya ve isyana yol açabilir mi? Şüphesiz böyle bir şeyi ancak korkak ve zelil kişiler yapabilir.
Hz.Musa onları ne zaman defterden silmiş ve ilişkilerini kesmiştir? Mısır'da ve Sina'da onlarla beraber uzun yıllar yaşadıktan, eğitmek ve yola getirmek için çok sıkıntılar çektikten, psikolojilerine ve karakterlerine iyice vakıf olduktan sonra onlarla bağları kesmiş ve umudu tükenmiştir.
Hz.Musa onlaria ilişkileri kestikten sonra Yüce Allahtan yollarını ayırmasını istemiş ve " Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum, artık bizimle bu yoldan çıkmış milletin arasını ayır, dedi"
Artık yahudiler, Hz.Musa'nın beraberliğine layık değildirler.Onunla beraber olma şerefini taşımaya layık değildirler.Çünkü ona başkaldırmış ve yoldan çıkmış insanlardır.Korkak ve alçak kimselerdir.Böyle olanlar mücahid kişilerle beraber olmaya layık olamaz.[267]
Yüce Allah "Orası onlara haramdır" dedi.Cihad etmek ve savaşmaktan korktukları için Allah o yeri onlara yasakladı.Orayı kurtarma ve içinde yaşama onurundan onları yoksun bıraktı.Yüce Allahın kendilerine yazdığı kutsal toprak artık onlar İçin haram oldu. Niçin?
Hz.Musa, onlara kutsal yeri kurtarma ve içinde yaşama yolunu göstermiş, ama kendileri oraya giden biricik yolu
kabul etmemişlerdir. Hz.Musa onların yarar ve çıkarını istiyordu, izzet, şeref, üstünlük ve egemenlik sahibi olmalarını istiyordu. Başkalarına efendi ve üstad olmalarını istiyordu.Bütün bunların tek yolu da cihad etmek ve savaşmaktı. Ama bunları kabul etmeyince bütün güzel meyvelerinden mahrum oldular.
Canları, kanları ve hayatları onlara çok tatlı geldi.Allah yolunda onları feda etmediler. Garantilenen büyük sonucun ücreti olarak bunları vermediler.
Cihadda fedakarlıkların zor olduğunu, yolun çetin ve uzun olduğunu biliyoruz. Kur'amn belirttiği gibi, insan bütün bunlardan hoşIanmaz.Hepsinin doğru olduğu inkar edilemez.
Ama cihadın sonucu da büyüktür. Değeri istenen ve arzu edilen bir şeydir. Hedefiyücedir. Bunların tümü cihad için yapılan bütün fedakarlıklara , onun için yapılan bütün harcamalara değmektedir.Onun için mücahid müminlere canlan, malları, kanları ve sahip oldukları her şey basit gelmekte, her şeyi inanarak, severek ve isteyerek bu yolda feda etmektedirler.
Ne zamandan beri fedakarlık olmadan zafer ve üstünlük kazanılmıştır? Ne zamandan beri vergisiz kahramanlık ve yiğitlik olmuştur? Ne zamandan beri hayat sıkıntısız ve meşakkatsiz olmuştur? Ne zamandan beri cennet ücretsiz ve karşılıksız olmuştur?
Oturdukları yerden zafer ve kurtuluş bekleyenler avuçlarını yalasınlar! Korkakça ve alçakça hayat sürerken izzet,üstünlük ve egemenlik isteyenler düş görmektedirler. Cihad etmeden ve şehid olmadan Allahın cennetini arzu edenler hayal içinde yüzerler.
Yahudiler, korkakça ve alçakça oturmayı tercih ettikleri için seçimde başarısız olmuş ve sınavda kaybetmişlerdir. Onun için kutsal yeri kurtarma şerefinden yoksun olmuşlardır. Üstünlük, erkeklik, hürriyet ve egemenlik yolunda yürüme onurundan mahrum kalmışlardır. Halbuki bu yol, yiğit erkeklerin özlediği, canlarının çektiği ve dört gözle beklediği bir yoldur.
Çağımızda yahudiler kutsal topraklan işgal etmiş, Arap olan ve olmayan müslümanlar onlarla savaşmaktan korkmuş, izzet, yiğitlik, kurtuluş ve zafer yolunu, kısaca cihad yolunu red etmiş,onun yerine zillet, zayıflık ve dilencilik yolunu terih etmiştir.Basit bir toprak parçası da olsa yahudilerin işgal ettikleri vatandan bir parça tasadduk etmeleri için hem onlardan hem başkalarından dilencilik yolunu seçmişlerdir. Kılıçlarını kınlarına sokmuş, silahlarını bırakmış, zeytin dallarını kaldırmışlar, barış güvercinleri uçurmuşlar, ama ellerine hiçbir şey geçmemiş ve geçmeyecektir de!
Bu aldatıcı serabı kendi istekleriyle seçtikleri için cihad ve şehit olma yolunu yitirmişler, vatanı kurtarma şerefini kaybetmişler, zillet, meskenet ve korkaklık yolunu tercih etmişlerdir. Böylece Allah onları cihad etme ve vatanı kurtarma şerefinden mahrum bırakmıştır. "Onlara haramdır" sözü sanki bunlar için söylenmiştir.
Şüphesiz cihad etmek, vatanı ve kutsal değerleri kurtarmak büyük bir onurdur, üstün bir madalyadır, rabbani yüce bir iütuftur.Yüce Allah bunları layık olmayanlara vermek istemez. Hezimet nesli zafer kazanamaz, zilletin sloganları izzete götüremez.[268]
Yüce Allah, bu korkak yahudileri cihad, kurtuluş ve kutsal toprakta yerleşme şerefinden yoksun bıraktı ve Sina çölünde kırk yıl dolaşmaya mahkum etti. Niçin kırk yıl?
Kırk yıl, iki neslin hayatını içerir. Bu belirlemeden amaç, hiçbir teşvik, tahrik ve desteğin yarar vermediği Israiloğullarından bu korkak neslin tükenmesidir. Kendisinden cihad etmesi beklenmeyen bir nesildir. Çünkü .hiçbir gayreti ve şahsiyeti kalmamıştır. Bu neslin ölümüne kadar beklenecek ve kendisinden sonra cihad ve kurtuluş ruhu taşıyan yeni bir nesil gelecektir.Kırk yıl, bu kuşağın tükenmesi için yeterli bir süredir.
Ecelinin yaklaştığını beklerken bu nesil ne yapacaktır? Yapacağı şey, Sina çölünde kırk yıl dolaşmaktır. Kırk yıl yer yüzünde dolaşacaklardır.
Sina çölünde dolaştılar. Çölde yaşadılar. Hayatın zorluklarını çektiler ve geçinmenin sıkıntılarını tattılar. insan, bu korkak neslin başına gelenlere şaşıyor!
Allah, onlara erkeklik ve izzet yolunu açmış, ama o yolda yürümeyi red etmişler. Cihad etmek ve bedelini ödemek şartıyla kutsal toprakta bolluk ve rahatlık içinde yaşamaya çağırmış, ancak kendileri bunu göze alamamışlardır. Onun yerine Allah kendilerine çölde dolaşmayı vermiştir.
Kutsal yere bedel, çölde dolaşmak! Bu bedeli nasıl kabul ettiler? iyi olanı nasıl kötü olanla değiştirdiler? Böyle zarar eden bir ticaret yapmalarının sebebi nedir?
Şüphesiz sebep korkaklık, zayıflık, gevşeklik ve umursamazlıktır. Yaşama hırsıdır. Çölde yaşamayacaklar mı? Canlan ve kanları korunmayacak mı? Canlarını ve anlarını kurtardıktan sonra kutsal yere gitmek için ;endilerini neden tehlikeye atsınlar? Kutsal yeri bıraksınlar ve yaşamalarını sağlayacak çölü kabul etsinler! Yüce Allah onlar için " Yaşamak için insanların en düşkünü olduklarını görürsün"[269] derken, bu gerçeği ne güzel dile getirmektedir!
Çölde dolaşmanın birtakım hikmetleri olduğunu görüyoruz. Şöyle ki:
1- Çöl, kutsal yerin karşılığıdır. O halde üçüncüsü olmayan sadece iki yol vardır;
Ya izzet ve şerefle düşmanla savaşma, zaferle toprağı kurtarma ve egemenlik sahibi olarak yaşama yolu.
Ya da korkaklık, zillet ve ne şekilde olursa olsun yaşamaya düşkünlük, can ve malda fedakarlığa yanaşmama yolu. İşte bu yol, sapmaya, kaybolmaya ve çölde yaşamaya götürür.
O nesil bu ikinci yolu seçmiş ve sonucunu haketmiştir. Bu da cihad yolundan gitmeyen ve kahraman mücahitlerin yolunu izlemeyen herkes için kaçınılmaz bir sonuçtur.
Allah yolunda cihad emeyenler ve düşmanla savaşmayanlar kaybederler, kaybolurlar ve çöllerde dolaşmaya mahkum olurlar. Görüldüğü gibi, ümmet cihad yolunu seçmediği zaman hayatından, varlığından ve gücünden ne kadar kaybetmektedir!
Genel bir zarar ve tam başıboş bir dolaşma! Cihad yolunu tercih etmeyenler mallarını, zamanlarını, ömürlerini, yeteneklerini, güçlerini, enerjilerini, imkanlarını, emeklerini, emellerini, gençliklerini, vatanlarını, tarihlerini, varlıklarını ve mutluluklarını yitirirler.Cihadı bırakmakla ne kadar zarar ederler!
Çağımızda İslam ümmetinde gördüğümüz ve yaşadığımız budur. Müslümanlar, savaşma yolunu red ettiler ve zillet içinde çetin barış yolunu seçtiler. Onun için her yönden kuşatan bir çöl, genel bir kayıp ve kapsamlı bir zarar içine düştüler.[270]
2- Çölde dolaşma, o korkak kuşağın ölmesi içindi. Çünkü zelil ve korkaklar, ne kadar yerinde ve haklı olursa tolsun, cihad çağrısını kabul etmezler. Onun için insanların cihad yolunda yürümesi isteniyorsa, mutlaka korkak neslin bir yana bırakılması gerekir.Ölmesi ve yerine yeni bîr neslin yetişmesi için o nesil terkedilir.Çünkü inşaları yormakta, ayakbağı olmakta ve birlikte yürümemektedir.
Meyve vermesi için çabaların yeni bir ruh ve yeni yöntemlerle yetişecek yeni bir nesle yönelmesi gerekir.
Niçin bazı kişiler korkak insanlara seslenmeyi sürdürerek kendilerini yormakta,boşuna emek çekmekte, cihada ve topraklan kurtarmaya çağırmakta, projeler sunmakta ve onlara umutlar bağlamaktadır?
Korkak insanlar bu dilden anlamazlar, bu sesi işitmezler ve bu çağrıya icabet etmezler. "Doğrusu, seslendiğin kişide hiçbir hayat yoktur. Ölüye yara hiçbir acı vermez"
Vakitlerinizi ve çabalarınızı yeni bir nesi! meydana getirmek İçin harcayınız! Yiğitlik ruhu ile yetişen, zillet ve
korkaklığı yenen, cihad etmeyi ve şehid olmayı özleyen yeni bir nesil! Konuşmanın yarar sağladığı ve eğitimin ürün verdiği nesil budur.
3- Çölde dolaşmanın hikmetlerinden biri de şudur: Sina, hayat şartları çok zor olan bir çöldür. Tabiat şartları çetindir. İçinde hayat zordur. Yüce Allah, Israiloğullarından yeni bir yetişme ile yetişecek olan yeni bir nesil için orayı seçmiştir. Kutsal yere girmesini ve zorbalardan kurtarmasını sağlayacak özel bir disiplinle hazırlanması için çölde yetişmesini dilemiştir.Nitekim öyle de olmuştur.
Bu da bize cihad edecek nesli meydana getirmenin ve cihad ruhu ile yetişmesi için gerekli uygun ortamları hazırlamanın önemini hatırlatmaktadır.
Her şeyden Önce lüksü, israfı ve aşağılık yaşamayı bırakmak, eğlenceden, anlamsız yaşamaktan ve tükenmekten kurtulmak, nazlı yaşamayı, ahlaksız eğlenceyi ve öldürücü lüks tüketimi terketmek, heveslere ve zaruri olmayan şeylere kulluğa son vermek gerekir.
Cihad neslinin bu zorunlu olmayan tüketim şekillerini en aza indirmesi, dünyaya bağlanmamayı öğrenmesi, dünyevi zevk, lezzet, aldatıcı ve saptırıcı şehvetlerinin üstüne çıkması, onlara esir olmaması, onları cihada tercih etmemesi, bu lezzet ve şehvetler içinde yaşamayı düşünerek düşmana karşı cihaddan korkmaması için bunlardan uzak yetişmesi gerekir.[271]
"Yoldan çıkmış bir millet için üzülmeğe değmez" Milletinde beklediği himmeti bulamayınca üzülen Hz.Musa'ya Yüce Allahtan bir tessellidir bu. Yoldan çıkmış millet için üzülmemesi ve yas tutmaması için ona yapılan rabbani bir yönledirme!
Hz.Musa, onları eğitmede ve teşvikte kusur etmedi. Ama onlar Hz.Musa ilei işbirliği yapmayı red ettiler. Söylediğini kabul etmediler. Çünkü yoldan çıkmışlardır. O halde onlar için neden üzülsün!
Bu cümle, Hz.Musa'nın söylediklerini red etmelerinin sebebini de göstermektedir. O da fasık olmaları, yani yoldan çıkmış olmalarıdır.
Fasıklık, Allanın emirlerini tutmamaktır. Farenin deliğinden çıkmasına sözlükte fasıklık denir. Israiloğulları da fasık olmuşlardır.Allahın kendilerine belirlediği sınırların dışına çıkmış ve verdiği emiriere başkaldırmalardır.
Bu öyküde "Fasıklar" sözcüğü iki defa geçmektedir. Birincisi, Hz.Musa'nın "Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebifiyorum, bizimle fasık olan milletin arasını ayır" deyişinde geçerken, ikincisi de Yüce Allahın " Fasık olan millet için üzülme" sözünde geçmektedir.
Onlar fasıktırlar.Musa onlardan ilişkilerini kesti.Fasık oldukları için de Yüce Allah onlar için üzülmemesini söyledi. Bütün fasıklar her zaman böyledir.[272]
1- Öykü, yahudilerin yoğruldukları zayıflık, korkaklık ve zillet karakterini ortaya koymaktadır.
2- lsrailoğullarınm Hz.Musa'ya başkaldırmasını ve emirlerini yerine getirmeyi red etmesini anlatmaktadır.
3- Yüce Allaha ve Hz.Musa'ya karşı İsrailoğullarının gösterdiği küstahlık ve samimiyetsizliği belirtmektedir.
4- Kutsal yer olan Filistin topraklarını Yüce Allah yahudiierden belirli bir dönemde yaşamış belirli bir sınıfa yazmıştır.Bunlar da iman ve yiğitlik üzere yetişen mümin kişilerdir. Ama onlardan sonra gelip hakkı kabul etmeyen, onunla savaşan torunlarının kutsal topraklarda hiçbir hakkı yoktur.[273]
5- Yüce Allanın İsrailoğuüarını başka milletlere üstün kılması ve hiçbir millete vermediğini onlara vermesi, genel ve sürekli olmayıp yalnızca Hz.Muhammed'in peygamberliğinden önce yaşamış mümin kişilerine özgüdür.
6- Yahudilerin korkaklık ve ürkeklikleri cihad yolu ile çözümü bırakmaya, onun yerine hayali çözümü tercih etmeye götürmüştür. Çünkü onlar oturdular ve kutsal topraklardaki zorba milletin kendi istekleriyle orayı boşaltmalarını umarak beklediler.
7- O korkak neslin içinden inanmaları sebebiyle korkmayan sadece iki erkek çıkmıştır.
8- Yalnızca Allahtan korkmak ve başkasından korkmamak,Yüce Allahın kullarından dilediği kişilere verdiği büyük bir nimettir.
9- Öykü, savaşta kazanmanın en iyi yolunun taarruz olduğunu anlatmaktadır. Kur'an âyetleri bunu açıkça belirtmektedir.
10- Şüphesiz bir yere yerleşenler kendi istek ve iradeleriyle yerlerinden çıkmazlar. Bugün Filistin'de yahudilerin yaptığı gibi, haksızlık ve zulümle işgal etmiş de olsa, galip olan kişi kendi irade ve isteğiyle zaferini bırakmaz, işgal ettiği yerlerden lütfen ve bağış olarak çekilmez.
11- Korkak ve tenbel kişi çalışmak ve cihad etmek yerine, oturmayı tercih eder.
12- Tenbel, zayıf ve korkak kişi savaşma, toprakları kurtarma ve şehid olma şerefinden yoksun kalır. Layık olmadığı için de bu erdemlerden yoksun olurlar.
13- Hezimet nesli bağımsızlık ve toprakları kurtarma neslinden başkadır. Zillet ve korkaklıkla yetişen kişilerden cihad yapması beklenmez ve onlara ümit bağlanmaz.
14- Savaşı ve cihadı terketmek çölde dolaşmaya ve yok olmaya götürür. Ümmet, hayatının bütün alanlarında bunu yaşamaktadır. Onu birleştirecek, şaşkınlığını giderecek, serserice dolaşmaktan kurtaracak ve sözbirliğini sağlayacak tek şey, bunlar için savaşmaktır.
15- Cihad edecek, şehid olacak,ümmeti ve kutsal topraklarını kurtaracak nesli uygun cihad ortamında cihad ruhu ile yetiştirmek gerekir.Bu ortamda lüks ve eğlenceyi bırakması, şehvetine ve uçkuruna düşkün olmaması, ciddi ve yiğitçe hayat sürmesi, şehid olmayı ve cenneti arzu etmesi için böyle bir eğitimle bu neslin yetiştirilmesi gerekir.[274]
"Musa milletine: "Allah, muhakkak bir inek boğazlamanızı buyuruyor" demişti. "Bizi alaya mı alıyorsun?" dediklerinde de, "Cahillerden olmaktan Allaha sığınırım" dedi.
"Bizim adımıza Rabbine yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin'; dediler. "Onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisi ortası bir inek olduğunu söylüyor, size emrolunanı yapın" dedi.
"Rabbine bizim adımıza yalvar da ne renk olduğunu bize bildirsin" dediler. "Onun, görenlerin içini açan parlak sarı renkli bir inek olduğunu söylüyor" dedi.
"Rabbine bizim adımıza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin, çünkü inekler birbirine benzemektedir. Allah dilerse, biz şüphesiz doğruyu bulmuş oluruz" dediler.
"Yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir inek olduğunu söylüyor" dedi.
"Şimdi gerçeği bildirdin" deyip ineği boğazladılar, ama az kalsın bunu yapmayacaklardı.Siz bir kimseyi Öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız. Oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.
"İneğin bir parçasıyla ona vurun" dedik. İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanmanız için size âyetlerini gösterir.
Sonra kalpleriniz yine katüaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır, yarılıp su çıkan vardır, Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir" [275]
Hz.Musa zamanında faili meçhul bir öldürme olayı meydana gelmiş, birbirlerini öldürmekle suçlamışlar ve aralarında hüküm vermek üzere olayı Hz.Musa'ya götürmüşler.
Yüce Allah, gözle görülür maddi bir mucize yolu ile katilin kim olduğunu göstermek istemiş ve Hz.Musa'ya sıradan bir inek kesmelerini emretmesini bildirmiştir. Herhangi bir inek alıp kesselerdi emri yerine getirmiş olacaklardı. Ama yahudilerin uygulamayı savsaklama ve tartışma huyu buna engel olmuştur.
Hz.Musa'dan ineğin yaşını sormuşlar. Küçük veya büyük olmayıp orta yaşlı olduğunu söylemiştir.
Rengini sormuşlar. Parlak sarı renkli ve görenlerin içini açan bir inek olduğunu belirtmiştir.
Ne yaptığını sormuşlar. Sahipleri tarafından sevildiğini, çift sürmediğini ve ekin sulamadığını söylemiştir. Sonunda ineği kesmişler. Ama neredeyse kesmeyeceklerdi.
Sonra, Hz.Musa, kesilen ineğin vücudundan bir parça ile öldürülmüş adama vurmalarını emretmiş, onlar da vurmuşlar.Allah öldürülen adamı diriltmiş, ona ruh vermiş, adam beni falan kişi Öldürdü, diyerek kimin Öldürdüğünü söyledikten sonra tekrar ölmüştür. Bunu da Israiloğullan şaşkın bakışlarla ve dehşetle seyretmişlerdir.[276]
Israiliyyat haberleri nakledenler bu öykü ile ilgili olarak şunları anlatırlar:
Israiloğullarından bir genç varmış, çok zengin bir de amcası varmış, amcasının çok güzel bir kızı varmış, kızıyla evlenmek ve mallarına varis olmak için genç, amcasının biran Önce ölmeseni beklemiş, ama adam bir türlü ölmemiş ve ömrü uzadıkça uzamış, genç, amcasının çabuk ölmesini istemiş ve gidip öldürmüş, cinayetin faili meçhul olması ve kimsenin kendisini öldürmekle suçlamaması için ölünün cesedini evlerden birinin Önüne bırakmış, evin kapısı önünde oturup ağlamış ve sahiplerini amcasını öldürmekle suçlayarak kan diyetini istemiş, ev sahipleri ise yemin ederek adamı öldürmediklerini söylemişler.
Konuyu Hz.Musa'ya anlattıklarında bir inek kesmelerini söylemiş.Adamlar tuhaf bakmışlar ve meşgul oldukları konu ile bunun bir ilgisinin bulunmadığını sanarak Hz.Musa'ya itiraz etmişler.Fakat Hz.Musa isteğini tekrar etmiştir, ineğin yaşını, rengini ve işini sorarak kendilerini zora sokmuşlar, Hz.Musa hepsine cevap vermiştir.
Hz.Musa'nın verdiği nitelikleri almışlar ve bu niteliklere sahip bir inek aramaya koyulmuşlar. İsrail oğularında aramışlar, fakat bu niteliklere sahip sadece bir tek inek bulmuşlar. Bu ineğin de haliyle israiliyyat bir kıssası varmış.
Bu inek yetim ve fakir bir gencinmiş, genç, ölmüş babasına ve hayatta olan annesine çok çok saygıhymış.
İneği kendilerine satması için pazarlık yapmışlar, genç gittikçe fiyatı yükseltmiş, yüz dinar, ikiyüz dinar, dörtyüz dinar, sekizyüz dinar vermişler, razı olmamış ve teraziye koyup ağırlığınca altın vermelerini istemiş, böyle başka bir inek bulamadıkları için gencin istediklerini kabul etmek zorunda kalmışlar ve istediğini vermişler, o da anne babasına itaatkar olduğu için en büyük zenginlerden olmuştur.
İneği alıp kesmişler, sonra ondan bir parça almışlar. Ön ayak mı, arka ayak mı, but mu, başı mı, ..mı mı.....mı? konusunda israiliyyat ravileri alabildiğine ihtilaf etmişler. Sonunda alınan parça ile öldürülen adamın vücuduna vurmuşlar. Allah öldürülen adamı diriltmiş, adam konuşarak "Yeğenim falan beni öldürdü" demiş ve tekrar ölmüş.
Bunun üzerine işlediği cinayetten dolayı Öldüren genç amcasının mirasından mahrum edilmiştir. O günden beri öldüren kimseye öldürdüğü kişinin mirasından bir şey verilmemiştir."[277]
îsrailiyyat olan bu rivayetlerin bir kısmı Bakara süresindeki öyküde bulunmaktadır.Onun için onları alıyor, kabul ediyor ve bağlı kalıyoruz. Bazıları ise öyküde yer almamaktadır. Biz de o konuda bir şey söylemiyor ve
söylenenleri kabul etmiyoruz. Ne kendimizin, ne başkaların Kur'anı Kerimi mitoloji, batıl ve masal olan israiliyyat ile tefsir etmesini caiz görmüyoruz.[278]
Hz.Musa, milletinin bir inek kesmesini istedi."Allah size emrediyor"dedi. Bu Allanın emri olup kendisinin emri değildir. Allanın emrinin kabul edilmesi ve yerine getirilmesi gerekir.
Hz.Musa, milletinin huyunu,emirleri savsakladıklarını ve yerine getirmekten kaçındıklarını bildiği için bu emri hemen yerine getirmelerini istemektedir. Onun için emri Allanın verdiğini söylemiştir. Emri kendisinin verdiğini söyleseydi, belki de tartışmaya girer ve yerine getirmeyi red ederlerdi. Halbuki peygamberin emrini yerine getirmek vacipir. Çünkü bir şeyi kendiliğinden değil, Allahın emriyle istemektedir. Bu bakımdan peygambere itaat etmek, Allaha itaat etmektir.
Onlara Allahın emrinin açık ve net olup bir inek kesmek olduğunu belirtmiştir.
Bir inek! Evet, bile bile belirsiz getirilen bir inek kelimesi. Belirsiz isim genellik ifade eder.Bir inek kesiniz, herhangi bir inek.Rengi, büyüklüğü, yaşı, yaptığı iş ve fiyatı önemli değildir. İnek çeşitlerinden herhangi bir inek.
Kabul etmek ve yerine getirmek isteyen için işin kapalı olması mümkün değildir. Çünkü ifade çok net ve açıktır.[279]
Yahudiler Allah ve Rasulüne itaat etmediler ve emri hemen yerine getirmediler. Nasıl yapabilirler ki? Çünkü uygulayan ve emri tutan kalplere sahip değildirler.
Peygambere saygı gösterip emrini derhal yerine getirecekleri yerde, ona karşı küstahlık yaparak edepsizlik ettiler.Bizi alaya mı alıyorsun? diyerek ona itiraz ettiler.
Böyle bir istekte bulunurken bizimle dalga mı geçiyorsun? dediler. Öldürenin kimliğini ortaya çıkarma ile bir inek kesme arasında ne ilişki vardır? Biz sana meselemizi çözmen için geldik, katili bilmek istiyoruz, Allahın izniyle ğaybı bilen bir peygamber olduğuna göre katili bize söylemen gerekir. Katili ortaya çıkarmak yerine, bizden bir inek kesmemizi istiyorsun. Bu tuhaf bir istek. Bizimle dalga geçtiğini gösteriyor, dediler.
Bu itiraz, yahudiierin peygamberlere karşı tutumunu, onlarla ilişkilerinin mahiyetini ve Allahın emirlerine karşı tavrını göstermektedir. Şöyieki:
a- Allahın emrini bir nevi alaya alma ve eğlenme olarak görüyorlar.
b- Bu istekle Hz.Musa'nın kendilerine temel konularını unutturmak istediğini düşünüyorlar.
c- Ciddi olan Hz.Musa'nın kendilerine verdiği emirlerle alaya aldığını, dalya geçtiğini, oyun ve eğlence peşinde olduğunu sanıyorlar.
Bütün bunlar, Hz.İbrahim'in milletinden sadece Allaha İbadet etmelerini ve putlara ibadeti bırakmalarını isterken söylediği şu sözleri bize hatırlatmaktadır:
"Andolsun ki ibrahim'e daha önce doğruyu göstermiştik. Biz onu biliyorduk. Babasına ve halkına şöyle demişti: Nedir bu tapınıp durduğunuz heykeller? demişti. Babalarımızı onlara tapar bulduk, dediler. İbrahim:" And olsun ki sizler de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz" deyince, "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa şaka mı ediyorsun?" dediler. O şöyle dedi: Hayır.Rabbiniz, göklerin ve yerin rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim"
Hz.İbrahim'in kafir kavmi, "Bize gerçeği mi getirdin, yoksa şaka mı ediyorsun?" diyerek itiraz ettiler. Hz. Musa'ya inandığını iddia eden kavmi de kendisine itiraz ederek "Bizi alaya mı alıyorsun?" diye itiraz ettiler. Her iki itiaz arasında bir fark var mıdır?
Bir fark görmüyoruz. Sadece itiraz edenler farklıdır. Hz.ibrahim'in itiraz eden halkı kafir olup putlara tapmaktadır. Hz.Musa'ya itiraz edenler ise, ona inanmaktadır. Fakat inandıkları ve tabi olduklarını söyledikleri peygamberin kendilerini alaya alabileceğini ve kendileriyle dalga geçebileceğini düşünen bir millete acaba ne demeli?![280]
Hz.Musa, kendileriyle alay etmediğini söyleyerek kavminin itirazını red etti ve cahillerden olmadığını söyleyerek "Cahillerden olmaktan Allaha sığınırım" dedi.
Bu da gösteriyor ki, özellikle dini konularda ve seri hükümlerde alay etmek ve dalga geçmek bir cahilliktir.
Cahildirler! Dinlerini alay ve eğlence konusu yapanlar cahildirler. Dinleri olan islamı ve hükümlerini alay ve eğlence konusu yapanlar cahildirler.
Cahildirler! Islamın hükümlerini, değer ve öğretilerini fıkralarla alay konusu yapanlar ve bundan zevk alanlar cahildirler.
Cahildirler! Hem kendilerinin, hem başkaların hayatını sürekli gülme, alay etme ve komediye çevirenler cahildirler.
Gerçek müslüman ciddidir ve değerlerine bağlıdır. Şaka yapabilir ama gerçeklerden başkasını söylemez. Gülebilir, ama edep ve ağırbaşlılığını yitirmez. Hayatını alay ve eğlence, komedi ve oyun haline getirmek, müslümanın hayattaki hedef ve misyonu ile bağdaşmaz.Ciddi bir müslüman cahillerden olmayı kabul etmez.[281]
Bu ifade yahudilerin başka bir küstahlığını, Yüce Allahtan söz ederken ve peygamberleriyle konuşurken sergiledikleri bir başka saygısızlığı göstermektedir.
Bizim için rabbine yalvar! Senin rabbin. Kedilerinin rabbı değil, onun rabbi,Bizim rabbimiz ile senin rabbin ifadeleri arasındaki büyük fark açıktır.
Bunu isteyen Allah sanki bizim rabbimiz değil de, senin rabbindir.Bize bu emri veren senin rabbin.lstenen şeyi ve meseleyi bize açıklaması,bizi belirsizlikten kurtarması için rabbine yalvar.
Yahudilerin karakterini ortaya koyan bu konuşmaları nerede, Allaha yalvarırken ve Hz.Muhammed'le konuşurken serapa edep ve saygı olan ashabın konuşmaları nerede! Bunu aktaran Kur'andan bir örnekle gösterelim. Yüce Allah buyuruyor:
"İşittik ve itaat ettik, rabbimiz bizi bağışla,dönüş ancak sanadır, dediler.Allah, kişiye gücünün yetmediğini yüklemez.Kazandığı iyilik lehine, yaptığı kötülük de aleyhinedir.
Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak, bizi sorumlu tutma. Bize gücümüzün yetmîyeceği şeyi taşıtma, bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen mevlamızsın. Kafirlere karşı yardım et."[282]
"Rabbine bizim adımıza yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin, dediler. Onun ne pek kart, ne de pek körpe, ikisi arasında bir inek olduğunu söylüyor, dedi."
Israiloğulları belirsizliğin ineğin yaşında olduğunu sandılar ve yaşını belirleyecek olursa ineği tanıyacaklarını söylediler. Onun için mahiyetini sordular.
Onların sorusuna " O diyor ki" diyerek cevap vermiş ve cevap verenin kendisi değil, yüce Allah olduğunu belirtmiştir. Böylece kendilerine emri tutmaları ve yerine getirmeleri gereğini hissettirmek istemiştir.Evet, bu cevap Allanın buyruğudur. Bu da emrini derhal yerine getirmenizi gerektirmektedir.
