İslâm Bir Dindir
İslâm bir dindir, hak dinlerin sonuncusudur, şekliyle ve rûhuyla (mânâsı ve
amacıyla) bir bütündür, değişmez hükümleri, kendini oluşturan inanç, ibâdet,
ahlâk ve hayat kuralları ile bellidir, özeldir, bir kimlik, bir kişilik gibidir.
İslâm, istenildiği gibi yeniden yoğurulup yeni şekillere ve kalıplara sokulacak,
rûhu veya şekli değiştirilecek bir sistem değildir. O'na değişmez şeklini veren
de, değişime açık yönlerini ve bu değişimin nasıl gerçekleşeceğini belirleyen de
Allah'tır; Resûlullah'ın (s.a.v.) dîne katkısı, kendi aklından veya hevâsından
değildir, Allah'ın ona, Kur'an vahyi dışında bir bilgi verme yoluyla
verdiklerindendir, bildirdiklerindendir.
İslâm kelimesinin lüğat mânâsından yola çıkarak "esenliktir, barıştır, hakka
teslimiyettir, evrensel değerleri benimsemek ve yaşamaktır" gibi başı sonu
belirsiz tanımlar yapmak ve bu kavramların içini, modaya ve çağdaş telâkkîlere,
uygulamalara bakarak doldurmak, sonra da "İşte İslâm budur" demek bir
saptırmadır, kafa karıştırmadır, insanları İslâm adına -bazan ona zıt, onunla
çelişen- bilgi, sistem, inanç ve uygulamalara yönlendirmektir. Bugün dünyada
çağdaşlık, barış, demokrasi, özgürlük, eşitlik, adâlet, insaniyet, insan hakları
gibi yükselen değerler vardır. Ancak sıra bu değerlerin kavramlaştırılmasına
gelince kavramlaştırmayı yapanların dünya görüşleri, felsefeleri, inançları,
içinde bulundukları tarih ve kültür devreye girmekte, ortaya önemli farklılıklar
ve problemler çıkmaktadır. Çağdaşlığın ölçüsü nedir, niçin böyledir, barış
nedir, nasıl sağlanır, sürekli olabilir mi, adâlet nedir, eşitlik fırsatta mı
olacaktır, mülkiyette mi, istifâdede mi, özgürlük nereye kadar, "özgürlük,
adâlet ve eşitlik" arasındaki gerilimler ve çelişkiler nasıl giderilecektir,
demokrasi nedir, mümkün müdür, insanın hakları nelerdir, ödevleri nelerdir,
hak-ödev dengesi nasıl kurulacaktır... şeklinde yüzlerce sorular, problemler,
farklı cevap ve çözümler. "İslâm evrensel değerlerdir" denildiğinde, evrensel
değerlerin varlığı da, mâhiyeti de (nelerden ibaret oldukları da) tartışmalı
olduğuna ve değişmeye açık bulunduğuna göre, "İslâm diye ayrıca bir din yoktur"
denilmiş olmaz mı?
Kur'an'a göre İslâm bir dindir, insanların inandığı, bağlandığı dinlerin hak
olanı da batıl olanı da vardır, İslâm en son ilâhî/hak din olduğuna göre ona
inanmayanların, onun mecbûr kıldığı ibâdetleri yapmayanların, ahlâkı ve talimâtı
yaşamayanların -muhalif oldukları, aykırı davrandıkları noktalarda ve alanlarda-
doğru yolda oldukları, "hakkı, iyiyi, güzeli, barışı, esenliği, kemâli..."
temsil ettikleri söylenemez. Allah Teâlâ, belli bir bütün olan İslâm'dan
başkasını din olarak benimseyenlerin bu dinlerini kabûl etmemekte, bunlarla
kendisine kulluk edilmesine râzı olmadığını bildirmektedir. Bugün yeryüzünde
yaşayan milyarlarca insanın yaklaşık altıda biri müslümandır, geri kalanı başka
dinlere inanmakta veya bütün dinleri inkâr ederek dinsizliği, bir başka
felsefeyi din edinmektedirler. Müslümanların ebedî kurtuluşu imanlarını muhafaza
etmelerine, İslâm'a uygun yaşamalarına, günahlarına tevbe etmelerine, Allah'ın
bağışlamasına bağlıdır. Diğerlerinin ebedî kurtuluşu ise yeterince haberdar
olanların İslâm'a girmelerine, haberdar olmayanların ise bütün dinlerin üzerinde
ittifak ettikleri inanç ve ahlâk üzere yaşamalarına bağlıdır. Kur'an'dan çıkan
sonuç budur, Kur'an bunu demektedir.
Kulağa hoş geliyor, İslâm ile araları hoş olmayanları memnun ediyor ve alkış
topluyor diye İslâm'ın kavram yapısını bozmak "bir bozgunculuktur, fesattır,
tahriftir". Başka inanç sahiplerini kurtarmak için İslâm'ın "hak din ve
kurtarıcı din" olma vasıflarını inkâr etmek veya örtmek de haksızlıktır. İslâm'ı
okuyup öğrenenlerin vazifesi onu insanlara doğru olarak anlatmaktır,
inanmayanlar ve aykırı yaşayanların akıbetlerini de -yine İslâm'ın
bildirdiklerine uygun olarak- açıklamaktır. Milyarlarca insanı inançsızlıkları,
ibâdetsizlikleri, ahlâksızlıkları ve kötü davranışları sebebiyle cezâlandıracak
olan, onların yaratan, Rahman ve Rahîm olan Allah'tır. O, mutlak adâletine,
rahmetine, mahabbetine, affına, lutfuna rağmen kullarının bir kısmını
cezâlandırıyorsa, cezâlandıracağını bildiriyorsa kulların yapacağı şey, buna
itiraz etmek, hükmünü değiştirmesini istemek değil, rızâsına uygun yaşamaya
çalışmaktır, bunu teşvik etmektir.
İslâm'ın Muhalifleri
Hz. Peygamber (s.a.v.) İslâm dînini vahiy yoluyla Allah'tan alıp yakınlarından
başlayarak insanlara tebliğ etmeye koyulduğu günlerden itibaren, bu dînin
müminleri yanında muhalifleri de olmuştur.
Muhalifler açık ve gizli olmak üzere ikiye ayrılırlar; gizli muhalifler
münafıklardır, müslümanlara karşı takıyye yapan, gerçek inancını ve tavrını
gizleyen inkârcılardır. Her iki gurup da, bir din olarak İslâm'a muhalif olanlar
ve -İslâm'ı benimsemekle beraber- belli bir anlayış veya temsiline muhalif
olanlar şeklinde ikişer kısma ayrılabilir.
İslâm'ın muhaliflerinin bir kısmı muhâlefetlerini fikir ve inanç olarak muhafaza
ederler, ancak karşı tarafın farklı inanmasına ve yaşamasına müsamaha
gösterirler; bunlarla bir topluluk oluşturup beraber yaşamak üzere anlaşmak,
farklılık içinde bir çeşit birliktelik kurarak yaşamak mümkündür. Diğer kısmı
ise baskıcı ve tektipçidir, karşı tarafa, farklı inanca, düşünce ve hayata
tahammülleri yoktur, bazı araştırmacıların tesbitlerine göre bunlar, tarih
boyunca en az yüz kere, müslümanları yok etmek ve İslâm'ı ortadan kaldırmak
üzere plân yapmış, eyleme geçmişler, ancak muvaffak olamamışlardır. İslâm dîni
bu saldırgan ve baskıcı muhaliflerine karşı ve bunlar bulunduğu için cihadı
meşrû, gerektiğinde farz kılmıştır. Bu çeşit muhaliflere karşı kendilerini
koruyabilmek için müslümanların güçlü ve aktif olmaları kaçınılmaz görülmüştür.
İslâm'ın muhaliflerini guruplar hâlinde ve kendilerine karşı alınacak tedbirleri
de açıklayarak şöyle tanımlamak mümkündür:
İslâm'ın bütününe açıktan karşı olan, İslâm'ı bir din olarak benimsemeyen
kimselere "kâfir" denir, halk dilinde bu kelimenin karşılığı "gâvur"dur.
Kâfirler ister başka bir dîne inansınlar, ister hiçbir dîne inanmasınlar
müslümanlar onları, İslâm'a girmeleri için zorlayamazlar, onlar saldırmadıkça
saldıramazlar, din ve vicdan hürriyetlerini engelleyemezler. Ülkenin içinde ve
dışında olan kâfirlerle güvenlik anlaşması yaparak yaşarlar, ihanet etmeleri
ihtimali karşısında uyanık olurlar.
Kâfirlerin -Kur'an'a göre- en kötüsü münafıklardır, bunlar kendilerini
gizledikleri için şerlerinden emin olmak, zararlarını engellemek çok zordur.
Hemen her zaman müslümanlar en büyük darbeyi bunlardan yemişler, bunların açık
düşmanlarla işbirliği yapmaları sebebiyle büyük zararlara ve kayıplara marûz
kalmışlardır. Kimsenin kalbini (beynini) yarıp içindekini görmek mümkün olmadığı
gibi, insanların gizlisini araştırmak da câiz değildir. Ancak bir kimsenin veya
gurubun yapıp ettiklerine bakarak bir kanâate varmak, eğer güçlü delîller var
ise onlara karşı tedbirli olmak mümkündür ve gereklidir. Kuvvetli şüphelerin ve
tehlikenin bulunması hâlinde araştırma da yapılabilir.
İçeriden muhalifler, müslüman oldukları veya "müslüman olduklarını sandıkları"
hâlde inanç, düşünce ve eylem olarak sahih İslâm'a ve bunun mensupları olan
müslümanlar çoğunluğuna karşı olanlardır, bunların anladıkları, temsil ettikleri
ve yaşadıkları İslâm'ı kabûl etmeyen, farklı bir İslâm anlayışını veya İslâmî
yaşayışı benimseyen fertler ve guruplardır. "Sahih, doğru, Hz, Peygamber
(s.a.v.) ve ilk dönem müslümanlarının anladıkları ve yaşadıklarına uygun bir
İslâm anlayış ve yaşayışını benimseyen çoğunluğun" Bid'atçılar ve sapıklar (ehlü'l-bid'a
ve'd-dalâle) diye isimlendirdiği bu "azınlıkta veya marjinal kalan" guruplara
karşı da, onlar saldırmadıkça, kamu düzenini bozmadıkça, başkalarının inanç ve
düşünce hürriyetlerine zarar vermedikleri sürece dokunulmaz, her iki taraftan
cahil ve mutaassıp kişilerin, gurupların haksız davranışları bir yana
bırakılırsa tarihte de dokunulmamıştır. İyi niyetle, edep ve usûl içinde kalarak
tartışmak, inanç ve düşüncesini karşı tarafa aktarmak ve savunmak elbetteki
serbesttir.
Zamanımızda müslümanım ve bu konuda yeterli bilgim de var diyerek ortaya çıkan,
ancak düşünceleri ve eylemleri (yapıp ettikleri) bakımından yukarıdaki
kısımlardan birine sokulmaları kolay olmayan kimseler vardır. Bunlardan
bazılarının İsam adına ileri sürdükleri düşünce va anlayışları, sahih olsun,
sapık olsun klâsik bir İslâm anlayışı içine yerleştirmek mümkün olmamaktadır.
Müslümanların bunlara karşı da uyanık ve dikkatli olmak gibi bir yükümlülükleri
vardır. İslâmî ilimleri okumamış, bu konularda bilgisi yetersiz olanlar, İslâm
adına konuşanların inanç, ahlâk ve iyi niyetlerinden emin olduktan sonra
ehliyetlerini (ilmî yeterliliklerini) bu işin ehli olanlardan sorarak öğrenmeli,
ancak bunlardan müsbet değerlendime aldıktan sonra onları dinlemeli ve
güvenmelidirler.
Vücûdumuz tedâviye muhtaç olduğunda her doktorum diyene, bürosuna doktor
tabelası asana gitmiyoruz, erbabından sorarak önce doktorum diyen kimsenin,
ilmî, ahlâkî ehliyet ve tecrübesinden emin olmak isitiyoruz, sıra dînimize
geldiğinde de aynı hassasiyeti göstermeliyiz, samîmî olarak yanlış yolda
olanlara karşı da, dînin ticaretini yapanlarla, kalemini ve düşüncesini
satanlara karşı da - bu ikincilere karşı daha çok- uyanık olmalıyız.
İslâm Neye Karşıdır?
İslâm dînini bir şeyin yanında, diğerinin karşısında gösterenler bu anlayış,
tutum ve davranışlarının muhasebesini yapmak durumundadırlar. Bunu yaparken
hareket noktaları faydacılık mıdır, hakkın ve gerçeğin tesbiti midir? Dîni
kullanmak mı istiyorlar yoksa onu yaşamak mı? Önce hükmü koyuyor, benimsiyor,
sonra İslâm'dan ona delîl aramaya mı koyuluyorlar, yoksa kendilerini İslâm'ın
rehberliğine terkederek onun götürdüğü yere mi (hükme, karara, inanca mı)
gidiyorlar...
Bugün Türkiye'de İslâm'ın, çağdaş Türkiye ve dünya değerleri (?) ile bağdaşıp
bağdaşmadığı, bunların yanında mı, karşısında mı olduğu tartışılıyor. Tartışmaya
katılanların pek çoğu, eteklerindeki taşları boşaltarak, sineleri saf olarak
meydana gelmiyorlar; çoğu kimsenin hesabı var, kitabı var.
Çağdaş değerler listesinde yer alan başlıca kavramları sıralayalım: Cumhuriyet,
demokrasi, laiklik, bağımsızlık, bütünlük, akılcılık, hukukun üstünlüğü, insan
hakları... İslâm'ın bunlardan bir kısmına veya tamamına aykırı olduğu inancında
olanlar gerici (mürteci), İslâm'ın bunlara uygun olduğunu, hattâ bunlardan
ibaret bulunduğunu söyleyenler ise ilerici, aydın, çağdaş kabûl ediliyor. Bize
göre insanları böyle guruplara ayırmak, bölmek, bir guruba birinci sınıf,
diğerine ikinci sınıf insan/vatandaş muamelesi yapmak, daha da ileri giderek
gericilerin insan olmadıklarını, bu ülkede oturmak ve yaşamak hakkına sahib
bulumadıklarını söylemek haksızlıktır, bazı tanımlamalara göre insan haklarına
ve çağdaşlığa da aykırıdır. Bu değerlerin/kavramların içini açmadan, bunlardan
neyin kastedildiğini ortaya koymadan karşı olmak veya olmamak, yanında veya
karşısında yer almak da bilimsel ve akılcı bir yaklaşım değildir.
İslâm bir dindir, onun ne olduğunu, ne istediğini, ne istemediğini bildiren
sağlam kaynakları vardır. Çağdaş değerlerin mâhiyeti belirlendikten sonra -eğer
böyle bir şey gerekiyorsa- peşin hükümsüz olarak İslâm'dan bunlara bir bakış
yapılabilir. Uyan ve uymayan taraflar objektif ölçülerle ve özgür bir ortamda
tesbit edilir. Uyanların ve uygunların iyi, doğru ve güzel, zıtlarının kötü,
çirkin ve yanlış olduğu şeklindeki değerlendirmeler sübjektiftir, inanca,
taraftar olmaya bağlıdır. Meselâ İslâm'ın laikliğe uygun olmadığı, laikliği
benimsemediği tesbit edilirse, "laikliğin iyi ve doğru, bunu benimsemeyen
İslâm'ın veya yorumunun kötü ve yanlış olduğu" değerlendirmesi objektif
değildir, inanca ve taraf olmaya bağlı bir hükümdür, değerlendirmedir. Keza
okuyan ve çalışan kızların, hanımların örtünmeleri İslâm'ın emri olduğu hâlde
birileri tarafından çağdaşlığa aykırı bulunuyorsa burada bir uyumsuzluk vardır,
ancak bu konuda "çağdaş olarak açılmak mı, müslüman olarak örtünmek mi iyidir,
doğrudur" değerlendirmesi objektif, bilimsel, üzerinde uzlaşma sağlanacak bir
husûs değildir, inanca, dünya görüşüne, taraf olmaya bağlıdır.
Farklı inanma, yaşama, değerlendirme guruplarının bir ülke vatandaşlarını
oluşturması hâlinde takip edilebilecek iki yol vardır: a) Hâkim gurubun zorla,
baskı ile diğerlerini değiştirmesi, vatandaşları tektipleştirmesi. b) Ortak
değerler ile "bağımsızlık, bölünmezlik, hukukun üstünlüğü, insan haklarına
riâyet, kamu düzeni" gibi zorunlu müştereklerin oluşturduğu bir anayasal düzen
içinde farklılıklara izin vermek, müsamaha etmek, hayat hakkı tanımak. Birinci
yolda kavga, çatışma, nefret, kan, bölünme ve parçalanma vardır. İkinci yol
barış, sevgi, müsamaha, birlikte var olmayı ve yarışmayı mümkün kılma yoludur.
Şimdi hem müslümanım diyenlerin hem de çağdaşım diyenlerin bu iki yoldan
hangisini benimsediklerine bakmak gerekiyor, başka bir deyişle İslâm ve
çağdaşlık bu iki yoldan hangisine uygun düşüyor, hangisi ile varolmayı öngörüyor
veya sakıncasız buluyor? Bize göre faydasız, sonu gelmez kavram tartışmaları
yerine bu hayatî konu üzerinde durulmalı, bu sorunun makûl ve meşrû cevabını
bulmak için çalışılmalıdır.
Şekil, öz ve edep
Evin özü barınma aracı olması, şekli amaca uygun biçim ve kısımlardan oluşması,
edebe tekabül eden kısmı ise tezyinâtı (süslemeleri) ve mimarî sanatın
uygulanmış olmasıdır. İnsanın özü rûhudur, şekli bedenidir, edebe benzeyen
tarafı ise şeklin güzelliği, tenasübü ve cazibesidir. Yemeğin özü gıdâ
olmasıdır, şekli yemeye uygun bir biçime getirilmesidir, edebi ise tadı, tuzu,
lezzeti ve süsüdür. Bu üç örnekte olduğu gibi öz, şekil ve edepten oluşan
varlıklarda ve mâhiyetlerde bu üç unsurdan birisi eksik olursa kusur var
demektir. Bu unsurlardan her birinin var olma bakımından diğerine olan ihtiyacı
güçlendikçe, her birinin vazifesini yerine getirebilmesi için diğerine olan
bağlılığı arttıkça -eksik olandan kaynaklanan- kusur da artar.
Dînin özü kulun Allah ile ilişki kurması, bu ilişkinin doğurduğu bilinci
kesintisiz olarak yaşama hâl ve kemâlini kazanmasıdır; kulun Rabbini bilmesi,
O'nunla ve O'nun için yaşamasıdır. Dînin şekli bu ilişkiyi sağlıklı bir şekilde
kurmak ve sürdürmek için gerekli bulunan ibâdetler, formüller, kurallar ve
pratiklerdir. Dînin edebi (çoğulu âdâbı) ise ibâdetlerin ve kuralların eksiksiz
gerçekleşebilmesi için öngörülmüş, kemâle yönelik, tamamlayıcı kurallar ve
inceliklerdir. Kim ne derse desin sabit ve gerçek olan şudur ki, din bu üç
unsurdan yalnız birini alıp diğerlerini ihmâl ederek yaşanamaz ve onun amacı/özü
gerçekleştirilemez. Allah'ın kendilerinden râzı olduğu, kulluk imtihanında
başarı elde ettiği ya vahiy ile yahut da ümmetin hüsn-i zannı ile bilinen
peygamberlerin, sâlihlerin ve evliyânın hayat hikâyelerinden öğrendiklerimiz, bu
kâmil kişilerin dîni, özü, şekli ve âdâbı ile -hiçbirini ihmâl etmeksizin-
yaşadıklarını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu bilinen gerçekleri niçin yeniden yazmak ihtiyacını hissettim? Bunları kimlere
hatırlatmak istiyorum? Bazılarını sıralayayayım:
1. Nefsini terbiye edeceğine iyice azdırmış olduğu hâlde kendini sûfî ve mürşid
zanneden veya bilerek sahtekârlığa soyunmuş bulunan sahte şeyhlere.
2. Dîni özü, şekli ve âdâbıyla yaşayan, yaşamaya çalışan ve bunu tavsıye eden
gerçek din âlimlerini ve kulluk yolunun yolcularını ham ve geri kalmış gören,
kendilerini ise doğru din anlayışının temsilcisi olarak takdim eden ve "şekli
bırak, öze bak" diyen sözde özcü reformculara ve âlim taslaklarına.
3. Dînin merasim ve şekil ile ilgili kurallarına uyan ve talimâtını yerine
getiren ancak özü ihmâl eden, "sakallı fakat pis, kaba ve sahtekâr" erkeklere,
"başörtülü fakat hafifmeşrep, edepsiz, yırtık (meselâ halkın katıldığı
televizyon eğlence programlarında edepsizlikleri alkışlayan veya daha da ileri
giderek kalkıp oynayan) bayanlara.
4. Dîni tebliğ ederken veya fırsat elverdiğinde insanlara din eğitimi verirken
öncelikleri ve önem sırasını şaşıran, kaş yapayım derken göz çıkaran, önemi az
olan üzerinde yoğunlaşırken önemli olanı zâyî eden, elden kaçıran eğitimcilere.
Bir de kendime.
Müslüman olmak
imkânsız değildir
Son günlerde okuduğum iki köşe yazısının birinde laikliğin imkânsız olduğundan,
diğerinde ise İslâmîleşmenin imkânsızlığına karar vermiş olan bazı
yenilikçilerin -onun yerine koyarak- demokrasiyi talep ettiklerinden söz
ediliyordu.
M. Utku'nun, laikliğin imkânsızlığı değerlendirmesine katılıyorum. Teorik olarak
kâmil bir laiklik, devletin bütün din ve ideolojilere eşit mesafede olmasıdır,
birini tutup, yanında yer alıp diğerlerine karşı faklı tutum ve tavır içinde
olmamasıdır. Bu teorik laikliği pratiğe döktüğümüzde, uygulamaya kalktığımızda
devlet adına hareket edenlerin (seçilmiş veya atanmış karar ve yönetim
elemanlarının) insandan başka bir şey olmaları gerekiyor; çünkü pratikte
insanın, tercih ettiği, benimsediği, özümsediği bir din, kanâat, ideoloji, dünya
görüşü, inanç ve inançsızlıktan -hayatının bütününde, bütün alanlarda-
etkilenmemesi, bunlardan sıyrılarak, bunlar yokmuş gibi davranması mümkün
değildir; bu mümkün olmayınca da laikliğin pratiği mümkün değildir. Meseleye
böyle bakıldığında, dünyadaki en iyi laiklik uygulamasının bile kâmil (tam,
teoriye uygun) olduğu söylenemez, nisbî olarak ona yaklaştığından söz
edilebilir.
Bu çağda kitabın kavlince müslüman olmak, müslüman kalmak ve müslümanca yaşamak
mümkün olduğu, keza demokrasi ile din de başka kategorilere ait kavramlar ve
kurumlardan ibaret bulunduğu için, hem birincinin imkânsızlığına hem de
ikincinin ikâmesine katılmıyorum. Bugün şurada ve burada müslümanlar dinlerini
yaşama konusunda sıkıntıya düşüyorlarsa bunun sebebi din değildir, müslümanlığın
çağdaş insanın ihtiyaçlarına cevap vermekten aciz kalması hiç değildir; bunu
sebebi başka din ve ideoloji mensuplarının engellemeleri, tahammülsüzlük ve
taassuplarıdır.
Sünnetullaha göre mümkün olmayan bütün insanların müslüman olmasıdır, İslâm
hukukuna ve evrensel hukuk ilkelerine göre mümkün ve câiz olmayan da müslüman
olmayan kimselerin zorla İslâm'a sokulmaları veya müslümanlar gibi yaşamaya
mecbûr kılınmalarıdır. İslâm'a göre câiz ve mümkün olmayan bir şeyi
müslümanların talep etmeleri sözkonusu olamaz. Müslümanlar mümkün olanı; yani
isteyenin müslüman olabilmesini ve kâmil mânâda, kitabın kavlince, Allah'ın
muradına uygun olarak müslümanca yaşayabilmesini istemektedirler. Dünyada
herhangi bir demokrasi anlayışı ve uygulaması bu isteğin gerçekleşmesine imkân
veriyorsa müslümanların bu demokrasi ile bir dertleri olmaz, ama bu,
demokrasinin İslâm yerine konması demek değildir. Eğer demokrasi denilen sistem
müslümanların - ve tabîî diğerlerinin- haklı ve vazgeçilemez taleplerinin hayata
geçirilmesine imkân vermiyorsa bu takdirde hem müslümanların hem de başka din ve
ideoloji mensuplarının demokrasi ile başları dertte olur.
Dinde Reform Talebi
Dinin, âlimler (müctehidler, müfessirler) tarafından ilâhî/kutsal metinler
yorumlanarak ortaya konan talepleri ile toplumun ihtiyaçları arasında bir
uyumsuzluk, bir çatışma meydana geldiğinde probleme çözüm üretecek olanlar yine
âlimlerdir. İslâm tarihinde, bu mânâda çözüm üretme, ârızayı giderme, gerekli
ıslâhat tekliflerini oluşturma işine ve çabasına "ictihad" ve "tecdîd"
denilmiştir. Lügat mânâsı "olanca çabayı sarfetmek" olan ictihad yeniden
yorumlamaktır; eskimiş, işe yaramaz olmuş veya başkalarına ait olduğu için
müctehidi bağlamayan ictihadların yerine yenilerini koymaktır. İctihadda değişen
dînin nasları değildir; ictihad yoluyla yeni veya değişik bir Kur'an, buna
benzer bir sünnet üretilmez, üretilen ve değişen ictihadlardır, âlimlere ait
anlayışlar, yorumlar, kıyaslar, değerlendirmeler ve fetvâlardır. Lügat mânâsı
"yenilemek" olan tecdidin tarihte gerçekleşen biçimiyle tanımı, dinden sapmaları
düzeltmek, ferdin ve toplumun hayatına yerleşen dîne aykırı inanç, tutum ve
davranışları (hurtafe ve bid'atları) ayıklamak, gerçek İslâm'a göre toplumu
ıslâh etmektir. Tecdid hareketinin de amacı dîni değiştirmek değil, ondan sapan,
uzaklaşan toplumu değiştirmektir, eğitim yoluyla ıslâh etmektir.
XVI. Asırda Luther tarafından daha ziyâde katolik hristiyanlığına karşı yapılan
reform (yeniden şekillendirme, düzeltme, ıslâh etme) hareketinin sebepleri ve
gerekçeleri İslâm için sözkonusu değildir. İslâm'da Allah tarafından vahyedilmiş
ve bozulmamış bir kitap vardır ve bu kitap tektir, Allah ile kul arasında
"ibâdette, tövbede, bağışlamada..." bir aracı yoktur, diğer insanlardan farklı
bir ruhban sınıfı, hatâ etmez, yanılmaz bir papa mevcût değildir, katolik
kilisesine benzer bir otoriteli teşkilât da yoktur. Kur'an birçok dile tercüme
edilmiştir, onu asıl dilinden veya tercümesinden okumak ve yorumlamak belli bir
sınıfın tekeline verilmemiştir; herkes gerekli bilgileri elde edebilir ve
bilgisi olan da okur, anlar, yorumlar, uygular. Hristiyanlıkta reform sayesinde
elde edilmiş bulunan sonuçların önemli ve gerekli olanları İslâm'da zaten var
olduğu ve İslâm farklı özellikler taşıdığı için bu dinin reforma ihtiyaç yoktur,
ictihad ve tecdîd ihtiyacı karşılamak için yeterlidir.
İctihadı âlimler yapar. Devlet başkanı da müslüman, ilmi ile âmil (dindar) bir
âlim olursa ictihad yapabilir. Yapılan ictihad yalnızca sahibini bağlar. Başka
müctehidleri bağlamaz. Yeterli bilgi sahibi olmayan müminler ise diledikleri bir
âlimin (müctehidin) ictihadını (mezhebini) benimser, din bilgisini bu yoldan
edinir ve dinlerini yaşarlar. Sivil kesimde (fetvâ alanında) İslâmî devletin
belli bir icthadı dayatma, ona zorlama selâhiyeti yoktur. Kamu alanında, devlet
işlerinde ise farklı ictihadlar arasında seçim yapma, bunu kanunlaştırarak kamu
hayatında kullanma selâhiyeti ülü'l-emre (yöneticilere) verilmiştir.
Laik bir devlette, kendisi müctehid olmayan, danıştığı kimselerin de selâhiyet
ve niyetleri tartışmalı bulunan bir devlet başkanının, İslâm dîni için, adını
koymasa bile bir reform projesi üretme teşebbüsünü, yukarıda özetlediğim
gerçekler ve sabit kurallar açısından değerlendirdiğim zaman garip, tutarsız ve
çelişkili bulduğumu ifade etmeliyim. Laik devlet bir yana İslâmî bir devletin
bile tek tip bir yorum paketini resmileştirip müminlere dayatma selâhiyetinin
bulunmadığı yukarıdaki açıklamalardan anlaşılmış olmalıdır. Kur'an'dan 230 âyeti
değil, bir âyeti bile yürürlükten kaldırmak beşerin selâhiyeti dışındadır. Bir
âyetin yürürlüğünü bir süre askıya almak için ise ona inanan ve onu temel
referans olarak kabûl eden toplumun talep ve ihtiyacı üzerine, ehli tarafından
usûlünce yapılmış ictihada ihtiyaç vardır.
Laik devlet mevcût laiklik uygulama ve anlayışını değiştirmeye niyet eder de
bunun yerine koyacağı din ve vicdan özgürlüğü ile İslâm'ın taleplerini nasıl
bağdaştıracağını bilmek isterse bunu ilim erbabına havale etmeli, alacağı
raporları değerlendirmeli ve uygulamasını buna göre yapmalıdır. Böyle bir niyet
mevcût değilse, proje filân denerek İslâm kırpılıp mevcût laiklik anlayışına
uydurulmak isteniyorsa olmayacak bir şeyle uğraşılıyor, abesle iştigal ediliyor
demektir.
Ya batılılaşma yolunda ilerler, laikliği de onlar gibi anlar ve uygularsınız,
yahut da milletin inanç ve değerleri ile uzlaşan bir din, düşünce, vicdan
özgürlüğü modeli oluşturursunuz; bunların kırması olmaz.
Dinde Reform Talebi (2)
Cumhurbaşkanı'nın yaptığı açıklamalar onun yeni bir şey talep etmediğini,
Cumhuriyet devrimi ile yapılan değişikliklerin aynen benimsenmesini, bunları
değiştirme talep ve teşebbüsünden vazgeçilmesini istediğini açıkça ortaya koymuş
bulunuyor. Cumhuriyetin belli bir anlaşılma ve uygulama biçimine itiraz hem
soldan hem de sağdan gelmekte, ikinci/farklı bir cumhuriyet anlayışı teklif
edilmekte idi. Cumhurbaşkanı bu itirazlar içinden İslâmcılara ait olanı ele
almakta ve onları, yetmiş altı yıldan beri sürüp gelem değişliklerin,
uygulamaların İslâm'a aykırı olmadığına iknâ etmeye çalışmaktadır. Sayın
Demirel'in, ilâhiyatçılara, hukukçulara ve başka ilim adamlarına danışarak
oluşturduğu kanâatine göre cumhuriyet, demokrasi ve laiklik İslâm ile
çatışmamaktadır. Bu kanâatin delîllerini kendisi şöyle açıklamaktadır: a)
Cumhuriyet, muâmelât (siyaset, hukuk ve ekonomi alanlarıyla ilgili dînî
hükümler, kurallar) yerine Batı'ya ait hukuk kurallarını koymaktan ibarettir, bu
yapılırken Meclis'te âlimler vardır ve bunlar değiştirmeye itiraz etmemişlerdir.
b) İslâm'a inanan bir kimse mümindir, ehl-i kıbledir, ona kimse "sen kâfirsin,
müslüman değilsin" diyemez, muâmelâtı uygulamayan ülkeler dâru'l-harb olmaz. c)
Türkiye'de İslâm dininin inanç, ibâdet ve güzel ahlâkını yaşamak isteyenler,
diğer ülkelerdeki müslümanlardan daha serbest olarak yaşamaktadırlar. d)
Muâmelâtı uygulamaya dönmek veya bunu istemek irticâdır; irticâ laikliğe
aykırıdır, mümkün değildir, huzur ve birlik için bu talepten vazgeçmek şarttır.
Bize göre Cumhurbaşkanı'nın değerlendirmelerinde, teşhislerinde ve tedbir
tekliflerinde önemli eksiklikler, yanlışlar ve tutarsızlıklar vardır:
a) Cumhuriyet devrimi yalnızca bir hukuk devriminden ibaret değildir. Hukuk
değiştirmeyi bırakın, saltanâtın ilgasına bile ciddî itirazlar olmuş, bu
itirazlar, M. Kemal Paşa'nın "ihtimal bazı kafalar kesilecektir" cümlesiyle
susturulmuştur (B. Lewis, 248). Başta hukuk devrimi olmak üzere diğer devrimler
1923'te kurulan ikinci mecliste gerçekleştirilmiştir, bu meclisin üyelerinin
çoğu, daha önce kurulmuş bulunan halk fırkasının mensuplarıdır, âlimler
değildir. Buna rağmen cumhuriyet, 286 üyeli mecliste 158 müsbet oyla kabûl
edilmiştir (s.261). Diğer devrimlerin önemli bir kısmı 1925-1929 yılları
arasında devam eden takrîr-i sükûn yönetimi ve istiklâl mahkemelerinin gölgesi
altında yapılmıştır. Bu tarihî gerçekler karşısında "kimsenin itiraz
etmediğinden" değil "edemediğinden" söz edilebilir.
b) Muâmelâtı terketmek veya genel olarak amelsizlik üç şekilde olabilir: 1.
İnanmadığı, bu hüküm ve kuralların Allah'tan, vahiy yoluyla geldiğini kabûl
etmediği için terketmek. 2. İnandığı hâlde eğitimsizlik, tembellik, ihmâl, işine
gelmemek gibi sebeplerle terketmek. 3. Âyet ve hadîsleri başkalarından farklı
yorumlayarak terketmek. Bunlardan birincisi kişiyi İslâm'dan çıkarır. İkincisi
günahkâr, fâsık, kusurlu kılar. Bu iki şekilde terk laikliğe uygundur, fakat
İslâm'a uygun değildir. Üçüncüsü, iyi yetişmiş ve iyi niyetli bir kimse
tarafından yapılmış olursa onun ictihadıdır, meşrûdur ve câizdir; ancak bu kimse
de başkalarını kendi ictihadını benimsemeye zorlayamaz.
c) İmanı ve İslâmî güzel ahlâkı sağlamak, yaşamak ve korumak din eğitimi ile
olur; Türkiye'de din eğitimi parçalanmış ve baltalanmıştır. Eğitim ve öğretimin
belli bir çağı vardır, 15 yaşından sonraya ertelenemez. Namaz ve oruç
ibâdetlerin başında gelir, Türkiye'de birçok çalışan istediği hâlde ya müsait
zemin olmadığından veya mimlenme korkusundan namazını kılamamakta, orucunu
tutamamaktadır. İslâm'a göre Allah'ın emirlerini yerine getirmek, haramlardan
kaçınmak ibâdettir. Meselâ başını örtmeyi gerekli, açmayı haram bilen bir bayan,
açmadığı takdirde okumak veya çalışmaktan mahrûm bırakılırsa burada inanç ve
ibâdet özgürlüğü vardır denemez. Bu ülkede sermaye bile yeşil ve beyaz diye
renklere ayrılmış, İslâmî olan şaibeli kabûl edilmiş, üvey evlat muamelesine
tâbî tutulmuştur.
d) Muâmlâta dönmek irticâ ise ve laikliğe aykırı ise laiklik de İslâm'a aykırı
olur, onunla bağdaşmaz; çünkü muâmelâtı İslâm'dan ayırmak, böyle bir reform
yapmak mümkün (meşrû, câiz) değildir. Mesele böyle ele alınır ve dindar
müslümanlara "buna râzı olun, sesinizi çıkarmayın" denirse gerginlik son bulmaz,
problem çözülmüş olmaz, vicdan huzuru ve birlik sağlanamaz. Denenmesi gereken
yol başkadır. Bu yol, günümüz demokrasilerine, insan hak ve özgürlüklerine uygun
bulunan ve Batı'da uygulanan yoldur. Buna göre bir müslümanın, bir mûsevînin
(ferdin ve gurubun) kendi hayatında şerîatı uygulaması irticâ ve laikliğe aykırı
sayılmaz; başkalarının haklarına zarar vermediği ve kamu düzenini bozmadığı
ölçüde ve sürece buna izin verilir, düzenlemeler de buna göre yapılır. Tek
millet, tek devlet olmanın gereği bulunan ortak alan da ortak karar ile
belirlenir.
AB ve İslâmcılar
Modernizm karşısında müslüman münevverlerin farklı yaklaşımları olmuştur. Bunlar
arasından bazıları, eski hâli olduğu gibi muhafaza etmeyi de yeni hâli (Batı
çağdaşlığını) olduğu gibi, kabûl etmeyi de reddetmiş, bunların yerine İslâmî
çağdaşlaşmayı savunmuşlardır. Bu çağdaşlaşmanın nasıl gerçekleşeceği (meselâ
atılacak, alınacak, korunacak şeyler) husûsunda düşünmüşler, çeşitli projeler
oluşturmuşlardır; işte bunlar İslâmcılardır. Bugünden geriye bakarak İslâmcılar
hayli hırpalanmış, bireylerinin farklılıklarına bakılmaksızın hepsi aynı kefeye
konmuş, atılıp tutulmuştu. Şimdilerde yeni bir furya başladı, AB ye giriş
macerâsında İslâmcıların (bunlar kimlerse ve kendilerine kim İslâmcı demiş ise)
tutumu, yaklaşımı ele alınmakta, birtakım yakıştırmalar yapılmakta, tenkit,
hattâ karalamalar yapılmaktadır. Bunu yapanlar da müslüman münevverler olduğuna
göre kendilerinin neci olduğu bence merak konusudur. İslâmcılık iyi bir şey ise
bunlar neden İslâmcı değil, kötü bir şey ise niçin başkalarına İslâmcı diyorlar;
onların rızâlarını ve onaylarını aldılar mı?
Bütün mesele, korunması gereken değerleri zedelemeden çağdaşlaşmaktır. İslâm
dünyası bunu kendi başına gerçekleştiremedi, şimdi Türkiye, AB ne girerek
çağdaşlaşmak istiyor. Şuurlu müslümanların korkusu, bu macerâdan zararlı çıkmak,
belki hiçbir önemli şey elde edemeden veya maddî bazı avantajlar elde ederek
manevî bakımdan büyük kayıplara uğramaktır. Bu kayıplar da başta dînimiz,
dindarlığımız olmak üzere kültürümüz, mâzîden devraldığımız güzel hasletlerimiz,
onlarsız var olamayacağımız değerlerimizdir.
İdeal olanı kendi dinamiklerimiz ile çağdaşlaşmak idi, başka kültür ve medeniyet
mensuplarını hayran bırakacak bir çağdaş medeniyet ortaya koymak, onların bize
katılarak tamamlanmalarını sağlamaktı. Eğer bu yapılamadıysa her müslüman
sorumludur; suçu, kabahatı, sorumluluğu İslâmcıların veya başkalarının üzerine
atarak bundan kurtulmak mümkün değildir.
Her şeye rağmen müslüman kesimde AB ne girme konusunda bir direniş vardı.
Türkiye'de öyle şeyler oldu ki, "böyle kaybemektense girelim de öyle kaybedelim,
kimbilir belki de kazanırız" noktasına gelindi. "Acaba bütün olup bitenler,
yapılanlar, müslümanları bu noktaya getirmek için mi yapıldı?" sorusu da akla
gelmiyor değil.
Her ne ise bundan böyle, Avrupa birliği içinde müslüman olarak kalmak, kendi
kültürünü korumak, teorik olarak çağdaş İslâm medeniyeti kavram ve kurumlarını
oluşturmak, pratik olarak da topluluk içinde öz kültürünü yaşamak için neler
yapılması gerektiğini düşünmek, gece gündüz bunun için çalışmak gerekiyor. Kimi
başörtüsünü korumak, kimi yasağını kaldırmak, kimi ipten kurtulmak, kimi hür
düşünmek ve yaşamak... için AB'ni kuratrıcı Mehdî gibi karşılıyor; hâlbuki bu
macerâ tuzaklarla dolu. Çok önemli belirsizlikler, problemler ve handikaplar
var. Belki eski hâl muhal ama, yeni hâl de bir başka mânâda izmihlâl olabilir.
Allah korusun bu izmihlâl gerçekleşirse, bunun da sorumluluğunu İslâmcıların
üzerine atarak işin içinden sıyrılmak kimseye bir şey getirmez, herkes
sorumluluğunu bilmeli, elele verip çalışmalıdır.
İslâmcılık
İslâmcılık kelimesine, belli bir dönemde ortaya çıkışını ve çıktığı dönemdeki
temsil edilişini/örneklenişini göz önüne alarak "İslâm elbisesi giydirilmiş
modernizm" mânâsını verenler var ise de bana göre İslâmcılık, klâsik "tecdid"
kavramının belli zaman ve mekân şartları içinde temsilinden ibarettir.
İslâmcılar dinden vazgeçmiyorlar, dîni "inanç, ibâdet ve ahlâk" çerçevesine
hapsetmek de istemiyorlar, ancak içinde yaşadıkları zamanda Batı'nın temsil
ettiği uygarlık, daha doğrusu bilim ve teknoloji ile bunlara dayalı ekonomik ve
askerî gücü de görmezden gelemiyorlar. Batı'nın bu güç ve imkânlarına karşı
kendi medeniyetlerinden doğan güç ve imkânlar edinmek yerine, bazı unsurları
-İslâm'a uygun bularak, uygunlaştırarak, uyarlıyarak- alma yolunu tercih
ediyorlar. İslâmcılarda ortak sayılabilecek bir hedef, İslâm'ı yabancı
katkılardan arındırmak, İslâm dünyasını güçlendirmek, birleştirmek ve İslâm
medeniyetinin nimetlerini insanlığa sunmaktır. Bu hedefi gerçekleştirelim derken
iktibaslar yüzünden bir başka karışma ve kirlenmeye de engel olamıyorlar.
İslâmcılık kelime ve kavram olarak neden bir asır kadar önce ortaya çıktı? Bu
sorunun cevabı, İslâmcılığın meşrûiyeti bakımından oldukça önemlidir. Bana göre
bunun sebebi ihtiyaçtır. Daha önceleri meselâ Osmanlı ülkesinde İslâm'dan başka
bir referans, bir temel değer yoktu ki, İslâmcılık diye bir dâva ortaya atılsın.
Tanzimat'tan sonra gelişen olaylar, ülkede referanslar ve değerler karmaşasını
ve diyalektiğini getirdi, boynuzun kulağı geçmekte olduğunu hisseden bazı
müslüman münevverler de bir tedbir olarak "İslâmcılık"ı ortaya koydular.
İslâmcılık'a, "İslâm'ı fert, cemiyet ve dünyada hâkim veya etkili kılma, azamî
sınırlar içinde hayata sokmak için çaba gösterme dâvası" mânâsını verdiğimizde
bu dâvayı Hz. Peygamber'in (s.a.v.) başlattığını kabûl etmemiz gerekir. O
başlatmıştır; çünkü Kur'an bunu emretmektedir.
Laik, seküler, demokratik düzenler günümüz dünyasında ağır basmaya başlayınca bu
düzenlerin taraftarları (bu düzenleri ideoloji hâline getirmiş olanlar, kendi
ideolojilerini korumak için İslâm'a savaş ilân edenler, onu dünyanın en önemli
tehlikesi olarak gösterenler) ile İslâmcılar arasında çatışma da alevlenmiş
oldu. Çağdaş İslâmcılar iki farklı hedefe yönelmiş idiler: a) Ülkelerinde siyasî
ve sosyal düzen olarak da İslâm'ı hâkim kılmak; bu dâvayı güdenlere göre, İslâm
devletinde, başka inanç ve hayat tarzlarına sahip olanların da temel insan
hakları vardı, genel ahlâk "İslâm ahlâkı" olduğu için buna göre bazı
kısıtlamalar sözkonusu olabilirdi, bu da "evrensel insan haklarına" aykırı
sayılmazdı. b) Medine vesikası çerçevesinde kurulan düzene benzer bir düzen
kurmak, farklı inanç ve hayat tarzlarına sahip olanlarla ortak bir alan
oluşturmak, bu ortak alan dışında gurupların kendi inançlarını yaşamalarına
imkân tanımak. Birinci hedefe yönelen İslâmcılar Pakistan, İran, Sudan gibi
ülkelerde önemli tecrübeler yaşadılar. Hem karşıt ideoloji bağlılarının
engellemeleri, hem de kendi hatâları yüzünden kısmen başarısızlıklar ve strateji
değiştirmeler ortaya çıkınca "siyasal İslâm'ın iflâs ettiği" açıklandı. Bize
göre bu açıklama bir vakıayı değil, bir temenniyi, karşı tarafın hedefini ifade
ediyordu. Birinci hedefe yönelen İslâmcıların tecrübeleri devam etmektedir ve
edecektir, hüküm için vakit erkendir. İkinci hedefe yönelenlerin tecrübeleri de
devam etmektedir. Her iki hedef de "siyasal İslâm"dır, içinde müslümanların
siyasî talepleri vardır. Şu hâlde ne İslâmcılık, ne de siyasal İslâm bitmiştir;
dünya var oldukça ve bu dünya üzerinde müslümanlar yaşadıkça onların tek
istedikleri, özel alanlarında namaz kılmak olmayacak, Kur'an'ı hayatlarının
merkezine yerleştirmek için mücadele edeceklerdir. Bu arzuyu ve uğrunda
mücadeleyi istismar ederek toz koparmak, iş kotarmak, kendi ideolojilerini -tek
başına- hâkim kılmak isteyenlerin yanlışları(!) olmazsa müslümanların din
özgürlüğü taleplerinin kimseye zararı olmayacaktır.
Siyasal İslâm
İslâm kelimesine "siyasal, liberal, köktenci, ılımlı"gibi kelimeleri, başkaları
böyle yapıyor diye değil de bilerek ekleyenler, müslümanların kafalarını
karıştırmak, din özgürlüklerini kısıtlamak ve onları yönlendirmek istiyor
olmalılar. İslâm hakkında doğru ve yeterli bilgiye sahip olanlar, birden fazla
İslâm bulunmadığını, Allah'ın Hz. Muhammed'e (s.a.v.) vahyettiği ve onbeş
asırdır yaşanan bir tek İslâm'ın mevcût olduğunu, onun olmazsa olmaz
kurallarının ve parçalarının eksiltilemeyeceğini, değiştirilemeyeceğini,
değişime açık bulunan kurallarının değişmesi hâlinde de ortaya -adı da değişen-
yeni bir İslâm'ın çıkmayacağını bilirler. İslâm'da değişmeye açık bulunan
kurallar ancak ictihadla değişir. İctihad da birinci sınıf müslüman âlimler
tarafından yapılabilir. İctihad, kendileri müslüman olmayan veya müslüman olup
da dînin kurallarına göre yaşamaktan yan çizen (fâsık) kimselerin arzuları
yerine gelsin ve onların beğenecekleri, işlerine gelen, kendilerini rahatsız
etmeyen bir İslâm ortaya çıksın diye yapılmaz, ictihad âlim için veya müslüman
halk için -onların dîne göre yaşamalarını mümkün kılmak, problemlerini çözmek ve
din hayatını kolaylaştırmak... için- yapılır.
İctihad yoluyla İslâm'ın, siyasetle alâkasını kesmek ve sıfırlamak mümkün
değildir; çünkü müslümanlar, hayatlarının bütününde -hem özel hem kamusal
hayatlarında- Allah'ın irâde ve rızâsına uygun yaşamak mecbûriyetindedirler.
Allah'ın irâde ve rızâsını, neyi istediği ve neden hoşnut kaldığını anlamanın
yolu O'nun kitabına ve Peygamberi'nin (s.a.v.) açıklama ve uygulamalarına
bakmaktır, yani vahyi referans olarak almaktır. Müslümanların, ülü'l-emr diye
bilinen yöneticileri de vahyi temel kaynak olarak almaya din yönünden
mecbûrdurlar. Klâsik İslâm siyaset bilimi kaynakları, vahyi kale almayan, din
kurallarına uymayan yöneticinin görevden alınmasının farz olduğunda ittifak
etmişlerdir; tartışılan husûs bunun ne zaman ve nasıl yapılacağı konusudur. Şu
hâlde İslâm'ın bir siyasal olanı, bir de böyle olmayanı, müslümanın da bir
köktencisi bir de daldan veya yapraktancısı yoktur.
Müslüman bir siyasetçinin, İslâm'a göre meşrû ve makbûl (kabûl edilebilir) olan
değişmesi, her işinde olduğu gibi siyaset işinde de Allah rızâsına uygun
faâliyet gösterme yolunda ilerlerken güç, imkân ve şartları göz önüne alarak
gerekli stratejik ve taktik değişiklikleri yapmasından ibarettir. Allah
kullarını, güçlerinin yetmediği veya faydası zararından çok olan şeyleri
yapmakla yükümlü kılmamıştır. "Emr bilmaruf..." denilen dînî ve ahlâkî denetim
ve iyileştirme yükümlülüğünü örnek alırsak, yaptırım uygulayarak bu vazifeyi
yapmak devlete veya görevli sivil kuruma (hisbe) aittir, dil ve gönül yoluyla
yapmak ise -güç ve imkânlara göre- müminlere düşer. Eli ile düzeltemeyen dili
ile, bunu da yapamayan gönül ilişkisi ve duygu yoluyla bir şeyler yapmaya
çalışır. Keza ibâdetlerle veya haram helâl konularıyla ilgili bir yanlışı
düzeltme teşebbüsü kişinin imanına zarar verecekse bundan vazgeçilir, imanını
koruması tercih edilir. Her iki durumda da işin gereğine göre hareket eden
mümine "değiştin" denemez, dînine de yeni bir isim verilemez.
Farklı inanç ve hayat tarzlarını benimsemiş insanların bir arada yaşadığı bir
toplumda müslümanlar için en iyisi, kendi ahlâk anlayışlarına aykırı
davranışlara, kamuya açık alanlarda izin verilmemesidir. Günah ve ayıp olan
davranışların -olacaksa- gizli, erdemli davranışların ise açık olmasıdır. En
kötüsü, başkaları kendi inanç ve dünya görüşlerine uygun hayat tarzlarını
serbestçe yaşarken ve bu yüzden hiçbir hak kaybına uğramazken, müslümanların
inançlarına uygun yaşamalarına izin verilmemesi, eğer bunda ısrar ederlerse bazı
haklardan mahrûm bırakılmalarıdır. Ortası ise herkesin, başkalarının hak ve
özgürlüklerine zarar vermedikleri sürece kendi inancına, dünya görüşüne ve ahlâk
anlayışına göre serbest yaşamasıdır. En iyiyi veya ortayı sağlamak ve kötüyü
engellemek üzere, ülkenin siyasî rejimi, imkân ve şartları içinde siyaset
yapmak, bunu yapanların İslâm inanç, ahlâk ve değerler sisteminden ayrılması ve
bu mânâda değişmesi demek değildir.
Hangisinin İslâm
Anlayışı?
Türk Cumhuriyetlerinden birinde büyükçe bir alışveriş merkezinde gezerken altmış
yaşlarında, köse sakallı, ince deriden yapılmış çizmeli, hırkalı tipik bir
Kırgız Türkü gördüm, kendisine selâm verdim, Türkiye'den geldiğimi söyledim,
hemen aramızda bir sıcaklık oluştu, konuşmaya başladık, yanımdaki arkadaşıma
"Biz konuşurken bir fotoğrafımızı çek" dedim, arkadaş fotoğrafı çekerken
muhatabım bunu farketti, büyük bir hışımla arkadaşıma hücûm etti, onu engelledi
ve bana nefret dolu bir bakış fırlattıktan sonra çekip gitti. Bu fotoğraf
karşıtlığını oralarda, az çok dînine bağlı birçok yaşlı adamda gördüm.
Birkaç hafta önce Rotterdam'daydım. Orada bir öğretim kurumunun açılışı
yapılacaktı. Programı hazırlayanlar, konuşmalardan sonra musikî eşliğinde bir de
ikramda bulunalım diye düşünmüşlerdi. Bunu haber alan ve orada kendilerine
"selefîler" denilen, çeşitli milletlere mensup (Türk olanlar da var) bir gurup,
programdam musikî kaldırılmazsa açılışa gelişmeyeceklerini bildirmişler,
ilgililer de orta yolu bularak yalnızca tef ile söylenecek birkaç ilâhî ve
kasideyle yetinmişlerdi.
Hollanda'da doğup büyümüş bir Türk müslüman genç, dindar bir müslüman olan eşi
ile, musikî dinleme yüzünden ihtilâf hâlinde olduklarını, bu ihtilâfın
mutluluklarını gölgelediğini, kendisinin, oradaki selefîler tarafından
hazırlanan bir küçük kitapta, hadîslere dayanılarak verilen bilgiden "musikînin
haram olduğu sonucunu çıkardığı için" musikiye karşı olduğunu, eşinin ise böyle
düşünmediğini söyleyerek benden fetvâ talep etmişti. Ben kendisine özetle
şunları söyledim: Bir din hükmü ve bilgisine iki yoldan ulaşılır: a) İctihad;
yani vahiy kaynakları üzerinde düşünerek, yorum yaparak. b) Bir bilene sorarak,
bir âlimden fetvâ alarak. Siz ikiniz de ictihad yapacak seviyede olmadığınıza
göre bir bilene sormanız, bilenleri okumanız gerekir. Diyelim ki eşiniz, "Musikî
esasen mübahtır" diyen Gazzâlî'yi veya "Musikiyi haram kılan hiçbir sahih hadîs
yoktur" diyen Şevkânî'yi okudu, bunlara dayalı bir fetvâ aldı, siz de "Haramdır"
diyen mezheplerden veya selefîlerden fetvâ aldınız. Bu durumda biriniz
diğerinize aldığınız fetvâyı dayatamazsınız, kendi taklit tercihinizi diğerinin
de kabûlü için baskı yapamazsınız, diğeri farklı bir fetvâ aldığı ve mübah
olduğuna inandığı için ona karşı "nehyi ani'l-münker: dince yasak olan bir şeyi
engelleme çabası" yapamazsınız, siz dinlemeyin, o dinlesin...
Afganistan'da Taliban, kısmen hanefî, kısmen de selefî bir yol takip ediyor;
hanefî mezhebinde de tecdid, tahric yapmak yerine eski hükümleri/ictihadları
aynen tekrarlayıp uyguluyor. Bu tutumun sonucu ortada. Sudan'da -televizyondan
takip ediyorum- uygun biçimde giyinmiş (tenlerini göstermeyecek ve vücut
çizgilerini belli etmeyecek ölçülerde, siyah değil, çeşitli renklerde) giyinmiş
bayanlar hava durumunu anlatıyor, haberleri veriyor, hattâ mahallî/yerli musikî
icrâ ediyorlar. Bir âlim konuşma yapıyor, konuşmasının konusu "İslâm'da
estetik". Kur'an'ın dilinden ve üslûbundan yola çıkarak İslâm'ın san'ata,
güzelliğe karşı olmadığını, müslümanların da estetik zevke ve çeşitli san'atlara
yabancı olmadıklarını anlatıyor.
Bazı İslâm ülkelerinde yöneticiler, üstelik kendi din ve mezheplerinden olan
muhalifleri en acımasız yol ve yöntemlerle imha etme yoluınu seçerken ve bunu da
aldıkları fetvâlara dayandırırken, Sudan'da Hasan Türâbî gibi düşünenler,
putperest azınlıkla savaşmak ve onları yok etmeye çalışmak yerine, ortak
çıkarlardan ve taleplerden yola çıkarak birlikte, adâlet, barış ve düzen içinde
yaşamayı sağlayacak bir model arayışını tercih ediyorlar.
İnsan hem yaşadığı ülkede hem de bütün İslâm dünyasında "İslâmî düzen" için
mücadele eden (ettiklerini söyleyen) guruplara bakınca "Bunların hangisine göre?
Ya bu değil de şu olursa müslümanların ve diğerlerinin hâli nice olur?" demekten
kendini alamıyor.
İslâmî düzen için mücadele verdiğini söyleyenlerin öncelikle ictihad derecesinde
ilim sahiplerine teslim olmaları gerekir. Bu ilim sahiplerinin de, mümkünse
İslâm dünyasının tamamını kapsayan iştiraklerle bir araya gelmeleri, bir danışma
meclisi oluşturmaları, önemli ve -genel uygulama bakımından- bağlayıcı dînî
hüküm ve fetvâların buradan çıkması kaçınılmaz hâle gelmiştir. Aksi hâlde
mücadele gurupları birbirini yemekten başka bir iş görmeye fırsat
bulamayacaklardır.
Endülüs-İşbiliyye (Sevilla)'dan büyük mâlikî fıkıhçısı Ebû Bekir İbnu'l-Arabî'nin
(v. 543/1148) bir hatırası konumuzla yakından ilgili olup, belli bir İslâm
anlayış, yorum ve mezhebi üzerinde taassup göstermenin, onu dinle
aynılaştırmanın geçmiş zamanlarda da hangi boyutlara vardığını göstermesi
bakımından önemlidir. Kendi dilinden olay şöyle:
Sahildedeki sınır gözetleme noktalarından birne yakın olan ve benim ders
verdiğim mescide, hocam el-Fihrî gelmişti, kendisi İmam Mâlik ve Şafiî'nin
mezhebine uygun olarak rükûa giderken ve kalkınca ellerini kaldırırdı. Ben hava
sıcak olduğu için arkada, bir pencere kenarında otumuştum, hocam ön safa geçti,
namaza (tahiyyetü'l-mescid olmalı) durdu, aynı safta deniz kuvvetleri komutanı
da oturmuş namaz vaktini bekliyordu, hocamın namazda ellerini kaldırdığını
görünce adamlarına, "Şu doğuluya bakın, bizim mescidimize nasıl girer, derhal
onu öldürün ve sizi kimse görmeden denize atın" diye bağırdı. Korkudan kalbim
yerinden çıkayazdı, hemen komutanın yanına gelerek. "Bu zat zamanımızın büyük
bir fıkıh âlimidir, ne yapıyorsunuz!" dedim. "Öyle ise niçin ellerini
kaldırıyor?" diye sordu, "Hz. Peygamber de (s.a.v.) böyle yapıyordu,
Medînelilerin rivâyetine göre İmam Mâlik'in mezhebine göre de böyledir..."
diyerek onları yatıştırmaya çalıştım, nihayet hocam namazı bitirdi. Onu alıp
evimize götürdüm, benzimin sararmış olduğunu görünce "Ne oldu?" dedi, ben de
olup biteni anlattım, "Keşke bir Peygamber sünnetini uygulama sebebiyle
öldürülsem!" dedi, ben, "Buna sizin için helâl olmaz, böyle yaptığınız takdirde
sizi öldürecekleri kesin olan bir topluluk yanında bunu yapamazsınız..." dedim
ve sözü değiştirip başka konulara girdik (Ahkâmu'l-Kur'an, IV, 1912).
Türk İslâmı mı,
İslâm Türkü mü?
Türkler yaklaşık oniki asır önce İslâm ile müşerref oldular; İslâm onlarla
değil, bütün diğer kavimler gibi onlar İslâm ile şeref ve şan kazandılar, cihan
hâkimiyetine, bütün insanlığın mutluluğu için talip olma şuuruna eriştiler.
Tarih içinde birçok kavim (kültür ve etnisite gurubu) müslüman oldu, elbette
bunların İslâm anlayış ve uygulamaları arasında bazı farklar bulundu, ancak bu
farklar ictihad ve uyum probleminden kaynaklanan farklar olup ayrı dinler hâlini
ve mâhiyetini almadı, hepsi birden bir tek ümmet oldular, ictihad alanına
girmeyen asıl din konularında (tamamında aynı olan İslâm'da) aynı şekilde
müslüman oldular. Din, mezhep ve kültür tarihini araştıran kaynaklara
bakıldığında, son asırda moda olan yaklaşımı; yani farklı kavimlerin farklı
müslümanlıklarının olduğu iddiasını bulmak mümkün değildir. Bütün ümmet, din
anlayış ve uygulaması bakımından önce sünnî olan ve olmayan şeklinde ikiye
ayrılırlar, sonra da her biri kendi aralarında iç mezheplere bölünürler. Bu
mezhepler de (bu nokta önemlidir) kavimlere göre değil, başka amillere göre
paylaşılmış ve benimsenmiştir. Meselâ Eş'arîlik bir itikad mezhebidir, Şâfi'îlik
de bir fıkıh (amel) mezhebidir; bunları benimseyenler arasında Türkler de başka
etnik ve kültürel guruplar da olmuştur. Hanefîlik de böyledir; bu mezhebi
Türkler gibi Hindli, Afganlı, Arap müslümanlar arasından da benimseyenler
olmuştur.
İslâm öncesi kültürlerin, sahipleri İslâm'a girdikten sonra da kısmen
etkilerinin olacağı tabîîdir; tabîî olmayan, bu etkiyi abartmak, farklı
kültürlerden İslâm'a giren kavimlerin her biri için farklı (âdetâ başka başka)
İslâmlar olduğunu varsaymak veya bunu oluşturmak için zorlanmaktır. Eğer bundan
maksat, müslüman Türkleri, ümmetin diğer parçalarından koparmak, dinlerini
gevşetmek ve hem dinlerine hem de kültürlerine yabancı topluluklara eklemlemek,
bu şekilde köklü bir değişime tâbî tutmak ise durum, "tabîî olmamanın ötesinde"
daha da vahim demektir. Milletini sevenlerin yapacakları şey, milleti temel
değerlerinden koparmadan çağdaşlaştırmaktır. Bu da ancak şimdi olandan çok
farklı programlarla gerçekleşebilir.
Abbâsîler hanefî idi, onlarla sıkı ilişkiler içinde olan Selçuklular da
genellikle bu mezhebi benimsediler, Osmanlılara gelince, Selçuklu Türklerinin
bir mânâda devamı olan bu devlet de belli bir zamandan sonra hanefîliği resmi
mezhep hâline getirdi. Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı'nın mezhebi olan hanefîliğin
imamları Araptır, bu mezhep Irak'ta doğmuştur, ilk hocaları arasında İbn Mes'ud,
Hz. Ali gibi müslüman olarak değişmiş Araplar vardır. Resmî mezhebi Hanefîlik
olan Türkleri ümmetin diğer parçalarından ayırıp farklı İslâm oluşturmakla
değerlendirmek tarih gerçeklerine uymamaktadır. Türkler Osmanlı devleti
hâkimiyetinde yeni müctehidlere sahip olamamışlar, eski hanefî müctehidlerin
yorum ve çözümlerini uygulamışlardır. Yani bırakın Türklerin, hakkında nas
(âyet, hadîs) bulunan konularda farklı bir İslâm getirmelerini, ictihada açık
konularda bile Arap kökenli âlimlere tâbî olmuşlardır. Arapların bugün içine
düştükleri zelîl durumu ölçü alıp (belki de bunu değil, işlerine gelmeyen bir
İslâm anlayışını kısmen de olsa sürdürmelerini beğenmeyip) Türkler için yeni bir
din arayanlar İslâm'dan çıkmayacaklarsa -ki, buna güçlerinin yetmeyeceğini
biliyorlar- boşa kürek çekmesinler; bir tek İslâm vardır, bunun sünnî kolu,
başka etnik guruplar yanında genellikle Türklerin de İslâm anlayışı olmuştur.
Dine dahil olmayan, mübah kültür alanına giren farklılıklar tabîîdir ve bunlara
bakarak insanların dinleri taksim ve tarif edilemez.
Kusur Hangisinde
Büyük İslâm düşünürü İkbal, Doğu ve Batı düşüncesini, dinleri, ve İslâm'ı, o
derin tefekkür kâbiliyeti ve büyük birikimi ile inceledikten sonra şu sonuca
varıyor: "İslâm'ın hiçbir kusuru yoktur, bütün kusur bizim müslümanlığımızdadır!".
Her şeyi bildiğini zanneden bazı bilgisiz asker ve sivil şahıslar ile köşe
yazarları ise söz birliği edercesine, konferanslarında ve yazılarında şunu
söylüyorlar: "Moda tâbir; aslında İslâm'ın özünün iyi olduğu fakat müslümanlar
tarafından yanlış anlaşıldığıdır. Bu dogru degildir. Şiddet, terör, akla karşı
çıkma İslâm'ın bizzat ana kaynakları olan Kur'an ve hadîslerdedir. Bunu bize en
açık sekilde bizzat bu kaynaklardan örnekler vererek isbat etmek mümkündür. İlk
örnek bir hadîs; bu hadîs, Türklerin ne kadar kötü bir millet olduğundan
bahsederek onlarla savaşana sevap vaat etmektedir. Bu nasıl bir peygamberdir?
Zaten İslâm'ın özünde bir Türk düşmanlığı vardır; diğer örnek bir âyet "O kavmin
insanları çekik gözlüdür, elmacık kemikleri çıkıktır, yeryüzünde bozgunculuk
yaparlar". İşte Türkler hakkında Kur'an'ın söyledikleri budur. İste bundan
dolayı Araplar onbinlerce Türk'ü katletmiş, kellelerinden tepe yapmışlardır.
Türklerin İslâm'ı kabûlu zorbalık ve şiddetle olmuştur. Oysa Türkler temiz Şaman
dînine mensup barışçı insanlardı. Bir de İslâm hoşgörü dîni diyorlar. Düpedüz
yalan. İşte size bir âyet. Ne diyor? "Öldüreceksin" diyor. Böyle hoşgörü mü
olur?...". "Bazı İslâm ülkelerinde zinâ eden kadınlara dayak atılıyor; bu bir
vahşettir..."
Bu satırları okuyanlar, bu sözlerin nerede, hangi konferansta ve hangi köşe
yazılarında aynen söylendiğini ve yazıldığını hatırlayacaklardır. Bizim
maksadımız yanlış düzeltmek olduğu için isimleri açıklamıyoruz.
Yanlışları düzeltemeye başlamadan önce bu kadar eksik bilgi ile yazma ve konuşma
cesaretinin ancak cehaletten kaynaklanabileceğine işaret etmek gerekiyor.
İslâm'ın ana kaynaklarında şiddet ve terör yoktur. Yüzlerce âyet aklı
kullanmakla, tefekkür etmekle, düşünmekle ilgilidir. Kur'an kadar akla vurgu
yapan bir kutsal kitap bulunamaz.
Türkler'in aleyhindeki hadîsler sahih (Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait) değildir.
Olsaydı bile İslâm'dan öncesine ait olacak ve ancak kötülük yapanları
kapsayacaktı. İslâm'ın özünde de sözünde de Türk düşmanlığı yoktur, daha doğrusu
bir etnik gurubun diğerinden üstün veya aşağı tutulması sözkonusu değildir.
Kur'an'a göre bütün insanlar bir kökten gelirler, bu mânâda kardeştirler,
üstünlük güzel ahlâka, erdemli davranışlara ve hayırlı hizmetlere bağlıdır.
"O kavmin insanları..." şeklinde bir âyet yoktur.
Araplar eğer onbinlerce masum Türk'ü katlettilerse bu, Kur'an'a ve Sünnet'e göre
büyük bir cinayettir. İslâm'a göre haksız yere (meşrû savaş veya idamlık suç
sözkonusu olmadıkça) bir kişiyi öldüren bütün insanları öldürmüş gibi olur, bu
kadar büyük bir insanlık suçu işlemiş sayılır.
Tarih kitapları Türklerin İslâm ile müşerref olmalarını şiddete ve zorbalığa
değil, sevmeye, beğenmeye ve hür irâde ile benimsemeye dayandırıyorlar.
Kur'an ancak, din yüzünden insanlara savaş açan, inanç ve ibâdet özgürlüğünü
ortadan kaldıran, insanları yurt ve yuvalarından söküp atmaya kalkışan, devlete
isyan ederek eşkiyalık yapan insanlara karşı savaşa (yani onları öldürmeye) izin
verir. Bunu dışında kimse için "Öldürün!" demez.
Zinâ eden erkeğe ve kadına, vücûtlarında iz ve sakatlık bırakmayacak hafiflikte
yüzer sopa vurulacağı Kur'an'da vardır. Bu cezânın hedefi İslâm'a göre ağır bir
suç olan ve aile hayatını tehdit eden zinâ suçunu engellemektir. Kur'an'ın nazil
olduğu çağda böyle bir cezâ asla ilkellik ve vahşet değildir. İslâm
ülkelerindeki yanlış uygulamaların da çoğu, İslâm'ın değil, müslümanların
kusurudur.
Konferanslarında veya köşelerinde bu kadar yanlışı söyleyenler ve yazanlar;
tafargir, garazkâr, kötü niyetli, bilerek çarpıtan ve saptıran bazı kalemlerin
ve kaynakların etkisinde kalıyorlar, doğru bilgiye ulaşmak için de hiçbir gayret
göstermiyorlar; bunun bir manevî sorumluluğu yok mu? İnsanları yanlış
bilgilendirmek ve yönlendirmek, samîmî dindarları üzmek onların vicdanlarını
sızlatmıyor mu?
Yazık, çok yazık!
Tarîkat Gerçeği
Bütün büyük dinlerde mistik yorumlar ve bunlar etrafında toplanmış guruplar
vardır. İslâm'da da önce zühdü (dünya nimetlerine değil, ebedî hayata, Allah ile
ilişkiye ve erdeme yönelmeyi, bunlara öncelik vermeyi) vurgulayan naslar ve Hz.
Peygamber (s.a.v.) zamanında yaşanmış örnek zühd hayatı üzerinde yoğunlaşan
fertler ve guruplar meydana çıkmış, sonra bu guruplar içinden, madde ötesi
âlemle ilgili nasları farklı yorumlayan, bu yorumlara uygun bir ilişkiler ağı
kuran, din ve dünya görüşü oluşturan kimseler yetişmiştir. Farklı yaşantıdan
farklı bilgi, zevk ve vecde doğru gelişerek değişen bu harekete tasavvuf,
mensuplarına sûfî ve mutasavvıf, çeşitli kriterlere göre oluşmuş iç fırkalarına
tarîkat denmiştir. Bir yanda vahdet-i vücûd, vahdet-i şühûd gibi bir
epistemolojik ve ontolojik temel üzerinden yürünerek ortaya konmuş bulunan İslâm
anlayışı diğer yanda yaratan Allah'ın farklı (vâcib, ezelî, ebedî, tek ve
benzersiz...) varlığını yaratılmışların varlığından ayıran, nasları, zorunlu
olmadıkça zahir mânâlarından saptırmayan kelâmcı ve fıkıhçıların İslâm anlayışı
tarih boyunca yanyana var olmuşlardır. Aralarında zaman zaman çatışmalar meydana
gelmiş, karşılıklı olumsuz değerlendirmeler yapılmış ise de genel olarak bu iki
eğilim birbirini dışlamadan yekdiğerini bir meşrûiyet çerçevesine yerleştirmenin
yolunu bulmuşlar, sahtesini (dolayısıyla meşrû ve mûteber olmayanını) sahih
olanından ayırmak için de sağlam ve ortak ölçütler koymuşlardır. Maddî sağlığı
korumak için alınan onca tedbire rağmen yine de münferit veya salgın hastalıklar
olabildiği gibi dinî ve manevî alemde de sapmalar, sahte iddialar, istismarlar
olabilmiştir. Ama sosyal vakıaların yasaklamalar ile ortadan
kaldırılamayacağını, bu tedbir ile ıslâh da edilemeyeceğini bilen geçmişlerimiz
(ulemâ ve yöneticiler) ârızaları ortadan kaldırmanın yolunun öğretmek ve eğitmek
olduğu husûsunda ısrar etmiş ve bunu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.
Cumhuriyet, kendine mahsus bir çok sebep ve gerekçeye dayalı olarak tarîkatları
yasakladı, tekkeleri kapattı, ama bu vâkıa yok olmadı, yerin altına indi,
gizlendi, gözlerden ve denetimden uzak olarak varlığını sürdürdü, derken son
zamanlarda örnekleri gözlerimizin önüne serilen sahtelikler, acaiplikler,
rezillikler, cehaletler oluştu. Fakat şunu herkes biliyor ki, bu
manzaranın/yapının tamamı değildir, özellikle seçilen, bazan da oluşturulan bir
kısmıdır. Yapının gözlerden uzak tutulan kısımları vardır; burada klâsik
tasavvuf ve tarîkat anlayışı, bilgisi, inancı ve ahlâkı - önemli bir gelişme
kaydetmeden kendini tekrar mâhiyetinde de olsa- sahih olarak devam etmektedir.
Bu kesimdeki tarîkatların tamamı siyasetin içinde değildir, programlarında
siyasete hiç yer vermeyenler, bunu mâsivâ (Allah'tan gayrı) ile iştiğal sayanlar
vardır. Siyasete de yer verenler arasında şiddeti, silâhlı ayaklanmayı araç
olarak görenler ve teklif edenler varsa bunlar da devede kulaktır.
İkide birde kamu oyuna, ya cahil, sahtekâr, ahlâksız... veya tarîkatı siyasete
âlet eden örnekler sunulunca bundan iki olumsuz sonuç ortaya çıkıyor: 1. Halkın
bir kısmı tasavvuf ve tarîkatı yanlış tanıyor, yanlış algılıyor, çevresinde
bulunan derviş kişiler hakkında kötü zanlar ediniyorlar; bu da toplum kültür
bütünlüğünü olumsuz etkiliyor. 2. İşin içyüzünü bilen ve hattâ yaşayanlar ise
fotoğrafın sahte/montaj, taraflı, kısmî olduğunu görüyor, bunu yapanlara karşı
güvensizlik, yabancılaşma, öfke gibi olumsuz duygular ediniyorlar.
Bu bilgi ve iletişim çağında insanları/toplumu masal anlatarak aldatmak da,
uyutmak da mümkün değildir. Yapılması gereken şey yasaklara, tek taraflı ve
yanlı takdimlere (sunulara), telkinlere son vermek; özgürlük, şeffaflık, doğru
ve tam bilgi ortamında olayları ve olguları tartışmak, dinin, aklın, ilmin
rehberliğinde doğrulara ulaşmak ve hayatın kurallarını bu doğrular üzerine bina
etmektir.
Diyanet Şûrâsı
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) oldukça lüks ve masraflı bir şûrâ düzenleyerek
AB'ne giriş sürecinde Türkiye'de dînî hayatı güyâ masaya yatırıyor, dînin nasıl
anlaşılacağını, öğretim ve eğitiminin nasıl yapılacağını, DİB'nın statüsünü,
diğer dinlerle diyalog meselesini tartışıyor. Cümleye bir "güyâ"
yerleştirmemizin sebebi, aşağıda biraz irdeleyeceğimiz "Diyanet'in statüsü"dür.
Geçtiğimiz hafta sonunda Ankara'da idim, Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) da, kutlu
doğum münasebetiyle daha mütevâzı ve ucuz şartlarda, aşağı yukarı aynı konuları
içeren bir sempozyum düzenlemişti. Her biri sâhasında uzman ve tanınmış birçok
ilim adamı tebliğler sundular, aynı nitelikte başkaları da müzakereler yaptılar,
çok önemli sözler söylendi, teşhisler yapıldı, çözümler teklif edildi. Program
aylar öncesinden belli olduğu ve kendisi de vakfın başkanı bulunduğu hâlde
Başkan toplantıya katılmadı, Daireden de hiçbir üst düzey yöneticiyi aramızda
göremedik. Lâf olsun diye soruyorum: "Müzakereler ve yemek vakıf binasında değil
de lüks bir otelde olsaydı katılırlar mıydı?" Şimdi lâf olsun diye değil ciddî
olarak ifade ediyorum: Eğer bu toplantıya katılmayanlar İstanbul'da yapılan
toplantıya kadro hâlinde geliyorlarsa ortada samimî ve hizmete yönelik bir
faâliyet değil, çok yönlü bir politika var demektir. Daha TDV ile DİB bile
aralarında diyalog kuramamışlarsa lütfen dinler arasında diyalogdan filân söz
ederek -en azından beni- güldürmesinler.
Benim katıldığım birçok ilmî ve istişarî toplantıda, Sayın Başkan da dahil bütün
ilim adamları ve Diyanet yöneticileri, Başkanlığın mevcût statüsünü
eleştirdiler, böyle devam etmesinin daha uygun ve doğru olmadığını ifade ettiler
ve Başkanlığın, siyasetin etkisinden uzak bir statüye kavuşturulmasının şart
olduğunda birleştiler. Diğer detaylar bir yana "Başkanın seçimle göreve
getirilmesi" konusunda da görüş birliği oluştu. Yıllardan beri bu karar
savsaklandı, mevzûâta yansımadı ve uygulanmadı, aynı şekilde Başkanlıkla ilgili
kanunun iptal edilen maddelerinin yerine yenileri de (yani kurumun kâmil bir
kanunu da) çıkarılmadı. Şu anda kurum, bir bakan aracılığı ile siyasetin
pençesindedir; başkan nefeslerini bile bakanın irâdesince alıp vermek
durumundadır. Böyle bir daire din, diyanet, eğitim, öğretim konularında tarafsız
ve bağımsız karar alamaz, kazâra alırsa uygulayamaz. Şu hâlde ilk iş kurumun
kanununu çıkarmak ve onu vesayetten kurtarmaktır.
Türkiye, Avrupa Birliğine dahil ülkelerde çalışan ve yaşayan milyonlarca
Müslüman vatandaş sayesinde çoktan beri bu birliğin içinde yaşama tecrübesi
geçirmektedir. Bu tecrübe bize kimin nasıl etkilendiğini ve ne yapmak
gerektiğini ana hatlarıyla öğretmiştir. Ancak yapılması gerekeni yapabilmek için
bizim yöneticilerimizin eski kafalarını değiştirmeleri gerekmektedir. Yıllardan
beri yazılıp söylendiği hâlde devlet dîne ve ilme müdahaleden ve Başkanlığı
yönetmekten vazgeçmediği için Almanya'da, Diyanete bağlı kuruluşun (birliğin)
İslâm din derslerini yönetme hakkı kaybedilmiştir. Aynı müdahale, güdüm ve
sınırlamalar ülke içindeki din eğitimi ve öğretimi alanında da devam etmektedir.
Bir ülke düşünün ki, buranın halkı, daha fazla din ve düşünce özgürlüğüne
kavuşabilmek için yabancılardan (eskiler olsa gavurdan derlerdi) medet umsunlar;
işte bu ülke Türkiye'dir. Dilerim şûrâda bu meselelere neşter vurulur! "Dilerim"
dediğime bakmayın, değil neşter vurmak, yanından geçilse râzıyım.
Gecekondu
mahallesinde câmiler
İşi gücü müslümanlarla uğraşmak, onlara kusur yamayıp hakaret etmek olan birisi
hindi gibi şişinerek cevherler döktürüyor, "Bir gece kondu mahallesinde yirmi
tane câmi var, ama bir tane sağlık ocağı yok, okul yok, yol yok...Bu İslâm
değildir..." diyor. Geleneğe dayalı bir İslâm anlayışı ve yaşayışı içinde
olanlardan, daha doğrusu, kendisi yabancılaştığı için özünden nefret eden nefis
kulu sosyete döküntüleri de bu sözleri hararetle alkışlıyorlar. Ne söyleyenin ne
de dinleyenin meseleyi, bir de gecekondu sakinlerinden sormaya veya olayı ilmî
olarak açıklamak üzere bir araştırma yapmaya ve yaptırmaya niyetleri var.
Oturdukları yerden ahkâm kesiyor, belli yerlere mesaj veriyor, şişlerini
indiriyor ve parsa topluyorlar.
Şehirlilerin hıyanetleri, ülkeyi iyi yönetmemeleri yüzünden evini barkını,
çiftini çubuğunu bırakıp şehre göçen insanlarımız, önce bir barınak, sonra da
onun maddî ve manevî değerlerini, özellikle de ahlâkını ve emeğini yemek için
ağzını açmış bulunan şehir hayatına karşı bir sığınak arıyor. İmara açık
bölgelerde barınak bulması imkânsız olduğu için, yine şehirlilerin
hıyanetlerinden (arsa mafyası, oy avcılığı, çıkarcılık) yararlanarak varoşlarda
bir yer buluyor, köy kültürüne uygun bir ev yapıyor, manevî sığınak ve tatmin
aracı olarak da bir câmi yapma teşebbüsüne geçiyor. Câmiyi sağlık ocağından ve
okuldan önce düşünüyor; çünkü onun için câmi bunlardan önemli ve çünkü devlet
câmi yapmıyor, okulu ve sağlık ocağını ise seçimler yaklaşınca devlete
yaptırtmak mümkün oluyor.
Büyük şehirlerin içinden geçip gecekondu semtlerine ulaşıldığı zaman insan,
okumuş yazmış şehirlilerin yaptığı ve içinde oturduğu evler ve mahalleler ile
gecekonduları arka arkaya görüp mukayese etme imkânı buluyor. Birincisinde
zevksizlik, çevre tahribatı ve bunaltıcı bir yığılma hemen göze çarpıyor. Bahçe
içinde yapılmış güzelim evler yıkılmış, asırlık ağaçlarlar kesilmiş, arsayı
azamî para getirecek şekilde kullanabilmek için bir karış yeşil alan
bırakılmamış, zevksiz ve asaletsiz bir mimarî (!), park yok, bahçe yok, kaldırım
yok, gezi yeri yok, yeterli yol yok, araç parkı yok, câmi yok... Gecekondularda
basit, fakat sıcak ve insancıl Anadolu evleri var, her birinde küçük de olsa bir
bahçe var; kavak, söğüt ve çiçekler var, minareler var...
Bunların hangisi daha insanî ve daha İslâmî?
Sağlık ocağı yokmuş, okul yokmuş; bunların sorumlusu gecekondu sakinleri mi
yoksa devletin gelirinin yarısından fazlasını faizcilere vererek hazineyi her
geçen gün biraz daha iflasa sürükleyen, en hayatî yatırımları askıya alan
yöneticiler mi? Devlete tefeci faizi ile borç verip milletin kesesinden geçinen
faizcilere bir yılda ödenen faiz ile kaç okul ve kaç sağlık ocağı
yapılabileceğini düşünmek ve bunu yapmayanları kınamak yerine yoksul gecekondu
sakinlerini câmi yapıyorlar diye İslâm'ın dışına atmak insaf ile, İslâm ile
nasıl bağdaşıyor? Lüks semtlerdeki okulları ve sağlık ocaklarını buralarda
oturanlar mı câmiye tercih ederek yapıyorlar? Hayır! Onlar ne câmi yapıyorlar,
ne de okul. Okulu, sağlık ocağını devlete yaptırıyorlar, câmi ise akıllarına
bile gelmiyor. Bu semtlerde yükselen minareler görüyorsanız bilin ki, bunları da
yapanlar henüz yeterince kentleşmemiş insanlarımızdır.
Asker sivil bazı şahıslar zaman zaman ortaya çıkıp bu terâneyi okurlar, halkı
câmi yaptıkları, okul yapmadıkları için kınarlar. Bir kere bu tesbit doğru
değildir; halkımız okul da yapmaktadır. Ancak câmi yapmak için mevcût manevî
ihtiyaç ve teşvikler okul için yoktur; çünkü -dindar halka göre- okulun millî
unsurları ve özellikle manevîyatı eksiktir. Orada Kur'an okunmaz, isteyenlerin
namaz kılmaları için mekân bulunmaz, din eğitimi yoktur, başını örten öğrenciler
ve öğretmenlere okuma-okutma hakkı tanınmaz...
Kendilerine göre bir İslâm uydurup ruhbanlığını da üslenerek dilediklerini İslâm
içine sokan, beğenmediklerini de ondan dışlayan beylere bir kere de meseleye
halkın ve bizim bakış açımızdan yaklaşmalarını tavsiye ediyoruz.
Perde-ekranın arkasında neler gizleniyor?
Türkiye büyük bir tiyatroya benziyor. Seyirciler, perde arkasında gizlenip bir
şeyleri gizleyerek işini yürütenlerin dışında kalan bütün halk. Perde bir türlü
açılmıyor, seyirciler sabırsızlandıkça, aynı zamanda ekran olan perdeye yeni
manzaralar, görüntüler, ilgi çeken, eğlendiren, oyalayan oyunlar getiriliyor.
Bunların bir kısmı hayalî, asılsız, bir kısmı abartılı, bir kısmı da,
seyircilerin birçoğu bakımından ilgi çekici, oyalayıcı, fakat onlar için
faydasız, işe yaramaz. Birileri bu oyalamaya karşı çıkıp perdenin açılmasını,
asıl oyunun ve oyuncuların ortaya çıkmasını isterse, halka oyalandığını ve
aldatıldığını hatırlatırsa derhal onun işi bitiriliyor ve uygun bir şekilde
susturuluyor.
Aynı zamanda ekran olan, seyircileri oyalamaya yarayan perdede neler, perdenin
arkasında neler var?
1.İrticâ: Bu kelimeye verilen mânâ "Türkiye'de şerîat düzenini hâkim kılmak için
yapılan bilinçli faâliyet" ise kasten yapılmış bir abartma sözkonusudur. Çünkü
bu ülkede yaşayan müslümanların kahir ekseriyeti, kendi hayatlarında, kendi
anladıkları müslümanlığı uygulamak isterler, devletin buna imkân vermesini talep
ederler. Legal siyasî partilerin olsun, sivil toplum örgütlerinin olsun istek ve
faâliyetleri aynı doğrultudadır. Yer altında faâliyet gösteren ve güce dayalı
bir rejim değişikliği isteyen fertler ve guruplar devede kulaktır, marjinal
kalmışlardır, devlet bunları bilmektedir ve istediği anda yakalayabilme,
faâliyetlerini bitirme gücüne sahiptir. Tarîkat ve tasavvuf adına ortaya çıkıp
bir avuç avamı kandıran ve bu yoldan menfaat sağlayan sahtekârlar ile birkaç
sahte/hasta mehdiyi, lâzım oldukça ekrana getirenler, bunların Türkiye
müslümanlarını temsil edemeyeceklerini, sayılarının da devede kulağın bir tüyü
kadar olduğunu bilmektedirler. Bunların devamlı perdeye yansıtılması, masûm ve
meşrû talepleri, hukuk dışına çıkma pahasına da olsa engellemeye, insan hakkı
olan din eğitimini sınırlamaya kılıf hazırlamak içindir.
2.Terör ve çeteler: Lânetlik terörün engellenmesini istemeyenler insanlık suçu
işlemiş olurlar. Devletin bulunduğu yerde çeteler de var ise bu bir devlet
ayıbıdır; tez elden yok edilmeleri gerekir. Ancak gerek terör ve gerekse
çetelere karşı yürütülen harekât ve yapılan faâliyetlerin, bitirici olmaktan
ziyâde oyalayıcı olduğu konusunda ciddî şüpheler vardır. Bir terör başını
paketleyip teslim etmeye karar verenlerden alıp Türkiye'ye getirmeyi meydan
savaşı kazanmış gibi perdeye yansıtmanın da, amacı aşan sebepleri olmalıdır.
3. Aptal kutusu adı verilen televizyon başta olmak üzere medyada, sırf
aptallaşmış kitlelerin ilgisini çekmek, okumalarını ve seyretmelerini sağlamak
ve bu yoldan para kazanmak için gösterilen kirli çamaşırlar, özel hayatlar, adî
polisiye vak'alar, çıplak vücutlar, iğrenç manzaralar. Bunları yapanlar ile
onlara destek verenlerin dile getirdikleri, "Efendim kumanda ellerinde,
istemiyorlarsa seyretmesinler, promosyona tamah edip almasınlar..." şeklindeki
savunma bize, okulların önlerinde veya gençlerin devam ettikleri mekânlarda
uyuşturucu satanların "Biz zorla vermiyoruz, istemeyen almasın..." demelerini
hatırlatıyor
4. Bütün bunları destekleyen veya göz yuman, amacına ulaşmak için başta devletin
ve siyasetin kurumları olmak üzere hemen her şeyi kullanan zümreye gelince
bunları menfaatçiler ve dâvâ sahipleri diye ikiye ayırmak gerekiyor.
Uluslararası uzantıları ve bağlantıları bulunan bazı kuruluşlar meselâ din veya
millî devlet düşmanlığını kendilerine dâvâ edinmişlerdir. Yıllardan beri ülkenin
kaymağını yiyen, para muslukları ile önemli makam ve mevkîleri, dededen toruna,
takımda takıma ellerinde tutan bir avuç insan (insanımız değil) menfaatçilerdir;
bunların dînî ve ahlâkı maddedir, maddîdir. Ekrana durmadan oyalayıcı görüntüler
süren ve sürdüren, perde açılır da arkası görülür, takke düşer de kellik ortaya
çıkar diye ödleri patlayanlar işte bunlardır. Ancak korkunun ecele faydası
yoktur, seyirciler içinde patlama noktasına gelenlerin de, hîleyi anlamaya
başlayanların da sayıları gün geçtikçe artmaktadır.
5.Ekrandaki görüntüleri kullanarak beceriksizliklerini örtmeye, siyasî
ömürlerini arttırmaya çalışan iktidarları ise anmaya bile değer görmüyorum.
Din, gelenek,
çağdaşlık ve kadın
Kadının zayıf ve çâresiz olduğu durumlarda ve şartlarda karşı cins tarafından
ezildiği, horlandığı ve sömürüldüğü tarihten günümüze görülmüş ve yaşanmıştır.
İlâhî dinler, belli kültürler çerçevesinde yapabildikleri kadar onları koruma,
yaratılıştan verili bulunan konumlarına oturtma, gaspedilen haklarını
kendilerine geri verme işlevini de üslenmişler, bu konularda önemli başarılar
kaydetmişlerdir. Ancak dinlerin etkisi mensuplarının kabûlüne bağlı bulunduğu,
ilâhî yaptırımların çoğu âhirete bırakıldığı, imtihan dünyasında serbest irâde
ile itâat talep edildiği; günaha, isyana ve kötülüğe de hürriyet tanındığı için
dinlerin ıslâhatı tam ve devamlı olamamış, gelenekler dînî beşerî arzulara
indirgeyebilmiş, geçmiş dinlerin kitapları beşer eliyle ve nefsanî isteklere
uygun olarak yeniden yazılabilmiş (tahrif edilmiştir), son dînin kitabı da
amacına ters yorumlanabilmiştir. Erkek gibi Allah'ın kulu olan ve bu bakımdan
hiçbir farkı bulunmayan kadın; başka tür bir varlık kategorisine itilmiş, yine
ezilmiş, horlanmış ve sömürülmüştür.
Son ve kâmil ilâhî din olan İslâm geldiğinde kadının durumu yine ıslâha muhtaç
bulunuyordu. Allah Teâlâ Peygamberine (s.a.v.) verdiği talimât ile bu ıslâhatı
iki aşamada gerçekleştirmeyi murad etti: O çağda olabilecekleri hemen, ileride
olabilecekleri de zamanı gelince. Bu iki aşamalı ıslâhın tipik örneği
cariyelerle ilgili olanıdır. Cariye kadın alınıp satılan bir mal idi, hemen
hiçbir hakkı yoktu, boğaz tokluğuna çalıştırılır ve kullanılırdı. İslâm ona bir
seri hak getirdi, artık o, hür olmasa bile insandı ve hürriyetini elde
edebilmesi için kapılar açılmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine intikâl eden
bütün cariyeleri hürriyetlerine kavuşturmuş, başkalarını da böyle yapmaya teşvik
etmiş, Kur'an-ı Kerim de onların (ve kölelerin) isteklerine bağlı olarak ve
olmayarak hürriyete kavuşmalarını sağlamak üzere bir dizi tedbir getirmişti.
Bütün bunların sonunda İslâm âleminde, kısa zaman sonra köle ve cariyenin
kalmaması, devam ettiği süre içinde de insan, hattâ sahibinin kardeşi, çocuğu
gibi muamele görmesi gerekirdi, ne yazık ki böyle olmadı; beşerî irâde ve arzu,
ilâhî irâdeye uymadı, gelenek bu konuda dîni kendine uydurdu, asırlar boyunca
-hayvan pazarları gibi- esir pazarları kuruldu.
Kadın konusunda da İslâm'ın hedeflediği iyileştirme irâdesi geleneğe yenik
düştü, erkekler günaha düşmemek için kadını ortalıktan kaldırmayı, sosyal
hayattan çekmeyi, dört duvar arasına hapsetmeyi yeğlediler; öyle ki onun mescide
gitmesinin câiz olup olmadığını bile tartıştılar, sonunda " namazlarını da
evinde kılsın daha iyi" dediler. Hem İslâm'a hem de fıtrata aykırı olan bu tutum
asırlar sonra da olsa beklenen tepkiyi getirdi, modern dünyada esen rüzgâra ayak
uyduran müslüman kadın da erkek hegemonyasına baş kaldırdı. Aklın, fıtratın ve
dînin gereğine uyarak kadına lâyık olduğu yeri ve değeri vermeyen müslüman
erkekler zor karşısında adım adım gerilemeye başladılar, fıkıhçılar (İslâm'ın
yorumcuları) da yeni hak ve özgürlüklerin bir kısmını meşrûlaştırmanın yolunu
aramaya ve bulmaya koyuldular. Şimdi din, gelenek ve çağdaşlık köşelerinin
oluşturduğu üçgen içinde müslüman kadının yeni imajı oluşuyor; hak, özgürlük ve
ödevleri belirleniyor. Bu bağlamda yapılan tartışmalardan biri de şu soruya
cevap bulmayı amaçlıyor: "Müslüman kadın nereye koşuyor?" Daha iyi müslüman mı
oluyor, kendini ezen geleneğin zincirlerini kırayım derken çağdaş geleneğin
zincirine mi bağlanıyor, yoksa başka bir şey mi oluyor. Oluyor mu, olduruluyor
mu? Bu soruların cevabını bir başka yazıda arayalım.
Modernleşme ve Kadın
Modernleşme kavramı "Batı kültür ve uygarlığını bir bütün hâlinde, zoraki
evrenselleştirme yoluyla bütün dünya insanlarına hâkim kılmak, benimsetmek ve
yaşatmak" şeklinde tanımlanırsa bir ferdin veya topluluğun (ümmetin, milletin)
hem müslüman hem de modern olması mümkün ve câiz olamaz; çünkü bu kültürün İslâm
ile örtüşmeyen tarihi, felsefesi, altyapısı, arkaplanı, dünya görüşü, değerleri
ve hayat tarzı vardır. Modernleşmekten maksat, müslüman ferdin ve toplumun bu
çağda, içinde yaşadığımız zaman diliminde -korunacakları korumak, değişecekleri
değiştirmek sûretiyle- nasıl var olması gerekiyorsa öyle var olması ise,
müslümanların modern olmaları câizin ötesinde, farz olur.
Müslüman kadının modernleşmesi konusunu tartışan ilim ve fikir adamlarının bir
kısmı, korunan ile değiştirilenin din ile mi, gelenek ile mi ilgili olduğunu
sahih bir şekilde ayıramadıkları için modernleşen müslüman kadının dindarlığını,
din ile bağlantısını değerlendirmede hatâya düşüyorlar. Bilindiği gibi tarih
içinde oluşan, değişse bile tortu ve iz bırakan geleneklerin bir kısmı din ile
(dînin değişmez kuralları ile) örtüşürken bir kısmı böyle değildir; ya bid'attır,
dîne aykırıdır, fakat toplum içinde yaygınlık kazandığı için dîni ıslâhatçılar (müceddidler)
tarafından değiştirilememiştir, ya belli zaman ve mekânlarda doğru, dîne uygun
iken şartların değişmesi ile bu niteliğini kaybettiği hâlde öylece kalmış,
âlimler ve eğitimcilerin işbirliği ile yerine yenileri konamamamış,
müslümanların hayatında devam etmiştir yahut da dîne uygun ve değişmeye açık
olduğu hâlde zamanı gelmediği için değişmemiştir. Bunlardan birincisi yani dînin
değişmez kuralları ile örtüşen, o kuralların uygulanması sonucu gelenekleşen
davranışlar, tutumlar, ilişkiler... modernleşme adına değiştirilirse bu noktada
bir sapmadan veya işi kitabına uydurarak dîne rağmen modernleşmeden söz
edilebilir. Geleneğin diğer kısımları/çeşitleri, içinde yaşanılan zaman ve
şartlar öyle gerektirdiği için âlimlerin ve eğitimcilerin kontrolünde, dînin
özüne ve değişmez mâhiyetine zarar vermeden değiştirilirse veya değişirse burada
bir sapma değil, sağlıklı bir değişme ve gelişme bahis konusu olur.
Yukarıda söylenenleri örnek üzerinde açıklamak maksadıyla müslüman kadının
sosyal hayattaki yerini ve işlevini ele alabiliriz. Dînin ittifakla değişmez
kabûl edilmiş kuralları arasında kadının sosyal hayattaki yerini ve işlevini
belirleyen bir kural yoktur. Din kadın-erkek ilişkilerinde bazı değişmez
sınırlamalar getirmiştir, bunun ötesindeki belirleyiciler yaratılıştan gelen
özellikler, ihtiyaç ve gelenektir. Bu dinamiklerden hareketle kadınların dört
duvar arasına hapsedildiği de olmuştur, meşrûiyet çerçevesinde sosyal hayata
aktif olarak katıldığı, kamu görevlisi, tâcir, işçi, zenaatkâr, işveren, ilim
erbabı, geri hizmetlerde ve gerektiğinde cephede savaşçı... olduğu da
görülmüştür. Hz. Ömer'in biraz da durumdan şikâyetçi olarak "Mekke'de iken biz
erkekler kadınlara hâkim (galip) idik, Medine'ye gelince kadınları erkeklerine
hâkim olmuş bir topluluk ile karşılaştık' dedim, Peygamberimiz (s.a.v.) buna
karşı gülümsedi" demesi, kezâ Câhiliye döneminden İslâm'a geçişte kadının
geçirdiği önemli değişimi anlatırken "Biz İslâm'dan önce kadını bir şey yerine
koymazdık, İslâm gelip de Allah onlara kitabında yer verince bu sebeple -yine de
işlerimize karıştırmaksızın- kadınların üzerimizde bazı hakları bulunduğunu
kabûl ettik, birgün eşimle konuşurken bana karşı sert bir çıkş yaptı, "Sen bana
karşı nasıl böyle konuşabiliyorsun?" dediğimde "Sen bana böyle diyorsun ama
kızın da Hz. Peygamber'i (s.a.v.) üzebiliyor" dedi...(Buhari, Libas, 31)
ifadeleri din ile örtüşen değişimin canlı örneklerini sergilemektedir. Günümüzde
kadının, dindarlığını zedelemeden -yukarıda tanımlanan ikinci mânâda-
çağdaşlaşması mümkün ve câizdir, hattâ haksız ve yersiz müdahaleler ile
kesintilere uğramasa gerçekleşme yolundadır bile denilebilir. Dînin değişmez
kurallarını çiğnemeden, değişmeye açık gelenekleri aşarak kızlarımızın ve
kadınlarımızın okumalarına, sosyal hayatta kendileri için uygun ve gerekli olan
rolleri almalarına, hizmetleri üslenmelerine engel olan şey din değildir; ya
dinleşmiş geleneklerdir yahut da dinleşmiş ideolojilerin insan haklarına,
çağdaş/evrensel değerlere aykırı dayatmalarıdır.
Kadının Yeri
Konya'dan bir okuyucumuzun yazdığı mektup oldukça yaygın bir düşünceyi
yansıttığı için hem sütunuma almaya hem de cevap vermeye değer buldum. Mektup
şöyle diyor:
"Fakültenizdeki kızlara fırsat vermeyin, onlar iş başında oldukları müddetçe
oğlan çocuklarına iş kalmıyor. Dünyada ve memleketimizde işsizliğin baş sebebi
kadınların iş başında olmalarıdır.. Kadınlara (kızlara) fırsat verirseniz
onların aldığı günaha ortak olursunuz. Cenab-ı Allah Ahzâb Sûresi'nin 33.
âyetinde 'Kadınlar evlerinde otursunlar' buyuruyor. Surenin 59. âyetinde de
'kadınlar dışarıya çıktıklarında yüzlerini, başlarını örtecekler buyuruyor.
Bütün fâkihler, müfessirler, 'kadınlar dışarıya çıktıklarında başlarını ve
yüzlerini örtecekler' diyorlar. Kadınlar evlerinde kocalarının, çocuklarının,
evlerinin hizmetinde olsunlar. Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında ihtiyaç
olmadığında dışarıya ve harp meydanına çıkmazlardı, ihtiyaç olursa
çıkarlardı..."
Mektubu yazan kardeşimizin iyi niyetinden şüphe etmiyor, düşüncesine de saygı
duyuyorum. Ancak katılamadığım husûsları kısaca açıklamayı da zarûrî görüyorum:
1. Kadınlar ve özellikle kırsal bölgede yaşayanlar asırlar boyunca hem ev içinde
hem de tarlada, bahçede, dağda çalıştılar, bugün de böyle yapıyorlar; onları eve
hapsetmenin toplumda nelere mâl olacağını iyi düşünmek gerekir. Hz. Peygamber
(s.a.v.) zamanında da durum böyleydi. Kendi baldızı Esmâ, kocasının atı için
sırtında bahçeden yem taşırdı, bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) ona rastladı,
devesine bindirmek istedi, fakat Esmâ, belki kocamın ağırına gider diye bu
teklifi kabûl etmedi. Erkekleri işsizlikten kurtarmanın yolu, paradan para
kazanmayı bırakıp istihdama alan açan yatırımlar yapmaktır. Bugünün dünyasında
kadın erkek çalışmadan ötekilerle güç yarışı yapmak mümkün değildir. İhtiyaç
bulunmadığında çalışmayan kadını zorlayan da yoktur.
2. Ahzâb Sûresi'nin 33. âyetinde bütün kadınlara değil, Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) eşlerine hitap edilmektedir; onların özellikleri ve farklı hükümleri
vardır. Ayrıca bazı müfessirlere göre bu âyette geçen "karne" kelimesi, "vakarlı
olun" şeklinde anlaşılmıştır.
3. Kadınların dışarı çıkarken yüzlerini örtmeleri bütün müctehidlere göre farz
değildir; hanefîlere göre kadının yüzü ve elleri avret (örtülmesi gereken
yerlerden) değidir. Buhârî'nin rivâyet ettiği bir hadîse göre Peygamberimiz
(s.a.v.), arkasında Hz. Abbâs'ın oğlu el-Fadl olduğu hâlde devesinin üzerinde
iken genç ve güzel bir kadın ona bazı şeyler sormuş, cevap verirken el-Fadl'ın
ısrarla kadına baktığını görmüş, iki kere çenesinden tutarak yüzünü başka yöne
çevirmiş, ama kadına "yüzünü ört" dememiştir. İbn Battâl bu hadîse bakarak şu
sonuçları çıkarmıştır: a) Fitneden (günaha girmekten) emin olan kimse kadının
yüzüne bakabilir. b) Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kadınlarına farz olan hicab
(perdelenmek, perde arkasında bulunmak) bütün mümin kadınlara farz değildir. c)
Kadının yüzünü örtmesi farz değildir. (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XIII, 245).
Elbette farklı düşünen müctehidler de vardır, ama mektupta yazıldığı gibi bir
ittifak sözkonusu değildir.
4. İhtiyaç durumu ve anlayışı değişkendir; birine veya bir zamana ve mekâna göre
ihtiyaç olmayan şey başkasına göre ihtiyaç olabilir. İhtiyacı yalnızca ferdî
olarak düşünmek de doğru değildir, toplumun ihtiyacı da göz önüne alınmalıdır.
Bizim vazifemiz kadın kardeşlerimize de din ve fazilet öğretim ve eğitimi
vermektir; bunu alan kadınlar da erkekler kadar neyi, nerede, ne zaman ve nasıl
-din ve ahlâklarından fedâkârlık etmeden- yapacaklarını takdir edebileceklerdir.
Kadının Laikleşmesi
Akademisyen bir köşe yazarı şöyle diyor:
"Kentleşme, eğitimin yaygınlaşması, Medenî Yasa, ekonomik gereksinmeler,
kültürel değişimler.. derken şimdi kadın toplumal yaşamın neredeyse tüm kılcal
damarlarına nüfûz etmiş durumda. Bu, toplumsal yaşamda demokratikleşmeyi,
katılımı ve laikleşmeyi de birlikte getirecek bir değişimdir. Kendisiyle aynı
işi yapan, aynı sorumlulukları paylaşan, aynı geliri kazanan kadına, 'Mirasta
sana yarım pay düşüyor, istersem seni döverim, ticaret dâvâsında erkek varken
sen tanıklık yapamazsın, istersem sokağa çıkmana izin vermem,' diyecek erkek
sayısında bir düşme olmalıdır. ('Kadın yönetici fitneye yol açar,' diye
Çiller'in başbakanlığına karşı çıkanlar oldu, ama pek ciddîye alınmadılar. Gerçi
Çiller yönetiminin bu yargıyı haklı çıkardığını söylemek de mümkün gözüküyor!)
Kızlarımız okumalı ve iş sahibi olarak toplumsal yaşama katılmalıdır. Kadının
özgürleşmesi ve toplumun laikleşmesi için daha iyi bir formül bilmiyorum."
Bu ifadeden anlaşıldığına göre yazar, laikliği bir devlet tavrı olarak değil
(veya bununla beraber) bireysel bir tutum olarak görüyor. Devletin ve çağdaş
toplum hayatının da katkıları/zorlamaları sâyesinde kadınların gittikçe
laikleşeceklerini; yani hayatlarını yöneten kuralların din ile bağlantısını
koparacaklarını bekliyor. Yazara göre bu beklentinin hem meşrûiyet hem de imkân
yönünden dayanağı ise din kuralları ile çağdaş hayatın bağdaşamaz oluşudur.
Bize göre din kuralları ile çağdaş hayatın bazı yönlerinin bağdaşmaz oluşu din
adına bir kusur değildir, dînin varoluş amaçlarından biri de, geldiği ve
uygulandığı zamandaki (çağdaki) çirkin, kötü, uygunsuz, İslâm insanına
yakışmayan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, ıslâh etmek, düzeltmektir.
Faizcilik, eşcinsellik, zinâ, sömürü, alkollü içki ve uyuşturucu kullanımı,
kumar, isrâf, hukuk ve ekonomide adâletsizlik... çağdaş ve yaygın diye dînin de
bunlara uyum yapması, bunlarla uzlaşması, bağdaşması beklenemez.
Laik tavırlı bir devlet düzeni içinde başka inanç ve hayat tarzlarına sahip
insanlar gibi müslümanların da, kendi inanç ve hayat tarzlarını sürdürme
imkânları olmalıdır. Bunun ötesi eğitim ve güzellikte, iyilikte yarış
meselesidir. Laikleşme adına müslüman ve dindar kadınların, kendilerine çağdaş
diyen diğer kadınlar gibi olmalarını ve yaşamalarını istemek haksızlıktır; din
ve vicdan özgürlüğü ilkesi ile bağdaşmaz.
Verilen örneklere gelelim:
İslâm miras hukukundaki kadın erkek farkı, yükümlülük ve sorumluluk farkına
bağlıdır. Bu ikisi arasında bir denge kurulmuştur.
Müslüman erkek karısına, "canım isterse döğerim, dışarı çıkmana izin vermem..."
diyemez; bunlar erkeğin canının istemesine bırakılmış değildir. İslâm kadın
döğmeyi farz veya sünnet kılmıyor ki, bu kötü davranış ortadan kalkınca din
gitmiş, laiklik gelmiş olsun. Tam aksine İslâm'ın amacı, kadının döğülme ve
ezilmesini engellemek olduğu için bunlar gerçekleştikçe İslâmîleşme de
gerçekleşmiş olur.
Namaz, öğrenme, ana baba ziyareti gibi dînî ödevler, aile yuvası kurulurken
yapılan sözleşmeler, örf ve âdete bağlı uygulamalar, izin konusunda da
geçerlidir.
