KÎTÂB'UT TEVHİD
îrâde meselesinin, eğer yaratıldığı sabit olursa, bu yönden
fiillerin yaratılması meselesine katılmış olması mümkün olur[1].
Cenâb-ı Allah, emriyle olan şeyi irade etmiştir. Kendisi murid ve muhtardır.
Yaratılmakla vasfolunması yönünden irade sahibi olduğunu ifade etmek sabit
olur. Eğer sabit olmazsa,[2]
fiillerdeki irade ile galip gelme ve aldanmanın red edilmesinin murad edilmesi
batıl olur. Çünkü O, dünyadaki irâdenin hakikatinin
manâsıdır. Ancak, irade ile temenni, yahut emir, yahut
duâ, yahut rıza, veyahut ta, onlardan basısı ile Allah'ın her şeyde
vasfolun-maması caiz olan ve onun bir şeyde kesinlikle noksanlık veren hususlardan
benzeri olanları müstesna. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Her ne kadar hak ve
gerçek olan evvelkisi ise de, onları kelam ehlinin tek olarak görmeleriyle,
onlardan ayırt edilip münferid bırakılması mümkün olur[3].
Oysa ki, hergeyde irâdenin bulunmasının söylenmesinin icap etmesi, fiillerin
yaratılmış olduğunun söylenmesini icap ettirir. Bununla beraber, bunun
hakkında evvelkinde olmayan şeylerle delil getirmek mümkündür. Her ne kadar bu
husustaki sözün incelenmesinde evvelki söa hakkındaki tetkik bulunsa da
Allah-u Teâîâ «Allah kime hidâyet etmeği dilerse,
islâm'a onun göğsünü açar gönlüne genişlik verir. Her kimi de sapıklığa
bırakmak isterse, onun kalbini öyle daraltır sıkıştırır ki, iman
teklifi karşısında göğe çıkacakmış gibi
(zorlukta) olur. Allah, iman et-miyenler üzerine, böyle azap bırakır»[4].
Cenâb-ı Hak bu âyet-i celîle ile kendisinin hidayet etmesiyle fiilleri
sebebiyle bir kavmin hidayetini, ve bir kavmin de
sapıklığa bırakılmasını dilerse onların kalbini[5]
daraltıp sıkıştırdığını[6] haber
vermiştir. Yine Allah-u Teâlâ, şöyle buyurmuştur : «Âyetlerimizi
yalanlayanlar, cehalet ve küfür karanlığında kalmış bir takım sağırlar ve
dilsizler (Kur'ân'ı dinlemezler ve Hakkı söylemezler). Allah, dilediği kimseyi
sapıtır, dilediğini de doğru yol üzerinde bulundurur»[7]. Binâenaleyh kavmin arasını iki meşietle ayırt etmiştir.
Âyet-i celîleler, Allah-u Teâlâ'nın, onların her birinden hasıl
olacak hususlardan bildiği şeyle her zümre için meydana geleceği şeyi
dilediğine delalet etmektedir. Bu iki âyet-i kerîmede
beyan edilen dilemeyi emir ve rıza olmadığına da delâlet etmektedir. Cenab-î
Hak' Kur'ân-ı Kerîm'inde şöyle buyurmuştur : «Eğer
dileseydik, herkese (dünyada) hidayetini verirdik...»[8].
«Eğer Allah dileseydi, hepinizi tek şeriata bağlı bir ümmet yapardı...»[9]. (De ki : Tam hüccet Allah'ındır, O, dileseydi, hepinizi birden
hidayete erdirirdi.»[10]. Bu
megîetin, olan şeyler için emir veyahut rıza olmasının ihtimali yoktur. Öyle
ise meşîetle mutlaka kendi nezdindeki fiili murad buyurduğu sabit olmuştur.
Onun, «Eğer o olsaydı, şu olurdu» dediği halde onun meydana gelmiş olmasının
ihtimali yoktur. Kendisi ile vaad olunmıyan şeyin olmasının
gerçekleştirildiğini ifade edünıesi yalandır. Cenab-ı Allah, bunlardan berî ve münezzehtir. îcbar ve ikrah
edilmekle te'vil edilmesi, bir kaç yönden dolayı muhtemel olmaz.
Birincisi
: Hakikaten Cenab-ı Allah,
hidayetin keyfiyetini, dininin mahiyetim ve onun hakikatinin bulunduğu hususu
onlara öğretmiştir. Kendisine ilân tekaddüm etmeksizin bununla, onun zıttımn
murad edilmesi muhtemel değildir. Onların katında, her ismin hakikatte zıttımn
ismi olan şeye ihtimali
vardır. Bu da Allah-u Teâlâ'nm onlara bunu öğretmesi ile olur. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
İkincisi
: Gerçekten Allah-u Teâlâ'nm
vahdaniyetinin, O'na ve peygamberlerine iman etmenin yolu içtihat ve istidlal
etme yoludur. Bu da mecburiyete muhtemel olmayan bir nevidir. Eğer yaratılışta
ihtimali olmayan şeyde mecburi ilim caiz olsaydı ihtimal yolu bulunan şey de
mecburi ilmin nefyedilmesi caiz olurdu. Böylece mevcudat hakkındaki ilim batıl
olur. Bununla beraber o husus, itaat etme ve emir kabullenme îdi.
Cebir ise[11], onun hepsini iskat eden
Binaenaleyh bu husus tahsil edildiğinde «Eğer dilemiş olsaydı, sizi iman
etmekten ve bir din üzere bulunmaktan menederdi» demiş gibi olurdu. Bu ise
sözü yerine getirmemektir. Allah-u Teâlâ, ancak şöyle haber vermiştir : «Eğer
O, dilemiş olsaydı sizi hidayet üzere toplardı.» Bir kısım insanlar kendi istek
ve ihtiyarları ile iman etmişlerdir. Eğer diğer bakî
kalanları cebretmiş[12]olsaydı
onları bir din üzere toplaması olmazdı. Fakat Allah'ın dini ve taatmdan
kaçındıklarından dolayı onları menetmiştir. Bu da çok kötüdür. Ve yine cebr[13] ve
kahr yönünden nıahlûkatm hiç bir sun'u yoktur. O, ancak mahlûkatm imanı'na
rücu' eder. Her cevher kendi yaratılışı ile mümindir, Hidayete ermiştir. Hatta
kendisi ile mahlûkatm çoğunun hidayeti meydana gelmiştir. Bu takdirde Onu
Allah, muhakkak dilemiştir. Binâenaleyh «Eğer
dileseydi» sözü ile fikir yürütmenin hiç bir manâsı yoktur. Allah-u Teâlâ'nm
«Eğer Rabb'in dileseydi, yer yüzünde kim varsa, hepsi
toptan iman ederlerdi»[14].
Kavl-i Celîli de buna göre tefsir edilir. Ve yine cebr ile te'vili iptal eden
hususlardan biri de Allah-u Teâlâ'nm «Eğer dileseydi, herkese (dünyada)
hidayetini verirdi, fakat benden şu söz gerçekleşti :
Muhakkak ki, Cehennem'i bütün {kâfir olan) cinlerle, insanlardan
dolduracağım.»'[15] kavl-i celâlidir. Cebrin
dilenmesi hak olarak zîkrolunan geyi iskat etmez.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Allah Celiecelaluh
şöyle buyurmuştur : «...
Allah, dilediği kimseyi sapıtır, dilediğini de doğru yol üzerinde bulundurur.»[16].
Mu'tezileler ise, Allah-u
Teâlâ, hepsinin hidayet üzere kumasını diledi dediler. Allah (c.c.) dilediği
şeyin, dilediği gibi olmasını vadetti; fakat olmadı. Cenab-ı Hak şöyle
buyuruyor : «Hiç bir şey hakkında : Ben bunu, muhakkak
yarın yaparım, deme. Ancak sözünü, Allah'ın dilemesine bağlıyarak (Allah dilerse
yapacağım) de--»[17].,
Bu şeyin hayırlar hakkında olması hâli değildir. Bu ifade ise onların
söylediklerine göre boş ve faidesiz bir sözdür. Çünkü Allah, muhakkak diledi.
Ve yine öyle olmadığı zaman yalan söylemekle memur olmuş gibi olur. Çünkü O
böyle olmasını emretmiştir; fakat böyle olmadı. Eğer O şey ger olsaydı, onu
dilemezdi. Buna göre, onun zikredilmesinin onlarca hiç bir mânâsı
yoktur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Allah Azze ve Celle
buyuruyor ki : «... Çünkü Rabb'in, dilediğini, hemen
noksansız yapar»[18], Cenab-ı Hak, dilediğini
yapmakla kendi zâtını methetmiştir. Mu'tezileyegÖre;
Allah-u Teâlâ, mahlûkattan meydana gelen hayır işlerden bir şeyi murad
etmemiştir ki, bütün mahlûkatm hepsi toplanıp onu saymağa kalkışsalar. Allah'ın
irade ettiği şeylerden bir cüz'ünden bir cüz'ünü saymağa ulaşamazlar. Allah,
dilediğini yapmamıştır. Halbuki O'nunla kendisini
methediyor. Sonra onlaruı büyük sözlerinden biri de, «Allah'ın nezdinden öyle
mecburi dileme vardır ki, eğer o, dileme olmuş olsaydı, mahlûkat onun dediği
şey üzere olurdu», sözüdür. Onların Allah-u Teâlâ'nm bu kudrete sahip olduğunu
veyahut mahlûkat için şu hususların zahir olmasından sonra bu işi yapacağı[19],
hakkındaki dilemesinin bulunduğunu ifade [20]etmelerini
kim tasdik eder? Onların ileri sürdükleri hususlar şunlardır
: Vaadettiğini yerine getirmemek, fiildeki acizliğidir. Yahut mahlûkata,
kendilerinin hesabının ulaştığı şeyden daha çoğu murad ettiği şeyi yapmasını
vadettiği hususa ne zaman kalpler mutmain olup inanır ki, sonra o vaadinde
durmaz? Bundan sonra da onun vaadine kim güvenir? Veyahut onun vaıdinden ne
zaman korkulur? îşte mu'tezilelerin katında kimsenin
kabul etmediği şekildeki ifade edilenlerin Allah katındaki yeri budur. Binâenaleyh aczini ve vaadini yerine getirmeyi ve hikmetin
vasfı ile lâyık olmayan şeyi meydana çıkarmasını murad ettiği zaman hangi şeyi
izhar eder ki onunla bu hususlar, mu'tezile mezhebinee bilinsin. Rabb'imiz azze ve celle, bu hususlardan yücedir-berî
ve münezzehtir.
AllaJı Celîe Celâluhu
buyuruyor ki : «Bir memleketi helak etmek istediğimiz
zaman o memleketin zevke düşkün öncülerine peygamberlerinin dili ile itaat
etmelerini emrederiz. Onlar, orada boyun eğmezler, itaat etmezler, artık o
memleket üzerine hüküm gerçekleşmiştir. îşte o
memleketi kökünden helak ederiz de ederiz...»24 Âllah-u Teâlâ, bu âyet-i celîle
ile, kendilerinden günah ve isyan sadır olmadan önce onların fışkım ve
isyanının sebebleri ile memleketi ve o memleket halkını helak etmeği murad
ettiğini haber vermiştir. Cenab-ı Allah, olmasını bildiği gibi onlardan günah
ve isyan gelmemiş olsaydı ve fakat taât olmasını murad edip, onları helak etmiş
olsaydı, bu husus zulüm olmuş olurdu. Binâenaleyh onlardan
zuhur eden hususu Allah'ın murad ettiği veyahut onun bildiği sabit olur.
Nuh aleyhisselâmın
kavmine şöyle dediğini Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'indeki
«Eğer Allah, sizi saptırmayı
(helakinizi) murad ediyorsa,
ben sizo nasihat etmek istesem de benim nasihatim
size fayda vermez...»[21]
kavl-i celîli ile haber vermiştir.
(Kitabın yazarı şöyle
diyor":) Ben derim ki : Onu murad etmemiştir. Nuh
aleyhisselâmm kelâmını beşerin anlamasının ihtimâli
bulunmayan şeye sarfolundu. Kur'ân-ı Kerîm'de Mûsâ aleyhisselâmm şöyle dediği
beyan ediliyor :
Mûsâ, şöyle dua etti : Ey Rabb'imiz, Sen Firavun'a ve etrafındakilere dünya
hayatında giyecek bir çok süs eşyası ve mallar verdin. Ey Rabb'imiz, yolundan
saptırsınlar diye mi?...»[22].
Siz, Allah onlara bu
hususları vermemiştir, diyorsunuz. Halbuki Allah
onlara, hidayete kavuşmaları için onları vermiştir.
Allah-u Teâlâ, «... Onlar, öyle kimselerdir ki, Allah, kalplerini temizlemek
istememiştir.»[23]
buyuruyor. Siz ise bilakis Allah, Onu istemiştir, diyorsunuz. Allah-u Teâlâ «... Allah, kimin fitneye düşmesini dilerse, asla sen onun
lehine Allah'tan hiç bir şeye sahip olamazsın»[24]
buyuruyor. Halbuki siz, Allah onu murad etmedi veyahut
da bu bir mihnet ve meşakkattir, diyorsunuz. Nasıl olur ki, Resûlülîah
olmamasını murad veyahut temenni etti ki kendisine «Asla sen onun leyhine
Allah'tan hiç bir şeye sahip olamazsın»[25]dendi.
Allah-u Teâlâ buyuruyor ki : «Bir de küfredenler, kendilerine ömür ve mühlet
verişimizi, sakın
kendileri için hayırlı sanmasın...»[26].
Onların ne malları, ne de evlâdları senin gözüne batmasın...»[27].
Allah-u Teâlâ, vermiş olduğu şey ile onlara neyi dilediğini haber veriyor.
Onlar ise Allah, dilemedi, diyorlar. Onlar gibilerine ancak yahudi ve
hristiyanlara denildiği gibi denilir ki, onlara Kur'ân-ı Kerîm'de
«... Peygamberlerin dinini siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?...»[28]
denilmiştir. Allah-u Teâlâ da onlar hakkında, «...
And olsun, Cehennem'i tamamen insanlardan ve cinlerden dolduracağım...»[29]
buyuruyor. Biz onlara deriz ki : Allah-u Teâlâ, bu vadettiğini yerine getirmeyi murad
etti mi? Yoksa vaadinde yalan söyleyip vaidini iptal tmı etti? Eğer ikinci
hususu ifade ederlerse büyük söz söyletaiş olup Allah'ı sefeh ve yalanı murad
etmekle vasfetmiş olurlar ki, rezil ve rüsvay olma bakımından bu söz onlara
kâfidir. Eğer Allah-u Teâlâ, va'dini yerine getirmeği murad etti derlerse,
kendilerine denir ki : Allah va'dini yerine getirmeği
murad etti, O, kendisine itaat etmelerini murad ediyor ve vadini yerine
getiriyor. Onlar Allah'a itaat mı ediyorlar, yoksa
isyan mı ediyorlar? Eğer itaat ediyorlar, derse; O, zulüm ve hadden tecavüz
etmeyi murad etmiştir. Çünkü onun fiili zulümdür. Onun olmasını murad etmek
ise, kendisinin fiili olması için, zulüm fiilini murad etmektir. Allah-u Teâlâ
: «... Allah, kullarına bir zulüm murad etmez.»[30].
Eğer isyan ederler derse, hakkı anlamış ve adaleti ifade etmişlerdir. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Cenab-ı Allah
buyuruyor : «O küfürde yarışanlar, sana keder vermesin.
Çünkü onlar Allah'a asla bir zarar edebilecek değillerdir. Allah, onlara ahirette
bir nasip vermemeyi diliyor, onlar için çok acıklı bir azap vardır.»[31].
Kini ki, kendisinden meydana gelenlerin hepsi hayır olursa, Allah ona
Ahiret'te bir nasip vermeyi murad etmiştir. Cenab-ı Allah : «...
Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah,
Ahireti kazanmanızı diliyor, Allah Aziz'dir. Hükmünde hikmet sahibidir.»[32]
buyuruyor. Yine Cenab-ı Hak : «Allah, din hususundaki ağır teklifleri sizden
hafifletmek ister.»[33]
buyurmaktadır.
Cenâb-ı Allah,
mü'minler için bunu murad etmiştir. Ve o da olmuştur. Kâfirler için ise
evvelkini, yani kâfirlerin geçici dünya malını istemelerini murad etmiştir ve
o da olmuştur. Onlar itaatkâr oldukları halde Allah'ın kâfirler hakkında ifade
edilen bu hususu murad etmesi caiz olmaz. Öyle ise Allah-u Teâlâ onlardan
meydana gelen şeyin olmasını murad ettiği sabit olur. Kurtuluş ve her türlü
kötülükten korunma ancak Allah'tandır.
Cenab-ı Hak şöyle
buyurmuştur : «Fakat âlemlerin Rabb'i olan Allah, (sizin dürüst olmanızı)
dilemeyince, siz dileyemezsiniz.»[34].
Onlar ancak Allah'ın dilemesi ile, diledikleri zaman,
Allah, dilediği zaman onların dilememeleri ve Allah dilemezse de onların
dilemeleri caiz olmaz. Zira O, Allah'ın aklen çirkin ve kötü kıldığı yalanın
alâmet ve işaretidir. Yardım ve Tevfik Allah'tandır.
Sonra müslümanlarm
arasuıda «Allah'ın dilediği olur; dilemediği olmaz.» deyimi yerleşip nesilden
nesile intikal etmek suretiyle bilinmiştir. Bu husus hiç bir kimsenin kalbinde
mecburi olarak veya başkasının yanlış bir telkini olmaksızın ve ihtiyarî,
icbarı olarak bütün fiillerin vukubul-duğu bilinen meşiet ve iradenin
vukubulduğu şeyin hilâfına bir anlayış geçmeksizin insanlar arasında
yerleşmiştir. Binâenaleyh, eğer Allah'ın olmayacak
bir şeyi dilemesi ve olmayacağını bildiği bir hususun sonradan olması caiz
olmuş olsaydı îlkinin rubûbiyyet sıfatlarından olması, ikincisinden dah lâyık
olmazdı. Her bir mevzi için de bu böyledir. Hatta eğer gerçekten bu onların
nezdinde evvelkine galebe çalar denilseydi, uzak bir ihtimal sayılmazdı. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Ve yine, vaad hakkında
insanlar arasında bilmen bir husus şudur ki, verdikleri sözü yerine
getirmemekte korktukları zaman inşaallah (Allah dilerse) derler. Yemin
ettiklerinde de yemini tutamayıp bozmaktan endişe duydukları vakit inşaallah
derler. Binâenaleyh, bütün müslümanla-rın inanç ve
akideleri, mu'tezilenin hilafı hakikat olan kötü ve çirkin düşünceleri ortaya
atıp onları süslemek suretiyle güzel göstermelerinden
önce bir idi. O tıpkı Resûl-i Ekrem
Sallellahu aleyhi ve sellem'in «Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar. Ancak onu
mahlûkat arasında anası -babası yahudileştirir; hıristiyanlaştırır;
mecusileştirir.»[35]
buyurduğu gibi. Binâenaleyh, bu Hadis-i Şerif,
zikroîunan hususlardan telbis gelinceye dek Allah-u Teâlâ'mn vahdaniyetine
şahadeti icabeder. Mu'tezilenin adı geçen kötü hareketi gelmeden önce de dileme
işi bütün müslümanlarm nezdinde böyle idi.
Yine, insanların örf
ve âdetinde cari olan husus odur ki, dualarında kendilerine hayır ve kolaylık
murad edilmesini temenni ederler. Bu ise, bir iradenin bulunduğundan onu
hakikati ile kalbin mutmain olması için oluyor. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine, geytan'm
dilediği olur, dilemediği şey de olmaz demek, insanların kalbini titretecek
derecede büyük bir sözdür. Oysa, şu husus bilinen bir
gerçektir ki, sayılamayacak kadar şerrin olması, hayrın meydana çıkması,
dilemeğin bulunmasından meydana gelmektedir. îblis'in
bu hususları dilemesi de mevcuttur. Bunun içindir ki, bunların Allah-u
Teâlâ'ya isnat ve izafe edilmesini güzel gördükleri gibi Şeytan'a ve isyan
edenlerden 1 Şeytan'ın gayrine izafe edilmesini de çirkin görmüşlerdir. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Sonra ibret, akim
zaruri olarak icabettirdiği şeydedir ki o da, bu hususu icabettirir. Çünkü
herkes bilir ki, gerçekten onun fiili güzel-çirkin, lezzetli-lezzetsiz ve elem
verici, istenilen ve sevilen - istenmeyen, ve sevilmeyen
hususlardan kendi dildiğinin gayri olarak meydana çıkar. Binaenaleyh onların
fiillerinin meydana çıktığı gibi çıkması için, onların gayrinin bu fiilleri
meydana getiren o irade üzerinde bir iradenin bulunduğu sabit olur. Tevfik
Allah'tandır.
-
Yine, başkasının hükmü ve mülkü
altında bulunan bir şeyin, onun istemediği ve dilemediği halde meydana
çıkarılması, o kimsenin zayıf ve mahkûm olduğuna delâlet eder. Sıfatı bu olan
kimsenin de Rabb ve ilâh olması mümkün değildir. Bunun içindir ki, bu
sıfatlarla yani irade etmek, istediğini yapmak, istemediğini yapmamak gibi
kemal sıfatlarla Allah'ın vasfolunması lâzımdır. Tevfik Allah'tandır.
Yine, hakikaten
Cenab-ı Hak, küfrün, olacağını bildiğinin gayri olarak ve olacağım haber
verdiğinin gayri olmasmı murad etmiş olsaydı, sefih ve yalancı olmasını murad
etmiş olurdu. İrâdesi böyle olan kimsenin ilâh ve rabb
olması asla caiz değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine, bilinen bir
gerçektir ki, her kim bir işi yapar da olanın gayrini murad ederse, o kimse
sonuçları bilmeyen cahil veyahut fiili abes olan kimse olur. Allah-u Teâlâ, bu
iki vasıftan yücedir, berî ve münezzehtir. Görülmüyor
mu ki, kim olraıyaeağmı bildiği bir şeyi yaparsa[36] o
iş, kendisinden zuhur eden abes bîr iş olur. Eğer
dilediği şeyin gayri olursa onu bilmeyen cahil olur. Dünyada bilinen hata iki nevidir : Birincisi fiilin, bilmediği takdir üzere meydana
çıkması. İkincisi : Fiilin, dilemediğinin gayri olarak
vukubulması. Eğer Allah-u Teâlâ, olacağın gayrini vermeği murad etmiş olsaydı,
fiili hata olmuş olurdu. Allah-u Teâîâ, hatâ fiilden
berî ve münezzehtir. Tevfik Allah'tandır.
Yine, dünyada carî olan hususlardandır ki, gerçekten düşmanlığını bildiği
kimseye dost olmayı murad eden kimsenin bu hareketi korku ve zayıf olmasından
meydana gelir. Binâenaleyh Allah-u Teâlâ'nm kendisine
düşmanlığı ihtiyar edenlerin ve Şeytan'm dostluğunu murad etmesi caiz olmaz.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine, gerçekten her
fiili ihtiyarî olan kimse o, fiili dilemiştir. Ve her fiili mecburi olan kimse,
o fiilini dilememiştir. Eğer Allah-u Teâlâ, kulun fiilini olduğu hal üzere
olmasını dilememiş olsaydı, Allah mecbur olurdu. Bunun içindir ki, bir kimsenin
gayrinin fiilinde iradesinin bulunması caiz olmaz. Çünkü onun dilediği şey
üzere meydana çıkması muhtemel değildir. Binâenaleyh,
buna temenni ismi verdiler. Buna göre eğer Allah'ın dilemediği bir şeyin
olması düşünülmüş olsaydı, Allah'ın iradesinin temenni yerine çıkması
gerekirdi. Yine, eğer bize peygamberin nübüvveti, beşerin sözü ile meydana
gelmiştir, diye ifade edilmiş olsa bunu temenni etmemiz bizim için masiyet
olurdu. Bu her ne kadar ona isyan etmiş olmamış ise de onun âyet
ve alâmet olması bakımından isyan olurdu. Allah-u Teâlâ'nm onu bilip ondan
haber verdiği zaman ve olmayacağını bildiği zaman da hikmet hakkında murad
etmemiş olması da onun gibidir. Buna göre Allah'ın, hidayete ulaşmayacağını
bildiği kimsenin Allah'tan hidayet talep etmede kulun bulunmaması gerçeğin
hilâfına olmuş olmaz. Tıpkı Şeytan'ın «Ey Allah'ım onu hidayete erdir», demesi
vukubulmadiğı gibidir. Çünkü onun olmıyacağmı bilir. Sonra bizim onu murad
etmemiz mümkün değildir. Olmıyacağını bildiği şeyi murad etmememiz gerektiğine
göre bu hususun Allah hakkında söylenmesi caiz değildir. Çünkü onun bizim üzerimizde
olması ancak onun halini bilmememizden dolayı olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra, Resûlüîlah'a
küfretmenin derece ve günah bakımından Şey-tan'a küfretmek gibi, olmasını
dileyen kimseye sorarız : O kimse, sefih ve kâfir
değil midir? Elbette ki evet demesi gerekir. Bunun üzerine şöyle denir : Kim, Allah'ın Resulüne küfretmenin, mah]ûkatta.n
birinin küfretmesinin O'na ulaşamıyacağı, övülen büyük bir iş olduğunu murad
eder? Buna da mutlaka evet, der. Ve yine denir ki, kendisinden sövmek sadır olmasının
böyle vukubulmasını kim diler; çünkü O'nun daha büyük bir kimseden veya daha
küçük ve bunlara benziyenlerden olmaması mümkün değildir. Binâenaleyh
kâfirden sadır olur demesi mutlaka lâzımgelir. Bu hususta da bulunduğu yönden
zemme muhtemel olmayan vecihten küfür fiilinin irade edilmesi hususunda cevaz
vardır. Tevfik Allah'tandır.
Sonra mu'tezilenin
dayanağı olan asıl şudur ki, gerçekten Allah-u Teâlâ'nm irâdesi
onun yaratmasından başka bir şey değildir. Ka'bî'nin tefsir ettiğine göre, irâdenin te'vil edilmesi de, Allah'ın fiilinde mecbur olmamasından
gayri değildir. Bu manâyı, tüm olarak kulların fiiline
verdiler. Binâenaleyh, bu manâ bulunduğu halde ve aynı
manâyı umumiyetle kulların fiiline verildikten sonra onların iradeyi inkâr
etmelerinin hiç bir manâsı yoktur. Tevfik Allah'tandır.
Bize göre ise, asıl
olan odur ki, biz AlTah-u Teâlâ'nm iradesinden sorulduğumuz zaman, denir ki : Allah-u Teâlâ'nm kâfirlerin fiilleri bulun dukları hal
üzere iki vecih üzere mütalâa edilir :
Birincisi
: Allah-u Teâlâ'nın iradesi
hususunda bilindiği gibi mecburiyet olmamak ve serbest olmakla ifade etmek.
İkincisi
: Soranın muradı ve maksadı
anlaşılmadığı veyahut, o hususta inadlaşmayı kasd etmesinden korkulduğunda,
serbest olmanın mene-dilmesi ki o, husus, şöyle ifade edilir : Gerçekten
maişetin, yani dilemenin'[37]
bilinen hususlarda bir çok manâları vardır :
1 - Temenni
etme. Bu her şey hakkında, Allah-u Teâlâ'dan nefye-clilmiştir. Cenab-ı Hakk'a
temenni izafe edilmez.
2 - Emir ve duâ : Bu da, her
faili zemmolundu. Fîil hakkında Al-îah-u Teâlâ'dan
sadır olması nefy edilir.
3 - o'na
rıza gösterip, onu kabul etmek : Zemmolunan her fiil
hakkında, bu husus yine Allah'tan nefyedilir.
4 - O'nun,
galebe çalmağı nefyetmek ve fiilin, Allah'ın takdir edip murad ettiği gibi
meydana çıkmasıyla te'vil edilmesi. îşte onun ifade
ettiği de budur. Onunla manâsı üzerine icma'
edilmiştir. Kim ki, kendi manâsını verdikten onu
inkâr ederse, o kimse meşieti, kendisinden murad edilenin gayri üzerine takdir
etmiştir. Bizce ise o lâzımdır. Çünkü Allah her-şeyin yaratıcısıdır. Yarattığı
şey hakkında onun irade ve dilemekle vasf o-lunması ve onun yaptığına
zorlanmadığı, mecbur kılminadığı sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra, bu babdaM
Kâ'bî'nin yanlış anlayışını izah edeceğiz. O, insanların «Allah'ın dilediği
şey olur, dilemediği şey de olmaz.» sözünü ele alarak kendi kendine soru sordu.
Bu sorusuna Allah-u Teâlâ'nm «... Her-şeyi yaratan O'dur.»[38]
kavl-i celîlinin te'vilindeki hususla cevap verdi. Ve sövmeyi dilemesinde Allah
methedilmez dedi. Biz bu hususu beyan ettik. Allah-u Teâlâ'nm irâdesinde sövmenin hakikatini haber verdiği şeyde yalancı
olması gerekir. Bu husus ise, söven kimsede sövme fiilinin olmasını murad
etmesi, çirkin ve sövmek[39] değildir.
Bu hususa iki yönden hasıl olan ilim delâlet eder ki,
birinci yönden cehalet ve hatadır. İkincide ise hikmet ve doğruluktur. Dilemeği
ise mecbur ve mahkûm olmağa sarfetti. Biz onun yanlış anlayışını beyan ettik. Oysa ki bunda ve gayrinde bulunan mecbur olma anlamını ele
almak mümkün değildir. Çünkü o, îmanda, küfürde,
yalan ve doğrulukta aynıdır. Yani, hepsindeki irade birdir. Allah, eğer
hakikatte bir kimse için olmayan küfrü ve yalanı yaratmış olsaydı, o şeyin
kendisinde yaratıldığım görenlerin hepsi katında kâfir ve yalancı olurdu, işte
bunun içindir ki müslünıanlarin «Allah'ın dilediği olur» sözünün te'vilinde
Allah küfrü ve yalanı[40]
dilerse diye te'vil etmeleri gerekir. Bu te'vile mecbur olan bile rıza
göstermez ki bu kişinin sözü kendisine yö-nelsin. Nasıl olur ki, bütün
müslümanlar bu söze razı olur. Tevfik Allah'tandır.
Sonra bagka bir
itirazda bulunup müslümanlarin onu ifade ettiklerini ileri sürdü. Müslümanlar,
«Allah'ın sevdiği şey olur; sevmediği şey de olmaz» dediklerini iddia etti. Bu
söz Şeytan'dan bile işitilmemiştir. Nasıl olur da müslümanlardan işitilsin?
Sonra onların «Allah'ın emri nafizdir. O'nu emrinden meneden bulunmaz» demelerine itiraz etmiştir. Bunun iki yönü bulunduğu öne sürüldü :
Birincisi
: Tekvin emridir. Tıpkı Cenab-ı
Hakk'm «Allah'ın şanı bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona sadece «Ol!»
demektir, o, oluverir.»[41]
kavl-i celîîinde olduğu gibi. Bu emrin yerine gelmemesi mümkün olmaz. Bunun
içine mahlûkatın fiilinin hepsi girer. O da evvelkinin aynıdır.
İkincisi
: Onunla emrin hakikati murad
edilir ki, o enirin olduğu yönden ve olmayan gey hakkında emrin kendisi ile
olan murad edilmez. Buna göre emir kendi kapsamından dışarı çıkmaz. Ve irade de
zail olur. Çünkü irade mükevvinin kendisidir. Emir ise, kendisi ile fiil meydana
getirilmesi için olur. Görmem misin ki, her fiilde muhtar olan irade ile
vasfolunmuş-tur! O, memurdur denmesi caiz olmaz. Çünkü onunla Allah'ın (c.c.)
vas-folunması mümkün değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Allahu Teâlâ'nm «Fakat
âlemlerin Rabb'i olan Allah, (sisin dürüst olmanızı) dilemeyince siz
dileyemezsiniz»[42], kavl-i celîli hakkında
der ki; gerçekten doğruluk ve dürüstlük, Allah'ın dilemesi ile olur. Bu söz
fasittir. Çünkü, hakikaten Cenab-ı Hak diledi fakat
olmadı. Dilemekle olan şey hakkında olur demek, ancak bizim onunla olur[43]
dememizle olması caiz olur. Allah-u Teâlâ, dilediği zaman olmaması mümkün
değildir, muhakkak olur.
Sonra der ki, Cenab-ı
Hak, sövülmeyi murad eder mi? Bu soruyu sormakta hatâ
etmigtir. Bilakis bu sualin doğru olanı şöyledir : «Allah-u
Teâlâ kendisine dil uzatan kimseden, kötü ve öfkelenmiş olan sövme fiilinin
olmasını diler mi? Sonra bu sözüne karşı «Maazallah» der. Zira,
Cenab-ı Hak, ondan bu fiilî nehyetmis ve bu fiile karşı gazap etmiştir. Hüküm
ve hikmet sahibi olan bunu asla yapmaz.
Allame Ebu Mansur
(r.h.) der ki : Kendisine sorulup denir ki: Hüküm ve
hikmet sahibi olan eğer dilemiş olsaydı, yalancı ve ahmak olacağı
hususlardan bunu dilemez mi idi? Eğer
evet dilemez, derse onun hüküm ve hikmet sahibini bilmediği zahir olur. Eğer
hayır diler derse, o zaman dilemeyi ifade etmesi lâzım gelir. Çünkü bunun
olmaması onun yalan ve aptal olmasını gerektirir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Oysaki nehiy, bizim,
zikrettiğimiz yönden değildir. Gazap da böyledir. Bu nevi fiillerin yaratılması
hakkında açılan bölümde kâfi derecede bahsettiğimiz hususlardandır.
Sonra Cenab-ı Hak,
kulun kendisine düşmanlığı ihtiyar edeceğini bildiği halde ondan düşmanlık
meydana gelmesini murad ettiği zaman zafiyet manâsı
zail1 olup ondan ve fiilinden müstağni olduğu zahir olur. Nitekim Cenab-ı Hak « ...Çünkü Allah bütün. âlemlerden
müstağnidir.»[44] buyurmuştur. Oysa ki o, irâdenin manâsının galip gelmek olduğunu iddia ediyor. Halbuki bunda o,husus bulunmuştur. Binâenaleyh
dilediğini söylesin, o kendisine evvelki hakkında cevaptır. Amma muhabbet ve
rızaya verilen cevabı ise gerçekten «Allah, muhakkak şeytanı sever ve ondan razı
olur» denmesi caiz olmaz. Her ne kadar olmalarını murad etti ise, pis ve kötü
olanlar da böyledir. Küfür fiili de bunun gibidir. Cevherler ve arazlardan
bütün pis ve kötü, çirkin olanlar da böyledir. Allah-u a'lem.
Rıza ve muhabbetle
dilemediği şeyle mülkünde ziyadeleşmekle kendisine olunan itirasa cevap verdi.
Biz kendi fiili ile bu husustaki ayırt edilmeyi beyan ettik. Sonra der ki
menetmeğe kadir olduğu zaman onu menetnıez. Böylece o şey de menedilmiş olmaz.
Kendisine şöyle denir : Eğer o kadir olur da Allah
o.nu menetmeyi murad etmezse bu, irade olmayınca o kadir olmaz. Bu hususu ayan
beyan eden şeylerdendir ki, eğer Allah onları İslâmı kabul etmeğe zorlasaydı
onlar, zorla müslüman olmazlardı. Bu husus da onun üzerine kadir olmadığını
beyan eder. İste bu dünyada galebe çalma ve mecbur kılmadır. Tevfik
Allah'tandır.
Dünyada onun benzeri
ile itiraz etti. O, iki yönden yanlış ve hatadır.
Birincisi
: Bizim hükümdarımız menetmeğe
kadir olamaz. Yoksa dilemediği her şeyi menederdi.
İkincisi
: Gerçekten o, kendi mülkü ve
hükmü altında değildir. Çünkü yeryüzü hükümdarı gayrinin fiillerine malik
değildir. O, fiilleri kendi hükmü ve tasarrufu altına da alamaz. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
So.nra kendisine, bilmiyerek ilminden bir şeyin çıkmasını
takip eden şeyle itiraz edildi. Ve niçin iradesinden çıkması noksanlık icabettirmez, ki o aczin kendisidir? denince;
cevap olarak, «O, noksanlığı değil, ancak zorlamayı takip eder», dedi.
Kendisine nehyin de böyle olduğu söylendi. Galip olmak ise noksanlığı ihdas[45]
eder. Yine Allah-u Teâlâ'nm kitabında muhabbet ile rızânın
ve irâde ile meşietin arasındaki fark bulunduğuna delil vardır. Cenab-ı Hak
buyuruyor ki : Eğer küfre dalarsanız şüphesiz ki Allah
sizden müstağnidir. O kadar var ki kullarının küfrüne razı olmaz...»[46]. «... Allah fesadı sevmez.»[47]. «... Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, pislikten
pâk olanları da sever.»[48]. «... Şüphesiz Allah aşırı gidip haddi tecavüz edenleri
sevmez.»[49].
Meşîet ve dilemek hakkında da Cenab-ı Hak, «... Allah,
dilediği kimseyi sapıtır, dilediğini de doğru yol üzerinde bulundurur.»[50]
buyurmuştur. Bunlardan başka muhabbet ve rızayı tahsis eden meşîet ile irâdeyi umum kılan nasslar vârid olmuştur. Bu7 nunla beraber
onlarla Allah'ın fiilleri vasfolunur, fakat rıza ve muhabbetle vasfolunmaz. O
ise meşîeti kuvvete sarfetti. Hatta onu galip gelme hükmünde kıldı. Bunun
içindir ki, dilemek, galip gelmeyi icabettirir. Bu hususta asıl olan şudur ki;
sevmekle, sevmeyip öfkelenmek, öyle iki manâlardır
ki, kulların fiili sebebiyle meydana gelirler. Meşîet ise, böyle değildir.
Çünkü kulların fiillerinde meşîeti icabettirecek bir manâ
bulunmaz. Meğer ki, onunla rıza veyahut temenni murad
olunsun. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Dünyada kişi, bazan
sevmediği ve razı olmadığı şeyi işler. Onun dilemediği fiilin gerçekleşmesi
mümkün değildir. Yine böylece onların katında, iradenin mânâsı fiil üzerine
tekaddüm etmiştir.. Bizce ise irade fiille bulunan bir
manâdır. Onun bundan sonra bir yönü yoktur. Rıza,
sevme ve öfkelenme ve bunların benzerleri bilinen hallerde ebedî olarak
sonradan olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Allah-u
Teâlâ'nın, «Allah size kc-laylık diledi»[51]
kavl-i ceîîli ve benzeri âyetlerle ihticac etti.
Allah, «size güçlük dilemez»[52]
buyurmuştur.
Küfür ise güçlüklerin
en güç olanıdır, diyor. Bu hususta kendisine denilir ki :
Bundaki irade, izin, ibahe ve ruhsat üzere çıkar. Bu ise iman işinde
nazarı itibare alınacak bir şey değildir. Güçlüğü dilemek de böyledir. Yine
eğer o iki şey üzere olsaydı, —halbuki onlar Öyle bir
kavimdir ki, iman etmişlerdir™ gerçekten onlar için dilediğimden başka bir şey
olmamıştır. Eğer kâfirin iman etmesini dilemiş olsaydı, muhakkak o olur, onun
gayri olmazdı. Tıpkı iman etmesini dilediği kimse de iman etmeden başka bir
şey olmadığı gibi. Allah-u Teâlâ'nm «Allah, kime hidayet etmeyi dilerse, İslama
onun göğsünü açar..,»[53]
kavli celîli buna uygundur. Bunu şu âyet-i celîle teyid
etmektedir : «...Allah, onlara Ahiret'te bir nasip vermemeyi diliyor...»[54]
Cenab-ı Hak müminler hakkında da : «...Halbuki Allah Ahiret'i kazanmanızı
diliyor.»[55] kavl-i celîli ile beyan
buyurmuştur. Bu husus delâlet etmektedir ki, kendisinin fiilinin iman etmesi
olmasını dilediği herkese Ahiret'te ona nasip vermeyi dilemiştir. Kimin
fiilinin iman olmasmı dilememiş ise ona Ahiret'te nasip vermeyi de dilememi
ştir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Allah-u Teâlâ'mn «Allah, kullarına bir zulüm murad etmez. »[56]
kavl-i kerîmi ile de ihticac etmiştir.
Allama Ebu Mansur
(r.h.) şöyle diyor : Bunun üzerine bis deriz ki; yine
böylece, kim ki bir insana düşmanlığı dilerse ondan düşmanlık bulunur, yahut
onun fiili kötü ve çirkin olan zulüm olur. Oysaki onlar için zulmü dilememiştir.
Bilâkis onlar için adaleti dilemiştir. Cenab-ı Hak :
«Biz gök ile yeri ve aralarmdakileri boşuna yaratmadık...»[57] buyurmuş
ve sonra da şeytan hakkında : «O'na ne önünden, ne ardından (hiç bir surette)
batıl yaklaşamaz...»[58]
buyurarak şeytana batıl ismini vermektedir. Yoksa onun yaratılması batıl
değildir. Batıl ve zulüm olarak kâfirden sadır olan küfür füli de bunun
gibidir. Allah'dan kullar için zulüm murad edilmez. Bunu daha açık olarak
Cenab-ı Hakk'ın «Allah, kullarına bir zulüm murad etmez»[59] kavl-i celîli beyan etmektedir.
Ve sonra gerçekten onu
itibare almak caizdir. Çünkü bildiği şeyin olmasını
dilemek, mutlaka adalet olur. Zira o, fiilinin cezasını vermeyi murad etmiştir.
Yoksa işlemediği bir iş için onu azaplandırmayı değil. Cenab-ı Allah, herşeye
kâfidir.
Sonra Allah'ın,
Resulünün müşriklerin mağlup olmasmı dilemesi hususunu sordu. Ve Peygamber
aleyhisselâm, onların kendilerini davet ettiği şeye bakmalarını dilediğini
iddia etti.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Mağlûp olmak, itaat mıdır yoksa
masiyet midir? Bakmak vaktine kadar geçen hal de böyledir. Bunda ise masiyet
üzerine devam etmek vardır. Onun masiyettir demesi elbet-teki lâzımdır. Binâenaleyh bazı maslahatları kasdetmeksizin onu dilemesi
caizdir.
Allah-u Teâlâ'mn «Ben
şüphesiz isterim ki, sen kendi günahınla benim günahımı da yüklenesin...»[60]
kavl-i cehli de onun gibidir. Hakikaten masiyet olan fiilin murad edihnesi
caizdir. Fakat isyan maksadı İle değil Böylece müminlerin isyanlarının hepsi
her ne kadar Allah'ın yarattığı masiyet fiili murad etmedilerse de isyan eden
kimselerin fiilleridir. Hatta onlar, eğer küfrü dileseydiler, mutlaka
küfrederlerdi. Allah-u Teâlâ'mn masiyet olması için kâfirin fiilini murad
etmesi de bunun gibidir. Yahut onun sövme fiili çirkin ve sövme olma
bakımından böyledir. Yoksa sövmeyi ve masiyeti dilmesi gibi olmaz. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Sonra gerçekten
onların mağlup olmalarını rıza göstermiştir, diye itiraf etti ki onun bu
itirazı fasittir. Çünkü onların mağlup olmaları Allah ve Allah'ın Resulü için
olmamıştır ki,[61] onun hakkında razı olmuştur,
razı olmamıştır, diye kelâm etsin.[62] Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra kendisine şu
hususla itiraz olundu : Allah'ın kullarının ekserisi
şeytanın dilemesi ile küfretmişlerdir. Halbuki Allah,
onların itaat etmesini murad etmiştir. Bunun için şeytanın, Allah'ın hükmü ve
mül-kündeki dilemesi Allah'ın dilemesinden daha uzak olmuştur. Onun bu
itirazına, rıza," muhabbet ve Öfkelenmek ile cevap verdi. Biz her iki işin
arasındaki ayırımı beyan ettik. Gerçekten bir kişinin fiiline razı olur, fakat
diğerinden o fiilin işlendiği vakit ona öfkelenir. Bu hususun
iradede bulunması mümkün değildir. Binâenaleyh aciz kalmanın zahir olduğu şey de iradenin fiil
için[63] şart
olduğu sabit olur. Çünkü muhtar olanın fiili, iradeden hali kalmaz. Yine biz
gerçekten Allah-u Teâlâ, iman etmeyen kimseyi bilmesini sever,
veyahut ondan razı olur demiyoruz. Çünkü onların her ikisi de fiille sevilir. .
Fiili meydana getirmeyen için bu hususun söylenmesi uzaktır. Aman irade ise biz
onu geçen bölümlerde açıkladık. Allah-u a'lem.
Sonra bilinenlerde bu
hususta asıl olan şudur ki : Gerçekten fii], irade,
yahut galip gelme,[64]
veyahut da gaflet,[65]üzere
meydana çıkar. Sonra Cenab-ı Allah'ın, kulun fiili hakkında galebe çalma, veyahut gafletle,[66] vasfolunması
cazi olmaz. Binâenaleyh onun irade olunduğu sabit
olur. Mu'tezile ise, irade hakkında, Allah-u Teâlâ'ya kendisi için bir zaruret
olmaksızın yok iken sonradan var olan ilimden başka bir mana ispat etmiyorlar. Halbuki bu manâ mahlûkatın tümünün fiilinde bulunan bir
manâdır. Onların sözüne göre bu hususu inkâr etmelerinin hiç bir yönü Ve manâsı yoktur. Korunmak Allah'tandır.
Sonra der ki : «Şeytanın iradesi, onun temenni etmesinden ibarettir.
Kullar eğer dileselerdi, küfretmezler di. Cenab-ı Allah, onları zorla menetmeğe
kadirdir,»
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Biz ona şöyle deriz : Muhakkak sen
doğru söylüyorsun. İrâde gerçekten galip gelmeyi
gerektirir. Teımenni ise, gerektirmez. Binaenaleyh, düşmanın temennisi Allah'ın
iradesi üzerine,[67] nasıl
galip gelir? O'nun «kadir olur, mahkûm olur», gibi sözü ve bu nevi ancak
vahşetin ve şaşkınlığın eseridir. Hiç bir yönü ile mecburen iman etmek caiz
olmaz. Sonra der ki, eğer sen hiç hüküm ve hikmet sahibi olanın kulunu
dilemediği işten menetmeğe kadir olsun da onu menetmediğini gördün mü? denilirse ona mecbur olmakla,[68]
itiraz edip cevap vermeğe çalışır ki, bu yanlış ve hatâdır. Çünkü bizim katımızda
onu diliyor. Menetmek murad edilen şeyin şartından değildir. Sonra şöyle diyor : Onu iki yönden dilemediği ifade edilir. Tedbirden
bir şeyi zikretmeği menetmek onun için caiz değildir.
Allame Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Eğer sen, dünyada ona kadir olursan,[69] sen
onu bulamazsın,[70] ancak onun üzerine kadir
olmaması yahut onunla fiili murad etmemesi hariç. Menetmeyi vacip kılan şeyin
de iradeden olduğunu öne sürdü. Bu husus delâlet eder ki, gerçekten menetmek
eğer vacip olursa biaynihî değil, bir illete binaen vacip olmuştur. İlletten
zikrolunan şey, eğer mecburiyeti icabettirdi ise onun üzerine kadir olmaz, demenin
ta kendisidir. Her ne kadar icap ettirme-seydi o, icbar etmeğe maliktir. Fakat
tecavüz etmekle değil, bizce ona gücü yetmez. Ve örfün dışına çıkmış olur.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Cenab-ı Allah'ın
«Allah, kime hidayet etmeği dilerse, İslama onun göğsünü açar...»[71]
kavl-i celîli ile vukubulan itirazın cevabında der ki : Onun
te'vili bilinmektedir. O da şudur : Hakikaten kim ki,
Allah'a itaat ederse ona kendi lutuflanndan başkasının kadir olmadğı şeyi
verir. Ona güzel isimler koydu. İtaat etmeğe olan rağbetinin cezalanması için
itaatı-na karşılık sevap vermek suretiyle en yüce hükümlerle hükmetti. Tıpkı
«(iman etmekle)' hidayeti kabul edenlere gelince; (onlar seni her dinledikçe)
Allah, onların hidayetlerini artırmakta ve kendilerine takvalarını ilham
etmektedir.»[72] kavl-i celîli gibi. Kim
ki Allah'a isyan ederse, zikroîunan hususu kendisinden menetmiş olur. Bunun
üzerine vasfolun-duğu gibi göğsü İslama daralır. Bunu, başlangıçta hiç bir
kimseye yapmaz. Tıpkı zikrettiğim âyet-i celîlede
ifade ettiğim gibi. Cenab-ı Hak «...Ve onunla ancak fasıkları şaşırtır.»[73]
buyurmuştur. Sonra der ki; o hususun iki şeyden dolayı dostluk ve düşmanlığı
hak etmeden başlangıçta tahakkuk etmesi caiz olmaz. Birincisi, onunla anlaşıp
sevişmenin bulunmaması; ikincisi ise gerçekten kullarının arasını taraf tutarak
ayıran kimsenin dönüp onlardan birine levmetmeğe hakkı yoktur.
Allame Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : O'nun âyet-i celîle hakkındaki
iddiasına gelince : Gerçekten âyeti kerîme, bilinen bir hakikattir. Binâenaleyh bu husus onun marufu ve münker olanı
bilmediğine ve kıssayı ters-yüz ettiğine delâlet etmektedir. Sonra âyet-i celîleyi ifade ederek bilenin islâmdan sonraya sarf
etmesinde hata etmiştir. Çünkü Cenab-ı Hak
: «Allah kime hidayet etmeği dilerse Islama onun göğsünü açar...»[74]
buyurmuştur. Onun göğsünü açtığı içindir ki, kendisine islâmı ihsan etmiştir.
Yoksa göğsünü İslama, kendisinde islâm bulunduktan sonra açmamıştır. Sonra
bunun gibisinin anlaşma ve sevişme olmasını ifade etmek ve bulunduğu hal ile
Allah'a karşı kelâm etmekte cür'et ve cesareti daha da büyümüştür, Zira bu
cür'et ve cesareti, kendi öz varlığındaki sıfatından bilinmiştir ki onu
meydana çıkarmıyor ve kendisine mecbur olmadığı şeyle de nefsine zıt düşmüyor.
Ve lâkin Allah-u Teâlâ'yı bilmediğinden ve dinsizliği intaç edecek mezhebi
ortaya koyup ayakta tutma talebi üe onu gerçek yönünden kinayeye sarfettigi
için azaba müstahak olmuştur. Rezil ve rüsvay olmaktan Allah'a sığınırız.
Sonra der ki : Müslüman olduğu zaman, kim islâmı kabul et derse, onun
kalbi İslama açık olduğu halde müslüman olmuştur. Küfrettiği vakitte de onun
kalbi dar olup İslama açık değildir. Veyahut darlık ve genişlikte her ikisi de
bir midir? Eğer her ikisi de bir idi derse, onun yalanı, müslüraan olmak
veyahut küfretmek bakmamdan dininin ilk halini koruyan ve bilen kimse katında
yalanı ayan beyan olur. Sonra her müslü-manm ve kafirin
yalanını bildiği şeyi Allah'tan olan anlaşma ve karşılıklı sevme ismini
veriyor. Bunu Hak'tan uzaklaşmak ve menetmek suretiyle yapıyor ki, insanlar
onun cüret ve cesaretini ve aptallığını bilsinler. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra kendisine şöyle denir : Onun imandan sonra dilediği şeyden veyahut
küfründen sonra onu mahrum kılan nedir? Bu hususta dinde yardım ve kolaylık var
mıdır? Yoksa yok mudur? Eğer hayır yoktur derse, onun yalanı zahir olmuş, onun
sevap ve yahut azap kılma hususu ortadan kalkmış olur. Eğer vardır, derse,
azıcık bir güç harcamakla onun ürerine mezhebini ikrar etmiştir ki, din
hakkında kendisi için en salih ve doğru olanıdır. Sonra hiç iman ettikten sonra
kâfir olanı gördün mü ? Veyahut bunun vukubulduğu sana
haber verildi mi? Yahut kâfir olduktan sonra iman edeni gördün mü? Bu sorulara
karşı elbetteki evet gördüm demesi gerekir. Bunun üzerine denir ki : Sevabın verilmesi ve verilmemesi, o, göğsünün açılması
mıdır, yoksa değü midir? Eğer hayır değildir derse, Allah'a; sözünde durmadığı
ve haberinde yalancı olduğunun isnad etmiş olur. Eğer evet derse kendisine o
faydalardan kendisine yararlı olan şey hangi menfaattir? Veyahut göğsünün
daraltılmasında ona ne gibi bir zarar vermistir?. Bu
takdirde onun sevap veyahut a^ap kılsın ve bazan anlaşma ve sevişme bazan da
uzaklaşma ve menetme diye verdiği isimlerle başlangıçta onun caiz olduğunu
menetsin. Sonucu bu olan sözden Allah-u Teâlâ'-mn bizi korumasını dileriz.
Sonra onlardan
bazıları Allah-u Teâlâ'nın '«Allah'a ortak koşanlar (müşrikler) şöyle diyecekler : Eğer Allah dileseydi ne biz müşrik olurduk; ne
babalarımız...»[75] kavî-i celîli ile ihtîcaç
ettiler. Bu hususa üç yönden cevap verilmiştir :
Birincisi : Onlar
bunun emir olduğunu iddia ettiler. Tıpkı Cenab-ı Hakk'ın «Bir edepsizlik (şirk
üzere ve çıplak olarak Kâ'be'yi tavaf) ettikleri zaman atalarımızı böyle
bulduk, bize bunu Allah emretti derler...»[76]
kavl-i kerîminde olduğu gibi.
Allah-u Teâlâ'nın
«Kitap ehlinden bir güruh da vardır, dillerini kitaba doğru eğer bükerler ki,
siz o tahrip ettiklerini sanırsınız. Halbuki o, kitaptan değildir...»[77]
kavl~i celîli de böyledir.
ikincisi : Onlar
küfürleri sebebiyle azap gördükleri zaman korkutulduğu halde kendilerine
mühlet verildi; kendilerine mühlet verilip[78], hemen
azap verilmeyince peygamberlerin yalan söylediklerini sandılar, ve bunun
Allah-u Teâlâ'nın kendisine rıza gösterdiği hususlardan olduğunu zannettiler.
Böyle olmasaydı Allah onlara mühlet vermezdi. Kendilerine Cumartesi günü balık
avı yasak edilenler de böyle zannetmişlerdi. Bu husus tıpkı Allah-u Teâlâ'nın
«Nihayet peygamberlerin, kendilerini yalanlayan kavimlerini iman etmelerinden
ümitlerini kesince ve tekzip edildiklerini anlayınca...»[79]kavl-i
celîlinde beyan buyurduğu gibidir.
Üçüncüsü : Onların bu
hususu müslümanlann her şey Allah'ın dilemesiyle olur demelerinden onlarla
istihza etmeleri için söylemiş olmaları, tıpkı insanın, «Ben öldüğüm zaman
ileride gerçekten diri olarak (mezardan çıkarılacak mıyım?)»[80]
dediği gibi ki, bunu müslümanlarla alay
etmek için demiştir.
Münafıkların, «Şahadet ederiz ki, (kalblerimizdeki inancı açığa vururuz ki)
doğrusu sen, muhakkak Allah'ın Peygamberi'sin»[81]
sözleri gibi. Fakat kendilerinden meydana gelen bu husus istihza olduğu için
ta'n olundular, tik zikrolunan husus da bunun gibidir. Allah-u a'lem.