Orta yaşlıdır.Ne yaşlı ve karttır, ne de küçük körpedir. Orta yaşta olması, herhalde hayvanlar arasında orta yaşlı hayvanların etinin en lezzetli ve hoş olduğunu göstermektedir.Küçük yaşta olan hayvan körpe olup henüz gelişmesinin başlangıcında sayılır. Bu yüzden besin değerleri az olabilir. Kart ve yaşlı hayvanın eti de katı ve sert olup birtakım besin değerleri azalmaktadır.[283]
Hz.Musa, halkının Allanın emrini yerine getirmeyi savsaklamalarına şaşmış, hiç gereği ve yararı olmayan, sadece sorumluluktan kaçma ve uygulamaktan kaçınmaya yolaçan çok soru sormalarından ve kararsızlıklarından rahatsız olmuştur. Onun için "Size" emredileni yapınız" diyerek emri yerine getirmelerini istemiştir.Böylelikle Allanın emirlerine karşı takındıkları tavrı değiştirmelerini ve verilen emirleri hemen yerine getirmek için çabalamalarını istemektedir.
Allahın emirlerini, itiraz etmek ve savsaklamak için değil, yerine getirmek ve uygulamak için almaları gerekir.
Yahudilerin bu tavrı ile ashabın Hz.Peygamberin emirlerine karşı tavrı arasında dağlar kadar fark vardır. Çünkü ashap Rasulullahın emirlerini uygulamak, yerine getirmek ve itaat etmek için alırlardı.Bu konuda eşsiz örnekler vermişlerdir.[284]
Hz.Musa'nın kendilerinden istediğini yapmadılar ve ineği kesmek için hemen davranmadılar. Kararsız tavırları ve savsaklamaları kendilerini başka bir soru sormaya götürmüştür.
İneğin yaşı konusunda belirsizliği giderince, bu sefer belirsizliğin renginde olduğunu söylediler.ineğin rengini bilmediklerini, bilseler hemen keseceklerini belirttiler. "Bizim için rabbine yalvar da ineğin renginin ne olduğunu açıklasın" dediler. "O, görenlerin hoşuna giden, parlak sarı renkli bir inek olduğunu söylüyor" diyerek belirsizliği gidermiştir.
Renginin parlak sarı olduğunu belirtmiştir .Yani sarı dışında hiçbir kılının bulunmadığını, katıksız sarı olup alacalı veya karışık renkli olmadığını söylemiştir. Üstelik görenlerin zevkini okşamaktadır.Bu açıklamadan bazı işaretleri yakalamaktayız. Şöyle ki:
1- Parlak san inek, sahiplerinin yanında çok değerlidir. Çünkü görenleri sevindirir.Onun için onu ancak yüksek bir fiyatla satarlar. Bu da alacak olanlar için bir zorlaştırmadır.
2- Parlak sarı renk, sevimli olup görenlerin hoşuna gitmektedir.
3- Fıtratı bozulmamış insan, güzel renkleri sevme duygusuna sahiptir. Güzel şeyleri sevmek, kesinlikle dine aykırı olmadığı gibi, ona bağlı yaşamaya da aykırı değildir. Aksine, din buna işaret ederek teşvik etmektedir. Hayvansal duygulara ve ölçüsüz şehvetlere dönüşmemesi için ona sınırlar ve ölçüler getirir.
4- Hayvan, meyve, yiyecek, elbise veya ev eşyası ne olursa olsun, müslümanın bir şey satın aldığı zaman görenlerin hoşuna gidecek güzel olanı alması tercih edilir.Estetik zevk seçim yapmanın temelidir.
5- Bu, aynı zamanda müslümanın hayatını güzelleştirmeye ve sevindirecek şeyler görmesini sağlamaya bir çağrıdır. Böylece psikolojik bir sevinç, estetik bir zevk ve güzellik duygusuyla hayatını yaşayacak, görevini yerine getirecek ve işini yapacaktır.[285]
Hz.Musa'ya üçüncü soruyu sordular ve belirsizliğin ne iş yaptığında olduğunu söylediler. "Rabbine yalvar da ineğin mahiyetini bize belirtsin, dediler"
İşte burada geç kaldıklarını, gevşek davrandıklarını, işi savsakladıklarını ve yararı olmayacak şeylerin peşine düştüklerini anladılar. Onun için geç kalmaları ve bu tür sorular sormaları sebebiyle Hz.Musa'dan özür dilediler. "Bizce inekler birbirine benziyor, Allahın izniyle doğruyu bulacağız", ama işin içinden çıkamadık. Çünkü inekler birbirine benziyor, inekler arasından hangi ineğin istendiğini bilemiyoruz, dediler.
Evet, bütün inekler onlar için benzerdir.Ama bunun sebebi kimdir? Elbette kendileridir. Hz.Musa'ya herhangi bir soru sormasalardı, verilen emri hemen yerine getirselerdi ve inekler arasından herhangi bir inek alıp kesselerdi, onlar için bir belirsizlik meydana gelmeyecek, inekler birbirine benzemeyecek ve emri yerine getirip isteneni yapmış olacaklardı.
Belirsizlik, şaşkınlık ve işin içinden çıkamamak, kolay olan rabbani şeriatı bırakıp yararı olmayan şeylerin peşine düşen, zor ve belirsiz olanı aramaya çıkanların ödedikleri bir vergidir.Yüce Allanın hidâyet ve rehberliğini bırakıp insanların bitmez tükenmez kısır ve sübjektif heveslerini kendine rehber ve ölçü kabul edenlerin cezasıdır. Hayatta kolaylığı, iyiliği, açık ve net olanı, kısaca Allahın şeriatını bırakıp zorluk, giriftlik, belirsizlik, sıkıntı ve karışıklık içinde bocalayan nice insanları görüyoruz.
Hz.Musa, İneğin sahipleri için ne iş yaptığını belirterek sorularını cevaplandırdı ve şöyle buyurdu: "O, yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruk altında ezilmemiş,kusursuz, alacasız bir sığır olduğunu söylüyor, dedi"
İşle görevli değildir. Ne toprağı sürüyor, ne ekini suluyor. Sahiplerinin yanında sevimli ve değerlidir. Vücudunda ve etinde, renk ve görünüşünde, yaşında, iş ve görevinde hiçbir kusur ve ayıbı yoktur.Hiçbir alacalığı da yoktur. Sarı dışında hiçbir kılı ve seçecek başka bir alameti de yoktur.
Onlardan istenen inek budur.Onu nerede bulacaklar? Ne zaman bulacaklar? Fiyatı ne kadar olacaktır?[286]
Hz.Musa, halkına bu açıklamayı yaptıktan ve sorularına cevap verdikten sonra, şimdi gerçeği bildirdin, dediler.
Bu ifadede, yahudilerin çirkin ahlakını ve bitmeyen küstahlığını, peygamberlerine karşı ne kadar saygısız ve seviyesiz olduklarını görüyoruz.
Hz.Musa'ya neler söylemediler! Kimdir Hz.Musa? Şüphesiz inandıkları peygamberleri olduğunu iddia ettikleri, kendilerini zilletten kurtaran, hürriyet ve izzete götüren peygamberdir.
Şimdi gerçeği bildirdin, dediler.Sadece şimdi. Sanki daha önce onlara gerçeği söylememiş gibi! Sanki şimdiye kadar yalan ve gerçekdışı konuşmuş gibi! Sanki şimdiye kadar onlarla Hz.Musa arasında geçen konuşmalarda Hz.Musa gerçekdışı konuşmuş, onlara hep batıl ve yalan şeyler söylemiş gibi! Bir inek kesmelerini emrederken, sanki onlara batıl bir şey emretmiş, bu ineğin yaşını, rengini ve işini söylerken sanki gerçekdışı şeyler söylemiş gibi!
"Allah size emrediyor", "Cahillerden olmaktan Allaha sığınırım" ve "Size emredileni yapınız" derken sanki onlara şaka yapmış ve gerçekdışı şeyler istemiştir! Sanki şimdiye kadar söyledikleri gerçekdışı ve batıl imiş de, sadece şimdi söylediği doğru ve gerçek olmuş!
Evet, yahudiler bunlar! Bu da yahudilerin huyu ve ahlakıdır![287]
Nihayet yahudiler emri yerine getirdiler ve ineği boğazladılar. Bütün bu soruşturma, geciktirme, savsaklama ve gevelemelerden sonra ineği boğazladılar.ilk emir verildiğinde herhangi bir ineği boğazlasalardı, savsakla madan yerine getirmiş ve ödüllendirilmiş olacaklardı.
Ama şimdi, bütün bu soruşturma, savsaklama ve geciktirmelerden sonra emri hemen yerine getirme, Allahın eri olma, emrini tutma ve hoşnutluğunu kazanma fırsatını kaçırmış oldular. Onun İçin "Boğazladılar, az kalsın bunu yapmayacaklardı" demiştir.
Neredeyse yapmayacaklardı. Bu ifade işin ne kadar zorluk ve meşakkatle, ne kadar geciktirme ile, ne kadar istemeyerek yapıldığını belirtir. Bu ifade, istenen şeyi mecbur kaldıkları ve kerhen yaptıklarını anlatır.
Bunun için Arapça'da kullanılan kelime "Kâde" filidir. Bu fiil, işin olayazdığını, ama henüz meydana gelmediğini anlatır. Başına olumuzluk harflerinden biri gelirse, "Neredeyse yapmayacaktı" anlamını belirtir ve işin ne kadar zorlukla istemiyerek yapıldığını gösterir.
Emri mecbur kaldığı ve zorlandığı için yerine getiren kişi, o emri yerine getirmemiş gibidir. Çünkü Yüce Allah emrettiği kişinin emri isteyerek, seve seve, gönül huzuru ile, arzu ve istekle, aşk ve şevkle yerine getirmesini ister, insanın bütün varlığı, gönlü ve katılımıyla emri yerine getirmesini arzu eder. Bu da ancak emrin yerine getirilmesi için acele edildiği ve şevkle yapıldığı zaman gerçekleşir.
Emri her türlü geciktirme, savsaklama, oyalama ve tenbellikle geciktirerek yerine getiren kişi, ancak bütün bu manevraların sonunda başarısız kaldığı taktirde isteme yerek ve mecbur kaldığı için yerine getirir. Bu da emri yerine getirmemiş gibi olur.Çünkü gönülden ve seve seve yerine getirmemiş, sadece organları mecbur kaldığı için yapmış demektir. Onun için verilen emir ve yapılan teklifi sanki tutmamış olur. Eğitim ve yönlendirme açısından emri tutması ile tutmaması arasında sanki fark kalmamış olur.
Yüce Allah, hacıların hac esnasında kestikleri kurbanlar hakkında şöyle buyurmaktadır: "Kurbanlık deve ve sığırları Aİlahın size olan nişanelerinden kıldık.Onlarda sizin için hayır vardır. Bağlı halde keserken üzerlerine Allanın adını anın.Yan üstü düşüp ölünce de onlardan yiyin, isteyene de, istemeye de verin.Şükretmeniz için onları bu şekilde buyruğunuza verdik.
Bu hayvanların ne etleri, ne de kanları Allaha ulaşacaktır.Allaha ulaşacak olan, ancak sizin dinine olan bağlılığınızdır. Size doğru yolu gösterdiğinden Allahı yüceltmeniz için onları sizin emrinize vermiştir.İyilik yapanları müjdele!"[288]
Allahın emirleri, sadece emretmek için değildir .Aksine, salt emir olduğu için müslümanın yerine getirmesi gerekmekle beraber, hedefi ve müslümanda meydana getireceği meyve için emir verilmektedir. Allahın emirleri karşısında müslüman kişi birbirine bağlı iki şeyle yükümlüdür:
a- Emri, Islamın belirttiği şekilde yerine getirmek.
b- Hayaünda, vücudunda ve davranışında emrin hedeflediği şeyleri gerçekleştirmek.
Savsaklayarak ve geciktirerek ineği kesen yahudiler, emrin hikmetini gerçekleştirmediler.Emri hemen yerine getirmediler. Emri tutma ve Allanın eri olma zevkine gönülleri katılmamış ve bu zevki tatmamışlardır.Bu büyük meyvelerden ve istenen hedeflerden yoksun kalmışlardır. Sanki emri yerine getirmemiş gibi oldular.Onun için Kur'an "Boğazladılar, ama neredeyse bunu yapmayacaklardı" demektedir.[289]
Yüce Allah buyuruyor :"Siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu birbirinize atmıştınız.Oysa Allah, gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır".
Kur'an, ineği boğazlamalarının sebebini belirtmeyi sona bırakmıştır. Öyküyü okuyan insan, önce ineği boğazlamalarının emredilmesi ile karşılaşır, sonra bu emri yerine getirmeyi nasıl savsakladıklarını görür.Fakat ineği boğazlamalarının sebebini ancak anlatımın sonunda görür.
İşte bu, Kur'anda sanatsal anlatımın yollarından biridir. Şehid Seyyid Kutup Fi zilali'l-Kur'an kitabında şöyle demektedir:
"Şimdi de güzel anlatıma ve bu anlatımın bağlamla uyum içinde olduğu konusuna geliyoruz. Kısa bir öyküye başlıyoruz.Bir de ne görelim, kendimiz gerisinde ne olduğunu bilmediğimiz bir bilinmiyenle karşı karşıyayız. Öykünün başlarında Yüce Allanın îsrailoğullarına niçin bir inek kesmelerini emrettiğini bilmiyoruz. Nitekim Israiloğulları da o anda bilmemektedir. Bu da itaatin, kabul etmenin ve teslimiyetin ölçüsünü sınamak içindir.
Sonra, Hz.Musa ile milleti arasında diyalog devam ediyor, ama Hz.Musa ile Yüce Allah arasında ne konuşulduğunu, neler geçtiğini belirtmek için diyalogda bir kesilme göremiyoruz. Halbuki her defasında israil oğulları Rabbine sormasını istiyor, o da rabbine sorarak kendilerine cevap veriyordu. Fakat öykünün akışında Hz.Musa'nın rabbine sorduğu belirtilmediği gibi, rabbinin de cevap verdiğini göremiyoruz. Şüphesiz bu suskunluk, Yüce Allahın büyüklüğüne yakışandır. Bu üslubun, Israiloğullarınm izlediği aceleci üslup gibi olması caiz değildir.
Sonunda öykü bir sürprizle bitmektedir. Israiloğulları da öykünün sonunda bir sürprizle karşılaşmışlardır.Kesilmiş cansız ve dilsiz bir ineğin vücudundan bir parça ile vücuduna vurulan ölü ansızın dirilmiş ve hayat kazanmıştır.
Bu şekilde anlatımın güzelliği, Kur'anın kısa öykülerinden birinde konuyu anlatma sürecindeki hikmetle buluşmaktadır. Yani ineğin boğazlanmasının hikmeti, öykünün sonuna kadar Israiloğulları tarafından meçhul kaldığı gibi, öykünün sonuna kadar bu konunun belirtilmemesi ile uyum içinde olmuştur."[290]
Her halde sebebin geç belirtilmesinin hikmeti, okuyucunun, yahudilerin çirkin ahlakını, Allahın emirlerine ve peygamberlerine karşı olumsuz tavırlarını öğrenmesi içindir.
İneğin boğazlanmasına ihtiyacı olanlar onlardır, bundan yarar saklayacak olanlar onlardır.Bununla beraber yapacaklarını yaptılar. Bir de yararlanacaklar kendileri olmasaydı, acaba nasıl davranırlardı?!
Yüce Allah gizlediklerini ortaya çıkarmak ve gerçek katili göstermek istemiştir.Böyle de olmuştur.İneğin vücudundan bir parça almışlar ve onunla ölü insanın vücuduna vurmuşlar. Ölü adama ruh gelmiş, canlanmış ve kendisini kimin Öldürdüğünü sÖylemİştir."Ona vücudundan bir parça ile vurun, dedik".
Öncekiler, ineğin vücudundan hangi parça ile ölüye vurulduğu konusunda ihtilaf edip tartışmışlar. Halbuki bu konuya dalmanın, belirlemeye çalışmanın ve tartışmanın bir anlamı yoktur. Çünkü sahih kaynaklarda buna işaret eden bir şey olmadığı gibi, onu bilmenin bir yararı da yoktur.
İhtilaf edenleri yadırgayarak Taberi şöyle der: Bize göre "Ona vücudundan bir parça ile vurun" sözü ile ilgili olarak şu söylenebilir: Yüce Allah, dirilmesi için ineğin vücudundan bir parça İle öldürülen adama vurmalarını emritmiştir.âyette veya delil olabilecek başka şeylerde öldülrnüş adama ineğin vücudundan hangi parça ile vurduklarını belirten bir şey yoktur. Ölüye vurdukları parçanın but olabileceği gibi, kuyruk, ön but veya başka bir parça da olabilir.Hangi parça ile vurduklarını bilmemenin bir zararı olmadığı gibi, ne ile vurduklarını bilmenin bir yararı da yoktur. Bize düşen, adamların ölüye bir parça ile vurduklarını ve ölünün Allahın izniyle dirîldiğini kabul etmektir."[291]
"Ona bir parçasıyla vurun, dedik.Bu şekilde Allah Ölüleri diriltir.Aklınızı kullanmanız İçin âyetlerini size gösterir"
Şüphesiz, hedef ineğin boğazlanması değildir.Ancak başka bir hedefin gerçekleştirilmesi için o bir araçtır.Hedef, Yüce Allahın ölüleri diriltme gücünü göstermek için somut bir delil ortaya koymaktır.Böylece inanmış olanların imanları artacak ve şüphe içinde olanlar inanacaklardır.
Yüce Allah ölüleri bu şekilde diriltir.Gözlerinizle rabbani bir mucize gördünüz.Ölü bir insan! Ruhsuz ve hareketsiz bir cesetlBir de sağır ve dilsiz bir inek! Kendiniz ineği boğazladınız, o da cansız ve ruhsuz bir ceset haline geldi. Kendin iz ölmüş ineğin vücudundan bir parça aldınız ve onunla ölü insanın vücuduna vurdunuz. O anda korkunç sürprizle karşılaştınız; O vuruşla ölü insan canlandı, canlılar gibi hareket etti ve onlar gibi konuştu.
Tıpkı bu sahnede gördüğünüz gibi, Yüce Allah ölüleri kıyamet günü diriltir. Dirilen insanlar hayatın bütün özellik ve niteliklerine sahip olarak kabirlerinden kalkarlar.
Kur'anı Kerim'in inek kesme öyküsünü Yüce Allahın sonsuz gücüne ve kiyamet günü ölüleri diriltmesine delil olarak getirmesi, bize imanın gerçeklerini ve islamın anlayışını yerleştirme ve bunun için deliller getirme
metodunu göstermektedir.
Kur'anı Kerim, iman geçeklerini soyut ve maddi örneklemelerden bağımsız olarak değil, güçlü ve somut delillerle destekleyerek vermektedir. Bu deliller görünen hayat gerçeklerinden ve insanların yaşayıp gördüklerinden alınmıştır. Bu şekilde Kur'anın getirdiği delil çok açık ve anlaşılır olmakta, kuvvet ve etki taşımakta ve ele aldığı gerçekleri başarı ile ortaya koymaktadır.
Kur'anı Kerim, öyküleri iman gerçeklerini yerleştirmek için bir araç olarak seçmekte ve bu gerçeklerin sergilendiği bir alan olarak kullanmaktadır. Bu da Kur'an öykülerinden amacın, bizzat Öykü anlatmak ve edebi sanat yahut psikolojik zevki tamin etmek olmayıp,belki bunların yanında, daha üstün bir hedef olan iman gerçeklerini ortaya koymak olduğu görüşümüzü pekiştirmektedir.
ineğin boğazlanması, ondan bir parça ile öldürülmüş olan adama vurulması ve bu adamın dirilmesinden Kur'an birtakım şeyleri hedeflemektedir.Şöyleki;
a- Gerçek katili ortaya çıkarmak ve israil oğullarına göstermek.
b- Yüce Allahın ölüleri diriltme gücüne sahip olduğunu somut delille göstermek.
c- Tabiat kanunlarına aykırı ve fizik yasalarına ters olan bir mucizeyi ve Allahın delillerinden bir delili göstermek.Rabbani bir mucize yolu dışında, ölü bir hayvanın etinden bir parçanın vurulmasıyla ölü bir insanın dirildîği hayatta meydana gelmemiştir.
d- Allahın emirlerine bakışları ve peygamberlere karşı tavırları hakkında yahudilerin tabiatını tanımak.
e- Yahudilerin çirkin ahlakına sahip olmaktan müminlerin sakındırılması.[292]
"Ondan sonra kalpleriniz katılaştı.O, taşlar gibidir veya ondan da katıdır"
Yahudilerin ineği boğazlaması ve öldürülmüş adamın onunla dirilülmesinin acaba sonucu ne olmuştur? Bu olayın yahudilerin kalpleri ve yaşantıları üzerinde ne gibi etkisi olmuştur? Bu olaydan sonra kalpleri yumuşayacağı ve Allahın buyruklarına, peygamberin öğretilerine boyun eğecekleri yerde, kalpleri daha da katılaşmıştır. Ondan sonra kalpleri katılaşmış, katılaşma yönünden taşlar gibi, hatta ondan da daha katı olmuştur.
Gerçekten yahudiler yahudidirler! Çok ilginç ve tuhaf kalplere sahiptirler! Taşlardan da daha katı olan bu kalpler insana çok tuhaf ve korkunç gelmektedir.
Tuhaf olmasının sebebi, bu kalplerin duygu ve tepkilerin kaynağı olması, bunun yanında taşlardan da katı olmasıdır.Bu kalplerin sevmeyen,nefret etmeyen, öfkelenmeyen ve hoşnutluk duymayan, etki ve tepki göstermeyen kaskatı, demir gibi sert taşlardan daha katt olmasıdır.
Sorarım, taştan daha katı bir kalp taşıyan kimseden ne umulur? Kalbini yitirdiği zaman "Yahudi insan" ve ona benzeyen bu maddi enkazdan geriye acaba ne kalır? Bozulmasıyla insanın tümüyle bozulduğu ve düzelmesiyle insanın tümüyle düzeldiği o et parçasının bozulmasından sonra acaba geriye bir umut kalır mı? Rasulullah bu düzelme ve bozulma konusunda şöyle buyurmuştur: "Haberiniz olsun, vücutta bir et parçası vardır. Bu parça düzeldiği zaman insan düzelir, bozulduğu zaman insan bozulur. O da kalptir"[293]
Kur'an, yahudilerin kalplerini, tabiatı ve hakikati ne ise olduğu gibi ortaya koymuştur. Bu da müslümanların düşmanlık yapan yahudiieri tanıması ve onlara karşı nasıl davranacaklarını bilmesi içindir.
Katılıkta kalpleri donuk ve sert taşlar gibi gören ile bu kalpleri taşlardan daha katı sayan arasında fark vardır.
Şair Ahmed Şavki, Şam'a giren ve Suriyeyi sömürgeleştiren Fransızlar için söylediği "Şam" adlı kasidesinde kalplerinin kayalar gibi katı olduğunu söyleyerek şöyle demiştir: "Yumuşaklıktan sonra güzelliğini ürkütene sor; Onun kalbi ile kayalar arasında bir fark var mıdır?"
Kur'an, yahudilerin kalplerinin taşlardan daha katı olduğunu belirtmiş, sağır taşları ise o kalplerden daha yumuşak görmüştür. Şüphesiz bunda ne bir abartma, ne bir gerçekdışılık vardır. Bilakis katıksız doğru ve gerçektir. Bu bir benzetme ve tasvir de değildir.
insanlık tarihi Kur'anın belirttiği bu gerçeğin doğruluğuna delildir. Çağdaş tarih ise, bunun en büyük delilidir. Çünkü insanlık, yahudilerin taşlardan da katı kalplerinden çıkan kin ateşiyle dağlanmış ve canı yanmıştır.
Ne yazıktır ki birtakım insanlar kalplerin katılığında yahudilere uymakta, içlerinde kayalardan da katı kalpler taşımakta, insanlara bu katı taşlar, yani kalplerle muamele etmekte, zulmetmekte, terör estirmekte, tağutluk yapmakta, işkence etmekte, her türlü acıma ve insanlık duygularından soyutlanmış olarak insanlarla savaşmak tadırlar.
Söylermisiniz, taşlardan da katı bir kalbe sahip olan insanlarda insanlık namına geriye ne kalmıştır? Başa geçtiği ve iktidara geldiği zaman insanlara nasıl muamele edeceğini beklersiniz?[294]
Yüce Allah buyuruyor: "Sonra kalpleriniz katılaştı.Taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim onlardan ırmaklar fışkıran vardır, yarılıp su çıkan vardır, Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir. Size İnanacaklarını umuyor musunuz? Halbuki onlardan bir kısmı Allahın sözünü işitiyor, ona akılları yattıktan sonra, bile bile onu değiştiriyorlardı."[295]
Yahudilerin kalpleri taşlardan da katıdır! Evet, taşlar yahudilerin kalplerinden yumuşaktır, âyet, bu gerçeği belirtmek için Allaha boyun eğen yumuşak taşlardan örnekler vermektedir. Bu Örnekler bizzat yahudilerin hayatında gerçekleşen ve görülen Öneklerdir.Bu olayları yahudiler görmüş ve taşların yumuşaklığına orada tanık olmuşlardır.
"Taşlar arasında kendisinden ırmaklar fışkıran vardır". Bu gerçek o kadar açıktır ki Örnek vermeye bile gerek yoktur. Çünkü yahudiler ve başkaları onu bilmektedir.
Nehirler nereden fışkırıp kaynar? Dağlardan değil mi? Kayalar yumuşamış ve kendisinden ırmaklar fışkırmıştır.
"Onlardan yarılıp su çıkan vardır". Bu olayı bizzat yahudiler gözleriyle görmüşlerdir. Çölde susamışlar, Hz.Musa'dan su istemişler, o da Rabbinden su vermesini istemiş, Yüce Allah ona asasını taşa vurmasını emretmiş, Musa asayı vurmuş, yahudiler kayalardan suyun sızmaya, sonra kaynamaya başladığını gözleriyle görmüşlerdir.Bunu Yüce Allah şöyle belirtmektedir: "Musa milleti için su istemişti.Asanla taşa vur, dedik. Ondan oniki pınar fışkındı, herkes içeceği yeri bildi"[296]
"Onlardan Allah korkusundan yuvarlananlar vardır". Bu da yaşanan başka bir örnektir. Yahudiler Hz.Musa yolu ile bu örneği yaşamışlardır. Çünkü bizzat kendilerinin başına gelmiştir.
Hz.Musa, Yüce Allahla konuşmak için Tur dağına gittiğinde, Allahı görmek istemiş, ama Yüce Allah kendisini dünyada göremeyeceğini bildirmiştir. Dağa yansıyınca dağı paramparça etmiştir. Dağ, Allah korkusundan dağılmıştır.
Yüce Allah buyuruyor: "Musa, belirlediğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: "Ey Rabbim! Bana kendini göster, sana bakayım" dedi. Allah: "Sen beni göremeyeceksin, ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, sen de beni göreceksin" buyurdu.Rabbi dağa yansıyınca, onu yerle bir etti ve Musa da bayılıp düştü. Ayıhnca,"Ey Rabbim!, eksikliklerden münezzehsin. Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim" dedi."[297]
İneköyküsünün yahudilerin huyunu açıkça tasvir ettiğini ve ahlakını bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğunu söyledik.lşte onların ahlak ve huyundan bazı kesitler:
1- Gerçekleri gizleme çabaları. Adamı öldürme cinayetini birbirlerine atmışlar ve suçsuz insanların boynuna atmaya çalışmışlardır.
2- Peygamberlere karşı saygısızlıkları ve onlara değer vermemeleri. Mesela, Hz.Musa'ya inek hakkında yararı ve gereği olmayan bir sürü sorular sormuşlar, bizi alaya mı alıyorsun?, en sonda şimdi gerçeği söyledin, diyerek ciddiyetsizlik ve yalancılıkla suçlamışlardır.
3- Allahın emirlerine ve hükümlerine karşı saygısızlık, onları tutmamak ve yerine getirmemek için her yola başvurma.
4- Allahın emirlerini yerine getirmeyi savsaklama ve geciktirme.Çünkü en sonda ve ancak mecbur kaldıkları için emri yerine getirmişlerdir. "Onu boğazladılar, ama neredeyse yapmayacaklardı".
5- Gerek olmadığı halde telaş ve tutarsızlık göstermeleri ve çok soru sormaları.
6- Yarar sağlamayan şeylerle meşgul olmaları ve fayda getirmeyen şeylerin peşine düşmeleri.
7- Şekilciliğe ve ayrıntılara önem vermeleri, temel ve ölçü olan şeyleri bırakarak ikinci derecede ve ayrıntı şeylerle uğraşmaları.
8- Bu gevşek karakter ve cıvık ruh yapılarıyla Allahın katı hükümlerine muhatap olmaya ve helal olan birtakım güzel şeyleri onlara haram etmesine müstehak olmuşlardır.
9- Aynı sebeplerle Allahın kalplerini katılaştırma cezasına layık olmuşlardır. Katı kalpli olan insanın cezası da katı olur.Bu cezanın yanında bütün cezalar basit kalır.Çünkü boyun eğen yumuşak bir kalbe sahip olursa, yolunu düzeltebilir, hemen tevbe ve iyilik yoluna girebilir.Ama kalbi katı ise, hastalık özdedir, meyvede değil, ağacın gövdesinde demektir.
10- Taşlar ve cansız varlıklar yahudilerin kalplerinden daha yumuşak ve boyun eğen olmuştur.Böyle olunca, acaba yahudilerden başka ne umulur?[298]
İnek öyküsü, bize kesin bir gerçeği göstermektedir. Bu gerçeğe bakarak yahudilerin görüşmelerde izlediği yolu anlıyoruz. Günümüz müslümanları olarak bu gerçeğin üzerinde durmamız ve bize yarayacak birtakım ipuçları çıkarmamız gerekir.Bunlar bize yahudilere karşı koymanın yolunu ve onlara nasıl davranacağımızı öğretecektir.
Yahudiler Hz.Musa'ya nasıl davrandılar, ondan keç kere sordular? Kaç kere itiraz ettiler ve söylediklerine kaç kere iltifat etmediler? Halbuki Musa onların lideri ve peygamberi idi. Onunla böyle görüşme yapan yahudiler acaba düşmanlarıyla nasıl görüşme yaparlar? Düşmanlarına karşı asıl davranırlar?
Şüphesiz -inek meselesi basit, küçük ve cüzi bir konudur. Sadece onları ilgilendirir. Ondan yararlanacak olanlar da kendileridir. Buna rağmen hem kendilerini, hem Hz.Musa'yı ne kadar uğraştırmıştır? Ne kadar zamanlarını almıştır? Sorumluluk ve yükümlülükten kuntulmak için ne kadar hile, oyun ve savsaklama yoluna başvurmuşlardır?
Yahudiler görüşmelerden ne usanır, ne de bıkarlar. Çünkü görüşmelerde kaçak döğüşme, kıvırma, savsaklama, sıyrılma ve hile yapmayı çok iyi becerirler.Görüşmeler sırasında soğuk kanlı olur ve tükenmez bir sabır gösterirler.Görüşmelerle uzun vakitleri öldürmeye ve büyük çabalan boşa çıkarmaya dünden hazırdırlar. Başladıkları yere dönmeye ve yeniden başladıkları yere gelmeye çok alışkındırlar.
İkinci derecede ve formalite bir konunun görüşmeleri yahudiler ve dolayısıyla karası taraf için aylar ve yıllar sürebilir.Küçük bir konu üzerinde tekrar tekrar durur, diledikleri kadar uzatır, hakkında kitaplar ve uzun tutanaklar yazar, bıkmadan usanmadan onun için ziyaretler ve yolculuklar düzenlerler.
Yahudiler için meselenin çözümü önemli değildir. Onlar için önemli olan, meselenin uzatılması ve sürüncemede bırakılmasıdır. Yine onlar için hakkın ortaya çıkması ve sahiplerine verilmesi değil, ellerinden geldiği kadar sıkıntı çıkarmak önemlidir. Onlar için önemli olan, makul bir sonuç elde etmek değil, işin sürüncemede kalması, görüşme zincirine yeni halkaların eklenmesi ve karşı tarafın boşlukta ve ortada bırakılmasıdır.
