|
İSTANBUL'UN
FETHİ
Aziz Mü'minler!
Ezelden ebede kadar devam edecek "Tevhid akidesi", en büyük
hakikat, Hira dağında inen "Oku" emri île kemale erdi. Bu aynı
zamanda, şerefli bayrağımızın mukaddes Hilalinin de ilk ışığı olmuştur.
Çünkü bayrağımızdaki ay yıldız tevhidi ifade eder. Bu nur hamulesi yayılmaya,
karanlıklar içinde ışık arayan insanlığa "Onu biz indirdik, biz
muhafaza edeceğiz" garantisinde ebedî ışık saçmaya başlamıştır.
Bir kol Arabistan, Irak, İran ve Türkistan'a kadar ulaşıp Türklüğe ebedî
zafer azmini ve hayat iksirini sunarken, diğer bir kol Mısır, Trablusgarb,
Tunus, Cezayir üstünden İspanya'ya geçerek dünya medeniyetinin doğuşunu
hazırladı. Anadolu, büyük Türk hakanı Sultan Alparslan ile ebedî bir fethe
kavuştu. 1071'den sonra Hilal bir şimşek hızıyla İstanbul kapılarına dayandı
ve bayrak elden ele geçerek Ulubatlı onu, küfrün çürümüş taşlarla korunan
şehri üstünde dalgalandırdı.
Muhterem Mü'minler!
Tarihimiz, fetihler, fatihler, Kahramanlıklar ve zaferler tarihidir. Üç
bin yıllık bir geçmişe sahip olan ve dünyanın en büyük ordularını donatan
bu milletin kazandığı zaferleri ve gerçekleştirdiği fetihleri saymak mümkün
değildir. Ancak fetih denince akla İstanbul'un fethi, Fatih denince de
Fatih Sultan Muhammed Han gelir. Bu kutlu hadise Fatih'in şahsiyeti ile
öylesine özdeşleşmiştir ki onları birbirinden ayrı düşünmek zaiddir.
Muhterem Müslümanlar!
Ashab-ı Kiram zamanından beri defalarca muhasara edilen İstanbul'u fethetmek,
daha başlangıçtan beri münferit ve mücerret bir hadise olmaktan çok, İslarnî
bir ideal olmuştu. Çünkü Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): "Kostantiniyye
(İstanbul) mutlaka fethedilecektir. Onu
fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir"[1]
buyurmuşlardır.
Bu ulvî heyecan
şeraresini yaradılışındaki istidatlarla, almış olduğu maddi ve kalbi eğitimle
birleştirerek, fethi mübine hazırlanan Fatih de şöyle diyordu:
"Ya Bizans beni alır, ya ben Bizansı alırım." Bu aşk, bu şevk
ve bu tefekkürle Sultan Mehmed Han 29 Mayıs 1453 sabahı karadan ve denizden
görülmemiş bir azim ve büyük bir hücumla top gürültüleri arasında yükselen
kös, davul, mehter sesleri, ve tekbir sedalarıyla askerlerini Peygamber
müjdesi rehberliğinde İstanbul'a sel gibi akıtıyordu. Bu sahneyi büyük
şairimiz Yahya Kemal Beyatlı şöyle tasvir ediyor:
Vur pençe-i
Alî'deki şemşîr aşkına
Gülbangi
asmam tutan pîr aşkına
Düşsün çelengi Rum'un eğilsun ser-i firenk
Vur Türk'ü gönderen yed-i takdir aşkına
Son savletinle vur ki açılsın bu surlar
Fecr-i hücum içindeki Tekbir aşkına.
İşte bu heyecan ve aşkla yapılan hücumla, nihayet surların üzerinde Ulubatlı
Hasan'ın diktiği bayrak, dört bir yana dalgalanmaya başladı. Artık Kostantiniyye
fethedilmişti.
Değerli Kardeşlerim!
29 Mayıs 1453 İslam'ın çağ kapatıp, çağ açan kudretinin bir kerre de Bizans
üstünde tecelli ettiği tarihtir. Öyle bir tarih ki, Ezan-ı Muhammedîlerin
çan seslerini, nurun zulmeti, ilmin cehaleti, îmanın küfrü, cesaretin
cebaneti, Hakkın batılı fethettiği tarihtir. Bu tarih aynı zamanda İslam'ın
cihat şuurunun idrak edildiği bir tarihtir.
[1]
Ahmed, Müsned, c.4. sh.335
|