İslâm Bir Dindir
İslâm bir dindir, hak dinlerin sonuncusudur, şekliyle ve rûhuyla (mânâsı ve amacıyla) bir bütündür, değişmez hükümleri, kendini oluşturan inanç, ibâdet, ahlâk ve hayat kuralları ile bellidir, özeldir, bir kimlik, bir kişilik gibidir. İslâm, istenildiği gibi yeniden yoğurulup yeni şekillere ve kalıplara sokulacak, rûhu veya şekli değiştirilecek bir sistem değildir. O'na değişmez şeklini veren de, değişime açık yönlerini ve bu değişimin nasıl gerçekleşeceğini belirleyen de Allah'tır; Resûlullah'ın (s.a.v.) dîne katkısı, kendi aklından veya hevâsından değildir, Allah'ın ona, Kur'an vahyi dışında bir bilgi verme yoluyla verdiklerindendir, bildirdiklerindendir.
İslâm kelimesinin lüğat mânâsından yola çıkarak "esenliktir, barıştır, hakka teslimiyettir, evrensel değerleri benimsemek ve yaşamaktır" gibi başı sonu belirsiz tanımlar yapmak ve bu kavramların içini, modaya ve çağdaş telâkkîlere, uygulamalara bakarak doldurmak, sonra da "İşte İslâm budur" demek bir saptırmadır, kafa karıştırmadır, insanları İslâm adına -bazan ona zıt, onunla çelişen- bilgi, sistem, inanç ve uygulamalara yönlendirmektir. Bugün dünyada çağdaşlık, barış, demokrasi, özgürlük, eşitlik, adâlet, insaniyet, insan hakları gibi yükselen değerler vardır. Ancak sıra bu değerlerin kavramlaştırılmasına gelince kavramlaştırmayı yapanların dünya görüşleri, felsefeleri, inançları, içinde bulundukları tarih ve kültür devreye girmekte, ortaya önemli farklılıklar ve problemler çıkmaktadır. Çağdaşlığın ölçüsü nedir, niçin böyledir, barış nedir, nasıl sağlanır, sürekli olabilir mi, adâlet nedir, eşitlik fırsatta mı olacaktır, mülkiyette mi, istifâdede mi, özgürlük nereye kadar, "özgürlük, adâlet ve eşitlik" arasındaki gerilimler ve çelişkiler nasıl giderilecektir, demokrasi nedir, mümkün müdür, insanın hakları nelerdir, ödevleri nelerdir, hak-ödev dengesi nasıl kurulacaktır... şeklinde yüzlerce sorular, problemler, farklı cevap ve çözümler. "İslâm evrensel değerlerdir" denildiğinde, evrensel değerlerin varlığı da, mâhiyeti de (nelerden ibaret oldukları da) tartışmalı olduğuna ve değişmeye açık bulunduğuna göre, "İslâm diye ayrıca bir din yoktur" denilmiş olmaz mı?
Kur'an'a göre İslâm bir dindir, insanların inandığı, bağlandığı dinlerin hak olanı da batıl olanı da vardır, İslâm en son ilâhî/hak din olduğuna göre ona inanmayanların, onun mecbûr kıldığı ibâdetleri yapmayanların, ahlâkı ve talimâtı yaşamayanların -muhalif oldukları, aykırı davrandıkları noktalarda ve alanlarda- doğru yolda oldukları, "hakkı, iyiyi, güzeli, barışı, esenliği, kemâli..." temsil ettikleri söylenemez. Allah Teâlâ, belli bir bütün olan İslâm'dan başkasını din olarak benimseyenlerin bu dinlerini kabûl etmemekte, bunlarla kendisine kulluk edilmesine râzı olmadığını bildirmektedir. Bugün yeryüzünde yaşayan milyarlarca insanın yaklaşık altıda biri müslümandır, geri kalanı başka dinlere inanmakta veya bütün dinleri inkâr ederek dinsizliği, bir başka felsefeyi din edinmektedirler. Müslümanların ebedî kurtuluşu imanlarını muhafaza etmelerine, İslâm'a uygun yaşamalarına, günahlarına tevbe etmelerine, Allah'ın bağışlamasına bağlıdır. Diğerlerinin ebedî kurtuluşu ise yeterince haberdar olanların İslâm'a girmelerine, haberdar olmayanların ise bütün dinlerin üzerinde ittifak ettikleri inanç ve ahlâk üzere yaşamalarına bağlıdır. Kur'an'dan çıkan sonuç budur, Kur'an bunu demektedir.
Kulağa hoş geliyor, İslâm ile araları hoş olmayanları memnun ediyor ve alkış topluyor diye İslâm'ın kavram yapısını bozmak "bir bozgunculuktur, fesattır, tahriftir". Başka inanç sahiplerini kurtarmak için İslâm'ın "hak din ve kurtarıcı din" olma vasıflarını inkâr etmek veya örtmek de haksızlıktır. İslâm'ı okuyup öğrenenlerin vazifesi onu insanlara doğru olarak anlatmaktır, inanmayanlar ve aykırı yaşayanların akıbetlerini de -yine İslâm'ın bildirdiklerine uygun olarak- açıklamaktır. Milyarlarca insanı inançsızlıkları, ibâdetsizlikleri, ahlâksızlıkları ve kötü davranışları sebebiyle cezâlandıracak olan, onların yaratan, Rahman ve Rahîm olan Allah'tır. O, mutlak adâletine, rahmetine, mahabbetine, affına, lutfuna rağmen kullarının bir kısmını cezâlandırıyorsa, cezâlandıracağını bildiriyorsa kulların yapacağı şey, buna itiraz etmek, hükmünü değiştirmesini istemek değil, rızâsına uygun yaşamaya çalışmaktır, bunu teşvik etmektir.
 

 

 

 

 

İslâm'ın Muhalifleri
Hz. Peygamber (s.a.v.) İslâm dînini vahiy yoluyla Allah'tan alıp yakınlarından başlayarak insanlara tebliğ etmeye koyulduğu günlerden itibaren, bu dînin müminleri yanında muhalifleri de olmuştur.
Muhalifler açık ve gizli olmak üzere ikiye ayrılırlar; gizli muhalifler münafıklardır, müslümanlara karşı takıyye yapan, gerçek inancını ve tavrını gizleyen inkârcılardır. Her iki gurup da, bir din olarak İslâm'a muhalif olanlar ve -İslâm'ı benimsemekle beraber- belli bir anlayış veya temsiline muhalif olanlar şeklinde ikişer kısma ayrılabilir.
İslâm'ın muhaliflerinin bir kısmı muhâlefetlerini fikir ve inanç olarak muhafaza ederler, ancak karşı tarafın farklı inanmasına ve yaşamasına müsamaha gösterirler; bunlarla bir topluluk oluşturup beraber yaşamak üzere anlaşmak, farklılık içinde bir çeşit birliktelik kurarak yaşamak mümkündür. Diğer kısmı ise baskıcı ve tektipçidir, karşı tarafa, farklı inanca, düşünce ve hayata tahammülleri yoktur, bazı araştırmacıların tesbitlerine göre bunlar, tarih boyunca en az yüz kere, müslümanları yok etmek ve İslâm'ı ortadan kaldırmak üzere plân yapmış, eyleme geçmişler, ancak muvaffak olamamışlardır. İslâm dîni bu saldırgan ve baskıcı muhaliflerine karşı ve bunlar bulunduğu için cihadı meşrû, gerektiğinde farz kılmıştır. Bu çeşit muhaliflere karşı kendilerini koruyabilmek için müslümanların güçlü ve aktif olmaları kaçınılmaz görülmüştür.
İslâm'ın muhaliflerini guruplar hâlinde ve kendilerine karşı alınacak tedbirleri de açıklayarak şöyle tanımlamak mümkündür:
İslâm'ın bütününe açıktan karşı olan, İslâm'ı bir din olarak benimsemeyen kimselere "kâfir" denir, halk dilinde bu kelimenin karşılığı "gâvur"dur. Kâfirler ister başka bir dîne inansınlar, ister hiçbir dîne inanmasınlar müslümanlar onları, İslâm'a girmeleri için zorlayamazlar, onlar saldırmadıkça saldıramazlar, din ve vicdan hürriyetlerini engelleyemezler. Ülkenin içinde ve dışında olan kâfirlerle güvenlik anlaşması yaparak yaşarlar, ihanet etmeleri ihtimali karşısında uyanık olurlar.
Kâfirlerin -Kur'an'a göre- en kötüsü münafıklardır, bunlar kendilerini gizledikleri için şerlerinden emin olmak, zararlarını engellemek çok zordur. Hemen her zaman müslümanlar en büyük darbeyi bunlardan yemişler, bunların açık düşmanlarla işbirliği yapmaları sebebiyle büyük zararlara ve kayıplara marûz kalmışlardır. Kimsenin kalbini (beynini) yarıp içindekini görmek mümkün olmadığı gibi, insanların gizlisini araştırmak da câiz değildir. Ancak bir kimsenin veya gurubun yapıp ettiklerine bakarak bir kanâate varmak, eğer güçlü delîller var ise onlara karşı tedbirli olmak mümkündür ve gereklidir. Kuvvetli şüphelerin ve tehlikenin bulunması hâlinde araştırma da yapılabilir.
İçeriden muhalifler, müslüman oldukları veya "müslüman olduklarını sandıkları" hâlde inanç, düşünce ve eylem olarak sahih İslâm'a ve bunun mensupları olan müslümanlar çoğunluğuna karşı olanlardır, bunların anladıkları, temsil ettikleri ve yaşadıkları İslâm'ı kabûl etmeyen, farklı bir İslâm anlayışını veya İslâmî yaşayışı benimseyen fertler ve guruplardır. "Sahih, doğru, Hz, Peygamber (s.a.v.) ve ilk dönem müslümanlarının anladıkları ve yaşadıklarına uygun bir İslâm anlayış ve yaşayışını benimseyen çoğunluğun" Bid'atçılar ve sapıklar (ehlü'l-bid'a ve'd-dalâle) diye isimlendirdiği bu "azınlıkta veya marjinal kalan" guruplara karşı da, onlar saldırmadıkça, kamu düzenini bozmadıkça, başkalarının inanç ve düşünce hürriyetlerine zarar vermedikleri sürece dokunulmaz, her iki taraftan cahil ve mutaassıp kişilerin, gurupların haksız davranışları bir yana bırakılırsa tarihte de dokunulmamıştır. İyi niyetle, edep ve usûl içinde kalarak tartışmak, inanç ve düşüncesini karşı tarafa aktarmak ve savunmak elbetteki serbesttir.
Zamanımızda müslümanım ve bu konuda yeterli bilgim de var diyerek ortaya çıkan, ancak düşünceleri ve eylemleri (yapıp ettikleri) bakımından yukarıdaki kısımlardan birine sokulmaları kolay olmayan kimseler vardır. Bunlardan bazılarının İsam adına ileri sürdükleri düşünce va anlayışları, sahih olsun, sapık olsun klâsik bir İslâm anlayışı içine yerleştirmek mümkün olmamaktadır. Müslümanların bunlara karşı da uyanık ve dikkatli olmak gibi bir yükümlülükleri vardır. İslâmî ilimleri okumamış, bu konularda bilgisi yetersiz olanlar, İslâm adına konuşanların inanç, ahlâk ve iyi niyetlerinden emin olduktan sonra ehliyetlerini (ilmî yeterliliklerini) bu işin ehli olanlardan sorarak öğrenmeli, ancak bunlardan müsbet değerlendime aldıktan sonra onları dinlemeli ve güvenmelidirler.
Vücûdumuz tedâviye muhtaç olduğunda her doktorum diyene, bürosuna doktor tabelası asana gitmiyoruz, erbabından sorarak önce doktorum diyen kimsenin, ilmî, ahlâkî ehliyet ve tecrübesinden emin olmak isitiyoruz, sıra dînimize geldiğinde de aynı hassasiyeti göstermeliyiz, samîmî olarak yanlış yolda olanlara karşı da, dînin ticaretini yapanlarla, kalemini ve düşüncesini satanlara karşı da - bu ikincilere karşı daha çok- uyanık olmalıyız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İslâm Neye Karşıdır?
İslâm dînini bir şeyin yanında, diğerinin karşısında gösterenler bu anlayış, tutum ve davranışlarının muhasebesini yapmak durumundadırlar. Bunu yaparken hareket noktaları faydacılık mıdır, hakkın ve gerçeğin tesbiti midir? Dîni kullanmak mı istiyorlar yoksa onu yaşamak mı? Önce hükmü koyuyor, benimsiyor, sonra İslâm'dan ona delîl aramaya mı koyuluyorlar, yoksa kendilerini İslâm'ın rehberliğine terkederek onun götürdüğü yere mi (hükme, karara, inanca mı) gidiyorlar...
Bugün Türkiye'de İslâm'ın, çağdaş Türkiye ve dünya değerleri (?) ile bağdaşıp bağdaşmadığı, bunların yanında mı, karşısında mı olduğu tartışılıyor. Tartışmaya katılanların pek çoğu, eteklerindeki taşları boşaltarak, sineleri saf olarak meydana gelmiyorlar; çoğu kimsenin hesabı var, kitabı var.
Çağdaş değerler listesinde yer alan başlıca kavramları sıralayalım: Cumhuriyet, demokrasi, laiklik, bağımsızlık, bütünlük, akılcılık, hukukun üstünlüğü, insan hakları... İslâm'ın bunlardan bir kısmına veya tamamına aykırı olduğu inancında olanlar gerici (mürteci), İslâm'ın bunlara uygun olduğunu, hattâ bunlardan ibaret bulunduğunu söyleyenler ise ilerici, aydın, çağdaş kabûl ediliyor. Bize göre insanları böyle guruplara ayırmak, bölmek, bir guruba birinci sınıf, diğerine ikinci sınıf insan/vatandaş muamelesi yapmak, daha da ileri giderek gericilerin insan olmadıklarını, bu ülkede oturmak ve yaşamak hakkına sahib bulumadıklarını söylemek haksızlıktır, bazı tanımlamalara göre insan haklarına ve çağdaşlığa da aykırıdır. Bu değerlerin/kavramların içini açmadan, bunlardan neyin kastedildiğini ortaya koymadan karşı olmak veya olmamak, yanında veya karşısında yer almak da bilimsel ve akılcı bir yaklaşım değildir.
İslâm bir dindir, onun ne olduğunu, ne istediğini, ne istemediğini bildiren sağlam kaynakları vardır. Çağdaş değerlerin mâhiyeti belirlendikten sonra -eğer böyle bir şey gerekiyorsa- peşin hükümsüz olarak İslâm'dan bunlara bir bakış yapılabilir. Uyan ve uymayan taraflar objektif ölçülerle ve özgür bir ortamda tesbit edilir. Uyanların ve uygunların iyi, doğru ve güzel, zıtlarının kötü, çirkin ve yanlış olduğu şeklindeki değerlendirmeler sübjektiftir, inanca, taraftar olmaya bağlıdır. Meselâ İslâm'ın laikliğe uygun olmadığı, laikliği benimsemediği tesbit edilirse, "laikliğin iyi ve doğru, bunu benimsemeyen İslâm'ın veya yorumunun kötü ve yanlış olduğu" değerlendirmesi objektif değildir, inanca ve taraf olmaya bağlı bir hükümdür, değerlendirmedir. Keza okuyan ve çalışan kızların, hanımların örtünmeleri İslâm'ın emri olduğu hâlde birileri tarafından çağdaşlığa aykırı bulunuyorsa burada bir uyumsuzluk vardır, ancak bu konuda "çağdaş olarak açılmak mı, müslüman olarak örtünmek mi iyidir, doğrudur" değerlendirmesi objektif, bilimsel, üzerinde uzlaşma sağlanacak bir husûs değildir, inanca, dünya görüşüne, taraf olmaya bağlıdır.
Farklı inanma, yaşama, değerlendirme guruplarının bir ülke vatandaşlarını oluşturması hâlinde takip edilebilecek iki yol vardır: a) Hâkim gurubun zorla, baskı ile diğerlerini değiştirmesi, vatandaşları tektipleştirmesi. b) Ortak değerler ile "bağımsızlık, bölünmezlik, hukukun üstünlüğü, insan haklarına riâyet, kamu düzeni" gibi zorunlu müştereklerin oluşturduğu bir anayasal düzen içinde farklılıklara izin vermek, müsamaha etmek, hayat hakkı tanımak. Birinci yolda kavga, çatışma, nefret, kan, bölünme ve parçalanma vardır. İkinci yol barış, sevgi, müsamaha, birlikte var olmayı ve yarışmayı mümkün kılma yoludur.
Şimdi hem müslümanım diyenlerin hem de çağdaşım diyenlerin bu iki yoldan hangisini benimsediklerine bakmak gerekiyor, başka bir deyişle İslâm ve çağdaşlık bu iki yoldan hangisine uygun düşüyor, hangisi ile varolmayı öngörüyor veya sakıncasız buluyor? Bize göre faydasız, sonu gelmez kavram tartışmaları yerine bu hayatî konu üzerinde durulmalı, bu sorunun makûl ve meşrû cevabını bulmak için çalışılmalıdır.

 


 

 

Şekil, öz ve edep
Evin özü barınma aracı olması, şekli amaca uygun biçim ve kısımlardan oluşması, edebe tekabül eden kısmı ise tezyinâtı (süslemeleri) ve mimarî sanatın uygulanmış olmasıdır. İnsanın özü rûhudur, şekli bedenidir, edebe benzeyen tarafı ise şeklin güzelliği, tenasübü ve cazibesidir. Yemeğin özü gıdâ olmasıdır, şekli yemeye uygun bir biçime getirilmesidir, edebi ise tadı, tuzu, lezzeti ve süsüdür. Bu üç örnekte olduğu gibi öz, şekil ve edepten oluşan varlıklarda ve mâhiyetlerde bu üç unsurdan birisi eksik olursa kusur var demektir. Bu unsurlardan her birinin var olma bakımından diğerine olan ihtiyacı güçlendikçe, her birinin vazifesini yerine getirebilmesi için diğerine olan bağlılığı arttıkça -eksik olandan kaynaklanan- kusur da artar.
Dînin özü kulun Allah ile ilişki kurması, bu ilişkinin doğurduğu bilinci kesintisiz olarak yaşama hâl ve kemâlini kazanmasıdır; kulun Rabbini bilmesi, O'nunla ve O'nun için yaşamasıdır. Dînin şekli bu ilişkiyi sağlıklı bir şekilde kurmak ve sürdürmek için gerekli bulunan ibâdetler, formüller, kurallar ve pratiklerdir. Dînin edebi (çoğulu âdâbı) ise ibâdetlerin ve kuralların eksiksiz gerçekleşebilmesi için öngörülmüş, kemâle yönelik, tamamlayıcı kurallar ve inceliklerdir. Kim ne derse desin sabit ve gerçek olan şudur ki, din bu üç unsurdan yalnız birini alıp diğerlerini ihmâl ederek yaşanamaz ve onun amacı/özü gerçekleştirilemez. Allah'ın kendilerinden râzı olduğu, kulluk imtihanında başarı elde ettiği ya vahiy ile yahut da ümmetin hüsn-i zannı ile bilinen peygamberlerin, sâlihlerin ve evliyânın hayat hikâyelerinden öğrendiklerimiz, bu kâmil kişilerin dîni, özü, şekli ve âdâbı ile -hiçbirini ihmâl etmeksizin- yaşadıklarını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu bilinen gerçekleri niçin yeniden yazmak ihtiyacını hissettim? Bunları kimlere hatırlatmak istiyorum? Bazılarını sıralayayayım:
1. Nefsini terbiye edeceğine iyice azdırmış olduğu hâlde kendini sûfî ve mürşid zanneden veya bilerek sahtekârlığa soyunmuş bulunan sahte şeyhlere.
2. Dîni özü, şekli ve âdâbıyla yaşayan, yaşamaya çalışan ve bunu tavsıye eden gerçek din âlimlerini ve kulluk yolunun yolcularını ham ve geri kalmış gören, kendilerini ise doğru din anlayışının temsilcisi olarak takdim eden ve "şekli bırak, öze bak" diyen sözde özcü reformculara ve âlim taslaklarına.
3. Dînin merasim ve şekil ile ilgili kurallarına uyan ve talimâtını yerine getiren ancak özü ihmâl eden, "sakallı fakat pis, kaba ve sahtekâr" erkeklere, "başörtülü fakat hafifmeşrep, edepsiz, yırtık (meselâ halkın katıldığı televizyon eğlence programlarında edepsizlikleri alkışlayan veya daha da ileri giderek kalkıp oynayan) bayanlara.
4. Dîni tebliğ ederken veya fırsat elverdiğinde insanlara din eğitimi verirken öncelikleri ve önem sırasını şaşıran, kaş yapayım derken göz çıkaran, önemi az olan üzerinde yoğunlaşırken önemli olanı zâyî eden, elden kaçıran eğitimcilere.
Bir de kendime.

 


 

Müslüman olmak imkânsız değildir
Son günlerde okuduğum iki köşe yazısının birinde laikliğin imkânsız olduğundan, diğerinde ise İslâmîleşmenin imkânsızlığına karar vermiş olan bazı yenilikçilerin -onun yerine koyarak- demokrasiyi talep ettiklerinden söz ediliyordu.
M. Utku'nun, laikliğin imkânsızlığı değerlendirmesine katılıyorum. Teorik olarak kâmil bir laiklik, devletin bütün din ve ideolojilere eşit mesafede olmasıdır, birini tutup, yanında yer alıp diğerlerine karşı faklı tutum ve tavır içinde olmamasıdır. Bu teorik laikliği pratiğe döktüğümüzde, uygulamaya kalktığımızda devlet adına hareket edenlerin (seçilmiş veya atanmış karar ve yönetim elemanlarının) insandan başka bir şey olmaları gerekiyor; çünkü pratikte insanın, tercih ettiği, benimsediği, özümsediği bir din, kanâat, ideoloji, dünya görüşü, inanç ve inançsızlıktan -hayatının bütününde, bütün alanlarda- etkilenmemesi, bunlardan sıyrılarak, bunlar yokmuş gibi davranması mümkün değildir; bu mümkün olmayınca da laikliğin pratiği mümkün değildir. Meseleye böyle bakıldığında, dünyadaki en iyi laiklik uygulamasının bile kâmil (tam, teoriye uygun) olduğu söylenemez, nisbî olarak ona yaklaştığından söz edilebilir.
Bu çağda kitabın kavlince müslüman olmak, müslüman kalmak ve müslümanca yaşamak mümkün olduğu, keza demokrasi ile din de başka kategorilere ait kavramlar ve kurumlardan ibaret bulunduğu için, hem birincinin imkânsızlığına hem de ikincinin ikâmesine katılmıyorum. Bugün şurada ve burada müslümanlar dinlerini yaşama konusunda sıkıntıya düşüyorlarsa bunun sebebi din değildir, müslümanlığın çağdaş insanın ihtiyaçlarına cevap vermekten aciz kalması hiç değildir; bunu sebebi başka din ve ideoloji mensuplarının engellemeleri, tahammülsüzlük ve taassuplarıdır.
Sünnetullaha göre mümkün olmayan bütün insanların müslüman olmasıdır, İslâm hukukuna ve evrensel hukuk ilkelerine göre mümkün ve câiz olmayan da müslüman olmayan kimselerin zorla İslâm'a sokulmaları veya müslümanlar gibi yaşamaya mecbûr kılınmalarıdır. İslâm'a göre câiz ve mümkün olmayan bir şeyi müslümanların talep etmeleri sözkonusu olamaz. Müslümanlar mümkün olanı; yani isteyenin müslüman olabilmesini ve kâmil mânâda, kitabın kavlince, Allah'ın muradına uygun olarak müslümanca yaşayabilmesini istemektedirler. Dünyada herhangi bir demokrasi anlayışı ve uygulaması bu isteğin gerçekleşmesine imkân veriyorsa müslümanların bu demokrasi ile bir dertleri olmaz, ama bu, demokrasinin İslâm yerine konması demek değildir. Eğer demokrasi denilen sistem müslümanların - ve tabîî diğerlerinin- haklı ve vazgeçilemez taleplerinin hayata geçirilmesine imkân vermiyorsa bu takdirde hem müslümanların hem de başka din ve ideoloji mensuplarının demokrasi ile başları dertte olur.

 


 

 

Dinde Reform Talebi
Dinin, âlimler (müctehidler, müfessirler) tarafından ilâhî/kutsal metinler yorumlanarak ortaya konan talepleri ile toplumun ihtiyaçları arasında bir uyumsuzluk, bir çatışma meydana geldiğinde probleme çözüm üretecek olanlar yine âlimlerdir. İslâm tarihinde, bu mânâda çözüm üretme, ârızayı giderme, gerekli ıslâhat tekliflerini oluşturma işine ve çabasına "ictihad" ve "tecdîd" denilmiştir. Lügat mânâsı "olanca çabayı sarfetmek" olan ictihad yeniden yorumlamaktır; eskimiş, işe yaramaz olmuş veya başkalarına ait olduğu için müctehidi bağlamayan ictihadların yerine yenilerini koymaktır. İctihadda değişen dînin nasları değildir; ictihad yoluyla yeni veya değişik bir Kur'an, buna benzer bir sünnet üretilmez, üretilen ve değişen ictihadlardır, âlimlere ait anlayışlar, yorumlar, kıyaslar, değerlendirmeler ve fetvâlardır. Lügat mânâsı "yenilemek" olan tecdidin tarihte gerçekleşen biçimiyle tanımı, dinden sapmaları düzeltmek, ferdin ve toplumun hayatına yerleşen dîne aykırı inanç, tutum ve davranışları (hurtafe ve bid'atları) ayıklamak, gerçek İslâm'a göre toplumu ıslâh etmektir. Tecdid hareketinin de amacı dîni değiştirmek değil, ondan sapan, uzaklaşan toplumu değiştirmektir, eğitim yoluyla ıslâh etmektir.
XVI. Asırda Luther tarafından daha ziyâde katolik hristiyanlığına karşı yapılan reform (yeniden şekillendirme, düzeltme, ıslâh etme) hareketinin sebepleri ve gerekçeleri İslâm için sözkonusu değildir. İslâm'da Allah tarafından vahyedilmiş ve bozulmamış bir kitap vardır ve bu kitap tektir, Allah ile kul arasında "ibâdette, tövbede, bağışlamada..." bir aracı yoktur, diğer insanlardan farklı bir ruhban sınıfı, hatâ etmez, yanılmaz bir papa mevcût değildir, katolik kilisesine benzer bir otoriteli teşkilât da yoktur. Kur'an birçok dile tercüme edilmiştir, onu asıl dilinden veya tercümesinden okumak ve yorumlamak belli bir sınıfın tekeline verilmemiştir; herkes gerekli bilgileri elde edebilir ve bilgisi olan da okur, anlar, yorumlar, uygular. Hristiyanlıkta reform sayesinde elde edilmiş bulunan sonuçların önemli ve gerekli olanları İslâm'da zaten var olduğu ve İslâm farklı özellikler taşıdığı için bu dinin reforma ihtiyaç yoktur, ictihad ve tecdîd ihtiyacı karşılamak için yeterlidir.
İctihadı âlimler yapar. Devlet başkanı da müslüman, ilmi ile âmil (dindar) bir âlim olursa ictihad yapabilir. Yapılan ictihad yalnızca sahibini bağlar. Başka müctehidleri bağlamaz. Yeterli bilgi sahibi olmayan müminler ise diledikleri bir âlimin (müctehidin) ictihadını (mezhebini) benimser, din bilgisini bu yoldan edinir ve dinlerini yaşarlar. Sivil kesimde (fetvâ alanında) İslâmî devletin belli bir icthadı dayatma, ona zorlama selâhiyeti yoktur. Kamu alanında, devlet işlerinde ise farklı ictihadlar arasında seçim yapma, bunu kanunlaştırarak kamu hayatında kullanma selâhiyeti ülü'l-emre (yöneticilere) verilmiştir.
Laik bir devlette, kendisi müctehid olmayan, danıştığı kimselerin de selâhiyet ve niyetleri tartışmalı bulunan bir devlet başkanının, İslâm dîni için, adını koymasa bile bir reform projesi üretme teşebbüsünü, yukarıda özetlediğim gerçekler ve sabit kurallar açısından değerlendirdiğim zaman garip, tutarsız ve çelişkili bulduğumu ifade etmeliyim. Laik devlet bir yana İslâmî bir devletin bile tek tip bir yorum paketini resmileştirip müminlere dayatma selâhiyetinin bulunmadığı yukarıdaki açıklamalardan anlaşılmış olmalıdır. Kur'an'dan 230 âyeti değil, bir âyeti bile yürürlükten kaldırmak beşerin selâhiyeti dışındadır. Bir âyetin yürürlüğünü bir süre askıya almak için ise ona inanan ve onu temel referans olarak kabûl eden toplumun talep ve ihtiyacı üzerine, ehli tarafından usûlünce yapılmış ictihada ihtiyaç vardır.
Laik devlet mevcût laiklik uygulama ve anlayışını değiştirmeye niyet eder de bunun yerine koyacağı din ve vicdan özgürlüğü ile İslâm'ın taleplerini nasıl bağdaştıracağını bilmek isterse bunu ilim erbabına havale etmeli, alacağı raporları değerlendirmeli ve uygulamasını buna göre yapmalıdır. Böyle bir niyet mevcût değilse, proje filân denerek İslâm kırpılıp mevcût laiklik anlayışına uydurulmak isteniyorsa olmayacak bir şeyle uğraşılıyor, abesle iştigal ediliyor demektir.
Ya batılılaşma yolunda ilerler, laikliği de onlar gibi anlar ve uygularsınız, yahut da milletin inanç ve değerleri ile uzlaşan bir din, düşünce, vicdan özgürlüğü modeli oluşturursunuz; bunların kırması olmaz.

