KELÂM İLMİ VE İSLÂM AKAİDİ
Yani âlemi
yapan ve yaratan birdir. Vâcibu'l-vücûd (varlığı zarurî ve zatının icabı olan
bir vücûdî kavramı, sadece tek bir zat için doğru ve geçerli olur.
Bu konuda
kelâmcılar arasında meşhur olan delil “Yer ve gökte Allah'tan başka ilahlar
mevcut olsaydı, bunların nizamı bozulurdu” [1] âyetiyle işaret
edilen ve burhân-ı temanü' adını alan
delildir.
Delilin
ifadesi: îki ilahın varlığı mümkün olsa temanu' (irâde çatışması) nın da mümkün
olması gerekirdi. Meselâ iki ilahtan biri Ahmed'in hareket, diğeri sükûn
halinde olmasını isteyebilir. Zira her iki hal de aslında mümkün olan
birşeydir. Aynı şekilde hareketin de sükûnun da irâde konusu olması mümkündür.
Zira iki ayrı irâde bir çelişki meydana getirmez. (İki zattan birinin hareketi,
diğerinin sükunu irâde etmesinde bir tezad yoktur). Burada tezad ve çelişki
(irâdede değil, murâd ve) irâde edilende meydana gelir. Bu takdirde:
Ya her iki iş
(hareket ve sükûn) hasıl olur, bu halde ise iki zıd-dın birleşmesi icab eder
(ki bu imkânsızdır).
Veya iki iş
meydana gelmez. Bu duruma göre iki ilahtan birinin aciz olması lazım gelir. Bu
ise hudûs ve imkân alâmetidir. Zira bu vaziyette bir ihtiyaç şaibesi ortaya
çıkar. Demek ki, birden fazla ilahın mevcud olması, imkânsızlığı gerektiren
“Temanu' imkânını” icab ettirmekte, onun için de muhal ve imkânsız olmaktadır.
“îki ilahtan
biri öbürüne muhalefet etmeye kadir olmazsa, âciz olması lazım gelir; buna
muktedir olursa, bu sefer de öbürünün âciz olması lazım gelir”, şeklinde
söylenecek sözlerin tafsilatı işte budur.
“Bir temanu' hâli bahis konusu olmaksızın, iki
ilahın bir şey yapmada ittifak etmeleri caizdir”, veya “Bir mümanaat ve muhalefet
durumunun ortaya çıkması mümkün değildir. Zira bu durum imkânsızlığı
gerektirmektedir” veya “Tek bir irâdenin Ahmed'in hem hareket ve hem de sükûn
halinde bulunmasını istemesi imkânsız olduğu gibi (iki ilaha ait) iki irâdenin
de bunu istemede birleşmesi imkânsızdır” (imkânsız olana da irâde taalluk
etmez), şeklinde ileri sürülecek itirazlar, yukarda verdiğimiz izahatla ortadan
kalkar. (Zira biz, iki ilaha ait iki irâdenin bir konuda çatışmasını zarurî değil,
sadece mümkün görüyoruz, mümkün olan bu ihtimal gerçekleştiği takdirde durum
ne olacak, diye soruyoruz).
Bilmek
lazımdır ki, “yerde ve gökte iki ilah bulunsaydı, âlemin nizamı bozulurdu”,
mealindeki âyet, iknâî bir delildir (kesin değildir). İki ilahın varlığı ile
âlemin nizamının bozulması arasındaki ilgi, âdete (ve örfe) dayanan bir
hükümdür. Hatâbî delillere uygun olan da zaten budur. Zira birden fazla hâkim
ve padişahın bulunması halinde bir irâde çatışmasının (temânu'un) ve
birbirlerini al-tetme halinin meydana geleceğim, câri olan âdetler
göstermektedir. (Sosyal hayattaki tatbikat buna şahitlik etmektedir). Nitekim, “Eğer
yerde ve gökte birden fazla ilahlar olsaydı, biri öbürlerine üstün gelirdi”
(Müminûn, 23/91) mealindeki âyetle de buna işaret edilmiştir. Aksi
takdirde (yani bu âyet iknâî değil de akıl yönünden kati bir delil olsa) şöyle
bir durum ortaya çıkar: Eğer bu delille yerin ve semânın nizamının bi'1-fiil
bozulması, yani şu anda müşahede edilen nizamın dışına çıkmaları kasdedilse,
sırf birden fazla ilah bulunması bu nizamın bozulmasını gerektirmez. Zira
(ilahların) bu nizam üzerine ittifak etmiş olmaları mümkündür.
Şayet bu
delille “sırf nizamın bozulmasının mümkün olduğu” (zarurî olmadığı)
kasdediliyorsa, âlemin nizamının bozulmayacağına dair elde bir delil yoktur.
Aksine naslar semâların (yıkılıp) dürüleceğine ve bu nizamın (kıyamet günü)
ortadan kalkacağına şahitlik etmektedir. O halde (birden fazla ilahın
varlığından şu nizamın bozulması gibi bir neticenin ortaya çıkması) mümkündür,
imkânsızlık meselesi değildir.
“Birden fazla
ilahın, âlemin nizamının bozulmasına sebep olması kesindir. Burada nizamın
bozulmasından maksad, yer ve göklerin vücuda gelmemeleridir. Şöyle ki: İki
ilah ve yaratıcı farzedilse, fiillerde bir temânu' ve irâde uyuşmazlığının
vukua gelmesi mümkündür. O zaman ikisinden birisinin sâni ve halik olmaması
gerekirdi. Bu durumda ise âlemin var olmaması icabederdi. (îki ilahın irâdesi
âlemin var olması konusunda çatıştığından) arz ve semânın mevcut olmaması
gerekirdi”, şeklinde bir izah yapılamaz.
Zira biz
diyoruz ki: Temânu'un imkânı, birden fazla sânî ve hâlikın yokluğundan başka
bir şey gerektirmez. (İlah birden fazla olabilir de sâni ve halik bir olur).
Buna göre temânu'un mümkün oluşundan, âlemin mevcut olmaması lazım gelmez.
Bununla beraber, âlemin fiilen vücuda gelmemesi kasdediliyorsa iki ilah, âlemde
nizamın yokluğunu gerektirir, şeklindeki itiraza karşı açıklanabilir. Âlemin
vücuda gelmemesinin imkânı kasdediliyorsa, o zaman da, âlemin fiilen mevcut
olduğu öne sürülerek, yapılan itirazlar ortadan kaldırılabilir.
İtiraz:(Şart edatı olan ve“olsaydı”, manâsına gelen)
“lev” kelimesinin gereği, mazide ikincisinin bulunmayışının sebebi, birincinin
olmamasıdır, (meşrut bulunmayışı, şartının olmamasmdandır,) geçmişte âlemin
nizamının bozulmamasmm sebebi birden fazla ilahın olmamasıdır.
Cevap: Evet, bu husus lügat yönünden esas
itibariyle doğrudur (meşrut ve cezanın olmaması şartın da bulunmayışını
gösterir). Lâkin bazan «lev», zaman tayinine delâlet bahis konusu olmaksızın,
meşrut ve cezanın olmayışından, şartında bulunmayışına istidlal için
kullanılır. “Âlem kadîm olsaydı, değişken olmazdı”, denilmesi gibi. Bahsi geçen
âyet bu kabilden (bir istidlal) dir. Bazı kimseler “lev” edatının iki türlü
kullanılış şeklini birbiriyle karıştırdıkları için, bilmeden bir hatanın içine
düşerler ve meseleyi karıştırırlar.[2]
Bu, iltizam
suretiyle (vâcib kavramında zımnen mevcud ve) malum olan bir şeyi açıklamaktır.
Zira vacib (ve zarurî varlık)ın kadîm olmaması imkânsızdır. Vacib varlık için
bir başlangıç yoktur. Zira vacib varlık, öncesi yokluk olan bir hadis olsaydı,
zarurî olarak varlığının başkasından olması gerekirdi. Hatta bazılarının “vacib
ile kadîm eşanlamlıdır”, demeleri bunun için doğru değildir. Zira iki kavram,
kesinlikle birbirinden başkadır. Burada bahis konusu olan, her iki kavramın da
eşit derecede doğru olmasıdır. Bazılarına (yani Eş'arîlere) göre, kadîm
kelimesini, vacibin sıfatları hakkında da kullanmak (ve Allah'ın ilmi
kadîmdir... demek) doğru olduğu için, kadîm tabiri vacib tabirinden daha
umumîdir. Kadîm olan sıfatların birden fazla olması imkânsız değildir. İmkânsız
olan, birden fazla zatların kadim olmasıdır. (Bazı kelâmcılar Allah'ın zatı
gibi sıfatları da kadîmdir, derler ve taaddüd-i kudemayı, yani birden fazla
kadimin mevcut olduğunu kabul ederler. Diğer bazıları ise taaddüd-i kudema
fikrine karşı çıkarlar.)
İmam
Hamiduddin Darirî gibi, sonraki kelâmcılardan bazıları ve onlara tabi olanlar,
“li-zatihi vâcib olan Allah Taâlâ ve sıfatlandır”, sözünü açıkça söylemişler ve
bu meselede şöyle istidlalde bulunmuşlardır: Kadîm olan her şey li-zatihî
vacibtir. Zira li-zatihî vâcib olmasa, esas itibariyle yokluğunun mümkün
olması gerekirdi. Bu duruma göre de, var olmak için (varlığını yokluğuna tercih
eden bir) muhassise (tahsis yapan bir âmile) muhtaç olması, böyle olması
durumunda da muhdes ve hadis olması icabederdi. Zira biz, muhdes sözü ile
varlığı diğer bir şeyin icadına bağlı ve alâkalı olan şeyi kasdediyoruz. Başka
bir şey kasdetmiyoruz.
Bu görüşe şu
yolda itiraz yapılmıştır: Sıfatlar li-zatihî vâcib olsalardı, bakî olurlardı.
Halbuki beka (bakî olmak) bir manâdır. Bu duruma göre (araz ve sıfat olan) bir
manânın diğer bir manâ ile kâim olması lazım gelirdi, (halbuki araz araz ile,
sıfat sıfat ile kâim olmaz).
Bu itiraza şu
şekilde cevap verilmiştir: Her sıfat, kendisinin aynı olan bir beka sıfatı ile
bakîdir. (Meselâ ilim sıfatının sıfatı olan beka, ilimden ayrı değildir, aksine
onun ta kendisidir).
Bu, (yani
vâcib ve zaruri varlık olmanın, vücûbu'l-vücudun zatı ile sıfatlan arasında
müşterek olması meselesi) son derece, zor anlaşılan bir (mesele ve) sözdür.
Zira li-zatihî vâcib olan varlığın birden fazla olduğunu söylemek, tevhide
aylandır. Allah'ın sıfatlarının mümkün olduğunu (ve li-zatihî vacib
olmadığını) söylemek, kelâmcıların “her mümkün hadistir” şeklindeki
kanâatlarına aykırıdır. Eğer, “öncesinde yokluk bulunmayan” (yani yok idi de
sonradan var oldu denilemeyecek) manâsına gelmek üzere, “Allah'ın sıfatları
zaman itibariyle kadimdir” (zat itibariyle değil) derlerse, “var olmak için
vacibin zatına muhtaç olma” manâsına gelen, “hudûs-i zatî “ye (zat bakımından
sonra olma haline) aykırı düşmez. Bu ise, “hudûs ve kıdemden her biri zâti ve
zamanı kısımlara ayrılır”, görüşünde olan filozoflann kanâatim kabul etmek
olur. Bu kanâat benimsenince de (kelâmı) kaidelerin bir çoğu red ve terkedilmiş
olur. Bu husus ileride daha fazla incelenecektir.
(Bu konuda,
Taftazâni'nin, meselenin güçlüğünü kabul ve itiraf etmesi anlamlı olduğu kadar
da ilgi çekicidir. Mutezile, sırf taaddud-i kudemâ ve netice itibariyle de
halis ve saf tevhide aykırı bir durum ortaya çıkar, endişesiyle Allah'ın kadîr,
alîm, mürîd, mükevvin, semi, basir ve mütekellim olduğunu kabul ve müdafaa
etmekle beraber, Allah'ın zatından ayn ve zat üzerine zait kudret, ilim, irâde
tekvin, sem', basar ve kelâm gibi sıfatlan bulunabileceğini kabul etmemiştir.
Mutezileye göre Allah'ın, zatından ayn ve zatı üzerine zait bir ilim,
kudret... sıfatı vardır, demek Allah'tan başka kadîm ve ezelî varlıklar kabul
etmek manâsına gelir ve bu da tevhide uygun düşmez. Onun için, “Allah kadirdir,
ama zatı üzerine zait ve ondan başka olan bir kudret sıfatı ile değil, sadece
ve sadece zatı ile kadirdir,” demeli ve meseleyi böyle anlamalıdır.
Ehl-i sünnet
kelâmcıları ise, “taaddud-i kudema” yani birden fazla kadîm varlık kabul etme
sonucunu doğurma pahasına bile olsa alîm, kadîr... gibi sıfatlann mastar
manâlarının yani ilim, kudret... veya başka bir deyimle âlimiyet,
kadiriyet....vasıflarının Allah'ın zatında mevcut olduğunu, fakat bunlann
Allah'ın zatından başka bir şey olmadıklannı ama Allah'ın zatının aynı da
olmadıklarını ısrarla kabul ve müdafaa etmişler, kendileriyle aynı görüşü
paylaşmayan Mutezileyi sıfat inkarcılığı -ta'til-i sıfat- ile itham
etmişlerdir. İşte bu noktada, “Vâcib lizatihi muteaddiddir”, desen tevhide
aykırı oluyor, “Allah'ın sıfatlan vâcib li-zatihi değil, mümkündür”, desen, bu
da, “her mümkün hadistir”, şeklindeki kelâmcılann prensibine muhalif oluyor, yani
Allah'ın sıfatlannın hadis olması lazım geliyor, “Allah'ın sıfatları zaman
itibariyle kadîmdir, hadis değildir, ama malûlün illetten ve neticenin
sebepten sonra gelmesi manâsında hadistir. Yani sıfatlar hudûs-i zam anî ile
hadis değildir lâkin hudûsi zatî ile hadistir, desen, bu da filozofların
kanâatını kabul etmek manâsına geliyor. Netice itibariyle bir çok kelâm
kaidesinin çürüğe çıkmasına sebep oluyor, şeklinde değişik görüşlere temas
eden Taftazânî'nin “Bu, son derece güç bir meseledir”, demesi gerçekten de
üzerinde durulmaya değer bir beyandır)”Allah Hayy, Kadir, Âlim, Semf, Basîr,
Şâî, Mürid (diri, kudretli, bilici,
işitici, görücü, dileyici ve isteyici) dir”
Akim açıkça
verdiği kesin hüküm şudur: “Âlemi, bu tarzda güzel bir şekilde, ve sağlam bir
nizam üzere yaratan, ayrıca (tabiat kanunlannm cereyan tarzi neticesinde
meydâna gelen oluşumlan.î mükemmel fiilleri ve gayet güzel nakışları ihtiva
eden kâinatı îcad eden varlık için bu sıfatlar zarurîdir. (Bunlar olmadan böyle
bir âlem yaratılamaz), Diğer taraftan bu sıfatların zıdlan kusur olduğu için
Allah Taâlâ'yı onlardan tenzih etmek farzdır.
Bundan başka,
sıfatlar konusunda naslar da vardır. Şeriatın (ve dinin) kabul edilmesi, bahis
konusu sıfatlardan bazısına bağlı
değildir, Tevhid gibi. Onun için bu gibi yerlerde naslardan delil getirmek
sahihtir. Halbuki şeriatın ve İslâmm kabul edilmesi Allah'ın varlığı, kelâm
sıfatına sahip olduğu... gibi (diğer bazı) hususlara ve sıfatlara bağlıdır.
(Allah ve kelâm sıfatı kabul edilmezse şeriat da kabul edilmez. Fakat Allah'ın
birliği şeriatı kabul ettikten sonra da ispat edilebilir).[3]
Allah araz
değildir, zira araz zatı ile ve kendi kendine kâim değildir. Aksine var olmak
için kendisini ayakta tutacak bir mahalle muhtacdır. Bu nitelikteki, araz ise
(vâcib değil) mümkündür.
(Allah'ın
araz olmamasına) diğer bir sebep de şudur: Arazın bakî ve devamlı olması
imkânsızdır. Arazın bekası imkânsız olmasa, bekanın arazla kâim bir manâ olması
gerekir. Bu ise bir manânın diğer bir manâ ile kâim olması, demek olacağından
imkânsızlığı gerektirir. Çünkü “Arazın bir şeyle kâim olması”, mekânda yer kaplama
bakımından o şeyin mekânına tabi olması, anlamına gelmektedir. Halbuki, arazın
bi-zatihî ve kendi kendine yer kaplama özelliği bulunmadığından, yer kaplama
bakımından başka bir şeyin ona tabi olması söz konusu olamaz.
Burada
söylenen sözler, “Bir şeyin bekası, o şeyin varlığına eklenen zait ve fazladan
bir manâdır. Kâim olmak ise, yer kaplamada (başka bir şeye) tabi olmak,
manâsına gelmektedir”, esasına dayanmaktadır. (Halbuki mekânda yer kaplamak da
aslında bir arazdır. Onun için bu konuda doğru ve) hak olan şey şudur: Beka bir
şeyin varlığının sürekli olarak devam etmesi ve son bulmamasıdır. (Onun için
beka, vücut üzere zait olan bir manâdır, sözü doğru değildir). Bekanın hakikati
ve mahiyeti ikinci zamana nisbet edilmesi itibariyle var olmuştur. “Var oldu
fakat bakî olmadı”, sözü, “sonradan meydana geldi. Fakat varlığı sürekli
olmadı, ikinci zamanda mevcudiyeti sabit olmadı” manâsına gelmektedir.
Allah
Taâlâ'nın sıfatlarında olduğu gibi, “Kâim olmak” (kıyam), sıfatın mevsufuna
mahsus olmasıdır. (Bu duruma göre bir manâ diğer bir manâ ile kâim olabilir.
İlim Allah'ın sıfatı, ilahî ilmin bekası da bu sıfatın sıfatı olur).
Benzerlerinin
yenilenmesi (teceddüd-i emsal) suretiyle cisimlerin bakî ve daimî olduğunu
görmekle beraber, her an yok olmalarına hükmetmek, aynı hükmü arazlar
konusunda vermekten (gerçek olması bakımından) daha uzak bir delil değildir.
Evet, arazın arazla kâim olmasını mümkün gören
(filozof) ların hareketteki süt ve yavaş olma halini delil olarak öne
sürmeleri tam ve eksiksiz bir ispat şekli değildir. Zira bu duruma göre ortada
bir hareketde hız veya ağır (yavaş) olma hali diye (iki ayrı) şey mevcut
değildir. Aksine bu duruma göre özel bir'hareket vardır ki buna, bazı hareketlere
nisbetle hız, diğer bazı hareketlere göre yavaş olma adı verilir. Böylece, hız
ve yavaş olma halinin bir hareketin değişik iki nevi olmadığı (daha doğrusu
aynı neviden olan bir tek hareketin özel iki şekli olduğu) anlaşılmış olur.
Zira hakiki neviler, izafî durumlara göre değişmezler.[4]
Zira cisim
bileşiktir, ayrıca mekânda yer kaplar, bu ise hudûsun, yani sonradan olmanın
alâmetidir.[5]
Bize göre
cevher olmamasının sebebi
şudur: Cevher, cüz-i lâyetecezzanın (ve atomun)
ismidir. Bu ise mekânda. yer kaplar, ayrıca cismin bir parçasıdır. Allah
böyle olmaktan münezzehtir.
Filozoflara
gelince; gerçi onlar, (akıllar ve nefisler gibi) ister mücerred olsun, isterse
mekânda yer kaplasın (arazda olduğu gibi bir mevzu ve) mahalde bulunmayan
varlığa cevher ismini vermişlerdir. Fakat cevheri, mümkün varlığın bir kısmı
saymışlar ve bununla, “var olunca, bir mahalde bulunmayan” (kendi kendine kâim
olan) “mümkün olan mahiyeti” kasdetmişlerdir.
Cisim ve
cevherle: “Bi-zatihî ve kendi kendine kâim olan, bir mahalde olmaksızın mevcut
olan varlık kasdedilirse, (bu manâda Allah cisimdir veya cevherdir, demek
caizdir, ama) bu sefer de âyet ve hadislerde Allah'a cisim ve cevher,
denilmediği için, bu iki isimle Allah'ın isimlendirilmesi dinî yönden imkânsız
olur. Bundan başka cisim ve cevher denilince akla ilk olarak bileşik ve mekânda
yer kaplayan varlıklar gelir. Mücessime ve Hıristiyanlar Allah Taâlâ'ya cisim
ismini vermişlerdir. Fakat onların anladıkları manâda Allah cisim ve cevher
olmaktan münezzehtir.
Soru: Peki ama âyet ve hadislerde geçmeyen
“mevcûd”, “vâcib” ve “kadîm” gibi isimlerin Allah'a verilmesi nasıl sahih olur?
Cevap: Bu konuda icmâ' vardır. İcmâ şer'î
delillerdendir. Denilmiştir ki: “Allah”, “vâcib” ve “kadîm” eşanlamlı
kelimelerdir. “Mevcûd” olmak ise “vâcib”in lâzımıdır. Şeriatta, Allah'a bir
lügat ile isim verilirse (belli bir manâsı olan sözlükteki bir kelime Hakk
Taâlâ'nın adı olarak kullanılırsa) bu; aynı lisandan veya başka bir dilden bu
kelimenin muradifi olan veya onun manâsını ihtiva eden (manâsının lazımı olan)
bir ismin Allah'a ad olarak kullanılması için izin sayılır. (Tanrı, Çalab ve
Hûda, Arapçadaki ilah kelimesinin muradifi olduğu için Allah hakkında
kullanılabilir). Fakat bu, tartışılmaya değer bir meseledir. (Zira bir kelimeye
ve melzuma verilen izni o kelimenin muradifi. ve lâzımı için de geçerli saymak
doğru görülmeyebilir) [6].
İnsanın veya
atın suret ve şekline benzeyen bir sureti yoktur. Zira şekil ve suret
cisimlerin Özelliklerindendir. Kemiyet, keyfiyet, sınır ve sonla çevrili olma
gibi vasıtalarla cisimlere mahsus olmak üzere meydana gelir [7].
Yani haddi ve
nihayeti, sınırı ve sonu yoktur. (Mütenâhi değil namütenahidir. Tenâhî, yani
sonlu olma hadis varlıklara aittir.)[8]
Yani
kendisinde sayı ve çokluk bulunan bir varlık değildir. (Geometrik) şekillerde
olduğu gibi (muttasıl ve) sürekli kemiyetler, sayılarda olduğu gibi (munfasıl
ve) süreksiz kemiyetlere mahal olmaz. Bu husus aşikârdır.[9]
Bazı ve cüzü,
yani bölümleri ve parçaları yoktur. [10]
Bölüm ve
parçalardan teşekkül etmez. Zira, bir şeyden meydana gelen, kendisine varlık
kazandıran şeye muhtaçtır. Bu ise vâcib (vücûb ve zarurilik) kavramına
aykırıdır. Parçaları bulunan bir şeye, o parçalardan teşekkül etmesi
itibariyle mürekkeb (= müterekkib), bir tahlil ve analizle tekrar parçalara
dönüşme itibariyle mutebaiz ve mütecezzî
adı verilir.[11]
(Namütenahi
gayr-i mütenahı ve sonsuzdur). Zira sonlu olmak (aritmetik) sayıların ve
(geometrik) şekillerin nitelikleridir.[12]
Yani eşya ile
aynı (veya benzer) cinsten olma keyfiyeti O'na verilemez. Çünkü: “O nedir” (mâ
hüve) sözü, “O hangi cinstendir”, manâsına gelmektedir. Bir şeyin bir cinsten
olması; o şeyin, kendisinin cinsinden olan şeylerden, birtakım belirgin
çizgilerle ayrılmasını gerektirir. Bu ise terkibi ve bileşik olmayı icab
ettirir.[13]
Renk, tat,
koku, sıcaklık, soğukluk, rutubet, kuruluk... vs. nevinden olan, cisimlerin
veya mizaca tabi olan şeylerin veya terkibin keyfiyetleri ve nitelikleri olan
şeyler Allah'ta mevcut olmaz.[14]
Çünkü mekânda
bulunma (temekkün) bir (budun ve) boyutun, hakiki veya vehmi diğer bir boyutun
içine nüfuz etmesinden ibarettir. Mekân ismi verilen şey budur. Halânın (yani
mutlak boşluğun) var olduğu kanâatmda olanlara göre bu'd (boyut), kendi kendine
veya cisimle kâim olan bir imtidâd (uzam) dan ibarettir. (Cisimlerin suretleri
manâsına gelen imtidâd kelâmcılara göre mevhum, filozoflara göre gerçektir).
Allah Taâlâ, tecezziyi ve parçalı olmayı gerektirdiği için imtidâd ve miktardan
münezzehtir.
İtiraz: Cevher-i ferd (atom) mutahayyızdır, yani
boşlukta yer kaplar, bununla beraber onda bu'd yoktur. Aksi halde mütecezzî
ve parçalanabilir olması gerekirdi. (Kelâmcılar atomun parçalanmayacağına
inanırlardı).
Cevap: Mütemekkin, (yani mekânda bulunan)
mütehayyız (yani hayyiz ve boşlukda bulunan)dan daha özeldir. Çünkü hayyız
(boşluk), imtidâdı (uzamı) olsun veya olmasın (cisim ve cevher-i ferd gibi) bir
şeyle işgal edilen mevhum bir boşluktur. Yukarda anlatılan husus Allah
Taâlâ'nın bir mekânda bulunmadığının delilidir. Bir hayyız (ve boşlukta)
bulunmadığının delili de şudur: Allah Taâîâ bir hayyızda bulunsa, ya ezelde
hayyızda olması gerekir, bu takdirde hayyızm ezelî ve kadîm olması icab eder.
Veya sonradan hayyızda bulunması gerekir, bu takdirde de hadis şeylere mahal
olması icab eder.
Aynı şekilde
hayyızda bulunması halinde, Allah'ın ya hayyıza eşit olması veya ondan eksik
bulunması gerekir. Bu takdirde de sonlu olması lazım gelir. Veyahut da
hayyızdan fazla olması gerekir. Bu duruma göre mütecezzi ve parçalanabilir
olması icâbeder.
Allah bir
mekânda olmayınca, ister aşağı, ister yukarı, isterse başka bir yön olsun, bir
cihette de değildir, demektir. Çünkü cihetler, ya sınırlar ve uçlar manâsına
gelir veya birtakım maddelerin kendisine izafe ve nisbet edilmesi itibariyle
mekânın kendisidir [15].
(Onun için Allah yönden, sihat-i sitte ve şeş-cihet demlen altı yönden
münezzehtir).[16]
Zira bize
göre zaman, bir yenilenenin (ve müteceddidin) takdir ve ölçülmesine vasıta
olan diğer bir yenilenendir. (Meselâ yenilenen gece ve gündüzle ay,ayla sene,
sene ile ömür ve asır ölçülür). Felsefeye göre zaman, hareketin miktarından
başka bir şey değildir. Allah Taâlâ bundan, (her iki manâda da zamanlı olmaktan
(münezzehtir.
Dikkat
edilirse görülür ki, müellif Ömer Nesefî'nin Allah'ın tenzih edilmesiyle
ilgili olarak anlattıkları şeylerden bazıları, diğerlerinin anlatılmasına
ihtiyaç bırakmamaktadır. Lakin O, tenzih konusunda Vâcib Taâlâ'nın hakkını
ödemek için, bu bahiste teferruata girerek açıklamalar yapmaya gayret
etmiştir. Maksadı, Müteşebbihe-yi, Mücessimeyi ve sapıklık ve azgınlık içinde
bulunan diğer fırkaları en tesirli, en açık ve en kuvvetli şekilde
reddetmektedir. Onun için eşanlamlı kelimeleri tekrar etmeye, iltizam suretiyle
yani zımnen bilinen (karinelerle anlaşılan) hususları açıklamaya (bunlar kusur
bile olsa) aldırmadı, tekrarlardan
çekinmedi.
Yukarıda
bahsi geçen tenzihle ilgili hususlar (ve selbî sıfatlar), bizim işaret
ettiğimiz biçimde anlaşılırsa, o zaman hadûs ve imkân şaibesi taşıması
dolayısıyle Vacibu'l-vücûd kavramına aykırılık konusunda esas ve temel olur.
(Eski) kelâm âlimlerinin[17] şu
şekildeki kanâatlariyle bu sonuca ulaşılmaz: Lügat ve sözlük manâsı itibariyle
araz, bekası ve devamlılığı imkânsız olan şeydir, cevher başkalarının
terkibini ve meydana gelmelerini sağlayan şey manâsına gelir. Cisim, başka
şeylerden mürekkeb olan şey, anlamınadır. Onların delilleri “Bu, şundan daha
cesametlidir”, sözüdür (ki daha evvel bunun münakaşası yapılmıştı). Yine
onlara göre vâcib mürekkeb olsa, onu meydana getiren parçalar ya kemâl
sıfatlarına sahib olurlar, bu takdirde vâciblerin sayıları artar. Veya
olmazlar, bu duruma göre de eksik ve hadis olmaları gerekir.
Aynı şekilde,
(vâcib) ya bütün suretleri, şekilleri ve keyfiyetleri üzerinde bulundurur. Bu
takdirde “zıdların bir araya gelmesi” (yani vacibin hem güzel, hem çirkin
olması) lazım gelir. Veya bahis konusu hususlardan bir bölümüne sahip olması
gerekir. Bu takdirde de mükemmellik ve eksiklik ifade etmesi, hadis şeylerin
vacibin varlığına delil olmaması yönünde “birbirine eşit olma” (var olunca
övülme, yok olunca yerilme konusu olma bakımından vâcibde mevcut olan veya
olmayan sıfatları için, “bir atbaşı beraber olma”), durumu ortaya çıkar. (Aynı
derecede medh ve kusur olan birçok vasıflardan bazılarının Allah'ta bulunup da
diğerlerinin mevcut olmaması) bir muhassis ve müreccihe (yani tahsis ve tercihi
yapan bir zata) ihtiyaç gösterir. Bu duruma göre de vâcib varlık başkasının
kudreti altına girer ve onun için de hadis olması icab eder. Halbuki ilim ve
kudret gibi sıfatlarda bu gibi ihtimaller bahis konusu olmaz. Çünkü Allah'ın
ilim ve kudret sıfatları kemâl sıfatlardandır. Hadis varlıklar bunların
(vâcibte) var olduklarına delâlet eder. Bunların zıddı olan cehalet ve acz ise
eksik sıfatlardandır. Bunların (vâcibte) mevcut olduklarına dair hiç bir delil
yoktur.
(Allah'ın
kusur ve eksik sıfatlardan tenzihi konusunda eski kelâmcıların görüşlerine
istinad edilemez, çünkü) o görüşler birtakım zayıf mesnedlerdir. (Sağlam ve
sarsılmaz akidelere sahip olmak isteyenlerin ve) talebenin akidesini sarsar ve
gevşetir. (Kelâm ilminin asli hedefleri gibi ve) bu nevi yüce maksatlar, (yani
tenzihi ve selbî sıfatlar) bu gibi boş ve şüpheli esaslara dayanmaktadır,zannım
meydana getirdiğinden, muhaliflere geniş bir cepheden hücuma geçme imkânını
verir.
(Tenzih
konusunda aksi ve) muhalif kanâatta olanlar, cihete, cismiyete, sure te ve
organlara delâlet eden birtakım nasların zahirî manâlarını, (birer naklî) delil
olmak üzere ileri sürmüşlerdir.
Bunların
ileri sürdükleri (aklî) delil de şudur: İki varlık farzedelim. Bunlardan biri
behemehal diğerine ya muttasıl ve bitişik olur, ona temas eder veya cihet itibariyle
ondan munfasıl, ayrı ve ona zıd bulunur. Hiç bir şey Allah Taâlâ'nın mahalli
değildir. Allah da âlemin (veya diğer bir şeyin) mahalli değildir. (Allah âleme
hâil da değildir, mahal da değildir.) Bu sebeple Allah yön bakımından âleme
zjddır, öyle olunca da mekânda yer kaplaması gerekir. Netice itibariyle
Allah'ın ya şekli ve sonu olan bir cisim veya cismin bir parçası olması lazım
gelir.
Aklî delilin cevabı şudur: Bunlar halis-muhlis vehimler olup hissi (ve duyu organları ile idrâk edilen maddî) varlıkların hükümlerini, hissî olmayan varlığa tatbik etmekten ibarettir. (Gaibi şahide kıyastır). (Aklî ve naklî) kesin deliller (Allah'ın bu gibi şeylerden ve selbî sıfatlardan) münezzeh olduğunu göstermektedir. Şu halde, ya Selefin âdeti olduğu veçhiyle en salim ve en emin yolu tercih ederek, bu gibi naslarm, ilmini (ve onlarla neyin kasdedildiği hususunu) Allah Taâlâ'ya havale etmek, veya câhillerin hücumlarını defetmek ve (dini hakikatları olduğu gibi idrâk etmekten âciz olan) kısa akıllıların ellerini bu gibi şeylerden menetmek için, en sağlam yolu tutarak, sonraki kelâmcıların tercih ettikleri gibi sıhhatli biçimde bunların (tefsir, tevcih ve) te'villerini yapmak, vâcib olur [18]
Yani hiç bir şey onun mümasili (dengi, misli ve benzeri) değildir Buradaki mümâselet sözü ile “hakiki bir birlik” kasdediliyorsa (bu manâda bir mümaseletin bulunmadığı) açıktır. Şayet, “bir şeyin öbür şeyin yerini tutması” yani “iki şeyden her birinin diğerinin yaptığı işi yapabilir durumda olması”, kasdediliyorsa, bilinmelidir ki, kâinatta hiç bir şey, O'nun sıfatlarından olan bir şeyin verini tutamaz. Zira Allah'ın, ilim, kudret... gibi sıfatları, arada hiç bir münasebet olmayacak derecede, mahluklarda bulunan bu nevi vasıflardan çok yüce ve pek uludur.
(Sabunî'nin
eseri olan) el-Bidaye'de deniliyor ki: “Biz insanlardaki ilim mevcuttur
.arazdır, hadis bir ilimdir, var olması mümkündür, her an da yenilenip
durmaktadır. Allah Taâlâ'nm sıfatı olarak kabul ettiğimiz ilim ise mevcuttur,
(araz değil) sıfattır, (hadis değil) kadîm ve ezelîdir. Varlığı (mümkün
değildir) vâcib ve zarurîdir. (Yenilenen değil) ezelden ebede kadar daimîdir.
Onun için Allah Taâlâ'nm ilmi hiç bir şekilde insanların ilmine benzemez, onun
misli olmaz”.
el-Bidaye
müellifinin sözü budur. Müellif açıkça şunu belirtmiştir: Bize göre mümâselet,
bütün vasıfların müşterek olması halinde sabit olur. Hatta bir vasıfta ortaklık
bulunmasa mümâselet de ortadan kalkar.
Şeyh Ebu
Muin, et-Tabsire'de, “Görüyoruz ki, dilciler, Zeyd'in Amr'a fıkıhta eşit olması
ve bu konuda onun yerini tutması şartiyle: Zeyd fıkıh ilminde Amr'm mislidir
(benzeri ve dengidir) cümlesini anormal bulmuyorlar, her ne kadar aralarında
bir çok yönden yekdiğerine muhalif olma durumu varsa da, bu cümleyi tabiî
sayıyorlar”, dernektedir.
Eş'arî'nin,
“Mümâselet, her yönden eşitliktir”, demesi hatalıdır. Çünkü Peygamber (s.a.,
eşya-i sitte diye meşhur olan riba hadisinde) “Buğday buğdayla misli
misline...” (değiştirilir, fazla alınırsa riba olur) buyurmuş, burada “eşitlik”
ve “mümâselet” sözü ile sadece ölçüde eşitliği kastetmiştir. Alman ve verilen
buğdayların ağırlığı, tanelerin sayılan, sertlik, yumuşaklık gibi farklı
durumlar dik-kata alınmamıştır.
Öyle
görülüyor ki, el-Bidaye müellifinin sözü ile Eş'arî'nin sözü arasında bir
çelişki ve aykırılık yoktur. Zira Eş'arî'nin “Her yönden eşit olması”,
şeklindeki sözü ile kasdettiği şey, eşitlikte esas alman -meselâ ölçek gibi
bir- şeydir. el-Bidaye müellifinin sözünün de Eş'arî'nin sözü gibi anlaşılması
uygun olur. Aksi takdirde “bütün vasıflarda iki şeyin ortak olması”, ve “her
yönden eşitlik aranması” sayı bakımından çokluğu ortadan kaldırır, (yerine ayniliği getirir).
Bu durumda
mümâselet ve benzerlik nasıl tasavvur edilebilir? [19]
Allah'ın bazı
şeyleri bilip diğer bazı şeyleri bilmemesi, bazı şeylere kadir olup diğer bazı
şeylerden âciz olması eksiklik olur, (Allah'ın neyi bilip neyi bilmeyeceğim,
neye gücü yetip neye yetmeyeceğini tayin ve tesbit eden haricî bir muhassıs
ve) müreccihe muhtaç olması, demek olur. Halbuki, Allah Taâlâ'nm ilminin umumi
ve kudretinin şümullü olduğu hususu naslarda kesin bir şekilde ifade
edilmiştir. Şu halde, O, her şeyi bilir, her şeye kadirdir. Durum ne “Allah
cüzîyeti bilmez, birden fazla şeye de kadir olmaz” (birden ancak bir sâdır
olur), diye iddia eden filozofların dedikleri gibidir, ne “Allah zatım bilmez”,
iddiasında bulunan Dehrîlerin (ve Mataryalisüerin) dediği gibidir, ne, “Allah
cehli ve çirkinliği yaratmaya kadir değildir”, diyen Nazzam'ın dediği gibidir,
ne “Allah kulun gücünün yettiği şeyin dengini ve benzerini yaratmaya kadir
değildir”, diyen Belhî'nin zannettiği gibidir, ne de “kulun gücü dahilinde bulunan
şeyin aynını yapmaya Allah kadir olmaz”, diyen Mutezile çoğunluğunun dedikleri
gibidir. (O, her şeye kadirdir, her şeyi bilir, doğru olan budur).[20]
Zira Allah
Taâlâ'nın hayy, kadir, alim... vs. olduğu sabit olmuştur. Malumdur ki, bu
sıfatlardan her biri, vâcib ve zaruri varlık kavramının üzerinde ve ona
ilaveten zait bir manânın var olduğuna delâlet eder. Bunların hepsi eşanlamlı
kelimeler değildir. Ve yine malumdur ki, müştak ve türetilmiş bir kelimenin,
bir şeye delâlet etmesi, onun hakkında doğru olması, o şeyin türetüdiği kök
bir kelimenin var olmasını gerektirir. (Alîmin mevcut olması, kendisinden alim
kelimesinin türetüdiği bir ilim kelimesinin mevcut olmasını icab ettirir).
Şu halde
Allah için ilim, kudret ve hayat... vs. gibi sıfatlar sabit olmuştur, fakat
Mutezilenin zannettiği manâda değil. Zira Mutezileye göre Allah'ın ilmi yoktur
ama, O alimdir, kudreti yoktur, lakin o kadirdir... vs. Mutezilenin bu sözü,
“siyahlık yoktur fakat o siyahtır”, sözü kadar imkânsızlığı açık olan bir
sözdür.
Allah'ın
ilminin, kudretinin... vs. var olduğu naslarda ifade edilmiştir. Allah'tan
sudur ve zuhur eden fiillerdeki mükemmellik de, ilminin ve kudretinin var
olduğunun (aklî bir) delilidir. (îlim ve kudret sıfatları kavram olarak
bulunmadan) alîm ve kâdîr sıfatları O'na verilmiş mücerred isimler değildir.
(Sırf Allah'a alîm ve kâdîr isimleri verildiği için, o alimdir, kadirdir,
demiyoruz, tersine O'nda ilim ve kudret sıfatları mevcud olduğu için O,
alimdir, kadirdir, diyoruz).
Kelâma
âlimlerimizin (r.a.)de açıkladıkları gibi tartışma konusu, meleke ve keyfiyet
nevinden olan ilim, kudret ve hayatla ilgili olan şu nokta değildir: “Allah
Taâlâ hayydır, O'nun hayatı vardır, bu hayat araz değildir, bekası imkânsız
olan bir şey de değildir. Allah Taâlâ alimdir, O'nun ezelî bir ilmi vardır; bu
ilim her şeye şâmildir, araz değildir, bekası imkânsız olmadığı gibi zarurî de
değildir,kazanılmış da değildir... Diğer sıfatlar hakkında da aynı şeyler söylenebilir
[21].
Tartışma
konusu olan husus şudur; “Âlim olan bir insanın ilmi vardır, bu ilim araz olup
o zatla kâimdir, ayrıca onun zatı üzerine zaittir, hadistir”. Acaba âlemin
sâniî ve halikı olan varlığın öyle bir ilmi var mıdır ki, o ilim kendisinin
zatı ile kâim ve zatı üzere zait ezeli bir sıfatı olsun? Ve diğer bütün
sıfatlar için de aynı şeyler söylensin? Filozoflar ve Mutezile âlimleri, bu
manâda Allah'ta ilim, kudret v.s. gibi sıfatların bulunacağını reddederek,
“Allah'ın sıfatı zatının aynıdır”, şu manâda ki: Malumata taalluk etmesi
itibariyle Allah'ın zatına alim, gücü dahilinde bulunan şeylere taalluk etmesi
itibariyle kadir...ismi verilmiştir.Mesele böyle açıklanmalıdır ki, zatlarda
çokluk olmasın, ayrıca kadîm ve vâcib varlıkların sayılarının birden fazla
olması gerekmesin.
Bu itiraza
verilen cevap: “İmkânsız olan, kadîm zatların birden fazla olmasıdır”. Yukarda
da anlatıldığı gibi, bizim görüşümüzden böyle bir netice çıkmaz. Buna karşılık
sizin görüşünüzden: “Meselâ ilmin hem kudret, hem hayât; hem âlim, hem hayy,
hem kadir; hem âlemin yaratıcısı, hem herkesin ibadet ettiği mabûd ve hem de
vâcib varlığın zatı ile kâim olmaması v.s. gibi birçok imkânsız durumların
meydana çıkması lazım gelir”.[22]
Kerrâmiye,
“Allah'ın sıfatları vardır, fakat bunlar hadistir” iddiasında bulunmuşsa da bu
doğru değildir. Zira hadis şeylerin, Allah Taâlâ'nın zatı ile kâim olması
imkânsızdır.
Allah'ın
sıfatları zarurî olarak zatı ile kâimdir. Zira “Bir şeyin sıfatı” tabiri
“onunla kâim olan şey” den başka bir manâya gelmez. Mutezilenin, “Allah,
başkası ile (meselâ: Levh-i mahfuz ve Cebrail gibi bir varlıkta) kâim olan bir
sıfatla mutekellimdir, konuşur”, demeleri de doğru değildir. Zaten onların bu
sözden maksatları, kelâmın Allah'ın sıfatı olduğunu reddetmektir. Yoksa onlar
bu sözle, “Allah'ın kelâm sıfatı vardır ama bu, onun zatı ile kâim değildir”
demek istemezler.
Mutezile,
“Sıfatların var olduğunu kabul etmek tevhidi iptal etmektir”, prensibine sıkı
bir şekilde sarılmıştır. Zira onlara göre sıfatlar Allah Taâlâ'nın zatına mugayir
ve ondan başka olan kadîm ve ezeli varlıklardır. Bu takdirde, Allah Taâlâ'dan
başka kadîmlerin de var olması ve kadîmlerin birden fazla olması lazım gelir.
Daha açıkçası vacib li-zatihinirı birden fazla olması icab eder. Halbuki,
“bizzat vacibul-vücud'un Allah ve sıfatları olduğu” konusunda, ('vaciple kadim
eşanlamlıdır, diyen) eski kelâmcıların sözlerinde işaret yolu ile ve sonraki
kelâmcıların sözlerinde ise açıkça temas edilmiştir. (Vacib ile kadim aynı
manâya geliyorsa, Hamiduddin Darirî'nin de açıkça söylediği gibi Allah da
sıfatları da Li-zatihi vacibü'l-vücud ise, o takdirde kadîm ve vacib varlığın
birden çok olması gerekmez mi? Bu ise tevhidi iptal manâsını ifade etmez mi?
Mutezilenin itirazı işte budur).
Halbuki
Hıristiyanlar, üç kadim ve ezeli varlık (ekânim-i se1âse ) kabul ettikleri için
kâfir olmuşlardır. Bu durum karşısında sekiz veya daha fazla (kadîm ve ezelî
sıfat) kabul edenlerin hali ne olur? Müellif Ömer Nesefî, şu sözü ile işte bu
hususa işaret etmiştir: [23]
Yani Allah
Taâlâ'mn sıfatları O'nun zatının aynı ve tıpkısı olmadığı gibi zatının başkası
da değildir. Onun için (Allah'tan başka ve) gayrı olan varlıkların da ezelî
olması ve kadîmlerin birden fazla olmaları lazım gelmez. Hıristiyanlar, gerçi
“birbirinden başka kadîm varlıkların mevcut olduğunu” açıkça söylemişlerdir
ama, “vücûd”, “ilim” ve “hayat” dedikleri ve “baba-oğul-Ruhu'1-kuds”, diye
adlandırdıkları üç uknum (ekâmm-ı selâse) kabul ettikleri için kâfir olmaları
lâzım gelmiştir. İddialarına göre “ilim” uknumu, yani unsuru Hz. İsa
(a.s.)'nın bedenine intikal etmiştir. Şu halde Hıristiyanlar bu uknumların
infikâk ve intikallerini (yani Allah'tan ayrılmalarını ve başka yerlere
geçmelerini) caiz görmektedirler. Onun için de birbirinden başka (ve aralarında
muğayeret bulunan li-zatihî) vacibler ortaya çıkmaktadır.
itiraz: (Mutezileden) biri çıkıp da şöyle diyebilir:
Çok ve birden fazla olma hali, “yekdiğerinden ayrılmaları caiz olması” manâsına
gelen “birbirinden başka olma” esasına bağlanamaz, dayandırılamaz. (Taaddüd ve
tekessürün, infikâkm caiz olması manâsına gelen tegayur esasına bağlanmasını
reddediyoruz). Zira şurası kesindir ki,1,2, 3... v.s. gibi sayı mertebelerinde
birden fazla ve çokluk olma urumu vardır. Bununla beraber bu sayıların
bazıları, öbür bazılarının parçalarıdır. Parça ise bütüne mugayir olmaz.