Ticaret dâvâlarında kadının şahitliği, erkeğin bulunmamasına bağlı değildir.
Hakkın zâyî olmaması için, tanıklığını ifade eden kadının yanında, yanılırsa
düzeltmek üzere bir kadının daha bulunması -belki de o günün şartları böyle
gerektirdiği için- istenmiştir. Öte yandan kadın mahkemede hâkim bile
olabilmektedir.
İslâm'da kadının devlet başkanı olmasını yasaklayan kesin (ihtilâfsız, yorumu
tek olan) bir nas yoktur. Ancak uygulamada kadının devlet başkanı olmasına hoş
bakılmamış, imkân tanınmamıştır. Çağdaş dünyada devlet başkanı ve başbakan olan
kadın sayısı ile erkek sayısı göz önüne alınırsa müslümanların tutumlarının
çağdaş olduğu da ortaya çıkmaktadır.
Sayın yazara bir bilgi notu vereyim:
İslâm'a göre bir müslüman, bağlayıcı bir din kuralını uygulamaz ise günahkâr
olur, inkâr ederse (ben bunu kabûl etmiyorum derse) müslümanlıktan ayrılmış
bulunur. Herhangi bir çağdaş uygulamayı, din kaynaklarına göre meşrû bulur,
yorumla meşrûlaştırır ve uygularsa laik olmaz ve dindarlığına da zarar gelmez.
Şu hâlde laik tavırlı bir devlet düzeninde dindar bir müslüman (kadın ve erkek),
bazen devletin -bağlayıcı ve zorlayıcı olmayan- kurallarını uygulamayarak, kendi
kurallarına uygun bulduğunu ise uygulayarak dindarca yaşamaya devam eder,
edebilir, hayatını yönlendiren din kurallarını başkalarıyla değiştirmek
durumunda kalmaz.
Kadın dövülür mü?
Hiçbir canlı dövülmez, "Kadınlarınıza iyi davranın, onlar size Allah'ın
emanetidir, kadınlarını dövenler hayırlı kimseler değildir" sözleri İslâm'ın
aziz Peygamberine (s.a.v.) aittir. O'na on yıl hizmet eden Enes, "Bir kere bile
sert söz söylemedi, yaptığım veya yapmadığım bir işinden dolayı beni
sorgulamadı, 'nasip olsaydı olurdu' der geçerdi" diyor. Hem cezâda hem eğitimde
hem de zorla yaptırmada en yaygın aracın sopa olduğu bir toplumda İslâm,
insanların vicdanlarını ve duygularını eğiterek sopayı zaman içinde bıraktırma
yolunu tutmuştur. Kur'an'da hafifçe dövmeye izin verilen (tavsıye veya emredilen
değil) tek durum, ailenin huzur, düzen ve şerefini ihlâl eden, öğüt ve uyarılara
kulak kapatan kadının durumudur, bu durumda bile Hz. Peygamber'in (s.a.v.)
yönlendirmesi işin başka yollardan çözülmesidir. Özetle İslâm sopayı getirmemiş,
var olanı asgarîye indirerek bıraktırmayı amaçlamıştır. Ama uygulamada hem İslâm
dünyasında hem de başka toplumlarda "cezâda, eğitimde, öfkeyi teskinde,
zorlamada" sopa hep kullanılmıştır; bunun vebalini dînlerde ve ahlâkta değil,
nefsinin arzularını, duygularının tatminini dinin ve ahlâkın önüne alan ham
insanda aramalıdır. Uygulamadan bildiğim pek çok örnek içinde, Kur'an'ın son
derecede nadir ve özel bir durumda izin verdiği dövme örneğine hiç rastlamadım.
Ama sudan sebeplerle, tamamı meşrû olmayan sayısız dövme olayını biliyorum ve
bunu yapan erkeklerin de çoğu namazında niyazında adamlardır. Allah elbette
bunları iki sebeple sorumlu tutacaktır: 1. Meşrû olmayan bir sebeple ve şekilde
kadınları dövdükleri için. 2. İslâm'a ve müslümanlara söz getirdikleri için. Öte
yandan kadın dövenlerin, kadına karşı şiddet kullananların çoğunun fetvâyı
dinden almadıklarını, davranışlarını din kurallarına göre ayarlamadıklarını da
biliyoruz. Şu hâlde kadına karşı şiddet kınanıyorsa ve bu çirkin uygulamaya son
verilmek isteniyorsa bilinmelidir ki, İslâm da bunu istemektedir, bu rahmet dini
dövmeden değil, sevmeden yanadır.
Meselenin İslâmî yönüne yukarıda kısaca değinmiş olduk. Bizim bu yazıda "kadının
dövülmesi" meselesini konu edinmemizin asıl sebebi, hemen her gün ekranlarda
gördüğüm, kadınlarımıza ve kızlarımıza karşı resmî görevlilerin kullandıkları
şiddettir. Bunun en sık rastlanan örneği de "hak arayan, haksız buldukları bir
uygulamaya veya karara karşı demokratik tepkilerini ortaya koyan kadınlarımıza
ve kızlarımıza" uygulanan şiddettir. Deniyor ki, "Efendim izin alsınlar ondan
sonra gösteri yapsınlar, izinsiz gösteri yaptıkları sürece biz engelleriz,
engellerken de biraz döveriz!" Buna karşı iki çift sözümüz var: 1. Haksız kararı
alan, uygulamayı yapan izini de vermiyor, verdirmiyor; o zaman gösteri ve
toplanma özgürlüğü/hakkı/denetim aracı nasıl kullanılacak? 2. İzinsiz gösteri
yapanların dövülebileceği hangi kitapta yazıyor.
Âlemin gözü önünde komutan, öğretmen, polis... kadın olsu erkek olsun insanı
döverse koca karısını, çocuk çocuğu, sokaktaki insan da birbirini döver.
İslâm'a, Kur'an'a saldırmak için -bilir bilnez- dövme olayını kullananların
çevrelerinde olup biteni görecek gözlerine, işitecek kulaklarına ne oldu acaba!
Sünnet ve Örtünme Töreni
Doğumun ilk haftasından bülûğ çağına kadar çocuklar sünnet ettirilirse de
ülkemizde daha ziyâde ilkokula devam eden erkek çocuklarımızın tatil ayları
başlayınca sünnet ettirilmeleri âdet hâline gelmiştir. Tırnak kesmek, tıraş
olmak, belli yerlerdeki kılları yok etmek, sakal bırakmak, bıyıkları düzeltmek
gibi insana yakışan, rahatlık ve temizlik sağlayan, sağlık için yararlı olan bu
uygulamalar hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.) "fıtrat gereğidir, insana yakışan
budur" buyurmuş, kendileri uyguladıkları gibi ümmetine de tavsıye etmişlerdir.
Başka müslüman topluluklar sünnet operasyonu için farklı isimler kullanmışlar,
bidiğime göre yalnızca Türkler buna " sünnet" demişlerdir. Sünnet kelimesinin
asıl İslâmî mânâsı, Allah Teâlâ'nın müminlere örnek gösterdiği Peygamberimizin
(s.a.v.) hayat tarzı, hayatında izlediğ yol ve yöntemdir. Türkler çocuklarını bu
isimle sünnet ettirirken bunun diğer mânâları ve faydalarından önce Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) yaptığı ve tavsiye ettiği bir şey olduğunu düşünmüş, erkek
çocukların hayat boyu taşıyacakları bu nişanın aynı zamanda, dînî mânâda bir
sünnet sembolü olmasını istemiş olmalıdırlar. İstemişlerdir ki, erkek çocuklar
sünnet oldukları gün, hayatlarını " sünnete" göre yaşama sözü de vermiş
olsunlar, bu sünneti gördükçe de o sünneti hatırlasınlar.
Ümmetin yaklaşık yarısını kızlar ve kadınlar oluşturduğuna göre, erkekler için
sünnetin gördüğü işi kızlar için ne görecektir? Onlar için sünnetin yerini
tutabilecek bir sembol var mıdır? Eskiden Arabistan'da, bugün bazı Afrika
kabilelerinde kızların da sünnet edildiklerine (küçük bir parçanın kesildiğine)
dair bilgiler vardır. Ancak bu uygulama genelleşmemiş, İslâmî bir âdet/sünnet
hâlini almamıştır. Bunun yerine kızlar için Hz. Peygamberi (s.a.v.) örnek alma
niyet ve ahdinin -erkek çocuğun sünneti yerine geçen- sembolü örtünmedir. Kızlar
ergenlik çağına yaklaşınca uygun bir törenle başları örtülür ve bu "örtünme
töreni" erkeklerin sünnet düğün ve törenlerinin yerini tutar.
Anadaolu'da geçen çocukluk yıllarımdan hatırlıyorum, kızlar ergenlik çağına
yaklaşıncaya kadar mahallede karma yaşar ve oynardık. O gün gelince çocukluk
arkadaşımız kız örtüye girer, biz erkeklerle ilişkisine de bir takım sınırlar
konmuş olurdu. Biz erkekler sünnet olunca ve günü gelip ihtilâm da olunca erkek
olarak büyüdüğümüzü ve hayatımıza yeni bazı sınırların ve sorumlulukların
girdiğini farkederdik. Kızlar da önce örtüye girer sonra zamanı gelince âdet
görürler, böylece sınır ve sorumluluk çağları başlamış olurdu. Bugün erkekler
için sünnet, kızlar için de daha ziyâde Kur'an okumaya gönderilirken baş örtüsü
giydirme âdeti devam ediyor. Yavaş yavaş unutulan geleneğimiz ise -Kur'an okumak
için değil- Hz. Peygamber'in (s.a.v.) rehberliğinde hayatı yaşamak için gerekli
bulunan örtünme törenidir. Eskiden bu tören aile içinde, çok kere ana ile kız
arasında olup biterdi. Sandıktan, genç kızlığa adım atan çocuğa uygun bir
başörtüsü çıkarılır, itinâ ile ve öğretilerek başa bağlanır, gerçekten yakıştığı
için bu da ifade edilir, bundan böyle "eller ile yüz" dışında kalan yerlerin
kapatılması, namahreme gösterilmemesi gerektiği, bunun Allah ve Peygamber
(s.a.v.) buyruğu olduğu söylenirdi.
Günümüzde örtünme töreni için çeşitli şekiller bulunabilir. Meselâ kızın ailesi,
maddî imkânınına uygun bir çay veya yemek dâveti yapar, kızın arkadaşlarını,
bazı uygun yakınları çağırır, tören örtünme âyetleri ve meâllerini okuyarak
başlar, arkasından kısa bir konuşma yapılarak örtünmenin hükmü, şekli ve hikmeti
anlatılır, hazırlanmış başörtüsü uygun bir pakette getirilir, ilâhî eşliğinde
paket açılır, kızın başına bağlanır, büyüklerin elleri öpülerek duâları alınır,
sonra yenilir, içilir, sohbet yapılır ve tören biter. Elbette örtüye girmek için
tören mecbûriyeti yoktur, tıpkı sünnet için düğün mecbûriyeti olmadığı gibi,
ancak her iki törenin de eğitim ve öğretim bakımından yeri doldurulamaz
faydalarının bulunduğu unutulmamalıdır.
Batılılaşma Efsânesi
Tanzimat'ın mimarı Mustafa Reşid Paşa bir gazeteciye şunları söylemişti: Bugün
Avrupa gerek sınâî kudreti ve ilmî seviyesi ile gerek her şehirde görüp hayran
kaldığım refah ve umran ile gerek maârif hayatı, hukukî ve ictimaî nizamı ile
beşerin vasıl olabileceği en mükemmel bir sosyeteye mâliktir...Bu hakikaten
kuvvetli ve temeddün etmiş (medenîleşmiş) sosyeteye dühûl etmekten (girmekten)
başka çâre-i halâsımız (kurtuluş çâremiz) yoktur... Aklımız yettiği kadarınca
mezkür seviyeye erişebilmek ve devr-i müstakbelde (gelecekte) Avrupa ailesinin
lâakal (hiç değilse) mütevâzı bir ferdi olabilmek gâyesiyle bazı tedâbîr ve
ıslâhâta tevessül ettik..."
Tanzimat reformunun niçin yapıldığını en selâhiyetli ağızdan açıklayan bu
sözlerin özeti şudur: İnsanlığın ulaşabileceği en ileri uygarlık düzeyi Batı
uygarlığıdır; bizim de kurtuluş çâremiz batılılaşmak, Batı uygarlık ailesine
dahil olmaktır.
Gerek tanzîmat ve gerekse meşrûtiyet devirlerinde yapılan ıslâhat ve yenilik
hareketlerinde daima din devreye giriyor, kimi zaman engel olduğu için dışlanan,
dışlanması gereken bir köhne kurum, kimi zaman veya kimilerince de yapılacak
ıslâhata kaynak olmasa da destek olarak kullanılan bir unsur olarak görülüyordu.
Din veya dînî olan, kısmen tasfiye edilip yerine Avrupalı yenisi konularak
kısmen de yine Avrupalı/çağdaş yeniyi meşrûlaştırmada bir araç olarak
Cumhuriyete kadar işlevini sürdürdü. Cumhuriyet de başlangıçta dîni kullandı,
ona işi bitince bir alan belirledi, dîni oraya hapsetti ve sınırını aşmasını,
dünya ve siyaset işlerine karışmasını yasakladı; bunun da adına laiklik dendi.
Masa başında karar almak, kâğıt üzerinde reform yapmak kolaydı, ama cemiyeti
değiştirmek ve yeniden şekillendirmek zor işti. Dînin, fert ve cemiyet olarak
insanla ilişkisi elbise-insan ilişkisine benzemiyordu; din vücûdun dışında
değildi; beyinde, gönülde, davranışta, kültür ve medeniyette idi, bütün bunların
içinden dîni ayıklamak, çıkarmak, tabiatına ters düşen bir alana hapsetmek
mümkün değildi ve zamanla mümkün olmadığı anlaşıldı. Tanzimat ve meşrûtiyet
mühendisleri bunu bildikleri için dine daha fazla bir alan ve işlev
veriyorlardı. Cumhuriyet projesinde dîne uygun görülen alan ve işlev, eşyanın
tabiatına ve realiteye ters düştü. Bu projenin hedefi çağdaşlaşmaktı, ortada
Batı çağdaşlaşmasından başka bir örnek görülemediği ve öz kültürden hareketle
yeni bir model üretilemediği için zorunlu olarak "çağdaşlaşmak batılılaşmak"tı;
kimilerinin samîmî inancı, kimilerinin menfaati öyle gerektirdiği için bu
hedeften vazgeçilemezdi, ama din de hapsedildiği yerde durmuyor, dışarı taşıyor,
engel çıkarıyor, kendini benimseyenlerin hayatında belirleyici bir rol
istiyordu.
Siyasî ve ekonomik iktidarların din ile alışverişleri de genellikle menfaatleri
ile ayarlı olarak değişiklik göstermiştir. Bu iki iktidarı elinde tutanlar dînin
karşısında olarak iktidara gelmişlerse ona karşı tutumlarını korumuşlar, yanında
ve sayesinde iktidar (servet ve saltanat) sahibi olanlar da ona dört elle
sarılmışlardır.
Bugün Türkiye'nin önüne, M. Reşid Paşa'nın "belki bir gün" dediği fırsat çıkmış,
Avrupa ailesi Türkiye'ye kapısını aralamış bulunuyor. Ancak servet ve siyasî
iktidarda büyük pay sahibi olanlar, bu kapıdan girilmesi hâlinde karşılarında
iki tehlike görüyorlar: Din ve demokrasi. Onlara göre Batılı ölçülerde din
özgürlüğü, İslâm dîninin zincirlerini kırarak cemiyet hayatını daha fazla
etkileme imkânı/tehlikesi getirecektir. Daha fazla demokrasi de siyasî ve
ekonomik dengeleri değiştirecek, her iki alanda iktidarın tabana yayılmasına
sebep olacaktır. Şu hâlde dîni tamamen tasfiye şimdilik mümkün olmadığına göre
-insan haklarını zorlayarak da olsa- onu kontrol altında tutmak, demokrasiyi de
kurulmuş menfaat dengelerini bozmayacak şekilde ayarlamak zorunludur. Bu kontrol
ve ayar batılılaşma/çağdaşlaşma ideolojisinden vazgeçme veya onu erteleme
mânâsına gelse bile bu yapılmalıdır. İdeolojinin samîmî müminlerine karşı da
çeşitli taktikler uygulanabilir: Bazen, uzun vadede hedefe varmak için başka
çâre yok denilir, kimi zaman tehditlerden söz edilir, hattâ bazen daha da ileri
gidilerek gerçek ve samîmî çağdaşlaşma taraftarları dâvâya ihanetle ve
aymazlıkla suçlanırlar; çünkü bunlar, ehven-i şer gördükleri için batılılaşmaya
(meselâ A.B. ne girmeye) râzı olan İslâmcı kesim ile aynı telden çalmaya
başlamışlardır.
Hâsılı serveti ve derin saltanatı elinde tutanların bunlardan mahrûm olmaya veya
adil paylaşmaya pek niyetli olmadıkları anlaşılıyor, batılılaşma da bir efsâne
olarak kalıyor.
Toplum
sağlığı, değerleri ve gerçekleri
Yılarca önce İstanbul'a yeni gelmiş bir Anadolu çocuğu olarak denizi tanımak
istemiş, uygun bir kıyıya gitmiştim. Derin olmayan yerlerde biraz çırpınıp
yorulduktan sonra dinlenmek üzere kumsala çıktığımda gençlerin, keçi sakallı bir
kırantanın etrafına toplanmış merakla bir şeye bakmak için itişip kakıştıklarını
gördüm, ben de merak edip yaklaştım, iki omuz arasından bakınca kırantanın
elinde siyah beyaz basılmış, çıplak erkek resimli bir dergi gördüm,
seyredenlerden biri "ayıp yahu" deyince kıranta sert bir eda ile "ne ayıbı lan
bu sanat" dedi. O gün, bizim ayıbımızın bazı yerlerde sanat diye isim
değiştirdiğini, açıkta yapıldığını, genellikle yadırganmadığını, yadırgayanların
marjinal kalıp azarlandıklarını farkettim.
Aradan yıllar geçti, bir sempozyumdayım, sağcı-milliyetçi sanat tarihçisi bir
bayan profesör ile yine aynı dünya görüşünü paylaşan felsefeci-ilâhiyatçı bir
erkek profesörün ilgi çekici bir tartışmalarına şahit oldum. Konu bir gazetede
yayımlanan "çıplak poz verecek bayan manken aranıyor" şeklindeki ilân idi. Ahlâk
ders kitabı da yazmış bulunan felsefeci bunun, toplum değerleri ile çatıştığını,
kendi kitabını okuyan kızına konuyu açıklamada güçlüğe düştüğünü ifade edince,
bayan profesör ona şiddetli bir tepki göstermiş, "bu zihniyetin korkunç
olduğunu, sanatla ahlâkın birbirine karıştırıldığını, bunun ahlâk ile bir
ilgisinin bulunmadığını" söylemişti, sonra da fenâlık geçirdi. Sanat ve
çıplaklık, daha nezih, ilmî, entellektüel bir zeminde yeniden yanyana/çatışmalı
olarak karşıma çıkmış ve yine ahlâkı ve toplum değerlerini savunan azarlanmış
oluyordu.
Televizyon renklendi, kanallar çoğaldı, reyting savaşı başladı, patronlar reklâm
gelirlerinden âzamî payı alabilmek için çalışanlarına şunu söylüyorlardı: Amaç
reytingi ve geliri arttırmaktır, bunun için kullanılacak her araç mübahtır,
tepkileri de uygun kılıflarla nötralize etmek sizin işiniz..." Bu talimâtı alan,
işini koruyup ücretini arttırmayı hedef bilen "çalışanlar" hiçbir ölçü tanımadan
işe giriştiler. Artık ekranlar kan çanağına, çingene kavgasına, çirkin dedikodu
oturumuna; ifşâ, iftira, şantaj ve tehdit kampanyasına, özel hayatın ihlâl ve
ızrarına, her türlü ayıbın, çirkinin ve günahın hiçbir değerlendirmeye tâbî
tutulmaksızın halkın önüne serilmesine... kapılarını ardına kadar açmış
bulunuyordu. Arada bir "ayıptır, günahtır, çirkindir" sözü duyulursa önce
sunucu, sonra da "ayıplıların sayısını arttırarak kendi ayıbını örtmek veya
meşrûlaştırmak isteyenler veya kutunun aptalları" hep bir ağızdan haykırdılar:
"Ne ayıbı, ne günahı, kim demiş onu, bunlar toplumun gerçekleri..."
Şu soruları -değerlerine sahip çıkan toplumun- sormasının zamanı gelmedi mi?
"Toplumun gerçekleri mutlak bir değer midir? Cinayetler, rüşvetler, zulümler,
tecavüzler, istismarlar, hâsılı bütün ayıplar, günahlar, çirkinlikler de
toplumun gerçekleri, toplum içinde bazı birey ve gurupların gerçekleştirdikleri
değil midir? Ahlâk eğitiminin bir işlevi ve amacı yok mudur? Medyanın vazifesi
toplum gerçeklerini, hiçbir ayırıma ve değerlendirmeye tâbî tutmaksızın yalnızca
vermek, duyurmak ve insanların alışmalarını, kanıksamalarını sağlamak mıdır?
Para kazanmaktan daha değerli şeyler yok mudur? Toplumun gerçekleri, bazı
sanatçıların estetik değer ve anlayışları vardır da toplumun dîni, ahlâkî,
estetik değerleri yok mudur? Toplumun rûh ve ahlâk sağlığını korumak gibi bir
sorumluluğu hiç aklınızdan geçiriyor musunuz? Ey gözünü toprak doyurası bazı
patronlar! Değerlerini kaybederek yozlaşan, yobazlaşan, azan, sapan, bozulan bir
toplum içinde kazandıklarınızı nasıl elde tutacak ve ne maksatla
harcayacaksınız? Dinciler çocukları zehirlemesinler diye mecbûrî öğretimi
"kesintisiz" sekiz yıla çıkaranlar -yani dîni zehir sayanlar- "çirkin, ayıp,
günah toplum gerçeklerinin çocuklara böyle sunulmasından -böyle bir
zehirlenmeden- niçin rahatsız olmuyorlar?
Ve her şeye rağmen hâlâ sınırları olan sağduyulu kalabalık, kalabalıkların
oluşturduğu sivil toplum örgütleri! Sizler ne zaman bu çirkinliklere isyan
edecek, bu isyanı kanalları protesto ederek, reklâm veren firmaları ziyaret edip
uyararak, iletişim araçlarını kullanarak ortaya koyacaksın? Küçük alâmetleri
yetmedi de kıyâmeti mi bekliyorsunuz?
Anadolu'dan
Bir cumhurbaşkanı, "Ben memleketi dolaşıyor, valilerle ve kaymakamlarla
görüşüyor, gerekli bilgiyi alıyorum; öyle aç açık kimse yok!" demişti, bir başka
sefer de "İslâm'ın en güzel temsil edildiği ülke Türkiye'dir, ezanlar okunuyor,
câmiler açık, kimse namazdan niyazdan men edilmiyor" buyurmuştu. Ben de her
Anadolu'ya çıkışımda bu sözleri test ediyor ve gerçeği yansıtmadığını anlıyorum.
Son çıkışım bu ayın başlarında oldu, kaplıcaları ile meşhûr bir şehre (Kütahya)
ve onun bazı ilçelerine gittim, köylü kentli, yerli yabancı birçok insanla
görüştüm, kimi zaman kendimi tanıtarak kimi zaman tanıtmadan Anadolu hayatının
gerçek yüzünü görmeye çalıştım.
Otuz yaş civarında iki genç kadın, kaplıca çıkışında konuşarak yürüyorlar, ben
daha hızlı yürüdüğüm için onlara yetişip geçiyorum, bu esnada duyduklarım
şunlar: "Benimkileri câmiye kabûl etmiyorlar, aynı yaşlardaki birkaç komşu
çocuğu ile birlikte evde kendim okutuyorum...". Anlaşılan genç kadının, henüz
ilköğretim okulunun beşini bitirmemiş çocukları var, bundan birkaç yıl öncesinde
olduğu gibi okul tatilinde bunları câmiye göndererek Kur'dan öğrenmelerini
istiyor, çocuklar câmiye gelince hoca, "Sizi alamam, yeni mevzûâta göre Kur'dan
öğrenmek üzere câmiye gelmeniz yasak" diyor, ana baba çocuğuna Kur'an dersi ve
başlangıç din bilgileri aldırmakta ısrarlı oldukları için çâreyi, evlerinde
okutmakta buluyorlar; ya kendileri de bilmeyenler ne yapacaklar?
Tavşanlı'dan bir memurla konuşuyoruz, söz kız çocuklarının okumalarına gelince
şöyle diyor: "Kızıma baktıkça içim doluyor, okutmak istiyorum ama başını
açmalarına da, hem kendisi hem ben râzı değiliz, ne yapacağımı bilemiyorum".
Bütün Anadolu bu iç çekişleriyle dolu, ezanlar okunuyor, güvenlik soruşturması
problemi olmayanlar da câmilere gidiyorlar ama câmilere alınmayanlar, oraya
gidemeyenler de var!
Köylerden geçiyoruz, rastladıklarımızla konuşmaya çalışıyoruz. Kavurucu
sıcaklarda köylüler tarla ve bahçelerinde çalışıyorlar, işleri zor, kazançları
az, emeği onlar çekiyor paranın büyüğünü aracılar ve tefeciler kazanıyor, evet
aç ve açık değiller ama yedikleri, içtikleri, giydikleri, evleri, aletleri
yetersiz, eksik; kıt kanâat geçiniyorlar, birçok tabîî ihtiyacı karşılamaktan
mahrûm bulunuyorlar. Türk insanı "kan tükürüp kızılcık şerbeti içtim" demeye
alıştığı için devletliler onların hâllerini bilmiyorlar veya bilmez
görünüyorlar. Simav'ın bir köyünde, ormandan emekli olmuş bir vatandaş ile
konuştum, çok mutlu görünüyor, durmadan devlete millete duâ ediyordu, kaç lira
emekli maaşı aldığını sordum, ağzını doldurarak "Yetmiş milyon" deyince bir bu
paraya bir de onunla mutlu ve iftiharlı köylüye şaştım! Devletin kesesinden safa
sürenler, yetmiş milyonu bahşiş verenler, çalgıya çengiye dolar saçanlar,
gazinolarda ceket yakanlar, "yetmiş milyonu nasıl harcayacağını bilemeyen,
sefâleti refah zanneden" insanımızın hâlinden ne anlarlar!
Siyasî hâl ve gidişi de konuştuğumuz oldu, halk her şeyin farkında, sükûtu
gafletinden değil, geleneğe dayalı tevekkülünden ve zamanını bekleme
alışkanlığından kaynaklanıyor; zamanı gelince de bütün ukalâ sosyal
araştırmacıları açık düşüren, mahcup eden tablolar sergiliyorlar. Bu gidişle ya
yönetenler adam olacaklar yahut da halk onları değiştire değiştire adama
döndürecek; yalnızca seçimden seçime tecellî eden tepkisiyle değil, giderek
öğreneceği ve meşrûiyet çerçevesinde uygulamaya koyacağı her çeşit tepkisiyle!
Milenyumdan bana ne!
Ben iki bin yıl önce doğmadım, bu yılbaşından sonra iki bin yaşıma ayak
basmıyorum.
Mensup bulunduğum millet iki bin yaşında değil, Anadolu'ya ayak basalı da iki
bin yıl olmadı.
Dînim olan İslâm'ı Allah insanlığa lütfedeli iki bin yıl olmadı, Peygamberimiz'e
(s.a.v.) İslâm dîni 610 yılında vahyedilmeye başladı.
İnsanoğlunun yeryüzünde varlığının üzerinden de iki binden çok fazla yıllar
gelip geçti.
Hz. İsa'nın (a.s.) ne zaman doğduğunu bilen yok. 25 Aralık gecesi üzerinde de
hristiyan dünyası birleşmiş değil, meselâ Doğu Hristiyanları 6 Ocak'ta âyin ve
kutlama yapıyorlar. Hz. İsa (a.s.) kesin olarak 1 Ocak gecesi doğmuş olsaydı
bile bu olay, insanlık tarihinin en önemli olayı olarak kabûl edilemezdi, olsa
olsa Hristiyan dünyası için önemli bir başlangıç olurdu.
Yılbaşı gecesine ve yortusuna ismi verilen Aziz Nicholas (Noel Baba) hakkında
kesin bilgi yok, o bir efsâne adam, ismi etrafında birçok hikâye uydurulmuş,
gerek imajı ve gerekse hikâyesine Hristiyanlık dışında pagan kültüründen de
unsurlar karışmış.
Bütün bunlara rağmen Batı dünyası Noeli kendisi için yılbaşı kabûl etmiş,
takvimi buradan başlatmış, Noel gecesini eğlence, gündüzünü de tatil günü ilân
etmiş. Çağdaşlaşmayı batılılaşarak gerçekleştirme yoluna giren diğer âlem
mensupları de -kendi tarihleri ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı hâlde- hem takvim
başlangıcı hem de eğlence ve tatil olarak Noeli benimsemişler. Bu şuursuz
benimseme gittikçe yayılmış ve âdeta evrenselleşmiş durumda.
Geçtiğimiz (bu yazıyı yazarken henüz gelmemiş olan) Cuma'yı Cumartesi'ye
bağlayan gece -doğru hesap edildiği zaman anlaşılacaktır ki- Hristiyanların
takvimine göre de iki bin yılın bittiği ve üçüncü bin yılın başladığı yılbaşı
değildir, o gece iki bininci yıla girilmektedir. Bu yanlış bir yana bütün
dünyada, üçüncü bin yıla girme heyecanı başlamış, bu heyecan medya aracılığı ile
doruk noktasına taşınmıştır. "Bir kültüre göre başlatılan takvim yılları iki
bini tamamlayıp üçüncü bin yıla giriyor diye bu kadar heyecana kapılmanın anlamı
nedir?" diye soran yok gibi! Herkes "kapılmış gidiyor Batı'nın rüzgârına".
Ben "Bu yılbaşı gecesini bizim için diğer gecelerden ayıran bir özellik var mı?"
diye düşündüğümde bir şey bulamıyorum. Bizim için o gece, mübarek Ramazan ayının
son on günü içinde yer alan gecelerden biri. Biz müslümanlar bu son on gün
içinde Rabbimizin günahlarımızı bağışlamış olduğunu düşünerek heyecan ve sevinç
duyarız. Bu heyecanımızı ve sevincimizi de yeniden günah işleyerek değil,
Rabbimizi hoşnut kılacak güzel işler ve davranışlarla dışa vururuz, daha doğrusu
böyle yapmamız gerekir. Semâvî dinlerden biri olan Hristiyanlığın mensupları bu
geceyi dînî anlamlar katarak kutluyorsa biz de bu vesile ile onlara, hidayet ve
insanlık için hayırlı olacak işlerde dayanışma için duâ edebiliriz, Kur'an-ı
Kerim'in şu çağrısını tekrarlayabiliriz: " De ki: Ey kitaplı din mensupları!
Aramızda ortak olan şu söyleme gelip katılın: Yalnız Allah'a kulluk edelim, O'na
hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ı bırakıp birbirimizi Rab edinmeyelim! Kitap
ehli bu çağrıya uymazlarsa kendilerine şöyle deyin: Tanık olun ki biz müslümanız,
Allah'a teslim olmuşuz." (Âl-i İmran: 3/64).
İnsanlığın son iki bin yılında cereyan eden en önemli olaylar sayılırken, bizim
yazarlarımızın bile bizim tarihimize ait olup bütün insanlığı ilgilendiren
önemli olayları unutmaları karşısındaki hayretimi de burada ifade etmek isterim.
Bana göre son iki bin yılın bütün insanlık için en önemli olayı Hz. Peygamber'e
(s.a.v.) son ilâhî din olan İslâm'ın vahyedilmesidir, Allah Teâlâ'nın kullarına
bu büyük lütfudur. Tarih, İslâm'dan önce, İslâm'dan sonra diye konuşulsa
sezâdır; çünkü bugünün dünyasının ilhâm kaynağı, en azından son üç yüz yıl
içinde Hristiyanlık değildir. İslâm ise kendi dünyasında dipdiridir, bütün
insanlığa ilhâm kaynağı olmaya da namzettir.
Diyanetin Atağı
Müftüler seminerinden sonra okunan sonuç bildirisi (?) ve başkanın gazeticelere
yaptığı açıklama üzerine bazı diyeceklerimiz olacak:
1. "Yepyeni bir İslâm mesajıyla dünyanın önüne çıkacağız."
İslâm mesajının yenisi eskisi olmaz, bu mesaj Kur'an'da ve Sünnet'te mevcûttur,
eskimemiştir, değişmemiştir, değişmez. Mesajın tebliğinde, farklı kültür ve
medeniyetlere ulaştırılıp anlatılmasında yeni metodlar ve üslûplar
kullanılabilir.
2. "Türkiye İslâm âlemine model olacak."
Bu hikâye de çok tekrarlanıyor. Türkiye'nin nesi İslâm âlemine model olacak, o
âlem böyle bir şey mi bekliyor, Türkiye özgün bir modelin mi peşinde yoksa AB'ye
girerek Batı'nın düzen ve değerlerini özümsemenin ve bu modele göre değişmenin
mi peşinde? İslâm âlemi bu modeli alacaksa ağzına burnuna bulaştıran Türkiye'den
niçin alsın, gider orijinalinden alır! Din anlayışında model olmaktan söz
ediliyorsa Türkiye, din anlayışını özgür bir ortamda ve ilmî ölçülere göre
ortaya koymuş, bunun üzerinde de uzlaşma sağlanmış mı? Hangi şahsın veya gurubun
İslâm anlayışı esas alınacak!?
3. "Böylece, her türlü çarpıklıktan, yanlış telâkkîlerden uzak bir İslâm dîni
ortaya çıkmış olacaktır."
Böyle bir İslâm dîni yok da Diyanetin çalışmaları sonunda mı ortaya çıkacak.
Doğru veya orta İslâm anlayışı zaten ortadadır, bunun, ondan yoksun olan
kafalara ve uygulamaya sokulması ise ülke çapında -ülkenin buna uygun olması
gereken kültür ve eğitim politikası çerçevesinde- uzun soluklu bir çalışma ile
gerçekleşebilir. Diyanet, mevcût konumunda daha mütevazı konuşmalı değil mi?
5. "Hedefimiz İslâm dünyasında birlik sağlamak"
Hangi konuda ve alanda birlik, devletin böyle bir politikası mı var? Daha dîni
günler ve bayramların tesbitinde bile birlik sağlanamadı. "Birlik sağlama"nın
anlamı ve şartları üzerinde biraz düşünmek gerekmez mi?
6. "Fetvâ birliği sağlayacağız".
Tarih boyunca fetvâ birliği sağlanmadı, aslında buna gerek de yoktur, olsa olsa
bir ülkede kazâ (yargı) birliğinden söz edilebilir, bırakın her âlim kendi ilmî
kanâatine göre fetvâsını versin. Siz yapabiliyorsanız genel olarak din ilminin
gelişmesini ve yayılmasını sağlayın, bu sâyede fetvâlar ilme dayansın, gerisi
devleti ve diyaneti ilgilendirmez.
Bir not da Vakıf sorumlusuna:
Gazetelere yansıyan açıklamaya göre "A grubu şirketlerin hac organizasyonunu,
çeşitli cemâatlerin elinde bulundurduğu taşeron şirketlere yaptırdığını savunan
sorumlu, bunun da irticâi faâliyetlere zemin hazırladığı görüşünü dile
getiriyor.
Biz geçen haftaki yazımızda rant kavgasından söz etmiş, hac gelirlerinin özel
kasalara girmesinden ise, önemli hizmetleri olan Vakıf kasasına girmesinin daha
hayırlı olacağını ileri sürmüştük. Ancak çeşitli cemâatleri ve ellerinde bulunan
şirketleri irticâî faâliyet içerisinde göstermeye asla katılmıyoruz. Böyle genel
karalamaların topluma yarar sağlayacağı kanâatini de taşımıyoruz. Hangi cemâat
ve şirket irticâî faâliyet içinde ise tesbit edilir, bu faâliyetin millî ve
evrensel hukuka göre suç olması hâlinde üzerine gidilir, gereken yapılır,
kurunun yanında yaşı da yakmak insaf değildir.
Aptal Ahlâkmış
Her kesimden birçok kutu aptalının (TV'ye aptal kutusu diyenlerden alınmıştır)
seyrettiği bir dizide bir aile, ailenin anlayışlı bir öğretmen annesi, eski
kafalı (?) babası, kızları ve kızın arkadaşları var. Erkekli kızlı arkadaşlar
flört ediyorlar, bir kız hâmile kalıyor, sevgilisi çocuğu aldırmasında (kürtaj
cinayeti işlemekte) ısrar ediyor, eski kafalıyı temsil eden baba kızına,
"evlenmediği hâlde birisiyle yatan ve ondan hâmile kalan bir kızla arkadaşlık
etmemesini, ederse kendinin de birgün aynı haltı karıştırabileceğini" söyleyerek
arkadaşlığa son vermesini istiyor, kız itiraz ediyor, "onlar birbirini seviyor,
sevenlerin birleşmesi zinâ olmaz" demek istiyor, baba köpürüyor, derken kız evi
terketmeye karar veriyor, o da sevgilisinin evine sığınmak üzere baba evini
terkediyor, yolda ilerlerken kendi kendine söyleniyor: "Hepsi bir aptal ahlâk
yüzünden..."
Bir bayan köşe yazarı da, birbirini seven iki kişi arasındaki cinsel temasın
zinâ sayılmayacağını, ama kocasından bir talebi olan kadının bunu kolaylaştırmak
için onunla beraber olmasının fuhuş mâhiyetinde olduğunu yazmıştı.
Hemen her gün TV'larda paparazi programları var, bunlarda boy gösteren
mankenler, san'atçılar elbise gibi sevgili (!) değiştiriyorlar, çoğu evlenmeyi
düşünmediğini, evlilik dışı ilişkiden memnun olduğunu söylüyor. Bunları da kutu
aptalları -bazıları ağızları sulanarak- seyrediyorlar, muhafazakâr geçinenlerden
ise hiçbir bir tepki yok.
Bütün dinlerde ve evrensel ahlâk ilkelerinde evli olmayanların evli gibi
yaşamaları zinâdır, haramdır, rezâlettir, çirkindir; bunu yapanlar makbûl
insanlar değildir. Müslüman-Türk geleneğinde aynı fiil zinâ olarak
değerlendirilir, yapanlar ahlâksız sayılırlar, sosyal itibarlarını kaybederler
ve bazı cezâları hak ederler.
Asırlarca geleneksel değerlerle yaşamış, bunlarla haşır neşir olmuş bir milletin
çocukları bu kadar kısa bir zaman dilimi içinde duyarlıklarını, bu ölçüde nasıl
kaybedebiliyor? Bizce cevabı basit: Küreselleşmenin yanlış değerlendirilmesi,
millî bir eğitim ve kültür programının kesintisiz olarak uygulanmaması, medya
mensuplarının sorumsuzluğu, para kazanmayı bütün değerlerin üstünde tutmaları,
bize uymayan bir bireysel özgürlük anlayışı, bir avuç "kendi değerlerine
yabancılaşmış" insanımızın ekonomik veya siyasî güce dayanarak çarpık bir
çağdaşlaşma anlayışını yayma faâliyetleri ve bu faâliyetin, geleneğine sahip
çıkmak isteyenler üzerinde meydana getirdiği baskı. Bu çağdaşların (!) bulunduğu
bir toplantıda birisi, ahlâktan söz etmeye kalkışırsa onu, ağzını açtığına
pişman ederler; kullandıkları argümanlar ise şunlardan ibarettir: Bu çağda
söylediği lâfa bak, o ahlâkı kim kodlamış, herkesin bedeni kendine aittir, o bir
cinsel tercih ve insan hakkıdır, namus dediğin şey iki bacak arsında değildir...
İçinde bulunduğumuz dünya ve ülke şartlarında bireysel özgürlük anlayışını,
"zinâsını alenîleştirme ve bununla övünme" noktasına kadar genişletenleri
engeleyemiyorsak, bunlara karşı sivil ve meşrû tepkilerimizi niçin engelliyoruz?
Bizim manevî değerlerimizle savaşan, bunları tahrip eden kimselere neden
iktidar, itibar ve servet kazandırıyoruz? Din, ahlâk ve millet bağımız bu kadar
mı gevşedi? Eğer böyleyse -bazan tabîî felâketler, siyasî, sosyal ve ekonomik
krizler, kuraklık, salgın insan ve hayvan hastalıkları...- şeklinde de
küçüklerinin kendini gösterdiği- kıyâmeti bekleyiniz!
Temel Meselelerimiz (1)
Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel olarak da İslâm dünyasının temel
problemlerini kimlik bunalımı, bilimde ve teknolojide geri kalış, ekonomik
olarak da kalkınmamışlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu problemlerin çözümü
için girişilmesi gereken fikrî ve amelî hareket, Batı'da olandan; yani Rönesans
ve Aydınlanma'dan farklı olmalıdır; çünkü bu hareketler öncesinde Batı'nın
durumu ve içinde bulunduğu problemler ile bugün İslâm dünyasının içinde
bulunduğu durum ve problemler aynı değildir. Batılı toplumlar bozulmuş bir
dînin, bu dîni istediği gibi yorumlayıp kullanan kilisenin, kilise ile işbirliği
yaparak halkı sömüren, köleleştiren iktidar ve servet sahiplerinin zulmüne,
nefes aldırmayan baskısına isyan etmiş, başkaldırmışlardır. Aydınlanma bu
isyanın fikri yönünü, Fransız İhtilâli amelî yönünü temsil etmektedir. İslâm
dünyasında mevcût problemlerden sorumlu olan -en azından bir asra yakındır- ne
dindir, ne de toprak ve servet sahiplerinin zulmü ve baskısıdır. Sorumlu önce
Batı'nın sömürgeci tutumudur, sonra -siyasî sömürgecilik nihayete erince- yine
Batı'nın yetiştirip İslâm dünyasında işbaşına getirdiği ve ekonomik sömürmede
maşa gibi kullandığı bir kısım aydınlar ve yöneticilerdir. Aslında toplumu
kendine getirecek, yabancılardan bünyeye sızmış bulunan mikropları temizleyerek
hastayı ayağa kaldıracak olanlar bu aydınlardı; ne yazık ki İslâm dünyası, kendi
aydınlarının inâyetine mazhar olacak yerde ihanetine marûz kalmıştır. (İhaneti
gerçekleştirenlerin kimi kötü niyetlidir, haindir; kimi ise iyi niyetlidir,
toplumu için iyi olanı bulmakta hatâya düşmüş, yolunu şaşırmıştır; ıslâh için,
iyileştirmek için ağaca, uygun aşılar yapmak yerine hurmaya çam aşılamaya
kalkmıştır.) Misal olarak Türkiye'yi alalım: Yetmiş yıldır bu ülkede "siyasette,
hukukta, eğitimde, ekonomide ve sosyal hayatta" Batı modeli uygulanmaktadır.
Artık ne medreseler var, ne tekkeler var, ne şerîat var, ne de saltanat var. Bu
dönem içinde en az iki yeni nesil (iki Cumhuriyet nesli) yetişti. Batılılaşma
(bu mânâda çağdaşlaşma) yetmiş yıl boyunca devlet politikası olarak takip
edildi. Bütün bunlara rağmen hâlâ bilimde, teknolojide ve ekonomide Avrupa'nın
en geri ülkesinden daha geri isek, kapılarında boynu bükük bekliyor, bizi içeri
almaları için yalvarıyorsak ortada bir yanlış var demektir. Ölçüsüz vaadlerle
iktidara gelip bir şey yapamayınca durmadan geçmiş iktidarları suçlayarak
kendine mâzeret arayan siyasîler gibi, bizim aydınlarımız da durmadan şerîati,
Osmanlı'yı suçlayacak, geçmişi karalayacak yerde akıl ve insaf ile olanları bir
"yeniden gözden geçirmelidirler", "nerede yanlış yaptık" diye düşünmelidirler.
Bizim her alanda kalkınmamız, güçlenmemiz, kazanabilmemiz için Batılı olmaya
değil, biz olmaya ihtiyacımız vardır. "Biz olmak", kimliğimizi bulmak, kimlik
bunalımını aşmaktır. Kimliğimiz bellidir; biz müslümanız, İslâm ümmetiyiz.
Tarihî zarûretlerle ayrı millî devletler oluşturmuş bulunsak da yeniden ümmet
câmiasını -şu veya bu şekilde- kurabiliriz. Yapılacak şey, yanlış yoldan dönmek,
yeniden müslüman olmak, müslümanca davranmak ve yaşamaktır. Bunun için gerekli
eğitim programını ve seferberliğini yapmaktır. Evet yol budur; çünkü müslüman
olmak kainâtta her şeyi doğru tanımak, yerine koymaktır. Allah'ı tanımak ve O'na
iyi bir kul olabilmek için kendini ve kainâtı her an yeniden düşünmek, okumak ve
keşfetmektir (düşüncedir, ilmî araştırmadır, bilim üretmektir), insanın rûhu ile
bedeni, aşkın boyutu ile toprak boyutu arasında ideal dengeyi kurmaktır,
toplumda sosyal adâleti ve refahı gerçekleştirmektir, dünyada hak ve adâletin
(insan hak ve hürriyetlerinin) hâkim olmasını sağlamaktır (bunun için
çalışmaktır, cihaddır), maddî ve manevî değerleri korumak, rûhu ve tabiatı temiz
tutmaktır... Bütün bunları yapmayan, yapmak istemeyen, gerçekleştirmenin
tedbirlerini almayan, bilmeyen, öğrenmeyen... müslüman değildir (adı müslüman
olmak yetmez). Müslümanların elinde yetiştirilecek insan, işlenecek yeraltı ve
yerüstü servetleri, yollarına ışık tutacak Kur'an-ı Kerim ve Sünnet, kendilerine
örnek olacak Kâmil İnsan Son Peygamber (s.a.v.) vardır. Müslümanlarda eksik olan
şuurdur, kendini ve değerini bilmemektir, kendisi için ve kendinden olan
yöneticidir, aydındır. Eğer zinde güçler fırsat verirse dünyanın şurasında veya
burasında örnek bir İslâm toplumu oluşacak, kültürünü ve medeniyetini tecdid
ederek yaşayacak ve dünyaya örnek olacaktır (alternatif medeniyet).
Temel Meselelerimiz (2)
Müslüman-Türk-çağdaş vasıflarını kimliğinde toplamış ve bütünleştirmiş bir
toplum olarak var olmak ve varlığı sürdürmek mümkün değil, zarûrîdir. Zarûreti
isbat etmek için tersine bir gidiş ve oluşu tasavvur edelim: a) Müslümanlıktan
vazgeçmek: Millî varlığımız ve kültürümüz dînimizle rûh-beden, et-kemik misali
birleştiği, kaynaştığı için dînimizi bırakarak millî varlığımızı sürdürmemiz
mümkün değildir. Muhal farz olarak mümkün olsaydı bile, bir müslüman fert veya
topluluk, hiçbir şey karşılığında dînini terketmez, onu hiçbir şey ile
değişmezdi. b) Bir ırka, bir kavme mensup bulunmak, dil, renk, şekil ve kültür
olarak kavmî özellikler taşımak kişi ve toplumların seçimine tâbî değildir; bu
tabîî ve ilâhî bir takdirdir, oluştur. Birçok âyet ve hadîs Allah Teâlâ'nın
insanları bu mânâda farklı yaratmasının hikmetlerini dile getirmektedir. Şu
hâlde bu ilâhî ve tabîî özelliklerden sıyrılmak, toplum olarak bir başka kavim
ve millet olmak da mümkün değildir (yahut böyle bir tasavvur, bir milletin yok
olmasının tasavvurudur.) c) Çağdaşlığın ölçüsü bilim, teknoloji ve insânî
değerlerdir. Bilimde ve teknolojide geri kalmak arkasından fakirlik ve zayıflığı
getirir; fakir ve zayıf olanlar tarih boyunca olduğu gibi bugün de güçlüler (bu
mânâda medenî ve çağdaş olanlar) tarafından sömürülmekte ve yutulmaktadır. Şu
hâlde bu mânâda çağdaş olmadan da var olmak mümkün değildir. İnsânî değerler,
insanların varoluş sebepleridir; bu değerlerin ideal tablosu İslâm'dır; bundan
vazgeçmek ondan vazgeçmektir, bunda sınıfta kalmak İslâm'da sınıfta kalmaktır.
Bir de bu üç vasfın bir arada olup olmayacağına, varlıkları arasında bir çatışma
bulunup bulunmadığına bakalım: Hem müslüman, hem de Türk, Arab, Fars, Berber,
Zencî, Hindî... olmak tarih boyunca mümkün olmuştur. İslâm ümmeti çeşitli kavim
ve milletlerden oluşmuş, bu kavimler, millî özellikler, millî özelliklerden
kaynaklanan farklı renk ve çizgilerle İslâm Medeniyeti'ni zenginleştirmiş; hem
bir kavme hem de bir ümmete mensup olarak (bu iki mensubiyet birbiri ile
çelişmeden) hayatlarını sürdürmüş ve gelişmişlerdir.
İslâm'a, Kitab ve Sünnet'in açık beyanlarına göre din kardeşliğini bozmamak
şartıyle fert ve toplulukların özel maddî ve manevî değerlerini korumaları,
yakından uzağa önceliklere yer vererek topluluk haklarına riâyet etmeleri teşvik
edilen bir husûstur.
Bilim, teknik ve insânî değerler açısından ilerlemek, gelişmek, medeniyete
katkıda bulunmak belli bir milletin, kavmin ve ırkın tekelinde değildir. Böyle
düşünen ırkçı görüşler tarihe karışmıştır. Kavimler, milletler birbirini
engellemez, sömürmez, asimile etmeye çalışmazlarsa, aksine destekler ve
yardımlaşırlarsa her millette (insan oldukları için) gelişme, kalkınma, kültür
oluşturma ve insanlığa değerler sunma kâbiliyeti vardır.
"Din terakkiye mânîdir, değildir" tartışması, Batılılaşma âfetinin haberci
rüzgârı olarak ortaya çıktı; Ziyâ Paşa'nın deyişi ile "Evvel yoğidi işbu rivâyet
yeni çıktı". "Din terakkiye mânîdir" diyenlere göre hem müslüman olmak, hem de
ileri, gelişmiş, çağdaş olmak mümkün değildir. Bunu tartışmaya girmeden önce
çağdaşlaşmaktan maksadın ne olduğunu açıkça ortaya koymak şarttır. Çağdaşlaşmak
madalyonun iki yüzü ile (hem bilim, teknik, teknoloji, ekonomik kalkınma, insan
hakları, hayatı kolaylaştırıcı icatlar, keşifler..., hem de stres, terör, cinsel
özgürlük, ahlâksızlık, dinsizlik, sekülarizm, kirlilik, tene ve toprağa mahbûs
ve mahkûm olma, Allah yerine kendine tapınma... ile) Batılılaşma, Batı
standartlarını yakalama ise, buna hem milliyet, hem de din mânîdir, engeldir,
ikisi bir arada olamaz. Çağdaşlaşmaktan maksat, madalyonun güzel, insana yakışan
yüzünü temsil etmekse -ki bu da ya alternatif değerler üretmekle, yahut da
bünyeyi, öz kültürü koruyucu tedbirler alınarak, buna özen gösterilerek
yapılacak zarûrî iktibaslarla gerçekleşir- buna İslâm mâni değildir. Mânî
olmadığını geçmişte isbat etmiştir. Günümüzde insanlığın selâmetini, mutluluğunu
ve gerçek mânâda (madde ve mânâda) gelişmesini; müslümanların kendi değerlerine
dönerek, dinamiklerini kullanarak alternatif kültür ve medeniyetlerini tecdîd
etmelerinde, yeniden insanlığa sunmalarında görüyoruz. Bu yeniden doğuş imkânı
İslâm insanında bilkuvve mevcûttur, fiilen mevcûdiyeti, gün ışığına çıkması ise
şuura, gayrete, eğitime, rehberliğe ve güce bağlıdır.
İki Milyon Dolar için
Son yıllarda Ülkenin ve ekonominin kötü idaresinin halkımıza 200 milyar dolara
mâl olduğu, bu işi bilenler tarafından defalarca ifade edildi. İşi ehline
verdiğimiz, genel ve siyasî ahlâkı öncelikli liyâkat ölçüsü olarak aldığımız
takdirde önce kayıplardan (kaybetmeyerek) kazanacağız, sonra da millî
servetimizi arttırarak kazanacağız. Sorumlular asıl bu problemin üzerine
eğilecekleri yerde bakın, para kazanmak için hangi yola başvurmuşlar:
"Geçen yıl 6 Eylül'de 800 gay (eşcinsel), Tura Gemi Acentesi'ne bağlı Olympie
Voyager gemisiyle Kuşadası'na gelmiş, Efes ve Meryemana'yı ziyaret için yola
çıktıktan kısa süre sonra durdurulup geri çevrilmiş. Zorla gemilere
bindirilmeleri uluslararası skandala yol açan gay'ler, Arap ülkelerinde bile
böyle bir yasakla karşılaşmadıklarını belirterek tepki göstermişler. Kuşadası
Belediye Başkanı'nın limanda çiçeklerle ziyaret ederek özür dilediği gay'ler,
İstanbul'da kırmızı halılar ve lokumlarla karşılanmış. İçişleri Bakanlığı,
Türkiye'ye toplu girişi engelleyen genelgenin kaldırıldığını açıklamış. Yasağın
kalkması üzerine seyahat acenteleri de ABD'deki gay kulüplerine yazı göndererek
özür dilemiş ve Türkiye'ye gelmeleri durumunda en iyi şekilde ağırlanacaklarını
bildirmişler. Bu gelişmelerin ardından Türk seyahat acentelerine yanıt veren gay
kulüpleri bu yıl 2000'in üzerinde eşcinsel turisti getireceklerini belirtmişler.
Ancak bu gerçekleşmemiş, eşcinseller Yunanistan'da kalacak, Türkiye'ye küçük
guruplar hâlinde girecek ve para harcamadan döneceklermiş, bu sebeple Türkiye bu
yıl 2 milyon dolar zarara uğramış..."
Bu habere göre Türkiye, önce kendine yakışanı, ahlâk ve geleneğine uygun olanı
yapmış, ahlâksızlıklarını açıklayarak ve kendi aralarında bir gurup oluşturarak
ülkemize turist olarak gelmek ve burada da mel'anetlerini icrâ etmek isteyen
eşcinselleri geri çevirmiş. Fakat sonradan nerelerden hangi rüzgâr esti ise
ilgililer yaptıklarına pişman edilmişler, mevzûâtı veya kararı değiştirmişler,
eşcinsellerden özür dilemişler... bütün bunlar 2 milyon dolar kazanmak içinmiş.
Bir İslâm ülkesi olan Türkiye, Liberalizm, kapitalizm, insan hakları,
çoğulculuk, küreselleşme ve daha bilmem neler adına -ya bu kavramları
yörüngesinden saptırarak veya kötü maksatlar için kullanarak- Kutsal kitapların
lânetlediği bir fiili âdet hâline getirmiş kimselere (eşcinsellere, karı koca
gibi yaşayan erkeklere), 2 milyon kazanmak için hizmet edecek duruma geldiyse,
bizim haberimiz olmadan çok şey olmuş, altımız oyulmuş demektir. Ama gerçek bu
değildir, Türkiye halkı bu duruma düşmemiştir, hâlâ başta dinleri olmak üzere
gelenkelerine ve değerlerine bağlıdır, bir eşcinsele kız vermez, bir eşcinsel
ile arkadaşlık etmez, bir eşcinseli, normal insanlara denk tutmaz... Durum böyle
olunca bu halkın temsilcileri, onlar adına mevzûât çıkaran, karar alan, halılar
üzerinde çiçeklerle eşcinselleri karşılayan, özür dileyen kimseler acaba kimleri
temsil ediyorlar? Yaptıklarını halkın onaylayıp onaylamadığını nereden
biliyorlar? Anket mi yaptılar, araştırma sonuçlarını mı gördüler? Diyelim ki bir
gurup menfaatçi, ahlâka ve manevîyata arkasını dönerek böyle bir hizmeti
üslenmeye talip olmuş; bu ülke onların babalarının mülkü mü? Ülkeye kabûl
ederken, ülke adına hareket ederken ülke bütününe danışmak, çoğunluğun tasvibini
almak gerekmez mi?
İnsan hakları ve çoğulculuk, çoğunluğun ağzına kilit vurmak, hayatına anlam
veren değerlerini çürütmek ve azınlığın (bir avuç aykırının) giderek ülkenin
kimliğini belirlemesini sağlamak için kullanılacaksa, çoğunluğun hak ve
değerlerine sahip çıkması zorunlu hâle gelir. Eğer çoğunluk üzerine düşeni
yapmaz, maddî ve manevî varlığını tehdit eden gelişmeler karşısında hareketsiz
kalırsa geleceği de olamaz.
Hacc'ın Zamanı
Müslümanlar Ramazan ibâdetini bitirip bayramını da yapınca gözlerini ikinci bir
rahmet, mağfiret ve rûhî arınma, yücelme, toparlanma vesilesi olan hac ibâdetine
ve bu ibâdetle örtüşen kurban bayramına dikerler. Hem kurban hem de hac, gücü
yetenlere yüklenmiş ibâdetlerdir; bunlardan ibâdeti yapanlar istifâde ettikleri
gibi şartlarını taşımadıkları için bu ibâdetleri yapamayan diğer müslümanlar da
istifâde ederler. Kurban bayramında yapılan yiyecek yardımı, ziyaretler, hac
ibâdetinin gerektirdiği iktisadî ve ticarî faâliyetler, hacca gidenlerin bilgi
ve görgülerinin artması, müslümanlar arası tanışma, danışma ve dayanışma
fırsatlarının elvermesi, ihramdan itibaren hac ibâdetinin bütün kısım ve
aşamalarında, insanlar için eşi bulunmaz şuurlanma, toparlanma, olgunlaşma
vesileleri ilk anda akla gelen faydalar ve hikmetlerdir.
Müslümanların hac ibâdeti en azından Hz. İbrahim'den (a.s.) beri yapılan ve
bilinen bir ibâdettir. Son Peygamber (s.a.v.) bu gelenekli ibâdeti Kur'an'a ve
ve Allah tarafından kendisine bahşedilen düzenleme selâhiyetine (özel bilgisine)
dayanarak kısmen yenilemiş, İslâm öncesi putperest Araplar'ın olumsuz
katkılarını temizlemiş, bundan sonra ebedî olarak devam edecek şeklini
belirlemiş ve ümmetine bırakmıştır. Bu çerçevede hac ibâdetinin belli ayları ve
günleri vardır. Ayları, kamerî aylardan Şevval, Zilkâde ve Zilhicce'nin ilk on
günüdür. Bu ayların da her gününde, hac ibâdetinin istenilen parçası yapılamaz;
neyin ne zaman yapılabileceği sünnet kaynağında; yani Hz. Peygamber 'in (s.a.v.)
ve kendisinden sonra gelen Râşid Halifelerin, ashâbının uygulamalarında açıkça
gösterilmiştir. Bu cümleden olarak hac ibâdetinin tavâf, sa'y, şeytan taşlama
gibi parçaları bu üç ay dışındaki bir zamanda yapılamaz. Arafat'ta yapılacak
vakfe ancak Zilhicce'nin dokuzuna denk düşen Arefe gündüzü ve gecesinde
yapılabilir, ziyaret tavâfının ilk günü bayramın birinci günüdür, bu tavâf daha
önce yapılamaz... Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaptığı hacca 140 bin civarında
insan katılmıştır ve bu rakam o gün için büyük bir kalabalıktır. Gerektiren
durumlar bulunduğu hâlde Peygamberimiz (s.a.v.), hiçbir kimseye zamanından önce
veya sonra Arafat'ta vakfe ve bundan önce ziyaret tavâfı için izin vermemiştir;
hâlbuki diğer bazı parçalarda bunu yapmıştır. "Hac bilinen aylardadır..."
(Bakara:2/197) meâlindeki âyete ve belli günlerde yapılması hâlinde kaçınılmaz
hâle gelen ve insanlara eziyet veren izdihamı kaldırma gerekçesine dayanarak hac
ibâdetini veya parçalarını bu üç aya, gelişigüzel yaymak dince mümkün ve câiz
değildir. Bu âyeti okuyan ve doğru anlayan Hz. Peygamber (s.a.v.), ashâbı ve
İslâm âlimleri onbeş asırdır Arafat vakfesini aynı günde yapmışlar, gününde
vakfe yapılmamış olursa haccın geçerli olmayacağını bildirmişler, Müzdelife
vakfesi için belli gün ve vakitten söz etmişler, bunları takip eden diğer
parçalar için belli vakitlerin bulunduğunu, bunlara riâyet edilmemesi hâlinde
cezâ gerekeceğini ifade etmişlerdir. Evet hac ibâdeti, âyette buyurulduğu gibi
bilinen aylarda yapılır, bu aylarda hac için ihrama giren müslümanlar yaklaşık
yetmiş günü yoğun bir ibâdet duygusu ve ahlâk eğitimi içinde geçirirler; çirkin
söz söylemez, Allah'ın emirlerinden çıkmaz, kimse ile döğüşüp çekişmezler,
ellerinden geldiğince hayır işlerler, ebedî hayatları için takvâ yoluyla rızık
edinir, tasarrufta bulunurlar (2/179). Bu süre içinde ifrad veya kıran haccı
yaptıkları için devamlı ihram içinde kalanlar devamlı hac ibâdeti
yapmaktadırlar, önce umre yapıp ihramdan çıkan, sonra günü gelince hac için
yeniden ihrama giren müslümanlar ise temettu haccı yapmış olurlar; bu haccın
umresi de ancak bu üç ay içinde yapılabilir, diğer zamanlarda yapılan umreler
hac umresi değildir. Zilhicce'nin sekizinci günü hac için ihrama giren
müslümanlar Mina'ya hareket ederler, dokuzuncu gün Arafat'ta vakfe yaparlar, o
günün akşamından sonra Müzdelife'ye geçerler, geceyi burada geçirip gece
yarısından veya fecirden sonra Müzdelife vakfesini de yaparak bayramın birinci
günü büyük şeytanı taşlarlar, kurban kesmesi gerekenler kurban keserler veya
kestirirler, tıraş olurlar, sonra gelip, haccın önemli parçalarından biri olan
ziyaret tavâfını yaparlar, artık ihram yasaklarının tamamı ortadan kalkmış ve
haccın önemli kısımları tamamlanmış olur. Sünnet olan bundan sonraki üç günü de
Mina'da geçirmek, diğer taşlamaları burada yapmaktır, bunda sıkıntı bulunursa
Mekke'de kalmak ve vakitleri geldikçe Mina'ya gidip şeytanları taşlamak da
mümkündür.
Hac ibâdeti yapılırken meydana gelen izdihamı önlemek için alınabilecek pek çok
tedbir vardır. İzdihama sebep olduğu sürece tekrar hac yapmayı engellemek
bunların başında gelir. Zarûrî bulunursa her yıl, zarar veren izdihama sebep
olmayacak sayıda kimsenin hac yapmasına izin verilir; yani hac yapmak isteyenler
sıraya girerek yıllar içinde bunu yaparlar. Gerektiği takdirde vakfelerdeki
azamî süreler yerine asgarî süreler kullandırılır ve bu süreyi kullanan hacı
adayları başka yerlere kaydırılır. Şeytan taşlama ibâdeti de düzene sokulabilir.
Hâsılı hac ibâdetinde günü ve yeri belli olan parçaların vakitlerini
değiştirmek, malûm ve meşrû usûlün dışına çıkmadan mümkün olamaz.
Kadın Eli Sıkmayanlar
Okuyan kızlarımız ile çalışan kadınlarımızın başörtülerini "siyasal İslâm'ın
simgesi" sayanlar, genç kadınların ellerini sıkmayan erkeklerin bu
davranışlarını da "irticâ belirtisi" olarak değerlendirmektedirler. Siyasal
İslâm her ne ise ona taraftar olmak, azınlıklardan daha aşağıda bir statüye ait
olmayı gerektirdiği için de "kadın eli sıkmadığı sabit olan" erkekler, birer
ikişer kamu görevlerinden uzaklaştırılmaktadır. Kadın eli sıkmamak -bir irticâ
belirtisi olmanın yanında- kimilerine göre çağdışılık, kimilerine göre de cinsel
saplantı (hastalık) alâmetidir. Bütün bu değerlendirmeleri yapan ve sübjektif
hükümlerinden sonra kıyımları gerçekleştiren ilgililer, eğer çağdaş iseler ve
çağdaşlık demokrasi demekse, çağdaşlık insan haklarına saygı demekse bir de
dönüp işin dîni cephesine bakmalı değil miydiler? Evet bunlar meselenin dîni
yönüne de bakıyor veya bazı "bakıcılara" baktırıyorlar; ancak kitabın ters
yönünden baktırıyorlar! Biz ise burada kitabı düz tutarak bir okuma yapmaya
çalışacağız.
Dînî hayatına uygulama konusunda hassas, fakat yeterince dînî öğrenim ve eğitim
almamış bir vatandaşın, "kadınların ellerini sıkmak câiz midir?" sorusunun
cevabını ararken yapacağı şey, ya açıp bir kitaba (İlmihâl kitaplarına,
Haram-Helâl konusunu işleyen kitaplara) bakmak veya gidip bir bilene sormaktır.
İlmihâl kitaplarına bakıldığında orada yazılan şudur: Kadınların elleri,
yüzleri, ayakları gibi açılması câiz olan yerlere şehvetsiz bakmak câiz olmakla
beraber buralara dokunmak câiz değildir; çünkü dokunmak bakmaktan daha
etkileyicidir ve bunun için -bakmada olduğu gibi- bir ihtiyaç ve zarûret yoktur.
Niçin ihtiyaç yoktur? Çünkü bizim geleneğimizde yaşlı hanımların, yabancı ve
namahrem de olsalar elleri öpülür, ama genç hanımlar ile genç erkekler
tokalaşmazlar, kucaklaşmazlar ve öpüşmezler; bu âdetler (tokalaşma, öpüşme)
başka toplumlara ve özellikle Batılılara ait bulunmaktadır. Batılılaşma demek
olan çağdaşlaşma, modernleşme bizim topluluklarımıza girdikçe, bizi etkisi
altına aldıkça bu nevi modalar da yaygınlaşmış, tabîîleşmiş ve aksine
davranışlar -çağdaşlaşmış, modernleşmiş, batılılaşmış kimseler tarafından-
kınanır ve yadırganır olmuştur.
Mümin kitaptan veya bilenden bu cevabı alınca ona düşen şey, genç ve namahrem
-evlenmeleri câiz olan- kadınların ellerini sıkmamaktır. Bu hassasiyet ve
davranışın sebebi dindarlıktır, kişinin dînine bağlılığıdır, Allah'ın ve
Resulü'nün (s.a.v.) emirlerine saygıdır, müslümanca yaşama arzusudur; siyasetle,
-eğer müslüman olmak mânâsında değil ise- irticâ ile hiçbir alâkası yoktur.
Kaldı ki, bu davranış siyasal İslâmın simgesi olsaydı bile, siyasal İslâm bir
kanâat, bir düşünce, bir inanç olarak kaldığı sürece suç ve kusur sayılmamalı,
din ve düşünce özgürlüğü içinde değerlendirilmeli, bu düşünceyi benimseyen
vatandaşlara "ikinci sınıf insan veya vatandaş" muamelesi yapılmamalı idi.
Birileri çıkar da ya genel olarak yahut da aksine davranmanın zarar ve sıkıntı
doğurduğu durumlarda "kadın eli sıkmanın câiz olduğuna dair" fetvâ verirse
bakılır: Eğer bütün bilenler aynı fetvâyı veriyorlarsa müslümanlara düşen buna
uymaktır, bu konuda iki fetvâ varsa o zaman müslümanlar bunlardan birine
(hangisi onun vicdanına yatıyor, kanâatinde ağır basıyorsa ona) uymakta
serbesttir. Bir mûteber mezhebi, ictihadı, fetvâyı benimseyen ve bununla amel
eden, dînî hayatında bunu uygulayan kimseyi vazgeçirmeye, başka bir ictihadı,
mezhebi, fetvâyı benimsemesi için baskı yapmaya kimsenin hakkı olamaz; böyle bir
baskı şerîatın uygulandığı zamanlarda ve toplumlarda bile yapılmamıştır.
Kadın eli sıkmamanın dînî bir dayanağı bulununca, bizim geleneğimizde böyle bir
âdetin bulunmadığı da sabit olunca yadırganması uygun bulunan davranış,
müslümanın kadın eli sıkmaması değil, aksine hareket etmesi, genç kadınların
ellerini sıkması, hattâ bununla da yetinmeyip onları öpmesidir. Geleneğimizde
münkerlerin (yadırganması gereken davranışların) marûf (yadırganmaz, hoşgörülür)
hâle gelmesi kıyâmet alâmetlerinden; yani toplumun İslâmî ahlâk yönünden
bozulmasının işaretlerinden sayılmıştır.
Müslümanlar ile gayr-i müslimlerin veya İslâmî hassasiyetleri zayıf,
uygulamaları eksik bulunan müslümanların bir arada yaşadığı toplumlarda barış,
birlik, beraberlik, huzur, asayiş isteniyorsa yapılacak şey, başkalarının
haklarına zarar vermediği sürece insanlara, inançları ve dünya görüşleri
doğrultusunda yaşama imkânı vermek, din ve vicdan hürriyeti tanımak, bu sebeple
kimseyi kınamamak ve özellikle haklarına tecavüz etmemek; görevden almak,
sürgüne göndermek gibi yaptırımlar uygulamamak, baskı yapmamaktır. İnsanları
medenîleştirmenin yolu, bir başka toplumu, topluluğu körü körüne taklit etmek
değildir; bunun yolu insana toplum içinde yer ve değer vererek okumasını,
öğrenmesini, bilinçli davranmasını, irdeleyici ve seçici olmasını, evrensel
değerler yanında kendi özel ve yerli değerlerine sahip çıkmasını, ehliyeti
itibariyle hak ettiği yerde ve işte çalışmasını sağlamaktır. Vatandaşları el
sıkanlar ve sıkmayanlar, örtünenler ve örtünmeyenler, filân partiye veya falân
partiye oy verenler... şeklinde bölüklere ayırmak, parçalamak, her birine farklı
muamele yapmak millet ve memleketini sevenlerin yapacağı şey değildir, çağdaş
dünya ve Batı medeniyeti de bu nevi baskıları, ayırımları ve uygulamaları ilkel
bulmakta, çağdaşlığa aykırı saymaktadır.
Tesettür ve Kıyâfet
Bazı konuları sormak üzere bize gelen bir hanımefendi, komşuları ve
arkadaşlarıyla sohbetine devam etmeye başladıkları bir hoca hanımın, örtünme ve
kıyâfet konusunda söylediklerini nakletti, bunların kafasını karıştırdığını,
âdeta kendisini bunalıma ittiğini söyledi ve bizden açıklama istedi. Kendisine
yaptığımız açıklamanın bir özetini sizlerle paylaşmanın faydalı olacağını
düşündüm.
Hocahanım şunları söylemiş: Başörtüsü ve uzun manto veya tunik ve etek veya
pantolon... giyerek örtünme olmaz. Böyle örtünenler açık sayılırlar. Evinizden
çıkarken çarşaf giymeniz şarttır. Pantolon giyen bir kadını evinizden kovmanız
gerekir. Evinize mahrem olmayan erkek müsafir geldiğinde de dışarı çıkar gibi
çarşaf giymeniz ve müsafirin yanına onunla çıkmanız gereklidir. Evde yabancı
olmadığında bile tesettürlü bulunmak lâzımdır. Kadınların dışarı çıkarken veya
evde mahrem olmayanlar bulunduğunda giyecekleri giysilerin çekici omaması, hattâ
rengi ve biçimi itibariyle itici olması şarttır...
Şüphe etmiyorum ki, hocahanım bunları iyi niyetle söylemiştir, bazı kitaplarda
görmüştür, bunları takvânın (günaha düşmeme tedbirinin) bir gereği olarak
değerlendiriyordur. Ancak maksat ne olursa olsun, "Kur'an, sünnet, icmâ gibi
bütün müminler için bağlayıcı olmadıkça hangi kitapta görürse görsün meseleye
bir de şu yönlerden bakması gerekirdi: a) Farklı düşünen ve yazan mûteber
âlimler var mı? b) Takvâyı kurtaralım derken imanı veya ameli tehlikeye düşürme
ihtimâli var mı? c) İçinde yaşadığımız cemiyette, üzerimize kara bulutlar gibi
çöken olumsuz şartlar içinde bunları uygulamak mümkün mü, teklif edilenlere zor
gelmez mi?
Çeşitli yerlerde ve zamanlarda yazdıklarımızı ve söylediklerimizi burada bir
daha özetleyecek olursak:
1. İslâm erkeklerden ve kadınlardan belli bir kıyâfete bürünmelerini değil,
örtülmesi gereken, "zînet ve avret" diye ifade edilen yerlerini örtmelerini,
örtmek için giydikleri elbisenin, altını gösterecek kadar ince ve örtülen yerin
şeklini apaçık (açık görüldüğünde yapacağı etkiyi yapacak şekilde) dışa
yansıtacak kadar dar olmamasını istemektedir.
2. Kadının, mahrem olmayan erkekler yanında açmasına izin verilen zîneti - en
geniş tanımlamaya göre- yüzü, bilekleriyle birlikte elleri, topuktan biraz
yukarıya kadar ayaklarıdır. Erkeğin açabileceği yerleri ise göbeği ile dizkapağı
arası dışında kalan vücûdudur. Dizkapağının yukarısı (uyluk kısmı) da
gerektiğinde açılabilir diyen müctehidler vardır. Aralarında devamlı olarak
evlenme engeli bulunan (dînen evlenmeleri câiz olmayan) baba, oğul, kardeş gibi
akraba yanında kadın -bazı müctehidlere göre sırtı müstesna- göbek-dizkapağı
arası bölge dışında kalan vücûdunu açabilir. Şu hâlde ev içinde -na-mahrem
kimseler yok iken- tesettürlü olmak mecbûriyeti yoktur. Karı-koca arasında
açılmayacak zînet ve avret yoktur.
3. Mahrem akrabanın, açılması câiz olan yerlere dokunması da câizdir. Baba
kızını, anne oğlunu öpebilir, kızı babasının ellerini, yanağını öpebilir...
4. Dışarı çıkarken çarşaf giymek şart değildir. Kur'an'da geçen "cilbâb"
kelimesinın birden fazla mânâsı vardır; genel anlamı üst giysi demektir, baştan
basenlere kadar örten üst giysiye de cilbab denmiştir. Dînin istediği belli bir
giysi veya kıyâfet değil, uygun bir şekilde örtünmektir, tesettürdür. Bir köylü
hanım düşünelim, tarlada çalışmaya gidecek, entarisinin üzerine geniş şalvarını
çeker, başına da saçını, boynunu ve göğsünü örtecek (buralarda açık yer
bırakmayacak) bir başörtüsü bağlar ve işine gider; bu örtünme ve giyinme dîne
uygundur, bununla tesettür emri yerine getirilmiş olur. Şehirde bir hanım dışarı
çıkarken üzerine uzunca (topuklarına yakın) bir pardesü ve başına da uygun
bağlanmış bir başörtüsü giydiğinde örtünme emrini yerine getirmiş olur. Uygun
örtünmeyi sağlayan, daha fazla parçadan oluşan başka kıyâfetler de bulunabilir,
kullanılabilir. Bunları bulmak, sunmak, beğendirerek gençlerin örtünmesini
sağlamak üzere özel çalışmalar yapılmalıdır. Tesettür defilelerinin amacı
ticaret ise, bu amaca ulaşmak için dînin şekil ve amaç olarak koyduğu sınırlar
aşılıyorsa bunlara câiz diyemeyiz. Ama bizim yukarıda "yapılmalıdır" dediğimiz
çalışmalar çerçevesine giryorsa elbette câiz, hattâ gerekli olur.
5. Elbisenin ismi değil, hangi cinse ait olduğu önemlidir. Eskiden şalvar
denilen giysinin erkek için olanı da, kadın için olanı da vardı. Bugün de ceket,
yelek, hırka, pantolon... ismi verilen giysilerin kadınlara ve erkeklere mahsus
olanları vardır. Kadın "kadın pantolonu veya şalvarı" giyebilir, bunu yaptığında
erkek elebisesi giymiş, erkekliğe özenmiş olmaz. Ancak pantolon giymesi hâlinde
yukarısı dar olacağından üzerine -vücûdunun hatlarını belli eden kısmı örmek
üzere- başka bir şey daha giymesi gerekir.
6. Sahabe kadınlarının giysileri içinde beyaz, siyah, yeşil, sarı renkte
olanlarının bulunduğu sağlam rivâyetlerde zikredilmiştir. Giyilen elbisenin
çirkin ve itici olması gerektiğine dair hiçbir nakli delîl (âyet, hadîs) yoktur.
Erkeğin ilgisini çekmesin diye kadınlara, Allah'ın ve Resûlü'nün (s.a.v.)
yüklemediğini yüklemek, istemediklerini onlardan istemek doğru değildir. Kadın
el içine çıkacak kadar ve şekilde giyinir. Giysileri seksî olmamak, karşı cinsin
dikatini çekmek amacıyla düzenlenmiş bulunmamak şartıyla güzel, zarîf, estetik
de olabilir. Bundan sonrası kadını değil, ona bakan erkekleri ilgilendirir;
sorumluluk onlara geçer, onlar da gözlerini sakınmak, kendilerini firenlemek
sûretiyle kulluklarını yerine getirmek mecbûriyetindedirler. İmtihan dünyası,
günah imkân ve fırsatlarının yok olduğu, yok edildiği, insanların isteseler bile
günah işleyemeyecekleri bir dünya değildir. İmtihanı, bu imkân ve fırsatlara
rağmen irâdesini kullanan ve dînin sınırları içinde yaşayanlar kazanacaklardır.
Din, birileri günaha girmesin diye diğerlerinin hak ve özgürlüklerini
-gereğinden fazla, bilinen sınırların dışında- kıstlama yoluna gitmemiştir.
Bu konularda farklı düşünen, ölçüleri farklı tutan âlimler de vardır; ancak
hiçbir beşerî ictihad ve yorum bütün müslümanları bağlamaz; bilgisi az olan
müminler âlimlerden aldıkları fetvâya uyarlar, farklı fetvâlar onları bağlamaz.
Kadınlarımıza, kızlarımıza İslâm'ı öğretmeye kalkışanlar, kaş yaparken göz
çıkarmamak gibi bir sorumluluklarının da bulunduğunu bilmelidirler. İslâm, maddî
ve manevî pislikleri temizlemek, çirkinlikleri ortadan kaldırmak ister,
güzelliğe düşman değildir ve kolaylık dinidir.
Dinden Kazanmak,
Dine Kazanmak
Dîni Allah rızâsını kazanmak için kullanmak, O'nun hoşnut olacağı bir hayatı
yaşayabilmek için dinden yararlanmak meşrû ve câiz olmanın ötesinde dînin
gönderiliş amacını teşkil etmektedir. Dîni kullanarak (istismar ederek) kişinin
veya gurubun kendilerine menfaat sağlaması ise çirkindir, haramdır ve dîne
ihanettir. İslâm âlimleri bu konuda o kadar ince eleyip sık dokumuşlardır ki,
hassasiyetlerine hayran olmamak mümkün değildir. Fıkıh kitaplarının günlük
hayatımızda sıkça geçen helâl-haram konularına tahsis edilen bölümünde (kerâhiye,
istihsan kitaplarında) şöyle bir ölçü ile karşılaşıyoruz: Bir kimsenin Allah'ın
adını sıkça ve açıktan anmak gibi bir âdeti olsa bile dükkanına müşteri
geldiğinde bunu yapması mekrûhtur; çünkü Allah'ı, müşteriyi etkilemek için anmış
olması şaibesi vardır. Böyle bir âdeti bulunmadığı hâlde müşteri içeri girince
Allah'ı anması ise hiç câiz değildir. Dinden yemenin dince câiz görülmediğini
gösteren ilgi çekici başka örnekler de vardır. İmamlık, müezzinlik, Kur'an ve
zorunlu din bilgisi öğreticiliği gibi işler ibâdet sayıldığı için bunlardan para
(ücret) almak başlangıçta câiz görülmemiş, bu işleri yapanlar başka iş göremez
hâle gelip hazineden ihtiyaçlarının karşılanması uygulamasına da son verilince
-vazifeler aksamasın diye, zarûrete dayalı olarak- ücret almalarına cevaz
verilmiştir. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere gerçek mânâda din istismarı,
dinden yemek İslâm'da câiz değildir ve samîmî bir mümin, imanı ve ahlâkı gereği
zaten bunu yapmaz. Ama günümüzde dinden kazanma ile dine kazanmanın birbirine
karıştırıldığını, ikincisinin de istismar içine sokularak mahkûm edildiğini
görüyoruz.
İnsanları dîne kazanmak, onlara dîni sevdirmek, dini hayatlarını güçlendirmek
için yapılacak faâliyetler, yanlış veya yasak olmak bir yana teşvik edilmiş;
zekât, vakıf, karz-ı hasen (faizsiz ihtiyaç kredisi) gibi araçlarla kısmen
kurumlaştırılmıştır. Zekâtın sarf yerleri arasında bulunan "müellefetü'l-kulûb"dan
maksat, müslüman olmadıkları hâlde gönülleri veya destekleri İslâm adına
kazanılmak istenen kimselerdir; bunlara bu amaçla zekât verilir ve bizim
değerler sistemimize göre buna din istismarı denmez; denirse câiz, hattâ duruma
göre farz olan bir istismar olur. Müslümanlar, Allah rızâsı için vakıflar kurar,
insanların, hattâ hayvanların çeşitli ihtiyaçlarını karşılarlar. Bunu yaparken
aynı zamanda müslümanların dîni hayatlarını güçlendirmek, müslüman olmayanların
İslâm'ı sevmelerini ve ona dost olmalarını sağlamak gibi bir amaç güderlerse bu
da istismar değildir; hattâ bir mânâda cihaddır.
Kendilerini müslüman olarak tanımlayan ve İslâm'a hizmeti ön plânda tutan bazı
şahıs ve kuruluşlar, deprem bölgesinde, iyi kötü, sizden bizden ayırımı yapmadan
halka hizmet vermeden tutun da eğitim öğretim, muhtaçlara yardım faâliyetlerine
varıncaya kadar birtakım hizmetler yaparken, bundan şahıs ve -dar mânâda-
kurumlarına menfaat sağlamak isterlerse bu istismardır, insanlara Allah rızâsı
için hizmet vermek ve bu arada kimilerinin gönlünü İslâm için kazanmak
isterlerse bu istismar değildir, ibâdettir, hizmet şeklinde cihaddır.
Birileri çıkar da "biz de bunları biliyoruz, ama müslüman şahıs ve kurumların
sevilmesini, güçlenmelerini, gönüllerin İslâm adına kazanılmasını...istemiyoruz;
çünkü bunu, ilerisi için kendi hayat tarzımız bakımından bir tehdit olarak
algılıyoruz" derlerse onlara bir duâ ile mukâbele etmek gerekir: Allah size şifâ
versin!
Faiz Batağı
Allah Teâlâ Kitab'ında, "ribâ" diye bilinen faizi yasaklamış; faizin, mal-para,
hizmet- para, mal-değerinde başka mal arasında yapılan ticaretten farklı
olduğunu bildirmiş, ticareti helâl kılmış, faizin servet ve refahı
arttırmayacağını, helâl kazancın hayırda kullanılmasının fertlere ve ülkeye
zenginlik getireceğini, faiz yiyenlerin "cin çarpmış" denilen kimseler gibi
olacaklarını, dengelerini kaybedeceklerini, kendilerine de zarar verecek
davranışlarda bulunacaklarını... bildirmiştir. Asırlar boyu yapılan tecrübeler
ilâhî kitabın tesbitlerini doğruladığı hâlde kapitalist dünya bundan
vazgeçmediği gibi zamanla faiz belâsı İslâm ülkelerine de musallat olmuştur.
Özellikle son iki asırda giderek sayıları artan yenilikçi müslüman ilim
adamlarının bir kısmı, meşrû ictihad kurallarını zorlayarak -başka inanç ve
kültürlerin etkisinde kaldıkları için bir kere faydasına inandıkları- faizin
İslâm ülkelerine girmesinde önemli rol oynamışlardır. Bunlara göre Kur'an'ın
yasakladığı faiz, Cahiliye döneminde yaygın olan, tüketim ihtiyacına yönelik,
durmadan katlanan, zenginin yoksulu sömürmesine araç olan faizdir. Bugün
bankaların uyguladığı faizcilikte bu olumsuz nitelikler yoktur, bu sebeple de
yasak kapsamına girmez. Yenilikçilerin birçok konuda olduğu gibi faiz konusunda
da yaptıkları, işin aslını faslını bilmeden, "Batı'da varsa iyidir" peşin
hükmüne dayalı ve kendilerine göre "fayda" (maslâha) ilkesine bağlı bir
yorumdur, ictihaddır (!) Bizim gibi düşünenler "faizin, azının ve çoğunun haram
olduğunu, ondan müslümanlara hayır gelmeyeceğini, Batı'da sermaye toplamak için
zorunlu bir teşvik aracı olarak görülen ve makûl ölçülerde tutulan faizin de
bizde alternatiflerinin bulunduğunu, ortaklık ve buna dayalı olan hisse senedi
alım satımı, risk sermayesi uygulaması, İslâmî usûle göre kurulup işletilecek
sigorta sistemi gibi yollarla da sermaye toplanabileceğini..." söyledikçe,
yenilikçiler tepeden bakarak bize, eskimiş kafalarımızı değiştirmemiz
gerektiğini söylemişlerdir.
Şimdi eskimemiş kafaların, İslâm'dan da neredeyse cevazın ötesinde teşvikler
bulan yorumlarıyla Türkiye'yi nasıl bir belânın ve zararın içine soktuklarına
bakalım: Batı'daki benzerleri gibi faizcilik esasına göre çalışan bizdeki
bankalar, amaçlarının aksine üretime katkıda bulunmamışlar, yatırımların yönünü
saptırmışlar, ülke için yararlı yatırım ve üretimler yerine kısa zamanda dönen
ve çok kazanç sağlayan alanlara kredi vermişler, bu krediler de çoğu kez
dönmemiş; yani batmıştır. Bankalar faizci mûdilerini (müşterilerini) ürkütmemek
için yine de faiz ödemeye devam etmişler, batmamak için de devletten "mevdûâtın
sigortalanması" avantajını koparmışlardır. Sanki ülkeye hizmet etmişler de halk
da bu hizmete karşılık onların uğradıkları zararı karşılıyormuş gibi bir
meşrûiyet anlayışı içinde, batırdıkları parayı da bunların faizlerini de
devlete/halka ödetmişlerdir. Bugün toplanan ek vergi dört milyar dolar
civarındadır, bu vergiyi doğrudan veya dolaylı ödeyenler büyük çoğunluğu
itibarıyla dar gelirli kesimdir, son günlerde kurtarılan; yani kötü yönetim ve
sui istimal sebebiyle parasını batıran beş bankanın halka maliyeti de dört
milyar dolar civarındadır. Tehlikeyi hisettikleri gün bankaların önünde toplanan
ensesi kalınlar mutlu; çünkü paralarını halk ödeyecek ve onlar refahlı
hayatlarına devam edecekler, banka yöneticileri mutlu; çünkü kimsenin kimseye
hesap sorduğu yok, sorsa bile işin ucu yukarılara dayandığı için bir yerde hasır
altı edilecektir, parayı götürenler (devleti hortumlayanlar) mutlu; çünkü
minareyi çalarken kılıfını hazırlamışlar, vicdan ve imanları da yoksa hiçbir
cezâları yok demektir.
Gelelim devletin hazine bonosu satarak; yani faiz karşılığında zenginlerden
(elinde fazlası olan İslâm'a göre zengindir) ödünç para alarak sebep olduğu
zulme. Devlet, önünde birçok başka imkânlar bulunduğu hâlde, ya hükumetlerin
siyasî çıkarlarına veya bazı rant çevrelerinin menfaatine uygun düşmediği için
bu makûl imkân ve yolları kullanmamış; köklü, yapıcı ve ülke menfaatine uygun
çözüm getirici tedbirleri devamlı ertelemiş, giderek arttırdığı faiz ile borç
almaya devam etmiştir. Sonunda bu borçlar, daha önce alınan borçların faizleri
ile memur maaşlarına yetmez hâle gelmiş, yatırımlar ve hizmetler büyük ölçüde
aksamıştır. Akıl başa geldiği için değil, Kur'an'a kulak verildiği için de
değil, Avrupa bastırdığı için nihayet bazı tedbirler gündeme gelmiş, faiz
batağından ve bunun de sebepleri arasında bulunduğu enflasyon canavarından
kurtulabilmek için başka çâreler aranmaya başlamıştır.
Bizim vicdanımız rahat, kafamızdan da memnunuz, ama başkalarını bilemiyorum.
Özeleştiri
Özeleştiri, özün, nefsin, insanın kendisini eleştirmesidir; duygu, inanç,
düşünce ve davranışlarını belli bir gerçeklik ve değerler tablosu/şablonu içine
yerleştirerek test etmesi, denemesi ve değerlendirmesidir. Bunu, birey yaptığı
gibi gurup, cemâat, millet, kültür ve medeniyet de yapabilir, yapmalıdır. Son
günlerde İslâm adına yapılan, yapıldığı söylenen bazı kötü şeyler karşısında
İslâmî kesimin duygu ve düşüncelerini ortaya koyması kendilerini bu kesimin
dışında görenlerce farklı şekillerde değerlendirildi. Birçok köşe yazarı bunun
şimdiye kadar yapılmadığını, yapılmamasının bir kusur olduğunu, yanlışı
savunmakla bir yere varılamayacağını, bu gelişmenin iyi bir başlangıç olduğunu
ifade ettiler.
Yeterince olup olmadığı bir yana başlangıçtan bugüne müslümanlar fert ve ümmet
olarak kendilerini eleştirmişlerdir. İlk halifeler kendilerini seçenlerden bunu
istemişler, zaman içinde meydana gelen dînî guruplar birbirlerini kıyasıya
eleştirmişler, mücedditler kitaptaki (doğru, gerçek, sahih) İslâm ile yaşanan
İslâm arasındaki tutarsızlığı açık ve etkileyici ifadelerle dile getirmişler ve
farkın kapanması, toplumun gerçek İslâm'a dönmesi için gayret sarfetmişlerdir.
Tasavvuf mensupları özellikle ferdin kendini devamlı denetlemesini (murâkâbe),
hesaba çekmesini, yapıp ettiklerini sorgulanasını (muhasebe) istemişler; meselâ
Gazzalî'nin meşhûr İhyâ isimli kitabının bir bölümü bu konuya ayrılmıştır. M.
Akif, "Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile" derken, İkbâl "İslâmda
kusur yok iyi incele-Kusur müslümanda sen onu ele" beytini yazarken özeleştiri
yapmaktadırlar. Cemâatlerin ve tarîkatlerin her birinin özeleştiri yapması,
aslında mümkün olmakla beraber bugünkü yapıları bakımından imkânsız gibidir;
ancak bunların da birbirlerini devamlı eleştirdiklerini biliyoruz. İslâmî
kimlikleri ön plânda olan kimselerin kurdukları partiler yine böyle olan
müslümanlar tarafından devamlı eleştirilmiştir. Son zamanlarda sayıları hızla
artmış bulunan çok ortaklı holdinglerin MÜSİAD tarafından masaya yatırılması,
takibe alınması ilgi çekici bir özeleştiridir (Yörünge Dergisi'nin 17-23 Ocak
sayısına bak.). Evet müslümanlar bunu yapmışlardır; çünkü dinleri onlara bunu
buyurmaktadır:
İyiyi teşvik ve emretmek, kötüyü engellemek İslâmî bir ilkedir. Bu ilke
özeleştiri yapılmadan uygulanamaz.
"Siz kendi kendinizi tezkiye edip temize çıkarmayın; Allah, kimin kötülüklerden
uzak yaşadığını daha iyi bilmektedir" (Necm: 53/32);
Şeytana bahane bulanlara karşı onun dilinden : "Beni kınayıp suçlamayın, kusuru
kendinizde arayın" (İbrahim: 14/22)
"Kendini kınayan nefse yemin ederim" buyurulmuştur.
Müslümanlar arasında özeleştirinin çok yaygın ve etkili olmaması bir dînî ve
ahlâkî kusurdur; bunun giderilmesi ise sağlıklı bir din ve ahlâk eğitimi ile
mümkün olabilir.
Olanı kadar özeleştirinin başkalarının kulağına gitmemesi, hattâ bazan onlardan
gizli yapılmasının sebebi güvensizliktir. Aslında eğer varsa özeleştiri kusuru
başkalarında da vardır ve onlar da -yapıyorlarsa- eleştiriyi kapalı kapılar
arkasında yapmaktadırlar. "Gizlemenin sebebi güvensizliktir" dedik, evet iki
taraf da bunun aleyhlerinde bir koz, bir delîl olarak kullanılmasından
korkuyorlar. Özeleştiri toplumda bir erdem olarak kabûl edilir ve bunu
yapanların aleyhinde kullanılmazsa teşvik görür.
Özeleştiri ile ilgili bir başka problem de gerçeklik ve değer tabloları
arasındaki farktır. Bilim ve değer anlayışları biribirinden farklı olan fert ve
gurupların eleştiri ile ulaşacakları sonuç ve değerlendirme de birbirinden
farklı olacaktır. Özeleştiri konusunda bu gerçeğin de gözden uzak tutulmaması
gerekir.
Zekâtla İlgili Bazı
Meseleler
Dünya Bankası Başkanı J. Wolfensohn bir konuşmasında, dünyada yaşayan altı
milyar insanın yarısının yoksul olduğunu, günde 2 dolar ile yaşamaya
çalıştıklarını, bunların yarsının da günlük gelirinin bir doların altında
bulunduğunu ifade etmektedir. En tartışılmaz insan hakkı yaşama hakkıdır; yaşama
hakkından maksat yarı aç yarı tok sürünmek değildir, tabîî ihtiyaçlarını
gidererek yaşamaktır. Bugün dünya üzerinde yaşayan insanların inançları, dünya
görüşleri ne olursa olsun bütün insanlar için böyle bir yaşama imkânını sağlamak
ödevleri vardır; bu her şeyden önce bir insanlık ödevidir, ödevin ihmâl
edilmesi, umursanmaması, bu yüzden milyarlarca insanın yarı aç ve ihtiyaç içinde
yaşamaya mahkûm olmaları, namus ve özgürlüklerinden feragât etmek mecbûriyetinde
kalmaları bir insanlık suçudur. Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının
giderek daha da yoksullaşmaları pahasına servetlerini arttırmaya devam etmeleri
vicdanlarını sızlatmıyorsa Allah onlardan bunun hesabını soracaktır. "Ben O'na
inanmıyorum ki..."diyenler de öte dünyadan önce burada, ya yoksullar eliyle veya
başka yollardan cezâlarını çekebileceklerini unutmasınlar.
İslâm ilk günlerinden itibaren yoksulluk meselesi ile ilgilenmiş, mensuplarına,
yoksulların durumlarını iyileştirmek üzere kimi mecbûrî, kimi ihtiyarî bir çok
ödev vermiş, yol göstermiştir. Zenginlerin muhtaç akrabaya bakma (nafaka)
mecbûriyeti, komşu hakkı, devam eden hayırlar (sadaka-i câriye, bu çerçevede
vakıf kurumu), zekât, fitre, kurban, yoksulluk maaşı (son kapı olarak devlet
yardımı) bu yolların ve ödevlerin başlıcalarıdır. Bu konuda genel İslâmî ölçü
şudur "Muhtaç olanların, kime ait olursa olsun ihtiyaçtan fazla malda hakları
vardır; servet belli ellerde toplanmamalıdır, her şahıs için ekonomik olarak da
fırsat eşitliği bulunmalıdır; sebebi ne olursa olsun yoksulluk, yaşama hakkını
temin edecek ölçüde yardım sebebidir" (Zâriyât: 51/19; Me'âric: 70/25; Tevbe:
9/60; Haşr: 59/7).
Eğer belirlenmiş ölçüde zekât ödendiğinde yoksulluk derdine çâre bulunuyor; yani
temel ihtiyaçlar karşılanıyorsa zenginlerden, bu maksatla başka bir şey
istenmez, ama zekât ödendiği hâlde ihtiyaç devam ediyorsa kırkta bir ile
yetinilemez; çünkü farz olan yalnızca belli malın, belli şartlarda kırkta birini
vermek değildir, yaşama hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli bulunan mâlî
yardımın yapılmasıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ve dört halifesinin yaşadığı çağda, normal bir ailenin
yıllık geçim ihtiyacı göz önüne alınarak bir miktar (çeşitli mallardan birer
miktar, nisâb) belirlenmiş, kişinin temel ihtiyaçlarına (havâic-i asliyyesine;
çünkü bu miktar zekâttan muaftır) ek olarak nisap denilen miktarda artıcı malı
olursa bundan zekât vermesi gerektiği bildirilmiş, uygulama da buna göre
olmuştur. Ancak bu ölçüleri; yani belli miktarlarda olup o güne göre değerleri
birbirlerine eşit bulunan malları günümüzde değerlendirdiğimiz; paraya
çevirdiğimiz veya birbiri ile değiştirmek istediğimiz zaman karşımıza bazı
problemler çıkmaktadır. Meselâ bugün kırk koyun, otuz sığır, 200 dirhem (640
gr.) gümüş, 20 miskal (85 gr. altın), değer, satınalma ve mübadele gücü
bakımından birbirine eşit değildir. Gümüşü ölçü olarak alsanız -fakiri zengin
sayacağınız için- ödeme yükümlüsü, koyunu esas alsanız zengini fakir sayacağınız
ve zekâttan muaf tutacağınız için- yoksullar sıkıntıya düşeceklerdir. Gümüşe
göre 50-60 milyonu olan zengin sayılacak, zekât alamayacak, aksine ödeyecek,
fitre verecek, kurban kesecek, yoksul akrabasına bakmaya mecbûr olacaktır... Bu
sıkıntıları ortadan kaldırmak için iki yola başvurmak, iki çözüm teklif etmek
mümkündür:
1. Lâfızdan, şekilden hareket edip belirlenmiş malların miktarı (nisap)
değişemez diyenlere göre altın, gümüş, deve, sığır, koyun nisapları teker teker
TL. ye çevirilir, toplanır ve tür sayısına bölünür, çıkan miktar TL. cinsinden
nisap olarak kabûl edilir. Bu malların aynına mâlik olanlar, diğer şartlar da
bulunduğunda zaten her bir malın belli miktarını vereceklerdir, esas borçları
budur. Para, ticaret malı vb. ne sahip olanlar ve yükümlü olup olmadıklarını
öğrenmek isteyenler de yukarıdaki usûle başvururlar.
2. Amaçtan ve temel ölçüden (ailenin bir yıllık geçim karşılığı olma ölçüsünden)
hareket edebilenlere göre -ki bizce de bu ölçü kullanılabilir- yıllık ortalama
geçim indeksleri esas alınabilir. Buna (indeks miktarına) ek olarak bu kadar
parası, ticaret malı vb. olanlar malın kırkta birini zekât olarak öderler. Bir
daha tekrar edelim ki, bu ölçüler, ödenen zekâtın, yoksulların temel
ihtiyaçlarını karşılaması hâlinde geçerlidir. Bu miktar ödendiği hâlde
yoksulluk/ihtiyaç devam ediyorsa, bundan belki tek başına bir zengin sorumlu
tutulamaz (çünkü bir kişi bütün servetini dağıtsa bile problem çözülmeyecektir)
ama bu zengin de dahil bütün toplum sorumlu olur.
Diğer problemleri bir başka yazıya bırakalım.
Zekât ve Kurban
Bir müslümanın zekât vermekle yükümlü olabilmesi için ne kadar mala, servete
(nisap) sahip olması gerekir? Geçen haftaki yazıda bunu, günümüzde anlaşılır,
uygulanabilir ve amaca uygun bir formüle sokabilmek için iki yol ve ölçüden söz
etmiştik: 1. Hadîslerde ve fıkıh kitaplarında, belli mallar (deve, koyun, sığır,
altın, gümüş...) için verilen miktarları (nisapları) teker teker kuruşlandırmak,
yani bugünkü para ile karşılıklarını tesbit etmek, sonra bunların ortalamasını
almak ve "günümüzde nisap budur" demek. Bu durumda dînin hedeflediği zenginlik
sınırını yaklaşık olarak tesbit etmek mümkündür. Çağdaş âlimlerden Kardâvî
"altını esas alalım" diyor, buna göre nisap 500 milyon civarında olur. Gümüşü
alalım diyenlere göre 55 milyon olur. Kırk koyunu 30 milyonla çarpsanız 1.2
milyar eder. Hem 55 milyon sahibini hem de milyar sahibini eşit derecede zengin
saymak âdil değildir, İslâm bunu hedeflemiş olamaz. 2. Bu nisaplar, tesbit
edildiği zamanda birbirine eşit ve normal bir ailenin bir yıllık geçiminin
karşılığı olduğu için, buradan hareket ederek günümüzde ailenin yıllık asgarî
geçim indeksini esas almak ve temel ihtiyaçları karşılayan malvarlığı dışında bu
kadar zekâtlık mala sahip olanların "nisaba malîk olduklarını" söylemek. Her iki
çözüme göre de "gümüşü esas alarak 50-60 milyonu olanın zengin olduğunu, zekât
alamayacağını, aksine zekât vermesi gerektiğini" söylemek yanlıştır. İkinci
formüle göre, asgarî aylık geçim indeksinin iki yüz milyon olduğunu varsayarak
kaba bir hesap yapacak olursak yıllık geçim tutarı 2.4 milyar eder. Birinci
hesap şeklinin de bu rakkama yakın bir sonuç vereceğini sanıyorum. Her iki
şekilde de dînî metinlerin belirlediği zenginlik ölçüsünü (nisabı) değiştirmek
sözkonusu değildir; yapılan şey nisabın, günümüz ölçülerine göre tesbit ve ifade
edilmesidir. Geçen yazıda söylediğimiz gibi bu hesaplar ve ölçüler, yoksulun
ihtiyacının böylece karşılanır olması durumunda geçerlidir. İhtiyaç devam
ediyorsa yükümlülük ölçüleri de değişir.
Zekât konusunda iki husûs sıkça sorulmaktadır: 1. Kadınların örf ve âdete göre
normal ölçülerde edinip kullandıkları altın ve gümüş zinetlerden, takılardan
zekât verilecek midir? Hanefîler dışındaki üç mezhebin de dahil bulunduğu
çoğunluğun ictihadına göre zinet, kadının temel (aslî) ihtiyaçlarından sayılır
ve zekâta tâbî değildir; yani bunlardan zekât ödenmez. Ben de bu ictihada
katılıyoruım. 2. Bir temel ihtiyacı karşılamak (meselâ ev almak, ameliyat olmak,
ihtiyaç hâlinde araba, okumak için kitap, işinde kullanmak içini makina, alet
vb. almak) için biriktirilen para birçok hanefî fıkıhçıya göre zekâta tâbî
değildir; ben de bu görüşü tercih ediyorum.
Kurban kesmekle yükümlü olmak için kişinin zengin olması gerekir. Bu zenginliğin
ölçüsü de -detaylarda bazı farklılıklar bulunmakla beraber- zekât zenginliği
gibidir. Gümüşten hareket ederek 50-60 milyonu olana kurban kestirmek yanlıştır.
Kurban kesmenin vacip (farz ile sünnet arasında bir yükümlülük derecesi) olduğu
hükmü ittifaklı değildir. Meselâ hanefî mezhebinden Ebû Yûsüf'a (kendisinden
rivâyet edilen iki farklı ictihaddan birine) ve İmam Şâfi'î'ye göre kurban
kesmek sünnettir. Bazı güçlükler ortaya çıktığında veya yoksulların etten daha
fazla paraya, başka bir şeye ihtiyaçları bulunduğunda "sünnettir diyen" ictihad
tercih edilmeli ve kurbanın bedeli, daha azı, daha çoğu uygun yerlere
verilmelidir. Böylece deri kavgasından da kurtulma yolu bulunmuş olacaktır.
Kurban veya etlik hayvan keserken önce hayvanı bayıltmak, uyuşturmak, böylece
acı duymasını asgarîye indirmek, sonra boğazlamak câizdir; önemli olan kalp
atışları durmadan ve bu mânâda ölüm gerçekleşmeden hayvanı boğazlamaktır.
Hadîslerde, kesilecek hayvana eziyet edilmemesi emredilmiştir.
Kurban
Kurban bayramı yaklaşınca hayvanseverler ve etyemezler kurban kesmenin şiddetle
ilgili yönünü öne çıkarıp bunu tartışıyorlar, kurban kesmek isteyen müslümanlar
bazı detayları merak ediyor ve bu arada kurban derilerini ve etlerini
istedikleri yere verme haklarını kısıtlayanları konuşuyorlar. İslâm âlemi kurban
bayramı ve hac ibâdetinin manevî atmosferi içinde dînî tefekkür ve heyecanın
yüce ufuklarına kanat açıyor. Son iki yazıda kurban konusunu ele alışımızı işte
bu ilgi ve heyecan yönlendiriyor.
Şiddet kayıtsız ve sınırsız olarak mahkûm edilemez; bir milletin maddî ve manevî
değerlerine göz diken ve saldıran düşmana karşı şiddetin adı cihaddır, meşrû
savaştır, bu savaşta ölenlere şehid, kalanlara gazî denir. Tartışılan şiddet
içeriye ve dışarıya, kendi insanlarına veya başka insanlara yönelik "haksız,
hukuksuz" şiddettir.
Av yaparak veya belli usûller ile öldürerek hayvanların etinden ve başka
parçalarından yararlanmak insanlık kadar eskidir, bütün ilâhî dinlerde meşrûdur
ve ahlâka da aykırı değildir. Eğer insan dışındaki canlılar; gerektiği, insanlar
buna ihtiyaç duydukları hâlde öldürülmeyecekse ne tarımcılık yapılabilir hattâ
ne de -gözle görülmeyen canlılara basıp öldürme ihtimali bulunduğu için- kırda
bayırda yürünebilir. Merhamet adına söylenebilecek şey, hayvanların gereksiz
yere öldürülmemesi ve gerektiği için öldürülecek hayvana eziyet edilmemesidir.
"Birçok müctehide göre kurban bayramında kurban kesmek vacib değil, sünnet
olduğu için müslümanlar bu ictihadı da uygulayabilirler" demiştik. Bu takdirde,
bazı yıllarda, gerektiren sebepler bulunduğunda "sünnet olan kurban ibâdetini"
terkedip, başka sünnet ibâdetler yapmak mümkündür; meselâ kurban parası, bundan
azı veya daha çoğu kadar bir meblağ veya mal yoksullara, muhtaçlara verilebilir;
böylece "tasadduk" ibâdeti yapılmış olur. Ancak bu, "sadakanın kurban yerine
geçeceğ" demek değildir; kurban ibâdeti ancak belli hayvanları keserek yerine
getirilebilir. "Bu sünnettir, bazan meselâ başka bir mâlî ibâdetin daha önemli
ve öncelikli olması hâlinde terkedilebilir, terkedildiğinde günah olmaz" demek
başkadır, sadaka, kurban bedelini para olarak dağıtmak kurban yerine geçer demek
başkadır; birincisi doğrudur, ikincisi (sadaka, bedelini vermek kurban yerine
geçer demek) yanlıştır.
Kurban kesmekle insandaki şiddet eğilimi arasında kurulan ilişkiler, kurban
keserek şiddet arzusunu tatmin eden insanın başka canlılara ve insana yönelik
şiddet eğiliminin azalacağı gibi düşünceler ilmî verilere dayanmamaktadır.