Yahudilerin bu karakterini inek kesme öyküsünden çıkarıyoruz. Tarihleri boyunca onlar hakkında bildiklerimiz de böyledir. Direkt veya dolaylı olarak düşmanlarıyla yaptıkları görüşmeler günümüzde onların bu huyunu ve yolunu gösteren en açık delildir.
1967 yılında yahudiler Batı Şeria'yı işgal edince Güvenlik Konseyi 242 sayılı kararını alarak o tarihten itibaren işgal edilen toprakların sahiplerine verilmesini istedi.Güvenlik Konseyinde kararı İngiliz temsilci Lord Karadon sunmuştu.
Fakat yahudiler karara karşı çıktılar ve görüşmelerde her zaman yaptıkları gibi kararı yahudice anladılar.Joe Naryaring'ten başlayarak uluslararası temsilciler kanalıyla onlarla uzun ve çetin görüşmeler yapıldıysa da hepsi sonuçsuz kalmıştır.
Güvenlik Konseyi "savaşta işgal edilen bütün 'topraklardan çekilmemizi istemiyor, sadece işgal edilen yerlerden çekilmemizi istiyor" diyerek bu yerlerin belirlenmesi için de bizimle Araplar arasında görüşmelerin yapılması gerekir, dediler.
Arapların karardan anladığı gibi işgal edilen bütün yerlerden mi çekilecekler, yoksa yahudilerin anladığı gibi işgal edilen yerlerden mi çekilecekler? Bu konunun görüşmeleri şimdiye kadar yirmi yıldan fazla sürmüş ve şu ana kadar da bir sonuç alınmamıştır.
Arap devletlerinden Mısır, Yahudi Amerikan tuzağına düşerek yahudilerle meşhur Camp David anlaşmasanı imzaladı ve iki devlet arasında savaşa son verilmesi ve karşılıklı diplomatik ilişkilerin kurulması ve halka açıklanmayan başka şeylerin karşılığında yahudiler Sina çölünün büyük kısmından çekildiler. Fakat yahudiler bu sefer çözümü çetin Taba meselesini ortaya attılar. Taba'yı yahudi toprağı görerek oradan çekilmeyi red ettiler. Mısır da oranın kendi toprağı olduğunu söyleyerek yahudilerin çekilmesini istedi.
Yahudiler, uluslararası hakem kuruluşları, görüşmeci diplomatlar, uzmanlar ve avukatlar gözetiminde görüşme terin yapılmasını istediler. Uzun süren görüşmeler başladı, üzerinden on sene geçti, ama kriz bitmedi ve hala yahudiler çekilmediler.
Bilindiği gibi Taba küçük bir toprak parçası olup neredeyse bir stadyum kadar bir yerdir. Bir stadyum yeri kadar küçük bir yerden yahudilerin çekilmesi on yıldan fazla sürüyorsa, acaba Araplar, yahudilerin Batı Şeria, Golan Tepeleri ve işgal ettikleri diğer yerlerden ne kadar zaman içinde çekileceklerini tahmin ediyorlar? Yahudilerin bu yerlerden çekilmesi için acaba Araplar ne kadar görüşme yapacak, ne kadar çaba gösterecek, ne kadar mal harcayacak, sinirleri ne kadar bozulacak ve ne kadar ömür tüketeceklerdir? Bütün bunlara rağmen kırıntılardan başka yahudilerden birşey de elde edemiyeceklerdir.
Ey müslümanlar! Yahudilerin işi savsaklamayı, görüşme leri sürüncemede bırakmayı, oyun ve kurnazlık yapmayı çok iyi becerdiklerini unutmayınız. Onlar birtek sesten başkasına da icabet etmeyeceklerdir. O da kuvvetin sesidir. Onları Filistin'den ancak birtek yol çıkarabilir. O da savaş ve cihad yoludur.[299]
inek öyküsünden çıkarılabilecek dersleri şöyle özetleyebiliriz:
1- Allanın emirlerini ve dinin hükümlerini kabullenmek, uygulamak ve tam yaşamak gerekir.Bu da emredilen kişilerin hemen yerine getirmesi ve uygulamasını gerektirir.
2- Allahın emirlerine karşı hileye gitmemek, savsaklamamak ve uygulamaktan kaçınmamak gerekir.
3- Allahın emirlerini tutup tutmamakta birinci etken, kişinin kalbidir. Kalp, Allaha iman, Allahı yüceltme ve emirlerine karşı saygılı olma duygusuyla dolu ise, uygulama ve hemen yerine getirme arzusu da olur. Kalp, vücudun tümüne emrini verir ve bütün organlar onun emrini hemen yerine getirir.
Ama kalp'te Allaha ve emirlerine karşı saygı yoksa ve emirlerini yerine getirmek istemiyorsa, bahaneler bulma, mazeretler uydurma ve savsaklama yoluna gider. Sanki bütün organlara olumsuz emirlerini verir ve organlar da yerine getiremez olur.
Hayırlara koşan,itaatta yarışan, emirlere ciddi sarılan ve ciddi olarak uygulayan bir insan gördüğümüzde, kalbinin Allaha teslim olup inandığını, onu yücelttiğini ve ciddi bir mümin olduğunu anlarız.
Bir de bunun zıttı olarak tenbel, zayıf, aciz, Allanın hükümlerini yerine getirmekten kaçınan ve hile peşinde olan bir insan gördüğümüz zaman, hastalığın kalbinde olduğunu anlarız. Hastalığın yeri öğrenilince, hastalığın teşhisi de doğru olur, tedavinin yollan da kolaylaşır ve eğitim yarar sağlar.
4- lkinci derecede ve tali işlerle meşgul olmamak.Çünkü bu tür işler üzerinde durmak, emek ve zaman kaybına yol açtığı gibi, bir yarar da sağlamaz.Aynı zamanda uygulamayı ve yerine getirmeyi de engeller.
5- Allahın emirleri, emrettiği şekilde kabul edilir. Artırma ve eksiltmeyevyer olmadığı gibi gereksiz ayrıntılar üretme ve sorunlar çıkarmanın da bir gereği yoktur.
6- Zorlaştırma ve giriftleştirme, Allanın açıkladıklarıyla yetinmeyen kişilerin ödediği bir vergidir. Apaçık ve kolay yolu bırakıp gereksiz ve meyvesiz ayrıntılara dalan herkesi bekleyen kaçınılmaz bir sonuçtur. İşte yahudiler! Kendilerine işi zorlaştırdılar, Allah da onlara zorlaştırdı. Halbuki sıradan bir inek boğazlamış olsaydılar, istenen şey yerine gelmiş olacaktı.
Onun için Yüce Allah gereksiz ayrıntılardan ve yararsız sorulardan müminleri sakındırarak şöyle buyurmaktadır:
"Ey inananlar! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Kur'an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. Allah, sorduğunuz şeyleri affetmiştir.Allah Bağışlayandır, Halimdir. Sizden önce bir millet onları sormuştu, sonra da onları inkar etmişlerdi."[300]
Müslim, Ebu Hureyre'den Hz.Peygamberin şöyle dediğini belirtir: rivayet ederek "Rasulullah bize konuşma yaparak şöyle dedi: Ey insanlar! Allah size haccı farz kıldı, hac yapınız.
Bir adam : Her sene mi ey Allahın Rasulü? dedi.Rasulullah birşey söylemedi. Adam üç defa sordu.Bunun üzerine Rasulullah şöyle dedi:
Evet, deseydim, farz olurdu ve siz ona güç yetiremezdiniz. Ben sizi bıraktığım (bir şey söylemediğim) sürece siz de beni bırakınız (sormayınız). Sizden öncekiler çok sorduklan ve peygamberlerine çok itiraz ettikleri İçin mahvoldular.Size birşey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Birşey yasakladığım zaman da terkediniz"[301]
Yine Müslim, Sa'd bin Ebi Vakkas'tan Rasulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:" Müslümanlar arasında günahı en büyük müslüman, haram edilmemiş bir şeyi sorarak haram edilmesine sebep olan' kişidir"[302]
7- Peygamberlere ve Allahın dinine bağlı alimlere saygılı davranmak, onlarla konuşurken saygılı konuşmak gerekir.
8- Alim ve davetçi kişilerin müslümanlara dokunaklı konuşması ve kalplerini etkilemesi gerekir. Etkilenme ve duygulanma böyle sağlanır. Müslümanlarda bir savsaklama veya tenbellik görürse, bilgece gidermeye çalışması gerekir.
9- Allahın emirlerini tutmak ve yerine getirmek kalplerin teslim olmasına, kişilerin iyileşmesine ve hayatın düzelmesine götürür.Allanın emirlerini tutmamak ve uygulamamak da en katı ceza olan kalbin katılaşmasına yol açar.
10- îslam, Allanın emirlerini müslümanlann büyük bir istek, arzu ve heyecanla yerine getirmelerini ister.Bilinç, akıl, hayal, duygu,organ ve kalp gibi bütün varlığıyla kişinin bu uygulamaya katılması, bu zevki tatması ve bu coşkuyu yaşamasını gerektirir. Bu da ancak derhal uygulama ve yerine getirme ile gerçekleşir.
Fakat müslüman bundan kaçınırsa, hile ve savsaklamaya giderse, uygulama arzusu da gevşer, himmeti azalır, kabullenme ve razı olma kaybolur, organlar da katılma şevk ve zevkini yitirir. Uygulamaya mecbur kaldığında da bu soğuk ve donuk,mekanik ve göstermelik bir uygulama olur. "Onu boğazladılar, ama neredeyse yapmayacaklardı".[303]
"Onlara, deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor, cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. Cumartesi günleri balıklar sürü sürü geliyor, başka günler gelmiyordu. Yoldan çıktıkları için Biz onları böyle deniyorduk.
Aralarından bir topluluk: "Allanın yok edeceği veya şiddetlicezalandıracağı bir millete ne diye öğüt veriyorsunuz?" dediler. Öğüt verenler: "Rabbiniz karşısında bir özür belirtmemiz içindir, belki Allaha karşı gelmekten de sakınırlar" dediler.
Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, biz kötülüğü yasaklayanları kurtardık ve Allaha karşı geldikleri için zalimleri şiddetle cezalandırdık. Kendilerine konan yasakları çiğneyince, onlara: "Aşağılık maymunlar olun" dedik. Rabbin, kıyamet gününe kadar onları kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz Rabbin, cezayı çabuk verir. Şüphesiz O, bağışlar ve merhamet eder.
Biz onları yer yüzünde iyiler ve aşağılıklar olarak bölük bölük ayırdık, iyiliğe dönerler diye onları iyilikler ve kötülüklerle sınadık. "[304]
Öykü, deniz sahilinde yaşayan bir kasabanın yahudi halkından sözetmektedir. Onlara cumartesi balık avlamaları yasaklanmış, diğer günlerde avlanmaları serbest bırakıl mıştır.
Allah bu teklifle onları sınamıştır.Çünkü avlanmanın serbest olduğu günlerde balıklar onlardan uzaklaşıyor, cumartesi günlerinde ise, sürülerle geliyordu.
Şeytan, kasaba halkından bazılarının kulağına birşeyler fısıldamış ve balıkları avlamayı onlara sevimli göstermiştir. Fakat Allanın emrine karşı nasıl hile yapacaklardı? Şeytan onlara sinsi olduğu kadar çirkin bir hile yolunu Öğretmiş ve cumartesi günü avlanacakları bir yolu göstermiştir. Yasaklan çiğneyen gruba karşı kasaba halkı ikiye bölünmüştür.
Birinci grup, davetçi salih kişilerden oluşmuştur. Bunlar davet görevlerini yapmış, Allahın emirlerine karşı hile yapanların haksızlıklarını, hileye başvurmalarını ve cumartasi günleri balık avlamalarını eleştirmişlerdir.
ikinci grup, bu hilelere karşı ses çıkarmamıştır. Helak olacak ve azap görecek bir millete öğüt vermenin ve nasihat etmenin bir yarar sağlamayacağını söyleyerek davet eden salih kişileri eleştirmiş ve yadırgamalardır.
Davetçi salih kişiler ise,yasağın çiğnenmesine ses çıkarmayan kişilere cevap vererek, Allahın emrini yerine getirerek karşısına çıkacak yüzlerinin olması ve kendilerini mazur görmesi için ödevlerini yaptıklarını söylediler ve yasağı çiğneyenlerin Allaha karşı gelmekten sakına-bileceklerini de belirttiler.
Yasağı çiğneyenleri Allah cezalandırıp aşağılık maymunlar yapmıştır. Bu dönüştürme gerçekten olmuş ve maymun olanların soyu devam etmemiştir. Ondan sonra da ancak kısa bir zaman yaşamışlardır.
' Davetçi salih kişileri Allah kurtarmıştır. Yasağın çiğnenmesine ses çıkarmayanların sonucunun ne olduğunu Kur'an belirtmemiştir.Çünkü Allahın nazarında bunların bir değeri olmamıştır. Kurtulanlarla beraber anılmadıklarına göre, herhalde helak olanlarla beraber helak olmuşlardır. En iyi Allah bilir.[305]
Israiliyyat haberleri rivayet ederek yayanlar, Kur'anın anlattıklarına başka şeyler eklemişlerdir. Kimileri kasabanın adını da vererek Akabe körfezi kıyısında Eyle veya Eylat yahut Akabe diye adlandırmışlardır. Başkaları ise, Taberiya gölü kıyısında bulunan Taberiya kasabası olduğunu söylemişlerdir.
Kasabada deniz kıyısında Lakil ve Lokman adında iki put varmış, Allah balıklara cumartesi günü bu iki puta gidip hac yapmasını söylemiş, yahudilerden de cumartesi günü hacca gelen balıkları avlamamalarını istemiş, balıklar cumartesi günleri suyun üstünde kuyruklar oluşturarak sürüler halinde geliyormuş, ama diğer günlerde sahilden uzaklaşıyormuş.
Bazı yahudiler, cumartesi günü avlanmamız yasaklanmış, balıkların içine düşmeleri için kıyıda havuzlar yapalım ve çukurlar açalım, onları toplayıp sonra yiyelim, demiş, zalimler de bu suçu işlemiş ve yasağı çiğnemişler.
Kasaba halkından bir grup, yasağı çiğneyenleri uyarmış ve kötülüğü Önlemeye çalışmış, ses çıkarmayanlar grubu ise, uyaranları kınamış.
Ama yasağı çiğneyenlere karşı çıkan ve uyaran grup, artık bir qqcq bile sizinle kasabada kalamayız, demişler ve kababadan çıkarak banliyoda gecelemişler.Sabahleyin yasağı çiğneyen ve onlara karşı ses çıkarmayanlara bakmışlar, ama onlardan kimsenin çıkmadığını ve evini açmadığını görerek hayret etmişler, durumu öğrenmek için içlerinden bir adamı göndermişler, adam bir kişinin evine bakmış, ne görsün ev halkı maymunlara dönüşmüş, başka bir eve bakmış ve onların da maymunlara dönüştüğünü görmüş, sonunda kasabada kalanların tümünün maymuna dönüştüğünü görmüştür.
Topluluğuna dönmüş ve durumu kendilerine anlatmış, onlar da .gelmişler, kapıları açmışlar ve bütün kasaba halkının maymun olduğunu görmüşler, içlerinden kişiler maymuna "Sen falan kişi misin?" anlamında işaret edince, maymun ağlayarak "Evet" anlamında başıyla işaret etmiş, onlar da kendilerine "Biz sizi uyardık" demişler. Kapıları açmışlar, maymunlar çıkmış ve çöle giderek ölmüşler.[306]
"Onlara, deniz kıyısındaki kasabayı sor". Yüce Allah, Hz.Peygamberin, deniz kıyısında bulunan bir kasabada oturan yahudi atalarından bir topluluğun başından geçen bu olayla yahudilere karşılık vermesini emretmektedir.
Bundan anlaşılıyor ki bu âyetler Medine'de inmiş ve Araf suresine yerleştirilmiştir. Bilindiği gibi âyetlerin yeri ve sıraya konulması, ashabın içtihadıyla değil, Allanın bildirmesiyle olmuştur.Onun için alimler Araf suresinin 163-170. âyetlerinin Medine'de indiğini söylemişlerdir. Çünkü cumartesi halkından sözetmekte, Hz.Peygamberin bunlarla yahudilere karşı koymasını, bunu onlara sormasını istemektedir. Yahudiler Medine'de bulunuyorlardı. Hicretten önce Mekke'de yahudilerle Hz.Peygamber karşı karşıya gelmemişlerdir.
Elbette Yahudilere zalim atalarının başından geçenleri sormaktan maksat, Rasulullahın öyküyü onlardan öğrenmesi veya yahudilerden birtakım tarihi bilgiler alması değildir.Zaten Hz.Peygamberin onlardan alması,onlardan bilgiler öğrenmesi veya sorması yasaklanmıştır. Çünkü yahudiler olayları değiştirmişler, tarihi bozmuşlardır. Onun için verecekleri bilgilere güven olmaz.
Rasulullahın kasaba halkını yahudilerden sorması onları kınama, suçlarını gösterme ve aşağılama içindir. Atalarından bir topluluğun maymun ve domuzlara dönüştüğünü öğrendikleri zaman utanacak, rezil olacak, alçaklık ve zillet içine düşeceklerdir.
Deniz kıyısında bulunan ve içinde öykünün olaylarının geçtiği kasaba hakkında Kur'an bilgi vermemektedir. Kasabanın adını ve yerini belirtmediği gibi, bu olayın ne zaman geçtiğini ve ayrıntılarını da belirtmemektedir.
Bu kasabanın Eyle, Eylat, Akabe veya Taberiya olabileceği gibi, başka bir yer de olabilir.Bu olay Hz.Musa, Hz.Davud, Hz.Süleyman veya Israiloğulları peygamber lerinden başka bir peygamber zamanında meydana gelmiş olabilir.
Mümkün olanlardan birini belirlemek veya muhtemel Şeylerden birini tercih etmek için elimizde kesin bilgiler ve deliller yoktur. Zaten bu belirleme ve tercih etmenin bir yararı da olmaz.Bunlar Kur'anm müphem (belirsiz) bıraktığı şeylerdendir. Belirsiz olan bu şeyler ancak Kur'an veya sahih sünnetten bilgilerle kesin olarak belirlenebilir.Bu iki kaynak belirtmemişse, belirsiz olarak olduğu gibi kalması gerekir. Kur'anda öncekilerin öyküleri konusundaki prensibimiz budur.[307]
Isfahanı, Müfredat kitabında cumartesi demek olan Sebt' in kesmek anlamında olduğunu belirtir. Yürümeyi kesmek, saçı kesmek gibi.
Yüce Allanın yeri ve gökleri pazar günü yaratmaya başlaması ve altı günde yaratıp cumartesi günü yaratmayı kesmesi nedeniyle bugüne sebt adının verildiği de söylenir .Uykuya da Subet denir. Çünkü uyuyan kişinin her türlü işleri kesilir.[308]
Cumartesi günü yahudilerle özdeşleşmiş gibidir. Adı ve anlamı açısından onlara da uygun düşmektedir.
Sebt kelimesi ve türevleri Kur'anda yedi defa geçmektedir.Yedisi de yahudilerden söz eden yerlerde geçmektedir.
Bu öyküde sebt ve türevleri üç defa geçmektedir. "Onlara deniz kıyısında olan kasabayı sor. Cumartesi yasağını çiğniyorlardı. Cumartesi günleri balıklar sürülerle geliyor, başka günler gelmiyordu."[309]
"Cumartesi ibadeti ancak o gün üzerinde çekişenlere farz kılındı. Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde kiyamet günü aralarında hüküm verecektir."[310]
"Ey kita. verilenler! Bazı yüzleri bozmadan ve arkalarına döndürmeden ya da cumartesi adamlarını lanetlediğimiz gibi lanetlemeden önce yamnızdakini doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu Kitaba inanın. "[311]
"Söz vermelerine ' arşılık üzerlerine Tur dağını kaldırdık ve onlara "Kapıdan secde ederek girin, cumartesi
yasağını çiğnemeyin" dedik. Onlardan sağlam bir söz aldık."[312]
"İçinizden cumartesi yasağını çiğneyenleri eıb tte biliyorsunuz. Onlara "Aşağılık birer maymun olunuz" dedik.Bunu çağdaşlarına ve sonradan gelenlere bir ceza örneği ve Allaha karşı gelmekten sakınanlara Öğüt olması için yaptık. "[313]
Cumartesi yasağı, yahudiİer içindir. O gün Yüce Allah hiçbir iş yapmamalarını istemiş ve "Cumartesi yasağını çiğnemeyin" buyurmuştur.
Ama muhalefet etme ve yasaklan çiğneme alışkanlığına sahip olan yahudiİer Allaha isyan etmiş ve emrine karşı gelmişler, cumartesi yasağını çiğniyerek yasaklanan işleri yapmışlardır. Böylece Allahın lanetine müstehak olmuşlardır. "Veya cumartesi adamlarını lanetlediğimiz gibi onları lanetlemeden".
Allah, maymun ve domuzlara dönüştürerek onlan cezalandırmıştır. "Cumartesi yasağını çiğniyenleri elbette biliyorsunuz. Onlara aşağılık maymunlar olunuz, dedik".
Hz.Peygamber, Yüce Allanın yahudilere cuma gününü tayin ettiğini, ama onu bırakıp cumartesiye yöneldiklerini, bizlere de cuma gününü verdiğini belirtmiştir.
Müslim, Ebu Hureyre'den Hz.Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "En son gelen bizler kiyamet günü önde olacağız. Şüphesiz her ümmete bizden önce kitabı verilmiş, bize de onlardan sonra verilmiştir.Bir de bu (cuma) günü Allah bize yazmıştır. Allah bize onu göstermiştir.İnsanlar gün konusunda bizi izlemektedirler; Yahudiler için yarın, hıristiyanlar için ertesi gün".
Başka bir rivayette Müslim, Ebu Hureyre'den Rasulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Biz sonra geldik, kiyamet günü önoe olacağız. Cennete gireceğiz.Gerçi onlara kitap bizden önce, bize ise sonra verildi.Ama onlar ihtilaf ettiler. Allah ihtilaf ettikleri şeyin doğrusunu bize gösterdi.İşte bugün konusunda ihtilaf ettiler. Allah cuma gününü bize gösterdi. Bugün bizimdir .Yarın yahudilerin, ertesi gün hıristiyanlarındır."[314]
Yine Müslim, Huzeyfe Ibn Yeman ve Ebu Hureyre'den Rasulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Yüce Allah bizden Öncekileri cuma gününden uzaklaştırdı.Yahudiler için cumartesi ve hıristiyanlar için pazar günü gösterildi. Allah bizi getirdi ve cuma gönünü gösterdi.Böylece cuma, cumartesi ve pazar günleri belirlendi.Kiyamet gününde de onlar bu şekilde bizden sonra olacaklardır .Dünya halkı içinde bizler sonra geldik, kiyamet günü önde olacağız. Herkesten önce bizim hesap görülecektir"[315]
Yahudilerin cuma gününü bırakıp cumartesi gününü seçmeleri, Allahm emirlerini algılamada çirkin huylarını göstermektedir. Yahudilerin bu emirlere karşı tavrı ile, kabul etmek ve uygulamak üzere emirleri algılayan ashabın tavrı birbirinden ne kadar farklıdır![316]
Yüce Allah, kasabanın yahudi halkını sınamış ve cumartesi günü balık avlamalarını yasaklamıştır. Bu konuda ' Yasaklan çiğnedikleri için onları bu şekilde sınıyoruz" demektedir.
Yükümlülük, sınamak ve imtihan etmektir. Görev yükleme ve sınamakta yüce Allahın sonsuz hikmetleri vardır. Rabbani tekliflerle yükümlü tutulmayan insan, mücahede yolundan gitmez, kendisini eğitme ve denetlemede başarıya ulaşmaz.Allah, insanın kendi kötülüklerine karşı mücahede etmesini ister.Kendini eğitip denetlemesini, taşkınlığını kortrol etmesini, aldatıcı ve saptırıcı şehvetlerini dizginlemesini, şehvetlerine esir olmamasını, zaaflarına galip gelmesini, kendini her türlü iyiliğe alıştırmasını, böylece Allahın ikramına ve cennetine girmeye layık olmasını ister.
Yükümlülükler olmazsa, kimin mücahit, kimin gafil olduğu, kimin yararlı kimin hayırsız olduğu, kimin güçlü ve kimin zayıf, kimin ciddi ve kimin ciddiyetsiz, kimin başarılı ve kimin zararda olduğu anlaşılmaz. Yüce allah buyuruyor:
"Denemek için sizi iyilik ve kötülükle sınıyoruz. Bize döndürüleceksiniz"[317]
"Andolsun ki sizden kimlerin cihada çıktığını, kimlerin sabrettiğini bilmek için ve haberlerinizi denemek için sizi sınayacağız"[318]
"Hanginiz daha güzel amel edeceğini sınamak için hayatı ve ölümü yaratan odur"[319]
Yüce Allahın yahudileri sınaması, şehvetlerini yenmeleri ve zaaflarının üstüne çıkmalarını sağlamak içindir. Şehvetlere ve zaaflara galip gelmek, düşmana galip gelmenin yoludur.Fakat ne gezer! Yahudiler sınav mı kazanır![320]
Yahudilerin sınavında onlardan bir grubun nasıl hile yaptığını ve yasaklan nasıl çiğnediğini, diğer grubun da bunlara Öğüt vermediğini ve yaptıklarını eleştirmediğini gördük. Islamdan önce yahudilerin çoğu sınavı kazanamamış ve denemelerde başarılı olamamıştır. Müslümanlar ise, Allahın emirlerini tutmuş ve sınavda başarılı olmuştur.
Örneğin, Allah namazda Mescidi Aksa'dan Mesidi Haram'a dönmekle onları sınamış ve Kabe'yi yeni kıble yapmıştır.Kur'an bu kıble değişiminin hikmetini şöyle açıklamaktadır:
"Senin yöneldiğin yönü, peygambere uyanları uymayacaklardan ayırdetmek için kıble yaptık. Şüphesiz Allahın yola koyduğu kimselerden başkasına bu ağır bir şeydir. Allah, ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir"[321]
Müminler sınavda başarılı oldular ve Allahın emrini derhal uygulayarak yerine getirdiler.
Hac, av ve ihram konusunda da durum aynıdır. Yüce Allah ihramlı iken müminlerin Harem bölgesinde avlanmalarını yasaklamış ve bu yasağın hikmetini onlara şöyle açıklamıştır :
"Ey müminler! Şüphesiz gıyabında kendisinden kimin korktuğunu ortaya çıkarmak için ihramlı iken elinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir şeyle Allah sizi denemektedir.Bundan sonra kim haddi aşarsa, ona acıklı bir azap vardır"[322]
Hac veya umre için ihramlı olan müminlerin, elleri ve mızraklarıyla elde edebileek kadar av yakınlarında da olsa, avlanmaları caiz değildir. Peki, bu teklif ne içindir? Niçin bununla sınama yapılmaktadır? Yüce Allahın, gıyabında kendisinden kimin korktuğunu ve kimin korkmadığını ortaya koymak için! Şüphesiz Allahın bilgisi, meydana gelmeden önce külli ve cüzi her şeyi kapsamaktadır. Emir ve yasaklar bu bilgisini insanlara göstermek ve kendisinden kimin korktuğunu, kimin korkmadığını görmelerini sağlamak içindir, insanların Allahın bilmesine göre değil, kendilerinin yaptıklarına göre yargılanmaları içindir.
"Gıyabında ondan korkan" demek, Allahı gözeten, kalbi ona imanla dolu olan, onun cezasından sakınan ve mükafatını uman, insanların arasında olsun, onlardan ayrı tek başına olsun, Allahın emir ve tekliflerini tutan, Allahın bilgisinin her şeyi kuşattığı ve ona hiçbir şeyin gizli kalmadığını bilen kimse demektir.
Yüce Aİlah, cumartesi günü avlanmalarını yasaklayarak yahudileri sınamış, fakat yahudiler emre karşı hile yoluna gitmiş ve yasağı çiğnemişlerdir. Hac veya umre için ihramlı olan müminleri de avlanma yasağı ile sınamış, "İhramlı olduğunuz sürece karada avlanmak size haramdır"[323] demiş, müminler yasağa uymuşlar ve itaat etmişlerdir.
Yahudilerin hile yapması ve müminlerin yasağa uyması! İki tavır arasındaki fark ne büyüktür!
Yasağı çiğnemeyi teşvik edecek sebepler iki taraf için de mevcuttur. Yahudiler için "Cumartesi günleri balıkların sürülerle gelmesi, ama diğer günler gelmemesi" bir teşvik iken, müminler için de "Ellerinizin ve mızraklarınızın ulaştığı avdan bir şey" olması bir teşviktir. Fakat yahudiler sınavı kaybetmiş, müslümanlar ise başarılı olmuşlardır.
Yahudilerin sınavı kaybetmelerinin sebebi, Allahın emirlerine karşı isyanları ve sapıklıklarıdır."Fasık oldukları için onlan bu şekilde deniyoruz".
Müminlerin sınavı kazanmalarının sebebi ise, gıyabında Allahtan korkmalarıdır. "Gıyabında kendisinden kimin korktuğunu ortaya koymak için".[324]
Yüce Allah buyuruyor: "Cumartesi günleri balıkları sürülerle geliyor, ama diğer günler gelmiyor". Bu âyette üç tane sınav bulunmaktadır:
a- Cumartesi günü avlanmalarının yasaklanması.
b- Suyun üstünde kuyruklar oluşturup onları teşvik ve tahrik edecek şekilde balıkların cumartesi günü yahudilere sürülerle gelmesi.
c- Diğer günlerde balıkların gelmemesi ve avlanmak için gittiklerinde balıkların gizlenmesi.
Av günlerinde balıkların gizlenmesi ve saklanması doğal ve mantıklı bir şeydir.Çünkü balıklar kendilerini avcılara nasıl teslim eder ve onlara nasıl yem olur?
Ama cumartesi günleri kuyruklar halinde sürülerle gelmesi asıl İmtihanın kendisidir. Başka günlerde balıkları
arıyorlar, fakat bulamıyorlar. Ama avlanmalarını tahrik etmek ve ele geçirmelerini teşvik etmek için cumartesi günleri sürülerle geliyor. Cumartesi günleri onlara gliyor ve avlamalarını teşvik ediyor, önlerine geliyor, neredeyse kucaklarına atılıyor, arzularını kışkırtarak baştan çıkarmaya çalışıyor.
Fakat bu teşvik ve tahrik karşısında şehvetperestler dayanabilecekler mi? iradeleri bu şidetli arzulara karşı direnebilecek midir? Allahın emrini tutmak,sabır ve sebat göstermeye güçleri yetecek midir? içlerinde doğan hile yapma, muhalefet etme ve yasağı çiğneme arzularını dizginleyebilecekler mi?
Herhalde balıkların onları teşvik ve tahrik etmesinin, baştan çıkarmak için önlerine sürülerle gelmesinin hikmeti budur. Ama onlardan şehveîperest olanlar bu tahriklere karşı dayanamamış, bu teşviklere karşı sabredememiş, sebat ederek zafer kazanamamış, aksine hile yaparak kaybetmişerdir.[325]
Büyük balıkların sürülerle gelip kışkırtması karşısında kasaba halkından bir grup yahudi dayanamamış, Allahın yasağına karşı hile yapmış ve avlanmaları yasaklanan günde balıkları avlamışlardır.
Kimi tefsirciler, israiliyattan alınan ve yahudilerin bu hilelerinin ayrıntılarını anlatan bilgiler vererek şöyle der: "Yahudilerden hile yapanlar deniz kıyısında havuzlar ve çukurlar kazmışlar, deniz kıyılara vurduğunda (med) havuzlan ve çukurları su doldurmuş, böylece balıklar bunlara düşmüş, içe çekildiği (cezir) zaman da su ve balıklar havuzlarda ve çukurlarda kalmış, pazar günü olunca gelip havuzlara ve çukurlara dolan balıkları toplamışlar, böylece Allahm yasağına uyup cumartesi günü avlanmadıklarını, onları sadece pazar günü avladıklarını söylemişler."