Bu âyet-i celîleden
sonra varid olan âyet, bunu teyid etmektedir. Ce-nab-ı Hak bu hususta şöyle
buyurmuştur : «De ki : - Tam ve kâmil hüccet, Allah'ın hüccetidir. O dileseydi
elbette hepinizi birden hidayete erdirirdi.»[82].
Daha başka âyet-i celîleler de varid olmuştur. Onlardan hiç biri açıklanması
geçen hususa muhtemel değildir. Cenab-ı Allah'ın, eğer Rabb'in dileseydi,
yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi...»[83]
kavl-i kerîmi hakkında diyor ki : O, zorlamaktır. Dileseydi, onları zorlayıp
cebrederek menederdi. Tıpkı onları ihtiyar olmaya, genç olmaya zorladığı gibi.
Fakat onları imtihan etmesini dilemiştir. Tıpkı «... Allah dileseydi o
kâfirlerden (savaş yapmaksızın) intikamını alırdı...»[84]
kavl-i ce-lîli hakkında dediği gibi. O, şöyle demiştir : Gerçekten Allah, O'nu,
Peygamberi ve peygamberin ashabı ile dilemiştir. Fakat onunla mecburiyetin
meşietini murad etmiştir. Çünkü onunla ne Övülme vardır ve ne de ecir.
Allame Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Biz onun vehmine delâlet eden hususu beyan ettik. Onun sözüne
sepkat etmiş olanlardan şöyle diyenler vardır : Hakikaten eğer Cenab-ı Hak,
mahlukatm fiilinden olmayan bir fiili yaratmak dileseydi, onu yaratmağa kadir
olmazdı ki, kitap da onunla kendisini nefyetme ve ona kadir olma hususu varid
olsun. O, ancak başka fiilden meydana gelenler ve beşerin gücünün sınırına
ulaşmayandan gayrinde vukubulan o fiili yaratmağa kadir olur.
Kim ki, Allah~u
Teâlâ'nm yaratma hususunda bu neviden olanım yaratmadan aciz olduğunu ve
nıahlukatın fiilinin hakikatini yaratmaktan dahi aciz olduğunu sanarsa hatta
bu hususu murad ederse onun yeri mu'-tezilenin zannettiği yerdir. Çünkü
mu'tezile öyle bir mahlukat yarattılar[85] ki,
akıllarda ondan yüksek, iyi ve ondan üstün ve alâ bir yaratık bulunmaz.
Mu'tezile bu fikri ve görüşüne zayıf akıllı olanların ağzına attı. Onlar da
bunları dillerine doladilar. Bunun İçindir ki, Cenab-ı Hak onun gibisini
yaratmağa kadir olduğunu beyan buyurdu. Yoksa gökleri, yeri ve her ikisinin
arasında bulunanları yaratmağa kadir olduğunu ikrar edip inananların bunun
gibisini inkâr etmelerinin hiç bir yönü yoktur. Fakat bununla mu'tesilenin
«Allah, hakikaten diledi; fakat olmadı. Çünkü o, kulların fiillerini yaratmağa
kadir değildi sözleri batıl ve fasid olur. Çünkü Cenab-ı Allah, ona cevap
olarak «... O herşeye kadirdir[86].
Birincisine cevap olarak da «... O dileseydi elbette hepinizi birden hidayete
erdirirdi»[87] buyurmaktadır. Allah-u
Teâlâ'nın, «Allah dileseydi, o kâfirlerden (savaş yapmaksızın) intikamını
alırdı»[88]
kavl-i celîline gelince; onun tefsiri şöyledir : Eğer Allah kendisinin
emirleri ile korkutulanları yalanlamağı dileseydi. Bilakis onlardan dilediği
şeyle imtihan etmesini murad etmedi. Lâkin intikam almayı tehir etmeyi diledi.
Üçüncü tefsir de şöyle olur : Allah dileseydi kâfirlerden müslümanlarîa
intikam alırdı; fakat tasdik ettikleri hususu beyan «tmek için mağlûp olmakla
peygamberinin ashabını imtihan etmesini diledi. Tıpkı Allah-u Teâlâ'nın :
«Doğrusu biz onlardan evvelkileri de (çeşitli musibetlerle) denedik...[89]. «Ve
insanlardan kimi de Allah'a dinin bir ucundan ibadet ederler...»[90]
kavl-i celîllerinde beyan buyurdukları gibi.
Ebu Mansur (r.h.)
diyor ki : Bizimle Kaderiyye mezhebi arasında iki noktada kelâm vardır : Biz
onlara sual' edip deriz ki, Allah-u Teâlâ ebedi olarak olacak olan şeyi olduğu
hal üzere bildi mi? Eğer hayır bilmedi derlerse kâfir oldular. Çünkü onlar
Rabb'larmı cehaletle vasfetti-ler. Eğer evet bildi derlerse, kendilerine :
«Allah-u Teâlâ ilmini bildiği gibi yerine getirmeyi diledi mi, yoksa dilemedi
mi?» denir. Eğer hayır dilemez derlerse, o zaman, Allah-u Teâlâ kendisinin
cahil olmasını dilemiş olduğunu söylemeleri gerekir. Kendisinin cahil olmasını
dileyen de hüküm ve hikmet sahibi olmaz. Eğer evet dilemiştir derlerse, bu
sefer de Allah-u Teâlâ'nın her şeyin, olmasını bildiği fiilleri olmasını
dilediğini ikrar etmiş olurlar. Bu husus, Ebu Hanife'den rivayet edilen
husustan bende yerleşendir. Yoksa ben Ebu Hanife'nin beyan ettiği meseleyi
lafzı lafzına zikretmiş değilim. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Biri çıkar da derse
ki; günah ve isyan için emri çirkin ve kötü olunca, niçin[91]
onların olmasını dilemek çirkin olmuyor? Bir kaç yönden böyle olduğu ifade
edilerek cevap verilir.
Birincisi : Emirde
tenakuz bulunduğu için o, irâdede bulunmaz. Çünkü fiil bazen emir için olur.
Hasiyeti emretmek mümkün değildir. Zira emirle olan itaat olur. Kendisinde emir
olması ile masiyetin manâsı yok olur. irade ise böyle değildir[92].
Görülmüyor mu ki, her fail kendi fiilini dilemiştir. Öyle kendisine fiilim
emretmiştir demesi mümkün değildir. Binâenaleyh her ikisinin muhtelif şeyler
olduğu sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine Cenab-ı Hak,
kendi fiilini murad etmekle vasfolunur. , Böyle olunca dilediği fiili kendisine
emretmesi mümkün değildir. Bununla sabit olmuştur ki, iki yönden biri, diğerine
delil değildir. Bununla beraber Al-laiı-u Teâlâ, peygamberleri ve seçkin
kullarını helak edip, düşmanlarını ve kötü, şerir olan kimseleri baki bırakıp
onlara dünyayı alabildiğine genişletmeği dilememiştir. Bu hususu o
menetmemiştir de. Bilakis bize, düşmanlarının ve kötü kimselerin helak
olmaları; peygamberlerinin seçkin ve iyi kullarının baki kalmaları için
niyazda bulunmamızı emretmiştir. Tevfik Allah'tandır.
Ve yine; gerçekten
emrin faydası, onun üstün ve yüce olmasıdır. Çünkü o, diğerini uzaklaştırmayı
talep etmiş ve kendisi ile ulu ve mabud olmağa müstahak olan büyük nimetlerini
ve üstün hakkını onda izhar etmiştir. İrâdenin hakkı ise, kendisi ile mülkünün
arasına bir şeyin girmemesi, kendi hüküm ve saltanatını menetmemesi için
galebe çalmağı nefyetmek ve ihtiyar sahibi olmaktır. İrâdeyi reddetmekte ise
bu husus mevcuttur. Bunun içindir ki, Allah-u Teâlâ'nın dilememesi batıl"[93]
oldu. Emir ve nehyi reddetme de böyledir. Bunun için, Allah'ın rubûbiyyeti ve
salta-natmm sahir olması için emir ve nehyin gerçek olduğunu söylemek gerekir.
Ve, mahlûkatın, Allah'ın mülkü ve saltanatında bir şey de dilemelerinden aciz
oldukları ve Allah'ın gerçek mülk sahibi olduğu için mahlûkatın hepsi hakkında
irade sahibi olduğunu söylemek lâzımdır. Tevfik Allah'tandır.
Yine, hakikaten
Allah-u Teâlâ, İbrahim aleyhisselâma İsmail aley-hisselâmı kurban etmesini ve
bir koçla fidyeyi emretti. Allah-u Teâlâ'nın önce kurban etmenin hakikatini
emredip sonra onu bedeli ile kendisinden menetmiş olması caiz olmaz. Çünkü bu,
görüşü değiştirmek ve cehaletin alâmetidir. Binâenaleyh, emir irâdenin
hakikatinin kendisi ile olan şeyle varid olmamış idi. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Bunun hepsi, bizim
irâdenin manâlarının, kendisine vardığı manânın tahakkuk etmek üzere, kısımlara
ayrılması bakımından bizim beyan ettiğimiz husustu. Bunun ardında lafızdaki
mani olan şey veyahut onun yönünden hasım katında çirkin olan yönlerden birine
sarf etmekten başka bir şey yoktur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra dünyada fiilin
üzerine vakî olduğu şeyde asıl olan onun, irâde üzere, yahut sehven veyahut
galip olmak suretiyle vaki olmasıdır. Kendisinde galebe çalma, aldanma
vasfından çıkan herşeyin fiiller için gereken irâde ile vasfolunmasi lâzımdır.
Fakat irâdeden ibaret olan şey, vasfo-lunmaz. Çünkü hakikatte irade bir çok
kısımlara ayrılmıştır ki, biz onu geçen bahislerde açıkladık. Tevfik
Allah'tandır.
Amma görünen de, gerçekten irâde olan şey hakkındaki ifade edilen irade, kendisi ile fiilin olduğu iradenin ta kendisidir. Bizim nezdimizde mümkün değildir ki, onunla beraber[94] fiil olmasın. Mu'tezilenin katında ise, irade fasılasız olarak fiilden önce olur. Bundan başka fiil bulunduğu zaman olan ve sonra olmayan hususlardan olan ise, o, bilmen temenniden ibarettir. Cenab-ı Allah bu gibi vasıftan yücedir; münezzeh ve beridir. Binâenaleyh ilk vecih üzere Allah'ın irade sahibi olduğu ve dilediği vech üzere fiüin tahakkuk ettiği sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır. [95]
Bize göre asıl olan
odur ki; hakikaten bu mesele olsun, irade meselesi olsun, bunların hepsi
fiillerin yaratılması hakkındadır. Eğer onlar sabit olursa bu da sabit olur. Çünkü,
fiillerin yaratılması, kazanın olduğunu ve meydana gelenin güzel ve
çirkinlikten bulunduğu* halde ezelde takdir edildiği için kaderi ispat ediyor.
Bu hususta, Allah-u Teâlâ'mn, onun kendi yaratığı olması[96] için
onu dilemesini gerektirir. Biz bu mesele hakkında kendisine Allah'ın hidayet
ettiği kimse iğin kifayet edeceğini ümit[97]
ettiğimizi byean ettik; fakat ne var ki, insanlar bu hususu başlı başına bir
mevzu ittihaz eden hakkında kelâm ettikleri için biz de bu hususu işlemekte
onlara tabi olduk. Çünkü muhtemeldir ki, onlar, gerçekten hakkın, hangi kelime
ile ifade edilirse edilsin her hangi bir lafzı düşünen için onun nuru ile
zahir olduğunu murad etmiş olurlar. Tâ ki, gerçekten hak olan, ne ağızdan
çıkan bir beyan nevi ile ve ne de dille ifade edilen lâfızla hak olduğu
bilinsin. Fakat hakkın hak olması ancak onun için ser-dedilen delillerle
bilinir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra kazanın hakikati
bir şeye hükmetmek ve o şeyin lâyık olduğu üzere kesinlikle meydana gelmektir.
Veya o şeyin kesinlikle meydana gelmesinin gerçeklenmesidir. Bunun üzerine
bazı kere eşyanın yaratılmasına rücu' eder. Çünkü o eşyanın bulunduğu hal
üzere olmasının gerçekleşmesidir. Birinci ifadeye göre ise, herşeyin
yaratıldığı üzere olmasıdır. Zira mahlûkati yaratan âlim, hüküm ve hikmet
sahibi olan Allah'tır. Hikmet ise, herşeyin hakikatine isabet etmek ve herşeyi
yerli yerine koymaktır. Allah-u Teâlâ : «Böylece gökleri yedi kat gök olarak
iki günde yarattı...»[98]
buyuruyor. Buna göre mahlûkatın fiillerinin, Allah onları yarattı, diye
vasfolunması caizdir. Yani Allah onları yarattı ve hükmetti. Tıpkı
Allah-u Teâlâ'mn «... Artık neye hükmün
geçiyorsa, hükmünü ver...»[99]
kavl-i celîli gibi. Bu noktadandır ki, her hakkı sahibine verip onun hakkı
olduğunu açıkladığı için âlim olana kadı ismi verilmiştir. Allah-u Teâlâ'mn
«... Fakat Allah-u Teâlâ, dilediğini yaratır ve O, bir şeyi murad edince, O'na
sadece «Ol» der, o, hemen oluverir.»[100]
kavl-i celîli de böyledir. Ve yine böylece «Allah-u Teâlâ, felanın şunu, şu
vakitte yapacağına hükmetti. Bunun üzerine o da böylece o vakitte oldu» denmesi
caiz olur. Bunun gerçek anlamı, olmasını bildiği ve dilediği şey ile
hükmettiğinin olmasıdır. Ve yine failin fiili ile zem veyahut medih, sevap
veyahut asap bakımından müstahak olduğu şeye hükmetti demek de caiz olur.
Kaza, bildirdi ve
haber verdi imanâsına da gelir. Tıpkı «Allah-u Teâlâ'mn biz, Israiloğullarına
Tevrat'da şunu vahyettik...»[101]
buyurduğu gibi. Bu veçhe göre yine onun sena edilmesi caiz olur. Bu hususun
cevazında hiç bir mâni' bulunmaz.
Yine kaza kelimesi,
bazan da emretti, anlamına geür. Tıpkı Allah-u Teâlâ'mn «Rabb'in kesin olarak
şunları emretti : Ancak kendisine ibadet edin. Ana-babaya güzellikle muamele
edin...»[102]. Ve «Allah ve Resulü bir
işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkekle, mümin bir kadın için, kendi
işlerinden dolayı Allah'ın ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçmek hakkı
yoktur.»[103] buyurduğu gibi. Bu husus
ise Allah'a ancak hayır işlerinde izafe edilir. Kaza kelimesi, bazan da fariğ
olma anlamına gelir. Nitekim Allah-u Teâlâ, Mûsâ, (on senelik hizmet)
müddetini bitirince ve (evlenmiş olduğu) ailesiyle (Mısır tarafına), yola
çıkınca...»[104] buyurmuştur. Lâkin bu
nev'in Allah'a izafe edilmesi caiz değildir. Çünkü Allah'a bir şeyle meşgul
olduğu veyahut o şeyden fariğ edilmiş olduğu isnat edilmiş olur. Ancak,
yaratmış olduğu şeyin tamamlanmasının gerçekleşmesi hakkında mecaz olarak isnat
edilir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Kaza hakkında bundan
başka bir çok hususlar zikredilmiştir ki, bizim mevzubahs ettiğimiz hususda
onları zikretmenin gerekmediği kanaatindeyiz.
Kader meselesine
gelince : O, iki vecihtir :
Birincisi : Bir şeyin
meydana çıkması üzerine olan had, o ise, her-şeyi hayırdan yahut serden güzel
veyahut çirkin olan âlim veyahut cahil olma bakımından bulunduğu hal üzere
kılınmasıdır. Bu ise, hikmetin te'-vilidir ki, o da, herşeyi olduğu hal üzere
kılmaktan ibarettir. Ve herşey hakkında kendisi için daha iyi olanın
verilmesidir. Bu örneğe göre Allah-u Teâla'nın «Gerçekten biz, herşeyi
(hikmetimiz icabı) bir kaderle yarat-nıışızdir.»[105]
kavl-i celîline göredir.
İkincisi : Herşeyin
zaman, mekân, hak, batıl, ve sevap olan, azap olan husus bakımından vaki olduğu
hal üzere beyan edilmesidir. Bu ikiden biri gibi olan Peygamberimiz
Sallellahualeyhivesellemden rivayet edilendir ki, Cebrail aleyhisselâm
kendisine iman hakkında suâl sorduğu zaman zikrettiğimiz hususların yanı sıra
kaderi zikrederek hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmandır, diye cevap
vermesidir. îlki her hangi bir «şey»in olduğu hal üzere yaratılmasının kaim
olması gibidir. Bu ise, kulların fiilleri hakkında onların güzel ve çirkin
olması bakımından akıllarının ulaşamadığı şeyin dışına çıkan ve akıllarının bu
hususa kadir olmayandır. Buna göre sabit olmuştur ki o, Allah-u Teâla'nın emri
ile meydana çıkmıştır. îkinci olarak da, yine onların ilimlerinin ulaşamadığı
zaman ve mekânla fiillerini takdir etmeleri muhtemel değildir. Bu yöndendir ki,
kendileri ile olması da ihtimal dahilinde değildir. Onlar, Allah'tan hariç
değillerdir. Allah-u Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'inin bir âyetinde şöyle buyuruyor :
«... Oralarda yolculuk için (muayyen yer ve zamanlarda) gidiş geliş takdir
eylemiştik.»[106] ve yine Cenâb-ı Allah,
«Yalnız Lût'un karısını, gerçekten azap içinde kalanlardan takdir ettik»[107]
buyurmuştur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Kâ'bî, iddia ederek
gerçekten Allah-u Teâlâ, küfrü hükmetmez diyor. Sonra kazanın vecihlerini
tefsir ederek onu tefsir edilenin bazısı hakkında kılmıştır. Binâenaleyh, onun
kazanın tefsir edilen vecihlerden birine ihtimali üzere tümünü inkâr etmesi
hatadır. Sonra küfrün birbirlerine benzemediği ve batıl olduğunu iddia ederek
deliller getirmeğe çalışmıştır. Allah-u Teâla'nın batıl ile hükmetmenin batıl
olduğunu bilmiyen için Allah'ın kazası haktır ve gerçektir. Ve birbirine
benzememeleri ile birbirine
benzememek hak ve adalettir. Hakimlerin hükmü de böyledir. Meselâ cömertlik ve
zulüm fiilleri... O, cömertliktir, batıl olmadığı gibi birbirlerine
benzememeklik de yoktur. Hatta hemen hemen onu küçük çocuklar bilir. Kim ki
onu bilmez de sonra kelâmın sınırını iddia ederse ona söylenilecek söz ilk Önce
kelâmı bilmesi olmalıdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Peygamber
Sallallahualeyhivesellemde.n rivayet olunan şeyle de ih-ticac etti. Peygamber
Aleyhisselâm, Allah-u Teâla'nın kendisine şöyle haber verdiğini ifade buyurdu.
Kim ki, benim kazama razı olmaz ve benim verdiğim belâ ve musibetime
sabretmezse o, benden başka Rabb ittihaz etsin.»[108]
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Bu ilk zikredilen fiilidir ve gerçekten[109]
onun gazabına razı olmak, küfrün mahrecidir, kötü, çirkin, şer, fasid, olduğunu
ve sahibine Allah'ın gazabını ve azab etmesini icap ettirdiğini, ancak bu
hususlardan tevbe edenin hariç olduğunu bilinendir. Binâenaleyh bunlara razı
olmayan kimse kâfirdir; haberin varid olduğu şey üzere bulunur. Küfür gerçekten
çirkindir. Ve kulun fiilidir. Onun Allah'ın kazası ve hükmü olması mümkün
değildir. Böylece hakikaten Allah'ın kazasının fiilin hakikatinin bulunduğu
şeylerden zikrettiğim husustan ibaret olduğu sabit olur.
Oysaki, gerçekten hayrm
hakikati, hastalıklarda ve musibetlerdedir. Görülmüyor mu ki; Cehennem'de ebedi
kılmak mu'tezile nezdinde Allah'ın kazasıdır. Rüsvay olmak, sapıttırmak ve
benzerleri de böyledir. Varsın Kâ'bî bunlara kendi nefsi için razı olsun. Yok,
razı olmazsa Allah'tan başka, Rabb talep etsin. Mu'tezile diyor ki; Allah'ın
din hakkında vuku-bulacak musibet ve hastalıklar için kazası yoktur. Onlar için
hiç bir günah yoktur. Onlar için günah ancak bedeli ile olur. Bu takdirde
kendilerine, o, hastalık ve musibetlerin bedeli verilmedikçe onlara razı
olmazlar, îşte bu da Hadîs-i Şerifle rivayet edilen «Benden başka Rabb ittihaz
etsin» cümlesinin anlamıdır. Ve devamla «Bizim üzerimize vacip olan Allah'ın
kazasına razı olmaktır,» der.
Allame Ebu Mansur
(r.h.), Allah'ın kazasına nasıl razı olunacağını ve bu hususta üzerine
vukubulan hususları beyan ettik diyor. Cenab-ı Hakk'ın : «Gerçekten biz herşeyi
(hikmetimiz icabı) bir kaderle yaratmisızdır.»[110]
kavl-i celîli hakkında, kader gereken hususlardandır. Küfür ise gereken hususlardan
değildir diyor. Onun kader hakkındaki sözü bizim zikrettiğimiz yöndendir ki, o
yönde de kaderin gerektiği hususlar vardır.
Sonra, Allah'ın
kaderinin çirkin olması gerekir. Sonra der ki : Sana soruyor ve diyor ki; Allah
küfürü takdir temiş ve sonradan vukubulması için hükmetmiş midir?
Murad ve maksadından
sorması gerekir. Şöyle ki :
Ebu Mansur (r.h.) der
ki : Bu husus vacip olduğu zaman, kendisinden haber talep etmeden önce vacip
kıldığı şeylerin hepsini gaflette bırakmaktır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Kaza, kader, yaratmak
ve irâde hakkında asıl olan şudur ki; bu hususlar için üç yönden hiç bir kimse
için özür yoktur.
Birincisi : Gerçekten
Allah-u Teâlâ, hükmetti ve yarattı. Bilinen ve zikrolunan hususlardandır ki,
gerçekten Allah, onları diîer ve onlara tesir eder. Allah-u Teâlâ'nm dilediği,
yarattığı ve vukubulması için hüküm verdiği şeyle kendisine vasıl olurlar;
tercih ettikleri şeye de ulaşırlar. Onların, kendi katlarında eşyayı tercih
eden ve ondan haber veren şeyle ihti-cac etmelerine hakları yoktur. Oysaki bu
hususları onların ilimle, kitap ve haberle elde etmeleri mümkün olmayan
hususlardandır. Çünkü onlardan, olup meydana gelen hususları onlar, ihtiyar
ederler ve onlara müessir de olurlar. Allah'tan yardım etmesini niyaz ederiz.
İkincisi : Gerçekten
onların hepsini, Allah, onların işledikleri hal üzere kendilerine
yüklememiştir. Onları o hususa da reddetmemiştir. Mecbur
da kılmamıştır onları.
Bilakis onlar,
oldukları hal üzere bulunurlar. Kendilerinden bir şey bulunmazsa da benim zikrettiğim
şey bulunmaksızın onların bulunmasını tevahhüm ediyor. Yine onlara, yaptıkları
şeylere karşı çıkmaları imkânı verilmiştir. Bu olmadı. Çünkü Allah, onîarı
mecbur kılmadı. Cenab-ı Hak, mahlûkattan her birinin, ihtiyar sahibi, müessir,
fail ve terketmeğe imkân sahibi olduğunu bildiği şeyin hakikatini onlardan
ayırmadı. Bu husus, kendisinde fiillerin vukubulduğu sair, mekânlar, zamanlar,
araz ve cevherlerin yaratılması gibi değildir. Her ne kadar bunlardan bir şeyin
olmasının onlar için özür olma imkân ve ihtimali bulunmazsa da. Veyahut
bahis konusu ettiğimiz husus için bir
hüccet, bir delil veya Özür olma ihtimali bulunmasa da. Tevfik Allah'tandır.
Üçüncüsü : Bunlardan
bir şey, onların akıllarına bile gelip hatırla-mamışlardır. Fiil anında onlar
kendilerinde dahi değillerdi ki, o hususlardan bir şeyi işlediklerini
bilsinler. O, fiil için olmayan bir husus için ihti-cacda bulunmak, ihticaca
muhatap olan kişi nezdinde batıl ve fasiddir. İşlediği şeyin kendinde
bulunmayan hususun özür olması da böyledir. O, elbetteki batıl ve yok olmuş
olur[111].
Eğer onlar için bunlarla ihticac etmek bulunmuş olsa idi, onların, haber verilenle,
ilimle kuvvetlendirmek[112] ve
benzeri gibi hususlarla ihticac etmek olabilirdi. Oysaki, gerçekten eğer bu
onlar için özür dilemek olsaydı, onlar için emir, nehiy, vaad, vaîdi bilmemeleri
ve vukubulduğu yerle, günahkâr oldukları yeri bilmemeleri sebebiyle olurdu. Ve
yine Allah'a zarar vermeğe, Onun hüküm ve saltanatına ihanet edilmeyen ve
mülküne noksanlık getirmeyen hususlarla özür olurdu. Ve yine onlardan meydana
gelen şeyle olan ilimle onları yaratması sebebiyle özür olurdu. Eğer onların
bu hususlar hakkında ihticac etme hakları olsaydı, onun hepsinden daha açık
olanlarla ihticac etmi' olurlardı. O, kendisi gibi olanın fiil vaktinde, kerem,
cömertlik, onları azaplandırmaktan müstağni, affetme, bağışlama, Matlarından
kendisine bir faydanın olmaması, günah ve isyanlarından kendisine hiç bir
zararın varid olmaması gibi hususların zikrinde düşünülmüş olurdu. Bunlardan
bir şeyle ihticac olmadığı zaman evvelki hakkında da ihticac olmaz. Bu,
zikrettiğimiz hususların Allah'tan olmadığına nasıl delâlet ediyor? denirse,
cevap olarak denir ki; Allah-u Teâlâ'dan varid olarak beyan ettiğimiz
hususların hepsinin tahkik edilmesinde geçen deliller, ifade edilen o hususa
delâlet etmektedir. Kuvvet ancak Allah'tandır. '
Bu hususta asıl olan
odur ki, gerçekten herkes biliyor ki; kendisi faildir, yapmış olduğu şey için
kendisine imkân verilmiştir. Ve kendisine başkası tesir etmiştir. Öyle ki, eğer
kendisinden o husus menedilirse bu, ona çok ağır gelir[113].
Gerçekten onun zıttını ihtiyar etmiş idi. Onun hakikatini reddetmeğe bir yol
bulunmaz. Çünkü onun hepsinin kendinden sadır olduğunu bilir. O husus, sahibi
için olmuştur. Tıpkı, görünen yaratıklar ve yanlış olarak kendisine hayal
olmayan his gibi. Sonra herkes kendi fiilini, güzel ve çirkin olma bakımından
aklen takdir ettiği şeyin gayri olarak
meydana çıktığını görür. Yine aynı şekilde, zaman ve mekân ile takdir etmeğe, ilminin
ulaştığı şeyin gayri olarak ve nefsinin yorulma, elem duyma gibi hususları
kasdetmediği ve onun gibisine kudretini kullanmadığı şey olarak meydana
çıktığını görür. Oysa ki kendi nezdinde kudretinden bir noksanlık bulmaz.
Böylece, gerçekten fiilleri hissî ve görünür bir hal olmasına yakm bir durum
ifade eden yollardan, fulleri kendilerinin yaratmış olduğu şeylerden olmadığı
sabit olur. Kim ki, bu yönlerden fiillerin onlardan meydana gelip
gerçekleştiğini kabul ederek boyun eğerse veyahut geçen[114] yönlerden
fiilleri kendilerinden nefyetmeğe yönelirse, o kimse aklı ile büyüklük yapıp
böbürlenmiş, hissine aldanarak inatlaşmıştır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra biz
mu'tezilelerle ittifak halindeyiz ki, gerçekten Cenab-ı Hakk'a mahlûkat ve
fiillerinden isimlerde çirkinlik ifade etmeyenlerden başka bir şey izafe ve
isnad edilmez. İsimlerde çirkinlik ifade etmeyenlerden başka bir gey izafe ve
isnad edilmez. İsimlerde çirkinlik ifade edecek şey ise Allah'a asla izafe
edilmez. Bu husus, nefyedilip yasaklanır. Bunun üzerine bazı meseleler meydana
çıkmıştır :
Birincisi : Hayru
hasenattan Allah'a isnad edilenlerin, Allah'a izafe edilmesinin yönü hakkında
ki, onların hepsi Allah'tandır. Mu'tezile, hayır olanları isteme ve onları elde
etmek için güç ve kuvvet sahibi olma ve emir alma bakımından Allah'a izafe
edilmesinde beis yoktur, derler. Biz ise diyoruz ki; izafe ve isnad çeşidinden
bu her ne kadar güzel ise de fiiller zikredildiği zaman Allah'a izafe etmeden
bu murad olunmaz. Fakat fiiller zikredildiği zaman Allah'a Hamdu sena ve
şükretme murad edilir. Bu hususta, evvelki hal caiz olunca, bunun da caiz
olması daha evlâdır. Çünkü emir, dua ve kuvvetlenme bakımından kendisinde mümin
ve kâfir müşterektir. Hamd ve şükretme bakımından ise, mümin ile kâfir birbirlerine
muhtelif bir durumdadırlar. Bunu açıklayan hususlardan biri de, mutlak olarak
şöyle demenin caiz olmasıdır : Hakikaten iman, Allah-u Teâlâ'nın nimetlerinden
bir nimettir. Gerçekten mümine Cenab-ı Hak, in'âm ve ihsan etmiştir. Eğer
Allah-u Teâlâ'nın kendisine olan fazlı, ihsanı olmasaydı, küfür pisliğinden
temizlenmezdi. Ve böylece kendisi büyük bir azaba dûçâr olurdu. İşte bu yönden
kâfir hakkında vukubulan hususlar, Allah'a izafe olunmaz. Fiiller
zikrolunmadığı zaman da emir üzere olur. Tevfik Allah'tandır.
Bunun için tebdil ve
tahrif edilmiş kitabın gerçek kitap olduğunu söyliyenlere ve onu..[115]. ve
benzerini Allah'a izafe edenlere, Cenab-ı Hak îânet etmiştir. Gerçekten onlar,
bununla emir varid olduğunu iddia ettiler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, kendi
zatını bu hususdan berî ve münezzeh kılıp onun, şeytanın işi olduğunu haber
vermiştir. Ve onlar bunu çekemedikleri için kendilerinden uydurarak
söylemişlerdir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine emir olması
bakımından fiil caiz değildir. Çünkü onda ancak ilzam ve gerektirme bulunur.
Kendisinde çok büyük zahmet ve meşakkat bulunduğu için onunla Allah'a izafe
edümez. Bilakis Hamdu senada bulunmak ve şükretmek bakımından Allah'a izafe
edilir. Tıpkı Allah-u Teâlâ, şu âyet-i celîlelerde buyurduğu gibi. «... Doğrusu
sizi imana hidayet buyurduğundan, Allah, sizin başınıza kakar; eğer (imanınıza)
sadık kimse-lerseniz»[116].
«îtaat için sağlam söz verdikten sonra arkasından döneklik ettiniz. Eğer
Allah'ın fazlı ve rahmeti üzerinize inmeseydi, elbette kendini aldatmışlardan
olurdunuz»[117]. Kâ'bî, Allah-u Teâlâ'ya
ancak iyi ve güzel olan izafe edilir diyor, sonra da itaatlarm Allah'a izafe
edilmesinin emir yönünden "olduğunu iddia ediyor. Bu hususta hangi güzellik
ve iyilik vardır? Buna dahil olan hususları biz ge^en bahislerde beyan ettik.
Ve Kâ'bî, Allah'-u Teâlâ'ya serlerin izafe edilemiyeceğini iddia ediyor; çünkü
Allah, onları nehyetmiştir, kendisine izafe olunmaz diyor.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Bizim katımızda da serler Allah'a izafe olunmazlar. Çünkü biz
beyan etmiştik ki, Allah'a izafe edilmenin vechi, şükretmek içindir. Şerlerde
ise şükretme yönü yoktur.
Sonra müslümanlarm
«Hayır ve şer Allah'tandır», sözleri hakkında der ki, müsîümanlar bununla ancak
dinsizlerin sözüne[118]
muhalefet etmeği kasdetmişlerdir. Kulların fiiline gelince; o, hatırlarına bile
gelmemiştir. Belki Allah, O, şeytanın amelidir buyurmuştur.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) der ki: Müslümanlarm sözü olduğu zikro-lunan şey, yalandan ibarettir.
Çünkü müsîümanlar öyle dememişlerdir. Bilakis müsîümanlar «Hayır ve şerrin
ezelde takdir edilmesi Allah'tandır» diyorlar. Ezelde şerrin takdir edilmesi,
şerrin kendisi değildir. Dinsizlerin durumu hakkında da söz böyle değildir.
Çünkü böyle olmuş olsaydı, o takdirde şerrin alim, ve hikmet sahibi Allah'a
izafe edilmesi çirkin olurdu. Bilakis fiili ser olan kimsenin kendisi gerdir
ve fiili fesad çıkarma olan kimsenin de kendisi mufsittir. Onun «Müslümanların
hatırına bile gelmez», sözü ise yalandır. Bilakis zikrolunan şeyin hususiyeti
kendi hatırına gelmez. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra diyor ki : Eğer
denirse ki küfür emir olma cihetinden Allah'tandır demiyoruz, fakat yaratma
bakımından Allah'tandır diyoruz denirse, cevap olarak emir, fiilin gayridir
demiştir.
Ebu Mansur (r.h.)
diyor ki : Bunun üzerine biz şöyle deriz; küfür, bir yoldan Allah'tandır ve
mutlak olarak ifade etmek suretiyle şer Allah'tandır demiyoruz. Ve böylece hiç
bir kimsenin; îblis Allah'tandır, yahut Şeytan Allah'tandır, yahut her kazurat
ve pis kokanlar Allah'tandır veyahut da her fesad Allah'tandır diyen yoktur.
Öyle ise gerçekten bu lafız, mahlûkatta var olan şey hakkında da fasiddir.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu hususta asıl olan
şudur ki, gerçekten onu ifade etmek, emri isteme yerine veyahut nimetleri
izafe etme yerine çıkar. Bunda ise elbetteki o iki husustan bir bulunmaz. Öyle
ise Allah'a izafe edilmesi caiz olmaz, O, tıpkı bizim deiğimiz gibidir ki;
gerçekten Allah, tahkik edildiğinde her ne kadar herşeyin Rabb'i ve herşeyin
ilâhı ve herşeyin yaratıcısı ve herşey de kendisinin ise de bu hususlar,
pislikler, çirkin ve kötü olanlar ve ancak onlara istihkak kesbetmesiyle
zikrolunan şeylerden benzerlerinde söylenmez. Onların bir olan Allah'a izafe
edilmesi o husus üzerinden çıkar. Her ne kadar onlar yaratılmış iseler de
Allah'a izafe edilen şeylerden onların küfrü yaratılmış ise de. Bizim üzerinde
durduğumuz konu da onun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Buna göre küfür ve
masiyetler hakkında onların Allah-u Teâlâ'nın iradesi, takdiri ve kazası iledir
demek, iki yönden mekruh olur :
Birincisi : Çirkin
olanlardan zikrolunan husus veyahut ancak çirkin gösterilme ve kötüleme
bakımından zikrolunan şeyler. Vasfı bu olan şey, haber verdiğim hususa binaen
Allah'a izafe olunmaz. Her ne kadar gerçekte ve tahkik edildiğinde sözle ifade
edilirse de.
İkincisi : îhticac ve
özür dilemek üzere kendisi ile kelâm edilen husustur. Ondan anlaşılan da
budur. Biz, bu hususta onlar için her hangi bir özrün bulunmadığını beyan
ettik. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Ve yine böylece
insanlar nezdinde her ne kadar hakikatte her şeyin yaratıcısı olsa da Allah'a
ey habis ve necis olanların ve benzerlerinin yaratıcısı diye söylenmez. Bizim
zikrettiğimiz husus da bunun gibidir. Bu mevzuda asıl olan odur ki, Allah-u
Teâlâ'ya her tazim veya şükretme veyahut ta emrini veya nimetini zikretme
yerine çıkan herşey, kendisine izafe edilir. Bu hususların gayrine çıkanlar
ise hakikatte her ne kadar Al-lah'm yaratmış olduğu mahlûkattan ise de
kendisine izafe edilmez. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu hususta genel
olarak ifade edilir ki, gerçekten Cenâb-ı Allah, kendi fiili ile vasfolunur. O,
hakikatte adalet veya fazlu ihsan manâsı üzerine çıkar. Basan da kendisine
hakikatte fiili veya sıfatı olmayan şey izafe olunur. Bu eğer övülmeye lâyık
bir manâ iktiza ederse caiz olur. Çünkü ona Allah'ın im'âmı ve fazlı ile nail
olunmuştur. Yok eğer övülecek bir manâ iktiza etmezse izafe edilmesi caiz
olmaz. Çünkü O, hakikatte Allah'ın fiili değil ki, onunla vasfolunsun. Allah,
kendi fiili bakımından hüküm, hikmet ve adalet sahibidir. O ise, nıahlûkat
katında olan o şey, ise bu vasfın gayridir. Allah-u Teâlâ, bu iki vasfın
gayrinden yücedir; berî ve münezzehtir. Çünkü Allah'ın fiillerinde adalet,
hikmet veyahut fadlu ihsan sıfatları vardır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Kaderiyyeler, saptırmak, şüphe[119],
kalbleri çevirmekten Cenab-ı Hakk'a izafe edilen hususlar ve Cenab-ı Allah'ın
«... Allah, onların kalplerini, imanı kabulden çevirmiştir.»[120] kavl-i
kerîmi ve benzerleri hakkında şöyle diyorlar : Gerçekten bunlar, mihnet, meşakkat,
hali kalmak, kurtarmak[121] ve
benzeri gibi şeylerde olur. Hayru hasenat da ise emir, kuvvet verme ve
benzerleriyle olur. Eğer onların dedikleri ile ifade edilmiş olsaydı, onların
nezdinde emir ve güç vermek itibariyle hidayet nurundan sapıklık karanlığına
çıkarmak, Allah'a izafe olunurdu. Tıpkı sapıklık karanlığından hidayet nuruna
çıkarmak kendisine izafe olunduğu gibi. Çünkü kendisindeki hayır hakkında
izafetin illeti emir ve kuvvet verme olmuştur. Hidayet şöyle diyor : Onun
zikrettiğinin hepsi söylenilerek karşılık teşkil etmektedir. Çünkü diyor, emir
ve kuvvet vermenin her ikisi mihnet ve meşakkattir. Her ikisinde de hâli
kılmak ve kurtarmak mevcuttur. Bunun doğru olduğu zaman diğeri de doğru
olmazsa, bunda bulunan
manânın diğerinde bulunmadığı zahir olur. Bununla beraber, kaderiyyeler,
Allah'a ger olanlar izafe olunmaz diye iddia etmişlerdi. Çünkü Allah, onları
nehyedip yasaklamıştır. Binâenaleyh, Allah, sapıklığı, azgınlığı ve şek ve
şüpheyi nehyetmiştir. Bunlar Allah'a ni-Çİn izafe[122]
olundu? Tevfik Allah'tandır.
Onlar isim vermekle
sapıtma hakkında kelâm ettiler. Bu sözleri ve görüşleri batıl v efasittir.
Çünkü o, gayrinde de bulunmuş olup Allah'a izafe olunmamıştır. İsim vermede
hikmet ve fazlu ihsan olmadığı içindir ki Allah-u Teâlâ'nin «Allah dilediği
kimseyi sapıtır, dilediği kimseyi de doğru yol üzerinde bulundurur»[123]
kavl-i kerîminde beyan edildiği gibi. Müsnağnî ve hüküm sahibi olmakla vasfetme
yerinde zikroîunur. O da işte hüküm ve kuvvet sahibi olma yeridir. Allah'tan
yardım talep ederiz.
Bizim nezdimizde bunların hepsinde asıl olan şudur ki : Hakikaten Cenab-i Hak kendi fiili ile mevsuftur. Allah-u Teâlâ'nın fiilinin manâsı, Allah'ın her şeyi onun için daha evlâ olan bir halde yaratmasıdır. Bu ise fiilindeki adaleti ve fazlu ihsanı olarak tecelli eder. Allah-u Teâlâ'nın vasfı bu iki husustan ve fiilinin hakikati[124] ilkinden hâli kalmaz. Bunun üzerine fiili yolundan kendisine hangi yönden isnad ve izafe edilirse, kendisinin yarattığı manâsını gerçekleştirir. Binaenaleyh bu saptırma hak-kuıda zikredilen, kesinlik ve gayri hakkından zikrohmanlar mu'tezilenin süsleyip kötüleri iyi göstermelerinden başka bir şeye muhtemel olmaz. Allah-u Teâlâ'nın fiilinin manâsı da böyledir. Tevfik Allah'tandır. [125]
Allame Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Kelâm ehli kaderiyye isminin zemmedilnıesi, yerilmesi
hakkında ittifak etmişlerdir. Onlardan her biri Kaderiyye isminden berî
kalmışlardır. Resûl-i Ekrem'den (s.a.v.) bu ismin hakikatinin kimde
bulunduğunu Öğrenme yolunu gösterecek husus rivayet edilmiştir. Peygamber aleyhisselâm kaderiyye
hakkında «Kaderiyye bu ümmetin mecûsîsidir.»[126]
buyurmuştur. Bilinen bir gerçektir ki, Peygamber aleyhisselâm, bu mübarek sözü
ile kaderiyye'yi zemetmek murad etmiştir. Hadis-i Şerif, onların fikir ve ifade
bakımından mecusi-lerin dinler ehline muhalefet ettikleri hususlarda,
kaderiyyeler mecusi-lere katıldılar manâsını ifade etmektedir. Bu ismin sahiplerinin
hakikatinin açığa çıkması için bu hususu çok iyi düşünmek elbetteki lâzımdır.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Mecusilerin ehl-i
edyana muhalefet etmelerinin zemmedilmesinin aslı bir kaç yönden ifade edilir :
Birincisi : Onlar
diyorlar ki; Allah-u Teâlâ bir idi. Şeriki yoktu. Sonra kendisinde bir akıcı
ve reddedici düşünce meydana geldi. Bu ya kendisini güya isabet ettiği için
oldu. Yahut, kendisine karşı gelip, sataşacak bir düşmanı olacağını sandığı
için oldu. Böylece akıcı ve reddedici düşünceden ibils meydana geldi. Bunun
üzerine iblis, âlemde vukubulan şerri yarattı. Allah da hayrı yarattı. Allah'ın
ger, fesad ve benzerleri onlardan hiç bir şeyin yaratılmasında kudreti yoktur.
İblisin hayır, doğru ve yararlı olanların yaratılmasında bir kudreti yoktur.
Böylece âlem her ikisi ile var olup ayakta durmaktadır, işte bunun hepsi ile
dinler ehline muhalefet etmektedirler. Bilinir ki, gerçekten bunların hepsi zem
vasıflan ve kötü, yaramaz sıfatlardır. Sonra mu'tezilenin bu sıfatlardan her
bir sıfatta nasibi vardır. Bunun içindir ki onlara kaderiyye ismi verilmiştir.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu husus şöyle izah
edilmektedir : Hakikaten Mu'tezile iddia eder ki[127];
gerçekten Allah-u Teâlâ vardır. Kendisinden başkası yok idi. Sonra Allah-u
Teâlâ, iradenin olmasından başka, onun meydana gelmesi için irade veya ihtiyarı
bulunmaksızın irade meydana gelip var oldu. Binâe naleyh, âlemin hepsi bu irade
ile var olmuştur. Çünkü o fiilde şu ifadeler, onların sözîerindendir :
Gerçekten âlem Allah'ın fiiüdir. O fiil, Allah'ıc ihtiyarı ile vaki olmuştur.
İhtiyar ise, hakikatte iradeden ibarettir. Nitekim Cenab-ı Hak «... Çünkü
Rabb'in dilediğini, hemen noksansız yapar.» [128]buyurmuştur. Mu'tezile o hadiseye irade ismini
vermiştir. Mecûsiler ise, ona düşünce adını vermişlerdir.. Her ikisinin arasındaki
ihtilâf, hakikatte değil[129],
bilakis isimdedir. Sonra mecûsiler onunla âlemi vasfetmekte-dirler. Mu'tezile
ise âlemin hepsini onunla vasfediyor. Her ikisi de elde edilen husus hakkında
zemmeden, kötüleyenin sözünün altında bulunmu-lardir. Mu'tezilede ise bu husus
daha ziyade olarak görülmektedir. Sonra mu'tezile, toplanmak, ayrılmak, hareket
etmek, sükûnet bulmak, yaratmaktan ayrı veyahut uzak olarak doğanların
hepsinden âlemin Allah'tan olmaksızın, cisimlerle ve Allah'la meydana geldiğini
ifade ederler. Me-cusilerin nezdinde de hayır ve serden âlemin hepsi böyledir.
Hattâ mecûsiler, cevherlerden çoğunu iblise isnad ederler. Mu'tezile,
hakikatte onlardan bir şeyi Allah'a isnad etmeğe kadir olmaz. Mecûsiler,
Allah'la şerri yaratmak üzere iblise kudreti isnad ederler. Fakat Allah'tan kudreti
nefyederler. Mu'tezilenin mahlûkatin fiilleri hakkındaki sözü ve görüşü de
böyledir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Mecûsiler, âlem
hakkında Allah'a isnad ettikleri kudretin, iblisde bulunmadığını; mahlûkat
üzerindeki[130], iblisin kuvvetinden bir
şeyin AUah'da bulunmadığını söylerler. Mu'tezilenin tutumu da böyledir. Ancak
mu'te-zileler bu hususu bütün diri olanlar da olduğunu Öne sürdüler. Mecûsiler
ise, bunun iblise mahsus olduğunu ifade ederler. Mecûsiler kendisi hakkında
emir olmayan şey de Allah'ın bir hükmü ve iradesinin bulunmadığını ileri
sürerler. Mu'tezüelerin ileri sürdükleri de böyledir. Mecûsilerin, şer olanın
yaratılmasını ve eşyanın fesada uğramasının Allah'a isnad ve izafe edilmesini
çirkin görmelerinden dolayı iki ilâhın bulunduğunu iddia etmelerinin manâsının
aynısını mu'tezilenin iddia ettiği hususlarda da bulunmaktadır. Eğer rubûbiyeti
hakkı ile bilmiş, onun her şeyi yerli yerine koyduğunu ve onun fiilinin
kendisine yarar sağlamış olmasından veyahut kendisi için bir hayır
kazanmasından gani, yüce ve berî olduğunu bilmiş olsalardı; muhakkak ki bütün
mahlûkatm bulunduğu hal üzere yaratılması ile vasfedilmesi, kudret ve celâl'in
vasfı olduğunu ve bunu ifade etmenin mülk ve kibriya sıfatlarım tam manâsı ile
ifade etmek olduğunu bilirlerdi. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Mu'tezilenin ehlinden
isimle[131], yükselen kimseden daha
lâyık olduğum* açıklayan hususlardan diğer biri de; Allah-u Teâlâ'mn insanların
dillerini, bu ismi onlara isnad etmeleri için konuşturması hususudur. İnsanların
büyük ve küçüğü bu ismin altında bulunanı bilen olsun bilmiyen olsun, bunun
onların ismi olduğunu ispat etmişlerdir. Fakat bu insanların işi ve icadı
olarak vukubulmamıştır. Bu ancak Allah-u Teâlâ'mn fazlu ihsanı olarak
vukubulmuştur ki, bununla dinde zimmet ehli olan bilinsin. Bunun üzerine onlara
karışıp beraber bulunmaktan kaçınılsın. Bu hususta onların açık-seçik iki
alâmetleri vardır :
Birincisi : Onlardan
her birinin renginde, yaratılışları bakımından güzel olsun veya çirkin olsun
her birinin yüzünde insanlar baktıkları zaman pek çirkin gördükleri sevimsiz
ve soğuk bir sararma zahir olup belirir. Bu hal, Mecûsilerin yüzlerindeki hal
ile karşılaştırıldığı zaman her ikisinin eş değerde olduğunu görürler.
İkincisi : Onların,
mecûsi topluluğundan uzak kalmaları[132] ve
onların hepsinin islâm ülkesinin kendi ülkeleri olmasını kabul etmemeleri. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Bu ismi onlarda
gerçekleştirmek için de yine iki vecih vardır : Hakikaten her din ve mezhep sahibi
kendisinin inanıp benimsediğini iddia ettiği manâya nisbet edilmiştir. îslâon,
yahudilik, hristiyanlık ve benzeri gibi. İşte mu'tezile de böylece kendileri
için, fiilleri kadarım görüyorlar. Onlardan gayri ise bunu kendinden görürler.
Başkası için gördüğü şeyle meşhur olması mümkün değildir. Kendisi için hakikatim[133]
iddia ettiği kimseden ifade edilir. Onun gibisi, Resûl-i Ekrem
Sallallahualeyhivesel-lemden hayır ve şerrin Allah'ın takdiri ile olduğuna
inanmanın imanın şartından olduğu rivayet edilmiştir. Başka bir vecih de şudur
: Bilinen bir husustur ki; mu'tezile mezhebinden olanın kendisinden iman ismini
giderecek şeyden salim olduğu görülmez. Şehevi arzulara râm olarak günahı
kebair irtikâb etmek suretiyle islâm kisvesine bürünmekten salim olduğu dahi
görülmez ki; bu, onların Allah'ın dinini küçümsediklerini ve nefislerine
sundukları şehevi arzunun en azı ile dinden çıkmağı ihtiyar ettiklerini beyan
eder. Allah'ın dininin gayrine nisbet
edilmeleri, onlara daha
fazla lâyıktır. Çünkü onların dinleri hakkındaki hal ve durumları odur ki,
onların nezdinde Allah'm dini de o dinin kendisidir. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Sonra Kâ'bî diyor ki,
hakikaten arabın adeti; bir şeye haris olup üzerine düşen kimseye o şeyle
lâkap takar. Bunun üzerine yerinin gayrinde onu çok zikreder. Hatta fazla ileri
gidip onda haddi tecavüz etmek suretiyle onu o şeye nispet eder. Onlar, bunu
yaptılar; her fahiş, kötü ve maz-mum olan hakkında bu Allah'ın takdiridir
dediler.
Allame Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki: O kimse davasında bu kadarı hakkında bir kaç yönden hata
etmiştir.
Birincisi: Araptan
hikâye ettiği husus; ikincisi de : Kendilerinden rivayet edilen şeydir. Onlar,
bunu söylemiyorlar. Eğer onu söyliyen varsa onlardan dinlerin ve mensuplarının
isimlerini bilenler söylemez. Ancak onu avamdan olan söyleyip zikreder. Havas
tabakası ise, bunu anmazlar. Bilakis onlar kendileri için özür olmayan hususta
Özür dilemekten korktuklarından dolayı onu yad etmeği istemezler. Arap eğer bu
hususu ifade ettiği şeyi yapmış ise, onu ancak kendisine lâkap verme[134]
zahir olan kimse hakkında yapmıştır. Yoksa tahkik için yapmamıştır. Biz tahkik
edilmesi hakkı olan husus hakkında kelâm ediyoruz. Çünkü Resûlüllah'tan varid
olmuştur. O da ehlinin kadim olmasıdır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Ve yine gerçekten
zemmetme Resûlüllah'tan (s.a.v.) gelmiştir. O vakitte bu fiille bilinen kimse
yok idi. Arapların kendilerine isim verdikleri bu taifede yok idi. Bunun için
dediği isme muhtemel olmaz. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra bize öyle soru
sordu ki; o soru onun hayret içinde kaldığına delâlet etmektedir. Binaenaleyh
o, «Siz kader yoktur sözünüzle ona nispet ettiniz» dedi. Buna, «Şey, nefyedene
nispet edilmez» diye cevap verdi.
Şeyh Ebu Mansur (r.h.)
diyor ki: Onun dediği doğru ve gerçektir. O, iddia edene ve kendisi için ispat
edene ancak nispet edilir. Onun söylediği gibi fiiller, Allah'ın ezelde takdir
ettiği gibi meydana çıkar. Sonra der ki, eğer «Siz bunu, biz amellerimizi
takdir ederiz sözünüzle ispat ettiniz.» denilirse cevaben bu husus iki yönden
vacip olmaz denir.
Birincisi : îsim
gerçekten ondan takdir olunmuştur.
İkincisi : Gerçekten
kendisi için şöyle söylemekte bir engel bulunmaz; O, namazını, elbisesini,
evini, yolculuk hakkındaki isini takdir eder. Bunun üzerine onların hepsini
kaderiyye olması gerekir.
Ebu Mansur (r.h.) der
ki: Birinci gakka gelince : O, takdir olunmuştur. Ve takdir eden de birdi..
Sonra gerçekten hristiyan ve yahudinin fiili, hristiyanlaşnıak ve
yahudileşmektir. îsîm, görülen şey üzere vuku-bulnıuştur. Kader hakkındaki görüş
de bunun gibidir.
İkincisi: Bazan
Allah-u Teâlâ'ya onunla isim verilir. Sonra «Kaderidir» denmez. Binâenaleyh
gerçekten onun özel bir emre ve kendisine ait olan manâya rücu' ettiği sabit
olur. Eğer özel bir işe rücu' ederse o, din hakkındadır. Kim ki onu kendisine
nispet ederse o, ona daha lâyıktır. Eğer kendisine rücu' eden manâ değilse, o,
din hakkında değildir. Onlar bu söze göre çıkısın hakikatini Allah'm takdiri
üzerine olduğunu görürler. Yoksa kulun takdiri ile değil. Mu'tezile ise fiilin
kulların takdiri ile meydana geldiğini iddia ederler. Tevfik Allah'tandır.
Arabın dediği şeye
gelince : Buna göre mu'tezilenin dilinde cebir ismi çokça dolaştığından
mu'tezilelerin bir ismi de cebriye olması vacip olur. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Bununla beraber
mecûsilere nispet olunan şey, mecûsilerin onu çok söylemelerinden değildir.
Fakat mezheplerinin hakikati bu olduğundandır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Haşviyye'lere,
Kaderiyye isminin verilmesinin sebebini sorup bunun din islerinin çoğunda
kaderiyyelerin düştükleri hatalara kapıldıklarından dolayı verildiğini iddia
etti. Bununla beraber onlar Mervanoğul-larma inzimam etmişlerdir. Onların
mezhepleri de bu idi. Çünkü onlar kötü ve çirkin olan fiillerini Allah'ın kaza
ve kaderine izafe etmeleriyle sevinirlerdi. Binâenaleyh bu hususta onlara
yardım ettiler ve Allah-u Te-âlâ'ya hamletmeği elde ettikleri'[135]
hususlardan zemmedilmekten onları berî kıldılar. Ve bu husus onların arasında
Muaviye'nin fiili olarak şüyu bulmuştur. Çünkü Muaviye Hazret-i Ali'nin şehit
edilmesi haberi kendine ulaştığında onu uygun görmüştür. Ve Hazreti Ali'nin
büyük günah işlediğini ileri sürdüler. Mutezilenin onlar hakkında sözü daha
mühim ve büyüktür. Çünkü
onları imamlık şartlarının dışına çıkarıp onlardan bu ismi kabul ettiler. Bu
hususta sözü uzatmıştır ki, onun ekserisi yalandır.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) der ki : Haşviyyelere nispet edilmelerinin sorulmasına gelince : O,
ancak onların bununla isim verdikleri kimselerin onların olduğunu görmeleri
için süsleyip kötüyü iyi göstermelerinden ibarettir. Bu isim verme ise
milletin tümü arasında yekdiğerine nak-ledilegeîmiştir. Nebiyy-i Zîşân
aleyhisselâmdan şu haber varid olmuştur : «Ümmetimden iki sınıf vardır ki,
onlara benim şefaatim ulaşmaz (birincisi) Kaderiyye, (ikincisi de) Murcie'dir.