Şiddeti azaltacak şey sevgidir, merhamettir, özellikle bütün yaratıkların sahibi
ve yaratıcısı olan Allah sevgisidir, O'nun merhametinden yansımalara sahip
olmaktır; bunlar da sağlıklı bir din ve ahlâk eğitimi ile elde edilir.
Sâffât sûresinde (102-110) Hz. İbrâhim'in (a.s.), oğlu yerine kestiği kurban
olayı güzel ve etkili bir üslûp içinde özetlenmiştir. Buna göre Hz. İbrâhîm
(a.s.) rüyasında, Allah için oğlunu kurban ettiğini görmüş, bunu teslimiyet
sembolü olarak almak yerine zahiri ile alıp uygulamaya kalkışmış; onun ve
oğlunun bu itâât, fedâkârlık ve teslimiyeti Allah tarafından kurban olarak kabûl
buyurulmuş ve bunun yerine bir koç kurban etmesine izin verilmiş, koç kurbanı,
oğul (can) kurbanı yerine geçmiştir. Bu kurbanın gökten indirildiği, cennetten
geldiği şeklindeki rivâyetler âyetlerde ve sahih hadîslerde yoktur.
Bir detay: "Altı ayını doldurmuş kuzular, bir yaşını doldurmuş koyunlar kadar
iri ve gelişmiş olursa kurban edilmeleri câizdir" denilmiştir. Ancak aynı
özellikteki sığır için fıkıhçıların çoğu bu cevazı vermemişlerdir. Halbuki
günümüzdeki besleme teknik ve imkânları, iki yaşında olmadığı hâlde, otlakta
beslenen iki yaşındaki sığırlar kadar iri ve etli sığır yetiştirmeyi mümkün
kılmıştır. Dişlerine bakarak değil, gövde büyüklüklerini ve kilolarını esas
alarak "otlakta büyümüş iki yaşındaki ortalama sığır" büyüklüğündeki danayı
kurban olarak kesmek, fıkıhçıların koyun için verdikleri ölçülere kıyas edilince
câiz olmalıdır. Bu konu ile ilgili olarak rivâyet edilen hadîsleri böyle
yorumlamak da mümkündür; nitekim Atâ ve Evzâî gibi müctehidler böyle
yorumlamışlardır.
Ramazan'a Girerken
Sürat çağında ömürler de jet hızıyla geçiyor. Eskiden günler daha uzun gelirdi;
insan, zamanı nasıl geçireceklerini bilemezdi, şimdi zamanlar yetmiyor; ne işe
yetiyor, ne sohbete, ne kitap okumaya, ne de eşe dosta ayırmaya... Küçücük
çocuklar bile -özellikle büyük şehirlerde- sabahın erken saatlerinde yollara
düşüyorlar, uykulu gözleriyle sallana sallana okula gidiyorlar. Büyükler
kahvaltıya bile vakit bulamıyorlar. Bize büyüklerimiz "Ayakta yemeyin, içmeyin"
der dururlardı, şimdi "ayakta yeme" büfeleri kuruldu. Bu kadar hızlı ve "dolu"
yaşanan hayat insanlara ne veriyor? Ne yazık ki buna "bilgi, kemâl, rûh
zenginliği, insanlığın derinliklerinde tefekkür ve seyahat" gibi bir cevap
veremiyoruz. Bu kadar hâyuhuy içinde zaten bunlar olmaz, bütün dünya
insanlarının büyük çoğunluğu bu yoğun mesai sonunda ancak temel/maddî
ihtiyaçlarını kısmen temin edebiliyorlar. Bu demektir ki bir ömür, yiyecek
içecek temin edip onu tüketmekle geçiyor; yani insanlar temel ihtiyaçlarının
tutsağı olmuşlar, değer biçilemez ömürlerini bu uğurda sarfediyorlar.
İslâm dîni insanlara dünya hayatını terketmelerini veya dünyadan olabildiğince
az nasiplenmelerini teklif etmiyor, onun istediği dengeli bir hayattır. Bu denge
dünya ile âhiret, fânî ile bâkî arasında kurulacaktır. Dünya araç, Allah rızâsı
ve bunun bahşedeceği ebedî mutluluk amaç olacaktır. Bu böyle olduktan ve dünya
için yapılan faâliyet dengeyi bozmadıktan sonra (bozmadığı sürece) dünyadan
nasiplenmek, dünyalık edinmek serbesttir. Allah şöyle buyuruyor: "Onlar ne
ticaret ne de alış-verişin kendilerini, Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât
vermekten alıkoyamadığı insanlardır" (Nûr:24/37). Burada geçen "alıkoyamadığı"
ifadesi iki şekilde anlaşılmıştır: a) Hem dünya işlerini görürler, dünyalık
edinirler hem de ibâdetten geri kalmazlar. b) Dışları dünya ile meşgûl olurken
içleri Allah ile meşgûl olur, hep O'nunla huzur hâlinde yaşarlar. Her iki
anlayış de mûteberdir, birincisi genel, ikincisi özeldir, birincisi başlangıç,
din hayatının ilk sınıfları, ikincisi son, başarı ile mezûn olmaktır. Her iki
durumda da istenen denge kurulmuştur, dünya araçtır, ona bu şuur içinde
yaklaşılmaktadır, Allah rızâsı amaçtır, ona da bu bilinç içinde riâyet
edilmektedir. İşin teorik yanı bu olmakla beraber pratiğe, yaşanan müslüman
hayatına bakıldığında -genellikle- işin hiç de böyle olmadığı, giderek dengenin
bozulduğu, "ev-iş-ev" üçgeni arasında sıkışan insanların kendilerini
unuttukları, ömürlerini zâyî ettikleri, değerliyi değersiz karşılığında
sattıkları görülmektedir.
İşte tam bu sırada kandiller, Ramazan, umre, hac, yakınların ölümü, etkili bir
ses ve nefes hızır gibi, bir hayat suyu gibi yetişmekte; insana, kendine gelme
fırsatı vermektedir. Ramazan yalnız oruç değil, onun yanında daha birçok ibâdeti
içeren bir aydır: Kur'an okunur, teravih kılınır, sahura kalkılır, oruç tutulur,
yoksullara yardım edilir, hâsılı bir ay Allah'a daha yakın olma şuuru içinde
yaşanır. Bu, maddî hayatımızdaki belli bir vitamin veya gıdâ kürüne benzer, bu
yoğun ibâdet, bir yılllık manevî gıdâyı temin edebilir, Ramazan fırsatının böyle
kullanılması dileğiyle yaklaşan Ramazan'ınızı tebrik ediyorum.
Kurban Bayramı
İzlenimleri
Kurban bayramı yaklaştığı günlerde medyada bir kurban edebiyatı başladı; önce
eğitimci/psikolog/psikiatrist rolüne soyunan her şeyi bilmiş bazı bay ve bayan
yazarlar meşhûr "kurbanın şiddet eğilimini körüklediği" bilimsel tesbitini (!)
ileri sürdüler, o günlerde vukûbulan cinayetleri örnek olarak kullandılar.
Arkadan merhametleri, acıma duyguları fazla gelişmiş köşe yazarları "hayvanların
da çok gelişmiş sezgi ve duygularının olduğunu, başlarına geleceği sezdiklerini,
korkuya kapıldıklarını ve acı çektiklerini yazdılar. Kurban aleyhtarlığını
güçlendiren argümanların bir ayağı eksik kalmıştı,"temizlik ve çevrecilik". Onu
da Çevre Bakanı F. Aytekin'in ağzından vererek tamamladılar: "Kurban
Bayramı'ndaki kanlı görüntülerin hemen arkasından Avrupa Birliği'nin aday
ülkelerle yaptığı çevre bakanları toplantısı için Brüksel'e gelen Çevre Bakanı
Fevzi Aytekin, "Avrupa Birliği'ne rezil olduk" dedi.Aytekin, AB üyesi ülkelerle
aday ülkelerin çevre bakanlarının katıldığı ve Türkiye'nin ilk kez aday ülke
kabûl edilerek dâvet edildiği toplantıda, sokaklardaki kurban görüntülerinin
sorulması üzerine yanıt vermekte güçlük çekti ve önümüzdeki yıl sert tedbirler
alınacağı sözü verdi...
Aytekin, bayramın ilk günündeki görüntüleri 'felâket' sözüyle yorumladı, kaçan
danaların nasıl katledildiğini gözleriyle gördüğünü ve bunu bu toplantıda nasıl
açıklayacağını da 'kara kara 'düşündüğünü itiraf etti. Önümüzdeki yıl bu
konudaki tüm tedbirler alınarak bayrama girileceğini belirten Aytekin, kesilen
ve kesilmek istenen kurbanların kaçışını ve devlet memurlarının bu hayvanları
vurarak öldürüşünü üzüntüyle izlediğini de anlattı. AB'nin veteriner gözetiminde
kurban kesilmesini istediğini hatırlatan Aytekin, önümüzdeki yıl bu sistemi de
oturtacaklarını belirtti..."
Bu koronun tuttuğu tempodaki garipliği, tuzağı, perdeyi sezerek tepki gösteren
yazarlarımız da oldu. Meselâ Perihan Mağden şöyle diyordu: "Sonra Türkler,
kurbanlarını ve ellerini kollarını bacaklarını kesikesiverdiler. Ama artık
anlaşılan o ki, bu 'kurban verme ritüeli', postmodern bir hoşnutsuzlukla, Türk
Medya Korosu tarafından, karşılanmakta. Tek kelimeyle: tasvip etmiyorlar! "Ne bu
vahşet canım, Avrupa Birliği'nin kapısını tekmlediğimiz tam da şu günlerde",
tarzı ecnebî bir ikrâh duygusuna kapılanmış görünmekteler. Oysa başka kurbanları
memleketin, insan kurbanları meselâ, hiç de umurunda değil gibi Türkiyecilik
Medyası'nın... Ben onun için, tam da kavrayamadım, ansızın beliriveren bu
"Kurban kesmek mi! Bu ne vahşet!" hissiyatlarını. Bir düğmeye basılmışçasına,
hepsinde birden belirivermiş olan. Her konuda: gördükleri ve asla
görmedikleriyle, tercihli mönüleriyle yani, bu denli senkronize bir kuğu gölü
takımı olmaları, güzel tabii. Uyumun her nevisine hasretiz: Uyumun
uyutuculuğuna. Mayıştırmasına..."
Tarafımızdan şunlar ilâve edilebilir:
Eğer hayvan kesmekle insana karşı şiddet eylemi arasında bilimin isbat ettiği
bir sebep-sonuç ilişkisi olsaydı kasapların tecrit edilmesi gerekirdi.
İnsanlar, hayvanlara acıdıkları için et yemememeye karar verirlerse, vahşi
hayvanları avlamak, ehlileştirilmiş olanlarını da kesmek yasaklanırsa kurban
hakkında da bu bakımdan (acıma, acı duyma vb.) bir şeyler söyleme hakkı ve
imkânı doğar. Her gün dünyada milyonlarca hayvan boğazlanırken ses çıkarmayıp da
müslümanların kurban ibâdetleri sözkonusu olduğunda yazı döktürenlerin
samîmiyetlerinden şüphe edenlere "haksızsınız" denilemez.
Aile büyüklerimiz hasta oldukları için kurban bayramını Çorum'da, onların
yanında geçirdik. Belediye kurban kesmek isteyenlere kolaylık olsun diye, alt
yapısını hazırladığı yeterli sayıda yer tahsis etmiş, vatandaş kurbanını
götürüyor, usta kasaplar parasız kesiyorlar, yüzüyorlar, birkaç büyük parçaya da
ayırıp teslim ediyorlar. Şehirde ne pislik gördüm, ne kan, ne de sağa sola
kaçışan ve görevliler tarafından vurulan hayvan. Bazı gazetecilerin haber değeri
bulunduğu için tesbit ettikleri birkaç tane kaçma vurma olayını diline dolayan
bakan da -yukarıda değerlendirilen- medya misyonunu üslenmiş oluyor. Kendisine
veya başka bakanlara Türkiye'nin, insan hakları ihlâli ile ilgili ayıpları
sorulduğunda "rezil olmuyor, cevap vermekte güçlük çekmiyorlar" da, kurban
sebebiyle mahcup oluyor! Her iki ayıp da Türk halkına ve -hakkı korumayı,
temizliğe riâyet etmeyi ibâdet kılmış olan- İslâm dînine ait değil, ehliyetsiz
yöneticilere ve temsilcilere aittir. İdeolojilere, tabulara bağlanıp kalmak
yerine uygar dünyadan aldıkları, fakat uygulamaya yanaşmadıkları sistemi doğru
dürüst uygularlarsa, -kurban konusunda da- Çorum Belediyesi'nin aldığına benzer
basit tedbirleri alırlarsa ortada utanacakları bir şey kalmaz. Bizimkiler bunu
yapmak yerine kanun çıkarmak, yasaklamak, din özgürlüklerini kısıtlamak, dînî
vazifeleri yerine getirmeyi zorlaştırmak yolunu tercih ederler. Yıllardır bunu
yapıyorlar, halkın verdiği dersi de idrak edemiyorlar, ama edecekler, er geç
edecekler.
Avrupa ve Amerika'nın ayıplamaları üzerine de bir not düşmekte fayda var:
İsrail'i destekleyen, Filistinlilerin oluk oluk akan kanları karşısında duygusuz
kalan, yoksul ülkeleri yıllardır sömüren, kaburgası dışarı vurmuş aç çocukların
veballeri omuzlarında olan Amerika ve Avrupa'nın hiçbir kimseyi ve gurubu
ayıplama hakları yoktur. Çünkü bu zulmün, bu pisliğin yanında birkaç gün sürüp
ortadan kalkan kurban kalıntılarının lâfı bile edilemez.
Bayram Sohbeti
Son yıllarda kurban bayramı öncesinde deri toplama hakkının kime ait olduğu,
laik devletin bir ibâdetin parçası sayılan deri bağışı konusuna el atmasının
ilkeye aykırılığı, kurban kesenlerin et ve derilerini istedikleri yere
vermelerini engellemenin din özgürlüğü ile çeliştiği gibi konular tartışılırdı.
Bu yıl, aynı uygulama daha sert bir şekilde devam ettiği hâlde tartışılmadı,
bunun yerine kurban ibâdetinin hükmü (vacip mi, sünnet mi olduğu), İslâm'da
böyle bir ibâdetin var olup olmadığı konuları tartışıldı. Bize göre İslâm'da,
belli hayvanları keserek yerine getirilen bir kurban ibâdeti vardır, ümmetin
âlimlerinin çoğuna göre sünnetttir, bir kısmına göre de vaciptir. Müslümanlar
hangi ictihadı uygulamak isterlerse uygularlar. Kurban bayramına gelince
kurbanıyla, teşrık tekbirleriyle, namazıyla, ziyafet ve ziyaretleriyle bu bayram
müslümanların şiarları arasındadır, onlara mahsusutur, bayrak gibi onların
tanınmasını sağlar, fert ve topluluk olarak müslüman olma şuurunu pekiştirir,
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından beri devam etmektedir ve yeryüzünde
müslümanlar yaşadığı sürece de bu sembol ibâdet ve ilâhî neş'e devam edecektir.
Bu girişten sonra, köşe yazım bayramın son gününe rasladığı için,
okuyucularımdan gelen mektuplar içinden, soru ihtivâ edenleri seçerek kısa kısa
cevaplar vermek istiyorum; bu cevapları da dostların ve okuyucuların bir bayram
sohbeti veya hediyesi olarak kabûl etmelerini diliyorum. Keşke zamanımız müsait
olsa da her mektup yazana mektupla cevap verebilsek; onlar da takdir ederler ki,
buna imkânlarımız elvermiyor.
1. Temel ihtiyaçlardan birini gidermek, meselâ oturmak üzere bir mesken almak
için para biriktiren bir kimsenin, biriken para nisap miktarını bulsa bile
bundan dolayı zekât ödemesi gerekmez.
2. Kazâya kalmış namazı olanlar bunu ilk fırsatta kılarlar. Niyet "en önce veya
en son geçirdiğin filân namazı kazâ etmeye" şeklinde yapılır. Kazâ namazları
günde şu kadar, şu vakitlerde gibi bir kayda ve şarta bağlı değildir; borçlu
imkânına göre borcunu öder; kimi gün şu kadar, kimi gün bu kadar kılar. Kazâya
kalmış farz ve vacip namazları olanlar, günlük namazların sünnetlerini de
kılabilirler, "kazâsı olanların bu sünnetleri kılmaları câiz değildir" diyen
ictihad hanefî mezhebinin tercihi değildir.
3. Zekât mal olarak verilebileceği gibi malın hesapla paraya çevrilmesi
sûretiyle para olarak da ödenebilir. Altın veya gümüşle ödenmesi gerekmez. Zekât
borcu hesaplandıktan sonra yükümlü, bunu derhal ödeyebilir (efdal olanı budur),
yoksulların menfaati gerekli kılıyorsa veya borçlu darlık içinde ise yıl içine
yayarak da öder, zekâtın bilâhare hesap ve mahsup edilmek üzere yılından önce
ödenmesi de câizdir.
4. Paranın değerini koruması ve kâr getirmesi için helâl yollar seçilmelidir.
Güvenilir, kendini denetime açmış, işten anlayanların tezkiye ve tavsıye ettiği,
helâl yoldan para kazanmayı ilke edinmiş şirketlerin, holdinglerin hisse
senetlerini almak uygundur. Özel finans kurumlarına da para yatırılabilir.
5. Gıybet, insanları arkalarından çekiştirmek, duydukları zaman üzülecekleri,
söylenmesini istemedikleri sözleri gıyaplarında söylemek câiz değildir. Eğer bir
kimse kendini iyi, dürüst, ehliyetli olarak gösteriyor, müslümanları kandırıyor
ve zarara sokuyorsa -sağlam delîllerle bilinmek şartıyla- onun içyüzünü
müslümanlara anlatmak, ilgilileri uyarmak gereklidir; bu davranış, yasaklanmış
olan gıybet değildir.
6. Rahmetli A. Davudoğlu Hoca'nın, başkalarının etkisinde kalarak, beni
dinlemeden, yazdıklarımı okumadan hakkımda yazıp söylediklerine ben de o
zamanlarda cevap vermiştim (Bak. İslâmın Işığında Günün Meseleleri, II, 807 vd.)
7. Kabir sorgulaması, bunun sonucuna göre ödüllendirme veya cazalandırma olayına
inanmak İslâm'ın inanç esasları arasında yer almıştır. Bunların "rûha, cesede
avdet eden rûha, maddî kabir içinde, ayrı bir âlem olan Berzahta" olması gibi
husûslar, nasıl ve nice sorularının cevabı tam olarak bilinemez. Bazı
rivâyetlerde geçen şekiller, keyfiyetler temsilî, sembolik anlatım örnekleridir.
Kabirden itibaren başlayan âlem, her şeyi ile başka bir âlemdir, dünyada
kullandığımız isimler ve kelimelerin karşılığı ile oradaki karşılıklar
farklıdır, her şey görüldüğünde ve yaşandığında anlaşılacaktır.
8. Kurban kesildikten sonra kılınan iki rek'atlı şükür namazı ülkemize mahsus
bir gelenektir, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) böyle bir uygulaması nakledilmiş
değildir.
Sohbetin devamını başka yazılara bırakırken geleneğimizde kabir ziyaretinin de
bulunduğunu hatırlatmak isterim, ayrıca bütün müminlerin bayramlarını tebrik
ederim.
İhtiyaç Kredisi
Yurt dışından gelen mektupların çoğunda şu ortak soru yer almaktadır:
"Yurt dışına geçici olarak çalışmak için gidenlerin önemli bir kısmı dönmemek
üzere oraya yerleşmiş bulunuyorlar. Bu değişim bazı yeni ihtiyaçları da
beraberinde getiriyor; önceleri Türkiye'de ev, dükkan vb. alanlar şimdi yeni
yerleştikleri yerlerde bunları almak istiyorlar, eskiden başkalarının yanında
çalışanlar şimdi kendi işlerini kurup başkalarını çalıştırmayı deniyorlar.
Avrupa ülkelerinde devlet veya bankalar, vatandaşı iş, mesken, araba edinmeye,
dolayısıyla bu sektörleri teşvik etmeye yönelik krediler veriyorlar, kredilerin
faizini de vergi yoluyla devlet ödüyor. Buralarda yaşayan din kardeşlerimiz sık
sık soruyorlar: Bu kredileri almak câiz midir?"
Biz, ister yurt içinde olsun ister yurt dışında, teşvik kredilerinin alınmasının
câiz olduğunu defalarca söyledik ve yazdık. Dayanağımız ise şudur: Teşvik
kredisi reel faiz içermez, faiz adıyla alınan rakkam fazlalığı enflasyon
oranının altındadır veya ona eşittir; bu durumda devlet (ve onun adına banka)
değer bakımından verdiğini geri almaktadır, reel faiz yoktur. Müslümanlar teşvik
kredilerini almalı ve ne maksatla veriliyorsa orada kullanmalıdırlar. Yurt
dışında bankalar yine teşvik amaçlı, fakat az da olsa reel faiz içeren krediler
vermektedirler. Oralarda yaşayan Müslümanlar bu kredilerden de şu şartlarla
istifâde edebilirler: 1. Krediyi mesken, binek gibi gerçek ihtiyaçlar için
kullanmak ve bunları edinmek için kendi paraları bulunmamak. 2. Kredi ile orada
yaptıkları iş sonucunda kendileri kazançlı çıkmak.
Yurt içinde faizci banka ile işlem yapmak, faiz alıp vermek, İslâm'a göre câiz
olmadığı için normal hâllerde (zarûret bulunmadığında) bunlar yapılamaz. Burada
zarûretten maksat, giderilmediği takdirde normal olmayan sıkıntılara sebep olan
ihtiyaçtır. Meselâ insan yeterli beslenmez, giyinemez, tedâvi olamaz, oturacak
bir mesken sağlayamaz... ise zarûrete düşmüş sayılır.
Yurt içinde (Türkiye'de) verilen mesken ve araç kredilerini almanın câiz olması
şu şartlara bağlıdır:
1. Verilenin teşvik kredisi olması (faiz yoluyla paradan para kazanmaya değil,
belli sektörleri teşvik etmeye ve vatandaşların aslî ihtiyaçlarını sağlamayı
kolaylaştırmaya yönelik bulunması, bu maksatla veriliyor olması).
2. Eğer reel faiz ihtivâ ediyorsa alanın buna gerçek mânâda muhtaç olması ve
ihtiyacını başka bir kaynaktan aynı şartlarda karşılama imkânından mahrûm
bulunması. Bir insan kendisinin, ailesinin ihtiyacı sebebiyle veya işi bunsuz
yürümediği için bir (veya daha fazla) arabaya, meskene, işyerine... muhtaç
olabilir. Bunları almak için yeterli parası yoktur, sermayeden ayırsa -yalnızca
kârı azalacak değil- işi yürümez hâle gelecektir, faizsiz olarak kredi alacağı
bir kaynak yoktur, kiralama veya murâbaha (vâde farkıyla satın alma)
yöntemleriyle almaya kalkışsa arada önemli bir fiat farkı bulunmaktadır... İşte
bu gibi durumlarda -lüks olan arzusunu değil, mübrem, gerekli, olmazsa rahatsız
edici, zarar verici olan- ihtiyacını gidermek için faizli kredi alabilir. Geçmiş
zamanlarda da âlimler bunu -bu şartlarda- câiz görmüşlerdir.
Şunu untmamak gerekir ki, zarûretlerin, çâresizliklerin oluşması çoğu kere
müslümanların ihmâli, vurdumduymazlığı, duyarsızlığı, topluma karşı ödevlerini
yerine getirmemesi gibi kusurlarına dayanmakta bunlardan kaynaklanmaktadır.
Başını açarak okumak veya çalışmak mecbûriyetinde olan bir kadın, a) Müslümanlar
gerekli irâdeyi gösterip siyasete baskı yapsalardı ve başörtülü okuma ve çalışma
hakkını alsalardı, b) Bunu alıncaya kadar mağdurlara başka yerlerde okul ve iş
bulsalardı, c) İş bulucaya kadar kadının geçimini sağlayacak tedbirleri
alsalardı, "başörtüsünü açma zarûreti oluşmayacaktı". Keza müslümanlar,
zekâtlarını tam ödeselerdi, -bir gün bile olsa- kullanmadıkları paralarını, hem
koruyan hem de ihtiyacı olanlara faizsiz olarak kullandıran güvenilir kurumlar
oluştursalardı faizli kredi kullanma zarûreti meydana gelmezdi. Hâsılı yalnızca
namaz, oruç, tesbih müslümanları sorumluluktan kurtarmaz; ictimâî, ahlâkî,
hukûkî daha nice sorumluluklarımız var ve bunlardan hesaba çekileceğiz.
Sorular-Cevaplar
Hollanda'da cezâ evlerinde ve hastahanelerde hizmet veren bir imam kardeşimizin
ötenazi, zinâ ve cum'a namazı hakkındaki sorularına cevap vermeye çalışacağım:
1. Doktorların "Bu hasta tıbben ölüdür, kalbini marinalar çalıştırmaktadır"
dedikleri hastanın marinalarını durdurmak, çekmek, vücûdu ile alakâsını kesmek
câizdir. Bu marinalar çekildiği hâlde kalbi çalışan bir hasta olursa onun
kalbini durduracak bir müdahalede bulunmak câiz değildir. İnsan beyni ve
kalbiyle bir bütündür, bu ikisi çalıştığı takdirde "insan olarak yaşayan bir
varlık" sözkonusudur. Dışarıdan yapılacak tedâvi müdahaleleri bu iki organın
normal çalışmasını sağlamaya yönelik olmalıdır. Kalp durduktan sonra beyin
çalışmaz. Beyin öldükten sonra -onun yeniden hayata dönmesi mümkün olmadığı
hâlde- makine ile kalbi çalıştırmak ise, insanı mumyalayarak bedeninin
çürümesini engellemeye benzer; bu bir insan hayatı değildir. Öte yandan bir
insanın kalbi ve beyni ölmediği hâlde ölümcül bir hastalığı bulunduğu ve acıya
dayanamadığı için öldürücü bir müdahalede bulunmak câiz değildir.
2. Bir Müslüman erkek evine girdiğinde eşini, yabancı bir erkekle çirkin
vaziyette yakalarsa, İslâm hukukunun yürürlükte olması hâlinde hâkime başvurur,
lânetleşme (mülâane) talep eder, taraflar "yalan söyleyene ...lâneti olsun"
meâlinde beşer kere yemin ederler, kadın itiraf ederse, yaptığının cezâsını
çeker, itiraf etmez ve yapmadım diye lânetli yemin ederse hâkim evliliğe son
verir. Zinâ etmekte olan bir kadını eş olarak almak ve onunla karı koca olmak
câiz değildir, tövbe ve nefsini ıslâh etmiş bir kadınla ise evlenmek, evli
kalmak câizdir. Karısını zinâ hâlinde yakalayan koca onu, kendi başına
cezâlandıramaz.
3. Hapishanelerde, mahkûmlara bilgi ve eğitim vermek maksadıyla Cuma namazı
kıldırmakta bir sakınca yoktur. Cuma için okunan ezanı duyan Müslümanlar bir
cemâat teşkil edebiliyorlarsa ve içlerinden biri de imam olabiliyorsa cumayı
kılarlar.
Genom Projesi ve Alın
Yazısı
Bir köşe yazısında şunları okuyoruz: "Haziran yaklaşıyor. Dünyanın 6 ülkesindeki
16 laboratuarda 1100 uzman, 13 yıldır günde 24 saat, haftada 7 gün çalışarak,
Homo Sapiens'in kendi kaderini kendi ellerine almak için giriştiği büyük savaşın
son kalelerini fethetmeye çalışıyorlar: Genom Projesi bitti bitecek! İnsan
genlerinin tümü deşifre oldu olacak..." Yazı şöyle bitiyor: "Alın yazısı
haksızlığına son! Yaşasın genetik adâlet!"
Yazar genetik adâletsizlikten, "insanların zekâ, güzellik, sağlık gibi konularda
genlere bağlı olarak birbirinden farklı olmalarını ve doğmalarını" kastediyor,
bu güne kadar da insanoğlunun bu farkı (adâletsizliği) gidermeyi başaramadığını,
"ne yapalım bu kader, alınyazısı" deyip geçtiklerini, proje bitince insanların
kaderlerini ellerine alacaklarını ve alın yazısı haksızlığının son bulacağını
ifade ediyor. Gerçi yazıda, genel olarak dinlere, özel olarak da İslâm'a bir
atıf yapmıyor, ama "alın yazısı, kader" kelimeleri kullanıldığında dinin akla
gelmemesi mümkün olmuyor. Bilindiği gibi İslâm'ın altı inanç ilkesinden biri de
"kadere iman"dır. İlgili kaynakların çoğunda kadere iman şöyle anlatılır: Allah
insanın beden ve rûh özelliklerini ve bütün hayat macerâsını belirler, böyle
olsun diye hükmeder, bu hükmünü kulun alnına (manevî kimlik kartına, siciline)
yazdırır, bu yazı "yazgıdır, kaderdir" değişmez. Aynı kaynaklarda bir de kulun
imtihanından, irâde hürriyetinden, bu hürriyeti kullanmasına bağlı
sorumluluğundan söz edilir. Yazgı ile irâde özgürlüğü kavramları arasındaki
çelişki görünümünün giderilmesine yönelik olarak çeşitli doktiriner açıklamalar
yapılır, bu açıklamalar, ait oldukları "kaderiyye, cebriyye, eş'ariyye,
mâtürîdiyye" gibi doktrinlerle, mezheplerle birlikte anılır.
Açıklamalar yapılırken insanla ilgili oluşumlar ve davranışlar ikiye ayrılır:
İnsanın irâdesine bağlı olanlar, olmayanlar. Her ikisi de kader içinde
bulunmakla beraber insanın irâdesine, tercihine bağlı olmayanlardan sorumluluğun
bulunmadığı, irâde ve tercihe bağlı olanlarda ise kulların sorumlu oldukları
ifade edilir. İnsan yaratılmasını, ömrünü, mizacını belirleyemez ise bundan
sorumlu da olmaz; Allah ona niçin var olduğunu, şu kadar yaşadığını, şöyle bir
mizaçta olduğunu sormaz; bunları kendisi takdir etmiştir, hikmetleri, sebepleri
vardır, bu mânâda farklılık insanlık için zenginliktir, hayırlıdır ve asla
adâletsizlik sözkonusu değildir. İnsanların hür irâdelerine, seçimlerine
bırakılmış konularda yapıp ettiklerinden sorumlu olmaları tabîîdir, adâlet
gereğidir, bu alandaki kusurları da Allah'a yüklemek insaf ve adâletle
bağdaşmaz.
İslâmî kaynaklarda her insanın, normal insan fıtratında (tabiatında, insana
mahsus beden ve rûh özelliklerine sahip olarak) yaratıldığı ifade edilmektedir.
Her şeyi güzel ve mükemmel yapan ve yaratan Allah kusurlu insan yaratmaz.
Allah'ın madde âlemine hâkim kıldığı kanunları vardır, bunlara "sünnetullah"
denir, bu kanunlar içinde sebep-sonuç ilişkisi de vardır, bir yavrunun kalıtım
yoluyla kusurlu oluşmasına sebep olacak bir serbest fiil bu sonucu doğurduğunda
sorumlu olanlar -bu fiili işleyen- insanlardır, Allah değildir. "Sebep olsun da
sonuç olmasın" denilemez. Birçok hastalık vardır ve bunların kimisi tedâvi
edilmektedir, kimisinin henüz tedâvisi bulunamamıştır. Hastalık da kaderdir,
tedâvi de kaderdir; ayrıca "şifâ, iyileşme denilen sonucu doğuracak sebebin
bulunup uygulanması demek olan" tedâvi teşvik edilmiştir. İnsanoğlu eksiksiz
yaratıldığı hâlde kendi kusuru veya ilâhî-tabîî kanunların işlemesi sonucunda
oluşan ve nesillerce devam eden aksaklıkların tedâvisi, düzeltilme yolu ve usûlü
bulunursa bir sebep daha keşfedilmiş olur, bunda İslâm'a da, kadere de aykırı
bir durum yoktur. insan irâdesine bağlı alanlarda kader, "Allah'ın, serbest
irâde ile nelerin yapılacağını ezelde bilmesi ve bu bilginin kaydedilmiş
bulunmasıdır". Kişinin seçerek, isteyerek yaptıkları iyi ise kendi lehine, kötü
ise aleyhine olarak değerlendirilecektir, bunda adâlete aykırı bir taraf yoktur.
Bir kimse, gücüne dayanarak ve haksız olarak diğerinin malını elinden alırsa
yargı devreye girer ve haksızlığı giderir, böylece insanlar, Allah'ın da
istediği adâleti gerçekleştirmiş olurlar. Bir kimsenin veya kimselerin sebep
oldukları hastalık, kusur ve sakatlıklar, bunları giderecek sebepler/çâreler
bulunur da giderilirse yine Allah'ın murad ettiği bir sonuç elde edilmiş, O'nun
mükemmel emaneti korunmuş, yerine konulmuş olur.
ÖFK.lar Bindiğiniz
Daldır
Bundan yirmi otuz yıl önce faize bulaşmak istemeyen müslümanlar, paralarını hem
hırsızdan hem de değer kaybından koruyacak bir yer ararlar, bize de sorarlardı.
O zaman tanıdığımız az sayıdaki bazı namuslu tüccarlar dışında tavsiye
edebileceğimiz bir yer bulamaz, bunalırdık. Sonra birçok gayret bir araya geldi
ve Özel Finans Kurumları kuruldu. Bu kurumlar kiralama, ortaklık ve alım satım
yollarıyla helâlinden para kazanacak, elde edilen kazancı, paralarını
kendilerine korunsun ve arttırılsın diye bırakan şahıslarla paylaşacaklardı
(kazancın %20 si kuruma, % 80 para sahibine). Böyle de oldu, yıllardır bu
kurumlar, çetin ve engelleyici şartlara rağmen çalıştılar, din âlimlerine
danışarak harama girmemeye gayret ettiler, ülke ekonomisine katkıda bulundular,
en azından kendilerine para yatıranların parasını enflasyona karşı korudular,
küçük de olsa kâr verdiler. Derken İhlas Finans olayı ortaya çıktı. Bu battı
diğerleri de batar, aman paramızı kurtaralım diye kurumlara koştular ve
paralarını istediler. Böyle yaparken şu husûsları unuttular:
1. İhlâs Finans, topladığı paraları kendi şirketlerine kullandığı ve gelir
getirmeyen harcamalara aktardığı ve daha başka yanlışlar yaptığı için zor duruma
düştü, bunu genellemek doğru değildir, her finans kurumunun İhlâs Holding gibi
şirketleri yok, ayrıca bunlar paraları geniş bir "kurum dışı şirketler ağına"
yayıyor ve sağlam teminatlara bağlıyorlar.
2. Finans Kurumlarına yatırılan paralar kasalarda dursun diye yatırılmıyor,
böyle olursa kurum nereden para kazanacak da hem yaşayacak hem de kâr dağıtacak!
İşi icabı kurum paralarla ticaret yapıyor, mal alıp vâdeli olarak satıyor,
paralar tüccar, sanayici ve yatırımcıda, bunlar da vâdesi geldikçe borçlarını
ödüyorlar; kurum onlardan tahsil etmeden ödeme taleplerini nasıl karşılasın?!
3. İkinci maddeyi göz önüne aldığımız zaman, para yatıran şahıslar kapıya
dayanıp "paramızı istiyoruz" dediklerinde kurum, ancak henüz ticarete sokmadığı
bir miktar parayı ödeyebilir, bundan başkasını ödeyemez, ileride alacaklısından
tahsil ettikçe öder. Parası olanlar taleplerinde ısrar ederlerse kurum
güvenirliliğini yitirir, borçlular ödemede gevşek davranmaya yönelirler,
işlemler durur ve binbir emekle, ümitle oluşturulmuş bu millî kurumlar batar,
yok olur, güzelim tecrübe de başarısızlıkla sonuçlanmış sayılır. Bu takdirde
suç, günah, kusur kurumların değil, aç gözlü, sabırsız, vehimli para
sahiplerinindir.
4. Özel Finans Kurumları müslümanların bindiği daldır, ortada ciddî bir risk
bulunmadığı hâlde -ne olur ne olmaz diyerek- paralarını çekmek sûretiyle
kurumların kapanmasına sebep olanlar, bindikleri dalı kesen gafillerdir. Ortada
alternatif bir çâre var iken tamah yüzünden bunları ortadan kaldıranlar,
zarûrete sığınarak paralarını bankalara götüremezler; çünkü zarûret yoktur, çâre
(ÖFK.lar) tıkır tıkır işlemektedir, çâreyi tahrip edenler başkaları değil,
bizzat müslümanlardır, faiz istemiyorum diyenlerdir.
Her iyinin, güzelin, başarının bir bedeli vardır, bunu ödemeden başarıya
ulaşılamaz. Allah rızâsı, ebedî mutluluk da böyledir; onun bedeli gerektiğinde
dünyayı âhirete feda etmektir, bazı geçici zahmet ve zararları göze almaktır.
Bir insan hem elifi elifine, âhiret kaygısı taşımayan, Allah için fedâkârlığa
yaklaşmayan dünya insanları gibi yaşayacak hem de cennetlik olacak; öyle yağma
yok!
İki Mesele (Süt
bankası ve tüp bebek uygulaması)
Yurt içinden ve dışından gelen mektuplarda iki konu çok sorulur oldu: Süt
bankası ve kiralık rahim (anne).
Süt bankasından maksat, kadınlardan alınan sütlerin, ihtiyacı olan bebeklere
verilmek üzere uygun ortamda korunması ve korunduğu ortamdır. Verilen bilgiye
göre bu sütler ayrı ayrı verildiği gibi birbirine karıştırılarak da verilmekte,
hangi kadının sütünün hangi çocuğa verildiği bilinmemektedir. Başka dinlerde ve
topluluklarda "süt anneliği" ve bundan doğan evlenme engeli (süt anne ve bazı
yakınları ile onu emenin evlenmesinin haram olması hükmü) bulunmadığı için böyle
bir uygulamada sakınca görülmemiş, bebekler için en uygun gıdâ olan kadın
sütünden yararlanmak tercih edilmiştir. İslâm da ise süt anneliği ve bundan
doğan evlenme engeli vardır. Bu sebeple bebek, ilk iki yaşı içinde emdiği
kadının "süt çocuğu" olur, o kadınla, onun usûlü, fürûu ve bazı yan akrabası ile
evlenemez. Eskiden emzikli kadınların fazla sütünü alıp uygun bir ortamda
korumak ve gerektiğinde ihtiyacı olan bebeklere vermek mümkün değildi, bu yüzden
geçmiş fıkıhçılar bu konu üzerinde durmadılar. Günümüzde süt bankası uygulaması
başlayınca bazı fıkıhçılar, "sütler birbirine karıştığı ve kimin sütünü kimin
emdiği bilinmediği, ayrıca süt kadının memesinden değil, biberon vb. bir şeyden
verildiği için" bu uygulama sonunda süt anneliği ilişkisi doğmaz" demişler.
Bize göre kimin olduğu bilinmeyen bir kadın sütünü bebeğe vermek için zarûret
bulunması; yani verilmediği takdirde çocuk için hayatî tehlikenin bulunması
gerekir. Bu takdirde süt, zarûret sebebiyle verilmiştir, annenin kim olduğu da
bilinmemektedir, insanlar bilmeden yaptıkları şeylerden sorumlu olmazlar.
Zarûret hâli dışında eğer kadın sütü alınacak ve bebeklere verilmek üzere bir
yerde bekletilecekse bu sütün kime veya kimlere ait olduğu hem kabının üzerine
hem de uygun bir yere kaydedilmelidir. Süt bir bebeğe verilirse bebeğin de
kimlik kayıtları süt anneninkinin yanına kaydedilmeli, ayrıca ailesine bilgi
verilmelidir. Bir bebek ayrı zamanlarda veya birbirini takiben birden fazla
kadını emse bu kadınların hepsi bebeğin süt annesi olur. Buna göre sütleri
karıştırılarak verilmiş kadınlar da verilen bebeğin süt annesi olurlar. Süt
anneliğinin oluşmasında etkili/belirleyici olan, sütün bebeğe nereden ve nasıl
verildiği değil, sütün bebeğin midesine girmesidir. Süt bankalarından
yararlanmak isteyen müslümanların bu konularda hassas davranmaları gerekir.
Birbiriyle evli ve normal yoldan çocuk sahibi olamayan bir çift için, erkeğin
(kocanın) spermi, karısının yumurtası ve rahimi kullanılmak üzere yapılan tüp
bebek uygulamasında sakınca yoktur. Birbiriyle evli olmayan kimselerin yumurta,
sperm ve rahimlerini kullanarak tüp bebek uygulaması yapılamaz. Koca yerine bir
başka erkeğin spermi, karısı yerine -nikâhlısı olmayan- bir başka kadının
yumurtası alınamaz veya böyle bir kadının rahimi kullanılamaz. Çünkü İslâm'a
göre meşrû bir çocuk sahibi olmanın yolu, aralarında evlenme engeli bulunmayan
bir kadınla bir erkeğin önce evlenmeleri, sonra da bu evlilik içinde çocuk
sahibi olmalarıdır. Çocuğun oluşumuna, erkeğin karısı veya kadının kocası
olmayan birinin bir unsuru (spermi, yumurtası, rahimi) girerse çocuk bu evli
çiftin meşrû çocuğu olmaz.
Sperm ve yumurtanın yabancıya ait olamayacağı konusunda görüş birliği vardır.
Bazı çağdaş fıkıhçılar, rahim konusunda farklı düşünmekte; tüpte oluşturulan
embriyonun, erkek ile evli olmayan bir kadının rahimine yerleştirilmesinin ve
böylece çocuk sahibi olmanın da câiz olduğunu, bu takdirde çocuğu doğuran
kadının da -süt anne gibi- çocuğun annesi olacağını ileri sürmektedirler. Bize
göre yabancı bir erkeğin spermini kadının rahimine koymak câiz değildir. Çift,
bir başka kadının rahimini kullanarak çocuk sahibi olmakta ısrarlı iseler (yani
kadının rahimi çocuk doğurmaya müsait değilse) bu takdirde yapılacak şey, rahimi
kullanılacak kadının da erkek tarafından nikâhlanmasıdır. Erkeğin sipermi ile
aşılanmış yumurtayı, aynı erkeğin ikinci eşinin rahimine yerleştirmekte bir
sakınca olmasa gerektir. Doğacak çocuk, doğuranın kocasına ait olduğuna göre her
iki kadın da onun (doğan çocuğun) biri öz, diğeri üvey annesi olur, üvey anne
ile de evlenmek câiz olmadığı için süt anneliği gibi ayrı bir bağ aramak
gerekmez. Müslümanların bulunduğu bir ülkede "baba ile evli olmayan kadının
rahimini kullanmayı mümkün kılan" bir kanun çıkarılacak olursa bu kadınla
babanın, ikşinci eş olarak evlenmesine de izin verilmelidir. Aksi hâlde
müslümanların bu işi, yine "dînî nikâh veya imam nikâhı" denilen özel akitle
yapacakları bilinmelidir.
Müslümanların öyle bir meselesi yok
Müslümanların önemli meseleleri, çözüm bekleyen müşkilleri, aşmaları gereken
zorlukları var. Bunlar dururken veya bunları unutturmak ve kamu oyunu
başka/gereksiz şeylerle meşgûl etmek için mesele icad edenler var; bunlardan
biri de "namazlarda ana dilinde Kur'an okuma" meselesidir. Bu meseleyi, temcit
pilavı gibi ısıtıp ısıtıp halkın önüne sürenlere karşı şöyle demiştim:
"Müslümanların böyle bir meselesi yok, Türkler müslüman oldukları günden beri
Kur'an'ı ibâdette, vahyedildiği dilde okuyorlar, anlamak için ise çok eski
zamanlardan beri yapılmış Türkçe meâl ve tefsirler var, bunlardan
yararlanıyorlar. Ben Türkiye'yi dolaşıyorum, her tabakadan halk ile konuşuyorum,
her gün yüzlerce soruya muhatap oluyorum, bana kimse böyle bir mesele
getirmiyor, 'Kur'an'ı namzada Arapça aslından okumak istemiyorum, Türkçesini
okuyabilir miyim?' demiyor..."
Bu sözümü işiten bir demagoji üstadı, adımı saygısız bir üslûpta zikrederek "O
müslümanları şunlardan ibaret biliyor, ona göre böyle bir meselesi olanlar
müslüman değil..." kabîlinden lâflar etmiş. Benim söylediklerimden böyle bir
mânâ ve sonuç çıkarmak için demek ki insanın "ilâhiyat profesörü" olması
gerekiyor!
Evet tekrar ediyorum "Müslümanların böyle bir meselesi yok". Şurada burada
birkaç kişinin böyle bir meselesi varsa buna da "müslümanları meselesi" denmez.
O müslümanlarla görüşülür, neden bunu mesele yaptıkları öğrenilir ve haklarında
en iyi çözüm, uygun fetvâ ne ise o açıklanır.
Meselenin fıkıh ilmindeki durumu ve hükmü üzerinde başka zaman ve yerlerde
gerekeni yazdık ve açıkladık. Genel olarak namazda Kur'an'ın, vahyedildiği,
hergün büyük bir zevkle dinlediğimiz dilden okunması gerekiyor. Bu hükümde bütün
mezhepler ittifak hâlindedir. İlim ve ahlâk sahibi hiçbir müftü aksine fatva
vermemiştir, vermez. Özel durumlara gelince; yani bir kimsenin Arapça olarak
okumaya dili dönmüyorsa, öğrenmesi zaman alacaksa, bu yüzden namaz kılamıyorsa,
mâzereti geçinceye kadar meâlini okuyabilir. Kezâ bir müslüman, namaz kılmak
istediği hâlde "anlamadığı bir sözü ezbere tekrarlama mecbûriyeti yüzünden"
namaz kılamıyor ve kendi dilindeki tercümeden okumak istiyorsa (namaza başlaması
için böyle bir ruhsata ihtiyacı varsa) ona, "namazını terketme de kendi dilinden
oku" denebilir. Ama tekrar ediyorum bunlar özel, marjinal durumlardır,
müslümanların böyle bir meseleleri yoktur.
Şimdi gelelim müslümanların meselelerinden bazı örneklere:
Müslümanların ümmet olarak birleşmeye, dayanışmaya, güçlenmeye, kendi medeniyet
ve kültürlerini, maddî ve manevî değererini korumaya, geliştirmeye, üçüncü bin
yılın başında -bu çağa uygun bir üslup içinde- insanlığa sunmaya ihtiyaçları
(böyle bir meseleleri) vardır.
Radikal laiklik anlayışını uygulayan ülkelerde yaşayan ve insan hakları
belgelerinin/sözleşmelerinin tanıdığı din özgürlüğü hakkını tam olarak yaşamak
isteyen müslümanların öğrenim hakları ellerinden alınmakta, kamu hizmetinde
istihdamları engellenmekte, ekonomik faâliyetlerine ket vurulmakta, birçok yerde
ikinci sınıf insan muamelesine tâbî tutulmaktadırlar. "Kadınların özel
hâllerinde namaz ve oruç ibâdeti yapmalarını, müslümanların Kur'an'ı
Türkçesinden okumalarını, namazların bilinen vakitlerine riâyet etmemelerini..."
isteyen, İslâm'ı çağın düşünce, düzen ve ahlâkına indirgemek için çıkmaz yollara
giren, bunları mesele yapan beyler bir gün olsun bu asıl meselelere parmak
bastılar mı, milyonları ilgilendiren bu zorlukların aşılması yönünde bir gayret
gösterdiler mi? Göstermezler, gösteremezler; çünkü bu yürek ister, fedâkârlık
ister, zamanın makbûlleri nezdinde itibar kaybını göze almak ister, hâsılı güzel
ahlâk ister.
Ben bunu istiyorum!
Geçtiğimiz pazar günü bir kısım demokrat aydınlar bir araya geldiler ve her biri
bir sayfa yazarak "demokrasi, insan hakları, Türkiye'deki uygulamalar" ile
ilgili düşüncelerini ve taleplerini dile getirdiler. Bu toplantıya aşağıdaki
yazı ile katılıyorum.
Bir düzen istiyorum.
İçinde yaşayanlar:
İnandıkları gibi yaşayabilsinler.
Düşündüklerini serbestçe açıklayabilsinler.
Başkalarına, haksız, hukuksuz bir zarar vermedikleri sürece hiçbir baskı,
işkence, mahbusluk ve mahrûmluk çekmesinler.
Özgürlük olsun, ama anarşi olmasın.
Bir ülke istiyorum.
İçinde yaşayanlar:
Kâbiliyetleri ölçüsünde ehliyet ve liyâkat kazanabilsinler.
Ve neye ehil, neye lâyık iseler onu elde etsinler.
Yönetim için vekâlet ve selâhiyet verdikleri kimseleri, serbestçe seçebilsinler,
denetleyebilsinler, mümkün olduğu kadar yönetime katılabilsinler.
Hiçbir kimse, hiçbir kurum ve kuruluş millet irâdesinin dışında ve üstünde
olmasın; devlet millete hâkim değil, hâdim (hizmetçi) olsun.
İnsanımızın, iç ve dış borçlar yüzünden boyunları bükük, bağımsız hareket
kâbiliyetleri güdük olmasın.
Servet öyle dağıtılsın ve öyle kullanılsın ki, hem yatırım ve üretim için yeteri
kadar sermaye biriksin, hem de hiçbir kimse aç, açık ve ihtiyaç içinde kalmasın.
Bütün bu haklar ve özgürlükler kullanılırken, kullanıldıkça, birlik ve
beraberlik bozulmasın, içte ve dışta, kötü niyetlilere fırsat verilmesin.
Bu ülkede kültür ve genel ahlâk gelenekten, bizi biz yapan değerlerden kopuk
olmasın.
Özgürlük ahlâk anarşisi doğurmasın, özgürlük çürümeye götürmesin.
Cumhuriyet, demokrasi, sosyal hukuk devleti bu ise, bunları veriyorsa ben bunu
istiyorum; bu değil ise ben bunu istiyorum!
Devleti Yıpratmak
Devlet milletin dışında ve onun üstünde adeta Tanrı gibi bir kutsal varlık
mıdır, yoksa milletin tâ kendisi, onun bir toprak üzerinde bağımsız olarak
örgütlenmesinin ürünü müdür? Hangisi diğeri için vardır? Millet devlet için mi,
devlet millet için mi? Önce buna karar vermek, daha doğrusu bunu bilmek
gerekiyor. Tarihteki sapmaları bir yana bırakacak olursak çağın devlet
anlayışına göre sorunun cevabı basittir; kutsal değil ama değerli olan insandır,
onun içinde var olduğu, mutluluğa erdiği millettir. Devlet de bu değerli varlığı
korumak, insan toplu yaşamaya karar verince ortaya çıkan "ictimâî" ihtiyaçlarını
karşılamak için insanın oluşturduğu bir kurumdur, insan kutsal olmadığı gibi
onun yaptığı bir şey de kutsal olamaz, bu şey devlet olduğunda, gerekirse can
pahasına korunacak kadar değerli olur; ancak devletin değeri kendinden (lizâtihî)
değil, uğrunda var olduğu insandan/millettendir (liğayrihîdir). İnsanın canı
değerlidir, bu değerlinin ihtiyacı bulunduğundan malı da değerlidir; cana ve
mala bir tecavüz sözkonusu olduğunda, bunların tamamen kaybı ihtimal dahilinde
olsa bile savunulur. Vatanın ve devletin can pahasına savunulması da bu esasa
dayanır. Şu hâlde asıl değerli olan, korunması ve mutlu olma yollarının açık
tutulması gereken varlık insandır.
İnsan, hayvandan farklı olarak yalnızca maddî ihtiyaçlarının sağlanması ile
mutlu olamıyor, onun bazen maddî ihtiyaçları da gölgede bırakan manevî
ihtiyaçları ve talepleri vardır, bunların tabîî, makûl ve meşrû olanlarının
temini gerekir. Devletin/toplumun bir vazifesi de, ferdin kendi başına temin
edemediği ve bu sebeple ıztırap çektiği ihtiyaçlarını temin etmektir. İnsan
özgür olmak, haysiyetini korumak, öğrenmek, inanıyorsa dînini yaşamak ister;
bütün bunlar insana mahsus, ekmek kadar aziz, bal kadar lezîz manevî
ihtiyaçlardır. İnsan bunlara sahip olmazsa mutlu olamaz, devlet de insan
içindir, insanı mutlu kılmanın bir aracıdır.
Devletin, gözle görülen elle tutulan varlığı toprağı ve halkıdır. Gözle
görülmeyen unsurları ise bağımsızlığı ve teşkilâtıdır (rejim de teşkilâta
dahildir). Gözle görülen unsurlardan biri ve en önemlisi/değerlisi olan halk
yöneten ve yönetilen şeklinde iki tabaka teşkil etmektedir. Yönetenleri iş
başına getiren yönetilenlerdir; bunlar halkın seçilmiş veya atanmış
memurlarıdır. Memurların asıl âmiri, patronu, efendisi halktır. Halk nazarında
devlet denilince akla gelen işte bu memurlardır; cumhurbaşkanından zabıt
kâtibine kadar sıralanan görevlilerdir, bu görevlilerin temsil ettikleri
kurumlardır. Kurumlar ve görevliler halkın kendilerine verdiği vazifeyi hakkıyla
yerine getirmezlerse halk tarafından eleştirilirler, buna rağmen başarılı
olmazlarsa değiştirilirler; devlet görevlisinin eleştirilmesi, gerektiğinde
değiştirilmesi asla devletin eleştirilmesi ve yıpratılması olarak
değerlendirilemez. Asıl devleti yıpratanlar, hıyanetleri veya beceriksizlikleri
yüzünden halkı devletinden soğutanlar bir kısım asker ve sivil memurlardır. Hain
veya beceriksiz olan memurlar ve temsilciler hem dürüst ve becerikli memurları
sevmezler, hem de kendi kusurlarını örtmek için devletin arkasına saklanır,
devleti istismar eder, haklı olarak kendilerini eleştiren, yıpratan ve
değiştirmek isteyenleri "devleti yıpratmakla" suçlarlar. Devleti (insanını,
milletini, vatanını) sevenler, bu hain veya beceriksiz/ehliyetsiz memurların
oyunlarına gelecek yerde gerçeği görmek ve bunlara karşı halkın yanında yer
almak durumundadırlar.
İnsan/millet için var olan devlet ancak böyle yücelir, böyle sevilir ve böyle
korunur.
Devlet Düşmanı
Devletin gerçekten düşmanları olur mu? Bu soru abes gibi gözükse de, o kadar
abes "düşmanlık suçlamaları" yapılıyor ki, bu durumda insan böyle bir soruyu
sormadan edemiyor. Evet devletin dış düşmanları olur, bunlar devletin toprağına,
servetine, bağımsızlığına göz dikerler ve bunları yok etmek/elde etmek için
düşmanca davranır, çeşitli stratejilere başvururlar. Devletin iç düşmanları da
vardır; bunlar ya anarşisttirler, devlet istemezler ya bir gurup azınlıktır,
çoğunluğun devletine son vermek, kendi devletlerini kurmak veya mevcût devlete
el koymak isterler. Bu durumda sebep ne olursa olsun çoğunluk devletini korur,
korumak bazı hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını gerektiriyorsa bunları da
kısıtlar; yeter ki, kısıtlanan hakların kullanılması ile devletin yıkılması
arasında sağlam, objektif, kesin bir illiyet râbıtası bulunsun ve haklar
kısıtlanmadıkça devletin korunması imkânsız hâle gelmiş olsun. Ülkemizde devlet
düşmanlığı ile suçlanan kişi ve guruplar gerçekte devlet düşmanı mıdırlar; yani
bunlar devleti ele geçirmek, yıkmak, bölmek, başkalarına peşkeş çekmek mi
istemektedirler? Elbette böyle olanları vardır, bu da ağır bir suç teşkil
ettiğine, suçu işleyenler bir avuç azınlık olduğuna göre devlet her zaman
bunların yakasına yapışmaya ve hak ettikleri cezâyı vermeye muktedirdir. Bunları
bahane ederek bütün vatandaşların kullandığı hak ve özgürlükleri sınırlamak
gereksizdir. Asıl bizim üzerinde durmak istediğimiz konu, gerçekte -yukarıda
tanımlanan- devlet düşmanlığı ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi bulunmayan,
devletini, onu korumak için hak kısıtlayanlar kadar seven fert ve gurupların
devlet düşmanlığı ile yaftalanmalarıdır.
Devlet halkın ortak değeri, serveti ve gücüdür; bunu temsil edenlerin
(iktidarların) eline büyük bir fırsat geçmektedir; iktidar bir baldır, onu tutan
parmağını yaladıkça bu tada alışır, daha ötesi bu tadın tiryakisi olur, birileri
çıkıp "Sen her kese ait olan bu balı iyi koruyamıyorsun, iyi temsil edemiyorsun,
hakkından fazlasını yalayıp yutuyorsun, onu ehline bırak" deyince bal tutan
kıyâmet koparmaya, haklı olarak kendisini tenkit edenleri bal (devlet)
düşmanlığı ile suçlamaya yönelmektedir. Dikkat edilirse burada tenkit ve hücûma
hedef olan devlet değil, iktidardır, yönetenlerdir ve yönetme biçimidir. Hedef
apaçık ortada olmasına rağmen bal yalayanlar, haklı tenkitlere cevap verecek,
haklı talepleri karşılayacak, hatâları düzeltecek yerde devleti istismar
etmekte, kendilerini ve yönetim biçimlerini devletle aynılaştırmakta, belki de
onu kendilerinden daha fazla sevenleri "devlet düşmanlığı" ile suçlamaktadırlar.
Şahsî tecrübemde devletle ilişkim bakımından iki zıt tavırla/suçlama ile
karşılaştığım oldu:
1. "Devlete bir şey olmaz, gerekçe olarak gösterilen tehlike sözkonusu değil,
durum abartılıyor, hak ve özgürlükleri kısıtlamayın, asıl böyle yaparsanız
devleti ve millî bütünlüğü tehlikeye sokarsınız" dediğimde bazı çevrelerce
"devlet düşmanları ile işbirliği yapmak"la suçlandım.
2. Devlet rejimden ibaret değildir; devlet millettir, vatandır, istiklâldir,
tarihtir, kültürdür... Bunları gözümüz gibi korumamız gerekir. Rejimin ise
eğrisi, yanlışı, eksiği olursa onu düzeltmeye çalışırız, yönetenler ve yönetim
tarzı kötü diye devleti yıkamayız, yok edemeyiz, başkalarına kaptıramayız..."
dediğim zaman da hem rejim hem de devlet dostu olmakla nitelendirildim.
Her iki nitelemeyi de at gözlüğü ile bakma eksiğine bağlıyor, kanâatimi net
olarak tekrarlıyorum: Bu devlet bütün vatandaşların devletidir, onu yıkmak,
bölmek, başkalarına yutturmak isteyenler bir avuç azınlıktır, devlet onları
bilir, bulur, cezâlandırır, bunları bahane ederek, halkı öcü ile korkutarak
iktidar uzatmalarına, hak ve özgürlük kısmalarına gitmek ise gittikçe bayatlayan
numaralardan ibarettir.
İnsan Hakları
Bugünlerde herkes insan haklarına atıfta bulunuyor, insan haklarına riâyet
etmeyen ülkeler dışlanıyor, kendilerine yaptırımlar uygulanıyor. Bizde de insan
haklarından sorumlu bakanlık ve bu hakların uygulanmasını denetleyen kurul var.
Bütün bunlar güzel, insanın elbette hakları vardır, ancak insan hakları kavramı
ve uygulamasının tarihi anlatılırken ve bu evrensel değeri insanlığa kazandıran
mercîler/kaynaklar araştırılırken başlangıç olarak Magna Carta'nın zikredilmesi,
bunu bizimkilerin de yapması güzel, doğru ve insafla bağdaşır değildir. Çünkü
insana ödevler veren, bu ödevlerini yerine getirebilmesi için hak ve özgürlükler
de bahşeden Allah'tır; Allah bunu ilk peygamberinden itibaren yapmıştır,
yarattığı insanların yine kendi koyduğu kanunlar çerçevesinde gerçekleşen
gelişmelerine paralel olarak -daha sonra gönderdiği peygamberler aracılığı ile-
hak ve ödevleri de genişleterek açıklamıştır.
Önce Magna Carta'ya bakalım:
"Kral "Yurtsuz" John ile baronlar arasında Runnymede çayırında imzalanmış olan
belge. Kıran kırana bir savaşın sonucunda, kralın baronlara yenilmesiyle kabûl
edilmiş olan 'Büyük Özgürlük Fermanı'
Magna Carta'yı oluşturan 63 madde İngiliz feodal toplumunun çeşitli sınıf,
katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve özgürlükleri
güvenceye bağlamaktadır. Bu sınıflar içinde en önemlisi baronlardır.
Magna Carta zikrettiği bu temel hak ve özgürlükleri güvenceye de bağlamıştır. Bu
haklar, 1) Adâlet satılmaz, reddedilemez, geciktirilemez, 2) Suçsuza cezâ
verilemez, 3) Cezâ suçla orantılı olmalı, 4) Zoralım yasak, 5) Kendilerinin izni
olmadan uyrukların araçları kullanılamaz, 6) Ülkeye giriş ve çıkış serbesttir,
7) Tam bir ticaret serbestisi vardır..."
Bu fermanın tarihi 1215'tir. İslâm ise 610 yılında vahyedilmeye başlamıştır.
Yirmi üç yıl devam eden vahiy, hem sözleri hem de içeriği Allah'tan olan Kur'an
ile, sözleri Peygamberimiz'e (s.a.v.), içeriği Allah'a ait bulunan hadîslerde
kaydedilmiştir. Bu iki kaynağa baktığımızda şunları görüyoruz:
1. Hz. Peygamber (s.a.v.) kanalıyla ilân edilen insan hak ve ödevleri, bunu
isteyen ve bunun için savaşan fert ve guruplara yenilerek, mecbûr kalınarak
değil, insan buna lâyık olduğu için verilmiştir ve İngiltere'de olanların
aksine, bu hakların verilmesine karşı çıkanlarla mücadele edilmiştir.
2. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) açıkladığı ve uyguladığı insan haklarına göre,
toplumun lideri ve devletin başı olan kendisi, yakın dostları ve sıradan
insanlar arasında haklar bakımından bir fark, bir ayrıcalık yoktur. Nimetler de
külfetler de eşit paylaşılmaktadır.
3. İslâm'ın insan ve insan hakkı anlayışında -temel, insan olmaya bağlı haklar
bakımından- soy, ırk, renk, bölge, ekonomik seviye ve din farkına bağlı ayrımlar
ve ayrıcalıklar yoktur. Her insanı bir tek Allah, aynı maddeden yaratmıştır,
bütün insanlar, kök bakımından bir ana ile bir babanın çocuklarıdır. Renklerin,
dillerin, sosyal gurupların (kavim, kabile, sonraları milletlerin)
yaratılmasının hikmeti kimlik edinmeyi, tanınmayı, tanışmayı kolaylaştırmak ve
dayanışmayı mümkün kılmaktır. Arab'ın başkalarına, beyazın siyaha, erkeğin
kadına -insan olma, ödev alma ve haklardan yararlanma yönünden- bir üstünlüğü
yoktur. Üstünlük ve fark ancak güzel ahlâk ve bazı haklara (liyâkate bağlı
olanlarına) kişiyi ehil (uygun, elverişli) kılacak niteliklerin kazanılması ile
elde edilebilir.
4. Kişinin canı, malı, namusu, şerefi, özgürlüğü, meskeni, özel hayatı
korunmuştur, dokunulamazdır. Din ve düşünce, seyahat, sığınma, çalışma, ticaret
yapma, kamu hayatına katılma ve görev alma hak ve özgürlüğü vardır. İslâm
öncesinden gelen köleler özgürlüğe kavuşturulur (bunun için tedbirler
alınmıştır). Müslüman olmayanlar İslâm'a girmeye zorlanamaz, kamu düzenini
bozmadıkları ve güvenliği tehlikeye sokmadıkları sürece kendi inanç ve hayat
tarzlarını sürdürürler.
5. İçerde ve dışarda haksızlığa uğrayan, güçsüz olduğu için güçlü tarafından
ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan insanların (müslüman olsun olmasın)
imdadına koşmak, haklarını korumak müslümanların (toplumun, ümmetin, devletin)
vazifesidir.
6. Hem İslâm toplumunun içinde hem de dünya yüzünde müslüman olmayanların, başta
hayat hakları olmak üzere temel insan hakları vardır, bunlara dokunulamaz,
uluslararası sözleşmelere riâyet edilir, barış isteyenle barış yapılır, savaşın
sebebi ne zorla İslâm'a sokmak ne de maddî menfaat elde etmektir; sebep karşı
tarafın haksızlığı, tecavüzü ve barışa yanaşmamasıdır.
Buraya kadar sıraladığım ve sıralamadığım hak ve özgürlüklerin kaynağı vahiydir,
isteyenler bunu kaynaklarda görebilirler. Bu hak ve özgürlükler kağıt üzerinde
de kalmamış, bazı kusurlarla beraber genel olarak İslâm tarihi boyunca
uygulanmıştır. 15. yüzyılda, İspanya'dan kaçarak canlarını kurtaran Yahudilerin
Fatih'e sığındıklarını bilmeyen yoktur. Gerçek bundan ibaret iken, tarihte insan
hakları uygulamasını 1215 tarihli bir sözleşme ile ve Batı'dan başlatmak büyük
haksızlıktır. Buna müslüman aydınların (bakanların, öğretim üyelerinin,
yazarların...) katılmaları ise, haksızlığa ek olarak büyük ayıptır.
Ulusal Güvenlik
Ulusal güvenlik, ulusa yönelik tehlikeleri belirlemeyi, bunlara karşı alınacak
tedbirleri ve bu tedbirlerle ilgili kararları alacak, uygulamayı yapacak
kurumları içeren bir kavramdır.
Ulusa yönelik tehlikeleri, bunların önem sırasını ve alınacak tedbirleri kim,
hangi kurum ve kuruluş belirleyecektir? Şüphe yok ki, ulus adına, ulustan aldığı
yetki ile ona vekâleten karar alma selâhiyetine sahip olan kurum; bu da
demokrasilerde yalnızca siyaset kurumudur, seçilmişlerdir, iktidarı ve
muhâlefeti ile meclistir. Siyaset kurumu dışında kalan bürokratlar ile sivil
toplum örgütlerinin fonksiyonları farklıdır. Sivil ve asker memurlar, karar alma
durumunda olan kurumun isteği üzerine -veya önceden çıkarılmış kanun, alınmış
karar gereği- raporlar hazırlar, bilgi verir, görüş bildirirler, alınan
kararları uygularlar. Sivil toplum örgütleri ise -bir mânâda siyaset kurumunun
parçası olarak- ulusal güvenlik bakımından iktidarların aldığı kararları,
uygulamaya koydukları tedbirleri izler, denetler, takdir, teşvik, tenkit,
protesto... ederler. Ulusun, kendini yönetmesi (güvenlik tedbirleri almak da
buna dahildir) için seçtiği siyasîler (meclis) dışında bir resmi veya sivil
şahsın ve kurumun, "rapor, bilgi, fikir verme ve görüş bildirme" haricinde,
ulusa yönelik tehlikeler ve alınacak tedbirler konusunda, seçilmişlerin
irâdesini sınırlayacak, baskı altına alcak ve yönlendirecek bir faâliyette
bulunmaları, hem demokrasiye, hem de ulusal güvenliğe aykırı olur, zarar verir.
Çünkü günümüzde ulusal güvenlik kavramı o kadar genişletilmiştir ki, bunu
siyaset kurumunun elinden aldığınız zaman geriye hemen hiçbi siyasî faâliyet
alanı kalmamaktadır. Bu da siyaseti seçilmişlerin elinden almak, atanmışlara
-veya kendilerini atamışlara(!)- vermek demektir.
Güvenlik tehlikenin karşıtıdır, tehlike de ulusun maddî ve manevî varlığının
fiilen zarar görmesi veya zarar görmesi ihtimalinin (vehminin değil)
bulunmasıdır. "Ulus için neyin faydalı ve neyin de zararlı olduğuna kim karar
verecektir?" Soruyu bu şekilde bir daha sormuş olalım. İnsanı birey olarak
alırsanız, yetişkin bireylerin kendileri, henüz reşid olmamış çocukların ise
hukûkî temsilcileri, kendileri için faydalı veya zararlı olanı belirleme hak ve
yetkisine sahiptirler. Nasıl yetişkin bireyin yetki vermediği birisi, onun için
faydalı, doğru ve iyi olan şeye ve davranışa karar verme hakkına sahip değilse,
yetişkin bireylerin ve himâyelerinde olanların oluşturdukları ulus hakkında
faydalı, iyi, uygun ve doğru olan şeye/davranışa/uygulamaya karar verme hakkına
da, onlardan başkası (dolayısıyla ulusun yetki verdiği siyaset kurumundan
başkası) sahip olamaz. Sahip olsun derseniz o sistemin adı demokrasi değildir, o
güvenlik de ulusal (milli) değil, kendini milletin vasisi sayan bir avuç
"kerâmeti kendinden menkûl" çok bilmişlerin güvenliğidir.
Bazı uygulama örnekleri konuyu daha açık hâle getirebilir:
Son birkaç yıldır ülkeye yönelen en büyük ve öncelikli tehlikenin ne olduğu
konusunda, seçilmişler ile atanmış veya kendini atamışlar arasında görüş
ayrılıkları vardır. Seçilmişler ile bazı sivil toplum örgütleri ülkemize yönelik
tehlikeleri "hak ve özgürlüklerin demokrasiye sığmayacak ölçüde kıstlanması,
borç batağı, gelir dağılımındaki adâletsizlik, ahlâkî çöküntü, kötü ekonomi
yönetimi, buna bağlı olan işsizlik, açlık ve sefâlet, uluslararası ilişkilerde
yalnızlaşma" olarak sıralamakta iken meselâ millî güvenlik kurulu -ki, bu
kurulda hâkimiyet, hem kuruluş satüsü hem de sivil üyelerin ürkeklik ve
korkaklığı yüzünden seçilmişlerin değildir- irticâ ve bölücülüğe ağırlık vermiş,
bu tehlikeleri olduğundan büyük göstermiş, ağırlıklı ve millete pahalıya mâl
olan, zarar veren tedbirleri bunlara yöneltmiş, diğer/asıl tehdit ve tehlikeleri
gölgede bırakmış, görmemiş, görmezden gelmiştir.
Bu konuda tartışılması gereken bir sürü mesele daha vardır: Küreselleşme olgusu
karşısında güvenliğin ve güvenlik tedbirlerinin ulusla sınırlanması doğru mudur,
vâkıaya uygun mudur? İçerideki tehlikeler bile kökeni, dinamikleri ve tahrikleri
bakımından içeriden midir? Menfaatlerini küreselleştiren uluslararası güç
odakları, ulusların güçlü, huzurlu ve mutlu olmalarını, millî politikalar
oluşturmalarını ve bu politikalarda -küresel güç ve menfaat odaklarının
çıkarları ile çatışsa bile- ısrar etmelerine izin verirler mi? Vermezlerse
-ulusal güvenlik kurumlarını yönlendirmek de dahil olmak üzere- neler yaparlar
ve yapıyorlar? Bu durum karşısında küçük ve zayıf ulusların ne yapmaları
gerekir?
Nikâh
Nikâh konusu tartışılıyor. Tartışanlar bir âlem; kendi dâvâsını veya
ideolojisini ortaya sürmek, propagandasını yapmak için gelenler var, eğlenip
hoşça vakit geçirmek için gelenler var, figüranlar, alkışçılar, dem tutanlar
var, birkaç tane de işten anlayan ve iyi niyetli kimse var, ama şansları yok, bu
kadar gürültü arasında kimseye lâf yetiştirmek, merâmını anlatmak mümkün değil.
Bizim Resul Tosun boşuna nefes tüketiyor; elbette doğru şeyler söylüyor, düzgün
söylüyor, soğukkanlılığını koruyor ama beyhûde. Peşin hükümlü, şartlanmış,
bağnaz ideoloji tutsakları anlamak için değil, reddetmek için, münasebet
düşmüşken farklı inanan ve düşünenleri kinlerini kusmak için gelmişler, bunun
için dinliyor veya dinler gibi görnüyorlar.
Kelimeler ve kavramlar havada uçuşuyor, önce bunların üzerinde bir anlaşalım
diyen yok, tartışmayı yönetenin de böyle bir derdi yok. İmam nikâhı dînî nikâh
nedir, var mıdır yok mudur? Kimi yok diyor kimi var. Önce kavram üzerinde
anlaşma olmadığı için hüküm de "hem doğru, hem yanlış" oluyor.
Dînî nikâha, "İslâm'a göre geçerli evlenme akdi"mânâsı verdiğiniz zaman elbette
böyle bir kavram vardır ve bu terkip anlamlıdır. İmam nikâhına da sosyal bir
vakıa ve örf olarak baktığınızda bu da vardır; insanımız imamlara nikâh
kıydırdıkları için buna "imam nikâhı" demişlerdir, genel olarak da resmî nikâh
karşıtı olarak kullanılmaktadır.
Tartışmada da söylendiği gibi devlet, imama, müftüye, hâsılı din görevlisine
nikâh kıyma, daha doğrusu tarafların yapacağı akdi yönetme ve özel deftere
geçirme, imzalarını alma ve gerekli mercîlere bilgi verme görevini verse,
isteyenlerin belediyede, dileyenlerin de meselâ müftülükte nikâh yapmalarını
serbest bıraksa din özgürlüğü bakımından üzerine düşeni yapmış olur. Belediyede
yapılan evlenme akitlerine güvenmeyen veya bunları mûteber saymayan dindarlar
gider nikâhlarını müftülükte yaptırırlar, bunda sakınca görmeyenler de
belediyelerde yaptırırlar. Laikliğin, din ve vicdan özgürlüğünün gereği budur.
Gel gör ki, avukat bayan ve destekçileri bütün gayretlerini sarfederek "laiklik
elden gidiyor" diye bağırıyor, karşı tarafa hakâret ediyor, hattâ onları "böyle
yapmak istiyorsanız Türkiye'den çıkıp filân yere gidin" diyerek ülkeden
kovuyorlar. Kendileri geri zekâlı mıdır nedir, "resmî nikâhtan önce dînî merasim
yapmanın suç olduğunu" üç kere kanun maddesini okuyor, teklifin de laiklik ve
Atatürkçülüğe aykırı olduğunu ileri sürüyorlar. Hâlbuki teklif, kanunda
değişikşlik yapılması ile ilgili; yani karşı taraf "bu, mevcût kanunlara
uygundur" demiyor, "kanun böyle yapılmalıdır" diyor. Laiklik de bunu
gerektiriyor. Atatürkçülüğe gelince, herhalde bundan, onun zamanında yapılan
devrimleri kastediyorlar. Bu devrimlerden biri olan laikliğin dünyada çeşitli
uygulamaları var ve bunlardan bir kısmına göre, devletin, kanun yaparken hem
inanmayanların hem de dindarların hak ve özgürlüklerini gözetmek, din
özgürlüğünü kısıtlamış olmamak için gerekli tedbirleri alması, kanunu buna göre
yapması laikliğe aykırı olmak şöyle dursun onun gereğidir. "Dînî kaynak alan
kanunların kaldırılıp yerine Batı kaynaklı kanunların getirilmesi" devrimine
gelince, teklif buna da aykırı değil; çünkü Batı'da bu uygulama vardır; dileyen
evlenme akdini kilisede, papazın yönetiminde yapar, dileyen resmî makamlarda
yapar ve devlet bunların ikisini de hukuk bakımından geçerli olarak
değerlendirir.
Ben burada "belediyelerde kıyılan nikâhın dînî bakımdan geçerli olup olmadığını"
tartışmıyorum; bu konuda gerekenleri başka zamanlarda söyledik ve yazdık. Burada
altını çizmek istediğim husûs, laik hukuk devletinin din özgürlüğünü kısıtlama,
belli bir dine inanan ve bu dinin gereklerini yerine getirmek isteyen kimselere
engel olma hakkının bulunmadığıdır. Laik devleti, inancın mûteber veya
alternatifli (farklı yorumlara tâbî) olup olmadığı da ilgilendirmez. Dindar kişi
böyle inanıyorsa, belli bir yorumu tercih etmişse, inancını yaşamasının
başkalarına zararı yoksa devlet ona bu imkânı vermekle yükümlüdür.
Milleti oluşturan fertler ve kesimler birbirine inanç veya inançsızlık
dayatıyor, kendileri gibi inanmak ve yaşamak istemeyenleri ülkeden kovmaya
kalkışıyorlarsa önce bu konunun tartışılması ve "o kafa"nın değiştirilmesi
gerekir. O kafa değişmedikçe diğer ihtilâf konularını, o kafalarla tartışmanın
yararı yoktur.
Ağlayan Kadın ve
Mehir Vakfı
İslâm bir Allah'a iman ve ibâdet (tevhid), O'nun kullarına şefkât ve merhamet
dinidir. İslâm'ın başka yönlerini öne çıkarmak onun özüne ters düşer; çünkü
bütün diğer hükümler bu iki temel amacı gerçekleştirmenin araçları gibidir.
Müslümanım diyen kişiler buldukları her imkân ve fırsatı değerlendirerek "Allah
rızâsı için O'nun kullarına şefkâtli davranmak ve iyilik etmek" durumundadırlar;
bunun için fert ve topluluklar olarak çeşitli faâliyetler içinde olmak
mecbûriyetindedirler. Bu aziz dinin bize öğrettiğine göre bir köpeğe su vermek,
bir kediyi ölümden kurtarmak bile insanın cennete girmesine vesile
olabilmektedir; ya ihtiyacını giderdiğiniz, ölümden kurtardığınız
"yaratılmışların en şereflisi olan" insan ise!
Geçenlerde bir şehrimizin adliyesi önünde, gözlerinden pınar gibi yaşlar boşanan
genç bir hanımı ekrandan seyretmiştik; kadıncağız çâresizlik içinde çırpınıyor,
çevresinde olanlardan yardım istiyordu. Kendisini gencecik bir kız iken yaşlı
bir adamla evlendirmişler (bir mânâda satmışlar), meşhûr ifadesiyle yakmışlardı,
buna rağmen kaderine râzı olan kız iyi bir hanım olmak için elinden geleni
yapmıştı, fakat kocası olacak zalim içiyor, kumar oynuyor, her fırsatta karısını
dövüyordu, hattâ onu -ne yaparsa yaparak- para kazanmaya da zorluyordu. Aradan
yıllar geçmiş, durum düzelmemişti, artık tahammülü kalmayan genç kadın ana evine
gelmiş, boşanma dâvâsı açmıştı, babası yoktu, anası yoksuldu, avukat tutacak
paraları da mevcût değildi, kocası her yolu deneyerek boşanmayı engelliyor,
mahkeme uzadıkça uzuyordu, son erteleme kararı üzerine artık ısyan eden
kadıncağız ağlıyor, "ben ne yapacağım, nereye gideceğim, kendimi öldüreyim mi?"
diyor, yanıyor, yakınıyordu.
Avukatlar, baro temsilcileri, mor, yeşil, pembe çatılar nerede idi; bu olayları,
"arenada arslanlar tarafından parçalanan esirleri ve mahkûmları seyredenler
gibi" seyretmeyip, ateşe basmışçasına sıçrayanlar, içi ve dışı yananlar nerede
idi?
Bu olay tesadüfen ekrana gelmiş binlercesinden biridir. Toplumumuz dert küpü
hâline gelmiştir, yoksulluk, haksızlık, işsizlik tahammül sınırlarını aşmıştır.
Devleti yönetenler içlerine sızmış hırsızlar ve haydutlar ile meşgûl oluyorlar,
bunların ucu önemlilere kadar uzanınca güçlerinin yetmeyeceğini anlıyor irticâya
sığınıyorlar, çocukların bile ezbere bildiği "yapısal reformları" bir türlü
gerçekleştirme yoluna girmiyorlar. Sivil toplum örgütleri (gönüllü kuruluşlar)
hem yok denecek kadar az hem de derdin büyüklüğüne göre dermanları devede kulak.
Bu milletin hâli ne olacak?
Konya'da birkaç hamiyetli insanın bir araya gelerek kurdukları GEMV (Gençleri
Evlendirme ve Mehir Vakfı) bu dert küpünden bir avucunu boşaltmış, gençlerin
evlenmelerine, evlilerin mutlu bir hayat sürmelerine yardımcı olmaya çalışıyor.
Ayrıca bir dergi çıkarıyor, ilmî toplandılar düzenliyorlar (Bu ayın sonu ile
Kasım'ın başında yine böyle bir toplantı düzenlemiş bulunuyorlar). Kuranları ve
yardımcı olanları tebrik ediyor, kahvehanelerde pinekleyen emeklilere örnek
olmasını diliyorum.
Müslümanım diyen kişiler Allah'ın kullarının dertlerine karşı alâkasız ve
duygusuz kalamazlar; kirlenen tabiattan ahlâka, yoksulluk, çâresizlik ve
haksızlıktan hastalıklara kadar yüzlerce derdi ve ihtiyacı olan insanımızın
imdadına koşmak mecbûriyetindedirler.
"Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-ilâhî sorar Ömer'den onu"
Evet kurdun kaçırdığı koyunun bile hesabını Allah yöneticiden, çobandan, sorumlu
kişiden soracak, İslâm insanlara böyle bir sorumluluk duygusu ve alanı getirmiş.
Hesap sorulacak olanlar yalnızca Hz. Ömer, idareciler, çobanlar değildir; herkes
her nimet ve imkândan -onu nasıl ve nerede kullandığından, hakkını,
yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğinden- sorguya çekilecek, dillerin
söylemediğini eller ve ayaklar itiraf edecektir.
Müslümanım diyen kişiler! Oturmayın, yatmayın, uyuşmayın, uyumayın, devinin,
koşun, insanların maddî ve manevî dertlerine çâre olmak, çâre bulmak için
biraraya gelin, örgütlenin, çalışın.
Ömür kısadır ve hayata bir kere gelinir. Âhiret azığını düzecek başka bir hayat
da yoktur.
Not: Bu bölüme de girebilecek bazı yazılar için 2. ve üçüncü bölümlere bakın).
Laik Düzende
Müslümanlar
İslâm dini, ona bağlı bulunan müslümanlar ve bu yazının amacı bakımından
laikliğin üç mânâsı önem taşımaktadır:
a) Kilise ve din adamı olmayan kimse.
b) Dine karışmayan ve dini kendi işine karıştırmayan; yasama, yürütme ve yargıda
dîni referans olarak kabûl etmeyen ve kullanmayan, -bütün vatandaşları bağlamasa
ve özgürlükleri kısıtlamasa bile- belli inanç sahiplerinin, inançlarına göre
yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları düzenlemeleri yapmayı laikliğe aykırı
bulan devlet.
c) Herhangi bir dini resmen benimsemeyen, bütün dinlere ve ideolojilere eşit
mesafede duran, belli bir dinin kurallarını ona inanmayanlara dayatmamak
şartıyla din ve vicdan özgürlüğünün gerektirdiği düzenlemeleri yapan, dindarlara
-haklarından yoksun kalmaksızın- inançlarını yaşama imkânı veren devlet.
İslâm dini bu üç mânâsıyla da laiklik ile bağdaşamaz; laikliği içselleştiremez,
laik İslâm ve laik müslüman olamaz; çünkü:
a) İslâm'da din ve kilise adamına mukâbil olarak bir din ve câmi adamı yoktur;
yani hiçbir müslüman dünya ile onun nimetleri ve işleri ile alâkasını büsbütün
keserek kendini câmi ve din hizmetine veremez. Müslümanın günlük hayatı içinde
din ile dünya yanyana durur ve beraber yürür; müslüman çalışırken namaz vakti
gelir, ezan okunur, isterse câmide, isterse (temiz olmak şartıyla) bulunduğu
yerde namazını kılar, araya hiçbir aracı koymadan dûasını eder ve dünya işine
dönerek devam eyler. Hz. Paygamber (s.a.v.) devrinde daha fazla ibâdet etmek
üzere aile hayatını, istirahatı ve dünya işlerini terletmeye kalkışanlar olmuş
ancak Peygamberimiz bunları menederek kendisi gibi -kendilerini dünyaya
kaptırmadan- iki işi birlikte sürdürmelerini emretmiştir. İslâm'a göre câmilerde
namaz kıldıran, hutbe okuyan, halka va'zeden. fetvâ veren kimseler de -herkesin
çalışarak elde edebilecekleri bilgi ve beceriler dışında- diğer insanlar
gibidirler, hiçbir ayrıcalık ve kutsallıkları yoktur, bu vazifeleri yanında
dünya işlerini yürütür ve aile hayatlarını da yaşarlar.
b) Müslümanlar bir devlet kurabildikleri takdirde bu devletin işlerine dini
karıştırmamaları mümkün ve câiz değildir; onlar, bireysel hayatlarında olduğu
gibi toplumsal hayatlarında da Allah'ın irâde ve rızâsını gözetmek ve izlemekle
yükümlüdürler. Böyle bir devlette kurallar oluşturulurken İslâm dîni temel
kaynaktır. Başka dinden olanlar müslüman olmaya zorlanmazlar, kendi dinlerini
tam bir din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde yaşarlar; ancak bu laiklik gereği
değil, bizzat İslâm'ın, onun temel kaynaklarının bu imkânı vermiş
bulunmasındandır. Müslüman olanlar da dine göre yapılması gerekenleri yapma ve
kaçınılması gereken husûslardan da uzak durma konusunda -dînî bakımdan-
zorlanamazlar; çünkü bütün bunlar ibâdettir, kulluktur ve kulluk zorlama ile
olmaz; ancak kamu düzenini ve umumî ahlâkı korumak bakımından alenî ihlâllere
karşı bazı kısıtlamalar getirilir.
3. Fert olarak müslüman ve cemâat olarak müslümanlar (bunun en büyüğü ve siyasî
bakımdan teşkilâtlanmış bulunanı devlettir) bütün dinler ve ideolojilere karşı
eşit mesafede olamazlar; birçok âyet ve hadîs müslüman olanlar ile olmayanları,
hak ile batılı, helâl ile haramı, bunlara riâyet edenler ile etmeyenleri...
birbirinden ayırmakta ve farklı değerlendirmelere tâbî tutmaktadır. Müslümanlara
göre hak din "Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla vahyettiği dindir". Bugün
yeryüzünde Allah'tan geldiği gibi korunmuş bulunan tek hak din İslâm'dır.
Müslümanlar onu korumak, ona uygun yaşamak ve kimseyi zorlamadan onu insanlara
tebliğ etmek durumundadırlar; onu korumak, yaşamak ve tebliğ etmek için de
devlet dahil bütün imkânlarını kullanırlar. Ancak yukarıda işaret edildiği gibi
"dinde zorlama yoktur", "zorla dindarlık olmaz", "müslümanların dinlerine
güvenleri tamdır, rekâbet ve yarıştan yana korkuları yoktur"; bu sebeple dünyaya
açık olurlar ve kendi ülkelerini de başka inançtan olanlarla paylaşırlar, onlara
kâmil mânâda din ve vicdan özgürlüğü tanırlar, fakat her dîne, her inanca hak
(gerçek ve Allah katında mûteber) demezler, sırf insan olmaya bağlı hakları
herkese tanırken liyâkat ve ehliyete bağlı haklarda müslümanlara ve onların da
iyi hâl sahibi olanlarına bazı imtiyazlar tanır, öncelikler verirler.
Laikliği bir rejim ve siyasî sistem ilkesi olarak benimsemiş bir ülkede
müslümanlar da yaşamak durumunda olurlarsa sıkıntının ve gerginliğin asgarî
düzeye inmesinin, barış ve birliğin oluşup devam etmesinin şartı, devletin,
üçüncü şık ( c şıkkı) olarak zikrettiğimiz laiklik anlayış ve uygulamasını
benimsemesidir. Bu anlayışa göre devlet bütün dinlere eşit mesafede duracak, bir
dîni resmi (devlet dîni) olarak benimsemeyecek, bir dine ait kuralları bütün
vatandaşlarına dayatmayacaktır. Ancak vatandaşları arasında bulunan farklı
inançlara bağlı fert ve gurupların dinlerine göre yaşamalarını, din ve vicdan
özgürlüğünden eksiksiz olarak yararlanmalarını sağlayacak düzenlemeleri de
yapacaktır. Osmanlı devleti bir İslâm (şerîat) devleti olmasına rağmen -dîni
buna imkân verdiği için- 1917 yılında çıkardığı bir aile kanununda, müslümanlar
yanında Mûsevîler ve İsevîler için de maddeler sevketmiş, kanunu din ve vicdan
hürriyetine halel getirmeyecek bir şekilde çıkarmıştır. Böyle bir kanun şerîat
devletine zarar vermediği gibi laik devlete de zarar vermemelidir; laik devlet
de dînî ve inancı gereği belli bir kılık ve kıyâfeti kullanmaya, belli
ilişkilerden kaçınmaya, belli şekil şartlarına uymaya mecbûr olan vatandaşlarına
bu imkânı sağlamalıdır; hiçbir kimse belli bir inancı benimsediği ve ona uygun
yaşadığı için ikinci sınıf vatandaş olmamalı ve hiçbir haktan mahrûm
kalmamalıdır. İşte gerçek demokrasi ve laiklik budur, demokrasiyi ve laikliği
kullanarak (istismar ederek) bir kısım insanları "insan haklarından mahrûm eden"
devlet ne laiktir, ne de demokratiktir; örtülü olarak despotiktir, dayatmacıdır,
belli bir ideolojinin ve yalnızca onu benimseyenlerin devletidir.
Din ve vicdan özgürlüğünün kamu alanına ve kısmen yasamaya yansıması ne "üçüncü
mânâda" laikliğe zarar verir, ne de ülkede ikilik çıkarır ve kaos doğurur; çünkü
dünyada böyle bir laiklik anlayışını benimseyen ve uygulayan ülkeler vardır,
buralarda herhangi bir problem çıkmamıştır. Milleti kamplara ayıran, birbirine
düşüren, millet-devlet bütünlüğünü bozan uygulamalar baskıcı yönetimler ve
ikinci maddede tanımlanan laiklik uygulamalarıdır.
Muhtemel riske (meselâ demokrasinin ortadan kaldırılması tehlikesine) ağırlık
verilirse demokrasi ve özgürlükler bundan zarar görür, hattâ bazen tamamen isim
ve şekilden ibaret kalırlar; özgürlüğe ağırlık verilir ve ölçü kaçırılırsa
bundan da devlet ve millet zarar görebilir; önemli ve ideal olan dengeyi bulmak
ve korumaktır. Medenî ve demokrat dünyanın denge formülü, objektif kıstaslara
göre hemen, doğrudan ve sıcak tehlike baş göstermedikçe özgürlükleri kısma
yoluna gitmemektir, rüzgârdan nem kapıp hayatı güneşe kapalı hâle getirmemektir.
Tarihten Bir Yaprak
Tarih bilgisinin faydalarından biri de isteyene, ibret ve örnek alma imkânı
sağlamasıdır. İslâm tarihinin başlangıçtan Râşid Halifeler devri sonuna kadar
olan kısmı ise müslümanlar için aynı zamanda dînî bir kaynaktır.
İslâm öncesi Arabistan'ında bugün bildiğimiz mânâda millet ve devlet yoktu, Arap
kavmi büyük aileler ve kabileler şeklinde ictimaî guruplar oluşturmuşlardı, bu
guruplar arasında güç dengesine bağlı ve menfaate dayalı antlaşmalar ve barışlar
olurdu, denge ve menfaat ilişkisi bozulur bozulmaz da kabileler ve aileler arası
kavga başlardı.
Fertlerin can ve mal güvenlikleri ya soydan (doğumdan) yahut da anlaşma yoluyla,
güçlü bir kabileye mensup olmaya bağlı bulunuyordu. Güvenliği kalmamış kimseler
için bir yol da "icâre" uygulamasıydı; yani güçlü bir şahsın ve ailenin kişiyi
himâyesine alması, yakını ilân etmesi, ona dokunanın kendisine dokunmuş
sayılacağını bildirmesi idi.
Hz. Peygamber (s.a.v.) dedesi vefât edince amcası Ebû-Tâlib'in -yakın akraba
olarak- himâyesine girmişti, o da vefât edince, bilhassa Taif'in kendisini
reddetmesi üzerine Mut'im b. Adiyy isimli itibarlı bir müşrikin himâyesini
istemişti, Mut'im bu teklifi kabûl etti ve kısa bir müddet sonra verilen hicret
iznine kadar O'nu, delikanlı çocuklarıyla birlikte korudu. Peygamberimiz
(s.a.v.) gerek amcasının ve gerekse Mut'im'in â bulunduğu zamanlarda dâvâsından
taviz vermedi, ibâdetine ve tebliğine (dîni insanlara duyurmaya) devam etti.
İslâmî olmayan bir sistemden yararlanıp müslüman olmayan birinin himâyesine
sığınarak hem canını ve malını korumaya hem de dinini yaşamaya çalışanlardan iki
tarihî şahsiyeti burada, tarihin iki yaprağı olarak takdim etmek istiyoruz: Ebû
Bekir ve Osman b. Maz'ûn.
Hz. Ebû Bekir örneğini kızı Hz. Aişe şöyle anlatıyor:
Ben kendimi bildim bileli anam ve babam hak dine inanırlar ve onu yaşarlardı,
Rasûlullah da(s.a.v.) her gün, sabah ve akşamdan sonra evimize gelirlerdi.
Mekkeli müşrikler müslümanlara baskı ve işkence yapmaya başlayınca Ebû Bekir
Habeşistan'a göçmek üzere yola çıktı, Berkü'l-ğımâd denilen yere gelince o
çevrenin yöneticisi ve hâkimi olan İbnu'd-Dağinne'ye rasladı, nereye gittiğini
sordu, o da şu cevabı verdi:" Kavmim beni yurdumdan çıkardı, yeryüzünde seyahat
edip Rabbime kulluk etmek istiyorum". İbnu'd-Dağinne cevaben: "Senin gibi birisi
çıkmaz ve çıkarılamaz; sen yoksula verirsin, yakınlarına ilgi gösterirsin,
acizlere yardım edersin, müsafirleri ağırlar ve felâketzedelerin imdadına
koşarsın. Ben senin yanındayım, seni koruyacağım, dön ve Rabbine kendi yurdunda
ibâdet et" dedi, onu yanına alarak Mekke'ye geldi, ileri gelen müşriklerle
birlikte Kâbe'yi tavâf ettikten sonra Ebû Bekir'e söylediklerini onlara da
tekrarladı. Kureyş'in ileri gelenleri bu himâyeyi kabûllendiler, ancak şu şartı
da ileri sürdüler: "Ebû Bekir'e söyle Rabbi'ne evinde ibâdet etsin, istediği
kadar namaz kılsın, Kur'an okusun, ancak bunlarla bizi rahatsız etmesin ve bunu
açık yapmasın; çünkü biz çocuklarımızın ve kadınlarımızın etki altında
kalmalarından ve dinlerini değiştirmelerinden korkarız." Hâmisi bunu kendisine
tebliğ edince Ebû Bekir de şartı kabûl etti, bir süre evinin içinde ibâdetine,
namazına ve okumasına devam etti, sonra kararını değiştirdi, evinin bahçesine
küçük bir çadır mescit kurdu, burada namaz kılıp Kur'an okumayı sürdürdü.
Putperestlerin kadınları ve çocukları onun etrafına toplanır, birbirlerini
ezercesine şaşkınlık ve hayranlık içinde onu seyreder ve dinlerlerdi, kendisi
gözü yaşlı bir zat idi, Kur'an okurken gözyaşlarını tutumaz ve ağlardı. Kureyş
müşrikleri olup biten karşısında dehşete düştü ve telâşa kapıldılar, derhal
İbnü'd-Dağinne'ye gelerek durumu şikâyet ettiler, şartı hatırlattılar, o şarta
riâyet etmezse râzı olamayacaklarını ve himâyesini tanımayacaklarını ifade
ettiler, o da gelip durumu Ebû Bekir'e hatırlattı, "Ya evinin içinde ibâdet
edersin, yahut da benim himâyemi iade edersin; ben himâyesi tanınmayan bir adam
durumuna düşmek istemem" dedi, onun cevabı ise şu oldu:" Senin himâyeni sana
geri veriyorum ve Allah'ın himâyesine râzı oluyorum". Bu sırada Rasulullah
(s.a.v.) henüz Mekke'de idi, Ebû Bekir'e birlikte hicret edecekeleri müjdesini
verdi, onu tesellî etti ve kısa bir müddet sonra da Medine'ye hicret ettiler. (Buharî,
Kefalet, 4; İbn Hişâm, I,372).
Tarihten Bir Yaprak (2)
Osman b. Maz'ûn.
Mekke'de müslümanlar putperestliği reddedip tevhit dinini benimsedikleri ve
Rablerine ibâdet ettikleri için baskı altındalar, putperest Kureyş mütegallibesi
tarafından çeşitli işkencelere tâbî tutulmaktalar. Osman b. Maz'un, itibarlı
müşriklerden Velid b. Muğîre'nin himâyesine girdiği için rahatça dolaşıyor,
Kâbe'ye geliyor, ibâdet ve tavâfını yapıyor... Derken düşünmeye başlıyor:
Arkadaşlarım ve dindaşlarım böyle sıkıntılar ve işkenceler çekerken benim, bir
müşrikin himâyesi altında rahatça dolaşıp yaşamam kendim için bir ayıptır,
kusurdur, bunu devam ettirmem doğru değildir... Bu düşüncenin arkasından
kararını verir ve doğruca Velid'in yanına gelir, aralarında şu konuşma geçer:
-Koruma sözün yerini buldu, verdiğin sözü yerine getirdin, ancak şu andan
itibaren onu sana iâde ediyorum.
-Neden yeğenim, yoksa bizimkilerden birisi seni incitti mi?
-Hayır, ben Allah'ın himâyesi ile yetiniyorum, başkasının himâyesine sığınmak
istemiyorum.
-Öyle ise Mescid- harâm'a git, benim kabûl ederken yaptığım gibi sen de açık
olarak koruma sözleşmesini reddettiğini söyle.
Beraberce Mescid'e geldiler, Velid, Osman'ın kararını açıkladı, O da şunları
söyledi: "Evet himâyesini geri veriyorum, kendisi sözünde duran, himâyesini
hakkıyla yerine getiren bir kimsedir, fakat ben, Allah'tan başka birinin
himâyesinde yaşamak istemiyorum, bu sebeple onunla kurduğumuz koruma anlaşmasını
bozuyorum."
Koruma sözleşmesi hükümsüz hâle geldikten sonra Osman, Lebîd isimli şairin şiir
okumakta olduğu bir meclise gitti, oturup dinlemeye başladı, Lebîd "Allah'tan
başka her şey gelip geçicidir" deyince Osman "Doğru" dedi; Lebîd, " Her nimet de
çâresiz yok olacaktır" deyince de " Yanlış söyledin, cennetin nimetleri
ebedîdir" diye ekledi. Lebîd bu sözden alınarak "Ey Kureyş, sizin meclisinizde
bulunan bir kimseyi hiçbir kimse rahatsız edemezdi, bu ne zaman ortaya çıktı"
dedi. Meclisten birisi " Bu kendisi gibi akılsızlardan oluşan topluluktan
biridir, bizim dînimizi terkettiler, sen onun sözünü ciddîye alıp üzülme"
diyerek şairi teskin etmek istedi. Osman da bu adama cevap verince iş kızıştı,
adam Osman'a bir yumruk attı ve gözünü morarttı. Hemen yakınlarında bulunan
Velîd, Osman'ın yanına geldi ve aralarında şu konuşma geçti:
-Yeğenim, eğer bizim himâyemizi reddetmeseydin gözüne gelen yumruk gelemezdi;
çünkü sen aşılamaz bir koruma altında idin.
-Hayır. Şimdi, şu morarmamış gözüm de, Allah yolunda ötekinin başına geleni
arzuluyor. Ben şu anda senden daha yüce ve kudretli birinin himâyesi altındayım.
-Gel yeğenim, inat etme, yeniden korumamızı kabûl et.
-Hayır, asla! (İbn Hişâm, I,370).
Bu tarih yaprağından çıkan sonuç şu olmalıdır:
Müslümanın amacı yalnızca rahat ve huzur içinde yaşamak değildir, aynı zamanda
hür olarak inancını yaşamak ve insanlığın kurtuluş reçetesi olan dînini
başkalarına öğretmektir; bunu yapabilmek için gerekirse bir başka düzenin
imkânlarından yararlanabilir, gerektiği zaman da bunu reddeder ve sonucuna
katlanır.
Çarpık mantık,
potansiyel suç
Din, vicdan ve düşünce hürriyeti konusunda kimi yarı aydınların ısrarla
sürdürdükleri çarpık mantık artık gınâ getirdi, bıktırdı, bulantı veriyor.
İçlerinde yazarların, çizerlerin, öğretim üyelerinin ve siyasîlerin de bulunduğu
bu baylara ve bayanlara göre gericiler (meselâ inançlarına uygun giyinerek
okumak ve çalışmak isteyenler, Kur'an'ın emirlerine uyarak yaşamayı gerekli
görenler) imkân bulduklarında başkalarına din ve düşünce hürriyeti
tanımayacaklar, kendi inançlarını ve yaşama biçimlerini farklı inanan ve düşünen
kimselere de dayatacaklardır; şu hâlde imkân ve iktidar elde iken bunlara din ve
düşünce hürriyeti tanınmamalı, gelişme ve güçlenme imkânı verilmemeli, önleri
kesilmelidir. Ya tektipleştirme projelerine uymalı yahut da ikinci sınıf
vatandaş olarak kalmalıdırlar; okumak, çalışmak, ülkenin ve devletin
nimetlerinden eşit şartlarda yararlanmak istiyorlarsa onlara benzemeli, onlar
gibi yaşamalı, onlar gibi düşünmelidirler. Diretir, kendileri olmakta ısrar
ederlerse hukuk, demokrasi ve insan hakları onlara uygulanmaz; çünkü bunlar
uygar ve çağdaş insanlar için sözkonusudur...
Hayatını dînine uygun olarak yaşamak isteyen müslümanların fırsat bulduklarında
başkalarına da aynı inancı ve hayat tarzını dayatacakları iddiasının/kehanetinin
tartışılmasını sonraya bırakarak böyle olduğunu varsaysak bile hukukun genel
ilkelerine, çağdaş dünyadaki uygulamaya, insan hak ve hürriyetlerini belirleyen
uluslararası mûteber metinlere göre bizim çağdaşçıların çağın gerisinde
kaldıkları, evrensel değerlere ters düştükleri ortaya çıkmaktadır. Çağın gerçek
aydınlarına, beyinleri yıkanmamış, mantıkları çarpıtılmamış hukuk adamlarına
potansiyel suçludan ve bunu cezâlandırmaktan söz edemezsiniz, ederseniz de sizi
dinleyen, söylediklerinizi kâle alan birini bulamazsınız. Hemen her ferdin ve
gurubun imkân ve fırsat elverdiğinde başkalarının haklarına ve özgürlüğüne
tecavüz etmesi, zarar vermesi ihtimali vardır, ancak hukuk bu ihtimali
varsayarak uygulanmaz, olay ve tasarruf gerçekleşince uygulanır. Bugün
gerçekleşen ise milyonlarca müslümanın din ve düşünce hürriyetlerine yönelik
ihlâller, tecavüzler ve kısıtlamalardır. Bazı kanunlara ve yönetmeliklere uygun
düşse bile hukuka ve çağın yükselen değerlerine aykırı olan ve işin garibi
devletin bazı organ ve elemanları eliyle yürütülen bu işlem ve
eylemler-potansiyel değil- fiil hâlinde suçtur, hak ve hukuk ihlâlidir. Devlete
düşen, potansiyel tehlikeleri izlemek, eylem hâline dönüşenleri engellemektir.
Daha öncesinden alınacak tedbirler ise hak ve hürriyetleri çiğnemeyecek, bizzat
kendisi tehlike teşkil etmeyecek nitelikte olmak durumundadır. Meşhûr "ördek
Hasan" örneğine uygun olarak " Din eğitimi görenler gerici olur, başını örterek
okuyanlar ve çalışanlar gericidir, bunlara izin verilirse giderek çoğalır, bizim
yerimizi alır, hürriyetimizi kısıtlama yoluna giderler, öyle ise biz, şimdiden
bunu olmuş sayarak cezâlandırma ve hakları kısıtlama yoluna gidelim..." denirse
bunun sonu gelmez, bunun sonu kaostur. Bir başkası da kalkar "Vurdum çünkü bana
vurması ihtimali vardı, ödemedim çünkü o da bana ödemeyebilirdi..." der.
Müslümanlar imkân ve fırsat bulduklarında kendi inanç, düşünce ve hayat
tarzlarını başkalarına dayatırlar mı? Tarihte ve günümüzde görülen, görülmesi
muhtemel bulunan aksine örnekleri bir yana bırakarak meseleye kitabından bakıp
verilebilecek cevap şudur: Zorla, baskı ile inanma da olmaz, ibâdet de olmaz.
Bunların serbest düşünce, irâde ve gönül rızâsı ile olması şarttır. Farklı
inanç, düşünce ve hayat tarzlarına yönelik muhtemel kısıtlamalar genel ahlâk ve
kamu düzeni gerekçelerine bağlı olur; bu gerekçeler ise her çağda, düzende ve
mekânda mevcût olup keyiflere göre değil, hukuk ve ahlâk kurallarına göre
belirlenir.
Zirvedeki Çelişki
Sayın Demirel karşısına, istediklerini soran, verdiği her cevabı hararetle
onaylayan bir gazeteci alıyor ve başlıyor konuşmaya; itiraz eden yok, tenkit
eden yok, yanlışını doğrultan yok. Başta bilerek ve belli amaçlarla çelişkili ve
tutarsız şeyler söylüyor, sonra giderek -her hâlde- söylediklerine kendisi de
inanıyor, çelişkiyi ve yanlışı farkedemez hâle geliyor. "İslâm'ın en iyi, en
mükemmel yaşandığı yer Türkiye'dir" diyor, arkasından "Mecliste baş
örtülemeyeceği gibi devletin okullarında da örtülemez" diyor. "Bölücülük yapma,
dîni istismar etme, dilediğini yap, istediğini söyle" diyor, arkasından başını
örten bayanların devlet dairelerine ve okullara sokulmamasını istiyor. Merve
Kavakçı için "tahrikçi ajan" diyor, arkasından -milletin ne dediği belli ve
halkın olayı onun gibi değerlendirmediği apaçık ortada olduğu hâlde- "milletim
bunu böyle değerlendirecektir " diyor.
Daha önce de yazmıştık, Türkiye'de başını örten hanımlar okuma ve çalışmadan
menedildikleri sürece bir kimsenin "İslâm'ın en iyi yaşandığı yer Türkiye'dir"
diyebilmesi için ya İslâm'ı bilmemesi veya bilerek gerçek dışı konuşmayı tercih
etmiş olması gerekir. Başörtüsü Kur'an'da vardır, İslâm âlimleri, dört mezhebin
müctehidleri, hür ve müslüman kadının başını da örtmesinin farz olduğunda (veya
açmasının haram olduğunda) ittifak etmişlerdir. Bunlara inanan ve inancı
sebebiyle başını örterek okumak ve kamu kurumlarında çalışmak isteyen bir bayana
"Başını açmazsan okulda okumana, devlet kurumunda çalışmana izin vermem" denilen
yerde İslâm'ın en iyi değil, yalnızca yaşanabildiğinden nasıl söz edilebilir?