Bu ayrıntılar sahih bir hadiste geçmemektedir. Onun için ne onlara, ne başkasına itibar ediyoruz. Böyle yapmış olmaları muhtemel olduğu gibi,başka şeyler yapmış olmaları da muhtemeldir. Nasıl hile yaparak avlandıklarını bilmiyoruz. Bilmemiz de önemli olmadığı gibi, bilmemenin bir zararı da olmaz. Çünkü bunu bilmek bize ne bir bilgi, ne de bir yarar sağlar.
Israiliyyata dalıp vakitlerimizi yarar getirmeyen şeylerle kaybetmek yerine, yaptıklarını görüp "Zalimler niçin Allahm yasağına karşı hile yaptılar? " diye sormamız gerekir.
Allaha bağlı, ona imanla dolu, onu yücelten ve nimetlerini arzulayan hiçbir kalp onun yasaklarına karşı hile yapmaz. Mümin kalp, Allanın dosdoğru yolunda durur, onun emirlerini tutar ve gece gündüz bu durumda devam eder.
Bu hileyi ancak Allahtan uzak kalmış kalpler yapar. Şüphesiz kalp Aîlahın yolundan ve nizamından saparsa, onun yasaklama karşı hile, savsaklama ve kaçma yollarına başvururur.
Dinin emir ve yasaklarını ancak mümin, takva sahibi bir kalp korur ve gözetir.Başka türlü kalpler ise, Allahm emirlerine karşı yahudilerin yaptığı gibi,her zaman hile ve kaçamak yollavına başvurur.
Islamın koyduğu hükümlerde ve eğitimde başarılı olmasının sebebi budur. Çünkü müminlerin kalplerine hayat vermiş, onları Allaha bağlamıştır. Böylece kalpler yasalara ve ilkelere bağlı kalmıştır.
Beşeri sistem ve rejimlerin çıkmazlara girmesinin sebebi de budur. Çünkü kalplere nasıl davranması gerektiğini gözardı etmekte ve onları Allaha bağlamayı aklına getirmemektedir. O zaman ortada kanun maddeleri, yargıçlar, polis ve bekçilerden başka birşey olmaz.İnsanın bunların elinden kurtulması, hile ve sapmalara, aldatma ve kanundan kaçmaya çalışmasının ardı arkası kesilmez.[326]
Cumartesi yasağını çiğneyenler karşısında kasaba halkı üç gruba veya Kur'anın deyimiyle üç ümmete ayrılmıştır:
1- Cumartesi günü yasağa rağmen balıkları avlayan haksız ve azgın grup.
2- Yasağa uymayanlara öğüt veren salih ve iyi kimseler grubu.
3- Yasağı çiğneyenleri eleştireceği yerde, onları uyararak öğüt verenleri kınayan ve haksızlık karşısında susan, "Onlardan bir ümmet "Allanın yok edeceği veya cezalandıracağı bir topluluğa ne diye öğüt veriyorsunuz?" diyenler grubu.
âyette geçen "Ümmet" kelimesi üzerinde biraz durmak istiyoruz. Belirttiğimiz gibi kasaba halkı üç ümmete ayrılmıştır.
Bunlar aynı soydan, aynı cinsten oldukları, aynı kasabada oturdukları, aralarında milli, sosyal, etnik ve hayati bağlar olduğu halde nasıl üç ümmete bölünmüşler?
Bu durum, Kur'an ve islam anlayışında ümmet kavramının cahiliyye anlayışında taşıdığı anlamdan farklı bir anlamı olduğunu bize göstermektedir.
Beşeri cahiliyye anlayışında ümmet, aynı bölgede yaşıyan, dili ve tarihi ortak olan insan topluluğudur.
Kuran anlayışında ümmeti ise, Rağıb Isfahani şöyle açıklamaktadır:"Bir din, bir zaman veya bir yerin zorlayarak veya kendi istekleriyle bir araya getirdiği insan topluluğuna ümmet denir."[327]
İslam anlayışında ümmetin anlamı için Seyyid Kutup da şöyle demektedir: "Aynı inanca, aynı anlayışa sahip ve bir yönetim tarafından yönetilen insan topluluğudur. Eski veya yeni cahiliyye anlayışındaki gibi, bir bölgede oturan ve bir devletin yönettiği insan topluluğu değildir."
Kasaba halkının üç ümmete (topluluğa) bölünmesi hakkında da Kutup şöyle demektedir:
Bir kasabanın halkı üç ümmete bölünmüştür. Biri, isyankar ve hileci olan ümmet. Diğeri isyana ve hileye öğüt ve yönlendirme ile karşı çıkıp aktif olarak önlemeye çalışan ümmet. Üçüncüsü ise, haksızlığa ve haksızlara karşı çıkmayıp bizzat Önlemeye çalışmayan ümmet. Değişik anlayış ve bakış açıları. Bu anlayışlar sonucu üç ayrı ümmet ortaya çıkmaktadır."[328]
Bu da gösteriyor ki islam, ümmeti iki kısma ve iki ümmete ayırmaktadır. Bu ayırma cahiliyyenin ayırma ve bölme temeline göre değil, islarnın anlayışına göre olmaktadır.
İçinde mümin ve kafirlerin bulunduğu her toplum iki ümmetten oluşur:
a- Mümin müslümanlar ümmeti. Bunlar Islamın birleştirdiği, kalplerini birleştirip bütünleştirdiği kimselerdir.
b- Kafirler ümmeti. Bunlar da Islamı kabul etmeyen ve müslümanlardan farklı olan kimselerdir.[329]
"Onlardan bir topluluk, "Allahın yok edeceği veya çetin bir ceza vereceği bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?" dediler"
Haksızlık ve kötülük karşısında ses çıkarmayan milletin mantığı budur. Bu da her zaman ve her yerde haksızlık ve kötülük karşısında susan, nasihat ve öğütle değiştirmeye çalışmayan bütün kişilerin mantığıdır. Böylelerin mantığı şöyle özetlenebilir:
a- Kötülüğün yayılmasına ve haksızlığın çoğalmasına ses çıkarmamak, haksızlık ve kötülük sahiplerine ilişmemek, haksızlık ve kötülük yapan toplumdan uzak durmak.
b- Iyiliği emrederek ve kötülüğü yasaklayarak pozitif iş yapmamak.
c- Kalple nefret etmekten ibaret kalan negatif yadırgama ile yetinmek.
d- Düzeltmek isteyen ve öğüt veren ıslahatçı kişileri kınamak ve karalamak.
e- Kötülük ve haksızlık yapanları Allahın mahvedeceğini veya çetin azaba çarptıracağını söylemekle yetinmek. Bunun için verilen öğüt ve yapılan nasihatin hiçbir yararının olmayacağını düşünmek.[330]
Öğüt vererek düzeltmek isteyenler, yasağın çiğnenmesine karşı susan ve öğüt verenleri kınayan kişilere "Rabbinize karşı görevimizi yapmak için öğüt veriyoruz, belki Aüaha karşı gelmekten de sakınırlar" diyerek cevap verdiler. Öğüt vermek ve yasağı çiğneyenleri yola getirmek için çalışmanın iki sebebe dayandığını belirtmiş oldular.
Birincisi, Rabinize karşı görevimizi yapmak. Sanki onlara şöyle dediler: Rabbimizin yanında çetin hesap ve cezadan kurtulmak için görevimizi yapmak istiyoruz. Böylece Rabbimizin yanında özrümüz oiur.Kötülüğe karşı çıkmakla şunları gerçekleştirmiş oluyoruz:
1- Yüce Allanın pek çok âyette ve Hz.Peygamberin çok sayıda hadiste bize yüklediği iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevini yerine getirmek. Çünkü görevi yapmazsak ceza görürüz.
2- Allaha karşı kendimiz için mazeret hazırlamak ve kendimizi mazur göstermek. Elimizden gelen çabayı götermiş ve istenen görevi yapmış oluruz.
Yüce Allanın sonuçlardan bizi sorumlu tutmaması, sadece çaba göstermek ve çalışmakla yükümlü tutması, sonuçtan da hesaba çekmemesi onun bir rahmetidir.Öğüt verdiğimiz, nasihat ettiğimiz, uyarıp kötülüğe karşı çıktığımız zaman, insanlar söylediklerimizi kabul edip yapmasa bile, biz görevimizi yapmış oluyoruz.Nitekim Yüce Allah Hz.Peygambere şöyle buyurmaktadır:
"Uyar. Sen ancak bir uyarıcısın. Onlara egemen değilsin. Ancak küfreden ve yüz çevirenlere Allah en büyük azabı verecektir."[331]
Görevimizi yapmış olmak ve Allaha karşı mazeret hazırlamak, kötülük yapanlara Allanın cezası gelip çattığı zaman bizi dünya azabından kurtarır. Yüce Allah buyuruyor : "Halkı ıslah edici olduğu halde Rabbin haksız yere kasabaları helak etmez"[332]
3- Kötülük sahiplerine karşı delil göstermiş oluruz. Çünkü onların bizim üzerimizde uyarma ve öğüt verme hakkı vardır. Bu hak Kur'an ve sünnetle sabittir, iyi olanlar, kötülük yapanlara öğüt vermek, uyarmak ve kötülükten alıkoymaya çalışmak zorundadır.
Uyan yarar sağlayabilir. Öğüt vermek yarar sağlayabilir. Kötülüğü eleştirmek ve karşı çıkmak yarar sağlayabilir ve kötülük yapanlar böylece kötülüklerinden vazgeçebilirler. Onlara Öğüt verme, uyarma ve eleştirme yarar vermeyecek ve kendileri düzelip yola gelmeyecek olsalar bile, kendilerine karşı delil göstermiş, onların " kimse bizi uyarmadı" diye itiraz etmelerine imkan bırakmamış ve kendilerini kendilerinin aleyhine şahit yapmış oluruz.[333]
ikinci sebep de, Allaha karşı gelmekten sakınmaları ihtimalidir. Belki öğüt verme, uyarma ve eleştirme onlarda Allaha itaat etme, emirlerine uyma ve karşı gelmekten sakınmaya yolaçabilir.Islahatçı davetçilerin öğüt verme, anlatma, iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevini yapmaları insanların Allahtan korkmasını, ona kulluk etmesini, inanıp dinine bağlı yaşamasını sağlayabilir.
Bazıları ıslahatçı davetçilere itiraz edip öğüt verme ve uyarma çabalarının boşuna olduğunu ve hiçbir meyve vermeyeceğini söyleyebilir. Davetçi ıslahatçılar soyut olarak konuşuyorlar, konuşma ise yarar sağlamaz ve meyve vermez, insanlar konuşmaları tutmazlar, laflara karınları toktur, ıslahatçı davetçilerin çabalayarak yorulmasına ,anlatacağız diye gırtlaklarını yırtmasına gerek yoktur, diyerek kimileri itiraz edebilirler.
Şüphesiz bu sözler geçerli olamaz.Bu tür itirazlar makbul olmadığı gibi birtakım yanlışlar ve demagojiler de içermektedir. Böyle sözleri söyleyenler ya ıslahatçı davetçilere kin besleyen bir düşmandır, veya çağrı olayından habersiz, sözün etki ve meyvesi konusunda bilgisizdirler.
Düşünceler, prensipler ve çağrılar alanında sözün gözle görülen ve yaşanan etkisi olur.Çünkü bütün çağrılar ve prensipler sözle gerçekleşmiş ve ayakta durmuştur.
Milletlerini dine çağırırken peygamberlerin silahı söz,uyarma, hatırlatma ve öğüt verme olmuştur. Hepsi de milletlerinden belirli ve temel bir istekte bulunmuştur " Allaha ibadet ediniz. Ondan başka hiçbir tanrınız olamaz"[334]
Dinimiz söze dayalıdır. Hz.Peygambere inen ilk söz de "Yaratan rabbinin adıyla oku"[335] sözüdür.
Kur'an, müminlerin kafirlere Kur'anı duyurmalarım ve Allahm kelamını onlara bildirmelerini emretmektedir: "Müşriklerden biri senden güvence isteyecek olursa, Allanın sözünü duyması için, ona güvence ver, sonra onu güvenlik içinde olacağı yere ulaştır"[336] Bu da sözün gücünü kavrama ve davet edilen dinleyicinin üzerinde etki yaptığına inanmayı gösterir.
Şüphesiz söz söyleme ve öğüt verme, ancak davetçinin söylediğine ciddi olarak inanması, söylediği şeyleri kendisinin yaşaması ve uygulaması, insanlara şevkle, cesaretle, güzel üslupla ve içten gelerek seslenmesi durumunda etkili olabilir, etkisini gösterip meyve vereilir. Dinleyici bu sözlerin kalpten çıktığına, söyleyenin kalbinde yaşayıp onun kanıyla beslendiğine, aklını, hayatını ve tüm Varlığını kuşattığına inanmalı ve kanaat getirmelidir. Çünkü rol yaparak ağlayan ile çocuğunu yitirip ağlayan aynı değildir.
Bu ölçüler içinde öğüt verme ve uyarma gerçekleşirse, söz canlı ve diri, etkili ve meyveli olur. Dinleyicilerin kalplerine girer, onları etkiler, düzelip doğru yola gelmelerini, Allanın dinine sarılıp müslümanca yaşamalarını sağlar. "Belki Allaha karşı gelmekten sakınırlar"[337]
Yüce Allah buyuruyor: "Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, kötülüğü yasaklayanları kurtardık".
Görüldüğü gibi âyet, hükümleri unutmanın azabın sebebi olduğunu belirtmektedir. "Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, kötülüğü yasaklayanları kurtardık ve zalimleri Allaha karşı gelmelerinden ötürü çetin bir azaba uğrattık"
Bu sıralamada Önemli bir ölçüyü yakalıyoruz. O da Allahm emir ve yasaklarını hatırlatmayı, ümmetin fertlerini bu konuda uyarmayı, emir ve yasakları kimsenin hiçbir zaman aklından çıkarmaması gerektiğidir. Bunları
ümmetin fertlerine sürekli hatırlatma ve uyarı görevini yerine getirme zorunluluğudur. Çünkü bu hatırlatma kişilerin belirlenen sınırlar içinde kalmasını, emir ve yasaklara bağlı yaşamasını, emir ve yasaklan çiğnemekten kaçınmasını sağlayacaktır.
Bu sıralamadan, ümmet fertlerinin ernir ve yasaklan unutmasının ne kadar tehlikeli olduğu gerçeğini de öğreniyoruz.Çünkü bunların unutulması ve gözardı edilmesi, onların küçümsenmesine ve kulakardı edilmesine yolaçar. Bu da hükümleri çiğnemeye ve onlara muhalefet etmeye götürür.
Fertler hükümleri unutur ve gaflete dalarsa, dinin gerçeklerini, rabbani sosyal yasaları ve şeriatın hükümlerini unuturlar. Böylece hatırlama,öğüt alma, sarılma ve uygulama çerçevesinin dışına çıkardıktan sonra, onları akıl, düşünce ve anlayışlarının dışına da çıkarırlar. Ümmetin fertleri gaflet ve unutmanın bu derecesine vardığı zaman Allahla ve dinle olan bütün bağlarını da yitirirler, O zaman Allanın cezasına uğrarlar.
Bütün bunları, emir ve yasaklan çiğneyen ve kendilerine yapılan öğütleri unutan kişilerin başına azabın gelmesinden anlıyoruz. "Kendilerine yapılan Öğütleri unutunca, kötülüğü yasaklayanları kurtardık ve zalimleri, Allaha karşı gelmekten ötürü çetin bir azaba uğrattık"
Bu gerçeği belirten ve rabbani sosyal yasalara işaret eden başka âyetler de vardır. Mesela;
"Şüphesiz senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Onları yalvarsınlar diye, darlık ve sıkıntıya soktuk. Hiç değilse, onlara sıkıntı verdiğimiz zaman yalvarıp yakarmaları gerekmez miydi? Ama kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını kendilerine güzel gösterdi. Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onlara herşeyin kapısını açtık, kendilerine verilenlere sevinince, ansızın onları yakaladık da umutsuz kahverdiler. Alemlerin rabbi Allaha hamdolsun ki zulmeden milletin kökü böylece kesildi."[338]
"Biz hangi kasabaya bir peygamber gönderdikse, yalvarıp yakarsınlar diye oranın halkını mutlaka darlık ve sıkıntıya uğrattık. Sonra kötülüğün yerine iyiliği verdik. Öyle ki, çoğalıp "Babalarımız da darlığa düşmüş, bolluğa kavuşmuşlardı" dediler. Sonra onları, haberleri olmadan ansızın yakalayıverdik"[339]
Kur'anı Kerim, can kulağıyla dinlemenin ve sürekli uyanıklığın hükümlere bağlı kalmanın yolu olduğunu kararlaştırmaktadır.Şeytanın saptırma fısıltılarını yenme yolunun da bu olduğunu belirtmektedir. "Şeytan seni dürtecek olursa, Allaha sığın. Şüphesiz o işitir ve bilir. Allaha karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir fısıltıya maruz kalınca, Allahı anarlar ve hemen gerçeği görürler. "[340]
Allanın hükümlerini hatırlamak, onlara bağlı yaşamanın ve azaptan kurtulmanın yoludur. Allanın hükümlerini unutmak da, onları çiğnemenin ve dolayısıyla azaba uğramanın yoludur.
Ama ne yazık ki ümmetin içinde Allahın hükümlerini unutmaya ve başkalarına da unutturmaya çok hevesli ve gayretli insanlar bulunmaktadır. Pratikten, uygulamadan ve yaşamdan uzaklaştırdıktan sonra bu hükümleri belleklerden de uzaklaştırmak ve akıllardan çıkarmak için insanları sürekli gaflete düşürürler.Onun için ümmetin belleğinde bu hükümlerin yaşaması ve etkisini sürdürmesi için ıslahatçı davetçilerin ümmeti sürekli uyarmaları, öğüt vermeleri ve hatırlatmaya devam etmeleri gerekir. Ümmetin bilincinde helal ve haramı, yasak ve serbest olanı düşünmenin diri kalması için uyarma ve öğüt vermenin devam etmesi lazımdır. Rabbani öğretileri unutmanın tehlikesini ümmetin kavraması gerekir. Çünkü Alfanın hükümlerini unutmak, emir ve yasaklarını hayattan uzaklaştırmak azaba uğramanın ve yok olmanın sebebidir.
Rabbani hükümleri ümmetin her zaman hatırlaması için ıslahatçı davetçilerin daima uyarması, öğüt vermesi, emir ve yasaklan çiğnemekten sakındırması gerekir. Çünkü ümmetin bu hükümlere bağlı yaşaması ve kurtulması ancak bu şekilde mümkündür.[341]
"Kendilerine yapılan Öğütleri unutunca, kötülüğü yasaklayanları kurtardırk". Kasabanın halkına azap gelince Yüce Allah, kötülüğü yasaklayanları kurtarmıştır. Bunlar da öğüt veren ıslahatçı ve davetçi gruptur.
Bu da Allaha davet etmenin, ümmeti uyarıp öğüt vermenin gerekliliğini göstermektedir. Allahın emir ve yasaklarına isyan edenlerin başına azap indiği zaman davetçileri kurtaracak tek yol uyarma ve Öğüt vermeleridir.Yüce Afahın şu buyruğu söylenenleri doğrulamaktadır.
"Sizden önce kalan nesiller yer yüzünde bozgunculuğu yasaklamalıydılar. Ama onların içinden bunu yapan ancak çok az kişidir. Zalimler kendilerine verilen bolluğa daldılar ve suçlu oldular. Rabbin, kasabaların halkını, ıslah edici oldukları halde, helak edecek değildir"[342]
Ümmette kötülükler ve Allanın emir ve yasaklarını çiğnemeler çoğaldığı zaman davetçilerin, azaptan kurtulabilmeleri için öğüt verme ve hatırlatma, iyiliği emretme, kötülüğü ve bozgunculuğu önleme görevlerini yapmaları gerekir. Çünkü kurtulmanın ve Allanın mükafatını kazanmanın tek yolu budur.[343]
Yüce Allah buyuruyor: "Kendilerine yapılan yasağı çiğeyince, onlara "aşağılık maymunlar olun" dedik.
Hükümleri çiğneyenler kendilerine haksızlık ettiler, yasağı çiğnediler, Allanın dinine karşı başkaldırdılar, hükümlerine bağlı kalmayı red ettiler, bozgunculuk yaptılar, azgınlaştılar ve hükümleri çiğnemeye devam ettiler. Böylece Allanın azabını hak ettiler, cezasına davetiye çıkardılar ve gazabına uğradılar.
Allahın sosyal yasası onlar için geçekleşmiş ve azabına uğramışlardır. Allahın bu zalimlere azabı çok çetin, acıklı ve alçaltıcı olmuştur." Zalimleri Allaha karşı gelmelerinden dolayı çetin bir azaba uğrattık"
Allahın onlara verdiği ceza, benzeri olmayan bambaşka bir ceza olmuştur. Onları aşağılık birer maymun yapmış, insan suretinden gerçekten hayvan suretine dönüştürmüştür. Aşağılık birer maymun olmuşladır.
Yüce Allah onları aşağılık ve zelil birer maymun yaparken elbette adaletle muamele etmiştir. Çünkü onlar maymun iştahı ile hareket ederek maddi çıkarları için Allahın hükümlerini çiğnediler, emirlerine başkaldırdılar. iyilik yapanı iyilikle ödüllendirmesi, kötülük yapanı da kötü bir ceza ile cezalandırması ve haksızlık yapana ceza vermesi rabbani adalettir. Şüphesiz Allah onları bilerek ve yerinde bir hükümle maymun yapmıştır.
Herhalde maymun yapmasının hikmetlerinden biri şudur: Allah onların birer insan olmalarını, gerçekten birer insan olarak yaşamalarını ve insanlıklarını en güzel şekilde göstermelerini istedi. Fakat onlar Allahın hükümlerine karşı başkaldırıp Allahın verdiği bu değeri red edince, insanlıklarından ve değerlerinden vazgeçtiler ve manevi hayvanlık suretine hüründüler. Böylece Allah onları aşağılık birer maymun yaptı ve gerçekten hayvan şekline çevirdi.Bu da maddi ile manevi şekil arasında bir bakıma uyum ve ahenk sağlamaktır.
Yüce Allah, insanların değerli birer insan olmalarını, insanca yaşamalarını, hayvanlardan farklı ve onların üstünde birer varlık olmalarını istemektedir.Onun için beşeri yükümlülükler yüklemiş ve bu yükümlülük emanetini gözetmelerini istemiştir." Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi onu taşımayı red ettiler ve ondan korktular. Ama insan onu taşıdı. Şüphesiz o çok zalirn, çok cahildir"[344]
Yüce Allahın şeriatı, onun insanoğluna ikram etme, değer verme ve İnsanlığını yüceltme şekillerinden biridir, Bu şeriata sarılmak da insanın insanlığını ve sahip olduğu üstün değerleri gerçekleştirme şekillerinden biridir.
Allanın şeriatını tanımamak, emir ve yasaklarını Çiğnemek ise, insanın sahip olduğu üstün değerleri köreltmek ve yok etmektir. Burada insan kendisine yakışmayan aşağılık bir duruma düşer ve Yüce Allahın yükselmesini istediği üstün makamdan kendisine yakışmayan aşağı hayvanlık makamına iner.
Allahın hükümlerini çiğneyen, ona başkaldıran fasık ve zalim bir insan gördüğümüz zaman, bilelim ki o, insanlık seviyesinden hayvanlık seviyesine düşmüştür. Bu insan nefis, bilinç ve ahlak bakımından, anlayış, düşünce ve inancın ürünü olan ameller bakımından hayvanlaşmışür. Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayetinde Hz.Peygamber bu durumu şöyle ortaya koymaktadır:" Şüphesiz Allah şeklinize ve malınıza bakmaz, kalplerinize ve amellerinize bakar"[345]
Yasağı çiğneyen ve Allahın emirlerine karşı başkaldıran kasaba halkı Önce ruhsal ve bilinç yönünden maymunlaşmıştır* Nefis, anlayış ve ahlak bakımından maymunlaşmıştır. İnsanlık özelliklerinden sadece dışarıda görünen vücut, duyular ve sesler kalmıştır. Hakikat ile suret arasında uyum sağlamak üzere de Allah onları maymun yapmıştır.Şüphesiz en iyi bilen Allahtır![346]
Kur'anın açık ifadesine göre cumartesi yasağını çiğneyenleri Allah gerçekten maymun yapmıştır, "Kendilerine yapılan yasağı çiğneyince, onlara aşağılık birer maymun olunuz, dedik".
Gerçekten maymuna dönüştürmeyi engelleyecek hiçbir şey yoktur.Çünkü Yüce Allahın bir insanı insan şeklinden maymun şekline dönüştürmesi ve o kişinin gerçekten maymun olması Allah açısından imkansız değildir. Zira Yüce Allah dilediğini yapar ve Onun gücü her şeye yeter. İnsanı bu surette yaratan Allah, onu bu suretten bir hayvan suretine dönüştürmeye de güç yetirir.
Kimi tefsircüer maymuna dönüştürmenin şekil olarak değil, ruhları, akılları ve kalpleriyle maymunlaştıklarını söylemişlerdir.
Mucahid şöyle demektedir: "Kendileri maymun olmamış, sadece kalpleri maymunlaşmıştır. Bu, Yüce Allahın kitap ciltleri taşıyan eşek örneklemesini yaptığı gibi,bir örneklemeden başka birşey değildir."[347]
Seyyid Kutup "Sizden cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. Onlara aşağılık maymunlar olunuz, dedik"[348] âyetinin tefsirinde şöyle demekedir: "Vucutlarıyla maymuna dönüşmeleri zorunlu değildir. Ruhları ve düşünceleriyle maymun olmuşlardır. Düşünce ve bilinç yansımaları, yüzde derin izler bırakan ve görüntüyü etkileyen etkiler bırakır. "[349]
Ne varki Seyyid Kutup, Araf suresinde Cumartesi adamları öyküsünü açıklarken bu görüşünü değiştirmiş ve bu insanların maymuna dönüşmesi konusunda şöyle demiştir:" O alçaltıcı azap, insan suretinden maymun suretine dönüşme şeklinde olmuştur. "Onlara aşağılık maymunlar olunuz, dedik". Onlar da Yüce Allahın emriyle aşağılık maymunlar olmuşlardır. Bu emri veren Yüce Allah, hiçbir şeyden aciz değildir[350]
Yukarıda belirtigimiz Mucahid'in görüşü ile ilgili Taberi'nin yaptığı değerlendirmeyi çok yerinde buluyorum. Şöyle diyor: "Mucahid'in belirttiği görüş, Kur'anın zahirine (açık ifadesine) aykırıdır. Çünkü Yüce Allah kitabında onlardan maymunlar, domuzlar ve tağuta tapanlar meydana getirdiğini bildirmiştir. Bunlardan kim bir şey inkar eder ve aksini söylerse, delilini göstermesi gerekir. İnkar ettiği şeye kabul ettiği şeyle karşılık verilir ve sahih bir hadis yahut meşhur bir habere dayanıp dayanmadığı sorulur.
Kaldı ki Mucahid'in bu görüşü, yalan veya yanlış üzerinde ittifak etmesi imkansız olan büyük çoğunluğun icmaına da aykırıdır. Büyük çoğunluğun bir görüşe yanlış demesi, onun yanlış olduğunu göstermesi için yeterli delildir."[351]
Herhalde Mucahid'in bu tavrı ve Taberi'nin ona verdiği cevap, Kur'an anlatımının lafzına bağlı kalmamızı ve bu sınırı aşmadan bize söylediklerini anlamamızı gerektirmektedir.
Maymun yapma konusunda bazıları bunların nasıl maymun yapıldığını sorabilir ve aklın kavrama gücüne sahip olmadığı bu ğaybi konuya aklıyla dalmaya çalışabilir. Kimileri de öykünün ayrıntılarını öğrenmek için israiliyyat haberlere başvurur.
Bu sakıncalardan ve yanlışlardan kurtulmak için ve sabit olmayan birtakım ayrıntıları öğrenmenin yararı olmadığına inandığımız için, biz üzerinde durmuyoruz ve Seyyid Kutub'un şu sözlerine katılıyoruz:
"Nasıl maymun olmuşlar? Maymun olduktan sonra durumları ne olmuş? Türünün dışına çıkan ve başka bir varlığa dönüşen her varlık yok olduğu gibi, onlar da yok mu olmuşlardır? Yoksa maymun olarak nesilleri mi çoğaldı? gibi hakkında sayısız söylentiler bulunan bu meselelerin tümü hakkında Kur'an bir şey söylememiştir. Rasulullahtan da bir bilgi gelmemiştir. Onun için bizim de bu konuya dalmamıza gerek yoktur."[352]
Kur'anı Kerim, kasaba halkından yasağın çiğnenmesine karşı çıkan ıslahatçıların bir ikram olarak kurtarıldığını belirttiği gibi, yasağı çiğneyenlerin de cezalandırıldığını belirtmektedir. Fakat kasaba halkının yçüncü grubu veya üçüncü ümmetine değer vermediğinden akıbetlerinin ne olduğunu belirtmemiştir.
Bunların sonucu hakkında tefsirciler değişik şeyler söylemişlerdir. Bazıları ceza görenlerle beraber ceza gördüklerini ve kötülüğe karşı ses çıkarmadıkları için aşağıhk maymun yapılanlarla beraber maymun olduklarını söylemektedir. Bazıları ise, kurtulanlarla beraber kurtulduklarını söylemektedir.
Sonuçlarının ne olduğu ve başlarına ne geldiği konusundaki ihtilaflar bizi ilgilendirmez.Ceza görenlerle beraber ceza mı gördüler, yoksa kurtulanlarla beraber kurtuldular mı? bilmiyoruz. Bilmediğimiz bir şeye dalmamak akla saygının gereği olduğu gibi, bilmediğimiz birşey hakkında ileri geri konuşmamak da ilme saygıdır. Bilmediğiz şeylerle Allanın kelamını tefsir etmemek de Kur'ana saygıdır. Bilmediğimiz şeyler hakkında konuşmak yerine, birtakım ipuçları çıkarmak için Kur'anın bu insanlar hakkında birşey söylememesinin sebepleri üzerinde durmak daha yararlı olur.Seyyid Kutup şöyle demektedir:
"Üçüncü grup veya üçüncü ümmet hakkında, cezalandırıldıkları belirtilmemiş olmakla beraber Kur'an, belki de anmaya değer görmediğinden, bir şey söylememiştir.Anmağa değer görmemiştir, diyoruz. Çünkü bu grup kötülüğe karşı tepki göstermemiş, aksine tepki gösterenlere karşı olumsuz bir tavır içine girmiştir.Bunun için cezayı hak etmemişse bile, anılmaya değmemeyi hak etmiştir. "[353]
Kötülüğe karşı sessiz kalanların akıbeti hakkında Kur'anın susması, kötülüğe karşı ses çıkarmayan, haksızlığa karşı tepki göstermeyen, öğüt vermek ve uyarmaktan korkan, zulme ve baskıya karşı çıkmaktan ürken kişilerin horlanmaya, unutulmaya ve terkedilmeye layık olduklarını gösterir.
Anılmaya, övülmeye ve hatırlanmaya layık olanlar, adı tarihe geççnler, yaşayanların hafızasında ve hayatın defterinde adını yazdıranlar, ancak cesur, atılgan ve gözü pek kişilerdir. Herhalde Kur'anı Kerim, bu örnekle tanınmak, anılmak ve unutulmamak isteyenlere bunun yolunu göstermektedir. O da davet, öğüt, uyan, cihad ve mücadele yoludur.