Kaderiyye'ye, kaderi Allah'dan nefyetmelerinden ötürü bu isim verildi. Bu
mevzuda asıl olan şudur ki; gerçekten Murcie, mahlûkatın fiillerinin
hakikatinin Allah'tan olduğunu ifade edenlerin kendileridir. Kaderiyye ise,
Allah'tan fullerin tedbirini nefyeden ve iğinde âlemin manâsına varıncaya kadar
fullerin tedbirinin hepsinin mahlûkata isnad edenlerdir. Mahlûkatın tedbiri ile
olduğu için onlar fani kıldılar, baki kıldılar ve onunla Cennet ve Cehennem
ehli tekrar dirilmek hususundaki Allah'ın tedbiri kaim oldu. Bu hususta Allah
için ihtiyar etmekten başka bir şey yoktur. Yine Allah için âlem hakkında yok
iken sonradan var olmadan başka fiiller tahakkuk etmez. Adalet ise onların
arasında orta bir yoldur. Bu husus Allah-u Teâlâ'nm «Ey müslümanîar, böylece
sizi vasat (orta) bir ümmet yapmışızdır»[136]
kavl~i celîlinin Resûl-i Ekrem Sallaliahualeyhivesellemin «İşlerin hayırlısı,
ortalarıdır.»[137]
sözünün anlamını ifade etmektedir. Haşeviyye'lere bu hususu nispet etmek
hatadır. Ondan salim olan hiç bir kimse yoktur. Onu söylîyen kimse ancak
onlardan bir kavmin sözünü söylemiştir. Mu'tezileye gelince; onlar âlemin var
edilmesi ve yoktan varlığa çıkarılması ve sebepden zikrolunan hususlar hakkında
mulhid ve dinsizlere katılmışlardır. Mu'-tezile, Mervanoğullanndan rivayet
edilen ve günahları paklayıp temize çıkaranlardan[138]
anlatılan hususlara da iştirak ettiler. Bunu kaderi, kullara gerektirmekle
zikrolunan hususlara hamlettiler. Hepsi de yalan söylediler. Müslümanlara
iftira etmeğe ve onlara kötü söz atfetmeğe vesile ve sebep olacak dindeki
şaşkınlıktan Allah'a sığınırız. Sonra kaderiyyeler, kudreti fiil üzerine takdim
ettiler. Allah-u Teâlâ'nm kitabı, Kur'ân-ı Ke-rînı'in âyetleri ile ihticac
ettiler : «... Sonra : Bunları kuvvetle benimseyip...»[139]
tefsir ve te'vil ehli, bu âyet-i kerîme hakkında göyle diyor : Onunla ciddi
olarak ve güç harcamak suretiyle amel et. Sanki onlar burada kuvveti sebepler
olarak görmüşlerdir. Fakat bu hususta daha açık olarak görünen şu «Onu kuvvetle
al, yani alma vaktinde kuvvetle al» sözümüz-dür. Çünkü alma anında kuvvet
olmadığı zaman alma işi kuvvetsiz olarak vukubulmuş olur. Binaenaleyh onun
tutum ve gidişatı sabit olur. Tıpkı başkasına «O'nu elinle al; ona gözünle
bak.» dendiği gibi ki, O, karşılıklı olarak bulunuyordu. Cenab-ı Hakk'm, Mûsâ
aleyhisselâma : «... Sonra; bunları kuvvetle benimseyip al, kavmine de o
hükümlerin en sevaplı-sım tutmalarını emret...»[140]
buyurduğu gibi. Ve yine cinniîerden birinin ifade ettiği ve âyet-i celîlede
beyan edilen şu sözü ile ihticac ettiler: Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu
hususta şöyle buyurmuştur : «Cinlerden bir ifrit (kuvvetli ve becerikli olan
biri şöyle) dedi : Sen yerinden kalkmadan önce, ben o tahtı sana getiririm.
Muhakkak onu taşımağa gücü yetip (onu) zayi etmeyen güvenilir bir kimseyim.»[141]
(Mûsâ aleyhisse-lâmın kıssasını beyan eden âyetlerden birinde) Kadının, «...
Babacığım, onu, (Musa'yı davarları otlatmak için) ücretle tut. Çünkü tuttuğun
ücretlilerin hayırlısı o, güvenilir, güçlü adamdır.»[142]
sözü ile de ihticac ettiler.
Allame Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Bu iki şık onlar için kendisi ile ilgilenip delil olarak Öne
sürecekleri hususlar değillerdir. Çünkü kadının bildiği Mûsâ aleyhisselâmın
kuvveti, ancak davarları sularken görüp bildiği kuvvettir. Bu kuvvet ise, o
zamana kadar kalmaz. Cin taifesinden olan îfrit'in kuvveti de böyledir. O,
geçen husus hakkında kendini imtihan ettiği şey üzere vukubulmuştur. Tevfik
Allah'tandır.
İkinci olarak denir
ki, kuvvet, dilediğinin her vakitte meydana gelmesi için cari olan âdete binaen
kullanılması üzere vukubulan iradeye göre belirir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Onlar Kur'ân-ı
Kerîm'de zikroiunan itaat ile de ihticac ettiler. Biz bu yönü geçen konularda
açıkladık.- Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra bizce bilinen
cebriyeler, kendilerine cebr île lâkap takılanlardır. Fiil hakkında kudretin
mümkün olmadığını Öne sürdüler. Allah onları yalancı kıldı. Onlar, bütün
fiilleri Allah'a atfettiler[143].
Gerçekten kulların hiç bir fiile sahip olmadığını ifade ettiler.
Denilir ki; Allah-u
Teâlâ, onlara «bunu niçin yaptınız? Bunu da niçin yapmadınız?» buyurur. Biz de;
hakikatte bunu yapınız, bunu yapmayınız» deriz. Hatta emir verirse veyahut
nehyederse o, hakikatte ancak kendi nefsine emri verir; kendi nefsini nehyeder.
Sonra kendisi hakikatte nehyolunanı işler. O, hakikatte emreder, itaat eder.
Sonra gayrini azap-landırmak ister. Ona azap çektirir, yahut onu
mükâfaatlandırır. Bununla beraber kendisine rahmet ve hikmet sahibi diye isim
verir. Rahmet ve hikmet sahibi diye isim verir. Rahmet ve hikmet sıfatları onun
sıfatı olmaktan beridir. Buna göre de onların hakikatte elem ve lezzet
bulmaları vacip[144]
olup hakikati Allah'a raci olur. Cenab-ı Hak, bunlardan yücedir, berî ve
münezzehtir. Sonra[145],
meydana gelen şey, emir, nehiy, vaad ve vaîdle Allah'a raci' olduğu için
peygamberlerin gönderilmesinin ve kendilerine kitaplar verilmesinin manâsı
batıl olur. Çünkü bunlar ondan gayrine gelmez. Sonra mahlûkatin yaratılmasının
hikmeti yok olup, eğer ilim onun marifetine ulaşır ise mahlûkatm var olması
abes olur. Kim ki onun fiili küfür nimetlere nankörlük üzere yalan haber verme,
fiiller hakkında sefih olduğu halde meydana çıkarsa, onun Allah'ın rahmetinden
kovulan şeytan olduğu sabit olur ki, o, şüphesiz öyle olarak şeytandır. O,
«Allah-u Teâlâ âlim ve kadir değildir, sonradan âlim ve kadir oldu, belki de
Allah'ın yaratmağa nispet edilen hususlardaki fulleri tehir etmesi dilemesi ve
dilediği vakitte vukubulmuştur, diyenlere benzemektedir. Cenab-ı Hak,
bunlardan berî ve münezzehtir.
Sonra kaderiyeler -ki
kendilerine nıu'tezile ismi verilmiştir- haberi bize isnad ettiler. Halbuki biz
o haberden söz ve inanç bakımından berîyiz. Fakat onların bu husustaki yalanı
kaderiyyenin ismi hakkında bize isnad ettikleri yalanları gibidir. Sonra,
kaderiyye hakkında olduğu gibi, Mu'tezi-lenin, Cür'eti ve aptallığının
büyüklüğünü bilmeleri için biz her iki mezhebin karşısında öne sürdüğümüz o
fikir ve görüşlerimizde ne kadar haklı olduğumuzu zikrederiz. Bizim, fiilin
meydana gelmesi için kudretin, fiilden önce olmasını kabul etmeyip inkâr
ettiğimiz içindir ki, onlar bize «Cebriyye» ismini vermeğe kalkıştılar. Ve
Cebir felsefe ve fikrini kabul ettiğimizi
iddia ettiler. Sonra onlar fiili öyle bir kuvvette gerçekleştirdiler ki, o
vakitte kudret bulunmaz. Fiilin vasfolunduğu vakitte kudretsiz olarak
gerçekleşmesi, cebrî ve ihtiyarî anlayan kimse için onun fiille birlikte
gerçekleşmesinden cebir manâsına daha yakındır.
Bunu açıklayan
hususlardan biri de acizlik halinde fiilin düşünülmemesi ve aczin kalkması
halinde fiilin varlığının düşünülmesidir. Onun aczin kalkması ile fiili
düşünmesi, aczin bulunması ile olan düşünmesinden daha kuvvetlidir. Çünkü o,
menetmenin sebebidir. Hakikatte fülin sebebi olan kudrette böyledir. Bunu,
görme kuvvetinin gitmesi ile, görmekle idrak etmenin mümkün olmaması hususu
teyid etmektedir, işitme ve diğer duyu organlarının durumu da böyledir. Bunun
içindir ki, acizlikle beraber ihtiyari olan fiilin var olması fasid olur. Aczin
bulunması ile kendisinden kudretin yok olması daha açık seçik olarak görülür. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Başka bir vecih :
Gerçekten Mu'tezilenin şu sözleri, (Onların Kade-riyye ve cebriyye
mezheplerinin fikir ve görüşlerine ne kadar yakın olduğunu belirtmektedir.) :
Hakikaten irade fiilin ihtiyar edilmesinden ibarettir, irade ancak fiilden
Önce olur. Finin vukuunda irâde mevcud değildir. Fül bulunduğu vakit
kendisinde irade ve ihtiyar vukubulmaksızm vücud bulmuştur. İlk ihtiyar etme
hakkı kendisinden zail olmuştur. Çünkü ikinci vakitte mecburiyetin gelmesi caiz
olur. Öyle ise kendisinde ihtiyar bulunan vakitte varid olması mümkün değildir.
Halbuki kendisinde ihtiyar mevcud idi. Binâenaleyh onun fiilinin meydana
gelmesi ihtiyari değildir. Onun elde edilmesi icbarîdir. Cebir alâmeti de işte
bu husustur. Binâenaleyh onlar, fiille, dostluğu, düşmanlığı, Cennet ve
Cehennem'de ebedi kalmaya vacip kılmışlardır. Vaki olan fiil vukuu zamanında
ihtiyarsiz, kudretsiz, emir ve nehiysiz vukubulmuştur. işte (onlar böyle
diyorlar, kim ki bunu düşünürse incelediği zaman cebriyyenin açık açığa ifade
ettiği sözlere muvafık bulur. Fakat onlar yalancı cebriye değildir. Bilakis
doğru olan cebriyedir. Sonra onların sözlerinden bazısı da şunlardır :
Greçekten kim ki kendisine en yakın olan vakitlerde fiil murad ederse, fiili
istemeyip onu men ve reddetse de o fiil vaki olur. O fiille kendisi için
düşmanlık ve dostlukta vaki olur. Her ne kadar fiilin vukuundan önce veyahut
vukuu İle beraber onu reddetmek imkânına sahip olmasa da. Sonra o vakit, o
fiilin yok olması için mümkün olmayan bir vakit değildir. Çünkü onlarca, fiilin
yok olması onu menetmekle hasıl olması caiz olur. Binâenaleyh zikrettiğim
hususlarla fiilin hakikatte cebren vukubulduğu sabit olur. Yine
on3arm sözlerine göre denir ki,
Kaderiyye'nin ismi yerinde olmayarak onların dilinde o kadar çok söylenir ki,
kendilerine onunla isim verilmesine sebeb olmuştur. Binaenaleyh o husus,
kendilerince siz, cebri başkalarına isnad ediyorsunuz demeleri ile beraber
böyledir. Yardım ve her türlü fenalıktan korunma Allah'tandır.
Sonra Mu'tezile,
Hüseynîlerin[146] kul için kendisinde
bulunan fiile kudreti vardır. Kurun o fiilin zıttma, fiilin işlendiği zaman ve
o vakitten önce kudreti bulunmaz dedikleri için onlara cebriye ismini verdiler.
Hüseynîlerle Mu'tezile .arasındaki ihtilâf ancak ve özellikle isim hakkındadır.
Çünkü Hüseynîler fiil, ancak kulda bulunan husustur. Allah katında bulunan
ise, lûtuftur ki, Allah, onu vermemiştir diyorlar. Mu'tezile ise şöyle diyor :
Allah nezdinde fiili meydana getirmek için hiç bir kuvvet kalmamıştır. Kuvvetin
hepsini kula vermiştir. Bunların her ikisi, Allah-u Teâlâ'nm verdiği şeyin
miktarında ittifak etmişlerdir. Allah'ın Mu'tezile katında fiil vaktinde kuvvet
yoktur. Hüseynîler nezdinde ise kulun fiilî hakkında kudreti olduğu kadar
ihtiyari de vardır. Onunla beraber bulunan kudret ve ihtiyar, Mu'tezile
nezdindekinden daha çoktur. Öyle ise utanmaları az olmasaydı Mu'tezile,
kendilerine nasıl Cebriye mezhebindendir diyebilirdi. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Hüseyin'in nezdinde
asıl olan şudur ki; Allah, iki kudretten birini zayi etmiştir. Zayi etmede,
kendisi için bir özür bulunmaz. Mu'tezilenin nezdinde ise Allah-u Teâlâ'nm
kulun fiili için hiç bir kudreti bulunmaz. Ne zayi etmek suretiyle ve ne de
gayri ile. Eğer orada insaf bulunsa idi, bu iki vasfın hangisinde cebre benzerlik
vardır? Sonra gerçek olarak beliren şudur ki, hakikaten Mu'teziîe şu
ifadeleriyle cebri benimsediklerini ortaya koyuyorlar, diyorlar ki, dilesin
veyahut dilemeyip kaçınsın. Kulun fiili vardır. Fiildeki dilemesi zail olan
kimse, yanılmıştır yahut acildir. Veyahutta cahildir. Bunlardan hâli kalmaz.
Bununla beraber kul, Allah'ın hüküm ve saltanatında Allah'ın dilemediğini
dileyebilir. Allah'ın mülkünde onun dilemediğini kul dileyebilir. Kul,
Allah'ın dilediğinin hilâfına diler, onun istediğinin gayrini istiyebilir. îşte
bu cebr ve kahretmenin alâmet ve işaretidir. Cebriyye, Allah'ın mülkü ve Celâli
bulunduğunu gördüklerindendir ki, kulun cebri hakkında ayıphyarak[147],
âlemlerin Rabb'inin cebir sahibi olduğunu, ilimsiz ve aptallıkları neticesi
ifade ettiler. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra biz,
Mu'tezilenin ifade etme hakkında Hüseyin'i ayıpladıkları ve fakat meydana
getirmedeki ona olan muvafakatlarından bazılarını beyan edeceğiz : Hüseyin
diyor ki : Kâfirin, küfrettiği zaman iman için kendisinde kuvvet bulunmaz.
Hüseyin'in nezdinde iman için olan kudret, tevfik ve ismetden ibarettir.
Mu'tezile de ona muvafakat edip, kulun masum ve muvaffak olmadığını, bilakis
kul hüsrana uğramış ve kendi reyine terkedilmiş olduğunu söyler. îşte
Mu'tezilenin ifade ettiği bu husus Hüseyin'in katında küfrün kudretinin
manâsıdır. îsmi hakkında ihtilâf ettikleri manâdaki ittifaklarıdır. Onların
arasındaki meselenin hakikati ismet ve tevfiki imânın kuvveti yapma
hakkındadır. Terk ve rüsvayhk, küfrün kuvvetidir. Yoksa sırf kudret hakkında
kelâm edip onu vacip olan şeyin hakikati hakkında göz yummak değildir[148].
Tevfik Allah'tandır.
Hüseyin, Allah-u
Teâlâ'nm irâdesinin manâsı, onun galebe çalması ve kahretmesidir, diyor. Buna
göre irâde hakkındaki mesele iptal olur. Mesele ancak iradenin fiili hakkında
bulunur. Başkasında bulunmaz. Bununla beraber şu ifadede Hüseyin'in
sözündendir : Gerçekten, kulların fiilleri mahlûktur. Binâenaleyh, Allah,
onları yaratmasını murad etti de onları yarattığı halde oldurdu. Mu'tezile ise,
kulların fiillerini Allah yaratmamıştır, diyor. Öyle ise her ikisinin
arasındaki mesele irade hakkında değil, yaratma hakkında olur.
Kâbi de §öyle diyor :
İradenin manâsı,[149]
Allah'ın mecbur olmayıp muhtar olması demektir. Herşeyde aynısını söylemesi
gerekir. Sonra Mu'tezile, âlemin var olması babında Allah'a âlemin yok iken var
olması ve sonra onu bilmesinden başka bir şey isnad ve ispat etmiyor ki, bu
manâ ile işte Allah, âlemin yaratıcısı ve zikrolunduğu vecih üzere murad etmiş
olur. Hüseyin ise, kulların fiilleri hakkında şöyle diyor : Allah-u Teâlâ var
idi fakat bu fiiller yoktu. Bu fiiller sonradan oldu. Allah'ın iradesinin
te'vili, vasfettiği şey ve fiiller yok iken onları sonradan var olması ile
onları var etmesi oldu. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Oysaki Hüseyin,
mahlûkatı olduğu gibi evvelce murad etmiş kılıyor. Her mahlûkun Alah'm iradesi
ile olduğu hal üzere olması da böyledir. Mu'tezile ise irâdenin manasım
nefyediyor. Mu'tezile, mahlûkat yok iken sonradan var oldu. Bu hususun
kendisinde gerçekleşmesi daha fazla gerekir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Mu'tezile, Vaid fiili kendisini imandan çıkaran hakkında varid olur, diyor. Hüseyin ve Murcie'nin hepsi de böyle derler ki, kim ki kendi fiili ile iman isminin zalil olmasına müstahik olursa, o kimse cehennemde ebedi olarak kalır. Kuvvet ancak Allah'tandır. Bunların arasındaki ihtilâf vaid hakkında değildir. îmandan çıktığı şey hakkındadır. Bu mesele için vaid âyetlerini delil olarak ileri sürmek yanlış ve hatadır. [150]
Ebu Mansur (r.h.)
diyor ki : İnsanlar günahların yeri ve günah işleyenlere verilecek isim
hakkında ihtilâf ettiler. Bunları bir grup şu âyeta ceîîleler ile delil
getirerek imandan çıkarmak ile bir araya topladı. Ayet-i celîleler : «KimJ de
Allah'a ve Peygamberine isyan eder, şeriat ve hükümlerini çiğneyip geçerse onu
da içinde ebedi olarak kalmak üzere ateşe koyar.»,[151]
«AİJah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkekle mümin bir
kadın için, kendi işlerinden dolayı Allah'ın ve Peygamberin hükmüne aykırı
olanı seçmek hakkı yoktur.»[152]
İsyan ismini gerçekleştirmek için günahların hepsi birdir.
Sapıklık isminin
tahkiki ve Cehennem'de ebedi kalmasının gerektirmesi de buna göredir. Cenab-ı
Hakk'm, «Eğer siz yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız,
sizden diğer kabahatlerinizi örteriz...»,[153] kavl-i celîli iki vecih üzere ifade edilir.
Birincisi: Onların
günahlarının tövbe ile Örtülüp[154]
bağışlanması. Zira bu hususta Cenab-ı Allah, kıyamet günü de azabı katmerleşir
ve bu azap içerisinde
hakir olarak ebedi kalır. Ancak tövbe eden ve iman edip te salih amel işliyen
kimse müstesnadır...»,[155] «Ey
iman edenler, Allah'a öyle tövbe edin ki, tam bir pişmanlıkla hâlis bir tövbe
olsun. Olur ki, Rabb'iniz, kötülüklerinizi örter...»[156]
buyurmaktadır. Bu hususta bu âyetlerden başka âyetler de varid ohnugtur.
İkincisi : örtülüp
bağışlanan günahlar, sehven ve gaflet içinde vaki olan küçük günahlardır. Zira
Cenab~ı Hak, «Allah sizi, yeminlerinizde-ki yanılmadan dolayı sorumlu tutmaz.»,[157] «...Bununla
beraber (daha önce cehalet yüzünden) hata eliklerinizden size bir günah yoktur;
fakat, kalplerinizin kasdı olandan günah vardır...»[158]
buyurmuştur. Küçük günahların bağışlanacağı hakkında Hadis-i Şerif de varid
olmuştur.
Sonra insanlardan bir
zümre o kimse için iki yönden küfür ismini gerçekleştirmiştir. Birincisi;
Cenab-ı Hakk'm beyan buyurduğu şu âyetleri ile : «İşte sizi, alevlendikçe
alevlenen bir ateşle korkuttum. Girer oraya ancak kâfir olan.»[159]
«Bunu, onlara nankörlüklerinin cezası yaptık. Biz, nankörlük edenleri ancak
böyle cezalandırırız.»[160],
«... Kim bir kötü iş yaparsa onunla cezalanır...»[161],
«... Kim de bir günah ile gelirse, ona ancak misli ile ceza edilir. Onlar
haksızlığa uğratılmaz.»[162],
«Kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.»1[163] Bu
âyetlerde Cenab-ı Hak küçük günâhlara ceza vermiyeceğini beyan buyurmuştur.
Alîah-u Teâlâ, nankörlük edenleri cezalandıracağını ve Cehennemce ancak adı
geçen kâfir olanların gireceğini haber veriyor. Bununla beraber Cenab-ı Allah,
«Şüphe yok ki, Allah'a ve Rasulü'ne eziyet verenlere Allah, dünyada ve
Ahıret'te lanet etmiştir...»"[164]
buyurmaktadır. Her asi olan, Allah'ın Resûlü'ne eziyet etmiştir. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
İkinci olarak denir
ki, gerçekten her mümin olanın imanı ile Allah'a verdiği söz, emrettiği ve
nehyettiği hususta isyan etmemesi ile yerine getirilmiş olur. Kim ki Allah'a
isyan ederse, o kimse imam ile verdiği sözü yerine getirmemiştir. Bununla beraber Allah-u
Teâlâ'nın şu âyet-i celîle-leri ile imtihan olunmaları ile zahir olan şeye
binaen onun iman ve itikatı mevkuf olur : «(Müşrikler tarafından eziyet edilen)
o insanlar sandılar mı ki, 'iman ettik' demeleri ile bırakılacaklar da imtihana
çekilmiyecek-ler?»[165].
Cenab-ı Hak, başka bir yerde de «Allah, iman edenleri elbette bilir ve münafıkları
da elbette bilir.»[166]
buyurmaktadır. Binâenaleyh, inanç ve itikadından açığa vurduğu şeyde yalanı
meydana çıkması ile küfür ismine bununla müstahik olduğu sabit olur. Bakılıp
düşünüldüğünde de, Allah'ın emirlerine muhalefet etmesi v eşeytanın davetine
icabet[167] ve onun emrettiğini
yerine getirmek suretiyle ona itaat etmesi bunu icabettirdiğini beyan eder.
Kim ki vasfı budur, o kimse Şeytan'a kulluk etmiştir. Şeytan'a kulluk eden
kimse de kâfirin ta kendisidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
İnsanlardan bazıları
ise, günah işleyenlere kâfir değil, müşriktir diyorlar, îş bu olana kuvvetle
değil, ftUle varılmış olur. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. «... Onun için her
kim Rabb'ine kavuşmayı arzu ederse salih bir amel işlesin ve Rabb'ine yaptığı
ibadette hiç kimseyi ortak etme-sin»![168].
Allah-u Teâlâ, Şirki, amelde kılmıştır. Müşriklere de müşrik denmesinin sebebi
ibadetlerinde Allah'ın gayrını, Allah'a ortak etmeleridir. Allah-u Teâlâ'nın
«Onların çoğu, ancak Allah'a ortak koştukları halde, Allah'a iman etmezler.»[169]
kavl~i celîlinin manâsı da budur. Yine Cenab-ı Hak, «Doğrusu Allah, kendisine
eş koşulmasını (eş koşanın günahını) bağışlamaz»[170]buyurmaktadır.
Biz, günahlardan bağışlananların hata ve mecburi olarak işlenen günahlar
olduğunu Kur'ân-ı Kerîm'de varid olduğu gibi beyan ettik. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
İnsanlardan bazıları
günahları iki kısma ayırdılar : Onlardan bazılarını küçük günahlar olarak
isimlendirdiler ki, büyük günahlardan kaçınmak suretiyle af, mükâfat ve
benzerleri hususlarla bağışlanır. Bu husustaki ifadeleri ve sözleri birbirine
uymamaktadır. Bu ise, bizim küçük günahları irtikâb edenin imandan
çıkarılmasının caiz olmadığını ve imanlı olanın Cehennem'de ebedi olarak
kalmasının fasid ve batıl olduğunu ifade etmemizin ta kendisidir. Çünkü bu
husus vaadi yerine getirmemeyi icap ettirir.
Çünkü, Cenab-ı Hak, «Zira, kim, zerre miktarı bir hayır islerse onun mükâfaatım
görecektir» buyurmaktadır[171]. Bu
hususta daha bir çok âyetler varid olmuştur. Kim ki iyi ve güzel ameller
işlerse o kimse mümindir. Allah'ın vadi de bu hususda varid olmuştur. Sonra
hakikatte küfür ve şirk ismini men' ve reddeden bir kaç yön vardır.
Birincisi : Allah-u
Teâlâ, Peygamberine, kendisi için ve mümin er-kokler ve kadınlar için istiğfar
etmesini emretmiştir. Sonra küfür ve yahut şirkin ispat edilmesi ile birlikte
istiğfar etmeyi emretmek imkân ve ihtimal dahilinde olmaz. Çünkü Cenab-ı Allah,
«Müşriklerin Cehennem'-lik oldukları, müminlere belli olduktan sonra, bunlar
akraba bile olsalar, artık onlar için, ne peygamberin, ne de mümin olanların
mağfiret dilemeleri yoktur.[172]
buyuruyor. Allah-u Teâlâ, Peygamberine, müminler için bağış talebinde
bulunmasını emretmiştir. Kendilerinden iman zail olduğu halde iman ismi ile
bağışlanmanın talep edilmesi için emir verilmesi mümkün değildir. Çünkü o,
yalanı icabettirir. Sonra, Allah-u Teâlâ, adı geçen âyeti kerîme ile müşrikler
için istiğfar edilmesini Peygamberine yasak etmiştir. Münafıklar için istiğfar
edilmesini de şu âyet-i celîlelerle yasaklamıştır : «Henüz iman kalplerinde
yerleşmemiş olduğundan Hudyebiye seferinden» geri kalan bazı bedeviler, sana
şöyle diyecekler : Mallarımız ve ailelerimiz bizi (seninle Hudeybiye seferine
çıkmaktan) alıkoydu. Onun için bize mağfiret dile...»[173],
«Onlar için mağfiret dilesen de, Mağfiret di-lemesen de haklarında müsavidir;
Allah, o münafıkları asla bağışlamaz ve Allah (böyle) fasıkîar topluluğunu
hidayete erdirmez[174].
Alîah-u Teâlâ, Peygamberini o mümin olmayanın cenaze namazını kılmasını
menetti. Binâenaleyh kendilerinin bağışlanmasını dilemesini emretmiş olduğu
kim-soîer, hakikatte iman ehli olanların ta kendileridir.
Sonra kendilerinin
günahları yok iken veyahut günahları bağışlanmışken, istiğfar etmeleri için
emrolunanaları muhtemel değildir. Çünkü istiğfar, mağfiret istemek demektir.
Günahı bağışlanmış olan kimse için mağfiret talebinde bulunmak, mağfiret
nimetini gizlemektir ki, o da nimete karşı nankörlük olur. Bilakis onun hakkı
hamd ve şükretmektir. Günahı olmayan kimse için mağfiret talep etmek, İsmet
nimetine karsı nankörlüktür. Sual etmek te caiz olmaz. Zira onun gibisini
cezalandırıp azap çektirmek onun hükmünde cömertliktir.
Sonra Allah'ın
Resûlü'nün ve meleklerinin istiğfar etmeleri emrolu-nan kimse için istiğfar
edip, sonra dileklerinin kabul olunmasının ihtimali yoktur. Binaenaleyh bununla
her günahla imanın gitmemesi ve günahlardan bağışlanmayan bazı günahın
bulunduğu ve onun da tevbe ile bağışlanacağı sabit olur. Zira günahkâr
olmayanın istiğfar etmesinde tevbe yoktur. Bu husus mu'tezile'nin, sahibinin bağışlanmadığı
her günahla, bağışlanmcaya kadar imanı gidermelerini nakzeder. Ve yine
zikrettiğimiz hususlarla haricilerin öne sürdükleri şeyler nakzolur. Allah-u
a'lem.
Yine Cenab-ı Allah,
bağışlamadığı günahlar hakkında şöyle buyuruyor : «Onlar için mağfiret dilesen
de mağfiret dilemesen de haklarında müsavidir; Allah, o münafıkları asla
bağışlamaz. Ve Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.»[175],
«... Ey müminler, hepiniz Allah'a tevbe ediniz ki; dünya ve Ahıret saadetine
kavuşasınız.»[176], «Ey iman edenler,
Allah'a öyle bir tevbe edin ki, tam bir pişmanlıkla halis bir tevbe olsun...»[177]
Cenab-ı Hak bu âyet-i celîlelerle kendilerinde, imanı ispat etmekle beraber
tevbe etmelerinin gerektiğini beyan buyurup onları tevbe ile bağışlayacağını
haber veriyor. Bu hususta iki vecih vardır : Birincisi, Mu'tezile'-nin,
kendüeri nezdinde ancak tevbe ile bağışlanan her günahta imanı gidermelerinde
aleyhlerine olan bir delil oluyor. İkinci vecih ise, haricilerin günah
işleyenlere kâfir ve müşrik demeleri ve bu hususların kendilerinde bulunması
ile birlikte onlara mümin denmesinin ve imanın gayri ile de emretmenin mümkün
olmadığı hakkındaki sözlerinin reddedilmesi beyan edilmektedir. Tevfik
Allah'tandır.
Eğer herhangi bir şeye
küfür ismi verilir ise, o, onların yaptıkları ve benzeri hususlar olması
bakımından mecaz olarak bu isim verilir. Buna göredir ki kendisinin,
hakikatinin anlaşılması mümkün olan şeyin, hakikatine vakıf olamayan kimseye
sağır ve kör diye hitap edilir. Allah-u Te-âlâ'nın ... «Kalbi iman ile kararlaşmış
olduğu halde (küfür kelimesini söylemeye) cebredilenler müstesna. Kim, Allah'a
küfrederse onlara şiddetli bir azap var...»[178]
âyet-i celîlesd gibi. Bununla Cenab-ı Hak, küfür kelimesini söylemeye mecbur
kalan kimsede küfür kelimesini hakikati
ile değil de lafzan onda ispat etmiştir.
Çünkü onun kalbi iman
ile kararlaşmıştır. Binaenaleyh karşılaşılan tehlikelerden kurtulmak için
konuşulan küfür kelimesi ile mecazi olarak isim verilmesinin caiz olduğu sabit
olur. Öyle ise ameller de bunun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine hakikaten Cenab-ı
Allah «Zira kim zerre miktarı bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir.»[179]
buyurmuştur. Sonra bilinir ki, o hayır ve şirkle beraber hayrın raükâfaatım
görmez. Küfür halindeki genin cezasını da, iman ettikten sonra görmez. Çünkü
Alîah~u Teâlâ, «Kim, bir fenalık yapar, yahut nefsine zulmeder de Allah'tan
mağfiret dilerse Allah'ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur»[180],
«(Ey Resulüm), küfredenlere de ki; eğer peygambere düşmanlıktan vazgeçerlerse,
geçmişteki günahları bağışlanır.»[181],
«Ancak tevbe eden ve iman edip de salih amel işleyen kimse müsnesna; çünkü
bunların kötülüklerini Allah, iyiliğe çevirir.». Hal ve durumun tahkik
edilmesinden zikrettiğim hususlar, onda iki işin, ceza ve mükâfatı bulunduğuna
delâlet eder. Bu hususta Mu'tezi-lenin sözüne göre, ne büyük günahlar işlendiği
vakit ve ne de küçük günahlar işlendiği zaman olur. Haricilerin sözleri
hakkında da durum böyledir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Allah-u Teâlâ :
«Doğrusu Allah, kendine eş koşulmasını (eş koşanın günahını) bağışlamaz. Ondan
başkasını, dilediği kimse için bağışlar...»[182]
buyuruyor. Gerçekten sirkin tevbe ile bağışlanması bilinmektedir. Böylece
Kur'ân-ı Kerîm'in taksim ettiği şey için kelâm eden kimsenin sözü batıl olur.
Tevbesiz büyük günahların bağışlanmasını iptal eden kimsenin sözü yersiz ve
batıl olur. Zira Cenab-ı Zülcelâl hazretleri, mağfiretin dilenmesini kendi satı
için kılmıştır. Bu da hikmette olan şey hakkındadır. Fakat[183],
onun reddedilmesi aptallıktır. Cenab-ı Allah, bu gibi sıfatlardan yücedir; berî
ve münezzehtir. Binâenaleyh, zikrettiğim her iki sözün hepsi de lâsam gelir.
Sonra haricilerin
küçük günah işleyenlerin kâfir olduklarım ifade eden sözleri Peygamberler ve
velilerin imtihan olarak müptelâ oldukları husus nakzediyor. Küfür icabettiren
şey, nübüvveti ve veliliği iskat eder. Bu husustandır ki, onun imanının
vasfolunnıası peygamberler iledir. O ise peygamberleri inkâr edip kâfir
olmuştur. Onlar günahları büyütüp tazim etmekte peygamberleri tekfir etme
haddine ulaştılar. Bu hal ise günahların en büyüğüdür. Bu da, hükümde Allah'ın
kanunlarının sınırını tecavüz eden, Allah'ın dini hakkında azgınlık gösteren o
kimsenin hakkı, kendi katında kurtulma sebeblerinden olandan helak olmasının
daha fazla beklenmesini gerektirir[184].
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu husustaki
Mu'tezile'nin sözüne göre : Allah-u Teâlâ, Peygamberlerini kendisine
içtenlikle, gizli, nıükâfaatmı tamah edip azabından korkarak dua etmeleriyle
ve kendilerinden sadır olan ayak kayma tabiri ile ifade edilen hatalardan
dolayı ağlamaları, sızlanmaları ve kendisine duaları kabul olunup istedikleri
verilinceye kadar niyazda bulunmaları ile vasfetnıiştir. Eğer onarın hataları
Allah'ın ilminde onların azaplanma-larına sebeb olmamış olsaydı veyahut
peygamberlerde bu hatalardan dolayı azap görme korkusu bulunmamış olsaydı, bu
hususta haddi tecavüz etme, cömertlikle vasfetme ve ondan da tecavüz etme
hususu bulunurdu ki, bu ise hataların en büyüğüdür. Binâenaleyh, bu husus,
mağfiretin küçük günahlarda bulunmasını ve cezalandırma fiilinin hikmetten
çıkarılmasındaki Mu'tezile'nin sözünü ve haricilerin iman isminin ondan çıkarılmasını
nefyeder. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra küçük günahları
küfre, şirke veyahut onun cezası olarak Ce~ hennem'de baki kılınmaya sebeb
kılınması hakkındaki söz terkedilmiş, kenara itilmiş bir sözdür. Çünkü bu gibi
ifade Allah-u Teâlâ'ya affedici, acıyıcı ve bağışlayıcı, isimlerinin
verilmesinin manâsını yok eder. Çünkü tevbesiz bir hatânın ve bir günâhın,
affetmesi için Allah'ın gücü yetmez. Bu Allah'ı affedici, bağışlayıcı ve kerem
sahibi olduğunu bilmesinden sonra onun hüküm ve hikmetlerine tecavüzü
icabettirir. Bunun içindir ki, kendisinden bu isimi izale edip, her leîm olan
ve katı kalbli olmakla vasfo lunan kimse gerçekten Allah'ın hükümlerine tecavüz
etmiştir. Bununla «Zira bu günahların en büyüğüdür. Çünkü onlar, Allah'ın
sıfatıdır.» diyenin sözüne müstahik olur. Sonra peygamberlerin müptela
oldukları hu-«uslarla peygamberleri, o hallerde tekfir ediyor. Bir vakitte peygamberi
tekfir eden kimse, hiç
şüphe yoktur ki, kendisi kâfir olur. Sonra bu, Allah'ın cömertlik vasfıdır.
Çünkü kendisinde hata işlemekle sevapların iptali vardır. Adalet, Cenab-ı
Hakk'ın kereminden izhar ettiği şeyle iyi amele karşı mükâfat, kötü amele karşı
da ceza vermesidir. Sonra peygamberlikle vazifelerine salür olan ve emaneti
yerine getiren kimseyi, sonra ondan başka bir kimsenin bulunmadığını bilmemekle
techil edilir. Bu zikrolunanlarda güç ve takatin yetmiyeceği şeyle teklif
vukubulınus. olur. Sonra, ondan korku ve ümitli olma hali kesilir. Emin olma ve
ye's üzere bulunmuş olur. Bunlann üzerine sapıklık ve küfürle şahadet edilir.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra, biz büyük günahlar hakkında edilen kelâmları beyan ederiz. Çünkü büyük günahlar, bağışlanma ihtimalinde bulunduğuna göre onların küçüğü olan günahların bağışlanması daha evlâdır. Büyük günahlar hakkındaki sözlerle vukubulan ihtilâfın islâm ümmetinin üzerinde açik olarak görülen eseri vardır, sözünü oraya sarfetmek daha doğru ve gerçek olur. Tevfik ancak Allah'tandır. [185]
Sonra müslümanlardan,
büyük günah irtikâp edenin hükmü hakkında islâm ümmeti ihtilâf etmiştir ki,
müslümanı, o büyük günahları[186]
işlemeye, şehevî isteklerinin kendisine' galebe çalması, yahut gaflet içinde
bulunması, yahut şiddetli öfke ve kavmi asabiyete kapılması veyahut da tevbe
edip bağışlanma ümidine düşmesi itmiştir. Aynı zamanda işlediği günahlara helâl
demediği, onları emreden ve nehyedeni küçümsemediği de sabit olmuştur. Bu
gibiler hakkında müslüınıanlardan bazısı büyük günahı işleyen kâfirdir
demiştir. Bazısı da onu müşrik yapmıştır. Bir kısmı ise büyük günah işleyen ne
mümindir ve ne de kâfirdir demiştir. Bazı müslümanlar ise, büyük günah işliyeni
münafık yapmıştır. Bazıları da büyük günah işîiyen kimse, olduğu hal üzere
mümindir, işlediği fiili ile de asidir demiştir. Böyle olana kendisine fisk ve
fücur ismini vermezden fasıkdır demiştir. Ancak kendisine bu isim verildiğini
bilen müstesna. Bununla beraber Allah'ın onu günahı kadar cezalandıracağım ve
kendisinden sadır olan ibâdet ve diğer iyi amel ve hayırlı işlerdeki
sadakatinden dolayı onu bağışhyacağım öne sürer. Bazı müslümanlar vaîd hakkında
bir şey demeyip durur. Ve onunla mümkün olmayan, yahut ondan gayri murad edildi
der. Ve onu vacip olarak görür. Küçük günahlardaki affın imkânının veyahut
imanın baki kalması sabit olan hususda büyük günahlarla küçük günahların
arasının zikrettiğim şeylerle tefrik edilmesi vaîdi büyük günahlara sarfeder.
Küfrün cezası ve şirk ve benzerlerinin zikredilmesinden sabit olan husus şirk
isminin gerçekleşmesini, küfür söz üzere vaki olur diyen kimselerin sözünün
gerçek olduğunu gerektirir. Bunu Allah-u Teâlâ'nın «Ey oğullarım, haydi gidin
de Yusuf'la kardeşinden iyice
araştırarak haber edininiz. Allah'ın lûtfundan ümidinizi kesmeyiniz; çünkü
Allah'ın lûtfundan ancak kâfirler topluluğu ümidini keser.»[187],
«İbrahim dedi ki : «— Sapıklardan başka kim Rabb'inin rahmetinden ümit keser?»[188]
âyet-i celîleleri teyid etmektedir. Bununla beraber büyük günah işîiyen kimse,
Allah-u Teâlâ'nın hükmünü terketraiş ve Allah'ın gönderdiği île hükmetmiş
olur. Gerçekten Alîah-u Teâlâ, «... Kim, Allah'ın indirdiği hükümlerle hüküm
vermezse, işte onlar kâfirdirler»[189]
buyurmaktadır.
Gerçekten Allah-u
Teâlâ'nın fisk, fücur ve zulümden kâfirlere verdiği isimlerle büyük günah
işleyenlere isim verilmektedir. Buna göre küfür isminin verilmesi lâzımdır.
Bununla beraber Allah-u Teâlâ, beşeri, dünya ve Ahiret'teki işleri üzerinde
olan hususlar halikında Levh-i Mah-fuz'da yazıldığı şekilde-taksim buyurmuştur.
Çünkü Alîah-u Teâlâ âyet-i celîlelerinde şöyle buyurmaktadır : «Sizi yaratan
O'dur; öyle iken içinizden kimi kâfir oluyor, kimi mümin...»[190]
«(Ey Resulüm), de iki : «—Kuran, Rabb'inizden gelen bir haktır. Artık dileyen
iman etsin, dileyen kâfir olsun.»[191],
«Allah, kime hidayet etmeği dilerse, İslâm'a onun göğsünü açar...»[192],
«Allah dileseyidi, elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini
sapıtır ve dilediğine de hidayet verir.»[193], «öyle
ya, mümin, olan hiç fasık (kâfir) olan gibi olur mu? Onlar müsavi olmazlar,»[194]
Sonra kendisine fasık
ismi verilenin kâfir olduğunu beyan etti. Ve Ahı-ret işi hakkında şöyle buyurdu
: «Kıyamet gününde bir takım yüsler ak ve bir takım yüzler de kara olacak.»[195],
«İşte o vakit, ikitabi sağ eline verilmiş olan kimse der ki : «— Gelin,
Kitabımı okuyun.»[196]
Binaenaleyh Ce-nab-i Allah, onların hepsine isim vermiştir. Gerçekte üçüncü bir
isim yoktur. Bununla beraber hakikaten Cehennem'in kâfirler için hazırlandığı
açıklanmıştır. Cehennem azabı ile olan vaîd, büyük günah işliyenler için olduğu
sabit olunca, onu kâfir kılmıştır.
Sonra Allah-u Teâlâ,
gerçekten Allah'ın lûtfundan ümidini kesenlerin ancak kâfirler zümresinin
olacağını beyan ederek böyle vasfetmiştir. Binaenaleyh kendisinin bir söz üzere
ümitsiz olmamasının lâzım olması ona küfür isminin verilmemesini gerektirir.
Oysaki gerçekten İsimler sahiplerine ne fayda verir ve ne de zarar. Fayda ve
zararlar ancak isimlerin konduğu hakikatlerdedir. Cehennemde ebedi kalmak
gerektiği zaman eğer mümin ise isimden gelecek fayda yok olur. Eğer kâfir ise,
küfür isini onu menetmez. Çünkü küfrün icabettirdiği azapla cezalandırılmıştır.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Onlar, ismin
kaldırılması ile yalan lâhik olacak vaîdi gerekli kıldılar. Allah-u Teâlâ
bunlardan yücedir; berî ve münezzehtir. Zikrettiğim hususlardan hepsi de
Mu'tezile'yi küfür ismini vermeyi menetmeleri hakkında ilzam eder. Oysaki
gerçekten bu iki isim îslâm'a meyledip onu be-ninısiyenlerin sözlerindendir ki,
onlar isimler hakkında abes üzere ve imanın kadri şerefinin kalplerinde
yücelmesi bakımından beşerin yaratılmış olduğu şeyi iptal etmek hakkında hasıl
olmuşlardır. Allah-u Teâlâ ise, islâm dinini akıllarda büyük göstermiştir.
Binaenaleyh islâm fırkalarından biri iman ismini islâm dininin değişmesini ve
tahrif edilmesi korkusunu kesen her hayır için kılmıştır. Ve Islâmm kadru
şerefini giderme korkusu bulunduğundan bu husus hasıl olmuştur. Çünkü onlar,
islâmm ismine kendisi için hayır ismi olması muhtemel olan hususlardan her
şeyi katmışlardır. Binaenaleyh bu hususa haşeviyeler ve mu'tezâleler iştirak
etmişlerdir. Ne varki Mu'tezile, büyük günah işiiyenlerden küfür ismini menetmek
suretiyle ayrılıp tek başına kalmıştır. Bu hususta azaplardan küfür ismini menetmek
suretiyle ayrılıp tek başına kalmıştır. Bu hususta azaplardan küfür hakkında
olanların hepsini gerçekleştirmekle beraber tahakkuk etmiştir. Binaenaleyh
Mu'tezile için küfür isminden korktuklarından dolayı büyük günah işliyenlere
bu husustaki vaîdin büyüklüğünden başka bir şey hasıl olmamıştır. Eğer olmuş
olsaydı küfür ismini vermekten hâli kalmazlardı. Çünkü elem verici şey,
menfaat için temenni edilir veyahut zarardan dolayı ondan korunulur.
Binaenaleyh O ismin güzelliği ile güzel olma veyahut çirkin olması ile
çirkinleşmenin vacip olmadığı zaman müslümanlardan onu kötü olsun, güzel ve
iyi olsun, mubah olduğu ifade edilirdi. Kuvvet ancak Allah'tandır.
, Bunun üzerine
açıklaması geçen husus hakkında küfür ve şirk isminin verilmesi dahil olmuştur.
Ona münafık ismini veren kimse imandan ifade etmek üzere dili ile söylediği ve
Allah'ın hududuna riayet edeceğine söz
verip fiilleri üe zahir olan hususla Allah'ın hududlarını koruması babında
verdiği söze aykırı olarak hareket etmesiyle muhalefetinin belir-mesindendir.
Allah-u Teâlâ'nm «Allah, iman edenleri elbette büir ve münafıkları da eblette
bilir»[197] kavH celîli ve yine
«(Müşrikler tarafından eziyet edilen) o insanlar sandılar mı ki, «iman ettik»
demeleri ile bırakılacaklar da imtihana çekilmiyecekler?»[198]
kavl-i celîli de bu hususu açıklamaktadır. Cenab-i Allah, dillerin mihnet ve
meşakkat ile yalan ve gerçekten ifade ettikleri hususun beyan edilmesi ile
haber vermiştir. Yine Resulü Ekrem Sallallahuteâlâaleyhivesellemden rivayet
edilmiştir. O, buyuruyor ki : «Kimde üç şey bulunursa o kimse münafıktır :
Konuştuğu zaman yalan konuşur. Söz verdiği zaman yerine getirmez. Kendisine emanet
bırakıldığında ona hiyanetlik eder[199].
Bunların hepsi, büyük günahları irtikâp edende görülmüştür. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Mu'tezile, isim
hakkında büyük günah irtikâp dene kötü ve çirkin isimlerle isim verilmesiyle
ihticac etmiş ve iman, temiz isimlerden olduğundan onunla isim verilmez
iddiasında bulunmuştur. Bununla beraber vaad etme, iman ismiyle[200]varid
olmuştur. Vaad ise, hususiyete muhtemel değildir. Sonra büyük günah sahibi
hakkında vaîd gelmiştir[201].
Böylece onun mümin olması batıl olur ve kendisine verilecek isim varid olmadığı
için de ona kâfir ismi verilmez. Binaenaleyh ona fasık, facir ve zalim olarak
isim vermiştir ki, bu ismin kendisine verilmesi hususunda icma vardır. Sonra
onlar için vaîd hakkında iki emir vardır. Birincisi : Allah-u Teâlâ'nm
haberlerinin umum ifade etmesi, İkincisi ise; Allah-u Teâlâ'nın «Eğer siz,
yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız, sizden diğer
kabahatlerinizi örteriz ve sizi iyi bir gidişata sokarız.»'4 kavl-i cehlidir.
Allah-u Teâlâ, bu âyet-i celîlesinde bağışlanan ve bağışlanmayan günahları
beyan buyurmuştur. Bununla beraber Cehennem'de ebedi kalma hususundaki vaîd,
menetme babında daha büyük ve açık olduğuna göre o, daha lâyıktır. Oysaki
gerçekten vaîd, vacip olduğu vakitte cehenneme girmek gerekir. Onlar hakkında
Cehennem'den çıkmayı zik-retmemigtir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Faklh Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Biz, Allah'tan yardım dilemek suretiyle deriz ki; o,
ihtilâfları üzerine değil, kendisi icma olduğunu iddia ederek der ki, gerçekten
vaîd kendisine müminlerin iştirak etmediği hu-suslardandır. Bilakis o, her
günah hakkında varid olmuştur ki, o günah, kendisini işliyeni imandan çıkarmış
ve ondan iman ismini düşürmüştür. Murcie de onlara muvafakat edip hakikaten her
günah sahibini imandan çıkarır. Böylece ona lâzım gelir diyor. Sonra gerçekten
Murcie büyük günah işliyenler hakkında kendileri ile imanın bulunması ile
beraber azaba duçar olmalarından müminler hakkında endişe duyup korkuyorlar.
Mu'-tezile ise bu hususta müminler için korkmazlar, onların ihticaclan eserlerin
umumu ile varid olmuştur. Zikrettiğim hususlarla sabit olmuştur ki gerçekten
Murcie günahları Allah'a havale etmiştir. Bu ise, ifade bakımından umumu iddia
etmekten umum olarak kullanılması bakımından daha şiddetlidir. Çünkü onlar,
fiil elde edildiğinde vaîdi beşerin fırkalarından biri hakkında kılmışlardır
ki onlar da mümin olmayanlardır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra hakikaten Kur'ân
delilleri ile, ehli imanın üzerinde karar kılmış olduğu hususlar ve lisanlarda
ifade edilenlerle sabit omuştur ki, gerçekten tasdikten ibarettir. Biz onunla
iman ederiz, haram ve helâl hakkında, toplumlar hakkındaki iştirak ve
ibarelerin kendisi ile ayakta duran husus ve zikir, hayır meclislerinde
toplanmak hakkındaki hükümler, onlardan herhangi bir inkâr vukubulmazdan Kur'ân
hükümleri cari olmuştur. Müminlerin hakkı kendilerinde kabul edilmiştir.
Kendisi ile hitap cari olan hususların hepsi böyledir.
Mu'tezile mezhebinden,
haricilerden ve haşevüerden, kendileri ile beraber bulunan çeşitli günahlarla
beraber -ki, o günahların büyük günahlardan olduğu kendilerine zahir olsun
veyahut hitap emri hakkındaki haberle o günahların hakikatleri kendilerine
zahir olmasın- hiç bir kimse yoktur ki, kendisinde bulunan hususun gayri bir
kimse olsun. Binaenaleyh kendisinden gerçek imanın zail olmadığı ve iman
isminin kendisinde bulunduğu sabit olur. işte ıbu cümlelerle -ki bunları
reddedenlerin kibirli ve inatçı kimseler oldukları bilinir- Hariciler ve
Mu'tezilelerin ifade ettikleri hususlar batıl olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine gerçekten Allah-u
Subhanehû ve Teâlâ «Ey iman edenler; niçin yapmıyacağınız şeyi söylersiniz?»[202]
kavl-i celîli ile beyan edilen hükmün hakkındaki vaîdi üzerine olan şeyin
tahakkuk etmesiyle beraber onun için iman ismini ba,ki kılmıştır. Binaenaleyh
iman ismi ile beraber «Niçin söylersiniz» kavli ile günahın ayrılmasından önce
söylenmesi imkân ve ihtimal dahilinde olmayan azabın bulunması ile beraber iman
isminin kendisinde bulunmakla Öfkeyi icabettirmiştir. Buğz, kendisinin bağışlanmasını
gerektiren hikmet hakkında günahı icabetmez. Allah-u Teâlâ «Eğer müminlerden
iki birlik çarpışırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın...»[203]
buyurarak onlar için ikisinden birinin savaş hakkında tecavüz halinde olduğu
için ona, mütecaviz ismini gerektirmekle beraber onlar için iman ismini ispat
ederek imanlı olduklarını beyan buyurmuştur. Ve kendisine tecavüz edilenin
Ölümü gelen kimseye de diğerinden Allah'ın emrine düşünceye kadar aynı hususu
ilzam etmiştir. Eğer o, imandan çıkmayı[204]ifade
etmiş olsaydı, bunun gibisinin hakkı zikredilenin gayri olur idi. Allah-u
Teâlâ, «Ey iman edenler, (kasden) öldürülmüşler için size kısas (misilleme
yapmak) farz kılındı.»[205]
buyurmuştur. Bilinir ki, kısas ancak kasten öldürmek ile vacip olur. Cenab-ı
Hak, âyetin başlangıcında onlar için iman ismini sabit kılmış ve aralarındaki
kardeşliği ibkâ etmiştir. Gerçekten bunu Rabb'inizden bir rahmet, bir
hafifletmedir, diye haber vermiştir. Bu vasıflar, fiilin kendilerini imandan
çıkardığı kimseler hakkında ifade edilmesi çok uzaktır. Yine Allah-u Teâlâ
«... iman edip te hicret etmiyenlere gelince; hicretlerine kadar sizin için
mirasta onlara hiç bir velayetiniz yoktur...»[206]
buyurduktan sonra şöyle buyurmaktadır. Bununla beraber eğer dinde yardımınızı
isterlerse, onlara- yardım etmek de üzerinize borçtur[207].
Cenab-ı Hak, bu âyet-i kerîmede onlar için imam ispat edip hicrette
birbirleriyle ayrı düştükleri halde dinde aralarını cem-etmiştir. Bu husus,
Allah-u Teâlâ'mn «(Mekke'den hicret vacip olduğu zaman oradan hicret etmeyip
küfür diyarında kalarak) nefislerine zulmettikleri halde meleklerin, canlarını
aldığı kimselere (azarlama kasdı ile) melekler şöyle derler : Ne işte
idiniz?...»[208] kevl-i celîli ile
bulunan vaîdin büyüklüğüne rağmen. Yine Cenab-ı Allah, «Ey iman edenler,
düşmanlanmı ve düşmanlarınızı dostlar edinmeyiniz...»[209]«Ey
müminler, Allah'a ve Peygamber'e hainlik etmeyin»[210]
buyurmaktadır.