 


 

Dinde Reform Talebi (2)
Cumhurbaşkanı'nın yaptığı açıklamalar onun yeni bir şey talep etmediğini, Cumhuriyet devrimi ile yapılan değişikliklerin aynen benimsenmesini, bunları değiştirme talep ve teşebbüsünden vazgeçilmesini istediğini açıkça ortaya koymuş bulunuyor. Cumhuriyetin belli bir anlaşılma ve uygulama biçimine itiraz hem soldan hem de sağdan gelmekte, ikinci/farklı bir cumhuriyet anlayışı teklif edilmekte idi. Cumhurbaşkanı bu itirazlar içinden İslâmcılara ait olanı ele almakta ve onları, yetmiş altı yıldan beri sürüp gelem değişliklerin, uygulamaların İslâm'a aykırı olmadığına iknâ etmeye çalışmaktadır. Sayın Demirel'in, ilâhiyatçılara, hukukçulara ve başka ilim adamlarına danışarak oluşturduğu kanâatine göre cumhuriyet, demokrasi ve laiklik İslâm ile çatışmamaktadır. Bu kanâatin delîllerini kendisi şöyle açıklamaktadır: a) Cumhuriyet, muâmelât (siyaset, hukuk ve ekonomi alanlarıyla ilgili dînî hükümler, kurallar) yerine Batı'ya ait hukuk kurallarını koymaktan ibarettir, bu yapılırken Meclis'te âlimler vardır ve bunlar değiştirmeye itiraz etmemişlerdir. b) İslâm'a inanan bir kimse mümindir, ehl-i kıbledir, ona kimse "sen kâfirsin, müslüman değilsin" diyemez, muâmelâtı uygulamayan ülkeler dâru'l-harb olmaz. c) Türkiye'de İslâm dininin inanç, ibâdet ve güzel ahlâkını yaşamak isteyenler, diğer ülkelerdeki müslümanlardan daha serbest olarak yaşamaktadırlar. d) Muâmelâtı uygulamaya dönmek veya bunu istemek irticâdır; irticâ laikliğe aykırıdır, mümkün değildir, huzur ve birlik için bu talepten vazgeçmek şarttır.
Bize göre Cumhurbaşkanı'nın değerlendirmelerinde, teşhislerinde ve tedbir tekliflerinde önemli eksiklikler, yanlışlar ve tutarsızlıklar vardır:
a) Cumhuriyet devrimi yalnızca bir hukuk devriminden ibaret değildir. Hukuk değiştirmeyi bırakın, saltanâtın ilgasına bile ciddî itirazlar olmuş, bu itirazlar, M. Kemal Paşa'nın "ihtimal bazı kafalar kesilecektir" cümlesiyle susturulmuştur (B. Lewis, 248). Başta hukuk devrimi olmak üzere diğer devrimler 1923'te kurulan ikinci mecliste gerçekleştirilmiştir, bu meclisin üyelerinin çoğu, daha önce kurulmuş bulunan halk fırkasının mensuplarıdır, âlimler değildir. Buna rağmen cumhuriyet, 286 üyeli mecliste 158 müsbet oyla kabûl edilmiştir (s.261). Diğer devrimlerin önemli bir kısmı 1925-1929 yılları arasında devam eden takrîr-i sükûn yönetimi ve istiklâl mahkemelerinin gölgesi altında yapılmıştır. Bu tarihî gerçekler karşısında "kimsenin itiraz etmediğinden" değil "edemediğinden" söz edilebilir.
b) Muâmelâtı terketmek veya genel olarak amelsizlik üç şekilde olabilir: 1. İnanmadığı, bu hüküm ve kuralların Allah'tan, vahiy yoluyla geldiğini kabûl etmediği için terketmek. 2. İnandığı hâlde eğitimsizlik, tembellik, ihmâl, işine gelmemek gibi sebeplerle terketmek. 3. Âyet ve hadîsleri başkalarından farklı yorumlayarak terketmek. Bunlardan birincisi kişiyi İslâm'dan çıkarır. İkincisi günahkâr, fâsık, kusurlu kılar. Bu iki şekilde terk laikliğe uygundur, fakat İslâm'a uygun değildir. Üçüncüsü, iyi yetişmiş ve iyi niyetli bir kimse tarafından yapılmış olursa onun ictihadıdır, meşrûdur ve câizdir; ancak bu kimse de başkalarını kendi ictihadını benimsemeye zorlayamaz.
c) İmanı ve İslâmî güzel ahlâkı sağlamak, yaşamak ve korumak din eğitimi ile olur; Türkiye'de din eğitimi parçalanmış ve baltalanmıştır. Eğitim ve öğretimin belli bir çağı vardır, 15 yaşından sonraya ertelenemez. Namaz ve oruç ibâdetlerin başında gelir, Türkiye'de birçok çalışan istediği hâlde ya müsait zemin olmadığından veya mimlenme korkusundan namazını kılamamakta, orucunu tutamamaktadır. İslâm'a göre Allah'ın emirlerini yerine getirmek, haramlardan kaçınmak ibâdettir. Meselâ başını örtmeyi gerekli, açmayı haram bilen bir bayan, açmadığı takdirde okumak veya çalışmaktan mahrûm bırakılırsa burada inanç ve ibâdet özgürlüğü vardır denemez. Bu ülkede sermaye bile yeşil ve beyaz diye renklere ayrılmış, İslâmî olan şaibeli kabûl edilmiş, üvey evlat muamelesine tâbî tutulmuştur.
d) Muâmlâta dönmek irticâ ise ve laikliğe aykırı ise laiklik de İslâm'a aykırı olur, onunla bağdaşmaz; çünkü muâmelâtı İslâm'dan ayırmak, böyle bir reform yapmak mümkün (meşrû, câiz) değildir. Mesele böyle ele alınır ve dindar müslümanlara "buna râzı olun, sesinizi çıkarmayın" denirse gerginlik son bulmaz, problem çözülmüş olmaz, vicdan huzuru ve birlik sağlanamaz. Denenmesi gereken yol başkadır. Bu yol, günümüz demokrasilerine, insan hak ve özgürlüklerine uygun bulunan ve Batı'da uygulanan yoldur. Buna göre bir müslümanın, bir mûsevînin (ferdin ve gurubun) kendi hayatında şerîatı uygulaması irticâ ve laikliğe aykırı sayılmaz; başkalarının haklarına zarar vermediği ve kamu düzenini bozmadığı ölçüde ve sürece buna izin verilir, düzenlemeler de buna göre yapılır. Tek millet, tek devlet olmanın gereği bulunan ortak alan da ortak karar ile belirlenir.

 


 

AB ve İslâmcılar
Modernizm karşısında müslüman münevverlerin farklı yaklaşımları olmuştur. Bunlar arasından bazıları, eski hâli olduğu gibi muhafaza etmeyi de yeni hâli (Batı çağdaşlığını) olduğu gibi, kabûl etmeyi de reddetmiş, bunların yerine İslâmî çağdaşlaşmayı savunmuşlardır. Bu çağdaşlaşmanın nasıl gerçekleşeceği (meselâ atılacak, alınacak, korunacak şeyler) husûsunda düşünmüşler, çeşitli projeler oluşturmuşlardır; işte bunlar İslâmcılardır. Bugünden geriye bakarak İslâmcılar hayli hırpalanmış, bireylerinin farklılıklarına bakılmaksızın hepsi aynı kefeye konmuş, atılıp tutulmuştu. Şimdilerde yeni bir furya başladı, AB ye giriş macerâsında İslâmcıların (bunlar kimlerse ve kendilerine kim İslâmcı demiş ise) tutumu, yaklaşımı ele alınmakta, birtakım yakıştırmalar yapılmakta, tenkit, hattâ karalamalar yapılmaktadır. Bunu yapanlar da müslüman münevverler olduğuna göre kendilerinin neci olduğu bence merak konusudur. İslâmcılık iyi bir şey ise bunlar neden İslâmcı değil, kötü bir şey ise niçin başkalarına İslâmcı diyorlar; onların rızâlarını ve onaylarını aldılar mı?
Bütün mesele, korunması gereken değerleri zedelemeden çağdaşlaşmaktır. İslâm dünyası bunu kendi başına gerçekleştiremedi, şimdi Türkiye, AB ne girerek çağdaşlaşmak istiyor. Şuurlu müslümanların korkusu, bu macerâdan zararlı çıkmak, belki hiçbir önemli şey elde edemeden veya maddî bazı avantajlar elde ederek manevî bakımdan büyük kayıplara uğramaktır. Bu kayıplar da başta dînimiz, dindarlığımız olmak üzere kültürümüz, mâzîden devraldığımız güzel hasletlerimiz, onlarsız var olamayacağımız değerlerimizdir.
İdeal olanı kendi dinamiklerimiz ile çağdaşlaşmak idi, başka kültür ve medeniyet mensuplarını hayran bırakacak bir çağdaş medeniyet ortaya koymak, onların bize katılarak tamamlanmalarını sağlamaktı. Eğer bu yapılamadıysa her müslüman sorumludur; suçu, kabahatı, sorumluluğu İslâmcıların veya başkalarının üzerine atarak bundan kurtulmak mümkün değildir.
Her şeye rağmen müslüman kesimde AB ne girme konusunda bir direniş vardı. Türkiye'de öyle şeyler oldu ki, "böyle kaybemektense girelim de öyle kaybedelim, kimbilir belki de kazanırız" noktasına gelindi. "Acaba bütün olup bitenler, yapılanlar, müslümanları bu noktaya getirmek için mi yapıldı?" sorusu da akla gelmiyor değil.
Her ne ise bundan böyle, Avrupa birliği içinde müslüman olarak kalmak, kendi kültürünü korumak, teorik olarak çağdaş İslâm medeniyeti kavram ve kurumlarını oluşturmak, pratik olarak da topluluk içinde öz kültürünü yaşamak için neler yapılması gerektiğini düşünmek, gece gündüz bunun için çalışmak gerekiyor. Kimi başörtüsünü korumak, kimi yasağını kaldırmak, kimi ipten kurtulmak, kimi hür düşünmek ve yaşamak... için AB'ni kuratrıcı Mehdî gibi karşılıyor; hâlbuki bu macerâ tuzaklarla dolu. Çok önemli belirsizlikler, problemler ve handikaplar var. Belki eski hâl muhal ama, yeni hâl de bir başka mânâda izmihlâl olabilir. Allah korusun bu izmihlâl gerçekleşirse, bunun da sorumluluğunu İslâmcıların üzerine atarak işin içinden sıyrılmak kimseye bir şey getirmez, herkes sorumluluğunu bilmeli, elele verip çalışmalıdır.

 


 

İslâmcılık
İslâmcılık kelimesine, belli bir dönemde ortaya çıkışını ve çıktığı dönemdeki temsil edilişini/örneklenişini göz önüne alarak "İslâm elbisesi giydirilmiş modernizm" mânâsını verenler var ise de bana göre İslâmcılık, klâsik "tecdid" kavramının belli zaman ve mekân şartları içinde temsilinden ibarettir. İslâmcılar dinden vazgeçmiyorlar, dîni "inanç, ibâdet ve ahlâk" çerçevesine hapsetmek de istemiyorlar, ancak içinde yaşadıkları zamanda Batı'nın temsil ettiği uygarlık, daha doğrusu bilim ve teknoloji ile bunlara dayalı ekonomik ve askerî gücü de görmezden gelemiyorlar. Batı'nın bu güç ve imkânlarına karşı kendi medeniyetlerinden doğan güç ve imkânlar edinmek yerine, bazı unsurları -İslâm'a uygun bularak, uygunlaştırarak, uyarlıyarak- alma yolunu tercih ediyorlar. İslâmcılarda ortak sayılabilecek bir hedef, İslâm'ı yabancı katkılardan arındırmak, İslâm dünyasını güçlendirmek, birleştirmek ve İslâm medeniyetinin nimetlerini insanlığa sunmaktır. Bu hedefi gerçekleştirelim derken iktibaslar yüzünden bir başka karışma ve kirlenmeye de engel olamıyorlar.
İslâmcılık kelime ve kavram olarak neden bir asır kadar önce ortaya çıktı? Bu sorunun cevabı, İslâmcılığın meşrûiyeti bakımından oldukça önemlidir. Bana göre bunun sebebi ihtiyaçtır. Daha önceleri meselâ Osmanlı ülkesinde İslâm'dan başka bir referans, bir temel değer yoktu ki, İslâmcılık diye bir dâva ortaya atılsın. Tanzimat'tan sonra gelişen olaylar, ülkede referanslar ve değerler karmaşasını ve diyalektiğini getirdi, boynuzun kulağı geçmekte olduğunu hisseden bazı müslüman münevverler de bir tedbir olarak "İslâmcılık"ı ortaya koydular.
İslâmcılık'a, "İslâm'ı fert, cemiyet ve dünyada hâkim veya etkili kılma, azamî sınırlar içinde hayata sokmak için çaba gösterme dâvası" mânâsını verdiğimizde bu dâvayı Hz. Peygamber'in (s.a.v.) başlattığını kabûl etmemiz gerekir. O başlatmıştır; çünkü Kur'an bunu emretmektedir.
Laik, seküler, demokratik düzenler günümüz dünyasında ağır basmaya başlayınca bu düzenlerin taraftarları (bu düzenleri ideoloji hâline getirmiş olanlar, kendi ideolojilerini korumak için İslâm'a savaş ilân edenler, onu dünyanın en önemli tehlikesi olarak gösterenler) ile İslâmcılar arasında çatışma da alevlenmiş oldu. Çağdaş İslâmcılar iki farklı hedefe yönelmiş idiler: a) Ülkelerinde siyasî ve sosyal düzen olarak da İslâm'ı hâkim kılmak; bu dâvayı güdenlere göre, İslâm devletinde, başka inanç ve hayat tarzlarına sahip olanların da temel insan hakları vardı, genel ahlâk "İslâm ahlâkı" olduğu için buna göre bazı kısıtlamalar sözkonusu olabilirdi, bu da "evrensel insan haklarına" aykırı sayılmazdı. b) Medine vesikası çerçevesinde kurulan düzene benzer bir düzen kurmak, farklı inanç ve hayat tarzlarına sahip olanlarla ortak bir alan oluşturmak, bu ortak alan dışında gurupların kendi inançlarını yaşamalarına imkân tanımak. Birinci hedefe yönelen İslâmcılar Pakistan, İran, Sudan gibi ülkelerde önemli tecrübeler yaşadılar. Hem karşıt ideoloji bağlılarının engellemeleri, hem de kendi hatâları yüzünden kısmen başarısızlıklar ve strateji değiştirmeler ortaya çıkınca "siyasal İslâm'ın iflâs ettiği" açıklandı. Bize göre bu açıklama bir vakıayı değil, bir temenniyi, karşı tarafın hedefini ifade ediyordu. Birinci hedefe yönelen İslâmcıların tecrübeleri devam etmektedir ve edecektir, hüküm için vakit erkendir. İkinci hedefe yönelenlerin tecrübeleri de devam etmektedir. Her iki hedef de "siyasal İslâm"dır, içinde müslümanların siyasî talepleri vardır. Şu hâlde ne İslâmcılık, ne de siyasal İslâm bitmiştir; dünya var oldukça ve bu dünya üzerinde müslümanlar yaşadıkça onların tek istedikleri, özel alanlarında namaz kılmak olmayacak, Kur'an'ı hayatlarının merkezine yerleştirmek için mücadele edeceklerdir. Bu arzuyu ve uğrunda mücadeleyi istismar ederek toz koparmak, iş kotarmak, kendi ideolojilerini -tek başına- hâkim kılmak isteyenlerin yanlışları(!) olmazsa müslümanların din özgürlüğü taleplerinin kimseye zararı olmayacaktır.

 


 

 

 

Siyasal İslâm
İslâm kelimesine "siyasal, liberal, köktenci, ılımlı"gibi kelimeleri, başkaları böyle yapıyor diye değil de bilerek ekleyenler, müslümanların kafalarını karıştırmak, din özgürlüklerini kısıtlamak ve onları yönlendirmek istiyor olmalılar. İslâm hakkında doğru ve yeterli bilgiye sahip olanlar, birden fazla İslâm bulunmadığını, Allah'ın Hz. Muhammed'e (s.a.v.) vahyettiği ve onbeş asırdır yaşanan bir tek İslâm'ın mevcût olduğunu, onun olmazsa olmaz kurallarının ve parçalarının eksiltilemeyeceğini, değiştirilemeyeceğini, değişime açık bulunan kurallarının değişmesi hâlinde de ortaya -adı da değişen- yeni bir İslâm'ın çıkmayacağını bilirler. İslâm'da değişmeye açık bulunan kurallar ancak ictihadla değişir. İctihad da birinci sınıf müslüman âlimler tarafından yapılabilir. İctihad, kendileri müslüman olmayan veya müslüman olup da dînin kurallarına göre yaşamaktan yan çizen (fâsık) kimselerin arzuları yerine gelsin ve onların beğenecekleri, işlerine gelen, kendilerini rahatsız etmeyen bir İslâm ortaya çıksın diye yapılmaz, ictihad âlim için veya müslüman halk için -onların dîne göre yaşamalarını mümkün kılmak, problemlerini çözmek ve din hayatını kolaylaştırmak... için- yapılır.
İctihad yoluyla İslâm'ın, siyasetle alâkasını kesmek ve sıfırlamak mümkün değildir; çünkü müslümanlar, hayatlarının bütününde -hem özel hem kamusal hayatlarında- Allah'ın irâde ve rızâsına uygun yaşamak mecbûriyetindedirler. Allah'ın irâde ve rızâsını, neyi istediği ve neden hoşnut kaldığını anlamanın yolu O'nun kitabına ve Peygamberi'nin (s.a.v.) açıklama ve uygulamalarına bakmaktır, yani vahyi referans olarak almaktır. Müslümanların, ülü'l-emr diye bilinen yöneticileri de vahyi temel kaynak olarak almaya din yönünden mecbûrdurlar. Klâsik İslâm siyaset bilimi kaynakları, vahyi kale almayan, din kurallarına uymayan yöneticinin görevden alınmasının farz olduğunda ittifak etmişlerdir; tartışılan husûs bunun ne zaman ve nasıl yapılacağı konusudur. Şu hâlde İslâm'ın bir siyasal olanı, bir de böyle olmayanı, müslümanın da bir köktencisi bir de daldan veya yapraktancısı yoktur.
Müslüman bir siyasetçinin, İslâm'a göre meşrû ve makbûl (kabûl edilebilir) olan değişmesi, her işinde olduğu gibi siyaset işinde de Allah rızâsına uygun faâliyet gösterme yolunda ilerlerken güç, imkân ve şartları göz önüne alarak gerekli stratejik ve taktik değişiklikleri yapmasından ibarettir. Allah kullarını, güçlerinin yetmediği veya faydası zararından çok olan şeyleri yapmakla yükümlü kılmamıştır. "Emr bilmaruf..." denilen dînî ve ahlâkî denetim ve iyileştirme yükümlülüğünü örnek alırsak, yaptırım uygulayarak bu vazifeyi yapmak devlete veya görevli sivil kuruma (hisbe) aittir, dil ve gönül yoluyla yapmak ise -güç ve imkânlara göre- müminlere düşer. Eli ile düzeltemeyen dili ile, bunu da yapamayan gönül ilişkisi ve duygu yoluyla bir şeyler yapmaya çalışır. Keza ibâdetlerle veya haram helâl konularıyla ilgili bir yanlışı düzeltme teşebbüsü kişinin imanına zarar verecekse bundan vazgeçilir, imanını koruması tercih edilir. Her iki durumda da işin gereğine göre hareket eden mümine "değiştin" denemez, dînine de yeni bir isim verilemez.
Farklı inanç ve hayat tarzlarını benimsemiş insanların bir arada yaşadığı bir toplumda müslümanlar için en iyisi, kendi ahlâk anlayışlarına aykırı davranışlara, kamuya açık alanlarda izin verilmemesidir. Günah ve ayıp olan davranışların -olacaksa- gizli, erdemli davranışların ise açık olmasıdır. En kötüsü, başkaları kendi inanç ve dünya görüşlerine uygun hayat tarzlarını serbestçe yaşarken ve bu yüzden hiçbir hak kaybına uğramazken, müslümanların inançlarına uygun yaşamalarına izin verilmemesi, eğer bunda ısrar ederlerse bazı haklardan mahrûm bırakılmalarıdır. Ortası ise herkesin, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikleri sürece kendi inancına, dünya görüşüne ve ahlâk anlayışına göre serbest yaşamasıdır. En iyiyi veya ortayı sağlamak ve kötüyü engellemek üzere, ülkenin siyasî rejimi, imkân ve şartları içinde siyaset yapmak, bunu yapanların İslâm inanç, ahlâk ve değerler sisteminden ayrılması ve bu mânâda değişmesi demek değildir.

 


 

Hangisinin İslâm Anlayışı?
Türk Cumhuriyetlerinden birinde büyükçe bir alışveriş merkezinde gezerken altmış yaşlarında, köse sakallı, ince deriden yapılmış çizmeli, hırkalı tipik bir Kırgız Türkü gördüm, kendisine selâm verdim, Türkiye'den geldiğimi söyledim, hemen aramızda bir sıcaklık oluştu, konuşmaya başladık, yanımdaki arkadaşıma "Biz konuşurken bir fotoğrafımızı çek" dedim, arkadaş fotoğrafı çekerken muhatabım bunu farketti, büyük bir hışımla arkadaşıma hücûm etti, onu engelledi ve bana nefret dolu bir bakış fırlattıktan sonra çekip gitti. Bu fotoğraf karşıtlığını oralarda, az çok dînine bağlı birçok yaşlı adamda gördüm.
Birkaç hafta önce Rotterdam'daydım. Orada bir öğretim kurumunun açılışı yapılacaktı. Programı hazırlayanlar, konuşmalardan sonra musikî eşliğinde bir de ikramda bulunalım diye düşünmüşlerdi. Bunu haber alan ve orada kendilerine "selefîler" denilen, çeşitli milletlere mensup (Türk olanlar da var) bir gurup, programdam musikî kaldırılmazsa açılışa gelişmeyeceklerini bildirmişler, ilgililer de orta yolu bularak yalnızca tef ile söylenecek birkaç ilâhî ve kasideyle yetinmişlerdi.
Hollanda'da doğup büyümüş bir Türk müslüman genç, dindar bir müslüman olan eşi ile, musikî dinleme yüzünden ihtilâf hâlinde olduklarını, bu ihtilâfın mutluluklarını gölgelediğini, kendisinin, oradaki selefîler tarafından hazırlanan bir küçük kitapta, hadîslere dayanılarak verilen bilgiden "musikînin haram olduğu sonucunu çıkardığı için" musikiye karşı olduğunu, eşinin ise böyle düşünmediğini söyleyerek benden fetvâ talep etmişti. Ben kendisine özetle şunları söyledim: Bir din hükmü ve bilgisine iki yoldan ulaşılır: a) İctihad; yani vahiy kaynakları üzerinde düşünerek, yorum yaparak. b) Bir bilene sorarak, bir âlimden fetvâ alarak. Siz ikiniz de ictihad yapacak seviyede olmadığınıza göre bir bilene sormanız, bilenleri okumanız gerekir. Diyelim ki eşiniz, "Musikî esasen mübahtır" diyen Gazzâlî'yi veya "Musikiyi haram kılan hiçbir sahih hadîs yoktur" diyen Şevkânî'yi okudu, bunlara dayalı bir fetvâ aldı, siz de "Haramdır" diyen mezheplerden veya selefîlerden fetvâ aldınız. Bu durumda biriniz diğerinize aldığınız fetvâyı dayatamazsınız, kendi taklit tercihinizi diğerinin de kabûlü için baskı yapamazsınız, diğeri farklı bir fetvâ aldığı ve mübah olduğuna inandığı için ona karşı "nehyi ani'l-münker: dince yasak olan bir şeyi engelleme çabası" yapamazsınız, siz dinlemeyin, o dinlesin...
Afganistan'da Taliban, kısmen hanefî, kısmen de selefî bir yol takip ediyor; hanefî mezhebinde de tecdid, tahric yapmak yerine eski hükümleri/ictihadları aynen tekrarlayıp uyguluyor. Bu tutumun sonucu ortada. Sudan'da -televizyondan takip ediyorum- uygun biçimde giyinmiş (tenlerini göstermeyecek ve vücut çizgilerini belli etmeyecek ölçülerde, siyah değil, çeşitli renklerde) giyinmiş bayanlar hava durumunu anlatıyor, haberleri veriyor, hattâ mahallî/yerli musikî icrâ ediyorlar. Bir âlim konuşma yapıyor, konuşmasının konusu "İslâm'da estetik". Kur'an'ın dilinden ve üslûbundan yola çıkarak İslâm'ın san'ata, güzelliğe karşı olmadığını, müslümanların da estetik zevke ve çeşitli san'atlara yabancı olmadıklarını anlatıyor.
Bazı İslâm ülkelerinde yöneticiler, üstelik kendi din ve mezheplerinden olan muhalifleri en acımasız yol ve yöntemlerle imha etme yoluınu seçerken ve bunu da aldıkları fetvâlara dayandırırken, Sudan'da Hasan Türâbî gibi düşünenler, putperest azınlıkla savaşmak ve onları yok etmeye çalışmak yerine, ortak çıkarlardan ve taleplerden yola çıkarak birlikte, adâlet, barış ve düzen içinde yaşamayı sağlayacak bir model arayışını tercih ediyorlar.
İnsan hem yaşadığı ülkede hem de bütün İslâm dünyasında "İslâmî düzen" için mücadele eden (ettiklerini söyleyen) guruplara bakınca "Bunların hangisine göre? Ya bu değil de şu olursa müslümanların ve diğerlerinin hâli nice olur?" demekten kendini alamıyor.
İslâmî düzen için mücadele verdiğini söyleyenlerin öncelikle ictihad derecesinde ilim sahiplerine teslim olmaları gerekir. Bu ilim sahiplerinin de, mümkünse İslâm dünyasının tamamını kapsayan iştiraklerle bir araya gelmeleri, bir danışma meclisi oluşturmaları, önemli ve -genel uygulama bakımından- bağlayıcı dînî hüküm ve fetvâların buradan çıkması kaçınılmaz hâle gelmiştir. Aksi hâlde mücadele gurupları birbirini yemekten başka bir iş görmeye fırsat bulamayacaklardır.
Endülüs-İşbiliyye (Sevilla)'dan büyük mâlikî fıkıhçısı Ebû Bekir İbnu'l-Arabî'nin (v. 543/1148) bir hatırası konumuzla yakından ilgili olup, belli bir İslâm anlayış, yorum ve mezhebi üzerinde taassup göstermenin, onu dinle aynılaştırmanın geçmiş zamanlarda da hangi boyutlara vardığını göstermesi bakımından önemlidir. Kendi dilinden olay şöyle:
Sahildedeki sınır gözetleme noktalarından birne yakın olan ve benim ders verdiğim mescide, hocam el-Fihrî gelmişti, kendisi İmam Mâlik ve Şafiî'nin mezhebine uygun olarak rükûa giderken ve kalkınca ellerini kaldırırdı. Ben hava sıcak olduğu için arkada, bir pencere kenarında otumuştum, hocam ön safa geçti, namaza (tahiyyetü'l-mescid olmalı) durdu, aynı safta deniz kuvvetleri komutanı da oturmuş namaz vaktini bekliyordu, hocamın namazda ellerini kaldırdığını görünce adamlarına, "Şu doğuluya bakın, bizim mescidimize nasıl girer, derhal onu öldürün ve sizi kimse görmeden denize atın" diye bağırdı. Korkudan kalbim yerinden çıkayazdı, hemen komutanın yanına gelerek. "Bu zat zamanımızın büyük bir fıkıh âlimidir, ne yapıyorsunuz!" dedim. "Öyle ise niçin ellerini kaldırıyor?" diye sordu, "Hz. Peygamber de (s.a.v.) böyle yapıyordu, Medînelilerin rivâyetine göre İmam Mâlik'in mezhebine göre de böyledir..." diyerek onları yatıştırmaya çalıştım, nihayet hocam namazı bitirdi. Onu alıp evimize götürdüm, benzimin sararmış olduğunu görünce "Ne oldu?" dedi, ben de olup biteni anlattım, "Keşke bir Peygamber sünnetini uygulama sebebiyle öldürülsem!" dedi, ben, "Buna sizin için helâl olmaz, böyle yaptığınız takdirde sizi öldürecekleri kesin olan bir topluluk yanında bunu yapamazsınız..." dedim ve sözü değiştirip başka konulara girdik (Ahkâmu'l-Kur'an, IV, 1912).

 


 

Türk İslâmı mı, İslâm Türkü mü?
Türkler yaklaşık oniki asır önce İslâm ile müşerref oldular; İslâm onlarla değil, bütün diğer kavimler gibi onlar İslâm ile şeref ve şan kazandılar, cihan hâkimiyetine, bütün insanlığın mutluluğu için talip olma şuuruna eriştiler. Tarih içinde birçok kavim (kültür ve etnisite gurubu) müslüman oldu, elbette bunların İslâm anlayış ve uygulamaları arasında bazı farklar bulundu, ancak bu farklar ictihad ve uyum probleminden kaynaklanan farklar olup ayrı dinler hâlini ve mâhiyetini almadı, hepsi birden bir tek ümmet oldular, ictihad alanına girmeyen asıl din konularında (tamamında aynı olan İslâm'da) aynı şekilde müslüman oldular. Din, mezhep ve kültür tarihini araştıran kaynaklara bakıldığında, son asırda moda olan yaklaşımı; yani farklı kavimlerin farklı müslümanlıklarının olduğu iddiasını bulmak mümkün değildir. Bütün ümmet, din anlayış ve uygulaması bakımından önce sünnî olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılırlar, sonra da her biri kendi aralarında iç mezheplere bölünürler. Bu mezhepler de (bu nokta önemlidir) kavimlere göre değil, başka amillere göre paylaşılmış ve benimsenmiştir. Meselâ Eş'arîlik bir itikad mezhebidir, Şâfi'îlik de bir fıkıh (amel) mezhebidir; bunları benimseyenler arasında Türkler de başka etnik ve kültürel guruplar da olmuştur. Hanefîlik de böyledir; bu mezhebi Türkler gibi Hindli, Afganlı, Arap müslümanlar arasından da benimseyenler olmuştur.
İslâm öncesi kültürlerin, sahipleri İslâm'a girdikten sonra da kısmen etkilerinin olacağı tabîîdir; tabîî olmayan, bu etkiyi abartmak, farklı kültürlerden İslâm'a giren kavimlerin her biri için farklı (âdetâ başka başka) İslâmlar olduğunu varsaymak veya bunu oluşturmak için zorlanmaktır. Eğer bundan maksat, müslüman Türkleri, ümmetin diğer parçalarından koparmak, dinlerini gevşetmek ve hem dinlerine hem de kültürlerine yabancı topluluklara eklemlemek, bu şekilde köklü bir değişime tâbî tutmak ise durum, "tabîî olmamanın ötesinde" daha da vahim demektir. Milletini sevenlerin yapacakları şey, milleti temel değerlerinden koparmadan çağdaşlaştırmaktır. Bu da ancak şimdi olandan çok farklı programlarla gerçekleşebilir.
Abbâsîler hanefî idi, onlarla sıkı ilişkiler içinde olan Selçuklular da genellikle bu mezhebi benimsediler, Osmanlılara gelince, Selçuklu Türklerinin bir mânâda devamı olan bu devlet de belli bir zamandan sonra hanefîliği resmi mezhep hâline getirdi. Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı'nın mezhebi olan hanefîliğin imamları Araptır, bu mezhep Irak'ta doğmuştur, ilk hocaları arasında İbn Mes'ud, Hz. Ali gibi müslüman olarak değişmiş Araplar vardır. Resmî mezhebi Hanefîlik olan Türkleri ümmetin diğer parçalarından ayırıp farklı İslâm oluşturmakla değerlendirmek tarih gerçeklerine uymamaktadır. Türkler Osmanlı devleti hâkimiyetinde yeni müctehidlere sahip olamamışlar, eski hanefî müctehidlerin yorum ve çözümlerini uygulamışlardır. Yani bırakın Türklerin, hakkında nas (âyet, hadîs) bulunan konularda farklı bir İslâm getirmelerini, ictihada açık konularda bile Arap kökenli âlimlere tâbî olmuşlardır. Arapların bugün içine düştükleri zelîl durumu ölçü alıp (belki de bunu değil, işlerine gelmeyen bir İslâm anlayışını kısmen de olsa sürdürmelerini beğenmeyip) Türkler için yeni bir din arayanlar İslâm'dan çıkmayacaklarsa -ki, buna güçlerinin yetmeyeceğini biliyorlar- boşa kürek çekmesinler; bir tek İslâm vardır, bunun sünnî kolu, başka etnik guruplar yanında genellikle Türklerin de İslâm anlayışı olmuştur. Dine dahil olmayan, mübah kültür alanına giren farklılıklar tabîîdir ve bunlara bakarak insanların dinleri taksim ve tarif edilemez.