Sayısız insanlar! Her biri hayatın bir köşesinde sessiz sedasız, terkedilmiş ve adı bile anılmadan yaşadığı gibi, kimse de onları farketmeden sessiz sedasız ve başkalarından habersiz bir köşede ölür gider. Yaşarken insanlar onun farkında olmadığı gibi, öldükten sonra da kimse farkında olmaz ve unutulur gider. Tarih, hayatın bir köşesinde ömür tüketip ölenlerin adını hiç anmaz. Çünkü tarih, basit ve boş insanların oluşturduğu bir şey değildir.
Ama büyük olarak yaşayan ve büyük olarak ölen insanlar var. Herkes onları görür ve duyar, insanlar arasında yaşarken onların hayatlarını ve dünyalarını doldururlar. Öldükten sonra da akıllarından, hafızalarından, kalplerinden ve tarihlerinden çıkmazlar. Bunlar direnç gösteren, cihad eden ve tarihe adlarını yazan müminlerdir. Çünkü tarih ancak çalışanları ve cihad edenleri tanır. Tarihe adını yazdırmanın ve unutulmamanın yolu budur. Var mı bu yolda yürüyecek olanlar?[354]
1- Allahın emirleri karşısında takınılacak tavır bakımından bu kasaba, her kasaba ve şehir için bir örnektir. Allahın emirleri karşısında insanlar gruplara bölünürler. Bir grup o yasakları çiğner, bir grup emirleri çiğneyenlere karşı çıkar, bir grup da emirlerin çiğnenmesine ses çıkarmaz.
2- Yüce Allah yükümlülüklerle insanları sınamaktadır. Kimileri emre isyan etme ve yasağı çiğneme heveslerine karşı mücadele ederek kazanır. Kimileri de itaatsizlik ve kötülük heveslerine uyarak sınavda başarısız olur.
3- AUahın emirlerini tutmayan yahudilerin ruh yapısıyla şehvetlerini yenen ve heveslerine karşı mücadele eden Rasulullahın ashabı arasındaki fark ortadadır.
4- Kasaba halkını teşvik ve tahrik etmek için gelen balıklar Ailahın erleriydi.Allah, cumartesi günü onlara yakın olmasını, diğer günler ise uzak durmasını emretmiş, balıklar da Allahın emrini tutmuş ve yerine getirmiştir. Rabbinin erlerini ondan başkası bilmez.
5- Kasaba halkı üç ümmete bölünmüştür. Yasağı çiğneyerek haksızlık yapanlar, yasağın çiğnenmesine karşı çıkarak yola getirmeye çalışanlar ve ses çıkarmayanlar.
En doğru anlatım olan Kur'an anlatımında bu tasnif,ümmetin bir din, bir nizam ve bir bağlılığın birleştirdiği insan topluluğu olduğunu göstermektedir.
6- Islahatçi iyi insanların kötülüklere karşı çıkması, başkaların özel işlerine müdahale etmek veya hürriyet ve tercihlerine saldırmak değil, Allahın emrettiği bir görevi yerine getirmektir.
7- Kamu yararıyla çatıştığı taktirde kişisel hürriyet ve bireysel hevesler itibara alınmaz. Kamu yararının başladığı yerde kişisel hürriyet biter. Onun için hiçbir birey, topluma zarar verecek ve ceza görmesine sebep olacak bir şey yapma hakkına sahip değüdir. Toplum ile bireyin özgürlüğü açısından durum bu şekilde olduğu gibi, toplum ile Allah açısından da böyledir. Toplum, Allahın öğretilerini çiğneme ve cezasına davetiye çıkarma hak ve özgürlüğüne sahip değildir.
8- Yasakları işlemek ve kötülüğü yapmak kötülüğün habercisidir, Allahı kızdırmanın yoludur, azap ve cezasının biran önce gelmesi için davetiyedir.
9- Davetçiler, öğüt ve nasihat edenler iki gerekçe ile hareket ederler:
Biri, görevi yaparak Allaha karşı sorumluluktan kurtulmakk, diğeri de, belki Allaha karşı gelmekten sakınırlar, diye başkalarını uyarmak ve nasihat etmek,
10- Davet edilenler, öğüt ve ders alabilir, Allaha karşı gelmekten sakınabilirler. Bu da davet eden ıslahatçıların davet ve nasihatlarında Kur'anın yolunu izledikleri zaman gerçekleşir.
11- Davetçi, öğüt vermek ve davet etmekle yükümlüdür.Bunu yapmayacak olursa, sorumlu olur ve cezayı hak eder. Ancak başkalarını hidâyete erdirme, kabul ve itaat etmelerini sağlamakla mükellef değildir.Çünkü bu, Allanın elindedir.
12- Sözün gücü, değeri ve etkisi vardır.Sözü esirgememiz veya terketmemiz caiz değildir. Şüphesiz davetler ancak sözlerle gerçekleşmiş ve başarıya ulaşmıştır.Önemli olan, sözün kalbe ulaşması için kalpten çıkmasıdır.
13- Davetçilerin kötülüğe karşı çıkmaları kalplerindeki imanın büyüklüğü ve Allanın hükümleri üzerinde titremelerinin delilidir. Başkalarının iyiliği için çalışmanın ve onlar için titremenin ifadesidir. Bu niteliklere sahip oldukları ölçüde davet, nasihat, uyarma ve yol gösterme çabaları da artar.
14- Ümmetin içinde sadece negatif tavır sergilemekle yetinenler, pasifliği ve uzleti tercih edenler, davet, öğüt ve uyarı meydanından kaçanlar var.
15- Negatif tavır sergileyerek pasif kalanlar kötülüğe karşı ses çıkarmamakla kalmayıp onun yanında başka bir suç daha işliyorlar. Kötülük yapanları uyarmak, engel olmak ve tepki göstermek yerine, onları uyaran ve engel olmaya çalışan ıslahatçıları da bu görevlerini yaptıklarından dolayı kınayıp kötülerler.
16- Toplumda kötülükler yayıldığı taktirde, insanların şeriatın gerçeklerini unutmaması ve helal ile haramın karışmaması için ıslahatçıların uyarma ve Öğüt verme görevlerini gevşemeden sürdürmeleri gerekir.
17- Şeriatın hükümlerini unutmak, onlara muhalefet etmekten de büyük sayılabilecek bir isyandır. Bu unutma azabın habercisidir.
18- Azabın gelip çatması halinde ancak Allaha çağrı görevini yapanlar kurtulurlar. Çünkü azaptan kurtaracak tek gemi, Allaha çağrıdır. Bu da Yüce Allanın iyilik yapanlan iyilikle ödüllendirme yasasıdır.
19- ltaatsizlikler musibetleri doğurur. Yasakları ve haramları işlemek azabın habercisi, helak ve yok olmanın müjdecisidir.
20- Kasaba halkından yasağı çiğneyenler maymun olmuşlar ve maymuna dönüşmeleri de gerçekten olmuştur. Maymun olduktan sonra yaşamamış ve nesilleri tükenmiştir. Bu da isyan edenlerin öğüt almaları için verdiği bir derstir.
21- Mayrnun olanlar olayında olduğu gibi, zorunlu olmadıkça Kur'an anlatımının lafzına bağlı kalmak, onun dışına çıkmamak veya değiştirmemek gerekir.
22- Insanın insanlığı ancak Allaha itaat etmekle gerçekleşir. Allanın yanında insanın değerli olmasının ve ikram görmesinin sebebi budur, isyan edip azgınlık ve bozgunculuk yapacak olursa, insanlık makamından düşer' ve aşağılık bir hayvanlık seviyesine iner.
23- Hakkı söylemeyenler, hem Allanın yanında hem insanların nazarında değersiz oldukları için unutulma, ihmale ve terkidelmeye layık olurlar.
24- Anılma, meşhur olma ve tarihe adını yazdırmanın yolu çalışmak, çabalamak ve cihad etmektir.İnsanlar ancak samimi olarak çalışan ve cihad edenleri hatırlarlar. Tarih de ancak bunları anar.
Gözlerden ırak yaşayıp kulaklardan habersiz ölenler ile hem hayatta hem öldükten sonra gözlerden ırak olmayan, dillerden düşmeyen ve hafızalardan silinmeyenler arasında fark çok büyüktür![355]
"Musa'dan sonra Israiloğullarınm ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine, "Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. "Ya savaş size farz kılındığında gitmezseniz?" demişti. "Memleketimizden ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımıza göre niye Allah yolunda savaşmayalım?" demişlerdi. Ama savaş onlara farz kılınınca, az bir kısmı dışında, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri bilir.
Peygamberleri onlara "Şüphesiz Allah size Tâlût'u hükümdar olarak gönderdi" dedi. "Biz hükümdarlığa ondan layık iken ve ona malca da bir bolluk verilmemişken bize hükümdar olmaya o nasıl layık olabilir?" dediler. "Şüphesiz Allah size onu seçti, bilgisini ve bedeni gücünü artırdı" dedi. Allah, hükümdarlığı dilediğine verir. Allah her şeyi kuşatır ve bilir.
Peygamberleri onlara "Onun hükümdarlığının alameti, size sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden gelen bir huzur ve Musa ailesinin ve Harun ailesinin bıraktıklarından kalıntılar var, onu melekler taşır, eğer inanmışsanız bunda sizin için delil vardır" dedi.
Tâlût, ordu ile birlikte ayrıldıktan sonra "Şüphesiz Allah sizi bir ırmakla deneyecektir, ondan içen benden değildir, sadece bir avuç avuçlayan dışında, onu tatmayan şüphesiz bendendir" dedi. Onlardan pek azı dışında, sudan içtiler. Kendisi yanındaki müminlerle beraber ırmağı geçince, "Bugün Câiût ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok" dediler,
Kendilerinin'Allaha kavuşacağını bilenler ise: "Nice az bir topluluk çok olan topluluğu Allanın izniyle yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir" dediler.
Câlût ve ordusuna karşı çıktıklarında, "Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve sebatımızı artır, kafirlere karşı bize yardım et" dediler. Onları Allanın izniyle bozguna uğrattılar. Davud, Câlût'u öldürdü. Allah, Davud'a hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti. Allanın insanları birbiriyle gidermesi olmasaydı, yer yüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah alemlere lütufkardır. İşte bunlar, Allanın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak okuyoruz. Şüphesiz sen peygamberlerden birisin. "[356]
Öykü, Kutsal yerde bir zamanlar Israiloğullarının başından geçen bir olaya işaret etmektedir. Düşmanları karşısında yenilmiş ve ezilmiş bir durumda idiler.
Düşmanları, Allanın gönderdiği ve hem gönül rahatlığı hem Harun ve Musa ailesinin bıraktıklarını içeren sandığı ellerinden almışlardı.
Halk zillet, aşağılık ve izdırap içine düşmüş, yöneticilerden halka kadar herkes bu duyguya kapılmıştı. Yaşadıkları zilletten kurtulmak ve galip gelerek izzete ulaşmak istemişlerdi. Bunun da tek yolunun çarpışmak ve cihad etmek olduğunu anlamışlardı.
Onun için yönetici kesim başlarındaki peygambere başvurmuşuna sığınmış ve işlerini idare edecek, izzet vee zafere götürecek ve Allah yolunda düşmanlarına karşı savaşmalarını sağlayacak kendilerine bir hükümdar seçmesini istemişlerdir.
Öyle görülüyor ki o peygamber bunların dönek karakterlerini ve ve gevşek iradelerini biliyor, savaşmaları emredildiği taktirde sözlerinden döneceklerini ve savaşa gitmeyeceklerini biliyordu. Onun için kendilerine "Ya savaş size farz kılındığında gitmeyecek olursanız? Savaşmanızı istediğimiz zaman savaşacak mısınız, yoksa yan mı çizeceksiniz? Sizin savaştan yan çizeceğinizi biliyorum" demişti.
Savaşacaklarını ve savaştan geri kalmayacaklarını, savaşmamalarının sebebinin kendilerine komutanlık yapacak bir hükümdarın bulunmaması, böyle bir hükümdarın bulunması halinde hemen savaşacaklarını söylediler. Yaşadıkları zilletten kurtulmak istedikleri, yurtlarından çıkarıldıkları ve yenilmiş oldukları için düşmanla savaşmaya çok istekli olduklarını belirttiler. Düşmanı yenmeye ve topraklarını kurtarmaya kararlı olduklarını söylediler. Niçin savaşmayalım? dediler.
Peygamber onların sözlerini dinleyip hamaset ve isteklerini görünce, onları zafer, kurtuluş ve izzete götürecek hükümdar göstermesini Allahtan istedi. O da Tâlût'un kendilerine hükümdar olduğunu bildirdi.
Bunlara bir sürpriz oldu. Çünkü hükümdarın saraydan ve kral ailesinden biri olmasını bekliyorlardı.Tâlût ise bu aileden biri değildi. Üstelik ölçülerine göre hükümdar olabilecek kadar zengin de değildi. Onun için peygambere itiraz ettiler ve "Biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz ve kendisi zengin olmadığı halde o bize nasıl hükümdar olabilir?" dediler.
Peygamber, ne olursa olsun, bir hükümdar İsteyen bu insanların tavrına şaştı. Yüce Allah, kedilerine Tâlût'u hükümdar seçince, itiraz ettiler. Peygamber onlara hükümdar olmaya layık kılan niteliklerini anlattı ve Rabbani ölçülere göre halkın arasında hükümdarlığa en uygun kişi olduğunu belirtti. Allahın onu aranızdan seçtiğini, Onun sonsuz bilgi sahibi olup ne yaparsa yerinde yaptığını, ona çok bilgi ve güç verdiğini, komutanlık ve savaş işlerini yürütecek kadar kuvvet ve ehliyet sahibi olduğunu söyledi. Niçin ona itiraz ediyorusunz? Allah mülkünü dilediğine verir, o, her şeyi bilir, her şeyi kuşatır. Hükümdarlığı madem ki Allah Tâlût'a vermiştir, o halde buna layık odur, diye anlattı.
Peygamber, Tâlût'a karşı içlerinde duydukları sıkıntı ve yaptıkları itirazları gidermeye çalıştı.Allahın kendilerine bir alamet göndereceğini ve bu alametin Tâlût'u kendileri için Allahın seçtiğini göstereceğini söyledi. Hükümdarlığının alameti olarak size yitirdiğiniz sandığın gelmesidir, onu melekler taşıyacak, içinde Allahtan gönül rahatlığı, Musa ve Harum ailesinin bıraktıkları şeyler vardır, inanıyorsanız, bu sizin için bir delildir, dedi.
Ve daha Önce kendilerine ait olup düşmanın eline geçmiş bulunan sandık, düşmanlarıyla hiçbir çarpışma, savaş ve galibiyet olmaksızın kendiliğinden onlara gelir.Bu sandığı melekler taşıyacak ve kendilerine getirecektir. Meleklerin sandığı taşıması ve kendilerine getirmesi, Tâlût'u hükümdar olarak Allanın seçtiğini ve meleklerin kendilerine Tâlût'u beğendiklerini gösteren bir gösterge olacaktır.
Bu sandığın içinde Allahtan gönül rahatlığı (sekine) vardı. Sekine, rahatlık, hoşnutluk, güven ve kesin inanma anlamındadır.İçinde Musa ve Harun ailesinin bıraktık larından bir şey de vardı. Her halde bu şey, Musa ve Harun ailesinden kendilerine miras kalmış kutsal emanetler gibi maddi bir şeydi.
Peygamberin geleceğini söylediği alamet geldi. Melekler onlara sandığı taşıyıp getirdiler. Onlar da Tâlût'un kendilerine hükümdar olmasını ister istemez kabul ettiler.
Tâlût yönetimi ve iktidarı eline aldı.Seferberlik ilan etti.Kafir düşmanlarına karşı halkı savaşa hazırladı.
Ölüm kalım savaşına giderken askerlere kararlı, güçlü, bilgili ve deneyimli olarak davrandı. Peygamberin nitelediği gibi bilgi ve kuvvet sahibi olduğunu gösterdi.
Halkının savaş naraları attığını ve savaşmak istediklerini bilmekte, bunun gelip geçici bir heyecan ve hamaset duygusu olduğunu anlamaktadır. Arzu etmenin ve söz vermenin uygulama gibi olmadığını, uygulamalı sınav meydanında hamaset ve heyecan naralarının çoğunun uçup gittiğini, eyleme geçilmesi durumunda heves sahiplerinin verdikleri sözlere sahip çıkmadığını bilmektedir. Bundan dolayı durum tespti yapmak için askerlerini sınadı.
Ülkesinden çıkıp düşman üzerine yürüdü. Şehrin sınırlarını ve meskun yerleri geçtikten sonra onlara şöyle dedi: Allah sizi bir ırmakla deneyecektir.Irmaktan geçerken ondan içmeyin. Emrimi tutmayıp ondan içen benim askerim olamaz ve benimle beraber gelmesin. Çünkü o, itaat eden ve kendini dizginleyebilen bir asker değildir. Fakat ırmaktan içmeyip emri tutan ve itaat eden kişiler benimle gelsinler.
Zeka ve deneyiminin bir göstergesi olarak her askerin ağzını ıslatıp susuzluğunu giderecek kadar ırmaktan sadece bir avuç avuçlamasına izin verdi. Kendine itaat edilmesini istiyorsan, yapılabilecek şeyleri iste, demişler.
Irmağa varınca, emri dinleyip itaat eden bir azınlık dışında, Tâlût'un emrini dinlemediler ve ırmaktan içtiler, Tâlût, muhalefet edip isyan eden kitleyi orada bıraktı ve itaat eden azınlıkla beraber ilerleyip gitti. Ölüm kalım savaşının olacağı yere vardı.Askerleri düşman askerlerini görünce onlarla savaşmaktan korktular. Düşman askerlerin başında komutan Câlût vardı ve askerleri Tâlût'un askerlerinden çoktu.
Yanında kalan azınlıktan çok kişi Tâlût'la görüşerek bugün Câlût'a ve askerlerine güç yetiremiyeceklerini, bu yüzden onlarla savaşamayacalarını söylediler.
Savaştan korkanlar ordudan ayrıldılar.Hükümdar Tâlût ve askerlerden küçük bir azınlık kaldı. Bunlar da Allaha kavuşacaklarına, cennet ve nimetlerine ulaşacaklarına kesin olarak inanan kimselerdi.
Bu küçük azınlık, korku İçinde yaşayan çoğunluğa zaferi ve ona götüren yollan öğreterek şöyle dediler: Nice az bir topluluk, Allanın izni İle büyük topluluğu yenmiştir. Allah şüphesiz sabredenlerle beraberdir.
Tâlût, inanan ve sabreden azınlıkla beraber savaşa başladı. Savaş başlayınca, her şeyi elinde tutan Allahtan zafer için dua ettiler. Yalvararak Ondan yardım istediler. Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır, direnme gücü ver ve kafir millete karşı zafer ver" dediler.
Allah onlara sözünü gerçekleştirdi. Ona verdikleri sözü tuttukları için onlara yardım etti. Allanın izniyle düşmanı yendiler.
Hz.Davud da sabreden bu yiğitler arasında idi.Henüz peygamber veya hükümdar değildi. Herhalde peygamberlik ve hükümdarlık bundan sonra kendisine gelmiştir. Davud, Câlût'a saldırmış ve öldürmüştür.Ondan sonra Allah, Davud'a hükümdarlık ve peygamberlik vermiş ve istediğinden öğretmiştir.
Tâlût, topraklan kurtardıktan, sandığı geri aldıktan, düşmanı yendikten ve halkını üstün kıldıktan sonra muzaffer azınlıkla beraber ülkesine döndü. îsrailoğullannın içyüzünü ortaya çıkardıktan, karakterlerini ve gizli bir çok yönlerini gösterdikten sonra döndü.
Kitlelerin isteklerinde samimiyet derecesini anlamış, onlara nasıl davranılacağını öğrenmiş, sebat eden mücahitlerin kimler olduğunu ve bunların topluluklar içinde her zaman küçük azınlık olduklarını kavramış olarak döndü.
Tâlût'tan sonra îsrailoğullannın başına hükümdar ve peygamber olarak Hz.Davud geçti.[357]
Tâlût öyküsü, Israiloğullarının bildiği bir olaydır. Tevrat'ta ve îsrailoğullannın diğer kitaplarında ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.
Îsrailoğullannın kitaplan, Tâlût'tan önce Israiloğullarının içinde bulunduğu durumu, Tâlût'un nasıl işe başladığı, halkı düşmana karşı savaş için nasıl yönlendirdiği, Hz.Davud'un ortaya çıkışı ve Câlût'un Öldürülmesinden sonra kendisi ile Tâlût arasında nelerin geçtiği uzun uzun anlatılmaktadır.
Bu israiliyyat haberler sayfaları doldurmaktadır. İsrailiyyatı rivayet edenler bu haberleri nakletmiş, onları nîüslümanlara anlatmış, haber meraklısı kimi müslümanlar bu haberlere bayılmış, böylece tefsir, tarih, kıssa ve ahbar kitaplarına geçirmişlerdir. Kur'anın âyetlerini bu israiliyyat haberlerle tefsir etmişlerdir.
Bu kitapta geçen diğer öykülerde yaptığımız gibi, kendisinden sakındırmak amacı dışında bu tür israiliyyat haberleri nakletmeyi uygun görmüyoruz. Çünkü alabildiğine uzun olup naklettiğimiz taktirde sayfalar tutacaktır. Sadece kendisine karşı dikkat çekmek ve uyarmak için kısaca işaretle yetineceğiz.
"Anlattıklarına göre Israiloğuları Filistin'e girmiş, Hz.Musa'm yanında olan Yuşa Ibn Nun komutasında savaşarak halkını yenmiş, kendileri Filistin'in kuzeyinde ve ortasında yerleşirken, halkını güneyde Askalan ve Ğazze'de yerleşmeye mecbur etmişlerdir.
Israiloğulları 460 yıl egemenliği, gücü ve üstünlüğü ellerinde tutmuşlardır. Çünkü Allaha kulluk etmişlerdir.
Ama ondan sonra kafir olmuşlar, azgınlaşıp zulmetmişler.Bundan dolayı düşmanları olan Filistinlileri Allah onlara musallat etmiş, onları yenmişler, hükümdarlarının çocuklarını esir ederek sandıklarını ellerinden almışlardır.
Derler ki; Tuhaf bir olaydan sonra onlardan bir çocuk dünyaya gelmiş, adı Samuel veya Şemun imiş, bir de münafık ve yalancı Iliya adında bir kahinleri varmış, Allah Samuel'i onlara peygamber seçmiş ve kahin Iliya ölmüş.
îsrailoğullarından bir heyet peygamber Samuel'e gelmiş ve Allah yolunda savaşmak için kendilerine bir hükümdar göndermesini istemişler. O da itaat edeceklerine dair kendilerinden söz almış. Sonra eline bir baston ve içinde kutsal yağ bulunan bir boynuz alarak "size seçilecek hükümdarın boyu asanın boyu kadardır" demiş.
Kur'anın Tâlût diye andığı Şavul adında halktan bir adam peygambere gelmiş, bu adam deri dabaklığı yaparmış, eşeği kaybolmuş, aramaya çıkmış, Samuel'in yanına girince boyunu asa ile ölçmüş ve sözü edilen hükümdar olduğunu anlamış, halka dönünce, Allah size Tâlût'u hükümdar seçiyor, demiş. Halk böyle bir şey olamaz, çünkü ne kralların soyu olan Yahuda'nın, ne de peygamberlerin soyu olan Lavi soyundandır, demişler. Hükümdar olduğunun delili ise, kendilerine sandığın gelmesi olmuş.
Sandık Hz.Adem'le beraber cennetten inmiş ve israUoğulları peygamberlerine gelinceye kadar peygamber den peygambere geçmiş, onlar da sekineti içine koymuşlar, sekine kedi büyüklüğünde bir hayvan olup savaş anında düşmana bağırır ve hezimete uğratırmış.
Filistinliler yahudileri yenip sandığı ülkelerine götürünce, onlar için lanete dönüşmüş ve sandık sebebiyle başlarına azap inermiş, sandığı götürdükleri her yerin halkı azaba uğrarmış, onun için sandığı Israiloğullarına geri vermeye karar vermişler, bir arabaya koymuşlar, arabaya iki öküz koşmuşlar, öküzler arabayı İsrailoğularına çekip götürmüşler. Sandığın kendilerine geri geldiğini görünce Tâlût'a boyun eğmişler.
Tâlût, ordusunu donatmış ve Câlût yahut yahudilerin adlandırdığı gibi Juliyet'ie savaşa gitmiş, Ürdün nehrine gelmişler, sayılan dörtbin imiş,bir avuç almanın dışında nehirden içmelerini yasaklamış, fakat emre itaat eden ticyüz onüç kişi dışında nehirden içmişler. Sadece bunları alıp Câlût'a karşı savaşa gitmiş.
Askerler arasında sessiz küçük bir delikanlı olan Davud varmış, Davud'un yanında bir sapan varmış, onunla kime vursa isabet edermiş ve vurduğu her insanı ve hayvanı öldürürmüş.
İri yapılı bir kahraman olan Câlût düşman askerlerin arasından çıkmış, düello istemiş, ama Tâlût'un askerleri korkmuş ve kimse düelloya çıkmamış. Allah, ordunun içinde küçük bir koyun çobanı Davud İbn İsa'nın olduğunu Samuel'e bildirmiş, bunun Câlût'u öldüreceğini, hükümdarlık ve paygamberliğe sahip olacağını söylemiştir.
Uzun bir araştırmadan sonra Tâlût, Davud'u bulmuş, aralarında bir konuşma geçmiş, sonra Câlût'la düelloya girmiş, yolda üç taş görmüş, taşlar kendisiyle konuşarak ve Câlût'u kendilerinin öldüreceğini söyleyerek yanına almasını söylemişler, o da onlan sapanı içinde taşımış.
Câlût onu görünce küçümsemiş ve geri çevirmiş, ama Davud düelloda ısrar etmiş ve üç taşı sapanına koymuş, bismillah demiş, üç taş bir olmuş, sonra Câlût'a atmış, başının üstündeki yumurtayı kırmış, kafataşına girmiş ve beynini dağıtarak arkadan girmiş, arkasında duran adamlara çarparak otuz kişi öldürmüş, sonra taş ufalanmış ve her parçası Câlût'un ordusundan bir askere isabet ederek öldürmüş
Bu şekilde Tâlût ve ordusu, Davud ve kuvveti, hatta sapanı ve taşları sayesinde galip gelmiş.îsrailoğullarımn yanında Davud'un değeri büyümüş, onu sevmişler ve bağlanmışlar.
Câlût'u Öldürdüğü için evlendirmiş olan Tâlût, halkın ona teveccühünü görünce kıskanarak kendisine kin beslemiş.Ondan sonra Davud'u öldürme girişimlerinde bulunmuş, ama hepsinde başarısız olmuş, Davud ise, birkaç kere Öldürmeye güç yetirdiği halde onu öldürmemiş, bu şekilde Tâlût ile Davud arasında çetin mücadele sürüp gitmiş.
Fakat Davud kaçmayı tercih etmiş, Tâlût'u bırakarak bir dağ başında Allaha ibadet edenlerle beraber ibadete çekilmiş,Israiloğulları bilginleri Davud'a karşı bu tavrından dolayı Tâlût'u kınamaya başlamışlar, ama Tâlût azgınlaşmış ve bozgunculuğa başlamış, kendisini kınayan binlerce kişi öldürmüş.
Sonra Tâlût tevbe etmiş ve yaptıklarına pişman olmuş, çok göz yaşı dökmüş, halk ona acımış, o da yaptıklarının kefaretini ödemek istemiş, bunun üzerine kendisine Allahın Azam ismini bilen bir kadın söylemişler, kadın onunla beraber Peygamber Samuel'in kabrine gitmiş, Allaha dua etmiş, Allah onu diriltmiş ve kabrinden diri kalkmış, Tâlût ona tevbesinin geçerli olup olmadığını sormuş, o da "Düşmanla savaşarak on oğlunla beraber ölebilir misin?" demiş, o da on oğlu ile beraber düşmanla savaşmış ve öldürülmüşler.
Sonra Davud israil oğullarına hükümdar olmuş, Davud, hükümdar ve peygamber olmuş. Davud'un Câlût'u öldürmesiyle peygamber olması arasında yedi yıl geçmiş.[358]
Israiliyat kaynaklarında geçtiği ve onlardan kimi tarih ve tefsir kitaplarının naklettiği şekliyle Tâlût, Câlût ve Davud öyküsünün özeti budur. Dikkat çekmek, insanları uyarmak ve ondan sakındırmak, terkedilmesi, iltiifat ve İtibar edilmemesi için uyarıda bulunmak amacıyla öyküyü bu şekilde özetledik.[359]
Öncekilerin öykülerinde Kur'anın belirtmediği zaman, yer, kişi ve olaylar belirsiz bırakılan şeylerdir. Kur'an ve sahih sünnet bunları belirtmemişse, onları belirleyip açıklamamız mümkün değildir.Aldığı kaynağı ve sahih delili belirtmediği sürece bu konuda hiçbir kimsenin sözüne de itibar edilmez. Bir delile dayanarak belirtiyorsa, o zaman deliline bakarız. Bu delil açık bir âyet veya sahih bir hadis ise, elbette kabul ederiz. Değilse, söylediklerini red eder, yapılan açıklamalara iltifat etmeyiz.
Tâlût öyküsünde Kur'anın müphem bırakarak belirtmediği çok şey olduğunu görüyoruz.
a- Tâlût öyküsünün meydana geldiği zaman. Bu olay, âyetlerden anlaşıldığına göre Hz.Musa'dan sonra, yani Filistin'e yerleştikten sonra Îsrailoğullarımn başından geçmiştir.Ama olduğu yılı veya israil oğullarının içinde bulunduğu durumu kesin olarak belirlemek mümkün değildir.
b- Kendilerine bir hükümdar göndermesini istedikleri peygamberin adı. Bu peygamber Şemun, Samuel, Şemuyil veya başkası olabilir.Açık bîr nas olmadıkça kimseyi peygamberlerden saymıyoruz.Çünkü o kişi peygamber olmayabilir. Değilse, peygaber olmayan kişinin peygamber olduğuna İnanınmış oluruz ki bu da doğru değildir.
c- Bir komutan istemelerinin sebebi.
d- Tâlût'un soyu, komutan oluncaya kadar geçen hayatı.
e- Tâlût'a kuvvet ve mal verilmesinin ayrıntıları.
f- Sandık olayı, tarihi, serüveni, içindeki sekine, Musa ve Harun ailesinin bıraktıkları şeyler.
ğ- Meleklerin sandığı nasıl taşıdığı ve israil oğullarına sandığın gelmesinin ayrıntıları.
i- Düşmahla savaşmak için Tâlût götürdüğü zaman Israiloğullarının sayısı.
j- Tâlût ve askerlerinin geçtiği ve içmelerinin yasaklandığı ırmağın adı. Filistin ile Ürdün'ü birbirinden ayıran Ürdün ırmağı mıdır, yoksa Filistin' in kuzeyi ile güneyini birbirinden ayıran başka bir ırmak mıdır?
k- Yasağa uymayan ve ırmaktan içenlerin sayısı.
1- Câlût kimdir? Kuvveti, şekli, boyu ve hacmi nedir?
m- İsrailoğullannm düşmanları, sayıları, yerleri ve yurtlarının ayrıntıları.
n- Tâlût ile Câlût arasındaki ölüm kalım savaşının geçtiği yer.
o- Davud'un ortaya çıkması, soyu ve çocukluğunun ayrıntıları.
p- Iki ordu arasında geçen savaşın ayrıntıları. ""
r- Davud'un Câlût'u öldürmesi nasıl oldu?
s- Câlût'u öldürdükten sonra Davud'un durumu ve Tâlût'la ilişkileri.
ş- Tâlût'un sonu ne oldu ve nasıl gerçekleşti?
t- Iktidar Tâlût'tan Davu'da nasıl geçti?