Cenab-i Allah, bu
âyet-i celîlelerie onların yaptıklarının kötü ve çirkin olmaları ile beraber
kendilerine iman ismini ispat etmiştir. Kuvvet ancak Allah'tandır.,
Yine Allah-u Teâlâ
şöyle buyurmaktadır : «Ey iman edenler, Allah'a öyle tövbe edin ki; tam bir
pişmanlıkla halis bir tevbe olsun.»[211],
«... Ey müminler, hepiniz Allah'a tevbe edin ki, dünya ve Ahıret saadetine
kavu-şasınız.»[212].
Allah-u Teâlâ, onların üzerinde tevbe ile bağışlanan günahların kendilerinde
iman isminin ibkâ edilmesiyle bulunduğunu haber veriyor. Onların sözlerine
göre ise bu husus caiz olmaz. Binaenaleyh, esas olan sözün büyük günahları
irtikâp edenlerden imanın zail olmadığını ifade edenlerin sözü olduğu sabit
olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Diğer bir husus da
sudur ki : Gerçekten Allah-u Teâlâ, ibadetlerin bir çoğunu iman ismiyle vacip
kılmıştır. Ve onlardan çoğu hakkındaki helâl ve haramın bilinmesini, imanın
isminin bulunması ve zevali kılmıştır. Sonra bu hususlarda imanla beraber günah
işini işliyen kimseler, gayrine iştirak etmiştir. Böylece imanın kendilerinden
zail olmadığı sabit olur. Bununla beraber geçen konularda imanın kendisinde
bulunduğunu belirten hususlardan lâfı uzatmadan akıl sahibi olanlara kifayet
edecek şekilde beyan edilmiştir. Sonra Şafaatin ispatı hakkında haberleri
rivayet edenler icma etmiştir. Sonra Müslüman ümmetinin kıble ehlinden ölen
kimselerin hepsinin üzerine cenaze namazının kılınması hakkında birbirlerinden
naklen gelmesi ve ölülerine rahmet okumaları, onlar için istiğfar etmelerinin
tevarüs etmesi, kendini sahih haberleri yalanlamaktan[213] kaçındıran
ve hidayete ulaşan ve hidayet yollarını gösteren imamlara muhalefet etmekten
kendini sakındıran kimse için bir delil teşkil etmektedir. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Sonra Mu'tezile'nin
küfür ismini kendilerinden nefyetmeleri ile beraber Allah-u Teâlâ'nın
rahmetinden ümidini kesmeyi gerçekleştirmek hakkındaki sözleri ve Allah-u Teâlâ
«... Sapıklardan başka Rabb'inin rahmetinden kim ümit keser?»[214]
kavl-i celîli ile tenakuz teşkil etmektedir. Çünkü Cenab-ı Allah küfür ile
ümitsizliği bir arada toplamıştır. Kim ki bunlardan birini ispat ederse diğeri
de lâzım olur. Halbuki bizce ve Mu'te-zile'ce ümidini kesenin kâfir olmadığı
sabit olmuştur. Çünkü Örfte küfür, yalanlamaktır. Büyük günah irtikâp eden ise,
tasdik halinde bulunur ki, onunla Allah'ın azabından korkar ve ondan
bağışlanmasını ümit eder. Ve bilir ki, gerçekten Rahb'inin rahmetinden ümidini
kesen kimse, sapıtmış-tır, Allah'ı bilememiştir. Öyle ise bu hali ile onun
yalanlayıcı olmadığı sabit olur. Gerçekte ise küfür, örtmenin ismidir. Büyük
günah işliyen kimse ise, Rabb'isinin nimetlerinden hiç bir şeyi örtmüyor ve
onun hakkını inkâr da etmiyor. Binâenaleyh onun kâfir olması batıl olur. İman
da onun gibidir ki, örf ve naklî deliller itibariyle o tasdikten ibarettir.
Böylece bilinir ki, o, bir şeyde Allah'ı yalanlamamıştır. Ve onun mümin olduğu
sabit olur. Tevfik Allah'tandır.
Sonra hak olan şöyle
demektir ki, bütün hariciler ve Mu'tezile mezhebinden olanlar, kendi sözlerine
göre büyük günahları irtikâp etmelerinde küfre girmişlerdir. Cehennem'de ebedi
kalmayı kendilerine vacip kılmışlardır. İslama gönül veren ve islâmı benimseyen
sınıflardan kendilerinden gayri olanları da bir kaç yönden[215], bu
hususlarla vasfetmişler-dir :
Gerçekten onlar,
Allah-u Teâlâ'nın kendisine rahmet ettiği kimse hakkında icma ederek ifade
etmişlerdir ki, o da âyet-i celîîelerden zikro-lunan hususla küfürle
vasfetmektir. Aynı hususu Allah-u Teâlâ'nın «Allah'ın âyetlerini ve ona
kavuşmayı inkâr edenler ise, işte onlar Allah'ın rahmetinden ümidini kesmiş
olanlardır. Onlar için acıklı bir azap vardır.»[216]
kavl-i celîli ile delil getirmişlerdir. Buna göre her iki zümreye küfür ve
Cehennem'de ebedi kalmak gerekir. Allah-u Teâlâ'nın âyetlerine iman edenlere gelince
: Onu affedici, bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bu hususlar için
gerçekleştirdiklerinden onu bunlarla vakfetmişlerdir. Onlar hakkında ancak
ümit etme olduğunu ifade ederler. Her iki emirden birisi ile onlar için şahadet
getirmeleri caiz olmaz. Herkesin sözü lâyık olduğu yerde bırakılır. Tıpkı
Allah-u Teâlâ'nın, «... Ve müminlerin yolundan başkasına uyar giderse onu,
döndüğü sapıklıkta biralarız. Ahiret'te de kendisini Cehennem'e koyarız ki, o,
ne kötü bir dönüş yeridir.»[217]
kavl-i celîli ile beyan buyurduğu gibi. Kuvvet ancak Allah'tandır.
İkinci vecih;
gerçekten onların hepsi Allah-u Teâlâ'nm rahmetini o kadar darlaştırdılar ki,
günahı[218], kapsamına almiyacak
şekilde kıldılar. Çünkü büyük olmayan[219]günahlarla
azaplandırmak caiz olmaz. Kendisine azap verilmiyen husus hakkında Allah'ın
rahmeti için ve kendisinden müstağni olunan şey hakkındaki Allah'ın bağışlaması
için bir hikmet yoktur. Her günahı kapsamına alan gadap Ve öfkeyi, hikmette
kıldılar ki, onunla azap vermek caiz olur. Binâenaleyh onların sözlerine göre
ne af vardır ne de rahmet. Bu sözün hakkı ise rahmet ve bağışlanmaktan mahrum
olmaktır. Amma, AÎİah-u Teâlâ'yı geniş kapsamlı rahmet ve bağışlamak ile
vasfeden kimseye gelince; onun hakkı bağışlanmak, Allah'ın rahmetine nail
olmaktır. Çünkü gerçekten her kerim olan bununla vasfolunur. Mu'tezile ve
haricilerin onu vasfettiği şey ile Allah'ı vasfet-mekten, ona daha meyillidir.
Üçüncü vecih şöyle
ifade edilmektedir : Allah-u Teâlâ, «Ey Resulüm» o küfredenlere de ki : «— Eğer
Peygamber'e düşmanlıktan vazgeçerlerse, geçmişteki günahları bağışlanır.»[220]
buyurmuştur. Vazgeçme ile meydana gelecek hususun hudutsuz olması bütün
taatlara ulaştığının ve haricilerin sözüne göre hayatın tehir edilmesi ile
bütün, işlerin meydana gelmesinin bilinmemesi ile olması caiz olmaz. Buna göre
vazgeçilen hususun kendisinden vazgeçilmeyecek bakımından olur. Mu'tezile'nin
sözüne göre de durum böyledir. Binaenaleyh gerçekten vazgeçmenin her vakitte
hepsine malik olduğu, şey olduğu sabit olur ki, o da küfür ve masiyetin bütün
çeşitlerinden beri olmaktır. Allah'a iman etmek ve kişinin iman ettiği şeyin
hepsinden de berî olmaktır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu husus Mu'tezile'nin
sözü üzeredir. Çünkü onlar iman ile küfür arasında bir yerin bulunduğunu öne
sürdüler. Allah-u Teâlâ ise küfürden vazgeçmekle zikrohman şeyi vadetmiştir.
Böylece büyük günah işleyen kimsenin bağışlanmış olması lazımgelir. Özellikle
küfürden vazgeçmekle beraber olduğu zaman büyük günahları irtikâp eden kâfirin
bağışlanması lazımgelir. Bunun üzerine Cehennem'de ebedi kalma hakkında umum
olarak ifade edilmesi ile azabın
verilmesi ve mağfiretin vukubulm asının reddedilmesi vacip olur. Tevfik
Allah'tandır.
Sonra biz Mu'tezile'ye
şöyle deriz : Siz diyorsunuz ki, büyük günah işliyen ne mümindir ve ne de kâfir.
Gerçekten onlar büyük günah işîiyene her iki isimden birinin müstahak olmadığı
şey ile mi isim veriyorlar, yoksa onlardan biri ile mi? Ve siz gerçekten onu
bilmiyorsunuz. Eğre onlar birincisini kabul ederek onunla ifade ederlerse
onlara şöyle denir; Allah ona imanın hepsini mi verdi yoksa bazısını mı ihsan
etti veyahut imandan hiç bir şey vermedi mi? Bunun için ismi batıl oldu. Eğer
evvelkini söylerse, büyük, söz söylemiş olur ve Allah'ın kendi fiilinin1
ismini Allah'tan menetmiş olur. Halbuki Allah, ona iman vermiştir. Allah'a
kendi ismini gerçekleştirmediği için Rabb'ini bilmemiştir. Eğer bu caiz olmuş
olsaydı hiç bir kimsenin sözünde doğru olarak gelmiş olmaması caiz olurdu. Gerçekte
ise Allah katında o, sözünde sadıktır, ve böylece hal sahibidir, otu-rucudur,
ayakta durucudur. Allah'ın katında böylece olması caiz olmaz. Veyahut Allah-u
Teâlâ'nm onu böylece bilmesi caiz olmaz. Zikrettiğimiz hususlardaki birbirine
zat olan sözleri bunun gibidir. Bu husus, onların Allah'ı bilmemelerinin
alâmet ve işaretidir. Eğer ikincisini söylerse, hakikaten Allah-u Teâlâ
bazısına iman eden kimselere ve bazısına da iman etmeyip küfreden kimselere
şahadet etmektedir. Çünkü onlar, «Biz kitabın bazısına iman ederiz, bazısına
da iman etmeyip küfrederiz» demişlerdir. Onlar, hakikaten ve gerçekten
küfreden kimselerdir ki, onlara küfürle isim vermek lasını gelir. Bu ise
haricilerin görüşüdür. Eğer onlar üçüncü şıkkı ifade ederlerse o çok uzaktır.
Çünkü Allah-u Teâlâ, kitabın bazısına iman edene kâfir ismini vermiştir.
Binâenaleyh kendisinde hiç iman bulunrmyan kimseye kâfir ismini vermek daha
gerçek ve doğrudur. Şu aslı iki vecih teyid etmektedir : Birincisi; Allah-u
Teâlâ'nm, beşeri, dünya ve Ahıret işi hakkında iki kısma ayırmasında
zikrettiğim husus. Mu'tezile ise beşeri üç kısma ayırarak Allah'ın hududuna
tecavüz etmişlerdir. Onlar gibisinin hakkı, kendilerine «Allah size bu hususta
izin mi verdi, yoksa siz Allah'a iftira mı ediyorsunuz?» denir. Veyahut tıpkı
yahudilere denildiği gibi kendilerine «Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah
mı?» denir. İkincisi ise, gerçekten Allah-u Teâlâ, kendisinde küfür gerçekleşen
zümreden Kur'ân-ı Kerîm'inin muhkem âyetleri ile imanı nefyetmiştir. Çünkü
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri «Onlar, iman eden kimseler değillerdir»,
buyurmuştur[221]
Gerçekten onların
kâfir olmadıkları hiç bir akıllı olan kimsenin zihninden geçmez. Bilakis
kendisinde iman[222]fiiîi
olandan iman zail olduğu vakitte ancak küfür ile zail olur. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Eğer onlar onun için
iki isimden birinin bulunduğu bilinmez derlerse, onun için Allah nezdinde öyle
bir benzeri vardır ki, onun ağırlığı ve zahmeti cedel ve husumettir. Çünkü
onların bilmedikleri şey, sayılan hususlardan daha çoktur. Bu hususta onlara
delil getirip ihticac etmek lâzım olsaydı, ömür boyu hayat batıl olarak boşa
geçerdi. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra insanlar ihtilâf
etmelerine rağmen, büyük günah irtikâp edenin gerçekten dinlerde şirk, veya
küfür veyahut da iman olmak üzere İsim verilmesinde ittifak etmişlerdir. Kim ki
şek ve şüphe ile konuşmaktan korunmak için bunları iptal ederse ittifak üzere
ifade edilen hususu iptal etmiş olur. Onlar, bu husustaki kitapta varid olan
debilere ve sün-netde bulunan hususlara şahid olmuşlardı ki, onunla kendisinin
şahid olduğu veyahut anlayış sahibi olan kimsenin işitmek suretiyle elde etmiş
olduğu deliller hakkındaki şek ve şüphe ortadan kalkar. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra fasık ve facir
isimlerini mutlak olarak söylemek kendisinde dağınıklık meydana getiren
hususlardandır. Kim ki ona kâfir veyahut müşrik ismini verirse onu mutlak
olarak söylemiştir. Kim ki ona mümin derse, bu husustan kaçınmıştır. İşte
böylece Allah-u Teâlâ'nm düşmanlarının ismini inkâr ettiler. Mu'tezile de bu
iki ismi, emrin bulunduğu şeyin hilâfına o isimleri menetmek üzere meydana
çıkarmıştır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Allah-u Teâlâ'nm
«doğrusu Allah, kendisine eş koşulmasını (eş koşanın günahını) bağışlamaz.»[223]
kavl-i celîlini hariciler yanlış ve hata olarak te'viî etmişlerdir ki, o te'vil
fasiddir. Çünkü o günah değildir ki, bağışlansın. Bunda ise bağışlanmak
zikredilmiştir. Onun altında tevbenin[224],
gizlenmesi muhtemel değildir. Çünkü onun gibisi ile şirk bağışlanmaz. Âyet-i
celîle ise iki günahın arasını ayırdetme hakkındadır. Allah-u Teâlâ'nm : «Eğer
siz, yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız, sizden diğer kabahatlerinizi Örteriz ve
sizi iyi bir gidişata sokarız.»[225]
kavl-i celîli de böylece ona muhtemel olmaz. Çünkü onda günahı Örtme vardır.
Günah olmayan hususta da örtme bulunmaz. Hatâ ise günahı gerçeldeştirmez.
Örtme, bağışlama, kendisi ile ceza verilen şey için olur. Mu'tezile'nin
söylediği söze de muhtemel değildir. Çünkü onların sözü, benzemenin[226]
gerçekleşmesini men'eder. Çünkü o büyük günah işlemeyenler hakkında
bağışlanmış olarak vaki olur. Bunda ise ispat edilerek vukubuluyor. Sonra
günahları örtmeği onlar, örtülmüş olarak değil, bağışlanmış olarak kılıyorlar.
Çünkü bağışlanmış olan, üzeri Örtülmüş olandır. O red edilinceye kadar baki
kalır. Örtülen ise sahibinden güzel bir fiil gelip onunla bağışlanıp örtülmüş
olur. Tıpkı Allah-u Teâlâ'nm, «... Çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliğe
çevirir» buyurduğu gibi[227]
Allah-u Teâlâ'nm, «Ey iman edenler, size öyle bir kazanç göstereyim mi ki,
sizleri acıklı bir azaptan kurtarıversin?»[228] ve
«Eğer sadakaları aşikâre verirseniz, o, ne güzel şeydir. Eğer sadakaları
gizler.de onları öylece fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
Ve günahlarınızdan bir kısmını örter.»[229]Allah-u
Teâlâ'nm, «Ey iman edenler, Allah'a öyle tevbe edin ki, tam bir pişmanlıkla
halis bir tevbe olsun.»[230]
kavl-i celîli de böyledir. Bu hususta asıl olan Allah-u Teâlâ'nm, «Gündüz iki
tarafında (öğle ve ikindi vakitlerinde) ve geceye yakın üç vakitte (akşam,
yatsı ve sabah vakitlerinde) gereği üzerine namaz kıl. Doğrusu bu hasenat,
günahları mahveder...»[231]
kavl-i celîlidir.
Sonra gerçekten âyet-i
celîle Mu'tezile'nin sözüne muhtemel değildir. Çünkü onlar günaha musir olan
kimseyi büyük günah sahibi, günaha devam etmiyeni de günahdan pişman olan ve
tevbe eden kılıyorlar. Binâr-enaleyh, böyle olan günah, tevbe ile bağışlanır.
Bütün günahlar da tevbe ile bağışlanır. Her ikisi[232] de
Allah-u Teâlâ'nm şu âyet-i celîlelerinden ayırt edilmekle carî olmuşlardır[233] :
«Doğrusu Allah, kendisine eş koşulmasını (eş koşanın günahını) bağışlamaz.»[234],
«Eğer siz yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız, sizden diğer
kabahatlerinizi örteriz ve sizi iyi bir gidişata sokarız.»[235].
Allah'a yemin ederim ki, o, hakikaten şirkin ancak tevbe ile bağışlanacağım ve
gayrinin Allah-u Tealâ'nın fazlu ihsanı olarak bağışlanmasının veyahut âyet-i
celîlelerin ayırt edilmesi için faydanın tahakkuk etmesiyle beraber ifade
edilen sözün doğru olması için hasenattan gayri ile örtülüp bağışlanmasının
caiz olduğunu daha iyi bilir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra âyet-i eelîlede
Mu'tezile ve haricilerin sözlerini menedecek ve-cihler vardır. Birincisi;
Cenab-ı Hak, «Eğer siz yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden kaçınırsanız...»[236]
buyurmuştur. Âyet-i eelîlede büyük günahlardan sakınmayanın hükmü yoktur.
İkincisi; büyük
günahlar iki çeşittir : Birincisi, kâfirlerin ihtilâf ettikleri yalanlama ve
inkâr edip küfretme çeşitlerinden olan, itikatta vuku-bulan büyük günahlar.
İkincisi ise, Allah-u Tealâ'nın onu büyük fiil ve günah olarak beyan
buyurduğunu görmesi iie, o şekilde itikat ederek sahibinin kendisinden
kaçınmış olduğu fiiller sebebiyle olan büyük günahlar, îşte sakınmak budur.
Onu fiille yapar ki, ona irtikâp denir. Yoksa âyet-i ceîîlede sakınmayı beyan
eden hiç bir vecih yoktur. Bunun üzerine onun itikat yönünden sakınılması
gereken husus olması caiz olur. Onlar, şirkin nevileridir ki, her ikisinin
gayrini Allah dilediği için iy ve güzel ameller veyahut fazlu kereminden
dilediği ile bağışlar, Örter. Tıpkı her iki âyetten birinde, günahı Örtmek,
diğerinde ise mağfiret etmekle beyan ettiğimiz gibi. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Üçüncüsü : Büyük
günahlarda azapların miktarı beyan edilmemiştir. Şu husus bilinen bir gerçektir
ki, doğrusu Cenab-ı Hak, günahlarda misli ile ceza vermekten fazlasını
nefyetmiştir. Şirk ve inatlaşmak suretiyle küfrün cezası ancak Cehennem'de
ebedi kalmaktır. Hiç şüphe yoktur ki, inatçı kâfir ve Allah'a eş koşan müşrik
olmayanın ibadetteki günahı, o günahı işlemekten başka bir şey değildir. Hatta
onun itikadının sıhhatli ve kuvvetli olması, Allah'ın kendisini, sakındırdığı
şeyden korkmasına ve itikat hakkında kendisini imrendirdiği şeyi ümit etmesine
sevketnıiş-tir. İgte o, günahının bağışlanması ve kabahatinin örtülmesi için
her şeye sebkat edendir. Onun
günahının evvelkinin günahı kadar olması caiz olmaz. Binaenaleyh küfür ve
şirkin gayri olan güna-hlar sebebiyle cehennemde ebedi kalmak ta caiz olmaz.
Buna iki şey dahil olur; birincisi : Va'd hakkında vukubulan yalan. Çünkü
Cenab-ı Hak, «... Kim de bir "imah ile gelirse, ona ancak misli ile
(günahı kadarla) ceza edilir.»"[237]
buyurmuştur. Şu husus bilinir ki, gerçekten inatçı kâfir olana eğer kurtulup
rahat etmesi suretiyle ceza ve azap çeşitlerinin hepsi kendisine tatbik edilse,
yine küfrü seçer. Böylece onun günahının misli ile ceza verilmesi/onun cehennem
azabında baki kalmasından ibarettir. Günahı ondan az olan kimsenin onun gibisi
ile, yani cehennemde ebedi olarak azap çekmesi ile kendisine ceza verildiği
zaman ^ünahmın mislinden daha fazlası ile cezalandırılmış olur. Halbuki o,
irtikâb[238] ettiği şey sebebiyle
cezalandırılmamıştır. Hikmete uygun olan ise, günahı kadarı ile
cezalandırılmaktır. Bu ise hikmeti meneden hususlardandır. Tevfik Allah'tandır.
İkincisi : Bilinir ki,
hayır olandan inatlaşma ve inkâra karşı bulunan şey, inatlaşma ve inkârdan olan
şey üzere işlemeyi terketmeyi tercih edip kabullenmede olan şeye karşı bulunan,
diğerinden daha yüce ve büyüktür. Öyle ise hayır hakkında daha büyük olan ile
gelmiştir. Şer hakkında ise nihayetine ulaşmamıştır. Onu Cehennem'de ebedi
kıldığı zaman serden madununu irtikâp etmek sebebiyle hayır olanların en
üstününün sevabını iptal eder. Bu ise adalet vasfını değil, cömertlik vasfını
reddeder. Adalet ise verdiği azabın üzerine onun gelmiş olduğu sevabından
ziyade kumaşıdır. Allah-u Teâlâ, bir hayırlı ve güzel amel işleyene o amelin on
mislini, sevap olarak vereceğini, kim de bir günah, işlerse ona günahı kadar
ceza vereceğini haber vermiştir. Bu hususta ise, hayır ve iyi amelde misline
ulaşmadığı gibi günahta da mislinden noksan olmamıştır. Allah-u Teâlâ, bu gibi
sıfatlardan yücedir, beridir.
Evvelki hakkında yalan
olacağına dair fiilin terki ile delil getirmek isteyen kimsenin delil getirmesi
mümkün değildir, fasittir. Çünkü herkesin aklında yalandan korunmanın gerektiği
hususu yerleşmiştir. Tıpkı onu kabullenmede ibka edilmesi yerleştiği gibi.
Sonra onun varlığı aklının yalanma delil olmaz. Çünkü aklında onu meneden şey
vardır. Eğer ona tecavüz ederse, onun gibisinin aynı tecavüzünün vaktim kabul
etmekte de bulunur. Eğer onda
açıklama olsaydı, evvelki ile herşeyin açıklanması veyahut fasid ve haram
olması vacip olan helâl olurdu. Yine eğer öyle olmuş olaydı, aslen kâfir olana
verilen cezamın aksi olarak mürtede ceza verilmesinin vacip olmaması gerekirdi.
Bilakis küfrü sarahatle ifade etmekle evvelki hakkında vukuıbulan yalanı zahir
olmazdı. Nasıl olur ki, işlediği gey hakkında zahir olsun? Eğer bununla[239],
olmuş olsaydı sonradan kâfirin imanı ile yahut örf ve âdetle yalanını
çirkinleştirmeyen şeyi teati etmeseydi, yine o zahir olurdu. Onun aslı iki
vecih olarak görülmektedir.
Birincisi; eğer onunla
evvelkinde yalan zahir olsaydı, lâzım olmak muhakkak ortadan kalkardı. Lâzım
olmak ortadan kalktığı zaman da onu izhar etmek için varlığının sebebi olması
batıl olurdu. Bunda ise, onların söyledikleri hususun batıl olduğu
anlaşılıyor. Kuvvet ancak Allah'tandır.
İkincisi : Herkes
muhakkak olarak itikadının bulunduğu vakit, kendinden bilir ki, o, bu hususta
yalancı değildir. Sonra dinine56 tecavüz edeni bilir. Eğer onunla zahir olma
olsaydı, hakikatte kendisinde ilim vuku-bulmazdı. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bilakis bunu iddia
edene o husus lâzım gelir. Çünkü yalan konuşmamak onun itikadında mevcuttur.
Bu göz ile yalancı olacağını her mümin olan bilir. Allah Sübhanehu ve Teâlâ da
böylece bilir. Zira Allah, gayri ile değil, bizatihi herşeyin hakikatini olduğu
hal üzere bilir. Onun evvelkinde de doğru ve sadık olduğunu bilir. Ondan sonra
eğer tecavüz ederse, o sözün sahibi Allah nezdinde ve kendisinin yalancı
olduğuna şahit olan kimsenin yanında yalancı olur. Bununla herkes başkasının
küfrünü tes-bit etmeği murad ettiği sözü hakkında onun küfrü ile hüküm vermeği
kendisine vacip kılar. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Allah-u Teâlâ'nın
«Yahudilerden o kimseler ki, Musa'ya iman getirdiler, buzağıya taparak kâfir
oldular. Sonra tevbe ederek Tevrat'a iman ettiler, sonra[240]
İsa'yı inkâr ettiler, sonra Peygamber (aleyhisselânıı) tanımadılar da küfürde
ileri gittiler; Allah, onları mağfiret edecek de değil, doğru yola iletecek de
değil,»[241] kavl-i celîlinde eğer
zikrolunan şey olsaydı, onlar için ebediyyen iman sabit olmuş olmazdı. Bunun
üzerine onların sözlerinin fasid ve
ıbatıl olduğu sabit olur. Bu küfür hakkında ifade edilendir. Küfrün mâdûnu
olan şey hakkında bu husus nasıl sabit olmaz? Kuvvet ancak Allah'tandır.
Mahlûkattaki hallerin
muhtelif olması da buna göredir ki, o hallerin gayrinde onların birbirine zıd
düşmelerinin fasid olması vacip olmaz. Tev-fik Allah'tandır.
Bu husus yine büyük
günahlar hakkında Mu'tezileye gerekir. Sonra onlardan taaccüp edilecek husus
şudur ki, onlar büyük günah sahibi olanlara namaz kılan ve ehli kıblenin
ismini ispat ediyorlar. Onlara bu ismin verilmesinin sebebi imandır. Öyle ise o
ismin baki kalması halinde imanın zail olması mümkün değildir. Onunla sabit
olan ise, muhakkak zail olmuştur. Allah-u a'lem.
Âyet-i celîlenin
kıraatinde[242], «Yasak edildiğiniz
günahların büyüğünden kaçınmak üzere» olarak da rivayet edilmiştir. Her ne
kadar bilinen o ise de cemi siğasiyle fertlerin murad edilmesi de caizdir. Âyet-i
celîlenin o manayı ifade eden kıraat üzere rivayet edilmesini biz inkâr etmiyoruz.
Çünkü bu hususu Allah-u Teâlâ'nın şu âyet-i celüeleri açıkça beyan ediyor :
«... Kim şeriatın hükümlerini tanımaz, imam inkâr ederse, bütün yaptıkları boşa
gitmiştir.»[243], «Kim islâmdan başka bir
din ararsa o istediği din asla kendisinden kabul olunmaz...»[244],
«... Sizden kim dininden döner de kâfir olarak- ölürse, bu gibilerin yaptığı
iyi şeyler, dünyada da Ahırette'de boşa gitmiştir.»[245].
Allah-u Teâlâ'nın, «Doğrusu Allah, kendine eş koşulmasını (eg koşanın
günahını) bağışlamaz.»[246]
kavl-i celîlinin te'vili de ona göredir ki, sonradan Cenab-i Hak, «Ondan
başkasını, dilediği kimse için, bağışlar ve mağfiret buyurur.»[247]buyurmalttadır.
Tıpkı bunda, «... Günahlarınızı örter ve sizi bağışlar...»[248]
buyurduğu gibi. Binâenaleyh, onu getirmek bir hüküm ile olur. Bilinen bir
gerçektir ki, Mu'te-zile ve Haricîler, ikiden birini idrak edemedikleri gibi,
diğerini de anlayamamışlardır. Sonra Allah-u Teâlâ'nm, «Eğer siz yasak
edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız, sizden diğer
kabahatlerinizi örteriz ve sizi iyi bir gidişata sokarız.»[249]
kavl-İ celîli hakkında haricilerin sözüne go--re asıl olan şudur ki, sanki
Cenab-ı Hak, «Eğer siz küfür ve Allah'a eş koşmaktan sakınırsanız» buyurmuştur.
Mu'tezile'nin sözüne göre de «Eğer siz imandan çıkmaktan sakınırsanız
zikrolunan sizin diğer kabahatlerinizi Örter mağfiret ederiz.» buyurmuştur
sanki. Bu takdirde Mu'tezile'nin sözüne göre imandan çıkmaktan başka büyük
günah yoktur. Onların sözüne göre," âyet-i kerîme hâssa rücu' etmiş oiur
ki, o da din ve imandan çıkmaktan ibarettir. Bu husus ise, onların âyet-i
celîle umum ifade ediyor davasındaki sözlerini iptal eder ve âyet-i celîlenin
umum değil, husus ifade ettiğini söylemelerini gerektirir. Kim ki bir şey
hakkında, bir şey ve açıklık olmaksızın hüküm verirse kendisi mahkûm olur. Bu
ise, kendisinde vaîd bulunan hususların hepsinde durmayı ifade eden Hüseyin'in
sözünün lüzumunu ve zikrolunan kimsenin sözünün batıl olduğunu gerektirir.
Allah-u a'lem.
Sonra asıl olan odur
ki, doğrusu Allah-u Teâlâ, iyi. ve güzel ameller ve onunla beraber büyük
günahlardan sakınmağı zikretmeksizin mükâ-faat vadetmiştir. Günahlar üzerine de
umum ifade eden vaîdle ceza ve azap verileceğini beyan buyurmuştur. Tıpkı iyi
ve güzel amellere mükâ-faat vadettiği gibi. Kim ki, her iki âyeti birlikte
umuma yöneltirse, her iki emri bir işte toplamak suretiyle tenakuzu gerektirmiş
olur. Bu da aptallığın alâmet ve işaretidir.
Sonra âyetlerin ifade
ettikleri umum ve husus hakkındaki sözler, birbirine uymamaktadır. Mu'tezile
ve hariciler vaîd ifade eden âyetlerin umumi manâda mütalâa edilmeleri daha
doğrudur diye iddia ettiler. Çünkü onlar menetme ve öğüt verme hakkında daha
açıklık ifade etmektedirler.
Murcie'ler ise, vaad
ifade eden âyetlerin umumun ifade etmeğe daha lâyıktır diye iddia etmişlerdir.
Çünkü diyorlar, rahmet, afv ve mağfiretten Allah'ın sıfatlarından bilinene o
daha lâyıktır. Bunun için büyük ve küçük günahlarda vaki olur. Bununla beraber
Allah-u Teâlâ'nm «Doğrusu Allah, kendisine eş koşulmasını (eş koşanın
günahını) bağışlamaz.»[250]
kavl-i celîli helâl kılanlar için vaîde muhtemel olması ile beraber ona şahadet
ediyor. Vaîdin eğer tahsis edilmesi vacip olsaydı; gayrine de muhakkak vacip
olurdu. Vaîd de kendi nefsi içindir. Binâenaleyh, vaîdin husus ifade etmesi
daha evlâdır. Bununla beraber vaîdin vukubulması için devamlı olmasını şart
koşmuştur ki, bu da husus ifade etmesinin alâmet ve işaretidir. Bu husus va'd
hakkında bulunmadığı için onun şirki helâl kılanlara sarfedilmesi, yahut
kendisinde iyi ve güzel ameller bulunmazsa o, kendisinin cezası olmasına
sarfedilmesi gerekir ki, böyle olunca onun yanında muvacehenin bulunma-sı vacip
olur. Yahut o, cezasıdır; Allah-u Teâlâ'da rahmetiyle onun ümitvar olduğunu
bildiği şeyle, fazlu ihsanı ile kulu bağışlamasına sarfetmesi gerekir. Kul,
Allah'ın mağfiretinin ne kadar büyük olduğunu bilir. Bunun için Allah, kulunu
kendisini ümtivar eden Allah'ın fazlu ihsanından zahir olan hususla onu
afvinden mahrum bırakmaz. Yahut onlara kullarından seçkin olanları onlar
hakkında şefaatçi kılar ve onlar için. istiğfarlarını kendilerinden kabul
eder. Çünkü kulun yani kendisinin istiğfar etmesi çok uzaktır. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Sonra bu hususta asıl
olan odur ki, gerçekten Allah-u Tsâîâ kuluna günah irtikâp etmezden önce ona
mümin demiştir. Ve kendisinden Cenab-ı Hak «Ey müminler, yabudi ve hristiy ani
arın sizi kendi dinlerine davetlerine karşı şöyle deyin : Biz, Allah'a ve bize
indirilen Kuı-'an'a, îb-rahim ve İsmail ve îshak ve Yakup ve torunlarına
indirilenlere, Musa'ya> isa'ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rabb'leri
tarafından verilen kitaplara iman ettik...»[251],
«Peygamber (aleyhisselâm) ve müminler, Rabb'isinden kendine indirilen Kur'ân'a
iman ettiler. »[252]
âyet-i celîlelerle küfür ismini izale buyurdu. Binâenaleyh Cenab-ı Hak, kişinin
mümin olmasına sefoeb olan şeyi beyan buyurdu. Onun gibisine sen mümin değilsin
demeği de «... Size islâm selâmı veren kimseye dünya hayatının geçici nimet ve
menfaatine göz dikerek, sen mümin değilsin, demeyin...»[253]
kavl-i celîli ile haram kılmıştır. Allah'ın Resulü (s.a.v.) Cebrail
aleyhis-selânı, kendisine iman hakkında sual ettiğinde bu hususta açıklamada bulunduğu
zaman onları ifade eden kimseye mümin ismini vererek müminlerden olduğunu
gerçekleştirdi. Ve yine böylece Peygamber aleyhisselâm «Ben, insanlarla savaşmam
hususunda emrolundum...»[254]buyurmuş
olduğu bu Hadîs-i Şerifin devamında şahadet getirinceye kadar diye ifade
buyurmakta. Binaenaleyh, işte bu, şimdi kitap, sünnet, icmai ümmet ve lügat
ehlinin şahadeti ile mümindir.
Sonra büyük günah
sahibi olan hakkında ihtilâf edildi. O, Mu'tezile'-nin inatîaşarak vasfettiği
şey ve Haricilerin islâm dışı görüşleri ile vas-fettikleri sıfatla
bulunmaktadır. Hatta onlar kendi görüşleri için tercih ettikleri ve Allah'ın
rahmetinden ümit kesmeleri sebebiyle onlara isimler talktılar, Aîlah-u
Teâlâ'nin hikmetinde onların bağışlanmasının cai?i olması görüşünde olmadılar.
Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra fısk, isyan ve
zulüm için olan manâlar, iman Üe zıt düşmemektedir. Çünkü fısk, emirden dışarı
çıkmanın ismidir. Fıslan üç kısım üzere olması caizdir : Onlar da : İrşad emri,
farz ve itikata ait olan hususlardan dışarı çıkmaktan ibarettir. Zulüm de
böylecedir. Çünkü o, bir şeyi yerinden başka bir yere koymaktır, isyan ise,
muhalefette bulunmanın ismidir. Kim ki bunların hepsini ceza hakkında veyahut
manânın hakikatinde tertip eder ve her günah için iman isminin ziyadeleşmesini[255],
murad ederse o kimsenin kendisi zulmetmiş olur. Allah-u Teâlâ'nm ve Resûlü'-nün
ve müctehid olan imamların ayırt etmiş oldukları hususu reddetmek için de haddi
tecavüz etmiş olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Gerçekten kendisine
iman ismi verilen husus, geçen mevzularda açıklanmıştır. Sonra biz; Kâ'bî'nin,
mezhebi için seçip rıza göstermiş olduğu sözlerini, sonra onun Allah'ın dini
hakkında ulaşmış olduğu yeri azıcık düşünen kimsenin bileceği şey ile
delillerini zikrederiz. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Kâ'bî, şöyle iddiada
bulunur : Gerçekten Ehl-i Hakk'ın «Her tâat imandandır. Ve imanın ismi,
terkettiğinin fasık ismini icabettiren şeye nıüstahik olur.» Sözü gerçek
değildir. Ve devamla diyor ki : Bizim «mümindir sözümüz, yalnız fiilden
alınmış değildir. Çünkü birini tasdik eden ve ona boyun eğip itaat eden herkese
mutlak isim olarak onunla isim verilmez. Ve yine onun ismi yalnız o değildir.
Çünkü eğer onun ismi olsaydı onun gibi olmayan kimseye de aynı ismin verilmesi
caiz olurdu. Tıpkı güzel olan kadına çirkin ismi verilmesi gibi. Böyle
olmadığı zamanda onun fiilden alınma isim olduğu ve din hakkında da medih
olduğu ve isminin de ayırt edilmek için olduğu sabit olur.
Şeyh Eba Mansur (r.h-1
divor lki : Biz Allah'tan yardım talep ederek deriz ki; Kâ'bî'nin «Ehl-i Hak,
böylece haktır.»[256]
sözü ile eğer her taat imandandır'sözünden o, imadan başka bir şey değildir
demediğini murad ederse, bu sözü tıpkı her nim^ Allah'tandır demek gibidir ki,
ben Allah'ın izni ile ona nail oldum ve o iıinıet var idi manâsına gelir, iman
da böylecedir. Onun «iman'ın ismi Sıma müstahik olur» sözünü ise, onu
nakzet-mistir Günkü o. büyük günah sahibi ile beraber fiil bulunduğunu ve fakat[257] ona
sim verilmediğini iddia etmiştir. Bu hususta ise zikrolunan şeyi vas-fetmistir.
O da gerçekte onun katında imanın ismi değil, mümin olanın ismidir. Çünkü o,
imanı onsı»z kendisine gerçekleştiriyor da, ona isim vermiyor. Bu husus, onun
sözü $e iminin ulaşabildiği yerdir. Onun «mü'mi.n kelimesi, fiilinden alman bir
i^ değildir» sözü acaib bir sözdür. Çünkü o, bu ismi onun fiili için
gerçekleştirdi, sonra onunla isim vermeyi menet-ti. Bu ise, herkese gerçekte
fiilinin isminin gayri ile isim vermenin ve aynı zamanda o ismi kendimden
menetmenin caiz olduğunu icabettir^ ki bu husus her fail olana faU"
olmayan ve her fail olmayana fail ismini vermeyi gerektirir. O hareli ve
benzerleri hakkında da böyledir. Onun «böylece tasdik etti, onunla isim
verilmez» sözü ve ona tabi kıldığı «bütün din ehli o fiilin hata olduğu
hususunda ittifak etmiştir» sözü, iki yönden yalandır : Birincisi; onun şö^e
demeğidir : Ona isim verilmez. Belki o isme verilmiştir. Fakat onun iffîan ile
^ murad etti^ bilinmez. Bunun içindir ki, onu tesbit etmesi vaciptir. Fakat bu
ona isim olduğu için değil. Ve yine böylece felan murad ve maksadı bilinmeyen
husus bakımından birine itaat ettiği şey ile mutlaka felana itaat etti denmez.
Bu da fiilinin mutlak olmasına müstahik olmadığı için değil, fakat kendisi ile
emir bilinmeyen kimseye olan itaat olduğu içindir, iman da böylecedir. Bilmeye
vardığı vakitte onu ifade el^elî gerekir ve yine böylece birisi hakkında ifade
ettiği şey ile o husus ayan beyan oluncaya kadar o yalancıdır veyahut tasdik
edicidir, denmez- Som-a her Allah'a küfreden kimseye yalancıdır denir. Çünkü
onun haleti bilinmiştir. Mümin de onun gibidir. Tev-fik Allah'tandır.
Dinler ehlinden
rivayet ederek naklettiği şey de böylecedir. Ondan görülen ve işitilen taaccüp
edilecek hususlardan şu kitapda eşya hakkmda ümmetten devamlı olarak rivayet
edilir. Belki onun bulunması ümmetten söyle dursun, onlardan birinden bulması
güç olur. Ve kendi batıl fikrine vesile kılar. Onu aklı olan kimse düşünürse
veyahut mezhebi hakkında kendisine karşı çıkanlardan biri onu iman etmiş
sanır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Onun, «O, onun ismi[258]
değildir.» sözüne gelince, kendisine şöyle denir : Eğer isim fiilin
gerçekleşmesi için olmamış olsaydı onu kendisine isim kılmayı[259]
menetmek için de olmazdı. Fakat onu isim kılmakta hakikati gizlemek vardır ki,
gerçekten o, ismin hakkıyla ona isim vermiştir; veyahut da fiilin hakikati ile.
Ve fiillerden alman isimlerin bulunduğu hal üzere olan şeyin hepsi böylecedir.
Onun ismini[260] hakikati olmayana ancak
mecaz üzere veyahut onunla dalga geçmek ve onu aşağılamak için verir. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Sonra diyor ki : Biz
fasid hakkında tahkik ve tedkik edildiğinde o mümin değildir demiyoruz. Bilakis
biz ona mümin ismini vermiyoruz. Buna göre kendisine şöyle denir : O, tahkik
ve tedkik edildiğinde mümin midir veyahut mümin değil-midir. Veyahut mümin ve
kâfir değil midir? Eğer evvelkini yani mümindir derse, o, öyle bir adamdır ki
kendi nefsini yalancı olmadığı şey hakkında yalanlamaya davet etmiştir de bunun
üzerine ona itaat etmiştir. Onun gibisinin hakkı, kendisinden yüz çevirip onu
görmemektir. Çünkü o, her mukallidin aşağısmdadır. Eğer son iki vecih ile
söylerse, kendi nefsini ondan rivayet etmiş olduğu husus hakkında
yalanlamıştır. Tevfik Allah'tandır.
Sonra tâatm hepsine
iman ismini vermeğe hepsinin nezdinde dinden olan hususlarla ve Allah-u
Teâlâ'nm «Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o istediği din asla kendisinden
kabul olunmaz.»[261]
kavl-i celîli ile delil getirdi. Bununla beraber hakikaten islâm dininden
olduğuna itikad etmeksizin kendisine işaret etmek üzere ibadetlerden bir şeyi
talep eden kimseden o istediği şey kendisinden kabul olunmaz. Her ibadet ancak
islâm dininden olması sebebiyle kabıü olunur. Onun kendisine işaret edilen ibadetin
ismi olduğu sabit olmuştur. Her ibadet, İslâm'da ibadet olarak belirtildiğinden
kabul olunur ve kuvvetine binaen varid olur. İşte bu hepsinin dindendir
demelerinin manâsıdır. Yoksa, herşeyin bir şeye izafe edilmesiyle ondan
kendisine isim verilmesi gerekmez. Allah-u Teâlâ «Sizdeki her nimet
Allah'tandır...»[262]
buyuruyor. Yoksa her nimet Allah değildir. Bilakis o hususta dinin başka
olduğuna delildir, tâ ki ona izafe edilsin. Binâenaleyh ondan fariğ olduktan
sonra onu yerine getirmiştir. Tevfik Allah'tandır.
Sonra Cenab-ı Hakk'm
«(Ey Resulüm) müminlere müjdele, onlara gerçekten büyük bir mükâfaat var.»[263]
kavl-i celîli ve ona benzeyen âyetlerle mutlak olan isimle müminler için vaîd
olduğuna delil getirdi. Sonra o, rızkı irtikâp eden de yoktur. Vaîdin umumiyeti
hakkında her ne kadar ihtilâf vukıibulmuş ise de vaadin umumun ifade ettiği
hususunda hepsi görüş birliğine varmışlardır.
Allame Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Biz Allah'ın izni ve tevfikıyla deriz ki; onun, âyetlerin
umumu hakkında icma' vardır demesi yalandır. O kimse devamlı olarak her belâ ve
musibet[264] hakkında kendisini korku
ve endişe içinde kılmaktadır. Doğrusu Cenab-ı Hak, «İşte böyle demelerine
karşılık Allah da kendilerine sevap olarak ağaçları altından ırmaklar akan
cennetleri verdi ki içlerinde ebediyyen kalıcı haldedirler...»[265]
buyurmaktadır. Onun gibisi olan söz için vacip değildir. Özellikle hepsinin
sözü hakkında işte böylece onun rivayet ettiği husustaki yalanı sabit
olmuştur. Sonra âyetlerle istidlal etmesine üç noktadan cevap verilmiştir :
Birincisi : Hallerin
nihayetinden haber vermektir ki, her müminin82 varacağı yer orasıdır.
tkincisi : Vaadin
kendi ahlâkı ile ve ona yol gösteren şeyle imanı gerçekleştirmek için olması.
Her hangi birine bir şeyle isim vermek caizdir ki, o da emrin ismidir. O
emirlerin hepsi onunla birbirleriyle bağlanır. Kendisine verilen isimle, ismin
ispat edilmesinden onun bulunması caiz olur. Allah-u a'lem.
Üçüncüsü : Onun için
cezanın ve kendisi ile azaplandırılan hususun bulunması ki, o da kendi hakları
ile azaplandınlmaktır. Ona dininin hakkı olarak iaabet eden şey, kendisinden,
dininden bir şeyi noksanlaştırmış olmuyor. Bununla beraber Cenab-ı Hak
gerçekten onun için Allah'tan büyük bir mükâfaat olduğunu beyan buyurmuştur ki,
gerçekten iyi ve güzel amellerin cezası Allah'tan elan bir mükâfaattır.
Mükâfaat vermenin hikmeti ise, haller ve vakitlerin ihtiyar edilmesinden o
hususu yerine getirene mahsustur.
Sonra Murcie'nin,
mezheplerindeki sözlerinin yalan olduğunu bilen kimselerden onun hakkında her
düşüncenin bileceği şeyle onların sözünü açıklama zahmetinde bulunmak, onu
anlayanın onlara lanet etmelerine bir yol olsun içindir.
Bunun içindir ki, onun
hakkındaki sözleri nakletmekte pek az bir fayda mülâhaza ettiğim için ben
onların sözlerini terkettim. Çünkü onların sözle- yalandan ibarettir. Sonra
der ki : Murcieler arasında ittifakla sabit olmuştur ki, fasık olan kimse [266]tevbe
etmeden önce Ölürse o fasıktır. Onun hakkındaki vaîd sabit olmuştur. Kendisi
ile kastedilenin onun olması da caiz olur. Mukatil'in[267],
«gerçekten onun vaad ehlinden olmaması mümkün değildir. Onun gibisi için,
kendisinin mümin olmadığı hususunda vaki olan icma' ve ittifak terkedilmez.»
demesinden başkasının olmaması da caizdir. Bunun üzerine kendisine şöyle denir
: Eğer senin anlattığın olursa, iddia ettiği şey sabit olur. Eğer onlardan
.nakledilen söz, senin anlattığının zıttı ise iddia ettiğin söz fasid olur.
Sonra Murcie mezhebine mensup olanların çoğu vaîdin, şirki helâl kılanların
gayri hakkında olmasını inkâr ettiler. Bu husus onların aralarında
bilinmektedir. Binâenaleyh o, anlattığı husus hakkında kendisine isnad
ettiğimiz yalanı daha iyi açıklıyor. Allah-u a'lem.
Sonra soruların çoğunu
sormamıştır. Azıcık anlayışı olan kimsenin dahi razı olamayacağı şeyle cevap
vermedi. Bunun içindir ki, zikredilmesinde pek az[268]
yarar olduğundan ben onların zikredilmesini terkettim.
Sonra küçük günahları
terketmek, imandır diye iddiada bulundu. Çünkü büyük günahlardan sakınmazsa,
küçük günahlardan dolayı azap görür dedi. Bunun üzerine kendisine şöyle denir :
Büyük günahlar işlendiğinde, onun iman sahibi olması vacip olduğu zaman onun
zıttı olduğu vakit niçin azap görüyor[269]
Halbuki o, sakındığı zaman iman sahibi değildir. İşte bu husus en çok hayreti
mucip olan şeydir.
Sonra büyük günahlar
için, İslâm ümmeti katında facir için mağfiret talep etmenin caiz olmaması ile
ihticac etti. Bunun için kendisine denir ki : Facirle neyi kastediyorsun?
Kâfiri mi, yoksa haramı helâl kılmaksızm iman halinde iken büyük günah irtikâp
edeni mi? Eğer kâfiri kasdettiğini söylerse itidalden öteye geçmiştir. Eğer,
haramı helâl kılmadan iman sahibi iken büyük günah işleyeni derse; o zaman
islâm ümmetine yalan isnad etmiş ve yapmış olduğundan zahir olanla Cehennemde
ebedi kalmasına müstahak olması için onu delÜ kılmıştır. Kendisi için dilediği
şey, onun için mebzuldür. Sonra o hususta onun aleyhine tezahür eden iki şey
vardır :
Birincisi : Bir
kerresinde ona facir demek. Halbuki o, bulunduğu halde iken günah fiili yoktur.
Ona iman sahibi olduğu halde kendisinde aklî ve nakli delille ispat edilen
günah fiilinin hakikatinin bulunması ile beraber mümin demek de caiz olur[270]
Hatta tebeyyün edinceye dek ona facir denmesi caiz olmaz. Halbuki günah fiili bulunduğu
zaman Kur'ân-ı Kerim'de varid olanla ve dil ehlinin ittifakı ile kendisine
mümin demek caizdir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
İkincisi : O,
peygamberlerin ve velilerin mağfiret talep etmelerini, mağfiret olunmuş olana
yöneltti. Bu ise mağfiret nimetinin gizlenmesi ve şükredilmesi gerekene
şükretmekten kaçınmaktır. Bu ise çok uzak bir hal ve mümkün olmayandır. Tevfik
Allah'tandır.
Sonra «Kazf» âyeti ile
ihticac ederek, doğrusu Cenab-ı Allah, helâl kıldıklarını ve ondan başkasını
zikretmeden onların, yani ailelerine zina isnad ederek iftirada bulunanların
lanetlenmiş olduklarını haber vermiştir. Lanetlenmiş olan ise, söz ile mümin
olmaz dedi. Tevfik Allah'tandır.
Âyet-i celîlede beyan
edilen, eğer öyleyse Allah'ın laneti onun üzerinde olur. Âyet-i ceîîlede
Allah-u Teâlâ'nm ona mel'un ismini verdiği hak-kmda bir beyan yoktur. Sende
bulunan hastalığın üki Kur'ân-ı Kerim'e yalan atfetmekle iftira etmendir. Sonra
ona, Allah-u Teâlâ'nm «Beşinci defa
şöyle denilir : «Eğer yalancılardan ise, Allah'ın laneti muhakkak üzerine
olsun...»[271] kavl-i celîli ile
kendisinin mümin olduğunu söylediği hal-,de ona imanı gerektirmedi de nasıl
oldu da ona laneti lüzum kıldı? Yine o, iki lanetten birini had cezasının
tatbik edilmesine gönderdiği hususu gerçekleştiriyor. Had cezasının diğeri de
böyledir. Oysalki âyet-i celîle, münafıklar hakkında nazil olmuştur. Zira
Cenab-ı Hak, «Buna dört şahit getirselerdi ya!... Madem ki şahid
getiremediler, o halde onlar, Allah katında yalancılardır. »[272]
buyurmuştur. Her zina isnad edip iftira eden böyle değildir. Onun manâsı
şöyledir : Doğrusu onu söylemeğe cesaret gösteren Allah'ın gadap ve lanetini
küçümseyen kimseye lanet[273]
vaîdi olur. Asıl olan şudur : Gerçekten küfür, tard edilmektir. Her günah işleyen
kimse, Allah'ın rahmetinden tard edilmiş değildir. Vacip gördüğü şey, kadannea
azap olunsa da ondan özür kabul olunmaz. Allah'ın laneti üzerine olsun dediği
herkese Allah'ın laneti müstahik olmaz. Eğer Allah'ın lanetine müstahik olan
kimse varsa, onun bu sözün sahibinin olması öncelikle gerekmektedir. Çünkü
bilinir ki, o fışkı teati ediyor ve tarafsız olan imamlara dahi muhalefet
ediyor. Bunların hepsi kendi mezhebine göre gerçek laneti gerektirir. Âyet-i
Ceîîlede olan lanet sözü hakikatte vukubuîmamıştır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Allah-u
Teâlâ'nın «kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder, şeriat ve hükümlerini
çiğneyip geçerse, onu da içinde ebedi olarak kalmak üzere ateşe koyar[274],
kavl-i celıli ile had cezalarının askıya alınması hakkında ihticac etmiştir.
Onun gibisi hakkında büyük ve küçük günahların işlenmesi zikredîlmeksizin
cehennemde ebedi kalma hakkında söj^lenmiş-tir. Eğer o te'vil edilme üzere
olursa, ilki de onun gibidir. Bununla beraber Cenab-ı Allah, onun gibisi
hakkında «... Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte onlar
kâfirdirler.»[275] buyurmuştur. İşte o da
yine had cezalarının askıya alınması hakkındadır. O ise bunu ifade etmekten
kaçmıyor. Âyet-i celîleyi haram olanı helâl kılmaya sarfediyor. Zikrolunan
husus da onun gibidir. Onun Cenab-ı Hakk'in «Sonra bu peygamberlerle, saîih
kimselerin arkasından (kötü) bir nesil geldi ki, namazı terkettiler[276],
kavl-i celîli ile ihticac etmesi de o,mm gibidir. Bununla
beraber Allah-u Zülcelâl «Artık tevbe
ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse dinde kardeşleriniz olurlar...»[277]
buyurmaktadır. Dinde kardeşlik ve namazı kılmaktan zikrolunan şey, fiille
değil, sözle vaciptir. Böylece namazı terketmek de tehir etmökîe değil,
reddetmekle olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Allah-u Zülcelâl
buyuruyor ki : «... İman edip de hicret etmeyenlere gelince : Hicretlerine
kadar sizin için mirasta onlara hiç bir velayetiniz yoktur...»[278],
«Ey Müminler, Allah yolunda cihada çıktığınız zaman mümini kâfirden ayırdetmek
için iyice araştırın. Size islâm selâmı veren kimseye -dünya hayatının geçici
nimet ve menfaatına göz dikerek- sen mümin değilsin demeyin...»[279].
Buna göre onun söylediği husus ne imanı giderir ve ne de ismini. Allah-u
a'tem.
Yine Cenab-ı Hakk'ın,
«Artık tevbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse dinde kardeşleriniz
olurlar...»[280] kavl-i celîli ile delil
getirdi. Fakat biz, hakikaten onun kabul olma hakkında olduğunu beyan ettik.
Çünkü onunla fiil, intizar"[281]
edilmiş olsaydı, onların din kardeşliği ebediyyen vacip olmazdı. Kendileri de
serbest bırakılmazlardı. Bir yıla kadar yorgunluk içinde bırakmak da vacip
olmazdı ki, bu manâsı olmayan şeylerdendir. Biz hicret işini geçen konularda
beyan ettik. O, farzlardan bir farz olup, hicret etmeyenler hakkında şiddetli
vaîd gelmiştir. Sonra bu husus bulunmadığı halde iman ismini ispat etmiştir.
Allah-u a'lem.