(Halbuki bunların aralarında zıddiyet ve başkalık yoktur. Meselâ, on sayısının
içinde bulunan on tane bir rakamından hiç biri öbürüne, muhalif değildir.
Bununla beraber on sayısının birbirinden ayrılmaları (infikâk etmeleri)
caizdir. Bunun gibi Allah'ın sıfatları zatına mugayir yani zatından gayri
değildir, ama ondan infakâk etmeleri ve ayrılmaları caizdir, denebilir.
(Böylece iddianız geçersiz olur).
Ayrıca, ister
aralarında mugayeret ve başka olma hali bulunsun, isterse bulunmasın,
sıfatların çok ve birden fazla olduğu konusunda ihtilaf yoktur. (Buna nazaran
Sünnîler kadim varlıkların çok ve birden fazla olduğunu kabul etmektedirler).
Cevap: İmkânsız olan, kadîm zatların birden fazla
olmasıdır. “Bir zat ile onun sıfatlarının ezelî olması” değil. Ayrıca,
“sıfatlar bi-zatihi vâcibu'l-vücûttur” sözünü söylemeye cüret etmemek gerekir.
Tersine bu konuda şöyle denmelidir: “Sıfatlar vacib ve zarurî varlıklardır.
Fakat vücub ve zaruretini kendilerinin dışında olan bir şeyden almazlar.”
(Vâcib li-gayrihi değildir). Tersine, “O, sıfatın ne aynı ne de gayrıdır”,
manâsında “sıfatlara vâcibtir”, denir. Buradaki “O” sözü ile Allah Taâlâ'nın
zatını kasdetmekteyim. “Li-zatihî vâcibu'l-vücûd Allah Taâlâ ve O'nun
sıfatlarıdır”, diyenlerin anlatmak istedikleri şey budur. Onlar demek isterler
ki: Sıfatlar, mukaddes ve müteâl olan, vâcib zattan dolayı vâcib ve
zarurîdirler. (Sıfat-. îarın vücubu zatın vücubuna dayanır). Aslında ve zatları
itibariyle sıfatlar (vâcib değil) mümkündür. (Çünkü var olmak için Allah'ın
zatına muhtaçtırlar). Mümkünün kadîm olmasında herhangi bir imkânsızlık yoktur.
Şu şartla ki: Mümkün, kadîm olan zatla kâim olacak, vâcible var olacak, ondan
ayrı bulunmayacak. Her kadîm bir ilah değildir ki, birden fazla kadîm ve ezelî
varlığın mevcut oluşundan, birden çok ilahın mevcut olması lazım gelsin. Fakat
yine de (Allah, kadîmlerle kadîmdir, demektense), “Allah, sıfatlariyle kadimdir”
denilmelidir. “Her biri bi-zatihi kadîmdir, ulûhiyet sıfatlariyle
muttasıftır,” şeklinde bir vehmin akla gelmemesi için «kadîmler» sözünü
(kayıtsız, şartsız ve) mutlak olarak söylemem elidir.
Sıfatlar
konusunun anlaşılması çok zor ve çetin olduğu için Mutezile ve felsefe
sıfatları kabul etmeme; Kerrâmiye, sıfatların kadim olduğunu kabul etmeme,
Eş'arîler ise sıfatların “zatın aynı olduğunu da, gayrı olduğunu da” kabul
etmeme kanâatına ulaşmışlardır.
İtiraz: “Sıfatlar, Allah'ın zatının aynı da
değildir, gayrı da”, sözü görünüş itibariyle çelişkili iki şeyi ortadan
kaldırmaktır ama aslında ve hakikatte çelişkili iki şeyi ve iki zıddı bir
araya getirmekten başka birşey değildir. Zira sarih ve açık olarak, “Sıfatlar
zatın gayri değildir” demek, zımnen ve kapalı olarak, “Sıfatlar zatın aynıdır”,
hükmünü kabul etmek gibidir. Sıfatların zatın aynı olmadığını açıkça ifade
etmekle beraber, bunların var olduklarını kabul etmek, iki zıddı bir araya
getiren çelişkili bir hükümdür.
Sarih ve açık
olarak ayniyeti reddetme (ve sıfatlar zatm aynı değildir, deme) halinde de
durum böyledir. Zira bir şeyden çıkan anlam ve kavram, eğer diğer bir şeyden
çıkan anlam ve kavram değilse birinci şey, ikinci şeyden başkadır; aksi halde
birinci şey, ikinci şeyin aynıdır. İkisi arasında ortalama bir şey düşünmek de
mümkün değildir. (Mantıktaki, üçüncü ihtimali dışta bırakma prensibi: Bir şey
ya vardır, ya yoktur. Bir şey kendisinin ya aynıdır veya gayrıdır, eğer aynı
ise gayri; gayrı ise aynı değildir, üçüncü bir ihtimal yoktur).
Cevap: (Kelâmcılar buradaki gayriyeti ve)
başkalığı, “îki varlığın, biri olmadan diğerinin mevcudiyetinin tasavvur ve
takdir edilmesi biçiminde olması” tarzında tefsir etmişlerdir. Yani iki
varlığın yek diğerinden ayırdedilmesi imkân dahilindedir. Ayniyeti ise, esasta
bir derece farkı bulunmadan, iki varlığın anlam ve kavram itibariyle bir
(müttehidi olmaları, şeklinde tarif etmişlerdir. Bu duruma göre aralarında,
zıdlık ve çelişki yoktur. Hatta ikisi arasında ortalama bir şey.de tasavvur
edilebilir.
Şöyle ki; bir
şeyin anlam ve kavramı, diğer şeyin anlam ve kavramı gibi olmayacak, ama onsuz
da var olmayacak şekilde olması mümkündür. Bütüne göre parçanın, zata nazaran
sıfatın, bazı sıfatlara nisbetle diğer bir sıfatın varlığı gibi. (Kül cüz
değildir, cüz de kül değildir, ama parçalar olmadan da bütün olmaz).
Şüphesiz ki,
Allah Taâlâ'nın zatı ve sıfatları ezelîdir, ezeli olan bir şeyin yok olması
imkânsızdır. (On sayısından olan bir sayısının, on sayısı olmadan varlığını
sürdürmesi ve bir sayısı olmadan on sayısının bekası imkânsızdır. Zira bir
sayısı on sayısmdandır). Onun için de on sayısının olmaması bir sayısının
olmaması, on'un omıası da birin olması demektir. Halbuki hadis mahlûk
sıfatlarda durum bunun aksinedir. Zira, belli bir sıfat bulunmadan bir şeyin
zatının kâim olduğu tasavvur edilebilir. Onun için de (mahlûk ve hadis
var-hklardaki bahis konusu) sıfat zatın gayrı olur. Kelâm âlimleri meseleleri
böyle açıklamışlardır. Fakat bunun doğruluğu tartışılabilir.
Bu konu şunun
için tartışılabilir: Kelâmcılar, eğer “başkalık” (gayriyet ve tegâyur) sözü ile,
“iki şeyden herbirinin birbirinden ayrılmasının her iki taraf itibariyle sahih
olması”, manâsını kaydediyorlarsa, “sânî ve yaratıcı karşısında âlemin durumu”,
“mahalle göre arazın vaziyeti” ileri sürülerek, çelişkiye düşürülebilirler.
Zira yokluğu imkânsız olan sâni olmadan âlemin varlığını düşünmek kabil
değildir. Meselâ, siyahlık gibi bir araz, mahal olmadan düşünülemez. Bu,
(noktadaki çelişki gayet) açıktır. Zira bunlar arasında bir başka olma (ve
tegayür) halinin kesinliğinde (Sünnî ve Mutezile kelâmcıları arasında) ittifak vardır.
Şayet (iki
taraf itibariyle değil de sadece) bir taraftan ayrılmasının sahih olması kaydi
ile yetinirlerse, bu takdirde de “bütün ile parça, kül ile cüz” arasında bir
mugayeretin ve başka olma halinin var olması lazım gelir. Zat ile sıfatları
arasındaki münasebet için de durum budur. Zira bütün olmadan parçanın, sıfat
olmadan zatın var olacağı kesindir. “On olmadan birin bekası imkânsızdır”,
şeklinde ileri sürdükleri görüşün yanlış olduğu açıktır, (Zira, bir bütün
olarak kabul edilen on rakamı zaten tek tek birlerden meydana gelmektedir.
Mürekkeb ve bütün olan bir şeyin yok oluşundan o şeyin parçalarının da yok
olmaları gerekmez).
Bu itiraza şu
şekilde karşı bir itiraz yöneltilemez: (İki tarafın da birbirinden ayrı
düşünülmesinin sahih oluşu manâsmdaki mugayeretten) maksad: “îki şeyden,
herhangi birisi bulunmadan diğerinin farazi olarak bile olsa var olmasını
tasavvur etmenin imkân dahilinde olmasıdır, isterse bunlardan birinin var olması
imkânsız olsun”. Meselâ bazan âlem, (mucidi dikkate alınmadan) var olarak
düşünülür, daha sonra sânî ve yaratıcısının bulunduğu delille ispat edilmek
istenir.
Fakat, küle
göre cüz, bütüne göre parçada durum böyle değildir. Zira bir rakamı olmadan on
rakamın mevcut olması imkânsız olduğu gibi. On tam sayısı olmadan, on'dan bir
olan (yani on tam sayışının bir parçası olan) birin varlığının düşünülmesi de
imkânsızdır. Çünkü bu manâdaki «bir» var olsa, o on'dan (olan) bir olmazdı
(on'un parçası olan bir değil, mutlak bir, on sayısı dikkate alınmadan
düşünülen bir olurdu).
Velhasıl,
vasıftaki izafîlik muteberdir. (On'un parçası olması itibariyle bir'in
varlığını düşünemeyiz, ama mutlak biri düşünebiliriz. Fakat bu mutlak değil,
izafî bir vasıftır). Bu takdirde infikâk ve birbirinden ayrılmanın imkânsız
olması da açıktır. Çünkü biz diyoruz ki, (Sünnî kelânıcılar ilâhî) sıfatlar
arasında bir mugayeretin ve zıdlığın bulunmadığını, bu sıfatların yok oluşunun
imkânsızlığı esasına dayanarak açıkça ifade etmişlerdir. Zira bu sıfatlar ezelîdir.
(Ezelî ve kadîm olan bir şey yok olmaz). Bununla beraber şu husus da kesindir:
Diğer bazı sıfatları isbat etmek maksadiyle, meselâ ilim gibi bazı sıfatların
varlığı tasavvur edilir. Bundan anlaşılır ki, (Sünni kelâm âlimleri) bu manâyı
kasdetmiş. değillerdir. Ayrıca yukardaki izah, arazın mahalline göre durumu
(ve bundaki mugayeret) dikkate alınınca da doğru olmamaktadır. Vasfın izafiliğine
ve nisbîliğine itibar edilirse, mütezayif (karşılıklı olarak izafi) olan her iki
şey arasında bir mugayeretin ve zıddiyetin olmaması lazım gelir. Baba-oğul,
kardeş-kardeş, illet-ma'lûl... gibi. Hatta her iki gayr ve iki başka arasında
da durum böyledir. Zira gayrda izafî isimlerdendir. Bunu söyleyen (ve iki
mütezayifin iki gayr olduğu kanâatmda olan) da yoktur. (Ahmet oğlu Ali oğlu
Ömer, dediğimiz zaman, burada Ali Ahmed'e göre oğul, Ömer'e göre baba olur.
Aynı anda Ali'nin hem oğul ve hem de baba olması mütezayif denilen karşılıklı
izafî bir durum meydana getirir. Ali aynı anda hem oğul hem baba olma gibi iki
sıfatı, izafî bir şekilde kendinde bulundurmaktadır, oğul ile baba arasında hem
mugayeret hem de ayniyet bulunmatkadır. Fakat bu nisbî bir keyfiyettir).
İtiraz: (Kelâm âlimlerinin şu manâyı) kasdetmiş
olmaları niçin caiz olmasın?: “Sıfatlar mefhum ve kavram itibariyle Allah'ın
zatı değildir, var olma bakımından da ondan başka değildir” (Zira, zatla sıfat
anlam itibariyle birbirine muhaliftir). Nitekim mevzularına nisbet edilen diğer
mahmullerin hükmü de böyledir. (Ali âlimdir, gibi. Ali mevzu, âlim mahmuldür.):
Şüphe yok ki mevzu ile mahmul (mantıktaki özne ile sıfat) arasında, cümleyi
bağlamanın sıhhatli olması için, varlık itibariyle bir tve müttehid) olma şart
koşulur. Bir manâ ifade etmesi için de mefhum ve kavram yönünden başkalık şart
olur. Meselâ: “İnsan kâtiptir”, cümlesinde bu durum vardır ama “İnsan
insandır”, cümlesinde bu husus yoktur. Zira bu cümle sahih değildir. “İnsan
insandır”, cümlesi de (yeni) bir şey ifade etmez. (İnsan ve kâtip kavram
itibariyle başka, vücud itibariyle de kâtip insandan ayrı değildir, onun
mahiyetinde kâtiplik vardır. Onun için “insan kâtiptir”, cümlesi doğrudur.
İnsan ve taş hem kavram hem de varlık itibariyle birbirinden farklıdır. Onun
için: İnsan taştır, cümlesi doğru değildir. însan insandır, cümlesinde, mevzu
ile mahmul, yani özne ile sıfat birbirinin aynı olduğu için bir manâ ifade
etmez.Allah alimdir, cümlesinde de durum böyle olmaz mı?).
Cevap: Bu gibi hususlar, alîm kadir... gibi şeyler
zata nisbet edildiği zaman doğru olur, bahse konu olan ilim, kudret... gibi şeylere
nisbet edildiğinde doğru olmaz. “On” rakamına göre “bir”, “Zeyd'e göre el” gibi
mahmul olmayan parçalarda da bu gibi cümleler doğru olmaz. (Zira el Zeyd'in ne
aynıdır, ne de gayrı, on ve bir için de durum budur. Ali eldir veya el Ali'dir,
denemez).
et-Tabsire'de
şöyle denilmiştir: On'a göre bir'in, Ali'ye göre el'in ayrı ve başka şey oluşu,
-Ca'fer b. Haris müstesna-, hiç bir kelâm âlimi tarafından kabul edilmemiştir.
Ca'fer, bu görüşü ile bütün Mutezileye de muhalefet ettiğinden; bu, onun
cahilliğinden sayılmıştır. Bunun sebebi şudur: On rakamı, bu rakamın içinde
bulunan tek tek on tane adedin tümüne birden verilen isimdir. On sayısı 9 + 1 =
10 rakamının hepsine delalet etmek üzere kullanılan bir isim olduğundan, eğer
bir adedi on sayısından başka olsaydı, kendisinden başka bir şey olması lazım
gelirdi. Zira bir sayısı on'dandır, o olmadan on olmaz. Aynı şekilde: “Ali'nin
eli, Ali'den başka bir şey olsaydı, bu elin kendisinden başka bir şey olması
icabederdi. et-Tabsire müellifinin sözü işte budur. Bundaki (hatalı izah)
gizli-kapali değildir. (Zira bir şeyin, öbür şeyin bütününe mugayir ve muhalif
olması, o bütünün parçalarından her bir parçaya aykırı olmasını icab ettirmez)
.[24]
“Allah'ın ezelî sıfatları şunlardır”:
1. İlim: Ezelî bir sıfattır, konusu olan her şey açık-seçik bir şekilde
bilinir hale gelir. (Malûmat ilim sıfatının ona taalluk etmesiyle münkeşif
olur.)
2. Kudret: Ezelî bir sıfattır.
Kendisine konu olan (ve mak-d u r â t denilen) şeylere tesir eder.
3. Hayat: Ezelî bir sıfattır, ilmin sıhhatini
gerektirir. (Cansızda ilim olmaz).
4. Kuvvet: Kudret manâsına gelir.
5. Sem’
(İşitmek): İşitmeye konu
olan şeylerle (ve mesmûâtla) ilgili bir sıfattır.
6. Basar
(Görmek): Görme konusu olan
şeylerle (ve mübsarâtla) ilgili bir sıfattır. Basar, görme ile ilgili şeyleri
tam olarak idrâk etmeyi temin eder. Ama bu idrâk, vehim ve hayal yolu ile
meydana gelen veya duyu organlarının tesiri ve sesin ulaşması şeklinde vücuda
gelen bir idrâk değildir.
Sem' ve basarın kadîm oluşundan, işitilen ve görülen (mesmûât ve mübsarâtın) da kadîm olması gerekmez. Nitekim ilim ve kudret sıfatlarının kadim oluşundan, malûm ve makdûr, yani bilinen ve güç yeten şeylerin de kadîm olmaları lazım gelmez. Bunlar kadîm ve ezelî sıfatlardır. Fakat hadise ve vakalara olan taallukları hadistir.
7. İrâde
ve meşiyet (îstemek ve dilemek): Bunlar, hayat sahibi bir varlıkta bulunup, kudretin dahilinde bulunan
şeylerden birinin, vakitlerden belli bir vakitte vukua gelmesini tahsis ve
tercih eder. Bununla beraber kudretin her şeye nisbeti eşittir. (Bir şeyin
olması ve olmaması, olacaksa ne zaman, nerede ve ne şekilde olacağı kudret
sıfatına göre eşittir, bunlardan birini tahsis ve tercih eden irâde sıfatıdır).
Ayrıca ilim
sıfatının taallûku vukua ve oluşa tabidir. (Onun için irâde, filozofların iddia
ettikleri gibi ilimden ibaret değildir. Kudret sıfatı iki zıddan birine, olmaya
veya olmamaya taalluk eder, irâde bunu tahsis ederek bir şey meydana gelir,
meydana gelen şey ilim sıfatı ile bilinir).
Anlatılan
hususlarda şu görüşlerin reddine işaret edilmiştir: “Meşiyet kadîmdir, irade
ise Allah Taâlâ'nın zatı ile kâim hadis bir sıfattır.” İddiasında olanlarla
(yani Kerrâmiye ile), “Allah Taâlâ'nın fiilini irâde etmesinin ve bir şeyi
yapmak istemesinin manâsı, bir şeyi yaparken cebir altında değildir, sehven de
bir şey yapmaz, o mağlub da olmaz, başkasının bir iş yapmasını dilemesi, o işi
emretmesi manâsına gelir”. (Ebu Kasım Muhammed Belhi'nin görüşü budur).
Bu görüş
nasıl doğru olabilir ki, bütün mükelleflere iman ve farz olan diğer hususları
Hak Taâlâ emreylemiştir. (Allah onların iman etmelerini ve diğer farzları ifa
etmelerini) dileseydi, elbetteki bunlar vukua gelirdi.
8. Fiil
ve tahlik: Tekvin adı da verilen bu iki şey, ezelî bir
sıfattan ibarettir. İlerde bu konu incelenecektir. Daha çok “mahlûk” manâsında
kullanıldığı için müellif Ömer Nesefî halk (yaratmak) kelimesini bırakarak onun
yerine tahlik (yaratmak) kelimesini kullanmıştır.
9. Terzîk
(Rızk vermek): Tekvin
sıfatının özel bir şeklidir. Müellif Ömer Nesefî, (Fiil ve halk sıfatlarım
yukarda zikretmişti. Bu sıfatlar rızk konusunu da ihtiva eder. Buna rağmen),
tahlik, tasvir, terzîk, ihya ve imâte... v.s. (yaratma, şekil ve suret verme,
rızıklandırma, öldürme ve diriltme... v.s.)
gibi Allah Taâîâ'ya isnâd olunan fiillerden her birinin, Allah'ın zatı
ile kâim hakikî ve ezelî bir sıfatı olan tekvine râci olduğuna işaret etmek
için terzîk konusuna açıkça temas etmiştir.
Eş'arî'nin,“Tekvin,
birtakım izafetlerden ibarettir, fiillerin sıfatlarıdır.” (kendisi ilahî bir
sıfat değildir. Zira tekvin, mükevvin manâsına değil, mükeven manâsına gelir),
(Eş'arî'nin zannettiği gibi, bunlar izafî sıfatlar ve sıfat-ı ef al değildir.)
şeklindeki iddiası doğru değildir. (Zati sıfatın olmaması kusurdur, fiilî
sıfatın olmaması kusur değildir. Eş'arîler fiili sıfatların zatla kâim
olduğunu kabul etmezler. Onlara göre tekvin sıfat değildir).[25]
10. Kelâm: Kelâm ezelî bir sıfattır. Bu sıfata “nazm” tabir edilir. Bu nazm,
harflerden mürekkeb olan Kur'an'ın ismidir. Bunun sebebi de şudur: Emr etme,
nehyetme ve haber verme durumunda bulunan herkes, önce içinde ve kendinde bir
manâ bulur. Sonra söz, yazı ve işaretle bu manâyı anlatır. Bu manâ ilimden
başka bir şeydir. Zira insan bazan bilmediğini, hatta aksini bildiği bir şeyi
de haber verir. Kelâm irâde de değildir. Zira insan, bazan irâde etmediği bir
şeyi emredebilir. Meselâ bazan bir kimse, kölesinin âsi olduğunu ortaya koymak
ve verilen emre uymadığını göstermek maksadiyle faslında yapılmasını gönülden
istemediği bir şeyi yapması için) ona emir verir. Bu manâdaki kelâm sıfatına,
“kelâm-i nefsî” (insanın içinden konuşması, kendi kendine söylemesi, cümleleri
zihninde düzenlemesi) adı verilir. Şair Ahtal, şu beytiyle buna işaret
etmiştir.
“Gerçek
kelâm, yani söz kaibtedir
Dil sadece
gönülde olanın üzerine delildir”
Hz. Ömer
(r.a.), “Ben içimden bir söz söylemeyi tasarlamıştım”, demişti. Bir insan
ekseriya arkadaşına, “îçimde, sana anlatmak istediğim bir söz var”, der.
Kelâm
sıfatının varolduğuna dair delil, ümmetin icmaı ve Allah Taâlâ'nın mütekellim
(konuşan) olduğu konusunda peygamber (s.a.) den gelen mütevatir nakillerdir.
Ayrıca, kelâm sıfatı mevcut olmadan tekellümün (Allah'ın peygamberlerle
konuşmasının) imkânsız olduğu da kesindir. Böylece Allah Taâlâ'nın sekiz
sıfatı bulunduğu sabit olmuştur. 1. îlim, 2. Kudret, 3. Hayat, 4. Sem', 5.
Basar, 6. îrâde, 7. Tekvin, 8. Kelâm.
Son üç sıfat
konusunda fazlaca ihtilaf edilmiştir, ayrıca bu sıfatlar biraz da. mübhemdir.
Onun için müellif Ömer Nesefî, bu sıfatların var ve kadîm oldukları hususuna
tekrar işaret etmiş ve bu meselede biraz daha tafsilat vermek maksadıyla
demiştir ki:
“O” yani
Allah Taâlâ “kendisinin sıfatı olan bir kelâmla mütekellimdir”
Zira bir kelimeyi
türetmeye esas olan kök bir kelime olmadan, türetilen bir kelimenin varolması
zarurî olarak imkânsızdır. (îlim olmadan âlim olmaz). Bu ifade ile: “Allah,
başkasıyle kâim olan bir kelâm ile (meselâ Cebrail ve Levh-i mahfuzdaki bir
kelâmla) mütekeîlimdir”, kanâatmda olan Mutezile reddedilmiştir.[26]
Zira hadis
olan şeylerin, Allah Taâlâ'nın zâtiyle kâim olması zarurî olarak imkânsızdır.
“Bu kelâm
harf ve ses cinsinden değildir”
Zira ses ve
harfler zarurî olarak araz, hadis ve bazılarının meydana gelmesi diğerlerinin
yok olması şartına bağlıdır. Zira kelimenin ilk harflerinin telaffuz edilmesi
bitmeden, ikinci hecedeki harflerin söylenmesi imkânsızdır, bu husus
apaçıktır. Bu ifade ile: “Allah Taâlâ'nın kelâmı ses ve harf cinsinden olan
arazdır. Bununla beraber kadîm ve ezelîdir”, kanâatında olan Kerramiye ile
(Sünnîlerden) Hanbelîler reddedilmiştir.
“O” (kelâm)
zatı ile kâim “sükût ve âfete aykırı bir sıfattır”
Sükût, kadir
olduğu halde konuşmayı terketmektir. Âfet, ya dilsizlerde olduğu gibi doğuştan
veya sabi çocuklarda olduğu gibi zayıflık ve kuvvetin yeterli sınıra varmaması
sebebiyle (konuşma organı olan vasıtaların ve) âletlerin (söz söyleme
irâdesine) itaat etmemesidir.
itiraz: Anlatılan şeyler sadece kelâm-ı lafzi için
doğrudur. Kelâm-i nefsî için doğru değildir. Zira susmak ve dilsizlik sadece
telaffuza aykırıdır. (İçinden konuşmaya muhalif değildir).
Cevap: Burada “İçinden konuşmayı istememek ve buna
kadir olmamak” manâsına gelen batini ve iç sükût ve âfet kasdedilmekte-dir.
Söz, biri lafzı diğeri nefsî diye ikiye ayrıldığı gibi, onun zıddı da, yani
sükût ve dilsizlik de tıpkı onun gibi ikiye ayrılır.
“Allah Taâlâ,
kelâmla emredici, nehyedici ve haber vericidir”
Yani kelâm
aslında tek ve bir tane sıfattır ama, taalluk ettiği şeylerin emir, nehiy ve
haber şeklinde değişmesiyle çokluk gösterir. Nitekim ilim, kudret ve öbür
sıfatlarda da durum böyledir. Bunlardan herbiri tek bir sıfattır. (Bunlarda
görülen) çokluk ve sonradan oînıa hali taalluklarında ve nisbet edildikleri
şeylerde mevcuttur. (İlahî sıfatların esas itibariyle bir ve tek olarak
düşünülmesi), bunun, tevhidin kemâline daha layık oluşundan ve bir de,
bunlardan herhangi bir sıfatın aslı itibariyle çokluk gösterdiğine dair hiç bir
delilin mevcut olmayışındandır
İtiraz: (Emir, nehiy ve haber gibi), kelâmın bu nevi
kısımları olmadan bir kelâmın varlığı esasen düşünülemez.
Cevap: Bu itirazı reddediyor ve diyoruz ki: Taalluk
halinde kelâm bu kısımlardan biri haline dönüşür. Bu ise (ezelde değil) sonradan
meydana gelir. Ezeldeki kelâmın kafiyen kısımları yoktur.
Kelâmcılardan biri (Fahruddin Razı): “Ezelde haber vardır, diğer bütün söz nevilerin mercii de haberdir. Çünkü emrin manâsı ve özü, yapılan bir işe karşılık sevabın, bu işin terk edilmesi halinde cezanın hak edildiğini haber vermektir. Nehiy de bunun tersidir. Soru cümlesinin esası, bilgi alma isteğinde bulunmayı haber vermektir. Nida cümlesinin aslı cevap talebinde bulunmayı haber vermektir.
Fakat bu
görüş şu şekilde reddedilmiştir: Biz (emir, nehiy ve haber gibi sözlerdeki)
manâların değişik olduğunu zaruri şekilde biliyoruz. Bunlardan bazılarının
diğer bazılarını gerektirmesi, kavram bakımından bir olmalarını gerektirmez.
İtiraz: Emir ve nehiy konusu (olan kişiler ve
fiilleri olmadan ezeldeki) emir ve nehiy boş ve abes bir şeydir. (İlerde olacak
şeyleri) olmuşcasma haber vermek, su götürmez bir yalancılıktır. Allah
Taâlâ'yı bundan tenzih etmek gerekir. (Allah, ezelde Kur'an'ı yer yüzüne
indirmediği halde, “Biz Kur'an'ı indirdik”, diyebilir mi?).
Cevap: Eğer kelâmın ezelde emir, nehiy ve haber
gibi kısımları olmadığı kabul edilirse, burada müşkil ve anlaşılmaz bir şey yoktur.
Eğer kelâmı emir, nehiy ve haber olarak kabul etsek; ezeldeki emir, verilen
kişinin var olması zamanında ve emredileni icra etme ehliyetini kazanması
halinde, emredilen hususun vücuda getirilmesini icab ettirir. Bu takdirde de
memurun (ilerde) var olacağım âmirin bilmesiyle yetinilir. Nitekim, bir adamın
bir oğlu olacağını farzederek, dünyaya geldikten sonra “şöyle yapsın”, diye
verdiği emir de böyledir. Ezele nisbetle “haber verme” herhangi bir zamanla
vasfedilemez, zamandan münezzeh olduğu için Allah Taâlâ'ya göre
mazihâl-istikbal diye bir şey yoktur. Nitekim onun ezelî olan ilmide zamanın
değişmesiyle değişikliğe uğramaz.[27]
Müellif Ömer
Nesefî, kelâmın ezelî ve kadîm olduğunu açıkça belirttikten sonra, okunan ve
hadis olan nazma Kur'an ismi verildiği gibi, kadim ve ezelî olan - söz konusu -
kelâm-ı nefsîye de Kur'an isminin verilmekte olduğuna işaret etmeye gayret
ederek dedi ki: [28]
Müellif Ömer
Nesefİ metinde, “el-Kur'an kelâmullah...” demek suretiyle önce “Kur'an'ı”
zikrettikten sonra, peşinden, “kelâmullah” tabirini getirdi. Zira kelâm âlimleri,
“Allah Taâlâ'nın kelâmı olan Kur'an, gayr-i mahlûktur,” denilir, ama; kadîm ve
ezelî olan harf ve seslerden mürekkebtir, fikri akla gelmesin, diye “Kur'an
gayr-i mahlûktur” denilmez, demişlerdir. Nitekim, cahillikleri veya
inatçılıkları sebebiyle (Ehl-i sünnet olan) Hanbelîler bu kanâata (harf ve
seslerin kadîm olduğu fikrine) sahip olmuşlardır. (Onun için “Kur'an mahlûk
değildir,” demektense) Allah'ın kelâmı olan Kur'an mahlûk değildir, demek daha
uygun olmuştur.
Müellif Ömer
Nesefî, “mahlûk değildir" sözünü “hadis değildir”, yerine kullanmış,
bununla iki ifadenin aynı şeyi anlattığına işaret etmiş ve söylediği sözün
hadisteki ifade tarzına uygun düşmesini amaçlamıştır. Peygamber (s.a.)
“Allah'ın sözü olan Kur'an mahlûk değildir, kim mahlûktur derse, ulu Allah'ı
inkâr etmiş olur,” buyurmuştur [29].
Aynı zamanda Nesefî, bu ifadesiyle iki fırka (yani Mutezile ile Ehl-i sünnet)
arasında ihtilaf konusu meseleyi, “Kur'an mahlûktur” veya “Kur'an gayr-i
mahlûktur”, şeklinde meşhur ve yaygın bir ifade ile kesin bir biçimde ortaya
koymak istemiştir. Yine bundan dolayı “Allah'ın kelâm sıfatı” konusu, “Halk-ı
Kur'an” başlığı altında incelenmektedir. Bizimle Mutezilenin arasındaki
ihtilafın hakikati ve mahiyeti, kelâm-i nefsinin varlığını kabul veya red ile
ilgilidir. Çünkü biz, Kur'an'ın harfleri ve sözleri kadîm ve ezelîdir,
demiyoruz. Buna karşı Mutezile de, Kelâm-ı nefsi hadis ve mahlûktur, demiyor.
(Ama kelâm-ı nefsinin var olduğunu da kabul etmiyor. Bunun varlığını kabul
etselerdi Kur'an mahlûktur, demiyeceklerdi).
Sünnîlerin
delilleri: Yukarda da
geçtiği üzere bu konuda icmâ (ve âlimlerin ittifakının) mevcudiyeti ve Allah
Taâlâ'nm mütekellim olduğuna dair Peygamber (s.a.) den bize gelen nakil ve
haberlerin mütevatir oluşudur. Şübhe yok ki, Allah'ın mütekellim oluşunun,
kelâm sıfatı ile muttasif olmasından başka bir manâsı yoktur. Hadis olan
kelâm-ı lafzînin Allah Taâlâ'nın zatı ile kâim olması da imkânsız olduğuna
göre, kelâm-ı nefsinin mevcudiyeti sabit olur.
Mutezilenin
delilleri: Kur'an, te'lif,
tanzim, inzal, tenzil, Arabca, fasih ve i'câz niteliğine sahib olma... v.s.
gibi yaratıkların sıfatları ve hudûsun alâmetleri olan şeylerle muttasıftır..
Mutezilenin bu delili bize (Sünnî kelâmcılarına karşı) değil, Hanbelîiere (ve
Selefîlere karşı) geçerli bir delil olarak ileri sürülebilir. Çünkü biz tanzim
(yani Kur'an'm nazmı ve tertib biçimi) hadistir, diyoruz. Sadece kadîm ve
ezeli olan manâyı bahis konusu ediyoruz. Allah Taâlâ'nın mütekellim olduğunu
inkâr etmenin mümkün olmadığını gören Mutezile, “Allah Taâlâ ses ve harfleri
mahallinde (yani Cebrail'de ve Kur'an okunan diğer yerlerde) yaratmak veya
Levh-i mahfuz'da yazı şeklini icad etmek, manâsında mütekellimdir, velevki bu
yazı okunmamış olsun. Fakat okunmadık bir yazıdan dolayı bu yazıyı ıcad edene,
yani yazana mütekellim denilip denilmeyeceği konusunda Mutezile âlimleri
arasında ihtilaf vardır.
Mutezilenin
kendisi arasında bu konuda bir ihtilaf vardır. (Bazıları ses ve harf yaratma,
diğer bazıları Levh-i mahfuz'daki yazı şeklini yaratma manâsında Allah
mütekellimdir, der ve ihtilaf ederler).
Malumdur ki
müteharrik (ve hareketli kimse) hareketi icad eden değil, hareketin kendisiyle
kâim olduğu kimsedir. Durum böyle olmasaydı, Hakk Taâîâ'nm, kendisi için
yarattığı arazlarla muttasıf olması gerekirdi. Ulu ve yüce Allah böyle olmaktan
pek çok münezzeh ve mukaddestir. (Kendisi için yarattığı ve araz olan kelâm
sıfatıyle muttasıf olmaz, bu manâda ona mütekellim denmez).
Mutezilenin
en kuvvetli itirazı şudur: (Ey Sünnîler!) “Kur'an, mushafm iki kapağı arasında
mevcut olan ve bize kadar tevatüren nakl edilen şeydir.” tarifinde ittifak
ediyorsunuz. Bu; Kur'an'ın mushaflarda yazılan, dillerde okunan ve kulaklarla
işitilen bir şey olmasını gerektirir. Bütün bunlar, zarurî olarak hudûsün ve
sonradan olmanın emmâreleridir. Müellif Ömer Nesefî şu sözü ile bu sorunun
cevabına işaret ederek dedi ki:
Allah
Taâlâ'nın kelâmı “O Kur'an mushaflarımızda yazılıdır”
Yani Kur'an
yazı şekli ve işaretiyle ve Allah'ın kelâmına delalet eden harf suretiyle
nıushafta yazılıdır. Muhayyel sözlerle (ve imaj biçiminde zihnimizde,
hafızamızda ve) “kalbimizde ezberlenmiş”; işitilen ve telaffuz edilen
harflerle “dillerimizle okunmuş”; aynı şekilde de “kulaklarımızla işitihniştir
fakat bu gibi yerlere hulul etmiş değildir”.
Yani bütün bunlarla
beraber ne mushaflara, ne kalblere, ne lisanlara ve ne de kulaklara hulul ve
nüfuz etmiş değildir. Tam aksine Kur'an, Allah Taâlâ'nın zatı ile kâim, kadîm,
ezeli bir manâdır. Allah'ın kelâmına delâlet eden nazm ve sözler vasıtasıyle
telaffuz edilir ve dinlenilir. Muhayyel nazım ve lafızlarla (yani manâya
delalet eden kelime şeklindeki imajlarla) ezberlenir, Allah'ın kelâmına
delâlet eden, harfler için ortaya konulan şekil, suret ve nakışlarla (yani
kelâmın remzi ve işareti olan sembollerle) yazılır.
Nitekim,
“Ateş, yakıcı bir cevherdir”, denilir. Bu cümle sözle anlatılır ve kalemle
yazılır. Bundan ateşin aslı, hakikati ve mahiyeti suret (şekil, ses ve)
harftir, manâsını çıkarmak lazım gelmez.
Bir şeyin
dört çeşit varlığı mevcuttur:
1. Dış âlemdeki aynî ve maddi varlığı,
2. Zihindeki (manâ ve bilgi biçimindeki)
varlığı, .
3. ifadedeki söz ve kelime şeklindeki varlığı,
4. Yazıdaki
(nakış ve işaret tarzındaki)
varlığı.
Bu duruma göre vazı badeye, ifade zihinde olana, zihinde olan ıstaki aynî varlığa delâlet eder. Bu takdirde, “Kur'an gayr-ımahuttur” cümlesinde olduğu gibi; Kur'ân'ı, kadîm ve ezelî varlığın levazımından(ve sıfatlarından) olan bir şeyle tavsif ettiğimiz zaman, maksat, Kur'an'm dışta mevcut olan hakikatidir. Kur'an'ı, mahlûk ve hadis varlıkların levazımından (ve vasıflarından olan) bir şeyle vasfettiğimiz zaman, bununla ya söylenen ve dinlenen lafızlar ve sözler kasdedilir: “Kur'an'ın yarısını okudum”, cümlesinde olduğu gibi. Veya hayali lafızlar (ve imajlar) kasdediîir: “Kur'an'ı ezberledim”, cümlesinde olduğu gibi. Veyahut da nakış tarzındaki şekil ve semboller kasdedilir: “Abdesti olmayanın mushafa dokunması haramdır”, cümlesinde olduğu gibi.
Dinî ve şer'î
hükümler için (Kur'an'ın) kadim olan manâsı değil, sözü (nazmı ve lafzı)
delildir. Onun için usûl-ı fıkıh âlimleri, Kur'an'ı, “bize tevatür yolu ile
gelen ve mushafta yazılı olan...”, şeklinde tarif etmişler, Kur'an'ı hem sözün
hem de manânın ismi saymışlardır. Yani Kur'an (lafızdan) tecrid edilmiş,
manânın ismi değil, manâya delâlet eden nazmın ve sözün ismidir.
Allah Taâlâ'nm, sıfatı olan ezelî ve kadîm manâya gelince, Eş'ari'ye göre bunun işitilmesi caiz ve mümkündür. Fakat üstad Ebu îshak îsferâini bunu mümkün görmemiştir. Şeyh Ebu Mansur (Maturidîînin tercihi de budur. (Daha açıkçası îsferâinî, Maturidî'ye tabi olmuş ve bu konuda Eş'arî'ye değil, Maturidî'ye uymuştur. Ama Eş'ari olan Taftazânî İsferâinî'nin fikrine öncelik vermiştir.)
“Putperestlerden
biri sana sığınırsa, Allah'ın sözünü işitene kadar ona eman ver” [30]“Allah'ın
kelâmı olduğuna delâlet eden şeyi (ve sözü) işitene kadar”, manâsına
gelmektedir. Nitekim, “falan zatın ilmini dinledim ve işittim”, cümlesinde de
bu manâ vardır. Musa (a.s.) Allah Taâlâ'nın kelâmına delâlet eden bir ses
işitmişti. Bu işitme, kitap ve melek vasıtasıyla olmadığı için, ke1im (Allah'la konuşan) ismi ona tahsis edilmişti.
itiraz: Allah Taâlâ'nın kelâmı, ezeli ve kadîm olan
manâda hakikat, (ses ve harflerden) mürekkeb olan nazm ve söz manâsında mecaz
olsaydı, şöyle bir itirazla, “mürekkeb nazmı” ondan nefy ve reddetmek doğru
olurdu: Semâdan inen, i'caz niteliğine sahip bulunan, sure ve âyetler şeklinde
bölümlere ayrılan nazım ve söz Allah Taâlâ'nın kelâmı değildir. Halbuki, bunun
aksinin doğru olduğuna dair icma ve ittifak vardır. Ayrıca i'caz niteliğine
sahip olan ve kendisiyle (bir mislini siz de getirin bakalım, şeklinde) meydan
okunan, hakikî manâda Allah Taâlâ'nın kelâmıdır. Bu gibi şeylerin (i'caz
ve tahaddînin) mürekkeb olan, sure ve
âyet gibi bölümlere ayrılan nazım ve sözde olacağı da kafidir. Çünkü (Allah'ın)
kadîm sıfatına karşı koymanın (ve muarazada bulunmanın) hiç bir anlamı yoktur.
Cevap: Hakikat şudur ki, Allah Taâlâ'nın kelâmı
(kelâmullah), hem kelâm-i nefsi ve hem de kelâm-î lafzî manâsını ifade için
ortaklaşa kullanılan (mecazî değil, hakikî) bir isimdir. Kelâmın “kelâm-ı
nefsi” manâsında (Allah Taâlâ'ya nisbet ve) izafesi, kelâmın Allah Taâlâ'nın
sıfatı oluşu manâsına gelir. Kelâmın (kelâm-ı lafzî manâsında Allah'a nisbeti
ve) izafesi, Kur'an, Allah tarafından yaratılmıştır, insanlar tarafından telif
ve tertib edilmiş değildir, manâsına gelmektedir. Bu sebeple (Allah'ın kelâmı,
ifadesi, Kur'an'm nazmı ve sözü için kullanılamaz görüşünü) esastan reddetmek
doğru olmaz. î'caz ve tahaddî (yani siz de bir mislini getirin, diye meydan
okumak) sadece Allah Taâlâ'nın kelâmında bulunur.
Bazı kelâm
âlimlerinin ifadelerinde geçen Kur'an (sözünün kelâm-ı lafzi manâsında
kullanılması) mecazdır, ibaresi, “Allah'ın kelâmı telif ve terkib edilmiş
nazmın ve ifade şekli için konulmuş bir kelime değildir” manâsına gelmez.
Aksine bu sözün manâsı şudur: Kelâm hakikatte ve esasta zat ile kâim olan
manânın ismidir. Bu manânın lafzına Allah'ın kelâmı denilmesi ve kelâm sözünün
bu manâyı ifade için ortaya konulmuş olması, sadece sözün manâya delâlet
etmesi itibariyledir.
Kelâm
âlimleri “isimlendirme” ve “bir manâyı ifade için bir kelime ortaya atma”
(tesmiye ve vaz') meselesini tartışma konusu yapmazlar. (Önemli olan manâdır,
manâ iyice kavrandıktan sonra, bir kelime hangi manâyı ifade için kullanılırsa
kullanılsın önemli değildir).
Kelâm
konusunda araştırma yapan bir zat (Adududdîn îcî), şu kanâata varmıştır: Kelâm
âlimlerinin, “Allah Taâlâ'nın kelâmı kadim ve ezeîfbir manâdır, ve bu manâ
lafız ve söz karşılığı değildir. Bunun için onunla lafzın delâlet ettiği ve
anlattığı “medlul ve mafhûm” kasdedümez. Aksine bu manâ ayn (yani cevher ve
zat) mukabilidir. Bu kadîm manâdan maksat, diğer sıfatlarda olduğu gibi zatı
ile kâim olmayan (bizatihi değil, bigayrihi kâim olan) Şeydir. Kelâm âlimlerinin
“Kur'an hem lafzın hem de manânın ismidir” demelerinden maksatları, “Bu sözün
manâsı her ikisine de şamildir, bununla beraber o kadimdir”, anlamına
gelmektedir. Yoksa Hanbelüerin iddia ettikleri gibi, parçalan itibariyle
tertibli ve harflerden mürekkeb olan nazım kadîmdir, manâsı kasdedilmemektedir.
Zira bunun imkânsızlığı apaçıktır. Çünkü biz kesinlikle biliyoruz ki,
“Bismillah” derken (B) den evvel (S)
harfini telaffuz etmek mümkün değildir.
Daha
açıkçası, zat ile kâim olan (manâ değil) lafz, esas itibariyle parçaları ve
bölümleri bakımından tertibli değildir. Meselâ hâfız'ın zihninde Kur'an'ın
parçaları tertibsiz olarak ve bazıları diğer bazılarından önce bulunmaksızın
mevcuttur. Organ ve dil müsait olmadığı için tertib sadece telaffuz ve okuma
vaktinde meydana gelmektedir. Kelâmcıiarın: Okunan, kadim ve ezelîdir, okumak
ise hadistir, demelerinin manâsı işte budur. Allah Taâlâ'nın zatı ile kâim olan
kelâmda tertib yoktur ki; onun (yani kelâmüllahı) işitmiş olan, cüzleri
tertipsiz bir şekilde onu işitmiş olsun. Zira onun âlete (organa ve lisana)
ihtiyacı yoktur.
(Adı geçen
araştırmacının) sözünün özeti ve esası budur. Bazılarının var olması için öbür
bazılarının yok olması şartına bağlı olmaksızın konuşulan veya hayal edilen
harflerden mürekkeb olmayan, lafza delalet eden tertibli şekillerden meydana
gelmeyen ve nefs ile kâim bir sözün (bir lafzın ve kelimenin) var olduğunu
tasavvur ve düşünebilenler için bu güzel bir izahtır.