 


 

Kusur Hangisinde
Büyük İslâm düşünürü İkbal, Doğu ve Batı düşüncesini, dinleri, ve İslâm'ı, o derin tefekkür kâbiliyeti ve büyük birikimi ile inceledikten sonra şu sonuca varıyor: "İslâm'ın hiçbir kusuru yoktur, bütün kusur bizim müslümanlığımızdadır!".
Her şeyi bildiğini zanneden bazı bilgisiz asker ve sivil şahıslar ile köşe yazarları ise söz birliği edercesine, konferanslarında ve yazılarında şunu söylüyorlar: "Moda tâbir; aslında İslâm'ın özünün iyi olduğu fakat müslümanlar tarafından yanlış anlaşıldığıdır. Bu dogru degildir. Şiddet, terör, akla karşı çıkma İslâm'ın bizzat ana kaynakları olan Kur'an ve hadîslerdedir. Bunu bize en açık sekilde bizzat bu kaynaklardan örnekler vererek isbat etmek mümkündür. İlk örnek bir hadîs; bu hadîs, Türklerin ne kadar kötü bir millet olduğundan bahsederek onlarla savaşana sevap vaat etmektedir. Bu nasıl bir peygamberdir? Zaten İslâm'ın özünde bir Türk düşmanlığı vardır; diğer örnek bir âyet "O kavmin insanları çekik gözlüdür, elmacık kemikleri çıkıktır, yeryüzünde bozgunculuk yaparlar". İşte Türkler hakkında Kur'an'ın söyledikleri budur. İste bundan dolayı Araplar onbinlerce Türk'ü katletmiş, kellelerinden tepe yapmışlardır. Türklerin İslâm'ı kabûlu zorbalık ve şiddetle olmuştur. Oysa Türkler temiz Şaman dînine mensup barışçı insanlardı. Bir de İslâm hoşgörü dîni diyorlar. Düpedüz yalan. İşte size bir âyet. Ne diyor? "Öldüreceksin" diyor. Böyle hoşgörü mü olur?...". "Bazı İslâm ülkelerinde zinâ eden kadınlara dayak atılıyor; bu bir vahşettir..."
Bu satırları okuyanlar, bu sözlerin nerede, hangi konferansta ve hangi köşe yazılarında aynen söylendiğini ve yazıldığını hatırlayacaklardır. Bizim maksadımız yanlış düzeltmek olduğu için isimleri açıklamıyoruz.
Yanlışları düzeltemeye başlamadan önce bu kadar eksik bilgi ile yazma ve konuşma cesaretinin ancak cehaletten kaynaklanabileceğine işaret etmek gerekiyor.
İslâm'ın ana kaynaklarında şiddet ve terör yoktur. Yüzlerce âyet aklı kullanmakla, tefekkür etmekle, düşünmekle ilgilidir. Kur'an kadar akla vurgu yapan bir kutsal kitap bulunamaz.
Türkler'in aleyhindeki hadîsler sahih (Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait) değildir. Olsaydı bile İslâm'dan öncesine ait olacak ve ancak kötülük yapanları kapsayacaktı. İslâm'ın özünde de sözünde de Türk düşmanlığı yoktur, daha doğrusu bir etnik gurubun diğerinden üstün veya aşağı tutulması sözkonusu değildir. Kur'an'a göre bütün insanlar bir kökten gelirler, bu mânâda kardeştirler, üstünlük güzel ahlâka, erdemli davranışlara ve hayırlı hizmetlere bağlıdır.
"O kavmin insanları..." şeklinde bir âyet yoktur.
Araplar eğer onbinlerce masum Türk'ü katlettilerse bu, Kur'an'a ve Sünnet'e göre büyük bir cinayettir. İslâm'a göre haksız yere (meşrû savaş veya idamlık suç sözkonusu olmadıkça) bir kişiyi öldüren bütün insanları öldürmüş gibi olur, bu kadar büyük bir insanlık suçu işlemiş sayılır.
Tarih kitapları Türklerin İslâm ile müşerref olmalarını şiddete ve zorbalığa değil, sevmeye, beğenmeye ve hür irâde ile benimsemeye dayandırıyorlar.
Kur'an ancak, din yüzünden insanlara savaş açan, inanç ve ibâdet özgürlüğünü ortadan kaldıran, insanları yurt ve yuvalarından söküp atmaya kalkışan, devlete isyan ederek eşkiyalık yapan insanlara karşı savaşa (yani onları öldürmeye) izin verir. Bunu dışında kimse için "Öldürün!" demez.
Zinâ eden erkeğe ve kadına, vücûtlarında iz ve sakatlık bırakmayacak hafiflikte yüzer sopa vurulacağı Kur'an'da vardır. Bu cezânın hedefi İslâm'a göre ağır bir suç olan ve aile hayatını tehdit eden zinâ suçunu engellemektir. Kur'an'ın nazil olduğu çağda böyle bir cezâ asla ilkellik ve vahşet değildir. İslâm ülkelerindeki yanlış uygulamaların da çoğu, İslâm'ın değil, müslümanların kusurudur.
Konferanslarında veya köşelerinde bu kadar yanlışı söyleyenler ve yazanlar; tafargir, garazkâr, kötü niyetli, bilerek çarpıtan ve saptıran bazı kalemlerin ve kaynakların etkisinde kalıyorlar, doğru bilgiye ulaşmak için de hiçbir gayret göstermiyorlar; bunun bir manevî sorumluluğu yok mu? İnsanları yanlış bilgilendirmek ve yönlendirmek, samîmî dindarları üzmek onların vicdanlarını sızlatmıyor mu?
Yazık, çok yazık!

 


 

Tarîkat Gerçeği
Bütün büyük dinlerde mistik yorumlar ve bunlar etrafında toplanmış guruplar vardır. İslâm'da da önce zühdü (dünya nimetlerine değil, ebedî hayata, Allah ile ilişkiye ve erdeme yönelmeyi, bunlara öncelik vermeyi) vurgulayan naslar ve Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında yaşanmış örnek zühd hayatı üzerinde yoğunlaşan fertler ve guruplar meydana çıkmış, sonra bu guruplar içinden, madde ötesi âlemle ilgili nasları farklı yorumlayan, bu yorumlara uygun bir ilişkiler ağı kuran, din ve dünya görüşü oluşturan kimseler yetişmiştir. Farklı yaşantıdan farklı bilgi, zevk ve vecde doğru gelişerek değişen bu harekete tasavvuf, mensuplarına sûfî ve mutasavvıf, çeşitli kriterlere göre oluşmuş iç fırkalarına tarîkat denmiştir. Bir yanda vahdet-i vücûd, vahdet-i şühûd gibi bir epistemolojik ve ontolojik temel üzerinden yürünerek ortaya konmuş bulunan İslâm anlayışı diğer yanda yaratan Allah'ın farklı (vâcib, ezelî, ebedî, tek ve benzersiz...) varlığını yaratılmışların varlığından ayıran, nasları, zorunlu olmadıkça zahir mânâlarından saptırmayan kelâmcı ve fıkıhçıların İslâm anlayışı tarih boyunca yanyana var olmuşlardır. Aralarında zaman zaman çatışmalar meydana gelmiş, karşılıklı olumsuz değerlendirmeler yapılmış ise de genel olarak bu iki eğilim birbirini dışlamadan yekdiğerini bir meşrûiyet çerçevesine yerleştirmenin yolunu bulmuşlar, sahtesini (dolayısıyla meşrû ve mûteber olmayanını) sahih olanından ayırmak için de sağlam ve ortak ölçütler koymuşlardır. Maddî sağlığı korumak için alınan onca tedbire rağmen yine de münferit veya salgın hastalıklar olabildiği gibi dinî ve manevî alemde de sapmalar, sahte iddialar, istismarlar olabilmiştir. Ama sosyal vakıaların yasaklamalar ile ortadan kaldırılamayacağını, bu tedbir ile ıslâh da edilemeyeceğini bilen geçmişlerimiz (ulemâ ve yöneticiler) ârızaları ortadan kaldırmanın yolunun öğretmek ve eğitmek olduğu husûsunda ısrar etmiş ve bunu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.
Cumhuriyet, kendine mahsus bir çok sebep ve gerekçeye dayalı olarak tarîkatları yasakladı, tekkeleri kapattı, ama bu vâkıa yok olmadı, yerin altına indi, gizlendi, gözlerden ve denetimden uzak olarak varlığını sürdürdü, derken son zamanlarda örnekleri gözlerimizin önüne serilen sahtelikler, acaiplikler, rezillikler, cehaletler oluştu. Fakat şunu herkes biliyor ki, bu manzaranın/yapının tamamı değildir, özellikle seçilen, bazan da oluşturulan bir kısmıdır. Yapının gözlerden uzak tutulan kısımları vardır; burada klâsik tasavvuf ve tarîkat anlayışı, bilgisi, inancı ve ahlâkı - önemli bir gelişme kaydetmeden kendini tekrar mâhiyetinde de olsa- sahih olarak devam etmektedir. Bu kesimdeki tarîkatların tamamı siyasetin içinde değildir, programlarında siyasete hiç yer vermeyenler, bunu mâsivâ (Allah'tan gayrı) ile iştiğal sayanlar vardır. Siyasete de yer verenler arasında şiddeti, silâhlı ayaklanmayı araç olarak görenler ve teklif edenler varsa bunlar da devede kulaktır.
İkide birde kamu oyuna, ya cahil, sahtekâr, ahlâksız... veya tarîkatı siyasete âlet eden örnekler sunulunca bundan iki olumsuz sonuç ortaya çıkıyor: 1. Halkın bir kısmı tasavvuf ve tarîkatı yanlış tanıyor, yanlış algılıyor, çevresinde bulunan derviş kişiler hakkında kötü zanlar ediniyorlar; bu da toplum kültür bütünlüğünü olumsuz etkiliyor. 2. İşin içyüzünü bilen ve hattâ yaşayanlar ise fotoğrafın sahte/montaj, taraflı, kısmî olduğunu görüyor, bunu yapanlara karşı güvensizlik, yabancılaşma, öfke gibi olumsuz duygular ediniyorlar.
Bu bilgi ve iletişim çağında insanları/toplumu masal anlatarak aldatmak da, uyutmak da mümkün değildir. Yapılması gereken şey yasaklara, tek taraflı ve yanlı takdimlere (sunulara), telkinlere son vermek; özgürlük, şeffaflık, doğru ve tam bilgi ortamında olayları ve olguları tartışmak, dinin, aklın, ilmin rehberliğinde doğrulara ulaşmak ve hayatın kurallarını bu doğrular üzerine bina etmektir.

 


 

Diyanet Şûrâsı
Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) oldukça lüks ve masraflı bir şûrâ düzenleyerek AB'ne giriş sürecinde Türkiye'de dînî hayatı güyâ masaya yatırıyor, dînin nasıl anlaşılacağını, öğretim ve eğitiminin nasıl yapılacağını, DİB'nın statüsünü, diğer dinlerle diyalog meselesini tartışıyor. Cümleye bir "güyâ" yerleştirmemizin sebebi, aşağıda biraz irdeleyeceğimiz "Diyanet'in statüsü"dür.
Geçtiğimiz hafta sonunda Ankara'da idim, Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) da, kutlu doğum münasebetiyle daha mütevâzı ve ucuz şartlarda, aşağı yukarı aynı konuları içeren bir sempozyum düzenlemişti. Her biri sâhasında uzman ve tanınmış birçok ilim adamı tebliğler sundular, aynı nitelikte başkaları da müzakereler yaptılar, çok önemli sözler söylendi, teşhisler yapıldı, çözümler teklif edildi. Program aylar öncesinden belli olduğu ve kendisi de vakfın başkanı bulunduğu hâlde Başkan toplantıya katılmadı, Daireden de hiçbir üst düzey yöneticiyi aramızda göremedik. Lâf olsun diye soruyorum: "Müzakereler ve yemek vakıf binasında değil de lüks bir otelde olsaydı katılırlar mıydı?" Şimdi lâf olsun diye değil ciddî olarak ifade ediyorum: Eğer bu toplantıya katılmayanlar İstanbul'da yapılan toplantıya kadro hâlinde geliyorlarsa ortada samimî ve hizmete yönelik bir faâliyet değil, çok yönlü bir politika var demektir. Daha TDV ile DİB bile aralarında diyalog kuramamışlarsa lütfen dinler arasında diyalogdan filân söz ederek -en azından beni- güldürmesinler.
Benim katıldığım birçok ilmî ve istişarî toplantıda, Sayın Başkan da dahil bütün ilim adamları ve Diyanet yöneticileri, Başkanlığın mevcût statüsünü eleştirdiler, böyle devam etmesinin daha uygun ve doğru olmadığını ifade ettiler ve Başkanlığın, siyasetin etkisinden uzak bir statüye kavuşturulmasının şart olduğunda birleştiler. Diğer detaylar bir yana "Başkanın seçimle göreve getirilmesi" konusunda da görüş birliği oluştu. Yıllardan beri bu karar savsaklandı, mevzûâta yansımadı ve uygulanmadı, aynı şekilde Başkanlıkla ilgili kanunun iptal edilen maddelerinin yerine yenileri de (yani kurumun kâmil bir kanunu da) çıkarılmadı. Şu anda kurum, bir bakan aracılığı ile siyasetin pençesindedir; başkan nefeslerini bile bakanın irâdesince alıp vermek durumundadır. Böyle bir daire din, diyanet, eğitim, öğretim konularında tarafsız ve bağımsız karar alamaz, kazâra alırsa uygulayamaz. Şu hâlde ilk iş kurumun kanununu çıkarmak ve onu vesayetten kurtarmaktır.
Türkiye, Avrupa Birliğine dahil ülkelerde çalışan ve yaşayan milyonlarca Müslüman vatandaş sayesinde çoktan beri bu birliğin içinde yaşama tecrübesi geçirmektedir. Bu tecrübe bize kimin nasıl etkilendiğini ve ne yapmak gerektiğini ana hatlarıyla öğretmiştir. Ancak yapılması gerekeni yapabilmek için bizim yöneticilerimizin eski kafalarını değiştirmeleri gerekmektedir. Yıllardan beri yazılıp söylendiği hâlde devlet dîne ve ilme müdahaleden ve Başkanlığı yönetmekten vazgeçmediği için Almanya'da, Diyanete bağlı kuruluşun (birliğin) İslâm din derslerini yönetme hakkı kaybedilmiştir. Aynı müdahale, güdüm ve sınırlamalar ülke içindeki din eğitimi ve öğretimi alanında da devam etmektedir. Bir ülke düşünün ki, buranın halkı, daha fazla din ve düşünce özgürlüğüne kavuşabilmek için yabancılardan (eskiler olsa gavurdan derlerdi) medet umsunlar; işte bu ülke Türkiye'dir. Dilerim şûrâda bu meselelere neşter vurulur! "Dilerim" dediğime bakmayın, değil neşter vurmak, yanından geçilse râzıyım.

 


  Gecekondu mahallesinde câmiler
İşi gücü müslümanlarla uğraşmak, onlara kusur yamayıp hakaret etmek olan birisi hindi gibi şişinerek cevherler döktürüyor, "Bir gece kondu mahallesinde yirmi tane câmi var, ama bir tane sağlık ocağı yok, okul yok, yol yok...Bu İslâm değildir..." diyor. Geleneğe dayalı bir İslâm anlayışı ve yaşayışı içinde olanlardan, daha doğrusu, kendisi yabancılaştığı için özünden nefret eden nefis kulu sosyete döküntüleri de bu sözleri hararetle alkışlıyorlar. Ne söyleyenin ne de dinleyenin meseleyi, bir de gecekondu sakinlerinden sormaya veya olayı ilmî olarak açıklamak üzere bir araştırma yapmaya ve yaptırmaya niyetleri var. Oturdukları yerden ahkâm kesiyor, belli yerlere mesaj veriyor, şişlerini indiriyor ve parsa topluyorlar.
Şehirlilerin hıyanetleri, ülkeyi iyi yönetmemeleri yüzünden evini barkını, çiftini çubuğunu bırakıp şehre göçen insanlarımız, önce bir barınak, sonra da onun maddî ve manevî değerlerini, özellikle de ahlâkını ve emeğini yemek için ağzını açmış bulunan şehir hayatına karşı bir sığınak arıyor. İmara açık bölgelerde barınak bulması imkânsız olduğu için, yine şehirlilerin hıyanetlerinden (arsa mafyası, oy avcılığı, çıkarcılık) yararlanarak varoşlarda bir yer buluyor, köy kültürüne uygun bir ev yapıyor, manevî sığınak ve tatmin aracı olarak da bir câmi yapma teşebbüsüne geçiyor. Câmiyi sağlık ocağından ve okuldan önce düşünüyor; çünkü onun için câmi bunlardan önemli ve çünkü devlet câmi yapmıyor, okulu ve sağlık ocağını ise seçimler yaklaşınca devlete yaptırtmak mümkün oluyor.
Büyük şehirlerin içinden geçip gecekondu semtlerine ulaşıldığı zaman insan, okumuş yazmış şehirlilerin yaptığı ve içinde oturduğu evler ve mahalleler ile gecekonduları arka arkaya görüp mukayese etme imkânı buluyor. Birincisinde zevksizlik, çevre tahribatı ve bunaltıcı bir yığılma hemen göze çarpıyor. Bahçe içinde yapılmış güzelim evler yıkılmış, asırlık ağaçlarlar kesilmiş, arsayı azamî para getirecek şekilde kullanabilmek için bir karış yeşil alan bırakılmamış, zevksiz ve asaletsiz bir mimarî (!), park yok, bahçe yok, kaldırım yok, gezi yeri yok, yeterli yol yok, araç parkı yok, câmi yok... Gecekondularda basit, fakat sıcak ve insancıl Anadolu evleri var, her birinde küçük de olsa bir bahçe var; kavak, söğüt ve çiçekler var, minareler var...
Bunların hangisi daha insanî ve daha İslâmî?
Sağlık ocağı yokmuş, okul yokmuş; bunların sorumlusu gecekondu sakinleri mi yoksa devletin gelirinin yarısından fazlasını faizcilere vererek hazineyi her geçen gün biraz daha iflasa sürükleyen, en hayatî yatırımları askıya alan yöneticiler mi? Devlete tefeci faizi ile borç verip milletin kesesinden geçinen faizcilere bir yılda ödenen faiz ile kaç okul ve kaç sağlık ocağı yapılabileceğini düşünmek ve bunu yapmayanları kınamak yerine yoksul gecekondu sakinlerini câmi yapıyorlar diye İslâm'ın dışına atmak insaf ile, İslâm ile nasıl bağdaşıyor? Lüks semtlerdeki okulları ve sağlık ocaklarını buralarda oturanlar mı câmiye tercih ederek yapıyorlar? Hayır! Onlar ne câmi yapıyorlar, ne de okul. Okulu, sağlık ocağını devlete yaptırıyorlar, câmi ise akıllarına bile gelmiyor. Bu semtlerde yükselen minareler görüyorsanız bilin ki, bunları da yapanlar henüz yeterince kentleşmemiş insanlarımızdır.
Asker sivil bazı şahıslar zaman zaman ortaya çıkıp bu terâneyi okurlar, halkı câmi yaptıkları, okul yapmadıkları için kınarlar. Bir kere bu tesbit doğru değildir; halkımız okul da yapmaktadır. Ancak câmi yapmak için mevcût manevî ihtiyaç ve teşvikler okul için yoktur; çünkü -dindar halka göre- okulun millî unsurları ve özellikle manevîyatı eksiktir. Orada Kur'an okunmaz, isteyenlerin namaz kılmaları için mekân bulunmaz, din eğitimi yoktur, başını örten öğrenciler ve öğretmenlere okuma-okutma hakkı tanınmaz...
Kendilerine göre bir İslâm uydurup ruhbanlığını da üslenerek dilediklerini İslâm içine sokan, beğenmediklerini de ondan dışlayan beylere bir kere de meseleye halkın ve bizim bakış açımızdan yaklaşmalarını tavsiye ediyoruz.
 

Perde-ekranın arkasında neler gizleniyor?
Türkiye büyük bir tiyatroya benziyor. Seyirciler, perde arkasında gizlenip bir şeyleri gizleyerek işini yürütenlerin dışında kalan bütün halk. Perde bir türlü açılmıyor, seyirciler sabırsızlandıkça, aynı zamanda ekran olan perdeye yeni manzaralar, görüntüler, ilgi çeken, eğlendiren, oyalayan oyunlar getiriliyor. Bunların bir kısmı hayalî, asılsız, bir kısmı abartılı, bir kısmı da, seyircilerin birçoğu bakımından ilgi çekici, oyalayıcı, fakat onlar için faydasız, işe yaramaz. Birileri bu oyalamaya karşı çıkıp perdenin açılmasını, asıl oyunun ve oyuncuların ortaya çıkmasını isterse, halka oyalandığını ve aldatıldığını hatırlatırsa derhal onun işi bitiriliyor ve uygun bir şekilde susturuluyor.
Aynı zamanda ekran olan, seyircileri oyalamaya yarayan perdede neler, perdenin arkasında neler var?
1.İrticâ: Bu kelimeye verilen mânâ "Türkiye'de şerîat düzenini hâkim kılmak için yapılan bilinçli faâliyet" ise kasten yapılmış bir abartma sözkonusudur. Çünkü bu ülkede yaşayan müslümanların kahir ekseriyeti, kendi hayatlarında, kendi anladıkları müslümanlığı uygulamak isterler, devletin buna imkân vermesini talep ederler. Legal siyasî partilerin olsun, sivil toplum örgütlerinin olsun istek ve faâliyetleri aynı doğrultudadır. Yer altında faâliyet gösteren ve güce dayalı bir rejim değişikliği isteyen fertler ve guruplar devede kulaktır, marjinal kalmışlardır, devlet bunları bilmektedir ve istediği anda yakalayabilme, faâliyetlerini bitirme gücüne sahiptir. Tarîkat ve tasavvuf adına ortaya çıkıp bir avuç avamı kandıran ve bu yoldan menfaat sağlayan sahtekârlar ile birkaç sahte/hasta mehdiyi, lâzım oldukça ekrana getirenler, bunların Türkiye müslümanlarını temsil edemeyeceklerini, sayılarının da devede kulağın bir tüyü kadar olduğunu bilmektedirler. Bunların devamlı perdeye yansıtılması, masûm ve meşrû talepleri, hukuk dışına çıkma pahasına da olsa engellemeye, insan hakkı olan din eğitimini sınırlamaya kılıf hazırlamak içindir.
2.Terör ve çeteler: Lânetlik terörün engellenmesini istemeyenler insanlık suçu işlemiş olurlar. Devletin bulunduğu yerde çeteler de var ise bu bir devlet ayıbıdır; tez elden yok edilmeleri gerekir. Ancak gerek terör ve gerekse çetelere karşı yürütülen harekât ve yapılan faâliyetlerin, bitirici olmaktan ziyâde oyalayıcı olduğu konusunda ciddî şüpheler vardır. Bir terör başını paketleyip teslim etmeye karar verenlerden alıp Türkiye'ye getirmeyi meydan savaşı kazanmış gibi perdeye yansıtmanın da, amacı aşan sebepleri olmalıdır.
3. Aptal kutusu adı verilen televizyon başta olmak üzere medyada, sırf aptallaşmış kitlelerin ilgisini çekmek, okumalarını ve seyretmelerini sağlamak ve bu yoldan para kazanmak için gösterilen kirli çamaşırlar, özel hayatlar, adî polisiye vak'alar, çıplak vücutlar, iğrenç manzaralar. Bunları yapanlar ile onlara destek verenlerin dile getirdikleri, "Efendim kumanda ellerinde, istemiyorlarsa seyretmesinler, promosyona tamah edip almasınlar..." şeklindeki savunma bize, okulların önlerinde veya gençlerin devam ettikleri mekânlarda uyuşturucu satanların "Biz zorla vermiyoruz, istemeyen almasın..." demelerini hatırlatıyor
4. Bütün bunları destekleyen veya göz yuman, amacına ulaşmak için başta devletin ve siyasetin kurumları olmak üzere hemen her şeyi kullanan zümreye gelince bunları menfaatçiler ve dâvâ sahipleri diye ikiye ayırmak gerekiyor. Uluslararası uzantıları ve bağlantıları bulunan bazı kuruluşlar meselâ din veya millî devlet düşmanlığını kendilerine dâvâ edinmişlerdir. Yıllardan beri ülkenin kaymağını yiyen, para muslukları ile önemli makam ve mevkîleri, dededen toruna, takımda takıma ellerinde tutan bir avuç insan (insanımız değil) menfaatçilerdir; bunların dînî ve ahlâkı maddedir, maddîdir. Ekrana durmadan oyalayıcı görüntüler süren ve sürdüren, perde açılır da arkası görülür, takke düşer de kellik ortaya çıkar diye ödleri patlayanlar işte bunlardır. Ancak korkunun ecele faydası yoktur, seyirciler içinde patlama noktasına gelenlerin de, hîleyi anlamaya başlayanların da sayıları gün geçtikçe artmaktadır.
5.Ekrandaki görüntüleri kullanarak beceriksizliklerini örtmeye, siyasî ömürlerini arttırmaya çalışan iktidarları ise anmaya bile değer görmüyorum.

 


 

Din, gelenek, çağdaşlık ve kadın
Kadının zayıf ve çâresiz olduğu durumlarda ve şartlarda karşı cins tarafından ezildiği, horlandığı ve sömürüldüğü tarihten günümüze görülmüş ve yaşanmıştır. İlâhî dinler, belli kültürler çerçevesinde yapabildikleri kadar onları koruma, yaratılıştan verili bulunan konumlarına oturtma, gaspedilen haklarını kendilerine geri verme işlevini de üslenmişler, bu konularda önemli başarılar kaydetmişlerdir. Ancak dinlerin etkisi mensuplarının kabûlüne bağlı bulunduğu, ilâhî yaptırımların çoğu âhirete bırakıldığı, imtihan dünyasında serbest irâde ile itâat talep edildiği; günaha, isyana ve kötülüğe de hürriyet tanındığı için dinlerin ıslâhatı tam ve devamlı olamamış, gelenekler dînî beşerî arzulara indirgeyebilmiş, geçmiş dinlerin kitapları beşer eliyle ve nefsanî isteklere uygun olarak yeniden yazılabilmiş (tahrif edilmiştir), son dînin kitabı da amacına ters yorumlanabilmiştir. Erkek gibi Allah'ın kulu olan ve bu bakımdan hiçbir farkı bulunmayan kadın; başka tür bir varlık kategorisine itilmiş, yine ezilmiş, horlanmış ve sömürülmüştür.
Son ve kâmil ilâhî din olan İslâm geldiğinde kadının durumu yine ıslâha muhtaç bulunuyordu. Allah Teâlâ Peygamberine (s.a.v.) verdiği talimât ile bu ıslâhatı iki aşamada gerçekleştirmeyi murad etti: O çağda olabilecekleri hemen, ileride olabilecekleri de zamanı gelince. Bu iki aşamalı ıslâhın tipik örneği cariyelerle ilgili olanıdır. Cariye kadın alınıp satılan bir mal idi, hemen hiçbir hakkı yoktu, boğaz tokluğuna çalıştırılır ve kullanılırdı. İslâm ona bir seri hak getirdi, artık o, hür olmasa bile insandı ve hürriyetini elde edebilmesi için kapılar açılmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine intikâl eden bütün cariyeleri hürriyetlerine kavuşturmuş, başkalarını da böyle yapmaya teşvik etmiş, Kur'an-ı Kerim de onların (ve kölelerin) isteklerine bağlı olarak ve olmayarak hürriyete kavuşmalarını sağlamak üzere bir dizi tedbir getirmişti. Bütün bunların sonunda İslâm âleminde, kısa zaman sonra köle ve cariyenin kalmaması, devam ettiği süre içinde de insan, hattâ sahibinin kardeşi, çocuğu gibi muamele görmesi gerekirdi, ne yazık ki böyle olmadı; beşerî irâde ve arzu, ilâhî irâdeye uymadı, gelenek bu konuda dîni kendine uydurdu, asırlar boyunca -hayvan pazarları gibi- esir pazarları kuruldu.
Kadın konusunda da İslâm'ın hedeflediği iyileştirme irâdesi geleneğe yenik düştü, erkekler günaha düşmemek için kadını ortalıktan kaldırmayı, sosyal hayattan çekmeyi, dört duvar arasına hapsetmeyi yeğlediler; öyle ki onun mescide gitmesinin câiz olup olmadığını bile tartıştılar, sonunda " namazlarını da evinde kılsın daha iyi" dediler. Hem İslâm'a hem de fıtrata aykırı olan bu tutum asırlar sonra da olsa beklenen tepkiyi getirdi, modern dünyada esen rüzgâra ayak uyduran müslüman kadın da erkek hegemonyasına baş kaldırdı. Aklın, fıtratın ve dînin gereğine uyarak kadına lâyık olduğu yeri ve değeri vermeyen müslüman erkekler zor karşısında adım adım gerilemeye başladılar, fıkıhçılar (İslâm'ın yorumcuları) da yeni hak ve özgürlüklerin bir kısmını meşrûlaştırmanın yolunu aramaya ve bulmaya koyuldular. Şimdi din, gelenek ve çağdaşlık köşelerinin oluşturduğu üçgen içinde müslüman kadının yeni imajı oluşuyor; hak, özgürlük ve ödevleri belirleniyor. Bu bağlamda yapılan tartışmalardan biri de şu soruya cevap bulmayı amaçlıyor: "Müslüman kadın nereye koşuyor?" Daha iyi müslüman mı oluyor, kendini ezen geleneğin zincirlerini kırayım derken çağdaş geleneğin zincirine mi bağlanıyor, yoksa başka bir şey mi oluyor. Oluyor mu, olduruluyor mu? Bu soruların cevabını bir başka yazıda arayalım.