Allah-u Teâlâ'nın «Kim
de bir mümini kasden Öldürürse onun cezası, içinde devamlı kalmak üzere
cehennemdir.»[282], «Ey iman edenler, mallarınızı
aranızda batıl sebeblerle yemeyin.-.»[283] kavl-i
celîli ile ve yetimin[284]malının
yenmemesi hakkında varid olan âyetle delil getirdi. Aniden adam öldürmeye
gelince : Onun üç yönü vardır :
Birincisi : Dini için
Öldürmeyi kasteden kimse hakkında olması. Bu ise hata ile adam Öldürmenin
vecihlerinden biridir. Allah-u a'lem.
İkincisi : Bu husus
onun cezası obuası. Allah-u Teâlâ'da fazlu ihsaa: ile onu bağışlaması ve
iyi-güzel âmeller karşılığı mükâf a atlandırması. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Üçüncüsü : Âyet-i
eelîlenin kâfirler hakkında nazil alması. Kıssada bu husus hakkında delil vardır.
Sonra bizim beyan
ettiğimiz hususların delili, Allah-u Teâlâ'nm, «Ey iman edenler, kasden
öldürülmüşler için kısas (misilleme yapmak) fan kılındı'[285].
Onların üzerine kısas
ancak kasden Öldürdükleri zaman farz kılınmıştır. Öldürmekten sonra onlarda imanı
baki kılmıştır. Sonra Cenab-: Hak, «... Öldürülmüş olanın 'kardeşinden (verese
ve velisinden) katüii lehine olarak bir şey bağışlansa da kısas düşürülse,
ölünün velisi hakkında ziyade olmayarak örfe göre diyet almalıdır...»[286]
buyurup onlara kardeşliği bırakmıştır. Yine Cenab-ı Allah, bundan sonra, «...
îşte böyle affederek diyet almak, Rabb'iniz tarafından size bir hafiflik ve
merhamettir...»'[287]
buyurmak suretiyle kendi rahmetine kulunu irarendirmiştir, yüce olan Allah.
Bununla beraber kasden
adam öldürenin cehennemde ebedi kalmaa çok uzak bir ihtimaldir. Sonra
Mu'tezile'nin bu husustaki görüşü, tevfce-den sonra Ahiret azabının izale
edilmesi, kısasın gerekmesi ve her ne kadar âyet-i, celîlede iman
zikrediliyorsa da âyet-i celîleyi imandan çıkı? kâfir olmayı ifade etmeğe
sarfetmesi yönündendir ki, bu da âyet-i ceS-leyi tahsis etmektir. Yetimin
malının yenmesinde zikrolunanın hepsi tahsis üzerine toplanır. Çünkü o, azı
içine alan bir isimdir. Bu ise murad olar değildir. Yetimlerin malları da
böyledir. İkinci olarak Allah-u Teâü âyet-i celîlede zulüm ve düşmanlığı
zikretmiştir. Bu ise, Allah'ın hükmüm tecavüz ettiği için azabı, tecavüz sahibi
olana da zulmü beyan etmek ü^-re gelmiştir. Bununla beraber o husus adam
öldürme hakkında bizim iride ettiğimize de muhtemel olur. Sonra onlara şöyle
denir : Kendisin:; iman zikredilen âyet-i kerîme, imanı izale eder mi, yoksa
izale etme;.".; bakî kılar mı? Eğer imanı izale eder derse, âyetin tahsis
edildiğini ikrr etmiş olur. Eğer imanı izale etmez, bilakis baki kılar derse,
onları Murcie mezhebine nisbet eden
kimsenin görüşüne irca etmiş olur
'fevfik Allah'tandır.
Sonra der ki;
hakikaten onun söylediği sözle ben onufı gerçekten Allah'ın Resulü olduğunu
bilmem için Resûlüllah'ı (s.a.v.) imtihan ederim. Onu anladıktan sonra
kendisine reddederim. O da bunun gerine Allah'ın Resûlü'nün sadık olduğunu
bilir ki, o kimse bu bilme il*. ,nümin olmaz. Bu husus delâlet eder ki,
gerçekten iman ismini vermek lügat itibariyle olan şey üzere olmaz.
Fakih Obu Mansur
(r.h.) diyor ki : Biz Allah'ın izni ve tevfiki ile deriş ki; lügat itibariyle
imıan ismini ispat ettiği zaman o ne büyük cehalete sahip olmuş olur. Sanki o,
şöyle diyor : Lügat itibariyle ona iman ismi verilir; fakat ben onu menederim.
Binâenaleyh o, bunun hepsinde kendi ismini yalanlıyor. Bununla beraber onda şu
husus gerekir[288] Gerçekten Allah-u
Teâlâ, onlara bildirdiği şeyle onlardan ameli menetmiş ve onlara bildirmeyip
cahil kıldığı şeyle de amel etmeği onlara lâzım kılmıştır. Cenab-ı Allah, bu
gibi vasıftan yücedir, berî ve münezzehtir.
Sonra marifet her ne
kadar mecazi olarak kendisine iman ismi verilmiş ise de, gerçekte iman
değildir. Tıpkı kendisine tasdik denilen şeye Ailah'm fazlu rahmeti denildiği
gibi. Zikrolunanların hepsi hayalden ibarettir. Hiç bir manâsı yoktur. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Sonra iman isminin
menedilmesine, Allah-u Teâlâ'nm kendisine iman ismini verip, sonra onu
hükümlerle menetmesi; ve küfür ismine hükümler irad buyurup onun o isme yakın
olması hususu ile delil getirdi. Kendisine denir ki; senin her iki yönde
bağlantısı bulunan manâlar olmaksızın hükümlerin varid olması hakkında anlatmak
istediğin şeye delâlet eden nedir? Sonra şöyle diyor : Tazim, tezkiye, müvâlât
ve şahadetin kabul olması onlardandır. Bunun için de kendisine şöyle denir;
bunların hepsinin, imanın 'kendisinin bulunmasını gerektirdiği âdetler
kendisine zem edilmemiş şartlar gerçekleşmeksin ismi hâs olarak söylenmesi için
olduğunun delili nedir?
Sonra imanın bulunması
lâzımdır. Kendisinden menşelilerim hepsi, kendisinde bulunan iman ile
menolunmuştur. Çünkü onun hakikatini biz zikrettiğimiz hususlardan menettik.
Bununla beraber kendisinde had ve kısas
cezaları sabit olan için velayet de sabit olur. Ve onun için şahadet vacip
olur. Bizim zikrettiğimiz hususların hepsi sabit olup haklarında şahadet kabul
olunduğu gibi onlardan dolayı had cezası da tatbik edilir. Hiç bir kimse yoktur
ki, Allah'ın azabından bağışlanan şeyle o ismi nefyetsin. Bilakis onların
hepsi tıpkı Resûlî Ekrem Sallallahu aleyhivesellemin «(Onlar, müslüman olmak
için şahadet getirdiklerinde) benden canlarım, mallarım korumuşlardır. Ancak
onun hakkı için olan müstesna.» buyurduğu gibi. Onu Cenab-ı Hakk'ın «(Bekâr
olup da) zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun.
Allah'a ve Ahıret gününe inanıyorsanız, bunlara Allah'ın dini hususunda
merhametiniz tutmasın.»[289],
kavl-i celîli teyid etmektedir. Doğrusu eğer iman zail olmuş olsaydı el-betteki
onu merhamet tutmazdı. Bilakis imanın merhameti onu tutardı. Hatta belki de, o
merhamet had cezasının askıya alınmasına sebep olmağa varırdı. Binâenaleyh onu
sınırlandırdı ve onu tevbe etmesi muhtemel olan şeyle teyid etti. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Had cezasını tatbik
etmek de, rahmet ve merhamettendir. Çünkü o, günahını örter ve bağışlanmasına
vesile olur. Bu hususta asıl olan şudur : Hakikaten küfür için verüen ceza
sahibini küfür pisliğinden temizlemez. Bilakis onu ebedi azaba teslim eder.
Tıpkı Cenab-ı Zülcelâl'in «Onlar günahları yüzünden suda boğuldular da ateşe
atıldılar...»[290] kavl-i kerîmi gibi. Had
ve kısas cezaları ise yapılan suçlara karşı keffaret kılındılar. Bunun içindir
ki, onların böyle oldukları sabit olur. Bu suçların işlenmesi ile işleyenden
iman zail olmaz. Allah-u a'lem.
Sonra biz deriz ki;
Cenab-ı Allah, hükümleri üç kısma ayırmıştır. Bu kısımlara ayırma da, küfür,
iman isimleri küfür olmayan, iman olmayan şey bakımındandır ki, onlardan
birinin hükmü kendisinden zail olduğunda ortada bulunan lâzım gelir. İsimlerde
ortada bulunan bir şeyin mevcudiyetine delil nedir? Bilakis Cenab-ı Allah, ilme
muhtemel olan beşerin cümlesini dünya işi ve Ahiret işi olarak iki kısma
ayırmıştır. Kim ki bunun üzerine bir şey ilâve ederek ziyade kılarsa, o kimse
kendisine izin verilmeyen hususta Allah'ın dini hakkında bid'at ihdas etmiştir.
Allah'ın Resulü (s.a.v.) «Kim ihdas
olunana[291] sığınırsa onun üzerine lanet olsun»[292]
buyurmuştur. Bu .böyle olunca bid'at ihdas edenin hali nasıl olur? Bu
gibilerden bizi muhafaza etmesini Cenab-ı Hakk'tan dileriz. Kâfir ol-.
mayalılarla, kâfirlerle savaşmak ve onlardan cizye almak ve benzerleri .olan
hükümleri ihtiva eden âyetlerle, mümin olmayanlar için de müjde, velayet ve
benzerlerini beyan eden âyetlerle ihticac etti. Böylece bu sözü ile müminlerin
ifade ettikleri hususun dışına çıkmış oldu. Bununla o, onlar için" varid
olan diğer hususlardan gafil imiş gibi görünmeye çalıştı ki, müjde igi
gerçekten şartlı olarak olsun yahut akıbeti o olsun, büyük yü-nalı işleyeni
mümin gören kimsenin nezdindedir.
Haricîler nezdinde
ise, kâfirler hakkındaki hüküm iki kısımdır : Birincisi : Öldürülme ve cizye
alınma hükmü. İkincisi ise : Öldürmeme ve cizye almama hükmü. Tıpkı kadınlar,
münafıklar ve benzerleri gibilere varid olan hüiküm gibi. Kim ki, hükümler
hakkında iki zümre katında bulunanlarla, hükümler hakkında ortada bir hükmün
olmasını kastsder-se, amma bu ortada olduğunu zikrettiği şeysiz gerekiyorsa o
kimse islâm ümmetinin sözünden haberi olmayan gafildir. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Bununla beraber
Cenab-ı Allah üç kısmı beyan buyurdu : Kâfirler, Müminler ve münafıklar.
Münafıklar ise imanla küfür arasında tereddüd edenlerdir. Cenab-ı Haik
münafıkların müminlere de, kâfirlere de bağlı olmadıklarım haber veriyor. Kim
ki, her iki zümrenin ortasında birinin var olduğunu isterse, bu âyet-i
celîlenin beyanına göre varid olmaz. O kimse onu âyetin kargısında kılmayı
murad etmiştir. Allah-u Teâlâ'nm kendisine orta bir hüküm kıldığı hakikati
nefyetmek üzere böyle yapmıştır. Binaenaleyh o kimse, taiksim etme haklarını
zayi ettirmiş ve Kur'ân-ı Kerîm'in beyan ettiği tertibi bozmuştur. Böylece tüm
ehli islâmın nefret ve öfkesini üzerine çekmiştir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra kendisine kadın
hakkındaki hüküm ile itiraz olundu. Amma onun tahsis edilmiş olduğunu iddia
etti. Bu ise hayalden bir çeşittir. Bilakis küfre ait olan hükümler
muhteliftir. Onlarla bir şeye delil getirilmez. Ben onu haricilere karşı
çıkmakta uzun uzadıya. kelâm ettiğini gördüm. Kendisine mukabelede
bulundukları hususlardan dışarı çıkma külfetinde bulundu. Bu[293],
onu düşünen herkesin109 bildiği hususlardandır ki,
kastedenin istediği husus
gerçekleşmemiştir. Karşılaştığı hususlardan da tam manâsı ile sıyrılıp
kurtulmamıştır. Bunun içindir ki, ben onları zikretmekten vazgeçtim.
Sonra büyük günah
irtikâp edenin kâfir olmadığı gibi mümin de olmadığı ifade edilmekle ihticac
etti. Şöyle ki : Gerçekten Murcie mezhebinden olanlarla hariciler, lügatin
gerektirdiği hususlardan olan iman kıyasla bulunmaz. O, ancak naklî delille
bulunur. Binaenaleyh herhangi bir kimseye mümin denmesi ancak mütevatir olan
naklî delille veyahut icmai ümmetle caiz olur dedi. Ve bunun da gerçekten kâfi
bir delil olduğunu iddia etti.
Şeyh Eba Mansur (r.h.)
diyor ki : Biz Allah'ın tevfikı ile deri-z ki : Bu hususu tebliğ edenden'[294],
naklettiği husus hakkında yalan konuştu. Çünkü ehli islâm lügatin icap
ettirmesi ile imanın hakikatinin bulunması
ve sahibine mümin
isminin verilmesi hakkında ittifak etmişlerdir; fakat Haricîler Cenab-ı Hakk'ın
«(Müşrikler tarafından eziyet edilen) O insanlar sandılar mı ki, «iman ettik»
demeleri ile bırakılacaklar da imtihana çekilmiyecekler.»"[295]
kavl-i celîli ile tasdikten izhar ettiği hususta büyük günah işleyen ile delil
getirdiler. Murcieler ise istidlal etme, ekseriyetle yalan ve gerçeğin zahir
olması içindir; yoksa gerçekten hakikatte tasdik onsuz bulunmaz, anlamına
değildir. İman ise, hakikatte o tasdikten ibarettir. Her ne kadar delil
getirilen şey üzerine delâlet etmesi hususu olsa da, ne büyük günah işleyenden
nefyedilmesi ve ne de ipka edilmesi mevcudiyeti hakkında hakikat değildir diye
iddia ettiler. Allah-u alem.
Böylece onların sözü
lügatin icap ettirdiğine göre hasıl olur. Onun rivayet hakkındaki yalanı da
zahir olur. Sonra İslâm ümmeti Mu'tezile mezhebi meydana çıkmadan önce büyük
günah işleyen hakkında o mu-min-i fasıktır, yahut fasık, kâfirdir diye iki
görüş üzere buhmuyordular ki, onu kâfir gören nezdinde küfrünün yönü, fasık
gören katında da fışkın yönü bilinsin. İşte bu da mekruh olan haramdır; mekruh
olan helâldir diye söylenen husustur ki, gerçekten beyan edildiği bilinsin ki,
o da mutlak olarak ifade edilen haram olmayıp kerahet bulunandan ibarettir. Ve
helâldan da kastedilen rağbet ve tercih edilen helâl olmayıp kendisinde baza
şüphelerin bulunduğu helâl olduğu bilinsin. Benim zikrettiğim şey hakkında
ümmetin işi de bunun gibidir. Sonra Mu'tezile iki isimden birini
iskat etti : tşte o da
bilinen husumet ve kavganın manâsıdır. Hakikatini bilmeksizin mutlaka onu
menetmede diğerini ilzam etti. İşte bununla islâm ümmetine muhalefet ettiler.
Binaenaleyh bu, niyeti sırf Allah rızası olan kimse için ikna edici bir
delildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra, sen ismi
hükümlere tabi kıldın diye kendisine itiraz edildi. Ve dendi ki, sen
hükümlerinin muhtelif olması ile büyük günah sahiplerinin arasını ayırt etmedin
mi ? O, yaparım dedikçe de şuna fasık, buna da iftiracı ismi verir. Bunun
üzerine denilir ki ; Kendisinde fisk isminin gerçekleşmesi ile beraber ona
fasık dediğin zaman, ondan fiilinin ismini menetmesinde, kendi fiili ile
kendisinde iman bulunmasına müstahik olduğu halde mümin olandan iman ismini
menedersin ve ona mümin değildir dersin. Ancafc güzel olanı menetmek suretiyle
fiilden çirkin olan şeyi ele alarak geniş kapsamlı olan ifade müstesna ki bu
da fiil hakkında zulüm olur. Sonra seksen değnek vurulmakla kendisine fasık
demek vacip olmaz. Fakat tazim etmek, sevip dost edinmekle fasık demek vacip
olur. Bu, ona muarız olanın takdir derecesinin yüceliğini beyan eder. Amma o
bunu murad etmiştir. Allahu a'lem.
İsimlerde müsavilik
bulunması üzere hükümler hakkında ihtilâf bulunduğundan dolayı hükümlerde
isimler takdir edilmez. Başlangıçtaki takdir edilmesi, bununladır. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Sonra makamlar ve
derecelerin birbirlerinden üstün olmaları ile tazim ve muvalat, birbirlerine
uymaz. Meselâ Peygamberler, sonra imamlar, sonra âlimler ve sonra da müminler
gibi. Buna göre dinde iki husus gerekir : Birincisi; onlar yaptıkları iyi ve
güzel ameller kadarmca büyük günah irtikâp ettiler. Yapmış oldukları günah
kadarmca da azaba müstahik oldular. Binâenaleyh kim ki yapmış olduğu iyi ve
güzel amelleri onların zıttı olmayan günahlarla red etmek isterse o, hükümde
zulmedi-cidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra «O gün Allah,
Peygamberlerini ve onunla beraber iman edenleri utandırmayacaktır...»[296]
mealindeki âyet-i celîle ile büyük günah işleyenler hakkında delil getirip
eğer o mümin olsaydı kendisine ne azap olunurdu ve nede onunla korkutulurdu
dedi. Âyet-i kerîme ise, bir kaç veçhe rücu eder :
Birincisi : Mümin
olanın, Allah'ın Resûlü'nün şefaatinden mahrum edilip cezalandırılmaz. Bilakis Peygamber
aleyhisselâm, kendisine şefaat eder ve onu şefaatiyle azaptan kurtarır.
İkincisi : Bu hususun,
onlara «özürleriniz ile beraber günahlarınızdan dolayı eziliniz» dendiği zaman
hasıl olıması ile ifade edilir.
Üçüncüsü ise :
Cehennemde ebedi kalarak kâfirlerin hüsranda kalmaları gibi onları
cezalandırmaz. Çünkü o kemalin nevileridir. Nitekim Cehab-ı Hak «Onlara,
(hayvanların bile sakınıp yiyemediği) bir nebattan başka yiyecek yok.»[297]
buyurmuştur. Başka bir âyet-i celîlede de Ce-nab-ı Hak, «Bugün de ona burada
(yardım edecek) bir yakın yok; Cehennemliklerin irinden-başka bir yiyecek de
yok.»[298]. Yerlerinin muhtelif
almalarına rağmen böyle buyurmuştur. Vakitlerin muhtelif olmalarına göre de
bunun gibidir. Onu cezalandırmaz demek, onun ayıplarını meydana vurup rezil
etmez manâsına da muhtemeldir. O, her mümin hakkında da böyledir. Sonra
Mu'tezile'nin sözünü âyet-i celîlenin başlangıcı nakzediyor. Âyet-i celîlin
iptidasında Cenab-ı Hak, «Ey iman edenler, Allah'a öyle tevbe edin ki, tam bir
pişmanlıkla halis bir tevbe olsun.»[299]
buyurarak onlara tevbeyi ilzam etti ve onlar da iman ismini baki kılarak mağfiret
için tevbeyi şart kıldı. Onların sözlerine göre, küçük günahlar da büyük
günahardan sakınmakla bağışlanmıştır. Binaenaleyh âyet-i celîlenin büyük günah
sahipleri için olduğu sabit olur. Onlarda iman ismi de baki kaldı. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
îmanın, adaletin zail
olması ile yok olmadığına delil Cenab-ı Hakk'm «Ey iman edenler, sizden
birinize ölüm hali geldiği zaman vasiyet vaktinde içinizden adalet sahibi iki
kimseyi, yahut yolculukta iken ölüm musibeti başınıza gelmişse, milletinizden
olmayan (müslüman olmayan) iki adamı gahid tutun...»[300]
kavl-i celîlidir. Eğer her mümin adalet sahibi olmuş olsaydı Cenab-ı Hak
«Sizden iki kişiyi gahid tutun» buyururdu. Âyet-i celîlenin başlangıcının[301]
muhatabı müminler olduğu içindir ki, mümin adalet sahibi olduğu gibi adalet
sahibi olmadığı da sabit olur. Yine Cenab-ı Allah buyuruyor «Ey iman edenler,
muayyen bir vade ile birbirinize borçlandığınız zaman, onu yazm (senet yapın)
aranızda bir yazıcı da doğrulukla onu yazsın. Kâtip, Allah'ın kendisine
öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde (başkasına ait) hak olan
kimse, borcunu ikrar ederek yazdırsın ve Rabb'i olan Allah'tan korksun, o halde
(borcundan) hiç bir şeyi eksik etmesin. Eğer üzerinde hak bulunan kimse
(borçlu) akılsız, bunamış, olursa yahut kendisi söyleyip yazdiramayacaksa,
velisi dosdoğru söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun.
Eğer iki erkek bulunmazsa, o halde doğruluğuna güvendiğiniz şahidler-den bir
erkekle iki kadın gerekir...»[302].
Eğer her mümin kendisine güvenilir bir kimse olsaydı, o zaman şartın hiç bir
faydası olmazdı. Allah-u Teâlâ'nm, «... Ve içinizden adalet sahibi iki erkeği
de gahid yapın.»[303]
kavl-i celîli de böyledir. Binâenaieyh mümin olanın adalet sahibi olduğu gibi
adaletsiz de olması sabit olur. Yine Allah-u Teâlâ'nm «... Eğer bulûğa
vardıktan sonra kendilerinde bir akıl ve rüşd görür ve anlarsanız hemen mallarını
onlara teslim edin,..»[304] kavl-i
celîli de böyledir. Yetimlerden re-şid olanı olduğu gibi. reşid olmayanı olduğu
da sabit olur. Eğer her mümin olan adalet sahibi olsaydı ve her adalet sahibi
olmayan da mümin olmamış olsaydı, imtihan edildikten sonra fısk ile şahadet ret
edilmemiş ourdu ve adalet ve fışkın bilinmesi için hallerden sual etmek de caiz
olmazdı. Bilakis bu hususta imanın bulunduğu yeri görmesi gerekirdi ki bununla
onu yerine getirme imkânına sahip olmuş olsun. Böylece onun durumunu
soruşturmadan ve hallerine itibar etmeden şahadetinin kabul olunması vacip
olur. İslâm ümmeti birbirine varis olma, haram ve helâlden iman edilmesi
gereken hususlara iman etmenin şartlarından olan hususlar hakkında mal ve
mülkle iktifa edilenin zahir olan şey üzere varılmasının terkedilmesi ve
hallerin araştırılması üzerine görüş birliğine varmışlardır. Sonra ibadetler
gerçekten imanı ve kişinin kendisi ile mümin olduğu hususu ve imanın
hükümlerini gerektireni ayan beyan eden bir delildir ki o, isyan ve fışkın
nevilerini ibkâ eden her şey değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu ümmetin namazları
cemaatle kılma hakkında[305]",
ki taahhüdü, oruç tutma, zekât verme hususu hakkındaki söz vermesi, onların
günahlara girişmek haramları çiğnemek hakkında ihtilâftan bulundukları hal
üzere zikredilen hususların yapmanın manâsı ona göredir ki ümmetin buluııduğu
şey ile Mu'tezile ve Haricîlerin hak ve gerçek olandan dışa çıkmış oldukları
sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra biz Kâ'bî'nin
kendinden ve kendine tabi olanlardan imanı gidermesi ve Allah'ın rahmetinden[306]
ümidin kesilmesinin gerektirmesi için uzaklaştırılmış olan hilelerle Kur'ân-ı
Kerîm'den âyetlerle kendisine delil getirmiş olduğu şeyi hakkında zikrettiğini
anlatacağız. Kâ'bî'nin bu hususları ihtiyar etmesi, büyük günahlara olan düşmanlığından
ötürüdür. Sanki o, bununla dünya hakkında fayda elde etmiş olup din hakkında
da övülmeğe nail olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Binaenaleyh onun
üzerine delil getiren kimseye cevap vermek" maksadı ile şu âyet-i
celîleyi öne sürdü; «Ey iman edenler, Allah'a öyle tevbe edin ki, tanı bir
pişmanlıkla halis bir tevbe olsun»[307].
Tevbe ancak iki yönden olmak üzere günahtan olur. Birincisi : Her ne kadar
bağışlanmış olsa da küçük günahlardan dolayı tevbe etmek. İkincisi : Tehlili
tekrarlamak ve Melâikelerin duaları gibi ibadet etme maksadı ile yapılan
tevbe. Meleklerin ettikleri dua, Cenab-ı Hakk'm «Arşı yüklenen Melekler ve onun
etrafındakiler Rabb'lerine hamd ile teşbih ederler, ve iman eden kimseler için
de şöyle mağfiret dilerler : «Ey Rabb'imiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi
kuşatmıştır. Bunun için tevbe edenleri ve senin yoluna koyulanları bağışla,
onları cehennem azabından koru.»[308]
kavl-i celîli ile ifade etmiştir.
Biz ona deriz kj :
Birinci vecih, tevbenin manâsı ile onun cehaletine delâlet etmesidir. Çünkü
tevbe, pişman olmak ve günahtan rücu etmektir. Üzerinde bulunmadığı şeyden rücu
etmesi mümkün değüdir. Günahı bağışlanmış olduğu halde de ona azap vermek caiz
olmaz. İkincisi : Üzerinde bulunan Allah'ın hakkı bağışlandığı zaman onun için
hamd etmesi ve affedildiğinden dolayı da şükretmesi gerekir. Tevbede ise bu
hususlara nankörlük vardır. Çünkü o, tevbe etmekle kendisinde günahın vaki kaldığını
zanneder. Üçüncüsü ise : Gerçekten Allah-u Teâlâ, «... Olur ki, Rabb'iniz,
kötülüklerinizi örter...»[309]buyurmak
suretiyle onu tevbe ile örtülen şeye mevkuf kılmıştır. Böylece sabit olur ki,
o, iman sahibi olmaya müstahik olduğu halde kendisinde günahın baki kaldığı
sabit olur. Allah-u a'lem.
Her vakitte ona
kolaylık göstermek, sınırlandırmanın hükmüdür. Çünkü fiillerin hakikati baki
kalmamaktır. Tevbe ise günahtan olur. Halbuki günah da yoktur.
Sonra gerçekten ibadet
için tehlili (Lâilahe illellah demeği) emretmek caiz olur. Fakat bağışlanmış
günahdan dolayı tevbe ve istiğfar ile etmeyi emretmek caiz olmaz. Çünkü bu
hususta günahın bağışlanmaması kanısı bulunur ki bu da nimetlere karşı
nankörlük olup caiz değildir. Tıpkı zulmetmemesi ve caiz olmaması için dua
etmek caiz olmadığı gibi. Meleklerin dualarına gelince : Bu, bağışlanmamış
olan günahlardan, zikro-lunan kimse için olduğundan dolayı caiz olur. Ve dua da
bu hususa yöneltilir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Allah-u Teâlâ'nm
«Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylersiniz?»[310]
kavl-i celîli hakkmda der ki; ancak o, fiili olmayan gey hakkındadır. Tıpkı
bazı azgınları çirkin olan işe davet eden, diğerini gören kimsenin ona
kendisini nehyetmek yolu ile şöyle demesi gibi : Ey kardeşim, dinine noksanlık
getirecek ve üzerine Rabb'inin öfkesinin ica-bettirecek şeyi niçin yaparsın?
Bunu ona yapmadığı halde söyler, fakat onu yapmaması için bunu söylemiş olur.
Binâenaleyh cevap olarak kendisine denir ki : Eğer kendisinde Allah'a tazimde
bulunma ve yapmış olduğu günahların akıbetlerinden korktuğu halde sen büyük
günah irtikâp edenlerden iman ismini gidermeğe çalışıyorsan, bunu ona mümin
değilsin demen için yapıyorsan, kendi nefsin için seçtiğin ve yaptığın sana
aittir. Eğer sen bunu başkasından imanı gidermek için yapıyorsan muhakkak ki o
kimse Allah'ın, seni ona verdiğin (kâfirsin) isminin gayri ile isim verdiğini
anlaması ile senin Allah'a isnat ettiğin şey hakkındaki cür'et ve cesaretini
bilir. Artık onun Allah'ın verdiği haber hakkında hiç bir şüphesi olmaz.
Bununla beraber Şeytan'm vesvese ve iğvası ile Allah-u Teâlâ'ya yapılan
iftiraları da bilir.
Sonra benim
zikrettiğim şeyin söylenmesi ancak sefih ve abdal olan kimse için muhtemel
olur. Azap göreceği şey hakkındaki yalanının bilindiği hususla kendisine elem
çektirilir. Kendisinden hiç bir şeyin gizli kalmayacağı Allah ise her akıl
sahibinin kendisinden nefret edip kaçacağı bu
hususlardan yücedir, berî ve
münezzehtir. Yardım ancak Allah'tandır.
Sana gelince; sen
azaba lâyıksın. Çünkü sen, Allah'ın rahmetinden ümidini kesiyorsun. Şehevî
isteklerine râm olup, Allah'a düşmanlığı tercih ediyorsun. Şeytanın dostluğunu
benimseyip onu Allah'a tercih ediyorsun. O Şeytan ki, Allah'ın lanetine ve
azabına uğramak için insanı kendi mezhebine sürükleyip sokar[311].
Kerim ve Rahim olan Allah'ı bırakıp kendin için ihtiyar ettiğin bu husus, sana
afiyet olsun. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Allah-u Teâlâ'nm
«İman edenlere, vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah'ın zikrine ve inen Kur'ân'a
saygı ile yumuşasın...»'[312]
kavl-i ce-lîli hakkında şöyle diyor : Onların kalplerinde saygı ile yumuşama
olmasa bile kendilerine imanı ispat etmiştir. Hakikaten âyetin ilki huşu bulunmaksızın
imanı ispat etmiştir. Halbuki siz, imanı ancak kalp ile bilmek, dil ile de
tasdik olduğunu görüyorsunuz. İkinci olarak da, Allah'tan korkan ve ona
şükretme gayesi ile bulunan kimseye «Senin bana şükretmen ve benden korkman
gerekmez mi?» denmiştir. Yoksa o kimse Allah'a şükretmeyici değildir. Bilakis
bu husus ona tenbih için söylenmiştir.
Fakih Ebu Mansur (r.hO
diyor ki : İlk görüşe gelince; âyet-i celîle ancak Allah'ı zikretmek için
kalbin saygı ile yumuşamasıdır. Allah için kalbi yumuşamayan, huşu bulmayan
kimse, mezmum ve fasıktır. İmanın hûşuu ise, Allah-u Teâlâ'nm celâl ve
kibriyasmı bilmektir. Bu da müminden zail olmaz. Her ne kadar onunla mezmum
ise de, imanla kendisine mümin denir. Âyet-i Kerîme'de güç ve kuvvete delâlet
vardır ki, o da kendilerinde bulunmaktadır. Bu husus da onların katında büyük
günah ile vasfetmeği gerektirir. Allah, onlarda iman ismini ibkâ etmiştir.
Binaenaleyh, onların sözleri bununla batıl olur. Tevfik Allah'tandır.
İkincisi : O, nimeti[313]
şükrü bilmeyen kimsenin vasfıdır ki, onîarm her ikisin kabul etmez. Kabul etme
ve tazim halikı olan şey üzere olmadığı için azap görür. Eğer Mu'tezile
nezdinde Allah-u Teâlâ'nm vasfı bu idi ise
o, ona en çirkin olanı verilmeden öte ölümüne ve cehennemin en alt tabakasında
ebedi kalmağa, ulaşmıştır. Kendisine isyan edip şaki olmaktan Allah'a
sığınırız. Sonra bu sözü çok uzattı; fakat onun binasının aslı zikrettiğim
husustur. Bu konuda biz ancak, isabet etmekten uzak kalma bakımından sözü
uzatmağı istemiyoruz. Yardım ancak Allah'tandır.
Sonra Allah-u Teâlâ'nm
«Eğer. müminlerden, iki birlik çarpışırlarsa, hemen aralarını düzelterek
barıştırın...»[314]
kavl-i celîli hakkında cevap vererek o tıpkı Allah-u Teâlâ'nm,, «... Sizden kim
dininden döner de kâfir olarak ölürse, bu gibilerin yaptığı iyi şeyler dünyada
da, ahırette de boğa gitmiştir...»[315]
kavl-i kerîmi gibidir ve gerçekten Allah ondan önce kendisine mümin demiş idi
dedi.
İkinci olarak da derki
: Çarpışmanın itişip çekişmek gibi silahsız olması veyahut çatışıp savaşmak
için çalışmış olmaları kastedilir ki, bununla onlar îmandan çıkmazlar. Buna
cevap olarak denir ki : Onların abalarının düzeltilmesi ile ve onlara
kardeşler ismi verilmesi ile emrin varid olması dinden dönüp kâfir olma
manâsını-ifade etmek batıl olur. Allah-u Teâlâ'nm «... Eğer onlardan biri
(Allah'ın hükmüne razı olmayarak) tecavüz ediyorsa, o vakit tecavüz edenle
Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın...» (Hucurât, âyet 9) kavl-i ceîîlinm
ifadesinde tecavüz eden gerçekten bilinmiyordu. Yoksa orada tecavüz için
çalışma yok idi. Bununla beraber Resûl-i Ekrem Sallellahualeyhivesellem,
onların içinde bulunuyordu. Onîarm bu çarpışma haddine varmaları için
çalışmalarına rıza göstermezdi. Sonra emir, savaşmağa delâlet ediyor. Küçük
günahlar bağışlanmış olduğu için ona mukabil olmaz. Oysa ki onların günahları
büyük günahtır. Bununla beraber Allah-u Teâlâ, onlara müminler diye isim vermiştir.
Tevfik Allah'tandır.
Alîah-u Teâlâ'nm
«Müminler (dinde) ancak kardeştirler.»[316]
kavl-i kerîmi hakkında da geçtiği gibi ifade etti. Biz onun bu vehmini beyan ettik.
Sonra onun, büyük günah sahibi olan Allah'ın düşmanıdır. Böyle olan kimsenin
hayır ile dua etmeğe gücü olmaz. O'na lanet gerekir sözü ise, yanlış bir
ifadedir. Çünkü aralarını bulup barıştırmak, ancak hayır ve salahla dua
etmektir. Kuvvet ancak Allah^tandır.
Kısas âyet-i ve ondaki
kardeşler deyimi hakkında şöyle diyor : Gerçekten Cenab-ı Allah, mutlak olan
kardeşliğe ne sevap vaad etmiştir ve ne de onları övme. O, ancak dindeki
kardeşlik hakkındadır. Onlara cevaben şöyle denir : Aİlah-u Teâlâ, onlara
âyet-i celîlenin evvelinde müminler demiştir. Sonra âyetin sonunda da onlara
«kardeşler» ismini baki bırakmıştır. Hiç bir manâ geçmemiştir ki, kardeşlerin
zikredilmesi kendisine muhtemel olsun. Böylece onun iman isminin baki
bırakılması ile beraber din hakkında olduğu sabit olur. Sevaba gelince : O,
hazan mutlak olarak, bazan da mukayyed olarak şart koşulmuştur. Allah-u
Teâlâ'-nm, «İşte böyle demelerine karşılık Allah da kendilerine sevap olarak,
ağaçları altından ırmaklar akan Cennetleri verdi...»[317]
kavl-i celîli bu husustandır. Sonra senin katında, kendisi için her ne kadar
sevap vaad edilmiş ise de imanın bulunması ile beraber korkutmak caiz olur.
Mutlak olarak isim verilmekle mümin de bunun gibidir. Allah-u Teâlâ «Allah'a ve
peygamberine iman edenler, işte bunlar, Rabb'leri katında, (imanları hususunda),
tıpkı çok sadık olanlarla, (Allah yolunda can veren) şehitler gibidir.»[318]
buyuruyor. Ve yine Cenab-ı Allah «Allah'a ve Peygamberlerine iman eden ve
peygamberlerden hiç biri arasında fark gözetmeyen kimselere gelince; işte
bunların kıyamette Allah mükâfatlarını verecek-1 tir.»[319]
kavl-i celîli de böyledir. Büyük günah sahibi olana, Allah ve peygamberlerine
iman etti, Peygamberlerden hiç biri arasında fark gözetmedi denir. Sonra onun
gibisini vaîdle korkutmak caiz olur. Bunun içindir ki Allah-u Teâlâ, «Şüphesiz
ki Allah, zerre kadar zulüm etmez. Eğer zerre kadar bir iyilik olursa onun
sevabını kat kat artırır. Ayrıca kendi katından büyük bir mükâfat verir.»[320]
buyurmuştur. Büyük günah sahibi olan iyi ve güzel amel işlemiştir." Onun
yapmış olduğu amele güzel amel denmeğe müstahik olmuştur. Öyle ise her ne
kadar kendisine vaîd gelmişse de o kimse kendisine mümin denmeğe müstahik
olmuştur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra kendisine imanın
ismini icabettiren ve onunla helâl kılan hu suslarla -ki bu hususa büyük günah
sahibi de girer- itiraz olundu. Bunun üzerine onların bu hususa girmeelri,
isimle değil, icma iledir demesi ile cevap verdi; ve tıpkı sizin Allah-u
Teâlâ'mn «... Bu vasiyet ebeveyn ve akrabasını
mahrum etmemek için takva sahiplerine hak oldu.»[321] ve
«... Bu ihsan edenler üzerine borç bir haktır.»[322].
Her ne kadar fasık böyle değilse de Allah'ın işbu âyetlerinin hükmüne
soktuğunuz gibi. O'na cevap olarak şöyle denir : İcma, âyetlerin helâl kılması
ve vacip kılması ile vukubulan hitaptan anladıkları ile onları bu hususa
sokmuştur. Onlardan hiç bir kimse yoktur ki, ondan başka bildikleri bir vecih
zikretsin. Fışkı mütaleâ edenlerden hiç bir kimse de birine âyeti tahsis
edildiği hususu sormamıştır. Bilakis[323], o
âyetlerin bu hususu kapsamına aldığını bilir. Her iki yönle olan hitap takva
ismi ile mükâfatlandırmaz. Bunun içindir ki takdir batıldır140. Onun «Şunun
üzerine haktır» demesinin manâsı, takvayı murad eden kimseye o, haktır
demektir. Bunda vacip kılma hususu bulunmaz. Bununla beraber bizim
bulunduğumuz konu hususunda[324]
hitap hakkında takvanın manâsını zikrolunduğu söze tahsis bulunup muhatabın
ismi bulunmadan hitaba girer. Yoksa ne mutlak olduğu için ve ne de tahsis ile
girer. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Küçük ve mecnun olma
sebebiyle helâl kılma hakkında itiraz olundu. Bu hususa cevap olarak denir ki
: Küçük ve deli olanlarda, küçüklük ve deliliğin gayri ile imanın hükmü vardır.
Zira eğer o başkası, olmamış olsaydı imanın hükmü (kendilerine islâm
hükümleriyle muamele etme) onlara vacip olmazdı. Tıpkı kâfirlerin çocuklarına
vacip olmadığı gibi. Bizim bulunduğumuz şeyde başkasma değil, o hususa tabi
olur. Binaenaleyh, o kimse bunu kendisindeki iman sebebiyle kendisine vacip
kıldığı sabit olur. Sonra fasık'ın, namaz kılması ve oruç tutması ile itiraz
olundu; bunun üzerine «Belki fışkının fazlalaşmaması ve onları terketmekten dolayı
vukubulacak azabın kendisinden zail olması için oruç tutup namaz kılmıştır diye
cevap vermiştir.
Şeyh Ebıı Mansur
(r.h.) diyor ki : Kendisine şöyle denir : O, suali anlamadı. Onun manâsı ancak,
şöyle ifade edilir : Namaz ve orucun her ikisi de ancak iman ile caiz olurlar.
İmansız onların yapılması caiz olmaz. Eğer o kimse mümin olmasaydı, onların
bunları yerine getirmeleri gerekmezdi. Terketmelerinden dolayı vukubuîacaık
olan azap da zail olmazdı.
Bilakis onları terke
tmekten hiç bîr şey lâzım gelmezdi. Ve eğer mümin olmamış olsaydı, onu yapması
caiz olmazdı. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu âyet-i celîleler
hakkında kitaplarımızın[325]
bazısında müstakil olarak bahsettik. O, izahımız bizi burada uzun uzadıya
ifade etmeye ihtiyaç hi.ssettirmetmis.tir.
Sonra biz Cehennem
azabında ebedi kalacak olan ile, ebedi kalmayacak olanın arasını hikmet yolu
ile ayırırız. Bu da iki yönden meydana çıkar : Birincisi : Günahların kendi
varhklarmdaki birbirlerine benzememeleri itibar edilmesi yolu ile ki, Allah-u
Teâlâ, onu işleyeni ancak misli kadarı ile cezalandıracağını vaad buyurmuştur.
Hikmetin hakkı olan da böyledir. Çünkü azablandırmak, ihtiyar ettiği şeyle
değil, hikmetin gerektirdiği şeyle olur. Zira o ihtiyar edilen neviden
değildir. Özellikle aksi kendisine zarar vermeyen kimseler. Sonra o Rahmet etme
ve afvetme ile mevsuftur. Bunun içindir ki günahlardan çoğu için afvu mağfireti
icabet-tirmedi.
Sonra bu bir (kaç
vecih üzere meydana çıkar : Birincisi : Hiç bir kimse yoktur ki, şirkten başka
büyük günahlardan birini işlemek suretiyle Allah'a isyan eder de, isyan ettiği
vakit azaptan korktuğu, Allah'ın gazabından ürktüğünden ve keremine güvenip
rahmetinden ümitvar olduğu için taatda bulunmasın. Bunların hepsi de hayır
olan islerdir. Eğer onlarla kabul olunursa şehevî isteklerin galip gelmesi,
öfkenin mahkûmu olarak iyi ve hayır olanların hilafını irtikâp etmez. Bunlar ve
benzerlerini kendisinden hayır sadır olmasını, ser sadır obuasına tercih ettiği
için yapar. Öyle ise hayrın menfaatmdan mahrum edilmesi, şerrin azabının kendisine
icabettirmek caiz olmaz. İşte bu bakımdandır ki, onun fiili cûd ve keremle
vasfolunmuştur. Onların manâları ise böyle değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Allah-u Teâlâ'yı inkâr
edip kâfir olan ve ona ortak koşup müşrik olan kimsede hayır ve hasenat ismine
müstahik olacak bir manâ taşıyan amel bulunmaz. Çünkü o, Allah-u Teâlâ'yı
yalanlar, emir ve yasaklarını inkâr eder. Onda Allah'ın rahmetine ümitvar olma
hali bulunmaz. Onun azabının devamlı olması da kerem ve cömertlik manâlarma
zıttır. KuVvet ancak Allah'tandır.
İkincisi : Hakikaten
Cenab-ı Hak, yapılan günahın ancak misli kadarı ile ceza vereceğini vaad[326]
buyurmuştur. AJden ve agahtan daha büyük olan Allah'a ortak koşmanın cezası da
kendi mL,| kadarı ile olur. Bununla beraber şirkle ve şirkin gayri olan küfürle
bt,ri,,ber hasenat bulunmaz. Onların cezası ancak Cehennem'de ebedi kah], ^zap
çekmektir. Çünkü bilinir ki, gerçekten kâfir olan uzun zaman içiı,^, birgün
olur da kurtulabilme ümidi kendisinde olsa idi onun için gön^jtj olduğu azabın
bir çok katını katmaya razı olurdu. İşte bu husus ayan l(eyan eder ki, onun
cezasının tamamı cehennemde ebedi kalmaktır. Kendilinden başkası için onun gibi
cezaya tabi tutulmuş olsaydı bu kez başkası kendi fiilinin misli kadarı olandan
daha fazla ve çoğu ile cezalandırılmış olur. Bu ise Allah'ın hikmetinde
zulümdür. Allah-u Teâlâ, bu gibi sıfatdan yücedir, berî ve münezzehtir. İşte bu
böyle. Bunun madunu olanı irtikâp edenin hasenatı bulunur. Fakat bunun
bulunmaz. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine dünyada tatbik edilen
had cezaları, işlenen günahlara keffaret kılınmışlardır. Eğer onlarda günahları
örtme hususu bulunmamış olsaydı, küfür için verilen cezalara ziyade olmuş
olurlardı. Küfrün madunu olanm cezasına ziyade kılınmak mümkün değildir.
Böylece had cezalarının keffaret oldukları sabit olur. Dünyada küfür için
keffaret yoktur. Binâenaleyh o, azap hakkında muhtemel değildir. Küfrün azabı,
Cehennem'de ebedidir. Küfrün gayrının cezası ise had cezasıdır. Günah
hakkındaki azap da böyledir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine Allah-u Teâlâ,
küfreden ve başkalarını küfre sokmak için sa-pıttıranların azabı, kendisi
küfredip başkasını sapıtmayanın azabından kat kat fazladır. Sonra eğer kâfir
için başkasını sapıttırmaktan başka olan azabı, sapıttırmak için olan azabın
misli kadarı olmuş olsaydı, her kâfirin azabı kat kat olurdu. Çünkü hiç bir
kâfir yoktur ki, kendisinde küfürden başka büyük günahlar bulunmasın. Allah-u
Teâlâ, «Muhakkak onlar, kendi günahlarını ve o günahlarla beraber bir çok
(sapıttırdıkları kimselere ait) günahları yüklenecekler...»[327]
kavl-i celîli ile sapıttıran kimselerin günahlarının kat kat olmakla tahsis
buyurmuştur. Yine Cenab-ı Hakk'ın «... Ey Rabb'imiz, bizi sapıtanlar, işte
bunlardır. Bunlara ateşten iki kat bir azap ver...»[328]
kavl-i celîlinde beyan buyurduğu gibi tabi olanlar da aynı hususu ifade
edecekler. Herkes için kat kat azap kılınmıştır. Binaenaleyh bunun büyük
günahlara karşı verilecek olan bir ceza olması
batıl olur. Bilakis o azap, eğer küfür hakkında olsaydı islâmda onun misli
kadarı ile azaptan kat kat verilmesi daha gerçek olurdu. Görülmüyor mu ki, [329],
yani kâfir, küçük ve büyük günahlardan tümünden ceza görüp azap çeker? îslâm
dininde inanç sahibi olan kişinin durumu böyle değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra itibar yolu ile
diğer bir vecih de şudur ki; gerçekten küfür, tesis edilen bir mezheptir.
Mezhepler ise, ebediyyen devam etmek için kurulur. Mezhabin azabı da buna göre
olur. Diğer büyük günahlar ise, vakitler içinde yapılır. O, ebedi olaraık
değil, muvakkat bir vakitte şehevî isteklere mahkûm olma neticesinde istenir.
Onun cezası da buna göre olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra gerçekten küfür,
aynı ile çirkindir. Onu affetmek ve haram olmasının kaldırılması imkân ve
ihtimal dahilinde değildir. Hikmette onun azabı da buna göredir; onun
bağışlanması ve ortadan kaldırılmasının imkân ve ihtimali bulunmaz. Diğer
günahlar ise, aklen onların haram olmalarının kalkması ve kendisi için azap
verilen hususun mubah kılınması caizdir. Onun azabı da bunun gibidir. Tevfik
Allah'tandır.
Üçüncüsü : Kâfiri
bağışlamak, afvm yeri olmayan hususta bağışlamak olur. Çünkü kâfir, in'âm ve
ihsan edeni inkâr ediyor ve onu da hak görüyor. Bunun hakkındaki affetme, affı
z-ayi etme ve nimeti iptal etmek olur. Diğer günahların durumu böyle değildir.
Bilâkis diğer günahların sahibi in'âm ve ihsan edeni bilir. Onun için en büyük
yer vardır. Onun ikramı için de en ayan-beyan olan mahal vardır. Böyle olunca
hikmette onu bağışlamak ve mağfiret etmek caizdir. Yardım Allah'tandır.
Allah-u Teâlâ'nm,
fiilinin^ kendisinde meydana getirdiği korku anında din hususunda ona ihsan
etmiş olmasıdır. Bu husus kulun Allah hakkını dünya ve Ahiret varlıklarından
kalbinde daha büyük görmesi ve peygamberlerinin kıllarına dokunmak veyahut
Allah'ın dininin emirlerinden her hangi birini hor görmek veyahut da ihtiyar
ettiği ve dostluğunu Allah dostluğuna tercih etmiş olduğu şey hakkında Allah'ın
düşmanlarına meyletmeğe müstahik olmaya muhtemel olan şeylerden sinesini,
içini tertemiz etmekle hasıl olur. İşte bunların hepsi, Allah-u Teâlâ'nm ona
olan in'âm ve ihsanıdır. Allah-u Teâlâ'nın nimetlerini zayi etmesi ve onları
eza olarak değiştirmesi muhtemel değildir. O bilir ki onun günahları Allah-u
Teâlâ'nm kendisine in'âm ve ihsan ettiği sayılmayacak
kadar çok olan nimetleri kadarına,
ulaşmaz. Allah, mahlûkatına şu teminatı verir ki, gerçekten o, bîr kavme İn'âm
etmiş olduğu nimetlerini o kavm, kendilerinde bulunan hususları değiştirmedikçe
değiştirmez. Ve ikram etmiş olduğu şeylerin hepsini onunla zayi etmez.
Zikrolunan husus da böyledir. Peygamber aleyhisselâm, «bu husustan kaçınanlar
müstesna, diğer müminler Cennet'e girer» buyurmuştur. Zikrettiğim kimse ile
onun düşmanı arasını, onlarla Allah'ın dinine yardım etme ve i'lâikelimetul-lah
için çok çok mücahede etmekle beraber cemetnıiştir. Ve onu üzerine mühür
basmıştır. Hayır, Allah bunu yapmaz. Çünkü O, Ganîdir, Kerîmdir afv ve mağfiret
sahibidir, çok merhametli ve Vedûd'tur. Bununla beraber Allah'ın Resulü
Sallellahualeyhivesellemden kulların sevdikleri kimselere katılacağı hakkında
müjde gelmiştir. Sonra zikrolunan şeyler Allah'ın Resulüne daha sevimli idi.
Onu Şeytan'ın yakını kılar ve Allanın Resûlü'-nü ziyaret etmeği ona haram
kılar. Allah-u Teâlâ, Mutezile ve Haricîlerin kendisini vasfettikleri bu
vasıftan berî ve münezzehtir. Bu husus ve iş, onların hepsinde zahir olmuştur.
Hatta bundan hiç bir kimse kurtulmaz. Belki de hiç bir harici ve Mu'tezile
mezhebinden olandan bu inanç ve itikattan berî olarak öldüğü[330]
zikromnmaz. Allah-u Teâlâ'nın, şehevî isteklerine rârn olup Allah'a düşmanlığı
tercih eden en küçük dünya menfaatleri uğruna Allah'ın rahmetinden ümidini
kesen, dünyanın en küçük ve basit nimetine kapılarak Allah'ın dininden çıkmayı
tercih eden kimseyi din hakkında doğruya muvaffak kılması ve bu vasfın zıttı
kendisinde bulunanın mahrum bırakması ilâhî hikmetten çok uzaktır. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Şeyh Ebu Mansur (r.h.)
diyor ki : Sonra fısk, fücur, isyan veyahut zulümden olmak üzere isimlenen
hususların vaîd hakkında varid olan eserlerin tümü üç husus için isim oldukları
bir gerçektir, ilâhi hikmette fışkın gayrine isim verildiği için fiile işaret
edilmesi ve mezmum olan isimlerin gayri olmayana işaret edilmiş olması caiz
olur. Bazılarının da böyle olması caiz olmaz. Aralarında bu zıddiyet bulunan
iki şeyin kaste-dilmesi mümkün değildir. Binaenaleyh onun hakkı, isim ve
hükümde şüphe olmayan hususa sarfedilmesidir. Çünkü[331] o
üç kısım üzeredir. Fakat onû
tazammun etmemiştir. Bütün kısımlar o husus hakkında hususiyet ifade ettiği
sabit olur. Binaenaleyh onun kendisinde şek ve şüphe olmayana sarfedilmesi
gerekir. Çünkü gerçekten onu umuma yöneltmek afv haberleri varid olduğundan
onun için tenakuz teşkil eder. Böylece onun hususiyeti sabit olur. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Yahut kendisine isim
verilenin[332], taksim olunması
sebebiyle umum ve husussa ihtimali olduğu vakitte onun gibisinin hakkı kesin
ifade etmek değil, korkmaktır. Kim ki kesin ifade ederse şüphe anmda hikmetin
icabettirdiği şeyden yararlanır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Cehennem'de
ebedi kalma hakkında vaîdi ifade eden hususa delalet eden hususa şirkin madunu
olan günahlara muhtemel olmaz. Çünkü insanların yaratılış itibariyle her ne
kadar aklen veyahut delille veyahut taklid ederek dinlerinde muhtelif olmaları
ile beraber işledikleri günahlardan şirkin madununun bulunmasını itikad etmiş
olsalar da dinlerinden çıkmayı gerektirecek hususlardan kaçınırlar.
Binaenaleyh bu husus mahlûkatm yaratılmış olduğu şeylerden olduğuna delâlet
eder. Hatta onu akıl bile teyid eder. Çünkü inançlar, sahipleri katında ebedi
olarak bulunurlar. Kendisine işaret edilen fuller ise böyle değüdir. Fiillerin
zıttı olanlar da böyledir. Ihtüâf üzere kendilerine işaret edilen fiiller
hakkmda varid olan nakli deliller de böyledir. Fiillerin terki de buna göredir.
Bizim zikrettiğimiz hususlar Mu'tezüe mezhebinin insanların yara-tılmış olduğu
işten ve kendilerine has tedbir ve irade edilme hususundan dışarı çıktığına
delâlet eder. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Mu'tezile'nin
mezhebinde mümin demelerinden kendilerini alıkoyan şey üzere olduklarından
onları ilzam eden hususlardan bir ikısnum zikredeceğim. O da şudur : Hakikaten
Mu'tezile mezhebine göre, büyük ve küçük günahların arasındaki had cezası
biliniyor ki, kişi, umutsuzluğa düşmeyip hem ümitvar olsun ve hem de korkmuş
olsun. Bu görüşlerine cevap olarak deriz ki : Sizden hiç bir kimse yoktur ki;
kendisinin bütün günahlardan berî olduğunu iddia etsin, ümitsizliği ve ümidi
icabettiren had cezasına ulaşmayı bilsin. îşte bu, büyük günahla küçük günah
arasında halin tereddüt etmesidir. Büyük günah, imanın ismini giderir. Küçük
günah ise, size, imanın ismi ve imanın zevali hakkında şek ve şüphe getirir.
Tıpkı büyük ve küçük günahların ismi
hakkında şüphe getirdiği gibi.
Binaenaleyh sizdeki bu şek ve şüphe ümitsiz ve ümitli olmayı söylemeyi menetti.
Sonra iman ismini meneden şey ile bu iki hususu reddeden şey birdir. Sonra
korkmakla beraber ismin ispat edilmesi caizdir. Ve siz, gerçekten mümin,
kendisinde korku bulunmayan kimsedir diyorsunuz; niçin sizin kendinize mümin
demenizden onlar korkmuyorlar? Büyük günahlardan olduğu bilinen yalan, sizden
iman ismini giderir. Bunun üzerine imanla isim vermek, sizin büyüklüğünüzden
olur. Siz, Allah-u Teâlâ'nın «... Şimdi nefislerinizi temize çıkarmayın...»[333]
kavl-i ceiîli ile nefislerin temize çıkarılmasından insanları sakındırdınız.