Halbuki biz,
kelâm ve Kur'an'ın, hafızın nefsinde kâim (ve ezberlenmiş) olmasından, sadece
harflere ait şekillerin, onun hayalinde depolanmış ve resmedilmiş bir şekilde
mevcut olduğunu anlamaktayız. O şekilde ki, hafız oraya yöneldiği (ve zihnini
de yönelttiği zaman) o şeyler, muhayyel lafızlardan ve düzenli nakışlardan
meydana gelen kelâm halini almaktadır. Hafız, bunu telaffuz edince de işitilen
bir kelâm şekline girmektedir. (Birincisine keîâm-i nefsi, ikincisine kelâm-ı
lafzı denilmektedir. Taftazânî, bu sözü ile Adududdin îcî'yi tenkit etmiş
oluyor). [31]
11.
Tekvin; Fiil, halketme,
tahlîk, icad, ihdas, ihtira'...v.s. kelimeleriyle anlatılan manâyı ifade
etmekte, ve: “yok olanı, yokluktan varlığa çıkarma” (ma'dûmu ademden vücûda
çıkartmak) şeklinde tarif edilmektedir.
Zira akıl ve
nakil, (din ve ilim), şu hususta ittifak halindedir: Allah Taâlâ bu âlemin
yaratıcısı ve var edicisi (halikı ve mükevvi-ni! dir. Türetmeye esas alınan kök
bir kelime olmadan, bir şey hakkında türetilen bir kelimeyi kullanmanın,
sıfatın kâim olmasını sağlayan mevsuf olmadan (müştak) bir sıfatın varlığı
imkânsızdır. (Madem ki Allah'a, müştak ve türetilmiş birer isim ve sıfat olan
Halk ve Mükevvin isimlerini veriyoruz, o halde Cenab-ı Hakk'da bu müştak
kelimelerin mastarı ve kökü olan halk etme ve tekvin sıfatları da vardır. Kök
kelime olan halk ve tekvin olmadan Allah'a Halik ve Mükevvin isimlerinin,
türetilmiş sıfatların verilmesi imkânsızdır).
Bunun
sebepleri:
1. Daha önce de geçtiği gibi hadis şeylerin Allah
Taâlâ'nın zatı ile kâim olması imkânsızdır. (Hadis şeylere mahal olan şey
hadistir. Onun için tekvin sıfatı hadis olamaz).
2. Allah Taâlâ, ezelî olan kelâmında zatını
Hâ1lk diye nitelemiştir. Eğer ezelde yaratıcı olmasaydı, ya bir yalancılık
durumunun ortaya çıkması veya (kelimenin hakiki manâsının bırakılarak) “Allah
gelecekte yaratıcıdır” veya “yaratmaya kadirdir”, şeklinde bir mecaza gidilmesi
lazım gelirdi. Halbuki Hâlık kelimesini hakikî manâda kullanmayı imkânsız
kılacak bir şey yoktur. (Onun için de hakikî manânın kasdedilmesi imkânsız
olmadıkça mecaza gidilemez). Ayrıca “yaratmaya kadirdir”, manâsına gelmek
üzere Allah'a Hâlık adının verilmesi caiz ve mümkün olsaydı, (yaratma fiili gibi) Allah'ın kudreti
dahilinde bulunan bütün arazların da ona isim olarak verilmesinin caiz olması
gerekirdi. (Siyahlık ve siyahlığı yaratmak
Allah'ın kudreti dahilinde olduğu için Hakk Taâlâ'ya siyah, denmesinin de caiz
olması gerekirdi ki, bu hiç kimse tarafından kabul edilmemektedir).
3. Tekvin sıfatı hadis olsaydı, ya bunun diğer
bir tekvinle yaratılması gerekirdi. Bu da
teselsüle sebep olur, teselsül
ise imkânsızdır. Netice itibariyle âlemin yaratılmasının da imkânsızlığı lâzım
gelir. Halbuki âlemin var olduğunu gözlerimizle görmekteyiz. Veya diğer bir
tekvin olmadan var olması gerekirdi. Bu da hadisin bir muhdise ve ihdasa muhtaç
olmaması manâsına gelir. Bu ise, “Allah'a ihtiyaç yoktur” (âlem Allah'sız olabilir, bir hadis muhdise muhtaç, olmadığına göre,
diğerleri neden muhtaç olsun) neticesini
ortaya çıkarır, (buna ta'til-i sâni'
denir.)
4. Tekvin bir hadesten dolayı
hadis olsa, bir oluş için oluş olsa, bunun ya Allah Taâlâ'nın zatında olması
gerekir. Bu takdirde Allah'ın hadis şeylere mahal olması gerekir (bu
bâtıldır). Veya Allah'ın zatından başka bir yerde meydana gelmesi gerekir. “Her
cismin tekeni ve yaratılması o cisimle kâimdir”, diyen (Mutezile kelâmcısı)
Ebu Hüzeyl bu
kanâata varmıştır. Bu takdirde de her cismin, kendi kendinin hâlık ve
mükevvini olması icabeder. Bunun imkânsızlığı ise aşikardır.
Bu deliller,
ilim ve kudret gibi tekvinin de hakikî bir sıfat olması (ve sayılması) esasına
dayanmaktadır. Kelâmcılardan muhakkik olanların (ve derin araştırmalar
yapanların) vardıkları kanâat şudur: Tekvin Allah Taâlâ'nın her şeyden evvel,
her şeyle beraber, her şeyden sonra olması, dillerimizle zikredilmesi,
ibadetlerimizle ma'but olması, öldürücü ve diriltici olması... v.s. gibi akla
dayanan itibari ve izafî bir sıfatıdır.
Velhasıl
tekvin, ezelde yaratma, rızk verme, öldürme, diriltme v.s. gibi şeylerin mebdei
(başlama noktası) dır. Kudret ve irâdeden ayrı ve müstakil bir sıfat olduğuna
dair bir delil yoktur. Her ne kadar kudretin, mükevvenin varlığına ve
yokluğuna nisbeti bir ve eşit ise de, kudret sıfatına irâde sıfatının
eklenmesiyle (mükevvenin olması veya olmaması gibi) iki yönünden biri tahsis
ve tercih konusu yapılmış olur. (Taftazânî burada, Maturidîlere karşı
Eş'arîleri tutmaktadır) .
Tekvinin
hadis olduğunu söyleyenler, “mükevven olmadan tekvin, yaratma olmadan
yaratılan, düşünülemez. Tıpkı dövülen olmadan dövme fiilinin varlığının
tasavvur edilemeyeceği gibi. Tekvin kadîm olsa, mukevvenâtın ve âlemin de kadîm
olması lazım gelir. Bu ise imkânsızdır”, şeklinde bir delile dayandıklarından
müellif Ömer Nesefî bu itirazın cevabına işaret ederek dedi ki:
“Tekvin,
Allah'ın âlemi ve âlemdeki parça ve bölümlerden her bir parçayı ve bölümü”
ezelde değil, “var olacakları vakit” ilmine ve irâdesine göre, “tekvin ve halk
etmesidir”
Şu halde
ezelde de ebedde de tekvin bakî ve daimîdir. Fakat mükevven, (halk fiiline ait)
taallukun hudüsü ile hadistir. Nitekim ilim, kudret... ve diğer ezelî ve kadim
sıfatlarda da durum böyledir. Bu sıfatların kadîm ve ezelî olmalarından,
taalluk ettikleri şeylerin de kadîm olmaları lazım gelmez. Zira bunların
taalluk ettiği şeyler hadistir. (Allah'ın ilminin ezeli olmasından malûmu olan
varlıkların da ezeli ve kadîm olmaları gerekmez. Allah'ın ilmi ezelî ve kadîmdir
ama bu sıfatın malûmu taalluk etmesi de, malûmun kendisi de hadistir).
Bu, konu
hakkında söylenen şu sözlerin hakikati ve özetidir: Âlemin varlığı, Allah
Taâlâ'nın zatına veya sıfatlarından bir sıfata taalluk etmezse, hiç bir iş
görmeyen bir Allah'ın (ta'til-i sani)var olması ve hadis şeylerin yaratıcıya
muhtaç olmadan gerçekleşmeleri lâzım gelir. Bu ise imkânsızdır. Eğer taalluk
ederse, ya taalluk ettiği şeyin varlığının kadîm olması lazım gelir, bundan da
âlemin ezelî ve kadîm olması manâsı çıkar, bu ise bâtıldır. Veya taalluk
ettiği şeyin varlığının kadîm ve ezelî olmasını gerektirmez. (Yani tekvin,
mükevvenin kıdemini ve ezeliyetini icab ettirmeyecek şekilde onunla ilgili
olur).
Şu halde,
taalluk ettiği mükevven hadis olmakla beraber (Allah'ın zatı gibi) tekvin de
kadim olsun. (Bunda ne gibi aklî bir mahzur var: îlk iki şık bâtıl olunca
geriye bâtıl olmayan son ihtimal kalır, doğrusu da budur).
İtiraz: (Tekvin sıfatının kadîm oluşu, âlemin de
kadîm oluşunu gerektirir, diyerek tekvinin hadis olduğunu ve mükevven manâsına
geldiğini ileri süren Eş'arîler diyebilirler ki:) Mükevven (olan âlem) in
varlığının tekvine taalluk ettiğini söylemek, tekvinin hadis olduğunu
söylemek, manâsına gelir. Çünkü kadîm ve ezelî, varlığı başkasına taalluk
etmeyendir. Hadis, varlığı başkasına bağlı olan şeydir.
Cevap: Bu, doğruluğu tartışılabilir bir iddiadır.
Çünkü (itiraz olarak ileri sürülen) bu izah şekli, filozofların söyledikleri
zat itibariyle kadîm ve hadis manâsına gelmektedir. Kelâmcılara göre had i s:
varlığı için başlangıç noktası olan şeydir. Yani hadis, öncesinde yokluk
bulunan bir varlıktır. Kadîm ise bunun tersidir. Bu manâda, kadîmin varlığının
başka bir şeye mücerred olarak taalluk etmesi, onun hadûsünü gerektirmez. Zira
mümkündür ki; kadim olan bir şey kadîm olduğu halde diğer bir şeye muhtaçtır,
ondan sudur etmiştir, Onun devamlılığı ile daimdir. Nitekim filozoflar, meselâ
heyula gibi aslında mümkün olan şeylerin kadîm ve ezeli olduğunu iddia ederken
bu kanâata ve esasa dayanmışlardır.
Evet, âlemin
hudûsuna bağlı olmayan bir delille, âlemin sânî ve Allah'tan zarurî olarak
değil de, ihtiyarî olarak sâdır olduğunu kabul edersek, mükevvenin (ve âlemin)
varlığının, Allah Taâlâ'nın tekvinine taalluk etmesini söylemek, tekvin
sıfatının da hadis olduğunu söylemek, manâsına gelir. İşte bu noktadan (yani
hadis, vücûdu için bir bidayet bulunan şeydir, kadîm ise bunun zıddıdır, esasından)
hareket edilerek denilmiştir ki: Âlemin parçalarından her bir parçanın (hadis
olduğunu) açık ve kesin bir dille ifade etmekte, heyula gibi (âlemden olan)
bazı parçaların kadîm olduğunu iddia edenlerin, yani filozofların reddine
işaret vardır. (Hadis, başkasına muhtaç olan şeydir, denirse filozoflar
reddedilmiş olmaz, zira onlar da bazı şeylerin kadîm, diğer bazı şeylerin hadis
olduğunu söylerler.
O sebeple
filozofları reddetmek için “Âlem bütün cüzleriyle hadistir ve hadis başlangıcı
olan şeydir", sözünü kat'î bir şekilde söylemek gerekir). Aksi takdirde,
zaten filozoflar da sadece “Öncesinde yokluk bulunmayan şey” manâsına gelmek
üzere heyulanın kıdemine ve ezeliyetine inanmaktadır. Yoksa heyulayı
“Başkasından tekevvün ve teşekkül etmeyen” (yani var olmak için başkasına muhtaç
olmayan şey) tarzında anlamamaktadırlar.
Velhasıl, biz
“Mükevvenin (ve âlemin) mevcudiyeti olmadan tekvin tasavvur edilemez.
Tekvinin, mükevven (ve yaratmanın yaratılan eşya) karşısındaki durumu;
dövmenin, dövülen karşısındaki durumu gibidir”, iddiasını kabul etmiyoruz. Zira
darb ve dövmek, izafî ve nisbî bir sıfattır. Karşılık olarak izafî olan iki
(mütezayif ve mütekabil) şey olmadan, yani döven ve dövülen bulunmadan (dövmenin
varlığı) tasavvur edilemez. Halbuki, tekvin (böyle izafî değil) hakiki bir
sıfattır. Bu hakiki sıfat “yok olanı yokluktan varlığa çıkartmak” manâsına
gelmek üzere izafetin (ve nisbi fiillerin mebdei ve) başlangıç noktasıdır,
izafetin aynısı değildir. Bazı kelâm âlimlerinin ifadelerinde görüldüğü gibi
(meselâ, Eş'ari'de bu ifade vardır) hakiki tekvîn sıfatı, izafetin aynısı
olsaydı, mükevven (ve âlem) olmadan, bu izafetin gerçekleştiğini söylemek
inatçılıktan ve zaruri şeyleri inkâr etmekten başka bir şey olmazdı. Şu görüş
de cevapsız kalırdı: “Darb ve dövmek, bekası ve devamlılığı imkânsız olan bir
arazdır. O halde dövme fiilinin dövülene taalluk etmesi ve acının ona ulaşması
için dövülenle dövme fiilinin birlikte bulunmaları şarttır. Çünkü dövülen
gecikse (dövme fiilinden biraz sonra var olsa) dövme işi yok olup giderdi.
(Zira dövme arazdır, araz iki zamanda devam etmez). Halbuki Allah'ın (tekvin)
fiilinde durum böyle değildir. Zira o ezelîdir, devamlılığı zaruridir,
mef'ûl'un (mükevvenin ve âlemin var olma) zamanına kadar baki kalır [32].
Bizce (yani
Eş'ari hariç diğer Sünni kelâmcılarına göre) tekvin mükevvenden başkadır. (Eser
tesirden, fiil mefûlden ayrıdır). Zira, fiil, zaruri olarak mefûlünden
başkadır, (ona mugayirdir). Dövülene göre dövme, yenilene göre yeme fiilinde
olduğu gibi. Bunun bir sebebi de şudur: Tekvîn mükevvenin kendisi olsaydı,
zarurî olarak mükevvenin kendi kendine mükevven ve mahlûk olması, kendisinin
aynı olan bir tekvinle mükevven ve var olması lazım gelirdi. Daha açıkçası bu
duruma göre mükevvenin kadîm ve Allah'tan müstağni olması neticesi çıkardı. Bu
ise imkânsız olan bir şeydir.
Bundan bir de
şu netice çıkardı: “Âlemden daha kadîm olmaktan, hiç bir tesiri ve rolü
olmamakla beraber, âlem üzerinde kudret sahibi olmaktan başka yaratıcının
âlemle bir ilgisi yoktur. Alem, zaruri olarak kendi kendini meydana
getirmiştir. Bu, (yani Allah'ın âlemle bir ilgisinin bulunmaması) Hakk
Taalâ'nın yaratıcı ve âlemin de yaratılmış olmasını icabettirmez. Bu duruma
göre Allah'a, âlemin Halıkı ve Sânii, demek doğru olmaz. Bu ise, (Allah âlemin
yaratıcısıdır, tezinden caymak ve) geri dönmektir. Allah Taâlâ'nın, eşyanın
mükevvini ve yaratıcısı olmaması, manâsına gelir. Çünkü mükevvin; tekvin,
kendisiyle kâim olan zat, demektir. Mükevvinin, bundan başka bir manâsı
olmaması zarurîdir. Tekvîn, mükevvinin aynısı olunca, artık bu manâdaki tekvin
Allah Taâlâ'nın zatı ile kâim olmaz.
Yine buna
göre: “Şu taşın siyahlığını yaratan siyahtır”, “Şu taş siyahlığın
yaratıcısıdır”, demenin doğru olması lâzım gelirdi. (Zira bu duruma göre,
siyahla kâim olan ve tekvinin aynısı olan mükevvin siyahlığı yaratıyor, onu
meydana getiriyor, çünkü mükevvin, kendisi ile tekvinin kâim olduğu şeydir.
Tekvin, siyahlığın aynısı olsaydı, siyahla, yani taşla kâim olması gerekirdi.
O zaman da siyahın siyahlığı ve taşı yaratması icab ederdi. Taşın siyahı
yaratması da böyledir. Bütün bunlar bâtıl neticelerdir). Çünkü bu duruma göre
“yaratıcı” ve “siyah” sözleri, kendisiyle yaratma fiili ve siyahlık kâim olan şey
manâsına gelir, başka bir şey ifade etmez. (Bu misâlde) bunların ikisi yani
yaratmak ve siyahlık bir ve aynı şeydir. O halde bunların hamledildikleri şey,
(yani taş) da bir olacaktır.
Bütün bunlar,
fiilin mefûlden (tekvinin mükevvenden) başka olduğu konusunda verilen zaruri ve
açık hükümlere dikkati çekmekten ibarettir. Akıllı kimseler için uygun olan,
bu gibi konularda ince düşünmek, kelâm ilmi konusunda derin bilgi sahibi olan
(Eş'ari gibi büyük) âlimlere, çok az seçme kabiliyetine sahip olan kimseler
için bile imkânsızlığı gayet açık ve seçik olan şeyleri nisbet etmemektir. (Bu
kadar açık ve seçik olan bir meseleyi Eş'arî, neden bilemedi, demekten
sakınmaktır). Aksine, onların kanâatiarı içinde, düşünürlerin ihtilaf
etmelerine ve âlimlerin tartışmalarına konu olmaya uygun düşecek doğru izah
şekilleri arayıp bulmaktır. (Eş'arî de haklı imiş, denecek kadar onun
görüşlerini iyi kavramaktır).
“Tekvin,
mükevvenin aynıdır” diyenler, şunu kasdetmişlerdir: Fail bir iş yaptığı zaman
burada sadece bir fail, bir de mefûl vardır. Tekvin, icâd...v.s. gibi
kelimelerle ifade edilen manâ, bir failin mef-ûle nisbet edilmesi durumunda,
akılda meydana gelen itibarî bir şeydir. Hariçde mefûlden başka olan hakikî bir
şey değildir. (Tekvîn mükevvenin aynıdır kanâatmda olanlar) tekvin kavramı,
tıpatıp mükeyven kavramıdır, manâsını kasdetmezler. Onun için de imkânsız
şeyler söylemiş olmaları lâzım gelmez.
Bu konudaki
ihtilaf şuna benzer: “Vücud, hâriçte mahiyetin aynıdır”. Fakat bu şu demektir:
Mahiyet için hariçte bir tahakkuk ve gerçeklik, “vücûd” olan mâhiyetinin ânzı
için de ayrı bir tahakkuk ve gerçeklik yoktur ki, bunlar cisim ve siyahlık
örneğinde olduğu gibi kabul eden ile kabul edilenin bir araya toplanması
biçiminde bir araya gelsinler. Bunun manâsı şudur: Mahiyet, (dışta) var olunca,
var oluşu mahiyetin kendisinin vücûdu ve varlığıdır. Lâkin mahiyet ve vücûd
akılda ve zihinde birbirinden başkadır. Şu manâda ki: Vücûd olmadan mahiyeti
mülahaza etmek akıl için mümkündür. Bunun tersi de böyledir. (Bir şeyin dış âlemdeki
varlığı dikkate alınmadan, zihindeki varlığına mahiyet denir, o şey dış âlemde
var olunca hem vücûd, hem de mahiyet adını alır, mahiyet tahakkuk edince, dış
âlemde var olunca, vücûdunun aynı olur).
Bu görüşün
eksiksiz iptal edilmesi, “eşyanın, Allah Taâlâ'dan tekevvün ve sudur etmesi,
kudret ve irâde sıfatlarına mugayir, zat ile kâim hakikî bir sıfata bağlıdır”,
şeklindeki tezin ispatına bağlıdır. Tekvin meselesinin esası şudur: Kudret,
kudretin dahilinde bulunan bir şeyin varlığına, var oluş zamanında, irâdeye
uygun biçimde taalluk edince, kudretin taalluk ettiği bu şey kudrete nisbet
edilirse, “kudretin gereği” (icab-ı kudret), Kadire nisbet edilirse, “halk ve
tekvin”... v.s. gibi isimler alır. Bu taallukun hakikati ve mahiyeti de şudur:
Zat, o zata ait kudretin dahilinde bulunan şeye, var olma zamanında taalluk
edecek bir şekilde bulunur. Bundan sonra terzîk, tasvir, hayat verme,
Öldürme... v.s. gibi sonsuz denecek kadar çok miktardaki fiillerin özellikleri,
makdûrâtm (yani kudret dahilinde bulunan rızk, suret ve hayat verme gibi şeylerin)
özelliklerine göre gerçekleşir ve var olur. (Terzîk, tasvir, ihya... gibi
yukarda) işaret edilen şeylerden her birinin hakikî ve ezelî bir sıfat
olmalarına gelince, Maveraunnehir ulemasından sadece bazıları bu hususa
inanmışlar ve böylece bu konuda da yalnız kalmışlardır. Meselenin bu şekilde
anlaşılması, (varlıkları) birbirinden başka olmasa (ve mevcudiyetleri arasında
muğayeret bulunmasa) da kadîm varlıkları cidden pek fazla çoğaltır. (Doğruya)
en yakın olan, Maveraunnehir ulemasının muhakkiklerinden olanların şu
kanâatidir: (Terzîk, tasvir, ihya...) bütün (izafî ve fiilî) sıfatların mercii
tekvindir. Tekvin hayata taalluk ederse, ihya, ölüme taalluk ederse imâte
(öldürme), surete taalluk ederse tasvir, rızka taalluk ederse terzik... v.s.
gibi isimler alır. Bunların her biri bir tekvin (oluş ve yaratış) dır, özel
olmaları, (tekvine ait) taallukların özel olmasından ileri gelmektedir [33].
(Önceden Eş'arîliğin görüşünü savunan Taftazânî, bu sözleriyle Maturidîliğin
görüşlerini benimser görünmektedir).
12. “İrâde, Allah Taâlâ'nın zatı ile kâim olan
ezelî bir sıfatıdır”
Müellif Ömer
Nesefi, “Bir mükevvenin (bir oluşun ve varlığın) herhangi bir şekilde değil de
belli bir tarzda, herhangi bir zamanda değil de muayyen bir vakitte var
olmasını tahsis ve tercih eden” Allah Taâlâ'nın kadîm bir sıfatı bulunduğunu
ispat, tahkik ve te'kid için (yukarıda geçtiği halde irâde sıfatım burada da)
tekrar etmiştir. İrâde sıfatı ne: “Allah Taâlâ mûcibun bi'z-zâttır, (yaptığı şeyi, zatının gereği olarak zaruri
bir şekilde yapar) irâde ve ihtiyar ile
yapmaz”, diyen filozofların dedikleri gibidir; ne: “Allah Taâlâ, sıfatıyle
değil, zatı ile irâde edicidir”, diyen Neccariye'nin dediği gibidir; ne: “Allah
Taâlâ, bir mahalde bulunmaksızın hadis
olan bir irâde ile irâde edicidir”, diyen Mutezilenin dediği gibidir ve ne de:
“Allah'ın irâdesi zatında hadistir”, diyen Kerramiyenin dediği gibidir.
Anlattığımız (irâde anlayışının) delilleri: Allah Taâlâ'nın irâde ve meşiyetinin var olduğunu ifade eden âyetler
vardır. Bununla beraber bir şeyin sıfatının, o şeyle kâim olması lazım geldiği
ve hadis şeylerin Allah Taâîâ'nm zatı ile kâim olmasının imkânsızlığı kesindir.
Bundan başka âlem ve âlemdeki nizamın, en faydalı ve en uygun biçimde var
oluşu, sâni ve Allah'ın kadir, (muhtar, mürîd ve) irâde sahibi oluşunun
delilidir. Âlemin hudûsu ve sonradan var olması konusunu da tıpkı (âlemin en
iyi şekilde var oluşu gibi Allah'ın irâde sahibi olduğunun delili olması bakımından)
böyledir. Zira âlemin Sanii ve Hâliki mûcibun bi'zzât (Yani yaptığını
zatının gereği olarak iradesiz bir
şekilde ve zarurî olarak yapan
bir varlık) olsaydı, zarurî olarak âlemin kadîm olması ve bir ma'lûlun,
kendisinin var olmasını gerekli kılan illetinden sonraya kalmasının
imkânsızlığı gibi bir durumun ortaya çıkması lâzım gelirdi. (O halde âlemin
hudûsu, Saniin irâde sahibi olduğunu gösterir).[34]
Buradaki
rü'yet ve görmek, gözle hasü olan mükemmel bir inkişaf manâsına gelmektedir.
Buradaki “mükemmel inkişaf” kaydından maksat, bir şeyi (baştaki) duyu organı
olan gözle (o şeyin hakkı olan şekilde ve) olduğu gibi (isbât ve) idrâk
etmektir. Bunun açık manâsı şudur: Önce aya baksak ve onu net olarak görsek,
sonra gözümüzü kapasak (ve ayı muhayyilemizde canlandırsak), iki durumda da
ay bizim için inkişaf halindedir, bu husus aşikârdır. Lakin aya baktığımız
zamandaki inkişaf daha mükemmeldir ve tam bir görüştür. Aya, bakma vaziyetinde
ve zamanında bizde mevcut olan özel hale rü'yet (görmek) adı verilmektedir.
(îmam Maturidi'ye göre rü'yetullah sem'an vâcibtir ama aklen vâcib ve caiz değildir.
Ebu Muin, Pezdevi, Sabunî ve Nesefî gibi Maturidîler bu konuda Eş'arî'yi takib
etmişlerdir).
Yani, akıl (ve insan düşüncesi peşin hükümlerden ve dışardan . gelen tesirlerden arınarak) kendi kendine başbaşa kalsa, -aksini gösteren bir delil ortada bulunmadıkça- Allah Taâlâ'yı görmenin imkânsızlığına hükmetmez. Halbuki aksini ispat eden bir delilin mevcut olmaması bu konuda esastır. (Rü'yetin imkânı konusunda) bu ölçüdeki bilgi zarurîdir. Bunun imkânsız olduğunu iddia edenlerin üzerine, iddialarını delille ispat etmek düşer.
Hak ehli olan
Sünnîler, biri aklî ve mantıkî, diğeri sem'i ve naklî olmak üzere iki türlü
delille rü'yetin imkânını göstermişlerdir.
Birinci
delilin ifadesi (Delil-i vücûd): Biz a'yân ve arazın, yani madde ve ona ait
gelip geçici niteliklerin görülmekte olduğunu kesinlikle bilmekteyiz. Bir
cisimle diğer bir cisim, bir arazla başka bir araz arasını zaruri olarak
ayırdetmekteyiz. Muhakkak ki, ortak bir hükmün ortak bir illeti vardır.
(Değişik cisimlere ait müşterek bir hüküm olan rü'yetin, madde ve arazları
arasında müşterek olan bir sebebi vardır. Cismin görülebilir olması ve
görülmesi, cisim olduğu için değildir). Bu müşterek illet, (madde ve arazın)
ya var olması veya hadis olması veyahut da mümkün olmasıdır. Zira ikisi
arasında (yani Allah'la masivâ arasında) dördüncü bir ortak illet düşünülemez.
Hudûs, ve hadis olma, yokluktan sonraki varlıktan ibarettir. îmkân ve mümkün
olmak bir şeyin varlığının ve yokluğunun zarurî olmamasından ibarettir. Bir
şeyin illeti olmada 'ademin, yani yokluğun tesiri mevcut değildir. Buna göre
ortaya çıkan şey şudur: Allah ile O'nun dışındaki varlıklar arasında müşterek
olan “vücûd” ve varlıktır. Şu halde, rü'yetin sıhhatinin illeti gerçekleştiği
için Allah'ın görülmesi (aklen ve mantıken) doğrudur. (Bir cisim var olduğu
için görülmektedir. Allah da var olduğuna göre o da görülür, buna Vücûd delili,
yani varlık (ontoloji) dellil adı verilmektedir).
(Madde ve
arazların görülmesinin sebebi var olmaları değil, mümkün olmalarıdır. Allah'ın
görülmesinin imkânsız oluşu da vâcib olmasıdır, denilirse, şu cevap verilir):
Rü'yetin imkânsız oluşu, mümkünün özelliklerinden olan bir şeyin; subûtunun
(rü'yet için) şartına veya vacibin özelliklerinden olan bir şeyin mani olmasına
bağlıdır.
(Biz ses ve
koku gibi haddizatında görülmeleri mümkün olan bazı şeyleri göremiyorsak; bu
durum, bunların görülmesi için var olması şart olan hususların
olmayışındandır. Şart olmadığı için rü'yetin vaki olmaması, aslında bunun
imkânsız olduğunu göstermez. Aynı şekilde şu anda vâcib olan Allah'ı insanların
görememeleri, aslından bunun imkânsız oluşundan değil, görmeye engel olan bir
şartın mevcudiyetinden ileri gelmektedir. O şart ortadan kalkarsa, Allah
görülür. Fakat burada şu itiraz ileri sürülebilir: Bir şeyin görülmesinin
sebebi, o şeyin var oluşu ise, sesler, kokular ve tatlar niçin görülmemektedir?
Bunun cevabı da şudur): Aynı şekilde ses, tat ve koku v.s. gibi mevcud olan
diğer şeylerin görülmesi de sahihtir. Şu var ki (tabiat kanunları denilen)
âdetullah ve sünnetullah'ın cereyan tarzı icabı, Allah Taâlâ insanda bu gibi
şeyleri görme (melekesini) yaratmamıştır. Yoksa bunların görülmemeleri,
aslında görülmeleri imkânsız olduğu için değildir.
İtiraz: 1, (Sıhhat, zarurîlik ve imkânsızlık hali ile
ilgilidir. Halbuki burada “yok olan” söz konusudur. Onun için rü'yette şart
koşulan) sıhhat 'ademidir, yokluk mahiyetindedir,
onun için de bir illet gerektirmez.
2. (Sıhhatin 'ademî değil de vücûdî olduğunu
veya 'ademî olan kjr şeyin illet gerektirdiğini) kabul etsek, nev'i olan vâhid
ve bir, bazan değişik neticeler meydana getirir. (Müşterek bir illetten müşterek
bir hüküm ve netice meydana gelir, denilemez). Meselâ güneşe ve ateşe göre ısı
için bu durum söz konusudur. (Isı, güneş
ve ateş gibi iki farklı illetin malulü olabilir). Şu halde rü'yet müşterek bir
illet gerektirmez. (Bir maddenin görülmesinin illeti sadece var oluşu değil,
hem cevher, hem cisim ve hem de araz olması, yani görme sebeplerinin birden
fazla olması mümkündür. (Cisimlerin
görülmesine illet olan var olma halinin, Allah'ın görülmesi için de illet
olacağı söylenemez).
3. Rü'yetin, müşterek bir illeti bulunduğunu
kabul bile etsek, 'ademî olan bir şeyin,
'ademî bir şey için illet olmaya elverişlidir, (der ve bu sefer de 'ademî olan
bir şeyin illetinin vücûdî olduğunu kabul etmeyiz).
4. ('Ademi olan bir şeyin 'ademî bir şey için illet olduğunu) kabul etsek bu defa da, varlığın (cisimlerle arazlar arasında) müşterek olduğunu kabul etmeyiz. Aksine her bir şeyin varlığı o şeyin aynısıdır (diğer şeyle ortak değildir).
Cevap: 1. Burada illetten maksat rü'yetle ilgili
bulunan ve onu kabul kabiliyetine sahip şeydir. Aşikârdır ki, rü'yetin taalluk
ettiği şeyin ('ademî değil) vücûdî olması gereklidir. Sonra rü'yetin mütealliki
cisim veya arazdan sadece birinin özelliği değildir. (İkisinde ortak olarak var
olan niteliktir). Zira biz, bir karaltıyı ilk defa uzaktan gördüğümüz zaman,
onun cevherliği, arazliğı, insan ve at oluşu... v.s. gibi bir özelliğini
değil, sadece herhangi bir hüviyetini (ve lale't-tayin bir görüntüsünü) idrâk
ederiz. Bir şeyi bu şekilde gördükten sonra, bazan gördüğümüz şeyde mevcut
cevher ve araz nevinden olan şeylerin tafsilatını ayırd etmeye ve seçmeye
kadir oluruz, bazan da buna kadir olamaz ve bu hususta âciz kalırız. Şu halde
rü'yetin ilgili olduğu husus, bir şeyin herhangi bir hüviyete (ve varlığa)
sahip olmasıdır. Var ve vücûd sözü ile kasdedilen manâ budur. Bunda bir
iştirakin bulunması zarurîdir. Fakat bu cevap (ve sıhhati) tartışılabilir.
Zira (cisim ve arazların) özelliklerine İtibar edilmeksizin, cismiyet ve
cismiyete tabi olan arazlar rü'yet konusu olabilir. (Cismiyet ve cisimlere tabi
olan araz Allah'ta mevcut olmadığı için Allah görülemez denebilir).
İkinci
delilin ifadesi: Hz. Musa (a.s.):
“Rabbim, bana kendini göster de sana
bakayım” [35] sözü ile rü'yet talebinde
bulunmuştu. Şayet (Allah'ı görmek esas itibariyle ve akıl yönünden) mümkün
olmasaydı, bir şey taleb ederken, Allah Taâlâ'nın zatı hakkında caiz (ve
li-zatihi mümkün) olanı ve caiz olmayanı (ve li-zatihi müstahil olanı), Hz.
Musa'nın bilmesi gerekirdi. Aynı zamanda onun böyle bir istekte bulunması abes,
sersemlik ve muhal olanı dilemek manâsına gelirdi. Peygamberler böyle olmaktan
münezzehtirler. Allah Taâlâ (“Ey Musa, şu dağa bak, eğer o dağ yerinde
durursa, benî göreceksin,” sözü ile), rü'yeti, “dağın yerinde durması” şartına
bağlamıştı. (Gerçi, Allah dağa tecellî edince, dağ yerinde durmamış yerle bir
olmuştu ama) dağın yerinde durması esas itibariyle (ve akıl yönünden) mümkün
olan bir şeydi. Var olması, mümkün bir şeyin vukuu şartına bağlanan şey
mümkündür. Zira bu âyetle, şart meydana gelince, şarta bağlı olan şeyin vukua
gelmesi, haber verilmiştir. Mümkünün mümkün şarta bağlanmasının manâsı budur.
Mümkün olan takdirler (ve faraziyeler) den hiç birine göre imkânsızlık (ve
rü'yetin muhal olması) sabit olmamaktadır.
İtiraz: Yukardaki izah şekline çeşitli şekillerde
itirazlar yapılmıştır. Bunların en kuvvetlisi de şudur: Musa (a.s.)nın rü'yet
talebinde bulunması, (kendisi için değil, “Ey Musa! Allah'ı aşikâr bir şekilde
görmedikçe sana iman etmeyiz” diyen) kavmi içindi. Hz. Musa, kendisi rü'yetin
imkânsızlığını nasıl biliyorsa, kavmi de o şekilde bilsin, diye rü'yet
isteğinde bulunmuştur.
Aynca,
“rü'yetin bağlı olduğu şart mümkündür”, sözünün doğruluğunu da kabul
etmiyoruz. Aksine, hareket halinde olan dağın durağan durumda olması
imkânsızdır. (Dağ yerinde durmamıştır ki, bu âyetle rü'yetin cevazına ve
imkânına istidlal edilebilsin).
Cevap: İtirazların hepsi, zahir (ve tabii) olan
şeylere aykırıdır. Musa'nın tabiî olmayan böyle bir dilekte bulunması için bir
zaruret yoktur. Şöyle ki: Eğer Hz. Musa (a.s.)nın kavmi, mümin idiyse, onlara:
“Rü'yet imkânsızdır,” demesi kâfi gelirdi. Eğer kâfir idiyseler, Allah
Taâlâ'nın “beni görmek imkânsızdır,” hükmünde onu tasdik edecek değillerdi.
(Dünyada Allah'ı görmek mümkün değildir, demekle kâfirler onu tasdik edecek
değillerdi. Esasen Hz. Musa'dan bunu isteyenler, Allah'ın dağa tecellî etmesi
hadisesine de şahid olmamışlardı. Bu hadiseyi sadece 70 seçkin mümin
görmüştür). Hangi şekilde düşünülürse düşünülsün rü'yetin imkânı kabul
edilmezse Hz. Musa'nın talebi abes olmak gerekmektedir.
Hareket
halindeki dağın istikrarlı ve durağan bir vaziyette bulunması da mümkündür.
Zira hareketin yerini sükûn alabilir. îmkansız olan, hareketle sükûnun (bir anda)
birleşmeleridir. (Dağın aynı anda
hem hareket hem de sükûn halinde bulunmasıdır).
“Allah'ı
görmek naklen vaciptir. Bu konuda, âhiret yurdunda müminlerin Allah Taâlâ'yı
görmelerini gerekli kılan sem'î ve naklî deliller mevcuttur”
Kur'an'dan
delil: “O gün bir takım yüzler Rablarına bakıp pırıl pırıl parlayacaktır” [36]
Hadisten
delil: Peygamber (s.a.) in şu sözüdür: “Ondördündeki ayı (net olarak)
gördüğünüz gibi Rabbınızı da öylece göreceksiniz.” [37]. Bu,
yirmibir büyük sahabe (r.a.) tarafından rivayet edilmiş meşhur bir hadistir.
İcma: Âhirette rü'yetin vukua geleceği ve bu
konudaki âyetlerin zahiri manâlanyla anlaşılacağı konusunda bütün ümmet
ittifak etmişlerdi. Daha sonra muhalif görüşte olanların sözleri ortaya çıktı,
itiraz ve te'villeri her tarafa yayıldı.
1. Aklî itiraz: (Rü'yetin mümkün olmadığı konusunda mahalif görüşte olanların, akıl ve mantık yönünden) en kuvvetli itirazları şudur: Rü'yet ve görme olayının meydana gelmesi için şu gibi şartlar vardır: a) Görülen '(mer'îî bir mekânda bulunacak, b) Görülen bir yönde olacak, c) Görülen görenin karşısında olacak, d) Ne fazla yakın ne de çok uzakta olmayacak şekilde görülenle gören arasında bir mesafe bulunacak, e) Görülen şeyden gelen ışınlar göze ulaşacak. Bütün bunları Allah Taâlâ hakkında düşünmek imkânsızdır.
Cevap: Bir şeyin görülmesi için bu gibi şartların
bulunması gerektiğini kabul etmiyoruz. Nitekim müellif Ömer Nesefî,
“Bir mekânda, bir cihette olmadan, karşı karşıya olma hali bulunmadan, ışınlar göze gelmeden ve görenle Allah Taâlâ arasında bir mesafe mevcut olmaksızın (Cenab-ı Hakk) görülür” sözü ile buna işaret etmiştir.
Görünmeyeni
görünene benzetmek (ve gâib olanı şâhid olana kıyas etmek) yanlıştır. Allah
Taâlâ'nın bizi görmesi için (yukarıda sıralanan şartların varlığının gerekli
olmaması), bazan bu meselede delil olarak öne sürülmektedir. Lakin bu
tartışılabilir bir görüştür. Çünkü burada bahis konusu olan (baştaki göz ve)
görme duyusu ile olan rü'yettir.
İtirazı Sağlıklı bir duyu organı ve göz için rü'yet imkân dahilinde bulunsa, Allah Taâlâ'nın dünyada da görülmesi vâcib olurdu. Aksi halde, “Önümüzde kocaman bir dağ var da onu göremiyoruz”, manâsı çıkar ki, bu da bir safsatadan başka bir şey değildir.
Cevap: Bu itirazı reddediyoruz. Çünkü bize göre
rü'yet Allah Taâlâ'nın yaratmasiyledir. Onun için şartlar bir araya gelince,
(Allah rü'yet fiilini yaratmadığı sürece) rü'yetin vukua gelmesi vâcib olmaz.
2. Nakli
itiraz (Muhalif görüşte
olanların ve Mutezilenin sem'i ve) aklî delilleri. “Gözler onu idrâk edemez.
Fakat o gözleri idrâk eder. O Latîf ve Habîrdir” [38]
-Cevap:
Kabul edelim ki, “ebsâr” (gözler) kelimesi, istiğrak içindir (ve bütün gözleri
şümulüne almaktadır) ve âyet, genel olma halinin olumsuzluğunu değil de,
olumsuz olma halinin genel oluşunu ifade etmektedir. Buradaki idrâk da görüleni
her yönden ihata eden rü'yet değil de, muüak rü'yet manâsına gelmektedir. (Bir
an için bunu böyle ve doğru olarak kabul edelim). Fakat (“gözler onu idrâk
edemez”, ifadesinde) bütün zamanlara ve hallere delâlet eden bir şey yoktur.
(Hiç bir zaman ve hiç bir halde göz onu göremez manâsı yoktur). Bazan aynı
âyetle, rü'yetin cevazına bile istidlal edilir. Çünkü, (gözlerin Allah'ı
görmesi) imkânsız olsaydı, “Gözler beni idrâk edemez,” diyerek Allah'ın
kendini meth etmesinden maksat hasıl olmazdı. Tıpkı, görülmesi imkânsız olduğu
için “görülmemesi” medh konusu olmayan yokluk gibi. Bir şeyin görülmesi mümkün
olur da, büyüklük perdesiyle taazzuz ve teferrüd ettiği için (yani büyüklükte
tek ve eşsiz olduğu için) görülmezse, “görmemek” ancak onun için övme konusu
olur.
Eğer âyetteki
“idrâk” sözü, “Bir şeyi bütün yön ve sınırlarıyla ihata etmek” şeklindeki
rü'yet manâsına alınırsa, âyet rü'yetin caiz ve mümkün olduğuna, hatta rü'yetin
gerçekleşmesinin daha açık olduğuna delâlet eder. Çünkü âyet: “Allah,
'görülebilir' olmakla beraber, yön ve sınır niteliklerinden ve sonlu olmaktan
münezzeh olduğu için, gözle idrâk olunamaz” manâsına gelmektedir. (Yön ve
sınır-iarıyle ihata etmek şeklindeki rü'yet caiz değildir, ama böyle olmayan
rü'yet caiz ve mümkündür, manâsı çıkar).
İtiraz: (Rü'yete itiraz edenlerin en kuvvetli sem'î
delillerinden) diğer bir tanesi de şudur: “Rü'yet dileğinde bulunmak”, hususu
ile ilgili olarak gelen âyetler, isti'zâm ve istinkârla birlikte bulunmaktadır.
(Yani, Allah'ı görme talebinde bulunanların, bu hali ile ilgili olarak nazil
olan âyetlerde “Bu çok büyük bir şeydir, muazzam bir
iştir, red ve inkâr edilecek bir istektir”, gibi manâlara gelen ifadeler vardır. Şayet rü'yet mümkün olsaydı, buâfadeler kullanılmazdı).
Cevap: (Âyetlerde bu nevi ifadelerin geçmesi)
“Dünyada Allah'ı bize göster,” diye istekte bulunan kâfirlerin (iman etmemek
için) direnmelerinden ve aksilik çıkarmalanndandır, yoksa rü'yetin imkânsız
oluşundan değildir. Aksi takdirde Musa(a.s.)nın kâfirleri bundan menetmesi,
(Olmaz böyle şey, Allah'ı dünyada görmek imkânsızdır, demesi ve “Allah'ın, bana
kendini göster,” dememesi) lazım gelirdi. Nitekim kâfirler, “Ey Musa,
onların tanrıları (ve putları) gibi bize de bir tanrı yap,” dedikleri zaman,
Hz. Musa onlara (Olur, fakat bu husus için Allah'tan izin alayım dememiş,
tersine derhal) “Doğrusu siz çok cahil bir topluluksunuz” [39]diye
cevap vermişti. (Hz. Musa'nın onları rü'yeti taleb etmekten men etmeyen) bu
tutumu, dünyada rü'yetin imkânına işaret etmektedir. Bundan dolayı sahabe
(r.a.), Peygamber (s.a.) acaba Miraç gecesi Rabbını gördü mü, yoksa görmedi mi
konusunda ihtilaf etmiştir. Rü'yetin vukuunda ihtilaf edilmesi, rü'yetin
mümkün olduğunun delilidir [40].
Rüyadaki
rü'yete (ve Allah'ı görmeye) gelince, seleften bir çok zevattan bu husus (yani
Mevlayı rüyada gördükleri konusu) nakledilmiştir. Aşikârdır ki, bu tarzdaki
rü'yet, (baştaki) gözle değil, kalble olan bir nevi müşahededir. (Fakat îmam
Maturidî, Allah'ın rüyada görülmesi imkânım şiddetle reddetmiştir. Onun bu
sert tutumu sonraki Maturidîler tarafından değişik şekillerde te'vil
edilmiştir.) Allah'ın rüyada görülmesine, tasavvufta yaygın şekilde kesin bir
vakıa nazariyle bakılmaktadır).[41]
“Küfür-imân,
günah-sevap nevinden olan insanların fiillerinin (tümünü) Allah Taâlâ yaratır”
Mutezile'nin
iddia ettiği gibi, insan, fiilinin halikı değildir. Mutezile mezhebinin ilk
mensupları insan hakkında, hâlık (yaratıcı) tabirini kullanmaktan kaçınırlar
ve hâlık kelimesinin yerine mûcid ve muhteri (icad eden, meydana getiren) v.s.
gibi tabirler kullanırlardı. Cübbâî ve ona tabi olanlar, bu tabirlerin hepsinin,
“bir şeyi yokluktan varlığa çıkartan,” manâsını ifade ettiklerini görünce,
hâlık sözünü kullanmaya cesaret ettiler.