Belli yerlerde namaz kılanlara, oruç tutanlara, alkollü içki kullanmayanlara,
eşleri tesettürlü olanlara... da aynı muamele yapılmaktadır. Devlet
muamelesinde, hakların dağıtımında halkı ikiye ayırır, inancı gereği başını
örtenleri, namaz kılıp oruç tutanları bazı haklardan mahrûm bırakırsa bölücülük
yapmış olmaz mı? Sayın Demirel de bir devlet ve siyaset adamı, bidiğimiz
kadarıyla yıllardan beri de Cuma ve bayram namazlarını kılıyor, siyasî
konuşmalarında Allah'a sığındığı, duâ ettiği oluyor; bütün bunlar dîni istimar
olmuyor da başka siyasetçilerin veya vatandaşların inançları gereği yapıp
ettikleri niçin dînin istismarı oluyor? Kim, hangi selâhiyet ve bilgiye
dayanarak insanların dînî davranışlarının samîmî olanını, istismara yönelik
olanından ayırabilir? Yapılan sosyal araştırmalar, kamuoyu yoklamaları ortada,
halkımızın kahir ekseriyeti kızlarımızın ve kadınlarımızın başları örtülü olarak
okumalarını, devlet dairelerinde çalışmalarını onaylıyorlar, başı örtülü olarak
milletvekili olmalarını onaylayan vatandaşların sayısı da yarıdan fazla; şimdi
sayın Demirel'in "Ey milletim, ben yanılmışım, özür dilerim, elbette sizin
dediğiniz olacaktır, olmalıdır" demesi gerekmez mi?
Bir de uluorta ülülemirden söz ediyorlar, Allah ve Resulü'nün (s.a.v.)
emirlerine aykırı hareket etmenin fetvâsını dinden (Allah ve Resulü'nden
(s.a.v.)) almaya kalkışma çelişkisine düşüyorlar. Güya Allah "ülülemire yani
amirlerinize itâat edin" buyurmuş. Namaz kılmayan, bunu da " Allah namaza
yaklaşmayın buyuruyor" diyerek Kur'an'a dayandırmaya kalkışan Bektaşî gibi
bunlar da âyetleri çarpıtıyor, yarısını alıp diğer yarısını bırakıyorlar. Evet
Allah "amirlerinize itâat edin" buyuruyor, ancak aynı âyetin başında " Allah'a
ve Resul'e itâat edin" diyor, amirleri de "sizden olan" şeklinde sınırlıyor.
Dîni, dili bilen, mantığını da yitirmemiş olan bir kimse bu âyetten "Allah ve
Resulü'nün (s.a.v.) emirlerine aykırı da olsa amirlerinize itâat edin" anlamını
çıkarabilir mi?
Geliniz büyük küçük, kadın erkek, sağcı solcu, İslâmcı milliyetçi... ne olursak
olalım bu ülkede yaşayanlar olarak hepimiz sağduyunun emrine kulak verelim, ilmî
ve sosyal gerçeklere, ideoloji şartlandırması içinde yaklaşmayalım,
insanlarımızı inanç ve düşünceleri ile ihtiyaç ve menfaatleri arasında
sıkıştırmayalım, evrensel hukuk metinlerine ve ilkelerine göre belirlenmiş
özgürlük sınırlarını daraltmayalım, kimse kimseye kendi inancını ve düşüncesini
dayatmasın, zorunlu olan ortak bağlayıcı alan dışında bireyler inandıkları ve
düşündükleri gibi yaşasınlar. Bir de ülkenin patlama noktasına gelmiş
sorunlarını örtmek için yapay mesele üretmeyelim, bunları kötü emellerimiz,
ülkenin ve milletin aleyhine olan amaçlarımız için kullanayalım!
Farklılığa Tahammül
Geçmiş zamanda müslümanların ülkelerinde hem gayr-i müslimler, hem de itikad
veya siyasî görüş bakımından çoğunluktan ayrılan, farklı düşünen, farklı yaşayan
müslümanlar olmuştur. Gayr-i müslimler devlete vergilerini ödedikleri ve ihanet
de etmedikleri sürece geniş hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamışlardır.
Müslüman muhaliflerin ilk örneği Hâricîlerdir. Hz. Ali Sıffîn savaşında
ihtilâfın hakemlere götürülmesi teklifini kabûl edince bir gurup bunun Kur'an'a
aykırı olduğunu iddia etmiş, Hz. Ali ve tâbîlerininin kâfir olduklarını ilân
etmiş, onlara karşı düşmanca bir tavır içine girmişlerdi. Her yerde aleyhte
propaganda yaparlardı. Bir gün Hz. Ali câmide halka hitap ederken ayağa kalkıp
"Hakem Allah'tır, hüküm Allah'a aittir" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali
onlara şöyle seslendi: " Dediğiniz doğrudur, ancak siz bu sözü kötü maksatla,
bâtıl dâvânıza delîl kılmak üzere kullanıyorsunuz. Siz bize saldırmadıkça,
fiilen haklarımızı çiğnemedikçe biz de size dokunmayız, sizi câmiye gelmekten
menetmeyiz, bizimle birlikte düşmana karşı savaşırsanız elde ettiklerimizden siz
de payınızı alırsınız" Hz. Ali'nin bu sözleri, uygulamada bir kanun gibi olmuş,
muhalifler bu esaslara göre muamele görmüşlerdir.
Müslümanların çoğunluğu teşkil etti
ği şehirlerde gayr-i müslimlerin, yortu günlerinde süslenmiş haçı ilâhiler
eşliğinde gezdirmek gibi bazı merâsimlerine kısıtlama getirilmiştir; bunu sebebi
müslümanların etkilenmesini engellemek ve asayişi korumaktır. İçinde oturanların
çoğu veya tamamı gayr-i müslim olan yerlerde böyle kısıtlamalar da
yapılmamıştır. Müslümanlar açıkça oruç yemek, şarap içmek gibi bir ihlâlde
bulunurlarsa buna izin verilmemiş, engellenmiş ve cezâlandırılmışlardır; ancak
bunun da gerekçesi insanları zorla müslüman kılmak ve ibâdet ettirmek değil,
kötü örnekliği engellemek ve kamu düzenini korumaktır. Evinin içinde, gizli
olarak bu ihlâlleri yapan kimselerin üzerine gidilmemiş, evlerin gözetlenmesi,
gizliliklerin ortaya çıkarılması yasaklanmıştır.
Bugün Türkiye'de ve benzeri İslâm ülkelerinde şehirleri ayırarak ve yalnızca
veya çoğunlukla müslümanların oturduğu şehirlerde farklı düzenlemeler yaparak
dînî hayatı korumak imkânsız hâle gelmiştir. Esasen dünya küçülmüş, bir küçük
radyo veya televizyon ile bütün dünyada olup biteni görmek ve bilmek mümkün hâle
gelmiş, engellenemez olmuştur. İran, Suudî Arabistan gibi ülkelerde bile halkın,
dünyada olup biteni görüp öğrenmesine mânî olunamamıştır. Şu hâlde müslümanların,
dînî hayatlarını ve ahlâklarını korumak için -farklılarla birlikte, onlara
tahammül ederek yaşarken- işe yarayacak başka usûllere, tedbirlere, yöntemlere
ihtiyaçları vardır; bunları bulmak ve açıklamak da âlimlere, eğitimcilere
düşmektedir. Tasavvufta bir terim vardır, "halvet der encümen: kalabalık içinde
yalnızlık". Bu kavramın, eğitime aktarılması, çevreden olumsuz etkilenmenin
asgarî boyutlara indirilmesi bir hedef olmalıdır.
Farklı inanan ve yaşayan insanların da müslümanlara tahammül etmeleri, kendi hak
ve özgürlüklerine dokunulmadıkça, farklı bir İslâmî hayat yaşayan kimselerin din
hürriyetlerine dokunmamaları, hem insan haklarının gereğidir, hem de farklıların
huzur içinde bir ülkede yaşamalarının kaçınılmaz şartıdır.
Bu yazıyı, müslümanlar cuma namazı, oruç gibi ibâdetlerini rahatça yapabilsinler
diye vakit cetvelinin ayarlanmasına itiraz edenlerin dikkatine sunuyorum. Böyle
bir ayarlama başkalarını ibâdete zorlamadığı için din özgürlüğüne aykırı olarak
yorumlanamaz. Çalışma saatlerinin değiştirilmesinin bütün çalışanları etkilediği
doğrudur, ancak birlikte yaşamanın bu kadarcık bir tahammül bedeli de olmalıdır.
Çıplaklık Tâcizdir
Kızları kadınları el ve dil ile tâciz edenlerin (onlara karşı üzen, korkutan,
rahatsız eden, inciten, can yakan, zarar veren davranışlarda bulunanların)
çoğaldığından şikâyet ediliyor, tâcizin engellenmesi için tedbir alınması
isteniyor. Tedbir olarak da eğitim ve cezâ üzerinde duruluyor.
"Karşı taraf ne yaparsa yapsın tâciz edilmemeli" diyenlere karşı, "Hayır,
açılmada sınırı aşanlar tâcize dâvetiye çıkarıyorlar; tâciz olmasın ama karşı
taraf da tâciz için insanları tahrik etmesin" diyenler var. Ben ise "çıplaklık
tâcizdir" diyorum. Evet çıplaklık, vücûdun cinsî cazbesi olan yerlerini, kamuya
açık olan yerlerde açıp göstermek, bununla da kalmayıp ya davranışlarıyla veya
orasını burasını süsleyerek, kokularak sürünerek karşı tarafın dikkatini daha
fazla çekmek tâcizdir. Çünkü bunu yapanlar karşı tarafın hem bakmasını, ilgi
duymasını istiyor, hem bakmalarından, talepten ve ilginin bazı şekillerinden
rahatsız oluyor, bunu tâciz sayıyorlar. Bu durumda karşı tarafa (örneğimizde
erkeğe) ya bakmamak ya bakıp da görmemek ya görüp de etkilenmemek yahut da
baktığı, gördüğü, etkilendiği hâlde kendini zaptetmek, arzusunu bastırmak, ya
meşrû olmayan yollardan kendini tatmin etmek veya bu eziyete katlana katlana rûh
sağlığını bozmak kalıyor; işte bütün bunlar tâcizdir; gerekenden fazla yerlerini
açıp gözler önüne seren kadın ve kızların karşı tarafı (erkekleri) tâciz
etmesidir.
Kadının güzelliği ve çekiciliği, çiçeğin, kuşun, müziğin, resmin, atın güzellik
ve çekiliğinden farklıdır. Normal insanlarda karşı cinse ilginin içinde
cinsellik de mevcûttur. Kadın ve erkeğin güzelliğinde estetik yön, cinsel cazibe
ile birlikte vardır, sıradan insanlar bu ikisini birbirinden ayıramaz, kadın ve
erkeğin güzelliklerini yalnızca estetik yönden göremezler. Böyle olduğu ve bu
güzelliklere bakan kalabalıklar cinsel arzu ve tatmin yönünden de (ve daha çok
bu yönden) baktıkları içindir ki güzeller ve özellikle kadınlar reklâmlarda
kullanılmaktadırlar.
Bir müslümanın vazifesi, günah işleme imkânı, çevresinde günaha dâvet edenler
bulunduğu hâlde, imanı ve irâdesiyle bu imkâna, bu dâvete karşı durmak, dînin
emir ve yasaklarına riâyet etmektir. Müslüman olsun, gayr-i müslim olsun
insanların bir başka vazifeleri de, karşı tarafı günah ve ahlâksızlığa tahrik ve
teşvik etmekten uzak durmaktır. Bu uzak duruş dîne saygıdan, insana yakışan
şefkâtten; yani ahlâktan ve medeniyetten kaynaklanır. Karşı tarafın rahatsız
olacağını, kendini korumak için zorlanacağını, zor imtihanlar içine düşeceğini
bile bile açılıp saçılarak âlemin içine çıkanlar biraz sadist de sayılırlar;
çünkü başkalarının rahatsız olmalarından (onları tâcizden) ya zevk almakta veya
en azından buna aldırmamaktadırlar.
Bir topluluğun örfü, âdeti, ahlâk anlayışı, bir veya daha fazla dîni vardır. O
topluluk içinde yaşayan ve topluluğun nimetlerinden yararlanan bireylerin bir
vazifesi de, topluma ters düşen davranışlardan uzak durmaktır. Birey özgürlüğü
adına toplum değerlerini hiçe saymak medeniyet ve ahlâka aykırıdır; kimsenin
haddi ve hakkı olmamalıdır. Beraberlik fedakârlık ister; bu fedâkârlığın içinde
tâciz edenin bunu yapmaması için kendini zorlaması, kontrol etmesi vardır, ama
karşı tarafın da tahrikten kaçınmak için (açılmak, kendine göre güzel ve çekici
yerlerini göstermek gibi) bazı arzularından fedakârlık etmesi vardır.
Tâcizi cezâ yöntemiyle engellemek hem sağlıklı değildir, hem de mümkün olmaz.
Kamu oyu ve vicdanı burada çok önemli rol oynar; eğer topluluk, tâciz edene
-karşı tarafın sınırı aşması sebebiyle- hak veriyorsa, tâciz edeni değil veya
bunun yanında tâcize sebep olan tarafı da kınıyorsa bu takdirde tâcizi yalnızca
cezâ ile engellemek mümkün olmaz. Eğitim tedbirine gelince, bunu da karşılıklı
olarak düşünmek gerekir. Tâcize uğradığını iddia eden bayanlar eğitim yoluyla
insanların bunu yapmayacak hâle getirilmesini istiyorlar. Buna bir diyecek
olmaz, ancak eğitim, hem tâcizi, hem de tahriki engelleyecek şekilde
verilmelidir. Eğitim yoluyla erkekle kadın arasındaki cinsel cazibeyi yok
edemezsiniz, tavşanı tazı, tazıyı da tavşan yapamazsınız (yani hem bunu
başaramazsınız hem de buna hakkınız yoktur), yapamayınca da tavşanı başı boş
dolaşırken, gözünün önünde oynaşırken gören tazı onu kovalar.
Cinsel tâcizin her çeşidi kınanır, olmamalıdır, ancak taraflardan birinin hiç
bir kusuru (tahriki, teşviki, bilerek bilmeyerek dâveti) yok iken yapılan tâciz
ve tecavüzler daha şiddetle kınanmayı ve her türlü tedbir ile engellenmeyi hak
eder. İşte bu tâcizleri hem cezâ hem de eğitim ile engellemek mümkündür,
tabîîdir ve gereklidir.
"Başörtüsü de bizi rahatsız (tâciz) ediyor" diyen bazı başı açık bayanlara şunu
hatırlatmak gerekiyor: Cinsel arzu insanın yaratılışında mevcûttur ve
gereklidir. Bu arzu tatmin ister, meşrû yollardan tatmin edilir. Tatmin imkânı
bulunmayan durumlarda tahrik tâcizdir.
Başını örtenden rahatsız olmak yaratılıştan gelmez, sonradan edinilmiş kötü
(medenî olmayan) bir duygudur. Başını örten inancından veya bir kıyâfet tercihi
hakkını kullanarak bunu yapıyorsa yapmalıdır, bundan rahatsız olan ise kendini
eğitmeli, kötü duygusunu yok etmelidir.
Dindara Baskı
Başını açmayanın okumasına, öğrenci affından yararlanmasına, çalışmasına izin ve
imkân vermemek dindara baskıdır.
Sekiz yıllık ilköğretim dönemini kesintisiz bir bütün hâlinde düzenlemek, son üç
yıllık kademesini, yine mecbûrî (zorunlu) ama aynı veya ayrı mekânlarda
yönlendirmeli yapmamak -İmam-Hatipleri baltalama amacı taşıyorsa- dindara
baskıdır.
İmam-Hatipler dahil meslek lisesi mezûnlarının, imtihanını kazandıkları ve
istedikleri yüksek öğrenim kurumlarına girmelerini engelleyen, bunların
aldıkları puanları düşük katsayı ile çarparak fırsat eşitliğini ortadan kaldıran
uygulama İmam-Hatiplerin önünü kesmek için yapılırsa- dindara baskıdır.
Norm kadro bahanesi veya tuzağı ile ilköğretim okullarında din derslerini,
İlâhiyat Fakültelerinden mezûn olmuş branş öğretmenlerine değil de sınıf
öğretmenlerine okutturmak dîni öğrenme hakkını kısıtlamadır, dindara baskıdır.
Anayasada yer aldığı hâlde, okullarda mecbûrî olan Din Kültürü Ahlâk Bilgisi
dersi dışındaki isteğe bağlı din eğitimini engellemek dindara baskıdır.
Eşi örtünen, kendisi namaz kılan, oruç tutan asker ve sivil memurları irticâ ile
damgalamak ve işlerine son vermek dindara baskıdır.
Birilerinin işlediği cinayetleri, suçları, çirkin fiilleri genelleyerek
Müslümanlara gözdağı vermek, onları şaibe altında bırakmak, haklı taleplerini
engellemek dindara baskıdır.
Dindar şahısların yasal eğitim, öğretim, ticaret, örgütlenme faâliyetlerine
karşı engel çıkarmak dindara baskıdır.
İnandığını ve düşündüğünü söyleyen, yalnızca söyleyen bir kimseyi hapse atmak
dinli dinsiz insanların din, vicdan ve düşünce özgürlüklerine yönelik baskıdır.
İnsanlara ve bu arada veya özellikle dindarlara baskı yapılan bir yerde
demokrasi yoktur, insan hakları ve hukukun üstünlüğü sözleri içi boş lâflardan
ibarettir. Demokrasi hiçbir gerekçe ile askıya alınamaz, insan hakları hiçbir
gerekçe ile -uluslararası, evrensel ölçüler ve normlar dışına çıkılarak-
kısıtlanamaz. Meclis, sivil toplum örgütleri, bazı yüksek mahkemeler insan hak
ve özgürlüklerine yönelik baskıları ortadan kaldırmak için vardır. Bu fonksiyonu
yerine getirmeyen mezkür kurumların kendileri değil, adları vardır. Bize bu
kurumların adları değil, kendileri gereklidir; ya kendileri olsunlar,
vazifelerini yerine getirsinler yahut da gölge etmesinler, aldatmasınlar,
yerlerini gerçeklerine bıraksınlar.
Eller gider
Mersin'e...
Türkiye'de radikal laiklik anlayış ve uygulamasının nelere mâl olduğu,
insanımızı nasıl huzursuz ettiği, başta öğrenim hakkı olmak üzere hak ve
özgürlükleri nasıl katlettiği gözler önünde. "Niçin böyle oluyor?" sorusuna
"Aksi hâlde rejim elden gider, demokrasinin yerine teokrasi gelir" cevabını
veriyorlar. Bu laiklik anlayış ve uygulaması, aradaki küçük yumuşamaları görmez
isek yetmiş yedi yıldır devam ediyor; yani Türkiye'de üç çeyrek asırdır
demokrasi ve insan hakları askıda, ortada hayret verici bir çelişki var, "Kanun
diye kanun diye kanun tepelendi" mısrâının ifade ettiği gibi "Rejim diye rejim
diye rejim tepeleniyor", bir kısır döngünün içine düşmüşüz, beyleri tatmin
edecek seviyede dindarlık zayıflamadıkça demokrasi ve insan haklarına geçit
verilmeyecek, dindarlığın bu derece zayıflaması da mümkün değil, işimiz sarpa
sarmış demektir.
Bir de başkalarına, Türkiye'nin alıp benimsemek istediği rejimi farklı
şekillerde anlayan ve uygulayan ülkelere bakıyoruz. Bizim başını örtüyor diye
kovduğumuz milletvekilini Amerika'da ve Avrupa'da el üstünde tutuyorlar, önemli
kişiler kendisini kabûl ediyor ve fikrine başvuruyolar, birçok yerde
konferanslar veriyor, bu arada AB ve Türkiye ilişkileri üzerine önemli
konuşmalar yapıyor. Bizim başlarını örterek okumak istiyor diye kovduğumuz
üniversiteli kızlarımızı Avrupa ve Amerika'nın üniversiteleri kabûl ediyor, din
özgürlüklerini kullanarak okumalarını sağlıyorlar. Biz kitabının başında
besmeleye yer vermiş, İslâmî hareketleri, bilim adamına yakışan tarafsızlık
içinde ele almış diye öğretim üyesinin işine son veriyoruz, Amerika ve Rusya
uzaya insanlı bir füze fırlatırken papaz çağırıp uzay yolcularına duâ
ettiriyorlar; yani ilim adamlarını uzay yolculuğuna kendi besmeleleri ve duâları
ile uğurluyorlar. Gücünü zulme âlet etmesi bir yana bir avuç nüfusu ile koca bir
İslâm âlemine meydan okuyan, dünyaya kafa tutan, millî politikasını her şeye
rağmen yürüten İsrail, ülkesinde demokrasiyi uyguluyor, ama laik değil, laik
reformlara taraftar olanlar ile olmayanlar yaklaşık olarak birbirine eşit
sayıda. Dîni kökenli denetleyiciler (resmi memurlar) et kesiminin dîne uygun
olup olmadığını denetliyorlar, Din İşleri Bakanlığı var, kimliklerinde milliyet
olarak yahudi yazılıyor, kutsal şabat saatlerinde uçak seferleri yapılmıyor,
yahudi olmayanlarla evlenmek yasak, hahamlar askere gitmiyor, din adamlarının
ayrıcalıkları var. Bütün bunlara rağmen İsrail bilimde, teknolojide, ekonomide
çağı yakalamış, insanları mutlu, rejimi tartışılıyor, düşünceyi ifade özgürlüğü
var, reform tartışmaları yapılabiliyor, yöneticiler çeçimle iş başına geliyor ve
halkın irâdesi ile iktidardan düşürülüyor...
Türkiye'de aydın sayılan bir kesim belli bir laiklik anlayış ve uygulamasını
halka dayatmış durumda. Dünyada olup bitenlere, millî özellik ve ihtiyaçlara
bakarak tuttukları yolu bir daha gözden geçirmeye, bilime kulak vererek gerekli
değişimi gerçekleştirmeye, demokrasiyi kâmil mânâda uygulamaya yanaşmıyorlar. Bu
inatlaşma ve kilitlenme yüzünden hayatî gündemler erteleniyor, eller Mersin'e
giderken onlar -Mersin'e gitmek niyetiyle çıktıkları yolda- tersine gidiyorlar.
Bu yüzden kendi değerlerimiz büyük ölçüde yitirildiği gibi başta demokrasi ve
insan hakları olmak üzere Batı'lı değerler de yakalanamadı. Bilimde,
teknlolojide, ekonomide çağın gerisinde kaldık, biz altmış yetmiş yıl geriye
giderek onuncu yıl marşı söylüyoruz, başkaları üçüncü bin yılın şarkısını
okuyorlar; yoksa birileri tam da böyle olmasını mı istiyorlar?!
İstifâ mı, emeklilik
mi?
Geçen Pazar yazımın sonuna şöyle bir not koymuştum: "İlâhiyat Fakültelerinde,
başörtüsü yasağını uygulamak üzere sürdürülen baskıya tahammül edemediğim için
görevi bırakmaya karar verdim. Hak hukuk mücadeleme daha özgür bir statüde devam
edeceğim." Öğrencilerimizin çığlığını, hassasiyeti zayıflamış kulaklara
ulaştırmaya bir katkısı olur ümidiyle aldığım bu karar şu ana kadar oldukça
müsbet tepkiler aldı, ıztırabımızı dindirmek için velilerimizin, sivil toplum
örgütlerine, parti teşkilâtlarına, vekillerine baskı yapmaya başladıkları
haberlerini alıyorum. Bütün dileğim inattan vazgeçilmesi, İlâhiyat
Fakültelerinde başörtüsü yasağını uygulama emrinin durdurulması, bozulan huzurun
avdet etmesi, parçalanan yürek ve zihinlerin şifa bulmasıdır.
Bu kararın etkisini azaltmakta yarar görenler "Kırk yıl resmî görev yapmış,
zaten emekliliği gelmiş ve emekli olmuş, bunun tepki ile, fedakârlıkla bir
alâkası yok" diyorlarmış. Değer mi, değmez mi bilmiyorum ama yine de bir
açıklama yapmakta fayda görüyorum:
Ben kırk yıldan fazla resmî görev yaptığım için on beş sene önce emeklilik
hakkını kazandım, on beş yıldır ne zaman görevden ayrılsam emekli olmuş
olacaktım. Üniversite öğretim üyelerinin belli bir yaşa kadar çalışma hakları
vardır, buna göre benim de iki buçuk yıl daha çalışma imkânım vardı, yazı
notunda açıkladığım sebeple bu iki buçuk yıla kıydım ve ayrılmak için emeklilik
dilekçesi verdim, istifâ dilekçesi de yazsam fiilî sonucu emeklilik olacaktır.
Burada önemli olan husûs, daha iki buçuk yıl varken hem maaşımın eksilmesini,
hem de çok sevdiğim öğrencilerimden ve fakültemden ayrılmayı göze almış
olmamdır. Ayrıca ben bunu yaparken dostun düşmanın takdirini kazanmayı da
hedeflemedim, hedefim Üniversite öğretim üyeliğinin haysiyetine dikkat çekmek ve
İlâhiyat fakültelerinde başörtüsü yasağını uygulama kararını durdurma
faâliyetine bir katkıda bulunmaktır.
"Görevde kalarak mücadele etse daha iyi olmaz mı idi?" diyenler de bir
açıklamayı hak ediyorlar: Bugün üniversitede kalmanın bedeli, haksızlık ve
baskılar karşısında susmaktır, hukuka, insan haklarına, ilim adamının
haysiyetine aykırı tasarruflara boyun eğmek, hattâ kısmen katkıda bulunmaktır;
bu yüce kurumlar bu hâle getirilmiştir. Marmara Üniversitesi'nin rektörü emri
tebliğ etmek üzere fakültemize geldiğinde, istifâ eden dekanımız, "Efendim bu
kararı uygularsak birçok hoca istifâ eder, hâdiseler olur, Fakülte
kapanabilir..." demiş ve şu cevabı almıştır: "Biz her şeyi göze aldık!"
Yeni dekana gazeteciler bu konuyu sorduklarında şöyle diyor: "Biz kanun
yapmayız, kanunu ilgili kurum yapar biz de uygularız". Eski öğrencimizden bunun
yerine şunu demesini beklerdik: "Her kanun, karar, yönetmelik hukuka uygun
olmaz, bu karar da öyledir, ben bunu en az zarar vererek uygulamaya çalışacağım
ama aynı zamanda kaldırılması için de mücadele vereceğim veya yapılan
mücadeleleri gönülden destekliyorum..."
İlâhiyat tahsili yapmış bulunan dekana şunu hatırlatmada yarar görüyorum:
Başörtüsü yasağı dîne de hukuka da aykırıdır. 1. Dîne aykırıdır; çünkü aksine
yorumlar, ictihadlar (!) varsa bunları herkese dayatmak, belli bir yorumu bütün
müslümanların benimsemesini istemek, bunun için yaptırım uygulamak dîne
aykırıdır. Asırlar boyunca farklı ictihadlar karşısında müslümanlar birbirlerine
hoşgörülü davranmışlar, biri diğerini kendi ictihad ve mezhebine tâbî olmaya
zorlamamıştır. 2. Hukuka aykırıdır; çünkü inancı gereği örtünen veya açılan bir
kimseyi aksi davranışa zorlamak hem laikliğe hem de din özgürlüğüne ters düşer.
Yökün, hattâ meclisin karar ve kanunu bulunsa da uygulama -mutlak mânâda- meşrû
olamaz. Kaldı ki ortada bir kanun yoktur, zorlama yorumlar ve uydurma
yönetmelikler vardır.
Allah'a şükürler olsun ki içimizden, "Ben böyle haksız bir kararın uygulayıcısı
olamam" diyerek idarî görevini bırakanlar da çıkmıştır.
Hariçten Gazel Okuma
Başörtüsünün aleyhinde olanlar, sakala bıyığa dil uzatanlar, anadilinde namazı
savunanlar, din eğitimine karşı çıkanlar, müslümanların helâl kazanç peşinde
olmalarını tenkit veya alay konusu edinenler, İslâm'a ait bazı konuları kötü
maksatlarla gündeme getirerek kafa karıştıranlar... hep hariçten gazel
okuyanlardır. Evet hariçten, dıştan, uzaktan; çünkü onların başı açıktır, bize
ait sakal ve bıyıkları hiç olmamıştır, hangi dilden olursa olsun namaz kılamaya
niyetleri yoktur, hangi şartlarda olusa olsun çocuklarına İslâm din eğitimi
aldırmak gibi bir amaçları mevcût değildir, kazancın hortumlusu da hortumsuzu da
helâldir, tartışmaya açtıkları konular onların konuları değildir. Peki niçin bu
konulara el atarlar, görünüşte İslâmî olan, daha doğrusu İslâm ile alâkası
bulunan talepleri dile getirirler? Cevabı çok açık ve basit: Bunlar toplum
mühendisleridir, jakoben seçkinlerdir, kerâmeti kendinden menkûl aydınlardır,
milletin -seçilmemiş, kendilerini kendileri tâyin etmiş- velîleri ve
vasîleridir, doğruyu ve iyiyi onlar bilirler, kendilerinde içi ve dışı, ferdi ve
cemiyeti ile halkı, baştan aşağı değiştirme selâhiyeti görürler... İşte bunun
için, bu nitelikleri sebebiyle, kendileri halktan, halkın içinden olmadıkları,
ona yabancılaşmış bulundukları hâlde dışardan (hariçten) müdahale eder, gazel
okurlar.
Çağdaşlığı, aydınlığı, seçkinliği kimselere bırakmayan bu beyler -ki bu
nitelikleri kendilerine yakıştıranlar da sadece kendileridir- çağdaşlığın ölçütü
olan Batı'nın bir iki yüz yıl geçmiş tarihi içinde yaşarlar. Hâlâ rasyonalist,
bilimci, ilerlemeci, maddeci ve müdahalecidirler. "Siz batı diyorsunuz,
demokrasi ve insan haklarından söz ediyorsunuz, mecbûr kaldıkça bazı belgeleri
imzalıyorsunuz, ama bunlara uymuyorsunuz, demokrasiden yan çiziyor, insan
haklarını ihlâl ediyorsunuz, bu ne perhiz, o ne lahana turşusu?" denildiğinde şu
nakaratı tekrarlıyorlar: "Bizim özel şartlarımız var, önce baskıcı, totaliter
uygulamalarla o şatları uygun hâle getireceğiz, sonra eksiksiz demokrasi ve
insan hakları gelecek. Şartların uygun olup olmadığına, istenilen kıvama gelip
gelmediğine de biz karar vereceğiz!" "Peki bu selâhiyeti nereden aldınız,
Allah'tan mı, milletten mi, bilimden mi, locadan mı...?" diye sorulacak olursa
bunun cevabını henüz düşünüp uyduramadıkları görülecektir.
Hariçten gazel okuyanlar bir gün şunu öğrenecekler: Onlar başkalarının hayatı,
hak ve özgürlükleri meşrû çerçevede kullanma biçimi hakkında böyle dışardan
müdahalede bulundukça başkaları da onlar hakkında aynı şeyi yapacaklardır. Bu
davranış ve yaklaşımın sonucu devamlı gerilim, çatışma, huzursuzluk, iç çekişme,
enerji isrâfı ve verimsizliktir. Kimbilir belki birileri böyle olmasını, böyle
devam etmesini istiyorlardır; demokrasi, şeffaflık, herkesin hakkını alması,
özgürlüklerin yaşanması, haksızlara fırsat verilmemesi onların işlerine
gelmiyor, çıkarlarına ters düşüyordur! İyi ama onların istedikleri de halkın
çıkarlarına ters düşüyor!
Halkın hep böyle sessiz, hareketsiz kalacağını zannedenler bir gün
yanıldıklarını anlayacaklardır. Dileriz o güne kadar ve o gün millet ve memleket
fazla zarar görmesin!
Yanlış Tavır
Bir yazımızda "Başörtüsünün aleyhinde olanlar, sakala bıyığa dil uzatanlar,
anadilinde namazı savunanlar, din eğitimine karşı çıkanlar, müslümanların helâl
kazanç peşinde olmalarını tenkit veya alay konusu edinenler, İslâm'a ait bazı
konuları kötü maksatlarla gündeme getirerek kafa karıştıranlar... hep hariçten
gazel okuyanlardır" demiştik. Hariçten gazel okuyanlar bunu yaparken
dahildekilerin hocaları, ilâhiyatçıları ne yapıyorlar? Bir kısmı bu "ahlâkî,
dînî ve hukûkî" olmayan davranış karşısında yer alıyor, "hem din hem de hukuk
açısından söylenenlerin ve istenenlerin meşrû olmadığını, dindarın din hayatına
kimsenin karışma hakkının bulunmadığını" ifade ediyorlar. Bizim "yanlış tavır"
olarak nitelendirdiğimiz tavrı benimseyen ilâhiyatçılar ise, kitapların ortasını
değil, kenarını, kıyısını, satır aralarını okumaya, "bu zaten dinde yoktur"
diyebilmek için delîl aramaya koyuluyorlar. Eğer önceden yazılanlar arasında,
mûteber olmasa bile işlerine gelen bir ibare bulamazlarsa yeniden yorum yapmaya,
ictihad etmeye (!) kalkışıyorlar. "Başörtüsü mü dediniz, o zaten Kur'an'da yok,
var ise de mânâsı ve hükmü şöyle; sakal mı dediniz, o zaten bir kavim âdeti,
kültür, hattâ moda meselesi, din ile bir alâkası yok; faiz mi dediniz, o bir
ekonomi bilimi meselesi, bilim ne diyorsa odur, Kur'an'ın, Peygamber'in
söyledikleri tarihe aittir, başka mahzurları sebebiyledir; Cuma namazı mı
dediniz, elbette memurlar kılmaz, o namaz siyasîdir, memur devletin kanun ve
buyruklarına uymak mecbûriyetindedir, devlet izin vermiyorsa memur Cuma namazı
ile yükümlü olmaz..." diyorlar.
Bize göre bu tavır üç cihetten yanlıştır, yersizdir, tutarsızdır, dîne ve hukuka
aykırıdır:
1. Madem bu ibâdetler ve uygulamalar dinde yoktu veya dinle ilgili değil idi,
yüzyıllardır uygulana geldiği hâlde niçin daha önce seslerini çıkarmıyorlar da
hariçten gazel okuyanlar ve haksız olarak din hayatına müdahale edenler harekete
geçince onlara çanak tutuyor, söylediklerini ve yaptıklarını din adına savunmaya
kalkıyorlar? Doğru olan tavır, birileri istesin istemesin dînin doğrularını ve
dince yanlış olanları uygun zamanlarda, yerlerde ve şekillerde -din bunu
istediği için, müslümanların buna ihtiyaçları bulunduğu için- açıklamaktır.
2. Bir şeyin dinde/dînî olup olmadığının ölçütü, İslâm'a göre Kur'an, Sünnet ve
mûteber ictihadlardır. İnsan haklarına ve hukûka göre ise insanların inançları
ve dini uygulamalarıdır. İslâm'da geçerli olan ölçütlere göre dinde ve dînî olan
bir uygulama, bazı ilâhiyatçıların kafalarına uygun gelmiyorsa bu onların
meselesidir, kendi anlayış ve ictihadlarını başkalarına dayatma hakları yoktur.
Demokratik hukuk devletlerinde de dindarın inanç ve uygulamasına bakılır; dindar
bir şeye inanıyorsa, bir şeyi inancı gereği yapıyorsa, bu inanç ve uygulama bir
başka ölçek ve ölçüte göre değerlenirilemez, dindarın inanç ve uygulamasına
müdahale edilemez, yeter ki dindar, başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlâl
etmesin!
3. Laik devlet anlayış ve uygulamalarında, bir din kuralına bütün vatandaşların
mecbûr kılınması laikliğe aykırıdır, meselâ bir kanun çıkarılır ve "bütün
bayanlar İslâm'ın emri olduğu için başlarını örtecekler" veya "herkes Cuma
namazı kılacak" denirse bu laikliğe aykırıdır. Ama inancı gereği başını örteni
serbest bırakan, inancı gereği Cuma namazı kılmak isteyen devlet görevlisine bu
imkânı veren hukûkî düzenleme laikliğe aykırı değildir; artık inattan vazgeçip
laikliği böyle anlama ve uygulamanın zamanı gelmiştir.
Çelişkiler, yanlışlar
Türkiye'de "laik demokratik hukuk devleti" sistemi uygulanıyor, daha doğrusu
uygulandığı söyleniyor, ama sık sık da yanlışlar yapılıyor, çelişkiler
sergileniyor. Vaktiyle bir devlet başkanı konuşmalarında âyetler okur, bunları
kendi anlayışına göre yorumlar ve aldıkları kararların, yaptıkları uygulamaların
İslâm'a da uygun olduğunu, dolayısıyla meşrû bulunduğunu, itâat edilmesi
gerekiğini ileri sürerdi. Son örneklerden biri İlâhiyat Fakültelerine de
sıçratılan başörtüsü yasağına uymanın dînin gereği olduğu iddiasında görüldü. Bu
iddiayı dile getirenler şöyle diyorlar: Bu devlet dîne hizmet ediyor, şu hâlde
bizim (müslümanların demek istiyorlar) devletidir, Kur'an'a göre "Bizim olan
devlete itâat farzdır", şu hâlde devletin başörtüsü yasağına da itâat etmek
İslâm'a göre farzdır.
Deve , "nerem eğri" diye sorunca verilen cevabı biliyoruz: Neren doğru ki! Bu
iddia ve kıyasın da doğrultmakla düzelmeyecek kadar çok eğrisi ve çelişkisi var:
1. Laik devlet belli bir dine hizmet etmez. Ülkenin iç ve dış güvenliğini
sağlar, bu güvenlik içinde dinli dinini, dinsiz de dinsizliğini yaşar; eğer bu
"yaşama imkânı vermeyi" bir hizmet sayıyorlarsa ifadeleri şöyle olmalıdır:
"Devlet dindara da dinsize de hizmet ediyor...". Kaldı ki, Türkiye'de devletin,
daha doğrusu devleti, bazan millete rağmen idare edenlerin dindara özgürlük
verdiğini, dinini yaşamasını engellemediğini söylemek de o kadar kolay değildir.
Öyle olsaydı İlâhiyatlarda, İmam Hatiplerde olanlar olmazdı.
2. Laik hukuk devletlerinde meşrûiyetin dayanağı din değil, millet irâdesidir.
Bu irâdeyi temsil eden makam karar alır, kanun çıkarır ve buna itâat edilmesini
ister, müeyyideler koyar ve itâatı temin eder. Vatandaşların dînî ve vicdanî
kanâatlerine ters düşen kanun ve kararlar da çıkarılır, yönetilenler bunlara da
uymak mecbûriyetinde kalırlar. Bu uyma (itâat) inanca, vicdana değil, cebre,
zora, çâresizliğe dayanır. Hâkîm bir devlet yönetiminden beklenen, çıkardığı
kanunların, aldığı kararların, insanları "inançlarıyla bu kanunlar arasında bir
seçim yapma" mecbûriyetinde bırakmamasıdır, din ve vicdanları zorda bırakan
kararların -zorunluluk bulunmadıkça- alınmamasıdır.
3. Laik hukuk devleti yalnız bir dîne mensup olanların (meselâ yalnız
müslümanların) devleti değildir; bu devletlerde vatandaşlık tanımlanır ve bu
tanıma girenlerin tamamı devletin eşit vatandaşı olur; yani TC. Devleti
müslümanların olduğu kadar İslâm karşıtlarının, hattâ düşmanlarının da devleti
olabilir.
4. Atıf yapılan âyette "Allah'a, O'nun elçisine ve sizden olan yöneticilere
itâat edin" buyuruluyor (Nisa: 4/59). Yöneticinin emri, Allah ve Resulü'nün
(s.a.v.) emri ile çatışır ve çelişirse "yine de yöneticiye itâat edin" denmiyor;
bu takdirde yöneticiye itâati de dîne dayandırmak düz mantığın bile kabûl
edemeyeceği bir çelişkidir. Dîne aykırı olan emir ve kanunlara itâatın dayanağı
din değildir, hukuktur, millî irâdedir.
5. M.Ü. İlâhiyat Fakültesindeki öğretim üyelerinin ve öğrencilerin kâhir
ekseriyeti (yüzde doksan dokuzu) "başörtüsünün bağlayıcı bir Allah emri" olduğu
inanç ve kanâatindedirler. Aksini iddia edenler araştırma yapabilirler. Bu
kanâatte olan öğrenciler devletin "başınızı açın" emri ile karşılaşınca "açmama
kararı" almışlardır. Ancak öğrencilerin yine kahir ekseriyetinin buna ek bir
kararları daha vardır: "Mücadeleyi Hukuk ve meşrûiyet içinde kalarak,
demokrasinin araçlarını kullanarak yürütmek." Onlar büyüklerinden, hukûkî/siyasî
temsilcilerinden bu probleme bir çözüm getirmelerini beklemektedirler. Çözüm de
son derecede basittir: YÖK kıyâfetle ilgili yönetmeliğini (kararını)
değiştirecek, kanuna uygun olarak kılık kıyâfeti serbest bırakacaktır. YÖK bunu
-dine dayandırarak değil- insan hak ve özgürlüklerinin bir gereği olarak yaptığı
takdirde laikliğe aykırı olmayacağı için kimse de ona "Niçin böyle yaptın?
diyemiyecektir. Diyen olursa onlar da kâle alınmayacak, evrensel hukuka ve millî
irâdeye öncelik verilmiş olacaktır.
Bayram ve Laiklik
Bizdeki laikçilerin son yıllarda ileri sürdükleri bir iddiaları var: Laik devlet
dindarların ihtiyaç ve taleplerinden kaynaklanan bir düzenleme yapamaz, yaparsa
bu düzenleme laikliğe aykırı olur, yüksek mahkemenin iptal etmesi gerekir." Bu
iddia ve yorum, başörtüsü yasağından sonra seslendirilmeye başladı, yalnızca
bununla kalmadı danıştay ve anayasa mahkemeleri de bu yoruma dayanarak iptal
kararları aldılar. Bize göre bu yorum kasıtlıdır, siyasî ve ideolojiktir,
laiklik kavramına ve dünyadaki laiklik uygulamalarına aykırıdır.
Laiklik kavramı, dinin ve devletin ayrı alanlarda bulunmasını, birbirine
müdahale etmemesini -bizdeki ilgili anayasa maddesi (24. madde) göz önüne
alınırsa- devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukûkî temel düzeninin , kısmen
de olsa din kurallarına dayandırılmamasını ifade eder. Maddede yer alan "temel
düzen" kaydı çok önemlidir ve bize göre bunun iki mânâsı vardır: 1. Rejimin
kurucu unsurları dine dayanmayacak. 2.Bütün vatandaşları bağlayan
kurallar/kanunlar dîne dayanmayacak. Buna göre meselâ "yasamada İslâm hukuku göz
önüne alınır ve ona aykırı kanun yapılmaz" diye bir maddeye yer verilemez, keza
din böyle istiyor diye "bütün vatandaşların Cuma namazı kılmalarını emreden veya
alkollü içki kullanmalarını yasaklayan" bir kanun çıkarılamaz. Ancak temel düzen
kavramına girmeyen ve bütün vatandaşları bağlamayan alanda, vatandaşların inanç
veya inançsızlıktan kaynaklanan ihtiyaçlarını karşılamak üzere kanun
çıkarılabilir, düzenleme yapılabilir.
Yukarıda teorik olarak açıkladığımız laiklik anlayış ve yorumumuzu destekleyen
bazı örnekler konuyu daha açık hâle getirecektir:
1. Tevhîd-i tedrisat kanunu millî eğitim bakanlığından başka -bakanlığın izin ve
denetimi dışında- bir resmî veya sivil kuruma okul açma izin ve imkânı vermediği
için dîni öğrenmek ve din hizmetlerini yerine getirmek üzere devletin okul
açmasına zarûrî olarak yer vermiştir. Bu kanuna dayanılarak İmam Hatip Okulları
açılmıştır. Din hayatı örgütsüz olamayacağı ve Türkiye'deki laiklik anlayışı
dînî örgütlenmeye izin vermediği için resmî bir devlet dairesi olan Diyanet
kurulmuş, Diyanet'e bağlı Kur'an kursları açılmıştır.
2. Ramazan ve Kurban bayramları dînî bayramlardır. Vatandaşların hem dînî bayram
yapmaları, hem de bu bayramların içinde yerine getirilen bazı ibâdetleri (kurban
kesmek, bayram namazı kılmak...) yerine getirebilmeleri için bayram günleri
resmî tatil olarak düzenlenmiştir.
3. Resmî nikâh akdi yapıldıktan sonra isteyenlerin inançalarına göre nikâh
kıydırmalarına izin veren kanunî düzenleme yapılmıştır.
4. Bütün dünyada örnekleri görüldüğü gibi biz de de, mecbûrî olan din kültürü
ahlâk bilgisi dersinden önce isteğe bağlı din dersi vardı; isteyen devletin
okullarında verilen bu derslere giriyor, din bilgisi ve eğitimi alıyordu.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ortaya çıkan sonuç ise bizim anlayış ve
yorumumuzu desteklemektedir: Laik devlet, bütün vatandaşları bağlayan bir kanunu
veya hukûkî düzenlemeyi dîne dayandıramaz, ama herkesi bağlamaması, mecbûr
kılmaması, temel hak ve özgürlüklere zarar vermemesi şartıyla, inanan insanların
bundan kaynaklanan ihtiyaçlarını karşılamak üzere kanun çıkarabilir, düzenleme
yapabilir, kurumlar oluşturabilir, okullar açabilir.
Buraya kadar hiçbir problem gözükmüyor, laikçilerden bir itiraz da gelmiyor. Ama
sıra başörtüsünün serbest bırakılmasına, çalışma saatlerinin oruç ve Cuma
namazına göre ayarlanmasına veya Cuma kılacaklara, oruç tutanlara kısa bir süre
için (meselâ namaz kılacak, iftar edecek kadar) izin verilmesine gelince tavır
değişiyor; laikçiler hep bir ağızdan "zinhar câiz değildir, laikliğe aykırıdır"
diyorlar. Bu düzenlemeler temel düzen olmadığına ve bütün vatandaşları dînî bir
uygulamaya mecbûr kılmadığına göre niçin laikliğe aykırı oluyor? Başörtüsü
serbest bırakıldığında isteyen örter, istemeyen örtmez; bunu düzenleyen kanun
veya yönetmelik de "inanan veya inanmayan vatandaşların hayatlarını inançlarına
göre yaşamalarını mümkün veya kolay hâle getireceği için" laikliğe aykırı olmak
şöyle dursun, laikliğin gereği, devletin ödevi olmaz mı? Diyelim Cuma günü öğle
tatili, Cuma namazını kılmak isteyenlerin bunu yapmalarına imkân verecek şekilde
ayarlandı; diğer öğle tatilleri gibi Cuma günü de dileyen bu saatte namaz kılar,
dileyen yer içer, dinlenir. Bunun neresi laikliğe aykırıdır?
Yapılan apaçık bir çifte standarttır, tutarsızlık örneğidir, hukuka siyaset ve
ideoloji bulaştırmaktır, laiklik bahane edilerek din özgürlüğüne müdahaledir,
hürriyeti kıstlamadır.
Asıl laikliğe aykırı olan bir düzenleme örneği arayanlar, kurban et ve
derilerini, devletin belirlediği kurumlara verme mecbûriyeti getiren düzenlemeye
baksınlar. Laikliğe aykırı olan işte bu çeşit düzenlemelerdir.
İçki Servisi ve
Belediyeler
Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden kendi inançalarını (müslümanlıklarını)
olabildiğince tam yaşamak isteyenlerin kamu hizmetinde/görevinde veya iktidarda
olmaları hâlinde ya inanç veya uygulama olarak İslâm'dan uzak olanların itiraz
sesleri yükseliyor: Bunlar demokrasiyi (şerîat düzenine geçiş için) araç olarak
kullanırlar, demokratız demeleri samîmî değildir, fırsat bulduklarında kendileri
gibi inanmayan ve yaşamayanların hak ve özgürlüklerini kısıtlar, hattâ tamamen
ellerinden alırlar, bunlara fırsat vermemeli, dolayısıyla kendilerine kamu
hizmeti, görevi ve iktidar da verilmemelidir...
Bu itirazı seslendirenler insan haklarına saygılı ve demokrat olduklarını
söylüyor, bu değerleri korumak için inananların hak ve özgürlüklerini kıstlamayı
câiz görüyorlar. Eğer ortada gerçek, ciddî ve fiilî veya hemen fiile dönüşebilir
bir tehlike olsa, birileri memur veya yönetici olduğunda, iktidara geldiğinde
başka birilerinin hak ve özgürlüklerinin son bulacağı kesin veya ona yakın
ihtimal içinde bulunsa bu refleksi makûl görmek mümkündür. Ancak kesin olan bir
vehimden, anlamsız ve temelsiz bir korkudan ibaret; böyle bir dayanaktan yola
çıkarak hak ve özgürlük kısıtlamak ise demokrasi ve insan haklarına saygı ile
birlikte olamaz.
İstanbul Büyük Şehir yönetimini, yukarıda tanımladığım türden müslümanlar
kazanınca birkaç hafta sokaklar çeşitli dedikodularla çalkalalandı: Otobüslere
başı açık olanlar alınmayacakmış, ince çorap giyenlerin bacaklarına jilet
vuracaklarmış, bunlar şöyle yapacaklar, böyle edeceklermiş... Birkaç hafta sonra
balonlar, söndü, yalancıların mumları karardı, İstanbul'a on yıllardır
yapılmayan hizmetler yapıldı, ülkemizde ve çağımızda olabileceği kadar da dürüst
bir yönetim örneği segilendi.
O günden bugüne İstanbul ve benzeri yerlerde müslüman dünya görşüne sahip
ekiplerce yürütülen yerel yönetimler değerlendirilirken, bir tenkit üzerinde
ısrar edildi: "Bunlar, bazı kamuya açık yerlerinde (lokantalarda, konaklarda)
içki servisi yapmadılar, içki isteyen vatandaşların bu arzularını yerine
getirmediler; işte bu onların kusurudur, içki vermeleri gerekirdi..." dediler.
Bunu diyenler farkında olarak veya olmayarak bir kesimin arzusunu, hak ve
özgürlüğünü diğer kesiminkine tercih ediyorlardı. Çünkü dînin emir ve yasakları
konusunda hassas olan müslümanlar içki içilen yerde oturamaz, yeyip içemez,
huzur bulamazlar. Ya oralardan mahrûm olacaklar, ya başkaları onların bu
hassasiyetlerine saygı gösterecek, yahut da bir kesim diğer kesime karşı en
azından kalben nefret dıuyacaktır. Türkiye'de uzun yıllar içenlerin hak ve
özgürlüğü diğerlerine tercih edildi, içmeyen ve içmek haramdır diyenlere "ya
sev, ya terk et" denildi. Hâlbuki onlar da ikinci sınıf vatandaş değildi,
onların da güzel yerlerde oturmak, yemek içmek ve dinlenmek hakları vardı. Bir
orta yol bulunabilirdi, bazı yerlerde içki verilmez, oraya herkesin gelip
yararlanması sağlanır, ille de içmek isteyenlere başka mekânlarda bu imkân
tanınırdı. İşte uygulamada hassas müslümanlar bu orta yolu bulup uyguladılar,
yıllarca o güzel yerlerden mahrûm olanların da yararlanmasına imkân verdiler.
Hep hoşgörüden, çoğulcu yaşama tarzından, başkalarının hak ve özgürlüğüne zarar
vermemeye îtinâ göstermekten söz ediliyor. Bunlar, bir tarafın "olmazsa olmaz
neviden olmayan" arzularını yerine getirip, diğerlerini mahrûm etmekle
gerçekleşmez, tarafların ortaklaşa yaşayabilecekleri ortamlar ile her bir
gurubun kendi inanç ve dünya görüşü çerçevesinde yaşayabileceği zeminleri
oluşturmakla gerçekleşir. İşlediğimiz konuda hoşgörü ve fedakârlık içmeyene
değil, içene düşer, çünkü içen bunu başka yerde yapabilir, belli bir yerde
başkalarının inançlarına saygı göstererek terk ettiğinde maddî ve manevî olarak
zarar görmez. İçmeyen ve içmeyi haram sayanlar ise yanlarında içen müslümana
hoşgörülü olamazlar, onların yanında huzur içinde oturamazlar ve bu duygular,
davranışlar canları böyle istediği için değil, onların hayatlarını mânâlandıran
inançaları yüzündendir, bundan kaynaklanmaktadır.
Dayatma yoluyla tek tip insan yaratacağız diye insanımızın gönüllerini ve
bedenlerini parçalayanlar meseleye bir de yukarıda yazılanlar köşesinden
baksınlar.
Ölülere saygı gösterilmeliymiş, ya dirilere!
Temelli, düzenli ve ilkeli bir eğitim yerine "uydum kalabalığa, el ne yaparsa
biz de onu yaparız" kabîlinden bir eğitim anlayışı sürdüğü müddetçe çelişkiler
de kaçınılmazdır. Bunlardan birini daha son günlerde gündemi işgâl eden elim
cinayet sebebiyle görüyoruz. Bir özel TV ekranında, cinayetin işlendiği mezarlık
gösteriliyor, mezar taşlarına uygunsuz yazılar yazılmış, bazı çiftler,
kendilerini daha iyi gizleyen mezarları seçmiş, uygun bir yerine oturmuş veya
uzanmış, uygunsuz davranışlarda bulunuyorlar... Haber spikeri güya ısyan ediyor,
halkı ve yöneticileri insafa, edebe, ilgiye dâvet ediyor, "mezarlarımıza sahip
çıkın, ölülerimize saygı gösterin, bu durumdan utanıyoruz..." diyor. Bu ısyan
yerinde olmakla beraber o spikerin, çalıştığı televizyonun ve benzerlerinin,
"dirilere, yaşayanlara saygı bakımından neden gevşek, vurdumduymaz olduklarını,
bu bakımdan çifte standarda düştüklerini" anlamak zorlaşıyor veya kolayca
anlayanlarda buruk bir tebessüm oluşuyor.
Ölüye saygı sebebiyle kabristanda, sevişmek, öpüşmek, içmek, kumar oynamak gibi
günah ve ayıp olan şeyleri yapmamak, yapılmasını kınamak ve yasaklamak üç sebebe
dayanabilir: 1. Bunlar dince günahtır, ahlâkça ayıptır, kabristanda günah ve
ayıp olan şeyleri yapmak câiz değildir. 2. Ölüler bu gibi davranışlardan
rahatsız olurlar. 3. Gelenek ve göreneklerimize göre kabristanlarda bu gibi
fiiller çirkin görülmüştür.
Aynı fiilleri yaşayanların yanında, gördükleri ve bulundukları yerlerde (özel
mekânlarda değil de kamuya açık yerlerde) yapmak câiz, mübah, ahlâka, gelenek ve
göreneklerimize uygun mudur ki buna itiraz ve ısyan edilmiyor? Üç sebebi bir de
dirilere uygulayalım:
Evli olmayanların evliler gibi yaşaması, yarı çıplak elele, omuz omuza
dolaşması, daha ileri seviyelerde temasları dinimizce günahtır, ahlâk
anlayışımıza göre ayıptır, çirkindir, rezâlettir. Bunların açıkça yapıldığını
gören müminler ya engellemek veya protesto etmek, olumsuz tavır takınmak
durumundadırlar.
Bu gibi davranışlardan ölüler değil, hassas müslüman diriler rahatsız olurlar.
Gelenek ve göreneklerimize göre bu davranışlar, yalnızca kabristanlarda değil,
kamuya açık olan her yerde ayıp, çirkin ve rezâlet olarak değerlendirilmiştir ve
muamele görmüştür. Kozmopolit, iğdişleşmiş, uyuşmuş, sinmiş, böylece
medenîleşmiş (!) büyük şehirlerden küçüklerine, ilçe ve kasabalara, köylere
doğru gidildikçe bu davranışların, azdan çoğa değişen şiddetlerle reddedildiği,
engellendiği görülür; işte bu tepkinin verildiği yerler; yani Anadolu'nun çok
yeri hâlâ biz olan, biz kalan, bizim öz değerlerimizi temsil eden yerlerdir.
Kabristanlarda ölülere saygı gösterilmesini isteyen, bunu isterken manevî
değerlerimizi kullanan televizyonlar, küçük büyük herkesin seyrettiği
yayınlarında zinâyı (evli olmayanların sevişmelerini, beraber olmalarını, evli
gibi yaşamalarını) allayıp pullayarak, hiçbir olumsuz değerlendirme yapmadan
(ayıplamadan, kınamadan) vermiyorlar mı? Böylece zinâyı, meşrû olmayan ilişkiyi
teşvik etmiyorlar mı? Bu yoldan kenar mahalle çocuklarını (medenî yollardan
karşı cinsle tanışıp kolayca zinâ yapma imkânından mahrûm olanları) tahrik edip
sonra da bunların tâciz cinsinden suşlarını ayıplayarak, kınayarak tekrar be
tekrar yayınlamıyorlar mı? Öyle anlaşılıyor ki her şey reyting için, para için,
daha fazla kazanmak için; manevî değerlere sığınmak da, kabristanlara saygı
istemek de, paparazi yayınları da, zeminini oluşturmaya katkı sağladıkları adi
suçları ve suçluları teşhir de para için, hiçbiri samîmî değil, hiçbirinin dînî,
ahlâkî, millî bir saiki yok.
Milyonların inançları ve buna dayalı hayat tarzları gereği rahatsız olmalarına
aldırmayanlar, "kamuya açık yerlerde dinî kimliği açığa vuran semboller
kullanmak diğer inanç sahiplerini rahatsız eder ve özgürlüklerine zarar verir"
diyerek okullarda, dairelerde başörtüsünü yasaklıyorlar. Bu da çok açık ve
çarpıcı bir çelişki, bir çifte standart örneğidir. Başını örten müslüman
başkalarını/örtmeyenleri buna mecbûr etmiyor, başını açan ve başkalarının da
başlarını açmalarını isteyen ise buna mecbûr ediyor; mecbûr etmeyen ve etmemek
mi özgürlüğe zarar verir, mecbûr etmek mi? Taassup, dar görüşlülük, ideolojik
saplantı insan mantığını ve vicdanını bu kadar işlemez kılabiliyor demek ki,
hayret doğrusu!
Yargı Bağımsızlığı
"Cümlenin maksûdu bir lakin rivâyet muhtelif= Herkes aynı şeyi farklı sözlerle
ifade ediyor" şeklinde bir söz vardır, yargı bağımsızlığı konusunda bunun tersi
doğrudur: Herkes aynı sözü söylüyor ama maksatlar başka". Yargı bağımsızlığını
istemeyen ve bağımlı yargıdan şikâyet etmeyen yok gibi; ancak kimin bir nakil,
tâyin, hüküm, soruşturma hoşuna gitmez, işine gelmezse o yargının bağımsız
olmadığını dile getiriyor, karşı taraf da "şerîatın kestiği parmak acımaz,
yargıya saygı ve itâat kaçınılmazdır..." diyor. İstenen bağımsızlığın şekli ve
mâhiyeti siyasîlere, hâkimlere, belli bir hüküm giymiş veya soruşturma geçiren
görevliye ve vatandaşa göre değişiyor. Evet yargı bağımsız olmalıdır ama kime
karşı ve nasıl?
Laik -demokratik düzende hâkimiyet kayıtsız şartsız millete aittir ve
hâkimiyetin önemli bir unsuru olan yargı gücünü de millet adına tâyin edilmiş
hâkimler kullanırlar. Yargının bağımsızlığı "milletten bağımsız", "millete
rağmen" değil, "siyasetten bağımsız, yürütme gücünün etkisinden uzak", "şahsî
menfaat ve eğilimlerden arınmış" demektir. Yasamaya da hâkim olan, meclisteki
temsilcileri aracılığı ile millettir. Şu hâlde milletin istemediği bir kanun
çıkarılamaz, millet vicdanında onaylanmayan bir yargı -şeklen olsa bile
demokratik hukuk devleti ilkelerine göre- meşrû olamaz. şüphesiz hâkim önündeki
kanuna göre hükmedecektir; ancak her zaman kanunlar hukuka uygun olmaz, keza her
zaman hâkimin yorumu ve hükmü de objektif delîllere dayanmayabilir.
Durum böyle olunca adâletin emrinde sağlıklı olarak işleyen bir yargı sisteminde
kanunların hukuka, hukukun evrensel hukuk ilkeleri yanında millet irâdesine
uygun olması, yargının ise yalnızca siyasî irâde karşısında değil, hâkimin şahsî
zaafları, eğilimleri, inanç, düşünce ve ideolojik tercihleri karşısında da
bağımsız olması zorunludur.
Başörtüsü örneğinde anayasa mahkemesi ile millet irâdesi arasında bir çatışmanın
oluştuğu gözlenmektedir. Milletin meclise yansıyan irâdesine göre isteyen kız
öğrenciler başlarını örterek tahsile devam etmelidirler; mecliste karar ve kanun
için yeterli çoğunluk oluşmuş ve "üniversitelerde kılık kıyâfet serbestliği"
getiren bir kanun çıkarılmıştır. Bir parti kanunu anayasa mahkemesine götürmüş,
mahkeme de iptal etmemiştir. Ancak sıra uygulamaya gelince kanun (dolayısıyla
millet irâdesi) bir yana bırakılmış, anayasa mahkemesinin kararının gerekçesine
dayanılarak - bu mahkemenin kararlarının bile kanun gibi yürütmeye esas
olamayacağına dair anayasa maddesi bulunmasına rağmen- başörtüsü yasaklanmıştır.
Bize göre doğrudan rejimle, insan hak ve özgürlükleriyle, hukukun genel
ilkeleriyle ilgili olup bu çerçevede açıkça anayasaya aykırı olan (aykırılık
belirtileri, delîlleri açık olan) karar ve kanunlar dışında kalan meclis
kararları anayasa mahkemesine götürülmemelidir. Götürülmesi hâlinde mahkeme,
uluslararası hukuk ilke ve normlarını da dikkate alarak karar vermeli, karar
meclisin kararı ile çelişirse; yani mahkeme kanunu anayasaya aykırı bulursa
meclis bir daha görüşmeli, meclisin ısrar etmesi hâlinde ise referanduma
gidilmelidir. Son sözü millet söylemelidir. Süreç böyle işlemez de mahkeme hem
meclisin hem de milletin yerini almaya ve son sözü söylemeye kalkışırsa bu
takdirde hukuk devletinden değil, hâkimler devletinden bahsetmek gerekir.
Hâkimlerin verdikleri bazı kararlarda yargının yansızlık ve bağımsızlık ilkesini
bazen siyasî vb. baskıların bazen da hâkimin şahsî zaaf, tercih ve eğilimlerinin
etkilediği intibaı edinilmekte, kamu vicdanında böyle bir kanâat hâsıl
olmaktadır. Kanunlar hukuka uygun, delîller açık ve güçlü olmadıkça, yargı
elemanları her çeşit baskıdan uzak olup hâkimlerin vicdanlarının adâlete ayarlı
olduğu konusunda tam güven bulunmadıkça "yargının bağımsızlığı" konusundaki
şüphe devam edecektir.
İster yargı yolu gibi meşrû araçlar ister hukuka aykırı güçler devreye
sokularak, bunlar hakkaniyet ve meşrûiyet dışında kullanılarak bir şahsa veya
guruba revâ görülen haksızlık, yapılan zulüm mutlaka kamu vicdanında mahkûm
edilecek ve ilk fırsatta hak yerine getirilecektir; yakın tarihimiz bunun birden
fazla misalinin canlı şahididir.
Dîni Simgeleyen Başörtüsü
Üniversitelerde başlarını örterek okumak isteyen kızlarımıza bu hakkı
tanımayanlar "Bu örtü inancın gereği değil, siyasî ve ideolojik bir simge,
analarımız ve bacılarımız gibi örtünseler bir diyeceğimiz olmaz..." diyorlardı.
İ.Ü. Yönetim Kurulu'nun 9-7-1998 tarihli kararı bu bahanenin ya samîmî
olmadığına veya yalnızca belli bir guruba ait bulunduğuna açık bir delîl teşkil
etmektedir. Zira bu kararın 2. maddesinde şöyle denilmektedir: "İstanbul
Üniversitesi öğrencileri, İstanbul Üniversitesi kuruluş ve birimlerinde ve
İstanbul Üniversitesine ait mahallerde, herhangi bir dîni, mezhebi, ırkı ve
siyasî ve ideolojik eğilimi simgeleyen veya çağrıştıran kılık ve kıyâfet
içerisinde bulunamazlar". Demek ki, yasaklanan yalnızca siyasî simge olan
başörtü değildir, "bir dîni simgeleyen, örtünenin belli bir dîne mensup olduğunu
belirten, buna alâmet teşkil eden" kılık, kıyâfet ve örtü de yasaklanmaktadır.
Anadolu'daki analarımız, ninelerimiz, bacılarımız belli şekillerde giyiniyorlar,
örtünüyorlar (tesettüre riâyet ediyorlar) ve bu arada başlarını da örtüyorlar.
Kendilerine niçin başlarını örttüklerini ve tesettüre girdiklerini sorduğunuzda
alacağınız cevap şudur: "Saçımızı, başımızı namahreme (eş ve yakın akraba
dışında kalanlara) göstermek haramdır, dînimiz bunu yasaklamıştır." Örtünmenin
gerekçesi dînîdir, şeklini ise örf, âdet, bölge özelliği, moda... gibi unsurlar
belirler. Yani kadınlarımızın örtünmesinin sebebi dine olan bağlılıklarıdır,
başörtüleri onların Müslüman olduklarına alâmettir, simgedir. Bir kadının rahibe
kıyâfetinde olduğunu gördüğümüz zaman onun Hıristiyan olduğuna hükmederiz, belli
şekillerde giyinen ve başını örten kadınların da Müslüman olduklarını biliriz.
İstanbul Üniversitesi ve aynı anlayışı uygulayan diğer üniversiteler bir kısım
müslüman kızlarımızı okuma, öğrenme, meslek sahibi olma arzusu hattâ bazan
zarûreti ile dini inançlarına uygun yaşama zarûreti arasında bırakmakta, onları,
"ya candan geç ya tenden" dercesine içinden çıkılmaz sıkıntılara sokmaktadırlar.
"Okuyacaksa açılsın, üniversiteye girerken bu kararı biliyordu, ona uymak
zorunda, hukuk bunu emrediyor ve biz hukuku uyguluyoruz..." gibi sözler,
gerekçeler hukuka da insan haklarına da aykırıdır. "Biz dîne, inanca ve inancı
gereği örtünmeye saygılıyız, siyasî simgeye karşı çıkıyoruz" sözü de yukarıda
naklettiğimiz karar maddesi ile geçerliğini kaybetmiştir. Ortada apaçık bir "din
ve vicdan hürriyetine, insan hakkına tecavüz" vardır; insan hakkı ne kanunla, ne
anayasa mahkemesi karar ve yorumu ile ne de belli kurulların kararları ile
kaldırılabilir; bunların tamamının insan haklarına uyma, uygun olma, onu gözetme
mecbûriyetleri vardır.
Bir ülkede kanunlar yapılırken, kararlar alınırken inançsızlar kadar inançlı
olanların da din ve vicdan özgürlüklerini kullanabilmelerine, inançlarının
gerektirdiği gibi yaşayabilmelerine imkân vermek, kanunları buna göre düzenlemek
-bir dinin kuralını ona inanmayanlara veya uymak istemeyenlere de dayatmamak
şartıyla- asla laikliğe aykırı değildir; çağdaş/uygar dünyada bunun sayısız
örnekleri vardır, laikliği bahane ederek dindara baskı yapmak, onu birtakım
haklarından mahrûm bırakmak bizzat laikliğin kendisine de aykırıdır.
Üniversiteler dışı başka içi başka insanların toplanıp dağıldıkları yerler
değildir; orada farklıların diyalogu yaşanmalı, çokluk içinde birlik ve
beraberliğin, farklılığın bir zenginlik oluşunun, farklıların en güzeli
üretmede, ortaya koymada yarışmalarının örnekleri yaşanmalı, bilgisi ve eğitimi
verilmelidir.
Bir not:
Bazı köşe yazarları soruyorlarmış: "Başörtüsü İslâm'ın şartları arasında var mı?
Yok ise bunun üzerinde niçin ısrar ediliyor?"
el-Cevab:
Müslümanların inandıkları, yaptıkları ve yapmaktan uzak durdukları şeyler
"İslâm'ın beş şartı" içinde sayılanlardan ibaret değildir; başka bir deyişle
"İslâm'ın beş şartının açılımıdır: "Allah'tan başka tanrı yoktur, Muhammed
(s.a.v.) O'nun elçisidir" cümlesi bu beş şartın biridir, bu cümleyi inanarak
söyleyenler Allah'ın kitabında buyurduğu, Peygamberi'nin söyleyip uyguladığı
bütün kurallara riâyet ederler. İslâm'ın beş şartı içinde domuz ve faiz yememek,
içki içmemek, zinâ yapmamak... da sayılmamıştır; ama bunlar Kur'an'da ve
sünnet'te olduğu için müslümanları bağlar, gereğini yerine getirirler. Bu
ilmihal bilgisinden mahrûm olanların Türkiye gibi bir ülkede köşe yazarı
olabilmeleri tam Bekri Mustafa'lık bir durumdur!
Din görevlileri
Diyanet ve Devlet
Dînî bayramların güzelliklerinden biri de eş dost, akraba ve tanıdıklarla
ziyaretleşme, görüşüp konuşma fırsatının elvermesi oluyor. Bir müezzinle
görüşüyoruz; Anadolu'dan kalkıp büyük şehire gelme fırsatı bulmuş, müezzinlik
görevi sayesinde hem geçinmiş, hem de bir sosyal bilim dalında yüksel tahsil
görmüş bir müezzin. Görevi üzerine sorduğum sorulara verdiği cevaplardan yeni,
fakat yine can sıkıcı, yürek daraltıcı şeyler öğreniyorum. Yeni bir emir
alınmış, buna göre müftülerin seçim ve takdiri ile belirlenen câmiler dışında
kalan câmilerin müezzin ve imamdan oluşan iki görevlisinden birisi alınacak ve
hiç görevlisi bulunmayan câmilere verilecekmiş. İlk bakışta makûl gibi gözüken
bu uygulamanın birçok sakıncalı yönü var. Haftada bir haftalık, yılda bir de
yıllık izin hakkı sebebiyle bu câmiler seksen gün tek görevlisinden de mahrûm
kalacak. Ayrıca câminin bakımı, korunması, dînî görevler, halkla ilişkiler bir
görevlinin altından kalkamayacağı kadar ağırdır veya böyle olmalıdır. "Böyle
yapacaklarına görevlisi bulunmayan câmilere kadro verseler ve açıkta görev
bekleyen binlerce müezzin ve imam adayını bu kadrolara tâyin etseler daha iyi
değil mi?" diye sorduğumda tam da yirmi sekiz sürecine uygun olan şu cevabı
alıyorum: "Bu talep ilgili makam tarafından bakanlara iletildikçe 'Her imam, her
müezzin malûm parti için bir propaganda elemanı demektir, bunların sayısını
niçin arttıralım?!' diyorlarmış."
Ne güzel memleket! Malûm partinin arka bahçesi oldu diyerek İmam-Hatip
okullarını kapat, propagandasını yapabilir diyerek din görevlisi sayısını azalt,
câmilerde yapılan konuşmaları kaydettir, öküz altında buzağı ara, bulunca da
anında soruşturma açtır, câmi hatiplerini sindir, şenliklerde kâğıda bakarak
şiir okuyan çocuklara benzet sonra da demokrasiden, laiklikten, din ve vicdan
hürriyetinden söz et!
Sivil ve asker memurlar arasında da rüşvet alanlar, selâhiyetini kötüye
kullananlar var, bunlar yüzünden kadro kesme ve memur sayısını azaltma yönüne
niçin gidilmiyor?
Din görevlileri elbette câmilerde belli bir ideolojinin, cemâatin, siyasî
partinin tarafını tutmamalı, propagandasını yapmamalıdırlar. Onlar câmiye gelen
her bir gurup mensubunun ortak noktalarının, müşterek alanlarının imamı,
rehberi, eğiticisi ve hocası olma şuuru içinde görev yapmalıdırlar. Ancak bu
ortak alana yönelik bir saldırı, bir hak kısıtlaması, haksız müdahale sözkonusu
olduğunda veya ortak bir talebi dile getirmek gerektiğinde devletin hiçbir
müdahalesi ve baskısı bulunmaksızın serbestçe konuşma, eleştirme ve
değerlendirme imkânları da bulunmalıdır. Bu imkân öncelikle Diyanet İşleri
Başkanlığına verilmeli, başkanlık özerkliğe kavuşturularak vesayetten
kurtarılmalıdır. Sonra da bütün câmi görevlileri bu özgürlükten yararlanmalıdır.
Cumhuriyet dîni kontrol altına alabilmek için Diyaneti icat etmiş ve devlete
bağlamıştır. Bu u'cûbe varlık, garip yaratık hiçbir laik demokraside vücût bulup
yaşayamaz, bizde ise ömrü bir asra doğru yol almaktadır. Daha birçok demokrasi
ayıbı arasında bu konuya da bir çözüm bulma zarûreti vardır. Şimdilik makûl
gözüken çâre, başkanı ve ilim heyeti, uygun adaylar arasından seçilen özerk bir
din kurumudur. Devletin zaten câmi yaptırdığı yok, kurumun personel gideri de
özel bir vergiden veya başka kaynaklardan sağlanabilir.
Korkunun ölüme faydası yoktur. Yapılması gereken şey korkulu rüya görmemek için
devamlı uyanık yatarak rûh ve beden sağlığını bozmak değil, korkunun gerçek veya
mevhum (asılsız) sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Konumuz din olduğuna göre
onu, dindarları, din okullarını ve görevlilerini ortadan kaldırmak mümkün
değildir, dîne -tabiat ve mâhiyetine aykırı- bir yeni şekil vermek de imkân
dışıdır. Geriye bir hâl çâresi kalır; o da laikliği dîne müdahale olarak değil,
din ve vicdan hürriyeti olarak anlamak, bunu hiç değilse Batı ülkelerinde olduğu
gibi uygulamak ve yalnızca -evrensel hukuka uygun- kanunlara göre suç sayılan
fiilleri işleyenleri cezâlandırmak, câmi cemâatini töhmet altında bırakmamak,
insan haklarına ve millî değerlere saygı eğitimine hız vermektir.
Laikliğe aykırı mı?
TC. Anayasasında laikliğin tanımı bulunmamakla beraber 24. Maddeye bakarak bir
tanım çıkarmak mümkündür. Buna göre laiklik "Devletin sosyal, ekonomik, siyasî
ve hukûkî temel düzenini, kısmen de olsa din kurallarına dayandırmaktır." Bu
maddenin devamında da dînin, siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama
amacıyla istismar edilmesi yasaklanmaktadır.
Bu maddeden hareket eden birçok hukukçu ve siyasetçi "halkın inancına göre
yaşamasına imkân verecek hukûkî düzenlemeleri", "hukûku din kurallarına
dayandırma" sayarak anayasaya aykırı bulmaktadırlar. Hâlbuki maddeyi dikkatli
okuyan ve uygulamayı da göz önüne alan hiçbir hukukçunun -peşin hüküm ve kötüye
kullanma kastı bulunmaksızın- böyle bir yoruma ve anlayışa gitmesi mümkün
değildir. Çünkü madde, herhangi bir düzenin değil, "temel düzen"in din
kuraallarına uydurulmasını laikliğe aykırı kılınmış ve menetmiştir. "Temel
düzen" kaydına iki mânâ verilebilir: a) Rejimin temel ilkeleri ve nitelikleri
ile ilgili; buna göre meselâ hukuk düzenininin din kurallarına dayandırılması,
dînin genel hukuk için bir referans kabûl edilmesi laikliğe aykırı olur. b)
Genel (bütün vatandaşları ilgilendiren) ve herkesi bağlayan düzenlemeler; buna
göre de herkese Cuma namazı kılma mecbûriyeti getiren hukûkî bir düzenleme
laikliğe aykırı düşer.
Doğru olduğuna inandığımız bu yoruma göre Cuma namazı kılmak isteyen
müslümanların bu taleplerini, din ve vicdan özgürlüğü böyle gerektirdiği için
mümkün kılacak bir hukûkî düzenleme yapılsa ve "Cuma günleri mesâi saatleri,
isteyenlerin Cuma namazını kılmalarına imkân verecek şekilde düzenlenir" diye
bir kanun çıkarılsa bu laikliğe aykırı olmaz; çünkü bu kanun herkesi namaz
kılmaya mecbûr etmemektedir ve referansı evrensel insan haklarıdır.
Hıristiyanların çoğunlukta olduğu Batı ülkelerinde Pazar günlerinin tatil
edilmesi, isteyenlerin kiliseye giderek ibâdet etmelerini sağlamak üzere
düşünülmüş ve düzenlenmiş bir kuraldır. Laik Türkiye Cumhuriyetinde dînî bayram
günlerinin tatil günleri olmasını sağlayan hukûkî düzenleme bir başka örnektir;
amaç müslümanların dînî bayramlarını ve ibâdetlerini yapmalarına imkân
vermektir. Diyanet İşleri Başkanlığının temel iki vazifesi halkı din yönünden
aydınlatmak ve ibâdet yerlerini yönetmektir. Bu iki vazife tamamen dînî olduğu
hâlde devlet bir kanun çıkarmış ve bu kurumla ilgili hukûkî düzenleme yapmıştır.
İlgili kanun yalnızca müslümanları muhatap aldığı ve hiçbir kimseyi belli bir
inanca ve ibâdete mecbûr etmediği için laikliğe aykırı görülmemiş, mevzûât ve
kurum bir kamu hizmeti aracı olarak değerlendirilmiştir.
Devlet çalışan ve okuyan kızlarımızın, kadınlarımızın isterlerse inançları
gereği -uygun bir biçimde- örtünmelerine imkân veren bir hukûkî düzenleme yapsa
bu, laikliğe aykırı olmaz; çünkü düzenleme (çıkarılacak olan kanun, yönetmelik
vb.) kimseyi örtünmeye zorlamıyor ve devletin düzenini de dine dayandırmıyor;
tam aksine demokratik bir devletin temel niteliklerinden biri olan insan
haklarına (din ve vicdan hürriyetine) riâyet vazifesini yerine getirmiş oluyor.
Yine devlet, resmî kurumlarda çalışanlardan isteyenlerin, uygun vakitlerde
namazlarını kılabilmelerini ve oruçlarını tutabilmelerini mümkün kılacak,
kolaylaştıracak düzenlemeler yapsa laikliğe aykırı hareket etmiş olmaz, aksine
laikliğin gereğini yerine getirmiş olur. Devletin temel düzenini değiştirmeden
isteyenin faizsiz finans imkânlarından yararlanmasını, dileyenin müftülüklerde
evlenme akdi yapmasını... mümkün kılacak düzenlemeler de böyledir. Bunların
hiçbiri laikliğe aykırı değildir; aykırıdır diyenlerin laiklik anlayışları
evrensel insan haklarına ters düşer, böyle bir laiklik anlayış ve uygulaması
çağdaş da değildir; çağdaşlığın ölçütü olarak alınan ve sayılan ülkeler de böyle
bir laiklik anlayış ve uygulamasına raslanamaz.
Bizde bazı hukukçu geçinenlerin veya hukuk devletine bağlı olduklarını
söyleyenlerin önce din ve vicdan ürriyetine aykırı bir kanun veya yönetmelik
çıkarmaları, sonra da bunu değiştirilemez kılarak millete dayatmaları hukuk
devleti, insan hakları, demokrasi, çağdaşlık gibi ilke ve değerler ile asla
bağdaşmaz. Din, düşünce ve vicdan özgürlüğünün gerekli kıldığı bir hukûkî
düzenlemeyi yüksek mahkemelerde iptal ettirip değişemez hâle getirmek de
böyledir. Çağdaş demokrasilerde hiçbir irâde, insan haklarının ve millî irâdenin
üstünde olamaz; olur diyenler ve olduranlar demokrasi düşmanlarıdır, dayatmacı
despotlardır, çağdaş kavram ve kurumları kötü emellerine alet ve böylece
istismar edenlerdir.
Devleti Ele Geçirmek
Son hafta içinde yeni bir suç icat edildi, adı "devleti ele geçirme teşebbüsü".
Belli bir inancın, ahlâkın ve dünya görüşünün mensubu olan bir şahıs veya gurup,
farklı olan şahıs ve gurupların yaptığı, yapageldiği gibi devletin önemli
yönetim kademelerinde ve daha başka kurumlarında "adamlarının" olmasını istiyor,
bu maksatla adam yetiştirmeye gayret ederken yetişmiş adamları da destekliyor;
birileri buna "devleti ele geçirme teşebbüsü" diyor, bu teşebbüs ağır bir suç
sayılıyor, bazı önemli kişiler ile medyanın linç teşebbüsüne dayanak kılınıyor.
Bunun suç ve kötü olan yanı neresidir? Seçilen ve atananların farklı inanç,
ahlâk ve dünya görüşüne mensup olmaları mı, "devleti ele geçirmede"
kullandıkları yol ve yöntem mi, siyasî ve okonomik iktidar pastasından pay
talebi mi...?
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı sosyal ve kültürel guruplar hem
devletin çeşitli kademelerinde görevli bulundurmak hem de meclise temsilcilerini
sokmak için çalışırlar; mezhep, tarîkat ve cemâat mensupları yanında dernekler,
sendikalar, meslek kuruluşları hep bunu yapmışlardır, yapmaktadırlar; bunların
da farklı siyasî görüşleri, ideolojileri, ahlâk anlayışları vardır; sağcıdırlar,
solcudurlar, dinlidirler, dinsizdirler, sünnîdirler, alevîdirler, masondurlar,
komünisttirler, milliyetçidirler... Aslında demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru
olan siyasî partiler de böyledir, onların da farklı ideolojileri, dünya
görüşleri, yönetim anlayışları vardır. Devleti ele geçirme teşebbüsünün suç ve
kötü olabilmesi için bu farklılıklara değil, ele geçirmek için kullanılan yol ve
yöntem ile açıklanan veya uygulamada ortaya çıkan amaca bakılır. Devlet
demokratik olmayan bir yoldan meselâ askerin ihtilâl yapıp yönetime el koyması
veya sivillerin çeşitli seçim hîleleri yapması, maddî manevî baskı uygulaması
yoluyla ele geçirilirse suç oluşur, keza meşrû ve demokratik yoldan iktidar elde
edildikten sonra rejimi değiştirmek, insan hak ve hürrüyetlerini kısıtlamak gibi
amaçlar ve teşebbüsler sabit olursa suç işlenmiş olur. Bunlar bulunmadıkça,
iktidara gelen veya devlet kademelerinde görev alan gurup mensupları meşrûiyet
içinde kaldıkları, hukuku çiğnemedikleri sürece bir suçtan bahsedilemez. Ülke
belli bir inanç, ahlâk ve dünya görüşüne mensup bir veya birkaç gurubun
babalarının çiftliği, tapulu malları değildir; ülke milletindir, meşrû yoldan
"devleti ele geçirme" yani yönetim ve hizmete katılma da seçim ve tâyin ile
olur, milletin seçtikleri ülkeyi yönetir, milletin selâhiyetli kıldığı
makamların atadıkları memurlar da hukuk çerçevesinde görevlerini yaparlar, buna
kimsenin bir diyeceği olamaz.
Anadolu sermayesini kendilerine rakip gören büyük sermaye sahipleri, medyayı ele
geçirip iktidarlarla ve bazı ideolojik guruplarla da işbirliği yaptıktan sonra
irticâyı istismar ve bahane ederek "yeşil veya İslâmî" dedikleri sermayeyi
çökertmeye yöneldiler. Bunlar fırsat eşitliğine, adil paylaşmaya ve hizmet
yarışına açık olmayan tekelci ve menfaatçi bir kesimi temsil ettiklerinden,
ellerinde bulunan siyasî ve ekonomik iktidardan pay isteyenleri gerici,
tehlikeli, rejim düşmanı vb. yaftalarla yaftalayıp devre dışı bırakmak
isteyebilirler. İlgililer "devleti ele geçirme" yaygarasına bir de bu
noktalardan bakmalıdırlar.
İslâm ve Devlet
İslâm'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile İslâm ve
devlet ilişkisi son yıllarda sık sık gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu
tartışmada İslâm'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar doğrudan naslara
ve özellikle Kur'an'a bakmışlar, bu kaynakta mâhiyet ve niteliklerini Allah'ın
belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'an doğru okunduğunda nitelikleri
dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda bulmak da
mümkündür, ancak biz burada dînin müminlerden istediklerini hareket noktası
yaparak "İslâm'ın devlet talebi" konusuna yaklaşmayı deneyeceğiz. Bunun için de
fazla uzaklara gitmeden iki örnek üzerinde duracağız: Örtünme ve Kur'an
öğretimi.
İslâm, kendisine inanan ve hayatını inancına göre yaşamak isteyenlerden -ferde
veya topluma yönelik birçok şey arasında- belli ölçülerde örtünmelerini ve
dinlerini, onun ana kaynağını öğrenmelerini, öğrendiklerini hayata geçirmek için
gerekli bulunan din eğitimini almalarını da istemektedir. Bir müslüman İslâm'ın
bu taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya
devlet yapacaktır, yahut da müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve
imkân verecektir. Devlet bir yandan örtünenlerin okumalarını ve kamu görevi
almalarını, diğer yandan da din eğitimini ve Kur'an öğrenimini engeller,
sınırlar ve yasaklarsa İslâm ile devlet, müminlerin yerine getirmek
mecbûriyetinde oldukları "dinin emir ve talepleri" ile devletin talepleri
arasında çatışma ortaya çıkar. Müminler açıkça dînin taleplerine aykırı bulunan
devlet emirlerine uymakta zorlanırlar, ikileme düşerler; devletin emri usûlüne
göre yapılmış ictihada dayanmaz da -laiklik ilkesi gerekçe gösterilerek- din
kale alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan
verilmiş/çıkarılmış olursa bu emre uyamazlar, bu emri veren devlete karşı
yabancılaşmaya başlarlar.
Böyle bir durumda müslümanların şunları yapmaları beklenir: 1.Sivil itâatsizlik
(yani kanunun hukuka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, cezâ alsa da dînin
talebini yerine getirmeye devam etmek. 2.Kâmil mânâda din ve vicdan hürriyeti
veren bir devlet/iktidar talep etmek, bunun için elden gelen meşrû gayretleri
göstermek. 3.Başka inanç ve hayat tarzı sahipleri ile anlaşarak böyle bir
iktidarın oluşturulması mümkün olmazsa -başkalarına da din ve vicdan hürriyeti
tanımakla beraber- İslâm'ı önceleyen, onu hak ve aykırı olanları batıl olarak
değerlendiren, bâtılın değil, hakkın gelişip yayılmasını hedefleyen devleti ve
iktidarı oluşturmak.
İslâm'ın ve müslümanların devlet ve iktidar ile ilişkisini bilmek isteyenlerin
teoride boğulmak yerine dînin taleplerinden yola çıkmaları gerekir; böyle bir
yolculuğun varacağı menzil ise yukarıdaki gibidir. Aksini iddia edenlerin en
azından bir kısmının yaptığı ilim değil, yağcılıktır ve güneş yağı bırakın
balçıkla bile sıvanamaz.
Bu laiklik
anlayışına alışacaksınız
Clinton Devlet dairelerine bir genelge göndererek memurların kılık kıyâfet, din
sembolleri ve ibâdet bakımından sıkıntı çekmemelerini, başkalarının
özgürlüklerini kısıtlamaksızın bu konularda din özgürlüğünden yararlanarak
görevlerini sürdürmelerine imkân tanınmasını istemişti. Amerika'da ve Avrupa'da,
ilk ve orta öğretimde -bazı ülkelerde- sıkıntılar bulunmakla beraber, yüksek
öğrenimde kimsenin kılık kıyâfetine karışılmadığını her kes biliyor. Geçen
günlerde Gülay Aslıtürk'e, Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ettirildi. Amerika dış
işleri bakanı müslüman örgüt liderlerine iftar yemeği verdi. Bu örnekleri
çoğaltmak mümkündür. Çıkan sonuç ise şudur: Batı'daki laiklik anlayış ve
uygulamasına göre devlet, düzenlemelerinde ve uygulamada inanç guruplarına
kolaylıklar sağlar, herkesin inancına göre yaşaması için imkânlar hazırlar;
bütün bunları laikliğe aykırı saymaz, aksine laikliğin gereği olarak görür ve
değerlendirir. Orada laiklik ilkesi gereği olmayacak, yapılamayacak şey, bir
inancı veya ona dayalı uygulamayı başka inanç sahiplerine dayatmak, başkalarını
da belli bir inanç ve ibâdete mecbûr kılmaktır. Böyle bir durum meydana
gelmedikçe, meselâ bir devlet dairesinde bir müslüman kadının başını örtmesi
laikliğe aykırı değildir; çünkü diğeri de başını açabilmektedir.
Ramazan'da Ankara'da, bir ilköğretim okulunun müdürü, oruç tutan öğrencilere ve
öğretmenlere kolaylık olsun diye ders saatlerinde küçük ayarlamalar yapmış, bu
cümleden olarak sabah derslerin 08 00 yerine 07 30 da başlamasını sağlamıştı.
Televizyon ve bazı gazeteler yaygarayı bastılar, malûm terane: "Laiklik elden
gidiyor, Başkent'te rezâlet, Veliler ısyan hâlinde..." Hâlbuki olup biten şey,
olması gerekenin ta kendisi. Başkalarının din özgürlüğüne saygının, "birlikte
yaşamanın kaçınılmaz gereği olan" küçük fedakârlıkların, katlanmaların basit bir
örneği. Bir yanda birlik ve beraberlikten, hoşgörüden, farklıların bir arada
huzur içinde yaşamalarından, çoğulculuktan söz edeceksiniz, öbür tarafta inanç
guruplarından ve farklı hayat tarzlarından bir kısmına özgürlük tanırken bir
kısmını kısıtlayacaksınız; "bu ne perhiz, bu ne turşu!" Eğer böyle bir
düzenlenenin başkalarının da hayatını etkilediği, meselâ okula yarım saat önce
gelmeye mecbûr ve bundan dolayı rahatsız oldukları ileri sürülüyorsa farklıların
bir arada yaşamaları uğruna bu kadarcık bir fedakârlığa katlanılmayacaksa
birlikte yaşama ilkesinden vazgeçmek gerekir. Bir müslüman da "geleneği, inancı,
ahlâk anlayışı farklı dâvranmasını, çevresinde olup biten bazı şeyleri
engellemesini emrettiği hâlde" bunlara tahammül etmekte, katlanmakta, bu mânâda
hoşgörü içinde davranmaktadır.
Kafalarının oldukça kalın olduğu anlaşılan laikçilerin buna rağmen şunu
anlamaları gerekiyor: İnanç guruplarının hayatını kolaylaştırmak, din
özgürülüğünden yararlanmalarını sağlamak üzere devletin yapacağı düzenlemeler ve
uygulamalar çağdaş laiklik anlayışına aykırı değildir, aksine laiklik bunu
gerekli kılmaktadır. Dîni tanımlayan, dindara nasıl yaşayacağını dikte eden, din
özgürlüğünü kısıtlayan, kişilerin inançlarına göre yaşamalarına imkân sağlamayan
devlet laik değildir, din karşıtıdır. Özgürlüklerin uzak ihtimaller, vehme
dayalı tehlikeler yüzünden kısıtlandığı bir yerde demokrasiden ve insan
haklarından söz edilemez. Özgürlükleri sınırlayan ilkeler keyfe göre değil,
evrensel normlara ve vesikalara göre düzenlenir.
Şerîat Düzeni (1)
Bir köşe yazarı soruyor:
"Şerîat İslâm demektir' önermesinin arkasına sığınıp, dünyadaki değişik şerîat
uygulamalarına karşı sessiz kalmak bir şey ifade etmiyor. Suudî Arabistan'da,
Pakistan'da, Malezya'da, Afganistan'da, İran'da ortaya konduğu biçimiyle
'şerîat' uygulamaları karşısında İslâmcılarımız ne düşünüyor? Onların
tanımladığı düzende kadının yeri neresidir? Hayatını İslâmî kurallara göre
yaşamak istemeyenlere bu toplumlarda revâ görülen muamele karşısında ne
düşünüyorlar? Hangi uygulamanın 'İslâmın içinde', hangisinin 'İslâmın dışında'
olduğuna karar verecek mercî kimdir, bu yetkiyi nereden alıyor? Soruları
çoğaltmak mümkün ama gereksiz. Bu en temel konularda bile İslâmcı çevrelerin ne
düşündüklerini bilmiyoruz. Hattâ bu konularda bu çevrelerde yapılmış bir genel
değerlendirmeye bile rastlayamadık."
Bu soruların cevabını içeren Türkçe ve yabancı dillerde pek çok kitap, makâle ve
günlük yazı vardır. Bunlar görülmemiş olabilir ve sorular da iyi niyetle,
öğrenmek için sorulmuştur düşüncesiyle bir de bu sütunda cevap verelim dedik:
1. Dünyadaki değişik şerîat uygulamalarına karşı sessiz kalınmıyor, çeşitli
vesilelerle bunlar dînî ve ilmî yönlerden değerlendiriliyor. Yazarın da bilmesi
gerekir ki, isimlerini sıraladığı ülkelerde şerîat uygulaması aynı değildir,
aralarında önemli farklılıklar vardır. Suudî Arabistan, İran gibi ülkelerde
halkın büyük çoğunluğu muhafazakâr müslüman olduğu için oralarda genel ahlâk
telâkkîsi, kamu düzenini korumak için alınması gereken tedbirler farklı oluyor.
Bu sebeple müslüman olmayanlar ile müslüman oldukları hâlde "hayatını İslâmî
kurallara göre yaşamak istemeyenlerin" özgürlükleri kısıtlanıyor; başka bir
deyişle onlar, kendi şartlarında şerîatı böyle yorumluyor ve uyguluyorlar. Sudan
ve Malezya gibi ülkelerde başka dinden olan vatandaşların sayısı oldukça yüksek.
Bu sebeple Sudan'da Türabî, temel referansı İslâm olan, azınlıkların ve farklı
inanç sahibi vatandaşların hak ve özgürlüklerini mümkün olan en geniş sınırlara
taşıyan bir "şerîat düzeni" kurmaya çalışıyor. Bu düzene dışarıdan bakıp
değerlendirme yapanlar onu demokrasiye yakın buluyorlar. Malezya'da dînî ve
kültürel bakımdan çoğulcu bir yapı var, meselâ müslümanlar aile hukuku alanında
şerîat mahkemelerine gidiyorlar, diğerleri de kendilerine tahsis edilmiş olan ve
İslâmî olmayan mahkemelere başvuruyorlar. Adı anılan ülkelerin bir kısmında
uygulanan düzen, geleneklere uysa bile kitaptaki (kâmil, şekli ve amacı birlikte
içeren) şerîata uymuyor; zorakî yorumlarla şerîat, geleneksel düzene payanda
kılınıyor. Meselâ yöneticiyi halkın veya temsilcilerinin seçemediği,
denetleyemediği, gerektiğinde değiştiremediği bir siyasî düzen şerîat değildir.
2. Hayatını İslâmî kurallara göre yaşamak istemeyen müslümanların özellikle
yasakları açıktan ihlâl etmeleri bazı toplumlarda kamu düzenini bozar ve genel
ahlâka aykırı karşılanır bu sebeple devlet bazı kısıtlamalar getirir.
3. Devletin şerîata göre yönetilmesinin, başka bir deyişle müslümanların iktidar
taleplerinin amacı İslâm'ın fert ve topluluktan istediklerini
gerçekleştirmektir. İslâm'ın taleplerini gerçekleştirmeyi hayatlarının amacı
bilen müslümanlar bir ülkede iktidara gelme imkânı bulurlarsa bunu yaparlar. Bu
takdirde azınlıkta ve muhâlefette kalanlar bazı kısıtlamaları sinelerine
çekerler. İktidar başkalarının (farklı düşünen, inanan ve yaşayanların) elinde
olursa bu defa müslümanlar, İslâmî taleplerin ne kadarına imkân buluyorlarsa o
kadarını gerçekleştirir ve yaşarlar; Allah kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle
yükümlü kılmaz. Şu hâlde belli bir İslâm anlayışına sahip olanlar ile ötekiler
arasında devamlı bir iktidar mücadelesi, dolayısıyla gerilim ve çatışma vardır.
Bunun ortadan kalkması, yerine barış, kardeşlik, hoşgörü, birlik ve beraberliğin
gelmesi isteniyorsa gerilim ve çatışma sebeplerinin ortadan kaldırılması
gerekir. Bunun da yolu -henüz taraflarca tartışılıyor olsa da- sosyal ve dînî
guruplara, öz değerleri çürütmeye yol açmadan mümkün olan azami özgürlüğün
verildiği; iktidarın farklılıkları ortadan kaldırmak, insanları zorla
tektipleştirmek için kullanılmadığı bir sosyal ve siyasî modeldir.
Şerîat kelimesinin iki mânâda kullanıldığını biliyoruz: 1. Bütünüyle din
(İslâm), 2. Dinin ibâdet ve muâmelât (siyaset, hukuk, ekonomi, cemiyet düzeni).
Şerîat düzeni, siyasal İslâm, şerîatçılık... denildiği zaman daha ziyâde ikinci
mânâ kastedilmektedir. Birey ve topluluk olarak hayatını şerîat kurallarına göre
yaşamak isteyen Müslümanlar, teorik olarak ya bunu Müslümanların (İslâmî
kuralların) hâkim olmadığı bir siyâsî yapı/düzen içinde veya şerîatın hâkim
olduğu bir düzen içinde gerçekleştireceklerdir. Birincisinde evrensel ve
vazgeçilemez ölçütlere, ilkelere ve zarûrete dayalı sınırlamaların ötesine
geçilmesi, ya taassup veya aşırı korku yüzünden din hürriyetinin kısıtlanması
Müslümanlar için problem doğurmakta, taleplerini gereksiz yere engellemektedir.
İkincisinde ise hayatını İslâm'a göre yaşamak istemeyenlerin özgürlüklerinin
aşırı, İslâm'a göre zorunlu olamayan ölçülerde kısıtlanması -bunlar için- önemli
bir problem teşkil etmektedir. Her iki taraf da, bugün gelinen noktada zorunlu
hâle geldiği için kendini sınırlama, karşı tarafa mümkün olan azamî ölçüde
özgürlük verme yoluna gitmedikçe problem devam edecektir.
İslâm'da kadın üzerinde çok konuşulmuş ve yazılmıştır. Kur'an'ın öngördüğü ve
Hz. Peygambercin (s.a.v.) uygulamaya koyduğu, örneklerini gösterdiği cemiyet
düzeni çeşitli sebeplerle kesintiye ve kısıntıya uğramıştır. Bu arada kadın da,
erkeklerin günaha girmesini önlemek maksadıyla fıkıhçılar, ahlâkçılar ve
eğitimciler tarafından -hizmetlerine ihtiyaç duyulmadıkça- dört duvar arasına
sokulmuş, eğitim ve öğretimden mahrûm kılınmış, sosyal hayata getirecekleri
hizmet ve zenginlik engellenmiştir. Bazı İslâm ülkelerinde bu tutum hâlâ devam
ediyorsa sorumlusu şerîat değil, gelenektir.
"Neyin İslâmî, şerîata uygun, neyin İslâm dışı ve şerîata aykırı olduğuna kim
karar verecek?" diye sorulmuştu. Bu kararın, Müslüman bireyin veya topluluğun
keyfine bırakılmadığı kesindir. Makamı, rütbesi, gücü ne olursa olsun her
Müslüman, Allah ve Resûlü'nün (s.a.v.) talimâtına, irşadına, hükmüne tâbîdir. Bu
talimâtın bulunduğu yer, herkesin okuyup öğrenmesine açık bulunan Kur'an ve
hadîslerdir. Bu iki kaynağın doğru anlaşılması bir bilgi seviyesini ve fikir
çabasını gerektirir. Bilen ve çaba gösteren bizzat sonuca varır, İslâm'a uygun
olanı olamayandan ayırır. Bilmeyen ise bir bilene sorar. Kâmil mânâda "bir
bilen" müctehid derecesindeki âlimdir, müftidir. Müslümanlar belli bir müctehide
tâbî olmak mecbûriyetinde değildir; ilmi ve ahlâkı ile ehliyet kazanmış bulunan
bütün âlimlere sorabilirler ve vicdanlarına/akıllarına yatan, ibâdet ve işlerini
hem kolay hem düzgün yürütmeye uygun bulunan fetvâlara göre amel ederler. Kimse
kimseyi, bireye ait işlerde belli bir fetvâyı kabûle zorlayamaz. Kişiler
arasında ve toplumda uygulanacak kurallara gelince, Müslümanların seçtiği
yöneticiler, mevcût ictihadlar içinden toplumun ihtiyaçlarına en uygun olanları
seçerek "bununla amel edilsin, bunlar uygulansın" derler veya bunları
kanunlaştırırlar, uygulama buna göre olur. Cemiyet değiştikçe, ihtiyaçlar
gerekli kıldıkça fetvâlar, kararlar ve kanunlar da değişir. İctihada, yoruma
dayanan kural, fetvâ ve kanunların yenileri ile değişmesi tabîîdir. Nalların
(âyet ve hadîslerin) açık ve kesin ifadelerine dayanan hükümlere, kurallara
gelince bunlar da zarûret bulunduğunda -geçici olarak, zarûret devam ettiği
sürece- değişir.
İslâm içtihada, yoruma ve zarûret ilkesine yer verdiği için hem tarihte hem de
günümüzdeki uygulamalarda farklı şerîat anlayış ve uygulamalarına rastlamak
mümkündür.
Bugün birçok İslâm ülkesinde "şerîat ilân edildi" denildiği zaman çok kere
kastedilen şey "İslâm cezâ hukuku"nün uygulanmaya konmuş olduğudur. Bu ülkelerin
anayasalarında "Devletin dîninin İslâm olduğu" zaten yazılıdır ve hukukun diğer
birçok alanında şerîat yürürlüktedir. İslâm cezâ hukukunu uygulamaya koyarak
"şerîat ilân eden" ülkelerin çoğunda İslâm'ın ahlâkı, eğitimi, hukûkî ve sosyal
adâleti, dayanışması eksiktir. Bu eksiklikler giderilmeden şerîat ilânı
siyâsîdir, usûlsüzdür, bir mânâda şerîata aykırıdır.
Dedikoducu
M. Ş. E. bir köşe yazısında hakkımda dedikodu yapmış; kimi zaman ima yoluyla
kimi zaman açıkça ismimi vererek, bazan sözlü, bazan yazılı olarak bunu hep
yapıyor. Onun yaptıkları bu son yazısında olduğu gibi bazan dedikoduyu da aşarak
aslı faslı olmayan isnatlara, iftiralara ve abartmalara kadar varıyor. Aslında
cevap vermesem de olur, ama yazılanlar tarihe vesika olarak kalıyor, "cevap
vermedi, tekzip etmedi" denilerek gerçek kabûl ediliyor.
Hazret şöyle buyurmuş:
"Karaman, kurban hakkındaki yazısında, isteyen müslümanların kurban kesmek
yerine, onun parasını sadaka olarak verebileceğine dair fetvâ ve ruhsat vermiş.
Tabîî ki, yanlış bir fetvâ ve ruhsattır bu"
"Hayrettin Bey Cemaleddin Efganî hayranıdır. Onu müslümanlara büyük bir önder
olarak gösterir...Efganî İranlıdır, şîîdir, kendini sünnî olarak tanıtmış ve
yalan söylemiştir, farmasondur... Hem farmason, hem İslâm önderi...Olacak şey mi
bu?"
"Hayrettin Karaman'ın çok sevdiği Muhamed Abduh ve Reşid Rıza şaibeli
adamlardır"
"Karaman ömrünü, telfîk-i mezahib, mezhebleri birleştirme gayretine adamıştır".
Cevap:
1. Kurban ile ilgili olarak bu köşede iki yazımız çıktı. Birincisinde şöyle
dedik: "Kurban kesmenin vacip (farz ile sünnet arasında bir yükümlülük derecesi)
olduğu hükmü ittifaklı değildir. Meselâ hanefî mezhebinden Ebû Yûsuf'a
(kendisinden rivâyet edilen iki farklı ictihaddan birine) ve İmam Şâfi'î'ye göre
kurban kesmek sünnettir. Bazı güçlükler ortaya çıktığında veya yoksulların etten
daha fazla paraya, başka bir şeye ihtiyaçları bulunduğunda "sünnettir diyen"
ictihad tercih edilmeli ve kurbanın bedeli, daha azı, daha çoğu uygun yerlere
verilmelidir. Böylece deri kavgasından da kurtulma yolu bulunmuş olacaktır."
Maksadımızı doğru anlamayanlar bulunduğu için ikinci yazıda daha açık yazdık:
"Birçok müctehide göre kurban bayramında kurban kesmek vacib değil, sünnet
olduğu için müslümanlar bu ictihadı da uygulayabilirler" demiştik. Bu takdirde,
bazı yıllarda, gerektiren sebepler bulunduğunda "sünnet olan kurban ibâdetini"
terkedip, başka sünnet ibâdetler yapmak mümkündür; meselâ kurban parası, bundan
azı veya daha çoğu kadar bir meblağ veya mal yoksullara, muhtaçlara verilebilir;
böylece "tasadduk" ibâdeti yapılmış olur. Ancak bu, "sadakanın kurban yerine
geçeceğ" demek değildir; kurban ibâdeti ancak belli hayvanları keserek yerine
getirilebilir. "Bu sünnettir, bazan meselâ başka bir mâlî ibâdetin daha önemli
ve öncelikli olması hâlinde terkedilebilir, terkedildiğinde günah olmaz" demek
başkadır, sadaka, kurban bedelini para olarak dağıtmak kurban yerine geçer demek
başkadır; birincisi doğrudur, ikincisi (sadaka, bedelini vermek kurban yerine
geçer demek) yanlıştır."
Bu yazıları okuduktan sonra birisi çıkar da "benim yanlış fetvâ ve ruhsat
verdiğimden" söz ederse onun, cehaletten başka ârızaları var demektir. Çünkü bu
yazdıklarım, sünnî fıkıh kitaplarında yazılanlardır, onların
güncelleştirilmesinden ibarettir.
2. Ben Cemaleddin Efganî hayranı olmadığım gibi düşmanı da değilim. Hem onun şîî
ve İranlı olduğu iddialarını, hem de karşı iddiaları ben de naklettim. Bütün
müslümanların önderi olduğunu söylemedim, bir gurup İslâmcının önderi olduğunu
ise bilmeyen yoktur. Masonluğa, onu bir savunma ve korunma aracı olarak
kullanmak maksadıyla girdiği, locadan kovulduğu, bunun üzerine kendisinin loca
da kurduğu sabittir, bunları da yazdım. Bugün Efganî'yi masonlar değil, sömürü
ve sömürgeye karşı savaşanlar, bağımsız ve birleşmiş bir İslâm topluluğu kurmak
isteyenler önder olarak sahipleniyorlar. Bu vakıa da onun çizgisinin nasıl
geliştiği, hangi yönünün geçici, hangisinin kalıcı olduğu hakkında bir fikir
vermelidir.
3. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza'yı çok sevdiğim iddiası uydurmadır. İslâm'a
hizmet ettiklerine inandığım müminleri eşit olarak severim. Onlar hakkında
insaflı değerlendirmeler yapmışımdır, yaparım. Bütün ârızalı yanlarına rağmen Ş.
Eygi'yi de severim. "Ârızam nedir?" diye soracak olursa, "Bir örneği hakkımda
yazdıklarındır" cevabını veririm.
4. "Bütün ömrünü mezhepleri birleştirme gayretine adamıştır" cümlesi iftiradır.
Ben İslâm'ı öğrenmeye başlayalı elli yıl geçti. Bu elli yıl içinde yaklaşık on
bin sayfa tutan yazılarım, kitaplarım basıldı. Bu yekün içinde "telfîk-ı mezâhib"
ile ilgili tercüme ve telif yazılar yüz sayfa tutmaz. Bu da yüzde bir eder.