Sonra iyilik ve takva ile karşılaştınız. Bunlarla itirazdada bulundunuz. Siz,
kendinizde iyilik ve takva bulunduğuna veyahut bulunmadığına şahadet eder
misiniz? Eğer şahadet ederiz derlerse, onlara; iyi ve muttaki olanların
Allah'ın gazabına uğrayıp cehennemde ebedi kalmaları gerekmesinden
korktuklarını ifade etmek gerekir ki, böylece cehennem, Allah'tan korkan ve
Allah emirlerini yerine getiren kimselerin yeri olur. Yoksa fa-sık olanların
değil. Allah-u Teâlâ, «Muhakkak ki iyiler, naim cennetinde-dirler.»[334]'
buyurmuştur. Binaenaleyh Allah-u Teâlâ'nın, «... Ey Rabb'imiz, günahlarımızı
bağışla, kusurlarımızı ört ve ruhlarımızı iyi kimselerle beraber al...[335]
kavl-i ceiîli ile dua etmek batıl olur. Eğer bu hususla isim vermekten
kaçınırlarsa iman hakkında da onun gibi ifade etmeleri kendilerine lâzım
gelir. Çünkü o, iyilik ve takva gibi Allah'ın gazabından kurtulmaya vesile
olanın ismidir. Sonra denir ki; nebî ve rasûî olanlardan sabit olmuştur ki,
onlar, Allah'a korkarak ve sevabına tamah ederek dua ederlerdi. Halbuki onlar,
büyük günahlardan birini işlemekle imtihana tabi tutulmuşlardır. Bu korku,
büyük günahlarla imtihan olunmayan kimselerden sadır olmuştur. Niçin size
bildirmiyor ki veya delâlet etmiyor ki, had cezasının beyanının terkedilmesi
korkulan ve umut edilen husus için değildir? Bilakis o, Allah-u Teâlâ'nm küçük
günahlar sebebiyle dilediği kimseyi cezalandırması caiz olmasındandır. Sizin
sözlerinizden biri de şudur : Gerçekten ceza ve azabı icabettiren şey, imanı
giderir. Binâenaleyh bu sözlerinizden ibret alınız ki, sis hakikatte size
haber verilen şeylere iman etmiş kimseler değilsiniz. Tevfik Allah'tandır.
Allah-u Teâlâ, «... Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişlerdir; sonra (imanlarında) şüpheye düşmemişler ve Allah yolunda mallan ile canları ile savaşmışlardır...»[336] buyurmaktadır. Sizin katınızda ise mümin, Allah'ın azap ve gazabından korkmadığı gibi onun rahmetinden de ünıitvar olmaz. Bilâkis o eğer mümin idiyse Allah'ın rahmetine müstehak olur. Ve mümin olduğundan da Allah-u Te-âlâ'nın onu azap etmemesi ihtimali bulunur. İşte iman o kimseyi bu hususa yöneltmiştir. Siz onlara korkuyu nasıl ilzam ettiniz? Halbuki o, hakikatte mümin değildir. Siz, onları iman hakkında şüphelenmekten men-ettiniz. Halbuki imanda şüphelenmek korkuyu gören şeyle olur. îşte bu hususlarda tenakuz açıkça görülmektedir. Kuvvet ancak Allah'tandır. [337]
Bazıları şöyle diyor :
Eğer büyük günah sahiplerine şefaat caiz olmuş olsaydı, bir fiili işlemeyi
terkeden kimsenin şefaata müstehak olması gerekirdi ki böylece büyük günah
irtikâp etmekle emrolunnıuş olur.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Biz onun vehimden ibaret olduğunu söyleriz. Çünkü şefaat
olunan kimse, yapmış olduğu günahla şefaate müstahak olmaz. Bilakis şefaati
terketmiş olduğu şey hakkında velayeti vacip olan hasenatla müstahak olur.
Fiili terkeden kimseye «Sen isyan et, günah işle» denmesi doğru değildir.
Fakat ona «îtaat et ki, onunla isyan ettiğin şey hakkında şefaat bulasın»
denir. Ve yine böylece «mağfireti gerektirecek olan fiili elbetteki işlerim»
diye yemin eden kimseye sen küçük günahları irtikâp et denmez. Bilakis büyük
günahlardan korunması ile ve mağfiret olunması için büyük günahlardan tevbe
etmesiyle emrolunur. Şefaat işi de bunun gibidir.
Şefaat kendisi ile
ihticac edilen hususların en büyüğündendir. Gerçekten[338]
Kur'ân-ı Kerîm'de şefaat hakkında âyetler varid olduğu gibi Allah'ın Resulü
Sallallahualeyhivesellemden hadîsler rivayet edilmiştir. İnsanlar arasında
bilinen ve mahud olan şefaat, Allah'ın gazap ve azabım gerektirecek günahları
işlemiş olduğundandır. Binâenaleyh büyük günah irtikâp edenlerin günahları
Allah'ın seçkin, kulları ve Allah'ın rızasına[339]
nail olanların şefaatleri ile bağışlanır. Sonra küçük günahlar, büyük günahlar
irtikâp edenlerin cehennemde ebedi kalacaklarını söyleyen kimseler katında
kendileriyle azaplandırılmak caiz olmayan hususlardandır. Kâfirler ise,
şefaatla bağışlanmazlar. Böyle olunca Kur'ân-ı Kerîm'de ve Hadîs-i Şeriflerde
in'âm ve ihsan hakkında varid olan hususların büyük bir kısmı batıl olmuş olur.
Ve ilim ehlinin Allah'ın rahmetine ümitvar olma bakımından yaratıldıkları hal
üzerinde olmaları sakıt olur ve müslti-manların, peygamberlerin şefaatini
istemeleri hakkındaki niyazları batıl olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bazıları şöyle diyor :
Şefaat3 iki vecih üzere[340]
meydana çıkar. Birincisi; birinin diğeri katındaki iyi ve güzel işlerinin yad
edilmesi üzere ki, onun için büyük bir rütbe ve iyi bir yer takdir olunmuş
olur. İkincisi; birinin kendisine dua etmesiyle olur. Binâenaleyh, birincisi,
şefaatin kendisine tevcih olunması muhtemel olandır. İkincisi, Cenab-ı
Allah'ın «Arş'ı yüklenen melekler ve .onun etrafındakiler Rabb'lerini hamd ile
teşbih ederler, O'na iman ederler ve iman eden kimseler için de şöyle mağfiret
dilerler : «— Ey Rabb'imiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Bunun
için tevbe edenleri ve senin yoluna koyulanları bağışla, onları Ce hennem
azabından koru.»[341]
diyen kimseler hakkında beyan edilmiştir. Cenab-ı Allah, «Allah, onların
önlerindekini de, arkalarındakilerini de bilir ve onlar onun rıza verdiği
kimselerden başkasına şefaat etmezler...»[342]
buyurmuştur. Bu âyetler şefaatin iki yönüne delâlet etmektedir. Çünkü Cenab-ı
Allah'ın razı olduğu kimse derece ve şeref sahibidir. O kimse meleklerin
şefaatim beyan eden âyet-i celîlenin kapsamında bulunanlardandır.
Şeyh Ebu Mansur (r.h.)
diyor ki : Biz Allah'ın izni ve tevfikı ile deriz ki : Ahıret hakkındaki vechin
iki yönden manası yoktur. Birincisi: Emri onu bilmeyen kimse katında takdir
edilmesi hakkındadır. Allah-u Teâlâ, o emrin hakikatini bilir. Ve hatta
Allah'ın gayrinin üzerine hakikatlerin gizli[343]
olması caiz olur. Tıpkı Allah-u Teâlâ'mn «Allah Kıyamet gününde peygamberleri
toplayıp şöyle buyurur : «— Ümmetinizi davet ettiğiniz de, size ne cevap
verdiler?» Onlar da «— Bizde hiç bir bilgi yok.
Şüphesiz ki, sen
.bütün gaibleri kemal üzere bilensin derler.—»[344]
kavl-i ce-lîlinde olduğu gibi. îsâ aleyhisseîâmm da şöyle dediğini Cenab-ı Hak,
«Sen bana ne emrettinse, ben kendilerine ondan başkasını söylemedim...»[345]
kavl-i celîlinde beyan buyurmuştur. Bunun üzerine o hususda Allah'ın kulunun da
ilmi olacağı ifade edilmiştir. Halbuki onlar bu hususu bilmeyi ondan
uzaklaştırdılar ve onu yalnız Allah bildiğini ikrar ettiler. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
İkinci yönü ise;
gerçekten ahırette herkese verilen kitapları vardır ki, o kitaplar da
Ademoğullannm amelleri, ve kendilerinden küçük ve büyük günahlardan geçen
hususların hepsi yazılmıştır. O, eğer ihticac etme hakkında olursa takdirde
kâfidir. Eğer bildirme hakkında olursa Allah-u Te-âlâ'nm onları bilmesi Allah'ı
onlardan müstağni kılmıştır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
;
Dua hakkındaki âyet-i
celîleye gelince; yine böylece o vasıf kendisinde bulunan kimse için dua etme
ve kendisinde bulunan günahlardan[346] ona
o husus hakkında şefaat etme caizdir deriz. Yoksa onların fiilleri bu olduğu
vakitte onlara şefaat eder demiyoruz. Çünkü ilahi hikmette fiillerden
zikrolunan hususlardan dolayı onları azaplandırmak caiz olmaz. Bilakis o
fiillerden dolayı onlar için sevapların en büyüğü ve yerlerin de en üstünü
vardır. Bunun gibisi için mağfiret ve şefaat talep etmek birkaç yönden abes
olur :
Birincisi: ilâhî
hikmette o günah sebebiyle ona azap vermek[347]
caiz olmaz. Çünkü onlar Allah'dan zulmetmemesi ve haksızlık yapmaması[348]
talep etmişler gibi olur. Bu ise, yaratılan en üstün bir fısktir İd, Allah-u
Teâlâ'ya dua ve niyazda bulunmak şöyle dursun, onu fasık yapmak yerine çıkar.
Yüce, kerîm ve hakîm olan Allah, bu sıfatdan berî ve münezzehtir.
İkincisi : Azaplanmış
olmayıp, sevap görenlerden biri olan onun gibisinin hakkı, kendisinden hamd ve
şükrün meydana gelmesidir. Duada ise bunun gizlenmesi ve ona karşı nankörlük
yapması vardır. Bunun gibisi hakkında ne izin ve nede dua mümkündür. Tevfik
Allah'tandır.
Üçüncüsü : Gerçekten
bu, kendisine Cennet vaadolunarak Cennetle müjdelenmiş olan hakkındadır.
Binaenaleyh onun gibisinin batıl olması[349]
kendisi haküanda cehalet icabettirir. Ancak vaktin açıklanmaması müstesna. Bu
da acele etmekten ileri gelir. O, bizim büyük günah işleyenler, eğer günahları
kadarı ile azaplandırılmış olsaydı, o ilâhi hikmette adalet olur[350].
Bunun üzerine kendisinden şefaat talep eden bu hakkını almak suretiyle adaleti
yerine getirmeksizin fazlu ihsanı ile şefaat eder. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Ebu Bekir El-Kîsâi[351]
Allah-u Teâlâ'nın «Doğrusu Allah, kendisine eş koşulmasını (eş koşanın
günahını) bağışlamaz. Ondan başkasını, dilediği kimse için bağışlar.»[352]
kavli ceîîli hakkında şöyle der : Gerçekten Cenab-ı Hak, dilediği kimseye
mağfiretini vaadetmiştir. Sonra onu «Eğer siz, yasak edildiğiniz günahların
büyüklerinden sakınırsanız, sizden diğer kabahatlerinizi Örteriz ve sizi iyi
bir gidişata sokarız.»[353]
kavl-i celîli ile küçük günahlar hakkında olduğunu beyan buyurmuştur. Böylece
vaîdin büyük günahlar için olduğu sabit olur. Vaad ise baki kalır. Onun hakkı
vas-folunduğu şeye ihtimali olduğu için zikrolunan şeyde devamlı olarak bulunur.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Bunun üzerine biz ona bir kaç yönden cevap veririz :
Birincisi : Gerçekten
senin zikrettiğin vaîd, emir ve nehyi küçümsemek ve haramları helâl edinmeğe
muhtemeldir. Binaenaleyh, bu âyet-i celile ile imrenilen mağfirete ait olan
husus terkedilmez. Çünkü iki yöne müteveccih olan vaîdle ümitvar olmak ve tamah
etmek zail olur. Veyahut ta her ikisinde tevakkuf eder. Tamah ise, her iki
vecihten biri hakkında muhtemel olmak ve ihtimal bulunduğu için diğerine
tama'ı menetmekle olur ki, bu da tahakkümdür. Kuvvet ancak Allah'tandır.
İkincisi: Hakikaten
âyet-i celîle, mağfirete muhtemel olanla olmayan arasında bir üstünlük[354]
meydana getirme hakkındadır. Âyet-i celîle küçük
günahlara tevcih edildiği zaman, sirk ismine tahsis edilmesi batıl olur. Ve
işitme yeri karıştırılıp şaşırtılır. Vaîd emri üstünlük kılan yere gelen husus
hakkında değildir. Bilakis üstünlük hakkım, vermek için gelen şey, günahları
örtmek ile mağfiretin zikredilmesidir. Günahları örtmek de iyi ve güzel
amellere verilen mükâfat veyahut kötü amellere verilen ceza olur. Tıpkı,
Allah-u Teâlâ'nm «Eğer siz, yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden
sakınırsanız, sizden diğer kabahatlarınızı örteriz. Ve sizi iyi bir gidişata
sokarız.»[355] kavî-i celîlinde beyan
buyurduğu gibi. Tev-5k Allah'tandır.
Üçüncüsü : Cenab-ı Hak
«Kime dilerse» diye buyurmuştur. Bu ise, bağışlanan günahlardan değil;
bağışlanmış olan kimselerden kinayedir. Bağışlanmış kimselerden kinaye olan
âyet-i celîlenin, günahlara tahsis edilmesine sarfetmek caiz değildir. Vaîdi
ifade eden âyetler, kimler halikında gelmiş ise onlar hakkında
gerçekleşmiştir. Bağışlamayı ifade eden .iyet-i celîieler de varid olduğu şey
hakkında gerçekleşmiştir. Onun vaîde sarfedilmeyip nazil olduğu hususa
sarfedilmesi daha evlâdır. Tevfik Al-'ah'tandır.
Sonra, gerçekten
Cenab-ı Hak «kimi dilerse» diye buyurmuştur. Küçük günahlar, sizce Allah'ın
lûtfu ve ihsanı ile bağışlanmıştır. Yoksa vaad üe bağışlanmamış tır. Âyet-i
celîle de bu hususu bildirmektedir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Mu'tezile diyor
ki : Küçük günah sahibi, o günaha ısrar edip işlediği zaman büyük günah sahibi
olur. O fiil üzere ısrar etmek ise, ona gereken şey değildir. Çünkü lâzım
olması mümkün olan fiil bulunmamaktadır. Hatta ondan başka fiile geçip de fiil
olmaz. Öyle ise küçük günah-'ara ısrar etmek ondan pişman olmadığı ve tevbeyi
terk etmekten başka bir şey değildir. Şirk ve gayri olan günahların hepsi,
onlardan pişman olup tevbe etmekle bağışlanmış olurlar. Buna göre onların
âyet-i celîlenin lirk ve şirkten aşağı olan günahların arasında üstünlük ifade
etmektedir, sözü batıl olur. Diğer âyet-i celîlenin de büyük günahlarla küçük
günahların arasındaki üstünlüğü ifade etmesi hususundaki sözleri de batıl
3İur. Hulâsa gerçekten her günah, cehennemde ebedi kalmayı icabeder. Ancak
günahdan tevbe eden hariç. Bu husus düşünen kimse için açık ve seçiktir. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Biri şöyle diyor :
Allah-u Teâlâ'mn emrine muhalif olan her şey, Şeytan'm davet ettiği, husustan
olup işlendiğinde şeytan memnun olursa, niçin o şeytana itaat olmasın. Kim ki
şeytana itaat etmek için bir fiil işlerse, o kimse kâfir olup o ful ile şeytana
biadet etmiş olur. Çünkü kendisinden sadır olan bu iş, Allah'ın hükmüne karşı
bir hüküm vaz etmek ve ona çağırmaktır. Ve kim ki şeytana ibadet ederse o kimse
şeytanın kulu olur. Cenab-ı Hak, Şeytana ibadet edenlerin gidecekleri yerleri
beyan buyurmuştur.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Bu mesele, hariciler ve Mu'tezî-lelerin, peygamberler ve
Allah'ın seçkin kulları olan velilerin küçük günahlar işlediklerini ikrar
ettiklerinden dolayı onların meselesi değildir. Fakat bu mesele, bu mesele ile
kâfir olmaları için şeytanın kendilerine vesvese verip o vesveseye kendilerini
kaptırıp aldananlarm meselesidir. Çünkü o, biliniyor İd, şeytanın süsleyip
güzel gösterdiği ve ona çağırdığı şeydir. Onların söylediklerine göre, şeytana
itaat eden kâfir olur. Bu gibi çirkin duruma düşmekten bizi korumasını Cenab-ı
Allah'tan dileriz.
Sonra ifade ederiz ki;
bu hususta bir kaç vecih vardır :
Birincisi : Gerçekten
her ne kadar şeytan onun işlenmesi İle memnun olup ve çirkin, uğursuz
yaratılışı ve de kötü ihtiyarî ile lezzet duyarsa da bunda şeytana itaat
bulunmaz. Çünkü fiili ile alıp verdiği şey, şeytanın emri ve ona çağırtması ile
olmamıştır. Tâât ise, emir üzere eda edilen[356]dir.
Yoksa hoşa gidip lezzetlenecek olan şeyle değildir. Çünkü Cenab-ı Allah'ın
kullarına verdiği şeylerde, şehevî istekler ve onların hoşlanıp lezzet duydukları
hususlar da vardır. Binaenaleyh Allah-u Teâlâ'yı onlara itaat etmekle
vasfetmek, veyahut kulların Allah'a, fiilin yapılmasını emretmelerine sahip
olmaları mümkün değildir. Bunlar, gerçekten o veeih'in taatı bilme yolu
olmadığına delâlet ediyor. Kuvvet ancak Allah'tandır.
İkincisi : Gerçekten
dinler, itikat ve inançlardan ibarettir. Yapılan fiillerden değil. Çünkü inanç
ve itikatlara hüküm verme ve galebe çalma cari olmaz. Mahlûkattan hiç bir kimse
yoktur ki, diğerinin inanç ve itikadının bulunmasının gerçekleşmesi veyahut
bulunmaması için kendisinden inancı menetmesinde hiç bir güç ve kuvvete sahip
olsun. Çünkü inançlar, özellikle kalbin işidir. Çok kez lisanın, başkasının
dilinin kullanmasına kadir olmaması bakımından bu hususlara ilişkisi olur.
Onun kalbi de boylecedir.
Diğer organlarına ise başkası kadir olur. Dinler, zikrettiğimiz hususlardan
ibaret olduğu vakit -ki iman ve küfür de din'dir-zikrettiğim şeyler, -eğer tâât
din olursa, küfür de dindir- din olmaz. Binaenaleyh bu, benim zikrettiğim
yönden nasıl taat olmaz?
imamı Azam Ebıı
Hanîfe'den, bu suale şöyle cevap verdiği rivayet edilmiştir : Senin zikrettiğin
şey, onu kasdetmediği hal üzere vukubulma-nın hakkı değil, kasdetmenin
hakkıdır. Kasdetmeğe taallûk eden işler de buna göredir. O da itikad ve
inançların tertiplenmesi bakımından bizim beyan ettiğimiz şeye göre meydana
gıkar. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Yine gerçekten her
mümin, herhangi bir şeyle Allah'a isyan ettiği hususa, kendisine galebe çalan
şehevî ve nefsânî arzular, Öfke veyahut da kavmiyet asabiyeti veyahut bunların
benzerleri ile itilmiş olur. Kendisinde meydana gelen şeyle bu iş olur. Böylece[357] o
kimse bu fiil ile Rabb'isine isyan etmeği veyahut şeytana itaat etmeği
kasdetmez. İtilmiş olmak'gibi zikrettiğim yönden o günahı işlemiş olur ki,
onunla kendisinin kâfir olması gerekmez. Allah-u Teâlâ, ona itilmekten
kendisini alakoyacak şeye onu malik ve sahip kılmış olmasından dolayıdır ttd,
onu cezalandırır. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Şöyle denmesi de
mümkündür : O, Allah-u Teâlâ'nm kullarına olan bir fazlu ihsanıdır. Çünkü
Cenab-ı Hak, onun gibisi ile onlara, şeytana itaat edip, ona itaat ettiklerini
gerektirmedi. Veyahut isyan etme halinde şeytana olan düşmanlıkları ile
kendilerine ikram etmiş olduğu husustan üzerlerine o isyan işinin terki ağır
geldi. Çünkü hiç bir kimse yoktur ki onlar için şeytana Öfkelendiklerinden
daha çok Öfkelenip kızsınlar. Onların yaratılışlarındaki hale ve akıllarına
şeytana ibadet etme ve itaatta bulunma ismi şöyle dursun, onun hoşlanıp lezzet
duyduğu işten daha ağır gelen bir şey yoktur. Bunun içindir ki, Alîah-u Teâlâ
onların günahların iki yönden bağışladı.
Birincisi : Onlara,
şeytana ibadet ve taatda bulundun denmesini hemen menetmekle.
İkincisi : Kendilerine
mağfiret olunmak için imrenmeyi vermek ve Allah'a isyan ettiği vakit şeytanın
düşmanlığını Allah'ın rahmetine tercih etmek suretiyle şeytanın emrine râm
olduğundan günahlarından vaz geçip
mağfiret etmekle ki, o AUah kendilerine in'âm ve ihsanda daim olmakla cûd ve
kerem sahibi olduğu bilinir. Bu hususlardan dolayı en mükemmel ve tamam olan
hamdü sena ona mahsustur.
Sonra gerçekten
Allah'a itaata itikad ettiği, O'na ibadet edip ubudiyeti bildiği, kaJjbi
Allah'ın kendisine verdiği çeşitli nimetlerin büyüklüğünü anladığı zaman,
sonra mahlûkatında ve onun hakkındaki megîeti-nin geçerli olmasındaki
hikmetinden beyan buyurduğu şeyle kendi kudret ve hakimiyetini ona
gösterdiğine nefsini Allah'a taat olmayan yerde, başkasına itaat etmeğe
meyletmekten meneder. Onu Allah'ın gayrine ibadet etme ve yanlış olan bir
anlayıştan korur. Kendisinden vaki olan fiilin kalbi bu hususa yattıktan sonra
başka yere sarfedılmesi caiz değildir. İşte bu husus, kendisinin katmda
bulunan dünya ve ahıretten olanı, kendisine hakim olan şehvetine veyahut ümit
ettiği rahmete, veyahut da onu Allah'ın gayrine itaat etmeğe ve Allah'tan
başkasına itaat etmeğe itecek olan şeye tercih ettirmiştir. Benim zikrettiğim
şey ise, fiili anında kalbine lâzım olandır. Onun gibisi, ancak Allah'tan
başkasına itaat etmeğe ve müstahak olmayana ibadet etmeğe itikat eden
kafirden, onu şeytandan veya nefisten ona ulaştırana sarfetmesi olur. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki: Sonra Allah-u Teâlâ'nm vaîdi bulunan her şeyde asıl olan
şudur ki, gerçekten onun hakikati akıllarda birbirine zıt olanların hepsinin
bildiği şeylerden olması bakımından sahibinden çirkin olan yönden vald olur.
Faile isim verilmek için gelen her isim de böyledir ki, gerçekten o[358]
anlaşılmayan muhtelif manaları iktiza eder. O manalar, bütün yönleri üe
çirkinlikte bir ölçüde olmaz. Yine faili de zemde de bir ölçüde bulunmaz. Bu
ise, işitende bulunan bir ayıptır ki, onun yerlerinin muhteHf olduğunu bilmeyi
veren aklı ile kendisine lâzım olur. Onların arasını ancak ümmetin bulunduğu
şeyle onu anlaması bakımından imtihan etmesi ile cemeder. Bunun üzerine onu
elde ettiğini görür. Yahut naklî delilden varid olanın hepsini araştırmak ve
imtihan etmekle aralarını cemeder de onlar için gerçekleştiğini görür. Veyahut
da onun hikmetin bütün fenlerini ihata etmiş kılar da onun tahsis edilmesine
imkân bulunmayıp sıkışır ve umuma sarf ettiğini söylemesini gerektirir
kendisine. Hüküm hakkında, umumdan bir çıkışı elde etmesine gelince; muhakkak
bilir ki, o eğer hikmette hak veya
tedbirde vacip olsaydı dinsizlerin Kur'ân-ı Kerîm'de daha açıkça taan ve iftira
ettiklerini ve Kur'ân-ı Ke~ rîm'in Rahman olan Allah tarafından
gönderilmediğini söylemek için daha kolay yol bulduklarını görürdü. Çünkü
Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kreîm'i «Onlar, halâ Kur'an'm Allah kelâmı olduğunu ve
manâsını düşünmiye-cekler mi? Eğer O, Allah'tan başkası tarafından olsaydı,
muhakkak ki, içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulunurdu.»[359]
kavl-i celîii ile onu vasfetmiştir. Yine Cenab-ı Allah, şöyle buyurmuştur :
«O'na ne Önünden, ne ardından (hiç bir suretle) batıl yaklaşamaz.»[360]
«Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik ve muhakkak ki O'nu tahrif ile
tebdilden (değişikliğe uğramaktan) biz koruyacağız.»[361]
Sonra, kendisinde hüküm bulunanın ekserisinin geldiği yerin gayrine
sarfolunmuş olduğunu ve umum ve husustan lafzın cari olduğu yerin gayrinde
kullandığını gördü. İşte o, bu sözü ile Kur'ân âyetlerini, hikmetin yolunun
gayrine sarfetti; ve tedbirin hak olduğunu giderdi. Allah-u Teâîâ, göndermiş
olduğu deliline bu vasfın gelmesi ve delilinde bu tenakuzun bulunmasında
yücedir; berî ve münezzehtir.
Sonra Cenab-ı Hak,
övülen ve mezmum olan isimlerden gönderdiğini açıklamıştır ki, onlar, mutlaka
sarfedilmesinin gerektiği zahir olur. Binâenaleyh, Allah-u Teâlâ şöyle
buyurmuştur, «Muhakkak ki iyiler naîm Cennetindedirler. Facirler (kâfirler)
ise, Cehennem'dedirler.»[362]
Sonra onları vasfederek şöyle buyurmuştur, «Hayır, (o hileye sapmayın, ahırcti
inikâr etmeyin) Çünkü kâfirlerin (amel) defterleri (Siccîn adı verilen) bir
kütükte tespit edilmiştir.»[363]
Cenab-ı Hakk, bu âyetle başlayıp sûrenin sonuna kadar varan âyetlerde o
isimleri beyan buyurmuştur. Bununla beraber Cenab-ı Hakk, vaîdle kastedilmiş
olan mutlak faciri beyan buyurmuştur. Kendisinden olan şey, yalandır[364].
Çünkü onu ilminin bulunduğu yerin gayrinde beyan etti. Sonra Cenab-ı Hakk,
«Öyle ya mümin olan, hiç fasık (kâfir) olan gibi olur mu? Onlar, müsavi
olmazlar.»[365] buyurmuştur. Sonra
mümin ile ne murad edildiği ve mümin'in gideceği yeri
beyan buyurduğu gibi, fasık İle neyi
murad ettiğini ve onun nereye varacağını da onun o günü yalanlaması ile
beraber beyan buyurmuştur.
Cenab-ı Hak, «Allah,
kâfirleri hidayete nasıl ulaştırır» diyen kimse hakkında şöyle buyuruyor :
«Kendilerine apaçık deliller gelmiş ve peygamberin hak olduğuna şehadet
getirmişken (bu) imanlarından sonra dinlerinden çıkıp küfre sapan bir topluluğu
Allah, nasıl hideyet eulaş-tınr? Allah, zalimler topluluğunu hidayete
eriştirmez. »[366] Ve yine Allah, şöyle
buyuruyor : «Onlar şöyle derler : «Biz namaz kılanlardan değildik.»[367]
Zekât vermeyenler hakkında da Cenab-ı Allah, «... Çünkü ben, Allah'a inanmayan
ve topyekûn Ahireti inkâr eden bir kavmin dinini terket-tim.»[368]
buyurmuştur. Faiz emri hakkında da Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor : «Faiz yiyen
kimseler, kendisine şeytan çarpmış olan nasıl kalkarsa, mezarlarından Öylece
kalkarlar. Bu halde olmaları «Alış-veriş, aynen faiz gibi demeleri yüzündendir.
Halbuki Allah, alış verişi helâl, ve faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kim,
kendisine Rabbinden bir öğüt gelip faiz yemekten sakınırsa daha önce aldığı
faiz ona bağışlanır, geri alınmaz ve bundan sonra onun işi (affedilişi) Allah'a
aittir. Kim de haram olan bu ribayı helâl diye yemeğe dönerse işte onlar
Cehennemliktirler; o ateşte ebedi olarak kalacaklardır.»[369]
Yine Cenab-ı Allah faiz hakkında «Kendilerine yasaklanan faizi almaları...»[370]
buyurmuştur. Gerçekten onlar, faizi helâl (kılmışlardır. Bu hususu Cenab-ı
Allah, «... Alış-veriş aynen faiz gibidir dediler.»[371]
kavl-i cehli ile beyan buyurmuştur. Yine böylece onlar, savaşma çağına
ulaşmayan yetimlere mallarını vermiyorlar idi. Onlara ganimetlerden hisse de
ayırmıyorlardı. Adam öldürme işi de böyle idi. Onlar, zulmederek ve hakka
tecavüz ederek[372]adam
öldürüyorlardı. Ve bu hususu Allah-u Teâlâ'nm «Elbirlik Allah'ın dinine sımsıkı
sarılın, birbirinizden ayrılıp dağılmayın, Allah'ın üzerinizdeki nimeti düşünün
ki, cahiüyet devrinde birbirinize düşmanlar iken o, sizin kalbleriniz arasında
ülfet meydana getirdi de onun nimeti sayesinde din kardeşleri oldunuz.»[373]
kavl-i celîlinde zikrohman hususa göre adam öldürmeyi helâl görüyorlar ve haksız yere adam öldürüyorlardı. İşte bu an vaîdin hakikatlerinin yoludur ve kendisinde iman isimi verilmesinin iptal edilmesi gereken husustur, îgte buna göre de Ahıret taksimatı vukubulur : Bir zümre Cennete, bir zümre de Cehenneme gider. Amel defterleri sağ tarafından verilenler, sol tarafından verilenler. Mümin olanlar, kâfir olarak Ahirete göçerler. A1lah-u Teâlâ'nm «Kâfirler için hazırlanan ateşten korkun.»[374] kavî-i celîlinde onlar hakkındaki vaîd tahakkuk etmiştir. Ve çirkinlikte en son hadde ulaşan isimler, onlara gerekmiştir. Amma bu hadde ulaşamiyan kimse, onlar hakkında gelen vaîd bir kaç yönden meydana çıkar : Zikrettiğim o hallerin ihtiyar edilmesinden korkutulması üzere veyahut eğer kendisi ile beraber iyi amellerden, ondan başka bir gey olmazsa o ameli ile cezalanması üzere. Veyahut da Allah-u Teâlâ'nm ilmi ve hikmetinde onlar hakkındaki affedilmeye ve kendilerine seçkin kullarının şefaat[375] etmelerine müstahak olmalarının bulunması üzere; veyahut Allah-u Teâlâ'nm onların günahlarım hasenatdan başkası ile örtmesi üzere; veyahut da şirk günahından günahı kadarmca azap çekmesi yönü ve son olarak da Allah-u Teâlâ'nm kendisine ikram ettiği ve dünyada Rabb'isine itaat etmek için ona hidayeti in'âm etmesi ve bu husustan dolayı Allah'a hamd-ü Senada[376] bulunmasından dolayı kendisine sevap vermesi üzere tecelli eder. Kuvvet ancak Allah'tandır. [377]
Bir zümre şöyle-diyor
: İman, özellikle dille ikrar etmekten ibaret olup kalbde hiç, bir şey bulunmaz[378].
Ebu Mansur (r.h.) diyor ki: Biz Allah'ın izni ve tevfikı ile deriz ki; imanm
hakikati kalplerde olan imanın olması daha gerçektir. Bu husus, aklî ve nakli
delillerin hepsi üe sabittir. Naklî delü, kalpleri ile iman etmeyip delilleri
üe iman ettik diyen münafıklar hakkında Allah-u Teâlâ'nm kavl-i celîlidir ki,
O, şöyle buyuruyor : «Bedeviler : «— Biz, gerçekten iman ettik, dediler (Ey
Resulüm, onlara) de ki : Siz kalplerinizle iman etmediniz. Ancak biz, (kılıç
korkusundan ve îslâm nimetlerinden faydalanmak için) müslüman gözüktük, deyin.
Heniz iman kalplerine girmemiştir. Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat
ederseniz, sizin amellerinizden (Allah) hiç bir şey eksiltmez...»[379]
Cenab-ı Allah, bu kavli ile kalplerinde iman olmadığı vakitte onların
sözlerinin iman olmasını iptal buyurmuştur. Diğer bir âyet-i celîlede Cenab-ı
Hak, «İslama girdiklerini senin başına kakıyorlar (Ey Resulüm, onlara) de ki :
«— İslâm oluşunuzu benim başıma kakmayın. Doğrusu sizi imana hidayet
buyurduğundan Allah, sizin başınıza kakar; Eğer (imanınızda) sadık
kimselerseniz.»[380]
beyan buyurmak suretiyle haber veriyor ki, eğer gerçekten onlar iman
ettiklerini iddia ettikleri şeyle Allah'ın hidayeti ile müminler olsalardı
sözlerinde sadık oldukları zaman müminler olurlardı. Eğer iman ancak dille
olsaydı onu söyledikleri vakitte tasdik etmiş olurlardı. Allah-u Teâlâ şöyle
buyuruyor : «Ey iman edenler, size, mümin kadınlar muhacir olarak geldikleri
vakit, kendilerini imtihan edin; imanlarını Allah, (sizden) daha iyi bilir...»[381]
kavl-i celîli ile gerçekten Allah-u Teâlâ'nm o kadınların imanlarını daha iyi
bildiğini haber vermiştir. Eğer iman ancak dil ile söylenen sözden ibaret olmuş
olsaydı her işiten ilim hakkında[382] bir
olurdu. Yüce olan Allah «Sizden olduklarına dair kesin olarak Allah'a yemin de
ederler. Halbuki onlar, sizden değillerdir...»[383] buyurmak
suretiyle onların bu hususta yalan söylediklerini haber veriyor. Yine Cenab-ı
Hak, «Rabb'in hakkı için onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem
yapıp sonra da verdiğin hükümden nefisleri hiç bir darlık duymadan tam bir
teslimiyetle boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar.»[384]
buyuruyor. Eğer iman, lisandakinin gayri olmamış olsaydı, nefislerde darlık
bulunmasıyla imanlarını nefyetmiş olmazdı Allah. Allah-u Teâlâ «Sizden her kim
hür olan mümin kadınları nikâh edecek bir zenginliğe kudreti olmazsa, ona da
ellerinizin altındaki mümin cariyelerinizden efendilerinin rızası ile
nikahlanmak var[385].
Bundan sonra da «Allah imanınızı çok iyi bilendir.»[386]
buyurarak gerçekten iman yalnız Allah'ın bildiği bir hakikat olduğunu beyan
buyurmuştur. Yine yüce olan Allah, «İnsanlardan bir kısmı vardır ki, biz
Allah'a ve Kıyamet gününe inandık derler. Halbuki onlar iman edenler
değillerdi.»[387] buyurup onların dille
dediklerine kalbleri muhalefet ettikleri zaman, dilleri ile söylediklerinin
iman olmasını nefyetti. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Allah-u
Zülcelâl, müminlere devamlı olan bir sevap vadetmiş-tir. Münafıklara da,
Cehennemin en aşağı tabakasında bulunacaklarını haber vermiştir. Eğer onların
açığa vurdukları şey, hakikatte iman olmuş olsaydı, onun hakkı küfür için
verilen azabın üzerine ziyade kılınmak değil, vaadolunmuş olan cennet olurdu.
Cenab-ı Hak, «(Kanaatlarm-ca kalblerinde olan küfrü örtmekle) Cenab-ı Allah'ı
ve müminleri aldattılar...»[388]
buyurarak izhar ettikleri imanlarını Allah-u Teâlâ'ya aldatma kılmıştır. Kim
ki, islâm dinine, peygamberlere, Allah'a ve Allah'ın peygamberlere verdiği
kitaplara ve tebliğ etmelerini emrettiği hususlara, olan imanın hakikati ve
derecesi Allah'ı aldatmakla elde edileceğini iddia ederse o kimse Allah'ın dini
hakkında en büyük kelâm etmiş olup Rabb'i-ni bilmeyen bir cahildir. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Allah Azze ve Celle,
«Onlar için mağfiret dilesen de, mağfiret dile-mesen de haklarından müsavidir;
Allah o münafıkları asla bağışlamaz...»[389] ve
«Harcadıklarının, onlardan kabul edilişine engel olacak şudur : Allah'a,
Peygamber'e küfretmeleridir...»[390]
kavl-i celîli ve bunlardan başka âyetlerle münafıkların kâfir olduklarım haber
vermiştir. Küfür, imanın zıttıdır. îman ile küfüre son veririz. Zira Cenab-ı
Hak Kur'ân-ı Kerîm'in-de «(Ey Resulüm), O küfredenlere, de ki : «— Eğer
peygamberlere düşmanlıktan vaz geçerlerse geçmişteki günahları bağışlarız.—»[391]
buyurmuştur. Yine Cenab-ı Hak «Onlar ki, Allah'la beraber, başka bir ilâha
ibadet etmezler; Allah'ın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler, zina
yapmazlar; kim de bunları yaparsa günahının cezasına kavuşur. Kıyamet günü de
azabı katmerleşir ve bu azap içerisinde hakir olarak ebedi kalır. Ancak tevbe
eden ve iman edip de salih amel işleyen kimse müstesnadır. Çünkü bunların
kötülüklerini Allah, iyiliğe çevirir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok
merhametlidir[392]. Böylece sabit olur ki,
hakikatte ve incelendiği zaman münafıkların kâfir oldukları ve sözlerinde
yalancı oldukları anlaşılır[393].
Çünkü Cenab-ı Allah, «Allah şehadet ediyor ki, münafıklar tamamen
yalancıdırlar.» (Münafikm, âyet 1.) buyurmuştur. Yine AUah-u Zülcelâl «O gün de
ki, Allah onları hep diriltecek de, bütün yaptıklarını kendilerine haber
verecektir.»[394] kavl-i celîli ile
onların yalancı olduklarını haber vermiştir. Onlardan sadır olan islâm sözünü
kalbieri ile inkâr ettiklerinden sözlerini yalan kılmıştır. İman, lügatte
tasdik olduğu halde kim ki onu iman kılarsa bir şeyi kendi zıddı olan husus
olarak kılmış olur ki, böyle yapmak batıl ve fasittir. Cenab-ı Hak, «Boşuna
öşür dilemeyin, siz iman ettiğinizi söyledikten sonra içinizdeki küfrü açığa
vurdunuz...»[395] «Yanlarına döndüğünüz
zaman kendilerine yüz çevirirsiniz, (ayıplamayacaksınız) diye size kargı
Allah'a yemin edecekler. Siz de onlardan
yüz çevirin.»[396] «Diyorlar ki, (Eğer bu
savaştan) Medine'ye bir dönersek kuvveti ve şerefi çok olan (bizler), zayıf ve
düşük olanı (Mümin-rel topluluğunu) oradan çıkaracaktır. Halbuki kuvvet ve
üstünlük, Allah'ın, Resûlü'nün ve Müminlerindir; fakat münafıklar bilmezler.»[397] buyurarak
onların kâfirler olduklarını, kuvvet ve üstünlüğün kimde olduğunu
bilmediklerini, kuvvet ve üstünlüğün Allah'ın Resûlü'nün ve müminlerin
olduğunu haber vermiştir. Eğer onlar müslümanlardan olmuş olsalardı, kuvvet ve
üstünlük de onların olurdu. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Allah-u Teâlâ «Kalbi
iman ile kararlaşmış olduğu halde (küfür kelimesini söylemeğe) cebredilen (ve
böylece yalnız dilleri ile söyleyenler) müstesna...»[398]
buyurmuştur. Cenab-ı Allah, iman kalbde olandan -ibaret olmadığı zaman onlar
için küfrü lisanla olanı kılmazlardı. Allah onu kaîb-deki imanla menetmigtir.
Böylece kalbin imanın yeri olduğu sabit olur. Tevfik Allah'tandır.
Kâfirlerin dille
şahadet getirip iman etmelerine dek müslümanların onlarla savaştıkları, dille
ifade edilen şahadet kelimesinin iman olduğuna veyahut kalbîerle imanın
olmayacağına delil değildir. Bilakis o delil, ifade edilen imanın delili ve
telaffuz edilen cümledir. Binaenaleyh ibarenin icabettirdiği hususla kendisini
bilmeye bizim için bir yol bulunmayanlarda zahiri olan hükümler hakkında onlarm
dille ifade ettikleri iman hakkındaki sösleri kabul edilir. Mahlûkat arasındaki
işlerin umumu ona göredir. Onların işleri her ne kadar kendilerinde başka
hakikatler bulunsa da, bu husus mahlûkatm anlayabilmelerine güçleri olmağa
muhtemel olan şey üzerine hamlolunmuştur. Bununla beraber bizim beyan ettiğimiz
hususlar buna delalet etmektedir. Kâfirlerle müminlerin arasını bildirme ve
çeşitli...[399] hususlarla veyahut her
ne kadar o küfür ve islâm değilse de, ehline hitap etmek suretiyle tevarüs
edilen iş böyledir. Dil üe ifade edilen cümle de onun gibidir. Bizim imanı
bilme hakkında âyetlerden beyan ettiğimiz husus ve kendisi halikında naslar
varid olan hususlardaki kalblerin işi buna göredir. Bisim üzreinde
bulunduğumuz mevzu da onun gibidir. Allah-u alem.
Küfür kelimesini
söylemeye cebredilen kimsenin işi ve durumu ve Allah'ın Nebisi'nin
(s.a.v.) «O'nun kalbinde bulunanı
ancak dili ifade eder.»[400]
Hadîs-i Şerifi de ona göredir. Mülkler, Şahadetler, Zahiri işleri kendisi ile
bildiği hususla dinlerde tesis edilen mezheplerin çeşitleri, benim zikrettiğim
şeye göredir[401]. Kabul etmenin hükmü de
onun gibidir. Ba-zan Allah-u Teâlâ'nın, Müslümanlara, Kâfirlerin cizye
vermeleri için onlarla savaşmalarını ve bazan da Allah'ın kelâmını
işitmelerine dek onlara aman vermelerini emrettiğini görürsün. Bu hususta,
Kâfirlerin, Müslümanların araşma terkediidiği görülmektedir. Evet onlar, kendi
işlerine bakmaları, verecekleri hükümler hakkında düşünmeleri için müslümanların
arasmda yaşarlar. Böylece bu işleri üe imanın hakikatini öğrenirler. Her ne
kadar kalelerine imanı sevdirmek, birbirine zulmetmek ve çeşitli fesadları
defetmek gibi hususların bulunmasından dolayı imanm kalble-rinde tesis edilmesi
muhteanel değilse de. Ancak Allah'ın hidayeti ile kalblerinin imana
ısınmasından, islâmı kabul etmelerinin muhtemel olması hariç. îşte Allah'a
imanı izhar etmeleri, müminlerin katında bulunan hükümleri kabul etmek
suretiyle müslünıanlara icabet etmeleri de onun gibidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra onlara denir ki;
dille ifade ettikleri şahadet kelimesi ile hükümlerin zahirî hakkında mümin
oldukları hususu, bunun onlara has olduğuna delil olursa, niçin onunla onları
mağfiretten, iman için vadedilen devamlı nimet ve bitmez, tükenmez sevaptan
malınım kılıyorsunuz? Sonra hakikatte onlarm ibadet etmelerinin caiz olmaması
ve onunla Allah'ın fazlu ihsanına nail olmamaları, onların dille şahadet
getirmelerine rağmen mümin olmadıklarına delildir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra onlara şöyle
denir : Allah-u Teâlâ «Ey Müminler, önce kâfirlerden size yakın bulunanlarla
savaşın.»[402] «... Bununla beraber
Müşrikler sizinle toptan harp ettikleri gibi, siz de onlarla toptan harbedin.»[403] «O,
haram olan aylar (Zilhicce, Muharrem, Safer, Rebîülevvel) çıktığı zaman artık
o müşrikleri nerede bulursanız Öldürün.»26 buyuruyor. Onlarla gizlenmiş
oldukları husustan değil, şirk ve küfürden açığa vurdukları şey üzere savaş
yapılır. Bununla şirk ve küfrün kalblerde olmaması vacip değildir. Öyle ise,
onların iman etmelerine dek savaşmakla emrolunmalr,
sonra her ne kadar imanın gerçek yeri
kalb ise de dille imanı izhar ettikleri zaman savaştan men olunmaları uzak
olmaz. Çünkü imanın kalbde bulunması bunu menetmez. Tevfik Allah'tandır.
Sonra, Peygamber
Aleyhisselâım'ın «Ben insanlarla onların Lâilahe>-ülellah demelerine dek
savaşmakla emrolundum.» Hadîs-i Şerifi hakkında onlara denir ki : Ondan maksad
«Şahadet getirinceye kadar» olduğu rivayet ediliyor. Her iki şahadet, imanın
hakikatini değil, katli menetmeğe sebep olur. Tevfik Allah'tandır.
Akla gelince; akılsız
olana dinde teklif olmadığı için o, dindir. Dinler, inançlarla tesis edilir.
Dinî inanç ve itikatların bulunduğu yer ise, kalblerdir. Lügatta imamn
manasının tasdik olması ile beraber mezhepler de böyledir. Kendisinde cebr[404] ve
Kahr'a muhtemel olmanın hakikati kalbde olan dindir. Zira onun üzerine
mahlûkattan hiç birinin hükmü cari olmaz. Bu hususta genel[405]
olarak ifade edilirse denir ki, gerçekten lisanla söyleme bulunmaz. Bununla
beraber hak olan din, ne bir kimseden ve ne de bir kimseden, Allah'a ve
peygamberlere olan iman kaldırılır. Binaenaleyh, imanın yerinin kalp olduğu
sabit olur. Bununla beraber hitap halinde imtihan olunan muhatabdan iman
fiilinin bir halle ve mahlûkat üzerinden onsuz geçen vakitlerin umumunda dille
yok edilmesi mümkün değildir. Hatta hallerden öyle haller vardır ki, o hallerde
«ben kitablara, peygamberlere, öldükten sonra tekrar dirilmeğe ve bunların
benzerlerine iman ettim» demesi nehyedilir. Meselâ namazda olması gibi. Bu halde
İken o sözlerden birini söylemesi yasaklanır. Dini islâm da söylenmez. Çünkü
bunlar onun ibadetini bozar. Allah-u Teâlâ, iman ibadetten caiz olması için
şart koşmuştur, imanı daimi olarak bulunmasını da şart kılmıştır. O, bozulup
değişmez; kendisinde değişikliğin bulunması caiz olmaz. Böylece imanın
Kerramiyelerin sandıklarının gayri olduğu sabit olur. Oysa ki gerçekten Cenab-ı
Allah, kalblerdeki imamn derecesini yükseltmiştir. Hatta onu derecelerin en
üstünü kılmıştır. îmanı bütün hayat ve iyi amellerin kendisi ile yapılan husus
kılmıştır. Onun bulunması anındadır ki, ancak ibadetler, sahih olup kabul olur.
Vasfettiğim hususa muhtemel olan şey, diller değil, ancak kalblerdir. Bunun
içindir ki, kalb-lerin imanın yeri olması daha lâyık ve daha doğrudur.
Sonra gerçekten iman
ile hitap, akıllara gerekir. Kendisi ile bulunan manın hakikati bakmak ve düşünmekle bilinir. Bu ise
kalblerin işidir. Binaenaleyh, iman da bunun gibidir. Bununla beraber lisanlar,
âyetlerden başkaları gibi kullanılır ve onlarla haber verilir. Allah-u Teâlâ
«Cizye vermeyi kabul eden kitap ehlini (Kâfirleri) islâm dinine girmek için
zorlamak ve onlara cebretmek yoktur..»[406]
buyuruyor. İmanın hakikatinin c&bredilen ve zorlanan şeyde kılınması caiz
değildir. Yüce olan Allah şöyle buyuruyor : «... Artık kim azgınlığa ve
sapıklığa sevkedenleri tanımayıp da, Allah'a iman ederse, o muhakkak ki
kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.»[407].
Sapıklığa sevkedenleri tanımamak, onları inkâr etmek, özellikle dille olan
değildir. İman da bunun gibidir, Yüce olan Allah'm şu kavl-i celîline bakmaz
mı? : «Sana indirilen Kur'ân'a ve senden önce indirilen Kitaplara iman ettik
diye boş iddiada bulunanlara bakmayınız. O, azgın şeytana muhakeme olmak
istiyorlar. Halbuki onu (Şeytanı) tanımamakla emrolunnıuşlardır. Şeytan ise,
onları çok uzak bir sapıklığa düşürmek ister[408].
Böylece meyletmek ve muhakeme olmak, her ne kadar imanın kendisi ile bulunduğu
şeye iman ettiğini boş olarak iddia edip dili ile haber veriyorsa da küfür
için terkolur. Tevfik Allah'tandır.
Allah-u Teâlâ'nın
kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif yerlerinde «Ey iman edenler»[409],
kavl-i celîli ile hitap varid olmuştur. Her ne kadar O, kendisine hitap geldiği
vakit iman fiili için dilini kullanmamış ise de[410]
âyet-i celîlenin kapsamında olan iman ve İslama mensup olan hiç bir kimse
yoktur ki, kendisinin onun kapsamında bulunanlardan olduğunu şüpha etsin.
Binaenaleyh bununla kendilerine isim verdiği imanın hakikati onlarda hitap
vaktinde mevcud idi. O ise ancak kalble olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu nevide öyle âyetler vardır ki; muhtelif mezhepler olmasına rağmen Mu'tezile, Hariciler, Kerramiyye ve Haşeviyyelerin mezheplerini nakzeder. Tıpkı yüce olan Allah'ın şu âyet-i celîleleri gibi. «Ey iman edenler; niçin yapmayacağımz şeyi söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında buğz bakımından çok büyüktür. Biliniz ki Allah, kendi yolunda (aksamı) birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.»[411] «Ey iman edenler! Size ne oldu ki, size : «—Allah yolunda topluca savaşa çıkın, seferber olun.—» dendiği zaman yere ve meskenlerinise meyledip ağırlagtimz?...»[412] «Sise ne oluyor ki, Medine'ye hicret edemiyerek, Mekke'de biçare kalıp : «— Ey Rabb'imiz! Bizi halkı zalim şu memleketten çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize kendinden bir yardımcı yolla» diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğruna Allah yolunda düşmanla çarpışmıyorsunuz.»[413] «İman edenlere, vakti gelmedimi ki, kalbleri Allah'ın zikrine ve inen Kur'ân'a saygı ile yu-muşasm-..»[414] buyurarak, Allah Azze ve Celle, onu yaptıklarından dolayı onlara sitem etmiştir. Onda vaîdin en büyüğü olduğu halde 'kendilerinden iman ismini gidermedi. Bilakis iman ile hitap buyurup onlara sitem etti. Veliler arasında vukubulan noksanlıktan dolayı olan sitemleşme de aklen böyledir. Bu husus, düşmanlar arasında karşılıklı deliller getirme ve savaşma şeklinde tezahür eder. Böylece onlarda imanın baki kaldığı zahir olur. Ve onu imandan çıkaran ve tekfir edenin sözü de batıl olur. Böylece Allah-u Teâlâ'yı ve Resulünü tasdik edenlerden hiç bir kimse yoktur ki, o âyetlerin kapsamına girdiğini bilmesin. Binâenaleyh imanın sınırı bilinenin ismi olduğu onu dili ile soyliyen herkesin anlamış olduğu[415] sabit olur. Bunun üzerine o hitabın farzlardan terkedilmiş olanlar üzerine olması ile beraber, iman taatlerin hepsinin ismidir diyen kimsenin sözü batıl olur. Eğer iman, taatm hepsinin ismi olsaydı, kendilerine şöyle hitap edilmiş olurlardı : «Ey imanın bir kısmı ile iman edenler, yahut imanda istisna ile beraber iman edenler» bu gibi olanlarda muttaki ve salih olanların isimleri ile sitemleşmek doğru olmadığı gibi, imanın ibadetlerin, hepsine değil, bazısına mahsus bir isim olduğu sabit olur. Sonra âyet-i celîlenin geldiği vakit onlardan hiç bir kimse yoktur ki, onların imanı lisanla ifade ettiklerini bilmesin. Binâenaleyh, gerçekten imanla isim vermek var idi. Çünkü o, kalp iledir. Kuvvet ancak Allah'tandır. [416]
Bir grup insanlar,
imanın kalp ile tasdik olmadığını, kalp ile ancak hususi bir marifet olduğunu
sandılar. Asıl olan şudur ki, iman, lügatte tasdiktir. Küfür de yalanlama
veyahut örtmedir. İfade edilen söz ile bilinene delâlet eden müstesna, onu
üstün kılacak bir şeyle ona işaret etmeğe kadir olmasa da iman, kalp ile
tasdiktir demek doğru olur. Hakikatte marifetin (bilmenin), zıttı bilmemek ve cehalettir.
Marifet bakımından bir
şeyi inkâr eden veyahut bilmeyen yalancı değildir. Çünkü o, «Kavm inkâr
edicidir», demenin onlar bilmiyorlar demek olduğunu ifade eder. Kendisinin
yalancılık ile vasfolunmadığı lıer hakkı bilmeyen de böyledir. Gerçekten tahkik
edildiğinde kalp ile olan imanın, marifetin gayri olduğu sabit olur. Bununla
beraber cehalet çok kerre insanı yalanlamağa gitmesine sebep olduğu gibi marifet
de tasdik etmeğe yönelten sebebtir. Gerçekte kendisinden başkası için olmayan
her manâ böyledir.
îman, marifettir
demek, iman ancak marifet anında tasdiktir diyen kimsenin sözü de buna göredir
ki, marifet insanı tasdike götürür. Bunun içindir ki, onunla isim verilmiştir.
îmanın; Allah-u Teâlâ'nm hibesidir[417].
Onun nimeti ve rahmetidir; kendisi ile başarıya ulaştığı şeylerden benzerleri
ile vasfolunan gibi. Yoksa o hakikatte Allah'ın füli değildir. Fakat îmanın
hakikati o sıfatlardan hali kalmaz. Bunun içindir ki, Allah'a nis-bet
edilmiştir. îlme, marifete isnad ve izafe edilme işi de bunun gibidir. Tıpkı
müminin her hatasına cehalet, kâfirin her günahına nisyan dendiği gibi. İşte
böylece müminin cehalet üzere olduğu şey, helâl kıldığı o hususa lâzım olma,
veyahut nisyan iledir, veyahut her unutulanın terkedilmiş olması ile olur.
Bunun için onunla kendisine isim verilmiştir. Yoksa kendisi onun hakikatinin
ismi değildir. Tevfik Allah'tandır.