Hak ehli olan
Sünnîler (kulun fiilini Allah yaratır, tezini ispat) için çeşitli deliller
getirdiler:
1. Birincisi (aklî delildir): însan, kendi
fiilinin halikı olsaydı, kendine ait fiillerin tafsilatını bilmesi lâzım
gelirdi. Kudret ve irâde ile bir şeyi icad etmek için durumun böyle olması
zaruridir. Halbuki lazım bâtıldır. (Yani insan yaptığı fiillerinin tafsilatını
ve teferruatını bilmemektedir). Zira bir yerden diğer bir yere yürüme fiili,
aralıklarda bir takım sükûn hallerinin bulunmasına, bazısı daha hızlı, öbür
bazısı daha ağır bir takım hareketlerin mevcut olmasına şâmil olur. Bu nevi
sükûn ve hareketleri ihtiva eder. Halbuki yürüyen zat bunun şuuruna ve
bilgisine sahip değildir. (Yürüdüğünü bilir ama yürüme fiilinin teferruatını
bilmez). Bu, bilgiden ileri gelen bir sehiv ve zühul de değildir. (Yani bildiği
halde bir zühul ve dalgınlık eseri farkında olamıyor, denemez). Tam aksine, bu
konuda kendisine bir soru sorulsa, hiç bir şey bilemez. En açık (ve en göze
çarpıcı) fiilinde durum budur. Yürüme, tutma ve yakalama v.s. gibi, kasların
harekete geçirilmesi ve sinirlerin gergin hale getirilmesi gibi hususlara
ihtiyaç gösteren organlara ai,t insan fiili ve hareketi üzerinde düşündüğün
zaman, durum daha da açıktır (Nisbeten daha gizli ve kapalı olan bu nevi
fiillerinin teferruatını bilemeyeceği daha çok aşikârdır).
2. İkincisi, bu konudaki naslardır: “Sizi de
yaptıklarınızı da Allah yarattı”' [42] Bu
âyette geçen “mâ” kelimesinin masdariyet ifade ettiği kabul edilirse, zamirin
hazfine ihtiyaç olmaması için “yaptıklarınızı” sözünü “amelinizi”, şeklinde
anlamak gerekir. “Mâ” kelimesi, ismi mevsûl olarak kabul edilirse,
“yaptıklarınızı” sözü, “ma'mûlunuzu” (tarafınızdan yapılmış şeyi) manâsına
gelir ve (insana ait) fiilleri de şümulüne alır. Zira biz: “İnsanların fiilleri
Allah Taâlâ tarafından yaratılmıştır.” Veya “kul tarafından yaratılmıştır”,
dediğimiz zaman, buradaki “fiil” sözü ile kelimenin, icâd ve ikâ' yani meydana
getirme demek olan mastar manâsını (el-mana'lmasdari) kasdetmiyoruz. Aksine
mastarla hasıl olan şeyi (yani icâd ve ikâ' manâsına gelen fiilin masdar
manâsını değil, yaratma ile ortaya çıkan, ikâ' ve icâdla vücûda gelen hâsü-ı
masdarı) kasdediyoruz. O da icâd ve meydana getirmenin ilgili olduğu şeydir.
Bununla, meselâ müşahede edilen hareketleri ve sükûn hallerini kasdediyorum. Bu
nükteye dikkat edilmediği için, bu âyetin delil olması, buramdaki “mâ”
kelimesinin mastar manâsına alınması şartına bağlıdır, zannedilmiştir. (Amel ve
ma'mûl ikisi bir manâya gelir). Mastar, icadın bizzat kendisidir, manevî bir
şeydir, hasıl-ı mastar icâdla ortaya çıkan eserdir).
“Allah her
şeyin, yani bütün mümkünâtm yaratıcısıdır” [43] âyeti bu konuya akıl
vasıtasıyle delâlet eder. (Yani Allah her şeyi yaratır, ama zatı ve sıfatları
bundan müstesnadır, zat ve sıfat istisna edilince, insan fiilinin de istisna
edilmesi ihtimali ortaya çıkar, onun için âyet, aklın yardımı ile insan
fiilinin Allah tarafından yaratıldığına delildir). “Yaratan yaratmayan gibi
midir, hiç?”[44]
, mealindeki âyet yaratıcılıkla övünmek makamında nazil olmuştur. Zira
ibadeti hak etmenin illeti ve sebebi hâlıkıyettir. (Yaratıcılık kendine has
olmasa, Allah bu âyetle övünmezdi).
(Yukardaki aklî ve naklî delillere istinaden diyoruz ki:) o halde “insan, fiilinin halikıdır,” diyen muvahhid ve müslüman değil, müşriktir, denilemez. Zira biz, şirk, vâcibu'l-vücûd, manâsında ulûhiyette ortak kabul etmektir, diyoruz. Nitekim Mecusîlerde durum böyledir.
Veya şirk,
ibadeti hak etmek manâsında Allah'ın ortağı olduğuna inanmaktır. Nitekim
putperestlerde durum böyledir. Halbuki Mutezile böyle bir şey kabul etmemektedir.
Tam tersine Mutezile, insanın yaratıcılığım Allah Taâlâ'nın yaratıcılığı gibi
görmemektedir. Zira onlara göre insanın yaratıcılığı, Allah Taâlâ tarafından
yaratılan sebep ve âletlere (yani organ, beden, kuvvet ve vasıtalara)
dayanmakta, o sayede meydana gelmektedir. Buna rağmen Maveraunnehir'deki
hocalar (ve kelâm âlimleri) bu meselede, Mutezile'nin sapıklığını iddia etmede
pek fazla ileri gittiler. Hatta, “Mecusîler, (ebedî ve ilâhî) saadete yakın
olma bakımından Mutezüe'den daha iyi haldedir. Zira Mecusîler Allah'ın sadece
bir tane ortağı bulunduğunu kabul ettikleri halde, Mutezile, sayılmayacak kadar
çok ortak ve şerik kabul etti”, diyecek kadar aşırı gittiler [45].
Mutezile'nin
delilleri;1. Biz yürüyenin
hareketi ile titreyenin hareketi (yani iradeli hareketlerle refleks
hareketler) arasında fark bulunduğunu zarurî olarak bilmekteyiz. Birinci
hareket iradeli ve ihtiyaridir, ikincisi değildir.
2. Hareketlerin hepsi Allah Taâlâ'nın yaratması
ile olsa, mükellef olma, (iyi işlerden dolayı) -övme, (kötü işlerden dolayı)
yerme, sevap, günah, (mükâfat ve ceza) prensibi bâtıl olurdu. Bu husus
apaçıktır.
Cevap: İleri sürülen bu nevi itirazlar, esas
itibariyle kesb ve ihtiyarın bulunmadığını söyleyen Cebriye için geçerlidir.
Biz ise, - Allah Taâlâ izin verirse, ileride mahiyetini ve hakikatini açıklayacağımız
şekilde- kesb ve ihtiyarı kabul etmekteyiz.
Mutezile
bazan şu delile sarılır: însan fiilini yaratan Allah Taâlâ olsaydı, hiç şübhe
yok ki, ayakta duran, oturan, yiyen, içen, zina eden, hırsızlık yapan...v.s.nin
O olması gerekirdi. Mutezile'nin bu itirazı, büyük bir bilgisizliktir. Zira bir
şeyle muttasıf olan demek, o şey kendisi ile kâim olan (kendisi sayesinde var
olan ve varlığını devam ettiren) manâsına gelir. O şeyi icâd eden (ve fiilen
yapan) manâsına gelmez. (Ali uzadı, cümlesindeki uzama fiilini yaratan Ali
değil, Allah'tır, ama fiil uzamaya konu olan Ali'ye nisbet edilir. Ali'deki
uzama fiilini yarattı, diye, “Allah uzadı”, demek nasıl caiz olur?).
Mutezile
mezhebi mensupları görmüyorlar mı ki, cisimlerdeki siyahlık, beyazlık... v.s.
gibi şeylerin yaratıcısı Allah Taâlâ olduğu halde, kendisi bu sıfatlarla
muttasıf olmaz (Bu vasıflar ona nisbet edilerek, Allah siyahtır, beyazdır...
denmez).
Mutezile'nin,
ekseriya tutunduğu delillerden biri, “Ey îsa...sen, iznimle kuş şeklinde bir
şey yaratıyorsun” [46]“Yaratıcıların
en güzeli olan Allah ne mübarektir!” [47]gibi
âyetlerdir.
Cevap: Buradaki halk ve yaratma, takdir etmek (ve
bir şeyi belli ölçülerde ve muayyen bir şekilde yapmak) manâsına gelmektedir. (Bu
manâda yaratmak fiilinin Allah'tan başkasına nisbet edilmesi, pek hoş
karşılanmasa da haram değildir: “Âlemde ziya yoksa halk etmelisin, halk!” diye
feryad eden Mehmet Akif'in bu haykırışı, din ve itikadı yönünden sakıncalı
değildir).
“İnsan
fiillerinin hepsi Allah'ın irâdesi, meşiyeti, hükmü, kazası ve takdiriyledir”
Bize göre
(yani kelâmcıların ekseriyetine göre) irâde ile meşiyet, aynı manâya gelen bir
şeyden ibarettir. Bu husus daha evvel açıklanmıştı. Buradaki, “Allah'ın hükmü
ile,” ifadesiyle “tekvin hitabına” işaret edilmiş olması uzak bir ihtimal
değildir.(Yani, Allah bir şeyin olmasını nıurad etti mi, ona, “ol” der, o da
oluverir, “künfeyekûn,” hitabına işaret edilmiş olabilir).
“Allah'ın
kaziyesi ve kazası”, muhkemlik ve sağlamlık niteliklerinin eklenmesiyle
beraber, fiilden ibarettir. (Sağlam ve mükemmel yapılan iş kaza sözü ile ifade
edilir. Allah'ın, olacak her şeyi ezelde "takdir etmesine kaza, takdir
edilen şeylerin eksiksiz biçimde âlemde gerçekleşmesine kader
denir).
“Küfür Allah
Taâlâ'nın kazasiyle olsaydı, ona razı olmak vâcib olurdu”, denilemez. Zira
kazaya rızâ göstermek farzdîr Fakat bunun lazımı ve neticesine (yani küfre ve
kötü şeylere rıza göstermek) bâtıldır. Çünkü küfre rızâ küfürdür. Onun için biz
diyoruz ki, küfür makzî (mahlûk olan insan fiili) dir, kaza değildir. Makzî (ve
mahlûk) olana değil, sadece (Allah'ın hükmü) olan kazaya razı olmak farzdır.
(Kaza, halk etmek, makzî mahlûk, demektir).
İnsan
fiilleri Allah'ın takdiri (ve kaderi) iledir: Takdir, her bir mahlûku, kendisinde
mevcud olan, güzellik çirkinlik, fayda-zarar, içinde bulunacağı zaman-mekân ve
hakkında düzenleneceği sevap-günah, mükafat-ceza gibi sınırlarla tahdid ve
tesbit etmektir. Burada (takdirden) maksat, Allah Taâlâ'nın irâdesini ve
kudretini umumüeştirmek (ve her şeye şâmil kılmak) tır. Zira evvelce söz konusu
olan, “Her şey Allah Taâlâ'nın yaratmasiyledir”, hükmü, bir zorlama ve
mecburiyet hali bahis konusu olmadan kudret ve irâdenin mevcudiyetini
gerektirmektedir. (Allah'ın irâdesi ve kudreti cebir ve ikrah altında
değildir. O, her şeyi kendi takdiri ve hür iradesiyle yapar ve yaratır
demektir).
İtiraz: Bu duruma göre kâfir küfründe, fâsık
fışkında mecbur olur. O zaman bunları iman, itaat ve ibadetle mükellef tutmak
doğru olmaz.
Cevap: Şübhesiz ki, Allah onlardan küfür ve fışkı,
bizzat kendi ihtiyarlariyle (ister ve tercihlerine bağlı olarak) irâde
etmiştir. Şu halde cebir söz konusu değildir. Nitekim onların kendi ihtiyar ve
tercihleriyle küfür ve fısk içinde bulunacaklarını Hakk Taâlâ'nın (ezelde)
bilmesinden cebir lazım gelmez. Bu durum, insanı, imkânsız olanla mükellef
tutmayı icab ettirmez.
Mutezile, şer
ve çirkin olan şeyleri Allah Taâlâ'nın irâde etmesini reddetti. Hatta şöyle
dedi: “Allah kâfir ve fâsıktan, küfrü ve günahı değil imam ve taatı irâde
etmiş ve istemiştir”. Mutezile'nin zannına göre, çirkini yaratmak ve icad etmek
çirkin olduğu gibi, çirkin ve kötü olan şeyleri irâde etmek de çirkin ve
kötüdür.
Biz bu
iddiayı reddediyoruz ve diyoruz ki: Çirkini irâde etmek çirkin değildir. Aksine
çirkini kazanmak ve onunla muttasıf olmak çirkindir.
Mutezile'ye
göre insan fiillerinin çoğu, (yani insanın refleks ve gayr-i iradi hareketleri
hariç bütün iradeli davranışları) Allah Taâlâ'nın irâdesine rağmen vukua
gelmektedir. (Yani Mutezile'nin görüşlerinden böyle bir neticenin çıkması
lazım gelir). Bu ise cidden çok çirkin bir şeydir.
(Mutezile'nin
kurucularından) Amr b. Ubeyd'ın şöyle dediği hikâye olunun “Bir Mecusîye
mağlub olduğum kadar, hayatımda hiç bir kimseye yenik düşmedim. Vapurda yanımda
bulunan bir Mecusîye: 'Neden îslâm olmuyorsun,' deyince, 'Çünkü Allah Müslüman
olmamı irâde etmiyor, Allah Müslüman olmamı irâde edince müslüman olurum,'
cevabım yerdi. Mecusîye dedim ki: 'Allah senin îslâm olmanı istiyor ama,
şeytanların seni kendi haline bırakmıyorlar ki.
Bunun üzerine
Mecusî dedi ki: 'Ben daha güçlü ve daha fazla gâlib gelen şerik ve ortakla
olacağım.' (küfür, şirk, günah ve kötü fiiller işlerin çoğunluğunu teşkil eder,
madem ki şu insanlara şeytan Allah'tan daha fazla sözünü dinletiyor, o,
Allah'tan - haşa - daha kuvvetlidir, o halde ben daha güçlünün yanında
olacağım) dedi ve beni ilzam etti, susturdu”.
Derler ki:
(Mutezili) Kadı Abdulcebbar Hemedânî, Sahib b. Abbad'ın (öl. 385/995) yanma
gitmiştir. (Eş'arî kelâm âlimi) Ebu îshak İsferâinî de orada idi.
Kadı,
İsferâinî'yi görünce, dedi ki: “Allah'ı, kötü ve çirkin olan şeyleri yapmaktan
tenzih ve takdis ederim”.
İsferâinî
(derhal): “Tenzih ve takdis ederim o Allah'ı ki mülkünde irâde ettiğinden
başka bir şey olmaz”, diye karşılık verdi.
(Kadı:
“Rabbımız kendisine isyan olunmasını irâde eder mi?”).
(İsferâinî:
“İrâdesine rağmen ve zorla Rabbımıza isyan olunur mu?”).
(Kadı:
“Rabbını hidâyete ermeme engel olur ve cehennemlik olduğumu takdir ederse,
bana iyilik mi, kötülük mü yapmış olur?”),
(İsferâinî:
“Hakkın olan bir şeyi sana vermezse, şübhesiz ki, kötülük yapmış olur, ama
kendisinin olan bir şeyi, yani cenneti vermezse, o zaman bil ki, Allah
rahmetini dilediğine tahsis ve ihsan eden bir varlıktır” [48] (Bk.
Zahru'l-İslâm, IV. 70).
Mutezile, “Bir şeyi emretmek onu irâde etmeyi, bir şeyi menetmek onu irâde etmemeyi gerektirir”, diye itikat etmiş, böylece kâfirin iman etmesini Allah irâde etmiştir, fakat küfrünü irâde etmemiştir, neticesine varmamıştır.
Halbuki biz
biliyoruz ki, mahiyeti tam olarak Allah Taâlâ'nın ilini tarafından ihata
edilen bir takım maslahat ve hikmetler sebebiyle, bir şey irâde edilmediği
halde bazan emredilmiş olur. Aksine başka bir şey nehyedildiği halde bazan
irâde edilmiş olur, veyahut bu tarzdaki emir ve nehyin sebebi, “Allah,
yaptığından sorumlu olmayandır” (Enbiya, 21/23), (âyetinin manâsını
tahakkuk ettirmektir. Allah, mülkünde mutlak tasarruf sahibidir, her şey
onundur, insanın hiç bir şeyi yoktur ki, zulüm bahis konusu olsun). Görmez
misiniz ki, bir efendi, yanında bulunan şahıslara kölesinin itaatsiz olduğunu
göstermek istediği zaman, ona bir iş emreder ama (içinden de) o işi yapmasını
irâde etmez. (Yani emir her zaman irâdeyi gerektirmez. Fakat insanlar için
durum böyledir ama Allah için de acaba öyle midir? Öyledir, denirse Gâib
Şâhid'e kıyas edilmiş olmaz mı?).
Bu hususta
Sünnîler de Mutezile de, delil olmak üzere ileri sürdükleri bazı âyetlere sıkı
bir şekilde tutunmaya çalışmışlardır. Fakat te'vil kapısı her iki grup için de
açıktır [49].
(Bu konuda
Sünnîler, “Allah dilemedikçe, onlar iman edecek değillerdi” [50]
mealinde olan bir çok âyete dayanırken, Mutezile de “Allah kulları için
zulüm irâde etmez”[51]; “Şübhesiz ki
Allah kötü ve çirkin olanı emretmez” [52]mealinde, aynı
şekilde çok sayıda mevcut olan âyetlere istinad etmiştir. Sünniler kendi
delillerini geçerli kılmak için Mutezile'nin, dayandığı âyetleri te'vil
ederken, Mutezile de kendi delillerini geçerli kılmak için Sünnülerin
dayandıkları âyetleri te'vil etmiştir. Te'vil kapısı her iki mezhep için de
açıktır).
”İnsanların,
(ibadet ve taat işledikleri zaman) sevap ve mükafat almaya, (günah ve kötü bir
iş yaptıkları zaman) ceza ve azab görmeye esas teşkil eden ihtiyarî fiilleri
vardır”
Cebriyenin
(ve fatalizmin) şu iddiası doğru değildir: Esas itibariyle insanın kendine ait
bir fiili yoktur. İnsanın hareketleri tıpkı cansız maddelerin hareketleri
gibidir. Bu hareketler kudrete, kasda ve irâdeye dayanmaz. (însanın seçme
hürriyeti yoktur).
Bu görüş
bâtıldır. Zira biz bir “el ile tutma” hareketiyle bir “titreme” hareketi (yani
iradeli bir davranışla refleks bir davranış) arasını zarurî olarak
ayırdetmekteyiz. İkisinin değil de sadece birinci nevi fiillerin irâdeye ve
ihtiyara dayandığını biliyoruz.
Bu görüşün bâtıl oluşunun diğer bir sebebi de şudur: Esas itibariyle insanın kendine ait fiilleri bulunmasa, (bazı vazifelerle) mükellef ve mes'ul olmaması, fiillerinden dolayı sevap ve ceza almaya hak kazanmaması, öncesinde irâde ve kasd bulunması icab eden “namaz kıldı”, “oruç tuttu”, “yazdı” gibi fiillerin mecaz yoldan değil de, hakikat olarak ona isnad edilmemesi ve bu gibi hususların doğru olmaması gerekir. Halbuki burada anlatılan fiillerin aksine, “Çocuk uzadı”, “rengi karardı”, fiilleri insana mecaz olarak isnad edilir. (Çocuk, mecazen uzama fiilinin failidir).
(İnsanın,
fiilleri üzerinde hiç bir tesiri yoktur görüşünü ve) yukârdaki iddiayı reddeden
kesin naslar vardır: “Yaptıklarının karşılığı olmak üzere” [53]; “Dileyen
küfretsin...” [54] v.s.
gibi.
İtiraz: Allah Taâlâ'nın ilmini ve irâdesini her şeye
teşmil ve tamim ettikten sonra, cebir neticesi kesinlikle ortaya çıkar. Zira
ilm ve irâde, ya insan fiilinin meydana gelmesine taalluk eder, bu takdirde
fiilin vukuu vâcib olur; veya meydana gelmemesine taalluk eder, bu takdirde de
fiilin vukua gelmesi imkânsız olur. “Zaruret-vücûb” ve “imtina-imkânsızlık”
hali ile birlikte “irâde-ihtiyar”
halinin bulunması mümkün değildir.
Cevap: Biz; “însan kendi ihtiyarı ve arzusu ile bir
iş yapacak veya yapmayacak” hususunu Allah bilir ve irâde eder, dedik. Bunda
ise anlaşılmaz bir yön yoktur. (Allah'ın ilmi ve irâdesi, bir işin yapılması
veya yapılmaması hususuna, insanın ihtiyarına ve seçme hürriyetine uygun
düşecek bir biçimde taalluk eder).
İtiraz; Bu takdirde de insanın ihtiyarı ve tercihine
bağlı olan fiili, ya zarurî veya imkânsız (vâcib ve mumteni') olur. Bu ise
ihtiyara aykırıdır. (Yani Allah, insan bunu “yapacaktır,” diye ezelde bilirse,
o fiilin dünyada meydana gelmesi zarurî, “yapmayacaktır” diye bilirse, o
fiilin vukua gelmesi de imkânsız olur. Bu ise insanın irâde ve ihtiyar sahibi
olduğu anlayışına ters düşer).
Cevap: Bu itirazı reddediyoruz. Zira, ihtiyar ve
irâdeye dayanan vücûb ve zaruret, ihtiyarı ve irâdeyi gerçekleştirir, ona
aykırı olmaz. (Yani Allah'ın ilmi malumuna tabidir, sadece bu konudaki Allah'ın
irâdesi de ilminin fer'i olduğu için o da malumuna tabidir. Güneş tutulması
bilindiği için olmaz, olacağı için bilinir). Ayrıca, Allah Taâlâ'nın fiilleri
ileri sürülerek yukardaki iddiada bulunan çelişki ortaya çıkarılır. (Zira,
Allah'ın fiilleri, O'nun ma'lumu ve muradı olduğu halde zaruri ve mecburi
değildir, iradi ve ihtiyaridir).
İtiraz: “İnsanın irâdesi ile fail” olmasının,
“fiillerini kasd ve irâde ile îcad etmesinden”, başka bir manâsı yoktur.
Yukarda da izah edildiği gibi, Allah Taâlâ, fiilleri müstakülen yaratır ve icad
eder. Bir makdûrun (ve güç dahilinde bulunan bir şeyin) iki müstakil kudretin
altında bulunmayacağı aşikârdır. (Bir fiili insanla Allah ortaklaşa
yaratmazlar) [55].
Cevap: Bunun, sağlam ve güçlü bir itiraz olduğu konusunda
söz yoktur. Ancak, yaratıcının sadece Allah Taâlâ olduğu delille sabittir.
Titreme nevinden olan bazı (refleks) hareketlerde değil de, bir şeyi yakalama
hareketi gibi bazı fiillerin vukua gelmesinde insan kudretinin ve irâdesinin
tesirli olduğu da zaruret (ve bedahet) yolu ile sabit olmuştur. Durum bu
olunca, (yani iki prensip çatışınca), bu sıkıntıdan (ve çıkmazdan) kurtulmak
için: “Allah Taâlâ Hâlık, insan kasibtir (kazanan)” deme ihtiyacını duyduk. [56]
Bunun tahkiki
ve mahiyetinin izahı şudur: insanın kudretini ve irâdesini bir iş yapmaya
sarfetmesi “kesb” (kazanmak)dir. Bunun peşinden Allah Taâlâ'nın fiili ve işi
icad etmesi “halk” (yaratmak) tır. Buna göre bir makdûr, iki kudretin
dahilinde ve tesiri altında bulunmaktadır. Ama yönleri değişiktir.
Fiil, icad
yönünden Allah Taâlâ'nın makdûru, kesb cihetinden ise insanın makdûrudur,
(Çıkmazdan kurtulmak için, Allah Halik, kul kasibtir, denecek kadar ve) bu
ölçüdeki manâ zarurîdir. Beşerî kudret ve irâde (ve bunların tesiri) bulunmakla
beraber, insan fiilinin Allah Taâlâ'nın halkı ve icadı ile olması meselesinin
hakikatim açıklamak için ifadeyi bundan daha fazla kısaltmaya da kadir
değiliz.
(Halk nedir,
kesb nedir ve) bu ikisi arasındaki fark nedir, konusunda kelâm âlimlerinin muhtelif
ifadeleri (ve tarifleri) bulunmaktadır.
Meselâ: 1. Kesb âletle (ve organla) vâki (fiil)
dir. Halk, ise aletsizdir.
2. Kesb, insanın kudretinin mahallinde (yani bedeninde) vâki olan bir makdûrdur. Halk ise hâlıkın
kudretinin mahallinde (yani zatında)
vâki bir makdûr değildir.
3. Kesb, kadirin tek başına yapması mümkün
olmayan şeydir. Halk, kadirin yalnız olarak
yapması mümkün ve sıhhatli olan iştir [57].
Soru: Böylece, Mutezile'ye isnad ettiğiniz
“ortaklık kabul etme”, esasım siz de kabul etmiş olmuyor musunuz? (Kulun,
fiilinde kasd ve ihtiyarı varsa, fiilini Allah'la ortaklaşa yapmış olmuyor
mu?).
Cevap: Şirket ve ortaklık, iki zattan herbirinin,
diğerinden ayn olarak sadece kendisine mahsus olan bir şey için bir araya gelmeleri
ve toplanmalarıdır. Köy ve mahalledeki ortaklar gibi. t Yani herbirinin kendine
ait şeyden bir hisse ortaya koyarak ortaklık kurmalarıdır).
İnsan, kendi
fiilinin halikı, Allah da (insanda ve diğer şeylerde mevcut olan) sair
arazların ve cisimlerin halikı kılmsa, şirk işte o zaman lazım gelir. Bir iş,
değişik yönlerden iki şeye nisbet edilmekle şirk ve ortaklık lazım gelmez.
Meselâ bir toprak parçası, yaratma yönünden Allah Taâlâ'nın mülküdür, fakat
üzerinde tasarruf etme hakkının sübûtu yönünden insanın mülküdür. însan fiilinin
yaratma yönünden Allah Taâlâ'ya, kesb yönünden insana nisbet edilmesi de aynen
böyledir.
Soru: Çirkin olan bir şeyin kesbi çirkin ve
sersemlik (sefeh) oluyor ayrıca yerilmeyi ve cezalandırılmayı da gerektiriyor.
Peki aynı şey, (o fiilin) yaratılmasında neden söz konusu olmuyor? (Halbuki
fiilin meydana gelmesinde yaratmak, kesbten daha büyük rol oynuyor) .
Cevap: Hâlık olan Allah'ın hakim olduğu sabit
olmuştur. O, neticesi güzel olmayan bir şey, -her ne kadar bu neticenin ne
olduğunu bilmesek de -yaratmaz. Bunun içindir ki, biz kesinlikle şuna inanırız:
Çirkin bulduğumuz fiillerde bir takım hikmet ve maslahatlar bulunabilir.
Nitekim pis, zararlı ve elem verici cisimlerin yaratılmasında bu durum söz
konusudur. Halbuki kâsibte durum böyle değildir. Zira o bazan güzel bir iş,
bazan da çirkin bir iş yapar. Onun için, dinen nehyedilmiş olan çirkin bir şeyi
kesbetmeyi çirkin, sefihlik, yerilmeyi ve ceza görmeyi gerektirici olarak kabul
ettik [58].
“Güzel olan
insan fiili”, yani dünyada övülme konusu ve hemen ondan sonra âhirette de sevap
konusu olan fiillere “güzel fiil” denir.
Fakat “güzel
fiili”, mubahı da şümulüne alması için: “yerilme ve ceza görme ile ilgisi
bulunmayan fiildir” şeklinde tarif ve tefsir etmek daha iyi olur.
“Güzel olan
insan fiili, Allah Taâlâ'nın rızasıyledir”
Yani bir
itiraz, karşı çıkış ve men bahis konusu olmadan Allah'ın iradesiyle vukua
gelir.
“Çirkin olan
insan fiili” (yani dünyada yerilme ve âhirette azab görme durumu ile ilgili
bulunan)“Allah'ın rızasiyle değildir”
Zira Allah,
bu nevi fiillere karşı çıkmış, itirazda bulunmuş, ve onları menederek, “Allah,
kullarının küfür üzere olmalarına razı olmaz” [59]buyurmuştur.
Yani irâde, meşiyet ve takdir her nevi fiile, rızâ, mahabbet ve emir ise çirkin
fiillere değil, sadece güzel amellere taalluk eder [60]
(İstita'atın
fiilden evvel olduğunu iddia eden) Mutezilenin aksine olarak: “İstita'at fiille
beraber olur. İstita'atı, insan fiilinin oluşmasını ve meydana gelmesini
sağlayan kudrettir.” (İstita'at beşerî kuvvet ve insan gücü manâsına gelir.)
Müellif Ömer
Nesefi'nin bu ifadesinde, “îstita'at, Allah Taâlâ'nın canlılarda yarattığı bir
araz olup canlılar ihtiyarî ve iradî fiillerini bu arazla yaparlar”, diyen
et-Tabsire müellifinin sözüne işaret vardır. İstita'at fiilin illeti ve
sebebidir. Cumhura göre istita'at fiilin illeti değil, edasının şartıdır.
İster fiilin
illeti olsun, ister edasının şartı olsun, istita'at, sebep ve âletlerin
selâmetinden sonra, insanın fiile kasd ve onu iktisab etmesi anında Allah
Teâlâ'nın yarattığı, bir vasıftır. İnsan, iyi ve hayırlı bir fiile kasdederse,
Allah Taâlâ iyi ve hayırlı fiilin kudretini; şer ve kötü fiile kasdederse, şer
ve kötü fiilin kudretini yaratır. Bu duruma göre hayırlı ve güzel iş yapma
gücünü insan kendisi zayettiği için yerilmeyi ve ceza görmeyi (zemm ve ikabı)
hak eder. “(Hak olanı) dinlemeye ve
işitmeye istita'atları yoktur,” denilerek kâfirlerin yerilmesinin sebebi
budur.[61]
İstita'at araz olduğu için, zaman itibariyle fiille aynı anda bulunması,
fiilden önce bulunmaması şart ve zarurîdir. (İstita'at, insan kudretinin fiile
iktiramıdır, sözünün manâsı budur). Aksi takdirde (araz olan kudret iki
zamanda bulunmayacağı için) fiilin istita'atsız ve kudretsiz vukua gelmesi lazım
gelirdi. Zira, daha evvel de temas edildiği gibi, arazların bakî ve daimî
olması imkânsızdır [62].
İtiraz: Arazın, beka ve devamının imkânsızlığı kabul
edilse bile bir araz yok olunca, peşinden derhal onun dengi olan diğer bir arazın
yeniden ortaya çıkması imkânı tartışma götürmez. Neden bir fiilin kudretsiz
meydana gelmesi lâzım gelsin?
Cevap: “Fiilin vukuuna sebep olan kudret (fiilin
husulünden) önceki kudret ise, o zaman fiilin istita'at ve kudret olmadan meydana
gelmesi lazımdır, diye iddia ediyoruz. Eğer siz. (fiilin husulüne imkân veren
kudreti) fiille beraber bulunan ve yenilenen kudretin misli ve dengi olarak
kabul ederseniz, fiilin vücuda gelmesini sağlayan kudretin fiille beraber
bulunmasının şart olduğunu zaten itiraf etmiş olursunuz (ve fiili meydana
getiren istita'at, fiilin vücuda gelmesinden önce bulunan istita'at değil, onun
dengi ve misli oîan, fiille beraber bulunan yenilenmiş bir istita'attır, demiş
olursunuz).
“Fiilde
tesirli olan kudret için, önceden emsal bulunması şarttır. Zira ilk defa hadis
olan kudretle fiilin vukua gelmesi mümkün değildir”, diye iddia edersiniz,
“Buyurun, bu iddianızı delille ispatlayın”, deriz. (İlk defa hadis olan kudret
zayıf olduğundan, kuvvetlensin de onunla fiilin vukua gelmesi mümkün olabilsin,
diye fiilin husulüne sebep olan kudretin emsalinin, önceden bulunması ve
tekrarlanması, caiz ve mümkün değil, lazım ve zaruridir, der ve meseleyi
“imkân” konusu olmaktan çıkarıp, “zaruret ve vücûp” konusu haline getirirseniz,
bunu bize delille ispat ve izah edin. Zira bunun imkânını biz de kabul
ediyoruz. Fakat zaruretini reddediyoruz).
Önceki
kudret, fiilin vukuu zamanına kadar bakî kalır. Bu bakî kalma, ya emsalinin
yenilenmesiyle veya arazların bekâsındaki istikamet ve süreklilikle olur,
şeklinde bir şey farz edebiliriz, denilirse, o zaman da deriz ki: Eğer
(Mutezile) “ilk hadis olduğu andaki ve haldeki kudretle fiilin husule gelmesi
mümkündür”, derse, kendi mezheplerini terketmiş olurlar. Zira bu, duruma göre
“fiilin kudretle beraber olmasını”, caiz ve mümkün görmüş oluyorlar, demektir.
Eğer “bu imkânsızdır”, derlerse, delilsiz bir hüküm vermek ve bir tercih sebebi
olmadan tercih yapmak (tahakküm ve tercih bi-lâ müreccih) lazım gelir. Zira ilk
andaki kudret değişmemiş ve onda yeni bir manâ da hadis olmamıştır. Çünkü bu
gibi şeyler arazlar için imkânsızdır.
(Fiilin ilk
meydana gelen kudretle vücuda gelmesini sağlayan şey nedir? İlk kudrette bir
değişiklik yoktur. O kudrete yeni bir manâ da eklenmemiştir. Zaten kudrette
yeni bir manânın vücûda gelmesi de imkânsızdır. Zira kudret de manâ da
hadistir, hadis hadis ile kâim olmaz. O halde kudretin ilk anında fiilin vukua
gelmemesini engelleyen, sonraki durumunda meydana gelmesine âmil olan şey
nedir?). Bu kudret sayesinde, ilk anda vücûda gelmesi imkânsız olan bir fiil,
sonraki durumunda neden ve niçin zaruri olarak var olmuştur?
Fakat bu son
itiraza verilen cevap tartışılabilir. Zira, “İstita'at fiilden önce olur”
diyenler, “zaman itibariyle kudretin fiille beraber bulunması
imkânsızdır”,“bir fiilin meydana gelmesi için, mutlak surette zaman yönünden
daha evvel kudretin bulunması şarttır”, demiyorlar. (Bunun zaruretini ve
vücûbunu değil, imkânını ve cevazını savunuyorlar). O sebeple, gerekli bütün
şartların bulunması halinde, kudretin ilk defa meydana gelmesi zamanında
fiilin vücûda gelmesinin imkânsızlığı icab etmez.
Ayrıca,
gerekli bir şart bulunmadığı için veya bir engel mevcud olduğu için ilk durumda
meydana gelmesi imkânsız olan bir fiil, -her iki halde de kadirin sıfatı olan
kudret, eşit olarak mevcut olmakla beraber- lüzumlu şartların tamamlanması halinde,
ikinci durumda zarurî olarak var olabilir.
İşte bu
noktayı (ve bu husustaki delillerin zayıflığını) göz önünde bulunduran
(Fahruddin Razî gibi) bazı kelâm âlimleri şu kanâata ulaşmışlardır:
İstita'attan maksat, fiilen tesirini göstermesi için mevcudiyeti gerekli olan
şartların tümünü kendinde toplayan kudrettir. Bu manâdaki kudret behemehal
fiille beraber bulunur, doğru olan da budur. Aksi takdirde istita'at fiilden
önce bulunur. (Böylece Fahruddin Razî, Mutezile ile Eş'arîyeyi telif etmiş
oluyor).
“Arazların
bekâsının imkânsızlığına (ve bu noktadan hareketle yapılan itirazların
cevaplandırılmasına) gelince, bu konunun dayandığı öncüllerin (ve
mukaddemlerin) açıklanması gerçekten çok zordur. Şöyle ki:
Bu öncüller
şunlardır:
Birincisi, “bir şeyin bekası, o şey üzerine zaid hakikî bir şeydir”.
İkincisi, “arazın arazla kâim olması imkânsızdır”.
Üçüncüsü, (hareket ve sükûn gibi) “iki arazın bir mahal ile kâim olmaları
imkânsızdır”. (Bu öncüllerden her biri zayıftır, bunlardan çıkarılan netice de
tartışma kabul etmez bir gerçek değildir. Bu üç öncülün doğruluğu ispat edilse
mutlak olarak Sünnî görüşü hak olurdu, aksi halde Mutezile'nin görüşü daha
doğru olur.[63]
İstita'at
fiilden evveldir. Zira insan fiilden (ve bir şey yapmadan) önce o işle
mükelleftir. Kâfirin imanla mükellef olması, vakit girdikten sonra beynamazın
namaz kılmakla mükellef olması zaruridir. (Fiili meydana getiren hakikî kuvvet
ve kudret manâsına gelen) istita'at gerçekleşmemiş olsaydı, bu durumda aciz
kişilerin mükellef tutulmaları lazım gelirdi. Bu ise bâtıldır, diyenlerin bu
delillerine, müellif Ömer Nesefî şu cevabı ile işaret etti:
İstita'at
kelimesi “Sebep, âlet ve organların sağlıklı ve salim olmalarının ismi olarak
da kullanılır.” (Selâmet-i esbâb ve âlât manâsına gelen istita'at fiilden önce
bulunabilir)
Nitekim, “Kabe'ye
yol bulmaya istita'atı olanlara Allah için hac yapmak gereklidir”[64] âyetinde
istita'at bu manâda kullanılmıştır.
Soru: İstita'at, mükellefin sıfatıdır. Sebep ve
âletlerin selâmeti ise onun sıfatı değildir, (mükellefin dışındaki şartlar ve
imkânlardır). Buna göre, istita'atı bu şekilde tefsir etmek nasıl doğru olur?
Cevap: Burada maksad, mükellefe ait sebep ve
âletlerin selâmetidir. Mükellef, istita'atla muttasıf olduğu gibi, “O, sahib-i
selâmet-i esbabtır” (yani sebepler yönünden selâmette olan kişidir), denmesi
itibariyle, onunla da (yani sebep ve âletlerin selâmeti ile de) muttasıf olur.
Ancak bu tabir mürekkeb olduğu için mahmul (yüklem) olacak bir ism-i fail,
ondan türetilemez. Halbuki istita'atta durum bunun aksinedir. (îstita'attan,
müstetî, şeklinde bir ism-i fail türetilebilir ve “Ali oruç tutmaya müştetî'
ve muktedirdir,” gibi önermelerde bu ismi fail mahmul yani yüklem ve sıfat
olarak da kullanılır. Halbuki mürekkeb bir tabir olan selâmet-i esbâb ve
âlât'tan böyle bir ism-i fâil türetme imkânı yoktur).[65]
“Teklifin
sıhhati bu istita'ata dayanır”
Yani
teklifin sıhhatinin şartı, ilk manâdaki,
istita'ata değil, sebep ve âletlerin selâmette olması, demek olan ikinci manâdaki
istita'attır.
“Acz” sözü
ile, birinci manâdaki istita'atın olmayışı kasd ediliyorsa, bu manâda
istita'atın olmayışından, âciz kişilerin mükellef tutulmalarının imkânsız
olacağını kabul etmeyiz. Eğer, “âcizin mükellef tutulması lazım gelir,” sözü
ile, ikinci manâda istita'atın olmayışı kasdediliyorsa, “bu görüşten böyle bir
netice ortaya çıkar” sözünü kabul etmiyoruz. Zira mümkündür ki, fiilin vücûda
gelmesinde esas olan kudretin hakikati husule gelmese bile fiilden önce sebep
ve âletlerin selâmette olması manâsına gelen kuvvet ve kudret husule gelebilir.
Bazan
(Mutezile'nin itirazına şu şekilde de) cevap verilir: İmam-ı A'zam (r.a.)a
göre, kudret (sevap ve günah gibi) iki zıdd fiil için elverişlidir. (Yani her
ikisini de gerçekleştirmeye uygun olan bir güçtür). Hatta küfür için sarf
edilen kudret, tıpa tıp iman için sarfolunan kudretin aynısıdır. Taalluk ve
ilgi durumları hariç aralarında hiç bir-fark yoktur. Taalluktaki farklılık
ise, kudretin zatında ve kendisinde bir ayrılığın mevcut olmasını gerektirmez.
Şu halde kâfir iman etmeye kadir olup bununla mükelleftir. Ancak o, kudretini
küfre sarfetmiş, gücünü imana sarfetme imkânını kendi iradesiyle yitirmiş, onun
için de yerilmeyi ve cezalandırılmayı hak etmiştir.
Aşikârdır ki,
bu cevapta, “kudretin fiilden evvel olması”, prensibini (yani Mutezile'nin
görüşünü) kabul etmek vardır. Çünkü küfür halinde iman etmeye kadir olmak,
mutlaka iman etme halinden önce bulunur.
İtiraz: Fakat bu itiraza şu şekilde karşı bir
itirazla cevap verilmiştir; Burada sözü edilen kudret her ne kadar “iki zıdd”
için elverişli ise de, ikisinden birine taalluk etmesi itibariyle (fiilen)
sadece (iki zıddan) biri ile bulunur. Öyle ki, fiille birlikte bulunması lazım
gelen kudret, fiile taalluk eden kudretin kendisidir. Terkte beraber bulunan
kudret de, terke taalluk eden kudretin kendisidir. Kudretin zatı ve kendisi
ise, bazan iki zıdda taalluk edecek şekilde önceden mevcut olur.
Cevap: Bu konuda ihtilâf ve farklı görüşlerin
varlığı tasavvur bile edilemez. (Zira Mutezile de Sünnîler de bir işi fiilen ve
doğrudan doğruya meydana getiren kudret, fiille birlikte bulunur, konusunda
ittifak etmişlerdir. Fakat, fiilin vukuuna imkân veren mücerred kudret acaba
fiilden evvel mi, yoksa sonra mı bulunur, hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ebu
Hanife'ye ait olarak nakledilen görüş ittifak edilen nokta ile ilgili olduğu
için bu konudaki sözler lüzumsuzdur ve) hatta boştur, düşün![66]
“Allah,
insana gücünün yetmediği şeyi teklif etmez.” (Teklif-i mâ-Iâyutak caiz
değildir)
İster aslında
imkânsız olan bir şey olsun, meselâ “iki zıddin bir araya getirilmesi” gibi,.
isterse aslında mümkün olan fakat insanın imkânı haricinde bulunan bir şey
olsun, meselâ “cisim yaratmak” gibi, bir şeyle Allah insanları mükellef tutmaz.
Allah Taâlâ,
aksini bildiği için veya aksini irâde ettiği için, vukua gelmesi imkânsız olan
“kâfirlerin iman,” “asinin itaat” haline dönmesi gibi konulara gelince, bu gibi
yerlerde teklifin vukuu hususunda ihtilaf yoktur. Zira bu, zatına nisbetle
mükellefin makdûrudur, gücü dahilindedir. “Allah, kimseye gücünün yetmediği
bir şeyi teklif etmez”[67]
buyrulduğu için, gücünün dahilinde olmayan bir şeyin insana teklif
edilemeyeceği konusunda ittifak vardır. (Allah Taâlâ'nın meleklere hitaben) “Bunların
isimlerini bana haber verin”[68] demesi, teklif
değil, ta'ciz (yani kendilerine aczlerini göstermek için)dir.
“Rabbımız,
takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme”[69] âyetinde geçen “yükleme” kelimesinden
maksat, “teklif” değildir. Maksat, takat getirilemeyecek (kıtlık, musibet ve
hastalık gibi) arızî şeylerin getirilmesidir [70]. (Yükleme sözü, teklif etme, manâsına
gelmemektedir. Maksat, hastalık, felaket ve kıtlık gibi takat getiremeyeceğimiz
şeyleri başımıza getirme, demektir).
Burada
tartışma konusu olan (bu gibi şeylerin vukuu değil), vukua gelmesinin mümkün
olup olmaması meselesidir. Mutezile “akli çirkinlik” prensibine dayanarak bunu
imkânsız görmüş, Eş'ari ise, Allah Taâlâ'dan olan hiç bir şey çirkin olmaz”
esasına istinad ederek bunu mümkün görmüştür.
Mutezile
bazan, “Allah, hiç bir kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle mükellef tutmaz”
(Bakara, 2/286), âyetini delil getirerek, bu hususun imkânını prensip
olarak ve esastan reddetmiş ve meseleyi şu şekilde ortaya koymuştur: “Bu. husus
mümkün olsa, vukua gelmesinin farzedilmesi imkânsız olmaması lazım gelirdi.
Neticesi imkânsız olan bir şeyin sebebinin de imkânsız olması zaruri olarak lazım
gelir. (Lâzımdaki imkânsızlık, zarurî olarak, melzûmun da imkânsız olmasını
icab ettirir). “Lüzumun” manâsı ancak bu şekilde gerçekleşir. Fakat bu husus vaki
olsa Allah Taâlâ'nın - haşa - yalan söylemiş olması gerekirdi ki, bu da
imkânsızdır.
Vukua
gelmemesi için Allah Taâlâ'nın ilminin, irâdesinin ve ihtiyarının taalluk
ettiği her bir şeyin imkânsızlığının beyan edilmesindeki nükte (düzenli kaide
ve problem) bu olup, halli şöyledir:
Meselenin
çözümü: “Hadd-i zatında mümkün (mümkün li-zatihi) olan bir şeyin vukua
gelmesinin farzedümesi, imkânsızlığı gerektirmez”, şeklindeki görüşü kabul
etmiyoruz. Bu durum, başkası sebebiyle imkânsızlığı ortaya çıkmayan (ve
kendisine imtina' bi'1-gayr, yani -gayrihi müstahil olma durumu arız olmayan)
hususlarda zaruridir. Böyle olmayan durumlarda muhal (ve irnkânsızlığ) in lazım
gelmesi, başkası sebebiyle imkânsız olan şeyler için mümkün olur.