 


 

Modernleşme ve Kadın
Modernleşme kavramı "Batı kültür ve uygarlığını bir bütün hâlinde, zoraki evrenselleştirme yoluyla bütün dünya insanlarına hâkim kılmak, benimsetmek ve yaşatmak" şeklinde tanımlanırsa bir ferdin veya topluluğun (ümmetin, milletin) hem müslüman hem de modern olması mümkün ve câiz olamaz; çünkü bu kültürün İslâm ile örtüşmeyen tarihi, felsefesi, altyapısı, arkaplanı, dünya görüşü, değerleri ve hayat tarzı vardır. Modernleşmekten maksat, müslüman ferdin ve toplumun bu çağda, içinde yaşadığımız zaman diliminde -korunacakları korumak, değişecekleri değiştirmek sûretiyle- nasıl var olması gerekiyorsa öyle var olması ise, müslümanların modern olmaları câizin ötesinde, farz olur.
Müslüman kadının modernleşmesi konusunu tartışan ilim ve fikir adamlarının bir kısmı, korunan ile değiştirilenin din ile mi, gelenek ile mi ilgili olduğunu sahih bir şekilde ayıramadıkları için modernleşen müslüman kadının dindarlığını, din ile bağlantısını değerlendirmede hatâya düşüyorlar. Bilindiği gibi tarih içinde oluşan, değişse bile tortu ve iz bırakan geleneklerin bir kısmı din ile (dînin değişmez kuralları ile) örtüşürken bir kısmı böyle değildir; ya bid'attır, dîne aykırıdır, fakat toplum içinde yaygınlık kazandığı için dîni ıslâhatçılar (müceddidler) tarafından değiştirilememiştir, ya belli zaman ve mekânlarda doğru, dîne uygun iken şartların değişmesi ile bu niteliğini kaybettiği hâlde öylece kalmış, âlimler ve eğitimcilerin işbirliği ile yerine yenileri konamamamış, müslümanların hayatında devam etmiştir yahut da dîne uygun ve değişmeye açık olduğu hâlde zamanı gelmediği için değişmemiştir. Bunlardan birincisi yani dînin değişmez kuralları ile örtüşen, o kuralların uygulanması sonucu gelenekleşen davranışlar, tutumlar, ilişkiler... modernleşme adına değiştirilirse bu noktada bir sapmadan veya işi kitabına uydurarak dîne rağmen modernleşmeden söz edilebilir. Geleneğin diğer kısımları/çeşitleri, içinde yaşanılan zaman ve şartlar öyle gerektirdiği için âlimlerin ve eğitimcilerin kontrolünde, dînin özüne ve değişmez mâhiyetine zarar vermeden değiştirilirse veya değişirse burada bir sapma değil, sağlıklı bir değişme ve gelişme bahis konusu olur.
Yukarıda söylenenleri örnek üzerinde açıklamak maksadıyla müslüman kadının sosyal hayattaki yerini ve işlevini ele alabiliriz. Dînin ittifakla değişmez kabûl edilmiş kuralları arasında kadının sosyal hayattaki yerini ve işlevini belirleyen bir kural yoktur. Din kadın-erkek ilişkilerinde bazı değişmez sınırlamalar getirmiştir, bunun ötesindeki belirleyiciler yaratılıştan gelen özellikler, ihtiyaç ve gelenektir. Bu dinamiklerden hareketle kadınların dört duvar arasına hapsedildiği de olmuştur, meşrûiyet çerçevesinde sosyal hayata aktif olarak katıldığı, kamu görevlisi, tâcir, işçi, zenaatkâr, işveren, ilim erbabı, geri hizmetlerde ve gerektiğinde cephede savaşçı... olduğu da görülmüştür. Hz. Ömer'in biraz da durumdan şikâyetçi olarak "Mekke'de iken biz erkekler kadınlara hâkim (galip) idik, Medine'ye gelince kadınları erkeklerine hâkim olmuş bir topluluk ile karşılaştık' dedim, Peygamberimiz (s.a.v.) buna karşı gülümsedi" demesi, kezâ Câhiliye döneminden İslâm'a geçişte kadının geçirdiği önemli değişimi anlatırken "Biz İslâm'dan önce kadını bir şey yerine koymazdık, İslâm gelip de Allah onlara kitabında yer verince bu sebeple -yine de işlerimize karıştırmaksızın- kadınların üzerimizde bazı hakları bulunduğunu kabûl ettik, birgün eşimle konuşurken bana karşı sert bir çıkş yaptı, "Sen bana karşı nasıl böyle konuşabiliyorsun?" dediğimde "Sen bana böyle diyorsun ama kızın da Hz. Peygamber'i (s.a.v.) üzebiliyor" dedi...(Buhari, Libas, 31) ifadeleri din ile örtüşen değişimin canlı örneklerini sergilemektedir. Günümüzde kadının, dindarlığını zedelemeden -yukarıda tanımlanan ikinci mânâda- çağdaşlaşması mümkün ve câizdir, hattâ haksız ve yersiz müdahaleler ile kesintilere uğramasa gerçekleşme yolundadır bile denilebilir. Dînin değişmez kurallarını çiğnemeden, değişmeye açık gelenekleri aşarak kızlarımızın ve kadınlarımızın okumalarına, sosyal hayatta kendileri için uygun ve gerekli olan rolleri almalarına, hizmetleri üslenmelerine engel olan şey din değildir; ya dinleşmiş geleneklerdir yahut da dinleşmiş ideolojilerin insan haklarına, çağdaş/evrensel değerlere aykırı dayatmalarıdır.

 


 

 

Kadının Yeri
Konya'dan bir okuyucumuzun yazdığı mektup oldukça yaygın bir düşünceyi yansıttığı için hem sütunuma almaya hem de cevap vermeye değer buldum. Mektup şöyle diyor:
"Fakültenizdeki kızlara fırsat vermeyin, onlar iş başında oldukları müddetçe oğlan çocuklarına iş kalmıyor. Dünyada ve memleketimizde işsizliğin baş sebebi kadınların iş başında olmalarıdır.. Kadınlara (kızlara) fırsat verirseniz onların aldığı günaha ortak olursunuz. Cenab-ı Allah Ahzâb Sûresi'nin 33. âyetinde 'Kadınlar evlerinde otursunlar' buyuruyor. Surenin 59. âyetinde de 'kadınlar dışarıya çıktıklarında yüzlerini, başlarını örtecekler buyuruyor. Bütün fâkihler, müfessirler, 'kadınlar dışarıya çıktıklarında başlarını ve yüzlerini örtecekler' diyorlar. Kadınlar evlerinde kocalarının, çocuklarının, evlerinin hizmetinde olsunlar. Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında ihtiyaç olmadığında dışarıya ve harp meydanına çıkmazlardı, ihtiyaç olursa çıkarlardı..."
Mektubu yazan kardeşimizin iyi niyetinden şüphe etmiyor, düşüncesine de saygı duyuyorum. Ancak katılamadığım husûsları kısaca açıklamayı da zarûrî görüyorum:
1. Kadınlar ve özellikle kırsal bölgede yaşayanlar asırlar boyunca hem ev içinde hem de tarlada, bahçede, dağda çalıştılar, bugün de böyle yapıyorlar; onları eve hapsetmenin toplumda nelere mâl olacağını iyi düşünmek gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında da durum böyleydi. Kendi baldızı Esmâ, kocasının atı için sırtında bahçeden yem taşırdı, bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) ona rastladı, devesine bindirmek istedi, fakat Esmâ, belki kocamın ağırına gider diye bu teklifi kabûl etmedi. Erkekleri işsizlikten kurtarmanın yolu, paradan para kazanmayı bırakıp istihdama alan açan yatırımlar yapmaktır. Bugünün dünyasında kadın erkek çalışmadan ötekilerle güç yarışı yapmak mümkün değildir. İhtiyaç bulunmadığında çalışmayan kadını zorlayan da yoktur.
2. Ahzâb Sûresi'nin 33. âyetinde bütün kadınlara değil, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) eşlerine hitap edilmektedir; onların özellikleri ve farklı hükümleri vardır. Ayrıca bazı müfessirlere göre bu âyette geçen "karne" kelimesi, "vakarlı olun" şeklinde anlaşılmıştır.
3. Kadınların dışarı çıkarken yüzlerini örtmeleri bütün müctehidlere göre farz değildir; hanefîlere göre kadının yüzü ve elleri avret (örtülmesi gereken yerlerden) değidir. Buhârî'nin rivâyet ettiği bir hadîse göre Peygamberimiz (s.a.v.), arkasında Hz. Abbâs'ın oğlu el-Fadl olduğu hâlde devesinin üzerinde iken genç ve güzel bir kadın ona bazı şeyler sormuş, cevap verirken el-Fadl'ın ısrarla kadına baktığını görmüş, iki kere çenesinden tutarak yüzünü başka yöne çevirmiş, ama kadına "yüzünü ört" dememiştir. İbn Battâl bu hadîse bakarak şu sonuçları çıkarmıştır: a) Fitneden (günaha girmekten) emin olan kimse kadının yüzüne bakabilir. b) Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kadınlarına farz olan hicab (perdelenmek, perde arkasında bulunmak) bütün mümin kadınlara farz değildir. c) Kadının yüzünü örtmesi farz değildir. (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XIII, 245). Elbette farklı düşünen müctehidler de vardır, ama mektupta yazıldığı gibi bir ittifak sözkonusu değildir.
4. İhtiyaç durumu ve anlayışı değişkendir; birine veya bir zamana ve mekâna göre ihtiyaç olmayan şey başkasına göre ihtiyaç olabilir. İhtiyacı yalnızca ferdî olarak düşünmek de doğru değildir, toplumun ihtiyacı da göz önüne alınmalıdır. Bizim vazifemiz kadın kardeşlerimize de din ve fazilet öğretim ve eğitimi vermektir; bunu alan kadınlar da erkekler kadar neyi, nerede, ne zaman ve nasıl -din ve ahlâklarından fedâkârlık etmeden- yapacaklarını takdir edebileceklerdir.

 


 

Kadının Laikleşmesi
Akademisyen bir köşe yazarı şöyle diyor:
"Kentleşme, eğitimin yaygınlaşması, Medenî Yasa, ekonomik gereksinmeler, kültürel değişimler.. derken şimdi kadın toplumal yaşamın neredeyse tüm kılcal damarlarına nüfûz etmiş durumda. Bu, toplumsal yaşamda demokratikleşmeyi, katılımı ve laikleşmeyi de birlikte getirecek bir değişimdir. Kendisiyle aynı işi yapan, aynı sorumlulukları paylaşan, aynı geliri kazanan kadına, 'Mirasta sana yarım pay düşüyor, istersem seni döverim, ticaret dâvâsında erkek varken sen tanıklık yapamazsın, istersem sokağa çıkmana izin vermem,' diyecek erkek sayısında bir düşme olmalıdır. ('Kadın yönetici fitneye yol açar,' diye Çiller'in başbakanlığına karşı çıkanlar oldu, ama pek ciddîye alınmadılar. Gerçi Çiller yönetiminin bu yargıyı haklı çıkardığını söylemek de mümkün gözüküyor!) Kızlarımız okumalı ve iş sahibi olarak toplumsal yaşama katılmalıdır. Kadının özgürleşmesi ve toplumun laikleşmesi için daha iyi bir formül bilmiyorum."
Bu ifadeden anlaşıldığına göre yazar, laikliği bir devlet tavrı olarak değil (veya bununla beraber) bireysel bir tutum olarak görüyor. Devletin ve çağdaş toplum hayatının da katkıları/zorlamaları sâyesinde kadınların gittikçe laikleşeceklerini; yani hayatlarını yöneten kuralların din ile bağlantısını koparacaklarını bekliyor. Yazara göre bu beklentinin hem meşrûiyet hem de imkân yönünden dayanağı ise din kuralları ile çağdaş hayatın bağdaşamaz oluşudur.
Bize göre din kuralları ile çağdaş hayatın bazı yönlerinin bağdaşmaz oluşu din adına bir kusur değildir, dînin varoluş amaçlarından biri de, geldiği ve uygulandığı zamandaki (çağdaki) çirkin, kötü, uygunsuz, İslâm insanına yakışmayan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, ıslâh etmek, düzeltmektir. Faizcilik, eşcinsellik, zinâ, sömürü, alkollü içki ve uyuşturucu kullanımı, kumar, isrâf, hukuk ve ekonomide adâletsizlik... çağdaş ve yaygın diye dînin de bunlara uyum yapması, bunlarla uzlaşması, bağdaşması beklenemez.
Laik tavırlı bir devlet düzeni içinde başka inanç ve hayat tarzlarına sahip insanlar gibi müslümanların da, kendi inanç ve hayat tarzlarını sürdürme imkânları olmalıdır. Bunun ötesi eğitim ve güzellikte, iyilikte yarış meselesidir. Laikleşme adına müslüman ve dindar kadınların, kendilerine çağdaş diyen diğer kadınlar gibi olmalarını ve yaşamalarını istemek haksızlıktır; din ve vicdan özgürlüğü ilkesi ile bağdaşmaz.
Verilen örneklere gelelim:
İslâm miras hukukundaki kadın erkek farkı, yükümlülük ve sorumluluk farkına bağlıdır. Bu ikisi arasında bir denge kurulmuştur.
Müslüman erkek karısına, "canım isterse döğerim, dışarı çıkmana izin vermem..." diyemez; bunlar erkeğin canının istemesine bırakılmış değildir. İslâm kadın döğmeyi farz veya sünnet kılmıyor ki, bu kötü davranış ortadan kalkınca din gitmiş, laiklik gelmiş olsun. Tam aksine İslâm'ın amacı, kadının döğülme ve ezilmesini engellemek olduğu için bunlar gerçekleştikçe İslâmîleşme de gerçekleşmiş olur.
Namaz, öğrenme, ana baba ziyareti gibi dînî ödevler, aile yuvası kurulurken yapılan sözleşmeler, örf ve âdete bağlı uygulamalar, izin konusunda da geçerlidir.
Ticaret dâvâlarında kadının şahitliği, erkeğin bulunmamasına bağlı değildir. Hakkın zâyî olmaması için, tanıklığını ifade eden kadının yanında, yanılırsa düzeltmek üzere bir kadının daha bulunması -belki de o günün şartları böyle gerektirdiği için- istenmiştir. Öte yandan kadın mahkemede hâkim bile olabilmektedir.
İslâm'da kadının devlet başkanı olmasını yasaklayan kesin (ihtilâfsız, yorumu tek olan) bir nas yoktur. Ancak uygulamada kadının devlet başkanı olmasına hoş bakılmamış, imkân tanınmamıştır. Çağdaş dünyada devlet başkanı ve başbakan olan kadın sayısı ile erkek sayısı göz önüne alınırsa müslümanların tutumlarının çağdaş olduğu da ortaya çıkmaktadır.
Sayın yazara bir bilgi notu vereyim:
İslâm'a göre bir müslüman, bağlayıcı bir din kuralını uygulamaz ise günahkâr olur, inkâr ederse (ben bunu kabûl etmiyorum derse) müslümanlıktan ayrılmış bulunur. Herhangi bir çağdaş uygulamayı, din kaynaklarına göre meşrû bulur, yorumla meşrûlaştırır ve uygularsa laik olmaz ve dindarlığına da zarar gelmez. Şu hâlde laik tavırlı bir devlet düzeninde dindar bir müslüman (kadın ve erkek), bazen devletin -bağlayıcı ve zorlayıcı olmayan- kurallarını uygulamayarak, kendi kurallarına uygun bulduğunu ise uygulayarak dindarca yaşamaya devam eder, edebilir, hayatını yönlendiren din kurallarını başkalarıyla değiştirmek durumunda kalmaz.

 


 

Kadın dövülür mü?
Hiçbir canlı dövülmez, "Kadınlarınıza iyi davranın, onlar size Allah'ın emanetidir, kadınlarını dövenler hayırlı kimseler değildir" sözleri İslâm'ın aziz Peygamberine (s.a.v.) aittir. O'na on yıl hizmet eden Enes, "Bir kere bile sert söz söylemedi, yaptığım veya yapmadığım bir işinden dolayı beni sorgulamadı, 'nasip olsaydı olurdu' der geçerdi" diyor. Hem cezâda hem eğitimde hem de zorla yaptırmada en yaygın aracın sopa olduğu bir toplumda İslâm, insanların vicdanlarını ve duygularını eğiterek sopayı zaman içinde bıraktırma yolunu tutmuştur. Kur'an'da hafifçe dövmeye izin verilen (tavsıye veya emredilen değil) tek durum, ailenin huzur, düzen ve şerefini ihlâl eden, öğüt ve uyarılara kulak kapatan kadının durumudur, bu durumda bile Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yönlendirmesi işin başka yollardan çözülmesidir. Özetle İslâm sopayı getirmemiş, var olanı asgarîye indirerek bıraktırmayı amaçlamıştır. Ama uygulamada hem İslâm dünyasında hem de başka toplumlarda "cezâda, eğitimde, öfkeyi teskinde, zorlamada" sopa hep kullanılmıştır; bunun vebalini dînlerde ve ahlâkta değil, nefsinin arzularını, duygularının tatminini dinin ve ahlâkın önüne alan ham insanda aramalıdır. Uygulamadan bildiğim pek çok örnek içinde, Kur'an'ın son derecede nadir ve özel bir durumda izin verdiği dövme örneğine hiç rastlamadım. Ama sudan sebeplerle, tamamı meşrû olmayan sayısız dövme olayını biliyorum ve bunu yapan erkeklerin de çoğu namazında niyazında adamlardır. Allah elbette bunları iki sebeple sorumlu tutacaktır: 1. Meşrû olmayan bir sebeple ve şekilde kadınları dövdükleri için. 2. İslâm'a ve müslümanlara söz getirdikleri için. Öte yandan kadın dövenlerin, kadına karşı şiddet kullananların çoğunun fetvâyı dinden almadıklarını, davranışlarını din kurallarına göre ayarlamadıklarını da biliyoruz. Şu hâlde kadına karşı şiddet kınanıyorsa ve bu çirkin uygulamaya son verilmek isteniyorsa bilinmelidir ki, İslâm da bunu istemektedir, bu rahmet dini dövmeden değil, sevmeden yanadır.
Meselenin İslâmî yönüne yukarıda kısaca değinmiş olduk. Bizim bu yazıda "kadının dövülmesi" meselesini konu edinmemizin asıl sebebi, hemen her gün ekranlarda gördüğüm, kadınlarımıza ve kızlarımıza karşı resmî görevlilerin kullandıkları şiddettir. Bunun en sık rastlanan örneği de "hak arayan, haksız buldukları bir uygulamaya veya karara karşı demokratik tepkilerini ortaya koyan kadınlarımıza ve kızlarımıza" uygulanan şiddettir. Deniyor ki, "Efendim izin alsınlar ondan sonra gösteri yapsınlar, izinsiz gösteri yaptıkları sürece biz engelleriz, engellerken de biraz döveriz!" Buna karşı iki çift sözümüz var: 1. Haksız kararı alan, uygulamayı yapan izini de vermiyor, verdirmiyor; o zaman gösteri ve toplanma özgürlüğü/hakkı/denetim aracı nasıl kullanılacak? 2. İzinsiz gösteri yapanların dövülebileceği hangi kitapta yazıyor.
Âlemin gözü önünde komutan, öğretmen, polis... kadın olsu erkek olsun insanı döverse koca karısını, çocuk çocuğu, sokaktaki insan da birbirini döver. İslâm'a, Kur'an'a saldırmak için -bilir bilnez- dövme olayını kullananların çevrelerinde olup biteni görecek gözlerine, işitecek kulaklarına ne oldu acaba!

 


Sünnet ve Örtünme Töreni
Doğumun ilk haftasından bülûğ çağına kadar çocuklar sünnet ettirilirse de ülkemizde daha ziyâde ilkokula devam eden erkek çocuklarımızın tatil ayları başlayınca sünnet ettirilmeleri âdet hâline gelmiştir. Tırnak kesmek, tıraş olmak, belli yerlerdeki kılları yok etmek, sakal bırakmak, bıyıkları düzeltmek gibi insana yakışan, rahatlık ve temizlik sağlayan, sağlık için yararlı olan bu uygulamalar hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.) "fıtrat gereğidir, insana yakışan budur" buyurmuş, kendileri uyguladıkları gibi ümmetine de tavsıye etmişlerdir.
Başka müslüman topluluklar sünnet operasyonu için farklı isimler kullanmışlar, bidiğime göre yalnızca Türkler buna " sünnet" demişlerdir. Sünnet kelimesinin asıl İslâmî mânâsı, Allah Teâlâ'nın müminlere örnek gösterdiği Peygamberimizin (s.a.v.) hayat tarzı, hayatında izlediğ yol ve yöntemdir. Türkler çocuklarını bu isimle sünnet ettirirken bunun diğer mânâları ve faydalarından önce Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yaptığı ve tavsiye ettiği bir şey olduğunu düşünmüş, erkek çocukların hayat boyu taşıyacakları bu nişanın aynı zamanda, dînî mânâda bir sünnet sembolü olmasını istemiş olmalıdırlar. İstemişlerdir ki, erkek çocuklar sünnet oldukları gün, hayatlarını " sünnete" göre yaşama sözü de vermiş olsunlar, bu sünneti gördükçe de o sünneti hatırlasınlar.
Ümmetin yaklaşık yarısını kızlar ve kadınlar oluşturduğuna göre, erkekler için sünnetin gördüğü işi kızlar için ne görecektir? Onlar için sünnetin yerini tutabilecek bir sembol var mıdır? Eskiden Arabistan'da, bugün bazı Afrika kabilelerinde kızların da sünnet edildiklerine (küçük bir parçanın kesildiğine) dair bilgiler vardır. Ancak bu uygulama genelleşmemiş, İslâmî bir âdet/sünnet hâlini almamıştır. Bunun yerine kızlar için Hz. Peygamberi (s.a.v.) örnek alma niyet ve ahdinin -erkek çocuğun sünneti yerine geçen- sembolü örtünmedir. Kızlar ergenlik çağına yaklaşınca uygun bir törenle başları örtülür ve bu "örtünme töreni" erkeklerin sünnet düğün ve törenlerinin yerini tutar.
Anadaolu'da geçen çocukluk yıllarımdan hatırlıyorum, kızlar ergenlik çağına yaklaşıncaya kadar mahallede karma yaşar ve oynardık. O gün gelince çocukluk arkadaşımız kız örtüye girer, biz erkeklerle ilişkisine de bir takım sınırlar konmuş olurdu. Biz erkekler sünnet olunca ve günü gelip ihtilâm da olunca erkek olarak büyüdüğümüzü ve hayatımıza yeni bazı sınırların ve sorumlulukların girdiğini farkederdik. Kızlar da önce örtüye girer sonra zamanı gelince âdet görürler, böylece sınır ve sorumluluk çağları başlamış olurdu. Bugün erkekler için sünnet, kızlar için de daha ziyâde Kur'an okumaya gönderilirken baş örtüsü giydirme âdeti devam ediyor. Yavaş yavaş unutulan geleneğimiz ise -Kur'an okumak için değil- Hz. Peygamber'in (s.a.v.) rehberliğinde hayatı yaşamak için gerekli bulunan örtünme törenidir. Eskiden bu tören aile içinde, çok kere ana ile kız arasında olup biterdi. Sandıktan, genç kızlığa adım atan çocuğa uygun bir başörtüsü çıkarılır, itinâ ile ve öğretilerek başa bağlanır, gerçekten yakıştığı için bu da ifade edilir, bundan böyle "eller ile yüz" dışında kalan yerlerin kapatılması, namahreme gösterilmemesi gerektiği, bunun Allah ve Peygamber (s.a.v.) buyruğu olduğu söylenirdi.
Günümüzde örtünme töreni için çeşitli şekiller bulunabilir. Meselâ kızın ailesi, maddî imkânınına uygun bir çay veya yemek dâveti yapar, kızın arkadaşlarını, bazı uygun yakınları çağırır, tören örtünme âyetleri ve meâllerini okuyarak başlar, arkasından kısa bir konuşma yapılarak örtünmenin hükmü, şekli ve hikmeti anlatılır, hazırlanmış başörtüsü uygun bir pakette getirilir, ilâhî eşliğinde paket açılır, kızın başına bağlanır, büyüklerin elleri öpülerek duâları alınır, sonra yenilir, içilir, sohbet yapılır ve tören biter. Elbette örtüye girmek için tören mecbûriyeti yoktur, tıpkı sünnet için düğün mecbûriyeti olmadığı gibi, ancak her iki törenin de eğitim ve öğretim bakımından yeri doldurulamaz faydalarının bulunduğu unutulmamalıdır.

 


Batılılaşma Efsânesi
Tanzimat'ın mimarı Mustafa Reşid Paşa bir gazeteciye şunları söylemişti: Bugün Avrupa gerek sınâî kudreti ve ilmî seviyesi ile gerek her şehirde görüp hayran kaldığım refah ve umran ile gerek maârif hayatı, hukukî ve ictimaî nizamı ile beşerin vasıl olabileceği en mükemmel bir sosyeteye mâliktir...Bu hakikaten kuvvetli ve temeddün etmiş (medenîleşmiş) sosyeteye dühûl etmekten (girmekten) başka çâre-i halâsımız (kurtuluş çâremiz) yoktur... Aklımız yettiği kadarınca mezkür seviyeye erişebilmek ve devr-i müstakbelde (gelecekte) Avrupa ailesinin lâakal (hiç değilse) mütevâzı bir ferdi olabilmek gâyesiyle bazı tedâbîr ve ıslâhâta tevessül ettik..."
Tanzimat reformunun niçin yapıldığını en selâhiyetli ağızdan açıklayan bu sözlerin özeti şudur: İnsanlığın ulaşabileceği en ileri uygarlık düzeyi Batı uygarlığıdır; bizim de kurtuluş çâremiz batılılaşmak, Batı uygarlık ailesine dahil olmaktır.
Gerek tanzîmat ve gerekse meşrûtiyet devirlerinde yapılan ıslâhat ve yenilik hareketlerinde daima din devreye giriyor, kimi zaman engel olduğu için dışlanan, dışlanması gereken bir köhne kurum, kimi zaman veya kimilerince de yapılacak ıslâhata kaynak olmasa da destek olarak kullanılan bir unsur olarak görülüyordu. Din veya dînî olan, kısmen tasfiye edilip yerine Avrupalı yenisi konularak kısmen de yine Avrupalı/çağdaş yeniyi meşrûlaştırmada bir araç olarak Cumhuriyete kadar işlevini sürdürdü. Cumhuriyet de başlangıçta dîni kullandı, ona işi bitince bir alan belirledi, dîni oraya hapsetti ve sınırını aşmasını, dünya ve siyaset işlerine karışmasını yasakladı; bunun da adına laiklik dendi.
Masa başında karar almak, kâğıt üzerinde reform yapmak kolaydı, ama cemiyeti değiştirmek ve yeniden şekillendirmek zor işti. Dînin, fert ve cemiyet olarak insanla ilişkisi elbise-insan ilişkisine benzemiyordu; din vücûdun dışında değildi; beyinde, gönülde, davranışta, kültür ve medeniyette idi, bütün bunların içinden dîni ayıklamak, çıkarmak, tabiatına ters düşen bir alana hapsetmek mümkün değildi ve zamanla mümkün olmadığı anlaşıldı. Tanzimat ve meşrûtiyet mühendisleri bunu bildikleri için dine daha fazla bir alan ve işlev veriyorlardı. Cumhuriyet projesinde dîne uygun görülen alan ve işlev, eşyanın tabiatına ve realiteye ters düştü. Bu projenin hedefi çağdaşlaşmaktı, ortada Batı çağdaşlaşmasından başka bir örnek görülemediği ve öz kültürden hareketle yeni bir model üretilemediği için zorunlu olarak "çağdaşlaşmak batılılaşmak"tı; kimilerinin samîmî inancı, kimilerinin menfaati öyle gerektirdiği için bu hedeften vazgeçilemezdi, ama din de hapsedildiği yerde durmuyor, dışarı taşıyor, engel çıkarıyor, kendini benimseyenlerin hayatında belirleyici bir rol istiyordu.
Siyasî ve ekonomik iktidarların din ile alışverişleri de genellikle menfaatleri ile ayarlı olarak değişiklik göstermiştir. Bu iki iktidarı elinde tutanlar dînin karşısında olarak iktidara gelmişlerse ona karşı tutumlarını korumuşlar, yanında ve sayesinde iktidar (servet ve saltanat) sahibi olanlar da ona dört elle sarılmışlardır.
Bugün Türkiye'nin önüne, M. Reşid Paşa'nın "belki bir gün" dediği fırsat çıkmış, Avrupa ailesi Türkiye'ye kapısını aralamış bulunuyor. Ancak servet ve siyasî iktidarda büyük pay sahibi olanlar, bu kapıdan girilmesi hâlinde karşılarında iki tehlike görüyorlar: Din ve demokrasi. Onlara göre Batılı ölçülerde din özgürlüğü, İslâm dîninin zincirlerini kırarak cemiyet hayatını daha fazla etkileme imkânı/tehlikesi getirecektir. Daha fazla demokrasi de siyasî ve ekonomik dengeleri değiştirecek, her iki alanda iktidarın tabana yayılmasına sebep olacaktır. Şu hâlde dîni tamamen tasfiye şimdilik mümkün olmadığına göre -insan haklarını zorlayarak da olsa- onu kontrol altında tutmak, demokrasiyi de kurulmuş menfaat dengelerini bozmayacak şekilde ayarlamak zorunludur. Bu kontrol ve ayar batılılaşma/çağdaşlaşma ideolojisinden vazgeçme veya onu erteleme mânâsına gelse bile bu yapılmalıdır. İdeolojinin samîmî müminlerine karşı da çeşitli taktikler uygulanabilir: Bazen, uzun vadede hedefe varmak için başka çâre yok denilir, kimi zaman tehditlerden söz edilir, hattâ bazen daha da ileri gidilerek gerçek ve samîmî çağdaşlaşma taraftarları dâvâya ihanetle ve aymazlıkla suçlanırlar; çünkü bunlar, ehven-i şer gördükleri için batılılaşmaya (meselâ A.B. ne girmeye) râzı olan İslâmcı kesim ile aynı telden çalmaya başlamışlardır.
Hâsılı serveti ve derin saltanatı elinde tutanların bunlardan mahrûm olmaya veya adil paylaşmaya pek niyetli olmadıkları anlaşılıyor, batılılaşma da bir efsâne olarak kalıyor.