Buna göre,
«Peygamberlerin (a.s.) hepsine iman ettim.» demek caiz olur. Amma
«Peygamberlerin hepsini kalp ile bildim» demek caiz olmaz. Cenab-ı Hakk'ın
«Kalbi iman ile kararlaşmiş olduğu halde,
(küfür kelimeşini söylemeğe) cebredilenler (ve böylece yalnız dilleri
ile söyleyenler) müstesna, Kim Allah'a küfrederse, onlara şiddetli bir azap
vardır...»[418] buyuruyor. Eğer kalbde
marifetten başka bir şey olmamış olsaydı o marifet küfür ifade etmiş olmaz
idi. Ve onun hakkındaki şart bir şey ifade etmezdi. Bazen kişi cebri ortadan
kaldırmak için, onu kendisinden yok etmek maksadı üe kendi katında hak olmayanı
ihtiyar eder. Kalbinin yatışması, onun hakkıdır. Cenab-ı Allah'ın İbrahim
Aleyhisselâm'a «... Allah : «__Ölüyü
dirilttiğine inanmadın mı?» buyurdu. İbrahim, «— Evet,
inandım. Fakat kalbim
tam yatışsın diye sordum, dedi.»[419]
hitap buyurduğu kavl-i celîli de böyledir. Bu hususta ancak «Benim haberime
inanmadın mı? Yahut bildiğine inanmadın mı?» denir. Buna cevaben «Evet
inandım» der. Fakat «bilmedin mi?» denmez. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Hakikaten, marifetler çok kez sebebsiz olarak eşyada vaki olurlar ki, onlarla iman vasfolunmaz. Allah-u Teâlâ'nm, «... Artık kim, azgınlığa ve sapıklığa sevkedenleri tanımayıp da Allah'a iman ederse o muhakkak ki, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.»[420] kavl-i kerîmi de böyledir. O azgınlığa ve sapıklığa sevkedenleri çağırdıkları hususta onları yalanlamak, Allah'a da iman etmektir. Amma bu sözle değil; fakat kalp ile olan inkâr ve yalanlamanın hakikati ve kabul ile Allah'ı tasdik etmek ile olur. Bu hususta asıl olan şudur ki; her bir şeyi bilmeyeni, yalanlamakla bir şeyi bileni de tasdikle vasfolunmaması bilinen emirle sabit olmuştur. Fakat ne var ki, marifet tasdike götürür. Cehalet de yalanlamağa. Bunun içindir ki, hakikat olarak değil, sebep olma yönünden onunla isim verilmiştir. Allah-u a'lem. [421]
İrcâ'ın tehir etme
manâsına geldiği hususunda lûgatçüarın ittifak etmelerinden sonra kendilerine
Murcie isimi verüenlerdeki ircâ'm manâsı hakkında ihtilâf olunmuştur. O, «Tehir
etti, ona tehir ettirdi»[422]
demesi buna göredir. Onlar, «Allah'ın emrini tehir ettiler» de dedi.
Haşeviyyeîer; «Hayır
işlerinin hepsine iman ismini vermedikleri şeyle Murcielere isim verildi»
dediler. Bu ise akim ve lisanın ihtimal dahilinde bulunmadığı hususlardandır.
Lisan bakımından böyle olması, İrcâ'm tehir etme manâsına geldiğindendir. Bu
ismin her hayır olana kendine has[423]
ismi ile isimlendirilmesi hususunda ve umum ifade eden bu ismin men edilmesinde
hiç bir vecih yoktur. Sonra bunun hakikatte hepsine isim olmak veyahut
olmamaktan hali kalmaz. Eğer onun ismi olursa, kim bir şeye hakikatte ismi
olanla, bilmemekle veyahut inat ederek isim vermekten kaçınır. Binaenaleyh bu
isimle isim veren bir kimse yoktur. Öyle ise onların hali nedir ki, bütün
mahlûkatm arasından özellikle kendilerine bu isim verildi. Eğer onunla, onlara
isim vermek lâzım geliyorsa, bu ismi verenlerin kendilerine de verilmesi
gerekir. Çünkü onlar, isim verdikleri zaman, onlara has olan is:mleri
terkediyorlar. Böylece onlar, bu hareketleri ile bu isme müstehak oluyorlar.
Sonra onların, iman hayır işlerinin bir araya gelip toplanmasının ismidir
demeleri, bu isimi münferid olarak bulunan her hayır işine verilmeyi iptal
eder. Bunun üzerine onlara bu husus lâzım gelir. Veyahut hakikatte onun ismi
değildir. Kendi ismi olmayan şeyle isim verilmeyen kimseye isim vermenin bir
yönü yoktur. Gerçekten o, kendince dinde mezmum olan isimle sadıkların sıfatı
olur. Böylece Allah katında yalancıların derecesini yükseltmiş, sadık
olanların derecesini de alçaltmış olur. Bu ise aklı selim sahibi olan kimsenin
katında büyük bir hatadır.
Amma akla gelince :
Akıl, eşyanın hakikatlerini ancak iki yönden idrak eder : Meydana getirilmiş
olan şuurların meslek olarak yerine getirdikleri şeyle ki, onlar da duyu
organlarıdır. Veyahut ta his ilmindeeve delilin ortaya çıkardığı husustaki
düşünce ile. Onda hayır işlerine iman ismini vermeyen kimse hakkında ircâ'm
(tehir veya havale etmenin) hakikatini düşünmekte meydana çıkarılan hususlardan
bir şey yoktur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bilakis O, kendilerine
şahit olmadan onu istisna ederek dinlerini tehir ettiklerinde onların
mezhebidir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Mu'tezile diyor ki;
Murcie büyük günahları geri bırakan kimselerdir. Çünkü onlar büyük günah sahiplerini
ne cehenneme gönderirler ve ne de cennete.
Şeyh Ebu Mansur (r.h.)
diyor ki : Bu, onların söyledikleri şey, o amelleri terketme, (Allah'a havale
etme)nin lâzım olmasında haktır; fakat zem ile rivayet edilen, eğer zem haberi
sadık oldu ise, onlar için değildir. Hak ve doğru olan da budur. Bunun gibisi
ile Ebu Hanife (r.h.) «tehir etmeği; Allah'a havale etmeği, kimden aldın?» diye
sorulunca, meleklerin fiilinden aldım diye cevap vermiştir. Çünkü onlara Allah
tarafmdan «.,. Sonra eşyayı meleklere gösterip : «— Eğer (her şeyin iç yüzünü
bilen) sadıklarsanız, bunların isimlerini bana haber verin.» buyurarak[424] meleklere
hitap buyurdu. Vaktaki onlar, bilgileri olmadığı husustan soruldular, bu
babdaki işi Allah'a havale ettiler. Büyük günah sahipleri için hak ve gerçek
olan da böyledir. Çünkü onların öyle hayır işleri[425]
vardır ki, onlardan biri eğer Allah tarafından kabul olunmuş olsa, şirkten
başka olan günahların hepsini mahvedip yok eder. Binâenaleyh muhtemel değildir
ki, o hayır işinin sahibi mahrum edilip cehennemde ebedi bırakılsın. Fakat onun
işi Allah'a havale edüir. Allah dilerse onu affeder. O kimse fiili işlerken,
Allah'ın düşmanlarına karşı gelip onların Allah'ın hududlarına tecavüz ettiğini
bildiği ve Allah'ın dostlarına tazim ettiği vakit Allah'ı unutmamış olduğu
zaman Allah'ın rahmetine ve mağfiretine çok muhtaç olduğu samanda Allah'ın onu
fazlu ihsanından, rahmet ve mağfiretinden mahrum etmemesi ümit edilir. Tevfik
Allah'tandır.
Çünkü Allah,
(kendisinin tevbe edenleri bağışlayıcı, itaatkâr olanları sevindirici,
müminlere merhamet edici olduğunu beyan buyurmuştur. O, dilerse onun
günahlarına, kendisine ikram ettiği hasenatlarla mukabele eder da hasenatları
günahlarına keffaret kılar. Nitekim Cenab-ı Allah, «... Doğrusu bu hasenat,
küçük günahları mahveder...»[426]
buyurmaktadır. Allah-u Zülcelâl vel-Kemal Hazretleri, başka bir âyet-i celîlede
de «... Eğer siz, yasak edildiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız,
sizden diğer kabahatlerinizi örteriz...»[427]
buyurmuştur. Cenab-ı Hak, günahları ve kabahatleri örtmek için vaadettigi
nevileri[428] beyan buyurmuştur.
Kuvvet ancak Allah'tandır^
Bu husus tıpkı Allah-u
Zülcelâl'in «îşte bu sözü söyUyenler, Cennetliklerle beraber (Cennet'te)
O seçkinlerdir ki, kendilerinden işledikleri
güzel ameli kabul edeceğiz ve günahlarını
bağışlayacağız. Bu onların va-dedilmiş bulundukları gerçek bir vaaddır.»[429] ve
«iman edip de salih ameller işleyenlerin kendilerinden günahlarını mutlaka
örteriz...»[430] kavl-i ce-lilelerinde ve
bunların benzeri âyet-i celîlelerde buyurduğu gibi. Allah-u a'lem.
, Allah dilerse, günah
sahibini ameli kadarmca cezalandırır. Kendisinde bulunan iyi ve güzel ameli
kadar da[431] mükâfatlandırır. Çünkü
Allah «Zira, kim zerre miktarı bir hasenat işlerse, onun mükâfatım görecek.
Kim de zerre miktarı kötülük işlerse onun cezasını görecektir.»[432]
buyurmaktadır. Bunlardan başka hayra karşı mükâfat, şerre karşı da ceza
verileceğini beyan eden âyetler varid olmuştur. Her ne kadar sevabını fazlu
ihsanından veriyor ise de bu husus cezalandırma hakkındaki adaletin vasfıdır.
Tevfik Allah'tandır.
îrcâ'ın (Allah'a
havale etmenin) bu nev'i haktır ve bunu söylemek de gerekir. Mu'tezile ise
kendi nefsinin fiilini Allah'a havale etmiştir. Çünkü ona mümin ve kâfir
demekten kaçınmıştır. Onun hakikatini bilmemesi Allah'a havale etmeği
söylemesini gerektirmiştir. Fakat o, fiilinin hakikatini bilmediği için özürlü
sayılmaz. Evvelkisi, Allah-u Teâlâ'nm yapacağı şeyin hakikatini bilmemektir.
O, çünkü ancak işitmekle bilinir. Kesinlikle bir şeyi söylenmesini ifade eden
şey gelmeyince o şey lâzım olur.
Bazıları Murcie Ali
bin Ebî Tâlib, ve onunla beraber olanlarla, sonradan kendisinden ayrılan
haricilerin işini tehir edenler, Allah'a havale edenlerdir dediler. Eğer ircâ'm
yeri tehir etme veya Allah'a havale etmeden onların, hakkında konuşmayı"
durdurmayı murad ettilerse bunun için gayrinden bir manâ yoktur. Eğer onunla
mezmum olan tehir etmeyi murad ettilerse o yakındır. Çünkü hiçbir kimse Hz.
Ali'yi, Hazreti Ebu Bekir zamanında, kendisi için varid olan merfu hadisin delâlet
etmesi ile beraber halife olmaya hak kazanma hususunda diğerleri ile bir ve
eşit tutmamıştır. Gerçekten Resul-i Ekrem Sallallahualeyhivesellem, «Eğer siz
halifeliği Ebu Bekir'e verirseniz, O'nu bedeninde zayıf, dini hakkında İse
kuvvetli görürsünüz. Eğer devlet idaresini Ömer'e verirseniz, O'nu
hem bedenen güçlü ve hem de dinde
kuvvetli görürsünüz. Eğer Ali'yi halife yaparsanız, O'nu hidayete ulaşmış,
hidayete götüren ve sizinle hidayet yoluna sülük eder bulursunuz.»[433]
Yahut Peygamber Aleyhisselâm'm buyurduğu gibi. Sonra Hazret-i Ömer'in O'nu şûra
meclisine sokması, daha sonra sahabilerin seçkin şahsiyetleri onun
halifeliğine ittifakla karar verip kendisine biat ettiklerinden onun işinin
gizli kalmış bir tarafı kalmamıştır ki, «Bununla onun ehline zem lâhik olması
caizdir» diyen kimseyi tasvip eden mazur görülsün. Çünkü o, öyle bir
cehalettir ki, ancak iğfal etmek veyahut din emrini düşünmeyi terketmekten
dolayı cehle muhtemel olur. Tevfik Allah'tandır.
Sonra eğer merfu olan
haber sabit olmuş ise ki, Resûl-i Ekrem Sal-lallahualeyhivesellem, «Benim
ümmetimden iki sınıfa, şefaatim ulaşmaz : Kaderiye ve Murcie»[434]
buyurmuştur, «Gerçekten Murcie'ye yetmiş dille lanet edilmiştir.» diye rivayet
edilen (Allah-u a'lem) sözü iki yönden değerlendirilir :
Birincisi : Onunla
Kaderiyye'de toplanan şeyle cebriyelerin murad edilmesi. Onların her ikisi de
karşılıklı bulunan iki sözdür ki, zem hakkında varid olan haber, her ikisini
bir arada cemetmiştir. O, da şudur : Gerçekten Kaderiyye, fiilleri mahlûkat
yaratır ve fiillerin yaratılmasında Allah'ın iradesinin ve tedbirinin hiç bir
dahli yoktur diyorlar. Cebriy-ye ise, fullerin yaratılması işini Allah'a havale
edip kulun fiilleri yaratılmasında asla ve kafa bir dahli olmadığını öne
sürdü. Binaenaleyh, Cebriyye her çirkin ve mezmum[435]
olanı Allah'a hamletti. Allah-u Teâlâ'nm fiilinin vasfı bunun olmasından Allah,
yücedir berî ve münezzehtir. Kaderiyye ise, fiülerin yaratılışını, onun
hakkındaki cehaletleri sebebiyle nıah-lûkata yükledi. Bu hususta ifade edilmesi
gereken orta söz, «kulların kendilerinden meydana gelen şeye göre fullerinin
olması, olduğu had üzere de Allah'ın fiilleri yaratmış olduğunu» ifade
etmektedir. Tevfik Allah'tandır.
Kaderiyye'nin
görüşleri ve kendileri hakkında geçen konularda bilgi verilmiştir.
İkincisi : Onun faalin, fiilinde o husus hakkında durmasından failin halinin bulunduğu şey hakkında olması. Tıpkı Haşeviyye'nin Mümin hakkında ve kendisinde istisnanın bulunduğunu ifade ettiği gibi. Bilinir ki, gerçekten ircâ'm manâsı, cevap vermekte duraklamak ve bakıp düşünmeğe mühlet vermek demektir. Sonra iman hakkında kesin olarak bir şey demiyorlar. Bilakis istisna ediyorlar. İstisna da irca (tehir) dir. Bu husus, bazı haberlerde zikredilmiştir. Fakat sahih olduğuna dair delil getirmiyor, Aklen ise, ircânın manâsı, açıklanmıştır ki, o da, onların fulleri olan bir işte durmadır. Mu'tezile'nin, büyük günah sahibi olanın mümindir yahut kâfirdir demekte bir şey söylemeden durulması hususundaki sözü, yani gerçekte imtihan edilen mahlûkatın mümin ve kâfir diye iki kısma ayrılması ve münafık olarak da üçüncü kısmın oluşturulması ile beraber, Mu'tezile'nin böyle söylemesi zahirde onlarla beraber, Batında ise, şunlarla beraber olmasındandır. Bunun üzerine zahirde onlara, dünyada dinler ehlinin bulundukları hükümlerle hükmedilmesini gerektirdiler'[436] Batında ise Ahıret işinden zahirdeki küfür işi ile bulundukları hükümlerle hükmedilmesinin gerektirdiğini öne sürdüler. Te\fik Allah'tandır. [437]
Sonra imanın
yartılması hakkındaki bizimle, Haşeviyye'den bir zümrenin arasında geçen
sözlerle beraber biz onu iman işini düşünen kimseye yeteri kadarını kulların
fiillerinin yaratılması hakkındaki sözlerimizle beyan ettik. Gerçekten iman,
bilinmiş veyahut bilinmemiş [438]olmaktan
hali değildir. Eğer iman bilinmemiş olursa, onu hiç bir kimse bilmez. Bunun
üzerine biz : «Kim ki, imanın yaratılmış olduğunu nefyederse, onun sözünün hiç
bir manâsı yoktur» diyoruz. Çünkü delil yoiu ile dahi onu bilmeğe ulaşamayacak
kadar bilmediği şeyin mahiyet ve hakikatini bilmeğe delil olarak Allah'ın onun
üzerine şahit olacağı şey hakkında kılmadığı yaratıktır. O da sözün umumu
hakkında ve Allah'tan gayrı olan her şeyin yaratılmış olduğuna hissedilmiş
olanlarm delâlet etmesiyle bilinmektedir. O, yok iken sonradan var olmuştur.
Allah-u Teâlâ'ya ve vasfolunduğu şeye gelince : Görünen âlemde onun gerçek olup
var olduğunu ispat eden deliller vardır. Onu bilmemenin hiç bir vechi ve yönü
yoktur. Bu hususta da, onu bilmemenin caiz olmaması ile beraber yaratık olarak
kaldığının tesbiti1 vardır. Çünkü onun fiilinin emri gönderilen kitapların ve
kendilerine gönderilen peygamberlerin şeriatının hepsinde Allah'tandır. Kullara
islâm kanunlarının hepsinde onunla hitap edilmiştir. Mihnet ve meşakkatin carî
olduğu ve teklifin vacip olduğu şeyin hakikatini bilmeden önce onun bilinmesi
mümkün değildir. Bütün müjdeler onun üzerine gelmiştir. Ondan gafil kalma
üzerine de vaîdler ve korkutulmalar varid olmuştur. Mahlûkatm anlamış olduğu
şeye izafe ve isnad edilmesinde ihtilâf etmelerine rağmen, bütün islâm ümmeti
o husus üzere ittifak etmişlerdir. Bunun üzerine imanın malum clduğu sabit
olur. Sonra -çünkü o bilinmiştir- herkesin imanın ezelde yok olup sonradan var
olmakla[439] vas-folunımasmdan hali
değildir. Eğer onun ezelde var olması ile vasfolunr ması gerekirse, aklen
reddedilmesi ve naklî delille de mümkün olmamasını icabeden hususla
vasfolunması gerekir. Çünkü bir kimsenin imanının var olmazdan önce kendi fiili
olması mümkün değildir. Delil ise, onun kulda olması, kendisi ile emredilmesi,
onu terketmeden nehyedilme, İman edene mükâfat verileceği hususunda vaadin
gelmesi, ondan yüz çevirene azap verileceği hakkında vaîd olmasıdır. Bunların
hepsinin fiilin gayrinde olması mümkün değildir. Sonra Kur'ân-ı Kerim'de iman
edenler hakkında haberlerin varid olması, kendisine amel denmesi, O'na sahip
olana kendi isminin verilip mümin denmesi... bu hususta makul olan onun
Allah'ın birliğine şahadet etmiş ve Allah'ın peygamberlerine iman etmşi ve ona
itikat etmiş olması da delil teşkil etmektedir. İşte bu da kulun fiilidir. Eğer
o fiili olmamış olsaydı kendisinin meydana getirilmesinde hiç bir rolü olmayan
hususlardan kendisinin olan, diğerlerinin herkesin yanında yaratma olurdu.
Eğer fiili olsaydı, buna göre bunu söyleyenlerin katında gerçekten kulun
fiilinin hepsi mahlûk olurdu. Biz bunu geçen konularda açıkladık. Binaenaleyh
ona göre iman etmek lâzım gelir. Bilakis Allah'ın, kulların s-air fiillerinin
yaratıcısı olmakla vasfolunması daha doğrudur. Çünkü o, Allah'ın fiillerinin en
üstün ve yücesi olanıdır. Âlemlerin Rabb'ini, pis ve adi olan eşyanın
yaratıcısıdır, diye vasfetmek, güzel ve üstün vasıflı olan eşyayı yaratmaktan
berî ve münezzehtir, demek doğru değil ve haktan uzaktır. Binaenaleyh Cenab-ı
Hakk'ı bununla vas-feden kimse, Mecûsi ve dinsizlerden daha şerirdir. Çünkü
Mecûsi ve dinsizler, hayır olanların yaratılmasını Allah'a isnad ettiler. Şer
olanlann yaratılmasım da Allah'a izafe etmeği nefyettiler. Onlar ise[440]
Allah'tan hayır olanların en üstünü olan imanın yaratılmasını nefyetmediler.
Bununla beraber onların içinde hayırlı olanların hepsinin iman olduğunu görenler
de vardır. Fakat Allah'ın imanı yarattığı görüşünde değildir. Onun «Allah her
şerrin yaratıcısıdır.» sözüne göre Allah, hayrın yaratıcısı elbette değildir.
Yüce olan Allah, bu vasıftan berî ve münezzehtir.
Sonra, mahlûkatm
bümesinin yolu, naklî delil olup, aklın ondan nasibi olmamasından veyahut
mahlûkatm bilinmesinde yolun aklî delil olmasından hali kalmaz. Mahlûkatm
bilinmesi, aklın dahli olmaksızın naklî delil ile elde edilirse, buna göre
mutlak olarak ifade edilmek suretiyle Al-îah-u Teâlâ'nın «îşte bu sıfatlara
sahip olan Rabb'in Allah'tır. Ondan başka hiç bir ilâh yoktur. Herşeyi yaratan
odur...»[441] kavl-i celîli ile imanın
mahlûk olduğunu söylemek vacip olur. Çünkü iman, Allah'ın gayri olan bir
şeydir. Allah'ın O'nu yarattığını söylemek vacip olur. Yahut amellerden olan
şeyle yarattığını söylemek vacip olur. Yüce olan Allah, «Halbuki sizi de,
yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.»[442]
buyurmuştur. Siz maaâ-smı ifade eden zamirin fiili kastedilmesi iki zamirin
gayri olan azalardan, «Sizi : Yaptıklarınızı» manâsını ifade eden zamirlerin
yaratılması fiilini kasdetmek daha doğrudur. Cenab-ı Hak, «{ey müşrikler),
sözü-nlisü ister gizli tutun, ister açığa vurun; (bu ikisi müsavidir) Çünkü O,
(Allah) bütün kalblerin hükmünü bilir; bilmez mi O, (bütün varlıkları) yaratan?
(Şüphesiz gizliyi de bilir, aşikârı da) O lâtiftir; herşeyden haberdardır.»[443]
buyuruyor. Binaenaleyh, O, evvelki ile şey olmanın tümüne dahildir, ikincisinde
de amellerin cümlesine dahildir, . Gizli tutulan ve açığa vurulanlara da
dahildir. Bununla beraber bazan da yaratmasına ismi ile işaret bulunmayan
hususlardan göklerde ve yerde bulunanlarda bizim beyan ettiğimiz hususlar, ona
da dahil olmuş olur. Bu hususu Cenab-ı Allah, «O, Allah'tır ki, göklerle yeri
ve aralarında olanları Altı günde yarattı.»[444]
kavl-i celîli beyan ediyor. Aralarında olanlardan biri olan iman da onun
gibidir. Tevfik Allah'tandır.
Veyahut bilinmesinin
yolu nakli delü olan mahlûkatm bilinmesinde aklın sahibi ve dahli olmasıdır. Böylece sanat ve
yaratma eserlerinden diğer yaratıklarda bulunanların hepsinin imanda bulunan
gibi olduğunu bilir. Binaenaleyh bakmak ve düşünmek yolundan onların aralarını
cem-etmek vacip olur. Oysaki o, kulun hadis olduğundan dolayı, kulda sonradan
meydana gelen hususlardandır. O yok iken sonradan var olması ile eşyanın
yaratıldığını bilir.
Gerçekten biz, inkâr
eden kimseye tasdikten, yahut ikrardan, yahut amellerin hepsinden, yahut da
ikrar ve marifetten, yahut bunların benzerlerinden olmak üzere imanın
hakikatından sorarız. Böylece onlardan her bir nev'e mukabil olan bir şeyi
itiraf etmesi gerekir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bu hususta Resûl-i
Ekrem Sallallahualeyhivesellemden bir hadis rivayet edilmiştir; buyuruyor ki :
«Hakikaten Cenab-ı Allah, imanı yarattı; O'nu haya ve cömertlikle süsledi.»[445]
Nebiyy-i Muhteremin (s.a.v.) «Gerçekten Allah, yüz rahmet yaratmıştır.»
buyurduğu da rivayet edilir. İmana, rahmet denildiği bilinir. Binaenaleyh,
Allah-u Teâlâ'nın yaratmış olduğu şeyde kendisine zıt olup reddeden ve
kendisine uyan veyahut uymayan bir benzerinin olması vacip olur. Zıttı ve
benzeri olanı da mahlûktur. Sonra o, kendisine sülük edilen bir yol, kendisi
ile cezalanan bir din, seçilen bir. mezhep, ve itikat edilen bir dindir.
Bunların hepsi de mahlûktur. Sonra yüce olan Allah, onun mislini bazen ağaçla,
bazan görmek ve işitmekle, bazan hayat ile bazan temiz ve pâk olan yerle ve
bazan da nûr saçan bir kandille verdi. Bunların hepsi de mahlûktur. İman da bunun
gibidir. Sonra küfrün Örneğini de zikrettiğimiz şeylerin zıtları ile verdi ki,
yaratılma ve hadis olmada hepsi bir arada toplu olarak görülürler. İman ve
küfrün ikisi de bunun gibidir. Tevfik Allah'tandır.
Sonra iman sahibi için güzeldir, hayırdır ve hidayettir. Vasfı bu olan her şey mahlûktur. Yüce olan Allah şöyle buyuruyor : «... Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalblerinizde güzelleştirdi...»[446] «... Henüz iman kalblerinize girmemiştir.»[447] «Ey şanlı Resul, kalbleriyle inanmadıkları halde ağızları ile «inandık» diyenlerle (münafıklarla) yahudilerden küfür içinde koşanlar seni üzmesin.»[448] Bu âyetlerin hepsi imanın fcalbde olduğnna delâlet etmektedir. O, O'nun fiilidir. Mahlûk olmayanın kalbde olması mümkün değildir. Sonra Cenab-t Allah, bunun hakkında kendi nefisleri için iddiada bulunan kavmin yalancı olduklarını açık seçik olarak beyan buyurmuştur. Eğer onların fiilleri olmamış olsaydı Allah onları elbetteki yalanlamazdı. Çünkü O, mevcuttur. Ancak o fiil, bakımından yok olur. Tevfik Allah'tandır. [449]
Fakih Ebu Mansur
(r.h.) diyor ki : Bizim katımızda asıl olan şudur ki; iman, kesin olarak'ifade
edilir, ve mutlak olarak onunla isim verilir. Kendisinde istisna terkedilir.
Çünkü kendi varlığında toplanan hususlardan olan onun katında imanın
tamamlanmasıdır ki, kendisinden istisna edildiği zaman manâ sahih ve doğru
olmaz. Onun, umumdaki emri buna göredir. Tıpkı şöyle demesi gibi : «Allah'tan
başka ilâh olmadığına inşaallah şahadet ederim.» Yahut «Allah'tan başka ilâh
olmadığına şahadet ederim, inşaallah.» Veyahut «Muhammed'in Allah'ın Resulü
olduğuna şahadet ederim inşaallah.» Melekler, peygamberler, kitaplar ve
öldükten sonra tekrar dirilmeğe ait olan şahadetteki istisnada böyledir. İsmet
ancak Allah'tandır.
Yine istisna edatı,
söze katıldığı zaman konuşulan şeyin geçerli olmasını[450]
engeller. Ne var ki onun ikrardan, ahş-veriş akitlerinden ve va-adlerden ve
daha başka benzerlerinden olan hariç olur. İmanın işi de buna göredir. Allah-u
Teâlâ'nın şu âyet-i celüeleri de böylecedir : «Hiç bir şey hakkında da : Ben,
bunu, muhakkak yarın yaparım söyleme, ancak sözünü, Allah'ın dilemesine
bağlayarak (Allah dilerse yapacağım) söyle. (İnşaallah demeyi) unuttuğun zaman
Allah'ı an...»[451]
«Musa : «— în-şaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiç bir işine karşı
gelmiyeceğim dedi.»[452]
İstisnadan sonra gelen söz, İstisna edatına yakın olduğu vakitte, ondan sonraki
vasıf önce geçen söze katılmaz. Tevfik Allah'tandır.
Mahlûkatta zahir olan
örf ve âdete göre gerçekten insanlar istisnayı ihata ve ilim yerinde
kullanmazlar. Onu işiten kimse sözü çok büyütür. Tıpkı görülen ve hissedilen
bir şeye işaret edilip istisna edildiği gibi. istisnayı insanlar sek ve zan
ifade eden yerde kullanırlar. Allah-u Teâiâ ve Tekaddes Hazretleri «Müminler
ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Pey-ganıberi'ne iman etmişlerdir; sonra
(imanlarında) şüpheye düşmemişler ve Allah yolunda malları ile canları ile
savaşmışlardır...»[453]
kavl-i ce-lîli ile bu hususlardan kaçınılmasını emretmiştir. Yahut münafıkların
şek ve şüphe ile vasfetmeleri ile korkutmuştur. İstisna, her «Ben zannederim
ki», «Kendisi hakkında şek ve şüphe ederim», veyahut «sanırım» gibi ifade
edilmesi caiz olmayan hususların hepsinde kullanılması caiz değildir. Tevfik
Allah'tandır.
Sonra gerçekten Allah
Azze ve Celle Allah'a, Resulüne, Ahıret gününe iman eden kimselerin imanlarını
deliller getirerek açıkladı. Binâenaleyh Cenab-ı Hak, «Peygamber
(Aleyhisselâm) ve müminler, Habbesinden kendisine indirilen Kur'ân'a iman
ettiler.»[454] buyurmuştur. Vacib
Teâlâ, «Ey müminler, yahudi ve hristiyanlarm sizi kendi dinlerine davetlerine
karşı şöyle deyin : «— Biz Allah'a ve bize indirilen Kur'ân'a. îb-rahim ve
İsmail ve Ishak ve Yakub ve torunlarına indirilenlere, Musa'ya, tsa'ya
verilenlere (Kitaplara) ve bütün peygamberlere Rabb'i tarafından verilen
kitaplara iman ettik. Onların hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ancak
Allah'a boyun eğen müslümanlarız.»[455]
kavl-i celîli ile onu kesinlik ifade eden sözle methetti. Sonra Allah-u Teâlâ,
ibadetlerden bir çoğunda iman ismi ile hitap buyurdu. Helâl ve haramlardan
çoğunda da iman ile hitap buyurmuştur. Sonra hiç bir kimse yoktur ki, iman ismi
ile helâl kılınmış olan şeyde veyahut kendisi ile emrolunan şeyde onun gerçekte
helâl olan veyahut da emrolunanııı ismi olmadığını ve ondan murad edilen
hususun gayrine yöneltildiğini zannederek o şeyin dışına çıkmış olsun. İsim
vermekte de böyledir.
Sonra bu mevzuda asıl
olan şudur ki, iman, in'âm ismi ile Allah'a nis-bet edilen hususlardandır.
Tıpkı Allah-u Teâlâ'nın «Kendilerine, (fazlından ve ihsanından) nimet verdiği
kimselerin (peygamberelrle velilerin) yoluna.»[456]
kavl-i celîli gibi.
îman Cenab-ı Allah'ın
«... Bilakis sizi imana muvaffak ettiği içjn size Allah minnet eder...»[457]kavl-i
celîli ile, İman Allah ihsan, imtihan ile de isnad ettiler. Kalblerde süslemek,
kalblere sevdirmekle de insan edilir. Cenab-ı Hakk, «... Fakat Allah size imanı
sevdirdi. O'nu kalblerinizde süsledi.-.»[458]
buyurur. Allah-u Teâlâ'nın, «... Eğer Allah'ın fazl ve rahmeti üzerinize
inmeseydi, elbette kendini aldatmışlardan olurdunuz.»[459]
kavl-i celîline göre de fazl ve rahmetle iman Allah'a isnad edilir. İstisna
eden kimse, kendisinin sadık olduğunu, Allah'ın nimetinin büyüklüğünü ve
Allah'ın kendisini rahmetle ihsan ettiğini bilmiş olmaktan veyahut bunları
bilmemekten veyahut da onun gayri üzere olduğunu bilmekten hali kalmaz".
Eğer onun gayri üzere olduğunu bilirse[460] o
Allah'ın rahmetinden uzaklaşmıştır. Çünkü istisna, onun bilmediğini boş olarak
iddia ettiği husus hakkında, şek ve şüpheden başka kendisine fayda vermez. Eğer
söylediği şeyde doğru olduğunu bilmezse, Allah'ın kendisine olan in'ânı ve
ihsanını da bilmezse, yazıklar olsun ona ki, Cehennem ateşine müstahak
olmuştur. Çünkü O, Allah'ın nimetinin büyüklüğünü bilmemiş ve ona küfretmiştir.
Eğer onu bilirse
gerçekten, şek ve şüphe etmenin, işitenler katında Allah'ın nimetini örtme,
nimetlerine nankörlüktür. îşte bu da yok olmanın alâmeti ve kıtlık,
bereketsizliğin sebebidir. Tevfik Allah'tandır.
Sonra bizim nezdimizde
asıl olan şudur ki; gerçekten istisna zahmet ve meşakkatten kurtulup çıkmak
yerinde kullanılır. Bu öyle bir yerdir ki, onun için zahmet ve meşakkatten
çıkma tahakkuk etmiş olsa, kendisine bu çıkış hiç bir faide sağlamaz. Bilakis
ona Allah'ın gazap ve azabı lâzım olur. Eğer çıkma kendisinde gerçekleşmezse,
kendisinin Allah'ın nimetine nankörlük ettiği sabit olur. Çünkü o nimetin
Allah'ın ihsan ettiğini görüp ona şükretmez. Zira o onun velayetini kendisine
icap etmiş ve karanlıktan aydınlığa çıkarmayı kendi nefsine isnad ve izafe
etmiştir. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Mu'tezile,
hariciler ve Haşeviyye mezheplerince dinde istisna, Özellikle imanda haktır.
Mu'tezile ve Haricilere göre ise, onu idrak etmeden gıkar ve onu bilmeden
icabet etmekten imtina eder. Böyle olduğu zaman o ebediyyen halini bilmez.
Onun hakkı cahillik ile isim almaktır. Buna göre de, kendisine «iyi, muttaki,
teiniz, pak ve Allah'a muti» demesini kimse dinlemez. Çünkü hazır olanların
çeşitlerinden birinin veyahut tüm olarak hepsinin ismidir. Bu husus bulunduğunda
istisnasız kendilerine iman ismi verilmez. Haşeviyyeler de böyledir. Zira
onların nezdinde iman hakkındaki söz ve Övmeyi ifade eden isimlerin hepsi[461]
hakkındaki söz birdir. İstisnasız onlardan başkası ile isim vermezler. Onun
lâzım olması, onların mezhebinde istisnanın olmasından değildir. Sonra yüce
olan Allah, Kur'ân-ı Kerim'in inuhteilf yerlerinde kesin isim vererek «Ey iman
edenler» diye buyurmuştur. Emir, nehiy, vaad, vaîd, terğip ve terhipten kendisi
ile hitap cari olan hususlardan bir şeye müstahik olması caiz değildir. Buna
göre hitap da ^ varid olan Allah-u Teâlâ'nın âyetlerinin hepsi abes yerine
çıkmış olur. Çünkü bütün mezheplerden hak olan, desin demesin bu söz kendi
mezhebinde lâzım olmamasıdır. Tevfik Allah'tandır.
Eğer biri çıkar da derse
ki, Cenab-ı Allah istisnayı şek ve şüphe yerinin gayrinde zikretmiştir. Buna
göre o hususta istisna caiz olur. Sonra Allah-u Teâlâ'nın, «Andolsun ki Allah,
gerçekten Peygamberine o rüyayı hak olarak doğru gösterdi. Andolsun ki
inşaallah emniyet içinde bulunan kimseler olarak başlarınızı tıraş etmiş ve
kısaltmış olduğunuz halde korkmaksızm mutlaka Mescidi Harama gireceksiniz.»[462]
buyurmuştur. Böyle diyen kimseye cevap veriliyor ki, bu husus sizin için
değildir. Çünkü biz sizin mezhebinize göre şek ve şüphenin gerçekleşme hususunu
beyan ettik. Sonra ihticac şek yerinden çıkma ile değildir. Siz böyle olsanız
bile. Çünkü[463] Allah-u Teâlâ, kesin
isim ile muhtelif yerlerde yakın ehli için zikretmiştir. Siz ise, istisnasız
tamam olmaz dersiniz. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra denir ki :
Allah-u Teâlâ, «zan», «belki», «ümit edilir ki», «olur ki» ve «korku»,
kelimelerini yakın ifade eden yerde zikretmiştir. Buna göre siz de soru anında
«zannederiz», «korkarız», ve «ümit edilir ki», «belki» ve «onun gibisi» deyiniz.
Kendisi hakkında örfün tabir ettiği[464]
şeyle bu vacip olmadığı zaman her ne kadar yerler hakkında itriaz etti ise de
bu hususlar için yakın
olarak bilme hakkında «Belki sen» diye ifade etmek caiz olur. îstisnanm işi do
böyledir. Sonra Allah'a ve Peygamber aleyhis-selâm'a istisna ile beraber iman
etme hususunda zikrolunan şeylerin heo-Bine itiras ediyor; binaenaleyh bunu
ifade etmek mümkün olmadığı vakitte onu vasfeden kimse kalbleriyle iman
etmeyen kimseler hakkında söylemiş olur. Buna göre evvelki de böyledir.
Allah'ın Resulü Saîlaliahu-aleyhivesellemden rivayet edilmiştir. Nebiyy-i Zkân,
amellerin en efda-lından sorulduğunda şöyle buyurmuşlardır : «Kendisinde şek ve
şüphe olmayan iman, alman ganimette hilekârlık bulunmayan cihad, ve kabul olunmuş,
hac»[465]Allah-u
Teâlâ da şöyle buyurmuştur : «Müminler ancak o kimselerdir kî, Allah'a ve
Peygamberi'ne iman etmişlerdir; sonra (imanlarında) şüpheye düşmemişlerdir...»[466]
Eğer Allah-u Teâlâ'nın, «... Andolsun ki İnşaallah emniyet içinde bulunan
kimseler olarak başlarınızı tıraş etmiş" ve kısaltmış olduğunuz halde
korkmaksızm mutlaka Mescidi Harama gireceksiniz.».kavimdeki hikmet nedir
denirse, cevap olarak elenir ki : Bizim katımızda bu -onun hakikatini Allah
daha iyi bilir- bir ka/* vecih üzere mütaîea edilir : Fakat o, gayrinin sözünü
nakledip bildiren bir haberdir. Cenab-ı Allah, «Andolsun ki siz, eğer ben
dilersem mutlaka girersiniz» dememiştir; fakat tnşaallah buyurmuştur ki onun
başkasının sözü olduğu bilinsin. Sonra Allah-u Teâlâ'nın Resûlü'ne o'nu söylemesini
ve vadettiği şeyi istisna etmesini bildirmiş olması muhtemeldir. Allah-u Teâlâ,
muhakkak olarak şöyle buyuruyor : «Hiç bir şey hakkında da : «— Ben, bunu,
muhakkak yarın, yaparım» söyleme. Ancak sözünü, Allah'ın dilemesine bağlıyarak
(Allah dilerse yapacağım) söyle. (înşaallah demeyi) unuttuğun zaman Allah'ı
an...»[467] «Andolsun ki muhakkak
\mn yaparım», «Andolsun ki muhakkak siz girersiniz» deyimlerin manâları birdir.
Fakat insanlar gerçek olan ve hak olan va'di bilsinler ve Allah'ın vaadi O'na
mahsus mudur veyahut değil midir? belli olsun diye istisna ile emretmiştir.
Tıpkı insanların kadr-u kıymetini bilmeleri için danışmayı emrettiği gibi.
Veyahut Allah-u Teâlâ kendisine oraya girmeyi izafe etmiş olduğu için.
Hakikaten vaad, O'na mahsus veyahut onlardan baki kalan kimseye has idi.
İstisna, muhatapların bazısının yok olmasından korkulduğu için veyahut Allah-u
Teâlâ'nın «Andolsun ki, Allah, gerçekten Peygamberine o rüyayı hak olarak doğru
gösterdi.»[468] kavl-i celîlinde olduğu için. Sonra o, iki
veçhe yönelir :
Birincisi : Re'y ve
görüşün böylece istisnaya yaklaşmış bir söz olması. Bunun içindir ki, onun
üzerine zikrolunmuştur. Çünkü Resûlüllah sallallahualeyhivesellem, kendisine
açıklanmayan bir vakitte Mescidi Harama gireceğini, müslümanlara haber vermiş
idi. Bunun için o hususta istisna etti ki, O, kendisinde şüphe olan her şey
hakkında hak ve gerçektir. Yoksa kendisinde şüphe olan her şey hakkında hak ve
gerçektir. Yoksa kendisinde şüphe olmayıp vukuu yakînen bilinen şey için
değil, tıpkı bizim zikrettiğimiz gibi. Kim ki, dinini yakinen bilirse imanın
haddini bilen kmselerden sadık olanı bilir ve onu da muhakkak yerine getirirse
ona Allah'ın kendisine verdiği nimet için teşekkür ederim demesi gerekir.
Bunda ohususâ hepsinin iştiraki için bir paklama yoktur; ve kendisi ile emrolunduklan, haddinin bilinmiş olan ve onunla hitap yerlerini ve ona girmeyi yakinen bildiği için, ve gerçekten AUah-u Teâlâ, onlara o ismi verdiyse ona müstehak oldukları şey ile verdiğini bilmesi için. Bununla beraber Allah-u Teâlâ, halkın muamelâtından olan dinde zahir olan hükümleri ilzam etmesi ve insanlara lâzım olan hakları[469] insanların o hakları[470] yerine getirmeleri için, o hükümlerin izhar edilmesini kendilerine lâzım kıldığı hususlardan olan hukukun çeşitlerini kendilerine lâzım kıldığı için tezkiye etmiş değildir. Kuvvet ancak Allah'tandır. [471]
İslâm gerçekten
incelendiğinde iman mıdır, yahut imanın gayri midir? diye insanlar kelâm
ettiler. îman gerçekten hayır iğler inin hepsinin ismidir diyenler, onu
söyleyenlerin ihtilâflarına benzeyen bir ihtilâf şekil ile onun hakkında
ihtilâf ettiler. Yoksa onların ihtilâflarının hiç bir anlam ve manâsı yoktur.
Çünkü onlar Cenab-ı Allah'ın «Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, O istediği
din, asla kendisinden kabul olunmaz...»[472]
kavl-i celîli île
ihticac ettiler. Her geyi tsîâmı kabul eder yaptılar. Binaenaleyh her hayır
olan imandır; her makbul olan hayırdır. Her hayır olan da makbuldür. Hakikatte
bunların ikisi bir şey olurlar; fakat onlar Kur'ân-ı Kerim'de varid olan
Allah-u Zülcelâl'in «(Ganimet hevesi ile görünüşte imanı kabul eden bazı)
Bedeviler : «— Biz, gerçekten iman ettik.—» dediler. (Ey Resûl'üm onlara) de
ki : «— Siz kainlerinizle iman etmediniz, ancak biz (kılıç korkusundan ve islâm
nimetinden faydalanmak için) müslüman göründük.—»[473]
kavl-i kerîminin islâm ile imanın arasını tefrik etmesiyle delil getirerek her
ikisinin arasını ayırt ettiler. Bunun üzerine onlara İslâm'dan olan haber ile
Kur'ân-ı Kerîm izin verdi de, imandan haber vermelerini izin vermedi. Cebrail
Aleyhisselâm'm Resulü Ekrem Sallallahualeyhiveselleme imandan sual sorduğu
hususta böyle rivayet edildi. Cebrail Aleyhisselâm'm iman hakkındaki sualine
Peygamber Aleyhisselâtüvesellâm şöyle cevap buyurdular: «(îman) Allah'a,
Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Ahıret gününe, kadere ve
hayır, şerrin kaderden olduğuna iman etmendir.» Sonra Cebrail, İslâm'dan sordu;
bunun üzerine cevap olarak Nebiyy-i Muhterem şöyle buyurdu : «(İslâm) Allah'tan
başka ilâh olmadığına şahadet etmen, namazı dosdoğru kılman, Zekâtı vermen,
Ramazan orucunu tutman ve Beyti Şerifi (Kabe'yi Muazzamayı) ziyaret edip
haccetmendir.» Birincide «Eğer ben bunu yaparsam ben müminim» ve ikincide de :
«Ben müslü-manım», deyince Peygamber Aleyhisselâm.. «Evet, doğru söyledin.»[474] buyurdu.
Der kî : Kur'ân-ı
Kerim, iman iîe islâm'ın her ikisinin arasını ayırt ettiği gibi sonra Hadis-i
şerif, sonra o hususta Cebrâl'i tasdik buyurması, sonra da fiili ile olan
hususun ismi ile şahadet etmesi, sonra Peygamber Aleyhisselâm'm Eshabı Kiram'a
«Gerçekten bu Cebrail'dir, dininizi Öğretmek için size geldi.» buyurup haber
vermesi, iman ile islâm'ın arasını ayırt etmiştir. Gökyüzü ve'yeryüzünün en
emin olanlarının iman ile islâm'ın arasını ayırt etmesi işini öğretmek için
toplanmaları muhtemel değildir. Bu mesele için toplandıkları da doğru ve
gerçektir. Öyle ise her ikisinin arasının ayırt edildiği sabit olur.
Sonra «iman, islâm'da
tasdik etmekten başka bir şey değildir.» diyenler ihtilâf ettiler. Onlardan bu
hususa muvafakat eden kimse vardır.
Fakat islâm'ı,
yakınlıktan zahir olan hususa isim kılmakta ve âyet ve Hadis-i şerifin
hükmünden zikrettiğim hususu delil göstererek imanı da hasseten tasdik için
isim yapmakta değil, çünkü o, bedevilere zahirî olarak islâm ismi verilmesine
izin vermiştir; iman isminin verilmesine izin vermemiştir. Çünkü onların
kalblerinde hakikatte bir şey yok idi. Haber de onun gibidir. Çünkü islâm,
işlerin zahirine iman da, zikrolunan hususların tasdikine gönderilmiştir.
Bilakis onlar, islâmı, zahirî ve batınî olanların hepsi üzerine
hamletmelerdir. Binaenaleyh onlar, delil getirdikleri hususların hepsine
muhalefet ettiler. Bununla beraber onlardan her biri kendisine iman sorulduğu
zaman onu hayır olanların hepsine izafe ederek bütün hayır olanlar imandır
der. Onların sözüne göre, onlar Kur'ân'm yerini ve onun hakkındaki emin
olanların tefsirinden varid olan şeyi beyan etmekle Kur'ân'dan delil olarak
ileri sürdükleri şeye muhalefet ettiler. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Bize göre ise, iman
ile islâm, her ne kadar lügat ve lafız itibariyle manâları birbirine muhalif
iseler de, kendileri ile murad edîlen husus incelendiğinde din işinde birdir.
Her ikisi, ifade ve lûgattaki manâdan birbirlerine muhalif oldukları içindir
k, kâfirler kendilerine müs-lüman isminin verilmesini kabul etmekten
kaçınırlar. Hiçbir kâfir yoktur ki, kendisine iman ismi verilmesinden
kaçınmasın. Yahut islâm'ın müslümanlarm ismi olduğu bilindiğinden dolayı
kâfirler onu kabul etmekten kaçınırlar. îmandan bilinen ise böyle değildir.
Bunun içindir ki, islâm diyarı, küfür diyarı denir de, iman diyarı ve her ne
kadar küfür, yalanlama ise de tekzip (yalanlama) diyarı denmez. Onunla isim
verilmek de buna göredir.
Sonra dinde ne murad
edildiğinin incelenmesi yönünden iman, yüce olan Allah'ın birliğini tasdik
etmek için akıl ve eserlerin şahadet etmesinin ismidir. Gerçekten O,
yaratılmıştır. Efrnir, bir işte yaratma hakkındadır. Onun hakkında hiç bir
şüphe yoktur, islâm ise, kişinin, kendisini tamamiyle Allah'a teslim etmesidir.
İbadette ortak koşmamak suretiyle ibadeti sırf Allah için yapmak ve herşeyin
Allah için yapılmasıdır. Kendilerinden kasdedilen yoldan her ikisinin bir
olduğu meydana çıkar. Ancak ne var ki birincisi; Allah'a iman etmek iledir;
zikrettiğimiz hususlar da onun içindir. İkincisi ise : Zikrettiklerimizi Allah
için kılmaktır. Bizim açıkladığımız hususlara Allah-u Teâlâ'nin «(Allah'a ortak
koşanlarla, Allah'ı eşsiz tanıyanların durumuna dair) Allah, şöyle bir misal
ver-migtir : (Köle) Bir adam ki, onun bir takım ortakları, (efendileri) var,
(her biri kendisine ayrı ayrı şeyler emrederek) çekiştirip duruyorlar.
Başka bir (köle) adanı
da, hususi olarak bir efendinin (yani ortağı yok). Hiç bu ikisinin hali bir
olur mu?»[475] Sehadet etmektedir.
Gerçekten müslüman'ın
vasfı, bir adama mahsus olan, bir efendinin olan kimse ile varid olduğu fiili,
kâfirin vasfı da bir takım ortakların inalı olup, her biri kendisine ayrı ayrı
emir vererek çekiştirip durdukları kimsenin vasfı ile vasfedilmiştir.
Sonra bir grup
insanlar, islâm lügatte, ihlâstır; dediler. Allah-u Te-âlâ'mn gu âyet-i
celîleleri buna göredir; «İbrahim (Aleyhisselâm'a) Rabb'i: «— Benim emrime
teslim ol» buyurduğu zaman, o şöyle demiştir : «— Kendimi âlemlerin Rabbine
teslim ettim.»[476] «Ey
müminler, yahudi ve hristi-yanlarm, sizi kendi dinlerine davetlerine karşı
şöyle deyin : «— Biz Allah'a ve bize indirilen Kur'ân'a, İbrahim ve İsmail ve
îshak ve Yakub ve torunlarına indirilenlere Musa'ya, İsa'ya, verilenlere
(kitaplara) ve bütün Peygamberlere Rabb'leri tarafından verilen kitaplara iman
ettik. Onların hiç birini, diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ancak Allah'a boyun
eğen müsîümanlarız.»[477]
kavl-i celîli de kulun kendisini ihlâsla Allah için kılması, o hususta Allah'a
hiç bir kimseyi ortak kılmaz. O, yine bizim beyan ettiğimiz hususlara rücu
eder. Bazı kimseler de diyorlar ki : İslâm, Allah'a boyun eğip teslim olmaktır.
Bedevilerin «Biz nıüslüman gözüktük» demeleri işi de buna göredir. Ancak ne
var İd o, Allah'a değil, müminlere teslim olup boyun eğmektir. Tıpkı yüce olan
Allah, «Her halde onların (münafıklarla yahudilerin) yüreklerinde sizden olan
korku, Allah'ınkin-den daha ziyadedir. Bu, onların anlayışsız bir kavim
olmalarındandır.»[478]
buyurduğu gibi. Nitekim Cenab-ı Hak onları «... (Asker arastada çıkan) her
gürültüyü (.korkularından) kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandırlar.
Onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın...»[479]
kavl-i celîli ve bunlardan başka Allah Resûlü'nün sahabilerinden münafıkların
korkularını izhar ettiği hususlarla vasfetmiştir. Bunun içindir ki, münafıklar
kalben inkâr ettikleri halde, Allah'a ve Resûlü'ne iman ettiklerini izhar
ederlerdi. îslâm ise, yüce olan Allah'a boyun eğmek ve cevher ve hilkat
itibariyle bulundukları hal üzere ihtiyarî olarak Allah a teslim olmaktır. îman
da bu hususa tevcih edilmediğinden dolayı kendilerinden her ne kadar kendileri
katında izhar etmişlerdi iseler de kendilerinden nefyedilmiştir. Çünkü onun
hakkı ve yeri kalbdir. Dil ise ancak onu ifade edendir. Bunun içindir ki,
imanları hususunda haberlerinde münafıkların yalancı olduklarını açığa
vurmuştur Allah. Çünkü imanın hakikati kalbde olur. Onların kalblerinde ise,
imandan bir eser yok idi. Onlara gayrini değil, onu söylemek sabit olur. Kuvvet
ancak Allah'tandır.
Sonra islâmm ve
imanın,hakikati bizim anlattığımız hususlar olduğu vakit onlardan birinin
hakikatte bulunup diğerinin hakikatte bulunmaması fasittir. Bunun iğindir ki,
her ikisinin bir olduğu söylenir. Mutlak olarak ifade edilen ibare, isimden ise
de elde etmekte bir olduğu söylenir. Bazan da «insan», «âdemoğlu», «adam» ve
«falan» gibi birbirine muhalif oldukları gibi. îslânun manâsı, zahiri olarak
iman ile muhtelif olduğu görülür. Fakat tahkik ve tetkik edildiğinde birisinin
bulunması ile, diğerinin bulunması bakımından birdir. Ancak dille islâm
hakkındaki vasfettiğim yönü müstesna. Allah-u a'lem.
Sonra asıl olan şudur
ki; kişi imanın şartlarının hepsini yerine getirir, sonra müslüman olmaması
yahut islâmm bütün şartlarını yerine getirip de mümin olması aklen çok
uzaktır. Binaenaleyh hakikatte her ikisinin bir olduğu sabit olur. Şu husus,
bilinen bir gerçektir ki : Onlardan birisi ile kendisine isim verilmesi mümkün
olan kimseye, diğeri ile de isim verilmesi mümkün olur. Hakikaten dinlerin
ihtilâf ettiği şey ancak itikattır. Ondan gayri fuller değildir. Var olmakla
da her bilinen isim müstahik olur. Bunun içindir ki bizim söylediğimiz husus
vacip olur. Yüce olan Allah «doğrusu Allah katında makbul olan din İslâm'dır.»[480] Ve
«Kim islâm'dan başka bir din ararsa, o istediği din, asla kendisinden kabul
olunmaz ve Ahırette de o, ebedi zarar çekenlerdendir.»[481]buyurmaktadır.
Öyle ise mümin kendisi i)e mümin olduğu sıfatla Allah katında makbul olan dini
yerine getirmekten veyahut o dinin hepsini değil de bazısını yerine getirmekten
veyahut da Allah'ın dini olan İslâmdan başkasını aramaktan hâli kalmaz. Eğer
ikincisi, yani Allah'ın dininin hepsini değil de bazısını yerine getirirse,
(Tıpkı bugünün müslümanları gibi) o kimse onunla dini aramamıştır. O, ancak
dinin bazısını aramış ve talep etmiştir. Bu ise uzaktır. Bilakis onun gibisinin
gerçekten kâfir olduğuna Allah-u Te-âlâ şehadet etmektedir.