Demek ki, bu konu yazı ömrümün yüzde birine tekabül etmektedir. Ş. Eygi, geri
kalan (9900) sayfada neler yazdığımı okursa ömrümü neye adadığımı anlar.
Okumadan, anlamadan yazarsa, dedikodu yaparsa, kendisini okuyan ve ona
inananlara yanlış bilgiler verirse bunların âhirette hesabının sorulacağını
bilmeli ve bunu göze almalıdır.
Telfîk konusunda yazdıklarımın özü ve özeti de şudur: Müslümanlar, ihtiyaç
duyduklarında, başka sünnî mezheplerin ictihad ve fetvâları ile de amel
edebilirler.
Namazda Suç Unsuru
Bir futbol takımı 3. lige yükselince sâhada saf tutarak iki rekât namaz
kılmışlar, arkasından da diğer yenen takımların yaptıkları gibi hoplayıp
zıplayarak, sâhada tur atarak sevinçlerini ifade etmiş, zaferlerini kutlamışlar.
Bu olay bizim dışımızda bir ülkede olsa çok tabîî bulunur, fazla ilgi çekmez,
görülür geçilirdi. Biz nev'i kendine mahsus bir ülke ve toplum hâline
geldiğimiz, ne doğulu ne batılıl, ne müslüman ne gayr-i müslim... olduğumuz için
bunu da mesele yaptık. Derhal savcılık harekete geçerek "sâhada namaz olayında"
bir suç unsuru olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Medya bir yandan "rejim
muhafızlarına", bir yandan da hocalara (İlâhiyatçılara) başvurarak olayın
çeşitli yönlerini aydınlatmaya (değil, didiklemeye, öküzün altından yeni doğmuş
bir buzağı çıkarmaya, şapkadan güvercin çıkarmaya da denebilir) çalıştılar. Her
ağzı olan konuştuğuna göre biz de birkaç cümle yazalım dedik.
Laiklik, hukuk, hak ve özgürlükler, demokrasi yönünden meseleye bakıldığında
görülen manzara şudur: Bir dîne inanan kimseler, inançlarına uygun ibâdet ve
ayini, tek başlarına veya toplu olarak serbestçe yaparlar. Devlet, belli bir
dîni veya din kurallarını göz önüne alarak ibâdeti değerlendiremez, doğru veya
yanlış diyemez, bu bakımdan soruşturma da açamaz. Eğer yapılan ayin veya ibâdet
başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verirse, kamu düzenine, sağlığına,
yararına, umûmî ahlâka aykırı olursa engeller. Sâhada namaz kılanlar diğer
futbolcuları veya seyircileri yahut da bütün vatandaşları sâhada namaz kılmaya
zorlarlarsa bu eylem laikliğe aykırı olur, kimseyi zorlamadan, "herkes böyle
yapmaya mecbûrdur" demeden ibâdet ederlerse bu, laik-demokratik sisteme aykırı
olmaz, rejim için tehlike teşkil etmez. "Başkalarına örnek olur, gençler
imrenebilirler, bu bakımdan rejim için tehlike teşkil eder" diyecekler çıkarsa
onlara Türkiye'nin bir İslâm ülkesi olduğunu, burada yaşayan insanların yüzde
doksan dokuzunun müslüman olduklarını, yüzde yetmiş, sekseninin eksik veya tam
olarak namaz kıldıklarını, namazın kötü bir davranış örneği olmadığını, namaz
kılanların kötü olmalarının daha zor olacağını... hatırlatmak gerekir. İslâmcı,
milliyetçi, medeniyetçi -her ne ise- olan kimselere de millet ve memleket için
kötü örnek ve tehlikeli olan nice açık davranışları engellemeyi niçin
düşünmedikleri hatırlatılmalı.
Bazılarının "aynı şeyi, benzerini Amerikalı, Avrupalı sporcular da yapıyorlar"
demelerini, onların davranışlarını meşrûluk delîli olarak göstermelerini de
kendine güvensizliğin, kendisi olamamamanın, aşağılık duygusunun tipik bir
tezahürü olarak görüyorum. Başkası yapsın veya yapmasın biz, bizim için -bizim
değerlerimize göre- meşrû, doğru ve güzel olanı yaparız. Başkaları da bundan
isterlerse ders ve örnek alırlar, istemezlerse kendi uygulamalarında kalırlar;
bu onların bileceği şeydir.
Gelelim hocalara: Tabîî hepsi değil, ama bir kısmı konjontüre, durum ve vaziyete
göre cevap vermeye bayılıyorlar. Bunlara göre dince doğru olan, siyasî veya
başka otoritelerce doğru olandır, istenendir. Madem ki bu namazda suç unsuru
aranmaya başlanmıştır şu hâlde dince de bunun makbûl (değilse, pek makbûl)
olmadığını söylemeli, ihtiyat redbirini almalıdır. Neymiş efendim, "şükür namazı
böyle olmazmış, o bir secdeden ibaretmiş, sâha temiz değilmiş, orayı çiğneyen
ayaklar ve ayakkabıları kimbilir nereye basmışmış, nafile namaz evlerde,
gözlerden uzak ve gizli yerlerde kılnırmış, Peygamberimiz böyle yaparmış, bu
namazda bir şov tarafı varmış..."
İslâm'a göre yeryüzü mesciddir, temiz olan her yerde namaz kılınır.
Pis olduğu bilinmeyen yer temizdir.
Futbol sâhası helâ değildir, elbette temizdir.
Pisliğe basan kimse bir müddet temiz yerde yürüyünce ayakkabılar dince
temizlenmiş sayılır.
Müslümanlar Allah'a şükürlerini ifade etmek üzere istedikleri zaman ve yerde,
istedikleri kadar namaz kılabilirler, bu meşrûdur.
Peygamberimiz (s.a.v.) nafile (farz ve vacip olmayan) namazları evde, câmide,
sahrada, bineğinin üstünde... kılmıştır.
Peygamberimiz nafile namazların bir kısmını evlerde kılmamızı isterken "evler
mezara dönmesin, oralarda da namaz kılınsın" diye bunu istemiştir. O çağda namaz
her yerde kılınıyor, İslâm'ın sembolleri âfâkı kaplıyordu. Şimdi mezara dönen
yer ev değil, ülke zeminidir.
Bir kimse bir ibâdet yaptığında ona "şov yapıyor" demek kötü zandır, kötü zan
İslâm'da menedilmiş, çirkin bulunmuştur.
Hocalar sâhada kılınan namazın doğru ve iyi olmadığını isbata uğraşacak yerde,
hem sâhada hem de türbünlerde yapılan çeşitli çirkinlikleri dile getirseler bu
onlara daha ziyâde yakışır.
Dini Kullanmak
Mümin kişi dîni, bir hayat rehberi olarak kullanır, ondan bu maksatla istifâde
eder; neyi, ne zaman, nasıl, niçin yapacağını dinden öğrenir, dinin ana
kaynaklarından çıkarır, elde ettiği bilgiyi hayatının bütününde uygular, böylece
dîni koyan, gönderen Allah'ın rızâsına uygun bir dünya hayatı yaşar, bu hayatın
sonucu ise iki cihanda mutlu olmaktır.
Münafıklar (inanmadıkları hâlde kendilerini öyle gösterenler), mümin olmakla
beraber imanı ve ahlâkı gevşek olanlar, bu yüzden dünya menfaatini âhirete ve
Allah rızâsına tercih edenler dîni, iyi bir mümin olmak için değil, dünya
menfaatine ulaşmak için kullanırlar. Bu kullanışın sonucu "Allah'ın âyetlerini
aşağılık ve değersiz dünya menfaatine değişmektir, değerliyi değersiz
karşılığında satmaktır, zarardır, ebedî hayat için büyük kayıptır.
Dinin amacı dışında kullanılma sebeplerinden biri de cehalettir, dînin ne
istediğini bilmemektir. Bilgisizlik yüzünden din bildiği şeyi (bu bazen nefsin
örtük arzuları da olur) hayat ve ilişkilerinde uygulayan kimse bilmeden dinden
uzaklaşmış olur.
Yukarıda özetlenen kuralların tarihte ve günümüzde, her alanda sayısız örnekleri
bulunmakla beraber burada sosyal ve siyasî hayattan bazı örnekler üzerinde
durmak, hayatımızda olup biten şeyler bakımından açıklayıcı olacaktır.
Laik-demokratik bir düzende parti kurmanın, parti içinde başkanlıktan üyeliğe
kadar çeşitli vazifeler üslenmenin -câiz olup olmadığı tartışması bir yana-
hilâfet ve bey'atla hiçbir alâkası ve benzerliği yoktur. Başkanı halife yerine
koymak, ona itâati halifeye itâatle bir tutmak, belli bir partiye oy vermeyi
bey'ata benzetmek, oy vermeyenleri bey'attan geri duranlar gibi değerlendirmek
yanlıştır. Bunları ve aşağıda gelecek diğer örnekleri bilerek yapanlar ile
bilmeyerek yapanların durumu, farklı olarak yukarıdaki genel çerçeveler içinde
değerlendirilir.
Demokratik düzende parti başkanı ve yöneticilerini, denetlemek, tenkit etmek,
ıslâh için çalışmak, olmazsa azletmek elbette câizdir; bunlar yalnızca
demokratik düzende parti yöneticileri için değil, halife için bile câizdir.
Hemen her kelâm kitabında benzerini bulabileceğiniz bir ifadeyi Bâkıllânî'nin
Temhîd'inden nakledelim: "İmam (halife) ancak faziletli seçmenlerin (ehl-i hall
ve akdin) yapacağı bir akitle (sözleşme ile) imam olur... O, selâhiyetli
kılındığı bütün işlerde ümmetin vekili ve temsilcisidir. Onu seçenler ve ona
bey'at edenler aynı zamanda onu devamlı denetlemek, düzeltmek, doğruyu
hatırlatmak, dikkatini çekmek, varsa hakkını ondan almak, görevden almayı
gerektiren bir şey yaptığında onu görevden almak ve yerine bir başkasını
getirmek hakkına sahiptirler".
Birileri halktan oy almak veya rakiplerini yenmek için parti başkanlığını
halifelikle bir tutarsa diğerleri de kurdukları örgütün veya cemâatin liderini
halife ilân ederler, bunu arkasından karakuşi hükümler, tekfirler, infazlar,
hâsılı fitne ve fesat gelir. Din fitneyi şiddetle yasaklar, İslâmî guruplar
arasında kardeşliği, İslâm'ın ortak ilkeleri ve hedefleri çerçevesinde
dayanışmayı emreder.
Hz. Peygamber (s.a.v.) müminleri, devlet hizmetine talip olma konusunda uyarmış,
devlet hizmetinin isteyene değil, lâyık olana verilmesini istemiştir. Bu konuda
sahîh hadîsler vardır, ancak genel kurallar ile "vazife talebinin câiz olduğunu
gösteren" diğer hadîsler fıkıh âlimlerince birlikte değerlendirilmiş ve şu
sonuca varılmıştır: Ehli olmayan devlet hizmetine talip olmamalıdır, ehli olan
da bunu hırs ve iştiha ile talep etmemeli, sorumluğunu da düşünmelidir; bununla
beraber makama lâyık olmayan birinin gelmesini önlemek gibi meşrû bir sebeple
vazife istemek câizdir, hattâ bazan gerekli de olur.
İslâm'ın kurallarını, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) uygulamalarını ve tavsiyelerini
bağlamından çıkararak, amacından saptırarak kullanmak -ister bilgisizlik
yüzünden olsun, ister siyaset gereği bilerek yapılsın- yanlıştır, çirkindir,
kişiye büyük sorumluluk getirir, dîne zarar verir, ahlâkı dejenere eder. Bundan
titizlikle sakınmak müminlerin birinci ödevidir.
Din bireysel midir?
Bugün dünyada mevcût devletlerin yarısında bile kitabın kavlince bir demokrasi
yoktur, olanlarda da -özü aynı olmakla beraber- farklı uygulama ve anlayışlar
mevcûttur. Çağdaş demokrasilerin tarihi de oldukça yenidir. İslâm'dan söz
edilirken yaklaşık on beş asır tarihe ve coğrafyaya damgasını vurmuş bir ilâhî (vahyedilmiş
kitabı bulunan) dinden bahsedildiği unutulmamalıdır. Günümüzde devletlerin bir
kısmında benimsenmiş bulunan ve daha çözülmemiş birçok da problemi olan bir
siyasî sistemi din yerine koyup, ilâhî bir dîni ona göre yeniden biçimlendirmek,
onun dar kalıpları içine sokmak en azından bir sapmadır. Doğru olan yaklaşım,
dîni kendi tarihi, esasları ve değerleri içinde demokrasiyi de kendi mâhiyeti
çerçevesinde tanımlamak, karşılaştırılacak tarafları varsa bunların
karşılaştırmasını yapmaktır. Son iki yüz yılda insanlığın bir bölümü tarafından
benimsendi ve kısmen uygulanıyor diye dinle demokrasiyi değiştirmek de, dini
demokrasiye hapsetmek de yanlıştır. Demokrasi insan icadı bir sistemdir, insan
gibi onun da dine ihtiyacı vardır, dinsiz demokrasi insanı mutlu edemez, insanın
yaratılıştan gelen ihtiyaçlarını karşılayamaz.
"Din bireyseldir, onun devletle, siyasetle bir ilişkisi olamaz" diyenler, -İslâm
tarihi bakımından bu sözü tahlil ve tenkit edecek olursak- Hz. Peygamber ve dört
halifesinin, Emevîlerin, Abbâsîlerin, Hindistan, Mısır, Endülüs, Anadolu gibi
yerlerde kurulan "İslâm Devletlerinin" dinle vâki ilişkisini nasıl
değerlendirmiş (nereye koymuş) oluyorlar? Vakıalara gözlerini yumanlar onları
göremezler; bu doğrudur, ama bakar körler görmedi diye gerçekler yok olur mu? Bu
devletler ve topluluklar başkan seçiminden savaş ilânına, evlenmeden yiyecek ve
içeceklere, ibâdetlerden akitlere kadar bütün işlerini ve ilişkilerini dine
uygun kılmaya çalışmadılar mı, Kur'an'ı, sünnet ve sireti temel kaynak
edinmediler mi?
Tarihi bir yana bırakıp meseleye dînin temel kaynakları; Kur'an ve sünnet
açısından bakalım. Bunlarda din-devlet, din-siyaset, din-toplum ilişkisine,
bugün kullanılan terimlerle temas edilmemiş olabilir, ancak konuya mâhiyet ve
işlevler tarafından bakılınca, okuduğunu doğru anlayan bir kimse, İslâm'ın temel
kaynaklarına göre din bireyseldir diyebilir mi? Allah insan ferdine olduğu kadar
topluluklara da sayısız ödevler vererek bunlardan sorumlu tutacağını ifade
etmiyor mu? İtâat, emanet; amel, yönetme ve yargı mânâsında hüküm, egemenlik
mânâsını da içeren mülk, dînin ve Müslümanların güçlü ve egemen olmaları hükmünü
de ihtivâ eden izzet ve i'lây-ı kelimetullah, toplumda dînî ve ahlâkî denetim
mânâsında emri bi'l-marûf nehiy ani'l-münker gibi nice kavram ve bunlara bağlı
yükümlülükler karşısında dinin bireysel olduğunu iddia edenler kör mü, gafil mi,
cahil mi, başka bir şey mi? "Bunlar tarihe ait idi, çağdaş dünyada dinin, yeni
ihtiyaçlara ve değerlere göre yeniden -bireysel olarak- kurgulanması gerekir"
diyenler kendilerini tanrı veya onun vekili mi zannediyorlar?
"Din bireyseldir" diyerek işi bilenleri güldürecek yerde "bugün Müslümanların
hem din anlayışları hem de güçleri, İslâm'ın gerekli ve uygun bulduğu bir
devleti oluşturmaya ve işletmeye müsait değildir, bu şartlar içinde ferde düşen
vazife, mümkün olan en geniş bir daire içinde birey ve cemâat olarak dînini
yaşamaktır" denirse bunu, zarûret (başka çârenin bulunmaması) çerçevesinde
anlamak mümkündür. Böyle bir anlayış ve uygulama meşrû ve makûl kabûl edilse
bile din yine "bireysel" değildir, en azından "cemâat çerçeveli"dir; yani insan
bireyi dînin kendinden istediklerini hem Allah-birey ilişkisi, hem birey ile
-aynı değerleri ve dünya görüşünü benimseme bakımından- yakından uzağa diğer
insanlarla kuracağı ilişkiler, hem de insan eşya ilişkisi çerçevesinde yerine
getirecektir.
Dinin kamu alanından uzak tutulduğu bir toplumda siyasete soyunanlar oyunu
mevcût kurallara göre oynasınlar, herhangi bir amaçla dini, bu kurallara
uyudurmaya veya din ile bu kurallar arasında mevcût olmayan bir ayniyeti
oluşturmaya kalkışmasınlar; bu kalkışma dîne de siyasete de uygun değildir.
Saltanat, Demokrasi ve
İslâm
Dini ve ondan kaynaklanan talepleri birey ile sınırlama teşebbüsü, hem dinin hem
de insanın tabiatına ters düştüğü için hiçbir zaman başarılı olamayacaktır.
Herhangi bir dinin bütün dünyada, inanılan ve yaşanılan tek din olması ihtimali
de yok gibidir. Eski zamanlarda belli bir toplumda, ülkede ve bölgede tek bir
dinin hâkim olduğu, halkın tamamı bu dini benimsemiş olmasa da onun değerlerinin
ve hükümlerinin/kurallarının uygulandığı vakidir. Günümüz dünyasında, bazı ulus
devletlerde bir tek dinin veya ideolojinin değerlerini ve kurallarını, ona
inansın inanmasın bütün topluma uygulama teşebbüsleri vardır, ancak bu
teşebbüsler içte ve dışta tepki ile karşılanmakta, sosyal uzlaşma/sözleşme
yerine devlet gücüne ve baskıya dayanan bu uygulamanın uzun süre devam
etmediği/etmeyeceği görülmekte ve anlaşılmaktadır. Dünyada ve belli bir toplumda
birden fazla inanış ve hayat tarzı bulunduğuna, mensuplarının da değişmek
istemediğine göre ortada iki ihtimal vardır: Ya bir gurup gücü eline geçirerek
diğerlerinin din ve düşünce özgürlüklerini kısıtlayacaktır, yahut da bütün
taraflar, inançlarını mümkün olacak en geniş ölçüde yaşayabilecekleri bir model
üzerinde anlaşacaklardır.
İslâmcılar hep şöyle söyleye geldiler: "Başka dinler ve ideolojiler
dayatmacıdır, İslâm öyle değildir; onun hâkim olduğu bir toplumda farklı düşünce
ve inançlara da hayat hakkı vardır; şu hâlde farklıların, hak ve özgürlüklerden
yararlanarak bir arada yaşayabilecekleri en güzel model İslâmî modeldir."
İslâm'ın, farklı inanç ve düşüncelere hayat hakkı tanıdığı bir gerçektir, ancak
çağdaş talepler ve anlayışlar açısından bakıldığında ortada iki problem vardır.
1. İslâm, hem değer hem de bir kısım hakların (ehliyete bağlı hakların)
tanınması bakımından inanan ile inanmayanı eşit tutmaz. 2. Zorla dine sokmak
veya dini yaşatmak için olmasa da umûmî ahlâkı, kamu düzenini ve dini korumak
için Müslümanlara daha çok, gayr-i müslümlere daha az olmak üzere hak ve
özgürlük kısıtlamaları getirir. Bu uygulama ve kısıtlamalara ise birçok insanın
râzı olmayacağı, olmadığı açık bir vakıadır.
Müslümanlar bütün toplumda (ülkede), meşhûr deyişle "İslâmî düzenin hâkim
olmasında" ısrar ederlerse bu hedefe ya demokrasi ile ulaşacaklardır, yahut da
güce, baskıya başvuracaklardır. Demokratik yoldan toplumun benimseyeceği
herhangi bir düzene kimsenin itirazı olmamalıdır. Bu yoldan İslâmî düzene
ulaşılması hâlinde "İslâmî düzen demokrasi ile örtüşmüş" olacaktır. Böyle bir
düzende, azınlıkta kalan bireylerin bazı hak ve özgürlükleri kısıtlanacağı için
böyle bir demokrasi, "çağdaş demokrasi anlayışına göre" kusurlu olacaktır. Şahsî
inanç ve tesbitime göre bu mânâda kusurlu olmayan bir demokrasiye rastlamak da
mümkün değildir. Zora ve güce başvurarak İslâmî düzene ulaşma teşebbüsleri,
fıkıh kitaplarındaki terimi kullanmak gerekirse "fitne"ye sebep olmaktadır;
burada fitnenin mânâsı, "iç savaş, anarşi, hukukun çiğnenmesi, pirince giderken
bulgurdan da olmak" demektir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) hilâfetin (ideal İslâmî düzenin) otuz yıl süreceğini,
bundan sonra insanları mutlu etmeyen, onlara zulmeden hükümdarlık ve saltanat
düzeninin geleceğini bildirmiş, böyle de olmuştur. İslâm'a göre "meşrû" olmayan
saltanat gelince bunu, güce (devrime, isyana) başvurarak ortadan kaldırma
teşebbüsleri olmuş ise de orta yol (Sünnî) İslâm geleneği, fitne gerekçesi ile
isyanı engellemiş ve saltanatı "Kur'an'ı uygulaması, din kurallarını çiğnememesi
şartıyla" meşrûlaştırmıştır. Demek ki, İslâm'a göre uygun bulunmayan bir siyasî
model içinde de İslâm'ı uygulamak -en azından teorik olarak- mümkün ve câiz
görülmüştür. Bugün (mevcût şartlarda) Müslümanların râzı olmaları gereken model,
diğer inanç sahipleri gibi kendilerinin de hiçbir baskı ve kısıtlamaya tâbî
tutulmadan dinlerini yaşayabilecekleri bir modeldir. "Demokratik hukuk devleti"
nin işte böyle bir model olduğu ileri sürülmektedir, deneyip görmek gerekir.
Böyle bir modelde bireyin ve cemâatin dînini, ahlâkını koruması önünde bazı
güçlükler vardır; bu güçlüklere karşı cemâat dayanışması, mutlaka alınması
gereken bir ilaç gibidir. Cemâat dayanışması içe dönük olarak koruma, dışa dönük
olarak da "iyiyi, güzeli, doğruyu sergileyerek" tebliğ vazifesini üslenmiş
olacaktır.
Ekonomide Laiklik
Sayın T. Alkan, bankaların batması ile şerîatçı olmamak arasında ilişki kuran
bir yazıya cevaben kaleme aldığı yazısında, Jet-Pa ve İhlâs örneklerini
zikrettikten sonra şöyle diyor: "Ekonomide de laiklik geçerli olmalıdır. Nasıl
ki dîni siyasetle karıştırmak hem din açısından, hem de siyasal yaşam açısından
olumsuz sonuçlar veriyorsa; dîni ekonomiyle karıştırmak da, aynı derecede
olumsuz sonuçlar vermektedir. Siyaseti de, ekonomiyi de işlevsel rasyonellikle
bağdaşmayan yollara yöneltmekte, asıl işlevinin dışına taşırmaktadır.
Bu tür sapmalar kısa dönemde keyif verici olabilir, geçici başarılarla
süslenebilir, fakat uzun dönemde sıkıntılara yol açmaları kaçınılmaz olur.
Faizin dînî gerekçelerle reddedilmesi, ekonomik rasyonelliği engelleyen
unsurlardan birisi oldu. Faiz, yalnız İslâm'da değil, Hıristiyanlık'ta ve
Mûsevilik'te de yasaklanmıştı. Ama işlemedi. Sırf dînî (veya dîne dayalı
ideolojik) nedenlerle faizi yasaklamaya çalışmanın bazı olumsuz etkileri
olacaktır. Nitekim sadece dinlerde değil, Marksist anlayışta da (kapitalist
sistemin bir ürünü olan ve sömürü aracı olarak görülen) faize iyi gözle
bakılmadı. Sovyetler Birliği'nin ekonomik yapılanmasında faiz öngörülmedi.
Fakat, faize dayanmayan kredilendirme siyaseti, rasyonel ve verimli olmayan
yatırımlara yol açtığı için ekonomiyi kısa dönemde içinden çıkılmaz darboğazlara
sürükledi. "Faiz, paranın fiyatıdır. Bedava aldığınız bir şeyi rasyonel
kullanmanız için fazla bir neden kalmaz."
"Diğer dinlerde ve komünizm gibi ideolojilerde faiz yasağı tutmadığı, ekonominin
işleyiş ve gelişmesine zarar verdiği gibi İslâm'da da tutmaz, hem dine, hem
ekonomiye zarar verir" şeklindeki karşılaştırmalı hükme bazı itirazlarımız
olacaktır:
1. Hristiyanlar dinlerine bağlı olarak faiz yasağına dayalı bir sistem
geliştirdiler de başarılı olamadılar demek mümkün değildir; onlar dînî sosyal ve
ekonomik hayatlarından, önemli ölçüde uzaklaştırdılar, laikliği ce sekülerliği
tercih ettiler.
Yahudilerde faiz, kendi aralarında alınıp verilmez. Eldeki Tevrat'a göre
başkalarından (Yahûdi olmayanlardan) alınabilir. Yahudiler bu ayrımcılığa
dayanarak faizcilik yoluyla başkalarının iliğini, kemiğini kurutmuşlar,
tefeciliğin lideri olmuşlardır.
Komünizmde başarısızlığın sebebi, faiz yasağında değil, üretim araçlarının
mülkiyeti, artık değer, adâletin eşitlikle bir tutulması gibi "işlevsel
rasyonelliği" olmayan düşünce ve tutumlarda aranmalıdır. İslâm bu konularda
ekonominin işlemesini ve insanî ölçüler içinde gelişmesini engeelleyecek bir
kural getirmemeiştir.
2. "Bu tür sapmalar kısa dönemde keyif verici olabilir, geçici başarılarla
süslenebilir, fakat uzun dönemde sıkıntılara yol açmaları kaçınılmaz olur."
cümlesindeki "sapma" nitelemesine katılmıyoruz. Faiz yasağını benimseyen
sistemlere göre faizcilik bir sapmadır. Başarısızlığa örnek gösterilen ve
buradaki hükme temel kılınan uygulamalar, işlerini faizsiz yürüttükleri için
değil, hem ekonominin hem İslâm'ın öngördüğü, başarının şartı kıldığı kurallara
uymadıkları, tedbirleri almadıkları için başarısız olmuşlardır. Ayrıca "yeşil
sermayeye" karşı takınılan tavır ve alınan tedbirler de olumsuz sonuçlara katkı
sağlamıştır. Faizci şirketlere ver bankalara para aktaranlar, faizsiz
çalışanları batırmak için ellerinden geleni artlarına koymamaktadırlar. Bu
ülkede yıllardır faize bulaşmadan, işini, rasyonel ve verimli bir şekilde
yürüten şirketler, teşebbüsler vardır, uzun dönemde de sıkıntılara yol
açacaklarına dair bir emâre mevcût değildir. Faizciliğin başımıza açtığı
sıkıntılara gelince, bunu görmemek için ideolojik körlük şartı vardır.
3. Faiz paranın fiatıdır, ama karşılığı yoktur, o fiatı teahhüt eden, kârını
bırak faizi bile kazanamayabilir. Onca emeğe, alın terine, fikir çilesine rağmen
faizli kredi ile yaptığı işten, kârı bırakın faizi kazanamayan müteşebbisten
faiz talep etmek hem ahlâka hem de ekonominin tabîî işleyişine aykırıdır. Faizli
kredi alanlar, en azından faizi ödeyebilmek için, ülke yararına değil, belli
zamanda belli kâra yönelmektedirler, bu da ekonominin normal seyrini ve
dengesini bozmaktadır. Faizli kredi ile yapılan üretimin mâliyeti şişmekte,
devreye giren faiz yüzünden dar gelirliler ezilmekte, kullandıkları mal ve
hizmetin bedelini öderken faizi de ödemek durumunda kalmaktadırlar.
Sayın Alkan, kâr-zarar ortraklığı ile sermaye bulanların "bedava buldukları
parayı rasyonel kullanmaları için bir sebep bulunmadığını" söylerken mantık,
psikoloji, sosyoloji ve ekonomiye gibi disiplenlerin verilerine ters düşüyor. a)
Bedava bulunan paranın ile rasyonel kullanılmama arasında bir mantık bağı, bir
ayrılmazlık ilkesi yoktur. b) Faiz ödeme mecbûriyeti kadar kazanma ve kâr ödeme
yükümlülüğü/zevki/arzusu da müteşebbisi kamçılar, kontrol eder. c) Kâr vaat
ederek topladığı parayı rasyonel kullanmayan müteşebbis sosyla itibar kaybına
uğrar; bunu göze alamaz. d) Müteşebbis üretmek ve kazanmak için sermayeye
muhraçtır, faizli sermayede büyük risk vardır, bu teşebbüsü engeller. Faizsiz,
kâr beklentisine dayalı sermayede risk azalır, teşebbüs artar, bu da ekonomiye
çok boyutlu rahatlık ve genişleme sağlar.
İslâm faizi yasaklamıştır, müslümanlar engellenmedikleri ve oyunu kendi
kurallarının tamamına riâyet ederek oynadıkları takdirde, faizsiz sistemde
başarılı olurlar. Olağanüstü hâllerde, iç ve dış rakabetin zorlaması durumunda
"zarûret ilkesi" de devreye girer.
Amerika'da geniş ölçüde uygulanan risk sermayesi uygulaması da faize değil, kâra
dayanmaktadır; hatırlatılır.
Yılan Hikâyesi
Yıllarca önce "Oku" dergisini çıkarırken birkaç İmam-Hatipli gençten bir mektup
almıştık, "Mevdûdî, Seyyid Kutup, İbn Teymiyye, M. Hamidullah" gibi şahısları
soruyorlar, bunların leh ve aleyhlerinde işitegeldikleri sözler sebebiyle
kafalarının karıştığını ifade ediyorlardı. Dergide yayımlanan cevabımızda ve
gerektikçe yaptığımız birçok açıklamada özetle şöyle demiştik:" Bunların kimi
ilim, kimi İslâmî hareket adamlarıdır; iyi, isabetli, örnek tarafları zıtlarına
galiptir, kendilerinden istifâde edilebilir, ama her insan gibi onların da ilmî
hatâları olabilir, bunlar da sabit olunca tenkit edilir, hatâlara uyulmaz..."
Sonra bu isimlere Efgani, Abduh, Reşid Rıza gibileri eklendi. Bunlar hakkında
yaptığımız incelemeler sonunda "aleyhlerinde söylenen ve yazılanlarda
mübalağalar, hattâ yakıştırma ve iftiralar bulunduğu, bazı kimselerin de bunları
medihte aşırıya gittikleri, bunların da birer beşer oldukları için, iyi ve doğru
sözleri, işleri yanında hatâlı yanlarının da bulunduğu, ancak genel bir
değerlendirmeye tâbî tutulduklarında müsbet vasıflarının daha baskın olduğu"
kanâatine vardık, bu kanâatimizi sağlam delîllere (daha ziyâde bu kişilerin
kendi sözlerine, yazılarına ve fiillerine) dayanarak ortaya koyduk (Ensar
Neşriyat ve İz Yayınlarında bulunan "Gerçek İslâm'da Birlik" isimli kitabımıza
bakılsın).
Bu kişilerin aleyhinde yazıp çizenler ya muhaliflerinin ve gayr-i müslim
müsteşriklerin sözlerine dayanıyorlar yahut da kendilerine ait olduğu sabit
bulunmayan vesikalara istinad ediyorlar (Meselâ Efganî'nin İstanbul'da yaptığı
konuşmanın ona ait sahih metni yoktur, E. Renan'a yazdığı cevabın onun
kaleminden çıkmış metni yoktur). En etkili ve sahih olanı Efgani ve Abduh'un
mason olduklarına dair vesikalardır. Abduh ve Reşid Rıza bu konuda şu açıklamayı
yapmışlardır: Evet mason locasına girildi, hattâ yeni loca bile kuruldu, ancak
bu siyasî mücadelede locayı kullanma amacına yönelik idi, sonuç vermediği
görülünce Abduh alâkasını kesti, Reşid Rıza masonluğa hiç girmedi ve masonluk
aleyhine birkaç defa fetvâ neşretti...
Defalarca yaptığımız bu açıklamayı burada tekrar edişimizin sebebi bu günlerde
piyasaya yeni bir tercüme kitabın çıkmasıdır. Efganî aleyhindeki bu kitabın
girişinde de bize hayli hücûm edilmiş, karalar çalınmıştır. Anlamakta güçlük
çektiğimiz husûs, Efganî ve benzeri kişiler hakkında yaptığımız ilmi
değerlendirmeler sebebiyle onlar ile bizim aramızda fikir, yöntem ve dâvâ
birliği alâkası kurulmasıdır. Bir kimse hakkında, delîllere dayanılarak verilen
hüküm, yapılan değerlendirme yalnızca bundan ibaret olur, inceleme yapanı
onların mensubu kılmaz, buna katılmayan kimselerin yapacağı şey, hüküm ve
değerlendirmenin yanlış olduğunu yine objektif delîllere dayanarak ortaya
koymaktır, bu yapıldığı takdirde bize düşecek olan vazife de önceki hüküm ve
değerlendirmemizi tashih etmektir. Bunları yapacak yerde, sırf bazı şahıslar
hakında yaptığımız ilmî inceleme ve değerlendirmelere dayanarak "H. Karaman
şucudur, bucudur " demek bühtandır, iftiradır. Ben "İmam-ı Rabbanî ve İslâm
Tasavvufu" konusunda da kitap yazdım, değerlendirme yaptım; yazmak ve
değerlendirmek yazanı yazılana tabi kılıyorsa niçin bana "Rabbanîci, tasavvufçu"
demiyorlar?
Benim fikrim, yolum, yöntemim, dâvâm hakkında hüküm vermek isteyen kimse -eğer
peşin hükümlü, duygu ve zekâ arızalı, kötü niyetli... değilse- "kendi düşüncem,
dâvâm ve yöntemim olarak söylediklerime, yazdıklarıma" bir de yaptıklarıma
bakmalıdır. Bilgisine güvenen, ahlâkı müsellem şahıslar ile bu konuları
(fikrimi, dâvâmı, yöntemimi) yazılı ve sözlü olarak tartışmaya hazırım. Niyeti
kötü, ahlâkı ve zekâsı arızalı şahıslara gelince onları muhatap almam, kamu
oyunu uyarmak için gerektikçe böyle genel açıklamalarla yetinirim.
Bölücülük İstismarı
Düşünmeyi ve düşündüğünü ifade etmeyi engellemek için kullanılan, istismar
edilen kavramların ve bunlara göre düzenlenmiş mevzûâtın başında, ilk sırasında
irticâ, din istismarı, millî güvenlik ve bölücülük gelmektedir. Son zamanlarda
başı yanan birçok aydının suçlandığı madde bölücülük ve halkı isyana, teröre
tahrik ve teşviktir. Doğru olan bir söz amacından saptırılır ve kötü bir
maksatla kullanılırsa Hz. Ali'nin "Bâtıla, haksızlığa alet edilen hak söz"
vecizesini hatırlamamak mümkün olmaz. Bölücülük suçlaması da böyle. Özellikle
cezâ kanunlarında muğlak, üstü kapalı, farklı anlamalara ve amacından saptırmaya
açık ifadelerin kullanılmaması şarttır. Eğer bir kimse halka hitap ederken
bilinen, kitaplara geçmiş bir şiir okuyorsa, bu okumanın arkasından hiçbir eylem
meydana gelmediği, hiçbir hak ve kural ihlâl edilmediği hâlde bir savcı kalkıp
"Bu bir bölücülük ve iç çatışmayı tahriktir" diyerek suç duyurusunda bulunuyor
ve dâvâ açılabiliyorsa ortada önemli bir problem/haksızlık var demektir. Elbette
her sistem, rejim, devlet kendini korumak ister, bunun için gerekli tedbirleri
alır, ancak alınan tedbirlerin meşrû, evrensel hukuka ve insan haklarına uygun
olması şarttır. Bir başka şart da kuralların uygulanmasında iyi niyet ve
tarafsızlık ilkelerine riâyettir. Bölücülükle, halkı isyana tahrik ve teşvik ile
uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan sözlere ve davranışlara bu damgayı vurmak
ve düşünceyi/ifadeyi kilitlemek "bölücülük istismarıdır, doğru olanı yanlış
yerde, kötü maksatla, amacından saptırarak kullanmak ve uygulamaktır".
"Okullarda isteğe bağlı din eğitimi verilsin, isteyen öğrenci ve öğretmenin
ibâdetini zamanında ve vakit kaybetmeden yapabilmesi için namaz kılacak mekânlar
tahsis edilsin" diyorsunuz, "Bu bölücülük olur" diyorlar. İsteyen memur, işçi ve
öğrenci inancına uygun örtünmeyi/giyinmeyi yaparak çalışsın, okusun" diyorsunuz
"Bu bölücülüktür" diye karşı çıkıyorlar. Biz de diyoruz ki, bu masûm ve haklı
taleplerin bölücülükle bir ilgisi yoktur, karşı çıkanların yaptığı bölücülük
istismarıdır. Bu ülkede asırlardır namaz kılan ve kılmayan vatandaşlar yan yana
yaşadılar, ezan okununca meselâ kahvehaneden kalkıp câmiye giden vatandaşlar
namaz bitince tekrar yerlerine döndüler ve namaza gitmeyen arkadaşları ile
ilişkilerine, bıraktıkları yerden devam ettiler. Başını açan veya kapatan
kızlarımız, kadınlarımız da böyle; bu farklı yaşama/giyim biçimi onları bölmedi,
birbirine düşürmedi, dostluk ve beraberliklerini olumsuz etkilemedi. Daha dün,
M.Ü. kampüsünün önünde başı açık kızlar, başları kapalı arkadaşlarının yanında
medyaya şöyle seslendiler: "Biz birbirimizi seviyoruz, arkadaşlarımızın içeriye
alınmamalarına üzülüyor ve onları destekliyoruz". Tarihî tecrübe ve günlük hayat
aksini isbat etmiş olduğu hâlde bu talepleri bölücülük olarak değerlendirmek
istismardır.
Millî bütünlüğün korunması, tabîî ve hukûkî farklılıkların ortadan kaldırılması
veya yok sayılması ile gerçekleşemez. Bu farklılıklar yanında birlikte yaşamayı
cazip veya en azından çekilir hâle getirecek unsurlara ihtiyaç vardır. Bunların
bulunması, eğitim yoluyla nesillere kazandırılması eğitim ve kültür
politikasının amacı olmalıdır. Anayasaya göre mecbûrî olan din kültürü ahlâk
bilgisi dersinin de din dayatması ile bir alâkası yoktur; çünkü bu ders yalnızca
bilgi vermeye yöneliktir, iman, ibâdet ve ahlâk eğitimi sözkonusu değildir; bu
dersi birlikte ve hoşgörü içinde yaşamanın dinamiklerinden biri hâline getirmek
veya böyle değerlendirmek pek alâ mümkündür.
Malûm
Şahıs, Bilinen İddialar (İftiralar)
Malûm şahıs (kısaca M.Ş. diyeceğiz) hem de mübarek mevlid kandilinde yine
asılsız iddia ve iftiralarına devam ediyor, kaç kere gerçek yönü açıklanmış,
cevabı verilmiş suçlamalara devam ediyor; çünkü cevabı/açıklamayı okumuyor,
okumadığını ve okumayacağını açıkça söylüyor ve yazıyor. Cevabı okumadığına göre
maksadının düzeltmek, gerçeği ortaya çıkarmak değil, iftiranın iz yapmasını,
yalanın gerçek gibi algılanmasını sağlamak olduğu anlaşılıyor. Bu yazıda birçok
itham ve iftiradan yalnızca ikisini ele alacağız; maksadımız M.Ş. yi iknâ değil,
yanıltılan Müslümanları aydınlatmaktır.
M.Ş. şöyle diyor: "Başka bir ilâhiyatçı, İslâm'da mutlaka tecdid ve ıslâhat
gerekiyor, bu da Cemalüddin Afganî'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza'nın
izinden ve peşinden giderek olur diye otuz senedir yeni bir çığır açmaya
uğraşıyor."
Eğer bu ilâhiyatçıdan maksat ben isem bu sözler yakıştırmadır, uydurmadır,
gerçekle bir ilgisi yoktur. Yıllardır söylediğim şudur: İslâm Allah'ın kulları
için tamamladığı ve râzı olduğu bir dindir; bu din değişmez, ıslâha ve tecdide
ihtiyacı yoktur. Islâh ve tecdid ihtiyacı, Müslümanların din anlayışları ve
uygulamaları ile ilgilidir. Bunun "kimin izinden ve peşinden gidilerek"
yapılacağına gelince, adı geçen şahıslar benim imam ve rehberlerim değildir,
benim rehberim vahiy ve akıl (ilim), danışmanlarım gelmiş geçmiş İslâm
âlimleridir. Bu şahısların hayat, düşünce ve mücadelelerini yazmış olmam onları
imam edinmek mânâsına gelmez; ben Ebû Hanîfe, İmâm-ı Rabbânî, Şâh Veliyullah
gibi birçok zatın daha hayat ve düşüncelerini yazdım. İnancımıza göre günahsız
hatâsız bir kul vardır, o da Sevgili Peygamberimiz'dir (s.a.v.). O'nun dışında
kalan her âlim ve salih kişinin hatâları, günahları olabilir, bir Müslüman ilim
adamı şahısları değil, iman gereği bağlayıcı olan delîlleri esas alır.
Din Tahripçileri isimli kitap da, M.Ş.in yazdıklarına benzer yanlışlar ve
iftiralarla doludur. Ona da gerekli cevaplar tarafımızdan verilmiş ve
neşredilmiştir.
Ve şöyle diyor: "İslâm dinine ve Şerîatine en büyük tehdit mezhepsizlik
bid'atidir. Ünlü İslâm âlimi Profesör Said Ramazan el-Bûtî, bu konuda
Müslümanları uyarmak için yazdığı kitabın ismini "İslâm Şerîatını Tehdit Eden En
Tehlikeli Bid'at Mezhepsizliktir" koymuştur. Yine büyük âlim Düzceli Zâhid el-Kevserî'nin,
Makalat'ında, "Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür" başlıklı bir bölüm
bulunmaktadır.
İslâm uleması telfîk-i mezahibe, yani mezheplerin hükümlerini karıştırarak
uygulamaya izin ve ruhsat vermemişlerdir."
Yine defalarca düzelttiğimiz bu hatâsında ısrar ediyor; çünkü düzeltmeleri
okumuyor. M.Ş. nin mezhepsizlik derken kastettiği mânâ ile Prof. Bûtî'nin
maksadı aynı değildir. Bûtî, o kitabı Elbânî'ye reddiye olarak kaleme almıştır.
Elbânî'ye göre "herkesin ictihad etmesi farzdır, bir mezhebe veya mezheplere
göre yaşamak; yani taklid haramdır". Bûtî haklı olarak bu görüşe "mezhepsizlik"
demekte ve bunun yol açacağı sakıncaları dile getirmektedir. Bizim savunduğumuz
ise şudur: Ehli olan ictihad eder, bilmeyenler bilenlere sorar ve aldıkları
bilgiye, fetvâya göre amel ederler. Müslümanların tek bir fıkıh mezhebine bağlı
kalmaları mecbûriyeti yoktur, ihtiyaç duyduklarında, sıkıntıya düştüklerinde
diğer fıkıh mezheplerinden de fetvâ alabilirler, bunlara göre de dinlerini
yaşayabilirler. Bizim bu tesbitimize Prof. Bûtî yüzde yüz katılmaktadır,
anlaşılan M.Ş., bizim yazılarımızı okumadığı gibi Bûtî'nin kitabını da asıl
dilinden okumamıştır.
Telfîk meselesi fıkıh usûlü ilmi ile ilgili bir meseledir, M.Ş. gibi meraklı ve
heveslilerin bu işlere aklı ermez. Merak edenler için söyleyelim: Telfik, "Bir
meselede, aynı zamanda, birden fazla ictihadı (mezhebi) birleştirerek amel
etmektir". Bunu, hanefîler dahil, her mezhepten câiz görenler olduğu gibi
görmeyenler de vardır. Geniş bilgi için bizim "Dört Risâle" ve "İslâm Hukukunda
İctihad" isimli kitaplarımıza bakılabilir.
Dinler Arasında Diyalog
Fındıklı'dan Taksime çıkan Kazancı yokuşunun başına yakın bir yerde Namık Kemal
İlkokulu vardı, 1960-63 arasında Yüksek İslâm Enstitüsü bu okulun çatı katında
tedrisat yaptı, biz ilk öğrencileri idik, yatılı okuduğumuz için bütün
vakitlerimiz bu muhitte geçiyordu, dinlenmek için deniz kenarındaki Fındıklı
parkına inerdik. Arkadaşlar, bizim gibi dinlenmek amacıyla buraya gelip giden
bir papaz keşfettiler, çoğu ilk defa bir papaz görüyorlardı, önce çekinerek
geriden seyrettiler, sonra yaklaşıp konuşmaya, arkasından da din gayretiyle onu
imana dâvet etmeye, kendilerine göre Hıristiyanlıkta buldukları çelişkileri,
sakatlıkları, tutarsızlıkları ortaya koyup tartışmaya koyuldular. Bir gün bu
tartışmalardan bunalan papaz tartışmalara bir nokta koymak ve konuyu değiştirmek
üzere şunları söylemişti: "Gençler, siz benimle uğraşıyor, Hıristiyanları
Müslüman yaparak bu dini ortadan kaldırmayı umuyorsunuz; hâlbuki komünizm hem
sizi, hem bizi, hem de diğer dinleri ortadan kaldırmak üzere faâliyet gösteriyor
ve ülkenizde de yayılıyor, siz beni bırakın da hep birlikte bu ortak düşmana
karşı mücadele verelim!"
Dinler arasında diyalogu her düşündüğümde bu tecrübeyi hatırlıyorum. Diyalog
bugün de birkaç/farklı hedef peşinde koşuyor: a) Her bir din temsilcisi diyalogu
kullanarak dininin propagandasını yapmak, tanınmak ve yayılmak işitiyor. b)
Bugün -komünizmden ziyâde- dinlerin ahlâkî ve manevî hedeflerine ters düşen
modernizm karşısında dinlerin ortak değerlerini korumak için işbirliği aranıyor.
c) Bizim gibi bazı ülkeler, din adamları arasındaki diyalog ve yakınlaşmayı
kullanarak bazı siyasî problemlerin çözümünü kolaylaştırmayı umuyorlar. b)
Kültürler/dinler arası gerginlik ve savaş beklentilerine karşı, çeşitli dinlere
mensup insanlığın bir hoşgörü ve barış ortamında buluşması hedefleniyor...
Modernizmin içeriğinde "akılclık, bilimcilik, bireysellik (bireysel
özgürlükçülük), dünyevîlik, hazcılık ve faydacılık" var; başta Hıristiyanlık
olmak üzere hemen bütün dinler, ayakta kalabilmek için modernizm ile
uzlaşmışlar, kendilerini inkâr mâhiyetinde de olsa birçok tavizler vermişlerdir.
Tanımladığımız mânâda modernizme itirazı olan; akla, bilime, özgürlüğe, dünya
hayatında yaşanacak hazza ve elde edilecek faydaya, temelde karşı çıkmamakla
beraber bütün bunların sınırlarını koyan, madde ile mânâ, dünya ile âhiret
arasında dengeyi öngören bir tek din kalmıştır ki o da İslâm'dır. Müslümanlar
üçüncü bin yılda insanoğluna farklı (alternatif) bir medeniyet, bir hayat tarzı,
bir ilişki modeli sunmak gibi büyük bir misyonu -fiilen olmasa da kâbiliyet
olarak (bilkuvve)- yüklenmiş bulunuyorlar. Modernizmi temsil eden Batı'nın bu
yüzden İslâm'a itirazı var, onu uslandırmak, diğer dinlere yaptığı gibi onu da
uyumlu hâle getirtmek istiyor. Diğer dinlerin temsilcileri arasında da olup
biteni içine sindiremeyen birçok dindar/münevver var. Diyalog modernizmin,
manevîyat yıkıcı tarafına yönelik bir mücadeleyi, ortak değerlerin korunması
için işbirliğini hedeflediği sürece meşrûdur, güzeldir, katılmak ve desteklemek
gerekir. Ama kendi toplumu içinde dışlanmış, her geçen gün prestij ve cemâat
kaybeden bir din kurumunun, çeşitli hîleler ve takiyyelerle başka din
coğrafyalarında kendine mensup kazanma ve hayat alanı arama amacına yönelik bir
"diyalog" faâliyetine karşı da uyanık olmak gerekir.
Başta Hıristiyanlık olmak üzere birçok dinde yayılma amacının bulunduğu, bu
sebeple geniş bir misyonerlik faâliyeti yürütüldüğü inkâr edilemez. İslâm'ın da
amacı bütün insanlığı, hak dinlerin temel inancı, vazgeçilmez ilkesi olan tevhid
esasında; yani Yaratan ve Yöneten, yalnızca kendisine ibâdet edilen Bir Allah
inancında toplamaktır. Bu sebepledir ki, Peygamberimizin (s.a.v.) en önemli
sünneti ve emaneti Kur'an'ın insanlığa tebliğ edilmesi olmuştur. Diyalog
toplantılarında, dinlerin hâlihazırdaki durumlarıyla eşit derecede hak ve
hakikati temsil ettikleri izlenimi verilmemelidir. Kur'an'ın tashih ve
tembihleri doğrultusunda semavî dinlerin aslına sadık kalan tarafları
vurgulanmalı, bu ortak alanda yardımlaşma ve anlaşma zemini aranmalıdır. Böyle
bir diyalog aynı zamanda tebliğ olur.
Diyanet Vakıf İhtilâfı
Görünüşte veya gösterişte gericilik-ilericilik (?) anlayışına dayalı bir
Diyanet-Vakıf ihtilâfı varsa da aslında bu ihtilâfın tarafları da sebepleri de
birden fazladır.
Tarafları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı, kendilerini, ilerici, devlet dostu
ve koruyucusu sayan bazı resmî ve sivil çevreler, hac gelirine göz dikmiş turizm
şirketleri vardır.
Sebeplerin en önemlileri ise bizim tesbitimize göre şunlardır:
1. Bilenlerin iştahını kabartan hac geliri. Turizm şirketleri yıllardan beri bu
gelirin yalnızca kendi kasalarına akması için olanca güçleri ile mücadele
verdiler ve daima siyaseti devreye soktular. Eskiden hacıları özel şahıs ve
şirketler götürürdü, o günleri bilenler hacıların nasıl perişan olduklarını,
rezilliğin diz boyuna çıktığını da bilirler. Bunlara son vermek üzere işi
Diyanet ve Vakıf üslendi, onların da bazı kusurları olmuştur elbette, ama
geçmişi ile mukâyese edilemez düzeltmeler, iyileştirmeler de oldu. Hac seyahati
için alınan paradan artan kısım Vakf'ın gelirlerinin en büyük dilimini teşkil
etti, Vakıf bu para ile yoksullara baktı, yurt içinde ve dışında, özellikle Türk
Cumhuriyetlerinde câmiler yaptı, çeşitli seviyelerde okullar ve yurtlar açtı,
öğrencilere burs verdi, İstanbul'da bir İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM)
kurdu, yetenekli gençlere yeterli burslar vererek yurt içinde ve dışında doktora
yapmalarını sağladı, bitirenlerin bir kısmı ülkemizin çeşitli ilmî kurumlarında
başarı ile görev yapıyorlar, bir kısmı ise Merkez'de bilimsel araştırma ve
üretim ile meşgûl oluyorlar. İSAM'ın çıkardığı, hâlen 22 cildi basılmış bulunan,
tamamının kırk cilde ulaşacağı tahmin edilen İslâm Ansiklopedisi, Türkiye'nin
iftihar, dünyanın istifâde edeceği bir eser oldu. İSAM'da kurulan kütüphane ve
dokümantasyon merkezi, yerli yabancı birçok ilim adamı ve öğrencinin
ayrılamadığı bir yuva hâline geldi, Vakıf birçok kitap ve dergi neşretti...
Şimdi bu gelirin birazına Diyanet, daha büyük kısmına da özel turizm şirketleri
el koymak istiyorlar. Diyanet parayı, siyaseti memnun edecek şekilde harcayacak,
şirketler de biraz daha servet yapıp çoluk çocuklarını zengin edecekler.
2. Yukarıda sıralanan hizmetlerin bir kısmının, İslâmî uyanış ve gelişmeye
hizmet ettiği için bazı çevrelerce, irticâ'a destek sayılması. Hâlbuki
yapılanların, gerçek mânâda irticâ (bu da ne ise) ile hiçbir ilişkisi yoktur.
İrticâ dîni bilmemek ve yanlış uygulamaktan kaynaklanıyorsa Vakf'ın faâliyetleri
buna destek değil, köstek olmaktadır. Kadının dövülmesi konusu, gûya askere
hakaret konusu istismar edilmektedir; bunları kullananlar da işin aslını
biliyorlar, ama işlerine geldiği için kullanmaya (istismara) devam ediyorlar.
Yüz binlerce sayfalık yayın içinde, hatâsı savabı tartışılabilecek birkaç satırı
bulup ön plâna çıkarmanın iyi niyetle bir ilgisi olamaz.
3. Vakf'ın üst düzey yetkilileri ile Vakıf faâliyetlerinin dışında kalmış veya
istediği düzeyde içine girememiş bulunan bazı şahıslar arasındaki ihtilâf,
çekişme, rekâbet. Vakıf mütevellî heyetini, çoğu müftülerden oluşan, içlerinde
ilâhiyat öğretim üyelerinin de bulunduğu genel kurul üyeleri seçmektedir. Vakfın
başkanı daima Diyanet İşleri Başkanıdır. Seçilenler de ya hâlen Diyanet'te görev
yapan veya oradan emekli olmuş hocalar ile ilâhiyatçılardır. Namuslu mücadele,
denetim, hizmet yarışı övgüye lâyıktır. Bu yola girenlere bir diyeceğimiz
olamaz, ancak hasis menfaatlerine ve kötü emellerine hassas noktaları âlet
edenlerin bu davranışlarını da ahlâkın içine sığdıramadığımızı ifade etmeliyiz.
Demokratikleşme paketi içinde şu üç önemli konu halledilmedikçe daha çok sun'i
ihtilâflar, jurnaller, şantajlar, istismarlar ile karşılaşırız:
a) Düşünceyi ifadenin suç ve kusur olmaktan çıkarılması.
b) Diyanet işlerinin, siyasetin sultasından kurtarılması.
c) Hukukun üstünlüğü ilkesinin yerleşmesi, yargısız infazlara son verilmesi.
Alevîler ne istiyor?
Ülkemizde sosyal barışa, birlik, beraberlik ve dayanışmaya şiddetle ihtiyaç
bulunduğu bir zamanda Alevî, Bektaşî ve Mevlevîler bir araya gelerek siyasîleri
ziyaret ediyorlar ve şu taleplerde bulunuyorlar: 1. Sünnî müslümanlara (Diyanet
İşleri Başkanlığına) bütçeden ayrılan pay oranında bize de para verilsin. 2.
Zorunlu din dersleri kaldırılsın. 3. Nüfus cüzdanlarından din hanesi
kaldırılsın...
Birileri Sünnîler adına kalkıp Alevî vatandaşlarımızı incitecek bir söz söylese
veya bir eylemde bulunsa onlar kıyâmeti koparıyorlar, abartma bir yana buna
hakları var diyelim, kendileri Sünnîleri incitecek bir söz söylerken veya bir
eylemde bulunurken niçin hassasiyet göstermiyorlar? Bu davranış huzur ve barışa
zarar vermez mi? Elbette her inanç ve düşünce sahibinin bunu açıklamaya ve
yaşamaya hakkı vardır, bu hak asla kısıtlanmamalıdır, hak kısıtlamalarına karşı
bütün guruplar, insan hakkı savunucuları olarak tek bir kitle gibi hareket
etmelidirler. Ama bir gurup hak talep ederken diğer gurubun hak ve özgürlüğüne
zarar vermekten ve onları incitmekten sakınmalı ve kaçınmalıdır.
"Diyanet'e bütçeden pay ayrıldığı gibi bize de ayrılsın" deniyor. Cumhuriyeti
kuranlar mezhep için değil, İslâm dîni için, bu dînin ibâdet yerlerini yönetmek
ve halkı din yönünden aydınlatmak için bir kurum oluşturmuşlar ve adına da
"Diyanet İşleri Reisliği" demişler, finansmanın halk tarafından yapılmasında
sakınca gördükleri için de bu daireye bütçeden pay ayırmışlar. Diyanet'in şekil
ve konumunu tartışabiliriz, ancak onu bir mezhep kurumu gibi algılamak ve takdim
etmek hatâlıdır. Türkiye'de İslâm dîni ve öteki dinlere mensup insanlar vardır,
halkın kahir ekseriyeti müslümandır, Diyanet de -Sünnîlere değil- müslümanlara
ait bir kurumdur, diğer dinlerin ise havraları ve kiliseleri vardır. Durum
bundan ibaret olduğuna göre sormamız gerekiyor: Alevîlik, Bektaşîlik ve
Mevlevîlik ayrı veya üçü birden bir din midir, mezhep midir, tarîkat mıdır.
Bizim bildiğimize göre Alevîlik bir İslâm mezhebidir (onun ayrı bir din
olduğunu, zamanla bu hâle geldiğini iddia edenler de vardır, biz buna
katılmıyoruz). Bektaşîlik ve Mevlevîlik ise birer tarîkattir, hem de asılları
itibariyle Sünnî tarîkatlardır. Mezheplere daire ve bütçeden para tahsis
edilmediğine göre, Diyanet'i ileri sürerek bunu talep etmenin anlamı yoktur.
Tarîkatlara gelince Cumhuriyet onları kaldırmış ve yasaklamıştır, kaldıran kanun
inkılâp kanunları arasındadır, buna rağmen bir tarîkat adıyla veya adına
konuşarak bütçeden para istemek ve Cumhuriyet hükumetinin bakanlarıyla,
milletvekilleriyle görüşmek de ayrı bir garabettir. Bize göre Diyanetin iki
fonksiyonu (ibâdet yerlerini yönetmek ve halkı din yönünden aydınlatmak)
Alevîleri de kapsamaktadır. Eğer Alevîler ayrı ibâdet yerleri isterlerse açarlar
ve onları da Diyanet yönetir (Bugünkü sistemin gereği budur). Alevî
vatandaşlarımızın bir kısmının ilgilendiği Cem Evleri, din kurumu değil de sivil
kültür ocakları ise bunlar için bütçeden yardım isteyenler dini ve diyaneti
karıştırmadan benzeri kültür kuruluşları için verileni talep etmelidirler.
Şimdi gelelim diğer iki isteğe: Din kültürü ahlâk bilgisi dersinin bu üç guruba
ne zararı var ki kaldırılmasını istiyorlar. Bu derste Alevî, Bektaşî ve
Mevlevîlerin aleyhinde, onları incitecek bir bahis mi var. Var ise bu bahis
kaldırılır. Onlara yer mi verilmiyor, böyle ise verilir. Ülkede kültür
bütünlüğüne katkısı olacak bir dersi kaldırtmanın anlamı var mıdır? Bu isteğin
milyonlarca müslümanı incittiği, üzdüğü, kırdığı niçin düşünülmüyor? Yoksa
düşünülüyor da bunun için mi yapılıyor?
Bir müslüman hem dînini açıklamak ister; çünkü İslâm'a iman eden ve onu yaşayan
bir mümin için en güzel söz "Ben müslümanım" demek, bunu ilân etmektir (
Fussılet: 41/33), hem de çeşitli ilişkiler içinde olacağı ulus fertlerinin
dinlerini bilmeye (en azından müslüman olup olmadıklarını bilmeye) ihtiyacı
vardır. İnsan hakları, din ve vicdan özgürlüğü bakımından meseleye
yaklaşılıyorsa burada önemli olan insanları, inaçlarını açıklama veya açıklamama
yönünde zorlamamaktır. Nüfus cüzdanlarında din hanesini kaldırmak yerine,
isteyenin hanesi boş bırakılırsa herkes tatmin edilmiş ve kimse zorlanmamış
olur. Böyle bir imkân var iken "din hanesi kalksın" demek çalıyı tersine
sürmektir, huzur bozmak ve fitne çıkarmaktır.
Kürek boşa mı çekiliyor?
Uçlar ipi geriyor, ipin kopmasının her tarafa (uçlara da, ortalara da) zarar
vereceğini, bu zararı dînin, ahlâkın ve ve hukukun meşrû ve câiz görmediğini
bilenler ise farklı inanç, düşünce, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip olanlar
içinden evrensel erdemlere sahip kişileri seçerek, onlarla bir araya gelerek
veya başka şekillerde iletişim kurarak gerginliği azaltmaya, kin ve nefreti
hoşgörü ve tahammüle çevirmeye çalışıyorlar. Amaç bütün tarafların "hak etmediği
zararı görmeden, hak ettiği adâlete nail olarak" kendi inanç ve değerleri
çerçevesinde, farklı olanlarla bir arada (bir dünyada, bir ülkede, bir
toplulukta, bir okulda, bir iş yerinde...) yaşamasını sağlamak; dünyada "hak ve
adâlet temeline oturtulmuş" bir huzur ve barışın hâkim olmasına katkıda
bulunmak.
İpi kimler, hangi uçlar geriyor?
1.Bağlı olduğu inanç ve ideoloji gereği şiddete başvuranlar geriyor.
İslâm'a bu açıdan baktığımızda onu doğru anlayan ve uygulayanların barış yerine
şiddeti ve savaşı istemelerini, sulh ve huzura karşı çıkmalarını gerektiren bir
buyruğun, bir talimâtın bulunmadığını görüyoruz. Müslümanlar, güçleri yettiği
takdirde (veya yettiği kadar) dünya yüzünde, bütün insanlar için hak, adâlet ve
hürriyetin gerçekleşmesi, rezâletler yerine erdemlerin hâkim olması yolunda çaba
sarfederler ve buna İslâm'da cihad denir. Bu yolda çaba göstermek, akıllı ve
erdemli bütün insanların ödevi olduğu için insanlık câmiasının da böyle bir
çabaya katılması veya destek vermesi tabîî olacaktır; çünkü bu, dünyanın bir
bölümünün diğer bölümünü sömürmesi için kurulmuş bir tuzak, parlak elbiselerle
gizlenmiş bir zulüm değil, "insanlık ve fazilet mücadelesidir".
2. Dünya sistemininin (kapitalizmin) patronları; yani ulusaşırı şirketler,
ekonomik topluluklar ile bunlara hizmet için var olan devletler geriyor. Devamlı
sermaye toplamak, sermayeyi ve kârı kesintisiz büyütmek "din, iman, ahlâk ve
ilkeleri" olan bu patronlar, amaçları gerekli kıldığı takdirde, diledikleri
yerde savaş, anarşi, terör, "siyasî, sosyal, ekonomik" kriz çıkarıyorlar.
İslâm böyle bir sistemi de, bu sistemi besleyen egoizmi ve zulmü de tasvip
etmez; şu hâlde müslümanlar, böyle bir eylemin ne plânlayanı ne yürüteni ne de
destekleyeni olabilirler.
3. Ülke içinde siyasî veya ekonomik çıkarları ipi gergin tutmayı gerekli
kılanlar ile belli bir ideolojik guruba taassupla bağlı olanlar geriyor.
Bir müslümanın dünya menfaati elde edebilmek için insanlar ve guruplar arasında
gerginliğe ve kavgaya sebep olması, gerginliği bir araç olarak kullanması,
istismar etmesi -dindarlık çerçevesinde- düşünülemez.
Muhafazakâr, dindar, takvâ sahibi, hassas bir müslüman olmak başkadır, taassup
sahibi olmak başkadır. Taassup hâlinde taklit, heyecan, duygu devreye girer;
dînin hoşgörüye imkân verdiği yerlerde ve durumlarda bile kesinlik, keskinlik,
dargörüşlülük, tektipçilik, tekelcilik olur; inat, ısrar, öfke, tarafgirlik,
tahammülsüzlük, dışlama gibi düşünce, duygu ve davranışlar görülür. Taassup
(bağnazlık) yalnızca dîni inançlarda olmaz; bütün ideolojilerde ve
guruplaşmalarda taassup belâsı vardır. Taassubun bulunduğu yerde ise mutlaka
gerginlik, çatışma, bölünme olacaktır.
Birlik veya beraberliği sağlamak için zarûrî olan ortak değerler, ortak kamu
alanı, ortak kurallar, hakkâniyet ve adâlet dışında farklılıklara imkân tanıyan,
farklı olanların, müşterek nitelikler ve değerler çerçevesinde bir arada -huzur
içinde- yaşamalarını sağlayan bir sosyal, politik, ekonomik, kültürel ortam
hazırlamak için çırpınan "farklı tarafların akıl ve hikmet sahibi fertleri ve
gurupları"var, acaba bunların gayretleri "boşa kürek çekmek midir? Sonunda akl-ı
selîm, insan fıtratının gereği ve hedefi olan düzen taraftarları mı kazanacak
yoksa bozguncular, fitneciler, fesatçılar, şeytanın hizmetçileri mi?
Ben iyimserler safında yer almak istiyorum; "iyiler kötüler kadar gayretli,
cesur ve fedâkâr olurlarsa mutlaka bunlar kazanırlar" diyorum; bir de iyiliğe
yönelmek için mutlaka felâketleri beklemenin, sopa yemenin akıl kârı olmadığını
hatırlatıyorum.
Sıra Sana da Gelir
"Siz kendinize bakın; doğru yolda olduğunuz takdirde başkasının sapması size
zarar vermez" (Maide: 5/108) meâlindeki âyeti insanların yanlış anladıklarına
işaret ettikten sonra Hz. Ebû Bekir şu hadîsi nakletmiştir:"İnsanlar makûl ve
meşrû olmayan (münker) bir şeyi görüp bildikleri hâlde değiştirmezlerse Allah'ın
cezâsı hepinizi içine alıverir".
Münkeri ortadan kaldırmak için gerekeni yapmayı farz kılan birçok âyet yanında
yukarıda meâli verilen hadîs ve benzerleri müminlere bir vazife vermektedir:
Çevresinde dine, hukuka, insan haklarına, ahlâka, kamu menfaatine aykırı bir
davranış ortaya çıktığında onu engellemek, bunun için elinden gelen hiçbir meşrû
eylemi ihmâl etmemek.
Çağdaş demokrasilerde de halkın vazifesi yalnızca oy verip kaderini vekillerine
ısmarlamak değildir, vatandaşın yönetime katılma ve yöneticileri denetleme
vazifeleri vardır. Münkeri engellemek, siyasî iktidarı denetlemek, gerektiğinde
sivil tepki göstermek hür insan olan ferdin ihmâl edilemez ödevi, vazgeçilemez
özelliğidir.
Yukarıya meâlini aldığımız hadîs insanımızın bir hastalığına işaret ediyor ve
onları uyarıyor: Hastalık "neme lâzımcılıktır", "vurdumduymazlıktır", "bana
dokunmayan yılan bin yaşasın" yaklaşımıdır; uyarı ise " yılan yaşadığı sürece
bir gün seni de sokar, münker devam ettiği sürece bunun zararı birgün sana da
dokunur, sıra sana da gelir, topluma ait ödevler ihmâl edilirse Allah toplumu
cezâlandırır" şeklindedir.
Üniversite yöneticileri, öğretim elemanları ve memurlarını içine alan disiplin
yönetmeliğinde yapılan değişiklik, bazı maddelerindeki muğlaklık, her tarafa
çekilebilme, haksız tasarruflar için kullanılabilme kâbiliyeti göz önüne
alındığında hem bu bakımdan, hem de özellikle belirtilen suçlara karşı takdir
edilen cezâ bakımından mevzûat tekniğine, anayasaya, hukukun genel ilkelerine ve
insan haklarına aykırıdır, aynı zamanda hadîsin kapsamına girmektedir, münkerdir.
Bu yönetmeliğe göre meselâ başörtüsü takmayı "Cumhuriyetin niteliklerini
değiştirmeye yönelik siyasî eylem" olarak değerlendirmek, bunları engellemeyen
yönetici ve öğretim elemanlarını da "bu eyleme destek verenler" şeklinde
nitelemek, suçlamak ve yönetmelikte öngörüldüğü üzere çok ağır bir şekilde
cezâlandırmak mümkündür.
Yönetmelikte öngörülen suçların bazıları için elemanı üniversiteden atmak
yerinde ise de tamamı için böyle değildir, hele meslekten çıkarılan ilim
adamlarının eserler, imtihanlar ve yıllar süren ilmi çabalarla elde ettikleri
akademik unvanlarını geri almak, kullandırmamak tam mânâsıyla haksızlıktır.
Meslekten çıkarılan öğretim elemanlarının kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara
bağlı bir dizi iş yerinde çalışma imkânlarını ellerinden almak, onları açlığa ve
işsizliğe mahkûm etmek ise ortaçağdan hatırlarda kalan "afaroz" cezâsını
andıracak kadar haksız, ilkel ve ağır bir cezâdır.
Yönetmeliğin "üniversitelerin mâhiyet ve amacı" ile genel hukuk ilke ve
kuralları yönünden yeniden ele alınarak değiştirilmesi için çaba sarfetmek ve bu
arada ister öğrencilerden, ister öğretim elemanlarından olup mağduriyete uğramış
kimselerin elinden tutmak, onlara yardım etmek, aç ve açık kalmamalarını,
perişan olmamalarını sağlamak başta "sosyal hukuk devleti" temsilcilerinin,
onların ihmâl etmesi hâlinde ise devletin ve hâkimiyetin asıl sahibi olan
halkın, sivil kurum ve kuruluşların önde gelen vazifesidir.
Seçenler ve seçilenler
Seçimler yaklaşıp sıra adayların tesbitine gelince parti mekânları arı oğul
vermiş gibi işlemeye başlıyor. Hâlen milletvekili olanlar oturup bir nefis
muhasebesi yapmak, ürettiklerine göre tekrar başvurmayı hak edip etmediklerini
düşünmek ve buna göre karar vermek yerine ne pahasına olursa olsun tekrar
seçilmenin yollarını aramaya koyuluyorlar. Yeni aday olmak isteyenler de, yüksek
ve ideal ölçülere göre bu işe ehil olup olmadıklarına bakmak yerine mevcûdun
ortalamasını hattâ bunun da aşağısını ölçü tutuyor, " o oldu ise ben niye
olmayayım" diyorlar. Bu kısır döngü yıllardır böyle devam ediyor. Ehliyetliler
onurlu ve iffetli oldukları için kapıları aşındırmıyorlar, araya adamlar
koymuyorlar, bu yüzden onlar dışarıda kalırken listeleri -istisnalar kaideyi
bozmaz- ehliyetsizler ve kullanışlı olanlar dolduruyorlar. Seçmenler adaya
değil, partiye oy veriyorlar, partiler liyâkat ve faziletten ziyâde başkanın
irâdesi ile oy toplama şansını esas alıyorlar, derken seçim oluyor, değişen bir
şey yok, yıllanmışlar, yolunu bulanlar yine mecliste, orada olması gerekenlerin
pek azı orada, çoğu dışarıda.
Milletvekillerinin, işe ehil olanlarının bile elini kolunu bağlayan sebepler ve
engeller de bir başka handikap. Bunların başında parti içi demokrasinin
olmaması, lider sultası, bağlayıcı kararlar ve dış bağlantılar/bağlılıklar
(cemâat, loca, gurup, menfaat... angajmanları) geliyor. Bu kadar bağ ve bağlantı
içinde değil ehliyetli milletvekili, cambazlar bile diledikleri gibi hareket
edemezler. Yapılan şey komutla hareket etmekten ibarettir, eğil deyince eğil,
kalk deyince kalk. Hayır diyen olursa, kendi zaviyesinden veya objektif
kıstaslara göre haklı olsa bile konjonktüre göre (?) haksız olduğundan ya derhal
yahut da ilk fırsatta işi bitirilir.
Hiçbir kimse ayranım ekşi demezmiş, herkes kendine göre haklı, yaptığını
meşrûlaştırmanın(?) bir yolunu buluyor, hem kendini hem de başkalarını kandırmak
için ne diyeceğini, neye dayanacağını biliyor. Bizim bir şair arkadaşımızın
deyişiyle "Herkes kendi hesabını/ Yapar Allah deyu deyu". Allah diyerek işini
göremeyenler de diyecek bir şeyler buluyorlar; yani bu mânâda herkesin,
kullanabileceği, kullandığı bir kutsalı var.
Bütün bu oyunlar millet hesabına yapıldığına, sonunda zarar eden millet olduğuna
göre ona bir vazife düşmüyor mu? Bu yanlış/bozuk gidişi durdurmak için
seçenlerin ve seçilenlerin yapabilecekleri şeyler yok mu?
Elbette var. Bazılarını birlikte hatırlayalım:
1.Millet vesayetten kurtulmalı, kendi mukadderâtına sahip çıkmalı, kendisi için,
kendi hakkında başkaları değil, kendisi düşünmeli, kendisi karar vermelidir.
2.Parti başkanı, milletvekili, lideri... kim olursa olsun hepsi birer beşerdir,
her beşer gibi bunlarda şaşar; nefisleri, duyguları, ihtirasları, zaafları ...
vardır; partili, seçmen ve adaylar bunu asla unutmamalıdırlar.
3.Demokratik temsil sistemi (partilerin ve milletvekillerinin halkı temsilen
onlar adına aldıklar kararları ve yaptıkları tasarruflar) zarûrî olan sınırda ve
boyutta tutulmalıdır.
4.Üçüncü maddeyi gerçekleştirebilmek için oy veren vatandaşlar delege seçimi ile
yakından ilgilenmeli, adayları iyi tanımaya çalışmalı, merkez yoklaması ile
dayatılan adayların uygun olmaması hâlinde tavır koymalı, adaylarını beğenmediği
partilere oy vermemeli, partilerin ve adayların söylediklerini ve vadettiklerini
not ederek ısrarlı bir şekilde takip etmeli, seçtikleri ile karşılaştıkça önce
hesap sormalı, hesabı düzgün verirlerse takdirlerini, aksi hâlde uyarılarını
ifade etmeli, meclis çalışmalarını olabildiğince takip etmeli, yanlışlar,
sapmalar, gaflet ve hiyanetler karşısında pasif kalmamalı, meşrû tepkilerini
ortaya koymalı, milletin irâdesi doğrultusunda çalışan meclise, partiye,
hükumete ve milletvekiline karşı bir hareket ve engelleme olduğunda sivil toplum
örgütleri olarak ortaya çıkıp meşrû yolda olan vekillerini, meşrû vasıtalarla
korumalıdırlar. Gerekli hâllerde halkın görüşü alınmalı, referanduma
başvurulmalıdır.
5.Gerek seçenler ve gerekse seçilenler kendi şahsî işlerini ve menfaatlerini
millet işleri ve menfaatinin önüne geçirmemeli, milletvekilleri, bu çoğu yoksul
olan halkın hakkı/ödediği maaşlarını helâl ettirmek için vazifelerini
aksatmadan, tam bir sadakât ve dürüstlük içinde yerine getirmelidirler.
6.Kişilikli ve ilkeli milletvekilleri, lider veya gurupları yanlış yola
girdiğinde, millet menfaatine aykırı bir tutumları sözkonusu olduğunda "hayır"
demeli, partisine bakmadan başka hayır diyenlerle işbirliği yapmalı, sistem de
bunu "partiye hiyanet etme" olarak değerlendirmemelidir.
İlkeli mi, faydacı mı?
Dünyada maddî ve biyolojik ihtiyaçlarını/arzularını tatmin ve temin ederek maddî
hazzı mümkün olan en üst seviyede yaşamaktan başka bir amacı olmayan kimseler
-ahlâkî mânâda- ilkesizler sınıfını teşkil ederler. Hayatını belli bir inanç,
dünya görüşü ve erdemler çerçevesi içinde yaşayan, zarûret hâli dışında -hatta
bazen bu hâl mevcût olsa bile- çerçeveden taviz vermeyen kimseler ilkeli
insanlardır. İlkeleri bulunmakla beraber ya zarûret kavramını sulandırmak veya
ilke ile menfaat arasında kendine göre bir yol tutarak ve çoğu kez ibreyi
menfaat tarafına meylettirerek yaşayan kimseler de iki arada bir derede kalıp
işi idare edenlerdir, bunlar da ilkesizlere mülhaktırlar. İlkeleri mevcût olduğu
hâlde onu kullanmayan, işletmeyen, ilkeli bildiği kimselere teslim olan,
liderlerine aşırı güvenleri sebebiyle onun karar ve davranışlarında var saydığı
ilkelere dayanan, daha doğrusu kendilerini böyle kandıran kimseler de sonuncu
sınıfa dahildirler.
Milletvekilleri ilkelilik bakımından ele alınıp değerlendirildiğinde içlerinden
pek azının ilkeli, diğerlerinin ilkesizler ile bunlara mülhak olan (bunlardan
sayılan) kimseler oldukları görülmektedir. İlkeli milletvekilleri mevcût parti
anlayışı ve uygulamalar karşısında çok geçmeden isyan etmekte, liderleri ile
ters düşmekte, bunun da bedelini ödemektedirler; bedel, ya partiden ihraçtır
veya bir sonraki seçime kadar idare edildikten sonra aday listelerine
alınmamaktır. İlkesizler/menfaatçiler ile bunlardan sayılması gerekenler ne
kadar uyumlu ve itâatkâr olurlarsa o kadar göze girmekte, pastadan hak ettikleri
payı almakta, bir sonraki seçimde de seçilme şansını elde etmektedirler. İlkeli
ve erdemli oldukları hâlde gözden çıkarılamayan, her şeye rağmen ve yine de bir
yere kadar kendilerine katlanılan milletvekilleri de vardır, ancak bunların hem
sayıları azdır hem de ömürleri nisbî olarak kısadır; bir gün yeme sırası onlara
da gelecektir.
Partilerde lider sultasının suçlusu ve sorumlusu yalnızca despot, muhteris,
kendini beğenmiş ve şişirilmiş liderler değil, bunlara yağcılık yapan veya
menfaati yüzünden ses çıkarmayan, yanlışlara ve haksızlıklara göz yuman
milletvekilleridir, partililerdir.
Küskünler hareketi, erdemli ve ilkeli kimselere ait bulunan kıyâfeti bürünüp
yine onlara mahsus olan söylem ve davranış biçimlerini kullanarak menfaat
devşirme veya menfaate engel olanlardan öç alma hareketidir.
Bu hareketten yararlanarak bazı engelleri aşmak, bazı amaçlara ulaşmak için
harekete geçenlerin bu davranışlarını üç sebeple erdemli ve ilkeli olarak
nitelemenin mümkün olmadığını düşünüyoruz: 1. İlkesizlerle aynı safta yer almak,
onların amaçlarına hizmet etmek, makyevelist bir tutum ve durum içine düşmek. 2.
Gerektiren sebepler bulunduğu hâlde zamanında böyle bir davranış ortaya
koymamış, ibreyi kör olası menfaat ve ilkesizlik tarafına meylettirmiş olmak. 3.
Kumanda ile hareket etmek.
Küskünler hareketine benzer çıkışlar ve davranışlar ne kadar çok olursa o kadar
iyidir ve hayırlıdır; çünkü halkı uyandırmak, olup biteni doğru anlamalarını ve
değerlendirmelerini sağlamak için bunlardan daha uygun vesileler ve tecrübeler
bulunamaz.
Halkla
Bütünleşmek Veya R.Tayyip Erdoğan
Eninde sonunda milletin dediği olur (hâkimiyet milletindir), milletin hâkim gücü
Allah'a inanmıyorsa Allah'ın teşrîî hâkimiyeti dünya hayatının o millete ait
olan kısmında gerçekleşmez, bu sebeple Allah, " din gününün (âhiretin) mutlak
hâkimidir", dünya hayatındaki siyasî, hukûkî... hâkimiyetini kendisi mutlak
tutmamış, başka bir deyişle "imtihan gereği bu hâkimiyetinin gerçekleşmesini
kulların da bunu istemesine bağlamıştır". İşte bu sebeple ve bu mânâda dünya
hayat düzeninde milletin dediği olur.
Muhalifleri Sultan Abdulhamid'e "Kızıl Sultan" dediler, halkın ekseriyeti onu
hep sevdi, saydı ve cennetmekân diye andılar.
Menderesi astılar, ülkeyi ve demokrasiyi kurtaracağız (!) diye onu asanlar ya
unutuldu veya rahmetle anılmıyorlar, Menderes ve arkadaşları ise İstanbul'un
mûtena bir köşesine taşınan kabirlerinde ziyaret ediliyorlar, kendileri için
mevlitler okunuyor, sevgi, saygı ve rahmetle anılıyorlar, ailelerine karşı bile
vefâ borcu ödeniyor.
Çorum'da vali ve belediye başkanı olarak görev yapan bir devlet memuru vardı:
Merhum Mehmet Varinli. Hafızamda hiçbir Çorum valisinin ismi yoktur, sanırım
hemşehrilerimin de çoğu böyledir, merhum Varinli'ye gelince, aradan yıllar
geçmiş olmasına rağmen hâlâ unutulmamıştır ve rahmetle anılır. Bazı siyasîlerle
ters düştüğü için kendisini Çorum'dan almaya karar verdiklerinde sivil halk
temsilcileri Ankara'ya yığılmış, valilerine sahip çıkmışlardı. Vali Varinli
sabah namazını Ulu Câmi'de, imamın arkasında kılar ve ilk denetleme görevine
buradan başlardı. Cumhuriyetin valisi bu davranışını laikliği aykırı bulmaz,
câmilerde namaz kılan valilerin irticâ'ı azıtacağı vehmine kapılmazdı. Bir
zabıta görevlisine bir dostu "gel çay içelim" teklifinde bulunmuş, görevli ise
"Vali'nin ne zaman nereden çıkacağı belli olmaz, mesai saatinde çay keyfi
yaptığımı görürse beni perişan eder" diyerek teklifi geri çevirmiş; böyle
yüzlerce olay halk arasında konuşulur, vali gözlerinde büyüdükçe büyür,
gönüllerine bir daha çıkmamacasına yerleşirdi. O günlerde Belediyelerin
gelirleri çok sınırlı olduğu hâlde Vali ne yapmış etmiş, Çorum'a büyük
hizmetlerde bulunmuştu.
Geçen akşam bir kanalda Recep Tayyip Bey'in bir hatırâsını dinledim. Vali,
Komutan ve kendisi bir merasimde halkı selâmlarken valinin teklifi üzerine
arabadan iniyorlar ve halkın önünden yürüyerek geçiyorlar. Bu sırada koltuk
değnekleriyle yürüyebilen bir genç sıradan fırlayıp Recep Bey'e sarılıyor ve
"Başkanım, bizi bırakma!" diyor. Recep Bey'in cevabı şöyle: "Siz beni
bırakmadıkça asla!" Genç sevgi ve saygı ile elini öpüp dönerken başkan ikaz
ediyor: "Vali amcanın da elini öp", öpüyor ve dönerken yine ikaz ediyor paşa
amcanın da elini öp", o da dönüp onun da elini öpüyor. Eller korku veya menfaat
yüzünden öpülürse makbûl değildir; Recep Bey'in elini ve yüzünü öpenler, ona
sahip çıkanlar, yağmur altında saatlerce nöbet tutanlar, vefâlarını gösterenler
bunu sevgiden yapıyorlar. Niçin bu kadar sevgi? Çünkü o halkından kopmamış,
onlar gibi imanlı, onların kültür değerlerini paylaşıyor, dürüst, çalışkan,
fedakâr, mütevazı... Onun elini öpenler, isteği üzerine başkalarının da ellerini
-bu defa isteyerek- öpüyorlar. Eğer halk irâdesine saygı gösteriliyorsa
memurların ve siyasîlerin tutacağı yol, halkın sevdiklerinin önlerini kesmek
değil, aynı sevgiye mazhar olabilmek için onlarla yarışmaktır, yarışı
kaybetmeleri hâlinde ise emaneti ehline teslim etmektir. "Halk irâdesine rağmen
bildiğimi ve dilediğimi yaparım" denirse biz de diyoruz ki, "Eninde sonunda
halkın dediği olur, suyu tersine akıtamazsınız."
Oyuvermek, Koyuvermek
Bugüne kadar çoğu insanımızın yönetime katılması oyu verip koyuvermekten ibaret
olmuştur. Koyuverilen vekillerin çoğu da kendi bildiğine daha doğrusu liderinin
isteğine ve partinin menfaatine göre hareket etmişler, birinci hedefleri bir
sonraki seçimde yine seçilmenin yollarını oluşturmak ve şartlarını hazırlamak
olmuştur. Bu arada verilen sözler, edilen vaatler yerine getirilmemiş veya
getirilememiş, bu vaatlere kanarak oy veren seçmenlerin takip etmek, işin
içyüzünü öğrenmek ve hesap sormak gibi bir alışkanlıkları olmadığından vekiller
tarafından kandırılmaları, her aczin, hıyanetin ve beceriksizliğin bir hikmet
(!) veya yalan perdesi ile örtülmesi kolayca mümkün olmuştur.
Ülkemiz seçmenlerinin koyuvermekten başka ve biraz bunun da sebebi gibi duran
bir kusurları da vekillerine ve liderlerine karşı besledikleri aşırı güvendir.
Ahlâkımızda insanlar hakkında iyi zan beslemek ilkesi vardır; ancak bu zandan
ibarettir, aksi sabit olmadıkça geçerli olan değerlendirme böyledir. Aksinin
sabit olması ihtimali ise daima var olduğundan seçmenin takip etmek, denetlemek,
şüphe durumunda araştırmak hakkı ve ödevi de vardır.
Hz. Ömer halka elbiselik kumaş dağıtmış, kendisi de eşit miktarda kumaş almıştı.
Kumaş bir kişiye elbise olmak için yeterli değildi. Halife, sırtında aynı
kumaştan yapılmış bir elbise ile halkın karşısına çıkınca derhal hesap sordular,
fazlasını nereden, nasıl aldığını açıklamasını istediler. Halife, oğlu
Abdullah'ı çağırarak olup biteni anlatmasını söyledi, Abdullah " Ben hissemi
babama verdim, o da elbise yaptırdı" deyince tatmin olup rahatladılar. Hz. Ömer
gibi bir dürüstlük ve adâlet âbidesi hakkında elbette iyi zan besleniyordu, ama
ne olursa olsun o da bir beşerdi, hatâdan, günahtan beri (masûm) değildi,
şüpheyi celbedecek bir durum karşısında araştırma yapılmalı ve hesap sorulmalı
idi.
Seçmenimizin üçüncü önemli kusuru takım tutar gibi parti tutmasıdır. Bu
partizanlık onların gözlerini kör, kulaklarını sağır hâle getirmekte, aka kara,
karaya ak demelerine sebep olmaktadır. Siyaseti şahsî çıkarı için yapanlar,
partilere bunun için girip çıkanlar amaçlarına ulaştıkları müddetçe partinin
etlisine sütlüsüne karışmazlar; bu davranış ahlâkî olmamakla beraber tutarlıdır.
Ancak kendi menfaatini ülke ve ülkü menfaatinde görenler, temsilcilerine bunu
gerçekleştirsinler diye vekâlet verenler hem vekilleri hem de partileri birer
araç olarak görmek ve değerlendirmek durumundadırlar. Partiler ve
milletvekilleri amaca hizmetleri ölçüsünde değer kazanır, övgüyü ve korunmayı
hak ederler. Hizmette kusur edenlerin ise gözlerinin yaşına bakılmaz,
bakılmamalıdır.
Vazifesini yapan, aldıkları vekâletin hakkını veren parlamentoya ve
milletvekillerine karşı dışarıdan bir müdahale, bir engelleme, bir baskı
vukûbulduğunda, oyu verip koyuveren seçmenlerin koruma ve destekleme vazifesini
ihmâl etmeleri en önemli kusurlarıdır. Demokrasilerde halk, koruma ve destekleme
vazifelerini sivil toplum örgütleri aracılığı ile gerçekleştirir. Meclisin irâde
ve tasarruflarına karşı demokrasi ölçülerine sığmayan bir müdahale asla kabûl
edilemez; böyle bir müdahale karşısında meclisin ve halkın hareketsiz kalmaları
sistemin ölümü demektir. Kısa demokrasi tarihimizde bu öldürücü darbe defalarca
alınmış, yeniden dirilme ise yıllarımızı alıp götürmüştür. Şimdi yeni bir meclis
teşkil edilmektedir. Eğer millet yine oyu verip koyuverecekse, denetleme, hesap
sorma, gerektiğinde koruma ve sahip çıkma vazifelerini yapmayacaksa, bunun için
demokratik örgütlenmeye ağırlık vermeyecekse, kendi irâdesini temsil eden
meclise ambargo koyma cesaretini gösterenlere gerekli ders verilmeyecekse bir
değil, bin seçim olsa emek de masraf da boşunadır.
Millet ne istiyor?
Bugün makûl, makbûl ve meşrû bir milliyetçilik tanımı yapılsa, "Başka milletlere
haksızlık etmemek şartıyla milletini sevmek, kendini ona ait hissetmek ve onun
mutluluğu için çalışmaktır" denilebilir. Sosyal bir gerçek olarak millet de
"aynı imanı, kültürü, ülküyü ve ülkeyi paylaşan insan topluluğu"dur. Millî
duyguları ağır basan, kendisini milliyetçi olarak tanımlayan kadroların iktidar
olmaları hâlinde kendilerinden beklenecek şey millete hizmet için fedakârca
çalışmak, ona hizmete ve onun menfaatine öncelik vermektir. İslâm ile
şereflendikleri tarihten bu yana başka milletlere zulmetmememiş, adâlet
temelinde bir nizam-ı âlem kurmak ve bunu korumak için cihad eylemiş bir
milletin çocukları bugün tarihî ihtişamını yitirmiş, boynu bükük ve ele muhtaç
hâle gelmişlerdir. Üstelik binbir fedakârlıkla okuttuğu, başıma geçsin, beni
yönetsin, milletine hizmet etsin; bana, tarihime lâyık bir duruş sağlasın diye
yetiştirdiği insanlarından da darbeler yemiş, bunların bir kısmı hırsız, soysuz,
egoist, hain, gevşek, dâvasız, milletine yabancı... çıkmıştır.
Son seçimlerde milletin ortaya koyduğu irâde, verdiği mesaj; konuşmalarında
millete, milliyete, millî duygulara, millî menfaate, aidiyete ağırlık veren
kadrolardan medet beklediğidir. Milletin beklentisini, "maddî ve manevî
sıkıntılarının giderilmesi, potansiyel varlık ve imkânların millet namına fiil
hâline getirilmesi, yokluktan ve baskıdan kurtarılması şeklinde özetlemek
mümkündür. Şu hâlde milleti mutlu kılmak isteyen, bunun için yola çıkmış bulunan
bir iktidarın iki hedefe öncelik vermesi gerekmektedir: 1.Milletin makûl bir
vade içinde -belini büken- iç ve dış borçtan kurtarılması, madde olarak
zenginleştirilmesi ve bu zenginliğin adil ölçüler içinde paylaşılması veya
zenginlikten adâlet ve millet sevgisine uygun bir biçimde herkesin yararlanması.
2. Manevî baskı ve sıkıntılardan kurtarılması. Milletin mutluluğunu engelleyen
en önemli manevî baskı ve sıkıntı, onun dînî ve millî kültürü ile ilgili
olanıdır. Büyük çoğunluğu müslüman olan milletimiz, örgün ve yaygın olarak
çocuklarına dînini doğru ve yeterli bir şekilde öğretmek, din ve millî kültür
eğitimi vermek, bunları serbest olarak yaşamak imkânlarından büyük ölçüde mahrûm
edilmiştir. Temel eğitim yıllarının imkânlar ölçüsünde arttırılması uygun
olmakla beraber sırf İmam-Hatip okullarının orta kısımlarını kapatmak için sekiz
yılın kesintisiz olmasında ısrar edilmiş, bu karar yalnızca İmam-Hatipleri
değil, bütün meslek öğretim ve eğitimini olumsuz etkilemiştir. Meslek lisesi
mezunlarının yüksek öğrenime giriş hakları, yine İmam-Hatiplerin önünü kesmek
için kısıtlanmıştır. Onaltı yaşına kadar çocuklarımıza Kur'an kurslarında ve
câmilerde din eğitimi ve öğretimi yaptırmak yasaklanmıştır. Bu öğretim ve
özellikle eğitim okullarda da yapılmamaktadır. Kadınlarımız ve kızlarımızın
inançlarına uygun giyinme biçimleriyle okumaları ve çalışmaları menedilmiştir.
Resmî ve sivil birçok işyerinde müslümanlar günlük ibâdetlerini yapamaz hâle
gelmişlerdir. Bütün bunlar olup biterken devletine ısyan etmemeyi akidesinin bir
parçası kılmış bulunan bu millet acısını ve öfkesini içine gömmüş, son
seçimlerde oyları ile yüzünü güldüreceğini umduğu bir siyasî iktidara start
vermiştir. Millet üzerine düşeni yapmıştır, şimdi sıra emaneti devralacak
olanlara gelmiştir; ya millete hizmet eder, onu maddî ve manevî sıkıntılarından
kurtarırlar yahut da zamanı gelince onlar da milletten hak ettikleri dersi
alırlar.
Sahte
eşikler, gerçek ve önemli meseleler
Türkiye için bütün milletin benimsediği gerçek eşikler vardır; ülkenin toprak ve
nüfus bütünlüğü, bağımsızlığı, elde edilmiş haklar (özellikle insan hakları),
millî kültür bunlardandır. Bu eşikleri aşmaya yeltenenlere karşı milletin
şahlanması, meşrû savunma hakkını kullanması tabîidir. Bir de sahte eşikler
vardır; bunları, kendilerini millet yerine koyan bir avuç seçkinci eşikleştirip
millete dayatmaktadır. Temel eğitimi tamamlamayan çocuklara din eğitimi yasağı,
inancı gereği belli yerlerini kapatarak çalışmak ve okumak isteyenlere karşı
uygulanan örtünme yasağı, sekiz yıllık temel eğitimin 5+3 şeklinde kesintili
olması yerine kesintsiz olması, İmam-Hatip ve diğer meslek liselerinden mezun
olanların üniversitelere girme haklarına getirilen kısıtlama, genel olarak sivil
din eğitim ve öğretiminin yasaklanması, irticâ sayılarak samîmî dindarlığın
engellenmesi... hep sahte eşiklerdir. Bilgi eksikliği ve çarpıtması, yanlış
okuma ve değerlendirme, abartma ve genelleme gibi bütün nâkıs yöntemler
kullanılarak sahte eşikler oluşturulup savunulmaktadır. Yapılan ilmi sosyal
araştırmalar milletin dinî-kültürel fotografını aslına uygun olarak ortaya
çıkarmaktadır; bu fotoğrafta paranoyakların tahayyül ettikleri hiçbir tehlike
yoktur. Milletin kahir ekseriyeti, hiçbir ferde ve guruba baskı/dayatma
yapılmaksızın herkesin inancını serbestçe yaşamasını yani din ve düşünce
hürriyeti başta olmak üzere insan haklarının korunmasın istemektedir. Getirilen
kısıtlamalara, uygulanan dayatmalara milletin rızâsı yoktur. Sahte eşikçiler
millete rağmen ve millet zararına yaşadıkları müreffeh hayat standardını
kaybetmemek, kendi yaptırdıkları mevzûâta uygun olsa bile evrensel değerlere
göre meşrû olmayan gelir kaynaklarını millete kaptırmamak için bu sahte eşikleri
ve tabuları istismar etmektedirler.
Ülkemizde yeni bir seçim olmuş, millet emaneti farklı sayılabilecek ellere
teslim etmiştir. İktidar emanetini yüklenecek olanların her şeyden önce millet
irâdesine kulak vermeleri, milletin rızâsını gözetmeleri hem kendi gelecekleri
hem de ülke menfaati için kaçınılmaz bir davranıştır. Milletin gazete,
televizyon, reklâm gibi sesini duyuracağı araçları yoktur, ama talepleri,
tercihleri, eşikleri, değerleri... vardır; politikacı bunları duymak ve bilmek
durumundadır, milletin içinde olanlar, meclisin duvarları arasında
kaybolmayanlar milletin sesini kolaylıkla duyarlar. Bir avuç
seçkinci/dayatmacıyı millet yerine koyanlar veya ona tercih edenler her şeyden
önce siyasî geleceklerini mahvetmiş olurlar. Olup bitenden ibret almak insanlara
mahsus bir özelliktir.
Milletin ve memleketin düze çıkması, acil sıkıntılardan kurtulması imkânsız
olmadığı gibi henüz çok zor da değildir. İyi niyetli, samîmî ve erdemli kadrolar
millet menfaatine öncelik verir, bunun için kendi siyasî geleceklerini bile hiçe
sayabilirlerse, gürültüye pabuç bırakmaz milletin sesine kulak verirlerse, aklın
ve ilmin gösterdiği yoldan giderlerse; halka, gerektiğinde fedakârlık
edebilecekleri ölçüde güven verebilirlerse Türkiye'nin acil meseleleri çok da
uzun olmayan bir süre içinde çözüme kavuşur. Yoksulluk/ihtiyaç fertleri ve
gurupları köleleştirir, erdemden uzaklaştırır, verimsiz kılar. Sosyal adâletin
bulunmaması milletin birlik ve bütünlüğünü zedeler, kamu düzenini ve asayişi
olumsuz etkiler. Manevî değerlerin, özellikle dindarlık ve ahlâkın zayıflaması,
millî kültürün yozlaşması ülkeyi ve milleti dağıtır. Şu hâlde milletini ve
ülkesini sevenlerin işe nereden başlayacakları ve nelere ağırlık/öncelik
verecekleri apaçık ortadadır. Sahte eşikleri kırıp dağıtmak, yapay engelleri
ortadan kaldırmak, ciddî ve acil meselelerle meşgûl olmak kaçınılmazdır. Acil
meselelerden hemen sonra ülkenin ekonomisini güçlendirmek, milli kültürü koruyup
asaletini bozmadan yenileştirerek eğitim yoluyla yeni nesillere kazandırmak için
gereken yapılmalıdır. Bu milletin kültürü ile dîni arasında çatışma yoktur,
aksine bir görüntü varsa bunun sebebini yozlaşma ve yabancılaşmada aramak
gerekir. Dinden ve milli kültürden korkanlar, bunlara karşı çıkanlar miletten
korkmakta, ona karşı tavır almış olmaktadırlar. Uygarlık, çağdaşlık, ilkeler vb.
kavramlar ve değerleri dîne ve millî kültüre karşı kullanmaya kalkışanlar
şeytanın yandaşlarıdır; doğru sözleri eğri maksatları için kullanmaktadırlar,
aman gaflete düşmeyelim!
Cephe Hükumeti
İçinde sol diye bilinen partilerden birisinin bulunmadığı bir koalisyon hükumeti
kurulması ihtimali ortaya çıkar çıkmaz malûm çevreler bir korku/tehlike havası
estirme kampanyasına girişiyor, kamu oyunu böyle bir oluşumun aleyhinde tavır
almaya yönlendiriyorlar. Bunlara göre muhtemel tehlikenin iki unsuru var:
1.Solun rahat durmaması, hazımsızlık göstermesi, ülkede tozu dumana katmak,
kendisinin ortak olmadığı iktidarı kimseye yaratmamak için elinden geleni ardına
koymaması. 2.Sağcılardan oluşan cephe hükümetinin yönetimde âdil davranmaması,
kıyım yapması, ülke menfaatine aykırı tasarruflarda bulunması. Sayın Demirel'den
nakledilen "Cephe hükümetinden korkmayın; çünkü başlarında ben varım" cümlesi de
üstü kapalı olarak bu tehlike kurgusunu desteklemektedir. Bu tavır tahlil
edildiği zaman ortaya çıkan gerçek, ülkemizde demokrasinin mâhiyet ve niteliği
yönünden düşündürücüdür. Halk ne derse desin, irâdesini nasıl ortaya koyarsa
koysun menfaatini veya düşüncesini daha üstün görenlere göre ülke -demokratik ve
hukûkî meşrûiyet bulunsun bulunmasın- belli partiler ve şahıslar tarafından ve
bunların istedikleri şekilde yönetilmeli, ancak sonuç bir şekilde (veya
göstermelik olarak) halka mâledilmelidir. Son seçimlerde halkın seçtiği sözde
solcu milletvekillerinin sayısı, meclis tam sayısının dörtte biri civarındadır.
Demokrasilerde bir de muhâlefet kavramı ve kurumu vardır; dörtte üç iktidar,
dörtte bir de muhâlefet olunca her şey yerli yerindedir, seçmenlerin irâdesi
iktidarın oluşumuna yansımıştır, birtakım uyduruk, sanal ve kurgusal (!)
korkularla halk irâdesinin karşısına çıkmak, demokrasinin rûhu olan irâdeyi
tehlike olarak algılamak neyin nesidir? Demokrasinin neresine düşer? Bu havayı
estirenlere karşı siyasîlerin çekingen ve teslimiyetçi tutumları da ne oluyor,
halkın irâdesini ve demokrasinin alfabe kurallarını neden bunların suratlarına
çarpmıyorlar. Bir avuç oyun bozan, mızıkçı, gürültü erbabının siyasî etik dışı
davranışları niçin belirleyici ve caydırıcı olabiliyor? Halkın kâhir
ekseriyetini temsil eden -demokrasi yanlısı- sağcılar, niçin küçük hesapları bir
yana bırakarak ortak ve âcil memleket meselelerine çözüm üretmek üzere bir
koalisyon hükumeti kurarak işbirliği yapmıyorlar?
Cephe meselesinin bir başka yönü de millete dayatılan kararların yanında veya
karşısında olmakla ilgilidir. Esasen 28 Şubat'tan bu yana Türkiye'de yaşanan
cepheleşme siyasî/ideolojik sağ-sol temelinden ziyâde dayatılan kararlar
temeline dayanmaktadır. Bu tarihten itibaren Türkiye'de muhalif cephe yoktur;
iktidar dayatmanın memurudur, iktidarda olmayan partiler ise kapalı kapılar
ardında aslan kesilen, iş ciddîye binince kedileşen (aynı memurluğa aday olduğu
görülen) sözde muhâlefettir. Bu kahredici durum karşısında millet ümidini seçime
bağlamış, oylarıyla demokrasi dışı güçlerin memuru olanları geriye çekmiş, kendi
memuru, irâdesinin temsilcisi olacaklarını, demokratik cephe teşkil edeceklerini
umduğu vekillere imkân vermiştir. Eğer bu vekiller milletin mesajını doğru
okuyabilirlerse teşkil edecekleri cephenin -başkası değil- dayatmaya karşı
demokrasi cephesi olduğunu anlayacaklardır. Bu cephe demokrasi adına yola
çıkacak ve onu rafa kaldıranlarla hesaplaşacak, başarılı olduğu takdirde
demokrasi kahramanı olacak, tarihe böyle geçecektir. "Demokrasi cephesi" şanlı,
şerefli ve sevimli bir oluşumun adıdır; onun imajını çirkinleştirmek için oyun
kuranlara karşı uyanık ve cesur olmak bir zarûrettir.
Önce terbiye sonra
demokrasi
Baskıcılar ve hak kısıtlayıcıları, demokrasiden yana olanlara karşı son günlerde
yeni bir argüman kullanmaya ve bunu çekinmeden (utanmadan da denilebilir) açığa
vurmaya başladılar: Önce halkı terbiye edelim, bizim istediğimiz kimlik ve
kişilik oluştuktan sonra serbest bırakalım, en geniş mânâda özgürlük ve
demokrasi verelim, ama şimdi olmaz... Adamlar elleri kırbaçlı arslan
terbiyecilerine benziyorlar; döverek, aç bırakarak, şartlandırmanın bütün
yöntemlerini kullanarak arslanı terbiye edecekler; yani tabiatını bozacak, onu
arslan olmaktan çıkaracaklar, sonra da serbest bırakacaklar; ortalıkta arslan
sûretinde kediler bulunacak, terbiyeciler de korkusuz yaşayıp dolaşacaklar.
İnsana, insanlığa bu gözle bakan, kendilerini kâmil insan, diğerlerini insan
müsveddesi gören, Allah'ın ve çağdaş dünya insanlarının verdiklerini kendi
insanlarından esirgeyen, verme alma konusu olmayan tabîî, fıtrî insan haklarına
el koyup sahiplerine şantaj yapan bu bir avuç insanın nerede, hangi tahsil ile,
nasıl yetiştiklerini merak ediyorum! Bir çağdaş düşünür "Bir Allah'a inanıp
yalnızca O'na kulluk etmeyen insanlar kendilerini Tanrı yerine koyarlar ve
eşitlerini kul köle olarak görmeye, kullanmaya kalkışırlar" diyordu; bu tesbitin
uygulanışını yaşıyoruz; halkın haklarını ellerinde toplayıp kontrol edenler
herhalde kendilerini Tanrı zannediyorlar! Tanrı olmadıkları ve asla
olamayacakları için yanılıyorlar; yanıldıkları bir önemli nokta da insan ile
hayvanı birbirine karıştırmaları, insanın tabiatı ve ihtiyaçları konusunda
yanlış değerlendirmelere düşmeleridir. Bunların geçmişleri de böyle yanlış
değerlendirmeler yapmışlar, aydınlanma sonrası insanlığın dîni geride bırakacağı
kehânetinde bulunmuşlardı; bu kehânet tutmadı, şimdi yeni kahinler üçüncü bin
yılın dinlerin yılı olacağını, büyük çapta dinler arası savaş yaşanacağını
söylüyorlar. Bir başkası insanların açlık ve sefâlet yüzünden dîne
sarıldıklarını, servetin eşit dağıtılması ve köleleştiren ihtiyacın ortadan
kaldırılması hâlinde dînin de unutulacağını söylemişlerdi, bu da tutmadı; perde
kalkınca insanların din duygusunu muhâfaza ettikleri ve ekmek kadar onu da
aradıkları görüldü. Zaten refahın tabana doğru yayıldığı hür ve kalkınmış
toplumlarda da dînin, dinî hayatın geride bırakılması bir yana zaman zaman
canlandığı görülüyordu.
Kendilerini Tanrı yerine koyup toplum mühendisliğine soyunanları kısa vadede
ıslâh etmek, değiştirmek mümkün değildir. Onların metodları diyalog, iknâ,
uzlaşma, tabîî gelişmeye ayak uydurma... değildir; bildikleri ve yaptıkları
baskıdır, dayatmadır, güç kullanmadır. Durum böyle olunca iş başa düşmekte,
kedileştirilmek istenen arslanların, tabîî mâhiyet ve niteliklerine sahip
çıkmaları, zorla değiştirilmeye karşı meşrû direnme haklarını kullanmaları
gerekmektedir. Bu direnişin çağımızdaki yolu/adı insan haklarıdır, demokrasidir,
sivil insiyatiftir. Hiçbir beşerî güç milletin gücünden büyük değildir, hiçbir
beşerî irâde millî irâdenin üstünde olamaz. Asıl ıslâha, eğitilmeye (nezaketen
terbiyeye demiyoruz) muhtaç olanlar, kendilerini milletin, irâdelerini millî
irâdenin yerine koyanlardır; onları yola getirecek olan da millî irâdedir.
Tabiat boşluğa izin vermez, millî irâdenin bulunmadığı, kendini gösteremediği,
etkisini fiilen ortaya koyamadığı yerlerde ve zamanlarda başka irâdeler onun
yerini alırlar, "Devlet benim, millet benim, insan benim..." demeye başlarlar.
Ey millet uyan, kendine gel, irâdene sahip çık, temsilcilerini iyi seç, takip
et, denetle, hesap sor, işe yaramayanı değiştir, sen vesayete muhtaç değilsin,
rüşdünü isbat et ki kendini bilmezler seni gütmeye kalkışmasınlar!
Siyasî Sorular
Bugünlerde nerede birkaç kişi ile bir araya gelsem siyasî sorular arka arkaya
sıralanayor:
- Nihayet olan oldu, parti bölündü.