 


 

 

Toplum sağlığı, değerleri ve gerçekleri
Yılarca önce İstanbul'a yeni gelmiş bir Anadolu çocuğu olarak denizi tanımak istemiş, uygun bir kıyıya gitmiştim. Derin olmayan yerlerde biraz çırpınıp yorulduktan sonra dinlenmek üzere kumsala çıktığımda gençlerin, keçi sakallı bir kırantanın etrafına toplanmış merakla bir şeye bakmak için itişip kakıştıklarını gördüm, ben de merak edip yaklaştım, iki omuz arasından bakınca kırantanın elinde siyah beyaz basılmış, çıplak erkek resimli bir dergi gördüm, seyredenlerden biri "ayıp yahu" deyince kıranta sert bir eda ile "ne ayıbı lan bu sanat" dedi. O gün, bizim ayıbımızın bazı yerlerde sanat diye isim değiştirdiğini, açıkta yapıldığını, genellikle yadırganmadığını, yadırgayanların marjinal kalıp azarlandıklarını farkettim.
Aradan yıllar geçti, bir sempozyumdayım, sağcı-milliyetçi sanat tarihçisi bir bayan profesör ile yine aynı dünya görüşünü paylaşan felsefeci-ilâhiyatçı bir erkek profesörün ilgi çekici bir tartışmalarına şahit oldum. Konu bir gazetede yayımlanan "çıplak poz verecek bayan manken aranıyor" şeklindeki ilân idi. Ahlâk ders kitabı da yazmış bulunan felsefeci bunun, toplum değerleri ile çatıştığını, kendi kitabını okuyan kızına konuyu açıklamada güçlüğe düştüğünü ifade edince, bayan profesör ona şiddetli bir tepki göstermiş, "bu zihniyetin korkunç olduğunu, sanatla ahlâkın birbirine karıştırıldığını, bunun ahlâk ile bir ilgisinin bulunmadığını" söylemişti, sonra da fenâlık geçirdi. Sanat ve çıplaklık, daha nezih, ilmî, entellektüel bir zeminde yeniden yanyana/çatışmalı olarak karşıma çıkmış ve yine ahlâkı ve toplum değerlerini savunan azarlanmış oluyordu.
Televizyon renklendi, kanallar çoğaldı, reyting savaşı başladı, patronlar reklâm gelirlerinden âzamî payı alabilmek için çalışanlarına şunu söylüyorlardı: Amaç reytingi ve geliri arttırmaktır, bunun için kullanılacak her araç mübahtır, tepkileri de uygun kılıflarla nötralize etmek sizin işiniz..." Bu talimâtı alan, işini koruyup ücretini arttırmayı hedef bilen "çalışanlar" hiçbir ölçü tanımadan işe giriştiler. Artık ekranlar kan çanağına, çingene kavgasına, çirkin dedikodu oturumuna; ifşâ, iftira, şantaj ve tehdit kampanyasına, özel hayatın ihlâl ve ızrarına, her türlü ayıbın, çirkinin ve günahın hiçbir değerlendirmeye tâbî tutulmaksızın halkın önüne serilmesine... kapılarını ardına kadar açmış bulunuyordu. Arada bir "ayıptır, günahtır, çirkindir" sözü duyulursa önce sunucu, sonra da "ayıplıların sayısını arttırarak kendi ayıbını örtmek veya meşrûlaştırmak isteyenler veya kutunun aptalları" hep bir ağızdan haykırdılar: "Ne ayıbı, ne günahı, kim demiş onu, bunlar toplumun gerçekleri..."
Şu soruları -değerlerine sahip çıkan toplumun- sormasının zamanı gelmedi mi? "Toplumun gerçekleri mutlak bir değer midir? Cinayetler, rüşvetler, zulümler, tecavüzler, istismarlar, hâsılı bütün ayıplar, günahlar, çirkinlikler de toplumun gerçekleri, toplum içinde bazı birey ve gurupların gerçekleştirdikleri değil midir? Ahlâk eğitiminin bir işlevi ve amacı yok mudur? Medyanın vazifesi toplum gerçeklerini, hiçbir ayırıma ve değerlendirmeye tâbî tutmaksızın yalnızca vermek, duyurmak ve insanların alışmalarını, kanıksamalarını sağlamak mıdır? Para kazanmaktan daha değerli şeyler yok mudur? Toplumun gerçekleri, bazı sanatçıların estetik değer ve anlayışları vardır da toplumun dîni, ahlâkî, estetik değerleri yok mudur? Toplumun rûh ve ahlâk sağlığını korumak gibi bir sorumluluğu hiç aklınızdan geçiriyor musunuz? Ey gözünü toprak doyurası bazı patronlar! Değerlerini kaybederek yozlaşan, yobazlaşan, azan, sapan, bozulan bir toplum içinde kazandıklarınızı nasıl elde tutacak ve ne maksatla harcayacaksınız? Dinciler çocukları zehirlemesinler diye mecbûrî öğretimi "kesintisiz" sekiz yıla çıkaranlar -yani dîni zehir sayanlar- "çirkin, ayıp, günah toplum gerçeklerinin çocuklara böyle sunulmasından -böyle bir zehirlenmeden- niçin rahatsız olmuyorlar?
Ve her şeye rağmen hâlâ sınırları olan sağduyulu kalabalık, kalabalıkların oluşturduğu sivil toplum örgütleri! Sizler ne zaman bu çirkinliklere isyan edecek, bu isyanı kanalları protesto ederek, reklâm veren firmaları ziyaret edip uyararak, iletişim araçlarını kullanarak ortaya koyacaksın? Küçük alâmetleri yetmedi de kıyâmeti mi bekliyorsunuz?

 


 

Anadolu'dan
Bir cumhurbaşkanı, "Ben memleketi dolaşıyor, valilerle ve kaymakamlarla görüşüyor, gerekli bilgiyi alıyorum; öyle aç açık kimse yok!" demişti, bir başka sefer de "İslâm'ın en güzel temsil edildiği ülke Türkiye'dir, ezanlar okunuyor, câmiler açık, kimse namazdan niyazdan men edilmiyor" buyurmuştu. Ben de her Anadolu'ya çıkışımda bu sözleri test ediyor ve gerçeği yansıtmadığını anlıyorum. Son çıkışım bu ayın başlarında oldu, kaplıcaları ile meşhûr bir şehre (Kütahya) ve onun bazı ilçelerine gittim, köylü kentli, yerli yabancı birçok insanla görüştüm, kimi zaman kendimi tanıtarak kimi zaman tanıtmadan Anadolu hayatının gerçek yüzünü görmeye çalıştım.
Otuz yaş civarında iki genç kadın, kaplıca çıkışında konuşarak yürüyorlar, ben daha hızlı yürüdüğüm için onlara yetişip geçiyorum, bu esnada duyduklarım şunlar: "Benimkileri câmiye kabûl etmiyorlar, aynı yaşlardaki birkaç komşu çocuğu ile birlikte evde kendim okutuyorum...". Anlaşılan genç kadının, henüz ilköğretim okulunun beşini bitirmemiş çocukları var, bundan birkaç yıl öncesinde olduğu gibi okul tatilinde bunları câmiye göndererek Kur'dan öğrenmelerini istiyor, çocuklar câmiye gelince hoca, "Sizi alamam, yeni mevzûâta göre Kur'dan öğrenmek üzere câmiye gelmeniz yasak" diyor, ana baba çocuğuna Kur'an dersi ve başlangıç din bilgileri aldırmakta ısrarlı oldukları için çâreyi, evlerinde okutmakta buluyorlar; ya kendileri de bilmeyenler ne yapacaklar?
Tavşanlı'dan bir memurla konuşuyoruz, söz kız çocuklarının okumalarına gelince şöyle diyor: "Kızıma baktıkça içim doluyor, okutmak istiyorum ama başını açmalarına da, hem kendisi hem ben râzı değiliz, ne yapacağımı bilemiyorum". Bütün Anadolu bu iç çekişleriyle dolu, ezanlar okunuyor, güvenlik soruşturması problemi olmayanlar da câmilere gidiyorlar ama câmilere alınmayanlar, oraya gidemeyenler de var!
Köylerden geçiyoruz, rastladıklarımızla konuşmaya çalışıyoruz. Kavurucu sıcaklarda köylüler tarla ve bahçelerinde çalışıyorlar, işleri zor, kazançları az, emeği onlar çekiyor paranın büyüğünü aracılar ve tefeciler kazanıyor, evet aç ve açık değiller ama yedikleri, içtikleri, giydikleri, evleri, aletleri yetersiz, eksik; kıt kanâat geçiniyorlar, birçok tabîî ihtiyacı karşılamaktan mahrûm bulunuyorlar. Türk insanı "kan tükürüp kızılcık şerbeti içtim" demeye alıştığı için devletliler onların hâllerini bilmiyorlar veya bilmez görünüyorlar. Simav'ın bir köyünde, ormandan emekli olmuş bir vatandaş ile konuştum, çok mutlu görünüyor, durmadan devlete millete duâ ediyordu, kaç lira emekli maaşı aldığını sordum, ağzını doldurarak "Yetmiş milyon" deyince bir bu paraya bir de onunla mutlu ve iftiharlı köylüye şaştım! Devletin kesesinden safa sürenler, yetmiş milyonu bahşiş verenler, çalgıya çengiye dolar saçanlar, gazinolarda ceket yakanlar, "yetmiş milyonu nasıl harcayacağını bilemeyen, sefâleti refah zanneden" insanımızın hâlinden ne anlarlar!
Siyasî hâl ve gidişi de konuştuğumuz oldu, halk her şeyin farkında, sükûtu gafletinden değil, geleneğe dayalı tevekkülünden ve zamanını bekleme alışkanlığından kaynaklanıyor; zamanı gelince de bütün ukalâ sosyal araştırmacıları açık düşüren, mahcup eden tablolar sergiliyorlar. Bu gidişle ya yönetenler adam olacaklar yahut da halk onları değiştire değiştire adama döndürecek; yalnızca seçimden seçime tecellî eden tepkisiyle değil, giderek öğreneceği ve meşrûiyet çerçevesinde uygulamaya koyacağı her çeşit tepkisiyle!

 


 

Milenyumdan bana ne!
Ben iki bin yıl önce doğmadım, bu yılbaşından sonra iki bin yaşıma ayak basmıyorum.
Mensup bulunduğum millet iki bin yaşında değil, Anadolu'ya ayak basalı da iki bin yıl olmadı.
Dînim olan İslâm'ı Allah insanlığa lütfedeli iki bin yıl olmadı, Peygamberimiz'e (s.a.v.) İslâm dîni 610 yılında vahyedilmeye başladı.
İnsanoğlunun yeryüzünde varlığının üzerinden de iki binden çok fazla yıllar gelip geçti.
Hz. İsa'nın (a.s.) ne zaman doğduğunu bilen yok. 25 Aralık gecesi üzerinde de hristiyan dünyası birleşmiş değil, meselâ Doğu Hristiyanları 6 Ocak'ta âyin ve kutlama yapıyorlar. Hz. İsa (a.s.) kesin olarak 1 Ocak gecesi doğmuş olsaydı bile bu olay, insanlık tarihinin en önemli olayı olarak kabûl edilemezdi, olsa olsa Hristiyan dünyası için önemli bir başlangıç olurdu.
Yılbaşı gecesine ve yortusuna ismi verilen Aziz Nicholas (Noel Baba) hakkında kesin bilgi yok, o bir efsâne adam, ismi etrafında birçok hikâye uydurulmuş, gerek imajı ve gerekse hikâyesine Hristiyanlık dışında pagan kültüründen de unsurlar karışmış.
Bütün bunlara rağmen Batı dünyası Noeli kendisi için yılbaşı kabûl etmiş, takvimi buradan başlatmış, Noel gecesini eğlence, gündüzünü de tatil günü ilân etmiş. Çağdaşlaşmayı batılılaşarak gerçekleştirme yoluna giren diğer âlem mensupları de -kendi tarihleri ile hiçbir ilişkisi bulunmadığı hâlde- hem takvim başlangıcı hem de eğlence ve tatil olarak Noeli benimsemişler. Bu şuursuz benimseme gittikçe yayılmış ve âdeta evrenselleşmiş durumda.
Geçtiğimiz (bu yazıyı yazarken henüz gelmemiş olan) Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece -doğru hesap edildiği zaman anlaşılacaktır ki- Hristiyanların takvimine göre de iki bin yılın bittiği ve üçüncü bin yılın başladığı yılbaşı değildir, o gece iki bininci yıla girilmektedir. Bu yanlış bir yana bütün dünyada, üçüncü bin yıla girme heyecanı başlamış, bu heyecan medya aracılığı ile doruk noktasına taşınmıştır. "Bir kültüre göre başlatılan takvim yılları iki bini tamamlayıp üçüncü bin yıla giriyor diye bu kadar heyecana kapılmanın anlamı nedir?" diye soran yok gibi! Herkes "kapılmış gidiyor Batı'nın rüzgârına".
Ben "Bu yılbaşı gecesini bizim için diğer gecelerden ayıran bir özellik var mı?" diye düşündüğümde bir şey bulamıyorum. Bizim için o gece, mübarek Ramazan ayının son on günü içinde yer alan gecelerden biri. Biz müslümanlar bu son on gün içinde Rabbimizin günahlarımızı bağışlamış olduğunu düşünerek heyecan ve sevinç duyarız. Bu heyecanımızı ve sevincimizi de yeniden günah işleyerek değil, Rabbimizi hoşnut kılacak güzel işler ve davranışlarla dışa vururuz, daha doğrusu böyle yapmamız gerekir. Semâvî dinlerden biri olan Hristiyanlığın mensupları bu geceyi dînî anlamlar katarak kutluyorsa biz de bu vesile ile onlara, hidayet ve insanlık için hayırlı olacak işlerde dayanışma için duâ edebiliriz, Kur'an-ı Kerim'in şu çağrısını tekrarlayabiliriz: " De ki: Ey kitaplı din mensupları! Aramızda ortak olan şu söyleme gelip katılın: Yalnız Allah'a kulluk edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ı bırakıp birbirimizi Rab edinmeyelim! Kitap ehli bu çağrıya uymazlarsa kendilerine şöyle deyin: Tanık olun ki biz müslümanız, Allah'a teslim olmuşuz." (Âl-i İmran: 3/64).
İnsanlığın son iki bin yılında cereyan eden en önemli olaylar sayılırken, bizim yazarlarımızın bile bizim tarihimize ait olup bütün insanlığı ilgilendiren önemli olayları unutmaları karşısındaki hayretimi de burada ifade etmek isterim. Bana göre son iki bin yılın bütün insanlık için en önemli olayı Hz. Peygamber'e (s.a.v.) son ilâhî din olan İslâm'ın vahyedilmesidir, Allah Teâlâ'nın kullarına bu büyük lütfudur. Tarih, İslâm'dan önce, İslâm'dan sonra diye konuşulsa sezâdır; çünkü bugünün dünyasının ilhâm kaynağı, en azından son üç yüz yıl içinde Hristiyanlık değildir. İslâm ise kendi dünyasında dipdiridir, bütün insanlığa ilhâm kaynağı olmaya da namzettir.

 


 

Diyanetin Atağı
Müftüler seminerinden sonra okunan sonuç bildirisi (?) ve başkanın gazeticelere yaptığı açıklama üzerine bazı diyeceklerimiz olacak:
1. "Yepyeni bir İslâm mesajıyla dünyanın önüne çıkacağız."
İslâm mesajının yenisi eskisi olmaz, bu mesaj Kur'an'da ve Sünnet'te mevcûttur, eskimemiştir, değişmemiştir, değişmez. Mesajın tebliğinde, farklı kültür ve medeniyetlere ulaştırılıp anlatılmasında yeni metodlar ve üslûplar kullanılabilir.
2. "Türkiye İslâm âlemine model olacak."
Bu hikâye de çok tekrarlanıyor. Türkiye'nin nesi İslâm âlemine model olacak, o âlem böyle bir şey mi bekliyor, Türkiye özgün bir modelin mi peşinde yoksa AB'ye girerek Batı'nın düzen ve değerlerini özümsemenin ve bu modele göre değişmenin mi peşinde? İslâm âlemi bu modeli alacaksa ağzına burnuna bulaştıran Türkiye'den niçin alsın, gider orijinalinden alır! Din anlayışında model olmaktan söz ediliyorsa Türkiye, din anlayışını özgür bir ortamda ve ilmî ölçülere göre ortaya koymuş, bunun üzerinde de uzlaşma sağlanmış mı? Hangi şahsın veya gurubun İslâm anlayışı esas alınacak!?
3. "Böylece, her türlü çarpıklıktan, yanlış telâkkîlerden uzak bir İslâm dîni ortaya çıkmış olacaktır."
Böyle bir İslâm dîni yok da Diyanetin çalışmaları sonunda mı ortaya çıkacak. Doğru veya orta İslâm anlayışı zaten ortadadır, bunun, ondan yoksun olan kafalara ve uygulamaya sokulması ise ülke çapında -ülkenin buna uygun olması gereken kültür ve eğitim politikası çerçevesinde- uzun soluklu bir çalışma ile gerçekleşebilir. Diyanet, mevcût konumunda daha mütevazı konuşmalı değil mi?
5. "Hedefimiz İslâm dünyasında birlik sağlamak"
Hangi konuda ve alanda birlik, devletin böyle bir politikası mı var? Daha dîni günler ve bayramların tesbitinde bile birlik sağlanamadı. "Birlik sağlama"nın anlamı ve şartları üzerinde biraz düşünmek gerekmez mi?
6. "Fetvâ birliği sağlayacağız".
Tarih boyunca fetvâ birliği sağlanmadı, aslında buna gerek de yoktur, olsa olsa bir ülkede kazâ (yargı) birliğinden söz edilebilir, bırakın her âlim kendi ilmî kanâatine göre fetvâsını versin. Siz yapabiliyorsanız genel olarak din ilminin gelişmesini ve yayılmasını sağlayın, bu sâyede fetvâlar ilme dayansın, gerisi devleti ve diyaneti ilgilendirmez.
Bir not da Vakıf sorumlusuna:
Gazetelere yansıyan açıklamaya göre "A grubu şirketlerin hac organizasyonunu, çeşitli cemâatlerin elinde bulundurduğu taşeron şirketlere yaptırdığını savunan sorumlu, bunun da irticâi faâliyetlere zemin hazırladığı görüşünü dile getiriyor.
Biz geçen haftaki yazımızda rant kavgasından söz etmiş, hac gelirlerinin özel kasalara girmesinden ise, önemli hizmetleri olan Vakıf kasasına girmesinin daha hayırlı olacağını ileri sürmüştük. Ancak çeşitli cemâatleri ve ellerinde bulunan şirketleri irticâî faâliyet içerisinde göstermeye asla katılmıyoruz. Böyle genel karalamaların topluma yarar sağlayacağı kanâatini de taşımıyoruz. Hangi cemâat ve şirket irticâî faâliyet içinde ise tesbit edilir, bu faâliyetin millî ve evrensel hukuka göre suç olması hâlinde üzerine gidilir, gereken yapılır, kurunun yanında yaşı da yakmak insaf değildir.

 


 

Aptal Ahlâkmış
Her kesimden birçok kutu aptalının (TV'ye aptal kutusu diyenlerden alınmıştır) seyrettiği bir dizide bir aile, ailenin anlayışlı bir öğretmen annesi, eski kafalı (?) babası, kızları ve kızın arkadaşları var. Erkekli kızlı arkadaşlar flört ediyorlar, bir kız hâmile kalıyor, sevgilisi çocuğu aldırmasında (kürtaj cinayeti işlemekte) ısrar ediyor, eski kafalıyı temsil eden baba kızına, "evlenmediği hâlde birisiyle yatan ve ondan hâmile kalan bir kızla arkadaşlık etmemesini, ederse kendinin de birgün aynı haltı karıştırabileceğini" söyleyerek arkadaşlığa son vermesini istiyor, kız itiraz ediyor, "onlar birbirini seviyor, sevenlerin birleşmesi zinâ olmaz" demek istiyor, baba köpürüyor, derken kız evi terketmeye karar veriyor, o da sevgilisinin evine sığınmak üzere baba evini terkediyor, yolda ilerlerken kendi kendine söyleniyor: "Hepsi bir aptal ahlâk yüzünden..."
Bir bayan köşe yazarı da, birbirini seven iki kişi arasındaki cinsel temasın zinâ sayılmayacağını, ama kocasından bir talebi olan kadının bunu kolaylaştırmak için onunla beraber olmasının fuhuş mâhiyetinde olduğunu yazmıştı.
Hemen her gün TV'larda paparazi programları var, bunlarda boy gösteren mankenler, san'atçılar elbise gibi sevgili (!) değiştiriyorlar, çoğu evlenmeyi düşünmediğini, evlilik dışı ilişkiden memnun olduğunu söylüyor. Bunları da kutu aptalları -bazıları ağızları sulanarak- seyrediyorlar, muhafazakâr geçinenlerden ise hiçbir bir tepki yok.
Bütün dinlerde ve evrensel ahlâk ilkelerinde evli olmayanların evli gibi yaşamaları zinâdır, haramdır, rezâlettir, çirkindir; bunu yapanlar makbûl insanlar değildir. Müslüman-Türk geleneğinde aynı fiil zinâ olarak değerlendirilir, yapanlar ahlâksız sayılırlar, sosyal itibarlarını kaybederler ve bazı cezâları hak ederler.
Asırlarca geleneksel değerlerle yaşamış, bunlarla haşır neşir olmuş bir milletin çocukları bu kadar kısa bir zaman dilimi içinde duyarlıklarını, bu ölçüde nasıl kaybedebiliyor? Bizce cevabı basit: Küreselleşmenin yanlış değerlendirilmesi, millî bir eğitim ve kültür programının kesintisiz olarak uygulanmaması, medya mensuplarının sorumsuzluğu, para kazanmayı bütün değerlerin üstünde tutmaları, bize uymayan bir bireysel özgürlük anlayışı, bir avuç "kendi değerlerine yabancılaşmış" insanımızın ekonomik veya siyasî güce dayanarak çarpık bir çağdaşlaşma anlayışını yayma faâliyetleri ve bu faâliyetin, geleneğine sahip çıkmak isteyenler üzerinde meydana getirdiği baskı. Bu çağdaşların (!) bulunduğu bir toplantıda birisi, ahlâktan söz etmeye kalkışırsa onu, ağzını açtığına pişman ederler; kullandıkları argümanlar ise şunlardan ibarettir: Bu çağda söylediği lâfa bak, o ahlâkı kim kodlamış, herkesin bedeni kendine aittir, o bir cinsel tercih ve insan hakkıdır, namus dediğin şey iki bacak arsında değildir...
İçinde bulunduğumuz dünya ve ülke şartlarında bireysel özgürlük anlayışını, "zinâsını alenîleştirme ve bununla övünme" noktasına kadar genişletenleri engeleyemiyorsak, bunlara karşı sivil ve meşrû tepkilerimizi niçin engelliyoruz? Bizim manevî değerlerimizle savaşan, bunları tahrip eden kimselere neden iktidar, itibar ve servet kazandırıyoruz? Din, ahlâk ve millet bağımız bu kadar mı gevşedi? Eğer böyleyse -bazan tabîî felâketler, siyasî, sosyal ve ekonomik krizler, kuraklık, salgın insan ve hayvan hastalıkları...- şeklinde de küçüklerinin kendini gösterdiği- kıyâmeti bekleyiniz!

 


 

 

Temel Meselelerimiz (1)
Türkiye'nin, Türk dünyasının ve daha genel olarak da İslâm dünyasının temel problemlerini kimlik bunalımı, bilimde ve teknolojide geri kalış, ekonomik olarak da kalkınmamışlık şeklinde sıralamak mümkündür. Bu problemlerin çözümü için girişilmesi gereken fikrî ve amelî hareket, Batı'da olandan; yani Rönesans ve Aydınlanma'dan farklı olmalıdır; çünkü bu hareketler öncesinde Batı'nın durumu ve içinde bulunduğu problemler ile bugün İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum ve problemler aynı değildir. Batılı toplumlar bozulmuş bir dînin, bu dîni istediği gibi yorumlayıp kullanan kilisenin, kilise ile işbirliği yaparak halkı sömüren, köleleştiren iktidar ve servet sahiplerinin zulmüne, nefes aldırmayan baskısına isyan etmiş, başkaldırmışlardır. Aydınlanma bu isyanın fikri yönünü, Fransız İhtilâli amelî yönünü temsil etmektedir. İslâm dünyasında mevcût problemlerden sorumlu olan -en azından bir asra yakındır- ne dindir, ne de toprak ve servet sahiplerinin zulmü ve baskısıdır. Sorumlu önce Batı'nın sömürgeci tutumudur, sonra -siyasî sömürgecilik nihayete erince- yine Batı'nın yetiştirip İslâm dünyasında işbaşına getirdiği ve ekonomik sömürmede maşa gibi kullandığı bir kısım aydınlar ve yöneticilerdir. Aslında toplumu kendine getirecek, yabancılardan bünyeye sızmış bulunan mikropları temizleyerek hastayı ayağa kaldıracak olanlar bu aydınlardı; ne yazık ki İslâm dünyası, kendi aydınlarının inâyetine mazhar olacak yerde ihanetine marûz kalmıştır. (İhaneti gerçekleştirenlerin kimi kötü niyetlidir, haindir; kimi ise iyi niyetlidir, toplumu için iyi olanı bulmakta hatâya düşmüş, yolunu şaşırmıştır; ıslâh için, iyileştirmek için ağaca, uygun aşılar yapmak yerine hurmaya çam aşılamaya kalkmıştır.) Misal olarak Türkiye'yi alalım: Yetmiş yıldır bu ülkede "siyasette, hukukta, eğitimde, ekonomide ve sosyal hayatta" Batı modeli uygulanmaktadır. Artık ne medreseler var, ne tekkeler var, ne şerîat var, ne de saltanat var. Bu dönem içinde en az iki yeni nesil (iki Cumhuriyet nesli) yetişti. Batılılaşma (bu mânâda çağdaşlaşma) yetmiş yıl boyunca devlet politikası olarak takip edildi. Bütün bunlara rağmen hâlâ bilimde, teknolojide ve ekonomide Avrupa'nın en geri ülkesinden daha geri isek, kapılarında boynu bükük bekliyor, bizi içeri almaları için yalvarıyorsak ortada bir yanlış var demektir. Ölçüsüz vaadlerle iktidara gelip bir şey yapamayınca durmadan geçmiş iktidarları suçlayarak kendine mâzeret arayan siyasîler gibi, bizim aydınlarımız da durmadan şerîati, Osmanlı'yı suçlayacak, geçmişi karalayacak yerde akıl ve insaf ile olanları bir "yeniden gözden geçirmelidirler", "nerede yanlış yaptık" diye düşünmelidirler.
Bizim her alanda kalkınmamız, güçlenmemiz, kazanabilmemiz için Batılı olmaya değil, biz olmaya ihtiyacımız vardır. "Biz olmak", kimliğimizi bulmak, kimlik bunalımını aşmaktır. Kimliğimiz bellidir; biz müslümanız, İslâm ümmetiyiz. Tarihî zarûretlerle ayrı millî devletler oluşturmuş bulunsak da yeniden ümmet câmiasını -şu veya bu şekilde- kurabiliriz. Yapılacak şey, yanlış yoldan dönmek, yeniden müslüman olmak, müslümanca davranmak ve yaşamaktır. Bunun için gerekli eğitim programını ve seferberliğini yapmaktır. Evet yol budur; çünkü müslüman olmak kainâtta her şeyi doğru tanımak, yerine koymaktır. Allah'ı tanımak ve O'na iyi bir kul olabilmek için kendini ve kainâtı her an yeniden düşünmek, okumak ve keşfetmektir (düşüncedir, ilmî araştırmadır, bilim üretmektir), insanın rûhu ile bedeni, aşkın boyutu ile toprak boyutu arasında ideal dengeyi kurmaktır, toplumda sosyal adâleti ve refahı gerçekleştirmektir, dünyada hak ve adâletin (insan hak ve hürriyetlerinin) hâkim olmasını sağlamaktır (bunun için çalışmaktır, cihaddır), maddî ve manevî değerleri korumak, rûhu ve tabiatı temiz tutmaktır... Bütün bunları yapmayan, yapmak istemeyen, gerçekleştirmenin tedbirlerini almayan, bilmeyen, öğrenmeyen... müslüman değildir (adı müslüman olmak yetmez). Müslümanların elinde yetiştirilecek insan, işlenecek yeraltı ve yerüstü servetleri, yollarına ışık tutacak Kur'an-ı Kerim ve Sünnet, kendilerine örnek olacak Kâmil İnsan Son Peygamber (s.a.v.) vardır. Müslümanlarda eksik olan şuurdur, kendini ve değerini bilmemektir, kendisi için ve kendinden olan yöneticidir, aydındır. Eğer zinde güçler fırsat verirse dünyanın şurasında veya burasında örnek bir İslâm toplumu oluşacak, kültürünü ve medeniyetini tecdid ederek yaşayacak ve dünyaya örnek olacaktır (alternatif medeniyet).

 


 

Temel Meselelerimiz (2)
Müslüman-Türk-çağdaş vasıflarını kimliğinde toplamış ve bütünleştirmiş bir toplum olarak var olmak ve varlığı sürdürmek mümkün değil, zarûrîdir. Zarûreti isbat etmek için tersine bir gidiş ve oluşu tasavvur edelim: a) Müslümanlıktan vazgeçmek: Millî varlığımız ve kültürümüz dînimizle rûh-beden, et-kemik misali birleştiği, kaynaştığı için dînimizi bırakarak millî varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir. Muhal farz olarak mümkün olsaydı bile, bir müslüman fert veya topluluk, hiçbir şey karşılığında dînini terketmez, onu hiçbir şey ile değişmezdi. b) Bir ırka, bir kavme mensup bulunmak, dil, renk, şekil ve kültür olarak kavmî özellikler taşımak kişi ve toplumların seçimine tâbî değildir; bu tabîî ve ilâhî bir takdirdir, oluştur. Birçok âyet ve hadîs Allah Teâlâ'nın insanları bu mânâda farklı yaratmasının hikmetlerini dile getirmektedir. Şu hâlde bu ilâhî ve tabîî özelliklerden sıyrılmak, toplum olarak bir başka kavim ve millet olmak da mümkün değildir (yahut böyle bir tasavvur, bir milletin yok olmasının tasavvurudur.) c) Çağdaşlığın ölçüsü bilim, teknoloji ve insânî değerlerdir. Bilimde ve teknolojide geri kalmak arkasından fakirlik ve zayıflığı getirir; fakir ve zayıf olanlar tarih boyunca olduğu gibi bugün de güçlüler (bu mânâda medenî ve çağdaş olanlar) tarafından sömürülmekte ve yutulmaktadır. Şu hâlde bu mânâda çağdaş olmadan da var olmak mümkün değildir. İnsânî değerler, insanların varoluş sebepleridir; bu değerlerin ideal tablosu İslâm'dır; bundan vazgeçmek ondan vazgeçmektir, bunda sınıfta kalmak İslâm'da sınıfta kalmaktır.
Bir de bu üç vasfın bir arada olup olmayacağına, varlıkları arasında bir çatışma bulunup bulunmadığına bakalım: Hem müslüman, hem de Türk, Arab, Fars, Berber, Zencî, Hindî... olmak tarih boyunca mümkün olmuştur. İslâm ümmeti çeşitli kavim ve milletlerden oluşmuş, bu kavimler, millî özellikler, millî özelliklerden kaynaklanan farklı renk ve çizgilerle İslâm Medeniyeti'ni zenginleştirmiş; hem bir kavme hem de bir ümmete mensup olarak (bu iki mensubiyet birbiri ile çelişmeden) hayatlarını sürdürmüş ve gelişmişlerdir.
İslâm'a, Kitab ve Sünnet'in açık beyanlarına göre din kardeşliğini bozmamak şartıyle fert ve toplulukların özel maddî ve manevî değerlerini korumaları, yakından uzağa önceliklere yer vererek topluluk haklarına riâyet etmeleri teşvik edilen bir husûstur.
Bilim, teknik ve insânî değerler açısından ilerlemek, gelişmek, medeniyete katkıda bulunmak belli bir milletin, kavmin ve ırkın tekelinde değildir. Böyle düşünen ırkçı görüşler tarihe karışmıştır. Kavimler, milletler birbirini engellemez, sömürmez, asimile etmeye çalışmazlarsa, aksine destekler ve yardımlaşırlarsa her millette (insan oldukları için) gelişme, kalkınma, kültür oluşturma ve insanlığa değerler sunma kâbiliyeti vardır.
"Din terakkiye mânîdir, değildir" tartışması, Batılılaşma âfetinin haberci rüzgârı olarak ortaya çıktı; Ziyâ Paşa'nın deyişi ile "Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı". "Din terakkiye mânîdir" diyenlere göre hem müslüman olmak, hem de ileri, gelişmiş, çağdaş olmak mümkün değildir. Bunu tartışmaya girmeden önce çağdaşlaşmaktan maksadın ne olduğunu açıkça ortaya koymak şarttır. Çağdaşlaşmak madalyonun iki yüzü ile (hem bilim, teknik, teknoloji, ekonomik kalkınma, insan hakları, hayatı kolaylaştırıcı icatlar, keşifler..., hem de stres, terör, cinsel özgürlük, ahlâksızlık, dinsizlik, sekülarizm, kirlilik, tene ve toprağa mahbûs ve mahkûm olma, Allah yerine kendine tapınma... ile) Batılılaşma, Batı standartlarını yakalama ise, buna hem milliyet, hem de din mânîdir, engeldir, ikisi bir arada olamaz. Çağdaşlaşmaktan maksat, madalyonun güzel, insana yakışan yüzünü temsil etmekse -ki bu da ya alternatif değerler üretmekle, yahut da bünyeyi, öz kültürü koruyucu tedbirler alınarak, buna özen gösterilerek yapılacak zarûrî iktibaslarla gerçekleşir- buna İslâm mâni değildir. Mânî olmadığını geçmişte isbat etmiştir. Günümüzde insanlığın selâmetini, mutluluğunu ve gerçek mânâda (madde ve mânâda) gelişmesini; müslümanların kendi değerlerine dönerek, dinamiklerini kullanarak alternatif kültür ve medeniyetlerini tecdîd etmelerinde, yeniden insanlığa sunmalarında görüyoruz. Bu yeniden doğuş imkânı İslâm insanında bilkuvve mevcûttur, fiilen mevcûdiyeti, gün ışığına çıkması ise şuura, gayrete, eğitime, rehberliğe ve güce bağlıdır.