Sonra gerçekten her
kâfir olan, bg.zan, dinin bazısını yerine getirir de sonra da müslüman isminin
verilmesi vacip olmuyor. Onunla zikrettiğim kimseye isim verilmiştir. Buna göre
mlimin olanın dinin hepsini; yani, bütün icaplarını yerine getirdiği sabit
olur. Eğer üçüncüsü söylerse; yani, Allah'ın katında makbul olan islâm dininin
gayrini talep edip ararsa, o kimse müminlerin yerini cehennem yapmıştır ve
peygamberlerin kendilerine iman etme hususunda getirdiklerinin hepsini iptal
etmiştir. Sonra onunla müslüman olmaz. Çünkü dinlerden kendisinden kabul
olunmayan şeyi yapmıştır. Binaenaleyh imanın dinde tam olarak mütalea edildiği
sabit olur. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra Cebrail
aleyhisselârmn haberinde varid olan
ihtilâf, ondaki ihtilâfın lâfızda olduğu rivayet ediliyor. İbn-i Ömer
radıyallahuanhdan rivayet edilmiştir; Resûlüllah Saîlallahualeyhiveseîlemin imandan
ve imanın esaslarından sorulduğu ve bunun üzerine islâmdan sorulduğunda
da zikrettiği hususla cevap buyurduğu;
binaenaleyh bu haber, evvelki
haberin tefsiri olduğu tesbit ediliyor. Evvelki haber iki yöne hamlolunur : Ya
Ravi sualdeki esasları işîtmemistir veyahut da kendisinden naklettiği kimsenin
rivayetinde bu hususu işitmemiştir. Böylece de rivayet edilmiştir. Onun
olduğunu ibni Ömer'in haberi teyid ediyor. Binaenaleyh evvelkinin miktarı
kadar olmasının beklenmesi tabiidir ki, uzaktır. Onu ibni Ömer, Peygamber
Aleyhisselâm ve Cebrail'den haber verdiği şeyle değil de, söylediklerinin gayri
ile şehadeti iskat ettiğim teyid ediyor. Bazısının hakkı, bazısına
reddedilmiştir. Onu kendi katında vaki olduğu üzere görüyorlar, ve ona göre
rivayet ediyorlar. Bunu Peygamber Aleyhisselâm-dan rivayet edilenlerin
basısında zikredilen husus teyid ediyor. Zira Ne-biyy-i Muhterem (s.a.v.) «Bu
Cebrail'dir, size dininizi öğretmek için gelmiştir.»[482]
buyurmuştur. Diğer bir rivayette ise «Size dininizin emrini öğretmesi için...»
diye varid olmuştur. Bunun üzerine haberde «Dininizin emri...» Her ne kadar
diğerince bilinmiyordu ise de bu ifade var idi. Evvelki haber de onun gibidir.
İkincisi ise, onunla iktifa etmek iki yönden olur : Birincisi;
gerçekten onlar, hakikatte müslüman olmayınca onun mümin olmasının yahut
mümin olmadıkça müslüman olmasının caiz olmadığını biliyorlardı. Böylece
gerçekten onun zahir olması için zikretmeğe ulaşmaktan dolayı o kadarının kâfi
olduğunu gördüler. îkinci yönü ise; ikincisi onun nezdinde islâm fiillerini
açıklamak olur ki, bir şeye sebebinin ismini ve kendisine muttasıl olan isimle
ad vermekte mecaz olarak onun ismiyle rivayet etmiş olur. Sonra Kur'ân'm
hükümlerinin cari olduğu şey ü^ere hakikatte ve incelendiği zaman her ikisinin
bir olduğu sabit olur. Yüce olan Allah «Ey müminler,. Yahudi ve Hristiya.nların.
sisi kendi denlerine davetlerine karşı şöyle deyin : «— Biz Allah'a ve bize
indirilen Kur'ân'a, İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakub ve Torunlarına indirilenlere,
Musa'ya, İsa'ya verilenlere (Kitaplara)
ve bütün Peygamberlere Rabb'leri tarafından verilen kitaplara iman ettik.
Onların hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ancak Allah'a boyun eğer
müslümanla-rız.—»[483]
buyurarak onlara kendisi ile mümin oldukları islâm ismini lâzım kılmıştır.
Yunus Sûresinde varid olan kavM celîlinde Cenab-ı Hak «Musa 'da kavmine şöyle
dedi : «^ Ey Kavmim, Siz, gerçekten Allah'a iman ettiniz ise ve onun birliğine
ihlâs ile teslim olmuş müslimlerseniz artık Allah'a Teveccüh edin.—»[484]
kavl-i celîli de onun gibidir ki, onları iman ettikleri şeyle müslüman
yapmıştır. Allah'u Azze ve Celle; «İslâm'a girdiklerini senin başına
kakıyorlar. (Eu Resulüm, onlara) ele ki : «— İslâm oluşunuzu benim başıma
kakmayın. Doğrusu sizi imana hidayet buyurduğundan, Allah; sizin başınıza
kakar. Eğer (imanınızda) sadık kimse-lersenis.»[485]
buyurmakla imanlarında sadık olurlarsa onu kendilerinde islâm kılmıştır. İşte
böylece onunla müminler olurlar. Meleklerin «nihayet Lût'un memleketinde
müminleri (Oradan) çıkardık (ki, kalan kâfirleri helak edelim.) Fakat bir evden
başka orada müslüman da bulmadık.»[486]
dediklerini Cenab-ı Allah, Kur'ân-ı Kerim'inde beyan buyurmuştur. Binaenaleyh
Allah müslüman olanları müminler kılmıştır. Sonra böylece Cenab-ı Allah, bazan
müjdelemeyi, imanı zikretmekle, bazan da islâmı zikretmek suretiyle beyan
buyurmuştur. Binaenaleyh, hakikatte iman ile islâmm her ikisinin de bir olduğu
sabit olmuştur. Allah'm Nebisinden (s.a.v.) «Cennet'e ancak imanlı olan kimse
girer.»[487] buyurduğu rivayet edilmiştir.
Ve yine Peygamber Aleyhisselâm, «Cennete ancak müslüman olan girer» diye de
buyurmuştur. Sonra her müslüman'a mümin, ve her mümine de müslüman denmesi hiç
bir ihtilâf ve niza vukubuimaksısın tevarüs edegelmiştir. Sonra İslâm'daki
mezhep sahiplerinin hepsi, imandan çıkan kimsenin İslâm'dan da çıktığı ve
böylece İslâm'dan çıkan kimsenin de îmandan çıktığı hususunda ittifak
etmişlerdir. Sonra Ahıret hakkında bütün fırkalar arasında ehli islâm için
oîan yerin ehli iman için olduğu ve şunlar için olan yerin, bunlar için de
olduğu halikında ihtilâf yoktur. Cenab-ı Allah Mahlûkatı dünyada ve Ahurette
böyle taksim etmiştir. Binaenaleyh Allah-u Teâlâ «Sizi yaratan odur; öyle iken
içinizden kimi kâfir oluyor, kimi mümin...»[488]
buyurmuştur. Müslüman hakkında söz söyliyen kimsenin görüşü nedir? Müslüman
oîan, bu ikisinin hangisidir? Yüce olan Allah Ktyamet gününde bir takım yüzler
ak ve bir takım yüzler de kara olacak...»[489]
buyurmuştur. Müslüman olan kimse hakkında sözü bu elan kimsenin görüşü nedir;
Müslümanm yüzünün sıfatı, kıyamet günü nasıldır? Yine AJlah-u Teâlâ, «Kim
amelinde ihlâs sahibi olarak kendini samimiyetle Allah'a teslim ederse,
muhakkak ki, O, en sağlam kulpa yapışmıştır.»[490] Ve
«Ben gerçek müslümanlardamm deyip saîih amel işleyerek Allah'a çağıran kimseden
daha güzel sözlü kim var?»[491] buyurmuştur.
Eğer o, «Ben müminlerdenim» derse, O'nun hali ne olur? Cenab-ı Allah «Her kim
de mümin olarak salih ameller işlerse artık O, no bir zulümden korkar, ne
çiğnenmeden»[492] buyurmuştur. Tıpkı «Kim
amelinde ihlâs sahibi olarak kendini tamamiyle Allah'a teslim ederse muhakkak
ki O, en sağlam kulpa yapışmıştır...»[493]
buyurduğu gibi.
Sonra bu sözün
sahibine şöyle denir : Bu ismi Dünya ve Ahıret isi hakkında hüküm olarak
ikisinden birinde gerçekleştirip diğerinden men-ediyor musun, yoksa etmiyor
musun? Eğer birine gerçekleştirip diğerinden menediyorsa o zaman kendisine «O
nedir; iki yerden hangisine gider, Müslüman mıdır veyahut mümin midir?» denir.
Sonra dünyada ikisinden hangisi Ahmet'tir? Sonra kul ile Rabb'i aras'.nda
veyahut kul ile mahîûkat arasındaki hususta hangi hak iki isimden biri
bulunduğunda^ kendisi için tahakkuk eder de diğerinin bulunduğu[494]
zaman tahakkuk etmez? Bunu _tahkik etmek için bir yol bulamaz. O zaman
kendisine «isim, ikisinden biri ile bir iş için ad kılmmazsa, rnüsanuna, diğeri
ile menolunur.» denir. Kendisine zararı gelecek husus ta böyledir. Bu takdirde
evet sen iman ile islâmın arasında fark vardır, her ikisi de ayrı ayrı
geyler-dir demekle hakkı örtmüş, batılı süsleyip iyi göstermiş olarak abesle iştigal
etmiş oldun.
Sonra insanlar
Peygamber Aleyhisselâm'ın zamanında, mümin, kâfir, münafık olmak üzere üç
kısım idiler. Ne müslüman için ve ne de mümin için bunların dışında bir derece
bulunuyordu. Bu hususta iman ile islâmın arasını tefrik edip ayrı ayrı
şeylerdir demek, insanlardan ilk geçenlerin bulunduğu gey üzere muhalefet
etmektir. Oysa ki, dinler ehlinin hepsi, islâm isminden kaçmışlardır. Eğer
islâm onlarca bilinmemiş^ olsaydı ve onun manâsının ne olduğunu onların
tabiatlarının neden kaçtıklarının bilinmemiş olsaydı onların kaçışlarının hiç
bir anlamı olmazdı. Onların böyle isim verdiklerini peygamberler
vasfetmişlerdir.
Mahlûkat nezdinde
islâmın bilinmiş olduğu sabit olduğu zaman, kim ki, o'nu dinde zait olan bit*
manâya veyahut iman üzerine zait olan manâya veyahut imandan noksan olan bir
manâya sarfetmeyi kastederse, eğer imandan noksan olan bir manâya giderse iman
olmaksızın islâm kılması vacip olur. Ve böylece islâmın hakikati ve o din ile
tedeyyün etmesi de vacip olur. Sonra Mümin olmaz[495]
eğer iman üzerine zait olursa imana çağırdıkları gey kadarmca kaçanların
vukubulmamış olması her ne kadar O'nun müslüman olduğunu onlar için
vasfolunmuyorsa da böyle olması vacip olur. Bu husus bulunduğu vakitte sabit
olur ki, gerçekten onun manâsı, diğerinin[496]
üzerine zait olmaz ve onsuz da kendisinin varlığı düşünülmez. Kuvvet ancak
Allah'tandır.
Allah'ın Resulü
Sallellahualeyhivesellem «Kim ki dinini değiştirirse O'nu öldürün»[497]
buyurmuştur. Sonra Allah-u Teâlâ, onun dinini beyan etmek üzere «... Artık
kim, azgınlığa ve sapıklığa sevkedenleri tanımayıp ta Allah'a iman ederse, O
muhakkak ki, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur...»[498]
buyurmuştur. Binaenaleyh «O, müslüman mıdır?» denir. Eğer hayır müslüman değil
derse, bu takdirde Allah'ın dinini değiştirmiş cîur. Eğer evet müslümandır
derse; o, başka bir şeyle değil, iman fiili ile müslüman olur. Oysa ki bu haber
dinin değiştirilmesi hakkındadır ve o, itikattan başka bir şey <>lmadığı
bilinmektedir. Ve ondan muradın islâmdan ibaret olan dine rad olduğu
bilinmektedir. Binaenaleyh onun haddi, hududu, miktarı bilindiği, onu tebdil
edenin de bilindiği sabit olur. Eğer itikatsız olan fiiller bir olmuş olsaydı,
herkesin her halinde o fiillerden her vakte yakın olarak fiiller olarak bulunduğu
için dini tebdil etmiş olurdu. Kuvvet ancak Allah'tandır.
Sonra kendisine
denilir ki : Bu babda islâmın tefsiri hakkında rivayet etmiş olduğun haberde
zahir olan işler zikrolunmaktadır. Ve böylece münafıklar da müminlere zahir
olan işlerde muvafakat etmektedirler. Onlar için şöyle denmiştir Kur'ân-ı
Kerim'de : «... Ancak biz (kılıç korkusundan ve İslâm nimetinden faydalanmak için)
müsîüman gözüktük deyin»[499]
Binaenaleyh o, hakikatte islâm mıdır yahut değil midir? Eğer o, hakikatte
islâmdır derse Allah-u Teâlâ'mn «Doğrusu Allah katında makbul olan din,
islâmdır...»[500]ve «... Bugün sizin için
dininizi kemâle er-dirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak
«îslâmı ihtiyar ettim...»[501]
kavl-i celîlleri zikroiunan geyi yapmıgtır. Binaenaleyh Allah-u Teâlâ'mn «Kim
islâmdan başka bir din ararsa, o istediği din asla kendisinden kabul olunmaz ve
Ahırette de o, ebedi zarar çekenlerdendir.»[502] ve
«Kendilerine apaçık deliller gelmiş ve Pyegamber'in hak olduğuna şe-hadet
getirmişlerken (bu) imanlarından sonra dinlerinden çıkıp küfre sapan bir
topluluğu Allah, nasıl hidayete ulaştırır? Allah, zalimler topluluğunu
hidayete eriştirmez»[503]
kavl-i celîlleri ile vacip olur ki, o da, kendilerine «De ki, siz
kaiblerinizle iman etmediniz. Ancak biz müslüman gözüktük deyin»[504]
kavl-i celîli mucibince Peygamber'in onlara söylemesidir.
Münafıklar hakkındaki
o şehadetin ve o fiillerin bulunduğuna dair gelen haber de aynıdır. Öyle ise,
ihlâs sahibi olan müminler, islâmdan gayri olan bir din aramış ve Allah'ın
kendilerinden razı olduğu hususu terketmiş ve münafıkların yapmış oldukları ile
beraber olmuş olurlar ki, bu da çok uzaktır. Bunun üzerine gerçekten islâmın
boyun eğme ve tam manâsiyle teslimiyet olduğu sabit olur. Amma, İslâmın hakikati ise, zahir olanlardan zikrolunan husus değil, hakikatte dînin ta kendisidir.
Bunun delili ise,
onların zikrettikleri husus olan Allah-u Teâlâ'nm Hucu-rât Sûresinin sonundaki
«(Bedeviler) İslama girdiklerini senin başına kakıyorlar. (Ey Resulüm, onlara)
de ki : «— İslâm oluşunuzu benim başıma kakmayın. Doğrusu sizi imana hidayet
buyurduğundan Allah sizin başınıza kakar; eğer imanınızda sadık kimselerseniz.»[505]
kavl-i celîlidir. Eğer islâm onların meydana koydukları şey olsaydı, nasıl[506]olur
da Allah-u Teâlâ, «Eğer (imanınızda) sadık kimseler seniz»[507]
buyurmuştur. Sonra o sözle Cenab-ı Allah onları müslüman kılmıştır. Tıpkı
onların izhar ettikleri şeyle değil de imana hidayet olunmuş olsalardı dedüderi
gibi. Binaenaleyh gerçekten imanın islâm olduğu sabit olur. Yine böylece[508] Allah-u
Teâlâ; «Kim islâmdan başka bir din ararsa, o istediği din, asla kendisinden
kabul olunmaz...»[509]
buyuruyor. Sonra Cenab-ı Allah, o dinin islâm olduğunu beyan buyurarak şöyle
buyuruyor37. Kendilerine apaçık deliller gelmiş ve peygamberin hak olduğuna gehadet
getirmişlerken (bu) imanlarından sonra dînlerinden çıkıp küfre sapan bir
topluluğu Allah nasıl hidayete erdirir?»[510] Bu
kavl-i celîli ile Cenab-ı Allah vasfettiği imanın gayrisini din olarak kabul
buyurmadığmı zikretmiştir. Sonra onların islâm dinini, iman ettikten sonra
küfürle değiştirici[511]olduklarını
beyan buyurmuştur ki; islâm ile imanın bir şey olduğunu beyan buyurmuştur.
Bununla beraber geçen mevzularda zikredilen Allah-u Teâlâ'nm «Ey iman edenler,
yahudi ve hristiyanlarm sizi kendi dinlerine davetlerine karşı şöyle deyin : «—
Biz Allah'a ve bize indirilen Kur'ân'a, İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakub ve
torunlarına indirilenlere, Musa'ya, İsa'ya verilenlere (kitaplara) ve bütün
peygamberlere Rabb'leri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onların hiç
birini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ancak Allah'a boyun eğen müslümanlarız»[512]
Bizim katımızda asıl
olan odur ki : İsimler ancak kendilerinin lehinde, aleyhinde olarak meydana
getirilen işlerle murad olundukları şey ve haklarında varid olan vaad ve
vaîdler hususunda kasdolundukları şeyde sahiplerinin bilinmeleri için
kılınmıştır. Sonra hiç bir kimse, isim bakımından kendisine zikrolunan ismin
iktiza etmesi halinde, islâm dininin luüntesiplerinden olan kimse âyet-i
kerimenin zikrettiği iman ve islâm isimlerinin cari olduğu husus hakkında
muhayyer değildir. Binaenaleyh, iman il eislâmın hakikatlerinin bir olduğu ve
uzaktan her ikisinin arasını ayırt edip, iman ile islâm ayrı ayrı şeylerdir
diyen kimsenin bu hususu kendiliğinden uydurup icat etmiş olduğu sabit olur.
Kuvvet ancak yüce olan Allah'tandır.
Allah'ın Selâtu
Selâmı, efendimiz, seyyidimiz Muhammed Mustafa SalIellahualeyhiveseUem'a ve
O'nun tertemiz, pâk âline ve ashabına olsun.
(İtikadda mezhebimizin imamı olan Allârne Ebu Mansur El-Matü-rîdî'niıı bu kıymetli ve nadide eserini tercüme etmeğe biz aciz kulunu muvaffak kılan yüce Allah'a hamd ü senalar olsun. Bizi ve bu kitabı okuyan din kardeşlerimizi aynı inanç ve itikad Üzere yaşatmasını, o minval üzere Ahıret'e irtihal edip Habibi, Edibi Muhammed Mustafa Sallellahuteâlâ-aleyhivesellemin ümmeti olarak hasretmesini ve O'nun büyük şefaatine nail kılıp Cennet nimetlerinin en büyüğü olan Cemâl-i bâkemâîini müşahede etmemizi jıasib kılmasını yüce Mevlâmız'dan niyaz ederiz. Amin.) [513]
[1] Kitabın aslında «yumkinus kelimesi «emkene» olarak
yazılmıştır. Kitabın
aslında «telhaku» kelimesi «yelhaku» olarak yazılmıştır.
[2] Kitabın aslında «tesbütü» kelimesi «yesbütü» olarak
yazılmıştır.
[3] Kitabın aslında «yümkinu» kelimesi «emkene» olarak
yazılmıştır. Kitabın
aslında «tüfredü» kelimesi .yefrudü* olarak yazılmıştır. Yani fiillerden.
[4] El-En'am, âyet 125.
[5] Kitabın aslında «bica'Ii> kelimesi *yec'alü» olarak
yazılmıştır.
[6] Kitabın aslında «dayyıkaten harceten» her iki kelime
«dayyikan haracen» olarak yazılmıştır. Allah-u Teâlâ'nın şu âyet-i celîlesine
bak: «Allah, kime hidayet etmeyi dilerse, İslâm'a onun göğsünü açar, gönlüne
genişlik verir. Her kimi de sapıklığa bırakmak isterse, onun kalbini öyle daraltır, sıkıştırır
ki, iman teklifi karşısında göğe
çıkacakmış gibi (zorlukta) olur.» El-En'âm, âyet 125.
[7] El-En'âm, âyet 39.
[8] Es-Secde, âyet 13.
[9] El-Mftide, âyet 48.
[10] EI-En'âm, âyet 149.
[11] Kitabın aslında «el'cebru* kelimesi noktasızdır.
[12] Kitabın aslında «cebera» kelimesi noktasız ve
belirsizdir.
[13] Kitabın aslında «el'cebra» kelimesi noktasız «ha»
harfi iledir.
[14] Yunus, âyet 99.
[15] Es-Secde, âyet 13.
[16] El-En'âm, âyet 39.
[17] El-Kehf, âyet 23, 24
[18] Hûd, âyet 107.
[19] Kitabın aslında .ta'melu» kelimesi «ya'melu» olarak
yazılmıştır.
[20] El-İsrâ, âyet 16
[21] Hûd, âyet 34.
[22] Yunus, âyet 88.
[23] El-Mâide, âyet 41.
[24] El-Mâide, âyet
41.
[25] El-Mâide, âyet 41.
[26] Âli îmrân, âyet 178.
[27] Et-Tevbe, âyet 85.
[28] EI-Bakara, âyet 140.
[29] Hûd, âyet 119.
[30] Ğafir, âyet 31.
[31] ÂI-i îmrân, âyet 176
[32] El-Enfal, âyet 67.
[33] E-Nisâ, âyet 28
[34] Et-Tekvîr, âyet 29.
[35] Bu Hadİs-i Şerifi, Buharı, Müslim ve Ahmed bin Hanbel
tahriç etmişlerdir.
[36] Kitabın aslında <bina> bu, kelime şekilsiz varid
olmuştur.
[37] Kitabın aslında »li'l meşîeti» kelimesi «H'l
meşiyyeti. olarak varid olmuştur. Metinde devamlı olarak böylece gelmiştir- Biz
ancak ona bu dip notta işaret etmekle iktifa edeceğiz.
[38] EL-En'âm, âyet 120.
[39] Kitabın aslında
«şetmen» kelimesi «şeteme» olarak yazılmıştır. Ben onu dip notta tashih
ettim.
[40] Kitabın aslında «ve'l kezibe» kelimesi cvekezebe.
olarak gelmiştir
[41] Yasin, âyet 82.
[42] Et-Tekvtr, âyet
29
[43] Kitabın aslında «t«kûnu» kelimesi «yekûnu> olarak
yazılmıştır.
[44] El-Ankebut, âyet 6.
[45] Kitabın aslında «tahdüsü» kelimesi «yahdüsü» olarak
yazılmıştır.
[46] Ez-Zümer, âyet
7.
[47] El-Bakara, âyet 205.
[48] El-Bakara, âyet 222.
[49] El-Bakara, âyet 190
[50] El-En'âm,
âyet 39.
[51] El-Bakara, âyet 185.
[52] El-Bakara, âyet 185.
[53] EI-En'âm, âyet 125.
[54] ÂI-i İmrân, âyet 176.
[55] El-Enfâl, âyet 67
[56] Ğafir, âyet 31
[57] Sâd. âyet 27.
[58] Fussilet, âyet 42.
[59] Fussilet, âyet 46
[60] El-Mâide, âyet 29.
[61] Kitabın aslında bu ibaredeki «ridâ» kelimeleri
>ya>b olarak varid olmuştur.
[62] Kitabın aslında «bir'ridâ» kelimesi .ve bir'ridâ.
şeklinde -ya.lı olarak yazılmıştır.
[63] Kitabın aslında .el'fi'lu- kelimesi «el'aklu» olarak
yazılmıştır.
[64] Kitabın aslında -ğalebetin* kelimesi «aleyhi» olarak
yazılmıştır.
[65] Kitabın aslında «gafletin» kelimesi «akîihî» olarak
yazılmıştır.
[66] Kitabın aslında «bi'l gafleti» kelimesi «aklihî»
olarak yazılmıştır.
[67] Kitabın aslında
«alâ» kelimesi «ve alâ> olarak yazılmıştır.
[68] Kitabın aslında «bi'l cebri» kelimesi noktasız «ha»
harfi ile yazılmıştır.
[69] Kitabın aslında .takdiruhû» kelimesi «yakdiruhû»
olarak yazılmıştır.
[70] Kitabın aslında «teciduhû* kelimesi noktasız 'ta'
harfi ile yazılmıştır.
[71] El-En'âm, âyet 125.
[72] Muhammed, âyet 17.
[73] El-Bakara, âyet 26
[74] EI-En'âm,. âyet 125
[75] El-En'âm, âyet 148,
[76] EI-A'râf, âyet 28.
[77] Âl-i İmrân, âyet 78.
[78] Kitabın aslında «emhelû» kelimesi metinden olduğuna
işaret olduğu halde dip notta varid olmuştur.
[79] Yusuf, âyet 110
[80] Meryem, âyet 66.
[81] Muhammed, âyet 1.
[82] El-En'âm, âyet 149.
[83] Yunus, âyet 99.
[84] Muhammed, âyet 4.
[85] Bu kelime metinden olduğuna işaret edilmekle beraber
dip not olarak yazılmıştır.
[86] Hûd. âyet 4.
[87] El-En'âm, âyet 149.
[88] Muhammed, âyet 4
[89] El-Ankebût, âyet 3
[90] El-Hacc, âyet 11.
[91] Kitabın aslında «lime» kelimesi «Iemmâ» olarak
yazılmıştır.
[92] Kitabın aslında «kezâlike» kelimesi «keza» olarak
yazılmıştır.
[93] Kitabın aslında «betale» kelimesi metinden olduğuna
işaret edilmekle beraber dip not olarak yazılmıştır
[94] Kitabın aslında «mealıâ» kelimesi *meahû» olarak
yazılmıştır.
[95] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları:446-469.
[96] Kitabın aslında «tekûne- kelimesi cyekûne» olarak
yazılmıştır.
[97] Kitabın aslında «nercû- kelimesi «yercû- olarak
yazılmıştır.
[98] Fussılet, âyet 12.
[99] Tâhâ, âyet 72
[100] Âl-i İmrân, âyet 47.
[101] El-İsrâ, âyet 4.
[102] El-İsrâ, âyet 23
[103] El-Ahzab, âyet 36.
[104] ElKasas, âyet 29
[105] El-Kamer, âyet 49.
[106] Sebe\ âyet 18.
[107] El-Hicr, âyet
60.
[108] Bu Hadîs-i
Şerif ile delil getirmemiz pek uygun değildir
[109] Kitabın aslında «inne» kelimesi «illâ» olarak
yazılmıştır.
[110] El-Kamer, âyet 49.
[111] Kitabın' aslında «lekâne» kelimesi «Mmekânin» olarak
yazılmıştır.
[112] Kitabın aslında «et'takviyetu» kelimesi noktasız
olarak yazılmıştır.
[113] Kitabın aslında «iştedde» kelimesi noktasız 'sin'
harfi iledir
[114] «el'mütekaddimetu»
kelimesi metnin aslından
olduğuna işaret edilmekle
beraber dip not olarak varid olmuştur.
[115] Kitabın aslında
kelime okunamamıştir
[116] El-Hucurât, âyet 17
[117] El-Bakara, âyet 64.
[118] Kitabın aslında «kavlü» kelimesi mükerrerdir.
[119] Kitabın aslında «el'izâğatü. kelimesi noktasız 'ra' ve
'ayn; harfleri ile yazılmıştır.
[120] Et-Tevbe, âyet 120.
[121] Kitabın aslında «et'tahliyetu» kelimesinde 'ta' ve
'ya' harfleri noktasızdır.
[122] Kitabın aslında «udîfet» kelimesi «udîfe» olarak
yazılmıştır.
[123] El-En'âm, âyet 39.
[124] Kitabın aslında *ve hakîkatühû» kelimesi »vehakîkatün» olarak yazılmıştır.
[125] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları:470-480.
[126] Biz bu hadisi şerifle istidlal edemeyiz.
[127] Kitabın aslında .zeamet, kelimesi metinden olduğuna
işaret edilmiş olmakla beraber dip not olarak yazılmıştır.
[128] Kûd, âyet 107, El-Buruç, âyet 16.
[129] Kitabın aslında «el'hakîkatü» kelimesi .hakîkatü»
olarak yazılmıştır.
[130] Kitabın aslında «ü'1-halki» kelimesi metnin aslından
olduğuna işaret olunmakla beraber dip not olarak varid
olmuştur.
[131] Kitabın aslında «bi'Hsmi» kelimesi «el'islâmu» olarak
yazılmıştır. Ben onu dip notta «bil'isml» olarak tashih ettim.
[132] Kitabın aslında .tehaîlufuhum» kelimesi noktasızdır.
Dip notta noktalı olarak tashih edilmiştir. Kitabın aslında -an* kelimesi «alâ» olarak yazılmıştır. Kitabın aslında «cemâatin»
kelimesi «hammâtâtin» olarak yazılmıştır. Ben. onu dip notta tashih
ettim.
[133] Kitabın aslanda «hakîkatühû» kelimesi «hakîkatün»
olarak yazılmıştı
[134] Kitabın aslında «et'taklîbu» kelimesi «et'ta'lîbu»
olarak yazılmıştır.
[135] Kitabın asbnda «İkterafû» kelimesi «ifterakû» olarak
yazılmıştır.
[136] El-Bakara, âyet 143.
[137] Bu Hadis-i Şerifle istidlal etmemiz mümkün değildir.
[138] Kitabın aslında «beraev» kelimesinde hemze vavdan
sonra gelmiştir.
[139] El-A'râf. âyet 145.
[140] El-A'râf,
âyet 145.
[141] En-Neml, âyet 39.
[142] El-Kasas, âyet 26.
[143] Kitabın aslında «ve ercaû» kelimesi «ve ercû. olarak
yazılmıştır.
[144] Kitabın aslında «yecibu» kelimesi şekilsizdir.
[145] Kitabın aslında «sümme» kelimesi «külle, olarak
yazılmıştır. Ben onu dip notta tashih ettim.
[146] Musannif, Hüseynîlerle Huseyn bin Muhammed
En-Neccar'ın taraftarlarım kastediyor. Eş'arî, tMekâlat El-îslâmiyyîn»
adındaki eserinde onlara r.eccariye ismini vermiştir. Bak : s. 199- Bağdadî,
bu hususta ona tabi olmuştur. /.I Fark, Beyne'l-Firâk s. 126.
[147] Kitabın aslında tfeâbet» kelimesinde 't' harfi
noktasızdır.
[148] Kitabın aslında «ve'l iğdâu> kelimesi noktasızdır.
[149] Kitabın aslında «ma'nâhâ» kelimesi «ma'nâhu» olarak
yanlmıgtır.
[150] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 480-492.
[151] En-Nisâ, âyet 14.
[152] EI-Ahzab, âyet 36.
[153] En-Nisâ, âyet 31.
[154] Kitabın aslında «yükefferu» kelimesi şekilsizdir.
[155] El-Furkân, âyet 70.
[156] Et-Tahrîm, âyet 8
[157] El-Bakara, âyet 225 ve El-Mâide, âyet
[158] El-Ahzab, âyet 5.
[159] El-Leyl, âyet 15, 16.
[160] Es-Sebe', âyet 17.
[161] En-Nisâ, âyet 123
[162] El-En'âm, âyet 160.
[163] Ez-Zelzele, âyet 8.
[164] El-Ahzab, âyet 57.
[165] El-Ankebût, âyet 2.
[166] El-Ankebût, âyet 11.
[167] Kitabın aslında «mucîbu» kelimesi noktasızdır.
[168] El-Kehf, âyet 110.
[169] Yusuf, âyet 106
[170] En-Nisâ, âyet 48, 116.
[171] Ez-Zelzeîe, âyet 7.
[172] Et-Tevbe, âyet 113.
[173] El-Feth, âyet 11.
[174] El-Münâfikûn, âyet 6.
[175] EI-Mü^âfikûn, âyet 6.
[176] En-Nûr, âyet 31.
[177] Et-Tahrîm, âyet 8.
[178] En-Nahl, âyet 106,
[179] Ez- Zelzele ayet 7.
[180] En- Nisa ayet 110.
[181] El- Enfal ayet 38.
[182] En-Nisa ayet 48.
[183] Kitabın aslında lakin kelimesi dip not olarak varid
olmuştur.
[184] Kitabın aslında <ercâ» kelimesi noktasız 'ha' harfi
ile yazılmıştır.
[185] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 492-499.
[186] Kitabın aslında <dleyhâ» kelimesi «ileyhi» olarak
yazılmıştır.
[187] Yusuf, âyet 87.
[188] El-Hicr, âyet 56.
[189] EI-Mâide, âyet 44.
[190] Et-Teğabun, âyet 2.
[191] El-Kehf, âyet 29
[192] El-En'âm, âyet 125
[193] En-Nahl, âyet 93.
[194] Es-Secde, âyet 18.
[195] Âl-i İmrân, âyet 106
[196] EI-Hâkka, âyet 19
[197] El-Ankebût, âyet 11.
[198] EI-Ankebût, âyet 1, 2.
[199] Bu Hadîs-i Şerif i, Buharî, Müslim, Tirmizî ve Ahmed
bin Hanbel tahriç etmirlerdir.
[200] Kitabın aslında bu ibare metnin aslından olduğuna
işaret edilmekle beraber dip notta varid olmuştur.
[201] En-Nisâ, âyet 31.
[202] Es-Saff, âyet 2.
[203] EI-Hucurât, âyet 9.
[204] Kitabın aslında .hurucun» kelimesi
«harace» olarak yazılmıştır.
[205] El-Bakara, âyet 178.
[206] El-Enfâl, âyet 72.
[207] El-Enfâl, âyet 72.
[208] En-Nisâ, âyet 87
[209] El-Mümtahine, âyet 1.
[210] EI-Enfâl, âyet 27
[211] Et-Tahrîm, âyet 8.
[212] En-Nûr, âyet 31.
[213] Kitabın aslında .tekzîbun* kelimesi olarak
yazılmıştır.
[214] Yusuf, âyet 87.
[215] Kitabın aslında «Hevduhin»
[216] El-Ankebût, âyet 23.
kelimesi *lâ Hevcuhin» olarak yazılmıştır.
[217] En-Nisâ, âyet 115.
[218] Kitabın aslında «lâ tettesi' lizenbin» cümlesi <\k
yesa' bizenbin» olarak yazılmıştır.
[219] Kitabın aslında «leyse. kelimesi «leyset» olarak
yazılmıştır.
[220] El-Enfâl, âyet 38
[221] El-Mâide, âyet 43.
[222] Kitabın aslında «ammen yekûnu lehû fi'lu'l imânı» cümlesi
«bel izâ uzîle ammen yekûnu lehû fi'lu'l imânı el'imânu» olarak
yazılmıştır-
[223] En-Nİsâ, âyet 48.
[224] Kitabın aslında «ef'tevbetü» kelimesi mükerrerdir.
[225] En-Nisâ, âyet 31.
[226] Kitabın aslında
«eş'şebehu. kelimesi cel'müşebbehu» olarak yazılmıştır. Ben
onu dip notta tashih ettim.
[227] El-Furkân, âyet 70.
[228] Es-Saff, âyet 10.
[229] El-Bakara, âyet 271.
[230] Et-Tahrîm, âyet 8.
[231] Hûd, âyet 11.
[232] Kitabın aslında «ve'l isnâni» kelimesi noktasızdır
[233]Kitabın aslında .cereyâ» kelimesi noktasızdır.
[234] En-Nisâ, âyet 43.
[235] En-Nisâ, âyet 31.
[236] En-Nisâ, âyet 31
[237] El-En'âm, âyet 160.
[238] Kitabın aslında
«yertekibu» kelimesi «yerkebu»
şeklinde ve noktasız
olarak varid olmuştur.
[239] Kitabın aslında «bizâ» kelimesi noktasızdır. Kitabın aslında «zâ»
kelimesi noktasızdır.
[240] Kitabın aslında «dînihî> kelimesi noktasızdır.
[241] En-Nisâ, âyet 137.
[242] Kitabın aslında
<el'kırâetu>
kelimesindeki 'kaf harfi
noktasız ve hemzesiz olarak yazılmıştır.
[243] El-Mâide, âyet 5.
[244] Âl-i İmrân, âyet 85,
[245] El-Bakara, âyet 217.
[246] En-Nisâ, âyet 48.
[247] En-Nisâ, âyet 48.
[248] El-Enfâl, âyet 29.
[249] En-Nisâ, âyet 31
[250] En-Nisâ, âyet 48.
[251] El-Bakara âyet 136.
[252] El-Bakara, âyet 285.
[253] En-Nisâ, âyet 94.
[254] Bu Hadis-i Şerifi Müslim, Buharî, Ebu Davud, Tirmizî,
Nesei, İbni Mâce, Ed-Darimî ve Ahmed bin Hanbel tahriç etmişlerdir.
[255] Kitabın aslında «yüzîdü» kelimesi noktasızdır.
[256] Kitabın aslında
.hakku. kelimesi metinden
olduğuna işaret edilmesiyle beraber
dip not
olarak varid olmuştur.
[257] Kitabın
aslında -lâkin, kelesi metinden olduluna
işaret edilmekle beraber
dipnotta yazılmıştır.
[258] Kitabın aslında «bi'smi» kelimesi «bisemetin» olarak
yazılmıştır.
[259] Kitabın aslında -ismehû» kelimesi «es'semetu» olarak
yazılmıştır.
[260] Kitabın aslında -ismehû» kelimesi
semete» olarak yazılmıştır-
[261] Âl-i İmrân, âyet 65.
[262] En-Nahl. âyet 53
[263] El- Ahzab, âyet 47.
[264] Kitabın aslında .nâibetin> kelimesi noktasızdır
[265] El-Mâide, âyet 85.
[266] Kitabın aslında
«mu'minun» kelimesi metnin
aslından olduğuna işaret edilmesi ile beraber dip not olarak yazılmıştır.
[267] Kitabın aslında
«mukâtil» kelimesi noktasızdır.
Her halde onunla Zeyd bin Âli'nin imam olduğunu söyleyen Zeydiyye
şiilerinden olan Mukatil bin Süleyman'ı kastediyor. İbni Nedim, onun vefat
tarihini zikretmemiştir.
[268] Kitabın aslında
«likilleti» kelimesi metinden olduğuna işaret edilmekle beraber dip not
olarak yazılmıştır.
[269] Kitabın aslında «yecûzü> kelimesi noktasızdır. Ve
sonra >ebâ» böylece varid olmuştur.
[270] Bak : Nur sûresi, âyet 6, 7.
[271] En-Nûr, âyet 7.
[272] En-Nûr, âyet 13.
[273] Kitabın aslında «hallet» kelimesi .halle» olarak
yazılmıştır.
[274] En-Nisâ, âyet 14- El-Ahzab, âyet 36- El-Cin, ayet 23.
[275] El-Mâide, âyet 44.
[276] Meryem, âyet 59.
[277] Et-Tevbe, âyet 11.
[278] El-Enfâl, âyet 72.
[279] En-Nisâ, âyet 94.
[280] Et-Tevbe, âyet 11.
[281] Kitabın aslında «yentaziru» kelimesi noktasızdır.
[282] En-Nisâ, âyet 93
[283] En-Nisâ, âyet 29.
[284] Bak : yine Nisa, âyet 10.
[285] El-Bakara, âyet 178.
[286] El-Bakara, âyet 178.
[287] El-Bakara, âyet 178.
[288] Kitabın aslında «icâbım* kelimesi metinden olduğuna
işaret edilmekle beraber dip not olarak varid olmuştur.
[289] En-Nûr, âyet 2.
[290] Nûh, ayet 25.
[291] Kitabın aslında «muhdesen» kelimesi metinden olduğuna
işaret edilmesi ile beraber dip not olarak varid olmuştur.
[292] Hadis-i Şerifi, ibni Hanbel manâsı ile zikretmiştir.
[293] Kitabın aslında «küllü men teemmelehû» ibaresi
metinden olduğuna işaret edildiği halde dip not olarak varid olmuştur
[294] Kitabın aslında «belağa» kelimesi dip not olarak varid
olmuştur.
[295] Kl-Ankebût, âyet 2.
[296] Et-Tahrîm, âyet 8
[297] El-Gâşiye, âyet 6.
[298] El-Hakka, âyet 35, 36
[299] Et-Tahrîm, âyet 8.
[300] El-Mâide, âyet 106.
[301] Kitabın aslında
«el'âyetu» kelimesi metnin aslından olmasına işaret edilmekle beraber
dip not olarak yazılmıştır.
[302] El-Bakara, âyet 282.
[303] Et-Talak, âyet 2.
[304] En-Nİsâ, âyet 6.
[305] Kitabın aslında bu ibare metnin aslından olduğuna işaret edilmekle beraber dip not olarak varid olmuştur.
[306] Kitabın aslında bu kelime farklı olarak yazılmıştır.
[307] Et-Tahrîm, âyet 8
[308] Ğafir, âyet 7.
[309] Et-Tahrîm, âyet 8.
[310] Es-Saff, âyet
[311] Kitabın aslında «arekehû» kelimesi noktasızdır.
Kamusta bu kelime, övdü ve kaşıdı, hatta onu temizleyip üzerine ömürboyu şer
yükledi, manasınadır- Belki de buradaki manâsı lügatta olan bu manâya yakın bir
manâ ifade eder.
[312] El-Hadid, âyet 1G.
[313] Kitabın aslında «el'minnetü» kelimesi .el'mihnetü».
olarak yazılmıştır. Ben onu dip notta tashih ettim. O manâ doğru olana daha
yakındır.
[314] El-Hucurât, âyet 9.
[315] El-Bakara, âyet 217
[316] El-Hucurât, âyet 10.
[317] El-Mâide, âyet 85.
[318] El-Hadİd, âyet 19.
[319] EıvNisâ, âyet 158.
[320] En-Nisâ, âyet 40.
[321] El-Bakara, âyet 180
[322] El-Bakara, âyet 236.
[323] Kitabın aslında bu ibare dip not olarak varid
olmuştur.
[324] Kitabın aslında «fîmâ nahnu fîhi» ibaresi «fîmâ nahnu
ve fîma nohnu fîhi* olarak yazılmıştır.
[325] Kitabın aslında «kütübınâ» kelimesi «kîtâbetü» olarak
yazılmıştır.
[326] Kitabın aslında -veade» kelimesi «ve veade* olarak
yazılmıştır.
[327] El-Ankebût, âyet 13.
[328] El-A'râf, âyet 38.
[329] Kitabın aslında «ennehû* kelimesi «lehû» olarak
yazılmıştır.
[330] Kitabın aslında «kabida» kelimesi şekilsizdir. Onunla
inanç ve itikattan beri olarak Öldüğünü kasdetmesi muhtemeldir.
[331] Kitabın aslında «ve izâ» kelimesi «ev izâ» olarak
yazılmıştır.
[332] Kitabın aslında «el'müsemmâ» kelimesi metinden olduğu
halde dip not olarak yazılmıştır.
[333] Kn-Necm, âyet 32.
[334] El-İnfitâr, âyet 13
[335] Âl-i îmrân. âyet 193.
[336] El-Hucurât, âyet 15
[337] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları:500-546.
[338] Kitabın aslında «ve kadı
kelimesi .ev kad» olarak yazılmıştır.
[339] Kitabın aslında »ve ehlu'r-ndâ» cümlesi «ve ehlur'ridâ
bihim» olarak yazılmıştır.
[340] Kitabın aslında «alâ vecheynî» ibaresi mükerrerdir.
[341] Ğafir, âyet 7.
[342] El-Enbiyâ, âyet 28.
[343] Kitabın aslında -hafâ» kelimesi noktasız 'ha' harfi
İle yazılmıştır.
[344] El-Mâide, âyet 109.
[345] El-Mâide, âyet 117.
[346] Kitabın
aslında «el'meâsimu» kelimesi
-elmâu sümme.
[347] Kitabın aslında «ta'zîbııhû» kelimesi noktasızdır
[348] Kitabın aslında «yeskıhî» kelimesi noktasızdır.
[349] Kitabın aslında
ıfebutlânu» kelimesi
«fatale» olarak yanlmıştır.
[350] Kitabın aslında «lekâne» kelimesi mükerrerdir.
[351] O, nahv ve luğat âlimlerindendir. Kûfe'li olup 197 / 812 tarihinde vefat
etmiştir. Bak:.İbni Nedim: El-Fihrist, s.
44, 97.
[352] En-Nisâ, âyet,
48.
[353] En-Nisâ.
âyet, 31.
[354] Kitabın aslında
«et'tafdüu» kelimesinde 'ya'
harfinden bagka harfler
noktasızdır. Metinde böylece noktasız
*sad' harfi ile tekrarlanmıştır.
[355] En-Nisâ, âyet,
31.
[356] Kitabın aslında
.tueddî» kelimesi .yuveddî» olarak yazılmıştır.
[357] Kitabın
aslında «izâ» kelimesi
metinden olduğuna işaret
edilmekle beraber dip notta
yazılmıştır.
[358] Kitabın aslında .enne zâlike» cümlesi «en kâne zâlike» olarak yazılmıştır.
Metinde «kâne» kelimesi silinmiş
gibi görülmektedir. Onsuz da
mânâ doğru olur.
[359] En-Nisâ,
âyet, 82.
[360] Fussılet, âyet, 32.
[361] El-Hicr, âyet, 9.
[362] İl-înfitâr, âyet, 13, 14.
[363] El-Mutaffifîn, âyet, 7.
[364] kelime metinde okunamamıştır.
[365] Es-Secde, âyet, 18.
[366] Âl-i îmrân, âyet, 86.
Es-Saff, âyet, 7.
[367] EI-Müdessir, âyet, 43.
[368] Yusuf,
âyet, 37
[369] El-Bakara,
âyet, 275.
[370] En-Nisâ,
âyet, 161.
[371] El-Bakara, âyet, 275.
[372] Kitabın aslında
•bağyen» kelimesi noktasızdır.
[373] Âl-i îmrân,
âyet. 103.
[374] Âl-i İmrân, âyet, 131.
[375] Kitabın
arlında «lişefîin» kelimesi
noktasızdır.
[376] Kitabın aslında «ve! hamdu> kelimesi *ve'l hammu*
olarak yazılmıştır.
[377] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları:546-556.
[378] Musannif, bu zümre ile bu sözlerinde yalnız basma
kalan Muhammed bin Kerram'ın eshabı olan Kerramiyye'yi kastediyor. Bak: Dr. Huleyfin İskenderiye Ü. Edebiyat Fakültesinde yaptığı mastır tezi
olan «Pahruddin-i Er-Razî
ve Mevkıfuhû mine'l-Kerrâmiyye.» sayfa: 134-146. «Mekâlât El-İslâmiyym Li'1-Eş'arî» c. I,
s. 141. İstanbul. «El-Milel Ve'n-Nihal Li'ş - Şehristânû, c
I, s. 154. T.
Bağdat.
[379] El-Hucurât,
âyet, 14.
[380] El-Hucurât,
âyet, 17.
[381] EI-Mumtahine,
âyet, 10.
[382] Kitabın aslında bu âyet-i celîle ve bu ibare dip notta
varid olmuştur.
[383] Et-Tevbe,
âyet, 56.
[384] En-Nisâ, âyet, 65.
[385] En-Nisâ, âyet, 25.
[386] En-Nisâ, âyet, 25.
[387] El-Bakara,
âyet, 8.
[388] El-Bakara,
âyet, 9.
[389] El-Münafıkûn,
âyet, 6.
[390] Et-Tevbe,
âyet, 54.
[391] El-Enfâl, âyet, 38
[392] El-Furkân, âyet, 68
[393] Kitabın aslında
«kezebetün» kelimesi şeddeli 'zal' harfi iledir.
[394] El-Mucâdile, âyet, 6.
[395] Et-Tevbe, âyet, 66.
[396] Et-Tevbe, âyet, 95.
[397] El-Münafikûn, âyet, 8.
[398] En-NahI, âyet, 106
[399] Kitabın aslında
«..» kelime okunamamıştır.
[400] Hadisi Şerifi, Buhârî lafızları ile değil, mânâsı ile zikretmiştir-
[401] Bu ibare metnin aslından olduğuna igaret edilmekle
beraber dip notta va-rid olmuştur.
[402] Et-Tevbe, âyet, 123.
[403] Et-Tevbe, âyet,
5
[404] Kitabın aslında .el'cebru» kelimesi noktasız 'ha'
iledir.
[405] Kitabın
aslında «cümletu» kelimesi
noktanz 'ha' iledir.
[406] El-Bakara, âyet, 256.
[407] El-Bakara, âyet, 256.
[408] En-Nisâ, âyet,
60.
[409] El-Hucurât, âyet, 2. Bu hitap Kur'ân-ı Kerîm'de 74
kerre varid olmuştur.
[410] Kitabın aslında
«ferağa» kelimesi noktasız 'ayın' harfi ile varid olmuştur.
[411] Es-Saff, âyet, 2, 3, 4, 5.
[412] Et-Tevbe, âyet, 38.
[413] En-Nisâ, âyet, 75.
[414] El-Hadîd, âyet, 16.
[415] Kitabın aslında «ya'kılu» kelimesi metnin aslından
olduğuna işaret edilmiş olmakla beraber dip not olarak varid olmuştur.
[416] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 557-564.
[417] Kitabın
aslında «bihibeti» kelimesi noktasızdır.
[418] En-Nahl, âyet,
106
[419] El-Bakara, âyet. 260.
[420] El-Bakara, âyet,
256. .
[421] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 565-566.
[422] Kitabın arlında
-ve ercâhu» kelimesi «ve
ehâhu» olarak yazılmıştır
[423] Kitabîn aslında
.el'hassi» kelimesi «el'hassiyeti» olarak yazılmıştır.
[424] El-Bakara, âyet, 31,
[425] Kitabın
aslında «hayratım» kelimesi noktasızdır.
[426] Hûd, âyet, 114.
[427] En-Nisâ, âyet, 31.
[428] Kitabın aslında <el'envâu» kelimesi -envâe» olarak yazılmıştır.
[429] El-Ahkâf, âyet, 16.
[430] El-Ankebût, âyet, 4.
[431] Kitabın aslında
»fekadraha» dip notda tashih ettim.
[432] Ez-Zelzele, âyet, 7, 8.
[433] Bu Hadîs-i Şerifle istidlal etmemize imkânımız yoktur.
[434] Bu Hadîs-i Şerif le istidlal etmemize gücümüz yetmez.
[435] Kitabın aslında «zemîmun» kelimesinden sonra «alâ*
kelimesi varid olmuştur. Ondan
da ibare doğru olur
[436] Kitabın aslında .istivcebû» kelimesinden sonra
«ennehû» kelimesi varid olmuştur. Onsuz da ibare doğru
olur.
[437] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 566-571.
[438] Kitabın aslında «tesbîtün»
kelimesi noktasızdır.
[439] Kitabın
aslında -bi'l - kevni- kelimesi
-ev bi'l kevni» olarak
yazılmıştır. Biz onun siz da
ibarenin doğru olacağına inanmaktayız.
[440] Kitabın aslında «vehum» kelimeri «vehuve» olarak
yazılmıştır.
[441] El-En'âm, âyet, 102.; Gâfir, âyet, 62.
[442] Es-Sâffât,
âyet, 96. Kitabın
aslında ..... kelime okunamamıştır.
[443] EI-Mülk, âyet, 13, 41
[444] El-Furkân, âyet, 59.
[445] Bu Hadîs-i Şerifle istidlal etme gücünde değiliz.
[446] El-Hucurât, âyet, 7.
[447] El-Hucurât, âyet, 14
[448] El-Mâide, âyet, 41.
[449] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 571-575.
[450] Kitabın aslında «mudîhi» kelimesi noktasızdır
[451] El-Kehf, âyet, 23, 24.
[452] El-Kehf, âyet, 69.
[453] El-Hucurât, âyet, 15.
[454] El-Bakara, âyet, 285.
[455] El-Bakara, âyet,
136.
[456] El-Fâtiha, âyet, 7.
[457] El-Hucurât,
âyet, 17
[458] El-Hucurât, âyet, 7.
[459] El-Bakara,
âyet, 64.
[460] Kitabın aslında, bu ibare metinden olduğuna işaret
edilmekle beraber dip not
olarak varid olmuştur.
[461] Kitabın aslında
«küllü- kelimesi
mükerrerdir.
[462] El-Feth, âyet, 27.
[463] Kitabın aslında «iz.
kelimesi «îzâ» olarak varid olmuştur.
[464] Kitabın aslında
.abbera. kelimesi dip not olarak
varid olmuştur. Metnin aslından olduğuna
işaret edilerek şekilsiz
yazılmıştır.
[465] Bu Hadîs-i Şerifi Buharı, Müslim,
Tirraizî, Neseî, İbni
Mâce, Muvatta'm sahibi, Darimî ve Ahmed bin Hanbel.tahriç
etmiştir.
[466] El-Hucurât, âyet, 15.
[467] El-Kehf, ayet, 23, 24.
[468] El-Feth, âyet, 27.
[469] Kitabın aslında «el'Ietî» kelimesi
[470] Kitabın aslında
«bihâ» kelimesi
[471] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 575-580.
[472] Âl-i îmrân, âyet, 85
[473] EI-Hucurât, âyet, 14.
[474] Hadîs-i Şerifi;
Buhârî, Müslim, EbÛ
Dâvûd, îbnİ Mâce
ve Ahmed bin
Hanbel tahriç etmi§tir.
[475] Ez-Zümer, âyet, 29.
[476] El-Bakara,
âyet, 131.
[477] El-Bakara, âyet, 136.
[478] EI-Haşr,
âyet, 13.
[479] El-Münafikûn, âyet, 4.
[480] Âl-i îmrân, âyet, 19.
[481] Âl-i îmrân,
âyet, 85
[482] Kitabın
aslında «dîneküm» kelimesi .emre
dîneküm» olarak yazılmıştır, «emra. kelimesi okunabilmektedir. Kitabı
nesneden sanki onu silmiş gibidir.
[483] El-Bakara, âyet, 136.
[484] Yunus,
âyet, 84.
[485] El-Hucurât, âyet, 17.
[486] Ez-Zâriyât,
âyet, 35, 36.
[487] Bu Hadîs-i Şerifi Buhârî, Tirmizî, Neseî, Ed'Dârimî ve
Ahmed bin HanİKİ, tah-riç etmiştir.
[488] Et-Teğâbun, âyet, 2.
[489] ÂH İmrân,
âyet. 106.
[490] Lukmân, âyet, 22.
[491] Fussılet, âyet, 33.
[492] Tahâ, âyet,
112.
[493] Lukmân, âyet, 22.
[494] Kitabın aslında bu ibare metnin aslmdan olduğuna
işaret edilmekle beraber dip not olarak varid
olmuştur.
[495] Kitabın aslında
«lâ» kelimesi mükerrerdir.
[496] Kitabın aslında «el'âhere» kelimesi «liâhere» olarak
yazılmıştır.
[497] Bu Hadîs-i Şerifi Buhârî, Kbu Davud,
Tirmizî, Neseî ve İbni
Mâce tahriş etti
[498] El-Bakara, âyet, 256.
[499] El-Hucurât,
âyet, 14.
[500] Al-i İmrân, âyet, 19.
[501] El-Mâide, âyet,
3.
[502] Âl-i îmrân, âyet, 85.
[503] Âl-i İmrân, âyet, 88
[504] El-Hucurât, âyet,
14.
[505] El-Hucurât,
âyet, 17.
[506] Kitabın aslında -velev kane'l îslâmu mâ ezherû keyfe»
ibaresi «velev kâne'l îslâmu mâ ezherû fekad kâne zâlike keyfe» olarak yazılmıştır. Biz şu inançtayız
ki, «fe-kad kâne zâlike» ibareriyle
cümle doğru olmaz.
[507] El-Hucurât, âyet, 17.
[508] Kitabın aslında bu ibare dip notta ve muttasıl olarak
varid olmuştur.
[509] Âİ-i İmrân, âyet, 85.
[510] Âl-i İmrân,
âyet, 86.
[511] Kitabın aslında
«mübeddilîne. kelimesi .mübeddilu.
olarak yazılmıştır.
[512] El-Bakara, âyet,
136.
[513] İmam Matüridi, Tevhid, Hicret Yayınları: 580-591.