- Gelenekçiler (yaşlılar) bir tarafa çekilip gençlere imkân ve fırsat verselerdi
ne olurdu?
- Filân gitmiş filânlarla anlaşmış, dâvayı satmış diyorlar, siz ne dersiniz?
- Bu bir ihanet ve itâatsizlik değil midir, böyle bir davranış meşrû olur mu?
Daha nice sorular, değerlendirmeler, zanlar ve tahminler...
Daha önce birkaç defa yazdım, laik, çok partili demokratik cumhuriyet sisteminde
hangi dinden, mezhepten, guruptan olursa olsun biraraya gelip parti kuranlar,
mevcût sistemin kabûl edebileceği bir program sunarak siyaset yapanlar, bu
isitem içinde, sistemin kurallarına göre ve izin verdiği sınırlar içinde siyaset
yaparlar. Bu siyaseti, başka din ve sistemlerin siyaset kuralları ile
karıştırmamak gerekir. Siyasî gurupların maksatları, kendi din, ideoloji ve
dünya görüşlerine hizmet olabilir, ama bu maksat, yukarıdaki gerçeği
değiştirmez. İslâm'dan bir örnek vermek gerekirse mevcût sistemde parti kuran ve
lider olan kişi ne halifedir, ne de halife namzedidir; laik demokratik
cumhuriyette iktidara talip olan bir partinin başkanıdır. Kendi değerleri ve
amaçları ile mevcût isitemin vazgeçilmez ilkeleri arasında sıkışıp kalan lider
ve partililer çeşitli taktikler uygular, yol ve yönteme başvururlar. Bunların
tamamını İslâm'ın zarûret kuralı içine soksak bile ortada bir ictihad vardır; bu
da isbetli de hatâlı da olabilir. Bir partili siyaset tarzını veya belli bir
kararı ve davranışı hatâlı bulur da ona itiraz ederse, onu değiştirmek için
mücadele ederse ne hiyanet etmiş olur, ne ülü'l-emre itâatsizlik sözkonusudur.
Daha özelde şunlar söylemek mümkün ve belki faydalıdır:
Siyaset tarzı ve aktörlerin değişimi parti içinde gerçekleşebilseydi bölünme
olmazdı, gerçekleşemedi, bölünme oldu, şimdi ah tuh demenin faydası yoktur.
Dün bir yola başkoymuş, birbirlerine inanmış ve güvenmiş, aralarında akrabalık
derecesinde yakınlık, sevgi ve saygı oluşmuş kimseler, siyasî faâliyette
(amaçlar, usûl, öncelikler, çözümler, aktörler...gibi konularda) görüş
ayrılığına düştüler ve bunu da başka türlü gideremeyerek farklı partilerde
siyasete karar verdiler diye tu kaka yapılamazlar. Önceki duygu ve ilişkileri
samîmî inanç ve değerlendirmelere dayanıyorduysa şimdi de ancak birbiriyle dost
olabilirler. İthamlar, iftiralar, karalamalar, düşmanca tavır alışlar asla
tasvip edilemez. Şimdi bir yarış başlamıştır, bu yarışta geçer akça, tabanı iknâ
edecek kadro, program, hedefler, öncelikli meseleler ve çözüm tazlarıdır.
Bunları bir tarafa bırakıp atışmaya girişmek veya bazı tabuları
kullanmak/istismar etmek ahlâkî değildir. Dileriz iki taraf da bunları
yapmazlar.
Tabana gelince: Dün kendilerine beraber gelen, kurşundan bir duvar gibi elele,
gönül gönüle gelen kimselerin bugün siyasî görüş ayrılığına düşmüş olmaları ve
farklı guruplar/partiler hâlinde gelmeleri tabanın aklını karıştırmamalıdır. Bu
bir siyasî görüş ve ictihad farkıdır. Dün bu partiye oy vermiş olan taban bugün
iki guruptan birine -veya başkalarına- oy verecektir. Tercih objektif bilgiye ve
iknâ olmaya dayanacak, bilinçli olacaktır. İyi niyet, millet ve memleketin
menfaati esas olduktan sonra (tabanda da bu düşünce hâkim ise) sandıkta
ayrılanlar câmide, cemâatte, ictimaî hayatta birleşecek, kardeşçe duygular
içinde dayanışmaya devam edeceklerdir, etmelidirler.
Bu bir ahlâk imtihanıdır, bu imtihanı kazanmak seçim kazanmaktan daha önemlidir.
AK Parti hayırlı olsun!
Çok partili demokratik rejimin uygulandığı ülkemizde farklı dünya görüşlerine ve
politik duruşlara sahip kesimlerin siyasete girmeleri kadar tabîî bir şey
olamaz. Aynı kesimde kabûl edilenlerin de liderlik, öncelikler, siyaset sanatı
gibi konularda farklı görüşlere sahip olmaları, bu görüşler arasında bir uzlaşma
sağlanamadığında ayrılarak partileşmeleri mümkündür, vakidir. AK Parti de bu
çerçevede oluşmuş bir partidir, millet ve memleket için hayırlı olmasını,
hukukun ve ahlâkın hâkimiyeti altında çalışarak güzel hizmetler vermesini
diliyoruz.
Siyasete girmek iktidara talip olmaktır, iktidar ise çıkar ilişkileri ile
yakından alâkadardır. Meşrû yoldan mal, menfaat ve çıkar sahibi olmuş kimselerin
yine meşrû yoldan iktidara gelecek ve hukukun üstünlüğüne uyacak bir partinin
kurulması ve iktidar olmasından korkusu, kuşkusu olamaz. Kuşkusu ve korkusu
olanları üç gruba ayırmak gerekir: a) Önceki iktidarlarla anlaşarak tekeline
topladığı çıkarların adâlet çerçevesinde paylaşılmasına râzı olmayanlar. b)
Meşrû olmayan yoldan elde ettiği servet ve menfaatlerin hesabının sorulmasından,
hakkın yerini bulmasından korkanlar. c) Kendi dünya görüşünü, bağlı bulunduğu
değerleri tabulaştıran, bunlarsız bir hayatı tasavvur edemeyen, kendi irâdesini
milletin irâdesinden üstün tutan, akla, bilime ve çağın genel değerlerine göre
de olsa -tabularına uygun düşmeyen- değişime karşı çıkanlar.
Kuşkusu ve korkusu olan üç grubun dediği olursa millet zarar edecek, milletin
dediği olursa bu üç grup kaybedecek; bu durumda millete düşen, kendi menfaatini
(millet ve memleketin genel çıkarını) öncelemek, irâdesine sahip çıkmak, menfaat
ve taassup gruplarının gürültüsüne pabuç bırakmamaktır.
Bir de iyi niyetli, peşin hükümden arınmış, millet ve memleketin menfaatinden
yana olup bir partinin kadrosunu, program ve tüzüğünü -kendilerine göre- uygun
ve yeterli bulmadıkları için olumsuz değerlendirmeler yapanlar vardır, bu
değerlendirmeleri saygı ile karşılamak, bu tür tenkitlerden yararlanmak gerekir.
Aşağıda bir pasajını aktaracağım Nuray Mert'in Radikal'deki yazısı, konumuzla
ilgili olarak aklın ve sağduyunun sesi gibidir:
"Ben, bazı insanlara, ne derse desin, ne yaparsa yapsın kuşku duyan, itimat
etmeyen, takiye paranoyası içinde sağduyu ve şuurunu kaybetmiş biri değilim.
Dahası, kendi hayat tarzı dışında her şeye karşı otoriter bir bakış ve tutum
içinde yaklaşanların, bu paranoyayı, kendi emellerine âlet ettiğini, onun
arkasına gizlenip, kendi ilkel dünya görüşlerini baskıya dönüştürmeye
çalıştıklarını düşünüyorum. Bu nedenle, yeni partinin demokrasi, toplumsal barış
vurgusunu ciddîye alıyorum ve olumlu buluyorum. Benim kaygım, yeni adı altında,
bildik sağ hamâset edebiyatı ve siyasetinin yeniden gündeme gelme tehlikesine
ilişkin bir kaygı. Hırsızlığa, yolsuzluğa, rant siyasetine karşı olmak, hele
özellikle sağ siyasî partilerin neredeyse tamamen bu konudaki kredilerini
yitirdiği bir ülkede ve bir dönemde, elbette önemli. Ama yeni kurulan bir
partinin, bunun ötesinde, siyasî duruşunun ne olduğunun tartışılması gerektiğini
düşünüyorum. Aslında, bu sorun sadece, yeni kurulan AK Parti'nin sorunu değil,
tüm siyasî söylemler giderek 'siyasî' olanı gündem dışı bırakıyor, birtakım
kulağa hoş gelen, herkesin özlemi olabilecek ama son derece muğlak kavramlar
arkasında, iktidarı bir sonraki sefer ele geçirmeye yönelik hamasete
yöneliyorlar. Bir siyasî partiyi diğerlerinden ayıran, hangi sorunlara öncelik
ve ağırlık verdiği, diğer taraftan bunların çözümleri için hangi politikaları
tercih ettiği ve önerdikleridir."
Bugün bir "Hayırlı olsun!" duâsını da, bu yıl Hollanda-Rotterdam'da faâliyete
başlayacak olan "Avrupa İslâm Üniversitesi" için yapmak istiyorum. Daha önce
açılmış bulunan bir üniversitenin belli başlı öğretim üyelerinin oradan
ayrılarak kurdukları yeni üniversite hakkında ileride bilgi verecek ve
değerlendirme yapacağım.
Yücelerden
geliyorum ve oraya döneceğim
Ezelde, rûhum bedenime girmemişken, Rabbin huzuruna alındım, evet O, bana bu
şerefi bahşetti, benimle konuştu, "Ben senin Rabbin değil miyim" dedi, ben de
"Evet, Rabbimsin" diye cevap verdim. Zamansızlıktan zamana, maddesizlikten madde
âlemine geldim, zamanı gelince rûhum bedenimin içine yerleşti veya bedenimle
birlikte yaratılan ve tedricen gelişen nefsimle (neseme ile) ilişki kurdu, bir
de şeytan var, imtihan için bana musallat kılınmış, ilâhî rûhum bir tarafa
çekiyor, şeytan bir tarafa çekiyor. Aklımı ve irâdemi iyi kullandım, Allah'ın
hidâyet ve inâyeti de ulaştı, ilahî rûhun sesine kulak verdim, ezelî sözümü
hatırladım, iman ettim, ezelde söylediğimi bir de bu dünyada söyledim, artık ben
başı boş, sahipsiz, amaçsız ve anlamsız bir varlık değildim; Rabbi ile
söyleşmiş, sözleşmiş, şuurunda bunu, nefsinde ilâhî rûhu taşıyan, bir ayağı
yerde, bir ayağı yücelerde, yaratılmışların en üstünü bir varlığım, bilkuvve
değil, bilfiil insanım.
Tekâmül çizgimi tamamlayabilmek için bilgiye ve eğitime ihtiyacım vardı, "en
uygunu budur" diyerek dîni öğrenmeye koyuldum, bunun için İmam-Hatip okulunu,
İlâhiyat Fakültesini seçtim. Yıllar gelip geçti, okudum, öğrendim,
öğrendiklerimi uygulamaya çalıştım, sonunda şunu anladım: Öğrenmek de olmak da
bir süreçtir, sürekliliktir, henüz işin başındayım, varlığımın hikmetini teşkîl
eden bu süreç sınırlı ömrüm boyunca devam edecektir. Bana öğrettiler, beni
eğittiler, şimdi sıra bana geldi. Bir yandan öğrenmeye ve olmaya devam
etmeliyim, etmeliyim ki, geldiğim yere, yücelikler âlemine dönebileyim,
çamurların içinde kalmayayım, bir yandan da başkalarını eğitmeliyim, onlara
bildiklerimi öğretmeliyim; birileri bana bunu emretse de, etmese de yapmalıyım,
bunun için bana ücret verseler de vermeseler de yapmalıyım; çünkü emri en büyük
makamdan aldım, ücretimi de O verecek. Hangi emir daha yüce, hangi ücret daha
büyük olabilir!
Evet, çok şükürler olsun ki müminim, müslümanım, ilâhiyat mezunuyum, böyle
duygularım ve düşüncelerim var!
İmam-Hatip Kıyımı
Devam Ediyor
Ağacın köklerini kesen, büyümesini sağlayan kılavuz dallarını da budayan birisi
bahçe sahibinin itirazı üzerine "Ben ağıcını kesmiyorum, yalnızca altını üstünü
düzeltiyorum" derse onun ya bilgisinden şüphe etmek yahut da sinsi bir tahripçi
olduğuna hükmetmek gerekir. İmam Hatip okullarına da bu yapıldı. Hem havası hem
suyu kesilen ağacın ve çiçeğin yaşamayacağı belli idi, onu öldürmeye karar
verenler bir darbede öldürmeyi politikalarına/siyasî menfaatlerine uygun
bulmadıkları için bunu, sahibine hissettirmeden, yavaş yavaş yapmayı tercih
ettiler. Hiçbir engel bulunmadığı, ileri dünyadaki uygulamaya da uygun bulunduğu
hâlde sekiz yıllık temel eğitimi beş yıldan sonra yönlendirmeli (kesintili)
yapmadılar, İmam-Hatiplerin orta kısımları oluşmasın diye kesintisiz yaptılar.
Böylece İmam-Hatiplerin liselerine talebe verecek olan en zengin kaynağı
kuruttular. Arkasından lisesine el attılar, mezunlarının ilâhiyat
fakültelerinden başka bir yüksek öğrenim kurumuna girmelerini engellemek için
düzenlemeler yaptılar, mezunun, ağzı ile kuş tutsa kazanamayacağı bir
değerlendirme sistemi getirdiler, fırsat eşitliğini bozdular, bir insan hakkı
olan öğrenim hakkını kısıtladılar, İmam-Hatip lisesi mezunu bütün sorulara doğru
cevap verse ve meselâ hukuk fakültesine girmek istese, düz lise mezunu ise yirmi
puan kaybedecek kadar eksik cevap verse birincisinin kazanamayacağı, ikincisinin
kazanacağı bir çarpık değerlendirme sistemi getirdiler (aynı mağduriyet meselâ
mühendislik fakültelerinden birine girmek isteyen fakat lise alanı sayısala göre
olmayan diğer lise mezunları için de sözkonusudur). İşin doğrusu ve hukuka uygun
olanı, diğer alanlardan puan kesmeden kendi alanı doğrultusunda yüksek öğrenime
başvuranlara makûl ölçüde birkaç artı puan vermek iken bu yola gitmediler.
İşte bu iki tedbir/tuzak sayesinde bu yıl İmam-Hatiplerde üç olumsuz durum
yaşandı: 1. Liseden kaçış başladı, 2.Lise bire kayıt için başvuran sekizinci
sınıf mezunlarının sayısı yüzde onlara düştü, 3. Mevcût öğrencilerin şevkleri
kırıldı, hevesleri azaldı. Bu yıl İmam-Hatibe devam eden kız öğrencilerin okulda
başlarını açmaları yönündeki emir ve talimât da dördüncü bir moral kırıcı unsur
veya yaraya tuz-biber oldu. Bu olumsuz gelişmeler karşısında geminin batacağını
hisseden fareler onu terletmeye başladılar. Veliler okulları korumak ve
kurtarmak için elele verecek, işbirliği yapacak, hukuku ve demokratik baskı
mekânizmasını sonuna kadar kullanacak yerde çocuklarını okuldan alıp uygun bir
liseye yerleştirmenin çabasına düştüler. Bizler İmam-Hatip okullarında okur iken
1957-58 mezunları, ilâhiyat fakültesi dahil hiçbir yüksek okula ve fakülteye
kabûl edilmediler, 1958-59 mezunlarını ise ilâhiyat fakültesi yine kabûl etmedi
ve zorla bir Yüksek İslâm Enstitüsü açtırıldı, orada yüksek tahsil imkânı
buldular. Bu arada birçok arkadaşımız, zor şartlar altında dışarıdan imtihan
vererek bir de düz lise bitirdiler ve fakültelere girdiler. O günlerden bu
günlere gelindi, İmam-Hatip mezunlarının hem mesleğe hem de -kayıtsız, sınırsız,
kazanabildikleri her- fakülteye girebilmeleri imkânı kanunla tespit edildi,
birileri hakkı, hukuku, kanunları hiçe sayarak kazanılmış haklarımızı elimizden
almaya kalkıştılar, birkaç adım da atınca ehl-i imanda(!) panik başladı,
inanılır gibi değil, insan bu kâbûsun kötü bir düş olmasını ve bir an önce
uyanıp kurtulmayı diliyor.
İmam-Hatip okullarını belli bir partinin arka bahçesi, siyasal İslâm'ın kışlası
olarak görenleri ve mezunlarının çoğalmasını, kamu alanında görev almalarını
kendi hayatları için bir tehdit olarak algılayanları, bu görüş ve algılayışın
gerçeği yansıtmadığına iknâ etmek mümkün olmuyor. Onlar böylesine büyük bir
tehlikeyi (!) önlemek için demokrasiyi askıya almayı, laikliği en olumsuz bir
şekilde yorumlayıp uygulamayı, âdeta hukuka karşı güce dayalı savaş vermeyi göze
almış bulunuyorlar. Bu durum karşısında İmam-Hatip dostlarının elinde üç imkân
kalıyor: Siyaset, sivil baskı ve hukuk. Türkiye'nin mevcût şartları içinde bu üç
yolun ve imkânın en etkilisi sivil toplum örgütlenmeleri ve demokratik
baskılardır. Hukuk ve siyaset alanları da ihmâl edilmemekle beraber bu üçüncü
yol sonuna kadar kullanılmalıdır. Bu arada maksat bağcıyı dövmek değil, üzüm
yemek olduğu için, ülkede kavga, kargaşa, istikrarsızlık, ülkeyi zaafa düşürme
gibi olumsuz durumları onu sevenler asla istemedikleri için aşırılıklardan,
hukukun dışına çıkmaktan kesinlikle kaçınmak ve karşı tarafın vehmini (yanlış
anlama, algılama, değerlendirmelerini) destekleyecek davranışlardan, beyanlardan
uzak durmak vazgeçilmez şarttır.
Dünyada rüzgâr haktan ve hukuktan yana olanların lehine esiyor; bir şeye
inananlar samîmî, gayretli ve fedakâr da olurlarsa başarı mutlaka onların
olacaktır.
İmam-Hatipli Kızlar
"Kadınlar imam olmayacaklarına göre kızların İmam-Hatip okullarında ne işleri
var?" sorusunu soranlar din cahili ve toplumuna yabancılaşmış aydın
taslaklarıdır. Din cahilidirler; çünkü din eğitimi ve öğretimi almak için imam
olmak veya imam olmayı istemek şart değildir; buna her müslümanın ihtiyacı
vardır. Ayrıca kadınlar da kendi aralarında cemâatle namaz kırlarken birisi
diğerlerine imam olabilir. Kur'an kursu ve din bilgisi öğretmeni olan bir
müslüman bayandan muhatapları "dînin gereklerini yapmalarını ve yaşamalarını"
beklerler. Toplumuna yabancılaşmış kimselerdir; çünkü bu toplumun büyük
çoğunluğunu oluşturan insanlar çocuklarının hem çağdaş bilgileri elde etmesini,
hem de kendi dînini ve değerlerini öğrenmesini, öz kültüründen uzaklaşmamasını
istemektedirler. Esasen İmam-Hatip okullarının açılmasını istemeleri, sayısını
bu ölçüde çoğaltmaları ve çocuklarını tercihan bu okullara göndermelerinin de
baş sebebi budur. Veliler arasında, İmam-Hatiplerde okuyan çocuklarının imam
olmalarını isteyenlerin sayısı oldukça azdır; çünkü imamlık ve hatiplik bilgi
üzerine başka kâbiliyetler de isteyen önemli, şerefli, büyük bir vazifedir;
İmam-Hatip mezunlarından bu kâbiliyeti taşıyan ve istekli de olanlar imam-hatip
olurlar, diğerleri ise istedikileri bir yüksek öğretim kurumunda tahsillerine
devam ederler veya bir işe girerler. Milletin arzusu budur; bunu bilmeyenler,
bilip de karşı çıkanlar ve - kendilerinin de inanmadıkları bahanelerle-
engellemek isteyenler milletine yabancılaşmış, jakoben, despot kişilerdir.
İmam-Hatipli kızlar burada öğrenim görürken aynı zamanda din eğitimi alırlar. Bu
eğitimin bir parçası da belli bir yaşa geldikten sonra örtünmektir. Onlar
örtünürler; çünkü bunu dinlerinin bir emri, Allah'ın bir irâdesi olarak kabûl
etmişlerdir, örtünmedikleri takdirde günah işlediklerine inanırlar ve günah
işlemeyi de istemezler. Kadınları, kızları örtünmeyen, cemâatin itimadına mazhar
olmamış bazı hocaların (?) fetvâları onları bağlamaz; daha doğrusu hiçbir fetvâ,
onu benimsemeyen müslümanları bağlamaz. Yapılan ilmî araştırmalar, örtünen
kızlarımız arasında bunu "siyasal bir simge olarak" yapanların yok mesabesinde
olduğunu göstermiştir. Yalnızca ileride "dîninin emirlerini yerine getiren
müslüman bir kadın" olmayı isteyen, bu kimlik ve kişilikle milletine hizmet
etmeyi, medeniyeti geliştirme ve kültürü zenginleştirme kervanına katılmayı
amaçlamış bulunan bu kızlarımızı "siyasî, militan, partici, şartlanmış" olarak
damgalamak ve zorla başlarını açmak hukûkî, ahlâkî ve medenî değildir. Evrensel
hukuk ilkelerine ve insan haklarına aykırı olan kanunların, yönetmeliklerin,
kararların arkasına sığınmak hiçbir şeyi değiştirmez; çünkü despotların,
zalimlerin, baskıcı rejimlerin de kanunları, yönetmelikleri vardır.
Demokrasilerde kanunlar ve yönetmelikler meşrûiyetlerini iki kaynaktan alırlar:
1. Evrensel hukuk ilkelerine uygun bulunmak, 2. Millet irâdesine dayanmak.
Boşörtüsünü yasaklayan mevzâât ne evrensel hukuk ilkelerine uygundur ne de
millet irâdesine. Defalarca söylendi yine tekrar ediyorum: Milletin irâdesini
öğrenmek isteyenler buyursunlar referandum yapsınlar!
Koskoca valilerin, kaymakamların, millî eğitim müdürlerinin bizzat İmam-Hatip
okullarına gelerek çoıcuklara baskı yapmaları, gözdağı vermeleri, medenî, hür,
çağdaş dünyanın neresinde görülmüş? Çağdaşlık, yetişmişlik, eğitimcilik bu
mudur? Bu inadın ve ısrarın kime faydası olacaktır? Göz yaşlarına boğularak
başlarını açan veya okumayı bırakıp evlerine kapanan kızların başlarının içinin
ne olacağını, duygularının nasıl bir renge bürüneceğini, kendilerine baskı
uygulayanlara karşı hangi duygu ve düşüncelere sahip olacaklarını hiç mi
düşünmüyorlar?
Bir seçime doğru hızla gidildiği anlaşılmaktadır. Bu seçim bir bakıma "başörtüsü
referandumu" da olacağa benziyor. Millet giderek akıllanıyor ve uyanıyor; öyle
gürültüye, yalana, boş vaatlere karnı doymuştur. Ortada dev gibi meseleler,
ihtiyaçlar ve krizler var; bunların maddî ve ekonomik olanları var, manevî ve
kültürel olanları var; siyasîlere bu açıdan bakacaklar, sözlerini bu zâviyeden
dinleyecekler, geçmişlerini ve kişiliklerini bu bakımdan inceleyecekler ve
kararlarını verecekler. Bundan sonra yalnızca karar ve rey vermekle de
yetinmeyecek vekillerini adım adım takip edecekler. Vekâletin icaplarını yerine
getirmeyenleri yerin dibine batıracaklar; evet bunları yapacaklar,
yapmalıdırlar; çünkü ülke onlarındır, millî servet onlarındır, istiklâl ve
bayrak onlarındır, aç, açık, işsiz, tedâvisiz, boynu bükük kalanlar onlardır;
artık tuzu kuru siyasîler ve rant yiyenler milletin ensesinde boza
pişiremeyeceklerdir. Herkes hesabını buna göre yapsın!
İmam-Hatipli Kızlar(2)
Torunumun, gözyaşlarına boğularak okuduğum mektubunu sizlerle paylaşırken bu
gözyaşlarını dindirmenin bir "bakanlık genelgesine" bağlı bulunduğunu da
hatırlatmak istiyorum.
Canım Dedeciğim,
Bugün 29 Aralık salı. Ayın ikisinden beri her gün yeni bir ümitle gittiğim
okulumdan bugün de geri çevirilme hislerimi (ve gelişen olayları) kağıda dökme
ihtiyacı hissettim.
Biliyorum Türkiye'de kız öğrenciler senelerdir, ben de yedinci senedir
İmam-Hatip'e başörtülü devam ediyorduk. Vali'nin, Anayasaya, İnsan Hakları
Evrensel Bildirgesi'ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne tamamen aykırı, hukuk
dışı bir genelgesinin ve altında imza ve mühür bulunmayan İl Milli Eğitim
Müdürlüğü'nün bir yazısının bize, imza karşılığında tebliğ edilmesiyle bir zulüm
sürecine girmiş olduk.
En temel özgürlüklerimden olan inanç özgürlüğümle, kendim olarak yaşamak arzumla
en temel haklarımdan olan eğitim hakkım arasında bir seçim yapmaya zorlanıyorum,
hattâ mecbûr bırakılıyorum.
Önce bir iki gün bizi, başımızı açarak okula alma teklifiyle karşıladılar. Kabûl
görmeyince bu sefer bir iki gün okulun üç girişini de kilitleyip bizi dışarıda
bıraktılar. Bu durum velilerimizle birlikte protestolara, toplu yürüyüşlere,
coplanmalara, gözaltılara... sebep olunca sınıflarımıza alındık. Öğretmenler,
müfettişler, psikologlar vasıtasıyla, adına iknâ dedikleri çeşitli tehdit ve
psikolojik baskı yöntemlerini denediler. Bunların arasında polis zoruyla okuldan
atılacağımız, memur olan babalarımızın sürüleceği, velilerimizin para ve hapis
cezâsına çarptırılacağı gibi iknâ edici cümleler sık sık kullanıldı. Okulda
olduğumuz günlerde dahi yok yazılarak devamsızlık süremizi doldurmaya
çalışıyorlar.
Sonra bu seansların adını sohbete çevirdiler. Biz İmam-Hatipliler akıllı
çocuklarızdır, biliyorsun dedeciğim, hitabetimiz de fenâ değildir. İş sohbete
dökülünce her hâlde iknâ yöntemiyle psikologların başlarını örttüreceğimizden
korktular ki, yeniden bize okul kapılarını kapattılar.
Ben altı yaşımda millî eğitime başladım. 11 Senedir beni eğitip öğrettiler
herhalde. Nasılsa hâlâ kendi aklımı kullanarak bir şeye karar verceğime
inanamayıp arkamda, başımı örtmeme sebep olan bir tehdit, teşvik, örgüt olup
olmadığını soruyorlar. Hâlbuki ben, 99 yılında beni yönetecekleri seçme hakkına
dahi sahip olacağım.
Bu arada aslında şöyle bir acı gerçek daha var; bu yıl İmam-Hatipler'in son
kalabalık yılı. Meselâ bizim okulda dahi altı şube birden mezun olacak. Alttan
gelecekleri kestiler, üstten budadılar. Ama bu nasıl doymayan bir nefrettik ki,
hâlâ bizimle uğraşıyorlar? Ve biz nasıl çocuklarız ki, hâlâ gönüllerimizde kin
ve nefret yok! Ümidimizi hâlâ kaybetmiyoruz! Dayanışmamız hakikaten görülmeye
değer. Anne-babalarımızla birlikte binlerce kişi, her gün bu yanlıştan
dönüleceğini umarak okullarımıza gidiyoruz. Üşüyoruz, hüzünleniyoruz, gözyaşı
döküyoruz, "yarın yine" diyerek evlerimize dönüyoruz.
Sonuç olarak bu dayanışma içinde hukûkî bütün imkânları kullanarak sonuna kadar
direneceğiz. Kendimiz gibi yaşamaya devam edebilmek için -yıl kaybetme, cezâ
alma gibi- bazı kayıpları da göze almış durumdayız. Ama şimdi birbirimizin
kıymetini çok daha fazla anladığımız arkadaşlarımız ve kardeşlerimizle
paylaştığımız bir gerçek var; İmam-Hatip'te geçen yıllarımız -sonuç ne olursa
olsun- asla kayıp değil.
İnsan haklarına ve demokrasiye inanan herkesin destek ve duâlarıyla bu zor
günleri atlatacağımıza inanıyorum
Ellerinizden öperim.
Zeynep
İmam Hatipler için
yeni baştan
"Bu ümmet baştaki usûl ve yol ile düzelir" buyurulmuştur. Müslüman ferdi ve
topluluğu örnek topluluk (ümmet-i vasat) yapan yol, yöntem, eğitim ne idiyse onu
ortaya çıkarıp bugünki hayat ve şartlarımıza uyguladığımız zaman düzelmenin
ideal formulünü, yolunu ve modelini bulmuş olacağız.
İmam Hatip Okullarının açılmasında ve ilk yıllarında amaç neydi, öğrenciler,
öğretmenler ve idareciler nasıldı, veliler ne bekliyor ve ne yapıyorlardı? Bu
soruların cevabını arayıp bulmamız ve yeniden o rûha dönmemiz gerekiyor.
Devleti yönetenlerin muhetemelen iki amaçları vardı: Oy almak ve "aydın din
adamları" yetiştirmek. Aydın din adamından maksatları da çağın değerlerini, dîni
kullanarak halka mal etmek istereyen, bunu vazife olarak üslenmiş bulunan din
görevlisi idi.
Halkın amacı ve beklentisi din konusunda kendilerine hizmet verecek, hem
öğretecek hem de uygulamada rehberlik edecek din hizmetlisi yetiştirmekti. Bu
amaca zaman içinde okumuş dindar vatandaş, bürokrat ve siyasî temsilci...
yetiştirme unsurları da eklendi.
Öğrenciler halkın amacına paralel maksat ve niyetler taşıyor, bu beklentiyi
gerçekleştirme aşkıyla çaba gösteriyorlardı. İlk sekiz yılında İmam Hatip
mezunlarını Ankara'daki yegâne İlâhiyat Fakültesi bile kabûl etmiyordu.
Mezunların önünde imamlık ve müezzinlik mesleği dışında bir imkân ve hedef
yoktu. Yüksek tahsil yapmak isteyenlerin, hemen bütün derslerden -dışarıdan-
imtihana girerek ortayı ve liseyi bitirmeleri gerekiyordu.
Fen ve kültür dersleri hocaları diğer orta öğretim kurumlarından geliyorlardı.
Meslek dersi hocaları ise derleme idi; eski Dârulfünun'dan, medreselerden, yurt
dışındaki din öğretimi yapan kurumlardan mezun olanları, husûsî okuyup yetişmiş
bulunanları vardı. Bu hocalar için İmam Hatip okulları yeni bir ümit idi, "Bu iş
bitti" dedikleri bir zamanda Mehdî gibi gelip yetişmiş bir güç, bir imdat idi.
Çoğu bu duygu ve düşünce içinde, hiçbir şey beklemeden hizmet ediyorlardı.
Halk bu okullara hem çocuklarını veriyordu hem de malı ve bedeni ile yardımcı
oluyor, korumak ve geliştirmek için elinden geleni yapıyordu. Baştan beri bu
okullara karşı olan malûm zihniyet, defalarca okulları kapatmak veya geriye
götürmek için teşebbüste bulundu, ancak karşılarında azimli, okullara sahip
çıkan, onları kendi evi, iş yeri, mâbedi gibi koruyan halkı buldular ve geriye
adım atmak mecbûriyetinde kaldılar. İktidara talip olanlar ve iktidarda kalmak
isteyenler İmam Hatiplere dokunmamak ve onları daha iyi imkânlara kavuşturmak
mecbûriyetinde idiler.
Bir iki parti İslâm adına ortaya çıkıncaya kadar İmam Hatip okulları belli bir
partinin tabanına mâl edilemiyor, bütün müslümanların ortak malı ve değeri
olarak göülüyordu; müslümanlar da -partileri hangisi olursa olsun- İmam
Hatiplere sahip çıkıyorlardı.
İmam Hatip okullarının öğrencisini, hem mesleğe hem de yüksek öğrenime hazır
hâle getirmesi bazı çevrelere göre bardağı taşıran son damla oldu. Pek çok diğer
âmiller ve kusurlar yanında işte bu olgu, çeşitli bahaneler ileri sürülerek İmam
Hatiplerin sonunu getirme azminin en güçlü motoru olmuştur.
Bugün bazılarına göre İmam Hatiplerin işi bitirilmiştir, bitmiştir, bize göre
ise âdeta "daha yeni başlıyoruz". Bitirilen, biten bir şey yoktur; yeter ki biz
(İmam Hatipliler ve onlara gönül verenler) bitmeyelim! Ne olmuş, orta kısımları
kapanmış; kapansın, temel eğitimin sekizinci sınıfından mezun olanlar da İmam
Hatiplere geliyorlar. Ne olmuş, lisesinden mezun olanlar millî eğitimin ve
YÖK'nun haksız karar ve tasarrufları yüzünden istedikleri yüksek öğrenim
kurumlarına giremiyorlarmış; olsun, imamlık ve hatiplik gibi çok yüce bir görev
imkânı var, yine de iyi çalışıp üniversitelere girenler var, İlâhiyat
Fakülteleri var, yurt dışında üniversiteler var, buralarda okumak isteyenlere
destek veren hamiyetli müslümanlar var.
İmam Hatipler öğrencisi ve öğretmenleriyle adam gibi adam olurlarsa halk onları,
yine başta olduğu gibi sahiplenir ve yürekler toplu vurdukça onları top ve tüfek
sindiremez, ellerinden alınmış bulunan bütün haklarına yeniden kavuşurlar.
Dünyada rüzgâr İmam Hatiplilerin lehine esiyor, demokrasi ve çoğulcu hayat
düzeni tektipleştirmeyi dışlıyor, tektipçiler dinazorlaşıyor, işleri de her
geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Bu rüzgârı da arkasına alıp gemiyi
terketmeyenler, doğru bildikleri yönde ilerleyenler er geç hedefe
ulaşacaklardır.
İmam Hatiplerimize sahip çıkalım, binalarını koruyalım, kaptırmayalım, bir
albümde bütün fizikî imkânları resimleyelim ve tarihe not düşelim, okullara
öğrenci bulalım, öğrencileri destekleyelim, mezunlara iş bulalım, yüksek öğrenim
yapmak isteyenleri yurt içinde ve yurt dışında destekleyelim ki Allah'ın
rahmetine nail olalım!
Din Eğitimi
Sivil kelimesi "resmî olmayan, vatandaşlara ait" mânâları yanında "medenî ve
nazik" anlamlarını da içermektedir. Ege Çağdaş Eğitim Vakfı gibi kuruluşlar
sivil toplum örgütleri oldukları hâlde câmilerde yaz kursları şeklindeki din
eğitim ve öğretimine karşı çıkıyor, bir alternatif göstermeden isteğe bağlı din
eğitimini engellemeye çalışıyorlarsa "sivil" nitelemesini hak etmiyorlar
demektir. Ayrıca yaz kursunu "sekiz yıllık kesintisiz eğitim yasasını delme"
şeklinde değerlendirerek konuyu saptırmaya çalışmak da sivillere yakışmıyor.
Yapılmak istenen şey adı üstünde yaz kursudur. Yaz kursu okullar tatile girince
başlar, hedef kitlesi okul öğrencileridir ve kurslar okul değildir.
Anayasanın 24. Maddesi hem mecbûrî olan "din kültürü ve ahlâk öğretimini, hem de
isteğe bağlı bulunan "din eğitim ve öğretimini" düzenlemektedir. İsteğe bağlı
olanı ana kanunda şöyle ifade edilmiştir: "Bunun (mecbûrî olanın) dışındaki din
eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanûnî
temsilcilerinin talebine bağlıdır." Bu anayasa hükmü, açık ve kesin olarak hem
büyüklere hem de küçüklere, isteğe bağlı olarak dini öğrenme, öğrendiğini eğitim
yoluyla benimseme ve hayatları ile bütünleştirme hakkı vermektedir. Eğer kaşık
ile verilirken sapı ile göz çıkarmak veya kepçe ile geri alınmak murat
edilmiyorsa devletin ya isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi yapan okullar ve
kurslar açması ya mevcût okullarda buna imkân vermesi yahut da bu işi sivillere
bırakması gerekir, bu bir anayasa emridir. Bu okullar ve kurslarda din eğitim ve
öğretimi zaman ve program bakımlarından -sekiz yıllık zorunlu eğitimi bölmeyecek
ve aksatmayacak şelilde- düzenleneceği için burada bir bölme veya delmeden söz
edebilmek için "sivil" olmamak gerekir. Batı'da hem okullarda hem de kiliseye,
cemâatlere bağlı kurslar ve derslerde pekâlâ bu faâliyet yürütülmekte ve
isteyenlerin, okul çağında din bilgisi ve eğitimi almaları sağlanmaktadır.
Yukarıdaki açıklamalar Türkiye'deki hukûkî sistem ve uygulamalara göre yapılmış,
bu çerçevede bile ilköğretim ve sonrası okullarda okuyan öğrencilerin, mecbûrî
ve genel din öğretimi yanında isteğe bağlı ve özel (isteyenin inandığı dinde)
din eğitim ve öğretimi alma haklarının bulunduğu, bunu engellemeye kalkışanların
anayasaya aykırı davranmış olacakları ortaya çıkmıştır. Meseleyi Türkiye
uygulaması dışında, diğer medenî ve demokrat ülkeler örneğinde ele alacak
olursak isteğe bağlı din eğitimini engelleme teşebbüsünün buralarda kabûl
görmesi bir yana düşünülmesinin bile mümkün olmadığını bilmeyen yoktur; daha
doğrusu bunu bilmeyenler, bilmezlikten gelenler takım elbise giydirilmiş
ilkeller olabilir.
Biz müslümanlar Türkiye'de, başka dine inanan veya hiçbir dine inanmayan
vatandaşlar varsa, bunların da kendileri ve çocuklarının istedikleri din
eğitimini alma veya almama husûsunda hür olmalarını, İslâm dini eğitim ve
öğretimi almak isteyen müslümanların ise asla engellenmemelerini, ya devletin
buna imkân hazırlamasını yahut da sivil kurum ve kuruluşlara bu imkânın
tanımasını talep ediyoruz. Bu talep gücünü uygarlıktan, insan haklarından hattâ
TC. Anayasasından almaktadır. Ayrıca sekiz yıllık temel eğitimin kesintili
(ikinci kademesinin farklı liselere ve meslek dallarına yönlendirmeli) olmasını,
İmam-Hatipler dahil bütün meslek liseleri mezunlarının, istedikleri yüksek
öğrenimi görmelerini engelleyen, haksız uygulamalara son verilmesini, samîmî
olarak dinini yaşayan müslümanlara mürteci ve potansiyel suçlu damgasının
vurulmamasını, insan haklarına aykırı olmayan mevzûâta göre suç sayılan fiilleri
işlememiş kimselere eziyet edilmemesini ve haksız muamele yapılmamasını
istiyoruz. Müslümanların bu ve benzeri taleplerini unuttuklarını veya bundan
vazgeçtiklerini zannedenler çeşitli vesilelerle yanıldıklarını anlayacaklardır.
Tevhîd-i
tedrîsat kanunu ve din eğitimi
İnsan hakları ile ilgili açıklama ve antlaşmaları ihtivâ eden belgelerin
tamamında din ve düşünce hürriyetine yer verilmiş, düşüncenin (açıklama dahil)
hiçbir zaman suç olmayacağı, din hürriyetinin de "inanma, yaşama, açıklama,
öğrenme-öğretme, örgütlenme" hürriyetlerini kapsadığı açıkça ifade edilmiştir.
Bu belgelerde dini öğrenme, öğretme ve din eğitimi verme hakkı içerik yönünden
hiçbir kısıtlamaya tâbî tutulmamış, neleri nasıl ve ne zaman öğretecekleri
dindarlara bırakılmış, devlete müdahale hakkı tanınmamıştır. Laik Batı'da devlet
okulları yanında vakıfların, kilise gibi dînî kurum ve kuruluşların, yerel
yönetimlerin her seviyede okul açmaları ve işletmelerine izin verilmiş,
mezunların diplomaları tanınmıştır. Bu ülkelerde de dine inananlar ve
inanmayanlar, hayatını din kurallarına göre yaşayanlar ve yaşamayanlar vardır.
Hem bu çeşitlilik hem de okulların bağlı bulunduğu kurumların, kuruluşların
farklı dünya görüşlerine sahip bulunmaları bir bölünme, parçalanma ve tehlike
olarak görülmemiş, çoğulcu demokrasi anlayışının gereği olarak kabûl edilmiştir.
Buralarda devlet, ancak başkalarının hak ve özgürlüklerine karşı tecavüz,
kısıtlama, kınama gibi bir durum meydana geldiği, eylem ortaya konduğu zaman
harekete geçer ve haksız tasarrufu engeller.
Türkiye'de, Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi Cumhuriyet'in ilk yıllarında da
farklı kurum ve kuruluşlara bağlı okullar vardı. Cumhuriyet inkılâbı bir kültür
değişimini öngördüğü ve bunu zorlama ile de olsa gerçekleştirmeyi hedeflediği
için bütün okulları bir mercie (millî eğitim bakanlığına) bağlamayı ve
öğretim-eğitim politikasını bu mercî vasıtasıyla kontrol etmeyi uygun buldu,
3-Mart-1340 tarihinde Meclisin kabûl ettiği "tevhîd-i tedrîsat" kanunu ile bunu
sağladı. Kanunun birinci maddesi Türkiye'de mevcût bütün ilmî kurumları ve
okulları millî eğitim bakanlığına bağlıyor, ikinci maddesi şer'iyye ve evkaf
bakanlıkları ile özel vakıflara bağlı okulları millî eğitime devrediyor,
dördüncü maddesi ise yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere bir ilâhiyat
fakültesi, din hizmetlerini yerine getirmek üzere memurlar yetiştirmek için de
imam hatip okulları açma vazifesini yine milli eğitim bakanlığına veriyordu.
Belli bir süre bu kanun uygulandı, sonra zirâat, sağlık bakanlığı, genel kurmay
başkanlığı gibi kurumlara bağlı okullar açılmaya başlandı, bu uygulama kanunun
rûhuna ve maksadına aykırı görülmedi. Önce yalnızca imam ve hatip yetiştirmek
için açılan okullara halk fazlaca rağbet edince hem okulların hem de
öğrencilerin sayıları arttırıldı; mezunlara, imtihanları kazanmaları hâlinde
başka alanlarda da yüksek öğrenim hakkı verildi. Bu okullarda okuyanlar normal
lise derslerini de aldıkları için üniversiteye giriş imtihanlarını kazanmakta ve
çeşitli fakültelerde başarı ile tahsil görmekte güçlük çekmiyorlardı. Ayrıca
Kur'an okumayı öğrenmek ve genel din bilgisi almak isteyenlere kolaylık sağlamak
için Diyanet işlerine bağlı Kur'an kursları açıldı.
"Eğitim ve öğretimde birlik sağlamak" mânâsına gelen "tevhîd-i tedrîsât" adını
taşıyan kanununun hedefi "duyguda ve düşüncede" tek tip insan yetiştirmekti.
Uygulama gösterdi ki bunun için bütün okulların millî eğitime bağlanması yeterli
olmuyordu, bakanlığa bağlı okullarda duygusu, düşüncesi, ideolojisi farklı nice
insan yetişmişti, ayrıca demokrasilerde tek tip insandan değil, çoğulcu bir
yapıdan söz edilebilirdi, mârifet bu çoğulcu yapı içinde -belli alanlarda-
birlik ve beraberliği sağlamaktı. Anlaşılan gerçek, yöneticileri yeni bir millî
eğitim ve öğretim politikasına götürmesi gerekirken -bir kısmı da böyle bir
anlayışa gelmiş iken- diğer kesim başa dönmeyi, tevhîd-i tedrisatı -bağlayıcı
anayasa maddesi hâline getirerek- daha sıkı bir şekilde uygulamayı, farklı
düşünce ve alt kültür renklerine hayat hakkı tanımamayı savunur oldular. İmam
hatiplere ve Kur'an kurslarına reva görülen muamele ise daha başka gerekçelere
dayanıyordu.
Duyguda ve düşüncede tek tip insan yetiştirmek için bütün okulları millî eğitim
bakanlığına bağlamayı öngören inkılâp kanunu, diğerleriyle birlikte anayasanın
174. maddesinde yer almış ve bu kanunlar "anayasaya aykırı olduğu şeklinde
anlaşılamaz ve yorumlanamaz" denilmiştir. Aslında böyle bir hükmün sevkedilmesi,
adı geçen kanunların anayasaya aykırı sayılma ihtimalini, böyle bir içeriğe
sahip olduklarını göstermektedir. Kanun koyucu buna rağmen bir kısıtlama
getirmekte, evrensel hukuk kriterlerine göre bu kanunlar; insan haklarına ve
ülke anayasasına aykırı dursa bile, böyle bir yorumun yapılarak kanunların iptal
edilmesini engellemektedir. Bizim konumuz inkılâp kanunlarını evrensel hukuk ve
insan hakları bakımından incelemek olmadığı için bu yönü başka yazılara
bırakarak tevhîd-i tedrîsat kanununun (ttk.) değiştirilme kâbiliyeti üzerinde
duracağız.
Ttk. nun anayasaya aykırı sayılarak iptal edilmesinin kanunla engellenmiş olması
bunun değiştirilmesine mânî değildir. TC. anayasasına göre değiştirilmesi mümkün
olmayan maddeler 1, 2 ve 3. maddelerdir. Dünyada olup bitenlere, gelişmiş
demokrasilere ve ttk. nun uygulamasından elde edilen sonuçlara bakılarak bu
kanunun değiştirilmesi mümkündür, hattâ gerekli bile olabilir.
İmam-Hatip okulları, Kur'an kursları, (açıldığı takdirde) isteğe bağlı din
eğitimi okulları ttk. na aykırı mıdır?
İrticâyı bahane ederek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamayı ideolojik bir
takıntı hâline getirmiş bazı yorumculara göre bu sorunun cevabı "Evet,
aykırıdır" şeklinde veriliyor. Meseleye tarafsız ve ilmî olarak bakan bazı
hukukçulara göre de bu okulları devletin açması, ttk.nu bir yana laikliğe
aykırıdır. Bu ikinci değerlendirmeyi de başka bir yazıda tartışmaya bırakıyorum.
Birinci değerlendirmeye gelince buna katılmamız mümkün değildir; çünkü ttk.nun
2. maddesi "bilcümle medrese ve mektepler mâarif vekâletine devir ve
raptedilmiştir" diyor. Kur'an kursları medrese ve mektep olmadığı için kanunun
kapsamına girmez. Birçok kurumun açtığı sayısız kurs vardır; Kur'an kursları da
Diyanete bağlı olarak açılmış kurslardır ve millî eğitimin denetimine tâbîdir.
(Yeri gelmiş iken kaydedelim: Bazı emekli generallerin sık sık okudukları "Kur'an
kursu yemini" -eğer gerçekten bir Kur'an kusunda okunmuş ise- bu kursun Diyanete
bağlı kurs olması mümkün değildir. Bir suçluyu gösterip binlerce masûmu idam
etmenin hukuk ve adâletle ilgisi olamaz.)
Halen okullarda mecbûrî olarak okutulan "din kültürü ahlâk bilgisi" dersi
dışında kalan ve isteğe bağlı bulunan din eğitimi ve öğretimi anayasanın 24.
maddesinde yer almaktadır. Bu eğitim ve öğretimin gerçekleşmesi çeşitli yol ve
şekillerde olabilir. Bunlardan birisi de meselâ Diyanet'in veya sivil kurum ve
kuruluşların açacakları "din eğitimi ve öğretimi okulları"dır. Bu okulları
açmaya ttk. nu engel oluyorsa uygun şekilde tadil edilmesi gerekir. Bu adı geçen
okullar millî eğitime bağlı olarak açılır, diğer öğretimi aksatmayacak şekilde
programlar yapılır ve yürütülür; ancak bu takdirde de tıpkı Diyanet ve
İmam-Hatip okulları gibi "laikliğe aykırılık iddia ve tartışması" devreye girer.
Durum ne olursa olsun isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi bir anayasal haktır ve
gerçekleştirilmesi engellenemez.
İmam-Hatip liselerinden mezun olanların yalnızca imam ve hatip olmaları, başka
bir yüksek öğrenim görmelerinin doğrudan veya dolaylı bir şekilde engellenmesi
anayasaya, insan hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Ttk.nu "bu maksatla ayrı
mektepler açılacaktır" diyor, bu mekteplerden mezun olanların başka yüksek
öğrenim dallarından mahrûm edileceklerini söylemiyor. Söylese idi o da insan
haklarına ters düşerdi ve tadil edilmesi gerekirdi.
Ttk. nu veya irticâyı bahane ederek, münferit davranışları genelleştirerek din
ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamak irticâdır, bağnazlıktır, demokrasiye ve insan
haklarına aykırıdır; bu sebeple sürdürülemez ve başarılı olamaz. Duyguda
düşüncede tek tip insan yetiştirme projesi çağın gerisinde kalmıştır. Gerekli
olan ülkenin halkı ve toprağı ile bölünmez bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak
ise bunun için vatanı, milleti ve insanı seven, erdemli, çalışkan, insan
haklarına saygılı -işte bu konularda duygu ve düşüncesi bir- insanlar
yetiştirmek yeterlidir. Böyle insan yetiştirmenin en önemli şartı ise, kültür ve
eğitim politikasının, bu politikaya uygun programların, millete mâl olmuş
değerlerle örtüşmesidir, onlara ters düşmemesidir. Bu değerlerin başında din
gelir; din ile, dindar ile barışık olmayan projeler başarısızlığa mahkûmdur.
Dindar ile mürteciyi biribirinden ayırmanın yolu ise kılık, kıyâfet, ibâdet vb.
değildir; başkalarının hak ve özgürlüklerini kısıtlama eylemidir.
Oynamayı bilmeyen...
Oynamayı bilmeyen "yerim dar" dermiş. Yer darlığı bahane, asıl sebep oynamayı
bilmemek. Dindarlığımız, dinin taleplerini hayatımızda gerçekleştirmemiz
sözkonusu olduğunda "asıl sebep" bilmemek değildir, tembellik, gevşeklik,
şuursuzluk, eğitimsizlik, irâdesizliktir; nefse hoş gelen hayat tarzını sahte
argümanlarla meşrûlaştırma sahteciliğidir. İslâmî hayatı fert, cemâat ve devlet
alanlarında ayrı ayrı ele aldığımızda bugün Türkiye'de her üçünde de
daralmaların bulunduğunu görüyoruz. Din-devlet ilişkisinin bugünkü durumu
bellidir, AB üyeliğinin gerçekleşmesi hâlinde ise devletin dîne göre
düzenlenmesi hayâl bile edilemeyecektir. Fert ve cemâat olarak İslâmî hayat
alanlarının Cumhuriyet tarihi boyunca önemli ölçüde daraltıldığı, bu daraltmanın
demokrasiye de, din ve vicdan özgürlüğüne de aykırı olduğu herkesin bildiği ve
artık sayısız aydının dile getirdiği bir gerçektir. AB'ye üye olup insan hakları
bakımından uyum programı da tamamlanınca bu iki alanda bazı genişlemelerin
gerçekleşeceğinde şüphe yoktur. Ancak müslümanların dindarlık kusurlarını
yalnızca dışarıdan gelen âmillere ve özellikle din özgürlüğüne ilişkin
sınırlamalara bağlamak doğru olmaz. İçten gelen, fert ve cemâat olarak
müslümanların kendilerine ait bulunan kusur âmillerini ortadan kaldırmadıkça
sonuç vermesi umulacak bir dînî hayat seviyesini yakalamak mümkün olmaz. Bu iç
kusurları gidermenin yolu, okulda ve okul dışında yapılacak öğretim ve
eğitimdir. Din öğretimi ve eğitiminin zarûrî unsurları arasında
öğretici/eğitici, uygun çevre, metod ve motivasyon vardır. Bugün ülkemizde din
eğitiminin zarûrî unsurları yok değildir, fakat çok eksiktir, yetersizdir ve
çelişkilidir.
Öğretici/eğitici eksikliğini gidermek için okul ciddîyetinde kurslara ihtiyaç
vardır; bu kurslar sivil insiyatif çerçevesinde açılıp yürütülmeli, ara
vermeksizin devam ettirilmeli; evlenecek olanlar, ana babalar, öğretmenler,
hâsılı bütün ilgililer kendilerine uygun kurslardan geçirilmelidir.
Uygun çevre bugün de yarın da en önemli problemlerimizden biridir. Çocuklarımızı
dünyadan uzaklaştırıp duvarlar arasına hapsederek sun'i, hayattan kopuk bir
"uygun çevre" oluşturamayız. Onlara içinde yaşadıkları dünyayı doğru anlama,
değerlendirme, olumsuz etkilenmeme konusunda rehberlik etme durumundayız.
Bize babalarımız, onlara da dedelerimiz din eğitimi verdiler, bunu yaparken
birtakım bilgiler ve usûller kullandılar, bunları aynen tekrarlamak/uygulamak
da, tamamen terketmek de yanlıştır. Özü ve amacı bize ait, şekli çağdaş
ihtiyaçlara cevap verecek usûllere ihtiyacımız vardır.
En önemli unsur motivasyon. Dini öğrenmek için de, yaşamak için de yeterli
teşvikten, heyecandan, içten ve dıştan gelecek manevî itici güçten yoksun hâle
geldik. Dünyaya olan aşkımız bütün gerçek aşk potansiyelimizi tüketti; ne bezm-i
eleste iştiyâk duyuyoruz, ne cennet ümidi ile göz yaşı ve alın teri döküyoruz,
ne cehennemden korkuyoruz, ne ilâhî cemal ve rıdvan (ebedî âlemde tecellî edecek
olan ilâhî rızânın emsalsiz zevki) bizi dünya zevklerinden ayırabiliyor...
Dıştan gelen onca baskıya ve alan daraltmasına rağmen ilk müminleri, fert ve
cemâat olarak dindarlığa, dînî hayata, ibâdet ve tâata iten iman gücü, Allah ve
Resûl (s.a.v.) sevgisinin bizde tadı değil, adı kalmış, o da işe yaramıyor.
Bahaneyi bırakmanın, serbest olduğumuz alanlarda iyi müslümanlar olmak için
çabalamanın zamanı geldi de geçiyor bile. Daha fazlasını isteyenler kendilerine
sormalıdırlar: Oraya kadar olanı gerçekleştirebildik mi? Cevap "hayır" ise
niçin?
İmam Hatipler Kastı
İnsanlığın, insan hak ve özgürlüklerini tanıyacak olgunluğa ulaşamadığı
zamanlarda ve mekânlarda kast sistemi vardı; aralarında geçişlilik imkânı
bulunmayan sosyal sınıflar mânâsındaki kastlardan birine ait olan kişi ne
yaparsa yapsın bir yukarı kasta çıkamazdı. Yirmi birinci asrın birinci yılını
yaşarken Türkiye'de, İmam Hatip öğrencilerine kast sisteminin uygulandığını
görmek hem hazin hem de düşündürücüdür.
İlgili kanun, İmam Hatip Lisesi mezununa, hem meslek alanına hem de diğer
alanlara eşit olarak yönelme ve yüksek öğrenim görme hakkı verdiği hâlde önce
kanunun lâfız ve rûhuna aykırı olarak Y.Ö.K.nün yaptığı yorum ve uygulama, diğer
meslek liselerinden mezun olanlarla birlikte İmam Hatip mezunlarını da, meslek
alanı dışında yüksek öğrenim alma hakkından mahrûm bıraktı. Bu haksız uygulama
karşısında sahipsiz ve çâresiz kalan bazı İmam Hatipliler, istedikleri alanda
yüksek öğrenime girebilmek için okul değiştirme yoluna gidince, bunu haber alan
ilgili bakanlık -kendi beyanlarından basına yansıdığına göre- derhal İmam
Hatipli avına çıkmış, okul okul tarama yaparak naklen gelen öğrencileri
soruşturmaya başlamış, tespit ettiklerini de eski okuluna; yani İmam Hatip
kastına iade edecekmiş. Pekala niçin ve ne hakla iade edecekmiş? Bu sorunun
cevabı hem kolay hem zor. Türkiye'de bir zamandan beri uygulanan usûle göre
cevap ve savunma çok kolay; çünkü mutlaka bir karar alınmış, bir yönetmelik veya
kanun çıkarılmıştır; yapılan da (öğrencilerin okul değiştirmeleri de) bunlara
aykırıdır. Sorumlu bakanın karşısına çıksanız söyleyeceği şudur: "Efendim bizim
uygulamamız yasaldır, itirazı olanlar mevzûâtı değiştirsinler, muhatap mevzûât
koyucudur". Cevap aynı zamanda zordur; eğer mevzûâtın meşrûluk ve hukûkîliği
şekil yönünden değil de genel ve evrensel hukuk ilkeleri, insan hak ve
özgürlükleri yönünden ele alınıp değerlendirilirse! Böyle değerlendiren
bulunursa onların da söyleyecekleri vardır: Efendiler, neden bu hukuka aykırı
mevzûâtı çıkarıyor da insanları en tabîî haklarından mahrûm ediyor, bir kısım
vatandaşları suça, kanunsuzluğa ve anarşiye itiyorsunuz!
Öyle anlaşılıyor ki, yanlış algılanan, yanlış değerlendirilen ve gerçek
sınırlarının dışına taşırılan irticâ olgusu ve tehdidi bazı güçlü çevreleri,
İmam Hatip öğrencilerini durdurma, kamu görevi alanlarını sınırlama, topluma
olan etkilerini asgarîye indirme kararını almaya sevketmiş bulunmaktadır. Bu
çevrelere yanıldıklarını anlatmak da mümkün olmamaktadır. Türk toplumunun büyük
çoğunluğuna rağmen alınan ve uygulanan bu kararlar, ülkedeki çarpık demokrasi
anlayışı ve uygulaması çerçevesinde mümkün olabilmekte, mecliste milleti temsil
eden vekillerin çoğunun râzı olmadığı şeyleri bile engellemeleri çoğu zaman
mümkün olamamaktadır.
Din ve düşünce özgürlüklerine yönelik haksız kısıtlamaların ortadan kaldırılması
konusunda dışarıdan gelecek baskıya umut bağlayanların şunu bilmeleri gerekiyor:
Eğer baskı altına alınacak özgürlük Müslümanların din özgürlüğü ise hem Amerika
hem de Avrupa, çeşitli sebeplerle buna -kendilerince uygun bir yere kadar- göz
yumacaklardır, yummaktadırlar. Şu hâlde himmete muhtaç olanlar bunu
başkalarından bekleyemeyecek durumdadırlar. Din, düşünce ve öğretim
özgürlüklerinin haksız ve ölçüsüz bir şekilde kısıtlandığından şikâyeti
olanların sivil irâde ve inisiyatife ihtiyaçları vardır. Yeniden sivil toplum
örgütleri oluşturmak, müştereki olan diğer örgütlerle işbirliği yapmak, hukuk ve
meşrûiyet içinde kalarak var güçlerini sarf etmek, ilgilileri yanlış yoldan
çevirmek için kamu oyu baskısı uygulamak durumundadırlar.
"Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol"
İmam Hatipler
Anadolu'ya çıktıkça İmam Hatip Liseleri hakkında yerinden bilgi almaya
çalışıyorum. Üzerlerine düşeni yapmadan, korumak için bir kapı bile
aşındırmadan, okulun önünde bir saat bile nöbet beklemeden -karşı atak
sebebiyle- ümitsizliğe düşen veliler çocuklarını bu okullardan alınca, yeni
kayıt için de başvuran olmayınca, 1930 lu yıllarda olduğu gibi "talebesizlik
yüzünden kapandı" hikâyesinin tekrarına ramak kalmış. Geride bıraktığımız
öğretim yılında okullar çok sayıda mezun verince iyice boşalmış, binalara el
koymak için bekleyenlerin iştahları kabarmış, bazılarına da el koyup başka
okullara vermişler. 2000-2001 ders yılında durum biraz değişmiş; hamiyetli,
duyarlı ve şuurlu insanlarımızın da gayretleriyle bu yıl İmam Hatip liselerine
kayıt için başvuranların sayısında artış var. Kendilerine "Bu okullardan mezun
olanların meslek dışında yüksek öğrenim imkânları kısıtlanmıştır, imtihanda
başarılı bile olsanız puanlarınız, YÖK'ün haksız ve adâletsiz uygulaması
sebebiyle gasbedilmektedir, buna rağmen niçin bu okullara başvuruyorsunuz?" diye
sorulduğunda, özellikle öğrencilerden, velileri utandıran cevaplar çıkıyor: "Biz
çalışacağız, azim ve gayretle engelleri aşacağız, gerisi yöneticilerin ve
velilerin işidir..."
İmam Hatip Okulları elli yıl önce açılırken "buradan gerici yetişir" diye
istemeyenler vardı, isteyenler de iki guruptu, bir gurup oy kaygısı ve "aydın
din adamı" beklentisi içindeydi, dindar müslümanların ise hem din âlimine ve
hizmetine ihtiyaçları vardı, hem de dindar aydını, bürokratı böyle olmayanlara
tercih ediyorlardı. Bu karşılıklı düşünce, kaygı, beklenti ve tedbirler elli
yıldır sürüp geliyor. Önce dindar kesimin gayretiyle İmam Hatip Okulları "hem
mesleğe hem de yüksek öğrenime yetiştiren orta öğretim kurumları" statüsünü
kazandı, öğrencilerden isteyenler mesleğe veya meslek doğrultusunda yüksek
öğrenime yöneldiler, isteyenler de imtihanda başarılı olup diğer fakülte ve
yüksek okullarda okuyarak mezun oldular, çeşitli mesleklere ve ilim dallarına
intisap ettiler. Bu sayede birçok çocuğumuz okuma imkânı buldu (başka okullara
gidemezlerdi), ülkemizin okumuş insan sayısı arttı, diğer liselerden gelenler
kadar İmam Hatiplerden gelenler de başarılı oldular, millet ve memleket
hizmetine girdiler. İmam Hatip mezunlarının oluşturduğu hiçbir anarşi ve terör
gurubu görülmedi, siyasî kanâat ve aidiyet olarak da mezunlar, hemen her partide
yer aldılar. Buna rağmen "dindar okumuşlar" istemeyen bir kesim, 28 Şubat'tan
sonra çeşitli bahaneler ileri sürerek, münferit olayları ve az sayıda kötü
örneği genelleştirerek bu okulların orta kısmını kapatmaya, lise kısmını da
kapatmadan beter hâle getirmeye muvaffak oldular. Bunu niçin yaptılar, neden
korkuyorlar? Resmî sayılacak beyanlara bakılırsa irticâdan korkuyorlar. Peki bu
okulların irticâya bulaştıklarının delîli nerede? Eğer irticâ "dindarlık, dini
daha geniş bir çerçevede yaşamak" ise yalnızca İmam Hatip mezunları değil,
milyonlarca müslüman böyledir; buna irticâ diyenlerin, irticâyı böyle
anlayanların ne yapmak istediklerini anlamakta zorlanıyorum. Yok irticâ
"demokratik cumhuriyeti yıkarak yerine totaliter-şerîatçı bir düzen getirme"
inancı, düşüncesi ve hareketi ise topyekün İmam Hatiplilerin böyle bir hareket
içinde bulunduklarının kanıtı nerede!? Vesikasız, delîlsiz irticâ suçlamasını
doğru bulmadığını isabetle ifade eden Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Mustafa
Bumin'in şu sözlerini, nereye koymak gerektiğini de bilemedik: "Bugün yaşanan
sorunların kaynağı imam hatip okullarının fazla olmasıdır. Buradan mezun
olanlara doğrudan üniversiteye giriş hakkı verilmesidir. Eskiden fark sınavları
vardı. Onu kaldırdılar. Öyle olunca tabîî Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne
girerler. Kaymakam da olurlar, vali de..." . Sayın Bumin, İmam Hatip mezunları
niçin kaymakam ve vali olmasınlar, onlar TC. vatandaşı değil mi? Tahsilini
yapmış, imtihanını kazanmış bir İmam Hatip çıkışlı vali veya kaymakamın kusuru
"dindar olması ihtimali" midir? Dindarlığı özel hayatında kalan, inanç ve
duyguları yüzünden vazifede kusur işlediği sabit olmayan bir kimseyi ikinci
sınıf vatandaş yerine koymak hukuk ile bağdaşır mı? Başka liselerden mezun
olanların inançları, ahlâkları, siyasî ve dünya görüşleri tek tip midir? Bunlar
sicilleri temiz olduğu sürece vali ve kaymakam olabiliyorlar da İmam Hatipliler
niçin olamıyor?
Türkiye'de bir kesim sermayeyi rengine, lise mezunlarını farklı dersler okumuş
olmalarına, memurları dindar olup olmamalarına, öğrencileri kılık ve
kıyâfetlerine... göre bölüyor, bir bölüğe öz evlât ve imtiyazlı vatandaş, diğer
bölüğe üvey evlât ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyorlar; asıl
"bölücülük" bu değil midir? Böyle bir bölücü tutum ve yaklaşımla ülkenin birlik
ve bütünlüğü nasıl korunacak? Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar
vermedikleri hâlde sırf düşünceleri, inançları ve hayat tarzları yüzünden farklı
muamele gören, hakları ve özgürlükleri kısıtlanan milyonların duygu ve
düşüncelerinin ne yönde gelişeceğini hiç düşünen yok mu?
Ülkesini ve milletini sevenlerin, el ve işbirliği yaparak bu yanlış gidişe dur
demeleri gerekiyor. Bu milletin değerleri var, asırlardır içinde yaşadığı
vazgeçilmez gelenekleri var, everensel hukuk ve ahlâk ilkeleri var; işte
bunların çerçevesinde hak ve özgürlüklerin tanımlanması, hukukun üstünlüğünün
tanınması; yargısız infazın, ayrımcılığın, delîlsiz suçlamaların, vehme dayalı
tedbirlerin ortadan kaldırılması ilk adımda yapılması gereken şeylerdir.
Kur'an Dersleri
Diyanet İşleri Başkanı, ilköğretim okullarına, isteğe bağlı Kur'an dersleri
konmasını teklif etmişti. Bu teklife çoğu olumlu olmak üzere tepkiler geldi,
bana göre en olumsuz, ters, paranoik olanı T. Saylan'a ait. Sayın Saylan,
"okullara Kur'an dersi koymanın laikliğe aykırı olduğunu, bunun, yeşil kuşak
projesinin bir uygulamasından ibaret bulunduğunu, eğer böyle bir şeye teşebbüs
edilirse birtakım çağdaş dernekler aracılığı ile karşı mücadele verip
engelleyeceklerini" söylüyor.
Laiklik bu din karşıtı bay ve bayanların elinde Demokles'in kılıcı, hemen onu
dile getirerek din özgürlüğünün ve dolayısıyla insan hakları ve demokrasinin
gereği olan her teşebbüse, her talebe karşı çıkıyorlar. Bağnazca din karşıtlığı
gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri mühürlenmiş hâle getirince bu sözde
aydınlar, çağdaş dünyadan, toplumlarından, halklarından kopuyor, kendilerine
mahsus garip bir âlemde yaşıyorlar. Çağdaş dünyada isteğe bağlı din derslerinin
serbest olduğunu, geniş ölçüde uygulandığını, laikliğe aykırı bulunmadığını,
okulların bu ders için gün, saat ve hoca tahsis ettiğini bilmeyen yoktur (din
karşıtı sözde aydınlar müstesna).
Bu bay ve bayanlar akıllarını, irticâ ve yeşil kuşak "komplo teorileri" ile
bozmuş durumdalar; en masûm dindar istekleri bile onlara göre irticâdır,
laikliğe aykırıdır, ülkede ve bölgede şerîata dayalı bir düzen kurmak
isteyenlerin plânlı faâliyetleridir. Ama şunu bilmeleri gerekiyor ki, artık bu
argümanlar, aldatmaca gerekçeler, istismarlar, samîmî olmayan çıkışlar
sırıtıyor, tiksinti veriyor, kimseyi tatmin etmiyor.
Kur'an İslâm'ın temel kaynağıdır. Onu hem asıl dilinden ve metninden okumak, hem
de meâlini ve tefsirini okuyarak içeriğini anlamak müslümanların (her çeşit
müslümanın) başta gelen dîni ödevidir. Laik devlet, nüfusun büyük çoğunluğunun
bu talebini görmezlikten gelemez ve herhangi bir gerekçe ile engelleyemez. Ya
halkı serbest bırakır, dini ödevlerin gerekli kıldığı örgütlenmeye izin verir,
sivil örgütler Kur'an ve din eğitimini de üstlenirler, yahut da okullarını,
isteğe bağlı olarak bu öğrenime açar. Üçüncü bir şık mevcût değildir.
Bu bay ve bayanların alıştıkları ve bazan sonuç alarak cesaretlendikleri eylem
tehditlerine gelince, milletini ve memleketini seven bir insan olarak
hatırlatayım, asıl korkulması gereken milyonların tepkisi ve eylemidir; cehâlet
ve gaflet yüzünden onları sokağa döktüğünüz zaman kıyâmet kopar ve toz dumana
karışır, ülke zarar görür, dostlar üzülür, düşmanlar sevinir.
Okullarda isteğe bağlı Kur'an öğretimine karşı çıkan ve etrafına tehdit savuran
bu bayanın, aynı zamanda YÖK üyesi olduğunu düşününce insanın aklına Bekri
Mustafa'nın hikâyesi geliyor. Bilindiği gibi Bekri Mustafa akşamcıdır, namazla
niyazla alâkası yoktur, buna rağmen öyle bir adam kıtlığı meydana gelir ki, onu
Sultan Ahmed Camîî'ne imam yaparlar. Bir gün cenaze namazı kıldırması gerekir,
bir ara tabuta yaklaşarak gizlice bir şeyler söyler, sonradan bir meraklı ne
söylediğini sorunca şu cevabı verir: "Âhirete gittiğinde sana, dünyada ne var,
ne yok diye sorarlarsa onlara 'Bekri Mustafa Sultan Ahmed Camîî'ne imam oldu'
dersin, gerisini onlar anlar!"
İbn Haldun Lisesi
Biri imrendirici, diğeri sevindirici iki bilgiyi okuyucularımla paylaşmak
istiyorum.
İmrendirici, "darısı başımıza" dedirtici bilgi/haber şöyle:
Hollanda'da Rotterdam şehrinde, Türkiyeli, Faslı, Cezayirli... birkaç hamiyetli
müslüman bir araya gelip dernek kuruyorlar; derneğin amacı, müslüman çocukların
okuyacağı, normal lise dersleri yanında Arapça, Kur'an ve genel İslâm bilgisi de
verilecek bir lise açmak. İlgili kuruma başvuruyorlar, kurum "belli bir dinin
mensuplarına mahsus lise olmaz" diye başvuruyu reddediyor. Bir yıl sonra bir
hristiyan gurup aynı taleple müracâat ediyorlar, kurumun ilgili heyeti olumlu
bulma eğilimi gösterince bir bayan üye itiraz ediyor; "geçen yıl müslümanların
aynı mâhiyette bir isteklerini geri çevirmiştik, ya onlara da izin verelim yahut
bunlara da izin veremeyiz" diyor. Heyet itirazı yerinde buluyor, müslümanları
dâvet ediyor ve onlara da lise açma izni veriyorlar. Lise "İbn Haldun Lisesi"
adıyla açılıyor, birkaç yıldır faâliyet gösteriyor, ülkede ilk örnek olarak
bünyesinde hem meslek liseleri hem de -Türkiye'deki deyişle- düz lise bulunuyor.
Okulu gezdim, genç yaşına rağmen oldukça iyi; temiz, düzenli, öğretim heyeti
kaliteli, öğrencisi yeterli, kızlar ve erkekler için ayrı iki mescit ve abdest
alma yerleri var, bahçesi, oyun ve spor yerleri yeterli ölçülerde. Sizin
anlayacağınız bir İslâm ülkesi olan Türkiye'de İmam Hatip Liseleri kapatılırken
Hollanda'da açılıyor, tam bir özgürlük içinde eğitim ve öğretimine devam ediyor.
Allah sayılarını arttırsın; edindiğim intibaa göre pek yakında, Avrupa'nın başka
ülkelerinde de sayıları artacak.
Türkiye'de başları örtülü diye öğrenim hakları engellenen kızlarımızdan bir
kısmı, Avusturya gibi bazı ülkelere gitmiş ve üniversitelere, başları örtülü
olarak kabûl edilmişler. Bazı etkili ve yetkili çevreler bunu engellemek için
teşebbüs etmişlerse de başarılı olamamaışlar. Bu da ayrı bir sevindirici ve
imrendirci olay.
Türkiye'deki guruplaşmanın aynen Avrupa'ya da taşındığını biliyoruz. Haklı
haksız çeşitli sebeplerle müslüman guruplar arasında bir soğukluğun,
ayrımcılığın hüküm sürdüğünü de üzülerek görüyorduk. Son Avrupa seyahatimde
görüştüğüm bazı gurpların ileri gelenlerinde bir yumuşama gördüm, birbirlerinin
hizmetlerinden övgü ile söz edenlerine, "Allah râzı olsun, şöyle şöyle
yaptılar..." diyenlerine rasladım; bu da benim için çok sevindirici bir gelişme
oldu. İslâm'ın, farklı inanç ve mezheplere nasıl baktığını, bir dine bağlı,
fakat farklı yorum ve anlayışları benimsemiş gurupların birbirine karşı nasıl
davranmaları gerektiğini biliyoruz. Müminler kardeştir, bir kimsenin söz ve
davranışı onu -bütün müslüman gurupların ittifâkı ile- dinden çıkarmadıkça
kardeşlik ilişkisi bâkîdir, devam eder, bozulmaz. Müminin aile fertleri, sonra
akrabası, komşuları, arkadaşları, gurupdaşları kendine daha yakın olabilir. Bu
"daha yakın" olmanın meşrûiyeti de onların, genel İslâmî kurallara ve değerlere
göre kusurlu olmamalarına bağlıdır. Bu daha yakın kardeşlerden sonra uzak
kardeşler gelir; diyelim ki bunlar da başka guruplara bağlı olan müminlerdir.
Gurup farkı kardeşlik ilişkisini bozarsa veya İslâm'ın genel kurallarına göre
üstün ve yakın olanın, aşağıda ve uzakta görülmesi sonucunu doğurursa meşrû
olmaz, dinin yerdiği tefrika doğmuş bulunur.
Bir ay içinde yaptığım iki seyahatta Diyanet'e, Millî Görüş'e, Merhum Süleyman
Efendi'nin cemâatine, Fethullah Hoca'nın cemâatine mensup olan, hiçbirine bağlı
bulunmayan müslümanların mekânlarına uğradım, bazılarında sohbetler yaptım, her
birinin güzel şeyler başardıklarını gördüm. Başarılanların tamamı ümmetin malı,
dine ve ümmete hizmet, duygulanmamak, sevinmemek, teşekkür etmemek mümkün değil.
Bütün bu güzellikleri bozan tek şey, ahlâkî olmayan rekâbet ve tefrika idi, onun
da yumuşamakta olduğunu görmenin sevincini yaşadım. Bir gurupta hizmet veren
kardeşlerimden ricam, gurubu okul gibi, İslâm şehrinin ailelerinden bir aile
gibi görmeleri ve aralarındaki ilişkiyi "kardeşlik çerçevesinde" yürütmeleridir.
Kardeşlerin, ahlâkî ölçülar içinde iyiyi ve daha iyiyi başarmak için yarışmaları
tabîîdir, güzeldir, meşrûdur.
Avrupa İslâm Üniversitesi
Hollanda'da Rotterdam İslâm Üniversitesi adıyla bir öğretim kurumunun açıldığını
işittiğim ve gazetelerde okuduğum zaman ilgilenmiş, hayırlı olması için duâ
etmiştim. Rektör olarak adı geçen arkadaşımız beni de açılışa ve öğretim
üyeliğine dâvet etti. "Türkiye'de başlanmış işlerim bulunduğunu, bunları
bitirmeden böyle bir işe girmeyi düşünmediğimi, ama nasip olursa açılışa
geleceğimi ve birkaç gün de seminer ve konferans verebileceğimi" söyledim.
Açılışa gidemedim, birkaç ay sonra diğer vaadimi yerine getirdim. Bu arada
dostum ve değerli ilim adamı Süleyman Ateş de o üniversiteye intisap etmişti.
Rotterdam'da kaldığım birkaç günde sohbetler ve istişâreler yapıldı,
üniversiteyi kuran ve yönetimi de elinde tutan kişiden şikâyetçi idiler. Ya
kurumu devralarak onun ilişkisini kesmeye veya ayrılmaya karar verdiler. O
günlerde birincisinin mümkün olamayacağı anlaşıldığı için birlikte ayrılarak
yeni bir üniversite kurmayı kararlaştırdılar, yabancı hocalar da onlara
katılmıştı. Faâliyet yürürken arkadaşlardan birinin guruptan ayrıldığını, eski
üniversitenin kurucusu ve kendisinin de şikâyetçi olduğu zat ile anlaşma yaparak
orayı satın aldığını ve beraber mücadeleye girdiği arkadaşları dışlayarak,
Rotterdam Üniversitesi'nde yeniden derlemeye çalıştığı bir kadro ile öğretime
devam ettiğini bana haber verdiler; olan bitene üzüldüm. Hollanda gibi küçük bir
ülkede ve aynı şehirde iki üniversitenin fazla olduğu ortada. Dileğim yanlış
anlamaların ve varsa başka hesapların ortadan kaldırılarak birlik ve beraberlik
içinde bu hayırlı teşebbüsü başarıya ulaştırmalarıdır.
Ben güvendiğim arkadaşlarımın sahip olacakları veya yeniden kuracakları
üniversiteye katkıda bulunacağıma söz vermiştim. Bu katkımı her yarı yılda onbeş
gün yoğun ders vererek yapmak şeklinde belirledim. Süleyman Ateş ve
arkadaşlarının kurdukları benim de misafir hoca olarak vazife aldığım
üniversitenin adı "Avrupa İslâm Üniversitesi" oldu, şu günlerde buradayım bu
yazıyı da burada kaleme alıyorum.
Avrupa'da yaşayan dindaşlarımızın İslâm eğitim ve öğretimlerine katkıda
bulunmak, bu arada Avrupalılara da İslâm'ı doğru anlatmak ve tanıtmak maksadıyla
böyle kurumlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu konuda farklı düşünenler de
var. Onlar "Türk olmayan Müslümanlar bizi ilgilendirmez, Türk olanlara da din
görevlisi ve öğretmeni Türkiye'den gitmeli, böylece hem dine hem de Türk
kültürüne hizmet verilmiş olur" diyorlar. Bu da saygıya değer bir görüş olmakla
beraber, hem diğer müslümanları dışlaması hem de giderek Türkiye'den görevli
gönderme ve Avrupa ülkelerinde Türkçe öğretim yapma imkânları daraldığı için,
kendi düşüncemizin daha uygun olduğu kanâatimizi muhâfaza ediyoruz.
Dostlarımın şunu bilmelerini istiyorum: Türkiye hâlâ İslâm âleminin ümididir.
Orada yanlış giden bazı şeyler varsa bunlarla mücadele etmek bu ülkenin
nimetiyle beslenmiş insanların ödevidir. İmama kızıp câmiyi terketmeye niyetimiz
yoktur. Kısa süreler için ayrılsak da devamlı hizmet yerimiz Allah'ın lütfu ve
ecdâd yadigârı olan ülkemizdir.
Duygular Paylaşılamaz
"Çeken bilir ayrılığın derdini"
"Ateş düştüğü yeri yakar".
Telefonun diğer ucunda ağlamaktan konuşamayan, tıp fakültesi üçüncü sınıfına
gelmiş ve kendi isteği ile örtünmüş kızının ya açılmak veya fakülteyi bırakmak
durumunda olduğunu, emeklerinin boşa gideceğini, hayallerinin parçalanacağını,
çâresiz kaldığını söyleyen anne; telefonda bir başkası, bu defa kız öğrenci,
"kendini bildi bileli başını örttüğünü, şimdi öğretmenlik fakültesinde
okuduğunu, fakültenin dış kapısında ancak bir öğrencinin girebileceği kadar dar
bir kapı yapıldığını, buraya polislerin yerleştirildiğini, başını açmadıkça
fakültenin bahçesine bile girme imkânının bulunmadığını, bu sebeple gelip
bekleyip döndüklerini söyleyip çâresizlik içinde hıçkıran öğrenci kız...
bunların rûhlarını saran acı duyguları, öfke ve nefreti, aynı duyguları aynı
sebeplerle yaşamayanların bilmesi ve paylaşması mümkün değildir; yanana acımak,
üzülene üzülmek başka bir duygudur, ancak bundan da mahrûm olanlar var. Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) deyişiyle "Allah'ın kalplerinden merhameti sildiği
kimselere karşı elden ne gelir?!"
Tutturmuşlar bir şarkı, durmadan şunu sorup araştırıyorlar, "yüksek öğrenim
görecek yaşa ve başa gelmiş bir genç kız başını niçin örtüyor, nasıl örter,
bunlara nasıl bir menfaat sağlanıyor, bunu kimler karşılıyor, elele eylemini
hangi gizli örgüt plânlamış, arkasında kim veya kimler var, bu bir merkezden
düzenlenmiştir, bu merkez hangisi...". Bu soruların içinde "imanın, inancın,
gönülden bağlılığın insana neler yaptırabileceği" sorusu yok; niçin yok? Çünkü
bu soruyu soranların belki tamamı ömürlerinde bir kere dini inançları gereği bir
amel gerçekleştirmemiş, bir iş yapmamış, nefsin bir arzusunu dizginlememiş, bir
menfaatini geri tepmemiştir... İmanın, inancın ne kadar güçlü bir itici (saik,
motif) olduğunu bilmez.
Bir yandan "yurdu, namusu, mukaddesâtı, insanları korumak uğruna canını
verenlerin şehit olduklarından" söz ederler, cenazelerinde boy gösterip nutuklar
çekerler, diğer yandan insanı en aziz varlığı olan canını vermeye sevkeden
(iten, götüren) şeyin ne olduğu üzerinde düşünmezler, durmazlar. Burada itici
"varoşlarda yaşamak mı, köyden şehire göçmenin getirdiği kimlik ve kişilik
bunalımı mı, geri kalmışlık mı, yoksulluk mu...?" "İnsanlar niçin ölüyorlar"
demiyorum, "Niçin şehit oluyorlar?" diye soruyorum. Kur'an'a göre şehitler
ölmez, Allah'ın büyük lütûflarına mazhar olarak özel bir hayatla yaşamaya devam
ederler. Bunu duyan, bilen ve inanan bir mümin Allah rızâsı için canını verir.
Eğer iman bir kimseyi canını veremeye itiyorsa başını örtmeye, namaz kılmaya,
zinâdan, içkiden, kumardan, faizden, rüşvetten... geri durmaya niçin itmesin?
İnancı yüzünden örtünen, bu çağın insanı olduğu için de okumak ve yüksek öğrenim
görmek isteyen bir kızı açılmaya zorlamanın ona verdiği acıyı biz erkeklerin de,
aynı inanç ve duyguları yaşamamış olan kadınların ve kızların da paylaşmaları
mümkün değildir! Onlar yanıyor biz ise ancak acıyarak seyrediyoruz; yanan ile
acıyarak seyredenlerin duyguları birbirine eşit değildir. Ancak inananlar hiç
olmazsa onları anlayabiliyorlar. Şairin deyişiyle:
"Madem ki böyle duygularım kalmış çok şükür!"
Cumhuriyet ve
Başörtüsü Eylemi
Tarihe mâlolan Sultanahmet mitinginde üçyüz elli bin kişi vardı, ömrümde o kadar
bayrak görmemiştim, kimsenin burnu kanamadı, polisler gölgelerde dinlendiler,
konuşmacılar ve halk yalnızca şu taleplerini dile getiriyorlardı: "Temel
öğretimi istediğiniz kadar uzatın ve zorunlu kılın, yalnız İmam-Hatiplere ve
diğer meslek liselerine zarar vermemesi için kesintili (5+3) yapın". Bu kadar
kalabalık arasında yüz kadar gencin elinde farklı bir pankart vardı, birkaç genç
de kubbe üzerine çıkmış başka bir bez-pankart sallıyorlar ve slogan atıyorlardı;
bütün medya günlerce ve her gerektikçe yalnızca bu istisnaî manzarayı, bir avuç
gencin aykırı davranışını verdiler, hep bunu gözler önüne sermeye gayret
ettiler.
Haklar, hürriyetler ve başörtüsü için elele eyleminde, sayısını kimsenin
bilemediği büyüklükte bir insan zinciri, Türkiye'nin yarısında elele verdiler ve
yalnızca haklara saygı gösterilmesini ve başörtüsüne dokunulmamasını istediler.
Bu kadar kalabalığın arasında akıllı mı, deli mi, memur mu , sivil mi, ajan mı,
kiralık mı olduğu bilinmeyen bir kişi de "yetmiş beş yıldır süren zulüm" ibaresi
yazılı bir pankart taşımış. Ormana kör, bir çürük ağaca dört gözlü olan medya ve
laikçiler yalnızca bu pankartı görmüşler, onu gösteriyor ve onu tartışma konusu
yapıyorlar. Bu oyun yetmemiş gibi şimdi de kocaman kocaman başlı adamlar masûm
bir gösteriyi "cumhuriyete karşı başkaldırma provası" olarak takdim ediyorlar,
"cumhuriyet için elele" eylemini, "başörtüsü için elele" eyleminin rövanşı
hâline getirmek, insanımızı "başörtüsünü isteyenler" ve "cumhuriyeti isteyenler"
şeklinde ikiye bölmek istiyorlar.
Çağdaş değerleri, tabuları, kutsalları kullanarak (istismar ederek) amaçlarına
ulaşmayı ahlâklarına aykırı saymayanlar başörtüsünü engellemek için çağdaşlığı,
Atatürk ilke ve inkilâplarını, laikliği kullandılar; yetmedi şimdi de
cumhuriyeti kullanmaya başladılar. Bu değerlerin, kurum ve kavramların
başörtüsüne destek mi, köstek mi olduğu konusunu özet hâlinde bir daha ele
alalım:
a) Çağdaşlık kılık kıyâfet meselesini bireyin tercihine bırakmaktır, çağdaşlık
kılık kıyâfete müdahalenin insan haklarına, insanın kimlik ve kişiliğine
saygısızlık olarak telakki edildiği zaman parçasının ve uygarlık düzeyinin
adıdır.
b) Atatürk'ün kadınlar için bir kıyâfet belirlemediğini bilmeyen yoktur, ancak
şu meâldeki sözünü öncelikle Atatürkçü geçinenlerin bilmedikleri
anlaşılmaktadır:" Kadınlarımızın şer-i-şerife (dine) uygun olarak giyinip toplum
içine karışmalarında, eğitime ve hizmete katılmalarında büyük faydalar vardır".
Bu söze göre başlarını örtüyorlar diye kızlarımızın öğrenim kurumlarından
uzaklaştırılmaları Ata'nın arzu ve irâdesine ters düşen bir davranıştır.
c) İnançları sebebiyle örtünen kızlarımızı okullara, devlet dairelerinde ve
işyerlerinde çalışmaya kabûl etmemek laikliğe aykırıdır; bu hakkı engelleyen
kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, kararlar Anayasaya, insan haklarına ve
laikliğe ters düşmektedir; çünkü laiklik ilkesinin temelinde kişinin din ve
vicdan özgürlüğü vardır, bu özgürlüğü serbest olarak kullanma imkânı vardır, bu
konuda -mevzûât ile de olsa- herhangi bir engelleme ve baskının bulunmaması
vardır.
d) Cumhuriyet hâkimiyetin bir ferde veya guruba değil, halkın bütününe, millete
ait olmasıdır, yönetimde son sözün millete ait bulunmasıdır. Örtünen kızlar ve
hanımlar ne zaman, nerede "tek kişi veya seçkinler zümresi yönetimi" istediler?
Halkın talebini çeşitli vasıtalarla dile getirenler mi cumhuriyetçi, onları
susturup kendilerini seçkinler zanneden bir gurubun irâdesini zorla millete
kabûl ettirmeye çalışanlar mı? Örtünenleri ve bu hakkın engellenmemesi için
elele verenleri cumhuriyet düşmanı ilân edenlerin gözü kesiyorsa halk oylamasına
gidilsin; halk oylaması isteyenler mi cumhuriyetçi, ondan kaçanlar mı?
Milletini ve memleketini sevenler, insan hak ve hürriyetlerine saygılı olanlar,
sağduyusuna hâlâ sahip bulunanlar! Sakın oyuna gelmeyin, cumhuriyet rejimi,
isteyenin örtünmesinden yanadır, örtünenlerin cumhuriyetle bir meseleleri
yoktur, "cumhuriyeti başörtüsünün karşısına dikmeye hayır, cumhuriyeti insan hak
ve özgürlüklerinin teminâtı kılmaya evet!"
Telefondaki Ses
Telefondaki ses bir başka mânâda "bir torunuma" ait; babası yıllarca önce
öğrencimiz olmuş, kızı büyümüş, liseyi bitirmiş, kafasının hakkıyla tıp
fakültesini kazanmış, dört yılı başarı ile geçirmiş, son iki yıldır başörtüsü
yüzünden sıkıntılar yaşadığı hâlde bu da başarısına engel olmamış, iki yıl daha
dokunmasalar tıp fakültesini bitirecek, aynı imanı ve değerleri paylaşan
kardeşleri nasıl gerektiğinde "din, vatan, millet, insanlık ve diğer yüce
değerler için ölümün bile üzerine gidiyorlarsa" o da hizmetin çağırdığı ve
gerekli kıldığı yere gidecek, Allah''n lütfedeceği şifâya vesile olacak,
ibâdetin bir çeşidi olarak yapacağı hizmetten -maddî karşılığı yanında- ondan da
önemli olarak manevî zevk ve ecir alacak, fakat heyhat, nerede o imkân, o
özgürlük zemini ! Kendisine dayatılan şart onun en kutsal değeri, en hassas bağı
ile ilgili; ya inandığını yaşayamayacak, haram bildiğini işleyecek, yahut da
büyük emeklerle elde ettiği tıp öğrenimi ve bunun sonunda elde edeceği tabiplik
mesleğinden mahrûm olacak. "Ya başını açacaksın ya okuldan atılacaksın; üçüncü
bir seçeneğin yok!"
Babasıyla konuşup dertleşmişler, bir karara varamamış olmalılar ki, bir de hoca
dede ile konuşalım demişler.
Babası benimle bir iki cümle konuşup kendisini tanıttıktan ve konuyu da
bildirdikten sonra telefonu kızına veriyor ve kendisi aradan çekiliyor.
- Alo, Hocam, babam konuyu söyledi, biz elimizden geldiği kadar direndik, bir
kısım arkadaşımız çeşitli baskılar ve gerekçelerle ya başlarını açarak veya
peruk takarak girdiler ve biz şimdi bir yol ayrımına geldik, başımız örtülü
olarak fakülteye alınmıyoruz (olay İzmit'te geçiyor), şimdi yıl kaybedeceğiz,
sonra da okulu ve okuma hakkımızı; ne yapalım, bize ne tavsıye ediyorsunuz?
- Sevgili kızım, sen başını örtmenin farz, mahrem olmayan kimselere saçını
göstermenin haram olduğuna inanıyor musun?
- Evet hocam, bugüne kadar da bu inancım sebebiyle direndim, ancak şimdi kafama
takılan husûs şudur: Kapalı müslüman kadınları muayene ve tedâvi etmek üzere
kadın doktor yetiştirmek müslümanlara farz değil midir? Biz fakülteyi bırakırsak
kadın doktor nasıl yetişecek? Bu bakımdan başımızı açarak da olsa okuyup doktor
olmamız genel (ictimai, ümmetle ilgili) bir zarûret olmaz mı?
- Cemiyet içinde yeterince açık veya kapalı bayan doktor var. Başlarını açarak
okuyan ve gelecekte doktor olacak binlercesi de mevcût. Bu bakımdan bir
zarûretten söz edilemez. Ayrıca yeterli ehliyette ve sayıda kadın doktor
bulunmadığında müslüman kadınlar erkek doktorlar tarafından da muayene ve tedâvi
edilirler, bunda sakınca yoktur. Dinimiz, mensuplarına "yeteri kadar kadın
doktor veya milletin ihtiyaç duyduğu başka elemanlar, meslek sahipleri
yetiştirin, bu size farzdır" derken, başka emir ve yasakları çiğneyerek
yetiştirin demiyor, "hem dininizi koruyun, hem de dünya hayatınız için gerekli
olan ihtiyaçlarınızı karşılayın" diyor. Müslümanlara düşen vazife, dinin
emirlerini ve yasaklarını çiğnemeden dünya hayatına dair ihtiyaçlarını temin
etmektir. Öyle inandıkları için başlarını örterek okumak ve çalışmak isteyen
kızlarımızın ve kadınlarımızın bu isteklerine karşı çıkanlar ve onları öğrenme
ve çalışma haklarından mahrûm bırakanlar, yabancı güçler değil, bizi
yönetenlerdir. Kimlikli, kişilikli, şuurlu, haklarının peşinde olan vatandaşlar,
meşrû zeminlerde aktif olurlarsa bu gibi tabîî hakları elde etmek mesele
değildir; çünkü istenen insan haklarını engellemek, istemeyenleri zorla örtmek
değil, isteyenin -inancı gereği- örtünerek okuması ve çalışmasıdır, çağdaş
değerler böyle bir talebin karşısında değil, yanındadır. Ben yazacağım, sen
gerekirse yıl kaybedeceksin, baban konuşacak, cemâat isteyecek, ilgililer
siyasîleri sıkıştıracak, milletvekilleri kanun teklif edecekler... derken haklar
elde edilecek; yol budur, çâre budur, eninde sonunda kazanan hak olmalıdır,
haklı olmalıdır...
- (Artık ağlamaklı hâle gelmiş bulunan ses soruyor) Yani hocam, ben yıl veya
okuma hakkımı kaybeder de doktor olmazsam günaha girmiş olmaz mıyım?
Evet bütün bu konuşmayı, yalnızca bu soruyu herkes bilsin ve duysun diye
naklettim. Hâlâ anlama kâbiliyetini, duyu ve duygularını kaybetmemiş bulunan
karar ve yönetim erbabı bilsin ki, başlarını örten kızlarımız bunu inandıkları
için yapıyorlar, okumak için direnen kızlarımız da manevî sorumluluk duygusu
sebebiyle böyle davranıyorlar. Ben ne cevap mı verdim?
- Hayır sevgili kızım, sen günahkâr olmazsın; seni engelleyenler ile onları
engellemeyenler sorumlu olurlar!
Bir af ki affa muhtaç
Çıkarılan af yasasının başörtüsü mağdurlarını yakından ilgilendiren bir şartı
var, "bundan sonra aynı suçu işlememek; daha açık bir deyişle üniversite
dahilinde başını örtmemek". "Kaşıkla verip sapıyla gözünü çıkarmak" deyimi bu
gibi uygulamaları ifade etmek için söylenmiş olsa gerektir. Görünüşte bir af
getiriliyor, uygulanması ise imkânsız kılınıyor. Ortada kısır döngü benzeri bir
durum var, bir yandan öğrenci disiplin suçu işlemeye mecbûr bırakılıyor, bir
yandan da "işleme affedelim" deniyor. Hâlbuki yapılması gereken şey yeni hukûkî
ve idarî düzenlemelerle başörtüsü kullanmayı suç olmaktan çıkarmak idi.
Öğrencilerin mağduriyetlerini giderme konusunda samîmî olan bir siyasî irâdeden
beklenen, aslında (din ve vicdan hürriyetine saygı gösteren laik bir ülkede) suç
sayılması mümkün bulunmayan bir davranışı suç sayan mevzûâtı ve yorumu
değiştirmek, böylece haksız yere cezâ almış, imtihanlara girememiş, mağdur olmuş
öğrencilere haklarını ve resmî itibarlarını iade etmek idi. Siyasî irâde bunu
yapacağı yerde dediğim dedik kabilinden bir inat ve ısrar ile başörtüsünü
laikliğe ve dolayısıyla kanuna aykırı davranmak; yani suç işlemek olarak
değerlendirdi, daha önce bu suçu işleyenlere de bir daha yapmamak şartıyla bir
imtihan ve okuma hakkı tanıdı.
Gözlerini irticâ kara gözlüğünün görmez hâle getirdiği kimseler bir türlü şunu
anlamak istemiyorlar: Başını örterek okumak ve çalışmak isteyenler bunu imanları
gereği yapıyorlar, onlar inanıyorlar ki, başlarını açtıkları takdirde günah
işleyecekler, Allah'ın emrine karşı gelmiş olacaklar; yani dini bakımdan suç
işlemiş olacaklar. Bu insanlara karşı "Beni senin inancın ilgilendirmiyor, ben
baş örtmeyi yasaklıyorum ve bu yasağı çiğneyenleri okumak ve çalışmaktan mahrûm
ediyorum, ya inancını tercih et bunlardan mahrûm ol, yahut da bana itâat et
inancından ve kulluğundan uzaklaş" demek dindara yapılacak baskıların en
dayanılmazıdır. Böyle bir dayatmaya mecbûr kalıp itâat edecek olan dindar
kimselerin bu emri verenlere iyi gözle bakması, sevgi ve saygı beslemesi mümkün
değildir. Bu gerçek karşısında milyonlarca vatandaşı karşısına almak, iktidarın
şahsında devletinden soğutmak da aklı başında, millet ve vatanını seven
kimselerin yapacağı bir şey değildir.
Başörtüsünü yasaklayıp buna uymayanı cezâlandıranlar, dine inanmıyorlarsa veya
dine inanıyor da başörtüsünün dindeki hükmü konusunda farklı bir yoruma sahip
iseler -inançsızlık ve yorumları kendilerine ait olup- bu yaptıkları
haksızlıktır, din ve vicdan hürriyetine, bunun teminâtı olarak anlaşıldığı ve
tanımlandığı takdirde laikliğe ve demokrasiye aykırıdır. Yasakçılar hem dine,
hem de başörtüsünün dince gerekli olduğuna inanıyor da buna rağmen onu hukûkî
açıdan suç sayıyorlarsa, bu suçu işleyenleri affedebilmek için onların dince
günah ve suç olan bir şeyi yapmalarını istiyorlarsa kendileri affa muhtaçtırlar.
Allah Teâlâ haklara tecavüz eden günahkârları ancak tövbe etmeleri ve hakkı iade
etmeleri hâlinde affediyor; inanmayan Kur'an'ı okusun.
Bez parçasının fitnesi
İmam Hatip Okullarında ve üniversitelerde isteyen kızlarımız başlarını örterek
okuyorlardı, onlar açıklara, açıklar da onlara dokunmuyor, bu bakımdan farklı
oldukları hâlde barış ve karşılıklı anlayış çerçevesinde birlikte yaşamanın
örneğini vermiş oluyorlardı. Asayiş yerinde idi, eğitim ve öğretim aksamadan
devam ediyordu. Diyelim ki, bir partinin iktidara gelerek şerîatı hâkim
kılmasından korkanlar o partiyi kapattıkları gibi siyasî İslâm'ı da bitirmeye
karar verdiler. Siyasî İslâm'ın beslenme damarlarını ararken okullardaki
başörtüsüne de takıldılar, önce "bunun siyasî İslâm'ın bir simgesi" olduğuna
karar verdiler, sonra da yasakladılar. Başka delîller bir yana yasaklamadan
sonra olup bitenlere (partinin kapatılmasına gösterilen tepki ile başörtüsü
yasağına gösterilen tepkinin mâhiyet, süre ve taraftarları arasındaki açık
farka) bakarak bile başörtüsünün siyasî bir simge ve parti ile ilgili olmadığını
anlamak mümkün olduğu hâlde bunu görmek ve anlamak istemediler. İşte "fitne" o
zamandan sonra ortaya çıktı. Bu fitnenin tanımını da yapalım: Kızlarımız
başörtüleri ile okumakta direndiler; yani bizi böylece alın diye yalvardılar,
yalvarıyorlar, yasaklayan irâde ise hakaret etti, dövdü, gözaltına aldı okuldan
attı...
Bulunduğu mevkî itibariyle "koskoca bir rektör" fitne, bez parçası, estetik ve
taklit kelimelerinin anlamlarını saptırarak, başka bir deyişle bunları istismar
ederek yasağı destekliyor, kraldan fazla kralcı olmanın parlak örneğini
sergiliyor.
Bez parçası dediği şeyin bizde adı başörtüsüdür. Bez parçasından dikilen birçok
giysi birçok ayıbı örter, bez parçasına önem vermeyenler çıplak gezsinler, ama
kendi ayıplarını görecek yerde giyinenleri ayıplamaya kalkışmasınlar.
Bizim okuyan ve okumayan kızlarımız ve kadınlarımız, bölgelere göre çok çeşitli
şekillerde örtünürler. Bunların hiçbiri Arap ve Acem taklidi değildir, kendi
icatlarıdır, bu milletin özel zevkidir, kültürüdür. Gözleri görenler Arap ve
Acem kızlarının başörtülerine ve diğer kıyâfetlerine baksınlar, taklit var mı
yok mu hemen anlayacaklardır. Ayrıca İslâm dini ilk topluluk olarak Araplara
gelmiştir, başta dil ve edebiyat olmak üzere Arap kültürünün birçok unsuru,
İslâm'a giren diğer topluluklarca benimsenmiş, bu mânâda içselleştirilmiştir ve
evrenselleşmiştir. Avrupa ve Amerika kültürleri dünyayı istiyâ ederken sesleri
çıkmayanların sıra İslâm'ın evrensel değerlerine gelince milliyetçilikleri mi
tutuyor!
Estetik bir zevk meselesidir, bağnazlıktan gözü kararanlar gözlerindeki bu
perdeyi kaldırırlarsa güzellikleri göreceklerdir.
Fitne, devlete isyan etmektir, toplumun düzen ve asayişini bozmaktır. İnsafını
kaybetmemiş olanlara soruyorum:
1.Ortada, tanımladığımız mânâda bir fitne var mı?
2. Bu mânâda bir fitne bulunmamakla beraber başörtüsü yasağının sebep olduğu
huzursuzluğun müsebbibi kimler? Zaten başları örtük olanların böyle kalmak
istemeleri mi, yoksa durup dururken, haksız yere yasak getirenler mi?
3. Devlet yönetimini ele geçirip halka zulmedenlere, hak ve özgürlükleri
kısıtlayanlara, meşrû ve hukûkî yollardan tepki gösterenler, hak ve özgürlük
isteyenler fitneci mi oluyorlar?
4. Huzursuzluğa son vermek, milletin büyük bir kesimi ile devleti barıştırmak
için milyonlarca insanın hiçbir kimseye zarar vermeyen kıyâfetini değiştirmek
mi, yoksa dokunmamak mı doğru, meşrû ve makûl olan yoldur?
5. Durmadan hukuktan ve kanundan bahsediyorlar. Devlet millet için vardır.
Milletin ıztırabına son verecek kanuni düzenlemeler yapılsa kıyâmet mi kopar?
"Kopmaz ama laiklik elden gider" diyorlar. İnsanlara din özgürlüğü getiren
hukûkî düzenlemeler laikliğe aykırı mıdır, yoksa onun gereği mi?
Siyasîler ve Başörtüsü
Seçimlerden önceki bir yazımda şöyle demişim:
"Kadınlar imam olmayacaklarına göre kızların İmam-Hatip okullarında ne işleri
var?" sorusunu soranlar din cahili ve toplumuna yabancılaşmış aydın
taslaklarıdır. Din cahilidirler; çünkü din eğitimi ve öğretimi almak için imam
olmak veya imam olmayı istemek şart değildir; buna her müslümanın ihtiyacı
vardır. Ayrıca kadınlar da kendi aralarında cemâatle namaz kılarken birisi
diğerlerine imam olabilir. Kur'an kursu ve din bilgisi öğretmeni olan bir
müslüman bayandan muhatapları "dinin gereklerini yapmalarını ve yaşamalarını"
beklerler. Toplumuna yabancılaşmış kimselerdir; çünkü bu toplumun büyük
çoğunluğunu oluşturan insanlar çocuklarının hem çağdaş bilgileri elde etmesini,
hem de kendi dinini ve değerlerini öğrenmesini, öz kültüründen uzaklaşmamasını
istemektedirler...İmam-Hatipli kızlar burada öğrenim görürken aynı zamanda din
eğitimi alırlar. Bu eğitimin bir parçası da belli bir yaşa geldikten sonra
örtünmektir. Onlar örtünürler; çünkü bunu dinlerinin bir emri, Allah'ın bir
irâdesi olarak kabûl etmişlerdir, örtünmedikleri takdirde günah işlediklerine
inanırlar ve günah işlemeyi de istemezler. Kadınları, kızları örtünmeyen,
cemâatin itimadına mazhar olmamış bazı hocaların (?) fetvâları onları bağlamaz;
daha doğrusu hiçbir fetvâ, onu benimsemeyen müslümanları bağlamaz. Yapılan ilmî
araştırmalar, örtünen kızlarımız arasında bunu "siyasal bir simge olarak"
yapanların yok mesabesinde olduğunu göstermiştir. Yalnızca ileride "dininin
emirlerini yerine getiren müslüman bir kadın" olmayı isteyen, bu kimlik ve
kişilikle milletine hizmet etmeyi, medeniyeti geliştirme ve kültürü
zenginleştirme kervanına katılmayı amaçlamış bulunan bu kızlarımızı "siyasî,
militan, partici, şartlanmış" olarak damgalamak ve zorla başlarını açmak hukûkî,
ahlâkî ve medenî değildir. Evrensel hukuk ilkelerine ve insan haklarına aykırı
olan kanunların, yönetmeliklerin, kararların arkasına sığınmak hiçbir şeyi
değiştirmez; çünkü despotların, zalimlerin, baskıcı rejimlerin de kanunları,
yönetmelikleri vardır. Demokrasilerde kanunlar ve yönetmelikler meşrûiyetlerini
iki kaynaktan alırlar: 1. Evrensel hukuk ilkelerine uygun bulunmak, 2. Millet
irâdesine dayanmak. Boşörtüsünü yasaklayan mevzûât ne evrensel hukuk ilkelerine
uygundur ne de millet irâdesine. Defalarca söylendi yine tekrar ediyorum:
Milletin irâdesini öğrenmek isteyenler buyursunlar referandum yapsınlar!... Bir
seçime doğru hızla gidildiği anlaşılmaktadır. Bu seçim bir bakıma "başörtüsü
referandumu" da olacağa benziyor. Millet giderek akıllanıyor ve uyanıyor; öyle
gürültüye, yalana, boş vaatlere karnı doymuştur. Ortada dev gibi meseleler,
ihtiyaçlar ve krizler var; bunların maddî ve ekonomik olanları var, manevî ve
kültürel olanları var; siyasîlere bu açıdan bakacaklar, sözlerini bu zâviyeden
dinlecekler, geçmişlerini ve kişiliklerini bu bakımdan inceleyecekler ve
kararlarını verecekler. Bundan sonra yalnızca karar ve rey vermekle de
yetinmeyecek vekillerini adım adım takip edecekler. Vekâletin icaplarını yerine
getirmeyenleri yerin dibine batıracaklar; evet bunları yapacaklar, yapmaldırlar;
çünkü ülke onlarındır, millî servet onlarındır, istiklâl ve bayrak onlarındır,
aç, açık, işsiz, tedâvisiz, boynu bükük kalanlar onlardır; artık tuzu kuru
siyasîler ve rant yiyenler milletin ensesinde boza pişiremeyeceklerdir. Herkes
hesabını buna göre yapsın!...