 


 

İki Milyon Dolar için
Son yıllarda Ülkenin ve ekonominin kötü idaresinin halkımıza 200 milyar dolara mâl olduğu, bu işi bilenler tarafından defalarca ifade edildi. İşi ehline verdiğimiz, genel ve siyasî ahlâkı öncelikli liyâkat ölçüsü olarak aldığımız takdirde önce kayıplardan (kaybetmeyerek) kazanacağız, sonra da millî servetimizi arttırarak kazanacağız. Sorumlular asıl bu problemin üzerine eğilecekleri yerde bakın, para kazanmak için hangi yola başvurmuşlar:
"Geçen yıl 6 Eylül'de 800 gay (eşcinsel), Tura Gemi Acentesi'ne bağlı Olympie Voyager gemisiyle Kuşadası'na gelmiş, Efes ve Meryemana'yı ziyaret için yola çıktıktan kısa süre sonra durdurulup geri çevrilmiş. Zorla gemilere bindirilmeleri uluslararası skandala yol açan gay'ler, Arap ülkelerinde bile böyle bir yasakla karşılaşmadıklarını belirterek tepki göstermişler. Kuşadası Belediye Başkanı'nın limanda çiçeklerle ziyaret ederek özür dilediği gay'ler, İstanbul'da kırmızı halılar ve lokumlarla karşılanmış. İçişleri Bakanlığı, Türkiye'ye toplu girişi engelleyen genelgenin kaldırıldığını açıklamış. Yasağın kalkması üzerine seyahat acenteleri de ABD'deki gay kulüplerine yazı göndererek özür dilemiş ve Türkiye'ye gelmeleri durumunda en iyi şekilde ağırlanacaklarını bildirmişler. Bu gelişmelerin ardından Türk seyahat acentelerine yanıt veren gay kulüpleri bu yıl 2000'in üzerinde eşcinsel turisti getireceklerini belirtmişler. Ancak bu gerçekleşmemiş, eşcinseller Yunanistan'da kalacak, Türkiye'ye küçük guruplar hâlinde girecek ve para harcamadan döneceklermiş, bu sebeple Türkiye bu yıl 2 milyon dolar zarara uğramış..."
Bu habere göre Türkiye, önce kendine yakışanı, ahlâk ve geleneğine uygun olanı yapmış, ahlâksızlıklarını açıklayarak ve kendi aralarında bir gurup oluşturarak ülkemize turist olarak gelmek ve burada da mel'anetlerini icrâ etmek isteyen eşcinselleri geri çevirmiş. Fakat sonradan nerelerden hangi rüzgâr esti ise ilgililer yaptıklarına pişman edilmişler, mevzûâtı veya kararı değiştirmişler, eşcinsellerden özür dilemişler... bütün bunlar 2 milyon dolar kazanmak içinmiş.
Bir İslâm ülkesi olan Türkiye, Liberalizm, kapitalizm, insan hakları, çoğulculuk, küreselleşme ve daha bilmem neler adına -ya bu kavramları yörüngesinden saptırarak veya kötü maksatlar için kullanarak- Kutsal kitapların lânetlediği bir fiili âdet hâline getirmiş kimselere (eşcinsellere, karı koca gibi yaşayan erkeklere), 2 milyon kazanmak için hizmet edecek duruma geldiyse, bizim haberimiz olmadan çok şey olmuş, altımız oyulmuş demektir. Ama gerçek bu değildir, Türkiye halkı bu duruma düşmemiştir, hâlâ başta dinleri olmak üzere gelenkelerine ve değerlerine bağlıdır, bir eşcinsele kız vermez, bir eşcinsel ile arkadaşlık etmez, bir eşcinseli, normal insanlara denk tutmaz... Durum böyle olunca bu halkın temsilcileri, onlar adına mevzûât çıkaran, karar alan, halılar üzerinde çiçeklerle eşcinselleri karşılayan, özür dileyen kimseler acaba kimleri temsil ediyorlar? Yaptıklarını halkın onaylayıp onaylamadığını nereden biliyorlar? Anket mi yaptılar, araştırma sonuçlarını mı gördüler? Diyelim ki bir gurup menfaatçi, ahlâka ve manevîyata arkasını dönerek böyle bir hizmeti üslenmeye talip olmuş; bu ülke onların babalarının mülkü mü? Ülkeye kabûl ederken, ülke adına hareket ederken ülke bütününe danışmak, çoğunluğun tasvibini almak gerekmez mi?
İnsan hakları ve çoğulculuk, çoğunluğun ağzına kilit vurmak, hayatına anlam veren değerlerini çürütmek ve azınlığın (bir avuç aykırının) giderek ülkenin kimliğini belirlemesini sağlamak için kullanılacaksa, çoğunluğun hak ve değerlerine sahip çıkması zorunlu hâle gelir. Eğer çoğunluk üzerine düşeni yapmaz, maddî ve manevî varlığını tehdit eden gelişmeler karşısında hareketsiz kalırsa geleceği de olamaz.

 


 

Hacc'ın Zamanı
Müslümanlar Ramazan ibâdetini bitirip bayramını da yapınca gözlerini ikinci bir rahmet, mağfiret ve rûhî arınma, yücelme, toparlanma vesilesi olan hac ibâdetine ve bu ibâdetle örtüşen kurban bayramına dikerler. Hem kurban hem de hac, gücü yetenlere yüklenmiş ibâdetlerdir; bunlardan ibâdeti yapanlar istifâde ettikleri gibi şartlarını taşımadıkları için bu ibâdetleri yapamayan diğer müslümanlar da istifâde ederler. Kurban bayramında yapılan yiyecek yardımı, ziyaretler, hac ibâdetinin gerektirdiği iktisadî ve ticarî faâliyetler, hacca gidenlerin bilgi ve görgülerinin artması, müslümanlar arası tanışma, danışma ve dayanışma fırsatlarının elvermesi, ihramdan itibaren hac ibâdetinin bütün kısım ve aşamalarında, insanlar için eşi bulunmaz şuurlanma, toparlanma, olgunlaşma vesileleri ilk anda akla gelen faydalar ve hikmetlerdir.
Müslümanların hac ibâdeti en azından Hz. İbrahim'den (a.s.) beri yapılan ve bilinen bir ibâdettir. Son Peygamber (s.a.v.) bu gelenekli ibâdeti Kur'an'a ve ve Allah tarafından kendisine bahşedilen düzenleme selâhiyetine (özel bilgisine) dayanarak kısmen yenilemiş, İslâm öncesi putperest Araplar'ın olumsuz katkılarını temizlemiş, bundan sonra ebedî olarak devam edecek şeklini belirlemiş ve ümmetine bırakmıştır. Bu çerçevede hac ibâdetinin belli ayları ve günleri vardır. Ayları, kamerî aylardan Şevval, Zilkâde ve Zilhicce'nin ilk on günüdür. Bu ayların da her gününde, hac ibâdetinin istenilen parçası yapılamaz; neyin ne zaman yapılabileceği sünnet kaynağında; yani Hz. Peygamber 'in (s.a.v.) ve kendisinden sonra gelen Râşid Halifelerin, ashâbının uygulamalarında açıkça gösterilmiştir. Bu cümleden olarak hac ibâdetinin tavâf, sa'y, şeytan taşlama gibi parçaları bu üç ay dışındaki bir zamanda yapılamaz. Arafat'ta yapılacak vakfe ancak Zilhicce'nin dokuzuna denk düşen Arefe gündüzü ve gecesinde yapılabilir, ziyaret tavâfının ilk günü bayramın birinci günüdür, bu tavâf daha önce yapılamaz... Hz. Peygamber (s.a.v.)'in yaptığı hacca 140 bin civarında insan katılmıştır ve bu rakam o gün için büyük bir kalabalıktır. Gerektiren durumlar bulunduğu hâlde Peygamberimiz (s.a.v.), hiçbir kimseye zamanından önce veya sonra Arafat'ta vakfe ve bundan önce ziyaret tavâfı için izin vermemiştir; hâlbuki diğer bazı parçalarda bunu yapmıştır. "Hac bilinen aylardadır..." (Bakara:2/197) meâlindeki âyete ve belli günlerde yapılması hâlinde kaçınılmaz hâle gelen ve insanlara eziyet veren izdihamı kaldırma gerekçesine dayanarak hac ibâdetini veya parçalarını bu üç aya, gelişigüzel yaymak dince mümkün ve câiz değildir. Bu âyeti okuyan ve doğru anlayan Hz. Peygamber (s.a.v.), ashâbı ve İslâm âlimleri onbeş asırdır Arafat vakfesini aynı günde yapmışlar, gününde vakfe yapılmamış olursa haccın geçerli olmayacağını bildirmişler, Müzdelife vakfesi için belli gün ve vakitten söz etmişler, bunları takip eden diğer parçalar için belli vakitlerin bulunduğunu, bunlara riâyet edilmemesi hâlinde cezâ gerekeceğini ifade etmişlerdir. Evet hac ibâdeti, âyette buyurulduğu gibi bilinen aylarda yapılır, bu aylarda hac için ihrama giren müslümanlar yaklaşık yetmiş günü yoğun bir ibâdet duygusu ve ahlâk eğitimi içinde geçirirler; çirkin söz söylemez, Allah'ın emirlerinden çıkmaz, kimse ile döğüşüp çekişmezler, ellerinden geldiğince hayır işlerler, ebedî hayatları için takvâ yoluyla rızık edinir, tasarrufta bulunurlar (2/179). Bu süre içinde ifrad veya kıran haccı yaptıkları için devamlı ihram içinde kalanlar devamlı hac ibâdeti yapmaktadırlar, önce umre yapıp ihramdan çıkan, sonra günü gelince hac için yeniden ihrama giren müslümanlar ise temettu haccı yapmış olurlar; bu haccın umresi de ancak bu üç ay içinde yapılabilir, diğer zamanlarda yapılan umreler hac umresi değildir. Zilhicce'nin sekizinci günü hac için ihrama giren müslümanlar Mina'ya hareket ederler, dokuzuncu gün Arafat'ta vakfe yaparlar, o günün akşamından sonra Müzdelife'ye geçerler, geceyi burada geçirip gece yarısından veya fecirden sonra Müzdelife vakfesini de yaparak bayramın birinci günü büyük şeytanı taşlarlar, kurban kesmesi gerekenler kurban keserler veya kestirirler, tıraş olurlar, sonra gelip, haccın önemli parçalarından biri olan ziyaret tavâfını yaparlar, artık ihram yasaklarının tamamı ortadan kalkmış ve haccın önemli kısımları tamamlanmış olur. Sünnet olan bundan sonraki üç günü de Mina'da geçirmek, diğer taşlamaları burada yapmaktır, bunda sıkıntı bulunursa Mekke'de kalmak ve vakitleri geldikçe Mina'ya gidip şeytanları taşlamak da mümkündür.
Hac ibâdeti yapılırken meydana gelen izdihamı önlemek için alınabilecek pek çok tedbir vardır. İzdihama sebep olduğu sürece tekrar hac yapmayı engellemek bunların başında gelir. Zarûrî bulunursa her yıl, zarar veren izdihama sebep olmayacak sayıda kimsenin hac yapmasına izin verilir; yani hac yapmak isteyenler sıraya girerek yıllar içinde bunu yaparlar. Gerektiği takdirde vakfelerdeki azamî süreler yerine asgarî süreler kullandırılır ve bu süreyi kullanan hacı adayları başka yerlere kaydırılır. Şeytan taşlama ibâdeti de düzene sokulabilir. Hâsılı hac ibâdetinde günü ve yeri belli olan parçaların vakitlerini değiştirmek, malûm ve meşrû usûlün dışına çıkmadan mümkün olamaz.

 


 

Kadın Eli Sıkmayanlar
Okuyan kızlarımız ile çalışan kadınlarımızın başörtülerini "siyasal İslâm'ın simgesi" sayanlar, genç kadınların ellerini sıkmayan erkeklerin bu davranışlarını da "irticâ belirtisi" olarak değerlendirmektedirler. Siyasal İslâm her ne ise ona taraftar olmak, azınlıklardan daha aşağıda bir statüye ait olmayı gerektirdiği için de "kadın eli sıkmadığı sabit olan" erkekler, birer ikişer kamu görevlerinden uzaklaştırılmaktadır. Kadın eli sıkmamak -bir irticâ belirtisi olmanın yanında- kimilerine göre çağdışılık, kimilerine göre de cinsel saplantı (hastalık) alâmetidir. Bütün bu değerlendirmeleri yapan ve sübjektif hükümlerinden sonra kıyımları gerçekleştiren ilgililer, eğer çağdaş iseler ve çağdaşlık demokrasi demekse, çağdaşlık insan haklarına saygı demekse bir de dönüp işin dîni cephesine bakmalı değil miydiler? Evet bunlar meselenin dîni yönüne de bakıyor veya bazı "bakıcılara" baktırıyorlar; ancak kitabın ters yönünden baktırıyorlar! Biz ise burada kitabı düz tutarak bir okuma yapmaya çalışacağız.
Dînî hayatına uygulama konusunda hassas, fakat yeterince dînî öğrenim ve eğitim almamış bir vatandaşın, "kadınların ellerini sıkmak câiz midir?" sorusunun cevabını ararken yapacağı şey, ya açıp bir kitaba (İlmihâl kitaplarına, Haram-Helâl konusunu işleyen kitaplara) bakmak veya gidip bir bilene sormaktır. İlmihâl kitaplarına bakıldığında orada yazılan şudur: Kadınların elleri, yüzleri, ayakları gibi açılması câiz olan yerlere şehvetsiz bakmak câiz olmakla beraber buralara dokunmak câiz değildir; çünkü dokunmak bakmaktan daha etkileyicidir ve bunun için -bakmada olduğu gibi- bir ihtiyaç ve zarûret yoktur. Niçin ihtiyaç yoktur? Çünkü bizim geleneğimizde yaşlı hanımların, yabancı ve namahrem de olsalar elleri öpülür, ama genç hanımlar ile genç erkekler tokalaşmazlar, kucaklaşmazlar ve öpüşmezler; bu âdetler (tokalaşma, öpüşme) başka toplumlara ve özellikle Batılılara ait bulunmaktadır. Batılılaşma demek olan çağdaşlaşma, modernleşme bizim topluluklarımıza girdikçe, bizi etkisi altına aldıkça bu nevi modalar da yaygınlaşmış, tabîîleşmiş ve aksine davranışlar -çağdaşlaşmış, modernleşmiş, batılılaşmış kimseler tarafından- kınanır ve yadırganır olmuştur.
Mümin kitaptan veya bilenden bu cevabı alınca ona düşen şey, genç ve namahrem -evlenmeleri câiz olan- kadınların ellerini sıkmamaktır. Bu hassasiyet ve davranışın sebebi dindarlıktır, kişinin dînine bağlılığıdır, Allah'ın ve Resulü'nün (s.a.v.) emirlerine saygıdır, müslümanca yaşama arzusudur; siyasetle, -eğer müslüman olmak mânâsında değil ise- irticâ ile hiçbir alâkası yoktur. Kaldı ki, bu davranış siyasal İslâmın simgesi olsaydı bile, siyasal İslâm bir kanâat, bir düşünce, bir inanç olarak kaldığı sürece suç ve kusur sayılmamalı, din ve düşünce özgürlüğü içinde değerlendirilmeli, bu düşünceyi benimseyen vatandaşlara "ikinci sınıf insan veya vatandaş" muamelesi yapılmamalı idi.
Birileri çıkar da ya genel olarak yahut da aksine davranmanın zarar ve sıkıntı doğurduğu durumlarda "kadın eli sıkmanın câiz olduğuna dair" fetvâ verirse bakılır: Eğer bütün bilenler aynı fetvâyı veriyorlarsa müslümanlara düşen buna uymaktır, bu konuda iki fetvâ varsa o zaman müslümanlar bunlardan birine (hangisi onun vicdanına yatıyor, kanâatinde ağır basıyorsa ona) uymakta serbesttir. Bir mûteber mezhebi, ictihadı, fetvâyı benimseyen ve bununla amel eden, dînî hayatında bunu uygulayan kimseyi vazgeçirmeye, başka bir ictihadı, mezhebi, fetvâyı benimsemesi için baskı yapmaya kimsenin hakkı olamaz; böyle bir baskı şerîatın uygulandığı zamanlarda ve toplumlarda bile yapılmamıştır.
Kadın eli sıkmamanın dînî bir dayanağı bulununca, bizim geleneğimizde böyle bir âdetin bulunmadığı da sabit olunca yadırganması uygun bulunan davranış, müslümanın kadın eli sıkmaması değil, aksine hareket etmesi, genç kadınların ellerini sıkması, hattâ bununla da yetinmeyip onları öpmesidir. Geleneğimizde münkerlerin (yadırganması gereken davranışların) marûf (yadırganmaz, hoşgörülür) hâle gelmesi kıyâmet alâmetlerinden; yani toplumun İslâmî ahlâk yönünden bozulmasının işaretlerinden sayılmıştır.
Müslümanlar ile gayr-i müslimlerin veya İslâmî hassasiyetleri zayıf, uygulamaları eksik bulunan müslümanların bir arada yaşadığı toplumlarda barış, birlik, beraberlik, huzur, asayiş isteniyorsa yapılacak şey, başkalarının haklarına zarar vermediği sürece insanlara, inançları ve dünya görüşleri doğrultusunda yaşama imkânı vermek, din ve vicdan hürriyeti tanımak, bu sebeple kimseyi kınamamak ve özellikle haklarına tecavüz etmemek; görevden almak, sürgüne göndermek gibi yaptırımlar uygulamamak, baskı yapmamaktır. İnsanları medenîleştirmenin yolu, bir başka toplumu, topluluğu körü körüne taklit etmek değildir; bunun yolu insana toplum içinde yer ve değer vererek okumasını, öğrenmesini, bilinçli davranmasını, irdeleyici ve seçici olmasını, evrensel değerler yanında kendi özel ve yerli değerlerine sahip çıkmasını, ehliyeti itibariyle hak ettiği yerde ve işte çalışmasını sağlamaktır. Vatandaşları el sıkanlar ve sıkmayanlar, örtünenler ve örtünmeyenler, filân partiye veya falân partiye oy verenler... şeklinde bölüklere ayırmak, parçalamak, her birine farklı muamele yapmak millet ve memleketini sevenlerin yapacağı şey değildir, çağdaş dünya ve Batı medeniyeti de bu nevi baskıları, ayırımları ve uygulamaları ilkel bulmakta, çağdaşlığa aykırı saymaktadır.

 


 

Tesettür ve Kıyâfet
Bazı konuları sormak üzere bize gelen bir hanımefendi, komşuları ve arkadaşlarıyla sohbetine devam etmeye başladıkları bir hoca hanımın, örtünme ve kıyâfet konusunda söylediklerini nakletti, bunların kafasını karıştırdığını, âdeta kendisini bunalıma ittiğini söyledi ve bizden açıklama istedi. Kendisine yaptığımız açıklamanın bir özetini sizlerle paylaşmanın faydalı olacağını düşündüm.
Hocahanım şunları söylemiş: Başörtüsü ve uzun manto veya tunik ve etek veya pantolon... giyerek örtünme olmaz. Böyle örtünenler açık sayılırlar. Evinizden çıkarken çarşaf giymeniz şarttır. Pantolon giyen bir kadını evinizden kovmanız gerekir. Evinize mahrem olmayan erkek müsafir geldiğinde de dışarı çıkar gibi çarşaf giymeniz ve müsafirin yanına onunla çıkmanız gereklidir. Evde yabancı olmadığında bile tesettürlü bulunmak lâzımdır. Kadınların dışarı çıkarken veya evde mahrem olmayanlar bulunduğunda giyecekleri giysilerin çekici omaması, hattâ rengi ve biçimi itibariyle itici olması şarttır...
Şüphe etmiyorum ki, hocahanım bunları iyi niyetle söylemiştir, bazı kitaplarda görmüştür, bunları takvânın (günaha düşmeme tedbirinin) bir gereği olarak değerlendiriyordur. Ancak maksat ne olursa olsun, "Kur'an, sünnet, icmâ gibi bütün müminler için bağlayıcı olmadıkça hangi kitapta görürse görsün meseleye bir de şu yönlerden bakması gerekirdi: a) Farklı düşünen ve yazan mûteber âlimler var mı? b) Takvâyı kurtaralım derken imanı veya ameli tehlikeye düşürme ihtimâli var mı? c) İçinde yaşadığımız cemiyette, üzerimize kara bulutlar gibi çöken olumsuz şartlar içinde bunları uygulamak mümkün mü, teklif edilenlere zor gelmez mi?
Çeşitli yerlerde ve zamanlarda yazdıklarımızı ve söylediklerimizi burada bir daha özetleyecek olursak:
1. İslâm erkeklerden ve kadınlardan belli bir kıyâfete bürünmelerini değil, örtülmesi gereken, "zînet ve avret" diye ifade edilen yerlerini örtmelerini, örtmek için giydikleri elbisenin, altını gösterecek kadar ince ve örtülen yerin şeklini apaçık (açık görüldüğünde yapacağı etkiyi yapacak şekilde) dışa yansıtacak kadar dar olmamasını istemektedir.
2. Kadının, mahrem olmayan erkekler yanında açmasına izin verilen zîneti - en geniş tanımlamaya göre- yüzü, bilekleriyle birlikte elleri, topuktan biraz yukarıya kadar ayaklarıdır. Erkeğin açabileceği yerleri ise göbeği ile dizkapağı arası dışında kalan vücûdudur. Dizkapağının yukarısı (uyluk kısmı) da gerektiğinde açılabilir diyen müctehidler vardır. Aralarında devamlı olarak evlenme engeli bulunan (dînen evlenmeleri câiz olmayan) baba, oğul, kardeş gibi akraba yanında kadın -bazı müctehidlere göre sırtı müstesna- göbek-dizkapağı arası bölge dışında kalan vücûdunu açabilir. Şu hâlde ev içinde -na-mahrem kimseler yok iken- tesettürlü olmak mecbûriyeti yoktur. Karı-koca arasında açılmayacak zînet ve avret yoktur.
3. Mahrem akrabanın, açılması câiz olan yerlere dokunması da câizdir. Baba kızını, anne oğlunu öpebilir, kızı babasının ellerini, yanağını öpebilir...
4. Dışarı çıkarken çarşaf giymek şart değildir. Kur'an'da geçen "cilbâb" kelimesinın birden fazla mânâsı vardır; genel anlamı üst giysi demektir, baştan basenlere kadar örten üst giysiye de cilbab denmiştir. Dînin istediği belli bir giysi veya kıyâfet değil, uygun bir şekilde örtünmektir, tesettürdür. Bir köylü hanım düşünelim, tarlada çalışmaya gidecek, entarisinin üzerine geniş şalvarını çeker, başına da saçını, boynunu ve göğsünü örtecek (buralarda açık yer bırakmayacak) bir başörtüsü bağlar ve işine gider; bu örtünme ve giyinme dîne uygundur, bununla tesettür emri yerine getirilmiş olur. Şehirde bir hanım dışarı çıkarken üzerine uzunca (topuklarına yakın) bir pardesü ve başına da uygun bağlanmış bir başörtüsü giydiğinde örtünme emrini yerine getirmiş olur. Uygun örtünmeyi sağlayan, daha fazla parçadan oluşan başka kıyâfetler de bulunabilir, kullanılabilir. Bunları bulmak, sunmak, beğendirerek gençlerin örtünmesini sağlamak üzere özel çalışmalar yapılmalıdır. Tesettür defilelerinin amacı ticaret ise, bu amaca ulaşmak için dînin şekil ve amaç olarak koyduğu sınırlar aşılıyorsa bunlara câiz diyemeyiz. Ama bizim yukarıda "yapılmalıdır" dediğimiz çalışmalar çerçevesine giryorsa elbette câiz, hattâ gerekli olur.
5. Elbisenin ismi değil, hangi cinse ait olduğu önemlidir. Eskiden şalvar denilen giysinin erkek için olanı da, kadın için olanı da vardı. Bugün de ceket, yelek, hırka, pantolon... ismi verilen giysilerin kadınlara ve erkeklere mahsus olanları vardır. Kadın "kadın pantolonu veya şalvarı" giyebilir, bunu yaptığında erkek elebisesi giymiş, erkekliğe özenmiş olmaz. Ancak pantolon giymesi hâlinde yukarısı dar olacağından üzerine -vücûdunun hatlarını belli eden kısmı örmek üzere- başka bir şey daha giymesi gerekir.
6. Sahabe kadınlarının giysileri içinde beyaz, siyah, yeşil, sarı renkte olanlarının bulunduğu sağlam rivâyetlerde zikredilmiştir. Giyilen elbisenin çirkin ve itici olması gerektiğine dair hiçbir nakli delîl (âyet, hadîs) yoktur. Erkeğin ilgisini çekmesin diye kadınlara, Allah'ın ve Resûlü'nün (s.a.v.) yüklemediğini yüklemek, istemediklerini onlardan istemek doğru değildir. Kadın el içine çıkacak kadar ve şekilde giyinir. Giysileri seksî olmamak, karşı cinsin dikatini çekmek amacıyla düzenlenmiş bulunmamak şartıyla güzel, zarîf, estetik de olabilir. Bundan sonrası kadını değil, ona bakan erkekleri ilgilendirir; sorumluluk onlara geçer, onlar da gözlerini sakınmak, kendilerini firenlemek sûretiyle kulluklarını yerine getirmek mecbûriyetindedirler. İmtihan dünyası, günah imkân ve fırsatlarının yok olduğu, yok edildiği, insanların isteseler bile günah işleyemeyecekleri bir dünya değildir. İmtihanı, bu imkân ve fırsatlara rağmen irâdesini kullanan ve dînin sınırları içinde yaşayanlar kazanacaklardır. Din, birileri günaha girmesin diye diğerlerinin hak ve özgürlüklerini -gereğinden fazla, bilinen sınırların dışında- kıstlama yoluna gitmemiştir.
Bu konularda farklı düşünen, ölçüleri farklı tutan âlimler de vardır; ancak hiçbir beşerî ictihad ve yorum bütün müslümanları bağlamaz; bilgisi az olan müminler âlimlerden aldıkları fetvâya uyarlar, farklı fetvâlar onları bağlamaz.
Kadınlarımıza, kızlarımıza İslâm'ı öğretmeye kalkışanlar, kaş yaparken göz çıkarmamak gibi bir sorumluluklarının da bulunduğunu bilmelidirler. İslâm, maddî ve manevî pislikleri temizlemek, çirkinlikleri ortadan kaldırmak ister, güzelliğe düşman değildir ve kolaylık dinidir.

 


 

Dinden Kazanmak, Dine Kazanmak
Dîni Allah rızâsını kazanmak için kullanmak, O'nun hoşnut olacağı bir hayatı yaşayabilmek için dinden yararlanmak meşrû ve câiz olmanın ötesinde dînin gönderiliş amacını teşkil etmektedir. Dîni kullanarak (istismar ederek) kişinin veya gurubun kendilerine menfaat sağlaması ise çirkindir, haramdır ve dîne ihanettir. İslâm âlimleri bu konuda o kadar ince eleyip sık dokumuşlardır ki, hassasiyetlerine hayran olmamak mümkün değildir. Fıkıh kitaplarının günlük hayatımızda sıkça geçen helâl-haram konularına tahsis edilen bölümünde (kerâhiye, istihsan kitaplarında) şöyle bir ölçü ile karşılaşıyoruz: Bir kimsenin Allah'ın adını sıkça ve açıktan anmak gibi bir âdeti olsa bile dükkanına müşteri geldiğinde bunu yapması mekrûhtur; çünkü Allah'ı, müşteriyi etkilemek için anmış olması şaibesi vardır. Böyle bir âdeti bulunmadığı hâlde müşteri içeri girince Allah'ı anması ise hiç câiz değildir. Dinden yemenin dince câiz görülmediğini gösteren ilgi çekici başka örnekler de vardır. İmamlık, müezzinlik, Kur'an ve zorunlu din bilgisi öğreticiliği gibi işler ibâdet sayıldığı için bunlardan para (ücret) almak başlangıçta câiz görülmemiş, bu işleri yapanlar başka iş göremez hâle gelip hazineden ihtiyaçlarının karşılanması uygulamasına da son verilince -vazifeler aksamasın diye, zarûrete dayalı olarak- ücret almalarına cevaz verilmiştir. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere gerçek mânâda din istismarı, dinden yemek İslâm'da câiz değildir ve samîmî bir mümin, imanı ve ahlâkı gereği zaten bunu yapmaz. Ama günümüzde dinden kazanma ile dine kazanmanın birbirine karıştırıldığını, ikincisinin de istismar içine sokularak mahkûm edildiğini görüyoruz.
İnsanları dîne kazanmak, onlara dîni sevdirmek, dini hayatlarını güçlendirmek için yapılacak faâliyetler, yanlış veya yasak olmak bir yana teşvik edilmiş; zekât, vakıf, karz-ı hasen (faizsiz ihtiyaç kredisi) gibi araçlarla kısmen kurumlaştırılmıştır. Zekâtın sarf yerleri arasında bulunan "müellefetü'l-kulûb"dan maksat, müslüman olmadıkları hâlde gönülleri veya destekleri İslâm adına kazanılmak istenen kimselerdir; bunlara bu amaçla zekât verilir ve bizim değerler sistemimize göre buna din istismarı denmez; denirse câiz, hattâ duruma göre farz olan bir istismar olur. Müslümanlar, Allah rızâsı için vakıflar kurar, insanların, hattâ hayvanların çeşitli ihtiyaçlarını karşılarlar. Bunu yaparken aynı zamanda müslümanların dîni hayatlarını güçlendirmek, müslüman olmayanların İslâm'ı sevmelerini ve ona dost olmalarını sağlamak gibi bir amaç güderlerse bu da istismar değildir; hattâ bir mânâda cihaddır.
Kendilerini müslüman olarak tanımlayan ve İslâm'a hizmeti ön plânda tutan bazı şahıs ve kuruluşlar, deprem bölgesinde, iyi kötü, sizden bizden ayırımı yapmadan halka hizmet vermeden tutun da eğitim öğretim, muhtaçlara yardım faâliyetlerine varıncaya kadar birtakım hizmetler yaparken, bundan şahıs ve -dar mânâda- kurumlarına menfaat sağlamak isterlerse bu istismardır, insanlara Allah rızâsı için hizmet vermek ve bu arada kimilerinin gönlünü İslâm için kazanmak isterlerse bu istismar değildir, ibâdettir, hizmet şeklinde cihaddır.
Birileri çıkar da "biz de bunları biliyoruz, ama müslüman şahıs ve kurumların sevilmesini, güçlenmelerini, gönüllerin İslâm adına kazanılmasını...istemiyoruz; çünkü bunu, ilerisi için kendi hayat tarzımız bakımından bir tehdit olarak algılıyoruz" derlerse onlara bir duâ ile mukâbele etmek gerekir: Allah size şifâ versin!