(Yani bir
şey, bizatihi mümkün olunca, onun vukuunu farzetmek imkânsız olmaz. Ama bir şey
hadd-i zatında mümkün olur da başka bir sebep dolayısiyle imkânsız olursa, o
şeyin vukuunu, sırf “başkası”, sebebiyle imkânsız farz etmek caiz olur, zaruri
olmaz. Meselâ, “Allah'ın insana gücünün yetmeyeceği bir şey teklif
etmesi”,hadd-i zatında mümkün, fakat başka bir faktör sebebiyle imkânsızdır.
Bu, bi-nefsihi mümkün, bi-gayrihi mümtenidir), “Başka bir faktör” don maksat
böyle bir şeyin vukûunun farz edilmesi halinde, Allah'ın, -haşa- yalancı
olması gerekmesidir).
(Böyle bir
gereklilik meydana gelmese, güç yetmeyen bir şeyin vukûunun farzedümesi pekâlâ
mümkündür). Baksana, Allah Taâlâ kudreti ve iradesiyle âlemi icad ettiği halde,
âlemin yokluğu hadd-i zatında mümkündür. Halbuki âlemin yok oluşunun vukuunu
farzetmek, ma'îûlün, tam olan illetten (neticenin, eksiksiz olan sebepten)
sonraya kalmasını icab ettirir. Bu ise imkânsızdır. Velhasıl, aslında mümkün
olan bir şeyin vukümm farz edilmesinden, o şeyin zatına nazaran imkânsızlık
lazım gelmez. Zatı üzerine zait bir şey sebebiyle imkânsızlığı gerektirmesine
gelince, biz bunun imkansızlığı gerektirmediğini kabul etmiyoruz.
Bir kişinin
(başka birini) dövmesinin akebinde dövülen şahısta meydana gelen elem. bir
insanın kırma fiilinin ardından camda vücûda gelen kırılma ve bunun benzeri
v.s, şeylerin tümü Allah Taâlâ'nın yaratmasiyledir”
Bu tarifte,
“kırma-kırılma, döyme-elem” gibi kayıtların konulması, bu meselenin, acaba
insan irâdesinin bu gibi işlerde rolü ve tesiri var mıdır, yok mudur şeklindeki
ihtilafa konu olmasının sıhhatim temin içindir. (İnsandan gelmeyen elem ve
kırılma fiillerinin Allah tarafından yaratıldığı ve bunda insan irâdesinin
tesirli olmadığı hususunda ihtilaf yoktur). Tarifte, “Bunun benzeri-,
denilmesi de: “Öldürme fiilinden sonra meydana gelen ölüm gibi”... manâsına
gelmektedir.
Bütün bunlar
Allah Taâlâ tarafından yaratılmıştır. Zira yukarda da geçtiği üzere yaratıcı
sadece ve tek basma Allah Taâlâ'dır. Ve mümkün olan şeylerin tümü, vasıtasız
olarak ona dayanmaktadır. Fiillerin bazılarını, Allah Taâlâ'dan başkasına isnad
eden Mutezile şöyle demiştin “Eğer bir fiil, başka bir fiil araya girmeksizin
doğrudan failden sadır olursa, buna, “doğrudan meydana gelen fiil” (mübaşeret
yolu), böyle olmayan fiillere de “dolaylı olarak meydana gelen fiil” (tevlid
yolu) denir. (Bilâ vasıta-bi'1-vasita, direkt-endirekt meydana gelen fiillerden
Mutezile tevlid nazariyesini çıkarmıştır).
Tev1id ve
vasıtalı fiil, “failin fiilinin diğer bir fiili gerekli kılması” manâsına
gelmektedir. Anahtarın harekete geçmesini gerektiren elin hareketi gibi. (Bir
kayayı yuvarlamaktan doğan bir sürü fiiller gibi). Bu duruma göre, dövmekten
doğan “elem”, kırmaktan doğan “kırılma” fiilleri, Allah Taâlâ tarafından
yaratılmış değildir. (Bu gibi fiiller bazı hallerde insana da nisbet edilmediği
için faili olmayan bir fiil nevi ortaya çıkmaktadır). Bize göre bütün bunlar
Allah Taâlâ'nın yaratmalıyladır. (Mutezile'nin tevlid nazariyesine göre, bir
adam bir et parçasını sıcak bir yere koysa, et burada kurtlansa, bu kurtlar
faili olmayan mef'ûl ve halikı olmayan mahlûk sayılmakta, Allah'a da insana da
isnad ve nisbet edilmemektedir).
(Dövme ve
kırma fiillerinden sonra ortaya
çıkan neticen.in)
“Yaratılmasında insanın rolü ve tesiri yoktur”
Buraya
“yaratma” kaydını koymamak daha uygun olurdu. Çünkü Mutezile'nin “mütevelledât
ve tevlid” adım verdiği fiillerin meydana gelmesinde de esas itibariyle
insanın tesiri yoktur. Onlara göre mütevelledât'ın insan tarafından yaratılması
imkânsız olduğu gibi, kudretin yeri olmayan (yani bedenin ve organların
dışında) bir mahalde meydana gelen fiillerin insan tarafından kesbedilmesi de
imkânsızdır. Bundan dolayı insan, bu gibi fiillerin husulünü önleme imkânına
sahip değildir. Halbuki iradeli fiillerinde bu imkâna sahiptir.[71]
Yani, maktul
ölümü için takdir (tayin amamlamadan öldürmüştür)” şeklindeki iddiaları doğru
değildir.
Delillerimiz: Allah Taâlâ,
ezelî ilmine göre ve tereddüt etmeden yani bir kayda ve şarta bağlamadan
insanların ecelleri konusunda hükmünü vermiş (ve ömürlerini tesbit etmiş) tir.
Nakli delilimiz: “Onların eceli geldiği zaman ne bir saat geciktirilir, ne
de bir saat ve an) öne alınır” (A'raf, 7/34; Yunus, 10/49; Nahl, 16/64).
Mutezile'nin delilleri: Nakli delil: Bazı ibadet ve taatîarm ömrü arttıracağı ve uzatacağı konusunda hadisler vardır. (“Sadaka ömrü uzatır” gibi) [72]. Aklî delilleri: Maktul eceliyle ölseydi, katil yerilmeyi, ceza görmeyi, diyeti ve kısası hak etmezdi. Zira, maktulün ölümü katilin yaratmasiyle ve kesbiyle olmamıştır.
Cevap; Allah Taâlâ ezelî ilmi ile biliyordu ki,
insan, belli bir ibadeti ve taatı yapmasa (meselâ) ömrü kırk sene olacak.
Fakat Allah, insanın o taatı işleyeceğini ve bunun sonucu olarak da ömrünün
(meselâ) yetmiş sene olacağını bilmiş, (onun ömrünü buna göre takdir ederek
kırk senenin) ziyadesini bu taata nisbet etmiştir. Zira Allah Taâlâ biliyordu
ki, o taat olmasa, (ömründeki bu) fazlalık olmayacaktır.
İkinci itiraza cevap:
Katilin ceza görmesi ve tazminat Ödemesi mecburiyeti, men edilen bir işe
teşebbüs etmesinden (haddi tecavüz etmesinden) ve (sünnetullah dediğimiz)
tabiat kanunları gereğince, Allah Taâlâ'nın akebinde ölümü yarattığı bir fiili
kesbetmiş olmasındandır. Zira kati ve öldürme, halk ve yaratma bakımından olmasa
bile, kesb yönünden katilin fiilidir.
Ölüm Allah
Taâlâ tarafından yaratılır. Ne yaratma ne de kesb yönünden insanın bunda tesiri
ve rolü yoktur. Bu manâya göre ölüm ('ademi ve bir yok olma hali değil, tersine
bir var olma halidir ve onun için de) vucudîdir. “Allah, ölümü ve hayatı
yarattı” (Mülk, 67/2) âyeti bunun delilidir. Kelâmcılarm çoğunluğuna göre
ölüm 'ademidir, (bir yok oluş ve olma'yış halidir). “Allah, ölümün yaratıcısıdır”,
ifadesi “takdir edicisidir” manâsına gelmektedir.
“Biri ölüm,
diğeri öldürülme (mevt ve kati) olmak üzere maktulun iki eceli vardır. Maktul kati edilmeseydi, ölüm şeklinde vukua gelecek,
eceline kadar yaşayacaktı”, diyen Mutezile'den Ka'bî'nin görüşü doğru olmadığı
gibi filozofların şu kanâati da yanlıştır: “Bir canlının, biri tabiî diğeri
ihtiramı (inkıtaa uğrayan; kesik) olmak üzere iki eceli mevcuttur.
Tabiî
ecel: İnsanın yaratılışında
mevcut olan hararetin sönmesi ve rutubetin çözülmesi, suretiyle ortaya çıkar.
(Yaşlılık sebebiyle fizikî bünyenin fonksiyonunu yitirmesi şeklinde zuhur
eder. Tıpkı yağı tükenen bir lambanın sönmesi gibi).
İhtiramı
ecel: Hastalık, felaket ve
ölüm kazaları şeklinde ortaya çıkar”,(Tabii ecel bir, ihtiramı ecel birçoktur)[73]
Rızık, “Allah
Taâlâ tarafından, canlılara sevkedilen ve canlılar tarafından yenilen şeyin
ismidir” [74]. Rızık bazan helâl, bazan
haram olabilir. Rızkı bu şekilde tarif etmek, “rızık, canlının aldığı gıdadan
ibarettir”, şeklinde tarif etmekten daha iyidir. Zira bu tarifte rızkın, Allah
Taâlâ'ya nisbet ve isnad edilmesi manası yoktur. Halbuki, rızk kavramında bu
manâya daima itibar edilir.
Mutezileye
göre haram rızık değildir. Çünkü onlar rızık kelimesini bazan, “Mâlik olan
kişinin, mülkü olan şeyi yemesi”, şeklinde, bazan da, “istifade edilmesi men edilmemiş
olan şey”, tarzında taril etmişlerdir. Bu tariflere göre sadece helâl olan şey
rızık olmaktadır. Lâkin Mutezile'nin birinci tarifine göre, hayvanların
yedikleri şeylerin nzık olmaması lazım gelir. Her .iki tariflerine göre de,
bütün ömrü boyunca daima haram yemiş olan bir kimseyi, esas itibariyle Allah
Taâlâ'nın nzıklandırmamış olması icab eder.
(Mutezile
tarafından ileri sürülen veî bu husustaki ihtilafa sebep olan esas ve temel
şudur: Rızkın manâsında, Allah Taâlâ'ya nisbet konusuna itibar edilir, Allah
Taâlâ'dan başka rızık veren yoktur, İnsan, yediği haramdan dolayı yerilmeyi ve cezalandırılmayı hak eder. Allah Taâlâ'ya
nisbet edilen bir şey çirkin olmaz. Ona isnad edilen şeyi işleyen yerilmeye ve
cezalandırılmaya müstahak olmaz. (Onun için de haram olan şey rızık olamaz).
Cevap; (Yediği haram rızıktan dolayı) insanın
yerilmeyi ve cezalandırılmayı hak etmesi, rızık konusunda kendi iradesiyle
kötü sebeplere tevessül etmesindendir.
“Helâl olsun
haram olsun, herkes kendi rızkını tam olarak alır”
Zira, insanın
gıdalanması her ikisiyle de hasıl olur.
“Bir
kimsenin, başka birinin rızkım yemesi tasavvur edilemediği gibi başka birinin
onun rızkını yemesi de düşünülemez”
Zira, Allah
Taâlâ'nın bir kişi için takdir ettiği rızkı, o kişinin yemesi zaruridir, bu
zırkı başka birinin yemesi imkânsızdır, Fakat (Mutezile'nin dediği manâda
başkasının rızkına) mâlik olma konusunda böyle bir imkânsızlık sözkonusu
değildir. (Yani rızık mülktür, malik olunan şeyi yemektir, denirse böyle bir
imkânsızlık bahis mevzuu olmaz) .[75]
“Allah Taâlâ,
dilediğini dalâlete düşürür, dilediğini hidâyete erdirir”
Burada, bu
ifade ile “dalâlete düşürme ve hidayete erdirme fiilini Allah yaratır,” manâsı
kasdedilmektedir. Zira ondan başka yaratıcı yoktur.
Metinde
meşiyet (dilemek, dilediğini), kaydının kullanılmasında, (Mutezile'nin ileri
sürdüğü gibi), “hidâyet” sözü ile “Hak olanın açıklanması ve gösterilmesi”,
manâsının kasdedilmediğine işaret vardır. Zira “Hak olan yolu beyan”, herkese
şamildir, (mü'minlere mahsus değildir). Da1â1et, tabirinin manâsı da
(Mutezile'nin öne sürdüğü gibi) “Allah'ın insanı dâll (sapık) olarak bulmak ve
ona sapık ismini vermesinden ibaret değildir. Zira bu gibi şeyleri meşiyete ve
irâdeye bağlamanın (ve bu manâda: Allah dilediğini dalâlete düşürür, demenin)
bir manâsı yoktur [76].
Evet, bazan sebebiyet yolu ile ve mecazen hidâyet Peygamber (s.a.) e ve
Kur'an'a nisbet edilir. Nitekim aynı şekilde mecazi olarak ıdlâl (ve saptırma)
da şeytana ve putlara isnad edilir. Kelâm âlimlerinin söz konusu ettikleri
husus şudur: Bize göre hidâyet, “hidâyete erme” (ihtida), fiilinin
yaratılmasıdır. “Allah falana hidâyet etti, ama o hidâyete ermedi”, gibi
ifadeler delillik ve rehberlik yapmak, hidâyete davet etmek manâsına gelen
mecazi deyimlerdir (Bk Fussılet, 41/17). (Onun için bu gibi âyetler
Mutezile için delil olma niteliğinde değildir).
Mutezile'ye
göre, hidâyet, doğru olan yolu beyan etmek ve açıklamaktan ibarettir. “Şübhesiz
ki, sen istediğine hidâyet edemezsin” (Kasas, 28/56) gibi âyetler ve
“Allah'ın kavmime hidâyet et”[77],
gibi hadisler Mutezile'nin görüşünü çürütür. Zira Hz. Peygamber, onlara doğru
yolu göstermek ve kendilerini hidâyete davet etmekle beraber, bu şekilde dua
etmişlerdir. Meşhur olan tarife göre, Mutezile hidâyeti, “Maksada ulaştıran
rehberliktir”, şeklinde anlamıştır. Bize göre hidâyet: “Gayeye ve maksada
vusul ve ihtida ister hâsıl olsun, ister olmasın, maksada ulaştıran yola
varmak için yapılan rehberliktir”.
“İnsanın
maslahat ve menfaatına en uygun olan şeyi yapmak Allah Taâlâ üzerine vâcib
değildir” [78]. (Kul için eslah olan
Allah üzerine yâcib değildir)
Aksi
takdirde, Allah Taâlâ'nın, hem dünyada hem de âhirette azab çeken fakir
kâfirleri yaratmaması gerekirdi. (Yaptığı ihsan ve ikramdan dolayı) kulların
üzerinde Allah'ın minneti, hidâyete erdirdiği ve türlü türlü nimetler
lütfettiği için şükür edilme hakkı bulunmaması icabederdi. Zira (Mutezile'nin
bu prensibine göre ikram ve ihsanda bulunmakla Allah), üzerine vâcib olanı,
yani vazifesi olan şeyi yapmış olur. Hakk Taâlâ'nın Peygamber (s.a.)e karşı
minnette bulunması ve verdiği nimetleri dile getirmesi, Ebu Cehil'inkinden
fazla olmaması lazım gelirdi. Çünkü bu takdirde, Allah gücünün yettiği son
hadde kadar her ikisi için de en uygun olanı yapmıştır. Yine bu prensibin kabul
edilmesi halinde, Allah'tan ismet, tevfik (günahtan koruma, başarıya
ulaştırma), zararı defetme, bollukta ve genişlikte daha çok talepte bulunma
gibi hususlarda dua etmenin (ve dileklerini yerine getirmesini istemenin) bir
manâsı olmaması icab ederdi. Çünkü bu duruma göre, Allah'ın, herbir kişi için
yapmadığı şey, aslında onun için zararlı ve kötü olduğu için yapmamıştır. Onun
için bu gibi şeylerin yapılmasını terketmek Allah üzerine vâcib olmuştur.
Ayrıca
insanların maslahat ve menfaatma nazaran, Allah'ın kudretinden bir şeyin
kalmaması (ve gücünü sonuna kadar sarf etmesi) de lazım gelirdi. Zira o,
(eksiksiz olarak üzerine) vâcib olan şeyi ifa etmiştir. (îşte, insan için es1ah
olanı yaratmak Allah üzerine vaciptir, sözünden bu kadar çok yanlışlıkların
ortaya çıkması gerekirdi). Allah'a yemin olsun ki bu prensipteki yanlışlıklar,
yani “însan için eslah olan şeyi yaratmanın Allah'a farz olması” esası ve hatta
Mutezile'nin, diğer prensiplerinin çoğundaki hatalar, hiçbir yönü gizli
kalmayacak kadar apaçıktır, sayısı da sayılamayacak kadar çoktur. Bu gibi
şeyler, Mutezilî olanların, ilahî bilgilerle ilgili düşüncelerinin
eksikliğinden ve “gaibi şahide, kıyas etme, görünmeyeni görünene benzetme”,
prensibinin düşüncelerine ve tabiatlarına iyice yerleşip kök salmasından ileri
gelmektedir.
Mutezile'nin
bu hususta tutulabileceği en son (ve en sağlam) delil, “Eslah olam terk etmek
cimrilik ve sefihliktir”, sözünden ibarettir. (Mutezile'ye göre, insan için en
uygun olanı varken, o kadar uygun olmayan ve hatta zararlı olanı yaratmak
Allah'ın cimri olmasını ve fiillerinde bir hikmetin bulunmamasını gerektirir.
însan için daha faydalı olan şeyi ve öyle bir dünyayı yaratmak mümkünse bu
neden olmamıştır? “Mevcut âlemden daha güzelini yaratmak imkân dahilinde
değildir”, diyen Gazali, Mutezile'nin bu prensibini benimsemiş görünmektedir).
Cevap: Allah Taâlâ'nın kerem, hikmet, lütuf ve
işlerin akibeti hakkında bilgi sahibi olduğu kesin delillerle sabit
bulunduğundan, bir şeyi vermemek hakkına sahip olan bir zatın, o şeyi vermemesi
adalet ve hikmetin ta kendisidir.
“Bir şeyi
yapmanın, Allah Taâlâ üzerine vâcib oluşunun manâsı nedir? Doğrusu bunu merak
ediyorum! Bir işi yapmanın, bir zata vâcib ve farz olması, onu yapmadığı zaman
yerilmeyi ve ceza görmeyi hak etme manâsına gelmez mi? Bunun başka bir manâsı
var mıdır? Bu '(manâda bir şeyi yapmanın Allah'a vâcib olmayacağı) açıktır.
Serinlik, bilgisizlik, abes ve cimrilik v.s. gibi imkânsız olan şeyleri
gerektirir, diye, aksini yapmaya muktedir olamayacak şekilde fiillerin
Allah'tan sudur etmesi lüzumundan da bahsedilemez. Çünkü bu, “Allah, hür bir
irâdeye sahip olan bir varlıktır”, (mucibun bi'z-zât değil, faü-i muhtar'dır)
prensibini reddetmek ve bozuk oluşu aşikâr olan felsefenin görüşüne meyletmek
olur.[79]
[1] Enbiya: 21/22
[2] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları:141-143.
[3] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 143-146.
[4] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 146-147.
[5] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları:147.
[6] Eş'arî'ye göre naslarda geçmeyen bir kelime Allah için
kullanılamaz. Şu halde bu noktada durmak (tavakkuftevkif) farzdır. Mutezile ve
Kerrâmiyeye göre aklen doğru olan bir manâ Allah hakkında kullanılabilir.
Bakıllanî de bu gövüşü kabul etmiştir. Taftazânî, “Bu konuda tevkif edüen yerde
tavakkuf etmek gerekir, yani naslarm durdurduğu yerde durmak lâzımdır” diyerek
kesin bir hüküm vermemiş, Eş'arî'ye açıkça meyi etmemiş. “Bu, tartışılabilir
bir meseledir”, demek suretiyle yine meseleyi askıda bırakarak, kesin tavır
almaktan kaçınmıştır. Bu görüşü açikca benimsemediği gibi, aksini de açık
olarak kabul etmekten çekinmiştir.
Gerçekten de bu mesele hâlâ tartışılmaktadır. îster Arapça olsun ister
diğer herhangi bir dilden olsun başka bir kelimenin Allah lafzının yerini
tutmayacağı konusunda ulemanın -aşağı yukarı- icma ve ittifakları vardır. Zira Allah kelimesi özel addır, özel isimler
diğer dillere tercüme edilemez,
hatta Arapça olan diğer bir kelime de onun yerine ikâme edilemez. Fakat
Kur'an'da Allah kelimesi yerine geçmek üzere İlâh, Mevlâ, Rabb gibi isimler de
kullanılmıştır. İşte Farseadaki Huda, İzed, Yezdan..., Türkçedeki Tanrı,
Çalab... gibi isimler her ne kadar Allah Özel isminin yerine geçmezse de İlâh,
Mevlâ ve Rabb gibi âyet ve hadislerde kullanılan Allah'ın öbür isimlerinin
yerinde kullanılabilir. Burada iki hususa ve itiraza işaret edelim: Birinci
İtiraz: Tanrı kelimesi “tanrılar” şeklinde cemi yapıldığı için tek olan Allah
hakkında bu isim kullanılamaz.
Cevap: Sırf bu yüzden Allah
hakkında Tanrı sözünü kullanmanın caiz olmadığı lazım gelse, o zaman Allah
hakkında İlâh ve Rabb isimlerinin de kullanılmaması icab eder. Zira bu isimler
de “âlihe” ve “erbâb” şeklinde cemilenmektedir. Halbuki İlâh ve Rabb
kelimeleri naslarda Allah için kullanılmıştır. Onun için de bu itiraz
geçersizdir. ikinci itiraz: Tanrı kelimesi, îslâmdan önce putlar için
kullanıldığından Allah hakkında kullanılamaz.
Cevap: Rabb, Mevla, İlâh...
gibi isimler de putlar için kullanılmıştır. Hatta âyet ve hadislerde bile bu
isimlerin putlar hakkında da kullanıldığı hikâye edilir: “İbrahim, babası
Azer'e: 'putları ilâhlar mı edineceksin', dediğini hatırla” (En'am, 6/74), “İlâhlarının onlara faydası
olma di” (Hud, 11/101). Çok açık olarak görülüyor ki, ilâh kelimesi Kur'an'da
hem cemi olarak, hem de putların ismi olarak da kullanılmıştır. Böyle olduğu
halde Hakk Taâlâ hakkında İlah, Mevlâ; Rabb... gibi isimlerin kullanjlması
konusunda kafiyen ihtilaf edilmemiştir. Hakk Taâlâ hakkında tanrı ismini
kullanmanın caiz olup olmadığı konusunda Türkiye'de var olan çekişmeler ve
tartışmalar cehalet kavgalarının mahsulü olup ilim, akıl ve hatta din dışı
münakaşalardır. Bu nevi cedelleşmelerin İslama sağladığı hiç bir fayda yoktur
ama verdiği pek çok zarar vardır.
Özet olarak, tanrı kelimesi, Allah lafzının yerini tutacak şekilde asla
kullanılamaz ama Rabb, Mevlâ ve İlâh... Huda, îzed, Yezdan kelimeleri gibi Hakk
Taâlâ hakkında pekâlâ kullanılabilir. Bunda dinî bir mahzur yoktur. Fakat Hakk
Taâlâ hakkında sürekli olarak tanrı ismini kullanan; Allah, Rabb, İlâh, Mevlâ,
Huda, Yezdan... gibi isimleri kullanmaktan bilerek ve isteyerek sakınan
kimselerin bu davranışını İslâm adına hoş karşılamak da mümkün değildir.
Çok tuhaf şeydir ki, kelâmcılar ekseriya Allah'a isim verme konusunun
tevkifi olduğunu, yani naslarla tahdid ve tesbit edilen bir husus olduğunu
iddia ederlerken, filozofların ağzı ile konuşarak yazdıkları eserlerde daima
Vâcibu'l-vücud, Vücûd-i mutlak, Vâcib Taâlâ, Kadîm, ve Kadim li-zatihi gibi
deyimleri bol bol kullanmışlardır. Halbuki bu tabirlerin hiç biri âyet ve
hadislerde geçmediği gibi selef tarafından da kullanılmış değildir. Sadreddin
Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman
Uludağ), Dergâh Yayınları: 147-148.
[7] Buharî'nin rivayet ettiği, “Allah Âdem'i kendi suretinde
yarattı” mealindeki hadisi, ilerde görüleceği gibi kelâm âlimleri çeşitli te'vil etmişlerdir. Sadreddin
Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman
Uludağ), Dergâh Yayınları: 149.
[8] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 149.
[9] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 149.
[10] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid,
Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 149-150.
[11] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 150.
[12] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 150.
[13] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 150.
[14] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 150.
[15] Kelâmcılar Allah için mekân ve cihet kabul etmezler,
selef fevk ve uluvv denilen üst cihetin Allah'ın sıfatı olduğu kanâatmda idi.
Kelâm Allah'ın fevk ve uluv sıfatını, tamamiyle aklî ve nazarî bir mahiyet
gösteren bu gibi mülahazalara dayanarak te'vîl etmiştir.
[16] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 150-151.
[17] Ramazan Efendi, Taftazânî'nin bu ifadesiyle Umde'nin müellifi Hafi-zuddîn Nesefî'yi (öl.
710/1310) fena halde hırpaladığını belirtmektedir.
[18] Bazı âyetler, zahirî manâlar itibariyle Allah'ın bir
cihette bulunduğunu, bazıları Allah'ın sureti bulunduğunu, bazıları Allah'ın
organları olduğunu göstermektedir:
a) Cihete misâl: “Güzel söz
ona yükselir.” (Fatır, 35/10), “Melekler ve ruh ona çıkarlar”
(Mearic, 70/4). Demek ki Allah üst cihettedir.
b) Cisme misâl: “Rabbın
geldi.” (Fecr, 89/22), “Onlar Allah'ın gelmesinden başka bir şey
beklemiyorlar mı?” (Bakara, 2/210). Gelmek yani hareket arazdır, araz ise
cisimlerde bulunur.
c) Suret ve şekle delâlet eden naslara
misâl: “Allah Âdem'i kendi suretinde
yarattı” (Buharî).
d) Organlara misâl: “Rabbının
yüzü bakî kalır” (Rahman, 55/27) “Allah'ın eli onların ellerinin
üstündedir” (Fetih, 48/10). “Gözümün
Önünde yetişesin diye...” (Taha 20/39).Bu gibi âyetler konusunda İslâm
mezheplerinin görüşleri şunlardır:
1. Müşebbihe, Müeessime ve
Haşeviye, bu nasların zahirî manâlarından anlaşılan ne ise, nasların manâsı
odur, başka manâsı yoktur: Allah cisimdir
(teesim, Müeessime), Allah'ın eli
ve yüzü insanların eline ve yüzüne benzer (teşbih, Müşebbihe) Allah'a cisimdir,
insana benzer demenin Sünni akidesinde yeri yoktur.
2. Mutezile-Kaderiye-Cehmiye:
Bu gibi âyetler mutlaka, ehliyetli âlimler tarafından akla, mantığa ve dinin umumî esaslarına
göre te'vil edilir, yorumlanır. Zahirlerinden anlaşılan manâ kasd ve
murad edilmiş değildir. Sonraki kelâmcılar da bu görüşü kabul etmişlerdir.
3. Selef Mezhebi: Bu nevi âyetler kafiyen te'vil edilemez, zahirinden
anlaşılan manâlar değiştirilemez. Fakat bu çeşit hasların zahirinden anlaşılan
manâ, canlılara ve cansızlara
tatbik edildiği zaman
anlaşılan manâ gibi değildir. Meselâ, “Allah'ın eli vardır”. Allah'ın
eli, Allah'ın kudreti veya himmeti
manâsına gelen mecazî bir ifadedir, diye te'vil edilemez. Zira bu, Mutezile ve
Cehmiye te'vilidir. Fakat “Allah'ın eli
insanın eli gibidir veya cisimdir”, demek de asla caiz değildir. Biz, Allah'ın
elinin var olduğunu kesinlikle biliriz, fakat nasıl olduğunu hiç bir şekilde
bilemeyiz. Tıpkı Allah'ın ilminin var olduğunu bilip de bunun nasıl
olduğunu bilemeyişimiz gibi.
İmam-ı Azam'm el-Fıkhu'l-efcber'deki inancı budur. Aslına iman, vasfı
ile meşgul olmama.
4. Sünni kelânıcılari:
Umumiyetle ilk Sünnî kelâracıları,
tıpkı selef gibi düşünmüşlerdi. Te'vil
Cüveynî (öl.478/1086) tarafından
kelâma sokuldu, geniş Ölçüde Eş'arî
kelâmcıları, kısmen de Maturidî kelâmciları tarafından benimsendi: Buna göre
yukardaki nasların te'villeri:
a) “Güzel söz ona yükselir”,
âyeti; bu söz Allah katında makbuldür,
manâsına gelir: “Melekler ve ruh ona çıkar”, âyeti, bunlar Allah'a ibadet
ve taatla yaklaşılan bir mertebeye yükselirler, demektir.
b) “Rabbm geldi”,
Rabbının emri veya azabı geldi, demektir.
c) “Allah Adem'i kendi sureti üzere yarattı”,
hadisi, ilim, irâde ve kudret gibi sıfatlar itibariyle kendi sıfatı üzere
yarattı manâsına gelir.
d) “Allah'ın yüzü”, Allah'ın
zatı, “Allah'ın eli”, Allah'ın kudreti,
“Allah'ın gözü” Allah'ın ilmi, hıfzı ve denetimi manâsına gelir.
Taftazânî, selef yolu için, “en emin yol”, halef yolu olan sonraki Sünnî
kelâmcılarmm yolu için “en sağlam
yol” tabirini kullanır. Aslında sonraki
Eş'arî kelâmcıları Mutezile kelâmcılarmdan daha az te'vil yapmış
değillerdir. F. Razî'nin
tefsirindeki te'viller, Zemahşerî'nin Keşsaf'ındaki te'villerden daha az cüretli
değildir. Unutmamak gerekir ki kelâmcı, te'viîci (ehl-i te'vil) demektir. Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve
İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları:
151-153.
[19] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 154-156.
[20] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 156.
[21] Keyfiyet ve meleke çeşidinden olan ilim, hayat, kudret
ve irâde gibi hususların tartışma konusu olmamaları, bunların sonradan
kazanılan gelip geçici sıfatlar oluşundandır. Bu manâda Allah'ın ilim, kudret
v.s. gibi sıfatları bulunmayacağını Sünnîler de Mutezile de kabul etmişlerdir.
[22] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 157-158.
[23] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 158-159.
[24] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 159-164.
[25] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 164-166.
[26] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 166-167.
[27] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 167-169.
[28] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 169.
[29] Bu hadis Deylemî ve İbn Adî tarafından rivayet
edilmiştir. İbn Cevzî bu hadisin uydurma olduğunu söylemiş, Sağanı de bu konuda
onu takip etmiştir. Beyhakî, “Bu hadisi delil ve şahid diye zikretmek doğru
değildir”, demektedir. Hadis bize iki yoldan nakledilmiştir, yolların İkisi de
bâtıldır. Bk. Aclunî, I, 94, 95.
Şafiî, Malik ve Cafer Sadık gibi âlimler Mutezile ve Cehmiye'nin görüşünü
ifade eden “Kur'an mahlûktur” sözünün küfür, bunu söyleyenin kâfir olduğunu
söylerlerdi. Sırf Mutezile ve Cehmiyeyi red için önce “Kur'an gayr-ı mahlûk
olarak Allah'ın kelâmıdır”, şeklinde bir hadis uydurulmuş, daha sonra buna,
“kim bundan başka bir kanâata sahip olursa kâfir olur” kısmı ilave olunmuştur.
Mutezileye karşı olanlar bu hadisi beğenmiş, böylece kendi görüşlerini Hz.
Peygamber'in diliyle savunma imkânına kavuşmuşlardır. Bu gibi uydurma
hadislerin İslâm cemiyetini bölücü, kin ve nefret hislerini körükleyicî
mahzurlarını görmezlikten gelmişlerdir.
[30] Tevbe: 9/6 âyeti,
[31] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 169-174.
[32] “Tekvîn bir hakikî sıfattır ki, ma'dûmu 'ademden ihracdan
ibaret olan izafetin aynıdır...”, diye bazı Sünnî kelâm âlimlerinin
sözlerindeki müşkil cihet: “Darb bekası müstahil olan bir arazdır. Binaenaleyh,
kendinin mefûle taalluku, ve elemin o mefûle vusulü için darb ile beraber
mefûlün vücûdunda labüddür. Çünkü eğer, mefûl varlıkta darb fiilinden sonra
olacak olsa, darb münadim olmak lazım gelir. Zira araz iki zaman baki olmaz.
Allah'ın fiili İse bunun hilafinadır. Zira O'nun fiili ezelîdir, devamının
zarurî olması gereklidir. Mefûl, var olacağı zamana kadar baki olur, siyakında
verilen cevap ile mündefî olmaz. Sırrı Pasa, III, 131.
[33] Tekvin: Allah'ın zatı ile kâim ezelî bir sıfattır,
yaratmak manâsına gelir. Yok olanı, yokluktan varlığa; ma'dûmu 'ademden vücuda
çıkarmak demektir. Bi'I-fiil icad özelliğine sahip olan b'r sıfattır. Tekvin
ile maksat, mebde-i tekvin, mâ bihi't-tekvîn (tekvinin başlama noktası,
kendisiyle tekvinin meydana geldiği şey)dir. Tekvin, mükevvinle mükevven,
yaratanla yaratılan arasındaki taalluk (ve fiilen alakalı olma hali) değildir.
Son manâdaki tekvin izafi bir şey ve nisbî bir manâ olduğu için mahlûktur.
Tekvin mebdei ve yaratma prensibi ise, bir eserin varlığında tesirli olan ilahî
bir sıfattır. Tekvine, halk-ı icad ve tesir de denir.
Tekvin sıfatı, kudret, ilim ve irâde sıfatından başkadır. Çünkü ilim
sıfatı ile, bilinen şeyler birbirinden ayırdedilir hale gelir. Kudret sıfatı
ile, mümkün olan bir şeyin yapılması veya yapılmaması sahih ve kabil olur.
İrâde sıfatı ile yapma veya yapmama şıklarından biri tercih edilir. Artık bundan
sonra fiilen icadda tesirli olan bir sıfat lazımdır ki, o da tekvindir.
Tekvin de kudret ve irâde gibi aslında caiz ve mümkün olan şeylere
taalluk eder. Bizzat Allah'ın kendi misli olan ikinci bir ilah yaratması veya
kendi kendini yok etmesi gibi bi-zatihi ve esas itibariyle imkânsız olan
şeylere taalluk etmez, mümkinâta taalluk etmekle, tekvinin taalluku ezelî
olmaz, hadis olur.
Kudret sıfatının, bütün makdûrâta ve bi-zatihi mümkün olan şeylere
taalluku eşittir. Tekvin ise, makdûrâttan, ancak varlık haline gelenlere
taalluk eder. Kudret, makdûrun var olmasını gerektirmez. Fakat tekvin, makdûrun
(bi'1-fiil değilse bile bi'1-kuvvet) var olmasını gerektirir.
Tekvin sıfatı yaratmak, icad etmek, nimet vermek, azab etmek, Öldürmek
ve diriltmek gibi ilahî fiillerin merciidir. Eserdr yani neticede görülen
çeşitlilik sebebiyle ifade ve ibareler çeşitli neviler seklinde ken dini
gösterse de. sıfat birden fazla oîmaz. Varlık ve vücûd gibi bir eser ve sonuç
meydana getirmesi itibariyle tekvin sıfatına icad, halk; hayat ve ölüm gibi bir
eser mevdana getirmesi dolayısiyle aynı sıfata ihyâ ve mâte denir.Bunların
hepsi tekvin sıfatından ibarettir. Tekvin sıfat, hakikî sıfatlardandır.
Es'arilerin itikad ettikleri gibi, kudret sıfatının hadis olan taallukundan
ibaret değildir. Eş'arîlere göre tekvin itibari bir şeydir, hakikî bir sıfat
değildir, Kudret sıfatına racidir. Kudretin
iki taalluku vardır:
1. Eze1î kadîm
2. Lâ-yezâlî hadis.
Mümkün olan şeylerin failden sudur etmesinin sahih olması, ezelî taallukladır
ki. fiilen sonsuzdur. Fakat makdûr olan şeylerin mevcut' oluşu lâ-vezâli ve
nâdis taallukladır. îsle bu lâ-yezâlî ve hadis taalluk, tekvinden ibarettir.
Bu lâ-yezâlî ve hadis taalluk, .
irâde sıfatının, mümkün olan şeyin
varlığından veya yokluğundan birini tercihe taalluk ettikten sonra hadis olan
taalluktur ki, fiilen sonlu, fakat bi'l-kuvve sonsuzdur (Bk. İzmirli, Yeni tlm-i kelâm, II, 121).
[34] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 174-183.
[35] A'raf: 7/143
[36] Kıyamet: 75/23.
[37] Buharî, Mevakît, 16; Müslim, Mesacid, 39.
[38] En'am: 6/103.
[39] A'raf: 7/148,
[40] Miracda Hz. Peygamber'in Allah'ı görüp görmediği
konusunda Müslim'de şöyle bir hadis var: “Ebu Zer Hz. Peygamber'e, 'Rabbını
gördün mü? diye sorar. O da, 'O bir nurdur nasıl görebilirim ki? diye cevap
verir. Başka bir seferinde 'O'nu bir nur olarak gördüm', diye cevap
verir. Müslim, îman, 78, 79. Yani Allah'ın nurunu görmem kendisini görmemi
engelledi. Nur perdesi O'nu örttü. Bu sebeple bazı âlimlere göre Hz. Peygamber,
miracda Allah'ı görmemiştir. Çoğunluğa göre ise görmüştür.
[41] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 183-189.
[42] Saffât: 37/96.
[43] Ra'd: 13/16,
[44] Nahl:16/17
[45] Taftazânî, Maveraunnehir fıkıhcılarına ve
kelâmcılarına karşı bir dereceye kadar Mutezileyi, akıllıca savunmak
mecburiyetini hissetmiştir. Mezhepler arasındaki amansız ve acımasız
mücadelelerde, taraflar birbirini, “kâfirden daha kötü olma”, damgası ile
damgalamaya çalışmışlar, bu konudaki nazarî ve hayalî iddialarını, hiç bir
geçerliliği olmayan kuru mantık kaideleri ve mugalataya varan kıyas usulleriyle
ispatlamaya çalışmışlardır. Bu nevi sert ve katı hükümler verip, Mutezileyi,
Mecusilerden daha kötü, diye tanıtırken ne İslâm'ın ruhuna, umumî esaslarına ve
büyük Tebliğcisinin davranış biçimine bakmışlar ne de kalblerine danışarak
vicdanlarının sesine kulak vermişlerdir. Kuru mantıkçılığın ve mücerred
nazariyeciliğin en büyük zararı bu gibi yerlerde bütün çıplaklığı ile ortaya
çıkmaktadır. Kuru nazariyecilik, mücerred istidlal ve kıyascılık ekseriya dinin
ruhuna uymayan ve insanın fıtratına aykırı olan neticeler meydana
getirmektedir ki, aynı hususu Mutezilede görmek de mümkündür.
[46] Mâide: 5/110;
[47] Mu'minûn: 23/14
[48] Furkan, 25/105
[49] Eş'arîlerde: “İnsan, muhtar suretinde mecbur ve
muztardır”, sözü meşhurdur. Yani şeklen irâdesi ve ihtiyarı vardır, ama
hakikatta yoktur, demektir. Eş'arîlerin: “însan, fiilinde irâde sahibidir ama
irâdesi Allah'ın irâdesine tabi ve merbuttur” demeleri de bu manâya gelir.
[50] En'am: 6/111,
[51] Gâfir: 40/21
[52] A'raf: 7/28
[53] Ahkaf: 46/14; Vakıa: 56/24
[54] Kehf: 18/29
[55] Akıl ve mantık planında Mutezileye karşı ileri sürülen
deliller, bu noktada tam manâsiyle yetersiz kalmakta ve hatta çıkmaza
girmektedir. “Sebebini. Allah bilir”, demek dinî bir izah şekli olsa da aklî
bir. delil değildir.
[56] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 190-198.
[57] Bu konudaki diğer tarifler de şunlardır:
1. Üstad İsferaİnî: İnsan fiili
iki kuvvetin toplamından meydana gelir. İki kudretin de insan fiilinin var
olmasında ayrı ayrı tesirleri vardır. Bu iki kuvvetten biri Allah'a, diğeri
kula aittir.
2. Bakillânî: Allah'ın kudreti
fiilin aslına, insanın kudreti ise vasfına tesir eder. Yani fiili meydana getiren Allah'ın kudretidir, ama ona
günah veya sevap iş yaptırma niteliğini kazandıran insanın kudretidir.
Fiilin yaratılması Allah'a, kullanılması insana aittir. Çocuğa bir şamar
vurulsa, şamarın zatı Allah'ın kudretiyledir. Fakat gaman vuranın maksadı
çocuğu terbiye etmek ise sevap, ona eziyet etmek ise günah olur,
İmamu'l-haremeyn: Fiil, başlangıç itibariyle Allah'ın insanda yarattığı
niteliklerin kaçınılmaz sonucu olarak ve zarurî bir şekilde meydana
gelmektedir. İnsan irâdesinin bunda tesiri yoktur. Fiilin aslını da vasfını da
insan irâdesinin dışında kalan iç ve dış âleme ait şartlar tayin etmektedir (
determinizm). Filozofların kanaati da budur. Ehl-i sünnetin çoğunluğuna göre
insan fiili; icad yönünden Allah'ın kudreti, kesb bakımından insan kudreti ile
vâki olmaktadır. Bu tarifler “kayıtsız şartsız, insan kendi fiilini kendisi
yapar, kendi kaderini, hiç bir dış müdahale olmadan bizzat kendisi tayin eder”,
diyen Mutezile ile “yapılan işlerin hiç birinde beşerî irâde ve kuvvetin
tesiri yoktur” diyen Cebriye arasında, iki aşırı ve birbirine zıd görüşler
arasında tutulan ortalama yollardır, Kestelî'nin de dediği gibi bu noktada
kelâm âlimleri bitmişler, tükenmişler ve dayanacakları sağlam bir mesned
bulamamışlardır.
Eş'ari'nin bu konudaki görüşlerini İzmirli şöyle özetliyor:
“İnsan için hadis bir kudret ve
irâde vardır. Fakat hadis olan bu kudretin makdûru (işi) icadda hiç bir tesiri
yoktur. Sadece makdûra iktirani vardır ki, ona kesb derler, insan kâsib ve
kazanan, Allah Hâlık ve yaratandır. Kesb, kudretin mahalli ile, yani insan
bedeni ile kâim olan bir fiildir. Halk, kudret mahallinden, hariç olan bir
fiildir, Allah'ın zatının dışındaki bir iştir.
“Kesb,kulun kudretinin makdûra iktiramıdır”, “beşerî gücün iş ve fiille
beraber ve birlikte bulunmaları halidir.”
Eş'arî'nin kesb anlayışı çok dakik olduğu için, “Şu iş, Eş'arî'nin kesb
nazariyesinden daha ince ve dakiktir”, sözü darb-ı mesel olmuştu. Çünkü ona
göre âciz ile kadir arasında bir fark kalmıyor, her ikisinde de tesir
bulunmuyor. Eş'arî, Mutezileye o kadar muhalefet ediyordu ki Cehmiyeye ve
Cebriyeye yaklaşıyordu. Sadece kesb ile ondan ayrılıyordu. (Cebr-i mutevassıt).
Eş'arî'ye göre, halk (yaratma fiili) maklûkun tekvin mükevvenin aynı
olduğundan, Allah'ın fiili mef'ûlünden ibaret oluyor. Bu duruma göre insanların
fiilleri Allah'ın fiili oluyor. Bu ise kayıtsız ve hâlis bir cebir olduğundan,
Eş'arî, içine dü§tüğü cebir çukurundan kendini kurtarmak için, insanlar
hakkında mecaz yolu ile kullanılan “insanların fiilleri” tabiri için bir kesb
niteliğinin var olduğun usöylüyor. Hadis kudretin makdûra iktiranından ibaret
olan “kesb” sebebiyle ezelî kudret fiili yaratıyor, İşte bu kesb teklife mahal
oluyor da bununla tek lif sakıt olmuyor. Eş'arî bu konuda Ehl-i sünnetin
cumhuruna muhaliftir” (Bk. İzmirli, I,
110).
Maturidîlere göre, “Kesb, azm-i musammam” (kesin, samimi ve değişmez
bir karar ve irâde yönelmesi)dir. (Bk. İzmirli, I, 113). İrâde, ilme uygun
şekilde taalluk eder, taalluku ezelîdir. Allah'ın ilmi gibi irâdesi de
değişmez. İki türlü irâde vardır: 1. Tekvini ve kevnî İrâde, 2. Teşri'î ve dinî
irâde.
Birincisi meş:yet, ikincisi rızâ ve mahabbet demektir. Dini irâde, muradın
vukua gelmesini icab ettirmez. Kevnî irâde hayra, şerre, günaha ve sevaba
taalluk eder. Dini irâde sadece hayra taalluk eder. Ayetlerdeki irâde bu iki
manâda kullanılmıştır. Bundan dolayı Allah Taâlâ'mn iki türlü kanunu vardır.
1. Tabiat kanunları, kevnî
irâdenin eseridir. Âdetullah, sünnetüllah.