Ne tuhaftır ki kimi tefsirci, hadisçi, tarihçi ve yazarlar Kur'anın ve hadis'in bu konuda açıkladıklarıyla yetinmeyip israiliyyata dalmışlar, bu müphemlerin açıklamışını ve olayların ayrıntılarını orada aramışlardır. Halbuki bize ne doğru bir bilgi, ne bir yarar sağlamışlardır.[360]
Kimi müfessirlerin olayların ayrıntılarını anlatmak ve belirsiz kalmış yerleri açıklamak İçin İsrailiyyata başvuracakları yerde, niçin Kur'amn anlattıkları üzerinde durmadıklarını, ondan niçin birtakım ibretler almaya ve dersler çıkarmaya çalışmadıklarını anlamak mümkün değildir.
Öykü ibretler, dersler ve öğütlerle doludur.Müslümanın bunlar üzerinde durması, üzerinde düşünüp taşınması ve söylediklerini kavraması gerekir.
Öyküde davetçiler için başkalarına nasıl davranacakları konusunda dersler vardır. Ümmetin içinde bulunduğu kötü durumu değiştirmeğe çalışan ıslahatçılar için dersler vardır. Zilleti izzete ve yenilgiyi zafere dönüştürmek için çalışan mücahitler için dersler vardır.Kitlelere dayanan, onların hamaset ve heyecanlarıyla hareket eden, plan ve programlarını buna göre yapan ve ihtiyaç anında kitleler tarafından yarıyolda bırakılan kişiler için dersler vardır.
Bireysel ve kitlesel eğitim ve terbiye konusunda dersler vardır. Kendin i dizginleme, kararlı ve azimli olma, sınava hazırlıklı bulunma konusunda dersler vardır.Savaşma, çarpışma ve cihad konusunda dersler vardır .Allaha yönelme ve ondan yardım isteme konusunda dersler vardır.Düşmanın kuvvetinden korkmama ve ürkmeme
konusunda dersler vardır.Yöneticileri ve sorumlu kişileri seçme, iyi bir devlet başkanının nitelikleri konusunda dersler vardır.
Bu şekilde davetçi, ıslahatçı, yönetici, komutan, mücahit ve sorumlu herkesin bu öyküden yararlanacağını ve dersler alabileceğini görüyoruz. Çünkü inanç, davet, cihad, reform, değişim, eğitim, yönlendirme, siyaset, yöneticilik, egemenlik ve iktidar konulannda birçok ipuçferı ve bilgiler içirmektedir.
Bu anlamlar ve dersler hazinesi üzerinde durmayıp israiliyyat, hurafe ve uydurma çölüne dalan kişilerin ne kadar yanlış yaptığını böylece anlıyoruz. Yaşadıkları bilgi ve düşünce refahı döneminde öncekiler caiz olmadığı halde israiliyata dalmayı kendilerine caiz görmüşse, bu çağda bizim de onların yaptığını yapmamız caiz olmaz. Çünkü düzeltmek, değiştirmek ve çağrı yapmakla yükümlüyüz. Ümmeti içine düştüğü çukurdan kurtarıp Allanın bulunmasını istediği izzet, üstünlük ve galibiyet makamına çıkarmak için üzerimize büyük sorumluluklar düşmektedir. Onun için bu israliyiyyat ve mitolojilere ayıracak zamanımız yoktur. Ömürlerimiz, vakitlerimiz, kağıtlarımız, sinirlerimiz ve düşüncelerimiz hiçbir yarar sağlamayan şeylerde yitirilmeyecek kadar pahalı ve değerlidir. Allah onları bizden soracak, onlarla ne yaptığımızı soracaktır.
israiliyata dalmayan tefsirciler de vardır.Allah onlara metod doğruluğu, dikkatli bakış, güzel sonuçlar çıkarmayı lütfetmiş, israiliyyat ve belirsizlikerle uğraşmayıp okuyuculara yarar sağlayacak bilgiler vermişlerdir. Bu tefsircilerin başında Menar tefsirinde Muhammed Abduh ve Muhammed Reşid Rıza, Fi Zilali'l-Kur'an tefsirinde de Seyyid Kutup gelmektedir.
Öncekilerin tefsirlerini inceledik ve bu üç imamın bu alanda tefsircilerin başında geldiğini, Allahın kendilerine bilgi, hikmet ve zeka verdiğini, bununla bakışlarının daha derin, basiretlerinin daha etkin, metodlarının daha düzgün, sonuç çıkarmalarının daha doğru, dillerinin daha güzel ve üsluplarının daha tatlı olduğunu gördük.
Şüphesiz Menar ve Fi Zilal tefsirleri dersler, ibretler, delaletler, tefsir ve Kur'an ilimleri alanında bilgi hazineleri içermektedir.Allah her iki tefsir sahiplerinden, diğer bütün müfessirlerden razı olsun, çaba ve cihadlarını kabuL etsin, bol sevap ve mükafatlarla mükafatlandırsın.[361]
Öykünün anlatıldığı âyetler bölümünü tanıtırken Seyyid Kutup şöyle demektedir:
"Önceki milletlerden deneyimler içeren bu bölümün önemini anlıyoruz. Kur'an, bu ümmetin yaşayan kitabı, kesin rehberidir.Hayat derslerini kendisinden aldığı okuludur. İlk müslüman cemaati Yüce Allah Kur'anla eğitip yetiştirmiş, onunla hazırladıktan sonra yer yüzünde kendi nizamını onunla egemen kılmasını nasip etmiş,bu büyük rolü ona vermiştir. Bu ümmetin nesillerine rehberlik etmesi, eğitmesi, sarıldığı,rehber edindiği, hayat nizamını ve yaşama tarzını ondan aldığı,onu beşeri bütün sistem ve yöntemlerin, kısaca bütün cahiliyye sistemlerinin üstüne çıkardığı sürece, Rasulullahın ölümünden sonra söz verilen örnek liderliğe hazırlaması için Kur'anın canlı rehber olmasını istemiştir.
Şüphesiz bu Kur'an, sadece okunan bir söz olmayıp kapsamlı bir anayasadır. Yaşanan hayat için bir yasa olduğu gibi, eğitim için de bir yasadır. Bu bakımdan eğitmek ve kurmak için geldiği müslüman topluma öğretici ve etkileyici bir şekilde insanlığın örneklerini sunmayı da içermektedir. Özellikle Hz.Adem'den beri yer yüzünde süregelen iman çağrısı deneyimini içine almakta, kişinin ruh dünyası deneyimi, hayat içindeki deneyimi her nesilde müslüman ümmete bir azık ve hazırlık olarak sunmaktadır. Böylece islam ümmetinin bu büyük azığı ve birikimi yanına alarak delil ışığında yol almasını sağlamaktadır.
Bu sebepten Kur'anda öyküler çok sayıda, çok çeşitli ve çok yönlendirici olarak yer almaktadır.
Kur'anda değişik sebeplerle en çok İsrailoğulları Öyküleri yer almaktadır. Bu sebeplerin bir kısmını Fi Zilal tefsirinin birinci cildinde İsrailoğulları olaylarıyla ilk karşılaştığımız yerde belirtmiştik.Bir kısmını da değişik münasebetlerle özellikle bu ciltin başlannda belirttik.Burada da onlara tespit ettiğimiz şu sebepleri eklemek istiyoruz;
Şüphesiz Yüce Allah, bu ümmetten nesillerin israiloğullarınm geçtiği aşamalardan geçeceğini ve hem dini, hem imanı karşısında onların takındığı tavırları takınacağını bilmektedir. Sapmalara düşmeden ve değişik yollarda bocalamadan önce, kendisine ders ve öğüt olarak Yüce Allahin tuttuğu aynada resmini/görmesi için İsrailoğullarınm ayaklarının kaydığı yerleri tarihlerinden sahneler şeklinde bu ümmete sunmaktadır.
Evet, bu Kur'ahın güzel sesle okunan güzel bir söz ve bir daha gerçekleşmeyecek şekilde geçmişte kalmış bir gerçeğin dosyası olarak değil, İslam ümmetinin her nesli tarafından iyice anlaşılması için okunması gereken bir kitaptır.Günümüzün problemlerine çözüm olmak ve gelecekte yolu aydınlatmak üzere İnen âyetlerini ümmetin her neslinin çok iyi düşünerek okuması gerekir.
Geçmişte islam cemaatinin yaşadığı hayatın ilke ve öğretilerini almak üzere okuduğu gibi, bugün yaşadığımız ve gelecekte yaşayacağımız hayatın ölçü ve öğretilerini almak üzere de okumadıkça, Kur'andan yararlanmamız mümkün değildir.
Bu bilinçle okuduğumuz zaman Kur'anda aradığımız her şeyi bulacağız. Unutkan akıllara gelmeyecek ilginç şeyler bulacağız. Kelimelerinin, ibarelerinin, yönlendirme lerinin diri olduğunu, hayat kaynadığını, hareket ettiğini, yol işaretlen olduğunu ve bize "şunu yapınız, şunu yapmayınız", şu düşmanınızdır, şu dostunuzdur, şöyle tedbir alınız, şöyle hazırlıklı olunuz, dediğini, karşılaştığımız her iş için ayrıntılı ve ölçülü uzun bir söz söylediğini göreceğiz.
İşte o zaman Kur'da hayat ve azık bulacağız. O zaman Yüce Allahin "Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman Allaha ve Rasule icabet ediniz"[362] sözünün anlamını kavrayacağız.
Öyküyü sunarken ondan alınacak derslere de işaret eden Kutup şöyle demektedir:
"Öykünün tamamından çıkan genel ders, yaşanan deneyim karşısında uğradığı bütün zayıflama ve gerilemelere, yol aşamalarında İnsanların grup grup ondan uzaklaşmalarına rağmen; evet, bütün bunlara rağmen, kaynayan bu inanç üzerinde müminlerden bir avuç insanın sebat etmesi, israiloğulları için gerçekten büyük sonuçlar gerçekleştirmiştinAcıklı yenilgiden, büyük zilletten, uzun sürgünden ve zorbaların ayakları altında ezilmekten sonra bu inanç israil oğullarına zafer, üstünlük ve egemenlik sağlamıştır.
Yaşanan bu tecrübeden islam cemaati için her zaman değerli olan şu sonuçlar da çıkarılmaktadır:
1- Toplumsal hamasetin dış görünüşü liderleri aldatabilir.Bu hamasetle ölüm kalım savaşına girmeden önce onu sınavdan geçirmeleri gerekir.
Israiloğullarından mevki ve söz sahibi insanlar aralarındaki peygambere gelmiş ve kendilerini düşmanlarına karşı savaşa götürecek bir hükümdar seçmesini istemişlerdir.Peygamberleri savaşma kararından emin olmak için onları sınamak isteyip "Ya size savaş farz kılındığı taktirde savaşmazsanız?" deyince, bu sözü yadırgamışlar, hamaset damarları kabardıkça kabarmıştır. Fakat çok geçmeden bu coşkun hamasetin alevi sönmüş ve yolun aşamalarında birer birer dökülmüşlerdir.
Israiloğullarının sözünde durmama, yolun ortasında dökülme ve söylenenlerden cayma konusunda özel bir karakteri olmakla beraber, bu durum, iman eğitimi istenen düzeye çıkmamış beşeri bütün cemaatler için sozkonusu olan bir olgudur. Her nesilde müslüman cematin liderlerinin karşısına çıkabilecek bir olaydır.Bu sebepten sozkonusu durum için Israiloğullannın deneyiminden yararlanmak gerekir.
2- Gösterilen hamaseti değişik aşamalarda sınanmalıdır. Şöyleki:
a- Kendi arzuları olduğu için üzerlerine savaş farz kılınınca israiloğullarının çoğu savaşmaktan yüz çevirdiler.Ancak Tâiût'la beraber çıkan ve peygamberle beraber olan küçük bir azınlık bu emri kabullendi.
b- İlk aşamada askerlerin çoğu döküldüler, çünkü ilk sınavda dayanamayıp ırmaktan içtiler. Tâiût'la beraber ancak bir azınlık geçebildi.
c- Bu azınlık da sonuna kadar sebat etmedi.Gözle görülen dehşet karşısında, düşmanın çokluğu ve gücü karşısında iradeler sarsıldı ve kalpler deprem geçirdi.
d- Bu korkuya rağmen seçilen küçük bir azınlık sebat etti, Allaha sığındı ve onun verdiği söze güvendi.Terazinin kefesini lehlerine çeviren, zaferi gören ve hem izzete, hem egemenliğe hak kazanan bu azınlık oldu.
israil oğulllarmın ayıklanması üç aşamada gerçekleşmiştir. Bu aşamalardan sonra elde kalan özün özü azınlık, cihad konusunda Allaha verdikleri sözü tutmuş, Allah da onlara verdiği sözü yerine getirmiş ve zafer vermiştir.
3- Mümin, azimli ve iyi komutanlıktan alınacak ders bu deneyimde yatmaktadır. Bu iman, bu azim ve bu güzel komutanlık Tâlût'un komutasında ortaya çıkmaktadır.Şöyle ki:
a- Insanlan tanıması.
b- Gösterilen hamasete ve atılan naralara aldanmaması.
c- llk sınama ile yetinmemesi.
d- Savaştan önce askerlerin azim ve itaat derecelerini ölçmeye çalışması.
e- zayıflık gösterenleri ayırması ve geride bırakması.
f- En önemlisi de, her sınamada askerlerinin dökülmesine ve sonunda ancak küçük bir azınlığın yanında sebat etmesine rağmen kendisi gerilememiş ve yenilmemiştir. Beraberinde sebat eden o seçkin azınlıkla beraber savaşa girmiş ve kazanmıştır.
4- Savaşm sonucu ile ilgili dikkatimizi çeken önemli bir şey de, Allaha bağlı olan kalbin anlayış ve ölçülerinin farklı olmasıdır. Çünkü sınırlı ve küçük olan sahanın dar sınırlan içinde kalmayarak sınırsız ve bütün işlerin kaynağına kadar uzanan bir gözle görür.Sebat eden, sabrederek savaşa giren ve savaşı kazanan bu mümin küçük azınlık, az olduğu ve düşman çok olduğu için başkaların "Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok " diyerek dile getirdiğini onlar da görüyordu. Ama onlar gibi karar vermeyerek "Nice küçük bir topluluk Allahın izniyle büyük bir topluluğu yenmiştir. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir" diyor ve Rabbine yönelerek şöyle dua ediyordu: "Rabbimiz! Bize bol sabır ver. Ayaklarımıza sebat ver, kafir millete karşı zafer ver".
Kuvvet terazisinin kafirlerin ellerinde değil, sadece Allahın elinde olduğunu biliyordu.Onun için zaferi Allahtan istemiş, elinde tutan ve verenden de zaferi kazanmıştır.
Allaha gerçek bağlılık durumunda ve kalpte imanın gerçekleşmesi halinde olaylara bakış ve ölçüler değişik olmaktadır .Allahın kalplere görünen ve gerçekleşen sözü olgusunu ölçü almanın, gözlere görünen küçük ve dar maddi olguyu ölçü almaktan daha gerçekçi ve daha doğru olduğu da bu şekilde ortaya çıkmaktadır.
Öyküden alınacak derslerin tümünü saymamız mümkün değildir. Çünkü deneyimden öğrendiğimiz gibi, Kur'anın âyetleri her kalbe, sahibinin içinde bulunduğu duruma göre ve ihtiyaç duyduğu oranda açılmakta ve verilerini sunmaktadır. Buna rağmen âyetlerin sahip olduğu stok sürmekte, değişik pozisyonlarda ve belirli ölçülerde onu kalplere vermeye devam etmektedir."[363]
Seyyid Kutub'un öykünün geçtiği âyetlere bakışı,davet ve hareket açısından olmuştur. Onlardan İman, davet, hareket, eğitim ve cihadla ilgili dersler çıkarmıştır.
Reşid Rıza'nın bakışı ise, toplumsal yasalar açısından olmuştur. Toplumların ve ümmetlerin hayatında geçerli olan en önemli toplumsal yasaları yakalamaya çalışmıştır. Reşid Rıza'nın yakaladığı önemli toplumsal yasaları özetlemeye çalışacağız. "Kur'anda toplumsal yasalar, ümmetler ve bağımsızlık" başlığı altında şöyle demektedir:
"Bu öykünün anlatıldığı âyetlerde tesbit edebildiğim toplumsal yasalar ve hükümleri sıra ile ayrıntılı olarak belirtmeye çalışacağım. Umarım kavranır, ezberlenir ve Allahın izniyle unutulmaz.
Birinci yasa: Ümmetlere saldırı yapıldığı ve düşman tarafından hakları çiğnendiği zaman zulmü önlemek için duyguları uyanır ve adaletli bir liderin temsil ettiği birlik için çalışır. Filistin halkının bozguna uğrattığı israil oğullarının başına geçen o lideri aramaya başlar.
İkinci yasa: Ümmetin haklarını ve bağımsızlığını koruma gereğini duyması,hem elitlerde, hem halkta kendini gösterir.Nitekim Israiîoğullarında hükümdarın görevlendirilmesini isteyenler elitlerdir.
Üçüncü yasa: Ümmetin haklarını koruma ve düşmana karşı savaşma bilinci aydınlarda meydana geldiği taktirde çok geçmeden halkın geneline yayılır.Düşünme ve bilinç aşamasından geçip uygulama ve ortaya çıkma aşamasına geldiği zaman, reklamcıların acizliği ortaya çıkar ve samimi olanların samimiyetinden başkası yarar sağlamaz.
Dördüncü yasa: Başkanın seçiminde ümmetlerin ihtilaf etmesi genel geçer bir olgudur, ihtilaf etmek de bölünmenin sebebidir. Onun için ümmetin kabul edeceği bir belirleyicinin olması kaçınılmazdır. Nitekim Israiloğulları peygamberlerinden kendilerine bir hükümdar belirlemesini istemiş, o da belirlemiştir. Müslümanlarda belirleyici makam hal ve akd ehli {ümmeti temsil eden ve onun adına karar verme yetkisi bulunan meclis) dir.
Beşinci yasa: Şüphesiz insanlar sosyal çıkarlarına aykırı gördükleri şeylerde başkalarını izleme veya başkasına uymada sözbirliği yapmazlar. Onun için Israiloğulları kendilerine Tâlût'un hükümdar tayin edilmesinde ihtilaf etmişlerdir. Delil olarak da, ancak bu tayine karşı çıkanların kabul edeceği şeyleri göstermişlerdir, işin ilginç yanı, her iki taraf da devletin ve ümmetin sosyal sistemi ve politikası konusunda haklı olduğunu sanır.
Altıncı yasa: Ümmet fertleri cahil ise, hükümdarlığa ve liderliğe en layık kişinin en zengin kişi olduğunu düşünür.Nitekim Tâlût'un hükümdar tayin edilmesine karşı çıkanlar onun kendilerinden daha zengin olmadığını söyleyerek şu sözlerle tepkilerini göstermişlerdir: "Kendisine çok zenginlik verilmediği ve biz kendisinden hükümdarlığa daha layık olduğumuz halde o nasıl hükümdar olabilir?" Cahiliyye toplumlarında bu inanç genel yasalardandır.
Yedinci yasa: Bir kişi hükümdar seçilirken aranan şartlar, Tâlût'un hükümdar tayin edilmesine israiloğullannın yaptığı itiraza peygamberin verdiği cevapta yatmaktadır. Şöyle demektedir: "Şüphesiz Allah onu sizin başınıza seçmiştir.Ona güçlü bir vücut ve geniş bir bilgi vermiştir. Allah iktidarı dilediği kimseye verir. Allah her şeyi kuşatır ve bilir" Bu cevaptan dört şartın arandığı anlaşılmaktadır.Şöylek ki:
a- Kişinin doğuştan sahip olduğu yetenek. "Şüphesiz Allah başınıza onu seçti"
b- Planlama ve düzenleme yapabilecek bilgi çokluğu. "Ona geniş bilgi vermiştir"
c- sağlıklı vücut, dolayısıyla sağlıklı düşünme. "Ona güçlü bir vücut vermiştir"
d- Yüce Allanın sebepleri hazırlaması. Bu da " Allah, iktidarı dilediği kimseye verir" sözleriyle belirtilmektedir. Bu özelliklere sahip olan kişiler, ehliyet sahibi olup görev verilmeye layık kişilerdir.
Sekizinci yasa: Bu da Yüce Allanın "Allah, iktidarı dilediği kimseye verir" sözünün belirttiği gerçektir. Yüce Allahın dilemesi, ümmetlerin kendi durumlarını değiştirmesine ve zalimlerin yönetimlerini yıkıp onların yerine iyi kimseleri getirmesine bağlı olarak gerçekleşir. Bu ve benzeri âyetlerin ortaya koydukları sonuç her zaman görülmektedir. Var mı görecek kişiler ?!
Dokuzuncu yasa: Komutanın bütün emir ve yasaklarına askerlerin itaat etmesi, işlerin düzgün gitmesi ve zaferin kazanılması için şarttır.Batılılarda bile, günümüzde askerlik yasaları, anlaşılan ve anlaşılmayan, iyi ve kötü her durumda askerlerin komutana itaat etmesini öngörür.
Onuncu yasa: Sabır ve sebat gösterip komutanlara itaat eden az bir topluluk; sabır ve direnç göstermeyip komutanlara itaat eksikliği olan büyük bir topluluğu yenebilir.Çünkü zafer sabredenlerindir.Yani Allahın, zaferi her zaman sabır ve sebat edenlere vermesi Onun geçerli yasadır.Telaşa düşenler ve korkuya kapılanlar, düşmandan korkup ürkenler kendilerine karşı düşmana yardım etmiş olurlar.Bu da her zaman görülmektedir.
Onbirinci yasa: Allaha inanmak ve onun huzuruna çıkmayı onaylamak, çarpışma ve savaş zamanlannda sabır ve sebat etmenin en büyük sebebidir.
Onikincî yasa: Savaşta Allaha yönelerek dua etmek yararlı olur. "Alahın izniyle onları yendiler" buyruğu bunu göstermektedir.Çünkü bu ifade, "Fa" harfiyle dua ifadesine bağlanmıştır. Normal anlamı da budur. Zira dua, Allaha inanmanın ve onun huzuruna çıkmayı onaylamanın ifadesidir.
Onüçüncü yasa: İnsanların bir kısmının diğer bir kısımla savaşması, Yüce Allahın genel geçer yasalarındandır. Çağımız bilginleri bunu hayatta kalma savaşı olarak adlandırırlar. İnsanlar arasında savaşın doğal olup hayatta kalma mücadelesinin genel yasalarından biri olduğunu söylerler. "Allah insanları birbiriyle savmasaydı, yer yüzü bozulurdu" sözündeki gerçek, sadece savaş ve çarpışmalarla sınırlı olmayıp insanlar arasında başkasını yokedip kendisinin hayatta kalma mücadelesi gereği olan her türlü rekabet ve mücadele şekillerini belirtmektedir.
İnsanlık toplumunda geçerli olan sosyal yasalar konusunda asalak olan bir takım kişiler, genel geçer bir yasa oluğunu söyledikleri hayatta kalma mücadelesi olayının Çağımız materyalistleri tarafından geliştirilip uydurulduğunu, onlar tarafından uygulandığını, haksızlık ve zulüm olduğunu, dinin öğretilerine aykırı düştüğünü söylerler. Halbuki bunu söyleyenler insanın ne demek olduğunu bilseler, kendilerini anlasalar veya bu âyeti anlasalardı, böyle bir şey söylemezlerdi.
Ondördüncü yasa: "Yeryüzü bozulurdu" ifadesi, sosyoloji bilginlerinin dile getirdiği doğal seleksiyon (ayıklama) yahut en iyi olanın yaşaması yasasını desteklemektedir. Çünkü bu da bir önceki durumun bir gereğidir. Yüce Allah, hak ve yararın yaşaması için insanların birbirlerini gidermelerinin yer yüzünün bozulmasını engellediğini belirtmektedir. Yani insanların birbirlerini gidermeleri, hakkın ve elverişli olanın kalması demektir.Yüce Allahın müminlere savaşma izni vermesinin gerekçesini belirttiği Hac süresindeki şu âyetler bunu açıklamaktadır:
"Zulme uğradıklarından dolayı kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir.Şüphesiz Allahın onlara yardım etmeye gücü yeter.Onlar haksız yere ve "Rabbimiz Allahtır"dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır.Allah, insanların bir kısmını diğeriyle savmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allahın adının çok anıldığı camiler yıkılıp giderdi. Andolsunki Allaha yardım edenlere O da yardım eder.Şüphesiz Allah kuvetlidir, güçlüdür.
Yer yüzünde onlara biz egemenlik verirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyi olanı emrederler, kötü olanı yasaklarlar, işlerin sonucu Alahın elindedir"[364]
işte bu,başkasanı savarak hayatta kalma ve hakkı savunma mücadelesine,bu mücadelenin en iyinin kalması ve en üstün olanın korunmasıyla sonuçlandığına işaret etmektedir."[365]
Tâlût öyküsünde yakalayabildiğimiz bazı incelikleri ve ipuçlarını belirtmeye çalışacağız. Reşid Rıza ve Seyyid Kutub'un belirttiklerini tekrar etmeden, ama onların söylediklerinden de esinlenerek bu tesbitleri yapacağız.
1-Yüce Allah "Görmedin mi?" diyor. Burada görmek, gözle görme değil,bilmek anlamındadır. Israiloğullarından o topluluğu bilmedin mi? demektir. Bu soru, öğrenme ve ona teşvik etmeyi ifade etmektedir. Sanki, o topluluğun öyküsünü öğren, demektedir.
2- "lsrailoğullarından elit bir topluluk" ifadesinde bselirtilen kişiler, önde gelen seçkinler ve ileri gelenlerdir. Isfahani, "mele' "kelimesini, "Bir görüş üzerinde birleşen, görünüş olarak gözleri dolduran, büyüklük ve onie çıkma yönünden gönülleri kaplayan kişiler" olarak açıklamaktadır.[366]
Razi de "Mele" kelimesi için şöyle demektedir: "Halktan ileri gelenlerdir. Heybetle göz dolduranlardır.Bir yere geldikleri zaman orayı dolduranlar, oldukları da söylenir.Zeccac, Mele'in reisler olduğunu, kalpleri muhtaç olduğu şeylerle doldurdukları için bununla adlandırdıklarını söyler. "[367]
Hiçbir millet yoktur ki içlerinden eşraf, reisler ve komutanlardan ileri gelerler (Mele') olmasın. Mele'in bulunması her millet için doğal bir olgudur. Kur'anı Kerim bu kelimeyi, genellikle peygamberlerin davetlerine ve ıslahatçıların çağrılarına karşı çıkan kafir milletlerin içindeki komutanlar, reisler ve ileri gelenler için kullanmaktadır.
Halkından ileri gelenler (mele') le karşı karşıya gelmeyen hiçbir peygamber yoktur.Bunlar o peygambere karşı çıkmış ve onunla savaşmışlardır.Allah da bu sebepten onları helak etmiştir.
Kur'an, yirmi iki yerde geçen 'Mele1 kelimesini onsekiz yerde kafirler için kullanmaktadır.
3- "Demişlerdi" sözünde, Arapçadaki "ize" yerine "iz" kelimesi kullanılmıştır. Bu da geçmiş zaman belirten bir zarftır. Onun için Kur'an, geçmişlerin öykülerinde geçen olayları anlatırken 'İz' kelimesini kullanır.Okuyucu bunu görür görmez, ondan sonra gelen sözlerin geçmişte olanların anlatımı olduğunu anlar.
Kur'an, gelecekte olacak olayları anlatırken de "ize" kelimesini kullanır.Bu da "Ize"nin geçtiği âyetin indiği zaman sözü edilen olayın henüz meydana gelmediğini belirtir. Kur'anda "İz" kelimesi 239 defa [368], "îza" kelimesi ise, 423 defa geçmektedir.[369]
4- "Peygarnberlerinden birine" sözünde peygamber kelimesinin belirsiz (nekre) gelmesinin bir amacı vardır.Tâlût öyküsüne bakanlara güzel bir işaret vermektedir. Sanki Kur'an onlara sözkonusu peygamberin adını araştırmaya koyulmamalarını ve öğrenmeye çalışmamalarını söylemektedir. Onlara sanki , onun adını ve niteliklerini bile bile biz belirtmedik, belirtmek isteseydik belirtirdik, belirtilmesinde size bir yarar olduğunu bilseydik açıklardık, söylediklerimizle yetinmeniz gerekir, demektedir.
5- "Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım" sözü, ümmete komutanlık yapacak ve cihada yönlendirecek bir komutanın vargının önemini, savaş ve çarpışma için bir komutan tayin etmenin gerekliliğini belirtmektedir.
Suyuti, el-lklil kitabında şöyle demektedir: "Gözcü ve savaşçı olarak gönderilen Öncü birliklerin başvuracakları ve uyacakları bir komutanlarının olmasının gerekliliğini belirtmektedir."[370]
6- "Ya savaş size farz kılındığında savaşmazsanız" demesi, aralarındaki peygamberin ne kadar zeki ve bilge olduğunu , karakterlerini bildiğini, korkaklık, geri çekilme, sözünde durmama, savaşmaktan kaçınma ve görevi yerine getirmeme gibi huyların onlarda nasıl yer ettiğini bildiğini göstermektedir. Bu bozukluk ve eksiklikler yahudilerin tabiatına sinmiş, ahlak ve davranışlarına hakim olmuştur.
7- Kahramanlık tasladıktan sonra savaştan yüz çevirmeleriyle Peygamberin öngörüsü ve sezgisi ortaya çıkmış ve bilgisi gerçekleşmiştir. "Onlara savaş farz kılınınca, çok azı dışında, yüz çevirdiler"
Reşid Rıza ve Seyyid Kutu'un söylediklerine ek olarak, bütün bunlar, arzu etme ve söz vermenin, uygulama ve yerine getirmekten başka olduğunu göstermektedir. Kahramanlık naraları atan,temenni eden ve söz veren bir çok insanın, uygulama ve deneme sırası geldiğinde verdikleri sözlerin, attıkları naraların ve yaptıkları temennilerin arkasında durmadığı bir gerçektir.
Bu âyetin tefsirinde Kurtubi şöyle demektedir: " Bolluk içinde yüzen ve rahata alışmış milletin durumu budur.
Gövde gösterisi yapma zamanında savaşmayı temenni eder, savaşmaya sıra geldiğinde kabuğuna çekilir ve genel karakterine döner"[371]
Kur'anı Kerim, cihadı arzu eden, hamaset gösteren ve savaşmak istediklerini söyleyen bazı müslümanların arzu edip istedikleri cihad kendilerine farz kılınınca çekingenlik ,ve korkaklık göstermelerini kınamakta ve şöyle demektedir:
"Kendilerine "elinizi savaştan çekin, namaz kılın, zekat verin" denenleri görmedin mi? Onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir takımı, insanlardan Allahtan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Bize savaşı niçin farz kıldın, bizi yakın bir zamana kadar erteleyemez miydin?" derler. Deki, dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allaha karşı gelmekten sakınanlar için hayırlıdır, size zerre kadar zulmedilmez"[372]
İnsan yapısındaki bu huyu gözönünde bulundurarak Rasulullah bize cihadla ilgili çok temennide bulunmamaya ve sözler vermemeye, savaşma arzusunda aşırı gitmemeye, meydana gelmeden önce bu konuda mütevazi olmaya, düşmanla yüzyüze çarpışmaya çok hevesli görünmemeye ve afiyetin verilmesini istemeye, ama iki taraf yüyüze gelip savaş başlayınca da sabır ve sebat göstermeye, verdiğimiz sözleri tutmaya çağırmaktadır.