 


Faiz Batağı
Allah Teâlâ Kitab'ında, "ribâ" diye bilinen faizi yasaklamış; faizin, mal-para, hizmet- para, mal-değerinde başka mal arasında yapılan ticaretten farklı olduğunu bildirmiş, ticareti helâl kılmış, faizin servet ve refahı arttırmayacağını, helâl kazancın hayırda kullanılmasının fertlere ve ülkeye zenginlik getireceğini, faiz yiyenlerin "cin çarpmış" denilen kimseler gibi olacaklarını, dengelerini kaybedeceklerini, kendilerine de zarar verecek davranışlarda bulunacaklarını... bildirmiştir. Asırlar boyu yapılan tecrübeler ilâhî kitabın tesbitlerini doğruladığı hâlde kapitalist dünya bundan vazgeçmediği gibi zamanla faiz belâsı İslâm ülkelerine de musallat olmuştur. Özellikle son iki asırda giderek sayıları artan yenilikçi müslüman ilim adamlarının bir kısmı, meşrû ictihad kurallarını zorlayarak -başka inanç ve kültürlerin etkisinde kaldıkları için bir kere faydasına inandıkları- faizin İslâm ülkelerine girmesinde önemli rol oynamışlardır. Bunlara göre Kur'an'ın yasakladığı faiz, Cahiliye döneminde yaygın olan, tüketim ihtiyacına yönelik, durmadan katlanan, zenginin yoksulu sömürmesine araç olan faizdir. Bugün bankaların uyguladığı faizcilikte bu olumsuz nitelikler yoktur, bu sebeple de yasak kapsamına girmez. Yenilikçilerin birçok konuda olduğu gibi faiz konusunda da yaptıkları, işin aslını faslını bilmeden, "Batı'da varsa iyidir" peşin hükmüne dayalı ve kendilerine göre "fayda" (maslâha) ilkesine bağlı bir yorumdur, ictihaddır (!) Bizim gibi düşünenler "faizin, azının ve çoğunun haram olduğunu, ondan müslümanlara hayır gelmeyeceğini, Batı'da sermaye toplamak için zorunlu bir teşvik aracı olarak görülen ve makûl ölçülerde tutulan faizin de bizde alternatiflerinin bulunduğunu, ortaklık ve buna dayalı olan hisse senedi alım satımı, risk sermayesi uygulaması, İslâmî usûle göre kurulup işletilecek sigorta sistemi gibi yollarla da sermaye toplanabileceğini..." söyledikçe, yenilikçiler tepeden bakarak bize, eskimiş kafalarımızı değiştirmemiz gerektiğini söylemişlerdir.
Şimdi eskimemiş kafaların, İslâm'dan da neredeyse cevazın ötesinde teşvikler bulan yorumlarıyla Türkiye'yi nasıl bir belânın ve zararın içine soktuklarına bakalım: Batı'daki benzerleri gibi faizcilik esasına göre çalışan bizdeki bankalar, amaçlarının aksine üretime katkıda bulunmamışlar, yatırımların yönünü saptırmışlar, ülke için yararlı yatırım ve üretimler yerine kısa zamanda dönen ve çok kazanç sağlayan alanlara kredi vermişler, bu krediler de çoğu kez dönmemiş; yani batmıştır. Bankalar faizci mûdilerini (müşterilerini) ürkütmemek için yine de faiz ödemeye devam etmişler, batmamak için de devletten "mevdûâtın sigortalanması" avantajını koparmışlardır. Sanki ülkeye hizmet etmişler de halk da bu hizmete karşılık onların uğradıkları zararı karşılıyormuş gibi bir meşrûiyet anlayışı içinde, batırdıkları parayı da bunların faizlerini de devlete/halka ödetmişlerdir. Bugün toplanan ek vergi dört milyar dolar civarındadır, bu vergiyi doğrudan veya dolaylı ödeyenler büyük çoğunluğu itibarıyla dar gelirli kesimdir, son günlerde kurtarılan; yani kötü yönetim ve sui istimal sebebiyle parasını batıran beş bankanın halka maliyeti de dört milyar dolar civarındadır. Tehlikeyi hisettikleri gün bankaların önünde toplanan ensesi kalınlar mutlu; çünkü paralarını halk ödeyecek ve onlar refahlı hayatlarına devam edecekler, banka yöneticileri mutlu; çünkü kimsenin kimseye hesap sorduğu yok, sorsa bile işin ucu yukarılara dayandığı için bir yerde hasır altı edilecektir, parayı götürenler (devleti hortumlayanlar) mutlu; çünkü minareyi çalarken kılıfını hazırlamışlar, vicdan ve imanları da yoksa hiçbir cezâları yok demektir.
Gelelim devletin hazine bonosu satarak; yani faiz karşılığında zenginlerden (elinde fazlası olan İslâm'a göre zengindir) ödünç para alarak sebep olduğu zulme. Devlet, önünde birçok başka imkânlar bulunduğu hâlde, ya hükumetlerin siyasî çıkarlarına veya bazı rant çevrelerinin menfaatine uygun düşmediği için bu makûl imkân ve yolları kullanmamış; köklü, yapıcı ve ülke menfaatine uygun çözüm getirici tedbirleri devamlı ertelemiş, giderek arttırdığı faiz ile borç almaya devam etmiştir. Sonunda bu borçlar, daha önce alınan borçların faizleri ile memur maaşlarına yetmez hâle gelmiş, yatırımlar ve hizmetler büyük ölçüde aksamıştır. Akıl başa geldiği için değil, Kur'an'a kulak verildiği için de değil, Avrupa bastırdığı için nihayet bazı tedbirler gündeme gelmiş, faiz batağından ve bunun de sebepleri arasında bulunduğu enflasyon canavarından kurtulabilmek için başka çâreler aranmaya başlamıştır.
Bizim vicdanımız rahat, kafamızdan da memnunuz, ama başkalarını bilemiyorum.

 


Özeleştiri
Özeleştiri, özün, nefsin, insanın kendisini eleştirmesidir; duygu, inanç, düşünce ve davranışlarını belli bir gerçeklik ve değerler tablosu/şablonu içine yerleştirerek test etmesi, denemesi ve değerlendirmesidir. Bunu, birey yaptığı gibi gurup, cemâat, millet, kültür ve medeniyet de yapabilir, yapmalıdır. Son günlerde İslâm adına yapılan, yapıldığı söylenen bazı kötü şeyler karşısında İslâmî kesimin duygu ve düşüncelerini ortaya koyması kendilerini bu kesimin dışında görenlerce farklı şekillerde değerlendirildi. Birçok köşe yazarı bunun şimdiye kadar yapılmadığını, yapılmamasının bir kusur olduğunu, yanlışı savunmakla bir yere varılamayacağını, bu gelişmenin iyi bir başlangıç olduğunu ifade ettiler.
Yeterince olup olmadığı bir yana başlangıçtan bugüne müslümanlar fert ve ümmet olarak kendilerini eleştirmişlerdir. İlk halifeler kendilerini seçenlerden bunu istemişler, zaman içinde meydana gelen dînî guruplar birbirlerini kıyasıya eleştirmişler, mücedditler kitaptaki (doğru, gerçek, sahih) İslâm ile yaşanan İslâm arasındaki tutarsızlığı açık ve etkileyici ifadelerle dile getirmişler ve farkın kapanması, toplumun gerçek İslâm'a dönmesi için gayret sarfetmişlerdir. Tasavvuf mensupları özellikle ferdin kendini devamlı denetlemesini (murâkâbe), hesaba çekmesini, yapıp ettiklerini sorgulanasını (muhasebe) istemişler; meselâ Gazzalî'nin meşhûr İhyâ isimli kitabının bir bölümü bu konuya ayrılmıştır. M. Akif, "Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile" derken, İkbâl "İslâmda kusur yok iyi incele-Kusur müslümanda sen onu ele" beytini yazarken özeleştiri yapmaktadırlar. Cemâatlerin ve tarîkatlerin her birinin özeleştiri yapması, aslında mümkün olmakla beraber bugünkü yapıları bakımından imkânsız gibidir; ancak bunların da birbirlerini devamlı eleştirdiklerini biliyoruz. İslâmî kimlikleri ön plânda olan kimselerin kurdukları partiler yine böyle olan müslümanlar tarafından devamlı eleştirilmiştir. Son zamanlarda sayıları hızla artmış bulunan çok ortaklı holdinglerin MÜSİAD tarafından masaya yatırılması, takibe alınması ilgi çekici bir özeleştiridir (Yörünge Dergisi'nin 17-23 Ocak sayısına bak.). Evet müslümanlar bunu yapmışlardır; çünkü dinleri onlara bunu buyurmaktadır:
İyiyi teşvik ve emretmek, kötüyü engellemek İslâmî bir ilkedir. Bu ilke özeleştiri yapılmadan uygulanamaz.
"Siz kendi kendinizi tezkiye edip temize çıkarmayın; Allah, kimin kötülüklerden uzak yaşadığını daha iyi bilmektedir" (Necm: 53/32);
Şeytana bahane bulanlara karşı onun dilinden : "Beni kınayıp suçlamayın, kusuru kendinizde arayın" (İbrahim: 14/22)
"Kendini kınayan nefse yemin ederim" buyurulmuştur.
Müslümanlar arasında özeleştirinin çok yaygın ve etkili olmaması bir dînî ve ahlâkî kusurdur; bunun giderilmesi ise sağlıklı bir din ve ahlâk eğitimi ile mümkün olabilir.
Olanı kadar özeleştirinin başkalarının kulağına gitmemesi, hattâ bazan onlardan gizli yapılmasının sebebi güvensizliktir. Aslında eğer varsa özeleştiri kusuru başkalarında da vardır ve onlar da -yapıyorlarsa- eleştiriyi kapalı kapılar arkasında yapmaktadırlar. "Gizlemenin sebebi güvensizliktir" dedik, evet iki taraf da bunun aleyhlerinde bir koz, bir delîl olarak kullanılmasından korkuyorlar. Özeleştiri toplumda bir erdem olarak kabûl edilir ve bunu yapanların aleyhinde kullanılmazsa teşvik görür.
Özeleştiri ile ilgili bir başka problem de gerçeklik ve değer tabloları arasındaki farktır. Bilim ve değer anlayışları biribirinden farklı olan fert ve gurupların eleştiri ile ulaşacakları sonuç ve değerlendirme de birbirinden farklı olacaktır. Özeleştiri konusunda bu gerçeğin de gözden uzak tutulmaması gerekir.

 


 

 

Zekâtla İlgili Bazı Meseleler
Dünya Bankası Başkanı J. Wolfensohn bir konuşmasında, dünyada yaşayan altı milyar insanın yarısının yoksul olduğunu, günde 2 dolar ile yaşamaya çalıştıklarını, bunların yarsının da günlük gelirinin bir doların altında bulunduğunu ifade etmektedir. En tartışılmaz insan hakkı yaşama hakkıdır; yaşama hakkından maksat yarı aç yarı tok sürünmek değildir, tabîî ihtiyaçlarını gidererek yaşamaktır. Bugün dünya üzerinde yaşayan insanların inançları, dünya görüşleri ne olursa olsun bütün insanlar için böyle bir yaşama imkânını sağlamak ödevleri vardır; bu her şeyden önce bir insanlık ödevidir, ödevin ihmâl edilmesi, umursanmaması, bu yüzden milyarlarca insanın yarı aç ve ihtiyaç içinde yaşamaya mahkûm olmaları, namus ve özgürlüklerinden feragât etmek mecbûriyetinde kalmaları bir insanlık suçudur. Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının giderek daha da yoksullaşmaları pahasına servetlerini arttırmaya devam etmeleri vicdanlarını sızlatmıyorsa Allah onlardan bunun hesabını soracaktır. "Ben O'na inanmıyorum ki..."diyenler de öte dünyadan önce burada, ya yoksullar eliyle veya başka yollardan cezâlarını çekebileceklerini unutmasınlar.
İslâm ilk günlerinden itibaren yoksulluk meselesi ile ilgilenmiş, mensuplarına, yoksulların durumlarını iyileştirmek üzere kimi mecbûrî, kimi ihtiyarî bir çok ödev vermiş, yol göstermiştir. Zenginlerin muhtaç akrabaya bakma (nafaka) mecbûriyeti, komşu hakkı, devam eden hayırlar (sadaka-i câriye, bu çerçevede vakıf kurumu), zekât, fitre, kurban, yoksulluk maaşı (son kapı olarak devlet yardımı) bu yolların ve ödevlerin başlıcalarıdır. Bu konuda genel İslâmî ölçü şudur "Muhtaç olanların, kime ait olursa olsun ihtiyaçtan fazla malda hakları vardır; servet belli ellerde toplanmamalıdır, her şahıs için ekonomik olarak da fırsat eşitliği bulunmalıdır; sebebi ne olursa olsun yoksulluk, yaşama hakkını temin edecek ölçüde yardım sebebidir" (Zâriyât: 51/19; Me'âric: 70/25; Tevbe: 9/60; Haşr: 59/7).
Eğer belirlenmiş ölçüde zekât ödendiğinde yoksulluk derdine çâre bulunuyor; yani temel ihtiyaçlar karşılanıyorsa zenginlerden, bu maksatla başka bir şey istenmez, ama zekât ödendiği hâlde ihtiyaç devam ediyorsa kırkta bir ile yetinilemez; çünkü farz olan yalnızca belli malın, belli şartlarda kırkta birini vermek değildir, yaşama hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli bulunan mâlî yardımın yapılmasıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ve dört halifesinin yaşadığı çağda, normal bir ailenin yıllık geçim ihtiyacı göz önüne alınarak bir miktar (çeşitli mallardan birer miktar, nisâb) belirlenmiş, kişinin temel ihtiyaçlarına (havâic-i asliyyesine; çünkü bu miktar zekâttan muaftır) ek olarak nisap denilen miktarda artıcı malı olursa bundan zekât vermesi gerektiği bildirilmiş, uygulama da buna göre olmuştur. Ancak bu ölçüleri; yani belli miktarlarda olup o güne göre değerleri birbirlerine eşit bulunan malları günümüzde değerlendirdiğimiz; paraya çevirdiğimiz veya birbiri ile değiştirmek istediğimiz zaman karşımıza bazı problemler çıkmaktadır. Meselâ bugün kırk koyun, otuz sığır, 200 dirhem (640 gr.) gümüş, 20 miskal (85 gr. altın), değer, satınalma ve mübadele gücü bakımından birbirine eşit değildir. Gümüşü ölçü olarak alsanız -fakiri zengin sayacağınız için- ödeme yükümlüsü, koyunu esas alsanız zengini fakir sayacağınız ve zekâttan muaf tutacağınız için- yoksullar sıkıntıya düşeceklerdir. Gümüşe göre 50-60 milyonu olan zengin sayılacak, zekât alamayacak, aksine ödeyecek, fitre verecek, kurban kesecek, yoksul akrabasına bakmaya mecbûr olacaktır... Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için iki yola başvurmak, iki çözüm teklif etmek mümkündür:
1. Lâfızdan, şekilden hareket edip belirlenmiş malların miktarı (nisap) değişemez diyenlere göre altın, gümüş, deve, sığır, koyun nisapları teker teker TL. ye çevirilir, toplanır ve tür sayısına bölünür, çıkan miktar TL. cinsinden nisap olarak kabûl edilir. Bu malların aynına mâlik olanlar, diğer şartlar da bulunduğunda zaten her bir malın belli miktarını vereceklerdir, esas borçları budur. Para, ticaret malı vb. ne sahip olanlar ve yükümlü olup olmadıklarını öğrenmek isteyenler de yukarıdaki usûle başvururlar.
2. Amaçtan ve temel ölçüden (ailenin bir yıllık geçim karşılığı olma ölçüsünden) hareket edebilenlere göre -ki bizce de bu ölçü kullanılabilir- yıllık ortalama geçim indeksleri esas alınabilir. Buna (indeks miktarına) ek olarak bu kadar parası, ticaret malı vb. olanlar malın kırkta birini zekât olarak öderler. Bir daha tekrar edelim ki, bu ölçüler, ödenen zekâtın, yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılaması hâlinde geçerlidir. Bu miktar ödendiği hâlde yoksulluk/ihtiyaç devam ediyorsa, bundan belki tek başına bir zengin sorumlu tutulamaz (çünkü bir kişi bütün servetini dağıtsa bile problem çözülmeyecektir) ama bu zengin de dahil bütün toplum sorumlu olur.
Diğer problemleri bir başka yazıya bırakalım.

 


 

Zekât ve Kurban
Bir müslümanın zekât vermekle yükümlü olabilmesi için ne kadar mala, servete (nisap) sahip olması gerekir? Geçen haftaki yazıda bunu, günümüzde anlaşılır, uygulanabilir ve amaca uygun bir formüle sokabilmek için iki yol ve ölçüden söz etmiştik: 1. Hadîslerde ve fıkıh kitaplarında, belli mallar (deve, koyun, sığır, altın, gümüş...) için verilen miktarları (nisapları) teker teker kuruşlandırmak, yani bugünkü para ile karşılıklarını tesbit etmek, sonra bunların ortalamasını almak ve "günümüzde nisap budur" demek. Bu durumda dînin hedeflediği zenginlik sınırını yaklaşık olarak tesbit etmek mümkündür. Çağdaş âlimlerden Kardâvî "altını esas alalım" diyor, buna göre nisap 500 milyon civarında olur. Gümüşü alalım diyenlere göre 55 milyon olur. Kırk koyunu 30 milyonla çarpsanız 1.2 milyar eder. Hem 55 milyon sahibini hem de milyar sahibini eşit derecede zengin saymak âdil değildir, İslâm bunu hedeflemiş olamaz. 2. Bu nisaplar, tesbit edildiği zamanda birbirine eşit ve normal bir ailenin bir yıllık geçiminin karşılığı olduğu için, buradan hareket ederek günümüzde ailenin yıllık asgarî geçim indeksini esas almak ve temel ihtiyaçları karşılayan malvarlığı dışında bu kadar zekâtlık mala sahip olanların "nisaba malîk olduklarını" söylemek. Her iki çözüme göre de "gümüşü esas alarak 50-60 milyonu olanın zengin olduğunu, zekât alamayacağını, aksine zekât vermesi gerektiğini" söylemek yanlıştır. İkinci formüle göre, asgarî aylık geçim indeksinin iki yüz milyon olduğunu varsayarak kaba bir hesap yapacak olursak yıllık geçim tutarı 2.4 milyar eder. Birinci hesap şeklinin de bu rakkama yakın bir sonuç vereceğini sanıyorum. Her iki şekilde de dînî metinlerin belirlediği zenginlik ölçüsünü (nisabı) değiştirmek sözkonusu değildir; yapılan şey nisabın, günümüz ölçülerine göre tesbit ve ifade edilmesidir. Geçen yazıda söylediğimiz gibi bu hesaplar ve ölçüler, yoksulun ihtiyacının böylece karşılanır olması durumunda geçerlidir. İhtiyaç devam ediyorsa yükümlülük ölçüleri de değişir.
Zekât konusunda iki husûs sıkça sorulmaktadır: 1. Kadınların örf ve âdete göre normal ölçülerde edinip kullandıkları altın ve gümüş zinetlerden, takılardan zekât verilecek midir? Hanefîler dışındaki üç mezhebin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadına göre zinet, kadının temel (aslî) ihtiyaçlarından sayılır ve zekâta tâbî değildir; yani bunlardan zekât ödenmez. Ben de bu ictihada katılıyoruım. 2. Bir temel ihtiyacı karşılamak (meselâ ev almak, ameliyat olmak, ihtiyaç hâlinde araba, okumak için kitap, işinde kullanmak içini makina, alet vb. almak) için biriktirilen para birçok hanefî fıkıhçıya göre zekâta tâbî değildir; ben de bu görüşü tercih ediyorum.
Kurban kesmekle yükümlü olmak için kişinin zengin olması gerekir. Bu zenginliğin ölçüsü de -detaylarda bazı farklılıklar bulunmakla beraber- zekât zenginliği gibidir. Gümüşten hareket ederek 50-60 milyonu olana kurban kestirmek yanlıştır. Kurban kesmenin vacip (farz ile sünnet arasında bir yükümlülük derecesi) olduğu hükmü ittifaklı değildir. Meselâ hanefî mezhebinden Ebû Yûsüf'a (kendisinden rivâyet edilen iki farklı ictihaddan birine) ve İmam Şâfi'î'ye göre kurban kesmek sünnettir. Bazı güçlükler ortaya çıktığında veya yoksulların etten daha fazla paraya, başka bir şeye ihtiyaçları bulunduğunda "sünnettir diyen" ictihad tercih edilmeli ve kurbanın bedeli, daha azı, daha çoğu uygun yerlere verilmelidir. Böylece deri kavgasından da kurtulma yolu bulunmuş olacaktır.
Kurban veya etlik hayvan keserken önce hayvanı bayıltmak, uyuşturmak, böylece acı duymasını asgarîye indirmek, sonra boğazlamak câizdir; önemli olan kalp atışları durmadan ve bu mânâda ölüm gerçekleşmeden hayvanı boğazlamaktır. Hadîslerde, kesilecek hayvana eziyet edilmemesi emredilmiştir.

 


 

Kurban
Kurban bayramı yaklaşınca hayvanseverler ve etyemezler kurban kesmenin şiddetle ilgili yönünü öne çıkarıp bunu tartışıyorlar, kurban kesmek isteyen müslümanlar bazı detayları merak ediyor ve bu arada kurban derilerini ve etlerini istedikleri yere verme haklarını kısıtlayanları konuşuyorlar. İslâm âlemi kurban bayramı ve hac ibâdetinin manevî atmosferi içinde dînî tefekkür ve heyecanın yüce ufuklarına kanat açıyor. Son iki yazıda kurban konusunu ele alışımızı işte bu ilgi ve heyecan yönlendiriyor.
Şiddet kayıtsız ve sınırsız olarak mahkûm edilemez; bir milletin maddî ve manevî değerlerine göz diken ve saldıran düşmana karşı şiddetin adı cihaddır, meşrû savaştır, bu savaşta ölenlere şehid, kalanlara gazî denir. Tartışılan şiddet içeriye ve dışarıya, kendi insanlarına veya başka insanlara yönelik "haksız, hukuksuz" şiddettir.
Av yaparak veya belli usûller ile öldürerek hayvanların etinden ve başka parçalarından yararlanmak insanlık kadar eskidir, bütün ilâhî dinlerde meşrûdur ve ahlâka da aykırı değildir. Eğer insan dışındaki canlılar; gerektiği, insanlar buna ihtiyaç duydukları hâlde öldürülmeyecekse ne tarımcılık yapılabilir hattâ ne de -gözle görülmeyen canlılara basıp öldürme ihtimali bulunduğu için- kırda bayırda yürünebilir. Merhamet adına söylenebilecek şey, hayvanların gereksiz yere öldürülmemesi ve gerektiği için öldürülecek hayvana eziyet edilmemesidir.
"Birçok müctehide göre kurban bayramında kurban kesmek vacib değil, sünnet olduğu için müslümanlar bu ictihadı da uygulayabilirler" demiştik. Bu takdirde, bazı yıllarda, gerektiren sebepler bulunduğunda "sünnet olan kurban ibâdetini" terkedip, başka sünnet ibâdetler yapmak mümkündür; meselâ kurban parası, bundan azı veya daha çoğu kadar bir meblağ veya mal yoksullara, muhtaçlara verilebilir; böylece "tasadduk" ibâdeti yapılmış olur. Ancak bu, "sadakanın kurban yerine geçeceğ" demek değildir; kurban ibâdeti ancak belli hayvanları keserek yerine getirilebilir. "Bu sünnettir, bazan meselâ başka bir mâlî ibâdetin daha önemli ve öncelikli olması hâlinde terkedilebilir, terkedildiğinde günah olmaz" demek başkadır, sadaka, kurban bedelini para olarak dağıtmak kurban yerine geçer demek başkadır; birincisi doğrudur, ikincisi (sadaka, bedelini vermek kurban yerine geçer demek) yanlıştır.
Kurban kesmekle insandaki şiddet eğilimi arasında kurulan ilişkiler, kurban keserek şiddet arzusunu tatmin eden insanın başka canlılara ve insana yönelik şiddet eğiliminin azalacağı gibi düşünceler ilmî verilere dayanmamaktadır. Şiddeti azaltacak şey sevgidir, merhamettir, özellikle bütün yaratıkların sahibi ve yaratıcısı olan Allah sevgisidir, O'nun merhametinden yansımalara sahip olmaktır; bunlar da sağlıklı bir din ve ahlâk eğitimi ile elde edilir.
Sâffât sûresinde (102-110) Hz. İbrâhim'in (a.s.), oğlu yerine kestiği kurban olayı güzel ve etkili bir üslûp içinde özetlenmiştir. Buna göre Hz. İbrâhîm (a.s.) rüyasında, Allah için oğlunu kurban ettiğini görmüş, bunu teslimiyet sembolü olarak almak yerine zahiri ile alıp uygulamaya kalkışmış; onun ve oğlunun bu itâât, fedâkârlık ve teslimiyeti Allah tarafından kurban olarak kabûl buyurulmuş ve bunun yerine bir koç kurban etmesine izin verilmiş, koç kurbanı, oğul (can) kurbanı yerine geçmiştir. Bu kurbanın gökten indirildiği, cennetten geldiği şeklindeki rivâyetler âyetlerde ve sahih hadîslerde yoktur.
Bir detay: "Altı ayını doldurmuş kuzular, bir yaşını doldurmuş koyunlar kadar iri ve gelişmiş olursa kurban edilmeleri câizdir" denilmiştir. Ancak aynı özellikteki sığır için fıkıhçıların çoğu bu cevazı vermemişlerdir. Halbuki günümüzdeki besleme teknik ve imkânları, iki yaşında olmadığı hâlde, otlakta beslenen iki yaşındaki sığırlar kadar iri ve etli sığır yetiştirmeyi mümkün kılmıştır. Dişlerine bakarak değil, gövde büyüklüklerini ve kilolarını esas alarak "otlakta büyümüş iki yaşındaki ortalama sığır" büyüklüğündeki danayı kurban olarak kesmek, fıkıhçıların koyun için verdikleri ölçülere kıyas edilince câiz olmalıdır. Bu konu ile ilgili olarak rivâyet edilen hadîsleri böyle yorumlamak da mümkündür; nitekim Atâ ve Evzâî gibi müctehidler böyle yorumlamışlardır.

 


Ramazan'a Girerken
Sürat çağında ömürler de jet hızıyla geçiyor. Eskiden günler daha uzun gelirdi; insan, zamanı nasıl geçireceklerini bilemezdi, şimdi zamanlar yetmiyor; ne işe yetiyor, ne sohbete, ne kitap okumaya, ne de eşe dosta ayırmaya... Küçücük çocuklar bile -özellikle büyük şehirlerde- sabahın erken saatlerinde yollara düşüyorlar, uykulu gözleriyle sallana sallana okula gidiyorlar. Büyükler kahvaltıya bile vakit bulamıyorlar. Bize büyüklerimiz "Ayakta yemeyin, içmeyin" der dururlardı, şimdi "ayakta yeme" büfeleri kuruldu. Bu kadar hızlı ve "dolu" yaşanan hayat insanlara ne veriyor? Ne yazık ki buna "bilgi, kemâl, rûh zenginliği, insanlığın derinliklerinde tefekkür ve seyahat" gibi bir cevap veremiyoruz. Bu kadar hâyuhuy içinde zaten bunlar olmaz, bütün dünya insanlarının büyük çoğunluğu bu yoğun mesai sonunda ancak temel/maddî ihtiyaçlarını kısmen temin edebiliyorlar. Bu demektir ki bir ömür, yiyecek içecek temin edip onu tüketmekle geçiyor; yani insanlar temel ihtiyaçlarının tutsağı olmuşlar, değer biçilemez ömürlerini bu uğurda sarfediyorlar.
İslâm dîni insanlara dünya hayatını terketmelerini veya dünyadan olabildiğince az nasiplenmelerini teklif etmiyor, onun istediği dengeli bir hayattır. Bu denge dünya ile âhiret, fânî ile bâkî arasında kurulacaktır. Dünya araç, Allah rızâsı ve bunun bahşedeceği ebedî mutluluk amaç olacaktır. Bu böyle olduktan ve dünya için yapılan faâliyet dengeyi bozmadıktan sonra (bozmadığı sürece) dünyadan nasiplenmek, dünyalık edinmek serbesttir. Allah şöyle buyuruyor: "Onlar ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini, Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır" (Nûr:24/37). Burada geçen "alıkoyamadığı" ifadesi iki şekilde anlaşılmıştır: a) Hem dünya işlerini görürler, dünyalık edinirler hem de ibâdetten geri kalmazlar. b) Dışları dünya ile meşgûl olurken içleri Allah ile meşgûl olur, hep O'nunla huzur hâlinde yaşarlar. Her iki anlayış de mûteberdir, birincisi genel, ikincisi özeldir, birincisi başlangıç, din hayatının ilk sınıfları, ikincisi son, başarı ile mezûn olmaktır. Her iki durumda da istenen denge kurulmuştur, dünya araçtır, ona bu şuur içinde yaklaşılmaktadır, Allah rızâsı amaçtır, ona da bu bilinç içinde riâyet edilmektedir. İşin teorik yanı bu olmakla beraber pratiğe, yaşanan müslüman hayatına bakıldığında -genellikle- işin hiç de böyle olmadığı, giderek dengenin bozulduğu, "ev-iş-ev" üçgeni arasında sıkışan insanların kendilerini unuttukları, ömürlerini zâyî ettikleri, değerliyi değersiz karşılığında sattıkları görülmektedir.
İşte tam bu sırada kandiller, Ramazan, umre, hac, yakınların ölümü, etkili bir ses ve nefes hızır gibi, bir hayat suyu gibi yetişmekte; insana, kendine gelme fırsatı vermektedir. Ramazan yalnız oruç değil, onun yanında daha birçok ibâdeti içeren bir aydır: Kur'an okunur, teravih kılınır, sahura kalkılır, oruç tutulur, yoksullara yardım edilir, hâsılı bir ay Allah'a daha yakın olma şuuru içinde yaşanır. Bu, maddî hayatımızdaki belli bir vitamin veya gıdâ kürüne benzer, bu yoğun ibâdet, bir yılllık manevî gıdâyı temin edebilir, Ramazan fırsatının böyle kullanılması dileğiyle yaklaşan Ramazan'ınızı tebrik ediyorum.