Şimdi bu yazıya şunları ekliyorum:
1. Yazıda İmam Hatipli kızları konu edinmişim, ancak birçok yazımda ve
konuşmamda "inancı gereği başını örten kadın ve kızlarmızın açılmaya zorlanmadan
çalışma ve okuma hakkına kavuşturulmalarının, demokrasi ve insan haklarının
tabîî bir sonucu olduğunu" kaydettim. Bunun istisnası yoktur. Dindar kız ve
kadın yalnızca İmam Hatiplerde ve İlâhiyatlar'da bulunmuyor, her yerde vardır,
var olmak onların da hakıdır. 2. Bilgiye ulaşmanın çok geliştiği ve kolaylaştığı
çağımızda, çağdışı yöntemlerle kızlarımızı öğrenim hakkından mahrûm edenlerin
hevesleri kursaklarında kalacaktır; çünkü Türkiye'de İstanbul Bilgi
Üniversitesi'nin başlattığı (e- MBA) programı dünya çapında gelişip genişlemekte
olan bir programdır. Bu sayede insanlar, evlerinde oturup, internetten ders alıp
okuyacak ve diploma da alacaklardır (Bilgi için bak. www. bilgiemba.net.)
3. Başörtüsünü siyasî bir sembol olarak takdim edenlerin, tarihte ve günümüzde
ne kadar başörtüsü çeşidi ve bunu kulanan kadın varsa hepsinin belli bir
ideolojiye bağlı bulunduğunu iddia edecek kadar paranoik olduklarını
düşünemiyorum. Şu hâlde lütfen, hangi çeşit ve model başörtüsünün "simge"
olduğunu söylesinler de, inancı gereği örtünen kadınlarımız ve kızlarımız onu
değil, başka bir şekli kullansınlar.
(Başörtüsünün çağdışı ve kadının tutsaklık alâmeti olduğunu ileri sürenlere
başka bir yazıda cevap vereceğim.)
3. Millete verdikleri sözde durmayan siyasîleri takip etmenin, hesap sormanın,
tekrar oy istemeye geleceklerini hatırlatmanın zamanı geldi geçiyor. Sakın
"elimizden bir şey gelmiyor, biz iktidar olsaydık yapardık" gibi masallarla
uyumayalım. Her milletvekilinin ve her partinin, millete verdiği sözü yerine
getiremez hâle düştüğünde sine-i millete dönme, emanet ve vekâleti sahibine
teslim etme imkânı vardır. Millet onları "bostan bekçiliği yapıp milletvekili
maaşı alsınlar" diye seçmedi.
Çağdışı mı,
tutsaklık simgesi mi?
Kadisiyye harbinin başlarında, İslâm tarafından Rib'iyy b. Âmir, Farslılar'ın
komutanı Rüstem'in, "Buraya niçin geldiniz?" sorusuna şu cevabı vermişti: "Bizi
Allah gönderdi, gönderdi ki, dilediklerini, kullara kul olmaktan Allah'a kul
olmaya, daralmış dünyadan geniş bir dünyaya, (yörüngesinden saptırılmış)
dinlerin zulmünden İslâm'ın adâletine çıkaralım. Bizi, dinine dâvet edelim diye
halkına Allah gönderdi." (Taberî, Târîhu'l-ümem..., 14. yıl olayları).
Evet, İslâm'ın temel hedeflerinden biri insanı, kula kul olmaktan kurtarmak ve
yalnızca Allah'a kul olmanın yolunu açmaktır. Ortada üç değil, iki ihtimal
vardır; insan ya Allah'ın kulu olur ya da başkasının; bu başkası içinde kendisi
(nefsi, şehveti, hırsı, tutkusu, menfaati...), kendisi gibi insanlar ve ilgili
bulunduğu eşya vardır. Gerçek mânâda özgürlük, bağımsızlık, denge ancak Allah'a
iman ve itâat sâyesinde elde edilebilir. İnancı gereği başını örten bir kadın,
kendisi gibi insan olan varlıklar ile eşyaya karşı bağımsızlığını ve özgürlüğünü
ilân etmekte, bu özgürlüğün simgesini taşımaktadır. O, bütün güzelliklerin,
olgunluk ve yetkinliklerin kaynağı, yaratıcısı ve mutlak sahibi olan Allah'a
bağlanmıştır, O'na itâat etmektedir. O'nun emir ve rızâsına aykırı istek ve arzu
kimden ve nereden gelirse gelsin çirkindir, kötüdür, yanlıştır, zararlıdır.
Allah'ın kulu olmaktan saparak bu aykırı emirlere, arzulara boyun eğenler
tutsaktırlar; ya kendileri gibi insan ve eksikli olanların tutsağıdırlar veya
kendi arzu ve tutkularının tutsağıdırlar. Bir insan hem Fâtiha okuyor, "Rabbim,
yalnız sana kulluk eder ve sadece senden yardım bekleriz!" diyor hem de bu imana
bağlı olduğu, Allah'a itâatin gereği bildiği için başını örten insana "tutsak"
diyorsa şaşkınlık içindedir, ne dediğini, ne yaptığını bilmiyor demektir.
Başörtüsü "çağdışıdır" diyenler de var. Bir şeyin çağdışı veya çağdaş olduğuna
karar veren bir mercî yok, böyle bir karar için kullanılacak objektif ölçütler
de mevcût değil. Ayrıca her şey çağdaş olduğu için değerli de olmaz. İkinci
dünya harbi, siyasî, ekonomik ve kültürel sömürgecilik, İsrail'in ve Sırpların
zulmü, iki erkek veya iki kadının birbiri ile evli gibi yaşamaları ve bunu
hukûkî hâle getirmeleri, uyuşturucu kullanımı, kadın ve çocuk ticareti,
hortumculuk, düşünce suçu, ... çağdaştır, bu çağın ürünleri veya uygulamaları
arasındadır, ama çirkindir, kötüdür, değersizdir. Çağın değerli bir ilkesi din
ve düşünce özgürlüğüdür. Kâmil mânâda bir din özgürlüğünde kişinin istediği
inancı benimsemesi ve inancına uygun bir hayat tarzını sürdürmesi de vardır.
İnacına uygun bir şekilde giyinmek ve bu giysi içinde okumak, çalışmak
çağdaştır, buna engel olmak ise çağdışıdır.
İlâhiyatlı kızlara
Nihayet başörtüsü yasağının uygulanması emri sizlere de ulaştı. Geçen yıldan
beri şurada burada uygulanmaya çalışılıyordu, bu uygulamanın nelere mâl olduğunu
biliyordum. Daha dün Erzurum'dan gelen bir arkadaş, orada kız öğrencilerin
önemli bir kısmının okulu terkettiklerini, açıp girenlerin de sınıfta perişan
olduklarını, başlarını sıraların üzerine koyup ağladıklarını, doğru dürüst ders
yapılamadığını yana yakıla anlatıyordu. "Biz bu işi çözdük" diyenlerin bu
ahlara, bu göz yaşlarına vicdan kulaklarını açmaları gerekir.
Kızlarım,
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde mevzûâttan veya yürütme erkinden gelen bir
haksızlık, olumsuzluk varsa bunun tek çözüm yeri hükümettir ve meclistir.
Derdinizi temsilcilerinize, vekillerinize anlatmanız, ısrarla çözüm istemeniz
gerekiyor; siz anlatın, biz anlatalım, velileriniz anlatsın, hâsılı anlatalım,
duyuralım, takip edelim ve çözümü onlardan bekleyelim. Ortada haklı haksız bir
mevzûât bulundukça onu uygulayan da bulunacaktır. Kıraldan fazla kıralcılıklar
bir yana uygulayanı değil, mevzûâtı hedef almak gerekir, bunun da yeri
meclistir.
"Çözüm zaman alıyor, biz zarar görüyoruz, şimdi ne yapalım?" diyenlere tavsiyem
şudur: Zarûreti temel alan bir yorumdan/fetvâdan yola çıkarak yasaklı yerlerde
başını açan veya peruk takan arkadaşlarınızı kınamayın, onları hücûmlarınıza
hedef kılmayın. Bu fetvâyı benimsemeyenler, başını açarak okumayı içine
sindiremeyenler ise kayıtlarını sildirecek hâle gelmeden öğrenimlerine bir süre
ara vererek -yukarıda tanımını yaptığım- mücadeleye devam edebilirler. Topluluk
sorumluluğuna sahip çıkmaz, üzerine düşeni yapmazsa -çözümü topluluğun vazifesi
olan konularda- fert mazur hâle gelir; mâzereti, zarûret hâlini şöyle veya böyle
kullanmak yahut da kullanmamak ise ferde kalmıştır.
İlâhiyat Öğrencileri
Marmara İlâhiyat kız öğrencilerinden temsilci bir gurup bana gelerek basın
toplantısı yapıp kamu oyuna sunmak istedikleri bir metni gösterdiler. Avukatlara
danışmışlar, mevcût şartlarda cezâ görebilecekleri ifade edilmiş. Ben de "siz
riske girmeyin, ben köşemde sizin metninizi, imlâsına bile dokunmadan
neşredeyim" dedim. İşte metin:
1997 yılından itibaren, ülkenin farklı illerinde ve farklı üniversitelerinde
uygulanmaya başlayan başörtü yasağı, nihayet din eğitiminin verildiği ve din
görevlilerinin yetiştirildiği ilâhiyat fakültelerine de ulaşmıştır.
Bu yasak süreci içinde, kararlı ve ilmî bir tavır sergileyerek birçok eğitim
görevlisi istifâ etmek durumunda kalmıştır. Marmara Üniversitesi eski rektörü,
Ömer Faruk Batırel, bu yasağı uygulayamadığı için rektörlükten istifâya
zorlanmış, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi eski dekanlarından Prof. Dr.
Mustafa Fayda, "Kız öğrencilerime başınızı açın diyemem ve ben bu yasağı
uygulayamam" beyanında bulunmuş ve başka birtakım sebeplerle birlikte istifâ
edenler zincirine katılmıştır. Bununla kalmamış, son derece başarılı, ilim
sahibi ve değerli bir yönetici olan Prof. Dr. Saim Yeprem de "Kız öğrencilerime
başınızı açın diyemem" açıklaması ve gerekçesi ile istifâ etmiştir.
Bugün gelinen son noktada ise, fakültemiz hocalarından, halkın da yakından
tanıdığı ve saygı duyduğu çok değerli hocamız Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
emekliliğine daha iki buçuk yıl varken, bu yasağa tahammül edemediğini ve
çalışmalarını daha serbest bir ortamda devam ettireceğini belirterek fakültedeki
görevinden ayrılmıştır.
Şu an Türkiye'nin değişik illerindeki ilâhiyat fakültelerinde uygulamaya giren
ve artık Marmara İlâhiyat'ta da gündeme gelmesinden söz edilen başörtüsü yasağı
uygulaması karşısında, takınılacak tavır husûsunda fakültemiz öğrencileri
hemfikirdir. Başörtüsü inancımızın gereğidir, bizler başörtülü olarak eğitim
alma özgürlüğümüzü, en temel insan hak ve özgürlüklerinden biri olarak kabûl
etmekteyiz. Kaldı ki din eğitimi alan ve din görevlisi olarak hizmet edecek
insanlardan, inançlarıyla çelişir tutum sergilemelerini istemek son derece
tutarsız ve insafsızca bir davranıştır. İnandığımız ve geleneklerimizden
gördüğümüz şekilde örtünüyor olmamız, ne eğitime ne de ülkenin ilerlemesine
mânîdir. Aksine uygulanması istenen bu yasak binlerce genci eğitimden mahrûm
bırakacaktır. Bizler kazanmış olduğumuz eğitim hakkımızı sonuna değin kullanmak
istiyoruz. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi öğrencileri olarak böylesi
değerli ve az yetişir ilim adamlarını, çok sevdiğimiz hocalarımızı istifâ etmek
durumunda bırakan başörtüsü yasağını protesto ediyoruz.
İdealimiz, bir an evvel mezun olup görev almak ve bu memleketin öğretmensiz
okullarında, milî ve manevî değerlere sahip gençler yetiştirerek bu vatana
hizmet etmektir. Başörtüsü yasağı, bu ülkenin gerçek ve hayatî meselelerinin
üzerinin örtülmesi için oluşturulmuş sun'i bir gündemdir. Türkiye'de başörtüsü
sorunu yoktur, Türkiye'de insan hak ve özgürlükleri problemi vardır. Başörtüsü
yasağı insan hak ve özgürlükleri ihlâlinin sadece bir halkasıdır.
Bizler, insan hak ve hürriyetleri konusunda duyarlı olan tüm şahıs ve kurumların
bu hak arayışında yanımızda olmalarının, bizler için değil, bu ülkenin tüm
insanları için ortak bir menfaat olduğunu düşünmekteyiz.
Kamuoyunda yayılan "Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde eylem olduğu ya
da eylem hazırlığı içinde bulunduğumuz" haberleri, okulumuz öğrencilerinin
beyanı ya da uygulaması değildir. Okulumuzda şu an eğitim normal seyrinde devam
etmektedir, düzenlenmiş bir eylem yoktur. Ancak öğrenciler, gelmesi muhtemel
yasak karşısında haklarını arayacaklardır. Haklarımızın ihlâli sözkonusu
olduğunda İlâhiyat öğrencisine yakışır, yapıcı bir tavır sergileyeceğimizi,
başörtülü okuma hakkımızı hukûkî, meşrû, demokratik yollardan sonuna kadar
savunacağımızı kamuoyunun bilgisine arz ederiz.
İşte metin, işte İlâhiyat öğrencisi!
Son birkaç gün içinde bize "Bu yıl da yasağın uygulanmayacağına dair" sözler
intikâl etti. Eğer bu bir taktik ise, oluşan gerginliği ve mücadele azmini
kırmayı hedefliyorsa üzücüdür. Samîmî ise bunun, iligili makamın alacağı kararla
(meselâ İlahitaları yasak kapsamından çıkarma kararı ile) mevzûâta girmesi
gerekir; aksi hâlde demoklesin kılıcı hep baş üzerinde duracak, bir başka
yönetici uygulamaya devam edecektir.
İctihadın Haysiyeti
M.Ü. İlâhiyat Fakültesine başörtüsü yasağını uygulamak üzere dekan tâyin edilen
Z. Beyaz, geçenlerde çıktığı bir TV. Programında, düzeltilmesi bir kitaba konu
olacak kadar yanlış şeyler söyledi, programın en faydalı tarafı kamu oyunun
Beyaz'ı biraz daha yakından tanıması oldu. Beyaz esip gürlerken bir ara "Ben bu
kitabı yazdım, Nur sûresindeki 30-31. âyetlerinin tesettürle ilgili olmadığını
isbat ettim, ondan sonra kimse bu âyetleri delîl olarak kullanmıyor" dedi. Bu
yazıya sebep olan da işte bu cümledir. Bu vesile ile yine baş örtüsü ile ilgili
olup önemli bulduğum, kamu oyunun aydınlatılması gerektiğine inandığım birkaç
hatâsına daha işaret edeceğim.
Nur sûresinin 30-31. âyetleri doğrudan tesettürle (örtünme ile) ilgilidir. Bu
âyetlerde örtünme ile ilgili dört kavram ve emir vardır: 1. Karşı cinse şehvetle
bakmamak (gaddu'l-basar), 2. Cinsel organı korumak; yani zinâ yapmamak (hıfzu'l-ferc),
3. Başörtüsünün (hımâr/humur) uçlarını geriye atıp göksü ve gerdanı açık
bırakmamak, başörtüsünü göğüs ve gerdanı da örtecek şekilde bağlamak, 4. Zîneti
(cinsel cazibesi olan yerleri, avret yerlerini) yabancılara göstermemek (ibdâu'z-zîne).
Bu kavramlar ve emrin bağlayıcılığı konusunda daha önce yaptığımız, "İslâm'da
Kadın ve Aile" isimli kitabımıza da koyduğumuz bir tartışma Yeni Şafak
sayfalarında yayımlanacaktır, isteyenler oralardan okuyabilirler. Kısaca
söylemek gerekirse kılık kıyâfet (moda) örf ve âdete bırakılmıştır, fakat
tesettür (nerelerin örtüleceği) Kur'an'da, Sünnette ve icmâda açıklanmıştır.
Fercin hıfzedilmesine, iffetin korunması değil de kilot giyilmesi mânâsı veren
bir kimsenin ilmi de, beyanı da ciddîye alınamaz. İctihadın da bir haysiyeti
vardır, bu kelime olur olmaz yerde kullanılamaz.
Kur'an bir yandan kölelik ve cariyeliğe son vermek üzere tedbirler alırken diğer
yandan mevcût kölelerin durumlarını ıslâh edecek tedbirler getirmiş; onlar
hakkında hür kadınlardan farklı birçok hüküm sevketmiştir. Yani hür kadınla
cariye arasında birçok yerde farklı hükümler vardır. Fıkıhçılar buradan hareket
ederek örtünme bakımından da cariyenin farklı olduğunu ileri sürmüşlerdir;
bununla beraber fark yoktur diyenler de vardır, farklı diyenlerin de tamamı
şortlu resmi kabûl etmezler, açılacak yerleri daha fazla sınırlarlar. Durum
böyle iken "Kur'an'da örtünme olsaydı fıkıhçılar cariye hakkında bunları
söylemezlerdi" demek peşin hükümle, bastırılan kararları meşrûlaştırmak azmiyle
yola çıkmanın perişan sonucudur. Kur'an'da olan hür kadınların örtünmesidir,
olmayan ise cariyelerin farklı örtünecekleridir. Kur'an'da olanı delîl kılmak
yerine olmayanı kanıt olarak kullanmak, fıkıhçıların farklı statüde olduğunu
düşünerek cariyelerin farklı örtünebilecekleri konusundaki ictihadlarını esas
alarak Kur'an'ı buna ayarlamak, hür kadınları cariyelere -örtünme değil, açılma
bakımından- kıyas etmek ancak kendilerine müctehid payesi veren bilgisizlerin
yapacağı iştir. İlim adamlarına yakışan, uzmanlık alanlarında iddia sahibi
olmaktır; Beyaz'ın uzmanlık alanı Tefsir midir, Fıkıh mıdır, Usûl müdür; yoksa
sosyoloji, tarih, iktisat mıdır? Ben bir fıkıh hocasıyım, Beyaz ve benzerlerine
Fıkıh'tan mezuniyet notu bile vermem.
"Kızlarımıza din ruhsat veriyor, kolayca açıp girebilirler, günah varsa devletin
boynuna olur, onların sorumluluğu yoktur" sözlerini bir insanın "rahatça" nasıl
söyleyebileceğini bir türlü anlıyamıyorum! Ruhsat zarûrete dayanır, genel ve
özel zarûretin belirlenmesi ve uygulanması kolay bir iş değildir. Zarûret haksız
bir karar ve uygulamadan kaynaklanıyorsa bu haksızlığı ortadan kaldırmak için
çaba göstermek, uygulamanın doğrudan muhatabı olan kızlardan va kadınlardan
başlayarak -Beyaz dahil- bütün ilgililere farzdır. Farazi olarak bir kimsenin
kapatması gereken yerini açma zarûreti gerçekleşse bile açması kolay değildir,
insanda bir de edep vardır; kolay diyenler doktora gittiklerinde şuralarını
buralarını rahatça açabiliyorlar mı?
Hocaların "Biz bu işin dîni yönüne girmeyelim, bunun içinden çıkamayız, hukuk
yönünü uygulayalım" sözleri ya uydurulmuştur veya çarpıtılmıştır. Çünkü aynı
programda Bekir Topaloğlu, hocaların yüzde doksan dokuzunun, başörtüsünün dîni
hükmü konusunda Beyaz'dan farklı düşündüklerini açıkladı. Bu konuda içinden
çıkılamayacak bir durum yok, dinin hükmü açık ve net: Müslüman kadının elleri,
yüzü ve ayakları hariç vücûdunu uygun giysilerle kapatması farz, açması
haramdır. Bu konuda sünnî olan ve olmayan bütün mezheplerin ittifakı vardır.
Örtünmeyen müslüman kadınlar dinden çıkmazlar ama içki içen, faiz yiyen
müslümanlar gibi günah işlemiş olurlar. Asıl içinden çıkılamayacak yön hukuk
yönüdür; çünkü okuyan ve çalışan kadınların ister inanca, ister kişisel tercihe
dayansın- kıyâfetleri yüzünden okuma ve çalışma haklarını ellerinden alan bir
düzenleme, anayasaya bile konsa hukuka aykırıdır; evrensel demokratik hukuk
anlayış ve uygulamasına ters düşer. İşi, içinden çıkılmaz hâle getiren şey,
ülkemizdeki bağnazların dine ve hukuka aykırı bir uygulamada inat ve ısrar
etmeleridir.
Başörtüsü, azimet ve
ruhsat
Gazetemizde, örtünmenin dindeki yeri ve hükmü ile ilgili olup bir hafta süren
bir yazı dizisi yayınlamştık. Bu bir haftalık yazının içinden yalnızca üç satırı
alan ve onu da altından üstünden koparan bazı kimseler, "H. Karaman, kızların
başlarını açıp okumalarına fetvâ vermiş" diye dedikodu yapmışlar. İyi
niyetlilerin konuyu doğru anlamalarını sağlamak için önce yazının yanlış
değerlendirilen kısmını nakledecek, sonra da maksadımızı biraz daha açık ifade
edeceğiz. Şöyle demiştik:
"Başörtüsü yasağına karşı direnen ve bu direnme sebebiyle zarar gören, görevden
atılan veya atılma durumunda olan, öğrenim hakkını kaybeden veya kaybetme
durumunda olan kimselerin önünde iki seçenek vardır: Azimet ve ruhsat.
a)Azimet zor, fakat sevaplı, onurlu, normalde olması gereken yolu tutmak, şahsî
zararı, genel menfaat için (din özgürlüğünü korumak, hakkı almak için)
göğüslemek, gerekirse ve imkânlar müsait ise diplomadan vazgeçmek, başka
yollardan bilgi ve eğitim eksiğini gidermek, olabiliyorsa yurtdışında okumak,
resmî değil ise sivil kesimde iş bulmak, hayatını meşrû şekilde yaşamak ve
değerlendirmek.
b)Ruhsat ise zarûret sebebiyle geçici ve sınırlı olarak yasağın kalkması
hükmünden yararlanmaktır. Kadın vücûdunu normal hâllerde yabancıya (namahreme)
göstermez, ama hasta olursa muayene ve tedâvi için doktora gösterir, hattâ
dokundurur. Hakkı olan bir şeyi başka türlü alamayan, haksızlıktan başka şekilde
kurtulamayan bir mümin rüşvet verebilir (böyle bir durumda rüşvetin alana haram,
verene câiz olduğu asırlarca önce söylenmiştir). İşte bunlar, zarûrete dayalı
ruhsatlardır. Okumadığı veya çalışmadığı takdirde güç durumda kalacağını veya
kalınacağını bilen kızlar ve kadınlar da geçici olarak ve yalnızca yasak bölgede
olmak şartıyla başlarını açarlarsa ruhsat hükmünden yararlanmış olurlar.
Ruhsattan yararlananlar, azimet yolunu seçenler ve kendileri yasak kapsamına
girmeseler de girenlerin dertlerini ve meselelerini paylaşmak durumunda olanlar
(yani müslümanlar ve kendileri inanmasalar, inandıkları hâlde pratikte kusurları
olsa bile insan hak ve özgürlükleri için mücadele etmeyi insanlık ödevi
bilenler), evet bu üç gurup, başörtüsü yasağının kalkması, haksız ve hukuksuz
uygulamaların son bulması, din özgürlüğünün tanınması ve gereğinin yerine
getirilmesi için -hukuk ve meşrûiyet içinde kalarak- olanca güçleriyle mücadele
edeceklerdir. Bilinmelidir ki, bu üç gurup, milletin kâhir ekseriyetini teşkil
etmektedir. Yapılan kamu oyu araştırmaları, halkın yüzde yetmişine yakın bir
kısmının başörtüsü yasağına karşı olduğunu ortaya koymuştur. Bu mücadelenin
(aslında katılımcı demokrasinin ve genel olarak hak hukuk mücadelesinin)
başarıya ulaşmasının ön şartı sivil toplum örgütleri oluşturmaktır ve ortak
konularda bütün sivil toplum örgütlerinin işbirliği yapmalarıdır. Başörtüsü
yasağı kendi aile fertlerini ilgilendirmese bile "bütün müminler kardeştir ve
bibirinin velîsidir" ilkesi gereğince başörtüsü mağdurlarının yanında yer
almayan, yasağın kalkması için elinden gelen gayreti sarfetmeyen müminler
sorumludurlar, günah işlemektedirler, zarûret sebebiyle inançlarının gereğini
yerine getiremeyenlerin de veballerini yüklenmektedirler."
"Okumadığı veya çalışmadığı takdirde güç durumda kalacağını veya kalınacağını
bilen kızlar ve kadınlar"a bir iki örnek vereyim:
Kendinin veya bakmaya mecbûr olduğu kimselerin geçimini sağlamak için çalışan
bir kadın, başörtüsü yüzünden işini bırakınca işsiz ve ihtiyaç içinde kalırsa
durumu zarûrete girer.
Başörtüsünü açmamak için okulunu bırakmak durumunda kalan bir kız yeni durumuna
intibâk edemez, rûhsal bunalıma düşerse veya imanı, ahlâkı tehlikeye girerse
durumu zarûrete girer. (Okumak ve iş görmek için alternatifler bulan, zulme
karşı direndikçe şuuru ve imanı derinleşip güçlenen kızlarımızın durumu elbette
bu çerçevedeki zarûrete girmez).
Bir dindar öğretmen vazifeyi bıraktığında onun yerini, dine ve manevî değerlere
karşı olan bir öğretmen alacaksa ve çocukların kafalarını, kalplerini
zehirleyecekse o öğretmenin vazifeyi bırakmaması gerekir.
Örneklerden de anlaşılmış olmalıdır ki, zarûret hükmü genel değildir, kural
bellidir, uygulama fertlerin özel şart ve durumlarına bağlıdır.
Günahı Kimin Boynuna
Geçtiğimiz Pazar üniversiteye giriş imtihanı (öğrenci seçme sınavı) yapıldı;
baktım, uygulama yönergesinin beş yerinde, Türkiye'nin en önemli ve hayatî
konusuna yer verilmiş, "imtihana girecek kızların başlarının açık olması
gerektiği" tekrarlanmış. İmtihan yöneticileri ve gözeticilerinin büyük bir
kısmı, en önemli memleket ödevini aşk ve şevk ile yerine getirdiler, kızları
başlarını açtırdılar, açmayanları imtihana almadılar. Açıp girenler günahı
yönetici ve gözeticilere, bunlar YÖK'na, kurum da -mensupları içinde günaha
sevaba inananlar var ise- karar organlarına ve ilâhiyatçılara yüklediler,
"günahı varsa onların boynuna" dediler.
Gerçekten ortada bir günah var mı?
Evet, hem ayıp, hem kusur, hem de günah var.
Ayıp var; üniversite imtihanına girecek kadar okumuş, öğrenmiş ve daha da
okumaya karar vermiş memleket çocuklarının, inançları gereği başlarını
örttükleri için öğrenim haklarını ellerinden almak ayıptır; bugün yaşanan
dünyada, demokrasi ayıbıdır, insan hakları ayıbıdır, çağdaşlık dışıdır,
insanların kılık kıyâfetleriyle uğraşma ilkelliğidir.
Burada üniversitelerin, başları örtülü diye kabûl etmedikleri kız
öğrencilerimiz, Amerika ve Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde başları örtük
olarak okuyabildiklerine göre Türkiye'nin yaptığı bir hukuk, bir demokrasi
kusurudur, eksikliğidir; böyle kusurları olan bir ülkeyi onlar aralarına
almazlar, "kusurlu ülkeler" kategorisine dahil ederler.
Günahtır; çünkü İslâm, kadın ve erkek müminlerinden tesettüre uymalarını (belli
yerlerini örtmelerini) istemektedir. Bu istek kesin bir emirdir, aykırı
davrananlar ilâhî emre karşı çıkmış, ona uymamış olurlar, bilerek ve isteyerek
din kuralını çiğnemek ise günahtır.
Bu günahı boyundan boyuna atanların içinden hangileri haklıdır?
Bu soruya cevap vermeden önce bir fıkrayı, biraz yumuşatarak hatırlayalım.
Cehennemi teftiş edenler bir mesleğe mensup olanların acılar içinde
kıvrandıklarını görünce "Vah vah, ne yaptınız da bu kadar azap çekiyorsunuz?"
demişler, günahkârlar ise şu cevabı vermişler: "Bizim durumumuz yine iyi
sayılır, siz bir de bizim altımızda olan filân meslek erbabına bakın!" Benim
değerlendirmeme göre bu günahkârlar yığınının en altında bazı ilâhiyat
profesörleri var. Çünkü bu profesörler, hem ilme hem de hukuk ve ahlâka aykırı
olarak ısrarla "dinde örtünme yoktur" dediler, başörtüsü zulmüne fetvâ
hazırladılar, destek verdiler. Bu ilme aykırı idi, çünkü din ilminde "başörtüsü
yasağı vardı, bu çağa kadar bütün âlimler bu konuda ittifak etmişlerdi, bazı
çağdaş yorumcuların (!) temelsiz, yöntemsiz iddaları müminleri bağlamazdı.
Hukuka aykırı idi; çünkü laik demokrasilerde birinin ilmî ve dinî kanâatini
başkalarına dayatması câiz değildi, evrensel hukuk bunu kabûl edemezdi. Ahlâka
aykırı idi; çünkü bu çağdaş fetvâyı verenler, dinde başörtüsünün var olduğunu
biliyor, basit dünya menfaatleri için bile bile hilâf-ı hakikat açıklamalar
yapıyorlardı. Kur'an-ı Kerim'de, insanları yanıltan, eğri yollara yönlendiren
toplum önderlerinin acı akıbetlerini dile getiren pek çok âyet vardır.
Boyunlarında ağır vebal ve günah bulunan katmanlardan biri de, laik demokratik
bir ülkede, ülkenin selâhiyetli makamları "dinde örtünme vardır" dedikleri hâlde
başörtüsünü yasaklayanlar ve bu yasağı uygulayanlardır.
Günahkârlar yığınının en önemli halkası, bu günahları demokratik yoldan
engellemeyen, inanmışların dinlerine göre yaşama hakkına sahip olabilmeleri için
üzerlerine düşeni yapmayan halktır, inanmışlardır, en azından câmi cemâatidir.
Seçimler gelip geçiyor, siyasîler -bölgelerine- gelip geçiyor, onlara olmadık
yağcılıklar yaparak veya sert çıkarak maddî isteklerini dile getiriyorlar, sıra
din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili şikâyetlere gelince, birisi kalkar da eğile
büküle bir şey söylerse "Şimdi sırası mı?" terâneleriyle onu susturuyorlar,
susturmazlarsa, sihirbaz siyasetçilerin aldatıcı konuşmalarına ve cevaplarına
mukâbele etmiyorlar...
Günahın en azı da başını açıp imtihana giren kızlarımıza aittir. Çünkü bunlar
kendilerini çâresizlik (zarûret) hâlinde görmekteler, durumlarını böyle
değerlendirmekteler. Bu değerlendirme isabetli de, hatâlı da olabilir; işe nefis
ve geçici dünya menfaati karışmıyor veya bu amiller ağır basmıyorsa ortada
hafifletici unsurlar var demektir.
Ülkede yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk kol geziyor. Gırtlağımıza kadar iç ve dış
borç batağına saplanmışız, bu yüzden bağımsızlık ve egemenliğimiz yara almış
durumda. Millî değerlerimiz ve bunlar arasında ahlâkımız durmadan erozyona
uğruyor... Bunca dert ve mesele var iken kendilerini uygar, aydın ve akıllı
bilen karar ve icra organlarının/elemanlarının uğraştıkları ve birinci mesele
edindikleri şeye bakınca insanın hüngür hüngür gülesi geliyor.
YÖK.nun Genelgesi
Yüksek Öğretim Kurulu, yeni öğretim yılında da kılık kıyâfete karışmaya devam ve
özellikle inancı gereği örtünen kızlarımızın ve kadınlarımızın başlarını açtırma
kararında ısrar ediyor.
İlgili yüksek öğretim kurumlarına gönderdiği bir talimâtta, başörtüsü yasağı
için bugüne kadar kullanılan bütün argümanları sıralıyor ve yasağın titizlikle
uygulanmasını istiyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, RP'nin kapatılması sebebiyle yapılan
başvuruya verdiği cevapta (ret kararının gerekçesinde) yer verdiği "başörtüsü
ile ilgili bölüme" başka bir yazıda değineceğim. Burada ise beş argüman üzerinde
durmak istiyorum: Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun kararı, simge, baskı, dinin
siyasallaştırılmadan vicdanlara bırakılması ve disiplin yönetmeliğinin 11/b
maddesi.
1. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, AİHM'inden farklı olup aldığı kararlar
bağlayıcı değildir, hukûkî mutalââ kabilindendir. Ayrıca Komisyon'a yapılan
başvuruda ve savunmada önemli eksiklikler vardır. Komisyon kararının
gerekçesinde ısrarla "laik bir üniversiteye başvuran, okuyan..." denilmekte,
Türkiye'de yüksek öğrenim görebilmek için laik olmayan başka üniversitelerin var
olduğu varsayımından/ kabûlünden hareket edilmektedir. Hâlbuki gerçek bu
değildir, Türkiye'de yüksek öğrenimini başörtüsü ile yapabilecek "laik olan veya
olmayan" bir üniversite yoktur (halbuki Avrupa'da ve Amerika'da vardır) ve laik
üniversitede başörtüsüne izin vermemek demek, örtünen dindarların eğitim
haklarını engellemek demektir. Bu böyle anlatıldığı ve dâvâ bu yönden açıldığı
taktirde kararda değişiklik olacaktır.
2. Kararların yasakladığı örtü, belli bir dinin simgesi olan başörtüsüdür.
Yanlış olmakla beraber Türkiye'de, adına türban dedikleri "belli biçimdeki"
başörtüsü, köktendinciliğin simgesi olarak kabûl edilmiştir. Buna göre
geleneksel, türbana benzemeyen başörtülerinin serbest olması gerekir.
Yönetmeliklerde geçen "baş açık olacak" ibaresinin hukûkî mesnedi yoktur. Ayrıca
başını örten kızlarımız, "bu belli bir İslâmî yaklaşımın simgesi" olduğu için
değil, inançlarının gereği olduğu, böyle olduğuna inandıkları için
örtmektedirler.
3. Komisyon kararında "Nüfusun çoğunluğunun belli bir dîne mensup olduğu
ülkelerde bu dînin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçim sınırlaması
olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçen dînî uygulamayan veya başka bir dîne
mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceği..." şeklinde bir
gerekçeye yer verilmiştir. Türkiye'de şehirlerde nüfusun çoğu örtünmediği gibi,
örtünenler yüzünden açık gezenlerin bir baskı hissettikleri de kaydedilmemiştir.
Üniversitelerde ise başını örtenlerin sayısı, örtmeyenlerden az olduğu için asıl
baskı tersine işlemekte, daha doğrusu işlemesi muhtemel bulunmaktadır. Ancak bu
ihtimal de gerçekleşmemiş, baskıcılar ve yasakçılar harekete geçip ortaklığı
bulandırana kadar örtünen ve örtünmeyen öğrencilerin dostça ilişkiler içinde
yaşadıkları görülmüştür. Varsayım ve ihtimalden öteye geçmeyen gerekçe, sosyal
gerçeğe (uygulamada gerçekleşene) uymamaktadır.
4. Din hayatı ne yalnızca vicdanlarda ne de sadece -veya vicdanlarla beraber-
siyaset alanındadır; din fert ve cemiyet olarak insanların bütün hayatlarını,
bütün faâliyet alanlarını kaplamış ve kapsamıştır. Yalnızca dine dayalı
rejimlerde değil, laik ülkelerde de inananlar, yasak olmadıkça bu alanlarda
dinlerine uygun bir hayat sürerler; yasakların bulunması hâlinde ise pek çok
mümin takıyye yapar, gizli olarak yine -vicdanının dışında da- dinini yaşar,
dinini başka alanlara taşır. Dini vicdanlara bırakmak, oradan dışarı çıkmasına
izin vermemek komünistler gibi radikal laiklerin işidir ve tutmamıştır; çünkü
ilmî ve sosyal gerçeklere aykırıdır. Siyaseti de dinden arındırmak mümkün
değildir; bütün Batı ülkelerinde din, siyaset alanına da taşınmaktadır.
Demokrasilerden beklenebilecek şey belli bir dini veya ideolojiyi bütün
vatandaşlara dayatmamaktan ibarettir.
5. Üniversite disiplin yönetmeliğinin 11/b maddesi, "ideolojik ve siyasî
amaçlarla huzur, sükun ve çalışma düzenini bozma..."yı okuldan atılmayı
gerektiren suç saymıştır. YÖK veya Üniversite yönetimleri de başörtülü olarak
kampüse girmeyi bu suçun kapsamına sokmuşlardır. Başörtülü olarak okula gelmenin
bu ağır suç ile uzaktan yakından alâkası yoktur; var demek, fiili zorlayarak ve
hîle ile bu suç kapsamına sokmak hukuka aykırıdır, keyfîdir, dindara baskıdır,
insan haklarına aykırıdır.
Yukarıda sıralanan gerekçelere dayanarak başörtüsünü yasaklayanlar sözde hukuka
dayanıyorlar, ancak hukukun onlardan yana olmadığı açıktır. Ya belli bir örtü
dışındaki örtüleri simge saymayarak veya başka bir şekilde bu kanayan yaranın
tedâvi edilmesi gerekiyor; buna karşı direnenleri hukuk er geç yola
getirecektir.
Başörtüsü Yasağı ve AİHM
Bu öğretim yılının başında da Y.Ö.K. hiç vakit kaybetmeden üniversitelere bir
talimât gönderdi, bu talimâtın içinde, başörtüsü yasağının hukûkî dayanakları,
gayretkeş bir avukat titizlik ve tarafgirliği ile bir bir sayılıp dökülmüş ve
satır aralarında -hatta bazıları satır içinde- şöyle denmiş: "Bu iş bitmiştir,
bizim de başkalarının da eli kolu bağlıdır, ne yapalım hukukun kestiği parmak
acımaz, bize düşen bu yasağı, kraldan fazla kralcı olarak uygulamak, kimsenin
gözünün yaşına bakmamaktır..."
Y.Ö.K. bunu devamlı yapıyor, yeni olan ise hukûkî dayanakların arasına Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'ni (AİHM) sokması ve gerçeğe uymayan bir beyanla adı
geçen mahkemenin de başörtüsü yasağını onayladığı izlenimi vermesi; yani açıkça
halkı kandırmasıdır. Şimdi biz, AİHM'nin konu ile ilgili zabıtlarına dayanarak
Y.Ö.K.nun açıklamasının gerçek dışı olduğunu ortaya koyacağız.
Bilindiği üzere on yıl kadar önce, başörtülü kızlara diploma verilmediği için
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na bir başvuru yapılmıştı, başvuru yanlış ve
eksik yapıldığı, "Türkiye'de laik olamayan üniversite bulunmadığı ve bu sebeple
başörtü yasağının öğrenim hakkını engellediği" ortaya konularak iyi savunma
yapılmadığı için komisyon başvuruyu reddetmişti. Ancak Komisyon kararının
istişarî olduğu ve bağlayıcı bir yanının bulunmadığı bilinmektedir.
Başörtüsü probleminin AİHM'ne (Komisyon'a değil) ilk intikâli, Refah Partisi'nin
kapatılmasına yapılan itiraz sâyesinde olmuştur. T.C. Anayasa Mahkemesi'nin
kapatma gerekçelerinden biri de "R.P.nin başörtü yasağına karşı çıkması ve
yasağa uymayanları cesaretlendirmesi..." idi. AİHM üçe karşı dört oyla itirazı
reddetti ve Anayasa Mahkemesi'nin kapatma kararını insan hakları ile ilgili
sözleşmelere aykırı bulmadı. Ancak gerek kapatma kararını onaylayan dört üyenin
ve gerekse buna karşı çıkan (karşı oy kullanan) üç üyenin ittifak ettikleri
husûs, başörtüsünün rejim için bir tehlike doğurmadığı ve kapatma kararına
gerekçe olamayacağıdır. İşte ifadeleri:
"Mahkeme (AİHM, dört kişilik çoğunluk) tek tek ele alındığı zaman RP
yöneticilerinin tutumlarının özellikle İslâm başörtüsü meselesinde veya
ibâdetlere göre kamu sektöründe saatlerin düzenlenmesinde... Türkiye'deki laik
rejim için yakın bir tehlike teşkil etmediklerini de değerlendirmektedir..."
"(Üç kişilik azınlığın karşı oy yazısından) Bu kararda Komisyon, laik
üniversitelerde İslâmî başörtüsünü yasaklayan yönetmeliklerin uygulanmasının,
dilekçe sahiplerinin din hürriyetine zarar getirmediğini bildirmişti. Bize göre
bu dâvâlar, şöyle veya böyle gereksizdirler ve sadece İslâmî başörtüsünün
takılmasının cesaretlendirilmesi olayının bir siyasî partinin kapatılmasını
haklı çıkarıp çıkarmayacağı sorusunu tartışmak sözkonusu iken bunlar kesinlikle
ileri sürülemez."
Yukarıdaki alıntılar şu gerçekleri açıklık ve kesinlikle ortaya koymaktadır:
1. Başörtüsü yasağının insan haklarına uygun bulunduğu hiçbir zaman AİHM
tarafından söylenmemiş ve yasak onaylanmamıştır.
2. AİHM'ne göre Okullarda ve devlet dairelerinde kadınların, kızların başörtüsü
kullamaları laik rejim için yakın bir tehlike değildir.
3. Başörtüsü yasağına karşı çıktı, yasağa uymayanları cesaretlendirdi diye bir
parti kapatılamaz.
4. Y.Ö.K.'nun başörtüsü yasağını AİHM'nin de onayladığı izlenimi vermesi gerçek
dışıdır, hîledir, aldatmadır.
5. Başörtüsü yasağını sürdüren Y.Ö.K. dur. Daha önce de yazdığımız gibi
yürürlükte olan kanuna göre üniversitelerde kılık kıyâfet serbesttir. Yök ilgili
yönetmeliğe "Baş açık olacak" kaydını koymadığı takdirde yasağın hiçbir hukûkî
dayanağı kalmayacaktır. Başını örten de açan da bunu, dînî inancı gereği
yaptığını beyan etmiyor, kimse böyle bir beyana insanları zorlayamaz, şu hâlde
bu bir kıyâfet tercihidir ve kıyâfet de serbesttir. Mahkeme kararları, "dînî
inanç sebebiyle örtünmeyi yasaklama" gerekçesine bağlıdır; mahkeme, dâvâ nasıl
açılırsa kararı ona göre verir. Y.Ö.K. yasağı sürdürmek için inat ve ısrarla
çalıyı tersine sürümediği zaman problem çözülmüş olacaktır.
Başörtüsü yasağı, demokrasi ve insan hakları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, türban konusundaki görüşlerini, FP'nin
kapatılması istemiyle açtığı dâvânın esas hakkındaki mütalaasında şöyle
açıklamış:
"1.Yükseköğretim kurumlarında gençlerin, kardeşlikleri, arkadaşlıkları ve
dayanışmaları yarınları için önemliyken, onları dinsel gereklerle ayrıma bağlı
tutarak, kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimdeki başörtüsü ile dinsel
inanç ve görüşleri nedeniyle çatışmalara sevk edebilecek ortamın yaratılmasında
ülkelerin geleceği bakımından yarar bulunmamaktadır... 2.a)Başörtüsü ve türbanla
boyun ve saçların örtülmesine resmî daire ve üniversitelerde serbestlik
tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu ya da bu
yönde giyinip başını örtmeye zorlamak, ayrı ve hattâ aynı dinden olanlar
arasında bile ayrılıklar yaratacaktır. b) Bu durumun laiklik ilkesine aykırı
düşeceği kuşkusuzdur. Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve
onunla birlikte kullanılan giysi, bir ayrıcalıktan öte ayırım aracı
niteliğindedir."
Anlaşılan bu konu hepimizi bir süre daha meşgûl edecek, inananlar tutumlarından
vazgeçemeyeceğine göre sonunda yasakçılar çıkmaz bir yolda olduklarını görecek,
demokrasiye, hukuka ve insan haklarına teslim olacaklardır.
Sayın savcının iddialarına ve kanâatine, demokrasi, insan hakları ve hukuk
ölçütlerine göre katılmak mümkün değildir.
1. Okuyan gençlerin kardeşlik, arkadaşlık ve dayanışmalarını, inanç ve
kanâatlerini gizlemeye bağlı kılmak onları iki yüzlülüğe, sahteciliğe, takıyyeye,
yanlış anlama ve değerlendirmeye dayalı ve dolayısıyla geçici olan birlikteliğe
sevketmek olur. Doğru ve sağlıklı olan ilişki, farklılıkların bilinmesine,
hoşgörülmesine, kimlik ve kişiliğe bağlı hak olarak tanınmasına dayanan
ilişkidir. Farklılık içinde birlik ve beraberlik, arkadaşlık, dayanışma
kurulamadıkça hedefe ulaşılmış sayılmaz. Bırakın arkadaşlığı, İslâm Hukukuna
göre gayr-i müslim bir bayanla evlenip aile kurmak, çoluk çocuk sahibi olmak
bile mümkündür. Bunun için ne kadının dinini gizlemesine ihtiyaç vardır ne de
müslüman olmasına. Kocası onun dînî ibâdet ve ihtiyaçlarını da karşılamak
mecbûriyetindedir. Asılarca önce farklı inananlar ve yaşayanlar arasında bu
kadar önemli birlikler ve dayanışmalar kurulabildiği hâlde 21. y.y.da gerçeği
yansıtmayan dış görünüş ve beyanlar ile insanları tektipleştirmek ve
arkadaşlığı, beraberliği, dayanışmayı buna bağlamak şaşırtıcıdır. Ülkenin yararı
sahte ve dış görünüşe bağlı, aldatıcı beraberlikte değil, farklı inanaç ve hayat
tarzlarının kendileriyle hesaplaşarak karşı tarafın hak ve özgürlüğüne saygı
göstermelerinde, böyle bir çoğulcu kültürün yayılmasındadır.
2. a) Resmî daire ve üniversitelerde başörtüsüne izin vermenin, başını
örtmeyenler üzerinde baskı ve yönlendirme oluşturmadığı ve onları örtünmeye
zorlamadığı deneme ile isbat edilmiştir. Bazı bağnaz, baskıcı, tektipleştirici
ve istismarcıları istisna ettiğimizde hem resmî dairelerde hem de
üniversitelerde örtünenler ile örtünmeyenler yanyana, arkadaşça, hattâ kardeşçe
yaşamışlar, işbirliği ve dayanışma içinde olmuşlardır. Öte yandan başörtüsü
yasağı uygulanmaya başlanınca bu, örtünenler üzerinde açık, kesin, objektif bir
baskı oluşturmuş, bununla da kalmayarak onları öğrenim ve görev yapma
haklarından mahrûm ettiği için anayasal eşitlik hakkını ihlâl etmiş, kesin bir
ayrımcılığa meydan vermiştir. Aynı dinden olanların dini uygulamaları hiçbir
zaman aynı olmamıştır, ayrı dinden olanlar da zaten inanç ve uygulama bakımından
farklı bir tıutum içindedirler. Buna rağmen her iki gurubun farklılıkları
ayrılık yaratmamış, vatandaşlık, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık... ilişkileri
içinde birlik ve beraberlik devam etmiştir. Bugün üniversite ve resmî dairelerde
okuyan ve çalışanların çoğu başlarını örtmüyor, bu durum örtenler üzerinde baskı
oluşturmuyorsa niçin örtünmeyenler üzerinde baskı oluştursun!
b) Ayırım ancak kişiyi, hayat tarzı ve kıyâfeti yüzünden (meselâ başını örtüyor
veya örtmüyor diye) haklarından mahrûm ederseniz gerçekleşir; bugün Türkiye'de
yapılan budur, ayrımcılığa karşı olanlar bu yasağa hemen son vermelidirler.
İnsanların inançlarına göre yaşamalarını sağlamak, din özgürlüğünü teminat
altına almak laik devletin olmazsa olmaz şartıdır. Laiklik adına din özgürlüğünü
-başkalarının hak ve özgürlüklerini açık, kesin ve yaygın olarak ihlâl etme
noktasına gelmedikçe- kısıtlamak hukuk dışıdır, insan haklarına aykırıdır.
Millet irâdesini, hukukun evrensel ilkelerini, insan haklarını kâle almayan,
hukuku kendi bildiğine, hattâ ideolojik tercihine göre anlayan, yorumlayan ve
hükme bağlayan hâkimlerin egemen olacakları bir yönetime dense dense "hâkimler
devleti" denir.
Not: Sayın Müderrisoğlu başkanlığındaki komisyon üyelerine teşekkür ediyor,
gayretlerinin devamını diliyorum.
İddia ve İsbat
İslâm adına hareket eden bir örgütün -bilinen fakat adı bilinmeyene, faili
meçhûle çıkan- cinâyetleri zamanı geldiği için ortaya çıkınca veya çıkarılınca
zaten bitmemiş olan bir tartışma yeniden alevlendi. Tartışmanın bir tarafı
"Türkiye'de en büyük tehlikenin rejimi değiştirmeye yönelik irticâ" olduğunu,
diğer tarafı ise "en azından birinci veya en büyük sayılacak ölçüde böyle bir
tehlikenin bulunmadığını" ileri sürüyordu. Birinci taraf örgütün faâliyetlerini
delîl göstererek hem iddialarının sabit olduğunu yazıp söylemeye başladılar, hem
de İslâmî kesimi yalancılıkla, tehlikeyi gizlemekle, takiyyecilikle, gafletle
suçladılar. Eğer bir ayırım yapılıyorsa kendisini İslâmî kesimin yazarlarından
biri olarak gören ben, yukarıdaki suçlamalardan hiçbiri ile kendim arasında
ilişki kuramıyorum. Diğer arkadaşların da çoğunlukla böyle oldukları
kanâatindeyim. Baştan beri şunu söyledim ve yazdım: Türkiye'de yaşayan
insanların büyük çoğunluğunu teşkil eden müslümanların kâhir ekseriyeti,
demokratik bir yönetim içinde daha özgür bir dînî hayata imkân tanınmasını
isterler. Meselâ yapılan bir araştırmaya göre yüzde yetmişten fazlası, isteyen
kızın ve kadının başını örterek çalışması ve okumasından yanadır. Ekseriyeti
teşkil etmeyen bir gurup müslüman, yine demokrasi içinde dînin daha geniş bir
alanda yaşanabilmesi için gereken düzenlemelerin yapılmasını talep ederler:
örtünme, faizsiz finans, dîne göre mûteber olduğuna emin olacakları nikâh, sivil
toplum örgütlenmesi, din eğitim ve öğretimi, düşünce ve inancın
açıklanabilmesi... bunlara örnektir. Daha az sayıda bir gurup demokratik yoldan
İslâmî dedikleri bir sisteme geçilmesini isterler ve bunun için faâliyet
gösterirler. Sayıları bunlardan da az olan bir gurup müslüman ise gerektiğinde
güç kullanarak İslâmî sisteme geçmenin farz olduğuna inanırlar. Meşrûiyet
kaynağı/ölçütü olarak İslâm'ı; bu dînin kitabını ve öğretisini kullanan hiçbir
gurup, masûm insanları öldürmek ve işkence yapmak, Allah'ın haram ve dokunulmaz
kıldığı mala, cana, namusa tecavüz etmek ve bu eylemlerle ortalığa dehşet saçmak
mânâsında terörü araç olarak kullanamaz. Başka bir deyişle bunu araç olarak
kullananları İslâmî kesime katmak ve oradan gelen bir tehlike olarak sunmak
doğru değildir. Terörü kullanmaksızın, devletin güçlerine karşı güç kullanarak
rejimi değiştirmek isteyenlerin sayısı ne kadardır, bunların ellerindeki güç
nedir, bu soruların cevabına göre de bunların ifade ve temsil ettikleri
tehlikenin boyutu nedir? İşte bu soruların, siyaset yapmadan, abartmaya
kaçmadan, sağlıklı ve güvenilir verilere dayalı olarak cevaplandırılması
gerekiyor. Bizim bu sorulara cevabımız şu olmuştur: Bu gurubun sayısı azdır,
güçleri yetersizdir, her an engellenebilmeleri mümkündür, ayrıca bu ülkede
yaşayan müslümanların tamamını, fiilen veya potansiyel olarak bunlardan
göstermek büyük bir haksızlıktır.
İrticâ'ı ülkenin en büyük tehlikesi olarak gösterenler hep sapla samanı
birbirine karıştırdılar. Namaz kılandan başını örtene, parti kurandan ticaret
yapana, kitap ve gazete basandan okul açana, Kur'an kursu öğrencisinden
İmam-Hatip mezunu kaymakama kadar büyük bir kitleyi -hiçbir isbat delîline
dayanmadan- aynı kategori içinde değerlendirdiler ve potansiyel tehlike içine
aldılar. Bize göre bu yol çıkmazdır, ülkeye iyilik, dirlik, düzenlik getirmez.
Doğru olan, hak ve özgürlüklerin sınırlarını modern demokrasilerin öngördüğü
ölçülere getirdikten sonra, potansiyel suçluları değil (çünkü böyle bir kavram
hukuka aykırıdır) fiili suçluları bulmak ve cezâlandırmak, geri kalanları, aksi
hukuka göre sabit oluncaya kadar ayırmamak ve suçlamamaktır. Bir de, güç
kullanama sözkonusu olmadıkça düşünceyi suç saymamaktır. Bırakın birileri halkın
oyunu alarak faşizmi, diğerleri komünizmi, şerîatı iktidar yapmak için
demokratik vasıtaları kullansınlar. Bunların açık olması gizli olmasından
evlâdır, ayrıca sisteminize güveniyorsanız -zor kullanma sözkonusu olmadıkça-
korkmanıza da gerek yoktur.
İrticâ ile mücadele
BTK'nun irticâ ile mücadele amacıyla yeni kararlar aldığını, valilere,
kaymakamlara, okul yöneticilerine, müftülere, imamlara vazifeler verdiğini
medyadan öğreniyoruz. Son bir hafta içinde gazetelerden derlediğim bu konu ile
ilgili haberlerin özeti şöyle: İmamlar çevrelerindeki irticâî faâliyetleri
müftülüğe, müftülük Diyanet'e, Diyanet de BTK'na bildirecekmiş. İmamları da
müfettişler takip edecekmiş. (Müfettişleri kimlerin, bunları da kimlerin takip
edeceklerine dair bir bilgi edinemedim.) İrticâcı memurların işten atılması ile
ilgili yasa çıkıncaya kadar bu memurlar geri hizmetlere alınacak veya başka
yerlere atanacaklarmış (sürgün). Meslekten çıkarılacak 6 bin irticâcının listesi
hazırmış, kara listede 1500 öğretmen, 75 imam ve 40 emniyet mensubu varmış. Bu
kapsamda, özellikle vatandaşlar ile doğrudan temasta bulunan öğretmen, imam,
vakıf çalışanları ve emniyet mensubu gibi devlet görevlileri, il ve ilçelerdeki
mülkî amirlerce yakın izlemeye alınacakmış. Yeni öğretim yılının başlaması ile
birlikte vakıflar, özel kuruluşlar, belediyeler ve kişiler tarafından kurulan
özel öğretim kuruluşları ile yurt ve pansiyonlar üzerindeki denetimler
sıkılaştırılacak. İrticâî faâliyette bulunanlar hakkında mevcût yasalar süratli
ve etkin biçimde uygulanacak, kılık kıyâfet konusunda taviz verilmeyecekmiş.
İrticâî faâliyetlerin finansmanını sağlayan dernek, vakıf, şirket gibi
kuruluşların il ve ilçe düzeyindeki örgütlenmeleri yakından izlenecekmiş...
Görüldüğü üzere irticânın kökünü kazımak için harekete geçen yönetim
çalışanların işlerine son vermekte, yerlerini değiştirmekte, sonu gelmez bir
denetim (jurnal) zinciri kurmakta, irticâyı destekliyor diye işinde gücünde
birçok hayısever vatandaşı tedirgin, hattâ tehdit etmektedir. Bunca tedbirin,
cezânın, baskının gerekçesi "irticâî faâliyetlere katılmış olmak". Şimdi her
aklı, sorumluluk duygusu ve vicdanı olan insanın şu soruyu sormasının zamanı
gelmiştir: "İrticâ nedir, insanlar ne yapınca irticâî faâliyete katılmış
oluyorlar?" Bir önemli kişiye göre irticâ listesinde Fethullahçılar,
Süleymancılar, Nakşibendîler, Millî Görüşçüler, Hizbullahçılar... var. Bu tesbit
esas alındığında adı geçen guruplarla ilgisi bulunduğu şâyî olan (söylenen)
kimseler yandı demektir. Bu gurupların üyelik defterleri yoktur, meselâ Abant
toplantısına katılanlar Fehullahçılarla ilişkili kılınabilmişlerdir. Mevcût
kanunlarda, Hizbullah dışında kalan -yukarıda mezkûr- guruplarla işbirliği
yapmanın veya bunlara sempati duymanın, bunları desteklemenin suç olduğu
yazmıyor. Fethullahçılık diye bir şey varsa bunun bir tarîkat olmadığı kesin.
Süleymancılık ve Nakşibendîlik evet bir tarîkattir, ancak bugün kendileri bu
isimle anılan ve suçlanan kimseler resmen tarîkat olarak örgütlenmemişler ve
tekke açmamışlardır; şu hâlde onları bu bakımdan da suçlamak mümkün (hukuka
uygun) değildir. Başını örteni, namaz kılanı, oruç tutanı, sakal bırakanı...
irticâ ile suçlayacak kadar işi çığırından çıkaranları hesaba katmazsak ortada
elle turulur, gözle görülür, kanunda yeri bulunan irticâ suçunun tanımı şundan
ibaret kalmaktadır: "Rejim düşmanlığı, demokratik laik cumhuriyeti değiştirmek
için faâliyet göstermek." Bu faâliyetlerden hangilerinin suç teşkil ettiği
konusu da o kadar açık ve üzerinde anlaşma sağlanmış bir husûs değildir. Meselâ
birçok demokratik ülkede rejim aleyhinde konuşmak, yazmak, propaganda yapmak suç
değildir; bizde de fikir suçunun ortadan kaldırılması için ciddî talepler
vardır.
Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise ancak "zor kullanarak rejimi
değiştirmek üzere örgütlenmeyi ve faâliyet göstermeyi" suç sayabilir, bu yoldan
rejimi şerîatla değiştirmek isteyenlere de istiyorsa "mürteci" diyebilir. Bunun
dışında kalan bir düşünce ve faâliyet, hukukun suç saydığı bir irticâî faâliyet
değildir. Herkesin kendine göre bir irticâ tarifi yapıp bu çerçeveye girenleri
suçlaması ve bununla da kalmayıp huzur ve ekmekleri ile oynayarak cezâlandırması
ormanlarda olabilir ama bir hukuk devletinde olamaz, olmamalıdır.
Din
Eğitimi, Meslek Liseleri, İrticâ
Halkın daha iyi, daha eksiksiz Müslüman olmaları yönündeki gelişmelerin önünü
kesmek için kullanılan irticâ tehdidi, başka alanlarda olduğu gibi millî
eğitimde de birçok yanlış karar ve uygulamaya dayanak kılındı. Belki Türkiye'de
dinin istismarı, din adına işlenen cinayetler, yapılan hatâlar, yanlış
uygulamalar vardı, ancak bunların da engellenmesinin yolu (suç işleyenlerin
cezâlandırılması tabîî olmakla beraber) yasaklama ve cezâlandırma değil,
sağlıklı ve yeterli bir din eğitimi idi. Bu eğitim demokrat dünyada daha ziyâde
sivil topluma bırakılmakta, devlet yalnızca engelleyici olmamakla yetinmektedir.
Bazı ülkelerde yer tahsis etme, öğretmen ücreti ödeme, program ayarlama gibi
devlet yardımları da yapılmaktadır. Türkiye, özel şartlarını ileri sürerek din
eğitim ve öğretimini sivil topluma bırakmama yolunu seçti. Kendi kontrolünde
olsun diye Diyanet'e bağlı Kur'an kursları, Milli Eğitim'e bağlı İmam Hatip
Okulları ve Yüksek Öğretime bağlı İlâhiyat fakülteleri açtı. Bu arada bazı özel
kurslarda da din eğitimi ve öğretimi yapılıyordu. İçerden ve dışardan yapılan
değerlendirme ve telkinlere kapılan bazı iktidar odakları bu eğitim ve öğretimin
iyi sonuç vermediğini, T.C. nin ideal ve ilkelerine ters düşen insan tipi
yetiştirdiğini ileri sürerek engelleyici tedbirler alma yoluna gittiler; özel
kurslar yok edildi, resmî Kur'an kurslarının kapanması (veya varlığı yokluğuna
eşit hâle gelmesi) için tedbir alındı, kayıt yaşı 16 ya çıkarıldı, anayasada yer
almış olmasına rağmen isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi hayata geçirilmedi,
sekiz yıllık temel eğitim bahane edilerek İmam Hatiplerin orta kısımları
kaldırıldı, meslek liseleri içinde İmam Hatip Lisesi mezunlarının da kendi
alanları dışındaki yüksek öğrenim hakları ellerinden alındı (alın teriyle
aldıkları ortaöğretim başarı puanları 0.2 ile çarpılarak elleri ve ayakları
bağlandı). Meslek liselerinden düz liselere nakil yaptırarak istedikleri alanda
yüksek öğrenim yapma teşebbüsünde bulunan öğrencilerin önlerini kesmek için 1998
Eylül'ünde bir yönerge çıkarıldı, şimdi M.E.Bakanlığı işi gücü bırakmış "nakil
yaptıran öğrencileri eski okullarına iade" için seferberlik ilân etmiş, okul
müdürlerini görevden alma tehditleri yağdırıyor...
İlgililer bütün bunları yaparken tehdit olarak algıladıkları ve bir türlü
tanımlamadıkları "irticâ" ın önünü keseceklerine inanıyorlar. İrticâdan maksat
zor kullanarak, silâhlı eylem yaparak rejimi değiştirmek, şerîat düzenini
getirmek ise Kur'an Kurslarından ve İmam Hatip Liselerinden böyle bir eylemin
çıktığına dair hiçbir delîl yoktur. Bu okullardan ve kurslardan mezun olanlar
içinde mevcût parti ve cemâatlerden birine bağlananlar varsa -ki olmuştur-
bunlar legal partilerdir, demokratik mücadele yolunu benimsemiş guruplardır.
İrticâdan maksat din hayatını özel alandan kamu alanına taşıma teşebbüsü ise
bunu engellemek mümkün değildir. Engellemek isteyenler önce dini, sonra insan
bilimlerini iyi öğrensinler. Öğrendikleri zaman yanlış yolda olduklarını
anlayacaklardır. Ben kırk yıldan beri bu ülkede dini sorulara cevap (fetvâ)
veriyorum. Bu soruların önemli bir bölümü Müslümanların hukûkî sosyal ve
ekonomik hayatları ile ilgilidir. Kimse onları mecbûr etmediği, şartlar aksine
zorladığı hâlde Müslümanlar, sırf Allah'a olan sevgi ve saygıları sebebiyle
O'nun râzı olduğu bir hayatı bütün alanlarda yaşamak istiyorlar, aldıkları fetvâ
maddî çıkarlarına aykırı da olsa onu uyguluyorlar, helâli harama tercih
ediyorlar. Başkalarını belli bir hayat tarzına zorlamaksızın kendileri için daha
geniş bir alanda İslâmî hayat özgürlüğü isteyen Müslümanları irticâ ile
suçlamak, başka bir deyişle irticâı böyle tanımlamak yanlıştır; demokrasiye,
insan hak ve özgürlüklerine de aykırıdır. İster AB ye girilsin , ister
girilmesin dünya insanlara, bu hak ve özgürlüklerin verildiği bir düzene doğru
ilerliyor, suyu tersine akıtmaya kimsenin gücü yetmez. Akılcı hareket, olmayacak
şeyleri bırakıp sağlıklı ve kapsamlı bir din eğitimine yönelmektir, dindarlara
yönelik ayrımcılıktan vazgeçmektir, farklı hayat tarzlarının birbirine zarar
vermeden birlikte var olacağı bir toplum düzenini oluşturmaktır.
Öncelikli Tehdit
Bazıları ısrarla Türkiye için öncelikli, en önemli, en büyük, Cumhuriyet
tarihinde görülmemiş ölçüde tehdit ve tehlikenin irticâ olduğunu söylüyor,
aksini iddia edenlere de bayağı bozuluyorlar. Eğer bu bir taktik değilse, böyle
bir görüntü vererek bazı tasarrufların meşrûlaştırılması hedeflenmiyorsa,
delîllere dayanarak aksini (doğrusunu) söylemekte fayda vardır. Birinci tehlike
irticâdır diyenler istihbarât raporlarına dayanıyorlar ve tehlikeli olan
irticâyı da "güce ve şiddete dayanarak dîne dayalı devlet kurmak veya rejimi
dine uygun hâle getirmek için yapılan örgütlü hareket" olarak takdim ediyorlar.
İstihbarât raporları kesin hüküm için delîl olamaz, olsa olsa şüphelenmeye,
üzerine gidip araştırmaya dayanak olabilir. Delîl olsaydı mahkemeler bu
raporlara göre hüküm verir, başkaca delîl aramazlardı.
Eğer irticâya "dindarlaşmak, dînî duyarlılığın ve pratiğin artması" mânâsı
verilmiyor da yukarıdaki tanım samîmiyetle ileri sürülüyorsa, bilimsel
araştırmalar ve veriler Türkiye'de böyle bir tehlikenin bulunmadığını kesin
olarak ortaya koyuyor. Ülkemizde dînî hayat bakımından bir değişimden söz
edilecekse bu ancak, dünyadaki gidişe paralel olarak dîne yönelişte bir artmanın
gözlenmesinden ibaret olur. Dindar insanımızın istediği, başkalarının din ve
vicdan özgürlüklerine zarar vermeden azamî ölçüde din kurallarına göre yaşama
özgürlüğüdür. Birey, aile ve cemâat olarak dindar olmanın, bütün vatandaşların
sahip oldukları ve kullandıkları haklardan mahrûm olma sebebi kılınmamasıdır;
yani namazında, niyazında, helâl-haram ölçüleri içinde yaşayanların da okuma,
devlet hizmetinde istihdam edilme; siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel hayata
katılma haklarından -fark gözetilmeksizin- yararlanmalarıdır.
Güce ve şiddete dayalı olarak iktidara gelmek veya demokratik yoldan iktidara
geldikten sonra farklı inanan ve yaşayanların temel hak ve özgürlüklerini
ortadan kaldırmak isteyenler, bunun için örgütlü veya örgütsüz faâliyet
gösterenlerin devede kulak olduğu şüphesizdir. Kendilerini bu konularda bilgili
zannedenler, irticâ örgütleri içinde kapatılan partiyi, Hizbullah'ı,
Fethullahçıları, Süleymancıları, Nakşibendîleri zikrediyorlar. Buna kendileri
inanıyorlarsa önemli bilgi eksikliği içinde olduklarını bilmeleri gerekiyor.
Çünkü:
1. Bu guruplar kendi aralarında bir bütün teşkil etmek şöyle dursun, bir kısmı
diğerinin veya diğerlerinin can düşmanıdır; Hizbullah'ın öldürdükleri arasında
meselâ nurcu diye bilinen müslümanların da bulunduğunu herkes bilmektedir. Keza
Barlas'ın Y. Doğan'dan aktardıklarına bakılırsa, Fethullah Hoca'nın Erbakan'ı ve
Partisini sert bir şekilde eleştirdiği, Ecevit'i ona tercih ettiği görülecektir.
2. Sayılan guruplar arasında Hizbullah istisna edilirse diğerlerinin, şiddeti
bir araç olarak kullanmak istediklerine dair hiçbir delîl yoktur. Aslında
bunların tamamı sünnî ve hanefî olduklarından inançları ve içinden geldikleri
gelenekte devlete silâhlı isyan yoktur, fitneye (iç savaşa) sebep olacağı için
isyan câiz görülmemiş, sabır ve başka yollardan ıslâhat tavsiye edilmiştir.
3. Bunların tamamının güce ve şiddete başvurarak Türkiye'de rejimi değiştirmek
istediklerini varsaysak bile mevcût güçleri, tam techizatlı bir bölük askeri
bile yenmeye yetmez. Bunları, bu mânâda en büyük tehlike olarak görmek ve
göstermek biraz karikatürlük olur.
4. "Dindarlığı geliştirip genişleterek demokratik yoldan iktidara gelecek ondan
sonra rejimi değiştireceklerdir" deniyorsa buna karşı da söylenecek çok söz var
ama biz kısaca şunları kaydedelim:
a) Demokratik hukuk devletlerinde böyle zanlar ve beklentiler yüzünden temel hak
ve özgürlükler kısıtlanamaz; tehlikenin açık, kesin ve yakın olması gerekir.
b) Dindarlar arasında yapılan yoklamalar, çoğunluğun rejim değişikliğini değil,
yukarıda zikrettiğimiz din özgürlüğünü istediklerini ortaya koymuştur. Ayrıca
rejimi korumak isteyenlerin de caydırıcı güçleri vardır. Küresel oluşum ve
gelişmeler hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran din devletlerine hayat imkânı
vermemektedir. Bu durum ve gerçekler karşısında "dindarlara bile takiyye yaparak
iktidar olacağı varsayılan" bir avuç radikalin başarı şansı, dolayısıyla
irticâdan gelecek bir rejim tehlikesi yoktur.
Peki, en büyük tehlike nedir?
Bunun cevabını bir başka yazıya bırakalım.
Öncelikli Tehlike (2)
Geçen Pazar yazısında Türkiye'de öncelikli tehlikenin, "şiddete veya takıyye
demokrasisine dayalı şerîat getirme hareketi" olmadığını ileri sürmüş, bunun
delîllerini açıklamıştık. "Öncelikli tehlike ve tehdit irticâ değilse nedir?"
sorusunun cevabını ise bu hafta sonuna ertelemiştik.
Sıralaması tartışmaya açık olmak üzere bize göre varlık, bütünlük, huzur ve
güvenliğimizi tehdit eden en önemli olay ve olgular şunlardır:
1. Ahlâk buhranı. Ülkemiz önemli boyutta bir ahlâk buhranı yaşamaktadır. Milli
eğitim politika ve uygulamamızın içinde "aşkınlık, derinlik ve millîlik"
nitelikleri taşıyan bir ahlâk anlayışı ve bu anlayışa dayalı bir ahlâk eğitimi
mevcût değildir. Ara sıra sözü edilen ahlâk, ne olduğu belli olmayan, göreceli,
değişken bir ahlâktır. Uygulamada, örnek olması gereken şahıslardan sokaktaki
adama kadar büyük bir kitle mide bulandıran ahlâksızlık örnekleri
sergilemektedirler.
2. Yoksulluk ve gelir dağılımındaki çarpıklık. Yıllardan beri ülke ekonomisinin
kötü yönetilmesi ülkeyi yoksullaştırmış, millî hâsıla ve fert başına düşen millî
gelir gerilemiştir. Paradan para kazanma yöntemi reel ekonomik yatırımları
olumsuz etkilemiş, az sayıda rantiye gurubu devleti ve halkı soyar hâle gelmiş,
önümüzdeki yılın bütçesinin üçte birden fazlası da (17.4 katrilyon lira) faiz
giderlerine ayrılmıştır.
Varlıklı yüzde yirmi ile yoksulluk sınırının altında yaşayan yüzde yirmi
arasındaki gelir ve servet farkı akıl almaz boyuttadır. Geriye kalan yüzde
altmış da hayatından memnun değildir. İşsizler ordusunun mevcût sayısı her geçen
gün artmaktadır. Refah içinde yüzen, gücünü kullanarak menfaatini kotaran ve
kurtaran azınlığın hayatından memnun olması tehlikeyi azaltmaz, arttırır.
3. Din ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasından kaynaklanan sıkıntı. Bu yüzden
milyonlarca vatandaş -eyleme dökmemiş olsalar bile- gönül ve kafa isyanı içinde
yaşamaktadırlar. Demokratik düzende toplumun taleplerini meclise (yasama ve
yürütmeye) aktarmakla yükümlü olan siyasetçilerin âcizliği, çâresizliği,
geveşekliği, halkın hak ve özgürlüklerini elde etmek için güveneceği en önemli
aracı fiilen ortadan kaldırmaktadır. Bizde sivil toplum örgütlenmesi ve
faâliyetleri de yok mesabesindedir. Bu sebeple hak ve özgürlük kısıtlayıcıları
(jakobenler) köyde değneksiz dolaşmakta, istediklerini yapmaktadırlar,
yaptıkları da yanlarına kalmaktadır. Şiir okuyanların, konuşma yapanların
hapsedilerek siyasî yasaklı hâle getirlmeleri, parti içi muhâlefet yapanların
hain ilân edilmesi, ilim kurumlarında, son örneğini Dr. Alev Erkilet Başer
olayında gödüğümüz kıyımlar hem siyaseti hem de ilmi tıkamıştır. Eller Nobel
alıp bayram ederken, patent yarışı yaparken biz beyin öldürmek veya göçürmekle
meşgûl oluyoruz.
Bu üç tehlike ile ilgili üç altın sözü hatırlayalım:
"Yoksulluk insanı inkârın eşiğine kadar getirir" (Hadîs).
"Aç köpek fırın yıkar".
"Utanma duygunu kaybedersen her şeyi yaparsın" (Hadîs).
"Kurtulma ümidini kaybeden kedi köpeğe saldırır".
Bin Yıl Sürecek
"İrticâ var olduğu sürece ona karşı mücadelenin de bin yıl da sürse devam
edeceği" düşünce ve ifadesi üzerine ben de bir şeyler yazmayı tasarlamıştım,
kalemine sağlık Fehmi Koru yazdı, diyeceklerimin çoğunu dedi, bunları tekrar
etmeden bazı eklemeler yapacağım:
İrticâ'ın varlığından söz edenlerden defalarca bunun tarifini istedik, bir türlü
yapmadılar, istediklerini bu kavrama dahil edebilmek için belirsiz ve tarifsiz
bırakmayı tercih ettiler, tıpkı laiklik gibi, istedikleri davranışı laikliğe
aykırı ve -dolayısıyla- irticâî olarak nitelendirebilmek için onu da tarifsiz
bıraktılar. İşte bazı örnekler:
"Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak şartıyla üniversitelerde kılık kıyâfeti
serbest bırakan" kanunu, başörtüsünün aleyhine kullanabilmek için laikliği kanun
kabûl ettiler ve inancı yüzünden örtrünmeyi de laikliğe aykırı saydılar.
İstanbul Üniversitesi rektörü, başını örtenlere "kara fatmalar" deme kabalığını
gösterdikten sonra bunlarla nasıl mücadele ettiğini anlatarak övünüyor. Toplu
olarak Cuma namazı kılmaya gitmeyi de (bu da nasıl oluyorsa?) irticâ olarak
değerlendiriyor ve bunu yapanlara karşı girişimde bulunuyor. Bu rektöre göre
başını örtmek ve Cuma namazı kılmaya gitmek irticâ oluyor ve laikliğe aykırı
bulunuyor.
Kamuya açık ve ait olan yerlerde isteyenlerin namaz kılabilmeleri için bir yer
ayrılmıyor, ayrılmış ise kapatılıyor ve ayıranlar hakkında irticâî faâliyetten
takibat yapılıyor.
Kimi kamu kurum ve kuruluşlarında namaz kılmak, oruç tutmak, içki içmemek, kadın
eli sıkmamak, eşi başörtülü olmak irticâ sayılıyor ve bunları yapanların
işlerine son veriliyor veya başka şekillerde cezâlandırılıyorlar.
Geçen günlerde "kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların güvenlik
soruşturmalarının yenileneceğini, gerekçesinin de bölücülük ve irticâ'a bulaşmış
memurların ayıklanması olduğunu" medyadan öğrendik.
Laiklik, irticâ ve bölücülük tanımlanmadıkça ve bu tanımlama mevzûâta girmedikçe
bütün bu yapılanlar keyfî olmaya mahkûmdur, haksızlıklara açık bulunmaktadır.
Hukuk devletinin alfabe derecesindeki kurallarından birisi "kanunsuz suçun
olmayacağı"dır. İrticâî, bölücü ve laikliğe aykırı olmanın, böyle sayılmanın
takdiri yöneticiye veya hâkime bırakıldığı sürece bu hukuk ilkesi çiğnenmiş
olacaktır.
Çağdaş hukuka, demokrasiye ve insan hakları anlayışına göre "başkalarına
dayatılmadığı, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermediği sürece" bir
kimsenin inancını açıklaması, öğretmesi, örgütlemesi ve yaşaması suç sayılamaz,
laikliğe aykırı olarak değerlendirilemez. İnancına göre yaşamak asla irticâ
değildir, eğer birileri belli bir hayat tarzına irticâ demekte ısrar ediyorlarsa
bu da suç değildir ve buna karşı yaptırım kullanılamaz, bu mânâda -bin yıl
değil, bir yıl bile- mücadele edilemez.
Eğer laik demokratik rejimin değiştirilmesine irticâ deniyorsa bu kavramın da
iyice açılması, unsurlarının belirlenmesi, suçun hangi noktadan itibaren
başladığının açıklığa kavuşturulması gerekir. Yine çağdaş demokrasilerde "bir
din veya ideolojiyi topluma hâkim kılmak ve demokratik anayasal düzeni cebir
kullanarak değiştirmek üzere eyleme kalkışılmadıkça" suç gerçekleşmiş olmaz.
İnsanların demokrasi ve laiklik aleyhine düşünmeleri ve konuşmaları serbesttir,
yeter ki bunları zorla değiştirmek üzere eyleme kalkışılmasın.
Şimdi bir bu çağdaş anlayış ve uygulamaya bakın bir de bizim çağdaşların (!)
yapıp ettiklerine! Allah aşkına namazın niyazın, baş örtüsünün, haram olduğuna
inandığı için kadın eli sıkmamanın, içki içmemenin... suç olan irticâ ile
(çağdaş demokrasilerde, hukuk devletlerinde suç sayılan eylemlerle) ne alâkası
var!
Demokrasi ile yönetilen bir ülkede bin yıl mücadele kararı verilecek bir suçu
belirleme hakkı kime ait olmalıdır? Millete ve onun seçilmiş temsilcilerine
değil mi? Pekalâ bu temsilcilerin (Meclisin) "Şununla bin yıl mücadele edilecek
diye belirlediği bir irtyicâî eylemler paketi var mı?" Böyle bir paket varsa
bunun içinde namaz, başörtüsü vb. de bulunuyor mu?
Not:
Başörtüsüne siyasî simge olduğu için karşı çıkanlara bir teklif: Lütfen simge
olan örtünme şeklini tanımlayın kızlarımız simge olmayan, dînin gereği bulunan
şekilde örtünsünler. Bütün örtünme şekillerine simge derseniz samîmî olmadığınız
anlaşılır, simge olan şekil belirlendikten sonra onu ısrarla kullananların da
"örtünmeyi din gereği yapıyoruz" iddiaları su götürür hâle gelir, ama bilin ki
büyük kitle onda ısrar etmeyecektir.
Suyu Tersine Akıtmak
Hafta içinde Ankara çıkışlı bir haberde şunlar vardı: "Millî Güvenlik Kurulu'nun
(MGK) irticâya karşı 'topyekûn' mücadele başlattığı 28 Şubat 1997 tarihli
toplantısından sonra kamuda yürütülen 'türban harekâtı' yeniden hız kazanıyor.
Başbakanlık Takip Kurulu (BTK), Kılık-Kıyâfet Yönetmeliği uygulamasında 'tespit'
çalışması yapılması için tüm kamu kurumlarını harekete geçirdi. Bakanlıklara
uygulamanın nasıl yürütüldüğü sorulurken, verilen cezâların da ayrıntılı bir
dökümü istendi... Takip Kurulu'na türban yasağı uygulaması konusunda ilk veriler
Millî Eğitim Bakanlığı'ndan ulaştı. Buna göre, Kılık-Kıyâfet Yönetmeliği'ne
uymadıkları için 1998' de 106, 1999 ve 2000'i kapsayan son iki yılda da toplam
600 öğretmen devlet memurluğundan çıkarıldı. Aynı yıllarda mesleğinden olan
öğretmen sayısı ise 17... Sınıflarda yapılan görüşmelerde öğrenciler
yönetmeliklerden haberdar olduklarını belirtmişlerdir. Öğrencilerin bir kısmı
başlarını açarlarsa ailelerinin onları okuldan alabileceklerini, bir kısmı
başlarını örtmenin bir alışkanlık olduğunu, bir kısmı da inançları gereği
başlarını örttüklerini belirtmişlerdir. Ancak, özel bir amaç içinde olmaktan çok
tepkisel davranışları olduğu görülmüştür."
MGK adı üsünde ülkenin güvenliğini sağlama ve koruma amacına yönelik faâliyet
gösteren bir kurum. Bu habere ve 28 Şubat'tan bu yana yaptıklarına bakılınca
kurumun iki şeye ağırlık ve öncelik verdiği anlaşılıyor: Bölücülük ve irticâ.
Şiddete dayalı bölücülüğün ülke güvenliğini bozacağında şüphe yok, bunu
engellemek için gerekenin yapılması tabîîdir, bütün ilgili şahıs ve kurumların
ödevi ve görevidir; bu noktada ancak "gerekenin ne olduğu, yapılanlar ile
gerekenlerin çakışıp çakışmadığı" tartışılabilir.
İrticâ'a gelince, kaç defadır söylüyor ve yazıyoruz, şiddete ve güce dayanarak
rejimi değiştirmeye, hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine ters düşen
bir siyasî sistemi zorla uygulamaya teşebbüs edenlerle, dînini yaşamaktan başka
bir amacı olmayanları birbirinden ayırmak gerekmektedir. Eğer birinci faâliyete
irticâ deniyorsa ikincisini de bu çerçeveye sokmak ilme, hukuka, sosyal vâkıaya
aykırı olur. MGK. ve BTK.nun yukarıdaki haberde geçen faâliyetlerine
baktığımızda, normal dindarlığın, bir müslümanın -başkalarının hak ve
özgürlüklerine zarar vermeden- dînini yaşamasının da irticâ sayıldığını,
engellemek için hukuk ve demokrasinin zorlandığını, insanların öğrenim ve kamu
görevinde çalışma haklarından mahrûm edildiklerini; yüzbinlerin, millî güvenlik
bunu gerektirmediği hâlde kırıldığını, küstürüldüğünü, üzüldüğünü... görüyoruz.
Binlerce memurun ve öğretmenin, inançları yüzünden başlarını örtüyorlar diye
devlet memurluğundan çıkarılmaları hukuka ve laikliğe aykırı olduğu gibi bizim
tanımladığımız irticâ ile de bir alâkası yoktur. Bazı vatandaşlar başlarını
örtüyor diye ne ülke bölünür, ne de zorla rejim değişir.
"Efendim serbest bırakılırlarsa -zorla olmasa bile telkin ve örnekleme yoluyla-
zaman içinde ve isteğe bağlı olarak rejimin değişmesi tehlikesi vardır"
deniyorsa buna cevabımız, "Bu takdirde rejimi zora, güce, cezâya, mahrûm etmeye
dayanarak korumak yol değildir; özgürlüğün ve demokrasinin hüküm sürdüğü bir
toplumda iki şeyden biri olur: Ya çoğunluğun beğendiği sistem yaşar ve
uygulanır, azınlıkta kalanlar buna uyarlar (bu eskimiş demokrasi anlayışıdır),
yahut da çoğulcu bir sosyal hayat yaşanır; her fert ve gurup, başkalarının hak
ve özgürlüklerine zarar vermeden kendi değerleri çerçevesinde yaşar, ayrıca bir
ortak bilinç ve değerler çerçevesinde de millî birlik ve beraberlik oluşur."
İnsanlara zorla şapka giydirildi, giymeyenler hapislere atıldı, hattâ idam
edildi. Ezan zorla Türkçe'ye çevirildi, geleneğe uygun ezan okuyanlar
hapsedildi, sürgüne gönderildi... Bu uygulamalar yıllarca devam etti, birgün
ezanın aslına uygun olarak da okunabileceği kararı alınınca bütün minarelerde
Türkçe ezan terkedildi. Şapka kanunu değişmediği hâlde kimsenin şapka giydiği
yok. Din eğitimi ve öğretimi yıllarca yasaklandı, birgün serbest bırakılınca
Kur'an kurslarında ve İmam Hatip okullarında patlama oldu, milyonlarca vatandaş
bu eğitim ve öğretim kurmlarına hücûm etti. Yöneticiler, Kurum üyeleri bilimden,
vâkıadan hiç mi ders ve ibret almazlar? Burunlarının doğrusuna gitmek, suyu
tersine akıtmaya çalışmak yerine niçin dünyada ve tarihte olup bitene bakmazlar;
demokrasiyi, aklı, bilimi, hukuku kullanmazlar?
İmanı olmayanların bilmeleri mümkün olmayan bir gerçeği ifade edeyim: Bir mümin
zorda kaldığı zaman -düşüncesini ve inanacını değiştirmeksizin- dîne ve inanca
dayalı uygulamasını gizleyebilir, erteleyebilir, ama asla vazgeçmez, gizli gizli
yapar ve açığa çıkarmak için de gününü bekler. Güvenlikle meşgûl olanlar, zora
ve yasağa başvurarak yer altına soktukları uygulamaların yok olduğunu zannederek
güvenmesinler. Onların yerin üstünde, kafanın içinde değil, üzerinde olması daha
güven verici olmalıdır. Ve ülke herkesindir; bir gurup diğerlerinin hak ve
özgürlüklerini zorla ellerinden alırsa hiçbir şeyi çözmüş olmaz ve olana
güvenmemek gerekir.
Bu Kadarına da Pes
Doğrusu!
28 Şubat tedbirlerini ve bu cümleden olarak başörtüsüne karşı yürütülen
mücadeleyi savunanların bir kısmı şöyle diyorlardı: "Biz de müslümanız, dedemiz,
ninemiz... hacca gitmişlerdi, namaz kılarlardı, ninemiz başını örterdi. Bizim
karşı olduğumuz başörtüsü değil türbandır; yani köktendinciliğin (fundamantalizmin,
şerîatçılığın, siyasal İslâm'ın) simgesi olan örtünme biçimidir. Bu örtünme
şekli dinden, inançtan değil, siyasî bir tavırdan, muhâlefetten
kaynaklanmaktadır, bu sebeple engellenmelidir..."
Biz bu sözleri söyleyenlerin çoğunun samîmî olmadıklarını, onların örtünmeye de,
hayatlarını bir ölçüde sınırlayacak dine de karşı olduklarını, yalnızca siyasal
İslâm'a değil, dindarlığa karşı da savaş açtıklarını, aldıkları tedbirlerin bunu
açıkça ortaya koyduğunu söyleyip durduk. Sözlerimizi şüphe ile karşılayanlara
yeni bir kanıt daha sunuyoruz: Bursa'da, başına peruk takarak görevine devam
eden bayan öğretmenlerin tesbit edilmesi ve listeye alınarak gereğinin yapılması
için girişim başlatılmış. Evet, yanlış duymadınız, bırakın türban şeklinde
olmayan başörtüsünü, başı açık gösteren ve belli olmadığı, göze çarpmadığı,
standartda olmadığı hiçbir şeyin simgesi olarak değerlendirilmesi mümkün
bulunmayan peruk, şimdi mücadele hedefi hâline gelmiştir. Bunun tercümeye ve
yoruma ihtiyaç göstermeyen mânâsı şudur: "Biz, insanların günlük (buna dünya,
sosyal da denebilir) hayatlarını etkileyen, davranışlarını düzenleyen bir
dindarlık, bu ölçülerde bir din istemiyoruz."
Gelelim "irticâ raporuna:
Bizim gazetenin Perşembe günki nüshasında yer alan haber şöyle idi:
"Güvenlik birimlerinin hazırladığı ve MGK'nın son toplantısında da ele alındığı
belirtilen "irticâ ile mücadele stratejisinde son durum" raporunun ayrıntıları
belli oldu. Raporda irtacı grupların öncelikle devlet içinde kadrolaşmayı hedef
aldığı belirtiliyor... Rapora göre 8 yıllık zorunlu öğretim, irticâ ile
mücadelede önemli bir dönüm noktası oldu. İmam Hatip Lisesi mezunlarının
İlâhiyat fakültesi dışındaki yüksekokullara girişlerinin zorlaştırılması da
irticânın kaynaklarının kesilmesinde önem taşıdı."
Rapora göre okulların dışında, devletin gözetim ve denetimi altında (meselâ
Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı ve kurumun denetimine tâbî câmilerde ve
kurslarda) da olsa verilen din eğitimi ve öğretimi irticâyı desteklemektedir.
Keza İmam Hatip Liselerinden mezun olanlar irticâya bulaşmışlardır, onların din
hizmetleri alanınının dışına taşırılmaması, ülkenin diğer vatandaşlarının
kullandığı hakları onların da kullanmalarına imkân verilmemesi, özellikle devlet
hizmetinden uzak tutulmaları şarttır. İşte bu sebeple sekiz yıllık mecbûrî
eğitim, çocukların dışarıda din eğitim ve öğretimi almalarını engellediği, M.E.B
ile Y:Ö:K'nun aldıkları tedbirler de İmam Hatip Liselerinden mezun olanların
üniversitelere girmelerine mânî olduğu iyi olmuştur, irticâya karşı alınmış en
etkili tedbirler arasına girmiştir.
Şimdi şu irticânın, istismar edilen, masum ve iyi niyetli insanların din
özgürlüklerini kısıtlamak için kullanılan irtcanın (irticâ'ın) mânâsının, din ve
dindarlık karşıtlarına göre ne olduğu açıkça ortaya çıkmış oluyor: Onlara göre
irticâ, siyasal İslâmcılık, şerîatçılık, kökten dincilik değil, dindarlıktır.
Çünkü bilimsel araştırmalar ortadadır. Bu araştırmalara göre küçüklüğünde din
eğitim ve öğretimi alan veya İmam hatip Liselerinden mezun olan vatandaşlar
köktendinci değil, sadece bir ölçüde dindar oluyorlar, kendi öz değerlerine daha
çok sahip çıkıyorlar, millî ve dînî ahlâklarına daha uygun yaşıyorlar.
Evet mücadele edilen şerîatçılık değil, dindarlıktır. Bize göre demokratik laik
devlet, "bir görüş, bir inanç olarak kaldığı ve yazılıp söylendiği" sürece
şerîatçılığa da karşı çıkamaz. Gel gör ki bizim devlet yöneticilerimiz, bırakın
şerîatçılığı, dindarlığa (laik demokrat bir devlette, başkalarının hak ve
özgürlüklerine zarar vermeden kendi inancını olabildiğince geniş bir alan içinde
yaşama talebine ve hayat tarzına) karşı bile mücadele bayrağını açmış
durumdadırlar.
Millî Güvenlik irticâ ile mücadeleyi sıkı bir şekilde takip ediyormuş, çıkması
gereken otuzdan fazla kanunun bir an önce çıkarılmasını istiyormuş; iyi,
istesinler, ama halk da "irticâ adı altında yürütülen ve dindarlığı hedef almış
bulunan mücadeleyi" takip ediyor. M.G.Kurulu'nun tavsiye niteliğindeki
kararlarına kulak verecek siyasîlerin bir de halka kulak vermelerinde fayda
vardır; daha doğrusu istismar edilen demokrasi aslında budur, halkın irâdesini
hâkim kılmaktır, hak ve özgürlükleri korumaktır.
Abant II
8-11 Temmuz 1999 tarihinde yapılan ikinci Abant toplantısına katılanlardan biri
olarak köşemde de kısa bir değerlendirme yapmam gerektiğini düşünüyorum.
Birinci toplantıya katılanlardan merhum olan gazetecimiz hariç çağırıldıkları
hâlde katılmayanları, sebep bakımından ikiye ayırmak gerekiyor: 1. Gerçekten
mâzereti olanlar, 2. Toplantıyı tertip eden beş sivil toplum kuruluşundan biri
olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın ilişkili olduğu câmiaya yöneltilen
ithamların ve bunlara bağlı söylentilerin etkisinde kalanlar, bu sebeple
katılmayı riskli sayanlar. Sebep ne olursa olsun katılmayan veya katılamayanlar
bir yana bu toplantıya katılanların da sayı ve liyâkat bakımlarından yeterli
olduklarını söylemek gerekir. Esasen bu platformun sonuçları ayrıntılarıyla
birlikte yayımlanacağı için ilgilenen bütün fikir ve ilim adamlarımızın yazarak
buna katılmaları mümkündür.
Toplantının mâhiyet ve amacı ile katılanların nitelikleri konularında farklı bir
anlayış ve algılayış içinde olanların, hem benim gibi ilâhiyatçıların orada ne
işleri olduğunu sorduklarına hem de sonuçları amacı dışında değerlendirdiklerine
şahit oluyoruz. Bana göre Abant toplantısı, başka birçok sivil toplum
kuruluşunun yapageldiği ilmî toplantılardan birisidir. Bunun diğerlerinden
farkı, inanç, kanâat, düşünce, duruş ve hayat tarzı bakımlarından tek tip
olmayan, birbirine benzemeyen oldukça çok sayıda ilim ve fikir adamını biraraya
getirmesi, tartışılan konular üzerinde, mümkün olursa görüş birliği ve ortak
noktalar, bu mümkün olmazsa karşılıklı olarak birbirini anlama, saygı ve hoşgörü
aramasıdır. Ayrıca bu toplantılar uzun solukludur, yıllarca devam etmesi,
sonuçların yayımlanması, daha geniş ölçüde tartışılması, ülkemizin ve
insanımızın bir kısım meselelerinin uygun çözümlere kavuşması uğrunda çaba
sarfedilmesi, kamu oyu oluşturulması arzu edilmektedir. Böyle toplantıları hangi
kurum ve kuruluş tertip ederse etsin imkân bulduğumda katılırım, konular
üzerinde kendi düşünce ve kanâatimi açıklarım, başkalarıyla tartışırım, bir
karar veya sonuç çıkacaksa ve ben buna katılmıyorsam muhalif olduğum noktayı da
açıklarım, kaydederim.
Geçen yılki toplantıdan sonra yazılan değerlendirme yazılarının birinin başlığı
" Abant Konsili" idi. Bilindiği gibi konsil, hristiyanlıkla ilgili bir terim
olup dinin inanç ve ibâdet kısmları da dahil olmak üzere bütünü üzerinde
değiştirici, düzeltici, açıklayıcı kararlar alabilen rûhânî meclis demektir,
meclise katılanlar yüksek dereceli din (kilise) adamlarıdır ve bu meclisin
aldığı kararlar bağlayıcıdır. İslâm'da ise din adamı yoktur, bütün müminler
bilkuvve (kâbiliyet ve imkân bakımlarından) eşit derecede hem dine hem de
dünyaya aittirler, câmîde imam, hatip, vâiz, müezzin... olmaları, aile
kurmalarına da, ticaret, ziraat, zenâat gibi işlerle meşgûl olmalarına da engel
değildir, müminler dünya hayatını dinin bağlayıcı kurallarına göre yaşamak
durumundadırlar, dini öğrenmek, vahyi anlamak ve yorumlamak hiçbir sınıfın
tekelinde değildir, bunun için gerekli olan şey ilimdir, bilenler kendi
bilgilerine göre, bilmeyenler ise bilenlerden öğrendiklerine göre hareket
ederler. Dinin ictihada dayalı olmayan, naslarla ve bunlar üzerinde oluşmuş icma
ile sabitleşmiş kısmında ictihad da yapılamaz, değiştirme, düzeltme ve ıslâhâta
da gidilemez. Ehli tarafından, yerinde yapılmış yorum ve ictihadlara gelince
hiçbir müctehidin ictihadı diğerini bağlamaz, yeni ve farklı ictihadı
engellemez. Bu bilinen gerçeklerden ve kurallardan bakılınca Abant
toplantılarına konsil demek kötü ve münasebetsiz bir yakıştırmadır; ne orası bir
konsildir, ne de ittifakla veya ekseriyetle kamu oyuna duyurulmasına karar
verilen düşünceler ve kanâatler birer bağlayıcı din kuralıdır. Orada inanan ve
inanmayan, inancını belli bir şekilde yaşayan ve yaşamayan, belli bir konuda
uzman olup diğer konulara yabancı bulunan elli ilim ve fikir adamı toplanmışlar,
uzmanı oldukları konularda bilgi ve düşüncelerini dile getirmişler,
tartışmışlar, diğer konulara ise kendi dünya görüşleri, temel inanç ve
düşünceleri açısından bakmışlar; ileri sürülen hüküm ve kanâate katılmışlar veya
muhalif kalmışlardır. İlan edilen sonuçlar da yalnızca üzerinde düşünülsün ve
tartışılsın diye oluşturulmuş ve ilân edilmiştir. Bunların ne kadarı üzerinde
yeterli mutabakât oluşursa o kadarı kamu oyuna mal olmuş bulunur ve uygulamaya
aday hâle gelir; bundan sonrası siyasî irâdeye ve sivil topluma ait olur.
Farklı inanç ve düşüncede oldukları hâlde mutlak veya izâfî (göreceli) olarak
iyi olan bir sonuca varmak ve bunu hayata sokmak, gerçekleştirmek üzere bir
araya gelmenin İslâmî yönü ile son toplantıda alınan kararların bir önceki ile
mukâyeseli tahlili ve değerlendirilmesi işi başka yazılara kalmaktadır.
4. Abant Platformu
Gittikçe gelenekleşen, oturan ve kurumsallaşmaya doğru gelişen Abant
Platformu'nun 4.cüsü de bu Temmuz ayında yapıldı. Gazeteciler ve Yazarlar
Vakfı'nın başka birkaç sivil toplum kuruluşunun da desteği ile tertiplediği
toplantının bu seneki konusu "Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma" idi.
Vakıf yalnızca organizasyon ve finansman işini üsleniyor, danışma kurulunun
tavsiyeleri istikâmetinde katılacaklar listesi hazırlanıyor, katılacaklar
seçilirken konu ile ilişki, tartışma kültürü, kişinin toplumdaki yeri ve konumu
göz önüne alınıyor. Mümkün olduğu kadar farklı görüşleri savunanların biraraya
getirilmesine çalışılıyor. Toplantının amacı farklı kimlik ve kişiliklerin
yaşadığı, bu farklılık içinde bir birlik ve berberliğin vâkıâ olarak
gerçekleştiği ülkemizde "birlik ve beraberliği sağlam bir teorik zemine
oturtmak"tır. Bu zeminin "Hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine
dayalı demokratik, laik bir sistem" olduğu öngörülmektedir. Bundan önceki
toplantılarda "din-devlet, akıl-vahiy ilişkileri, hukukun üstünlüğü ve demokrasi
konuları görüşüldü. Görüşler ve tartışmalar kitaplaştırıldı, ya ittifakla veya
çoğunluğun reyi ile ortaya çıkan sonuçlar da bildiriler hâlinde kamunun
bilgisine sunuldu.
Biz daha önceki yıllarda tartışılan konularda görüş ve düşüncelerimizi
yazmıştık. Bu yıl tartışılan konunun ana hatları ile bunlara ilişkin
görüşlerimiz şöyledir:
1. Toplumsal uzlaşma: Sağlanan mutabakâta göre bundan maksat, farklı toplum
kesimlerini birleştirmek, farkları ortadan kaldırmak ve tektip bir toplum yapısı
oluşturmak değildir. Uzlaşma, diğer kesimi tanıma, ona hakkını verme, karşılıklı
anlayış ve güven içinde bir arada yaşamaya karar vermedir.
2. Çoğulculuk: Devletin belli bir dini veya ideolojisi bulunması hâlinde "farklı
kimliklerin, kültür guruplarının eşit hak verme ve değerlendirmeye tâbî
tutulmayacakları, devletin dîni veya ideolojisi yönünde bir tektipleştirme karar
ve faâliyetinin kaçınılmaz olacağı tabîîdir. Modernitenin getirdiği ulus devlet
modelinde de kimlik ve nitelikleri ile ulus esas alınmış, ulusal ideoloji
yönünde bir tektipleştirme söz ve fiil konusu olmuştur. Buna karşı posmodernite
çoğulculuk düşüncesini savunmuştur. Çoğulculuğun felsefî temelinde "bütün din ve
düşüncelerin eşitliği" vardır; hiçbir din, düşünce, ahlâk diğerinden üstün veya
aşağı değildir; hepsi eşit değerdedir ve eşit derecede gerçektir; çünkü mutlak
bir gerçeklik ve değer yoktur.
Platformda bu maddenin mıuhtevası çeşitli başlıklar altında ve farklı yönlerden
tartışılmıştır. Bizim inanç, görüş ve değerlendirmemiz şudur:
Dinlerde ve ideolojilerde başkalarına (ötekine) bakışın, öteki ile ilgili
değerlendirme ve hak tanımanın olumsuz olduğu, ötekine ya tahammül edilmediği
veya geçici olarak tahammül edilse bile tektipleştirme ve değiştirme amacı
güdüldüğü bir gerçektir. Ancak din olarak İslâm'a geldiğimizde ötekinin
varlığının tanındığı, din ve ahlâkına göre ona bir değer verildiği, temel insan
haklarından onun da eşit olarak yararlanmasının sağlandığı görülmektedir. Bu
iddiamızın delîli hem teorik bilgiler hem de uzun İslâm tarihi boyunca görülen
uygulamadır. Bir müslümana göre onun inancı mutlak hakikati yansıtır, ahlâkı ve
hayat tarzı da buna zıt olanlardan güzeldir, değerlidir. Tevhid ile şirk,
evlilik ile zinâ, helâl kazanç ile haram eşit değildir. Ancak yine bir müslümana
göre kendisi gibi inanmayan ve yaşamayanların da topluluk içinde, temel insan
haklarından yararlanarak yaşama hakları vardır. İslâm'daki çoğulculuğu ve
toplumsal uzlaşmayı bu çerçeve içinde anlamak gerekir.
3. Farklılıklar ve kamusal alan: Platformda çok tartışılan ve mutabakât
sağlanamayan bir konu da farklılılların kamumsal alana yansıması, burada temsil
edilmesidir. Az sayıda katılımcıya göre kamusal alanda "yurttaşlık" dışında bir
kimlik yoktur ve olamaz; kamusal alan "dilsiz, dinsiz, ahlâksız, etnik
aidiyetsiz...dir." Ben bu yaklaşıma karşı şunu söyledim: "Böyle bir kamusal
alanda yalnızca İslâm değil, insan da yoktur." Katılımcıların çoğuna göre
kamusal alana farklı kimliklerin, kültürlerin, taleplerin yansıması mümkündür,
çoğulculuk kamusal alanın kimliklerden arındırılması ve farklılıkların yalnızca
özel alanda tanınması ile gerçekleşemez; çünkü mevcût şartlarda özel alan diye
bir şey kalmamaktadır. Tartışılması gereken husûs, farklılıkların kamusal alana
nasıl taşınacağıdır. Hâlâ birlik ve beraberliğimizi sağlayan, ortak tarihi ve
kültürel değerlerimiz bu konuda rehber olabilecek niteliktedir.
Bana göre demokrasiye ve çoğulculuğa aykırı olan şey, belli bir kuralı veya
değeri ötekine dayatmak, onu uyum göstermeye ve değişmeye zorlamaktır. Dayatma
ve zolama bulunmadığı takdirde devletin farklı kesimlere haklar tanıması,
yalnızca onların yararlanabileceği, başkalarını mecbûr etmeyen düzenlemeler
yapması demokrasiye, insam haklarına ve çoğulculuğa aykırı olmak bir yana
bunların gereğidir.
Yaşanmış deprem izleri
O saat gelip ülkenin belli bir bölgesi, korkunç gürültülerle sarsılmaya ve
sallanmaya başladığında, Yalova'nın yakın bir köyünde, iki katlı yarı yığma bir
evin üst katında felâkete uyanıyoruz. Evde evlât, torun, yeğen, hısım olarak on
yedi can var. Sarsıntı şiddetinden hiçbir fire vermeksizin devam ediyor,
elektrikler kesiliyor, kalkmak ve yürümek zor ve tehlikeli, fazla düşünmeden
kafamızı köşeye yaklaştırıp " ya Latîf, ya Hafîz" diyerek her şeyi bilen, gören,
büyük lütûf sahibi Allah'a sığınıyor, bizi korumasını niyaz ediyoruz. Bu niyaza
rağmen sarsıntı devam edince, O'na duyurmak için değil, sarsıntıyı bastıracak
şiddeti ve dozu yakalamak için olmalı ki biz de sesimizi yükseltiyoruz. Bize çok
uzun gelen kırk beş saniye bittiğinde, yatarken sevimli ve sıcak olan odamızdan
şimdi mezar kadar soğuk ve karanlık olduğu için çıkmak istiyoruz. Önce yönü
bulmak gerekiyor; çünkü onu da şaşırıyorsunuz, sonra kibrit, mum, giysi...
Balkona çıkıyoruz, canlar nerede, kime ne oldu diye öldürücü bir merak
içindeyiz. Yalnızca yattığı yer çıkışa daha yakın olduğu için değil, o ana ve
çocuğu da küçük olduğu için yavrusunu bağrına basarak dışarıya ilk fırlayan
gelinim olmuş, sonra birer ikişer canlar toplanıyorlar, yoklama tamam, görünürde
önemli bir maddî hasar yok, bu sonucun sevinç ve şükrânını yaşarken hemen
yakından uzağa çevreyi düşünmeye başlıyoruz. Telefon ses vermiyor, televizyon
çalışmıyor, gençlerden birinin kulak radyosundan başka dünyaya açılan pencereler
kapanmış, bilgi ve iletişim çağında, bilgiye ve iletişime en fazla ihtiyaç
duyduğumuz bir zamanda teknoloji çökmüş vaziyette. Konu komşu kendilerini sokağa
atmış olduklarından birbirimize seslenerek durumlarımız hakkına bilgi alıyor,
yardımlaşma teklifleri teâtî ediyoruz. Yavaş yavaş ilk bilgiler geliyor,
felâketin boyutlarının oldukça büyük olduğu anlaşılıyor, şaşkınlık, üzüntü ve
çâresizlik duyguları farklı yönlerden esen deli rüzgârlar gibi hepimizi
sarsıyor.
İlk korku ve heyecan kısmen zail olup "hayat devam ediyor" şuuru avdet edince
"hayatın bundan sonra nasıl devam edeceği" konusu gündeme geliyor ve herkesin,
maddî ve manevî altyapısına, birikimine göre bir yol tuttuğu görülüyor. Bize
göre bu felâket bir imtihan, bir uyarı, bir haddini bildirme eylemi. Müminler
bir yandan kayıpları, diğer yandan kusurları ve ödevleri bakımından imtihana
tâbî tutuluyorlar. Kazanan kazanıyor/kazanacak, kaybeden kaybediyor. İnsanlar
uyarılıyor, yalnızca ne olduğumuzu değil, ne olacağımızı da düşünmemiz
isteniyor; çoğumuzun güvendiği dağlara bir anda karların yağabileceği, aç ve
açıkta kalabileceğimiz hatırlatılıyor. Küçük dağları yaratmışcasına kendine
güvenen, kendiyle yetinen, bilgi, güç ve teknolojisi ile her şeyin üstesinden
gelebileceğini sananlara "haddinizi bilin, sınırlarınızı tanıyın, ilâhî kudretin
tabiat olayları şeklindeki tecellîleri karşısındaki aczinizi yaşayın..."
deniyor.