Müslim, Abdullah bin Ebi Evfa'dan şöyle rivayet etmektedir: Rasulullah düşmanla savaştığı bir gün güneşin batmaya yüz tutmasına kadar beklemiş, sonra kalkarak şöyle söylemiştir: Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin, AUahtan afiyet isteyin. Düşmanla karşılaşırsanız, sabredin. Cennetin kılıçların gölgesinde olduğunu biliniz"[373]
8- Yüce Allanın onlara seçtiği hükümdarın adı Kur'an'da Tâlût olarak geçmektedir.Halbuki îsrailiyyat kitaplarında ve onlardan nakleden kitaplarda adı Şavil'dir. Düşman hükümdarım da adı Kur'an'da Câlût iken, israiliyyatta ve onlardan naleden kitaplarda adı Culyat'tır.
Bazı tarihçiler ve haberciler Kur'anın bu iki adlandırmasından şüphelenmiş, israil oğullarının onlara verdiği isimlere uymadığını söyleyerek bunun doğruluğunu eleştirmiş veya red etmiş, onların adlandırmasını Kur'anın adladırmasına tercih etmiştir.
İşte büyük sapıklık ve derin bozukluk budur. Çünkü kesin olan Kur'anın söyledikleriyle israil oğullarının söyledikleri çelişiyorsa, kesin olarak sabit ve doğru olan, değişme, bozulma ve saptırmaya uğrama ihtimali bulunan şüpheli olana tercih edilir.
Araştırmacılar ve tarihçiler, Israiloğullarının verdikleri haberlerin doğru ve güvenilir olmadığını, Tevrat'a, Ahdi Kadim'e, Esfar'a ve Talmud'a yahudilerin düzmece, uydurma ve düşüncelerinden çok şeylerin girdiğini, bu kitaplarda Allahm sözleriyle kendi sözlerini, rabbani gerçeği yalan ve uydurmalarına karıştırdıklarını söylüyorlar. Kur'anı Kerim'in korumasını ise, Yüce Allah üzerine almıştır.
Bu bakımdan geçmişlerin öykülerinden, o öykülerde yer alan isim ve olaylardan bazı şeyler eskilerin haberlerinde geçenlerle çeliştiği taktirde Kur'anda geçenlere güvenmek gerekir.Çünkü güvenilir olan, Kur'anda geçenlerdir. Israiloğullannın hükümdarının adının Tâlût, düşmanlarının hükümdarının adının da Câlût olduğuna kesin olarak inanıyoruz.
Bu sebepten Tâlût adı hakkında bazı araştırmacıların gösterdikleri yobazlığı red ediyoruz.Bunlara göre Tâlût adı, uzunluk anlamındaki "Tûl" kelimesinden türemiş, isimdeki vav-te harflerinin de Tağut, melekut, Ceberut gibi abartmayı ifade ettiğini söylemişlerdir.Bu iddialarını kanıtlamak için de Tâlût'un uzunluğu konusunda mitolojik bir takım hurafeler uydurmuşlardır.
Bütün bunları red ediyoruz. Çünkü Tâlût adı Arapça değil, yabancı bir kelimedir. Yabancı isimlerin tümü türemiş değil, donuk kelimelerdir. Çünkü Arapça değildir. Araplardan önce kullanıldığı ve Arap olmayan milletler arasında dolaştığı halde, arapçada onun için türemiş olduğu bir kök nasıl arayabiliriz?
Adem, İblis, Nûh, İbrahim, Yakûb, Lût, Tâlût, Câlût, Dâvûd gibi pek çok isim, Arapçadan türemeyip başka dillerden geçen yabancı kelimelerdir.[374]
9- Tâlût'un hükümdarlığına itiraz gerekçelerini iki şeye dayandırmışlardır. "Hükümdarlığa biz ondan daha layıkız, kendisine bol mal da verilmemiştir"
Israiloğullarının hükümdarlık, iktidar, liderlik ve egemenlik anlayışları soy ve verasete dayanıyordu.Tâlût'un atalarından kimse hükümdar olmadığına göre , onun da hükümdar olmaya hakkı olamaz, diye düşünüyorlardı. Materyalist cahiliyyenin hükümdarlık, egemenlik, iktidar ve devlet başkanlığına bakışı budur.
10- Peygamberleri kendilerine iktidar ve hükümdarlık için aranan temel nitelikleri belirterek itirazlarını red etmiştir."Şüphesiz Allah onu size seçti. Vücutta kuvvet ve malda zenginlik verdi"
Alimler bu sözlere bakarak yönetimin, egemenlik ve iktidarın, hükümdarlık ve devlet başkanlığının verasetle olmasının geçersizliği sonucunu çıkarmışlardır.
Razi şöyle demektedir :"Bu âyet, devlet başkanlığının verasetle olacağını söyleyenlerin sözlerinin geçersizliğini gösterir "[375]
Suyuti de şöyle demektedir: "Bu âyet, devlet başkanlığının peygamberin ehli beytine veya bir hükümdar ailesine ait olmadığını, kişilerin mal ve servetle değil, ancak bilgi ve kuvvetle buna layık olacaklarını, kişide bilgi ve erdemliğin soydan önce geldiğini belirtmektedir."[376]
11- Güzel bir espiri içerdiğinden dolayı âyette bilgi zenginliği, vücut kuvvetinden önce belirtilmiştir.Razi bu inceliği şöyle belirtmektedir: " Bu da ruhsal erdemliğin bedensel erdemlikten daha üstün, daha şerefli ve daha mükemmel olduğunu gösterir. "[377]
12- Bazılan, Yüce Allanın Tâlût'un vücuduna verdiği kuvvetin, boy uzunluğu, vücut dolgunluğu ve güzelliği olarak maddi güç olduğunu söylemektedir.Bu şekilde anlamanın bir sakıncası yoktur. Fakat bazı alimler buradaki bolluktan maksadın, kuvvet, cesaret ve iyilik gibi manevi bolluk olduğunu söylemişlerdir.
Razi şöyle demektedir; "Bundan maksat kuvvettir. Bana göre bu görüş daha doğrudur.Çünkü düşmanın püskürtülmesinde yararlı olan, boyun uzunluğu ve vücudun güzelliği değil, güç ve kuwettir."[378]
Kurtubi de şöyle demektedir: "Denildiğine göre vücutta verilen bolluk, vücudun büyüklüğü değil, iyilik ve cesaretin çokluğudur. Nitekim şair şöyle demiştir:
Zayıf adamı görünce, gözün pek tutmaz- Ama elbiseleri içinde kükreyen bir arslan vardır,
Kaküllü delikanlıyı görünce beğenirsin- Ama deneyince görürsün, kocaman bir hüsran vardır,
Akılsız devenin vücudu iridir- Ama iriliğinde devenin kendisine sadece bir ziyan vardır"[379]
13- Sandığm israil oğullarına görmedikleri melekler tarafından getirilmesi, Allahm bir mucizesi ve delillerinden bir delildir. Allanın erlerini ondan başka bilen yoktur. Bu rabbani iş, Tâlût'un kendilerine hükümdar olmak üzere Allah tarafından seçildiğini bildiren peygamberin de bir mucizesidir. Aynı şekilde, bu olay, o iyi ve mücahit hükümdar için Allahın bir ikramıdır.
Bu açık delille Yüce Allahın onu desteklemesi, Allahın dost ve erlerine yardım ettiğini, onları savunduğunu, insanların onlan desteklemelerini sağlayacak mucizeler ve kerametler gönderdiğini gösterir.
14- Su içmek prensip olarak serbest (mubah) olmasına rağmen, geçtikleri ırmaktan askerlerin içmesini Tâlût'un yasaklaması, özel veya kamu yayarı açısından komutanın veya devlet başkanının tamamen serbest olan bir şeyi bazan sınırlandırabileceğini ve halkına yahut bazı kişilere onu kullanmayı yasaklayabileceğim gösterir.
Bu davrnışıyla yetkili kişi mubah olanı haram yapmaz. Çünkü helal veya haram etmek sadece Allanın hakkıdır. Hiçbir insan hüküm koyma, helal ve haram etme hakkına sahip değildir. Sadece hayatı düzenlemek ve kişileri eğitmek için mubah olan bir şeyin kullanımını bazan sınırlandırma veya yasaklama yetkisine sahiptir.Bu yasaklama veya sınırlandırmada müslüman devlet başkanına itaat etmek şeriata göre vacip, itaat etmemek haram olur. Çünkü bu konuda âyet vadır.
15- Tâlût'un askerlerine ırmaktan su içmeyi yasaklaması ve sadece bir avuç almalarına izin vermesi, onlara güçlerinin üstünde bir şey yüklemediğini gösterir.Onlara her şeyi yasaklayıp bütün kapıları önlerine kapatmamış, sadece bir şeyi yasaklarken başka bir şeyi serbest bırakmıştır.Bu yüklemede Tâlût'un deneyimi, başkalarını eğitme ve yönetme bilgisi, ehliyeti ve tedbiri ortaya çıkmaktadır.
Irmaktan kana kana içmelerini yasakladığı gibi, suya uzanarak ağızlarıyla içmelerini de yasaklamış, sadece her erin bir avuç alarak içmesini ve susuzluğunu kırmasını istemiştir.
16- "0nu tatmayan bendendir" ifadesinde de bir nükte vardır. Su içmenin tatma ile ifade edilmesinin, içme yerine tatma denilmesinin sebebi nedir?
Isfahani şöyle derTatmak, yemek yemektir.içmek için de kullanılabilir. "Onu tatmayan bendendir", "Allaha karşı gelmekten sakınmaları, inanmaları ve salih amel işlemeleri halinde, inanan ve salih amel işleyenlerin yediklerinde bir sakınca yoktur"[380]
Bu âyet, içki yasağından Önce içki içmiş, sonra da ölmüş sahabilerle ilgili olarak inmiştir, içki yasaklandıktan sonra kardeşleri onların durumlarının ne olacağını sormuş ve "İçki yasaklanmadan önce içkili olarak ölen kardeşlerimizin durumu ne olacak, Allah onlara azap edecek midir?" demişlerdir.
âyet, içki yasağından önce içmeleri sebebiyle günahlarının ve ceza görmelerinin sözkonusu olmadığını belirtmiştir.[381]
Yemekten maksat tatmaktır. Eliyle bir avuç alması dışında, ondan kim tatmazsa, o bendendir.Acaba içmek yerine niçin tatmak kelimesini kullanmıştır.Kurtubi şöyle demektedir:
"içmezse, dememiştir.Çünkü Araplar bir şeyi tekrarladıkları zaman başka bir kelime ile tekrarlarlar. Kur'anın dili bütün dillerin en fasihdir"[382]
Razi bu konuda iki nüans üzerinde durmaktadır:
a- Çok susayıp su içen insan, içtiği suyun ne kadar tatlı ve lezzetli olduğunu anlatmak istediğinde, "Bu su bal gibidir" diyerek lezzetli yiyeceklere benzeterek nitelemktedir. "Ondan kim tatmazsa" sözü, de ağzına lezzet vermekle nitelenen bu yemekler gibi su lezzetli de gelse, ondan sakınması gerekir, anlamındadır.
b- Ağzma su alıp onunla ağzını çalkalayan kişi, onu tatmış ama içmemiş oiur."Kim tatmazsa" demesi, hem ağzına alıp çalkalamayı, hem de içmeyi yasakladığını belirtir.Şüphesiz bu teklif daha zordur.Çünkü su içmesi yasaklanmış kişi, ağzına alıp çalkaladığı zaman bir rahatlama duymaktadır."[383]
Rağıb ısfahanı başka bir yorum getirerek şöyle demektedir: "Ondan kim tatmazsa" demesi, yemekle beraber bir avuçtan fazla almasının yasaklandığını gösterir. Ö suyu da ancak avuçlayarak içebilir. Şüphesiz su, çiğnenen bir şeyle beraber İçildiğinde tadılmış olur. "Ondan kim içmezse" deseydi, yemekle beraber içmek serbest olurdu.Ama "ondan kim tatmazsa" deyince, belirtilen bir avuç almanın dışında ne şekilde olursa olsun, su almanın yasak olduğunu göstermiştir."[384]
Kişi yiyecek birşey bulamadığı zaman su içilmiş ve yenilmiş olabilir. Bu durumda su hem yemek,hem içmek yerine geçmiş olur. Ashaptan Ebu Zer Ğıfari, Rasulullahı ararken başına böyle bir şey gelmiştir. Kafirler onu dövmüşler, o da kaçıp Zemzem suyunun yanında saklanmış, saklandığı yerde bir ay kalmış ve sadece Zemzem suyu içmiş, böylece su, yeme ve içme yerine geçmiştir.
Müslim, Ebu Zerr'in nasıl müslüman olduğunu anlatırken kendisiyle Hz.Peygamber arasında şöyle bir konuşmanın geçtiğini nakleder::
Yanına geldiğimde, Rasulullah "ne zamandan beri buradasın? "dedi."Otuz gün otuz gece buradayım" dedim." Sana kim yemek verdi? "dedi. "Zemzem suyundan başka bir yiyeceğim olmadı, göbeğim çatlayıncaya kadar şişmanladım, içimde hiçbir açlık da hissetmedim" dedim. "O mübarektir, o hediye yemeğidir" dedi. "[385]
"Ondan kim tatmazsa" sözünde içme yerine tatmanın şu iki sebepten kullanıldığı anlaşılmaktadır:
Sudan başka birşey bulamayan kişi için suyun yemeğin yerini tutması, bir de aç kalan insanın bunu tatmış olması.Doğrusunu Allah bilir.
Tâlût, ister içmek için, ister yemek için olsun, bir avuç dışında su almayı tümden yasaklamıştır.
17- "Eliyle bir avuç almak hariç" diyerek askerlerin sudan bir avuç almalarını serbest bırakmıştır.
Tâlût'un tecrübe ve feraseti burada görülmektedir. Irmaktan içmelerini yasaklamış, ama bir avuç almalarına izin vermiştir. Çünkü çok susamış olanlar içme ihtiyacını hissederlar, böylece bir avuç almayı serbest bırakarak onların imdadına yetişmiştir.
Emreden ve yasaklayan kişinin beraberindeki kişilerin ihtiyaçlarını gözönünde bulundurması, tekliflerinde esnek, gerçekçi ve objektif olması gerekir.Sana itaat edilmesini istiyorsan, yapılabilecek şeyleri İste, demişler.
Tâlût'un ırmaktan içmeyi yasaklaması ve sadece bir avuç almaya izin vermesinde sağlık açısından da bir nüans vardır. Özellikle ağır yük taşımak, koşmak veya uzun yolculuk gibi yorucu bir iş sebebiyle çok susamış olan kişinin fazla su içmesi sağlığına zararlı olabilir.Bu sebepten böyle bir kişiye biraz dinlenmesi, sonra aralıklarla bardaktan içmesi tavsiye edilir.
Tâlût, sadece bir avuç almalarını söyleyerek az su içmelerini istemiştir. Çünkü avuç, insanın avucuna gelen miktardır.
18- "Onlardan pek azı dışında ırmaktan içtiler" sözü, çoğunluğun muhalefet ettiğini ve ırmaktan içtiklerini, bu yasağa ancak az sayıda kişinin uyduğunu gösterir.
Muhalefet edenler, savaşa gitmemek için yasağı çiğnemeye dünden razı olmuş gibi görünüyorlar. Razi bu psikolojik espriyi yakalayarak şöyle demetedir: "Savaştan çok nefret ettikleri için ırmaktan içen kişilere savaşa katılma izni verilmeyeceğini anlayanlar, ırmaktan içtiler. Böylece kim dost kim düşman, kimin itaatkar, kimin muhalif olduğu ortaya çıktı"[386]
19- Oykünün âyetlerinde "az" kelimesi üç defa geçmektedir.
a-"Onlara savaş farz kılınınca, azı dışında yüz çevirdiler".
b- "Pek azı dışında, ondan içtiler".
c- Allahın izniyle nice az bir topluluk, büyük bir topluluğu yenmiştir"
Tâlût'un emrindeki kişilerde meydana gelen ayıklamayı belirtmek için azlık üç defa geçmektedir. Çünkü her defasında çoğunluk yan çizmiş, azınlık kalmıştır.
20- "Allaha kavuşacaklarını sananlar" sözü ile ilgili iki açıklama sözkonusudur:
a- Sanmak, kesin bilmek anlamında olabilir. Yani Allaha kavuşacaklarına kesin inananlar, anlamında olur.Böylece mecaz olarak kesin inanmak yerine sanmak sözü kullanılmış olur.
b- Sanmak, zahir anlamında olabilir ve kesine yakın zan ifade eder.Bu durumda da şöyle bir soru akla gelebilir:
Bunlar özün özü, bulunanlar içinde imanları en güçlü ve toplumun seçkinleri oldukları halde Allaha kavuşmaktan nasıl şüphelenebilirler?
Allaha kavuşmaktan maksat, ölümden sonra dirilmek veya Allanın verdiği sözün gerçekleşmesi değildir.Buna kesin inanıyorlar ve bu konuda hiçbir şüpheleri yoktur.
Bundan maksat, savaşta Tâlût'un yanında savaşarak ölme olayıdır. İşte bu, kesin inanç değil, ağır basan bir zandır.Çünkü mücahit savaş meydanında ölebileceği gibi, Ölmeyip bir süre daha yaşabilir.
Razi bu ihtimal için şöyle demektedir: " Bu müminler kendilerini ölürülmeye hazırlayıp ölümden kurtulmamaları inancı kendilerinde ağır basınca, "Allaha kavuşacaklarını sananlar" diye nitelenmişlerdir."[387]
Kurtubi de bu anlamla ilgili olarak şöyle demektedir: " Bunun bilgi değil, şüphelenme olması caizdir. Yani Tâlût'la beraber öldürüleceklerini ve şehid olup Allaha kavuşacaklarını sananlar anlamında olur. Şüphelenme, öldürülme konusundadır."[388]
21- Küçük azınlığın "Rabbimiz bize bol sabır ver, ayaklarımızı sabit kıl ve kafirlere karşı zafer ver" diye dua etmeleri, yalnızca onlara mahsus bir dua değildir.Belki düşman karşısında bulunan mümin, mücahit ve sabırlı her topluluk için de geçerlidir. Onun için Suyuti "Savaş zamanında bu duayı okumak müstehaptır"[389] demiştir.
Dua metninde yeralan üç cümlenin dizilişinde de bir nüans vardır.Sabır, sebat ve zafer.Her biri öncekine bağlıdır. Üçü de aşamalı olarak dizilmiştir. Şöyleki;
Düşmanla karşı karşıya geldiği zaman mücahid, genel anlamı ve türlü alanlarıyla sabra muhtaç olur.Sabrederse, ikinci aşama olan ayakların sabit kılınması aşamasına geçer.Ancak sabredenlerde ayaklar sabit olur.İki ayak sabit olup mücahit kahramanca savaşa dalınca, düşmanlarına karşı Allah ona yardım eder ve zafer verir.
Duada, psikolojik duruma ve manevi yöne önem verildiğini ve maddi dış durumdan öne alındığını görüyoruz. Onun için dua metninde, sabır savaşmaktan ve savaşta ayakların sabitleştirilmesinden önce belirtilmiştir.
Irmaktan askerlerin avuç almaları ile üzerlerine sabrın kabtan boşanırcasına dökülmesi arasındakk uyum ve ahengi de görüyoruz.Her halde bunda şöyle bir işaret de bulunmaktadır: Kim dünya ve ihtiyaçları altında ezilmez, lezzet ve şehvetlerine boyun eğmez, Allanın rızasını gözeterek birtakım zevk ve mubahlara kendini kaptırmazsa, Allah onun yerine karşılığını verir ve katından bir destekle desteklemişte mümin küçük azınlık! Irmaktan su içmedi ve dünyanın zevk ve mubahlarına iltifat etmedi. Buna karşılık Allah, yukarıdan boşanır gibi ona sabır verdi.
22- Davud, mücahid ordunun içinden çıkmıştır.Savaş meydanında yıldızı parlamıştır. Sonra komutanlık, hükümdarlık,bilgi ve sorumluluk yolunda ilerlemiştir.Bu da çalışmanın liderleri yetiştirdiği ve yetenekleri ortaya çıkardığı gerçeğini göstermektedir. Komutanlar Tâlût ve Davud halkın içinden çıkmışlardır. Meydan, çalışma ve yaşanan olaylar onları insanlara göstermiştir. Liderleri ortaya çıkarmanın ve yetiştirmenin yolu budur. Ümmeti zafere ve egemenliğe götüren liderler ve komutanlar da bunlardır.[390]
Böylece Kur'anda Israiloğulları öykülerinin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Şüphesiz Israiloğulları öyküleriyle ilgili her şeyi buraya aldığımızı söylemiyoruz. Çünkü kitabın hedefi bu değildir. Israiloğulları öykülerinden aldıklarımız şunlardır:
1- Hz.Musa'nın annesi, Musa'nn doğumundan sonra meydana gelen olaylar, Yüce Allanın onu koruması, korunması ve gözetilmesi için işlerin ayarlanıp düzenlenmesi, annesi, kızkardeşi, Firavun ve karısının bu görevde oynadığı rol.
2- Firavun ailesinden mümin bir adamın öyküsü, imanını açığa vurmak için adamın yaptığı işler, Firavun'a karşı çıkması, Hz.Musa'ya uymaya çağırması.
Firavun ailesinden olmasına rağmen onu da ısrailoğulları öyküleri arasına almamızın sebebi, Hz.Musa'ya tabi olması, dinine girmesi ve kavminden ilişkisini kesmesidir.
3- Hz.Musa'nın kavminden olmasına rağmen malı yüzünden sapan, malını haksızlık ve bozgunculuk için kullanan ve böylece helak olan Karun'un öyküsü.[391]
4- Allahın yardım sözü olmasına rağmen, kutsal yere cihad ederek girmelerini isteyen Hz.Musa'nın emrini tutmayan Israiloğullarınm Sina çölünde serserice dolaşma cezasına çarptırılmaları, sürgün hayatı yaşamalan, savaşma, yerlerini kurtarma ve kutsal yere girme nimetine erme şerefinden yoksun kalmalarını anlatan öykü.
5- lsrailoğuIlarınm huy ve karakterlerini gösteren, Allahm hükümlerine bakışlarını ve peygamberleri olan Hz.Musa'ya karşı tavırlarını anlatan inek öyküsü..
6- lsrailoğullarından cumartesi adamları, bu adamların haksızlık yapanlar, ıslahatçılar ve haksızlık karşısında sessiz kalanlar olmak üzere üç gruba ayrılmaları, haksızlık yapanların aşağılık maymun ve domuzlara dönüşmeleri, ıslahatçıların kurtulmaları ve ses çıkarmayanların sonucunun belirsizliğini anlatan öykü.
7- îsrailoğullarına adaletli bir hükümdar, başarılı bir komutan ve mücahit bir savaşçı olarak gönderilen, onları içinde bulundukları aşağılık kötü durumdan kurtarıp zilletten izzete çıkaran ve hezimetten zafere götüren, ona ve onunla beraber bulunan mümin küçük topluluğa Câlût ve kavmine karşı Allah tarafından zafer verilen Tâlût öyküsü.
Hz.Musa'nın İsrailoğullarıyla olan bütün öykülerini anlatmadık.Mesela Taha, Şuara ve Araf surelerinde dile getirilen ve Hz.Musa'ya inanan sihirbazların öyküsü, Israiloğulları kendisiyle beraber çıkmadan önce Musa'nın durumunu, ona itiraz etmeleri, onlara sabır ve sebat etmeyi öğütlemesini anlatan ve Araf ile Yunus surelerinde geçen öykü. Allanın izniyle Israiloğullarınm denizden geçip kurtulmaları, sonra puta tapan bir millet görünce Musa'dan tapacakları bir put istemelerini anlatan Araf süresindeki öykü.
Yüce Allanın kendilerine kudret helvası, bıldırcın eti vermesi, bulutlarla gölgelendirmesi, sular fışkırtması, sonra bunların yerine mercimek,sarmısak, salatalık, soğan ve baklayı istemelerini Bakara suresinde anlatan öykü.
Hz.Musanın Yüce Allaha seslenmek için gidip kırk gün kendilerinden ayrı kaldığında Israiloğullarınm Samiri denilen bir adamı dinlemeleri ve altınlarından yaptığı buzağıya tapmaları, sonra Allahm onları cezalandırmasını Bakara,Taha ve Araf surelerinde anlatan öykü.
Yine Bakara ve Araf surelerinde geçtiği gibi, Tur dağının yanında söz vermeleri, sonra sözlerinden caymaları ve ancak Tur dağını tepelerinde görünce yola gelmelerini anlatan öykü.
Ahzab suresinde geçtiği ve Hz.Peygamberin o âyeti tefsir etmesinde belirttiği gibi, Hz. Musa'yı vücudunda kusur bulunmakla suçlamaları, utancından ve örtünmesinden dolayı ona eziyet etmeleri, Yüce Allanın onu koruması, işin içyzünü görmeleri için elbiselerini taşın götürmesini anlatan öykü ve bunlardan başka öyküler.
Nitekim Isaloğullarının sonra gelen Davud, Süleyman, Zekeriyya, Yahya ve îsa peygamberlerle olan öykülerini de anlatmadık.Başka bir çalışmada Allanın izniyle bu öyküleri anlatmayı umanz. .
Yüce Aliahtan yardım etmesini, kitabını düşünüp taşınmaya ve iyice anlamaya, içerdiği bilgileri, anlam ve hükümleri yaymaya muvaffak etmesini dileriz. Kur'anla kalplerimizi neşelendirmesini, içimizi aydınlatmasını, sıkıntılarımızı gidermesini, üzüntülerimizi kaldırmasını dileriz. Yine Kur'anı bol bol okumayı, <^e,ce gündüz üzerinde düşünmeyi, ondan bilmediklerimizi öğretmesini, unuttuklarımızı hatırlatmasını ve kiyamet günü bize hüccet yapmasını dileriz.
Amellerimizi de en güzel şekilde kabul buyurmasını, kendimize ve başkalarına yararlı kılmasını ve hesap gününde iyilikler kefesine koymasını dileriz.
Söz ve amellerimizde sapmaktan, kendini beğenme, gösteriş ve kibirden, cahillikten ve ayaklarımızın kaymasından da ona sığınırız. Hz.Muhammed'e, ashabına ve yakınlarına selat ve selam olsun![392]
1- Dr.Muhammed Hüseyin Zehebi, el-Israiliyyat fi't-Tefsir vel-Hadis, Dımaşk, Daru'1-lman, 1985, 12.baskı
2- Celaleddin Suyuti, el-îklil fi Istinbati't-Tenzil, Daru'I-Kütübi'l-Ilmiyye, beyrut
3- ed-Durru'1-Mensur fi't-Tefsiri bi'1-Me'sur, Daru'1-Fikr, Beyrut 1983, l.baskı
4- Ebu'1-Beka el-Ukberi, et-Tibyan fi Irabi'l-Kur'an, Daru'l-Kütüi'l-Ilmiyye,1979, Beyrut
5- Ibn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, Mektebetu'l-Maarif, 1974, Beyrut
6- îbn Kesir, Tefsiru'1-Kur'ani'l-Azim, el-Mektebetu't-Ticariyye el-Kubra, Mısır
7- Fahreddin er-Razi, et-Tefsiru'1-Kebir, Daru'l-Kütübi'l-Ilmiyye, Tahran
8- Muhammed Reşid Rıza, Tefsiru'l-Kur'anİ'l-Hakim, Daru'l-Marife, Beyrut, 2.askı
9- Ebu Cafer et-Taberi, Camiu'l-Beyan an Tevili Âyi'l-Kur'an, Tah.Mahmud Şakir, Daru'l-Maarif, Mısır, tarihsiz
10- Aynı kitap, dipnotunda el-Kummi Tefsiri, Daru'1-Fikr, Beyrut, 1978
11- Ebu Abdillah el-Kurtubi, el-Cami' li Ahkami'l-Kur'an, Daru'l-Kitabi'l-Arabi,kahire,1967
12- Abdulaziz Seyyidu'1-Ehl, Cafer Ibn Muhammed es-Sadık, et-Tarif bi'1-Islam serisi,12. kitap,1964
13- Sahihu Müslim, yayma hazırlayan, Muhammed Fuad Abdulbaki,Daru'l-Fikr,Beyrut 1983
14- Ebu İshak es-Salebi, Araisu'l-Mecalis fi Kısasi'l-Enbiya, el-Mektebetu's-Sekafiyye, Beyrut
15- İbn Hacer el-Askalani, Fethu'1-Bari Şerhu Sahihi'l-Buhari, yayına hazırlayanlar, Muhibbuddin el-Hatip-Muhammed Fuad Abdulbaki, Daru'l-Marife, beyrut
16- Abdurrauf el-Munavi, Faydu'l-Kadir Şerhu'l-Camİi's-Sağir, Daru'1-Fikr, Beyrut
17- Seyyid Kutub, Fi ZilalH-Kur'a^DaRi'ş-Şuruk,^??, 3. baskı
18- Ebu'1-Beka el-Kefevi, el-Külliyyat, yayına hazırlayanlar, Adnan Derviş-Muhammed el-Mısri, Vezaretu's-Sekafe ve'1-İrşadi'l-Kavmi, Suriye,1981
19- Dr.İsmail Amayira-Dr.Abdulhamid es-Seyyid, Mu'cemu'l-Edevat ve'z-Zemair fi'1-Kur'an, Müessesetu'r- Risale, Beyrut, 1986
20- Rağıb el-Isfahani, el-Mufredat fi Ğaribi'l-Kur'an,Tah. Muhammed Seyyid Kiylani, Mustafa el-Halebi baskısı, Mısır, 1961[393]
[1] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/5-9.
[2] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/10.
[3] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/10-15.
[4] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/16.
[5] Kehf,64
[6] Kasas, 11
[7] Aii imran,62
[8] Kasas,25
[9] Yusuf,3
[10] "Kıssa" kelimesini öykü olarak çevirmeyi daha uygun gördük, (çeviren) Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/16-17.
[11] Ali İmran,62
[12] Nemi,76
[13] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/17-18.
[14] Yusuf ,2-4
[15] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/18-19.
[16] Taha,99
[17] Araf, 101
[18] Hud,100-102
[19] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/20-21.
[20] Araf, 175-177
[21] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/21-22.
[22] Sebe',46
[23] Hac,45-46
[24] Saffat, 137-138
[25] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/23-24.
[26] Hud, 120
[27] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/24-26.
[28] Yusuf,111
[29] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/26.
[30] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/27-28.
[31] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/29.
[32] Hud, 49
[33] Yusuf.102
[34] A|i imran,44
[35] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/30-32.
[36] Enam,59
[37] Yunus,20
[38] Neml,65
[39] Cin,26-27
[40] Araf, 188
[41] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/32-34.
[42] ibrahim,9
[43] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/34-36.
[44] Kehf,22
[45] İbn Kesir, Tefsir.3/78
[46] SeyyiO kutup.Fi Zilali'l-Kur'an, 4/2265 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/36-38.
[47] İsra.36
[48] Seyyid Kutup,Fi Zılali'l-Kur'an,4/2227
[49] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/38-39.
[50] Hucurat.6
[51] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/39-40.
[52] Bakara,78
[53] AIÜmran,181-183
[54] Nisa, 156-157
[55] Bakara, 109
[56] Bakara, 174
[57] Bakara, 75
[58] Bakara, 102
[59] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/41-44.
[60] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/44-45.
[61] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/45.
[62] AhZ8b,45
[63] Buhari. Kitabu't-Tefsir,65, "Seni şahit.müjdeleyici ve uyarıcı gönderdik" babı,3,hadis no,4838
[64] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/46.
[65] Buhari, Kitabu'r-Rekaik, no,81, Allah yeri avucuna alır, babı, no,44, hadis no,6520
[66] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/46-47.
[67] ZumGr,67 .Hadisi buharı kitabu't-Tefsir'de rivayet etti. rto,65, "Allahı gereği gibi takdir edemediler" babı, no,2, hadis no,4811
[68] Buhari, Kitabu't-Telsir,no,65 "Tevratı, getirin ve okuyun" babı, no,6,nadis no,4556
[69] Dr.Muhammed Hüseyin ez-Zehebi,el-israİIİyyat li't-Tefsiri ve'l-Hadis,47-54, özet olarak.
[70] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/46-47-49.