2. Dinî kanunlar, teşri'î
irâdenin eseridir. “Halk da emir de ona aittir” mealindeki
âyet bunun şahididir. Tabiat
kanunları, kevnî irâdenin eseri olduğu
için beşerî irâöe ve kudretle değişmez. Dinî kanunlar teşriî irâdenin neticesi
olduğu İçin, bunların vukua
gelmelerinde insanların tesirli
olduğu görülür. İrâde gibi ilahî emirler, ilahî kaza, Allah'ın izni ve
Hakk Taâlâ'nın kitabı da tekvini
(kevnî) ve teşriî (dinî) diye
ikiye ayrılır (Bk. izmirli, II, 108, 109).
[58] Bu konuyu Seyyid Bey şöyle hulasa etmektedir:
“Eş'arîye ile Mâturidîye arasında vaki olan ihtilafların en esaslısı irâde-i
cüz'iye hakkındadır.
Mutezile, “kul fiilinin halikıdır, insan fiilinde ilahî irâdenin dahli
ve te'siri yoktur, onun için insan fiil ve hareketlerinde tamamiyle serbesttir,
her ne yaparsa mücerred kendi kudret ve iradesiyle yapar. Kısaca insan kendi
fiilinin halikı ve mucididir”, demiştir. Bu nazariyeye göre, birden çok halikın
var olması lazım gelir.
Cebriye bu fikrin tamamen zıddı olarak, insanda irâde ve kudret namına
hiç, bir şeyin mevcut olmadığını savunarak: “insan bütün hareketlerinde cebir
ve ızdırar altındadır”, demiştir. Onlara göre insanın ne kasdi, ne irâdesi, ne
de ihtiyarı vardır. însan fiiliyle, muharrik bir kuvvetin tesiri neticesinde
hareket eden ağaç ve cansız maddenin arasında asla bir fark yoktur. Bu fikrin
bâtıl olduğu açık olmakla beraber, bu kanâata göre de şer'i fiiller abes olur
ve insana fiilleri karşılığında mükâfat ve ceza vermek manâsız kalır.
Ehl-i sünnete gelince: Bu iki nazariye ifrat ve tefritten ibarettir. Her
şeyi yaratan Allah'tır. Fakat iradeli ve ihtiyarî fiillerde insanın irâde-i
cüziyesi vardır. İrâde-i cüziye, irâde kuvvetinin bir işe sarfından, yani fiil
ve terkinden birine taalluku demektir ki, kasd, tercih ve ihtiyar sözleriyle de
ifade edilir.
Bu irâde-i cüziye mahlûk mudur, değil midir? Bu hususta Eş'arilerle
Maturidîler arasında ihtilaf vardır. Eş'arîlere göre mahlûktur. Eş'arî-ler
cebirden kaçmak istedikleri halde cebirden kurtulamamışlardır. Çünkü irâde-i
cüziye mahlûk olunca, insanın kendi kudret ve irâdesini sarfetmeye mecbur,
muzdar ve mahkum olması gerektiğinden netice itibariyle yine cebir sonucuna
varılıyor. Onun için şer'î teklifler yine abes olmak durumuna düşüyor. Cebriye
ile Eş'arîye arasındaki fark, Cebriyeye göre cebir keyfiyeti birinci derecede
lazım geliyor. Eş'arîler, kendi nazariyelerini bu mahzurdan kurtarmak için
«İrâde-i cüziye mahlûktur demekten maksat, bu irâdenin sebepleri olan iştiyak
ve arzular (devâî) mahlûktur, Allah'tandır» diyerek tevfik etmek, yani
çelişkiden kurtulmak isterler. Halbuki bununla da kendilerini cebirden
kurtaramazlar. Çünkü bu takdirde yine üçüncü derecede cebir lazım gelir.
(Cebriyenin açıkça söylediğini, Eş'arîler dolaylı olarak söylerler,
Cebr-i mutavassıt. Eş'arîlerin bu konuda üzerinde durdukları ve sık sık tekrar
ettikleri iki Önemli cümleleri ve itikadı vecizeleri şudur: “el-insan muztarrun
fi suretin muhtarin”-insan ızdirar ve cebir, altındadır ama sureten ve şeklen
irâde ve ihtiyarı vardır-. “el-insanü muhtarun fi fiilihi ve muzdarrun fi
meşiyetihi” “insan fiillerinde muhtardır; dilediğini serbestçe yapar ama
irâdesi cebir ve ızdırar altındadır. Allah dilemedikçe hiç bir şey dileyemez.
İrâdesi, Allah'ın irâdesine tabi ve merbuttur. (Bk. Taftazânî, Şerhu'l-Makösıd,
II, 142).
Eş'ariîerin her iki cümlelerinde de derin bir çelişki yatmaktadır. İnsan
irâde sahibi ise cebir altında değildir. Cebir altında ise irâdesi yoktur.
Burada üçüncü bir hal mevcut değildir. Fakat Eş'arîler, insanda irâdenin mevcut
olup olmadığı konusundaki aklî ve naklî delilleri muteanz ve mutenakız, yani
birbiriyle karşılaşan ve çelişen bir durumda gördükleri için bu nevi delilleri
uzlaştırmak ve bağdaştırmak niyetiyle bu iki cümle ile ifade edilen bir kanâata
ulaşmışlar, aslında sayısı çok olan muteanz ve mutenakız aklî ve naklî
delilleri, yine muteanz ve mutenakız bir şekilde bir cümlede birleştirmekten
başka bir şey yapmamışlardır: “însan muhtar suretinde muzdârdır” sözü, insanda
hem irâde vardır hem de yoktur, manâsına gelmekte, böylece bir çelişki meydana
getirmekte, fakat cebre öncelik ve ağırlık verilmek suretiyle bu çelişki
ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Zira buna göre insandaki irâde hürriyeti
ve serbestisi sadece surette ve şekilde kalmaktadır. Esasta hâkim ve müessir
olan sadece Allah'ın külli, umumî ve her şeye şamil olan mutlak iradesidir.
Bu bahiste her nevi mahzurdan salim olan fikir, Maturidî'ye fikridir.
Maturidîler aleyhinde şöyle bir itiraz ileri sürülmüştür: îrâde-i cüziye Allah'ın
mahlûku olmayıp insanın sun'u ve fiili ile vâki olursa, insan onun hâhkı olmak
lazım gelir. Bu ise Mutezile mezhebinden başka bir şey değildir. îrâde-i
cüziyeyi insan da yaratmamıştır, denilirse, bu takdirde de hâhksız bir mahlûk
bulunmak icab eder. Böylece her haIukârda Mutezile gibi, Mâturidîlere göre de
Cenâb-ı Hakk'm her şeyin halikı olmaması gerekir.
Bu itiraza şu şekilde cevap verilmiştir: Her şeyin halikı Allah'tır.
O'ndan başka yaratıcı yoktur. Fakat irâde-i cüziye “şey” (obje) değildir. Zira
şey, emr-i mevcuda yani, var olan bir hususa denir. Çünkü Arapçada “şey”,
mevcut manâsına gelir. îrâde-i cüzîye ise zemânî olmayarak ve bölünmez bir an
içinde defaten" insanda meydana gelen bir keyfiyettir. Buna “hal” adı
verilir. Ve bu umûr-i itibariye kabilinden olup emr-i mevcud değildir. Onun
için irâde-i cüziye hâlike muhtaç olmaz, halk fiili ona taalluk etmez.
Bu cevaba da şu şekilde itiraz olunmuştur: Bilumum ihtiyarî fiillerin
merujeî ve mesnedi olan irâde-i cüziyeye “emr-i itibarîdir”, (Bir mutebirin İtibarından
ibarettir), demek makul
değildir. Çünkü itibarî olan bir
şey bunca insan fiilinin menşeî olamaz.
Bu itiraza da şu şekilde cevap
verilmiştir: Umûr-i itibariyenin iki
manâsı vardır:
a) Emr-i itibari:Hakikatte ve nefse'l-emrde mevcud olmayıp mücerred bir mu'tebirin (ve bir
İnsanın) itibarından ibarettir ki,
bunlar evham ve hayaller kabilindendir. Bu gibi şeylere de emr-i itibari denilir.
b) Emr-i itibarî: Hakikatte ve nefse'l-emrde mevcuttur. Şu kadar ki,
hariçte bir zamanda vücud ile muttasıf değildir. Bu manâya göre bir emr-i itibarînin hakikî varlığı venefse'1-emri mevcuttur. Öyle yalnız bir
mu'tebirin itibarından ibaret değildir. îşte “irâde-i cüziye emr-i
itibarîdir” demek bu ikinci manâya
göredir. Bu cihetle, ileri sürülen itiraz bahis konusu olamaz (Mutezilenin
açıkça söylediğini Maturidîler dolaylı olarak söylerler) (Tefuîz-i
mutavassıt).
Eş'arîler, “insan kendi fiilini kendisi kesbeder, kazanır. Şer'î
teklifler insanın kesbine taalluk eder” derler. Biz deriz ki: Bir kere cüzî irâdenin
mahlûk olduğuna itikad edildikten sonra kesbin de, kesbin sebebi ve âmili olan
şeylerin de mahlûk olduğuna itikad etmek icab eder. Bir kere kesb denilen şey
nedir? Ya insanın fiilidir veya değildir, însan fiili ise, Eş'arîler bütün beşerî
fiillerin mahlûk olduğuna itikad ederler. însan fiili değilse, yine mahlûk
demektir. Her iki halde de Allah'ın fiili demek olur. Şu halde insana bir işi
teklif etmek, Allah'a ait ve ona has olan bir fülin icrasını insandan istemek
demek olur. Bu fikirler, kesbe temel olan devâî ve sebepler için de aynen
geçerlidir. En büyük Eş'arî kelâmcısı Fahruddîn Râzî, Muhassal isimli eserinde
esbab ve devâînin Allah tarafından yaratıldığını açıklamış, İnsan fiilinin
zarurî ve izdırarî olduğunu kesin bîr dille ifade etmiştir” (Bk. Seyyid Bey,
Usûl-i fıkıh dersleri, II, 7. îst.
1330/1911).
[59] Zümer: 39/7,
[60] “Emredilen her şeyin güzel, nehyedüen her şeyin çirkin
olması zarurîdir”. Hüsün ve kubuh (Güzellik ve çirkinlik) tabirleri muhtelif
manâlarda kullanılmıştır. Burada bir fiili işleyen failin Allah tarafından
medh ve sevaba veyahut da zemm ve cezaya müstahak olması manâsı
kasdedilmektedir. Emredilenin güzellik, menedilenin çirkinlik niteliğine sahip
olduğu hususunda ihtilaf yoktur. Ancak, bu husus akli midir, şer'î midir
konusunda ihtilaf edilmiştir.
Cebriye ve Eş'arîyeye göre hüsün ve kubuh şer'îdir. Esasen ve bizatihi
insan fiilinde güzellik ve çirkinlik diye bir şey yoktur. Güzellik ve çirkinlik
§er'î hitapların fiillere taalluku ile hasıl olan şer'i mevzuattan ibarettir.
Şeriat ve vahiy gelmeden evvel insan aklı tek başına ve müstakil olarak
fiillerin güzel veya çirkin olduğunu idrâk edemez. Onun içindir ki, hüsün
şâri'in emrinin, kubuh da sâri'in nehyinin mucibi ve eseridir. Yani, emredilen
fiiller Allah tarafından emredildiği için güzeldir. Nehyedilen işler de O'nun
tarafından nehyedildiği için çirkindir. Yoksa esasen güzel veya çirkin
oldukları için emr veya nehy olunmuş değillerdir. Aklın bu konuda asla dahli ve
tesiri yoktur. Akıl ancak şer'î hitapları anlamaya ve kavramaya yarayan bir
âlettir, bir fehm ve idrâk vasıtasıdır.
Mutezile ve Maturidiyeye göre durum aksinedir. Hüsün ve kubuh aklîdir.
Realitede vardır, hakikatte mevcuttur, şer'î mevzuattan ibare* (nisbî ve izafî
bir şey) değildir. Fiillerin güzellik ve çirkinlikle nitelenmesi, şeriatın ve
vahyin gelişine bağlı değildir. Akıl, sadece ger'i hitaplara âlet olmaktan
ibaret değildir. Allah'ın varlığını ve birliğini tanımak, bilmek, İman etmek,
adalet, iyilik, iyiliği yapana teşekkür ve can kurtarma gibi bazı fiiller
vardır ki, akıl bunların güzelliğini; küfür, yalan, zarar verme, zulüm,
düşmanlık, kin, nankörlük yapmak ve haksız olarak suçsuz birini öldürmek gibi
diğer bazı fiiller daha vardır ki, onların da çirkinliğini, değil şeriatın ve
vahyin gelişi ile, hatta nazar ve istidlale bile muhtaç olmadan bedâhatle idrâk
edebilir. Hak olanı hâkim kılmak için cihadın ve bir caninin elinden bîr masumu
kurtarmak için ihtiyar olunan kizbin (yalanın) güzelliği; mücerred şahsî bir
menfaat temin etmek için kimseye zarar vermeyen faydalı kizbin çirkinliği gibi
bazı fiillerin güzelliği veya çirkinliği nazar ve istidlal ile idrâk edilir.
işte akıl bu gibi fiillerin güzelliğini veya çirkinliğini idrâk için
şeriata muhtaç olmaz. Fakat güzelliği ve çirkinliği gizli olan ibadet
nevilerin-de, şekillerinde ve suretlerinde, halk arasında câri olan muamele ve
münasebetler gibi diğer bir çok fiillerin güzelliğini veya çirkinliğini idrâk
etmek için şeriata ve vahye muhtaç olur, Bu gibi fiillerin güzellik veya
çirkinliğini de şeriatın ve vahyin irşad ve beyanı ile idrâk eder. «Şer-i şerif
dahi bilumum îslâm mezheplerinin ittifakı üzere vücub ve hürmet gibi hükümlerle
hâkim olmakla beraber, aklın idrâk ettiği fiillerin güzelliğini veya
çirkinliğini te'y id, ve te'kid, aklın idrâk etmediği yerlerde güzelliği ve
çirkinliği keşf ve izah eder». Kısaca güzellik Allah'ın emrinin, çirkinlik
nehyinin medlulüdür, mucibi ve eseri değildir. Yani emredilen fiiller esasen
ve haddizatında güzel olduğu için şer'an emrolunmugtur. Nehye konu olan fiiller
de aslında ve bizatihi çirkin olduğu için men edilmiştir. Yoksa Eş'arîlerin
dedikleri gibi emr veya nehyolundukları için güzel veya çirkin olmuş
değillerdir.
Güzellik ve çirkinlik mânasına gelen hüsün ve kubhun beş mânası vardır:
1. Maksada uygun olana güzel,
olmayana çirkin denir. Adaletin güzel, zulmün çirkin oluşu gibi.
2. Tabiatı mülayim olana güzel,
olmayana çirkin denir. Tatlı olan şeylerin güzel, acı olan şeylerin çirkin
oluşu gibi.
3. Kemâl sıfatı olana güzel, kusurlu ve eksik olana çirkin
denir. îl-min güzel, cehaletin çirkin oluşu gibi.
4. Medh u
senaya değer olan
şey güzel, kötülenmeyİ
ve yerilmeyi gerektiren şey
çirkindir. Cömertliğin güzel,
cimriliğin çirkin oluşu gibi. 2. 3. ve 4. mânadaki güzellik ve
çirkinlik anlayışım ve kavramını 1. mânada toplamak mümkündür.
5. Allah'ın medhine ve mükâfatına konu olan şey güzel, kötülemesine ve
cezasına konu olan şey
çirkindir. îman, İbadet ve iyilik güzeldir. Küfür, zulüm ve düşmanlık
çirkindir.
İlk dört mânada güzelliğin ve çirkinliğin aklî olduğu konusunda îslâm
âlimleri arasında ihtilâf yoktur. İhtilâf, sadece beşinci mânadaki güzelliğin
ve çirkinliğin şer'î veya akli olması konusundadır, îcab ve tahrim, yani bir
şeyi farz veya haram kılmak mânasına gelmek üzere «hüküm koymak», sadece
Allah'a hastır. Bu mânada Allah'tan başka hâkim, yani bir şeyi farz veya haram
kılan yoktur. Bu mânada akıl hâkim değildir. Mutezile de dahil olmak üzere bu
temel fikre hiç bir İslâm mezhebi kargı çıkmamıştır.
Molla-Hüsrev ve İbn Kemâl gibi bazı sonraki usûlcüler tarafından Mutezilenin
bu hususta aklı hâkim kıldığı beyan olunuyorsa da doğru değildir. Muhakkik
olanların tahkikatına göre Mutezile'nin bu meselede muhalefeti yoktur. Zaten
başka türlü de olamaz. Çünkü bu mânada aklı hâkim kılmak demek; aklı, şeriat
koyucusu yapmak, din ve şeriattan müstağnî kılmak demek olur ki, bu îslâm
iddiasında bulunanların diline
yakışmaz.
Hüküm: “Bu fiil güzeldir, şu fiil çirkindir”, gibi ihbari cümlelerdeki
haberle ilgili nisbet-i tâmmeyi idrâk ve izan mânasına alınırsa, bu takdirde
Mutezileye göre akıl, güzellik ve çirkinlik konusunda hâkim olur, hüküm verir.
Fakat bu surette “Hâkim” sözünün mânası farz veya haram kılan, başka bir ifade
ile hüküm koyan, demek olmayıp belki güzelliği veya çirkinliği idrâk eden,
demek olur. Biraz evvel izah edildiği
gibi bu fikirde Mutezile yalnız değildir. Maturidîlerin cumhuru da onlarla
beraberdir.
Vakıa bu bahiste Mutezile, Maturidîlerin cumhurundan ayrılarak başka bir
yol tutmuşlar, onun için güzelliğin ve çirkinliğin vahiy gelmeden evvel vücûb
ve hürmet gibi ilâhî hükümleri icab ettirdiğine kani olmuşlardır. Lakin bu
nazariyeyi benimsemekle, aklın hakikatta vücûb ve hürmet gibi hükümler ortaya
koyan bir hâkim olduğunu kabul etmek İcab etmez. Bilhassa Mutezile bu fikirde
de yalnız değildir. Allah hakkındaki marifetin vacib oluşunun keyfiyetinde
başta İmam Maturidî olmak üzere ilk Mâturidîler, daha doğrusu Hanefî olan
ulemanın cumhuru Mutezile ile beraberdirler. Güzellik ve çirkinlik meselesinde
ihtilaf konusu olan üç husus vardır:
1. İhtiyarî fiiller, bizatihi
ve reel olarak güzellik ve çirkinlik vasıflarına sahip midir değil midir? Diğer bir tabirle güzellik ve çirkinlik aklî
midir, şer'î midir?
2.Yukarda soruya müsbet cevap
verilirse, fiillerde var olan güzellik ve çirkinlik, vahiy gelmeden evvel,
ilâhî hükümlerin o fiillere taalluk etmesini gerektirir mi, gerektirmez mi?
3.Güzellik ve çirkinlik, “itaat
edene azab etmek”, “güç yetmeyen şeyi teklif etmemek” gibi şeylerin caiz
olmamasını gerektirir mi, gerektirmez mi?
Bu üç meselede Eş'arîlerle Mutezile birbirine zıd değişik nazariyeler ileri sürmüşler,
Maturidîler ise, birinci ve üçüncü meselede tamamen, ikinci meselede kısmen Mutezile
ile birleşmişlerdir. Cebriye ile Eş'arîlere göre insan fiili aslında ve
haddizatında güzellik ve çirkinlik
vasfına sahip değildir.
Güzellik ve çirkinlik fiillerin ne zatından ne
mahiyetinden ve ne de fiillerle kaim bir sıfattan doğmamıştır. Aksine vahyin
gelişi ile, şer'î hükümlerin fiillere taalluk etmesi sebebiyle hasıl olmuş bir
keyfiyettir. Bu bakımdan hakikatte güzellik ve çirkinlik yoktur. Onun
içindir ki, şeriat yok
farz edilecek olsa, müstakil olarak akıl fiillerin güzel
veya çirkin oluşunu idrâk edemez.
Eş'arîIerini delilleri
1. Evvelâ güzellik ve çirkinlik
hangi mânada anlaşılırsa anlaşılsın fiillerdeki sabit ve istikrarlı zatî
sıfatlardan değildir. Bilakis izafî, nisbî ve itibarî bir şeydir. Bu sebeple
izafîliğin ve İtibarîliğin değişmesiyle değişir. Meselâ bir iş bir kimsenin
maksadına ve tabiatına muvafık ve mülayim olursa, başka bir kimsenin maksadına
ve tabiatına muhalif ve zıd olabilir. Bu takdirde belli bir iş bir şahsa göre
güzel, fakat diğer bii şahsa göre çirkin sayılır.
Her insan kendine itibar eder, başkalarını hakir görür. Bir işin güzelliğini
ve çirkinliğini tesbitte kendi maksadını ve tabiatını esas Ölçü kabul eder.
Maksadına, menfaatına ve tabiatına uygun olan işlerin güzelliğine, böyle
olmayan fiillerin çirkinliğine hükmeder. Bu konuda başkalarını asla dikkate
almaz. Bütün âlemin kendi maksadına tabi olmalarını ister. İşte bu psikolojik
hal içinde insan, bazan bir şeyin mutlak surette çirkin olduğuna hükmeder.
Çirkinliği ve fenalığı o şeyin zatına nisbet eder de «Bu şey haddizatında ve
esas itibariyle çirkindir», der. Bir şeyin güzelliğine veya çirkinliğine
hükmedilmesin!gerektiren saik ve âmil ikidir:
a) Hubb-ı nefs, kendini sevme.
b) Rıkkat-i cinsiye, hemcinsine
merhamet ve şefkat duygusu. Hubb-ı nefs için insan, halkın medhu senasını
kendisine çekmek mak-sadiyle birçok fedakârlıklara katlanır.Aynı
zat, kimsenin göremiyeceği yerde aynı fedakârlığı göze
alamaz. Belki de aksini yapar. İnsan hemcinsine karşı çok merhametli, pek
rikkatli ve gayet şefkatlidir. Bunun içindir ki, suya düşen bir insanı
kurtarmak için can ve başla çalıştığı halde, bir hayvanı kurtarmak için aynı
fedakârlığı göze alamaz. Avcılığı, en büyük zevk bilen
insanlar az değildir.
Bu hususta vehmin, çevrenin, göreneklerin, geleneklerin, küçük yaştan
beri nlman terbiye ve alışkanlıkların da pek büyük tesiri vardır. Bu gibi
sebeplerden dolayı bir millete ve bir cemiyete göre güzel sayılan bir şey aynı
zamanda diğer bir millet ve cemiyet tarafından çirkin sayılır. Diğer hükümleri
zamana, mekâna, vasata, ferde ve cemiyete göre değişir.
Evet biz de kabul ederiz ki, bazı fiiller vardır ki, her yerde her zaman
ve herkes tarafından güzel veya çirkin sayılır. Fakat bu, «güzellik ve
çirkinlik o fiillerin zatında vardır, onun aslında ve bir realite olarak
mevcuttur», mânasına gelmez. Biz diyoruz ki, bu gibi fiillerde umum nazarında
güzellik ve çirkinlik vasfının bulunması, bu neviden olan fiillerde umumun
maksat ve menfaatinin birleşmiş olmasındandır. Veyahut belli bîr dine
bağlanılmasmdandır.
Diğer mânalar.daki güzellik ve çirkinlik de böyledir. Şahısların, maksatların,
hallerin ve menfaatlerin değişmesiyle değişir. îzafî, itibarî ve nisbî
durumlara tabi olur. Fiillerin zatında sabit ve müstakar değildir.
2. Eğer güzellik ve çirkinlik
fiillerin zatında ve aslında sabit aslî bir vasıf olsaydı,
asla değişmemesi gerekirdi.
Halbuki değişiyor. Meselâ yalancılık çirkindir. Fakat suçsuz bir
masumun hayatını, onu öldürmeye kasdeden bir zalimin elinden kurtarmak için,
başka çare kalmayınca yalan söylemek güzel sayılıyor, hatta vacib görülüyor.
Eğer yalancılığın zatında ye aslında bir çirkinlik olsaydı, yalan söylemenin
bu konuda güzel görülmemesi, şer'an ve
aklen vacib görülmemesi gerekirdi. Zira
bir şeyin, zatına ait vasıflar izafî ve nisbî olan hallere göre değişmez.
3. İnsan fiili ihtiyarî ve iradî değil, ızdırarî
ve cebrîdir. Zira İnsanların cüz'î irâdeleri de küllî irâdeleri de Allah
tarafından yaratılmıştır. îrâdei cüziyenin mahlûk olduğu kabul edilmeyecek
olursa deriz ki: însan fiil ve harekete sevkeden, irâde-i cüziyenin fiillere
taalluk etmesini sağlayan bâis, dâiye ve âmil
(istek ve arzular) dediğimiz
şeyler mahlûktur.
Bunların mahlûk
olmadıkları söylenemez. Zira bu takdirde devr ve teselsül lazım gelir. Netice
itibariyle insan fiili ızdırarî ve cebrî olmaktan kurtulamaz. Izdırarî ve cebrî
fiillerde ise güzellik ve çirkinlik düşünülemez. Bununla beraber biz Eş'arîler
güzellik ve çirkinliğin esasta ve gerçekte var olmayıp izafi bir şey olduğunu
söylemekle beraber, âdetlerin cereyan tarzına göre halk arasında güzellik ve
çirkinlik şeklindeortaya çıkan ve söylenen kavramları aklın idrâk edeceğini
inkâr etmeyiz. Biz ancak Allah'a nisbetle medh ve sevabı veya zemm ve cezayı
hak etmek mânasına gelen güzelliği akıl idrâk edemez, diyor ve bunu inkâr
ediyoruz.
Maturidtlerin delilleri
Mutezile ile Maturidilere göre güzellik ve çirkinlik aklîdir, şer'î değildir.
Şeriatın gelmediği farz edilse, akıl mutlak olarak ihtiyarî ve iradi fiillerin
güzelliğini ve çirkinliğini idrâk eder. Ancak bazı fiillerin güzelliğini ve
çirkinliğini zarurî ve bedihî olarak, apaçık şekilde idrâk ettiği halde, diğer
bazı fiillerin güzelliğini ve çirkinliğini nazar ve istidlal sonunda düşünerek
idrâk eder. Diğer bazı fullerin güzelliğini ve ve çirkinliğini de, gizli ve.
kapalı olması dolayısiyle şeriatın açıklaması sayesinde idrâk eder.
Mutezile ile Maturidiye arasında şu kadar bir fark vardır: Mutezilenin
bir kısmına göre güzellik ve çirkinlik fiillerin zatından doğan zatî ve aslî
sıfatlardır. Diğer bir kısmına göre fiillerin mahiyetinden hariç bir sıfattan
neşet etmiştir. Maturidîlere göre, güzellik ve çirkinlik, ister fiillerin
aslından doğan ve onlara ait zati sıfatlar olsun, ister başka bir sıfattan veya
diğer itibarî şeylerden doğan izafî vasıflar olsun eşittir ve mutlaktır. Bu
sebeple Eş'arîlerin yukardaki delillerinden bir kısmı Maturidîlere karşı ileri
sürülemez.
1. Güzellik ve
çirkinlik, eğer hakikatte ve haddizatında mevcut olmayıp da mücerred din
ve şeriatın gelişi ve ijibarı ile kesinlik kazan-saydı, vahiy gelmeden evvel
meselâ namaz kılmakla zina etmek fiilinin arasında güzellik ve çirkinlik
bakımından tam bir eşitliğin bulunması icab ederdi. Bu duruma göre daha sonra
gelen vahyin namazı farz, zinaya haram kılması aksini yapmasından daha iyi ve
daha doğru olmazdı. Güzellik ve
çirkinlik bakımından tamamiyle birbirine müsavi olan iki fiilden birini farz,
diğerini haram kılmak, ortada bir sebep ve tercih vasıtası
olmadan birini diğerine tercih
etmek demek olur ki,. Allah'ın yüce hikmetine uygun
düşmez.
2. Güzellik ve çirkinlik,
eğer haddizatında mevcut ve
aklen malum olmasaydı, insanlarda iyilik
ve kötülük namına hiç bir şeyin bulunmaması icab ederdi. Bu duruma göre
insanları din ve şeriata tabi tutmamak, diğer hayvanlar gibi başı boş olarak
serbest bırakmak lâzım gelirdi.
Çünkü aksine bir muamele,
gerek yokken, onları
özel zevklerinden mahrum etmek
suretiyle baskı altında tutmak ve faydasız olarak hürriyetlerini kısıtlamak
demektir. Bu ise abesle iştigâl olurdu, özellikle dinî hükümlere riayet etmeyenleri bundan
dolayı en ağır cezalarla cezalandırmak ve azab çektirmekte hiç bir mâna ve
hikmet bulunmazdı. Bu ise Allah'ın şanına lâyık düşmez. Din ve şeriat vaz' etmede büyük
hikmetler ve çok
faydalar vardır. Bunu
inkâr, akim verdiği zarurî
hükümleri inkâr olur. Buna şahid olan bir çok âyet ve hadis vardır.
3. İyilik ve adaletin
güzelliği, kötülük ve
zulmün çirkinliği bütün akl-ı
selim sahiplerince ittifakla
kabul edilmiştir. Hiç bir dine bağlı olmayanlar bile âdetleri, görenekleri, menfaat ve
maksatları başka başka olduğu halde, bunda ihtilâf etmemişlerdir. Eğer bu nevi
fiillerin güzelliği veya çirkinliği aklen ve. zarurî olarak kabul edilmemiş olsaydı,
vâki ittifak husule gelmezdi.
“Bu gibi fiillerin
güzelliği ve çirkinliği herkesin maksadına, maslahatına ve menfaatına uygun
olmasından veya olmamasındandır”, itirazı sadece Mutezileden bir kısmına karşı
üeri sürülebilir. Mutezileden diğer bir kısma ve Maturidîlere karşı ileri
sürülemez. Zira biz; güzellik ve çirkinlik mutlaka ve behemahaî zatî
vasıflardır, demiyoruz. Bir fiilin güzellik vasfına sahip olması için umumun
maslahatına uygun olması da bizce kâfidir.
İyi huyların fazilet,
kötü huyların rezilet olduğu konusunda da durum budur. Bunlar öyle sabit ve
değişmez hakikatlardır ki, hiç bir akl-î selim sahibi tarafından inkâr
edilemez. Nitekim siz Eş'arîler de bunu kabul ediyorsunuz. Fakat istinat
ettiğiniz delilin şeriat olduğunu zan-nediyorsunuz. İşte asıl hatanız
buradadır.
İkinci konu: Fiillerde
var olan güzellik ve çirkinlik, vahiy gelmeden evvel, ilahî hükümlerin o
fiillere taalluk etmesini gerektirir mi, gerektirmez mi?
Eş'arîler, güzelliği ve
çirkinliği inkâr ettiklerinden şeriat gelmeden, insan fiillerine ilahî ahkâm
taalluk etmez, insanlar vahiy gelmeden önce şer'î ahkâmla mükellef olmazlar,
derler.
Mutezileye göre
güzellik ve çirkinlik hükmün illetidir. Bu sebeple insan fiilinin güzellik ve
çirkinlik niteliğine sahip olması, hükümlerin fiillere taallukunu gerektirir,
güzellik ve çirkinlik gizli ve kapalı olduğu için aklın idrâk edemediği
fiillere, şeriat gelmeden önce hüküm taalluk etmese de, güzelliği ve çirkinliği
açık ve aklen malum olan fiillere ilahî hükümler taalluk eder, onun için aklın
idrâki dışında kalan meselelerde şer'î mükellefiyet olmasa da, aklın idrâk
sahası içine giren meselelerde, şeriat olmasa bile insanlar ilâhî tekliflerle
mükelleftirler.
Bu konuda bazı
Maturİdiler Eş'arüiği kabul ederek, “Peygamber gelmeden şer'i mükellefiyet
olmaz” dorler. Diğerleri ise, sadece Allah'ı tanımanın vacib olması konusunda
Mutezile mezhebini kabul ederler. Fakat son görüşü benimseyen Maturidîler de
iki kısma ayrılmışlardır. Maturidî ve onu takib eden bazı âlimlere göre mutlak
olarak Allah'ı tanımak vacibdir. Hatta bulûğ çağma ulaşmamış olan çocuklar için
bile iman farz, küfür haramdır. Diğer bazıları da çocukların mükellefiyetini
kabul etmedikleri gibi bulûğ çağına ulaşanlar için de bu konuda mücerred akıl
kâfi değildir, tecrübeye dayanan bir akıl ve iz'an lâzımdır derler. Bulûğ çağma
erdikten sonra, Allah'ın var olduğunu tefekkür, nazar ve istidlal ile idrâk
edebilecek kadar bir tecrübe zamanının geçmesi şarttır. Bu sebeple, bazı
Hanefî âlimlerine göre bu tecrübe zamanı geçmeden evvel ne imana ne de küfre
itikad etmeksizin ölenler hakkında uhrevî mesuliyet söz konusu olamaz. Lakin
tecrübe müddetinden sonra bu şekilde ölenler uhrevî cezaya çarptırılırlar.
Çünkü insan için,
bulûğ çağından sonra
şu sanatkârâne bir
şekilde ortaya
çıkan ve söylenen kavramları aklın idrâk edeceğini inkâr etmeyiz. Biz ancak
Allah'a nisbetle medh ve sevabı veya zemm ve cezayı hak etmek mânasına gelen
güzelliği akıl idrâk edemez, diyor ve bunu inkâr ediyoruz.
Maturidtlerin delilleri
Mutezile ile
Maturidilere göre güzellik ve çirkinlik aklîdir, şer'î değildir. Şeriatın
gelmediği farz edilse, akıl mutlak olarak ihtiyarî ve iradi fiillerin
güzelliğini ve çirkinliğini idrâk eder. Ancak bazı fiillerin güzelliğini ve
çirkinliğini zarurî ve bedihî olarak, apaçık şekilde idrâk ettiği halde, diğer
bazı fiillerin güzelliğini ve çirkinliğini nazar ve istidlal sonunda düşünerek
idrâk eder. Diğer bazı fullerin güzelliğini ve ve çirkinliğini de, gizli ve.
kapalı olması dolayısiyle şeriatın açıklaması sayesinde idrâk eder.
Mutezile ile Maturidiye
arasında şu kadar bir fark vardır: Mutezilenin bir kısmına göre güzellik ve çirkinlik
fiillerin zatından doğan zatî ve aslî sıfatlardır. Diğer bir kısmına göre
fiillerin mahiyetinden hariç bir sıfattan neşet etmiştir. Maturidîlere göre,
güzellik ve çirkinlik, ister fiillerin aslından doğan ve onlara ait zati
sıfatlar olsun, ister başka bir sıfattan veya diğer itibarî şeylerden doğan
izafî vasıflar olsun eşittir ve mutlaktır. Bu sebeple Eş'arîlerin yukardaki
delillerinden bir kısmı Maturidîlere karşı ileri sürülemez.
1. Güzellik
ve çirkinlik, eğer hakikatte ve haddizatında mevcut olmayıp da mücerred din
ve şeriatın gelişi ve ijibarı ile kesinlik kazan-saydı, vahiy gelmeden evvel
meselâ namaz kılmakla zina etmek fiilinin arasında güzellik ve çirkinlik
bakımından tam bir eşitliğin bulunması icab ederdi. Bu duruma göre daha sonra
gelen vahyin namazı farz, zinaya haram kılması aksini yapmasından daha iyi ve
daha doğru olmazdı. Güzellik ve
çirkinlik bakımından tamamiyle birbirine müsavi olan iki fiilden birini farz,
diğerini haram kılmak, ortada bir sebep ve tercih vasıtası
olmadan birini diğerine tercih
etmek demek olur ki,. Allah'ın yüce hikmetine uygun
düşmez.
2. Güzellik ve
çirkinlik, eğer haddizatında mevcut ve aklen malum olmasaydı, insanlarda iyilik ve kötülük
namına hiç bir şeyin bulunmaması icab ederdi. Bu duruma göre insanları din ve
şeriata tabi tutmamak, diğer hayvanlar gibi başı boş olarak serbest bırakmak
lâzım gelirdi. Çünkü aksine
bir muamele, gerek yokken,
onları özel zevklerinden mahrum etmek suretiyle baskı
altında tutmak ve faydasız olarak hürriyetlerini kısıtlamak demektir. Bu ise
abesle iştigâl olurdu, özellikle dinî
hükümlere riayet etmeyenleri bundan dolayı en ağır cezalarla cezalandırmak ve
azab çektirmekte hiç bir mâna ve hikmet bulunmazdı. Bu ise Allah'ın şanına
lâyık düşmez. Din ve şeriat vaz' etmede
büyük hikmetler ve
çok faydalar vardır.
Bunu inkâr, akim verdiği zarurî hükümleri inkâr olur.
Buna şahid olan bir çok âyet ve hadis
vardır.
3. İyilik ve adaletin
güzelliği, kötülük ve
zulmün çirkinliği bütün akl-ı
selim sahiplerince ittifakla
kabul edilmiştir. Hiç bir dine bağlı olmayanlar bile âdetleri, görenekleri, menfaat ve
maksatları başka başka olduğu halde, bunda ihtilâf etmemişlerdir. Eğer bu nevi
fiillerin güzelliği veya çirkinliği aklen ve. zarurî olarak kabul edilmemiş olsaydı,
vâki ittifak husule gelmezdi.
“Bu gibi fiillerin
güzelliği ve çirkinliği herkesin maksadına, maslahatına ve menfaatına uygun
olmasından veya olmamasındandır”, itirazı sadece Mutezileden bir kısmına karşı
üeri sürülebilir. Mutezileden diğer bir kısma ve Maturidîlere karşı ileri
sürülemez. Zira biz; güzellik ve çirkinlik mutlaka ve behemahaî zatî
vasıflardır, demiyoruz. Bir fiilin güzellik vasfına sahip olması için umumun
maslahatına uygun olması da bizce kâfidir.
İyi huyların fazilet,
kötü huyların rezilet olduğu konusunda da durum budur. Bunlar öyle sabit ve
değişmez hakikatlardır ki, hiç bir akl-î selim sahibi tarafından inkâr
edilemez. Nitekim siz Eş'arîler de bunu kabul ediyorsunuz. Fakat istinat
ettiğiniz delilin şeriat olduğunu zan-nediyorsunuz. İşte asıl hatanız
buradadır.
İkinci konu: Fiillerde
var olan güzellik ve çirkinlik, vahiy gelmeden evvel, ilahî hükümlerin o
fiillere taalluk etmesini gerektirir mi, gerektirmez mi?
Eş'arîler, güzelliği ve
çirkinliği inkâr ettiklerinden şeriat gelmeden, insan fiillerine ilahî ahkâm
taalluk etmez, insanlar vahiy gelmeden önce şer'î ahkâmla mükellef olmazlar,
derler.
Mutezileye göre
güzellik ve çirkinlik hükmün illetidir. Bu sebeple insan fiilinin güzellik ve
çirkinlik niteliğine sahip olması, hükümlerin fiillere taallukunu gerektirir,
güzellik ve çirkinlik gizli ve kapalı olduğu için aklın idrâk edemediği
fiillere, şeriat gelmeden önce hüküm taalluk etmese de, güzelliği ve çirkinliği
açık ve aklen malum olan fiillere ilahî hükümler taalluk eder, onun için aklın
idrâki dışında kalan meselelerde şer'î mükellefiyet olmasa da, aklın idrâk
sahası içine giren meselelerde, şeriat olmasa bile insanlar ilâhî tekliflerle
mükelleftirler.
Bu konuda bazı
Maturİdiler Eş'arüiği kabul ederek, “Peygamber gelmeden şer'i mükellefiyet
olmaz” dorler. Diğerleri ise, sadece Allah'ı tanımanın vacib olması konusunda
Mutezile mezhebini kabul ederler. Fakat son görüşü benimseyen Maturidîler de
iki kısma ayrılmışlardır. Maturidî ve onu takib eden bazı âlimlere göre mutlak
olarak Allah'ı tanımak vacibdir. Hatta bulûğ çağma ulaşmamış olan çocuklar için
bile iman farz, küfür haramdır. Diğer bazıları da çocukların mükellefiyetini
kabul etmedikleri gibi bulûğ çağına ulaşanlar için de bu konuda mücerred akıl
kâfi değildir, tecrübeye dayanan bir akıl ve iz'an lâzımdır derler. Bulûğ çağma
erdikten sonra, Allah'ın var olduğunu tefekkür, nazar ve istidlal ile idrâk
edebilecek kadar bir tecrübe zamanının geçmesi şarttır. Bu sebeple, bazı
Hanefî âlimlerine göre bu tecrübe zamanı geçmeden evvel ne imana ne de küfre
itikad etmeksizin ölenler hakkında uhrevî mesuliyet söz konusu olamaz. Lakin
tecrübe müddetinden sonra bu şekilde ölenler uhrevî cezaya çarptırılırlar.
Çünkü insan için,
bulûğ çağından sonra
şu sanatkârâne bir
şekilde
[61] Bk. Kehf 18/101.
[62] İstita'at:
Taat ve itaat, kökünden gelip, güç,
kuvvet, kudret ve takat mânasına gelen bir kelimedir.
Mutezileye göre, istita'at fiilden evvel bulunur (istita'at
kable'1-fiil), fakat fiille birlikte olması ve onu meydana getirmesi de
gerekir. Bir kimsenin, namaz kılma fiiline teşebbüs etmeden evvel, bu fiille
ilgili istita'ata sahip olması icabeder. Namaz kılma esnasında da bu istita'at
bulunur. İstita'at fiilinden evvel olmasa, insan namaz kılmaya başlamadığı sürece
bu işle mükellef olmaz. Zira fiilin illeti veya edasının şartı olan kudret
yoktur.
Sünnîlere göre istita'at fiille beraber bulunur. (îstita'at
maa'l-fiil’dir), fiilden önce değildir. Burada Sünnîler istita'at tabirine özel
bir mâna vermektedirler. Şöyle ki, “İstita'at, bir işin ve bir fiilin
gerçekleşmesini ve meydana gelmesini sağlayan kudretin hakikati ve
mahiyetidir”. (İstita'at, insan fiilinin mâ-bihı'l-husûlü olan kudretin
hakikatidir). Meselâ, öğle namazını kıldığımızı düşünelim. Bu işi gerçekleştirmek
için harcadığımız hakikî ve fiilî kudret istita'attır. İşte bu mânadaki kudret
ve istita'at fiilden önce bulunmaz. Bunun sebebi de kudretin ve istita'atın
araz oluşu ve bir arazın bir andan fazla bakî kalmamasıdır. Fakat bu, öğle
namazını kılmakla mükellef olan insan, bu fiile teşebbüs etmeden önce
kendisine bil-kuvve namaz kılmak için kudret ve kuvvet bulunmaz, mânasına
gelmez. O zamanda kuvvet ve kudret bulunur ama, bu kuvvet ve kudret, namazın
fiilen kılınmasını temin eden kuvvet ve kudretten, başkadır. Buna selâmet-i
esbâb ve âlât mânasına gelen istita'at veya kuvvet, adı verilir.
Sünnîlere göre, sebep, âlet ve vasıtaların selâmeti mânasına gelen istita'at
fiilden evvel bulunabilir. Fakat bulunması zarurî değildir. Sadece mümkündür.
Buna göre istita'atın iki mânası vardır:
1.
Hakikî kudret mânasına gelen istita'at. Fiil ve işin icra edilmesi süresince
var olan istita'attır. Mükellefiyette esas olan istita'at bu değildir. Fakat
fiil bu istita'atla meydana gelir.
2.
Âlet, sebep ve organların selâmette olması mânasına gelen istita'at.
Mükellefiyet bu mânadaki istita'ata bağlıdır, ve bu istita'at fiilden önce de
var olabilir. Sebep, âlet ve organların selâmette olması, insanın bir iş
yapacağı zaman, o iş için gerekli olan iç ve dış imkân ve vasıtalardan mahrum
olmaması, bedenin sıhhati, organlarının sağ-sâlim olması demektir. Bu duruma
göre Mutezile ile Sünnîler arasında geçen tartışmanın pratik bir neticesi
yoktur, mesele tamamiyle nazarîdir. Mutezilenin, “istita'at fiilden evveldir,
şeklindeki tezinin kabul edilmesi halinde insanın kendi
fiilinin halikı olacağı, artık Allah'ın bu fiillerin yaratılmasında tesirli
olamayacağı gibi teorik ve metafizik bir endişeden kaynaklanan bu ihtilaf,
aslında telif edilmez bir halde de
değildir. Zira selâmet-i esbâb ve âlât mânasına gelen istita'atın, fiilden
evvel mevcut olduğunu kabul etmekle,
zaten Sünnîler kısmen Mutezilenin görüşüne katılmış oluyorlar. Maturidiler:
“İnsandaki kuvvet iki zıd fiili meydana getirmeye elverişlidir”, derken de bu
katılma işini pekiştirmiş oluyorlar.
[63] Bk. Ramazan Efendi Şerhi.
[64] Ali İmran: 3/97.
[65] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 210-215.
[66] Taftazâni burada Ebu Hanife'ye ve Maturidiliğe sert
çıkmış, bunların görüşlerini Mutezile'nin görüşü ile aynı mahiyette görmüştür.
[67] Bakara: 2/286.
[68] Bakara: 2/31.
[69] Bakara: 2/286.
[70] Allah, insanı,
gücünün yetmediği ve takat getiremediği
bir işle mükellef kılmaz. Bu, meselenin kelâmı ifadesi şudur: “Teklif-i
mâ-lâyutak caiz
değildir” İnsanın gücünün yetmediği şeyler üç kısımdır;
1.
Hem aklen, hem de âdeten yapılması imkânsız olan şeyler. Meselâ Ali'nin aynı
anda iki ayrı yerde bulunması gibi. Bu mânada Allah'ın insana gücünün yetmediğini teklif etmeyeceği
Sünnilerle Mutezilenin ortak kanâatidir.
2.
Haddi zatında mümkün olduğu halde, sırf vukua gelmeyeceğini Allah'ın bilmesi ve
irâde etmesi sebebiyle imkânsızlık hükmüne giren geyler: Ebu Cehil'in ve Ebu
Leheb'in iman etmelerinin imkânsızlığı gibi. Bu mânada imkânsız olan şeyleri
teklif konusu olacağı hususunda Sünnilerle Mutezile görüş birliğindedir.