Çevremizde hem imrenilecek hem tiksinilecek olaylar, örnekler davranışlar
yaşanıyor. İnsanımızın hâlâ yaşayan güzel hasletleri var, ama çok önemli
boyutlarda çürümüşlük ve bozulmuşluk da var. Bir kısım siyasetçiler ve
bürokratlar depremi kullanarak bir şeyler kazanmanın peşine düşerken akbaba
tîynetli, vampir melekeli insan taslakları da depremzedeleri çeşitli şekillerde
sömürmenin ve soymanın yollarını arıyorlar. İlk iki günde yaşanan trafik
keşmekeşinin baş sebebi de ahlâk kusuru ve eğitim bozukluğu; hakkı olmayanı
alma, kullanma, kapma alışkanlığı, insana tiksinti veren açık gözlülük
manevraları.
İyi örnekler yok mu? Elbette var ve belki de onlar yüzünden ilâhî nimetler devam
ediyor. Bir yapı ustası ile konuşuyorum, depremi takip eden dakikalarda kendini
dışarı atıyor, yakınımızda yerle bir olan bir otele koşarak bir şeyler yapmak
için çırpınıyor, ilk günden itibaren eli iş tutan yakınlarını da alarak
Yalova'ya koşuyor, aç susuz akşamlara kadar çalışıyor, insanlara yardım etmek
için çırpınıyor. İlk el attığı binada oldukça yüklü bir miktarda millî ve
yabancı paraya raslıyor, kendi ictihadına göre karar veriyor -bir kuruşuna
dokunmaksızın- hemen yakınında kurtarma çalışması yapan asker ve siviller ile
felâketzedelere dağıtıyor. Ben bazı çevreleri tenkit edecek oluyorum, "şöyle
olsaydı böyle olsaydı" diyorum, o şu mukabelede bulunuyor: "Yapılamayanlar
yapılamazdı, felâket büyük, insanlar âciz, ecel geldi..."
O gece bir gün sonrası için çeşitli plânlar ve programlar yaparak, sözler verip
alarak yatanları düşünüyorum ve meşhûr şarkının sözleri aklıma takılıyor:
"Dünyada ölümden başkası yalan..."
Tanrı ve Deprem
Deprem içimizde ve dışımızda, bizde ve başkalarında, canlı cansız, şuurlu
şuursuz âlemlerde cereyan eden, kimi hayır kimi şer, kimi iyi kimi kötü,
bazıları sevindirici bazıları üzücü sayısız olaydan yalnızca biridir. Olayların,
oluşların ve varlıkların Tanrı ile ilişkisini kurarken sadece depremi düşünmek,
ona kilitlenmek önemli bir yanılma, yanlış değerlendirme sebebi oluyor. İmanlı
ve amelli olup depremden zarar görmesine rağmen Allah ile olan ilişkisi
zedelenmeyen müminler, deprem ve onun getirdikleri ile ilgili müsbet yorumlar
yaparak her şeyi bir hikmete bağlarken, imanı zayıf veya inancı bulunmayan
kimseler, depremin sonuçlarını dramatik bir dille tasvir edip yeterli doza
ulaştıklarına inandıkları noktada, inkârlarını ilân ediyor, bu vesile ile ona
(küfre) taraftar toplamaya gayret ediyorlar. Bütün şerleri, kötülükleri,
acımasızlıkları Tanrıya yükleyip bunları niçin yaptığını soruyorlar.
Allah kendini Kur'an'da anlatıyor. Buradan yola çıkarak olup bitene
bakıldığında, belki daha doğru sonuçlara, değerlendirme ve yorumlara ulaşmak
mümkün olur. Buna bir katkı olabilir ümidiyle bazı ipuçları vermek istiyorum:
Allah'ın birçok ismi (O'nu bize anlatan isimleri ve sıfatları) vardır, herhangi
bir oluşta bunların tamamı devrededir; intikâmı, cezâlandırmayı, ödüllendirmeyi
adâletten, sevgiden, rahmetten ayrı, iki gurubu birbiri ile alâkasız olarak
düşünmek doğru değildir.
Allah'ın yarattıkları ile ilişkisi devam etmektedir; O, daima dilemekte,
yapmakta, yaratmakta ve yok etmektedir. Kendi irâdesi ile oluşları tâbî ve bağlı
kıldığı kanunları (âdetleri, sünnetleri) vardır. Sebep meydana geldiğinde sonuç
da meydana gelir; sonucu engellemek O'nun elinde olmakla beraber bunu -mûcizeler
dışında- yapmaz. Sonucu kulların irâde ve teşebbüslerine bıraktığı konularda
onların istediklerini var eder, yapar, oluşturur; kendisi buna râzı olmasa bile
engellemez, tâ ki herkes yaptığının sonucunu elde etsin, dünya imtihanı
gerçekleşsin.
İnsanlar için Allah'ın yarattığı âlem (vatan) dünyadan ibaret değildir. Geçici
bir barınma yeri ve imtihan alanı olan dünya hayatından sonra bir ebedî âlem
vardır, müminler oraya "asıl vatan" derler. Olanların hayırlı mı hayırsız mı,
lehte mi, aleyhte mi, kişinin kendisi bakımından üzücü mü sevindirici mi
olduğuna hükmederken bu iki âlemi birlikte düşünmek, kayıpları ve kazançları,
sevinçleri ve kederleri bir bütün hâlinde ele almak, fânîden bakîye uzanan
çizgiyi görmek ve bilmek gerekir.
Olayların ve oluşların sebepleri arasında manevî olanlar da vardır. Bilimin
keşfettiği sebep sonuç ilişkisi içinde görülmeyen manevî sebepler, maddî
sebeplerin temelini, muharrikini, şartlarını teşkil ve temin edebilir,
oluşturabilir.
Kötülüklerin engellenmesi, iyilik ve güzelliklerin hâkim ve gâlip olması için
kullara da iş düşmektedir; bu mânâda müminlerin gayret ve cihat ödevleri vardır,
bu ödevlerin ihmâl edilmesi, elden gelen gayret ve fedâkârlığın gösterilmemesi
önemli bir kusurdur, suçtur, günahtır; bunun da hem dünyada hem âhirette görülen
bir bedeli vardır.
Kader ve Tedbir
Bir mısrada "Tedbirini terk etme takdir Hudâ'nındır" deniyor.
Hz. Peygamber'i (s.a.v.) ziyarete gelen bir bedevî devesini başıboş bırakıyor,
Peygamberimiz (s.a.v.) "Deveni ne yaptın" diye sorunca "Allah'a güvendim
(tevekkül ettim) ve bağlamadan bıraktım" cevabını veriyor. Bu cevabı beğenmeyen
Allah Resulü (s.a.v.) "Deveni bağla sonra Allah'a tevekkül et" buyuruyor.
Şam'da veba salgını baş gösterdiğini haber alan Halife Ömer oraya girmekten
vazgeçerek yolunu değiştirince yanında bulunanlardan bazıları "Allah'ın
kaderinden mi kaçıyorsun? diyorlar. Halifenin bu itiraza verdiği cevap
düşündürücü ve öğreticidir: "Evet Allah'ın kaderinden yine O'nun kaderine
kaçıyorum."
Kur'an'a ve onu açıklayan hadîslere bakıldığında şu gerçeklerin açık ve kesin
bir dil ile ifade edildiği görülüyor: Allah ezelden ebede, olmuş olacak her şeyi
bilir, O'nun irâdesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz, kainâtı yaratan, düzeni
kuran ve koruyan O'dur, olup bitenlerin bir kısmı kulların istemelerine ve
teşebbüslerine bağlıdır, bunların sorumluluğu da onlara aittir, diğer kısmı ise
yalnızca Allah'ın irâdesine bağlıdır, maddî ve manevî âlemde sebep-sonuç
ilişkisi vardır, yaratan ve düzeni kuran Allah, olayları/sonuçları sebeplere (bu
sonuçları doğuran diğer olay ve oluşlara) bağlamıştır, mucizeler dışında bu
kanun/kural hep devrede olur. "Allah'ın her şeyi bilmesi, murat etmesi (olmasını
istemesi) ve yaratması sonucu olanların olmasından ibaret bulunan" kader ve
kaza, kullar tarafından olmadan önce bilinemez. Bu sebeple insanların, meçhul
olan kadere göre değil, sorumlu bulundukları sebep-sonuç kanununa göre hareket
etmeleri, başka bir deyişle "takdir Allah'tan, tedbir ise kuldandır" demeleri
gerekir.
Son deprem olayına, yukarıda özetlenen bilgi ve inanç çerçevesinde baktığımızda
şunlar söylenebilir: Depremi ve onun getirdiği zararları Allah önceden
biliyordu, zamanı gelip sebepleri oluşunca olmasını murat etti ve olanlar oldu.
Bizler ise o gece yataklarımıza yattığımızda olacakları bilmiyorduk; çünkü ne
yazık ki bilim, henüz depremin nerede ne zaman olacağını bilme noktasına
gelememişti. Şu hâlde Allah bize, o gece niçin tedbirli olup dışarıda, çadır vb.
yerlerde yatmadığımızı sormayacaktır. Ancak şunları soracaktır:
Deprem kuşağında yaşadığınızı bile bile niçin depreme dayanıklı evler
yapmadınız?
Böyle felâketler ortaya çıktığında zararı ve acıları en aza indirmek için
alınabilecek tedbirler, yapılacak organizasyon ve yardımlar belli olduğu hâlde
bunları niçin ihmâl ettiniz?
Bu olayların maddî sebepleri yanında manevî/ahlâkî sebepleri de vardır, ibret
alıp kendinizi düzelterek manevî sebeplerin ortadan kalkmasını sağlama yoluna
niçin girmediniz?
Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın kullarını çeşitli korkular ve kayıplarla imtihan
edeceği, her şeye rağmen Allah'a sığınan, "Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz"
diyen, olanlarda hikmet arayan ve ibret bulan kullar övülmektedir.
Hepimiz için övülen kullardan olmayı temenni ederken geçmiş olsun diyor,
ölenlere rahmet, kalanlara sabır ve metanet diliyorum.
Şeytancılık
1.Kaynakların verdiği bilgilere göre "satanizm, içinde ilkel dinlerden ve
inançlardan bazı unsurlar taşımakla beraber bir inanç sistemi olarak ortaçağda,
hristiyanlığa tepki olarak doğmuştur. Uzun zaman yer altında faâliyet
gösterdikten sonra Amerika'da, liberal ortamdan yararlanarak ortalığa çıkmış ve
örgütlenmiştir. Kiliseye karşı kilise, dine ve dinlere karşı bir din ve hayat
sistemi olarak ilk satanist kiliseyi ABD'de Antone Szandor La Vey (1930-1997)
kurmuştur. İnancın esası dinlerin inanç ve öğretilerini reddetmek, insanı bütün
arzuları ile merkeze almak, hiçbir yasak tanımadan arzuları tatmin etmektir.
Birçok satanist gurup vardır. Bunların en tehlikeli olanı pop satanist guruptur.
Bunların tarihî ve felsefî bir boyutları yoktur. Bilgileri kulaktan dolmadır.
Pop-lumpen stanistler daha çok aile ve toplumdan kopmuş, manevîyat boşluğuna
düşmüş, suça eğilimli, kötü alışkanlıklar edinmiş, akıl ve rûh sağlığı bozuk
gençlerden oluşmaktadır.
2.Eğitimin okuldan önce ailede başladığını, sonra okulun devreye girdiğini
unutmamak gerekir. Sağlıklı bir eğitimde aile ile okulun işbirliği ve
tutarlılığı şarttır; iki çevre arasında çelişkilerin, zıtlaşmaların, değer
çatışmalarının bulunmaması gerekir.
Bizim okullarımızda din ve ahlâk eğitimi yoktur. Kültür olarak dînin ve bilgi
olarak ahlâkın verilmesi; yani bu iki konuda ders ve bilgi verilmesi bile
-anayasada yer almış olmasına rağmen- bazı kimselerce laikliğe aykırı telâkkî
edilmekte ve kaldırılması istenmektedir. Halkının büyük çoğunluğu müslüman olan
bir ülkenin okullarında bu din hakkında herkese doğru bilgi verilmesinin -millî
birlik ve bütünlüğün korunması bakımından- gerekliliği tartışılamaz. Din
bilgisini alanlar içinden dini benimseyen ve yaşamak isteyenler için yine
okullarda isteğe bağlı din ve ahlâk eğitimi verilmelidir. Bu eğitimi verecek
olanlar iyi yetişmiş müslüman eğitimcilerdir. Eğitim bilgiyi geliştirmenin
yanında imanı kanıtlarla pekiştirmek, ibâdet sevgisini ve alışkanlığını
kazandırmak, erdemi hayat tarzı hâline getirmek için gerekeni yapmakla
gerçekleşir. Dinsiz veya azınlık mensubu kimselerin çocuklarını İslâm din
eğitimine sokmama hakları vardır, onlar da çocuklarına istedikleri moral eğitimi
aldırabileceklerdir.
3.Bugün ailelerde taklide dayalı, kulaktan dolma bilgilerin rehberliğinde bir
serbest eğitim -buna eğitimsizlik de denebilir- modası hâkim olmuştur.
Televizyonlarda yapılan yayınlar ile taklitçi eğitim mensuplarının etkisinde
kalan ana babalar, çocukların rûh, ahlâk ve beden eğitimlerini/gelişmelerini
sağlamak için hiçbir şeye müdahale etmemek gerektiği inancını benimsemiş
gibidirler, eğitim uygulaması da buna göre yürütülmektedir. Hâlbuki iyi yetişmiş
ve çocuklarını doğru dürüst eğitebilmek için gerekli bulunan formasyonu kazanmış
ana babaların çocukları yönlendirmeleri kaçınılmazdır. Bu yönlendirme içinde,
inanmış, erdemli ebeveynin çocuklarına, dört yaşlarından itibaren uygun din
eğitimi vermeleri de vardır. Rahmeti, sevgisi, adâleti, koruması, bilgisi,
hikmeti mutlak ve sınırsız olan bir Allah'a iman, ibâdet ve sevgi ile bağlanan
bir çocuğun ve gencin bunalıma, yalnızlığa, boşluğa düşmesi, nefsinin veya
başkalarının kulu ve kölesi olması, kimliğini tanımlamak ve hayatına anlam
kazandırmak için saçmalık ve anlamsızlıkların içine düşmesi âdeta imkânsızdır.
İslâmî Terör
Terör dünyanın her bucağında, her türlü inanç veya inançsızlık gurubu içinde
bulunan, meydana gelen bir olaydır/sosyal vakıadır. Bu sebeple terör, bir inanca
veya ideolojiye bağlı olarak ve bu bakımdan farklı tanımlanmaz; bir meşrûiyet
kriteri esas alınarak buna göre meşrû ve legal olmayan, belli nitelikli olaylar
"terör" çerçevesine alınır. Durum böyle iken Türkiye'de ısrarla teröre "İslâmî"
niteliğini yapıştıranlara bazı husûsları anlatmak veya hatırlatmanın faydalı
olacağını düşünüyorum:
Eğer bir davranış, bir tasarruf, bir eylem... İslâmî ise "İslâm'a göre meşrû,
makbûl ve güzel" demektir. Bu niteliklerin, İslâm'ın ana kaynaklarında delîli ve
dayanağı var demektir. İslâm'ı bilerek konuşanlar "terör İslâmî bir eylemdir"
demediklerine göre hariçten gazel okuyanlar bu hükmü nereden çıkarıyorlar?
"İslâmî terör"den maksat, kendilerini müslüman olarak tanımlayan bir gurubun
ortaya koyduğu terör eylemi ise buna da İslâmî demenin anlamı yoktur; çünkü bir
gurup bütün müslümanlar demek değildir ve bir gurubun -varsa- yorumu İslâm
bütününe izafe edilemez.
Müslümanlara zulmedilmesi, din özgürlüklerinin kısıtlanması, maddî ve manevî
değerlerinin gasp edilmesi durumunda, bu zulmü ortadan kaldırmak için başka bir
çârenin kalmaması hâlinde, zulüm odaklarına karşı kanunsuz eylemlerin (buna
terör denilirse bu mânâda terörün) câiz olup olmadığı İslâm âleminde tartışılan,
müsbet ve menfî cevapları olan bir konudur. Bunu şartları oluştuğunda câiz
görenlere göre ortada, zarûrete dayalı bir meşrû müdafâa vardır, meşrû müdafâa
evrensel bir kavramdır, onu da İslâm'a maletmenin, "İslâmî" demenin bir anlamı
yoktur.
Özellikle masum insanlara, yaşlılara, kadınlara, çocuklara; suçlu suçsuz ayırımı
yapmadan cana, haklı haksız farkı gözetmeden mala (bu ayırım ve gözetme ancak
selâhiyetli makam tarafından ve hukuk içinde yapılabilir) yönelik terör bir
insanlık suçu olduğu, nereden ve kimden gelirse gelsin ona karşı bir nefret
doğurduğu için, İslâm ile terörün yan yana zikredilmesi bütün müslümanları
üzmektedir. Bunu ısrarla yapanlara karşı "Acaba insanları İslâm'dan nefret
ettirmek mi istiyorlar?" şeklinde bir şüphenin doğmasına sebep olmaktadır.
Zihinlerde hâsıl olan bir başka tereddüt de, terör ile İslâm'ı yanyana
zikrederek, bir müslüman gurubun amacına ulaşmak için teröre başvurmasını (eğer
böyle ise) bahane ederek samîmî dindarların özgürlüklerini kısıtlamak için zemin
ve gerekçe hazırlanmasının sözkonusu olup olmaması ile ilgilidir. Şunu unutmamak
gerekir ki, şiddet olaylarını asgarî boyutlara indirmenin çârelerinden biri de
toplumdaki gerginlikleri gidermek, baskıları azaltmak, zorunlu hâle gelmedikçe
özgürlükleri sınırlamaktan uzak durmaktır. Sınırlama gerekçesi kılınan
tehlikenin, "açık, yakın veya fiilî" olması şarttır. Rüzgârdan nem kapma
psiklolojisi aşırı tedbir getirir, aşırı tedbir korumaz, hattâ bazen hasta eder
ve öldürür. Toplum vicdanının mahkûm ettiği her eylem, devlet tarafından yok
edilmese bile devam imkânı bulamaz, böyle bir eylem karşısında devletin aldığı
tedbir de toplum vicdanınca onaylanır. Toplumun onaylamadığı kısıtlamala ve bu
mânâda tedbirler ise yalnızca tedirginlik, gerginlik ve itâatsizlik doğurur.
Adâlet, zulüm ve Terör
Terör ne kadar kötü, çirkin, kabûl edilemez, insanlık dışı bir davranış, bir
fiil ise adâletsizlik (bu mânâda zulüm) de o kadar kötüdür, çirkindir... Ahlâkın
üçüncü şahıslara ve bu mânâda ötekine uygulanması, onu da kapsamı içine alması
mânâsına gelen, böyle de tanımlanan ve bu sebeple "makro etik" diye de ifade
edilen adâlet, dünya yüzünde hiçbir insanın haksızlığa uğramaması, acı
çekmemesi, mutsuz olmaması, ihtiyaç içinde kalmaması konusunda her bireyin
kendini sorumlu bilmesi ve bu sorumluluğun gereğini yerine getirmesidir.
İhtiyaçtan veya arzu edilen bir şeyi elde edememekten doğan acı, ıztırap ve
mutsuzluk insanların içinde bulunduğu şartlara göre çok değişken olduğundan
adâlet de bir noktada kemâline ulaşan, gerçekleşen bir kavram değildir; arka
arkaya önümüze çıkan, her birini aştıkça bir yenisi ile karşılaştığımz tepeler
gibidir, insanlar yaşadıkları sürece adâletin peşinde koşmaları gerekecektir.
Bugün yeryüzünde yaşayan insanların tamamı veya çoğu adâletten nasibini almış
değildir. Adâletin zıttı olan zulüm insanları acıların ve ıztırabın içine
gömmekte, dünyayı kendilerine zindan etmekte, bu yüzden insanlar tekâmüllerini
tamamlama, insanlıklarının amacını gerçekleştirme yolunda ilerlemekten mahrûm
bulunmaktadırlar.
Zulmün çeşitleri vardır; emeği ile hak ettiğini elde edememek, emeği sözkonusu
olmadan insan olduğu için hakkı olanı alamamak, elde ettiği ve kullanmakta
olduğu hakkına başkalarının haksız olarak el koymaları ve kişiyi hakkından
mahrûm etmeleri zulmün en çok görülen şekilleri ve çeşitleridir. Güçlünün,
gücüne dayanarak -zekâ, beden veya sermayece- zayıf olanın zayıflığından
yararlanarak hakkına tecavüz etmesi zulümdür, ferdin veya gurubun (meselâ bir
milletin) toprağını elinden almak, yurdunu yuvasını istilâ etmek zulümdür, bir
kültür gurubunun kültürünü yok etmek veya yozlaştırmak için çalışmak zulümdür,
zayıf ve geri kalmış toplulukların bu durumlarından yararlanarak emeklerini ve
mallarını ucuza kapatmak ve onlara -tek satıcı olarak- kendindekini pahalı
satmak zulümdür, muhtaç olanları ihtiyaçtan kurtarmak için yardım etmek yerine
faizle ödünç para vererek borç ve ıztıraplarını arttırmak zulümdür, ayartılmış
tüketicileri yaşatırken tüketici ve dolayısıyla ayartılabilir olamayacak kadar
yoksul olanlara hayat hakı tanımamak, onları insan saymamak zulümdür,
topluluğunu olsa olsa isrâftan tasarrufa yöneltecek olan bir ekonomik krizi
atlatabilmek için kemer sıkmaktan belleri incimiş başka toplulukların
ülkelerinde krizler icat etmek zulümdür, kendi toplum çıkarlarını arttırmak veya
korumak için başka toplumların içine fitne, fesat, ihtilâl, terör sokmak
zulümdür...
Adâlet mülkün (devletin, bağımsızlık ve iktidarın) temelidir, zulüm ile abâd
olunmaz ve devlet pâyidâr olmaz, zalimin zulmü varsa mazlumun Allah'ı vardır,
"Zalimlere bir gün dedirir Hazret-i Mevlâ- Tallahi lekad âserekellahu aleynâ".
Eşeğin canı acıyınca atı geçer.
Kedi hayatından ümit kesince köpeğe saldırır (Şirazlı Sa'dî).
Zulme uğrayanlar adâleti gerçekleştirmenin başka bir yolunu bulamazlarsa -normal
şartlarda yanlış olan, yanlış sayılan- yollara da başvurarak, hukukun, ahlâkın,
geleneğin dışına çıkarak ihkâk-ı hak etmeye, intikâm veya sonuç almaya
kalkışabilirler.
Söz ve kanâatleri mûteber olan fertlerin veya gurupların "zulüm, haksızlık,
adâletsizlik" olarak değerlendirdikleri işleri yapıp edenler; şikâyetlere,
uyarılara, öğütlere kulak vermeyenler birgün başkalarının elinden bir felâkete
uğrarlarlarsa, hem onlar hem de felâkete ağıt yakanlar bir de dönüp "sebep"
üzerinde durmalı, sâikleri düşünmeli, tedbirleri bu yöne de kaydırmalıdırlar.
Aksi hâlde zulüm zulme, şiddet şiddete kapı açabilir ve açıyor.
Açlık
ve adâletsizlik de kıyâmet alâmetidir
Amerika'da ikiz kulelere ve Pentegona yapılan hücûmları bazı gazeteler "kıyâmet"
olarak nitelediler. Arkasından mektupla gönderilen şarbon virüsü olayı ortaya
çıktı. Bu yüzden midir bilmem, son günlerde kıyâmetten ve onun alâmetlerinden
çokça söz edilir oldu. Kıyâmet deyince de önce onun alâmetleri (işaretleri,
belirtileri) akla geliyor. Dînî kaynaklarda kıyâmetten önce onun yaklaştığını
bildirecek bazı olaylardan söz ediliyor ve bunlara "kıyâmet alâmetleri" deniyor.
Kur'an'da ve sahîh hadîslerde, yorumcuların küçük ve büyük diye ikiye
ayırdıkları alâmetler hakkında açıklamalar vardır. Küçük alâmetler arasında
ahlâksızlık, aile bağlarının gevşemesi, gösterişili, isrâflı, şatafatlı bir
kentli hayatının yaygınlaşması vardır. Büyük alâmetler arasında ise Hz. İsa'nın
gelmesi, Deccal, Dâbbetü'l-arz... zikredilmiştir. Geçen Ramazan Hz. İsa meselesi
ile meşgûl edildik, bu Ramazan yaklaşırken de bir yandan "meleklere ve kadere
inanmanın hurafe olduğu"iddiası yayılmakta, öte yandan kıyâmet alâmetleri ve
özellikle Dâbbetü'l-arz konusu tartışma zeminine çekilmektedir. Halbuki bize
göre tartışmamız gereken konu, açlık ve adâletsizlik yüzünden yaşanan sosyal
kıyâmet ile dünya sisteminin başımıza belâ ettiği "doğal dengenin bozulması"
kıyâmetidir.
Kur'an'da (Neml: 27/82) kıyâmet alâmeti olarak Dâbbetü'l-arz ismi verilen bir
yaratıktan söz edilmiştir. Terkibin sözlük anlamı "kımıldayan, debelenen,
kendine özgü bir şekilde hareket eden yer yaratığı"dır. Âyete göre kıyâmet
gerçekleşeceğinde yerden bir "hareket eden canlı" çıkarılacak ve insanlara,
inanmadıkları dînî gerçekler, Allah'ın âyetleri (veya insanların ilâhî âyetlere
hakkıyla inanmadıkları) konusunda konuşacaktır. "Yerden çıkarma", "dâbbe:
debelenerek ilerleyen, hareket eden canlı", "konuşma" ve "bunların kıyâmet
alâmeti olması" yanyana getirlip düşünüldüğünde bu yaratığın "normal olarak
doğup büyümüş bir insan" olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü kıyâmet, Allah'ın
âyetleri ve inançsızlık üzerinde asırlardır -başta peygamberler olmak üzere-
insanlar konuşuyorlar, bu yeni olacak bir olay değil. "Yerden çıkarmak"
Kur'an'da "bitki gibi yerden bitirmek" mânâsına gelir, "bu yaratık gökten değil,
yerden olacak, anadan doğacak" mânâsına gelmez. "Teklîm: Konuşma" anlamı belli
bir kelimedir; bunu sağa sola çekmeye gerek yoktur, Kur'an'da da bildiğimiz
anlamda kullanılmıştır. S. Hawking isimli "sandalye mahkûmu, kımıldayamaz,
yürüyemez, konuşamaz..." durumdaki İngiliz bilim adamı Dâbbetü'l-arz olamaz;
çünkü nitelikleri ve işlevi uygun düşmemektedir. Bize göre henüz Dâbbe
çıkmamıştır, ne ve nasıl olduğu bilinmemektedir, Kur'an'da anlatıldığı kadarına
inanmak, zorlama yorumlardan uzak durmak ve beklemek gerekir. Ve bize göre asıl
üzerinde durulması gereken "kıyâmetler ve alâmetler", "açlık, adâletsizlik ve
doğal dengenin bozulması"dır.
Kur'an'da malın ve servetin haksız yoldan edinilmesi, insanların rızâsı olmadan
malvarlıklarının ellerinden alınması yasaklanırken (Nisa: 4/29) "böyle yaparak
kendinizi öldürmeyin" buyuruluyor. Şu hâlde haksızlık ve adâletsizlik, yapanlara
ölüm (bir mânâsıyla kıyâmet) getircektir, haksızlığa uğrayan, servetleri çeşitli
oyunlarla ama rızâları olmadan ellerinden alınan fertler ve topluluklar, haksıza
karşı savaş açacak, gerekirse onun canına kıyacaklardır. Haksız mal ve servet
kazanan da bunu elden kaçırmamak için, hakkını geri almak isteyenleri, bunun
için başkaldıranları ödüreceklerdir; sonuç ölümdür, savaştır, terördür,
kıyâmettir.
Her insanın (hatta canlının) yaşama hakkı vardır. Açlıktan ölmekle yaşamak
arasında bir hayat sürenler veya ölenler bulundukça insanlık bundan utanmalı ve
gelişmiş ülkeler, zenginler, elinde fazla mal bulunanlar yaptıkları hiçbir şey
ile öğünmemelidirler; ne bilim, ne teknoloji, ne ekonomik büyüme, ne de başka
bir şey; çünkü bunlar insandan kıymetli değildir; derisi, dini, bölgesi ne
olursa olsun "insandan kıymetli değildir". Bu aç insanların doymak için -başka
çâre kalmadığında- elinde fazlası bulunanlara (zengin fertlere ve topluluklara)
saldırmaları kaçınılmazdır ve bu da bir kıyâmettir.
Yine Kur'an'da "İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünde -bunun bir
kısmının acı sonucunu tatsınlar diye- karada ve denizde denge/düzen bozuldu;
umulur ki geri dönerler" buyurulmaktadır. En az iki asırdır küreselleşerek
dünyaya egemen olan kapitalist düzen, "durmadan büyümek, üretmek, tüketmek, kârı
maksimize etmek" tutkusu yüzünden dünyamızın yalnızca sosyal ve kültürel denge
ve düzenini değil, doğal dengesini de bozdu, fesada uğrattı, dünyayı giderek
yaşanamaz hâle getirdi (kıyâmet). İnsanlığın ümidi olsa olsa ilâhî irşadda (yol
göstermede) olabilir. Bu yol da son olarak hak din olan İslâm'da gösterilmiştir.
Onun güzel yüzünü çirkinleştirmek için medya deccalı dahil her imkânı kullanan
dünya düzeni patronlarına karşı; aklı başında ve insanlığını yitirmemiş olan
düşünürler yeni bir dünya düzeni oluşturma çabalarında "Doğu'dan gelen bu ışığa"
da yönelmelidirler. Bu ışık, bütün insanlığın hayrına olacak ve mecazî mânâdaki
(veya küçük) kıyâmetleri engelleyecek, geciktirecek bir dünya düzeninin
kurulması çabasında olanların yolunu aydınlatma gücüne sahiptir.
Din ve Büyü
M.G. Kırıkkanat'ın bir köşe yazısında ileri sürdüğü görüşler, verdiği bilgiler
önemli eksiklik ve yanlışlar içeriyor. İlgililere bir yardım, kendisine de bir
eleştiri ve katkı olsun diye doğru bildiklerimi kaydetmeyi gerekli gördüm.
"Din, bir kültürdür. Zıp diye doğmaz, tümden yok olmaz. İçine sürekli yeni bir
malzeme atılan çorba gibi, açıla koyulaşa, karışa örtüşe, tat ve biçim
değiştirerek kaynamayı sürdürür insanların ortak belleğinde".
Sayın Kırıkkanat, bir kültür olarak tanımladığı dinin kaynağına temas etmiyor.
Her nasılsa ortaya çıkmış bir din olgusunun insan belleğinde nasıl değişerek
devam ettiğine işaret ediyor. Semâvî/ilâhî yani vahye dayanan dinleri "bir
kültür" olarak tanımlamak yanlıştır. Bu dinlere inananlar, onun aslının, temel
esaslarının vahiy yoluyla Allah tarafından bildirildiğine inanırlar; buna göre
de o dinlerin aslı ilâhîdir, dolayısıyla beşerî değildir; beşerî olmadığı için
de kültür çerçevesine sokulamaz. İlâhî dinlerin kültür tarafı, onu yaşayan
gurupların anlayış ve uygulamalarında sözkonusu olabilir. Beşerî (insanların
uydurduğu) dinler birer kültür çeşidi olarak ele alınabilir. Bütün dinlere
kültür diyen bir kimse, vahye inanmıyorsa, onu da büyü sayıyorsa bu kendini
ilgilendirir, ancak değerlendirme yaparken milyarlarca müminin inancını da göz
önüne almamak, bilimsel açıklama görüntüsü vererek bilimi alanının dışına
çıkarmak bilimsel bir yöntem değildir. İslâm inancına göre hak din, ortak
bellekten değil, Allah'tan gelmiştir, daha önce belleklerde ve uygulamada mevcût
olan birçok bâtıl inanca cephe almış, onlarla mücadele etmiş ve tevhid inancını
yerleştirmiştir.
"Diğer dinlere geçenleri incelemedim, ama Müslüman olan Türkler arasında
Şamanist inançların İslâmiyet'e izdüşümü olağanüstü boyutlardadır. Türbelere ve
ağaçlara çaput bağlamak, kimi taşları kutsal bellemek, nazar, büyü ve tılsımlı
otlar, bunlardan birkaçı. Fakat Şamanist izlerin en önemlisi, 'bilincin
kavramadığını kutsal kabûl etmek'tir ki, Müslüman Türkler arasında, Arapça
Kur'an'ı anlamadan, kafayı sallaya sallaya okumayı tapınmanın bir parçası hâline
getirmiş olup, anlayarak okumayı 'bilinç kavrayacağı için kutsal olmaktan
çıkacak' endişesiyle reddetmektedir."
Bu paragrafta zikredilen bâtıl inançlar ve hurafeler yalnızca Türklere mahsus
değildir, başka etnik ve kültürel guruplarda da vardır. İslâm'ın sahih
kaynakları bunları reddetmektedir, eğitim ve öğretimle meşgûl olan Müslümanlar
asırlar boyunca bu gibi inanç ve uygulamalara karşı çıkmışlar ve halkı uyarmaya
çalışmışlardır. Tevhid (Allah'ın birliği, tekliği, eşsizliği) inancının temel
ilkesi, Allah'tan başka hiçbir varlığın etkide bağımsız olmadığıdır. Allah neyi
neye sebep kıldığını birçok alanda bildirmiştir; bilimin de işi sebep-sonuç
ilişkisini keşfetmektedir. İlâhî/tabîî kanunlara göre sebep kılınanlardan başka
sebep (gizemli, etkili güç) yoktur. Müslümanlar "bilincin kavrayamadığını"
değil, dînî/ilâhî olanı, Allah-kul ilişkisinde ibâdet veya bununla ilgili olanı
kutsal sayarlar. Kur'an'ı anlayarak okumayı reddeden bir Müslüman yoktur,
Kırıkkanat bunu da nerden çıkarıyor! Asırlardan beri Kur'an Türkçe'ye çevirilmiş,
meâli ve tefsiri okunarak anlaşılmıştır. Kur'an'ı asıl metninden okuyanlar
-anlamadan okumanın değil- Allah kelâmı olan metni okumanın bir ibâdet olacağı
inancıyla bunu okurlar. O metin müminleri, aynı zamanda anlayarak okumaya ve
anladıkları üzerinde düşünmeye teşvik etmektedir.
"İslâmî fanatiklerin İranlısı ve Afganı, Kur'an'ı Farsça öğreniyor. Pakistanlı,
Farsça yazılmış Urduca. Kur'an, Arap kavimleri için zaten Arapça. Aralarında bir
Türkler var, Kur'an'ı HİÇ anlamadan kutsayan... Önemli olan bu adamların, kendi
kendilerine değil, başkaları tarafından örgütlenmeleri. Neden? Çünkü kültür
olarak EZİKLER. Özgün kültürlerine ait olmayan, anlamadan benimsedikleri
budalaca dâvâların peşinde, anlamadan okudukları duâlarla, o duâları kendi
dilinde okuyanlar daha iyi bilir diye, verilen emri kutsal ve cellatlığı kabûl
ediyorlar..."
Bu paragrafı düzeltmek, deveyi düzeltmekten zor. İranlı ve Afganlı Farsça
konuşur, ama Kur'an'ı farsça öğrenmez (Kur'an'ın farsça öğrenilmesi sözü
anlamsızdır). Kur'an'ı onlar da Türkler gibi Arapçasından okurlar, isteyenler de
kendi dillerine (Farsça'ya) yapılan tercümeleri okuyarak anlamını öğrenirler. Bu
bakımdan Türklerden bir farkları yoktur. Sıradan bir Arap insanı -dili,
bozuk/avam Arapçası olduğu için- Kur'an'ı anlayamaz, onun da fasih Arapça ile
yazılmış tefsirleri okumaya ihtiyacı vardır. Yukarıda söylediğim gibi anlamadan
veya anlayamadıkları için kutsama sözkonusu değildir. İslâm bu milletin özgün
kültürünün temel unsuru olmuştur. Din adına cinayet işleyenleri buna sevkeden
sebepler üzerinde bilimsel araştırmalar yapmadan "anlamadan kutsamaya" bağlamak
aceleciliktir, bilim dışı verilmiş bir kararı onaylatmaya ve gereğini yaptırmaya
yönelik bir manevradır. Şiddet yalnızca dinlerde değil, başka ideolojilerde ve
sistemlerde, hattâ demokrasilerde de vardır. Şiddetin kötüsü hukuk ve ahlâk dışı
olanıdır. "İslâm'da da şiddet var" diyerek zihinleri bulandırmak yerine ortaya
konan şiddet hareketlerinin İslâm'da olup olmadığına, İslâm'ın bunları onaylayıp
onaylamadığına bakmak gerekmez mi?
Hafız Esed ve Beşşar
Suriye yıllarca bir vilâyetimiz oldu, birçok Arap ülkesini Osmanlı'ya bağlı
topraklar olarak asırlarca yönettik, onlar Türkçe biz Arapça öğrendik, farklı
unsurlar bulunsa da ortak bir kültürümüz oluştu, sonra araya ayrılıklar,
hıyanetler ve gafletler girdi, birbirimize âdeta yabancı olduk, öyle ki eski
Osmanlı teb'asının aşinası olduğumuz isimlerini bile telâffuz edemiyoruz,
bizdeki aslı dururken Batılıların söyleyişlerini taklit ediyoruz; kırk yıllık
bereket "baraka" oldu, Abdullah "Abd al Allah" oldu, Zeyd Zayid'le yer
değiştirdi... Hâfız Esed ve oğlu Beşşâr'ın da adı hayli değişiklik geçirdi,
yıllardır Esed'e, Esad diyorlar, şimdilerde Beşşâr devreye girdi, onun da adı
kılıktan kılığa girdi.
Hâfız (aslında a üzerinde şapka olmalıdır, ama bizde şapkasız da doğru telaffuz
ediliyor) Esed ölünce dünya basınında önemli açıklamalar yapıldı, kendi
bilgilerimize bunları da ekleyince karşımıza çıkan tablo oldukça ilgi çekici ve
ibretlik:
1. Bir darbe ile yönetimi ele geçiren Hâfız Esed Suriye'yi otuz yıl demir
yumrukla yönetti, ayrımcılığın en ibretlik/nefretlik örneğini sergiledi, ülke
nüfusunun dörtte üçünü teşkil eden Sünnîleri -dünyayı bunların kökten dinci
oldukları iddiasıyla kandırarak- ezdikçe ezdi; alevî, Dürzî ve Nusayrîlere büyük
imkânlar sağladı, bir protesto toplantısı ve gösterisi yüzünden Hama'da yirmi
bin Sünnî Müslümancı katletti, insanların özgürlük ve mutluluklarını, ülkenin
zenginlik ve kalkınmasını fedâ ederek bir istikrar sağladı, ama dünya kimseye
mülk değil, şimdi defterinde büyük günahlarla belki de inanmadığı bir âleme;
hesap, kitap, mükâfât, cezâ dünyasına göçtü.
2. Hâfız Esed, Müslüman Kardeşlerin öncülüğündeki "zulme, baskıya, ayrımcılığa,
istibdada karşı" direnişi kırmak için her vasıtayı meşrû görürken bizim
hariciyemiz ve bazı yöneticilerimiz, bize istihbarat sağlayan ve yardım isteyen
Müslüman Kardeşlere karşı Hâfız Esed'e destek vermişler, İslâmcıların
demokrasisine, Esed'in laik/dinsiz istibdadını tercih etmişlerdir. Gerekçe
Türkiye'deki rejimin tehlikeye düşmesidir. Aslında bütün dünya, İslâm'ı referans
alan bir siyasî siteme karşı savaş açmış, "böyle bir sistemin başarılı olması
hâlinde laik demokrasilerin zarar göreceğini" savaşın gerekçesi olarak
göstermişlerdir. Hâlbuki asıl amaç insanın özgürlük ve mutluluğu olmalıdır, laik
liberal demokrasiler bunu sağlamaya çalışırken aynı amaca yönelik bir başka
modelin da devrede olması, yaşama imkânı bulması bir tecrübe zenginliğidir, daha
iyiyi arayışta bir saiktir, rekâbet unsurudur. Ulusların iç işlerine karışarak
kültür ve rejimleri tek tipleştirme mücadelesi yerine, amacı ve adı ne olursa
olsun, (vehim ve zan olarak değil) fiilen halkı ezen, hak ve özgürlükleri
çiğneyen rejimler ve yönetimlerle mücadele edilmelidir.
3. Elinin kanı ve kiri Hâfız'ınkinden az olmayan Rifat, şimdi yeğeni Beşşar'a
karşı muhâlefet bayrağını açmıştır, Beşşar'ı başa geçirmek için yapılan anayasa
değişikliğinin meşrû olmadığını iddia etmektedir. Rifat gibilere sormak
gerekiyor: Darbeden tutun Hama halkının imhasına kadar bir dizi zulüm, katliâm,
haksız tasarruf ve kazanç Esed ailesinin başında olduğu çete tarafından
sağlanırken, anayasa ve meşrûiyet niçin aklınıza gelmiyordu?
4. Beşşar İngiltere'de okumuş, genç nesli temsil ediyor, şimdilik Suriye'de ve
dünyada gücü elinde tutanlar ona destek veriyor, fakat aldığı miras çok ağır
problemlerle dolu; İsrail ile barış, demokrasiye geçiş, ülkenin çökmüş bulunan
ekonomisini canlandırmak, iç muhâlefet ile başetmek, bölünmüş halkı
bütünleştirmek, nimetlerin dağıtımındaki dengesizliği ortadan kaldırmak, bütün
bunları yaparken istikrarı sağlamak, ip cambazlığından ince bir siyaset
cambazlığı istiyor; bakalım Beşşar bunu başarabilecek mi?
Bizim Beşşar'a hatırlatacağımız husûs, "Sultan Süleyman'a kalmamış dünyada"
yaşadığıdır. Geride babası gibi kan, zulüm ve gözyaşı bırakmak yerine iyi bir
nam bırakmaya çalışmasıdır.
Ömür
İnsanın gen haritası çıkarıldı, şifreler çözüldü denilince insanlar hayal
kurmaya başladılar; kimileri bütün hastalıklara çâre bulunacağını (hatta
bazıları daha da iler giderek bulunduğunu), kimileri insan ömrünün uzayacağını
(bazıları havalanarak ölüme çâre bulunacağını) ileri sürdüler. İlim adamlarını
dinlediğimiz zaman "yapılan ilmî çalışmanın ve alınan sonucun önemli olduğunu,
fakat daha yapılacak çok şeyin bulunduğunu, yeni keşifle olsa olsa genetik
(veraset yoluyla geçen) hastalıklara çâre bulunabileceğini" söylediklerini
görüyoruz.
Ortada pek açığa konmayan bir başka çekişmenin olduğu da seziliyor; dine
inanmayanlar "işte bu ilmi gelişmeler dini inançların asılsız olduğunu ortaya
koyuyor" demek istiyorlar, hem dinin hem de bilimin ne dediğini tam kavrayamamış
bulunan bazı müminler ise yapılan ve söylenenler karşısında "din elden gidiyor "
telâşına kapılıyorlar.
Allah'a ve yaratmaya inanmayanlar her şeyin bir tesadüf sonucu oluşup
geliştiğini ileri sürüyorlardı. Tesadüfte düzen, düzende tesadüf olamayacağına
göre bu ilmî keşifler, hem bir yaratıcının varlığını, hem de yaratmadaki
olağanüstü inceliği, san'atı ve düzeni ortaya koymaktadır. İslâm inancına göre
ezelden ebede var olan, varlığı diğer nitelikleri yaratılmışlara benzemeyen bir
Allah vardır; eşyayı, canlıları ve insanı O yaratmıştır, dünya hayatı imtihan
içindir ve geçicidir, Allah'tan başka bütün varlıklar fânidir, ölümlüdür.
İnsanlar öldükten sonra başka bir âlemde yeniden hayata getirilecek, kendilerine
bambaşka bir vücût verilecek, farklı niteliklerle donatılacaklardır. Bu âlemde
herkes, dünyada yaptıklarının iyi kötü sonucunu elde edecek, ektiğini biçecek,
cezâ görecek, mükâfata nail olacaktır.
Uzun ömür konusunda tarihî bilgiler (metinler, rivâyetler) vardır. Kur'an-ı
Kerim'de Hz. Nuh'un, kavmi içinde 950 sene kaldığı, kavmi inkârda ve haksızlıkta
ısrarlı oldukları için -Nuh'un ve inananların kurtarıldığı- bir tufanla yok
edildikleri, ifade edilmektedir (Ankebût: 29/14). Bu âyete göre kavmi tufanda
boğulan Nuh da bin yıl civarında yaşadıktan sonra eceli gelince ölmüştür.
Genlere müdahale ederek insan ömrünün uzatıldığını düşünelim, başka hastalıklar
ve doğal felâketler ne olacak, onlar insanları öldürmeyecek mi? Önemli olan uzun
yaşamak mı, yoksa sağlıklı ve anlamlı yaşamak mı? İslâm inancına göre dünyada
anlamlı yaşamak, Allah rızâsını kazanarak ebedî âlemde mutlu olabilme imkânını
elde etmek demektir. Fânî hayatı böyle bir fırsatı elde etmek için
kullanmayanlar ziyandadır. Ölümden sonraki âleme ve orada geçecek ebedî hayata
inanmayanların, insan ömrünün uzaması ihtimali karşısında bir sevinç, bir
rahatlama yaşadıkları anlaşılıyor; Nuh kadar ömürleri olsa sonunda öleceklerse
bunun sevinilecek yanı mı vardır? Eğer her şeyin yerli yerine oturacağı bir
başka âlem yoksa, bu dünyada olup bitenler karşısında insanı çileden çıkaracak
binlerce soru kendilerini rahatsız etmiyor mu?
İnsan ömrünün şu veya bu şekilde biraz uzaması, bazı hastalıklara çâre bulunması
ile dine bir şey olmaz; çünkü din bunların olmayacağını söylemiyor, olmasını
yasaklamıyor. Her şey Allah'ın ilmi, irâdesi, izni, takdiri, kudreti ve
yaratması içinde olup bitiyor. Tabiat kanunları O'nun koyduğu kanunlardır,
bunlara karşı çıkmak O'na isyan sayılır, bunların Yaratıcı ile ilişkisinin
bulunmadığını iddia etmek de hem ilim, hem din dışı bir tavırdır.
Diyanetin Atağı
Müftüler seminerinden sonra okunan sonuç bildirisi (?) ve başkanın gazetecilere
yaptığı açıklama üzerine bazı diyeceklerimiz olacak:
1. "Yepyeni bir İslâm mesajıyla dünyanın önüne çıkacağız."
İslâm mesajının yenisi eskisi olmaz, bu mesaj Kur'an'da ve Sünnet'te
mevcûttur,eskimemiştir, değişmemiştir, değişmez. Mesajın tebliğinde, farklı
kültür ve medeniyetlere ulaştırılıp anlatılmasında yeni metodlar ve üslûplar
kullanılabilir.
2. "Türkiye İslâm âlemine model olacak."
Bu hikâye de çok tekrarlanıyor. Türkiye'nin nesi İslâm âlemine model olacak, o
âlem böyle bir şey mi bekliyor, Türkiye özgün bir modelin mi peşinde yoksa AB'ye
girerek Batı'nın düzen ve değerlerini özümsemenin ve bu modele göre değişmenin
mi peşinde. İslâm âlemi bu modeli alacaksa ağzına burnuna bulaştıran Türkiye'den
niçin alsın, gider orijinalinden alır! Din anlayışında model olmaktan söz
ediliyorsa Türkiye, din anlayışını özgür bir ortamda ve ilmî ölçülere göre
ortaya koymuş, bunun üzerinde de uzlaşma sağlanmış mı? Hangi şahsın veya gurubun
İslâm anlayışı esas alınacak!?
3. "Böylece, her türlü çarpıklıktan, yanlış telakkilerden uzak bir İslâm dini
ortaya çıkmış olacaktır."
Böyle bir İslâm dini yok da Diyanetin çalışmaları sonunda mı ortaya çıkacak.
Doğru veya orta İslâm anlayışı zaten ortadadır, bunun, ondan yoksun olan
kafalara ve uygulamaya sokulması ise ülke çapında -ülkenin buna uygun olması
gereken kültür ve eğitim politikası çerçevesinde- uzun soluklu bir çalışma ile
gerçekleşebilir. Diyanet, mevcût konumunda daha mütevazı konuşmalı değil mi?
5. "Hedefimiz İslâm dünyasında birlik sağlamak"
Hangi konuda ve alanda birlik, devletin böyle bir politikası mı var? Daha dînî
günler ve bayramların tesbitinde bile birlik sağlanamadı. "Birlik sağlama"nın
anlamı ve şartları üzerinde biraz düşünmek gerekmez mi?
6. "Fetvâ birliği sağlayacağız".
Tarih boyunca fetvâ birliği sağlanmadı, aslında buna gerek de yoktur, olsa olsa
bir ülkede kazâ (yargı) birliğinden söz edilebilir, bırakın her âlim kendi ilmî
kanâatine göre fetvâsını versin. Siz yapabiliyorsanız genel olarak din ilminin
gelişmesini ve yayılmasını sağlayın, bu sayede fetvâlar ilme dayansın, gerisi
devleti ve diyaneti ilgilendirmez.
Bir not da Vakıf sorumlusuna:
Gazetelere yansıyan açıklamaya göre "A grubu şirketlerin hac organizasyonunu,
çeşitli cemâatlerin elinde bulundurduğu taşeron şirketlere yaptırdığını savunan
sorumlu, bunun da irticâi faâliyetlere zemin hazırladığı görüşünü dile
getiriyor.
Biz geçen haftaki yazımızda rant kavgasından söz etmiş, hac gelirlerinin özel
kasalara girmesinden ise, önemli hizmetleri olan Vakıf kasasına girmesinin daha
hayırlı olacağını ileri sürmüştük. Ancak çeşitli cemâatleri ve ellerinde bulunan
şirketleri irticâî faâliyet içerisinde göstermeye asla katılmıyoruz. Böyle genel
karalamaların topluma yarar sağlayacağı kanâatini de taşımıyoruz. Hangi cemâat
ve şirket irticâî faâliyet içinde ise tesbit edilir, bu faâliyetin millî ve
evrensel hukuka göre suç olması hâlinde üzerine gidilir, gereken yapılır,
kurunun yanında yaşı da yakmak insaf değildir.
Kur'an Değişmemiştir
Radikal Gazetesi'nin The Guardian'dan karmakarışık ve eksik naklettiği bir
habere göre Almanya'da, Dr. Gerd Puin isimli bir araştırmacı, Yemen'de bir
Kur'an nüshası bulmuş, bu nüsha Hz. Peygamber'den (s.a.v.) önce yazılmaya
başlanmış ve buna göre zaman içinde Kur'an değişmiş, Müslümanların
"değişmemiştir" şeklindeki iddialarını bu araştırma çürütüyormuş...
Hz. Peygamber'den (s.a.v.) önce yazılmış Kur'an isimli bir kitabın
bulunmadığını, bulunsa bile bunun, Son Peygamber'e (s.a.v.) vahyedilen kitap
olmadığını yalnızca ifade edip geçelim. Yazıyı nakledenin bilgisizlik yüzünden
birçok şeyi yanlış anladığı ve birbirine karıştırdığı anlaşılmaktadır. Bir
gazetede milyonlarca insanı ilgilendiren bir haber verilirken daha dikkatli ve
saygılı olunmasını hatırlatmak gerekir mi bilmem!? Bu yazıyı okuyanların
tereddütlerini gidermek için Kur'an'ın vahiyden kitaplaşmaya geçirdiği safhaları
kısaca özetlemekte fayda görüyoruz:
Kur'an-ı Kerim geldiği zamandan itibaren kıyâmete kadar bütün insanlığa hitap
edeceği, onları hak dine, Allah'ın râzı olduğu hayat tarzına dâvet edeceği,
Allah tarafından bu maksatla gönderildiği için değiştirilmeden korunması,
geldiği gibi insanlığa sunulması gerekiyordu. Allah Teâlâ bunu üzerine aldığını,
kullarına gerekeni yaptırarak kitabı koruyacağını kitabında şöyle bildiriyordu:
" Onu biz indirdik biz, şüphesiz koruyucusu da biz olacağız." (Hicr:15/9). "Sana
okutacağız, ardından da unutmayacaksın" (A'lâ: 87/6). "Onu çarçabuk almak için
dilini hareket ettirme. Şüphesiz onu zihninde toplama ve okuma işi bize aittir.
Onu okuduğumuz zaman sen de peşinden oku. Sonra onu açıklamak da bize aittir" (Kıyâme:
7517-19; aynı meâlde: Tâhâ: 20/114)). Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisine
vahyedilen âyetleri, unutmamak, hemen hâfızasına almak için -âyetin vahyedilmesi
sürerken- okumaya çalışıyordu. Bu âyetler vahyedilerek kendisine, Allah
tarafından şu teminât verildi: a) Onu sana okutacağız, b) Hafızanda
toplayacağız; yani ezberlemeni sağlayacağız, c) Anlaşılmadık yer kalmayıncaya
kadar gerekli açıklamaları yapacağız.
Allah'ın, son kitabını koruma vaadi şu tedbirlerle gerçekleşmiştir:
a) Hz. Peygamber (s.a.v.) ve bir kısım ashabı tarafından tamamı, diğerlerince de
çeşitli kısımları ezberlenmiştir.
b) Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Cebrail, Peygamberimiz (s.a.v.) ile bazı sahâbiler
ve bir kısım sahâbe kendi aralarında Kur'an'ı karşılıklı okumuşlar, birinin
ezbere okuduğunu diğeri dinlemiş ve gerektiğinde yanlış okumaları düzelterek
doğru ve sağlam ezberlemeyi sağlamışlardır.
c) Âyetler geldikçe Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından vahiy katiplerine, ileride
mushaflaştırılırken riâyet edilecek sıra bildirilmek sûretiyle yazdırılmış ve
yazılan metin Resûlullah'ın hanesinde muhâfaza edilmiştir. Ayrıca sahâbenin de
ellerinde yazılı parçalar bulunmuştur.
d) Kur'an'ın nüzûlu tamamlandıktan kısa bir müddet sonra (Hz. Ebû-Bekr'in
halifeliğinde), Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından bildirilen nihai sıralamaya
göre bütün parçalar birleştirilmiş ve yeniden yazılarak muhâfaza altına
alınmıştır.
e) Hz. Osman'ın halifeliği devrinde, ana metinden, gerektiği kadar yeni nüsha
kopya edilmiş ve İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine gönderilmiştir.
Hicri 25. yılda Hz. Osman'ı bu faâliyete iten sebep, Ermenistan ve Azerbaycan
fetihlerinde bulunan Huzeyfe b. el-Yemân'ın kendisine başvurması ve orada olup
biteni anlatmasıdır. Çeşitli bölgelerden savaşa iştirak eden Müslümanlar bu
savaş esnasında, Kur'an'ı farklı okuma yüzünden birbirlerine düşmüşler, sert
tartışmalara girmişler, hattâ bazıları, kendilerdinden farklı okuyanları ağır
bir şekilde suçlamışlardı. Farklı okuma sebebi, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılan
nüshada "yedi harf"in (lehçenin) bulunması, bu bakımdan bölgeler ve kabileler
arasında farklı okumalara imkân hâsıl olması ve bazı sahâbîlerin özel
nüshalarında -Kur'an'dan olmayan- bir kısım açıklayıcı kelimelere yer verilmiş
olması idi. Huzeyfe bu ihtilâfın tefrikaya, bölünüp parçalanmaya, mukaddes
Kitabımız üzerinde şüphelerin oluşmasına sebep olacağından korkmuş, Halife'den
duruma müdahale etmesini ricâ etmişti. Halife, daha önce de Kur'an'ın toplanıp
yazılmasında görev almış olan Zeyd b. Sâbit başkanlığında dört kişiden oluşan
bir heyet kurmuş, heyete "ana Mushaf'ı ve Kureyş lehçesini esas alıp diğer
harflere yer vermeden birkaç nüsha mushaf yazmaları; yani ana nüshadan birkaç
kopya çıkarmaları emrini vermiştir. Heyet yedi nüsha yazmış ve Halife Osman
bunları İslâm ülkesinin yedi bölgesine göndermiş, bundan sonra Kur'an'ın bu
nüshalardaki şekle ve lehçeye göre yazılıp okunmasını, buna uymayan, farklı
lehçelerden kelimeler ile açıklamaları ihtivâ eden özel yazmaların yok
edilmesini istemiştir.
Allah Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim'i koruma vadinin bir tecellîsi olmalıdır ki, bu
yedi nüshadan üçü günümüze kadar gelebilmiştir. Bu üç nüshadan biri,
Osmanlıların Medine'den çıkarken yanlarında getirdikleri ve hâlen Topkapı
Sarayında bulunan nüshadır. İkincisi Timur'un Şam'dan alıp götürdüğü nüshadır ve
hâlen Taşkent'te bulunmaktadır. Üçüncüsü ise İngilizlerin Moğol hükümdarlarının
sarayından alıp Londra'ya götürdükleri ve İndia Offica kütüphanesine koydukları
nüshadır. Araştırmacılar bu üç nüsha üzerinde yaptıkları inceleme sonunda hem
muhtevâ hem de şekil bakımından tam bir uygunluk ve birlik bulunduğunu tesbit
etmişlerdir. Tarih içinde yapılan hizmetlerin metni değiştirme ile bir ilgisi
olmayıp tamamı, okumayı kolaylaştırmaya yönelik çalışmalardır.
Mesih
İslâm tarihinde Mesih'im, Mehdî'yim diyen kimseler çıkmış, bazıları az, bazıları
çok fitneye sebep olmuş, toplumun kafasını karıştırmış, huzurunu bozmuş sonra da
yok olup gitmişlerdir. Günümüzde bazı "konuşup yazanlar" bunun sebebinin "İslâm
inancına sokulmuş Mehdî ve Mesih" beklentisi olduğunu ileri sürüyor, "kitaplarda
bu beklentiye dayanak teşkil eden bilgiler ve açıklamalar olmasaydı böyle
kimseler çıkmazdı" diyorlar. Bunda doğruluk payı bulunmakla beraber mesihlik ve
mehdîlik iddialarını yalnızca "kitaplarda bu bilgilerin bulunmasına" bağlamak
isabetli değildir; ayrıca sahtesi çıkar diye gerçeğini söylememek de doğru
olmazdı. Kur'an-ı Kerim Hz. Muhammed'in (s.a.v.) son peygamber olduğunu kesin
olarak söylediği, kitaplarımızda da peygamber beklentisine dayanak olacak bir
ifade bulunmadığı hâlde (Hz. İsa'nın inmesi dışında) peygamberlik iddiasıyla
ortaya çıkanlar da olmuştur.
İslâm ilmihâl kitaplarında, bunlar dışındaki bazı akaid (inanç bilgisi)
kitaplarında, kıyâmet yaklaşınca Mehdî'nin ortaya çıkacağı, Hz. İsa'nın ineceği
yazılmıştır. Sahîh hadîs kitaplarında Hz. İsa'nın geleceğine dair rivâyetler
vardır, bazıları bunların tevâtür derecesinde olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Kur'an'da onun geleceğina dair açık bir ifade yoktur, ancak iki âyeti (Nisa:
4/159; Zuhruf: 43/61) böyle yorumlayanlar olmuştur. Zuhruf sûresinde geçen
"Şüphesiz o, kıyâmete ait bilgidir..." meâlindeki âyette "o" şahız zamiri,
arkadaşlarla birlikte hazırladığımız meâlde parantez içinde "İsa" şeklinde
açıklanmış diye bize atıp tutan ve peygamberlik iddialarının suçunu bile bize
yüklemeye çalışan insafsız ve ölçüsüz ilâhiyatçı, bu açıklamanın -Fahreddin Râzî
ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın da içinde bulundukları- sayısız kaynakta
asırlardan beri yer aldığını bilecek durumdadır. Ebû Hanife'den nakledilen el-Fıkhu'l-Ekber
isimli akaid kitabından itibaren birçok inanç bilgisi kitabında da bu bilgiye
yer verilmiştir. Bu durum karşısında kılıcı keskin, hikmet bilgi ve eğitimi
sıfır bazı zemane ilâhiyatçılarının çıkıp da "Hz. İsa'nın yeniden geleceği,
ineceği uydurmadır, İslâm'da yeri yoktur..." demelerinin -şahsî tercih ve
yorumlarını açıklama dışında- bir değeri yoktur. Yapılması gereken şey, "Ben
İsa'yım" diyen kimsenin iddia ve nitelikleri ile hadîslerde bildirilen İsa'nın
örtüşüp örtüşmediğini araştırmaktır. Bugünlerde tartışılan şahıs "peygamber
olarak geldiğini, İsa olduğunu ve kendisine vahiy geldiğini, iddiasının
delîlinin Kur'an'da ve hadîslerde var olduğunu" söylüyor. Şimdi bunlara bakalım:
1. Tefsircilerin yorumu bir yana Kur'anda Hz. İsa'nın geleceğine dair açık bir
âyet yoktur. Bu konuda hadîsler vardır.
2. Sahîh kabûl edilen hadîslere göre Hz. İsa peygamber olarak değil, Son
Peygamber Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) dinine tâbî bir ıslâhatçı olarak
gelecektir (Müslim, İman, 246).
3. Hz. İsa peygamber olarak gelmeyeceği için vahiy alması da sözkonusu değildir.
4. Hz. İsa, sipermini Allah'ın yaratması sonucu Hz. Meryem'in rahminde oluşmuş
ve dünyaya gelmiştir. Mezarcı'nın ise anası babası bellidir, İsa olması mümkün
değildir.
İşte böyle bir açıklama müslümanların kafa karışıklığını engellemek için
yeterlidir. Bunun ötesi fırsattan istifâde ederek şov yapmak, para kazanmak,
insan karalamaktan öteye geçmez.
Bir not:
İlâhiyat Fakültelerinde, başörtüsü yasağını uygulamak üzere sürdürülen baskıya
tahammül edemediğim için görevi bırakmaya karar verdim. Hak hukuk mücadeleme
daha özgür bir statüde devam edeceğim.
Askere Mektup
Sivil yönetim, savunmaktan aciz kaldıkları bazı mevzûât ve uygulamaları askere
dayandırdığı, "onlar böyle istiyorlar, bizi sıkıştırıyorlar, aşamıyoruz"
dedikleri için, bazı köşe yazarlarının "dinci" dedikleri bu gazetedeki köşemde,
askere bir mektup yazmaya karar verdim
Dinci kelimesinin tanımını vermedikleri için bu gazetenin öyle oup olmadığı
konusunda bir şey söyleyemeyeceğim. Benim bildiğim Yeni Şafak Gazetesi, bu
ülkede yaşayan milyonlarca insanın duygu, düşünce, değer hükmü ve inançlarına
tercüman olan bir gazetedir. Genel olarak insan hak ve özgürlüklerini, özel
olarak da din ve düşünce özgürlüğünü savunmaktadır. Millet ve memleketini
sevmekte, ülkenin bağımsızlığı, birlik ve beraberliğinden yana tavır almaktadır.
Belli bir gurup yerine dürüst, çalışkan, ülke menfaatini özel menfaatine tercih
edenlerin yanında olmayı şiar edinmiştir. Ben böyle bildiğim bir gazetede
yazıyorum ve bu gazetenin uçaklara ve garnizonlara girmediğini öğrendiğim zaman
şaşıyor ve üzülüyorum. Dilerim bu mektubumu okursunuz.
Edindiğim bilgiye göre asker yerlerine Turan Dursun gibi İslâm karşıtı ve
tarafgir yazarlar ile bilgisi ve ilmî namusu meslektaşlarınca müsellem (kabûl
görmüş) olmayan bazı ilâhiyatçıların kitapları giriyor, bu ilâhiyatçılara
konferanslar verdiriliyormuş; yani askerin din ve Türkiye'deki dinî hayat ve
hareketlerle ilgili bilgisi bunlara ve tabîî özel istihbaratına dayanıyor. Ben
ilâhiyat alanında sayılı kişilerden biriyim; ne kitaplarım oralara giriyor, ne
de benden bir konferans istenmiştir. Tek taraflı veya tarafın bilgisi yeterli
olmak bir yana yanıltıcıdır. İyi niyetli, vatan va millet sever askerimizin,
kendilerine hizmet etmekle yükümlü bulundukları halkın önemli bir kesiminin
inanaç, ibâdet, duygu, düşünce ve eylemleri hakkında yanlış bilgi edinmeleri
birçok sakıncayı beraberinde getirir. Bizim beklentimiz birden fazla tarafın
(dinlediklerinizin taraf dediklerinin de) dinlenmesi ve okunmasıdır.
Askerleri temsil eden kurum siyasîlere ve medyaya hitaben, "Askerî siyasete
bulaştırmayın, karıştırmayın" diyor; ne kadar doğru, ne kadar güzel; ama asker
de siyasete karışmamalı değil mi? İlâhiyat öğrencilerinin başörtüsü
problemlerinin çözümü ilgili makamlardan istendiğinde, hemen yanlarında, şu veya
bu şekilde bulunan bir askere topu atıyorlar; onlar da gerçekten orada var. Ya
askerler bu işlere karışmadıklarını açıklamalıdırlar, yahut da vatandaşlar
-meselâ başörtüsü yasağının arkasında- askerin bulunuğuna inanacaklar, bunu
böyle bileceklerdir. Bu inanç ve bilginin askeri yıpratma, vatandaşın askerine
karşı duygularını olumsuz etkileme ihtimal ve tehlikesi yok mudur? Bu da suç
olduğuna göre buna her kim sebep oluyorsa hukuka ve demokrasiye dönerek
engellenmesi gerekmez mi?
Sizi temin ederim ki, İlâhiyat fakültelerinde başını örten kızlarımızın "siyasal
simge" taşımakla uzaktan yakından alâkaları yoktur. Bu başörtüsü bin yıldan
fazladır var, kastedilen siyaset daha dünkü bugünkü bir iş. Ayrıca adını türban
koydukları bir çeşit baş örtüsü simge kabûl ediliyorsa öğrenciler onu, simge
olmayan örtü ile değiştirmeye hazırdırlar.
Kanun "kanuna aykırı olmayan kılık kıyâfet serbesttir" diyor. Belli bir
kıyâfeti, bu arada baş örtüsünü yasaklayan bir kanun da yok. Mahkemelerin
reddettiği şey, dine dayalı mevzûât ve resmi uygulamadır. Üniversiteler "inanç
yüzünden şunu giymek serbesttir" diye bir yönetmelik çıkarırsa bu dine dayalı
mevzûât olur. Ama ilgili kanuna dayanılarak, dinin ve inancın sözü edilmeden
başörtüsü dahil kılık kıyâfet serbest bırakıldığında ne dine dayalı mevzûât
çıkarılmış olur, ne de uygulama yapılmış bulunur. Bu ise laikliğe aykırı olmak
şöyle dursun en radikal laiklik anlayışına bile uygun olur. Bu serbestlik içinde
şunu giyen, bunu takan öğrencilerin niçin böyle yaptıkları ise kimseyi
ilgilendirmez; ister inançları sebebiyle böyle yaparlar, ister moda veya kişisel
tercihleri yüzünden.
Başörtüsünün, daha doğrusu örtünmenin, belli yerleri kapatmanın din ile ilgisi
hakkında doğru bilgi edinmek isterseniz, itimat ettiğiniz kimselerle bu konuyu
istediğiniz platformda tartışmaya hazırız.
Millet ve memleket hizmetinde başarı dileklerimle selâm ederim.
Âyet ve Hurâfe
Bugünki gazetelerde M.E.B. Metin Bostancıoğlu'nun bir konuşmasından şu cümleler
aktarılmakta: "Atatürk akıl ve bilimi miras bırakmıştır; âyet ve hurafeyi değil.
Atatürk'ü izlemek, akıl ve bilim yolunda yürümek demektir..." Bu konuşma böylece
yapılmış mıdır bilmiyorum, bazan gazeteler konuşmaları eksik ve yanlış
aktarabiliyorlar. Ancak Bostancıoğlu'nun içinde yetiştiği ve dünya görüşünü
paylaştığı çevreden biri, ünlü bir bilim adamı ve politikacı da vaktiyle, dînî
ve vahyi kastederek "yolumuzu göksel düşlere göre yürüyecek değiliz, rehberimiz
akıl ve bilimdir" gibi bir söz söylemişti. Yüksek rütbeli ve mevkîli kişilerden,
dîne karşı aklı ve bilimi öne çıkaran bu gibi sözleri sıkça işitiyoruz.
Geçenlerde bir TV programında da söyledim, dine karşı aklı ve bilimi öne sürmek,
din devrinin bittiğini, akıl ve ilim devrinin geldiğini söylemek, dünyada modası
geçmiş, bizim dînimizle de alâkası olmayan bir pozitivizmdir.
Aklı ve bilimi dizginleyen, insanların düşünme ve inanma özgürlüklerine ambargo
koyan kilise hegemonyasına karşı yürütülen mücadele aydınlanmanın zaferi ile
sonuçlanmış, dinin (daha doğrusu kilisenin) eski işlevi elinden alınmış, din
bireye ait bir vicdan meselesi hâline getirilmiş, Batı insanı aklın ve bilimin
ışığında ilerlemiş ve bugün görülen imkânları elde etmiştir. Bu oluşun ve
mücadelenin bizim tarihimizde karşılığı/yeri olmadığı hâlde Batı taklitçileri,
İslâm dinini de Hristiyanlık gibi değerlendirmişler, dinin ilerlemeye engel
olduğu hurâfesini ileri sürmüşler, ona karşı çetin bir mücadele başlatmışlar,
sonunda dini, toplum hayatından büyük ölçüde dışlamışlar, "evrensel diye
pazarladıkları" Batı dünya görüşünü ve hayat tarzını (kültür ve medeniyetini)
İslâm ile değiştirmeyi hedef seçmşlerdir. Sonunda gelinen nokta tam bir
başarısızlıktır, fiyaskodur. En rafine diye bilinen, böyle olmaları beklenen
insanların (yeni düzenin yetiştirdiklerinin) birçoğu hırsız ve soysuz çıktı.
Yetişen nesiller ne batılı oldu ne de doğulu kaldı; câmi ile kilise arasında
kalmış, kafası ve hayat tarzı karışık, cesaretsiz, ümitsiz, verimsiz yığınlar.
Bütün bunlara rağmen toplumu ayakta tutan değerler ise hâlâ İslâmî değerler.
Ülkemizde Tanzimattan beri devam eden giderek şiddetini arttıran kültür çatışma
ve çekişmesi bir türlü durulmadı, makûl bir noktada anlaşma gerçekleşmedi, hâlâ
"a)Batı'yı olduğu gibi alalım, o medeniyete girelim, b) Seçerek alalım, c)
Oradan hiçbir şey almayalım, bizdeki bize yeter, d) Almayalım ama bizdekini,
bizimkini çağdaşlaştıralım, çağa bir alternatif olarak sunalım" tezleri
çatışıyor. Her bir tezin taraftarları var, bu taraftarların siyasî ayakları
iktidarı bir ucundan yakalayınca diğerinin yaptığını bozuyor, kültürden
ekonomiye her şeyimiz bir yaz boz tahtası hâline geldi. Bir eğitim bakanı "orta
öğretimde Kur'an dersleri verelim" diyor, bir başkası âyet ile hurâfeyi bir
tutuyor, "âyetleri (Kur'an'ı) bırakıp, onun yerine aklı ve bilimi koyalım"
diyor; bunu bir de Atatürk'e bağlayıverince iş iyice içinden çıkılmaz,
tartışılamaz hâle geliyor. Atatürk "İslâm'ın, akıl ve bilimle çatışmadığını"
söylüyor, Atatürkçü bakan âyetle akıl ve bilimi karşı karşıya getiriyor. Sayın
bakanla "akıl ve bilim" üzerine bir sohbet yapmayı çok isterdim. Bu pek mümkün
gözükmediğine göre kendisine, modernite ve postmodernite, bilim felsefesi, din
felsefesi ve İslâm konularında ehliyetli kalemlerce yazılmış birkaç kitap
okumasını tavsiye ediyorum. Okursa görecektir ki, İslâm'ın akıl ve bilimle bir
derdi yoktur, iman akla ve bilime dayanır, Kur'an akıl ve bilim delîllerinden
yola çıkarak, bunlara dayanarak inanmayı ister. İmanın güçlenmesi için hem
insanın kendisini hem de onu çevreleyen evreni devamlı incelemesini teşvik eder.
Akıl ve bilimin alanları sınırlıdır, insan hayatı yalnızca bu iki unsurun/ışığın
aydınlatamayacağı, yeterli olamayacağı kadar karmaşıktır, proplemlidir. İnsanın
yeme, içme ve yatma dışında, bunlar kadar, hattâ bazan/bazılarınca daha önemli
ihtiyaçları, hayat alanları vardır. Din, ahlâk, san'at işte bu alanları
doldurmaktadır. Ben birgün sayın bakanın, onuncu yıl marşını dinlerken
ağladığını gördüm; bu ağlamanın akıl ve bilimle bir alâkası yoktur, o ayrı bir
hayat alanıdır, insana ait başka bir boyut, farklı bir âlemdir.
Hep söylüyoruz, bizim çıkş yolumuz, bir başka kültür ve medeniyete intisap,
kendimizinkini onunla değiştirmek değildir. Biz büyük bir tarihin, kültür ve
medeniyetin çocuklarıyız, kendimizi ve bize ait olanların kıymetini bilirsek, öz
değerlerimizi kendi dinamiklerimizle yeniler, çağdaşlaştırır, hayata geçirirsek
işte o zaman Doğu'ya ve Batı'ya örnek olabiliriz. Hâli hazır durumumuzla örnek
olduğumuzdan bahsedenlere, "Aç tavuk rüyasında, kendini darı ambarında görürmüş"
darbımeselini hatırlatmak isterim.
Yüz Karası, Gönül Yarası
Amerika'ya, mazlûm ve yoksul milletlerin aleyhine işleyen dünya ekonomik
düzenine, çarpık gelir dağılımına, ödeme ile ilgili hiçbir makûl plân ve proje
yok iken durmadan artan iç ve dış borca, çiğnenen insan haklarına ... karşı
tavrımızı tartışacak yerde günlerden beri "Talibân'a karşı tavrımız"
tartışılıyordu. Sanki Türkiye'de, kâle alınacak ölçüde, Talibân'ın anladığı ve
yaşadığı gibi bir İslâm anlayışını ve yaşayışını temsil edenler varmış gibi
birileri hayalindeki düşmanla savaşıyorlardı. Oysa bir kısım müslüman yazar
çizerin yaptığı, Amerika'nın ve yandaşlarının tutumunu kınamaktan ibaretti;
bunlar "11 Eylül olayını Bin Lâdin'in yaptığına dair geçerli kanıt
bulunmadığını, o yapmış olsa bile bir ülkeye topyekün savaş açmak için bunun
bahane edilemeyeceğini, hele hele masûm sivillerin öldürülmesi insanlık suçu ise
bunu Amerika'nın da yapmaması gerektiğini, teröre terörle cevap
verilemeyeceğini..." yazıyor ve söylüyorlardı. Bunlar da doğru idi.
Dün akşam (14/ Çarşamba) haberleri dinlerken -hem de İslâmcı diye nitelenen- bir
kanalın spikerinin tavrı ile izlemekte olduğumuz iç karartan savaş (daha doğrusu
vahşet) görüntüleri karşısında dudaklarımdan şu kelimeler döküldü: "Yüz karası,
gönül yarası..."
Spiker iki müslüman gurubun savaşmasını, birini dünya düzeninin patronları ile
kendi çıkarlarının takipçileri desteklediği için diğerinin mağlûp olmasını,
kaçanın da kovalayanın da vahşet ve ilkelliğin en çirkin örneklerini
sergilemelerini şiir okur gibi veriyordu. Yanına çağırdığ yorumcuya "Bu iş
bitti, Talibân bitti, yenilgi kesin, Kuzey ittifakının zaferi...değil mi?"
şeklinde sorular soruyor, ancak onun ihtiyatlı yaklaşımı karşısında biraz
sakinleşiyor, coşkusu eksiliyordu.
Sokaklarda öldürülmüş Talibân yanlıları vardı, başı sarıklı bir İttifak yanlısı
cesedin yanına geliyor, yüzünü tekmeliyordu. Esir alınmış Talibân askerleri
öldürülüyor, döğülüyor, hayvanlar gibi iplerle bağlanarak sevkediliyorlardı.
Devlet binaları bile yağmalanıyordu. Ülkenin bu kesimine gelen yenilik (zaferin
meyvesi) korkusundan sakal bırakmış gençlerin berberlere koşarak sakallarını
kazıtmaları, sağa sola asılmış kadın resimleri ve meydanlardaki büyük
hoperlörlerden duyulan müzikti. Zaferin (!) ilk meyveleri bunlardı, sonrası
hakkında ise ufukta gözüken hiçbir ışık yoktu. Yine gurupların iştahları
kabarmıştı, konuşulan sözler, yapılan anlaşmalar hiçe sayılıyor, her gurup kendi
çıkarı ve politikası yönünde yürümeyi düşünüyordu. Hâsılı biz (genel olarak
müslümanlar, İslâm dünyası) bir şey kazanmış değildik. Eski başkan baba
tarafından düşman ilân edilen İslâm, oğul başkanın açtığı savaş sonunda bir
mağlûbiyet daha almıştı.
Bazı safdillere göre "dünya düzeninin ve buna hizmet eden devletlerin (Başta
Amerika'nın) savaş açtığı İslâm, normal İslâm (?) değil, siyasal İslâm idi,
bunda da haklı idiler." Bu doğru ise şu sorulara da iknâ edici cevaplar
bulmaları gerekiyor: a) Siyasal İslâm nedir? İslâm iç ve dış siyaseti yasaklıyor
mu? b) Bir bağımsız siyasî topluluk (ulus devlet) İslâm'ı dünya düzeni olarak da
uygulamak isterse ona inanmayanların, öyle düşünmeyenlerin (başka ulusların)
onlara savaş açmaları, onları öldürmeleri hak mıdır? Öyle ise şerîatı uygulayan
başka ülkelerle niçin dostluk yapıyorlar. Çıkarları öyle gerektirdiği için mi?
Çıkarlarına göre hareket ediyorlarsa "siyasal İslâm'ın bahane olduğu" gerçeği
ortaya çıkmış olmaz mı?
Benim kalbim kanıyor. Niçin mi? Bu aziz dîne lâyık olamadığımız için, Dünya
yüzünde "bir örnek ümmet; yani medeniyet" olarak yaşamayı beceremediğimiz için,
Kur'an güçlenmemizi, düşmanlardan daha güçlü olmamızı emrettiği hâlde
güçlenmenin bütün yollarını tıkadığımız ve açmaya da uğraşmadığımız için;
yoksulluk, ahlâksızlık ve cahillik yüzünden zillete düştüğümüz, alan el
(dilenci) hâline geldiğimiz, geleceğimizi/yönetimimizi yabancılara bıraktığımız
için;
Gelin beş para etmez sun'i meseleleri bırakıp bu dev problemleri düşünelim,
bunları konuşalım ve bunları çözmek için birleşelim.
Vakıflar
28 Şubat sürecinde irticâ bahane ve istismar edilerek din özgürlüğünü kısıtlama
tedbirleri hızlanarak devam etti. Bunun son örneği de yeni kabûl edilen medenî
kanunun içinde yer alan "vakıflar"la ilgili düzenlemedir. Sayın Nazlı Ilıcak,
Yeni Şafak'taki köşesinde yazmasa kimsenin haberi bile olmayacak. Mecliste bazan,
incir çekirdeğini doldurmaz meseleler üzerinde kıyâmetler koparken son derecede
önemli olan bu "vakıfların başına Demokles'in kılıcını asma" mâhiyetindeki yeni
düzenleme karşısında yeterli tepkinin gösterilmemesi, engellemek için yapılması
gerekenlerin yapılmamış olması şaşırtıcı bir davranıştır, gaflettir.
Türkiye'nin özendiği hür ve demokrat dünyada uygulanan insan haklarına göre; din
özgürlüğünün beş unsuru vardır: İnanmak, inancın gereğini yapmak (tek veya toplu
olarak âyin, ibâdet, merâsim...), öğrenmek ve öğretmek, açıklamak, örgütlenmek.
Bu unsurlardan birisi ihlâl edilirse din özgürlüğü eksilmiş, kısıtlanmış, insan
hakkına tecavüz edilmiş olur. Elbette her özgürlük gibi din özgürlüğünün de
kısıtlanmasını gerektiren sebepler bulunabilir, ama bunlar bir avuç insanın
kendi dünya görüşleri, çıkarları, bağnazlıkla sarılıp kaldıkları ideolojileri
değil, toplumun veya insanlığın gerçekten yüksek ve önemli menfaatlerinin veya
başkalarının hak ve özgürlüklerinin açık ve kesin olarak ihlâlidir. Böyle bir
durum ortaya çıkmadıkça özgürlükler kısıtlanamaz. Türkiye'ye dönüp baktığımızda,
ortada meşrû ve gerektirci sebep bulunmadığı hâlde bu beş unsurun da ciddî bir
şekilde daraltıldığını görüyoruz. Her birine birer örnek vermek gerekirse: a)
Kişinin tercih ettiği İslâm anlayışını benimseyip inanması karşısında baskı
vardır, o değil de şu inanma ve anlama biçimi telkin edilmekte, dayatılmaktadır.
b) Birçok yerde ve durumda bazı ibâdetlerin yapılması, haramlardan kaçınılması
engellenmektedir. c) Dîni serbestçe öğrenme ve öğretme engellenmekte, okullarda
veya okul dışında din eğitimine (öğretimi ayrı) izin verilmemekte, din eğitim ve
öğretimi için okul ve kurs açılmasına imkân tanınmamaktadır. d) Kişilerin bazı
din anlayış ve yorumlarını açıklamaları laiklik, ilkeler vb. bahanelerle
engellenmektedir. e) Sivillerin dînî örgüt kurmaları yasaklanmış bulunmaktadır.
Bugün üzerinde durmak istediğimiz vakıflar, dînî örgüt olmasa da din ile sıkı
ilişkisi bulunan örgütlerdir. Müslümanları vakıf kurmaya iten sebeplerin/saiklerin
başında Allah rızâsı, âhiret mutluluğu vardır. Vakıf kuranlar, öldükten sonra
amel ve sevap defterlerinin kapanmaması için "sadaka-i câriye: kendilerinden
sonra devam eden hayır" mânâ ve mâhiyetinde olsun diye bunu yaparlar. Ayrıca
vakıflar birçok din hizmeti için kaynak ve imkân sağlar. Yeni düzenleme
"Cumhuriyetin anayasa ile belirlenen niteliklerine ve anayasanın temel
ilkelerine aykırı vakıf kurulamaz" diyerek görnüşte masûm, uygulamada zararlı ve
kıstlamaya yönelik bir kayıt getirmektedir. Türkiye şartlarında "aykırılığı
belirleyen" bilirkişi raporları ile hükmü veren mahkemeler göz önüne alındığında
bu maddenin nice vakfın kapısına kilit vuracağını anlamak için kahin olmaya
gerek yoktur. "Haklı sebepler varsa mahkeme, vakfın yetkili organı veya denetim
makâmının istemi üzerine vakfın örgütünü, yönetimini ve işleyişini değiştirir"
şeklindeki muğlak madde de bir başka engeldir, kıstlamadır. Çünkü haklı sebepler
açıklığa kavuşturulmamış, hâkimin takdirine bırakılmıştır. Öyle anlaşılmaktadır
ki, yeşil sermaye diyerek bir kesimin ekonomik faâliyetlerine karşı takınılan
haksız ve olumsuz tavır şimdi de yine aynı kesimin dinle ve din hizmetleriye
bağlantılı örgütlerine; yani vakıflara karşı takınılmaktadır. Türkiye'de
yüzlerce vakıf çok önemli hizmetler ifâ etmekte, devletin yükünü de
hafifletmektedir. İrticâ bahane ve istismar edilerek bunların engellenmesi
karşısında ilgili ve sorumluların sükûtu, gevşekliği, vurdumduymazlığı anlaşılır
gibi değildir.
Ramazan Konuşmaları (1)
Önce bayramınızı tebrik ediyor, hem müslümanlar hem de bütün insanlık için daha
iyi şartlarda nice bayramlar idrak etmenizi Mevlâ'dan niyaz ediyorum. İnşaallah
bayram külfetinden kaçmak için evinizi terkedip bir yerlere gitmemişsinizdir.
Evinizde küçüklerinizin ve dostlarınızın ziyaretini beklemektesiniz, sonra siz
de büyüklerin ellerini öpmek, dostlara iade-i ziyarette bulunmak için yollara
düşecek, ibâdet sevabı alacaksınız. Küçükler hep yanınızda ve yakınınızda
bulunacak, öz değerlerimizi tanıyacak, resmî kurumlarda alamadığı millî eğitimi
alacaklardır.
Câmilerde yapılan konuşmalar, radyo yayınları ve gazetelerdeki Ramazan sayfaları
da önemli ve üzerinde durmaya değer olmakla beraber, daha etkili olduğunu
düşündüğüm için, televizyonlarda Ramazan konuşmalarını ele almayı ve
değerlendirmeyi tercih ettim.
Bir günlük yayının yaklaşık bir saatini dine/İslâm'a ayırdıktan sonra diğer
yirmi üç saatte İslâm diye bir din, bir medeniyet, bir ahlâk anlayış ve düzeni
yokmuş gibi davranan, bazan bunun da ötesine geçerek -işine gelen belli bir din
anlayışını sözde istisna ettikten sonra- İslâm'a savaş açan televizyon kanalları
ile genel olarak dîne saygılı kanalları birbirinden ayırmak gerekiyor. Sözü
kısaltmak için birncisine siyah, ikincisine beyaz diyelim.
Beyaz kanallarda artık klâsikleşmiş bulunan yayın formatları aynen devam etti.
Bunların kısmen yenilenmesinde fayda vardır; yenileştirme işini geniş zaman
içinde ele almak, düşünmek, plânlamak gerekiyor. Kanal 7'nin yoksulluk ve infak
konusuna, STV'nin ihtidalara ayırdığı yayın saatleri hem biraz yeni hem de ilgi
çekici ve yararlı oldu. Dînî konuşmaları farklı ortamlara taşıma veya -bu mümkün
olmuyorsa- olabildiği ölçüde bu ortamları sütüdyoya taşıma konusu
düşünülmelidir; böyle bir çeşni hem yeni hem de ilgi çekici olacaktır.
Siyah kanallar veya siyah yayınlar müslümanların Ramazan neşesine katkıda
bulunmak, onları ihtiyaç duydukları konularda bilgilendirmek, İslâm dünyasında
yaşanan Ramazanı yansıtmak gibi yararlı yayınlar yapmak yerine, hazır fırsat
bulmuşken uygun ilâhiyatçıları bir araya getirerek müslümanların kafasını
karıştırmaya, huzur ve neşelerini bozmaya, belli bir din anlayışını
meşrûlaştırıp dayatırken diğer anlayış ve yaşayış tarzlarını insafsız ve bazan
edepsiz bir şekilde mahkûm etmeye, kınamaya, eleştirme görüntüsü içinde tahkir
ve tezyif etmeye yöneldiler. Bu ilâhiyatçı beylerin birçoğunda görülen kusur,
"çağdaş, evrensel, uygar" gibi yüceltici niteliklere bürüdükleri Batı
değerlerine hayranlık, kendi değerleri konusunda bilgisizlik, inançsızlık ve
güvensizlik; tenkit ve değerlendirmelerinde abartı, insafsızlık, ölçüsüzlük,
bilerek bilmeyerek Batılı politikalara taşeronluk idi. Her şeyden önce "Batı ve
onun dümen suyundaki yerli zinde güçler nasıl bir İslâm istiyorlar ve bunu niçin
istiyorlar" sorusunu sormuyorlar, bu isteği "kutsal ve tartışılamaz bir talep"
gibi benimsemiş olarak, onun savunmasına ve meşrûlaştırılmasına yöneliyor, bütün
birikim ve güçlerini bunun için kullanıyorlardı.
Doğu'da ve Batı'da bilenler biliyor ki, Batı en az iki asırdan bu yana, daha
ziyâde Avrupa ve Amerika'daki büyük şirketlere ve holdinglere ait bulunan büyük
sermayeyi küreselleştirme yoluna girmiş, kapitalizm yeni dünya düzeninin
belirleyici unsuru olmuştur. Devletleri de hizmetine alan ulusaşırı sermaye
durmadan büyümek, üretmek, satmak, kazanmak ve bunu hep tekrarlamak sûretiyle
-özellikle geri kalmış ve sömürülen dünyayı- hem çevre şartları hem de
insanların maddî ve manevî ihtiyaçları bakımından üzerinde yaşanamaz hâle
getirmiştir. Bu gidişe dur demek üzere ortaya çıkmış bulunan komünist blok,
kapitalistlerin de önemli katkılarıyla çöktükten sonra bu büyük canavara "dur"
diyecek bir tane din (İslâm) ve onun (olabilirlerse) mensupları olan müslümanlar
kalmış, bunun böyle olduğu da bir Amerika başkanının onu düşman ilân etmesiyle
tescil edilmiştir. Bu "vicdansız, ahlâksız, dinsiz dünya düzeni"nin patronları,
önlerinde potansiyel, bazan fiilî engel olarak gördükleri müslümanları ortadan
kaldırmamayacakları için dinlerine müdahale etmeye, onu dişleri sökülmüş,
terbiye edilmiş, itâatkâr hâle getirilmiş, engel olmaktan çıkmış bir "liberal
İslâm" hâline getirmeye karar vermişlerdir.
(Ramazan geçti ama biz sohbetine devam edeceğiz, inşaallah!)
Ramazan Konuşmaları (2)
"Siyah" diye nitelediğimiz kanallarda -bilerek veya bilmeyerek- İslâm'ı
liberalleştirme ödevini yüklenmiş bulunan bazı ilâhiyatçıların yöntemleri ve
başlıca konuları şöyleydi.
Yöntem:
İslâm'ı anlamak, anlatmak, "İslâm nedir, şu konuda İslâm ne der?" gibi soruları
cevaplandırmak için asırlardan beri takip edilen usûl (klâsik yöntem), vahyin
ışığında aklı işleterek sonuca varmak, bilgi edinmek ve çözüm üretmekti. Vahiy
Kur'an ve Sünnet'te yazıya geçirilmişti. Akıl da, vahyi okuya okuya, vahiy
üzerinde düşüne düşüne ve özellikle de dini yaşaya yaşaya oluşmuş bulunan "müslüman
aklı" idi. Bu akla göre aksine bir zarûret (olmazsa olmaz, hayat yürümez,
tahammülü güç zorluklar çıkar bir durum) bulunmadıkça âyetleri ve dini açıklayan
sünneti (hadîsleri) hem lâfız kem de gâye, hem bütün hem parça olarak almayı,
anlamayı ve uygulamayı gerekli kılıyordu. Fayda ve faydalıyı belirlerken nefsin
arzuları ve geçici dünya menfaatine değil, dinin genel ahlâkî amacı ve ebedî
mutluluk faydasına (âhiret menfaatine) öncelik veriliyordu. Din, insan hayatına
müdahale ederek onu, Allah'ın râzı olduğu, iki cihanda sâadeti elde etmeye
vesile olacak bir yola sokmak için gelmişti. Dünyayı yaşanamaz hâle getiren
"dinsiz akıl" bugün de vahyin ışığına ve irşâdına muhtaç idi. Müslümanlara
düşen, ona uymak değil, son ilâhî mesajı, irşâdı insanlığa ulaştırmak, anlatmak
ve yararlanmalarını sağlamaktı.
Modernist olarak nitelenen ilâhiyatçılar/İslâmcılar farklı bir yöntem
benimsediler. Bu yöntemde -iddia ne olursa olsun- akıl, çağdaş adı altında
Batılı aklıdır. Fayda âhiretinkinden öncelikli olarak dünya faydasıdır; neye mâl
olursa olsun kalkınmak ve ilerlemek, dünyanın güçlü toplulukları ile yarışmak,
onların yaptıklarını yaparak amaca ulaşmaktır. Vahyin parça çözümleri ve
hükümleri (tek tek âyetler ve hadîslerden çıkarılan, anlaşılan, elde edilen
hükümler, çözümler) geçerli veya bağlayıcı değildir, bunların genel (sosyal ve
ahlâkî) amaçları esas alınır, bu amaçlar Batı'nınki ile örtüşür, çözüm de
onların benimsedikleri hükümleri (hukûkî, iktisadî, siyasî, ahlâkî... düzeni ve
düzenlemeleri) almak, benimsemek ve uygulamaktan ibarettir. Bu yöntemin en
önemli kusuru, medeniyet farkını idrak edememek, amacı araçtan, gâyeyi -onu
temin eden- çözümden, yol ve çâreden ayırmak, bu ikili arasındaki zorunlu,
vazgeçilmez bağı görmezlikten gelmek, yeterince önemsememektir. Modernistler
düşünmüyorlar ki, adâlet, iyilik, doğruluk, faydalı olmak gibi genel amaçlar
hayaldir, ham maddedir, tanımlanamaz kavramlardır. Bunları ete kemiğe bürüyecek,
tanımlayacak, hayata sokacak olan şey ise araçlardır, parça çözümlerdir, örnek
uygulamalardır. Bu yüzdendir ki, komünistlere, faşistlere ve müslümanlara göre
farklı, taban tabana birbirine zıt anlayış ve uygulamalar "adil, doğru, iyi ve
faydalı" bulunmuştur. Şu hâlde amaç aracı değil, araç (çözüm, düzenleme,
benimsenen kural ve uygulama, düzen...) amacı belirlemekte ve tanımlamaktadır.
On sekiz yaşını geçmiş insanların evlilik dışı cinsel ilişkileri İslâm'a göre
kötü, ahlâka aykırı ve zararlıdır; liberal düşünceye (Batılı, çağdaş akıl,
anlayış ve uygulamaya göre) iyidir, ahlâka aykırı ve zararlı değildir.
Komünistlere göre teşebbüs içinde sermayenin kazancı (kâr) meşrû değildir,
kötüdür, zararlıdır; İslâm'a ve kapitalistlere göre meşrû, faydalı ve iyidir.
Faiz İslâm'a göre meşrû değildir, kötüdür, zararlıdır; kapitalistlere göre
olmazsa olmaz bir enstrümandır, iyidir, faydalıdır. Yolunu bulup sömürmek
kapitalizmin can damarıdır, gıdâsıdır, iyidir, amaçtır; İslâm'ın ise haramıdır.
İslâm'a göre kasten adam ölüren idam edilmezse adâlet gerçekleşmez, Batı'ya göre
gerçekleşir, İslâm'a göre din, insan hayatının merkezinde olmalıdır, Batı'ya
göre din olmasa da olur, olursa da bireyin özel hayatına ait olmalı,
başkalarıyla ilişkisini etkilememelidir...
(Siyah kanalların Ramazan konularını da gelecek yazıya bırakalım).
Ramazan Konuşmaları (3)
Siyah kanallarda Ramazan'ı karartmak, bu yapılamazsa "fırsat bu fırsat" diyerek
İslâm'a yönelik kötü amaçları gerçekleştirmek üzere seçilen başat konular
şunlardı: Din-dünya (din-siyaset) ilşikisi, İslâm ve demokrasi, anadilinde
ibâdet, kadın, din ve değişim. Bunlardan bazılarını daha önceki yazılarımızda
ele almış, tahlil ve tenkit etmiştik. Diğerlerine gelince:
1. Din dünya, din-siyaset ilişkisi konusunda empoze etmeye çalıştıkları inanç ve
düşünce, "dinin iman, ibâdet ve ahlâktan ibaret bulunduğu, dünya hayatının
düzenlenmesinin akla ve bilime bırakıldığı, Kur'an'da geçen bazı düzenlemelerin
o günün ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olduğu ve bugünün müslümanlarını
ilgilendirmediği" şeklinde özetlenebilir. Bu anlayışın delîlleri nedir diye
sorulduğunda nakli (âyet ve hadîs) olarak zikrettikleri bir şey yok. Âyetler ve
hadîsler, ilâhî-dînî hükümlerin beşer tarafından değiştirilmesine izin vermiyor.
Aklî delîl olarak ise "insan hayatında en temel kuralın değişme olduğunu,
değişen hayatın ihtiyaç ve problemlerine, değişmeyecek olan naslarla çözüm
getirmenin mümkün olmadığını" ileri sürüyorlardı.
Dinin en önemli unsuru elbette inançtır. Ama bu inancın içeriğinde Allah ile kul
ilişkisi vardır; Allah'ın yarattıklarına, onların iyiliği, iki cihanda
sâadetleri için bazı emirleri ve yasakları, tavsıyeleri, teşvikleri, verdiği
bilgiler vardır, bunların bir kısmı da dünya hayatı ile (insanın diğer
insanlarla, toplum ile ve eşya ile ilşkilerine ait olanlar, hukuk, siyaset,
ahlâk...ile) ilgilidir. Esasen hayatın bir alanını diğerinden, su geçirmez
kaplar gibi ayırmak mümkün değildir. Ayrıca nasıl eski Yunan'dan, Roma'dan beri
devam eden siyasî ve hukûkî ilkeler, kurallar, normlar varsa ve bunlar,
insanların değişmesine rağmen değişmemiş ise dinin buyruklarında ve
öğretilerinde de böyle değişmezlerin bulunması tabîîdir. Peygamberlik sona
erdiğine göre hiçbir insanın, âyet ve hadîslerin kesin, bağlayıcı ifadeleriyle
sabit olmuş kuralları değiştirmeye hakkı olamaz. Bunun iki istisnası vardır: 1.
Âyet ve hadîste, hükmün değişmeye açık olduğunu gösteren bir işaretin bulunması.
2. Olağan dışı durumlar sebebiyle uygulamanın zarar vermesi. Eğer bu kurallar,
emir ve yasaklar uygulandığı takdirde fert ve cemiyete zarar veren bir durum
orataya çıkarsa -ki, normal hâllerde böyle bir şey olmaz- o zaman zarûret ilkesi
devreye sokulur ve zararlı olan uygulama askıya alınır. Ama vahiy ile gelmiş,
değişme kâbiliyeti taşıdığına dair bir delîl ve işaret bulunmayan, uygulandığı
takdirde bir zarar da sözkonusu olmayan kurallar, ilkeler, sadece "her şey
değişiyor bunlar da değişsin" veya "filân topluluk farklı kurallara sahip,
onları uyguluyor, biz de öyle yapalım" diye değiştirilemez.
2. İslâm ve demokrasi: Demokrasiyi yalnızca yöneticiyi halkın seçmesi,
gerektiğinde değiştirmesi ve yönetimde halka danışılması gibi birkaç
unsura/esasa indirgeyen bazı İslâm modernistleri "İslâm eşittir demokrasi"
demekten çok hoşlanıyorlar. Ama gelgör ki, günümüzde demokrasi, halkın kendini
idaresi şeklinde tanımlanmıyor, bu tanımlama demokratik sistemi ifade etmiyor.
Tanıma giren daha önemli unsurlar var: Bireyin hak ve özgürlükleri, egemenliğin
halka ait olması, yönetime katlılım, dinin dünya işine karışmaması... Bu
unsurları İslâm'ın aynasına tutarsak önemli farklılıklar bulunduğunu görürüz:
Bir kimsenin hem müslüman hem de demokratik anlamda özgür olması mümkün
değildir. İslâm ve teslim, insanın bazı özgürlüklerinden Allah için vazgeçmesi,
fedakârlık etmesi, beşerî arzularına değil, Allah'ın irâde ve rızâsına boyun
eğmesi demektir. Demokraside halkın kayıtsız şartsız egemenliği, yalnızca
kırallara, hükümdarlara, seçkinlere karşı değil, aynı zamanda Allah'a karşı da
ileri sürülmüştür. Bu mânâda demokrasi, dünya hayatında yönetime dini ve Allah'ı
da karıştırmamak demektir. Yasalar yapılırken, uygulanırken, insanlar
yargılanırken, yönetim denetlenirken yalnızca halkın (o da nasıl oluyorsa)
irâdesi geçerli olacaktır. "Halkın çoğunluğu kendi irâdeleriyle dinin referans
olmasını kabûl ederse, 'Biz serbest irâdemizle Kur'an'a başvurulmasını
istiyoruz' derlerse hem din hem de demokrasi örtüşmüş olmaz mı?" sorusuna
demokrasi cephesinden şu cevap verilmektedir: "Halkın irâdesi böyle tecellî
ederse bu demokrasiden vazgeçmek anlamına gelir, bu sebeple böyle bir irâde
geçerli olmaz; yani halkın irâdesiyle de olsa din referans olarak alınamaz." Bu
gerçekler ortada iken ikide birde demokrasi ile İslâm'ı eşitleme teşebbüslerini
anlamak mümkün değil!
Ben bir müslüman olarak şöyle düşünüyorum: İslâm dini, insan için hayırlı olan
hak, özgürlük ve ödevleri kısmen belirlemiş, belirlemediklerini de ictihada
(verdiği örneklere bakarak sonuç çıkarmaya) bırakmıştır. Bunlar uygulandığı
takdirde -İslâm'a ve müslümanların inançlarına göre- bütün insanlar dünyada
olabildiğince mutlu ve huzurlu olurlar, âhirette ise hak dine inanan ve bu
inanca göre yaşayanlar mutluluğu elde ederler. Eğer dünyanın veya ülkenin
şartları böyle bir uygulamaya imkân vermiyorsa müslümanlar, şu veya bu rejimi,
zorlayarak "İslâm'a göre meşrû veya İslâmî" diye nitelemek yerine, zarûrî olarak
kabûllenir, o sistem içinde kendi inançlarını yaşamanın yollarını ararlar.
Mevcut sistemler içinde, bir müslümanın inancına göre -olabildiğince- yaşaması
için en uygun sistem -kitabın kavlince anlaşılıp uygulanmak şartıyla- demokrasi
olabilir.
Niçin Yıkıyorlar
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından Suud Hanedanı'nın hâkimiyet dönemine kadar
kutsal topraklarda yapılmış birçok eseri, tarihi izleri, tarih olmuş coğrafyayı
bu hanedan (krallık) niçin yıkıyor, siliyor, değiştiriyor? Düşünüldüğü ve
kendileriyle konuşulduğu zaman bu tahribâtın aşağıdaki sebeplere dayandığı
anlaşılıyor:
1. İnanç (din, itikad): Muhaliflerinin Vehhâbîlik, kendilerinin ilk saf ve sade
dîne dönüş hareketi (ed-da'vetu's-selefiyye) dedikleri dînî ve muhtemelen sonra
siyasî hareket, bid'atlar ve şirke karşı savaş açmıştır. Onlara göre mezarlara,
peygamber, sahâbe ve evliyâ ile ilgili mekân, eşya ve tarih izlerine saygı
göstermek, buraları ziyaret etmek, yapılan duâlarda bu şahısları ve onlarla
ilgili yerleri aracı kılmak, "Allah'ım, bunların hatırı için duâmı kabûl et"
demek (tevessül) veya buralarda yapılan duânın daha çok kabûl şansı bulunduğuna
inanmak tevhîd (Allah'ın birliği) inancına aykırıdır, şirktir (Allah'a başkasını
ortak koşmak, yaratılmışlara ilâhî sıfat ve yetkiler tanımaktır). Şirk de en
büyük günah olduğuna göre bununla mücadele etmek müslümanların birinci
vazifesidir. Bu mücadelenin bir şekli de bütün bu kutsal veya kutsallık izâfe
edilmiş nesneleri (türbeleri, mezarları, binaları, eşyayı, izleri) ortadan
kaldırmak, yok etmektir. Birçok sahâbe kabri ve İslâm tarihi ile ilgili eserler,
izler bu yüzden yıkılmış, yok edilmiştir.
Bize göre bu mekânları ziyaret, oralarda Allah'a ibâdet ve duâ etmek, Allah
katında değerli ve sevgili olduğuna inanılan insanları duâda araya koymak
(onların adını anarak, "Bunların yüzü suyu hürmetine duâmı kabûl et Allah'ım!"
demek şirk değildir. Tevessül adı verilen bu davranışın câiz olup olmadığı
konusu da geçmiş âlimlerce tartışılmış, câiz görenler ve görmeyenler olmuştur.
2. Din hizmeti: Hac, umre, iki kutsal mescitte namaz gibi ibâdetlerin kolayca
yapılabilmesi ve izdihamın ortadan kaldırılabilmesi için yol açma, mekânı
genişletme gibi inşâat ve tedbirlerin zarûrî hâle gelmesi. İlk halifelerden
itibaren Medine mescidinin genişletilmesine ihtiyaç hâsıl olmuş, mescit
çevresindeki evler, yollar ve diğer mekânlar alınmış, yıkılmış mescide
katılmıştır. Bu sebeple istimlâk, yıkma ve inşa zarûrî olduğunda elbette
yapılacaktır. Ancak hem zarûretin sınırları aşılmamalı, hem de ihtiyacı
karşılayacak genişletmeler yapılırken muhâfaza edilebilecek tarihi eserler
korunmalı, yıkmadan amacı gerçekleştirme yolu aranmalıdır.
3. Osmanlı ve Türk düşmanlığı: Vehhâbî hareketi başladığında karşısında
Osmanlıyı bulmuş, onunla savaşmıştır. Savaşan iki gurup arasında düşmanlık,
aleyhte propaganda, abartma, çarpıtma, iftira olağandır. Bu savaş sırasında ve
sonrasında ne yazık ki, bunlar olmuş ve bundan sonra da uzun yıllar bu Osmanlı
düşmanlığı devam etmiştir. Osmanlı Devleti ortadan kaldırılıp yerine yeni
Türkiye kurulunca, İslâm dünyasının birleşip güçlenerek kendi maddî ve manevî
değerlerine, kendi mukadderatına ve geleceğine sahip çıkmasını istemeyen, bunu
kendi siyaset ve menfaatlerine aykırı bulan sömürgeciler, işbirlikçilerini
kullanarak İslâm ülkelerinde ve özellikle Orta Doğu'da, okul kitaplarına
varıncaya kadar her vasıtayı kullanarak yıllarca Türk düşmanlığı aşılamışlardır.
Çünkü -onlara göre- İslâm dünyasının kendine gelip birleşmesi ve güçlenmesine
öncülük edebilecek insan topluluğu Türkiye'dedir. Türklerin devraldığı tarih ve
kültür mirası böyle bir şuur ve rehberliği mümkün kılmaktadır.
4. Maddî menfaat: Kutsal topraklara seyahat ve ziyaret büyük bir rant
oluşturmaktadır. Bu topraklara hâkim olanlar rantı -pastanın büyüğü saltanâta en
yakın olanlara verilmek üzere- kendi aralarında paylaşıyorlar. İki mescidin
çevresi turistik ve ticarî mekânlar, işletmeler bakımından elmas değerindedir.
İşte bu ranta göz dikenler, başka hiçbir şeyi görmeksizin, hiçbir hassasiyeti
gözetmeksizin tarihi yıkıyor, tahrip ediyor ve yeniyi, para getireni yapıyorlar.
5. Medeniyet, tarih şuuru, edep, nezaket, san'at zevki... eksikliği: Bu sebebe
dayalı bir yıkma ve yapma örneği, Kâbe'nin (Mescid-i haram'ın) hemen yanında,
âdeta tepesinde, çok önemli bir tarihî mekânda, bazı tarihî eserleri ve izleri
yok ederek yapılan misafirhane/saraydır.
Bütün bunların olması, engellenememesi ve devam etmesinin sebebebi ise İslâm
ülkeleri arsındaki soğukluk ve kopukluktur. Müslümanların başına gelen bunca
felâket, içine düştükleri zaaf ve zillet hâlâ akıllarını başlarına
getirememiştir. Hâlâ maddî veya manevî sebeplerle İslâm'a ve müslümanlara karşı,
hattâ düşman olan yabancıların oyunlarına gelinmekte, bir türlü engeller
aşılarak kardeşler bir araya gelememekte, güç ve işbirliği yapamamakta, tam
aksine birbirlerine yabancı ve bazan düşman gibi davranmaktadırlar. İlişkiler
böyle gittiği sürece (eğer kaldıysa) daha çok kale ve eser yıkılacaktır.