[71] Maide,41
[72] Maide,13
[73] Nisa, 156
[74] Bakara, 109
[75] Bakara,75
[76] Bakara,78
[77] Bakara,101-102
[78] Bakara.102-103
[79] Yunus, 102
[80] Bakara, 139-140
[81] ibrahim,9
[82] Kehf,22
[83] isra,36
[84] Hucurat,6
[85] Buhari, kitabu't-Tefsir,65, "Allaha inandık ve bize indirilenlere inandık" babt,no,11, hadis no,4485
[86] Fethu'l-Bari Şerhu Sahihi'I-Buhari, 13*334
[87] Buharı, Kitap ve Sünnete Sarılma bölümü, Rasulullahm Kitap Ehli'ne bir şey sormayın,dediği bab,2fj,lıadis no,7363
[88] Felhu'1-bari, 13/334 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/50-54.
[89] 3uhari,Peygamberlerin hadisleri kısm«,60, "Israiloğulları hakkında söylenenler "İJabı,5,hadis no,3461
[90] ibn Hacer, Fethu:l-Bari,6/498-499,özet.
[91] Su konuyu "eş-Şahsiyyetu'!-Yehüdİyye min HilaÜ'l-Kur'an" kitabında ve elinizdeki "Min Kısasi Beni israil fi'l-Kur'an" kitabında biraz anlatmaya çalıştım.
[92] Ahmed Şakir, Umdeîu't-Tefsir ani'l-Hafız ibni Kesir,1/15
[93] ez-Zehebi, el-jsrailiylat fi't-Tefsir ve'l-Hadisr203 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/54-59.
[94] Taha,36-4Û
[95] Kasas,1-13 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/60-61.
[96] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/62.
[97] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/62-63.
[98] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/63-64.
[99] Nahl.43
[100] Hiy türünden olup Kur'an ile sabittir. Kişinin aklından bazı şeylerin geçmesi, içz.Musa'nın annesine yapılan vahiy, büyük ihtimalle Hz.Meryeme yapılan vahine damlaması yahut sahip olduğumuz her şey Allanın vergisi olduğu gibi bilgilerimiz de Aliahın vergisidir, anlamında değil de, Peygamberlik vahyi gibi Atlahtan bilgi almak anlamında kendilerine Allahtan İlham geldiğini iddia edenlerin söyledikleri/yazdıkları ise, iftira ve şeytanın aldatmasından başka bir şey değildir. Çünkü Hz.Muhammed'le peygamberlik son bulmuş ve vahiy kesilmiştir. "Allah bir insanla ancak vahyederek veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi göndererek izniyle, dilediğini vahyeder"(42 Şura(51).(çeviren). Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/64-65.
[101] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/65.
[102] Kurlubi Tefsiri,13/252 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/66.
[103] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/66-67.
[104] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/67-68.
[105] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/68-70.
[106] Enfal,24 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/70-71.
[107] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/71-72.
[108] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/72-74.
[109] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/74-75.
[110] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/75-76.
[111] Suyuti, el-Camiu's-Sağir"de değinerek mürsel saymıştır. Çünkü Cubeyr İbn Nufeyr Rasulullaha yetişmemiştir. Bu şekilde rivayet eden sahabinin adı düşürülmüştür. Ama el-Munavi, Faydu'l-Kadir'de, Cubeyr ibn Nufeyr'in onu Halid İbn Velid ve Ubade ibn Samit'ten aldığını belirtmiştir. Bununla Munavi .hadisin mevsul olduğunu sağlamakta ve mürselliğini gidermektedir. Böylece hadis sahih olmaktadır. Ondan sonra munavi şöyle demektedir:
ibn Arabi, Muaz hadisi ofarak rivayet etmiştir. Hafız Iraki bu rivayet için senedi doğru, ama metni münkerdtr, demiştir. Bkz.Faydu'l-Kadir Şerhu'l-Camii's-Sağir,5/511 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/76-77.
[112] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/78.
[113] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/79-80.
[114] Kasas,14-15
[115] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/80-81.
[116] Taha,40
[117] Ta Ha,27-28
[118] İbn Kesir, Tefsir,3/153, Sözkonusu sınama hadisinin tamamı için bkz.Age.3/148-153
[119] Şuara, 12-13
[120] Fi ziteli'l-Kur'an,5/2589 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/81-84.
[121] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/85-88.
[122] Mümin (Ğafir), 23-46 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/89-91.
[123] ibn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye,1/260
[124] Salebi, Araisu'l-Mecalis {Kısasu'!-Enbiya),166 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/91-92.
[125] el-8tdaye ve'n-Nihaye,1/260 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/92-93.
[126] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/93-94.
[127] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/95.
[128] Mumin,2S-27
[129] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/96-97.
[130] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/97-98.
[131] Bunun yakın örneklerini görmek için okuyucular "Zindan Hatıraları" , "Nasır Zindanlarında Müslüman Mezbahaları" ve "Ölüler Konuşuyor" diye çevrilebilecek kitaplara baksınlar. Bunun nasıl olduğunu anlamak için her devirde dindar insanların maruz kaldıkları baskıları hatırlasınlar, (çeviren) Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/98-100.
[132] Firavun da "sizin dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum" (40 Mümin/40) diyerek Musa'yı ortadan kaldırmak istemesinin vatanın bütünlüğü ve halkın dinini koruma k İçin olduğunu söylerdi. Şüphesiz tağutların korumak isledikleri din, Allahın dini değil, kendilerinin oluşturduğu ve halka dayattığı cahiliyye dinidir, (çeviren) Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/100-101.
[133] Yakın geçmişte çağdaş Firavunlar müslümanlara böyle davranmıştı! Ondan sonra çok geçmeden Allah, o Firavunları düşmanların ayakları altında rezil etmiş ve zindanlarına kapatmıştı. Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/101-102.
[134] "Halkın güvenliği ve din istismarı " bilinci yüzyıllar önce Firavun'da meğer ne kadar büyükmüş! Görüldüğü gibi antik ve çağdaş Firavunlar her şeyi halk için ama halka rağmen ne güzel yapıyorlar!
[135] Bütün şeytanlığına, iftiralarına ve danışmanlarının çokluğuna rağmen Firavun, Musa'nın dini istismar ettiğini ve çıkarlarına alet ettiğini söylemeyi nasıl da akıl edememiş!? (çeviren).
[136] Fi zilali'l-Kur'an,5/3087 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/102-103.
[137] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/104.
[138] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/104-106.
[139] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/106-107.
[140] Mümin,28-35
[141] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/108-110.
[142] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/110-111.
[143] Bu da gösteriyor ki, halk istemediği taktirde hiçbir Firavun İstediğini yapamaz ve yaptıramaz. Onun için bütün zalimler ve diktatörler cinayetlerine ve haksızlıklarına halkı ortak yapmak istemiştir. "Firavun, milletini horladı, onlar yine de kendisine itaat ettiler. Şüphesiz oniar yoldan çıkmış bir milletti" (Zuhru(,54) âyetinde belirtildiği gibi. halk Firavun'a itaat etmeseydi, onları horlamaya ve ezmeye devam edemezdi.Her türlü karalama ve çirkin nitelemelerle kendisini horlayanları halk alkışlamaya devam etmezse, zalimler onları horlamaya devam edemezler.(çeviren).
[144] Herhalde Musa takiyye yapmıyor ve birtakım şeyleri gizlemek için "Rabbim Allahtır" demiyordu. Firavun bunu bildiği için Musa'nın bütün izlerini hayat sahnesinden yok etmek istiyordu. Onun için Musa'yı ve ona inanmış insanları toptan yok etmek amacıyla "Topyekun savaş!" diyerek askerleriyle kovalıyor ve Kızıldeniz'de boğmak istiyordu. Ama boğulan, kendisi ve askerleri oldu. Bu da Firavun'ın yolundan gidenlere bir ders olmalıdır! (çeviren).
[145] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/111-116.
[146] Mumin,36-38
[147] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/116-117.
[148] Kasas,38
[149] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/117-118.
[150] Demek istiyor ki; yerde aradım, göklerde aradım, Musa'nın rabbim dediği Kimseyi bulamadım, onun için benden başka bir tanrının varlığı iddiasını kabul etmedim, zaten yalancı olduğunu söylemiştim.(çeviren)
[151] Herhalde halkların başına musallat olan Firavunlar, bu tür harcamaları ve halkları bu şekilde oyalamayı ataları olan Firavun'dan öğrenmişlerdir! (çeviren). Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/118-120.
[152] "De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkumdur. "(17 İsra/81 "."Gerçeği batılın başına çarparız ve onun beynini parçalar; böylece batıl ortadan kalkar. ..."(21 Enbiya/18),
[153] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/120-122.
[154] Mumin,38-43
[155] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/122-124.
[156] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/124-128.
[157] Mumin.44-46
[158] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/129-130.
[159] Ğaşiye, 21-22
[160] Sebe',46
[161] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/130-131.
[162] Zumer ,36-37
[163] Aliİmran,173-174
[164] Yunus,71
[165] Talak,3
[166] Hud,54-55 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/131-135.
[167] Ali İmran,174
[168] Enbiya,87-88
[169] Mumin,44-45
[170] Kehf,39-40
[171] Bakınız, Abdulaziz Seyyidu'l-Ehli, Cafer İbn Muhammed es-Sadık,68 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/135-137.
[172] Duhanr25-29
[173] Buhari,Kitabu'l-Cenaiz,23,el-Meyyitu Yu'razu Aleyhi Mekaduhu,babı,no,89,hadis no,1379; Müslim, Kitabul-Cenne ve Naimiha, 51rArzu Mak adi 'I- Meyyit, babı,l7,hadis no.2866 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/137-139.
[174] Buharı, Kitabu't-Tefsir.65, bap,40, Mümin suresi, hadis no,4815
[175] ibn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye.3/271-272 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/139-140.
[176] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/141-146.
[177] Kasas, 76-83
[178] Ankebut, 39-40
[179] Mümin,23-24 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/147-149.
[180] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/149-151.
[181] Salebi, Araisu'l-Mecalis,l88
[182] Salebi, Araisu'l-Mecalis, 188-192
[183] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/151-155.
[184] Antik İsraüoğullanndan insanlığa ibret için Kur'anın sunduğu bu tablo ile bugün birçok ülkede onların yolundan gidenlerin manzarası arasında acaba bir fark görüyor musunuz? Saray'da fırıldaklar çeviren Firavunlar, halkına hakaret eden Hamanlar, halkın mallarını haksız yollarla ele geçiren Karun'lar ve onların işbirlikçisi odaklar! (çeviren)
[185] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/155-157.
[186] jevbe,34-35
[187] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/157-158.
[188] Razj, et-Tefsiru'l-Kebir,25/15
[189] Razi, Age-25/15
[190] Enam,59
[191] Lokman,34. Yazar, âyette geçen beş şeyi ancak Allah bilir, tarzındaki geleneksel anlayışa göre söylemektedir. Halbuki âyette bilinmeyen olarak sadece üç şey geçmektedir. Bunlar kıyametin ne zaman kopacağı, kişinin yarın ne kazanacağı ve nerede öleceğidir. Yağmuru yağdırmasını ve rahimlerde olanı bilmesini anlatan cümleler sınırlandırma değil, haber kipiyle gelen cümleler olup bu şeyleri bilmenin yalnız Allaha mahsus olduğunu belirtmemektedir. Yani cümlelerde sınırlandırma yoktur. Yüce Allarım yağmuru yağdırdığını ve rahimlerde olanı bildiğini anlatır. Yüce Allah bunları bildiği gibi, yağmurun ne zaman yağacağını ve rahimlerde olanı İlgili uzmanlar da bilmektedir. Sonuç olarak, âyetin yalnız Atlahtn bildiğini söylediği konular beş değil, üçtür. (Çeviren).
[192] Nur,61
[193] Ukberi, İmlau ma Menne bini 'r- Rahman (et-Tibyan (i İrabi'l-Kur'an), 245
[194] Ebu'l-Beka el-Kefevi, el-Külliyyat,4/294, Yazar, Kuvvetli bir gruba ağır gelen şeyin Karun'un hazinelerinin anahtarları değil, bizzat hazinelerdeki mallar olduğunu söylemektedir. Dil açısından da anlayışına destek olarak Ukberi ve Kefevî'nin kitaplarından delil getirmektedir. Doğrusu, meşhur olmalarına rağmen alıntı yaptığı her iki alim de pek muhakkik alimlerden sayılmazlar. Keşke ilk asırlarda yazılmış temel sözlüklerden açıklamalar getirseydi, diyoruz.
Gelelim hazinelerin anahtarlarına; Yazarın anlayışına göre âyetin anlamı şu şekilde olmaktadır:" Ona o kadar hazineler verdik ki malları adamlardan kuvvetli bir topluluğa ağır gelir"
Hazinelerdeki malların kuvvetli bir topluluğa ağır geldiğini herkes bilir. Bunda olağandışı hiçbir şey yoktur. Zaten sadece Kârûn değil, başkaları da kuvvetli bir topluluğa ağır gelen mallara sahip olmaktadır.
Halbuki âyette vurgulanmak istenen şey, bu işin olağandışılığıdır. Başkalarından farklı olarak ona hazineleri dolduran o kadar çok mallar verdik ki, o hazinelerin anahtarlarını bile insanlar taşımakta zorlanıyordu, denilmek istenmektedir. Yazarın veya Razi'nin pek de benimsemediği çokluktan kinaye olarak abartma üslubu da
kullanılmış olabilir.
Diğer taraftan, binlerce yıl önce insanların kaleleri ve evleri korumak için ne kadar büyük kapılar yaptığı ve kilitlemek için onlara ne büyük demir anahtarlar yaptığı ilgili bilim dallarında anlatılmaktadır. Hatta Mardin'de çok yakın zamana kadar kullanılan anahtarları hatırlayanlar bu anlatıma hak vereceklerdir. Yoksa, teknolojinin son ürünü olarak, yazarın haklı olarak tasvip etmediği israiliyyat rivayetlerde anlatıldığı gibi, parmak kadar yahut parmak ucu kadar yahut şifreli anahtarlarla o hazinelerin kilitlendiğini düşünmek herhalde gerçekçi olmaz. Onun için yazarın bu görüşüne katılamıyoruz, (çeviren) Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/158-160.
[195] er-Razi, et-Tefsiru'l-Kebir,25/15
[196] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/161.
[197] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/161-163.
[198] Isfahanı, Müfredat,374
[199] Yunus,58
[200] Aliİmran, 169-170
[201] Mümin,75
[202] Hud,9-10
[203] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/163-166.
[204] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/166-167.
[205] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/167-168.
[206] Araf ,32
[207] Ahkaf, 20 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/168-171.
[208] Rahman, 60-61
[209] IbrahimJ
[210] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/171-172.
[211] Allalın verdiği mal ve nimetleri kötü kullanmak, sadece ahlaksızlık ve başkalarına zarar vermek için kullanmaktan ibare! değildir. Bunun yanında Allahın emrettiği infakın yapılmaması, yani is)amın öğrettiği yerlere harcanmaması da en büyük bozgunculuktur. Tarihteki zengin-fakir sınıflaşmasının ve bu iki sınıf çatışmasının sebebi, infakın yapılmamış olmasıdır. Zengin kapitalistlerin adaletsizlik ve hakszılık bozgunculuğuna tepki olarak doğan ve İnsana en büyük zulüm olan komünizm ve sosyalizmin doğmasının sebebi, infakın ve gelir adaletinin olmamasıdır.. Bu materyalist sistemlerin insana nasıl kan kusturduğunu bütün dünya biliyor. Bütün dünya bilmesine biliyor, ama islam dünyasında müslümanların başına musallat olan ve aydın geçinen iki ayaklı bir sürü yaratık hala bunu bilmiyor. Bilmediği için insanları dünya ve ahirette mutlu kılmak için Allahın gönderdiği vahye düşmanlık yapıyor, zulüm ve felaket olan komünizm, sosyalizm ve onlar gibi bozgunculuk olan başka izmleri dirilterek egemen kılmaya çalışıyor. Zengin müslümanlar da ellerindeki nimetlerde sadece dünyalık paylarını düşünerek bozgunculuk yaptıkları için "müslûman" sıfatlarıyla en büyük bozgunculuğa ortak oluyor ve insanların dinsizliğin kucağına atılmasına katkıda bulunuyorlar. Müslümanların, küçük bir azınlık dışında, yarı s inin rahiplik hayatına özenmeleri, diğer yarısının da dünya zevkinden başka bir şeye inanmayan materyalistlere benzemeleri sonucu bugün islam aleminin nasıt içler acısı bir duruma düştüğünü hemen herkes görmektedir, (çeviren)
[212] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/172-174.
[213] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/174-175.
[214] Zumer, 49
[215] Fussulit, 50
[216] Hac, 73
[217] İbn Kesir, Tefsir, 3/399
[218] Kehf,35-36
[219] Hucürat,13
[220] Fecir, 15-16 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/175-178.
[221] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/178-180.
[222] Hadid.20-21 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/180-182.
[223] Ali imran, 176
[224] Ali İmran, 196, (Dünya hayatının geçiciliği ve müminleri aldatmaması gerektiğini belirten âyetler için örneğin bakınız; Ali imran, 185,Lokman, 33, Fatır, 5, mumun, 5, hadid,20 gibi. (çeviren)
[225] Fussilet, 34-35 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/182-184.
[226] Hadid,20
[227] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/184-186.
[228] Ali İmran, 154
[229] Nisa, 134
[230] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/186-187.
[231] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/188-189.
[232] Ali imran, 178
[233] Buhari, kitabu'l-Libas.77, Hadis no,5790
[234] İbn Hacer, Fethu'l-Bari, 10/260, selefiyye baskısı,
[235] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/189-192.
[236] ibn kesir, tefsir,3/4Ol
[237] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/192-196.
[238] Fatır,43
[239] Arat, 128
[240] Enam,135
[241] Hac,41
[242] Enbiya, 105-106
[243] Zumer, 73-74
[244] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/196-199.
[245] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/200-205.
[246] Maide,20-26 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/206-207.
[247] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/207-208.
[248] Bakınız.Suyuti, ed-Durru'l-Mensur,6/48-49; ibn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, 1/277-278 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/208-210.
[249] İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye,1/278 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/210-211.
[250] Neml.34
[251] İsfahanı, el-Mufredat fi Ğaribi'l-Kur'an,472
[252] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/211-213.
[253] jsra,1
[254] Enbiya, 71
[255] Bakara, 124
[256] Enbiya, 105
[257] Araf,167-168
[258] Müslümanların onüç asır Filistin topraklarına sahip olmaları, Allarım onu kiyamete kadar kendilerine yazdığını iddia eden yahudilerin iddiasının yalan olduğunu gösterir. Nitekim ondan önce de Babilliler, Persler ve Romalılar gibi değişik devletler taralından Filistin işgal edilmiş ve yahudiler yer yüzünde göçmen kuşlar gibi dağılarak - tıpkı adam olmadıkları için Sina çölünde, kırk yıl yaşamaya mahkum oldukları gibi-yaşamak zorunda kalmışlardır. Allanın değişmez yasası budur.
İsrailoğuları Allaha itaat ettikleri sürece Allah onları başka milletlerden üstün yapmış ve Filistin'de egemen olmuşlardır. Ama Allaha isyan ederek saptıkları zaman da egemenliklerini o gün salih kullar olan müslümanlara kaptırmışlardır. Çağımızda da müslümanlar o günün İsrailoğulları durumuna düştükleri için egemenliklerini yahudilere kaptırmış ve Filistin tekrar yahudilerin eline geçmiştir. Ne zaman müslümanlar tekrar iyi kullar olurlarsa, Allah onları yeniden oraya mirasçı kılacaktır.Bu, yüce Ailahın değişmez yasasıdır" O günleri insanlar arasında böyle değiştiririz" (Ali imran,140), (And ûlsun ki Tevrat'tan sonra Zebur'da da yer yüzüne ancak iyi kullarımın varis olacağını yazmıştık" (Enbiya,105). (çeviren) Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/213-216.
[259] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/216-217.
[260] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/217-219.
[261] Ahzab,23
[262] Tevbe, 123
[263] Nisa, 104
[264] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/219-222.
[265] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/222-223.
[266] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/223-225.
[267] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/225-226.
[268] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/226-228.
[269] Bakara, 69
[270] Bütün Arap ülkelerinde mülteci olarak yaşamağa mahkum olan Filisiin halkının akıbeti acaba Sina çölünde yaşamaya mahkum olan is.eiloğuilarından farklı mıdır? Bunun da sebebi, başla iman alanında olmak ürere, müslümanların gerilikleri ve korkaklıkları değil midir? Müslümanlar bunu kendilerine uygulayıp baksınlar. Acaba bugün dünyanın her yerinde müslümanların maruz kaldığı baskıların sebebi, içine düştükleri zillet, meskenet, korkaklık ve ne pahasına olursa olsun yaşama düşkünlüğü değil midir? Biraz araştırsalar sebebin, mücadele yolu yerine, zillet ve kölelik yolunu seçerek ötmeyecek gibi dünya zevklerine dalmak ve Ailahın öğretilerinden uzak bir hayat sürmek olduğunu göreceklerdir. Kutsal topraklarını kurtarmak için mücadele etmeyi kabul etmeyen İsrailoğulları, aynı yolu seçen bütün ümmetler için örnektir,(çeviren)
[271] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/228-232.
[272] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/232-233.
[273] Hz.Adem'den Hz.Muhammed'e .kadar bütün peygamberlere inanan insanlar mümin, herhangi bir peygambere inanmayan insanlar da kafir olduklarından Hz.Muhammed'e inanmayan yahudiler müsiüman olmadıklarından islam hukukuna göre mümin atalarına mirasçı olmaları sözkonusu değildir. Bilindiği gibi İslam hukukuna göre mümin ile kafir arasında varis olmak yoktur. Peygamberlerin bazılarına inanmamakla yahudiler miras haklarını da kaybetmişlerdir, (çeviren)
[274] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/234-236.
[275] Bakara, 67-74 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/237-238.
[276] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/238-239.
[277] Bu rivayetler için bakınız, buyuti, ed-Durru'l-Mensut, 1/136-19/
[278] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/239-341.
[279] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/241.
[280] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/241-243.
[281] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/243-244.
[282] Bakara,285-286 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/244.
[283] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/245.
[284] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/245-246.
[285] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/246-247.
[286] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/247-248.
[287] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/248-249.
[288] Hac, 36-37
[289] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/249-251.
[290] Seyyid kutup, Fi zilali'l-Kur'an, 1/80
[291] Taberi Tefsin, 2/231, Matımud Şakir neşri, Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/252-254.
[292] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/254-256.
[293] Buhari, Kitabu'l-İman, 2, Müslim, Kitabu'l-Musakat, 22
[294] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/256-258.
[295] Bakara,74-75
[296] Bakara, 60
[297] Araf, 143 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/258-259.
[298] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/260-261.
[299] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/261-264.
[300] Maide, 101
[301] Müslim, kitabu'l-Hac,15, Haccın hayatta bir defa farz oluşu babı, 73, hadis no,1337
[302] Müslim, Kitabu'l-Fadail,43, Rasulullaha saygı gösterilmesi babı, 37, hadis no, 2358
[303] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/265-268.
[304] Araf, 163-168 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/269-270.
[305] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/270-271.
[306] Bakanız, Suyuti, ed-Durru'l-Mensur, 3/587-592 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/271-272.
[307] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/272-274.
[308] Rağıb Isfahanı, el-Mufredat,220, özet olarak.
[309] Arai, 163
[310] Nahl, 124
[311] Nisa, 47.
[312] Nisa, 154
[313] Bakara,65
[314] Müslim, Kitabu'-Cumua, 7, Bu Ümmete cuma gününün gösterilmesi babı,6, hadis no,855
[315] Musüm, Aynı bap ve aynı bölüm, hadis no,856
[316] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/274-277.
[317] Enbiya,35
[318] Muhammed, 31
[319] Mülk, 2
[320] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/277-278.
[321] Bakara.143
[322] Maide, 94
[323] Maide, 96
[324] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/278-280.
[325] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/280-281.
[326] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/281-283.
[327] Isfahani, Mufredat,23
[328] R Zilali'l-Kur'an.3/1385
[329] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/283-285.
[330] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/285.
[331] Ğaşiye, 21-24
[332] Hud, 117
[333] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/286-287.
[334] Hud, 50
[335] Alak,1
[336] Tevbe, 6
[337] Sözün etkileme gücü konusunda şehici Seyyid Kutup şöyle demektedir: "Kendi kendime sordum; Kelimenin gücü nereden geliyor? Şüphesiz kelimenin müthiş gücü, yaldızında veya musikisinde değilir. Bu güç, sadece ve sadece kelimelerin dile getirdiği iman ve anlamlarda saklıdır. Bu güç, yazılı kelimeyi canlı bir harekete dönüştürme, anlamı elle tutulur bir realite yapma azim ve kararlılığında yatmaktadır.
Kelimenin etkili olmasının sırrs burada saklı olduğu gibi, halkın vicdanından, insanın duygularından, insanlığın feryatlarından ve özgürlük savaşçılarının kanlarından beslenmesinde de saklıdır.
Şüphesiz her ketime, başkaların kalplerine ulaşıp onu canlandırmaz ve harekete geçirmez, Bunu ancak kanla beslenen kelimeler yapabilir. Çünkü yaşayan insanın kalbinden beslenmektedir. Yaşayan her kelime, mutlaka bir insanın kalbinden beslenmiştir. Ama ağızlarda doğan, dillerde söylenen ve o canlı ilahi kaynaktan kaynamayan kelimeler, ölü doğar ve insanlığı bir adım bile ileri götüremez.O kelimeleri hiçbir kimse almaz. Çünkü ölü doğmuştur ve insanlar ölüleri almazlar.
Kalem sahipleri bir şartla çok şeyler yapabilirler. Düşüncelerinin yaşaması için gerekirse kendilerinin ölmesi şartıyla! Düşüncelerini kanlan ve etieriyle beslemeleri şartıyla! Hak olduğuna inandıklarını haykırmaları ve haklı söze kanlarını teda etmeleri şartıyla! Düşüncelerimiz ve. sözlerimiz ölüdür, ama yolunda ölürsek ve kanlarımıza beslersek, canlanır ve canlılar arasında yaşar. Masalarının başında oturup yaldızlı kelimeleri seçmek için, parlak sözleri bulmak için, süslü hayalleri kurmak için kafalarını çatlatanlara sesleniyorum. Bu kadar kendinizi yormayınız. Nabzın atması ve düşünceye inanmanın kutsal ateşiyle kalbin parlaması, kelimelerin ve sözlerin hayat bulup yaşamasının tek sebebidir, Görevlerini sözle yerine getirmeyi umanlar, çalışmaya da güçleri varsa, mutlaka çalışmalıdırlar. Kelimenin gücüne inanıyorumve hayatta elle tutulur etkilerine tanık oluyorum. Onun için başkalarını sözlerle yetinmekten sakındırmak İstiyorum" Seyyid Kutup, Dırâsâtun İslâmiyye (İslami Etüdler- İslam ve Emperyalizm),! 28-129, 3- baskı, Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/287-290.
[338] Enam,42-45
[339] Araf,94-95
[340] Araf. 200-201
[341] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/290-293.
[342] Hud,116-117
[343] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/293-294.
[344] Ahzab.72
[345] Müslim, Birr, sıla ve Adab babı.45, Müslümanm zulmetmesinin haramlığı bolümü,no,10,hadis no,2564
[346] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/294-296.
[347] Taberi Tefsiri, 2/172, Tah. Mahmud Şakir.
[348] Bakara, 65
[349] fi Zilali'l-Kur'an.1/77
[350] Fi Zi1ain-Kur'an,3/1385
[351] Taberi Tefsiri, 2/173
[352] fi Zilaii'l-Kur'an.3/1385 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/296-298.
[353] Fi Zilali'l-Kur'an,3/1385
[354] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/299-301.
[355] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/302-305.
[356] Bakara, 246-252 Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/306-307.
[357] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/307-312.
[358] Bu israiüyyat için mesela bakınız; Taberi Tefsiri,5/291-378; Suyuti, ed-Ourru'l-Mensur,1/749-764; Salebi, Araisu'l-Mecalis, 232-244.
[359] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/312-317.
[360] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/317-319.
[361] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/319-321.
[362] Enfal, 24
[363] Fi zilali'i-Kur'an, 1/260-263, Özet olarak. Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/321-326.
[364] Hac, 39-41
[365] Tsfsiru'l-Menar, 2/492 - 498, özet olarak Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/327-331.
[366] Isfahani, Müfredat, 472
[367] Razi Tefsiri, 6/170
[368] Bakınız, Dr.İsmail Amayira, Mu'cemu'l-Edevat ve'z-Zamair fi'l-Kur'an, 11-16
[369] Age. 17-26
[370] Suyuti, el-iklil fi İstinbati't-Tenzil.45
[371] Kurtubi, el-CamV Iİ Ahkami'l-Kur'an,3/245
[372] Nisa, 77
[373] Muslim,Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer,32, Düşmanla karşılaşmayı arzu emenin mekruh oluşu babı,no,6, hadis no, 1743
[374] Başka bir dilden olup Arapçada kullanılan bir isim üzerindeki anlaşmızlık, her iki halkın o ismi değişik söylemesinden kaynaklanabilir. Muhtemeldir ki Culyat'ı Araplar Câlût olarak söylemiş, Kur'an da onların kullandığı ve tanıdığı bu ismi kullanmıştır. Zaten tanımadıkları ve alışmadıkları başka dildeki bir ismi kullansaydı, "biz böyle bir kimseyi tanımıyoruz" deyip itiraz ederlerdi. Onun için Câlût adı, Israiloğullannın kullandığı Culyat olabilir. Yahut halk arasında her İki İsimdeki bazı harflerin yerleri değiştirilerek söylenmiş olabilir.(çeviren)
[375] Razi Tefsiri, 6/173
[376] Suyuti, eİ-İkiil,45
[377] Razi Tefsiri, 6/174
[378] Razi Tefsiri, 6/174
[379] Kurtubi Tefsiri,3/246. Bu beyitler şair Abbas bin Mi rdas1 indir.
[380] Maİde, 93
[381] Mesela, bakınız, e-Durru'l-Mensur,3)173
[382] e!-Cami li Ahkami'f-Kur'an,3/252
[383] Razi Tefsiri,6/181
[384] Mufredat,304. (Aslında bu kadar yorumlara hiç gerek yoktur. Çünkü kesin bir yasaklamanın olduğu anlatılmaktadır. Nitekim Türkçe "Tadına bile bakmayacaksın" denildiği zaman, o şeyden hiç yemiyeceksin veya hiç içmiyeceksin, demektir.) (çeviren)
[385] Müslim, kitabu Fadaİ!i's-Sahabe,44, Ebu Zerr'in Faziletlerinden bölümü,28,hadis no, 2473
[386] Razi Tefsiri, 6/182
[387] Razi Tefsiri,6/184
[388] Kurtubi Tefsiri,3/255
[389] Suyuti, el-İklN,45
[390] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/332-346.
[391] Kârûn, Hz.Musa'nın kavminden olduğu halde kavmine hainlik etmiş, kuvvetli olan Firavun'dan yana olmuş, azğınlaşarak kafirleşmiş ve helak olmuştur. Mümin adam ise, Fiavn ailesinden olduğu halde Hz.Musa'ya inanmış, haklıdan yana olmuş ve Allah yolunda her şeyini feda etmiştir. Görüldüğü gibi, soy, servet veya makam kişiyi üstün yapıp kurtarmadığı gibi, üstünlük veya aşağılığın sebebi de olmamalıdır- Üstünlüğün tek sebebi inançtır. Allaha Kulluktur, (çeviren)
[392] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/347-350.
[393] Dr.Salah Abdulfettah Halidi, (Çeviren: Prof.Dr.İbrahim Sarmış), Kur'an Öyküleri, Kitap Dünyası Yayınları, (2.Baskı) Konya 2005: I/351-352.