3.
Aklen mümkün, fakat âdeten imkânsız olan işler. Meselâ bir cisim yaratmak ve
vasıtasız olarak havada uçmak gibi. Bunlar Allah'ın irâdesine göre mümkündür.
İnsanlar için âdeten imkânsız ise de
aklen mümkündür. Allah bir kimseye bir cisim yaratma veya havada uçma
gücünü verirse, o kimse bu işleri yapabilir. Bu nevi işlerle de Allah kimseyi
mükellef tutmamıştır. Böyle bir mükellefiyet vaki değildir. Bakara suresinin
286. âyeti bunun delilidir. Bu konuda da Sünnilerle Mutezile arasında ihtilâf
yoktur. Fakat sırf nazarî plânda
ve mücerred bir şekilde bu konu
tartışılmış, ve ihtilaflı bir durum meydana çıkmıştır.
Mesele şudur: “Allah, kimseyi gücünün yetmediği bir işle mükellef
tutmaz,” hususu nasla sâbit olmasaydı, acaba Allah'ın insanı, meselâ vasıtasız
ve aletsiz olarak uçmak ve bir dağı sırtında taşımakla mükellef tutması aklen
ve şer'an mümkün olur muydu? Bu soruya Eş'ariler evet, Mutezile hayır, cevabını
vermişlerdir. Mutezile'ye göre bu mahiyetteki teklif Allah'ın adaleti ile
uyuşmaz, hikmetine de sığmaz. Onun için caiz ve mümkün değildir. Eş'arîlere
göre Mevlayı Müteâl kendi kullarına dilediği şeyi teklif edebilir. Onun teklif
etme irâdesi sınırlandırılamaz. Ayrıca, bu husus Allah'ın hikmetine ve
adaletine de aykırı olamaz. Zira Allah ne yaparsa hikmet ve adalet odur. Bu
konuda Maturidîler de Mutezile gibi düşünerek Eş'arîlere muhalefet,
etmişlerdir.
Aslında pratikte, fiiliyatta ve tatbikatta halledilmesi gereken bir
mesele yoktur. Bu, tamamiyle nazari, mücerred ve akli bir konudur.
Kudret konusunda Seyyid Bey şöyle demektedir:
“İnsanı, kudreti haricinde bir şeyle mükellef tutmak caiz değildir. Teklifin
caiz ve sahih olması için, me'murun, emr edileni ifa etme gücüne sahip olması
lazımdır. Emr edileni edaya muktedir olamayan bir kimseye emir teveccüh.
etmez. Bu bakımdan teklifin sıhhatli olması için kudretin var
olması şarttır.
Burada, kudretten maksad, “sebep ve âletlerin selâmette olması” mânasına
gelen kudrettir ki, memur onun ekseri ahvalde meşakkatsiz olarak emr edileni
ifa etme imkânına sahip olur. Bu kudret, bir şeyi edâ etmenin vacib olması için
şarttır. Zira edanın kendisi bu mânadaki kudret bulunmadığı zamanda dahi hasıl
olabilir. Bu kudret, bizatihi vucubun da şartı değildir. Zira bizatihi vücub
cebrîdir, kudrete bağlı değildir.
Hususî sebebi ve ehliyetle sabit olur.
Kudret, bir fiili isleyip
istememek hususunda insana
imkân veren kuvvettir.
Kudret ikiye taksim edilebilir:
1.
Küllî kudret,
2.
Cüz'i kudret.
Küllî kudret, esasen insanda yaratılmış olarak mevcud olan kudrettir,
Cüz'î kudret, küllî kudretin muayyen bir fiile taalluk eden belirli bir
kısmıdır, küllî kudretin, fiil ve amel için harcanan bölümüdür. Kudret başka
bir açıdan da ikiye ayrılabilir;
1.
Sebep ve âletlerin selamette olması mânasına gelen kudret.
2.
Fiille beraber ve onunla birlikte (mükarin olarak) bulunan kudret. Fiille
beraber bulunan kudretle cüz'î kudret aynıdır, îstita'at maa'l-fiil denilen
kudret de budur. Bu kudret, bir fiilin meydana gelmesi için tesir icra eden
müessir kudrettir. Eş'arîler cebre kani olduklarından, bu kudretin tesirini
inkâr ederler. Onların nazariyelerine göre bu kudret, hakikatte mevcud olmayıp
mevhum bir şeyden ibarettir. Maturidilere göre bu kudret vehmi değildir.
Bilakis hakikî ve tesirli bir kudrettir. Fiilin tam illeti de bu kudrettir.
Ma'lul, illetten ayrılamayacağından fiil bu kudretle meydana gelir ve ondan
ayrılması kabil olmaz. Sebep ve âletlerin
selâmette olması manâsına gelen
kudret, me'mur olan zata, ekseri ahvalde emredilen şeyi meşakkatsiz olarak
ifade etme imkânını veren kuvvet ve
takattir. “Ekseri ahvalde meşakkatsiz olarak”, sözü, ihtirazî bir
kayddır. Zâd ve râhile (azık ve binek)
olmadan hac etmeyi tarifin dışında bırakmak için konulmuştur. Çünkü zad ve
râhilesiz fakat meşakkatsiz olarak hac yapmak (Mekke civarındaki müslümanlar
için) mümkün ise de pek nadirdir.
Teklif konusunda mükellef için aranan kudret, ekseriya ve gâlib hallerde
güçlük çekilmeden edaya imkân ve kuvvet veren kudrettir. Me'mur olan kişi
böyle bir kudrete mâlik olmazsa, emir ve teklif sıhhatli olmaz.
İşte, edanın vacib olması için şart olan kudret, işbu selâmet-i esbâb ve
âlât mânasına olan kudrettir. Yoksa tam ve hakiki kudret değildir. Çünkü hakiki
kudret, fiille birlikte hasıl ve tekliften sonra vaki olur. Teklifin sıhhatında
şart olan kudret ise tekliften evvel mevcut olmalıdır ki, teklif sahih olsun.
Zira şartın var olması meşrutun mevcudiyetinden evveldir. Şart
gerçekleşmedikçe meşrut da gerçekleşmez. Başka bir ifade ile meşrutun var
olması, şartın var olmasına bağlıdır. Hakiki kudret ise tekliften sonra
mükellefin emr edilen şeyin edasını irâde ettiği zaman husule gelir ve
emredilen şey fiilden ayrı düşünülemez. Sebep ve âletlerin selamette olması
mânasında olan kudret böyle değildir. Bu kudret fiilden evvel de, onunla
beraber de ve ondan sonra da mevcut olur. Hulasa hakiki kudret edanın
hakikatinin, yani emredileni bizzat ve fiilen eda etmenin şartıdır. Vücûbun
kendisine gelince, zimmete taalluk ettiği için bunda kudret aranmaz. Bu cebrîdir.
Ehliyet ve şer'î sebeple sabit olur. Nefs-i vücût” başka, vücûb-i edâ başka,
nefs-i edâ yine başkadır. Vücûbun kendisi zimmette bir hakkın sabit olması
lüzumudur. Edanın vücûbu, zimmeti o haktan kurtarmanın ve boş hale getirmenin
vacib olmasıdır. Edanın kendisi, o hakkı hak sahibine teslim ve te'diye etmektir.
Meselâ alım-satim akdi ile müşterinin zimmetinde satılan malın kıymetini ödeme
mükellefiyeti sabit ve vacib olur. İşte bu vücûb, nefs-i vücûbdur ki, sebebi
olan alım-satım akdi ile cebri bir surette sabit olur. Bunda müşterinin
ihtiyarı ve kudreti aranmaz. Fakat daha sonra satıcının, malın değerini taleb
etmesi üzerine o kıymeti ve parayı satıcıya teslim ve te'diye etmek, müşteriye
vacib olur. İşte bu vücûb da vücûb-i edadır. Nefs-i vücûb asıldır, metbû'dur.
Vücûb-i edâ fer'dir, ona tabidir. Değerini ve parasını satıcıya teslim etmek
işi de nefs-i edadır. Bu misâlde, malın parası, müşterinin zimmetinde, sebebi
olan alım-satım akdi ile ve bir de müşterinin alım-satım akdine ehil olmasıyle
sabit ve vacib olur. Bunda, müşterinin parayı ödeme gücüne kadir olması şart
değildir. Fakat bilahare satıcının talebte bulunması üzerine, parayı ona
ödemenin müşteri üzerine vacib olması için müşterinin parayı ödeme gücüne sahip
olması şarttır. Kendisinde bu güç yoksa, halinin iyileşmesi ve elinin
genişlemesi beklenir. Nitekim vadeli satışlarda malın karşılığı olan para akd
sebebiyle müşterinin zimmetinde derhal sabit ve nefs-i vücûb ile vacib olduğu
halde para ödemenin vacib olması va'denin gelmesi ve satıcıınn o zaman talepte
bulunmasıyle sabit olur. Edanın vacib olmasının şartı olan kudret iki nevidir:
1.
Kudret-i mümekkine. îmkân veren kudret.
2. Kudret-i müyessire. Kolaylaştırıcı kudret.
Kudret-i mümekkine, emredilen şeyi zorluk çekilmeden ifâ ve eda etmek
için memur ve mükellefe kuvvet ve imkân veren, fakat fazla bir kolaylık temin
etmeyen kudrettir.
Kudret-i müyessire, emredileni edaya imkân ve kuvvet vermekle beraber
ayrıca fazla olarak bir kolaylık da temin eden kudrettir. İster malî, ister
bedenî olsun, umumiyetle vâcib olan şeylerde vücûb-u edanın şartı, kudret-i
mümekkinedir. Kudret-i müyessire ise daha çok malî mükellefiyetlerde şart
kılınmıştır.
Bir emri ve teklifi, umumiyetle ve ekseriya fazla zorluğa girmeden
yerine getirme imkânı veren kuvvete, asgarî takata ve tabiî güce kudret-i
mümekkine, aynı hususu çok daha rahat ve kolayca yerine getirmeye imkân veren
kuvvete kudret-i müyessire adı verilir. Kudret-i mümekkine, şart-ı mahzdır,
mutlak olarak şarttır. Kudret-i müyessire illet hükmünde olan şarttır. Meşrutun
bekası şart-ı mahzm bekâsını ve var olmasını icab ettirmeyeceğinden vacibin
zimmette bekası için, kudret-i mümekkinenin bekası şart değildir. Fakat kudret-i
müyessire bunun aksinedir. Yani vacibin zimmette baki olması için kudret-i
müyessire'nin baki olması şarttır. Onun için kudret-i müyessire ortadan
kalkarsa, vacibin vücûbu ortadan kalkar ve düşer. Zira kudret-i müyessire illet
hükmündedir. Ma'lul illetinden ayrılmayacağından illetin yok olmasıyle
ma'lulun ortadan kalkması lazım gelir. Onun içindir ki, kudret-i müyessire zail
olduğu surette dahi vâcib zimmetde baki kalacak olsa, ma'lulun illetinden ayrı
düşmesi, kolaylık vasfının zorluk vasfı haline dönüşmesi lazım gelir ki, bâtıl
olduğu aşikârdır. Bundan dolayı, kudret-i müyessire ile, yani “nema”, şartı
ile vacib olan zekat ve öşürde, nema halindeki malın mahvolmasiyle, onlarla
ilgili vücûb-i edâ sakıt olur. Fakat hac ile fıtır sadakası kudret-i mümekkine
ile vacip olup bunların, vücub-i edasında kudret-i müyessire şart olmadığından,
malın mahv olmasiyle onların vücûbu sakıt olmaz,? (Bk, Seyyid Bey; Usûl-i fıkıh dersleri, II,
70-82).
[71] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 215-222.
[72] “Müslüman kişinin sadakası ömrü uzatır”. Bk.
Camiu's-sağîr, I, 44; “Yakınları ziyaret etmek (sıla-yı rahim) ömrü uzatır” Bk.
Aclunî, I. 22.
Zayıf olduğunda şüphe olmayan, uydurma olmaları da kuvvetle muhtemel
olan bu tür hadisler, Mutezile görüşünü desteklemek için ortaya konulmuştur.
Yalnız şöyle bir sahih hadis rivayet edilmektedir: “Kim elinin geniş,
rızkının bol olmasını ve ecelinin geç gelmesini arzu ederse sıla-yı rahimde
bulunsun”. (Buharı, Büyü', 31; Müslim, Birr, 6). Bu hadis tamamiyle ahlâkî bir
muhteva taşımaktadır. Metafizikle ilgisi yoktur. Ömrün uzaması, vücudun güçlü,
kuvvetli ve sıhhatli olması, Ömrün bereketli olması şeklinde yorumlanmıştır.
[73] Ecel
konusunda Sünnî kaynakların
Mutezile mezhebinin görüşü hakkında, verdikleri bilgi eksik ve
yetersizdir.
Mutezile âlimlerinden Kadı Abdulcebbar (Öl. 415/1025) bu konuda, Şurhu
usûu'l-Hamsc isimli eserinde (Kahire, 1956, s. 780) şu bilgiyi verir:
“Ecel vakit ve vade mânasına gelir. Tabiî bir şekilde ve herhangi bir
müdahale olmaksızın ölen de, kati suretiyle vefat eden de kendi eceliyle ölmüş
olur. Bunda ihtilaf yoktur. Zira bir adamın eceli öldüğü zamandir. Her iki
surette de insan öleceği vakitde vefat etmiştir. thtılaf konusu olan husus
şudur; Kati ve idam suretiyle öldürülen bir kişi, şayet öldürülmemiş olsaydı
acaba ölüm ve yaşama karşısındaki durum nasıl olurdu?
1. Üstadımız Ebu Hüzeyi Allaf'a
göre katil öldürmeseydi, yine de maktul kesinlikle ölürdü. Aksi halde
katilin eceli kesmemesi ve ömrü kısaltması icab eder. Bu ise imkânsızdır.
2. Bağdadîı Mutezile âlimlerine göre,
katil öldürmeseydi, maktul kesinlikle yaşardı.
3. Bize göre katil
öldürmeseydi, maktulün yaşaması da kati
edildiği anda ölmesi de mümkündür. Bu konuda kesin bir şey söylenemez,
iki şıktan birinin doğruluğuna kat'iyetle hükmedilemez.
Ebu Huzeyl'in görüşü doğru değildir. Bu görüş doğru olsaydı, yabancı
birinin ağılma girerek davarlarını kesen bir kişinin mal sahibine kötülük
değil iyilik yapmış olması lâzım gelirdi. Çünkü bu zat sürü sahibinin
hayvanlarım boğazlamamış olsaydı, davarlar murdar olarak ecel anında ölmüş
olacaklardı. Halbuki bu durumun yanlış, aksinin doğru olduğu bilinen bir
husustur.
Bağdat'daki Mutezile âlimleri şöyle derlerdi: Katil öldürmeseydi, maktul
kesinlikle yaşardı. Şayet yaşamamış olsaydı, katil olan kişinin haksız ve zâlim
olmaması icabederdi. Halbuki katilin haksız ve zâlim olduğu konusunda bilgi ve
delil sahibiyiz. Bir de şu var: Çok sayıdaki insanın bir anda ölmeleri normal
olarak düşünülemez ama öldürülmeleri pekâlâ düşünülebilir. Su halde, katil
öldürmeseydi, maktul yaşayabilirdi, sözü nasıl doğru olabilir?
Cevap: Kâtil dam öldürmekle
haksızlık zulm yapmış olur. Zira öldürdüğü kişiye fayda değil, zarar vermiştir.
Bu hareketiyle maktulden bir zararı defetmiş değildir. Ayrıca maktul
öldürülmeyi hak etmiş de sayılmaz. Ayrıca katil, Allah Taâlâ tarafından
öldürülmenin karşılığı olan ecirden maktulü mahrum etmiş olduğu için de zâlim
durumuna düşmüştür. Kaldı ki, biz katil tarafından öldürülmüş olan kişinin yaşama
şansına da sahip olduğunu, bu hayattan faydalanmasının imkân dahilinde
bulunduğunu muhtemel görmekteyiz.
İnsan topluluğunun bir anda öldürülmeleri' mümkün olduğu gibi bit anda
ölmeleri de mümkün ve vakidir. Salgın hastalıklar zamanında bu durum görülür.
Şu var ki, âdet çok sayıdaki insanın öldürülmeleri, ölüm vakalarının ise
daha ziyade tek tek meydana gelmesi
şeklinde cereyan
etmektedir.
Biri çıkarda, 'Ecel Allah'ın kazası ve kaderiyle midir?' derse, meseleyi
izah ederek şu cevabı vermen icab eder: Eğer kaza ile halk ve yaratma fiilini
kasdediyorsan, evet, öyledir. Zira ecel felekin hareketlerinden ibarettir ve bu
hareketler Allah Taâlâ'nm bir lutfudur. Eğer bu sözle “icabı”, yani Allah'ın
vacib kılması mânasını kasdediyorsan, cevabımız hayırdır. Eğer bu sözle
“i'lâmı”, yani ölüm anını bildirme işini kasdediyorsan, o takdirde şu cevabı
veririz: Mümkündür ki Allah Taâlâ yaşama ve Ölümle ilgili halimizi bazı
meleklere bildirmede yarar görmüş, belli
bir müddete kadar
yaşayacağımız ve ondan
sonra öleceğimizi onlara haber
vermiştir”.
Görülüyor ki, Mutezile mezhebinin ecel konusunda bir tek değil, birden
çok görüşü vardır ve bunlardan biri Eş'arî ve Maturidî akaidine de uygundur.
Mutezile tek bir alternatif üzerinde durmamış, meseleyi, çok yönlü olarak ele
almıştır. Halbuki bütün Sünnî kelâm ve akâid âlimleri Mutezilenin sadece Bağdad
koluna mensub olanların benimsedikleri ecelle ilgili görüşü naklederek
reddettiler. Bu ise Mutezile mezhebinin yanlış ve eksik bilinmesine ve anlaşılmasına
sebep olmuştur. Burada bizim maksadımız Mutezileyi savunmak ya da red etmek
değildir. Sadece, kendi kaynak eserlerine dayanarak- benimsedikleri görüşleri
olduğu gibi, fazlasız ve noksansız nakletmek ve tanıtmaktır, îlmî ve dinî
mânadaki dürüstlüğün gereği budur. Bir görüşü, aslına uygun biçimde tanıtmak
bir şey, o görüşün tenkidini ve münakaşasını yapmak başka" bir şeydir.
Mutezileye ait görüşler tam ve eksiksiz nakledilip tanıtılmayınca, onlarla
ilgili tenkitlerin ve reddiyelerin de tam. ve eksiksiz olmayacağı aşikârdır.
Sünnilerin diğer kelâm ve akâid kitaplarında olduğu gibi, Şerhu'l-Akâid'de de
Mutezileye ait görüşler ve bunların dayandığı aklî ve naklî deliller sürekli
olarak eksik bir şekilde nakledilmiştir. Bu ise îslâm mezheplerinin,
yekdiğerini ya yanlış veya eksik tanımalarına yol açmıştır. Doğru ve tam tanıma
yaklaşma ve anlaşma; hatalı ve eksik tanıma uzaklaşma ve yabancılaşma
sebebidir.
Ecel konusunda Mutezilenin bir görüşte İsrar etmeyerek farklı görüşler
üzerinde durması, onların akılcı ve hürriyetçi düşünce biçimlerinin bir
sonucudur. Abdulcebbar gayet rahat bir şekilde eski Mutezile âlimlerine
muhalefet edebilmektedir.
Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan
Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 222-225.
[74] Taftazânî, Makâsid şerhi'nâe rızkı, “Gıda almak ve
daha başka suretle faydalansınlar diye Allah Taâlâ'nın, hayvanlara sevkettiği
şeylerdir”, tarzında tarif eder. Bu tefsir, yeme, içme, giyinme, ev, ev eşyası
... gibi şeyleri de rızık kavramının şümulüne alan çok daha geniş muhtevalı bir
tariftir.
Sûfîler rızkı şöyle tarif ederler: a) Mâlikin, memlûküne, Mevlanın
kuluna verdiği şeydir, b) Rızık, yenilen, içilen ve giyilen şeylerden olmak
üzere kul için verilmesi garanti altına alınmış olan kısmettir. Dört çeşit
rızık vardır:
1.
Garanti edilmiş rızk.
(Rızk-ı mazmun). Zarurî
ihtiyaçlarını giderecek kadar insana verilen yenilir,
içilir ve giyilir
şeylerdir.
2.
Rızk-ı maksûm: Ezelde kısmete düşen rızk
ve pay.
3. Rızk-ı memlûk; Bir kimsenin mülkiyetinde ve
tasarrufunda bulunan mal.
4.
Rızk-ı mev'ûd: Allah Taâlâ'nın salih ve
âbid kullarına va'dettiği rızk.
Bunlardan sadece ilki için
tevekkül etmek ve Hakk Taâlâ'ya
güvenmek bahis konusu olur. Zira, ihtiyaç ve
zaruret Ölçüsünde her canlının rızkını vereceğini Allah garantilemiştir (Bk. Tehanevî, Keşşafu
ıstılahâtı'l-funûn, I, 640).
[75] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 226-227.
[76] İzmirli îsmail Hakkı, hidâyet-dalâlet konusunda şöyle
demektedir:
“Cenâb-ı Hakk'ın dilediğine hidayet, dilediğine dalâlet yaratması caizdir.
Allah'tan başka insanları hidâyet ve saadete veya dalâlet ve şekâvete düşürecek
hakîki bir fail yoktur. Bu fiillerin ikisi de Allah'a ait fiillerdir. Hidâyet
ile dalâletin diğer varlıklara nisbet edilmesi mecazîdir. Hakîkî manâda
hidâyete erdiren veya dalâlete düşüren (Hâdî ve Mudili) Allah'tır. Ancak şurası
kabul edilmelidir ki Cenâb-ı Hakk'in bir kuluna dalâlet ve şekavet yaratması, o
kulun ihtiyarını ve tercihini kötü bir şekilde yapmasından irâde-i cüziyesini
kötüye kullanmasından ileri gelmektedir. Yoksa insan, kendi kabiliyetini dalâlet
ve şekâvete tevcih etmedikçe, ilahî irâde ve kudret onu dalâlet ve şekavet
yoluna cebren sevketmez. Bu konuda Cebir ve zorlama bahis konusu değildir. “Sana
gelen kötülük kendindendir” (Nisa, 4/79). Saadet ve şakâvet, bahtiyar ve
bedbaht olma, cennetlik ve cehennemlik olma insana arız olan iki haldir,
bunlar sıfatıdır. Yazılmış ve takdir edilmiş olan da kulun sıfatlarıdır, însana
öyle bir hal arız olur ki o hal insandan taat veya masiyetin, sevap veya
günahın, iyi veya kötü bir işin zuhur etmesine sebep olur, İnsandan zuhur eden
şey eğer hayır ise, ona tevfik, saadet ve ikbal; şer ise ona da hızlan, şakâvet
ve idbaT adı verilir. İnsanın sıfatları değişir. Bunda asla şübhe yoktur.
Saadet ve şakâvet = Bahtiyar ve bedbaht olmak;
a) “Ezeldeki ilahî ilimdir, Allah'ın
kelimeleridir”, diye tefsir edilirse, şüphesiz ki saadet ve şakâvet değişmez. (Zira, “Allah'ın kelimelerinde değişiklik
olmaz”, buyrulmuştur. [Yunus,
10/64]).
b) Fakat ismi, levh-i mahfuzda sa'îd ve
cennetlik yazılmış olan gakî ve cehennemlik, yazılmış olan sa'îd ve cennetlik
olabilir. (Zira, “Allah dilediğini siler, dilediğini silmeden olduğu
gibi bırakır, Ümmü'l-kitab yani levh-i mahfuz onun
yanındadır”, buyrulmuştur, [Rad, 13/393). Durum böyle
olmasaydı, şakî sa'îd
haline gelebilme imkânına
sahib olmasaydı,
peygamberler ve onlar
vasitasıyle kitaplar göndermeye ihtiyaç kalmazdı. Bu hal
peygamberin ve kitapların iptali
neticesini doğururdu. Eş'arîlere göre sa'îd şakî, şakî de sa'îd olmaz.
Maturidilere göre olur. Fakat bu
meselede Maturidîlerle Eş'arîler
arasındaki niza ve çekişme lafzîdir,
manâ ile ilgili değildir.
Maturidîler a) şıkkına göre hüküm vererek sa'îd yani
cennetlik ve mesud kişi bazı kere şakî, şakî yani cehennemlik ve bedbaht kişi
de bazı kere sa'îd olur, diyorlar. Eş'arîler ise b) şıkkına göre hüküm vererek sa'îd
şakî, şakî de saîd olmaz, diye itikad ediyorlar». (İzmirli, Yeni ilra-i kelâm, II. 195, 196).
Aslında Maturidüerle Eş'arîler arasında mevcut olan bütün ihtilafları bu
şekilde cem' ve te'üf etmek mümkündür. Bu duruma göre Maturidîlerle Eş'arîler
arasındaki ihtilaf manâ ile değil, lafız, ifade, tabir ve sözle ilgilidir.
Fakat bu konular üzerinde yazı yazan kelâm alimleri bu nevi ihtilafların
mücerred lafızdan ibaret olmadığını, manâ ile de ilgili olduğunu İsrarla
savunmuşlardır, Mezheplerarasmdaki farkı büyülterek, aralarında tehlikeli
uçurumlar meydana getirmek istidadına ve kabiliyetine sahip olanlar için,
ihtilafları manâ ile İlgili görmek,
hatta biraz daha ileri
giderek bunları itikadın temel
konuları ile
alakalı ve irtibatlı bulmak kaçınılması zararlı bir fırsat telakki edilmiştir.
Taftazânî'nin de zaman zaman işaret ettiği gibi meselenin esasına
inilirse bütün kelâm mezhepleri arasında mevcut olan ihtilafların çoğunun
böyle olduğu görülür. Yani ya Iafzî bir ihtilaftır veya Önemli olmayan bir
manâ ile ilgili ihtilaftır. Mezhepler arasındaki münasebetleri sürekli olarak
gergin bir halde tutmak isteyenler bu basit ihtilafları ekseriya büyüterek
okuyucularına takdim etmişlerdir (Bk. İzmirli, Yeni ilm-i kelâm, II, 195).
Allah'ın kazası ve kaderi
Kadere iman, tevhidin tamamlayıcı unsurlarındandır. Tabiat âleminde
meydana gelen şeylerin düzenli bir kanun üzere cereyan ettiğine iman eden zat,
bu âlemdeki sıkıntı ve zorluklara, asayiş ve İstirahatın herbirine bir
derecede tahammül eder. Kadere iman, insana acz yüzünü göstermez. însanı korkak
kılmaz. Kuvvetli bir himmet ve azîm sahibi yapar. Her işte aşk ve neşe ile
hareket etmesine saik olur. Kader, Cenab-ı Hakk'ın ezelde yaratıkların
sıfatlarını bilmesidir. Onun için Allah'ın zatî sıfatlarından ilim ve irâde
sıfatlarına racidir, kadimdir, ezelîdir. Cenab-ı Hakk'ın ezelde her şeyi,
kendisinde güzellik, çirkinlik, zararlı ve faydalı olma hallerine dair ne
mevcut olacaksa, hangi zaman ve mekânda bulunacaksa, sevap ve günahtan
hangisine vesile olacaksa öylece tahdid ve tesbit etmesidir. Eşyayı, irâdesine
mutabık olarak takdir etmesidir de denilebilir. Eş'arîyeye göre kader, Cenab-ı
Hakk'm eşyayı irâde ettiği şekil üzere icad etmesidir. Yahut ezelî irâdenin,
kendilerine has vakitlerde eşyaya taalluk etmesidir. Buna göre kader Allah'ın
fiil sıfatlarına racidir, onun için de hadistir.
Kadere imanın iki derecesi vardır:
1.
Cenab-ı Hakk, ezelî ilmi ile insanların işlerini, kazanacakları sevap ve
günahları, nziklarıni, ecellerini ... ve bu nevi bütün hallerini bilir.
Allah'ın ilk yarattığı şey kulem olup onunla yaratıkların mukadderatını levh-i
mahfuz'a yazmıştır. Levh-i mahfuz Allah'ın bir planı hükmündedir ki, esas
itibariyle ve kesin surette hatasızdır, Allah'ın takdiri, onun ilmine tabidir.
Allah'ın ilmi de onun malumuna ve bildiklerine tabidir. Cenab-ı Hakk, bir şeyi
nasıl olacaksa öyle bilmiştir. O bildiği gibi hükmetmiştir. Allah'ın ilmi
müessir değildir. Takdir, her mahlûku güzellik, çirkinlik, faydalı ve zararlı
olma hallerinden hangisiyle ilgili olacaksa, hangi zaman ve mekânı ihtiva edecekse,
sevap ve günahtan kendisine ne terettüb edecekse öylece tahdid, tayin ve
tesbit etmektir.
Aşırı kaderciler (Kaderiye ve Mutezilenin müfridleri) bu birinci dereceyi,
ezelî kaderi, ezelî ilmi, ezeldeki alın yazısını inkâr ederler. Kaderiye, ezelî
kaderle beraber bunlara iman etmenin imknâsız olduğunu zannederlerdi. Allah'ın
emir, nehiy, va'd ve va'idine inandıklarından, “Cenab-ı Hakk emretmeden evvel
İtaatkâr ile asi olanı bilmez.
Ezelde sevap ve günah
takdir için, ilahî
ilim bundan daha evvel bulunmaz”, derlerdi. İddialarına göre olacağı
bilen zatın emir vermesi güzel olmuyor, me'murun asi olacağım bilen bir zat bir
şeyi ona emr edemiyordu. Fakat bu mezhep çok geçmeden ortadan kaybolmuştu.
2.
Cenab-ı Hakk var olan veya yok olan her şeye kadirdir. Hiçbir hareket ve sükûn
yoktur ki, ilahî irâde ile olmasın. İnsanların bütün fiilleri Allah Taâlâ'nın
halkıyle, iradesiyle, hükmü ile, kaza ve tak-diriyledir. Cenâb-i Hakk'ın irâde
ve kudreti şümullüdür. Ancak insanların elinden ihtiyar ve irâde alınmış
değildir. Saadetin ve şakavetin, bahtiyarlığın ve bedbahtlığın yolunu insan
kendi iradesiyle tutar. “Her şey Allah'tandır”, demek, kader, yaratma ve takdir
yönünden Allah'a mensubtur, demektir. “Bizdendir”, demek, kesb, kazanma,
ihtiyar ve irâde bakımından bize aittir demektir, însanın gerek kasd ve irâde
ile ilgisi bulunmayan tabiî fiilleri, gerek kasd ve irâde ile birlikte bulunan
ihtiyarî fiillerinin hepsi Allah tarafından yaratılmıştır. Hakk Taâlâ'mn
kazası ve kaderiyle vücuda gelir. Çünkü bir şeyi kudret ve irâde ile yaratmak
mutlaka o şeyin tafsilat ve teferruatını bilmeye bağlıdır. Bizim, kendi hareket
ve sükûnumuz hakkında şuurumuz yoktur. Bizde hem kudret vardır, hem irâde
vardır.
Birinci olarak kudretimiz tesirlidir, fakat yaratıcı değildir. Halik ancak
Allah'tır. Bize kudret-i külliye, yani imkân dahilinde bulunan fiillerin husul
ve vücudunda tesirli olmak özelliğine sahib bulunan bir kudret vardır.
ikinci olarak bizde irâde de vardır. Külli irâde yani mümkün olan tüm
fiil veya terkten, yapılan veya yapılmayan işlerden birini tercih, etmek
Özelliğine sahib bulunan irâde Allah tarafından ihsan edilmiştir. Cüz'î irâde
yani külli irâdenin Özel ve belli tarafından, fiile yöneltilmesinden ve
sarfedilerek kullanılmasından, “azm-ı musamma”dan (kesin ve geri dönülmez
karardan) ibaret olan irâde bizdendir. Bu irâde bir emr-i itibarî (itibarî bir
şey) dir. İlahî irâde, insanın cüz'î irâdesine tabidir. Başka bir deyişle,
insanın irâdesi Hakk'ın irâdesine (Allah'ın meşiyetinin ortaya çıkarak bir şeyi
yaratmasına) vesile ve sebeptir. İnsan fiilinin dört mertebesi vardır:
1.
Küllî irâde,
2.
Sebep ve âletlerin (yani organların ve
diğer şartların) selameti, yerli yerinde bulunmaları.
Mükellefiyet buna bağlıdır.
3.
İrâde-i cüz'iye,
4.
îstitâ'atın fiille beraber
yaratılmasıdır. İnsan kuvveti ve kudreti iki manâda kullanılır:
1.
Değişik fiillerin (var olmalarının
sebebi mebdei ve) prensibi olan mücerred
kuvvettir. Bu kuvvetin iki zıdda nisbeti eşittir. Fiilden evvel olan kuvvet
(istitâ'at kable'l-fiil) budur.
2.
Te'sirli olması için gerekli bütün şartları kendisinde toplayan kuvvettir.Bu
kudret iki zıdda taalluk etmez. Fiille birlikte bulunan kudret (istitâ'at
maa'l-fiil) budur. İstitâ'at bu manâda kullanıldığı için fiille beraber bulunur.
(Daha evvel var olmaz).
İnsan, gücünün yetmediği bir şeyi yapmakla memur ve mükellef olmaz.
Haddizatında mümkün iken, sırf “vukua gelmeyecek” diye Hakk Taâla'nın ilim ve
İrâdesinin taalluk etmesiyle “imkânsız” hükmüne giren şeyle teklif caiz ve
vakidir. Ebu Cehl'in mümin olmakla mükellef olması gibi.
Bu konuda değişik izah şekilleri vardır. Eş'arîlere göre insanın kudreti
fiilen müessir değildir. İnsan kudreti, bir fiili meydana getireceği, bu fiile
yaklaştığı vakit, daha evvel ilahî kuvvet bu fiile yönelerek onu yaratır. İnsan
kudreti bir iş yapmada bilfiil değil, bilkuvve tesir eder. Vücuda gelen fiilin
günah veya sevap vasfını taşımasına sebep olur ki, bu rnukarenete ve yaklaşma
haline “kesb” (kazanma) derler. Eg'arî'nin kesbi pek dakiktir. Çünkü kudretin
yalnız yakın olma halinden başka tesiri olmazsa, âciz ile kadir arasında ne
fark kalır? Bakillânî'ye göre insan kudreti fiilin vasfında, bir işin sevap
veya günah olma niteliğine sahip olmasında tesirli olur. Nesefi'ye göre insan
kudreti tesirlidir. Allah insan kudreti için tesir yaratır. Cüz'î irâde
itibarî bir şey olduğu için mahlûk değildir. Kudret fiilde müessirdir. Ebu
Mealî ile Ebu İshak îsferâinî'nin açıklamaları daha başkadır. İslâm filozoflarına
göre fiilde Allah'ın kudreti tesirlidir. Ancak şart veya âlet olması itibariyle
insan kudretine bağlıdır. Kadere iman farzdır. Fakat (mesuliyetten ve
mükellefiyetten kurtulmak için) “kaderi delil getirmek”, caiz değildir.
Kaderle ihticac edilemez. Meselâ günah işledikten sonra “kaderim böyle imiş”
demek caiz olmadığı gibi, kadere itimad ederek sebeplere tevessül etmeyi ve
tedbir almayı terk etmek de caiz değildir. Zira mukadderat mechulu-muzdur.
Cebriye ile mutedil Kaderiye bu ikinci dereceye muhaliftir.
1.
Cebriyeye göre insanın kesinlikle fiili,
kudreti, kasdı, ihtiyarı ve irâdesi yoktur.
İnsandan meydana gelen
hareketler, cansız maddelerin hareketleri gibidir.
“Üzerinde kader hükmünü icra ederse insan için çare bulunur mu? Bu
durumda o biçare ne yapabilir ki? Önce elini arkaya bağlayarak denize atıyor,
sonra da 'sakın ıslanma ha!' diyor. Bu hiç olur bir şey midir?”.
Halbuki insanların fiilleri ızdirarî ve mecburî olsa mükellefiyet bâtıl
olur. Emir, nehiy, va!d ve va'id abes hale gelir. Hayır, şer, sevap, günah,
mükâfat ve ceza manâsını kaybeder.
Cebriye, “Maddî ve oluşumlar âleminde şer diye bir şey yoktur”, diyecek
kadar işi ileri götürmüştür. Çünkü fail (ilahî) irâdeye itaat halindedir,
murada muvafık hareket etme durumundadır. Takdir edilen şey güzeldir, vaki olan
geyler kadere tabidir. Bu durumda emirle nehiy arasında fark kalmaz.
Cebriye yolunda bulunan mutasavvıflar da: “Ârif-i billah olan, güzeli
güzel olarak, çirkini çirkin olarak görmeyendir” (katında güzel ile çirkin, iyi
İle kötü eşit olandır), demiştir. Çünkü irfan ve marifet sahibi umumi olan
Rubûbiyeti ve şıumullü olan Kayyumiyetİ
müşahede etmektedir.
“İşimi, onu yaratana havale ettim. Güneş ne zaman tutulacak, diye
sormadım, Ölümden kurtulan nice kara cahiller var! Öbür yandan nice filozoflar
var ki alelacele ölüp gittiler!”.
2.
Kaderiyyeye göre Cenab-ı Hakk insan fiilini vukuundan evvel bilir. Fakat emr
ettiğini irâde eder. İnsan fiili, insan kuvvetinin dahilindedir. Bu mezhep
tamamiyle nasların zahirine muhaliftir zira âyette: “Sizi de amellerinizi de
Allah yaratır”, buyrulmuştur. Kaderiyeye göre kaza ve kader red ve inkâr
edildiği için isteyen kendini hidâyete ulaştırır, isteyen de kendini dalâlete
sevkeder. Dileyen kendini hayra muvaffak kılar, dileyen kendiru şerre duçar
eder. Hidayet ve dalâlet, hayır ve şer bütünüyle insanın irâdesine bağlıdır.
(Herkes kendi kaderini bizzat kendisi tesbit eder, alın yazısını kendi eliyle
yazar); Böylece, Allah'ın mülkünde, onun dilemediği şeyler vukua gelir.
Kaderiye şeriata hürmet eder, tazimde bulunur, kaderi ise tekzib eder.
Cebriye ise tam aksine kadere tazim eder, şeriati ise ihmal eder. Evzaî'nin
beyanına göre cebrin Kuran ve hadiste bir dayanağı yoktur. Fakat kaza ve
kaderin Kur'an ve hadiste var olduğu bilinmektedir. Kaderiye kaderi
reddederek, bu işe “adalet” adını vermiştir. Allah'ın halk, ve emri konusunda
sebepleri ve hikmetleri inkâr eden Cehmiye ve Eg'ariye kaderin üçündü
derecesini reddetmiş sayılabilir. Şirk konusu sebebiyle bazıları kesbi de
kaldırıyor. Halbuki kesbe itikad şirk değildir. Şirk, Allah Taâlâ'dan
maadasının Allah'ın bahşettiği zahiri sebeplerin üstünde bir tesiri olduğuna,
mahlûkun kudretinin haricinde olan bir şey üzerine sultası bulunduğuna itikad
etmektir. İnsanın kudretiyle ilgili bulunmayan hususlarda, Allah'tan
başkasından yardım istemek de şirktir. Meselâ savaşta askerî kuvvetlerden,
hastalıkta Cenab-ı Hakk'in bize ihsan ettiği ilaçlardan, dünya ve ahiret
saadeti hususunda ilahî şeriatın tayin ettiği yol ve usûllerden, hariçte kalan
vasıta ve sebeplerden meded ummak da şirktir. İşte şeriat bu şirki kaldırıyor.
İnsan gücünün üstünde olan hususlarda bir tek Allah'tan başka hiç bir şey.
bulundurmuyor, bütün bu hususları bir tek Allah'a veriyor. Şeriatın bu hususta
ortaya koyduğu ve karar altına aldığı şu iki esas, saadetin iki temel unsuru ve
beşerî fiillerin de değrlendirilmesinin ölçüsüdür:
1.
İnsan irâdesi ve kudretiyle saadete
vesile olan şeyleri kesb eder.
2.
İlahî kudret bütün kâinatın
(oluşumların) merciidir; insan ile insanın irâde ettiği şeyi icra
etmesinin arasına girer. İnsanın zatına ait kesbi ile ulaşamadığı
hususlarda ona yardımcı olur. İmdad,
Allah'tan maadası tarafından mümkün değildir.
Şeriat işte bu iki esası zihinlere ve gönüllere yerleştirmek için gelmiştir.
Amelî ve işi tamamlamaya muvaffakiyet hususunda Hâlik'in-dan başkasından yardım
istemeyi haram kılmıştır. Bu meselede daha derin ve anlaşılması güç (ve gamız)
noktalara dalmak imanın icaplarından değildir. Yüce Allah'ın esrarı karşısında
hayretinden donup kalan aklın, konunun künhünü bilmek istemesi, esrardan
perdeyi kaldırma hususunda Özel bir temayül göstermesinden ileri gelmektedir,
Tevekkül, sebepleri ve tedbiri terk etmek, tenbelliği tercih etmek değildir.
“Azmettiğin zaman Allah'a dayan”, esasiyle ifade edilen bir haldir. “Deveni
bağla”, “tarlanı sür” ve “tohumunu ek” de öyle tevekkül et. “Çalışmanın semere
ve fayda verdiğini bil”, ona göre “sebeplere sımsıkı sarıl”, “çalışma ve
çabalamanın sonucunu da Allah'ın lütfunun eseri bil”.
Kaza
Kaza, zeval kabul etmeyen, hiç bir eksiği bulunmamakla beraber en sağlam
ve en mükemmel bir fiüden ibarettir. Buna icad da denir. Fiil sıfatına yani
tekvine racidir, kadîmdir. Eş'ariyeye göre, kaza Allah'ın eşyayı, sonradan
nasıl olacaksa ezelde öylece irâde etmesidir ki, zat sıfatına racidir,
kadimdir. (Kaza Maturidilere göre tekvin, Eş'arüere göre irâde sıfatına
racidir, bu sıfatların ortaya çıkış şekilleridir). Maluridîlerin cumhuruna göre
“kader ve kaza”, Eş'arilerin cumhuruna göre “kaza ve kader” denir. Kaza ile
kaderden herbirinin diğerini icab ettirmesi üzerinde ittifak edilen birşey ise,
de hangisinin temel ve esas olduğu ihtilaf konusudur. Maturidî mezhebi kader ve
kazanın lûgattaki manâlarına münasibdir. Sıhah'ın beyanına göre kaza “fiil
maa'l-ittifakdır” (duruma uygun harekettir) bunun için kazaya rıza farzdır.
Muhakkiklerden bazılarına göre kader ile kaza hükmün iki şubesidir. İcmali ve
özet hükme kader, tafsili ve genişletilmiş hükme kaza denir.
Kader, hükümet dairesindeki icmal defteri, kaza onun tevzi ve taksimi
mesabesindedir. Kader hükmüne muvafık olarak takdir, miktarını ihata ve tahdid
etmektir. Kaza^. hükmüne uygun olarak işlemektir (plan ve program yapmak
kader, bunu uygulamaya koymak kazadır). Umumî işe ve ilk tedbire hüküm denir.
Kader külli sebeplere külli esaslar konulmasıdır. Kaza' külli sebeplerin
mukadder hareketleriyle mahdud ve muayyen neticelere yöneltilmesidir.
Filozoflara göre inayet Allah Taâlâ'nın ilminin, maslahata en uygun ve
nizama en münasip olacak şekilde eşyaya taalluk etmesidir. Kaza ile Allah'ın
ilminin varlıklara toptan taalluk etmesidir. Nasır Tusî'ye göre, bütün
varlıkların aklî âlemde toplu olarak ve toptan mevcud olmasına kaza, bunların
tek tek maddi âlemde ortaya çıkmasına kader denir. Diğer bir tabirle kaza
mevcudatın . mücmel olarak en güzel nizam ve en mükemmel intizam üzere feyezan
etmesinin (ilk varlıktan taşıp gelmesinin) prensibidir. Yahut varlığın en
güzel ve en mükemmel şekilde olması için nasıl olmak îayiksa öyle bilmektir.
Kader, varlıkların kazada kararlaştırıldığı şekilde sebepleriyle birlikte dış
âleme çıkmasıdır. (Ezeldeki alın yazısına kaza, bunun dünyada tecellî etmesine
kader ve kısmet denir). Bazılarına göre icmali ilme kaza, tafsilî ilme kader
denir. Varlıkların aklî âlemde bulunması ibda' yoluyladır.
Sûfîlerin bu konuda tuttukları mezhep Eş'arîlerin mezhebine uygundur.
Çünkü Feyz-i akdese kaza, feyz-i mukaddese kader derler. Feyz-i akdes ile
âlem-i ezeldeki a'yân-ı sabite, (mahiyetler), a'yân-i sabitenin aslî istidadları
hasıl olur. Feyz-i mukaddesle, bahiskonusu a'yânı sabite hâriçte, dış âlemde
levazimi ve levahiki, yani nitelikleri ve eklentileriyle hasıl olur. Allah'ın
zatı, zâti ilahiye olması itibariyle tam olarak istiğna halinde olduğu için hiç
bir şeye taalluk etmez. Fakat Allah'ın isimleri böyle değildir. Allah'ın
kendisi için seçtiği ilâhî isimler, Hayy gibi ilahî bir isim hiç bir şeye
taalluk etmez. Fakat diğerleri eşyaya
taalluk eder.
Mutasavvıflardan bir grup kaza ve kaderin var olduğunu kabul ederek, “kaderi
müşahade eden kimseden emir ve nehiy, dinî mükellefiyetler sakıt olur”,
demişlerdir. Onlara göre dinî mükellefiyetler mahcûbîne (kendileriyle hakikat
arasında hicab ve perde bulunan şahıslara), yani kevnî hakikatları müşahade
etmeyen kimselere mahsustur. “Yakîn gelinceye kadar Rabbına ibadet et”
(Hıcr, 99) âyetindeki yakîni, “Hakikati idrâk etmek, gerçeği kavramak” şeklinde
anlıyorlar. Bu durum dinden çıkışı gerektirir. Âyetteki yakın, ölüm demektir.
Akıl sahibi herkes ölünceye kadar dinî hükümlere riayet etmekle mükelleftir.
Dinî teklifler ne şuhûd ile ne de diğer hususlarla asla ortadan kalkmaz.
Cüneyd, dinî tekliflerin düşeceğine itikad eden mutasavvıfların halini zina ve
hırsızlık yapmaktan daha kötü görmüştü. Yalnız bazıları şu yolda açıklamalar
yapıyorlar: Arif Hakk'ı müşahede ederse, sevk ile meczûb olur da rusûm (ve
zahirî ibadetler) ile meşgul olmaz. îfakat zamanına kadar zâhir-i rusûm ve ibadetler
sakıt olur. Fakat İfakat zamanında, ölünceye kadar ibadet farzdır.
İlmî kemâlin gayesi marifetullah, Allah'ı tanımak, irâdedeki kemâlin
gayesi Allah'a muhabbet ve O'na ibadettir.
Hayır ve ser
Çözümü zor meselelerden biri de hayır ve şer konusudur. Âlemde hayır da
var, şer de var. Hayrın Allah'a nisbetinde şek ve şübhe edilmemektedir. Fakat
şerrin Allah'a izafe ve isnad edilmesinde tereddüt edilmiştir. Halbuki bunda da
tereddüde mahal yoktur. Âlemlerin yaratıcısı olan Hakk Taâlâ hayırı ve şerri
hem irâde eder, hem de yaratır. Bütün âlemler onun kabza-ı kudretinde olduğu
için kâinatta ondan başka mutasarrıf, mâlik ve kadir yoktur. Sadece şerre
Allah'ın rızası taalluk etmez, o kadar.
Mutezileye göre Cenab-ı Hakk hayrı irâde eder ve yaratırsa da şerri
irâde etmez ve yaratmaz. Bundan dolayı Mutezile âlimi Abdülcebbar: «Allah'ı
kötülük ve şer yapmaktan tenzih ederim», deyince Eş'arî plan tsferâinî,
“Mülkünde dilediğinden başka bir şey olmayan Allah'ı tenzih ederim”, diye ona
cevap vermişti.
Ser işlemek, ger kazanmak ve şerle muttasıf olmak çirkindir. Fakat şerri
yaratmak böyle değildir. Meselâ çirkin bir adamı, mahir ve usta bir ressam,
sanatın bütün inceliklerine riayet ederek tasvir ederse, o zatı takdir etmek,
sanatına duyduğumuz hayranlığı dile getirmek için, “ne güzel resim yapmış!”
deriz. Bu durumda resmi yapılan şeyin çirkin olması, resmin de çirkin olmasını
ve güzel olmamasını gerektirmez. Bununla beraber Cenab-ı Hakk mutlak manâda
hakimdir, hikmet sahibidir. Elbette şerri yaratmasında bir takım gizli
hikmetler vardır. Her nekadar bu nevi gizli hikmetlerin künhünü ve mahiyetini
tam olarak kavramak mümkün olmasa da, ilahî kudret ile varlık sahasına gelen
kevnî ve maddî hadise bize göre açık olmasa da, yine de bu nevi şeylerin bir
faydalı yönü vardır. Bazı fertlere zararlı görünen hadiselerin içinde genel
fayda dercedilmiş olabilir. Bunu nasıl inkâr edebiliriz? Bu halde bir takım
fiil ve hallerin şer olması bize nisbet-ledir. Biz kendi irâdemizle o şerri
kesb ederiz. Allah Taâlâ o şerri bizim irâdemize göre vücuda getirir. Onun
için “abd kâsib, Allah Hâlık'tır” (insan kazanır, Allah da yaratır). Ancak
Allah'ın hayra rızası vardır, şerre rızâsı yoktur. Hayrı irâde ye tercih
edenler mükâfat, şerri irâde ve
tercih edenler ceza görürler.
Cenab-ı Hakk hayrı ilk kasdla, gaye ve nihayet olan kasdla; şerri de
ikinci kasdla, vesile ve mebde olan kasdla kasdeder. Yani hayır bizzat, şer
ona tabi olarak kasd ve irâde edilmiştir. (Asi olan hayırdır, bizatihi maksud
ve murad olan da hayırdır, sırf hayrın ne olduğu anlaşılsın diye ikinci ve ara
maksat olarak şer İrâde edilmiştir). Hayır küllî, ger cüzidir. Hayır Allah'ın
kazasında esas ve zatı itibariyle dahildir. Şer ise ona tabi olarak ve arızî
bir şekilde dâhildir. Hayır sıfat ve fiilde, şer ise mef'ulde ve yapılandadır,
fiilde ve işde değildir. Sıfatın hepsi kemâl, fiillerin hepsi hayırdır. Fakat
mef'ulde ve yapılanda hayır da vardır, şer de. Kâinattaki zararlı haşereler ve
muzır hayvanlar, kötü fiiller üzerine arzu edilen güzel hayırlar tertib edilip
bina kılındığı için yaratılmşıtır. Bu şekilde hayrı gerektirmeyen rnü-cerred ve
saf bir şer yaratılmamıştır. Az şer çok hayra nisbetle göze görünmez, yok
hükmündedir. Az şer terk edilse, çok hayır da terk edileceğinden, çok hayrı
elde etmek için onun zımnında az şer de maksûd olur.
Yaratıklar ve varlıklar alemindeki mümkün hususlar beştir: 1. Hâlis
hayır, 2. Üstün hayır, 3. Şerre eşit olan hayır, 4. Hâlis v-?r, 5. üstün
(Râcih) şer. Allah'ın hikmeti ancak kendisinde cüzî şer bulunan hayr-ı râcihin
yani hayır ciheti şer cihetine galib ve üstün olan hayrın varlığını gerektirir.
Kendisinde hiç bir şekilde hayır bulunmayan hâlis şerrin, cüzî hayır bulunan
şerr-i râcihin, hayra musavî olan şerrin varlığı, bu nitelikteki bir şeyin
mevcudiyeti Allah'ın ideal olan hikmetine aykırıdır; Artık kâinatta hiç bir
cüzî şer yoktur ki külli hayrı ihtiva etmesin. îşte bunun için âyette «Hayır
senin elindedir, ya Rab», denilmiştir. Yoksa “Allah, her şeye kadirdir”
mealindeki âyet gereğince şer de Allah'ın elindedir. Şerrin tümü yokluğa,
yokluk da hayra râcidir. Yokluğa vesile olan sebepler sırf bu bakımdan serdir.
Sırf var olması cihetinden bu vesileler şer değildir. Hakim-i rnüteâl her ne
yaratmışsa, onun vücudu 'ademinden evlâ', varlığı yokluğundan daha
İyidir. Yaratılıştaki temel
hikmet budur. Nefsin
icad olunmasında
bir şer varsa da, bu şerri icad etmek, külli hayra nisbetle cüzîdir. Nefsin
varlığı yokluğundan hayırlıdır. Eğer nefs böyle yaratılmamış olsaydı, ona
terettüp eden büyük hikmetlerin ve maslahatların elden kaçması lazım gelirdi.
Bu ise eksiklik olacaktı. Bakara suresinin 30. âyetine göre yeryüzünü ifsad
eden ve orada kan döken insanın yaratılışmdaki hikmeti melekler bile
bilmediklerinden insanda bir şer görmüşlerdi. Hâkim-i müteal ona bağlı olan
hayrı bildiği, için meleklere: “Ben sizin bilmediğinizi biliyorum”, buyurmuştu.
Şerli nefslerin mevcudiyeti, var olmaları itibariyle hayırdır. Ona şer, hayır
maddesinin kesilmesiyle arız olmuştur: İcad ve imdad (ilahî inayet) hayırdır,
şer değildir. Hayırda icad ve imdad vardır. Serde icad varsa da imdad yoktur
icad hayırdır. Şer, imdadın olmayışından ileri gelmiştir.
Cenab-ı Hakk farklı varlıkların hepsini icad etmişse de, hepsine imdad
etmemiştir. İmdadı terk ettiği varlıklar serdir. Hikmet-i subhaniye hangi şeyin
icad ve imdadını icab ettirmişse, o şeyi icad ve imdad etmiş, icadı
gerektirmiş, fakat imdadı" gerektirmemişse icad etmiş, ama imdadı terk
eylemiştir. Şerrin hepsi zulümdür. Meselâ yerini bulan ceza, sırf tatbik
edildiği yere göre serdir. Çünkü o yere elem vermiştir. Pakat failine ve
tatbikçisine nisbetle hayırdır. Zira cezayı yerine koymuştur.
Yaratıklar âleminde görülmekte olan serlere bir takım hayırlar ve göz
kamaştırıcı alâmetler terettüp eder. Meselâ şirk ve küfre birtakım göz alıcı
hikmetler ve aşikâr deliller terettüp eder. Şayet küfür ve şirk olmasaydı bu
âyetler, deliller, hikmetler ve maslahatlar ortaya çıkmazdı. Küfür ve şirkin
fiilî varlığı olmasaydı, Allah kelimesi nasıl yüce olurdu? Nuh kavminin küfrü
olmasaydı Tufan gibi bir âyet ve mucize zuhura gelir miydi? Âd kavminin küfrü
olmasaydı, Rıh-i akim (fırtına, tayfun) zuhura gelir miydi? Firavn küfrü
olmasa, şimdiye kadar söylenegelen mucizeler zuhur etmezdi. Onları yerle bir
eden ve bu nevi ilahî mucizelerle helak olan kavimler, bir delile dayanılarak
mahvedilir, hayat bulan bir millet de bir delile istinaden hayat bulur ve
dirilir (Bk. Enfâl, 8/42).
İşte bununla Allah'ın fazlı, vaadi ve hikmeti zahir olur. Peygamberlerin
doğruluğu tecellî eder. Cenab-ı Hakk'ın o kavimleri helak etmesi, Resullerin
doğru söylediklerinin en açık ve en büyük delilidir. Bedir savaşında Kureyş
müşriklerinin o şevketi ve sayı üstünlüğü olmasaydı hidayet, hayır ... ilh
gibi ona bağlı büyük mucizeler hasıl olmazdı.
O olmasaydı bu da olmazdı.
Bir kere düşünün: Mekke'den hicret mefsedeli nerede? Mekke'nin fethi
münasebetiyle gâlib ve muzaffer olarak Mekke'ye girmek maslahatı nerede? Bu
maslahata nazaran o mefsedet göze bile görünmez. Keenlem yekûn hükmündedir.
Allah Taâlâ'mn düşmanlarına verdiği belâlar, dostlarına yaptığı insanlardaki
hikmetler ve maslahatlar da pek çoktur. Allah Taâlâ, Hz. Musa'yı ve O'na tabi
olanları düşmanlarının şerrinden kurtardı, düşmanlarını onların gözleri önünde
mahvetti. Bu mucize karşısında Ailah'a
karşı öyle zikir, Öyle şükür, öyle
mahabbet, öyle ta'zim ve iclâl hasıl oluyor ki. bu maslahatların tıraşında
erkek çocukları öldürmek ve kadınları sağ bırakmak gibi mefsedetler yok olup
gidiyor. Hz. Musa'nın kavmi, Firavn'a kul ve köle olma zilletinden kurtuluyor,
nimetlere nail oluyor. Çocukların boğazlanması esnasında tattıkları elem,
Firavn ve avanesine kul ve köle olma zilletinden meydana gelen elemden çok daha
hafif oluyor. Kula kul olma elemi ne kadar şiddetli ve acı bir elemdir! Bu
hadisedeki maslahat gâlib, mefsedet mağlubdur, hiç hükmündedir. Eğer bu sebepler
muattal bırakılsa, hikmet ve mucizeler de muattal olurdu. Fakat insan çok
zâlim, pek câhildir. Rabbına, azametine, celâhna, hikmetine, ilahî sanattaki
mükemmelliğe karşı insan çok cahildir! Buradaki cüz'î mefsedetler ve serler
tamamiyle sıcaklık ve soğukluktaki, yağmur ve kardaki cüzî mefsedet ve
kötülükler gibidir ki, ihtiva ettiği çok miktardaki maslahat ve menfaata
nazaran önemsizdir, yok gibidir. Nitekim yağmurun, karın yağmasında, rüzgârın
esmesinde, güneşin doğmasında, hayvanların ve bitkilerin yaratılmasında görülen
şer, hayra nisbetle
yok gibidir.
Evet yağmur yağmakla
ovalar harab olur,
yollar bozulur... “Eğer
yağmurda sizin için bir eza var ise...”
(Nisa, 4/102). Güneşin
doğmasında. seferde ve hazarda
olan için ne
elem vardır! Soğuklukta ve sıcaklıkta
ne kadar izdırab mevcuttur! “însan yaz gelince kışı ister, kış gelince o isteğini inkâr eder,
kişi hiç bir halinden memnun değildir, Allah kahretsin, bu insan ne kadar da
çok nankördür”.
Dünyadaki lezzetlerin en büyükleri yeme, içme, giyinme, cinsi- arzuları
tatmin etme, baş olma arzusudur. Dünyadaki insanların maruz kaldıkları
elemlerin çoğu, belki tümü buradan hasıl olur. Elemler ıztıraplar ve sıkıntılar
olmasaydı; cesaret, zühd, iffet, hilm, mürüvvet, sabır ve ihsan gibi insanlara
mahsus kemâl halleri gerçekleşir miydi? Elemler, kendinden daha büyük ve daha
devamlı olan hazlara sebep olduğundan, akıl ona tahammül edilmesine hükmeder.
Ekseriya acılar sıhhata sebep olur. Elem olmasa sıhhat elden gider. Gönüllerin
ve ruhların sıhhati bedenlerin elem çekmesine ve sıkıntı içinde olmasına
bağlıdır (oruçta olduğu gibi, perhiz de böyledir). Hastalıklarda nice faydalar
vardır! Hoşa gitmeyen şeyler bazan hoşa giden şeylere Öylesine vesile ve sebep
olur ki, öyle bir vesile ve sebep bulunmaz! Cenab-ı Hakk en büyük lezzet ve
hazları sıkıntılarla örtmüştür. Sıkıntıları en büyük hazlara ulaşmak için
köprü yapmıştır. Ayrıca en büyük elemleri şehvet, arzu ve hazla kaplamıştır.
Şehvet, arzu ve hazları en büyük eleme ulaşmak iğin bir köprü kılmıştır. Bilge
kişiler “nimete nimet ile nail olunmaz, rahata rahat ile ulaşılmaz”, demişlerdir.
Hastalığın, elemi ve sıkıntısı nimet sebebi olduğu için nimetten sayılır. “Cennetin
berisinde sıkıntılar, cehennemin berisinde hazlar vardır” (Hadis).
Bütün bu mefsedetler, elemler ve zararlar, o maslahatlar, hazlar ve
faydalarla örtülmüştür, bunlara nazaran onlar yok hükmündedir. Eğer bu mefsedet
ve elemler yok edilse, bunun yok olmasiyle bu
elemden daha
büyük maslahat, lezzet ve hayırlar da yok olmuş olurdu. Fazla önemi olmayan
menfi hususlar yok olsa, çok mühim olan müsbet unsurlar da onlarla birlikte
yok olup giderdi,
Cenab-ı Hakk zıdlan zıdlardan, diri olanı ölü olandan, ölü olanı diri
olandan, yaşı kurudan, kuruyu yaşdan çıkarır. Hazları elemlerden, elemleri
hazlardan meydana getirir. En büyük hazlar elemlerin semeresi ve neticesi, en
büyük elem de hazlann semeresi ve neticesidir. Haz, neşe, hayır, nimet,
afiyet, rahmet, maslahat bu ibtila ve imtihan âleminde sıkıntı, musibet ve
dertle doludur. Hayır ve nimet zıdlarından, kolaylık da zorlukdan daha çoktur.
“Şüphe yok ki, bir zorluğun yanında iki kolaylık vardır” (İnşirah,
94/5). Allah'ın rahmeti gazabını, affı cezasını geçmiş ve geride bırakmıştır.
(Hadis) mükellef olmayan hayvanların maruz kaldıkları elem ve sıkıntılara
gelince, bu sıkıntı ve elemler maslahat ve menfaata nisbetle göze görünmez
durumdadır, hiç hükmündedir. Hayvanların nail oldukları iyi ve faydalı şeyler,
duçar oldukları kötü ve zararlı şeylerden pek çoktur. Hayvanlarda görülen
elem, o elemden daha fazla bir afiyet; kuvvetine, sıhhatına ve kemâline
hazırlık veyahut o eleme hiç bir şekilde nisbet edilmeyen ve mukayese kabul
etmeyen bir karşılık vardır. Eğer insan ve hayvan bu maddî âlemde acıkmasa,
susamasa, acı duymasa, bu dünya ebedî âlem, öbür dünya olurdu. Mutlak manâda
kâmil bir lezzet yeri olurdu. Halbuki Haİlak-ı cihan bu kevn ve fesad âlemini
böyle kılmadı. Aksine elemini haz ile, neşesini hüzünle, sevincini dertle,
ferahlamasını gamla, sıhhatini hastalıkla beraber kıldı. Elemler ruh ve
bedenler için deva olunca, hayvanlar için bir kemâl olur. Allah Taâlâ insanı
diriltmek için öldürür. İnsan ve canlıları, kemâl mertebelerinde, son kemâle
kadar bir tavırdan diğer bir tavra intikal ettirerek sebepleriyle sevkeder.
Onun kemâli bu sebeplere bağlı olur. Dünyadaki elemlerin hepsi, âhiretteki
nazlara nazaran bir zerrenin bir dağa nisbetinden daha küçüktür. Âhiretteki
elemlere nisbetle dünyadaki hazlar da böyledir. Cenab-ı Hakk elem ve hazları
abes olsun diye yaratmamıştır. Elem ve sıkıntı ya ihsan, rahmet, adi ve
hikmettir veya ondan sonra hâsıl olacak bir hayrı ıslah ve onu hazırlamaktır,
veyahut da daha zor bir elemi def içindir. Elem bizzat nimet ve hazzın levazımı
ve ayrılmaz bir parçası olduğu İçin ondan meydana gelmiştir. Veyahut ihsan, adi
ve fazlın levazımından olduğu için elem hayır olmuştur. Eğer bu hayır yok
edilecek olsa, onun yok edilmesinden, bu elemlerin zararından daha büyük bir
hayır da imha edilmiş olur.
Velhasıl, şer, ne zatında, ne sıftalarında, ne isimlerinde, ve ne de
fiillerinde Cenab-ı Hakk'a nisbet edilemez. Allah'ın zatı mutlak kemâl, onun
sıfatları da mutlak kemâldir. Allah'ın bütün isimleri, isimlerin en güzeli
(esma-i hüsna), fiilleri tümüyle hayır, merhamet, adalet ve hikmettir. Onda
şer namına bir şey yoktur. Şer yaratılanda ve yapılandadır. Bunlar da Allah'ın
zatından ayrıdır. Çünkü onun fiili mef'ulunden ayrıdır. Fiilleri tamamiyle
iyidir, fakat mef'ul ve mahlûkda hayır da vardır şer de. Şer mahlûk ve ayrı
olursa, Cenab-ı Hakk ile kaim olmazsa Hakk Talââ'ya da nisbet edilmez. Cenab-ı
Hakk insan nefsini irâde ve ihtiyar ile hareket edecek şekilde yaratmıştır.
İnsanî nefs, kendi kemâlini elde etmek için hareket eder. Nefsin bu
hareketinden hayır da şer de meydana gelir. Nefste doğuştan var olan hareket,
onun zatının gereğidir. İnsan nefsi ancak bu gibi levazım ve nitelikler ile
insanî nefs olur. “Nefsler neden sürekli olarak hareket eder halde
yaratılmıştır”, denemez. Çünkü bu söz aynen “nefs niçin nefs olmuştur”, “ateş
niçin ateş olmuştur”, demektir. Nefs böyle, ateş öyle olmasaydı nefs nefs
olmaz, ateş ateş olmazdı. Nefsin böyle yaratılmış olması Allah'ın kemâl ve
ikramının eseridir. Kendisinden hayır da şer de zuhur eden insan acaba tabiatı
itibariyle hayırlı ve iyi midir, yoksa şerli ve kötü müdür? Yaratılışı gereği
hayrı mı şerri mi işler? Doğuştan bunların hangisine daha fazla meyleder? Bu
noktada âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda daha doğru görünen fikir şudur:
“İnsanın kesbi lehine, iktisabı aleyhinedir” (Bakara, 2/268), âyetine
göre hayır, kesb, şer iktisab edilmiş şeydir. Vahidî'den naklen, “Kesb ile
iktisab arasında bir fark yoktur”, deniliyorsa da, bazı araştırıcılara göre
ikisi arasında fark vardır. “Amel” ile ti'timâl” arasında nasıl fark varsa,
kesb ile iktisab arasında da öylece fark vardır. Amel işlemek, i'timâl zoraki
işlemektir. Kesb kazanmak, iktisab külfetle ve kendini zorlayarak kazanmaktır.
Bu farka göre insan hayrı tabiî olarak, şerri gayr-ı tabiî olarak işler. Hayra
içinden gelerek, şerre göreneklere bakarak meyleder. Yetişme tarzının,
terbiyenin ve çevrenin insan üzerinde pek çok tesiri vardır. İnsan, hayat
kavgaları arasında, insanoğlunun sırf menfaat hırsına dayanan galibiyet kurma
mücadeleleri arasında yetişir. Böylece şerre meyleder. Bilhassa karakteri
bozuk olan kavimler arasında yetişirse, şerre meyli daha çok olur. Bunlardan
uzaklaşırsa insan hayra meyleder. Esas fıtrata dönerse, sadece hayır işler.
Şer, yaratılışın kendisinde bulunmayan bir takım arızî sebeplerden dolayı
ortaya çıkar. Onun için hayır umumî bir esas, şer ise terk edilebilir bir
arazdır. Hayır zatî, şer izafîdir.
İnsanın yalan söylemesi tabiî değildir, çocuk doğruluk üzere yetişir.
Yalanı halktan işitir, çevresinden öğrenir. Çocuk görür ki, bir şeyi tasvir
ederken yalanda mübalağa eden kimsenin sözü halka hoş gelir. O da halka hoş
görünmek için yalana meyleder. Şerri halk sevmez, sahibinden nefret eder. Bir
kimseye yalancı veya fahişe denilse, o kimse bundan asla hoşlanmaz. Kendisinin
hakarete duçar olduğunu fark eder.
İnsan herhangi bir şerri iktisab edince, içinde bir burukluk hisseder,
âdeta vicdanının derinliklerinden kopup gelen bir sesin, kendisine “sakın bunu
yapma!”, dediğini duyar. İnsanın vicdanındaki hatif ses, öyle bir ilahî ışıktır
ki, asla sönmez. Sahibini kınar, hesaba çeker. Kötülük işleyenler vicdan azabı
içinde kıvranır dururlar. Fakat nadiren böyle olmayabilir. Nadiren de olsa
insanın şerle ülfet ettiği vakidir. Hatta şer bir kimsenin tabiatı ve huyu
haline gelirse, şerre teşebbüs esnasında, veya şerri irtikâb veyahut da şerri
yaptıktan sonra içinde
bir çirkinlik ve rahatsızlık duymaz. İşte böyle kişilere şerli İnsan, denir.
İnsanın Allah'a ibadete meyletmesi tabiidir. Çünkü nimeti verene teşekkür
etmek insanın tabiatında mevcuttur. Bunun eseri herkeste görülür. Nimeti
verene teşekkür etmenin en az derecesi ona karşı tabii olarak güleryüz
göstermek ve neşe ile karşılamaktır.İnsan hayır işlemek için kendini zorlamaya
ihtiyaç duymaz. Bilir ki, herkes ihsan -ve ikramda bulunan şahsa- güleryüz
gösteriyor, ondan hoşnud ve memnun oluyor.
İnsana en çok zarar veren şey, başkasının haline bakmasıdır. Bunun için
biz ahlâk yönünden madun ve ast olanlara bakmakla memuruz. Maduna bakan kimse
kendisine verilen şeye razı olur. Şer kaynağı olan hasedden uzak kalır.
İnsan maduna ve ast olana, kendisinden daha fakir ve daha çaresiz olana
bakmalı, hasedden uzak durmalı; ümmet, cemaat ve millet ise mafevke, üste, daha
zengin ve daha ileri durumdaki milletlere ve cemaatlara bakmalı, onları geçmek
için müsabaka yapmalıdır, “însan, tabiî olarak şerîi ve kötüdür”, diyenler,
insanların çoğunda gördükleri şerre bakmaktadırlar. Fakat tabiatın ve içgüdünün
ne demek olduğunu, kaynağını tahlil etmiyorlar, eksik istidlalde bulunuyorlar. Binaenaleyh insan tabiî olarak ve doğuştan
şerli değildir.
Yeni felsefede hayır ve şer
konusu
Cenab-ı Hakk, inayet sahibidir. Allah bu ilahî inayeti ile âlemi yaratmış,
varlığım korumuş ve idare etmiştir. O çok cömerttir, âlemin nâzımıdır. Bunun
için âlem de bediî bir şekilde tanzim edilmiştir. , Âlemdeki güzel nizam ilahî
inayetin eseridir. Kâinatta şerrin var olduğu şüphe götürmez. Bu husus,
bazılarını ilahî hikmet ve inayet konusunda tereddüde düşürmüş ve “âlemi
yaratan bir Allah varsa şer niçin vardır? Cömert olan Allah şerri niçin
yaratmıştır? Şerri önlemeye cömertliği veya gücü mü yetmiyordu?” demelerine
sebep olmuştur. Şerrin üç kısmı:
1. Metafizik (mâba'dettabiî) şer:
Tabiî olarak varlıkların eksik yaratılmış olmasıdır. Aslında bu hakikî
bir şer değildir.
Mahlukatın eksik olması zaruridir. Çünkü Allah illet, yaratıklar onun
ma'lûludur. Elbetteki ma'lûl ve netice
illete ve sebebe nazaran eksik olacaktır. Yaratılan varlıklar, her yönden
mükemmel olsa, hiç bir bakımdan
eksik olmasa, o zaman illet ile
ma'lûl arasında fark olmazdı. Bu âlemin
eksik olarak var olması hiç var olmamasından daha iyidir.
Varlık, var olması İtibariyle hayırdır, iyidir
ve güzeldir. Onun için
metafizik şer aslında şer değildir.
2. Manevî
şer: Günah
manevî serdir. Bu,
hakikî bir serdir.
Âleme ithal edilmiş bir nizam
yokluğudur. Fakat bunun da kaynağı insandaki irâde-i
cüziyedir. İnsanın cüzî
bir irâdeye sahip
olması, olmamasından daha iyidir.
Evet insanda cüzî irâde olmasaydı,
günah işlemezdi ama o zaman
fazilet ve sevabı da hak etmezdi, îrâde-i eüzi-yesinden istifade
eden bir insan,
bundan faydalanmayandan daha
yüksek ve daha kâmildir, irâde-i cüziyesini kötüye kullanarak günah
işleyen kimsenin kusuru kendisindendir. Allah'tan değildir. Onun İçin manevî ve
ahlaki şer insandandır. Allah'tan değildir.
3. Maddî şer: Elem ve ızdırabtır. Âlemde dert ve kederin var olduğu
inkâr edilemez. Bu ızdırab ve acının kaynağı da irâde-i cüziyedir, denilebilir.
Bu şer de metafizik ve manevî şer gibi Allah'tan değildir. Haz ve elemler
araştırılırsa görülür ki, ne zaman tabiat kanunlarına ve sünnetullaha riayet
edilse orada bir haz vardır. Aksine ne zaman bu kanunlara karşı gelinirse bir
elem hasıl olur. Demek ki, âlemin tabiî nizamı güzeldir, ondan şer doğmaz. Bu
nizamı Allah müstakillen ortaya koyduğu için şer ondan gelmez. Tabiat
kanunlarına boyun eğmemeye kadir olan yegâne şey irâde-i cüziyedir. Böylece
elem ihtiyar ve irâdeye dayanıyor. Tabiat kanunlarına uymamaktan dolayı
meydana gelen nizamsızlıktan ileri geliyor. Kısaca, elem ve derd Allah'ın eserini ihlal eden ve nizamını bozan fâsid irâdeden doğar.
Âlemin kıymeti
Âlemin ve kâinatın değeri konusunda beş türlü izah vardır.
1.
Bu konu hal ve izah
edilemez. Pozitivizmin görüşü budur.
2.
Âlem, yaratılması imkân dahilinde bulunan varlıkların en güzelidir. Zira Allah Taâlâ'nın keremi ve
ihsanı sonsuz olduğu için en güzel âlemin yaratılmasını tercih etmiştir. “Var
olan âlemden daha güzelinin yaratılması
imkân dahilinde değildir”, diyen Gazali, bu görüşü benimsemiştir.
Leibniz ve Malebranche bu düşünceyi
savunmuşlardır. (Vucûb ale'llah
ve eslah alellah'tan
bahseden Mutezile ile Vakti et-i vücudcüları
da bu kısımda
mülahaza etmek doğru
olur). Buna, mutlak istihsaniye ve mutlak optimizm, denir.
3. Âlem
güzeldir ama mümkün
olan varlıkların da en
güzeli
değildir, bediîdir, ebda'
değildir. Bundan daha güzel bir âlemin yaratılması mümkündür. Elemi, sıkıntısı
ve şerri daha az olan bir âlem, bu âlemden daha iyi olur. Allah Taâlâ'nın,
yaratılması mümkün olan en iyi âlemi
tercih ederek var kılması zarureti yoktur. Buna istihsa-niye-i izafiye mezhebi
adı verilir.
4.
Bu âlem, yaratılması imkân dahilinde bulunan âlemlerin en kötüsüdür. Mutlak
olarak kötüdür. Hayat sürekli bir sıkıntıdan ibarettir. Buna istikbahiyeti
mutlaka, mutlak pessimizm adı verilir. Schopenhauer'irı mezhebi budur. Maarrî
de böyle düşünür.
5.
Bu âlem kötüdür, ama en kötü de değildir. Bu hayat, devamlı bir gafil avlanma
hayatıdır. Buna izafî istikbâhiye mezhebi denir. Hart-man'm görüşü budur.
Cenab-ı Hakk bu âlemin değerini mutlak surette sabit tutmamıştır. Bunu
insanın irâde-i cüziyesine bırakmıştır. İnsanlar âlemdeki nizamı ya muhafazaya
çalışır veya onu eksiltmeye gayret eder. îyi insanlar âlemdeki nizama uyar ve
onu korurlar. Bunlar âlemin tuzu gibidir. Kötü kimseler ise âlemi ve ondaki
düzeni ifsad ederler, çirkinleştirirler. Kısaca bu âlem yaşamaya değer. Zahmeti
ve1 sıkıntısı çekilmelidir. Çünkü
âlemdeki nizama tabi olarak mesud bir şekilde yaşamak da bu nizama uymamak
sebebiyle elem ve dert İçinde yaşamak da cüzî irâdemize bağlıdır, (tzmirli,
Yeni ilm-i kelâm, II, 200-225). Hayır-şer, kaza-kader konusunda çok şey
söylenmiştir. Bu mesele en geniş boyutlanyle ele alınır ve bütün cepheleriyle
tetkik edilirse daha iyi anlaşılır. Konunun boyutları ve sınırları daraldığı
ölçüde meselenin anlaşılması zorlaşır. Bu konu üzerinde düşünülürken, daha
evvel edinilen bilgilere bağlı kalmamak meselenin daha iyi anlaşılmasına
yardımcı olur. Bu konunun fizikî, maddî, felsefî, metafizik ve dinî
unsurlarıyle ortaya konulması konuya açıklık getirir. Konuya tek bir yönden
bakılması müphemliğe sebep olur. Burada şu konuları da kısaca belirtmeliyiz:
1.
Sirr-t kader. Kader konusu ana hatlariyle ve umumî bir şekilde incelenir, tafsilat ve
teferruatına girilemez.
Mukadder olan şeyleri Allah'tan
başkası bilmez. Kimin kaderi, nedir ne
değildir, bunu sadece Allah bilir. Onun için bu konu bir sırdır. Şayet
mukadder olan şeylerin hepsi önceden
bilinse, o zaman yaşamanın manâsı kalmaz. Bu, neticesi
bilinen bir filmi seyretmeye
veya sonucu malum olan bir romanı okumaya benzer. Zuhur
ve tecellî suretiyle ortaya çıkan hadiseler hakkındaki sır ne ölçüde
saklanabilir ve gizli tutulursa, hayat o ölçüde manidar ve zevkli olur. Onun
için kader bir sır olmuştur. Bu sır çok nadir hallerde ve münferit tek tük
vakalarla ilgili olarak vahiy suretiyle nebilere, ilham suretiyle velîlere
ifşa edilmiştir.
2.
Kâinat, sırlar ve meçhuller âlemidir. Elbette ki ilimler ilerleyecektir ve ilerlemelidir de. Fakat
ilimlerin ilerlemesi eğer bir sırrı ifşa eder ve bir meçhulü malum hale
getirirse, en az insanı on adet yeni
sır ve meçhulle
karşılaştırmaktadır. Onun iğin,
insanoğlunun yeryüzünde milyarlarca sene yaşaması imkânı bulunsa ve bu
süre içinde de devamlı olarak sırlar çözülse, meçhuller bilinir hale
getirilse, yine de bilinmeyenler bilinenlerden çok olacaktır. îşte kader insanoğlunun
bu sırlar ve meçhuller karşısındaki bilgisinin sınırlı ve sonlu olmasından
ileri gelmektedir. İnsan her şeyi bilmediği, mutlakı idrâk edemediği sürece
sırlar ve meçhullerle karşı karşıya gelecek ve kadere iman onun için
kaçınılmaz olacaktır. Kader, insan bilgisinin mahdut oluşu,
sırlar karşısında insanın, âciz
kalışıdır. insan Allah kadar ilim sahibi olmadığı sürece -ki buna
imkân yoktur- kadere inanmaya mecbur olacaktır.
[77] Allahım, kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar ne
yaptıklarım bilmiyorlar” Bk. Suyutî, Tahrîc; Beyhakî; Şuab.
Bu hadise benzeyen şöyle bir hadis de vardır: “Allahım Kureyş'e hidayet
nasip eyle”. Camiu's-sağîr, I, 56.
[78] Mutezileye
göre, insanın maslahatına,
menfaatına, çıkarına ve yararına en uygun şey ne ise, onu
yaratmak Allah üzerine vacibdir, farzdır, borcdur, vazifedir. Aksini düşünmek
mümkün değildir. Allah her insan için en uygun olan ne ise onu yaratır. Bu
inançtan bir iyimserlik (nikbinlik, optimizm) doğar. Allah'ın hür ve serbest
İrâdesini maslahat ve menfaat unsurları ile bağlayan ve sınırlayan bu inanç,
Eş'arî-nîn Mutezile mezhebinden ayrılarak Eş'arîlİği kurması sonucunu doğurmuştur.
Hikmet ve illet
Hüsün ve kubuh konusunun esasını îrâde-i cüzîye ile hikmet meselesi
teşkil eder. Cebriye ile Eş'arîler bu iki hususu reddettikleri için güzelliğin
ve çirkinliğin hakikî ve aklî olduğunu reddetmişler, Mutezile ile Maturidîler
de bu iki esası kabul ettiklerinden hüsün ve kubuhun hakiki ve aklî olduğuna kanaat getirmişlerdir.
Mutezile ile Maturidîlere göre Allah'ın yarattığı ve emrettiği her şeyde
bir hikmet, maslahat, menfaat, sebep ve illet vardır ve insan aklı tarafından
anlaşılabilir ve kavranabilir. Cebriye ve Eş'arîler bu nevi bir hikmeti ve
illeti reddeder ve kabul etmezler.
Eş'arîlerin görüşü
Allah'ın fiillerinin bir takım garaz, maksat ve illetlerle muallel
olması, O'nun şanına aykırıdır. Çünkü bu bir eksikliktir. Zira bir işi bir
maksada ve hikmete göre yapmak demek, o maksat ve hikmetle eksiği tamamlamak
demek olur. Bu takdirde, fail o maksat ve hikmetle mükemmelleşiyor, maksat ve
hikmet de onu ikmâl ediyor, tamamlıyor, demek olur. Allah böyle olmaktan
mukaddes ve münezzehtir. Âlemde, varlığında hiç bir fayda bulunmayan bulaşıcı
hastalıkların ve zararlı yaratıkların mevcud olduğunu görüyoruz. Eğer Allah'ın
fiillerinin hikmet ve maslahat ihtiva etmesi lazım gelse, bu gibi şeylerin var
olmaması gerekirdi.
Allah her şeyi bir hikmete ve illete göre yapar, demek, O'nun yüce ve
mutlak irâdesini hikmet ve illet adı verilen bazı şeylere tabi kılmak, hikmet
ve illeti de ilahî irâdenin metbuu haline getirmek olur. Bu duruma göre bir işi
yapan gerçi Allah oluyor ama Allah'a da o işi yaptıran hikmet ve illet adı
verilen şeyler oluyor. Allah faildir ama onun üzerinde de hikmet ve illetler
tesirli oluyor. Böylece Allah'ın tamamen hür, serbest ve muhtar olan irâdesi,
hikmet ve illet denilen şeylerle kayd altına almıyor, kısıtlanıyor,
sınırlanıyor. Bu ise “fâil-i muhtar” fikrine uymuyor. Allah'ı “mucibim bizzat”
hale getiriyor.
Cebriye diyor ki: Allah'ın halkında, icadında, emrinde, nehyinde ve
şer'î hitaplarında hikmet, maslahat, illet ve gaye aranmaz. Bu sebeple iyi ve
güzel ameller sevaba, kötü ve çirkin fiiller cezaya sebep olmaz. Güzel
fiillerde güzellik, çirkin fiillerde çirkinlik namına bir şey yoktur. Hangi
fiillere Allah'ın emri taalluk ederse o fiil güzel olur, hangi fiilleri Allah
yasaklarsa o fiiller çirkin olur.
Onun İçin, emredilen bir şeyin yasaklanması, yasak olan bir şeyin emr
edilmesi esas itibariyle mümkündür. Bu suretle de güzellik ve çirkinlik ters
hale gelir. Meselâ küfür, zulüm ve her nevi dinî haramlar yasaklanmayıp emr
edilmiş olsaydı, caiz ve mümkün olurdu. Böylece onlar güzel fiiller sayılırdı.
Tevhid, adi, ihsan, doğruluk ve şükür gibi dinen emredilen hususlar, emr
edilmeyip, bilakis yasaklanmış osalardı caiz ve mümkün olurdu. Bu takdirde bu
nevi şeyler çirkin sayılırdı. Takat Allah böyle yapmamış, birincileri men,
ikincileri emr etmiştir. Birincilerin nehyedilmesinde de, ikincilerin
emredilmesinde de hiç bir hikmet ve maslahat yoktur. Hikmet ve maslahat ilahî
emir ve nehyin kendisidir, onun dışında değildir. Ameller sevaba ve cezaya
sadece alâmettir. Mûcib sebep değildir. Eş.'arîlerin bir kısmı bu hususta
cebriyeyi takip etmişlerdir. Onlar meseleyi bu kadar açıkça ortaya
koymamışlarsa da, insan irâdesini ve hikmet-i ilâhiyeyi inkâr ettiklerinden
yukardaki açıklamalar netice olarak onlara
da şâmildir.
Maturidîler in görüşü
Allah'ın fiillerinin hikmet, maslahat ve illet ile münasebet halinde olmasının
Allah'ın şanına yakışmadığı iddiası kabul edilemez. Aksine Allah'ın fiillerinin
hikmeti, maslahatı ve bir gayesi bulunmadığını iddia etmek onun şanına layık
değildir. Zira bir fiilde hikmet ve maslahat bulunması kusur değil, kemâldir.
Bir fail ne derece kemâle haiz olursa, fiilleri de o derece hikmetli olur.
Çünkü kemâl kemâli getirir. Allah kemâl-i mutlaka sahip olduğundan fiilleri de
son derece kâmil, onun için de hikmet-i bâliğayı ihtiva etmektedir. Bir fail
için asıl kusur, fiillerinin hiç bir hikmete hâiz olmaması ve gelişi güzel vücûda
gelmesidir ki, abes ve sefeh denilen şey işte budur. Bu ise değil Hakk
Taâlâ'ya, insana bile yakışmaz.
Zararlı hayvanlar gibi şeylere gelince, âlemde bazı şeyler vardır ki,
ilk bakışta ve zahiren faydasız, belki de zararlı görünmektedir. Fakat bunlar
dikkatli bir şekilde tetkik edilirse, çok faydaları olduğu ortaya Çıkar. İnsan
aklı, kâinatta mevcut olan varlıklar ve hadiselerdeki ilahî hikmetlerin tümünü
henüz hakkıyle keşf ve İdrâk etmiş değildir. Zaten buna insan zekâsının gücü
de yetmez. Hastalık ta böyledir. Bunların var oluşunda hiç bir hikmet ve fayda
yoktur, denemez. Bir şeyin hikmet, illet ve faydasının insan aklı tarafından
anlaşılması ve kavranması başka, bunların gerçekte var olmaları daha başkadır.
Bir şeyin var olduğunun veya hakikatinin aklen idrâk edilememesi o şeyin
varolmamasını gerektirmez. Aşikârdır ki, Allah'ın fiillerinde var olan fayda ve
maslahat kullarına aittir, kendisine değil. Eğer Allah'ın fiillerinde ve
emirlerinde hikmet, illet, maslahat ve menfaat yoksa, fıkıhtaki kıyasın
lüzumsuz, hatta zararlı olması icap ederdi. Zira gaye, sebep, hikmet ve illet
gibi hususlar olmadan bir kıyasın yapılması imkânsızdır, tllet-i camia denilen
husus olmadan kıyas yapılamaz. Alemde hiç bir şey sebepsiz ve hikmetsiz, varlık
sahasına gelmez. Allah neticeleri sebeplerine rabt etmiştir. Bu konuda
değişmez kanunlar koymuştur. Tabiatta böyle olduğu gibi, Şeriatta da böyledir.
Teşrî'-deki hikmetin gereği olarak şer'î hükümler umumun çıkarına tabi ve
merbuttur. Din ve şeriat vaz'mdan kasdedilen asıl hikmet ve gaye de nizam-ı
âlemin mukadder zamanda bekâsını temin ve insanlık âlemini esas gaye alan
kemâl haline ulaştırmaktır. Mutezile ile Maturîdîler arasında irâde-i cüziye
konusunda fark bulunduğu gibi ilahî hikmet nazariyesi meselesinde de fark
vardır. Mutezile, Allah'ın fiillerinde hikmet ve maslahatın “vücûb ve zaruret”
yolu ile mevcud olduğu kana atın dadir. Daha ileri giderek eslah-ı ibad'a, yani
insanların menfaatma en uygun olan şeye riayet etmenin Allah üzerine vacib
olduğunu söyler.
Maturidîler ise, ilahî fiillerdeki hikmet ve maslahatın, “lütuf ve
ihsan” yolu ile mevcud olduğu kanâatmdadırlar. Mutezile Allah'ın fiillerinde
hikmet ve maslahatın bulunması vaciptir, der. Maturidîler, vacib değildir,
lütuf ve ihsanın gereğidir, eslah-ı ibadı gözetmek Allah'ın vazifesi
değildir, derler.
İmam Şafiî, îmam Ahmed ve İmam Mâlik ile onların ardından giden fıkıh
âlimlerinin çoğu. selef-i salihînin tümü, kısaca Ehl-i sünnetin cumhuru bu
konuda Hanefî fıkıh âlimleriyle aynı kanâattadırlar. İbn Teymiye ve îbn Kayyım
gibi sonraki Selefîlerin görüşü de budur. “Dinî hükümler mükelleflerin
maslahatları için konulmuştur”, “def-i mefsedet celb-i menfaattan evladır”,
“zaruretler haram olan şeyleri mubah kılar”, “meşakkat teysiri celb eder”,
“umumun zararını def için hususun zararı ihtiyar olunur”, “hacet umumî olsun
hususî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur», «ehven-i şerreyn ihtiyar
olunur”, “raiyye üzerinde tasarruf maslahata bağlıdır”, “muamelât-ı nâsı fesada
nisbet etmekten ise mehma emken sıhhata hamletmek evladır”, “bi kadiri'l-imkân
akıllı kişilerin tasarrufunu tashih etmek evladır”, “adet muhakkemdir”, “ezmanm
tagayyuru ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz”, gibi fıkhın külli kaideleri
ile, istihsan, maslahat-i mürsele, seddı zerayi gibi esaslar hep hikmet ve
illet prensibine dayanmaktadır. (Bk. Seyyid Bey, Usûl-ı fıkıh dersleri, II,
28-36). Görüldüğü gibi sebepnetice (determinizm) esasına en yatkın olan
zihniyet Muteziledir. Ondan sonra Maturidîlerdir. Bu anlayışa uzak olan
Eş'arîler onlardan daha uzak olan da Cebriye ile bir kısım mutasavvıflardır.
Osmanlı ülkesinde ve diğer îslâm memleketlerinde Eş'arî düşüncesi hâkim
olduğundan, müslüman halk arasında sebep-netice fikri zayıf kalmış, bu ise ilmî
zihniyete menfi yönde tesir etmiştir. Determinizmi red etmek için Cebriye ve
Eş'arîyeye dayanmak daha doğrudur. Zira Mutezilede ve Maturidîyede determinizm
büyük ölçüde zaten kabul edilmiştir. İslâm âleminde ilmî zihniyeti ihya etmek
ve yeniden hakim kılmak için uğraşan âlimlerin bu konuda Eş'arîliğe karşı
vaziyet alırken Maturidîliği canlandırmaya çalışmalarının sebebi bu mezhebin
icâbiye ve muayyeniye adı verilen determinizme yakın ve yatkın olmasıdır.
[79] Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi
(Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları: 227-247.