 


 

 

Kurban Bayramı İzlenimleri
Kurban bayramı yaklaştığı günlerde medyada bir kurban edebiyatı başladı; önce eğitimci/psikolog/psikiatrist rolüne soyunan her şeyi bilmiş bazı bay ve bayan yazarlar meşhûr "kurbanın şiddet eğilimini körüklediği" bilimsel tesbitini (!) ileri sürdüler, o günlerde vukûbulan cinayetleri örnek olarak kullandılar. Arkadan merhametleri, acıma duyguları fazla gelişmiş köşe yazarları "hayvanların da çok gelişmiş sezgi ve duygularının olduğunu, başlarına geleceği sezdiklerini, korkuya kapıldıklarını ve acı çektiklerini yazdılar. Kurban aleyhtarlığını güçlendiren argümanların bir ayağı eksik kalmıştı,"temizlik ve çevrecilik". Onu da Çevre Bakanı F. Aytekin'in ağzından vererek tamamladılar: "Kurban Bayramı'ndaki kanlı görüntülerin hemen arkasından Avrupa Birliği'nin aday ülkelerle yaptığı çevre bakanları toplantısı için Brüksel'e gelen Çevre Bakanı Fevzi Aytekin, "Avrupa Birliği'ne rezil olduk" dedi.Aytekin, AB üyesi ülkelerle aday ülkelerin çevre bakanlarının katıldığı ve Türkiye'nin ilk kez aday ülke kabûl edilerek dâvet edildiği toplantıda, sokaklardaki kurban görüntülerinin sorulması üzerine yanıt vermekte güçlük çekti ve önümüzdeki yıl sert tedbirler alınacağı sözü verdi...
Aytekin, bayramın ilk günündeki görüntüleri 'felâket' sözüyle yorumladı, kaçan danaların nasıl katledildiğini gözleriyle gördüğünü ve bunu bu toplantıda nasıl açıklayacağını da 'kara kara 'düşündüğünü itiraf etti. Önümüzdeki yıl bu konudaki tüm tedbirler alınarak bayrama girileceğini belirten Aytekin, kesilen ve kesilmek istenen kurbanların kaçışını ve devlet memurlarının bu hayvanları vurarak öldürüşünü üzüntüyle izlediğini de anlattı. AB'nin veteriner gözetiminde kurban kesilmesini istediğini hatırlatan Aytekin, önümüzdeki yıl bu sistemi de oturtacaklarını belirtti..."
Bu koronun tuttuğu tempodaki garipliği, tuzağı, perdeyi sezerek tepki gösteren yazarlarımız da oldu. Meselâ Perihan Mağden şöyle diyordu: "Sonra Türkler, kurbanlarını ve ellerini kollarını bacaklarını kesikesiverdiler. Ama artık anlaşılan o ki, bu 'kurban verme ritüeli', postmodern bir hoşnutsuzlukla, Türk Medya Korosu tarafından, karşılanmakta. Tek kelimeyle: tasvip etmiyorlar! "Ne bu vahşet canım, Avrupa Birliği'nin kapısını tekmlediğimiz tam da şu günlerde", tarzı ecnebî bir ikrâh duygusuna kapılanmış görünmekteler. Oysa başka kurbanları memleketin, insan kurbanları meselâ, hiç de umurunda değil gibi Türkiyecilik Medyası'nın... Ben onun için, tam da kavrayamadım, ansızın beliriveren bu "Kurban kesmek mi! Bu ne vahşet!" hissiyatlarını. Bir düğmeye basılmışçasına, hepsinde birden belirivermiş olan. Her konuda: gördükleri ve asla görmedikleriyle, tercihli mönüleriyle yani, bu denli senkronize bir kuğu gölü takımı olmaları, güzel tabii. Uyumun her nevisine hasretiz: Uyumun uyutuculuğuna. Mayıştırmasına..."
Tarafımızdan şunlar ilâve edilebilir:
Eğer hayvan kesmekle insana karşı şiddet eylemi arasında bilimin isbat ettiği bir sebep-sonuç ilişkisi olsaydı kasapların tecrit edilmesi gerekirdi.
İnsanlar, hayvanlara acıdıkları için et yemememeye karar verirlerse, vahşi hayvanları avlamak, ehlileştirilmiş olanlarını da kesmek yasaklanırsa kurban hakkında da bu bakımdan (acıma, acı duyma vb.) bir şeyler söyleme hakkı ve imkânı doğar. Her gün dünyada milyonlarca hayvan boğazlanırken ses çıkarmayıp da müslümanların kurban ibâdetleri sözkonusu olduğunda yazı döktürenlerin samîmiyetlerinden şüphe edenlere "haksızsınız" denilemez.
Aile büyüklerimiz hasta oldukları için kurban bayramını Çorum'da, onların yanında geçirdik. Belediye kurban kesmek isteyenlere kolaylık olsun diye, alt yapısını hazırladığı yeterli sayıda yer tahsis etmiş, vatandaş kurbanını götürüyor, usta kasaplar parasız kesiyorlar, yüzüyorlar, birkaç büyük parçaya da ayırıp teslim ediyorlar. Şehirde ne pislik gördüm, ne kan, ne de sağa sola kaçışan ve görevliler tarafından vurulan hayvan. Bazı gazetecilerin haber değeri bulunduğu için tesbit ettikleri birkaç tane kaçma vurma olayını diline dolayan bakan da -yukarıda değerlendirilen- medya misyonunu üslenmiş oluyor. Kendisine veya başka bakanlara Türkiye'nin, insan hakları ihlâli ile ilgili ayıpları sorulduğunda "rezil olmuyor, cevap vermekte güçlük çekmiyorlar" da, kurban sebebiyle mahcup oluyor! Her iki ayıp da Türk halkına ve -hakkı korumayı, temizliğe riâyet etmeyi ibâdet kılmış olan- İslâm dînine ait değil, ehliyetsiz yöneticilere ve temsilcilere aittir. İdeolojilere, tabulara bağlanıp kalmak yerine uygar dünyadan aldıkları, fakat uygulamaya yanaşmadıkları sistemi doğru dürüst uygularlarsa, -kurban konusunda da- Çorum Belediyesi'nin aldığına benzer basit tedbirleri alırlarsa ortada utanacakları bir şey kalmaz. Bizimkiler bunu yapmak yerine kanun çıkarmak, yasaklamak, din özgürlüklerini kısıtlamak, dînî vazifeleri yerine getirmeyi zorlaştırmak yolunu tercih ederler. Yıllardır bunu yapıyorlar, halkın verdiği dersi de idrak edemiyorlar, ama edecekler, er geç edecekler.
Avrupa ve Amerika'nın ayıplamaları üzerine de bir not düşmekte fayda var: İsrail'i destekleyen, Filistinlilerin oluk oluk akan kanları karşısında duygusuz kalan, yoksul ülkeleri yıllardır sömüren, kaburgası dışarı vurmuş aç çocukların veballeri omuzlarında olan Amerika ve Avrupa'nın hiçbir kimseyi ve gurubu ayıplama hakları yoktur. Çünkü bu zulmün, bu pisliğin yanında birkaç gün sürüp ortadan kalkan kurban kalıntılarının lâfı bile edilemez.

 


Bayram Sohbeti
Son yıllarda kurban bayramı öncesinde deri toplama hakkının kime ait olduğu, laik devletin bir ibâdetin parçası sayılan deri bağışı konusuna el atmasının ilkeye aykırılığı, kurban kesenlerin et ve derilerini istedikleri yere vermelerini engellemenin din özgürlüğü ile çeliştiği gibi konular tartışılırdı. Bu yıl, aynı uygulama daha sert bir şekilde devam ettiği hâlde tartışılmadı, bunun yerine kurban ibâdetinin hükmü (vacip mi, sünnet mi olduğu), İslâm'da böyle bir ibâdetin var olup olmadığı konuları tartışıldı. Bize göre İslâm'da, belli hayvanları keserek yerine getirilen bir kurban ibâdeti vardır, ümmetin âlimlerinin çoğuna göre sünnetttir, bir kısmına göre de vaciptir. Müslümanlar hangi ictihadı uygulamak isterlerse uygularlar. Kurban bayramına gelince kurbanıyla, teşrık tekbirleriyle, namazıyla, ziyafet ve ziyaretleriyle bu bayram müslümanların şiarları arasındadır, onlara mahsusutur, bayrak gibi onların tanınmasını sağlar, fert ve topluluk olarak müslüman olma şuurunu pekiştirir, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından beri devam etmektedir ve yeryüzünde müslümanlar yaşadığı sürece de bu sembol ibâdet ve ilâhî neş'e devam edecektir.
Bu girişten sonra, köşe yazım bayramın son gününe rasladığı için, okuyucularımdan gelen mektuplar içinden, soru ihtivâ edenleri seçerek kısa kısa cevaplar vermek istiyorum; bu cevapları da dostların ve okuyucuların bir bayram sohbeti veya hediyesi olarak kabûl etmelerini diliyorum. Keşke zamanımız müsait olsa da her mektup yazana mektupla cevap verebilsek; onlar da takdir ederler ki, buna imkânlarımız elvermiyor.
1. Temel ihtiyaçlardan birini gidermek, meselâ oturmak üzere bir mesken almak için para biriktiren bir kimsenin, biriken para nisap miktarını bulsa bile bundan dolayı zekât ödemesi gerekmez.
2. Kazâya kalmış namazı olanlar bunu ilk fırsatta kılarlar. Niyet "en önce veya en son geçirdiğin filân namazı kazâ etmeye" şeklinde yapılır. Kazâ namazları günde şu kadar, şu vakitlerde gibi bir kayda ve şarta bağlı değildir; borçlu imkânına göre borcunu öder; kimi gün şu kadar, kimi gün bu kadar kılar. Kazâya kalmış farz ve vacip namazları olanlar, günlük namazların sünnetlerini de kılabilirler, "kazâsı olanların bu sünnetleri kılmaları câiz değildir" diyen ictihad hanefî mezhebinin tercihi değildir.
3. Zekât mal olarak verilebileceği gibi malın hesapla paraya çevrilmesi sûretiyle para olarak da ödenebilir. Altın veya gümüşle ödenmesi gerekmez. Zekât borcu hesaplandıktan sonra yükümlü, bunu derhal ödeyebilir (efdal olanı budur), yoksulların menfaati gerekli kılıyorsa veya borçlu darlık içinde ise yıl içine yayarak da öder, zekâtın bilâhare hesap ve mahsup edilmek üzere yılından önce ödenmesi de câizdir.
4. Paranın değerini koruması ve kâr getirmesi için helâl yollar seçilmelidir. Güvenilir, kendini denetime açmış, işten anlayanların tezkiye ve tavsıye ettiği, helâl yoldan para kazanmayı ilke edinmiş şirketlerin, holdinglerin hisse senetlerini almak uygundur. Özel finans kurumlarına da para yatırılabilir.
5. Gıybet, insanları arkalarından çekiştirmek, duydukları zaman üzülecekleri, söylenmesini istemedikleri sözleri gıyaplarında söylemek câiz değildir. Eğer bir kimse kendini iyi, dürüst, ehliyetli olarak gösteriyor, müslümanları kandırıyor ve zarara sokuyorsa -sağlam delîllerle bilinmek şartıyla- onun içyüzünü müslümanlara anlatmak, ilgilileri uyarmak gereklidir; bu davranış, yasaklanmış olan gıybet değildir.
6. Rahmetli A. Davudoğlu Hoca'nın, başkalarının etkisinde kalarak, beni dinlemeden, yazdıklarımı okumadan hakkımda yazıp söylediklerine ben de o zamanlarda cevap vermiştim (Bak. İslâmın Işığında Günün Meseleleri, II, 807 vd.)
7. Kabir sorgulaması, bunun sonucuna göre ödüllendirme veya cazalandırma olayına inanmak İslâm'ın inanç esasları arasında yer almıştır. Bunların "rûha, cesede avdet eden rûha, maddî kabir içinde, ayrı bir âlem olan Berzahta" olması gibi husûslar, nasıl ve nice sorularının cevabı tam olarak bilinemez. Bazı rivâyetlerde geçen şekiller, keyfiyetler temsilî, sembolik anlatım örnekleridir. Kabirden itibaren başlayan âlem, her şeyi ile başka bir âlemdir, dünyada kullandığımız isimler ve kelimelerin karşılığı ile oradaki karşılıklar farklıdır, her şey görüldüğünde ve yaşandığında anlaşılacaktır.
8. Kurban kesildikten sonra kılınan iki rek'atlı şükür namazı ülkemize mahsus bir gelenektir, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) böyle bir uygulaması nakledilmiş değildir.
Sohbetin devamını başka yazılara bırakırken geleneğimizde kabir ziyaretinin de bulunduğunu hatırlatmak isterim, ayrıca bütün müminlerin bayramlarını tebrik ederim.

 


 

İhtiyaç Kredisi
Yurt dışından gelen mektupların çoğunda şu ortak soru yer almaktadır:
"Yurt dışına geçici olarak çalışmak için gidenlerin önemli bir kısmı dönmemek üzere oraya yerleşmiş bulunuyorlar. Bu değişim bazı yeni ihtiyaçları da beraberinde getiriyor; önceleri Türkiye'de ev, dükkan vb. alanlar şimdi yeni yerleştikleri yerlerde bunları almak istiyorlar, eskiden başkalarının yanında çalışanlar şimdi kendi işlerini kurup başkalarını çalıştırmayı deniyorlar. Avrupa ülkelerinde devlet veya bankalar, vatandaşı iş, mesken, araba edinmeye, dolayısıyla bu sektörleri teşvik etmeye yönelik krediler veriyorlar, kredilerin faizini de vergi yoluyla devlet ödüyor. Buralarda yaşayan din kardeşlerimiz sık sık soruyorlar: Bu kredileri almak câiz midir?"
Biz, ister yurt içinde olsun ister yurt dışında, teşvik kredilerinin alınmasının câiz olduğunu defalarca söyledik ve yazdık. Dayanağımız ise şudur: Teşvik kredisi reel faiz içermez, faiz adıyla alınan rakkam fazlalığı enflasyon oranının altındadır veya ona eşittir; bu durumda devlet (ve onun adına banka) değer bakımından verdiğini geri almaktadır, reel faiz yoktur. Müslümanlar teşvik kredilerini almalı ve ne maksatla veriliyorsa orada kullanmalıdırlar. Yurt dışında bankalar yine teşvik amaçlı, fakat az da olsa reel faiz içeren krediler vermektedirler. Oralarda yaşayan Müslümanlar bu kredilerden de şu şartlarla istifâde edebilirler: 1. Krediyi mesken, binek gibi gerçek ihtiyaçlar için kullanmak ve bunları edinmek için kendi paraları bulunmamak. 2. Kredi ile orada yaptıkları iş sonucunda kendileri kazançlı çıkmak.
Yurt içinde faizci banka ile işlem yapmak, faiz alıp vermek, İslâm'a göre câiz olmadığı için normal hâllerde (zarûret bulunmadığında) bunlar yapılamaz. Burada zarûretten maksat, giderilmediği takdirde normal olmayan sıkıntılara sebep olan ihtiyaçtır. Meselâ insan yeterli beslenmez, giyinemez, tedâvi olamaz, oturacak bir mesken sağlayamaz... ise zarûrete düşmüş sayılır.
Yurt içinde (Türkiye'de) verilen mesken ve araç kredilerini almanın câiz olması şu şartlara bağlıdır:
1. Verilenin teşvik kredisi olması (faiz yoluyla paradan para kazanmaya değil, belli sektörleri teşvik etmeye ve vatandaşların aslî ihtiyaçlarını sağlamayı kolaylaştırmaya yönelik bulunması, bu maksatla veriliyor olması).
2. Eğer reel faiz ihtivâ ediyorsa alanın buna gerçek mânâda muhtaç olması ve ihtiyacını başka bir kaynaktan aynı şartlarda karşılama imkânından mahrûm bulunması. Bir insan kendisinin, ailesinin ihtiyacı sebebiyle veya işi bunsuz yürümediği için bir (veya daha fazla) arabaya, meskene, işyerine... muhtaç olabilir. Bunları almak için yeterli parası yoktur, sermayeden ayırsa -yalnızca kârı azalacak değil- işi yürümez hâle gelecektir, faizsiz olarak kredi alacağı bir kaynak yoktur, kiralama veya murâbaha (vâde farkıyla satın alma) yöntemleriyle almaya kalkışsa arada önemli bir fiat farkı bulunmaktadır... İşte bu gibi durumlarda -lüks olan arzusunu değil, mübrem, gerekli, olmazsa rahatsız edici, zarar verici olan- ihtiyacını gidermek için faizli kredi alabilir. Geçmiş zamanlarda da âlimler bunu -bu şartlarda- câiz görmüşlerdir.
Şunu untmamak gerekir ki, zarûretlerin, çâresizliklerin oluşması çoğu kere müslümanların ihmâli, vurdumduymazlığı, duyarsızlığı, topluma karşı ödevlerini yerine getirmemesi gibi kusurlarına dayanmakta bunlardan kaynaklanmaktadır. Başını açarak okumak veya çalışmak mecbûriyetinde olan bir kadın, a) Müslümanlar gerekli irâdeyi gösterip siyasete baskı yapsalardı ve başörtülü okuma ve çalışma hakkını alsalardı, b) Bunu alıncaya kadar mağdurlara başka yerlerde okul ve iş bulsalardı, c) İş bulucaya kadar kadının geçimini sağlayacak tedbirleri alsalardı, "başörtüsünü açma zarûreti oluşmayacaktı". Keza müslümanlar, zekâtlarını tam ödeselerdi, -bir gün bile olsa- kullanmadıkları paralarını, hem koruyan hem de ihtiyacı olanlara faizsiz olarak kullandıran güvenilir kurumlar oluştursalardı faizli kredi kullanma zarûreti meydana gelmezdi. Hâsılı yalnızca namaz, oruç, tesbih müslümanları sorumluluktan kurtarmaz; ictimâî, ahlâkî, hukûkî daha nice sorumluluklarımız var ve bunlardan hesaba çekileceğiz.

 


 

Sorular-Cevaplar
Hollanda'da cezâ evlerinde ve hastahanelerde hizmet veren bir imam kardeşimizin ötenazi, zinâ ve cum'a namazı hakkındaki sorularına cevap vermeye çalışacağım:
1. Doktorların "Bu hasta tıbben ölüdür, kalbini marinalar çalıştırmaktadır" dedikleri hastanın marinalarını durdurmak, çekmek, vücûdu ile alakâsını kesmek câizdir. Bu marinalar çekildiği hâlde kalbi çalışan bir hasta olursa onun kalbini durduracak bir müdahalede bulunmak câiz değildir. İnsan beyni ve kalbiyle bir bütündür, bu ikisi çalıştığı takdirde "insan olarak yaşayan bir varlık" sözkonusudur. Dışarıdan yapılacak tedâvi müdahaleleri bu iki organın normal çalışmasını sağlamaya yönelik olmalıdır. Kalp durduktan sonra beyin çalışmaz. Beyin öldükten sonra -onun yeniden hayata dönmesi mümkün olmadığı hâlde- makine ile kalbi çalıştırmak ise, insanı mumyalayarak bedeninin çürümesini engellemeye benzer; bu bir insan hayatı değildir. Öte yandan bir insanın kalbi ve beyni ölmediği hâlde ölümcül bir hastalığı bulunduğu ve acıya dayanamadığı için öldürücü bir müdahalede bulunmak câiz değildir.

2. Bir Müslüman erkek evine girdiğinde eşini, yabancı bir erkekle çirkin vaziyette yakalarsa, İslâm hukukunun yürürlükte olması hâlinde hâkime başvurur, lânetleşme (mülâane) talep eder, taraflar "yalan söyleyene ...lâneti olsun" meâlinde beşer kere yemin ederler, kadın itiraf ederse, yaptığının cezâsını çeker, itiraf etmez ve yapmadım diye lânetli yemin ederse hâkim evliliğe son verir. Zinâ etmekte olan bir kadını eş olarak almak ve onunla karı koca olmak câiz değildir, tövbe ve nefsini ıslâh etmiş bir kadınla ise evlenmek, evli kalmak câizdir. Karısını zinâ hâlinde yakalayan koca onu, kendi başına cezâlandıramaz.

3. Hapishanelerde, mahkûmlara bilgi ve eğitim vermek maksadıyla Cuma namazı kıldırmakta bir sakınca yoktur. Cuma için okunan ezanı duyan Müslümanlar bir cemâat teşkil edebiliyorlarsa ve içlerinden biri de imam olabiliyorsa cumayı kılarlar.

 


 

Genom Projesi ve Alın Yazısı
Bir köşe yazısında şunları okuyoruz: "Haziran yaklaşıyor. Dünyanın 6 ülkesindeki 16 laboratuarda 1100 uzman, 13 yıldır günde 24 saat, haftada 7 gün çalışarak, Homo Sapiens'in kendi kaderini kendi ellerine almak için giriştiği büyük savaşın son kalelerini fethetmeye çalışıyorlar: Genom Projesi bitti bitecek! İnsan genlerinin tümü deşifre oldu olacak..." Yazı şöyle bitiyor: "Alın yazısı haksızlığına son! Yaşasın genetik adâlet!"
Yazar genetik adâletsizlikten, "insanların zekâ, güzellik, sağlık gibi konularda genlere bağlı olarak birbirinden farklı olmalarını ve doğmalarını" kastediyor, bu güne kadar da insanoğlunun bu farkı (adâletsizliği) gidermeyi başaramadığını, "ne yapalım bu kader, alınyazısı" deyip geçtiklerini, proje bitince insanların kaderlerini ellerine alacaklarını ve alın yazısı haksızlığının son bulacağını ifade ediyor. Gerçi yazıda, genel olarak dinlere, özel olarak da İslâm'a bir atıf yapmıyor, ama "alın yazısı, kader" kelimeleri kullanıldığında dinin akla gelmemesi mümkün olmuyor. Bilindiği gibi İslâm'ın altı inanç ilkesinden biri de "kadere iman"dır. İlgili kaynakların çoğunda kadere iman şöyle anlatılır: Allah insanın beden ve rûh özelliklerini ve bütün hayat macerâsını belirler, böyle olsun diye hükmeder, bu hükmünü kulun alnına (manevî kimlik kartına, siciline) yazdırır, bu yazı "yazgıdır, kaderdir" değişmez. Aynı kaynaklarda bir de kulun imtihanından, irâde hürriyetinden, bu hürriyeti kullanmasına bağlı sorumluluğundan söz edilir. Yazgı ile irâde özgürlüğü kavramları arasındaki çelişki görünümünün giderilmesine yönelik olarak çeşitli doktiriner açıklamalar yapılır, bu açıklamalar, ait oldukları "kaderiyye, cebriyye, eş'ariyye, mâtürîdiyye" gibi doktrinlerle, mezheplerle birlikte anılır.
Açıklamalar yapılırken insanla ilgili oluşumlar ve davranışlar ikiye ayrılır: İnsanın irâdesine bağlı olanlar, olmayanlar. Her ikisi de kader içinde bulunmakla beraber insanın irâdesine, tercihine bağlı olmayanlardan sorumluluğun bulunmadığı, irâde ve tercihe bağlı olanlarda ise kulların sorumlu oldukları ifade edilir. İnsan yaratılmasını, ömrünü, mizacını belirleyemez ise bundan sorumlu da olmaz; Allah ona niçin var olduğunu, şu kadar yaşadığını, şöyle bir mizaçta olduğunu sormaz; bunları kendisi takdir etmiştir, hikmetleri, sebepleri vardır, bu mânâda farklılık insanlık için zenginliktir, hayırlıdır ve asla adâletsizlik sözkonusu değildir. İnsanların hür irâdelerine, seçimlerine bırakılmış konularda yapıp ettiklerinden sorumlu olmaları tabîîdir, adâlet gereğidir, bu alandaki kusurları da Allah'a yüklemek insaf ve adâletle bağdaşmaz.
İslâmî kaynaklarda her insanın, normal insan fıtratında (tabiatında, insana mahsus beden ve rûh özelliklerine sahip olarak) yaratıldığı ifade edilmektedir. Her şeyi güzel ve mükemmel yapan ve yaratan Allah kusurlu insan yaratmaz. Allah'ın madde âlemine hâkim kıldığı kanunları vardır, bunlara "sünnetullah" denir, bu kanunlar içinde sebep-sonuç ilişkisi de vardır, bir yavrunun kalıtım yoluyla kusurlu oluşmasına sebep olacak bir serbest fiil bu sonucu doğurduğunda sorumlu olanlar -bu fiili işleyen- insanlardır, Allah değildir. "Sebep olsun da sonuç olmasın" denilemez. Birçok hastalık vardır ve bunların kimisi tedâvi edilmektedir, kimisinin henüz tedâvisi bulunamamıştır. Hastalık da kaderdir, tedâvi de kaderdir; ayrıca "şifâ, iyileşme denilen sonucu doğuracak sebebin bulunup uygulanması demek olan" tedâvi teşvik edilmiştir. İnsanoğlu eksiksiz yaratıldığı hâlde kendi kusuru veya ilâhî-tabîî kanunların işlemesi sonucunda oluşan ve nesillerce devam eden aksaklıkların tedâvisi, düzeltilme yolu ve usûlü bulunursa bir sebep daha keşfedilmiş olur, bunda İslâm'a da, kadere de aykırı bir durum yoktur. insan irâdesine bağlı alanlarda kader, "Allah'ın, serbest irâde ile nelerin yapılacağını ezelde bilmesi ve bu bilginin kaydedilmiş bulunmasıdır". Kişinin seçerek, isteyerek yaptıkları iyi ise kendi lehine, kötü ise aleyhine olarak değerlendirilecektir, bunda adâlete aykırı bir taraf yoktur. Bir kimse, gücüne dayanarak ve haksız olarak diğerinin malını elinden alırsa yargı devreye girer ve haksızlığı giderir, böylece insanlar, Allah'ın da istediği adâleti gerçekleştirmiş olurlar. Bir kimsenin veya kimselerin sebep oldukları hastalık, kusur ve sakatlıklar, bunları giderecek sebepler/çâreler bulunur da giderilirse yine Allah'ın murad ettiği bir sonuç elde edilmiş, O'nun mükemmel emaneti korunmuş, yerine konulmuş olur.

 


 

 

ÖFK.lar Bindiğiniz Daldır
Bundan yirmi otuz yıl önce faize bulaşmak istemeyen müslümanlar, paralarını hem hırsızdan hem de değer kaybından koruyacak bir yer ararlar, bize de sorarlardı. O zaman tanıdığımız az sayıdaki bazı namuslu tüccarlar dışında tavsiye edebileceğimiz bir yer bulamaz, bunalırdık. Sonra birçok gayret bir araya geldi ve Özel Finans Kurumları kuruldu. Bu kurumlar kiralama, ortaklık ve alım satım yollarıyla helâlinden para kazanacak, elde edilen kazancı, paralarını kendilerine korunsun ve arttırılsın diye bırakan şahıslarla paylaşacaklardı (kazancın %20 si kuruma, % 80 para sahibine). Böyle de oldu, yıllardır bu kurumlar, çetin ve engelleyici şartlara rağmen çalıştılar, din âlimlerine danışarak harama girmemeye gayret ettiler, ülke ekonomisine katkıda bulundular, en azından kendilerine para yatıranların parasını enflasyona karşı korudular, küçük de olsa kâr verdiler. Derken İhlas Finans olayı ortaya çıktı. Bu battı diğerleri de batar, aman paramızı kurtaralım diye kurumlara koştular ve paralarını istediler. Böyle yaparken şu husûsları unuttular:
1. İhlâs Finans, topladığı paraları kendi şirketlerine kullandığı ve gelir getirmeyen harcamalara aktardığı ve daha başka yanlışlar yaptığı için zor duruma düştü, bunu genellemek doğru değildir, her finans kurumunun İhlâs Holding gibi şirketleri yok, ayrıca bunlar paraları geniş bir "kurum dışı şirketler ağına" yayıyor ve sağlam teminatlara bağlıyorlar.
2. Finans Kurumlarına yatırılan paralar kasalarda dursun diye yatırılmıyor, böyle olursa kurum nereden para kazanacak da hem yaşayacak hem de kâr dağıtacak! İşi icabı kurum paralarla ticaret yapıyor, mal alıp vâdeli olarak satıyor, paralar tüccar, sanayici ve yatırımcıda, bunlar da vâdesi geldikçe borçlarını ödüyorlar; kurum onlardan tahsil etmeden ödeme taleplerini nasıl karşılasın?!
3. İkinci maddeyi göz önüne aldığımız zaman, para yatıran şahıslar kapıya dayanıp "paramızı istiyoruz" dediklerinde kurum, ancak henüz ticarete sokmadığı bir miktar parayı ödeyebilir, bundan başkasını ödeyemez, ileride alacaklısından tahsil ettikçe öder. Parası olanlar taleplerinde ısrar ederlerse kurum güvenirliliğini yitirir, borçlular ödemede gevşek davranmaya yönelirler, işlemler durur ve binbir emekle, ümitle oluşturulmuş bu millî kurumlar batar, yok olur, güzelim tecrübe de başarısızlıkla sonuçlanmış sayılır. Bu takdirde suç, günah, kusur kurumların değil, aç gözlü, sabırsız, vehimli para sahiplerinindir.
4. Özel Finans Kurumları müslümanların bindiği daldır, ortada ciddî bir risk bulunmadığı hâlde -ne olur ne olmaz diyerek- paralarını çekmek sûretiyle kurumların kapanmasına sebep olanlar, bindikleri dalı kesen gafillerdir. Ortada alternatif bir çâre var iken tamah yüzünden bunları ortadan kaldıranlar, zarûrete sığınarak paralarını bankalara götüremezler; çünkü zarûret yoktur, çâre (ÖFK.lar) tıkır tıkır işlemektedir, çâreyi tahrip edenler başkaları değil, bizzat müslümanlardır, faiz istemiyorum diyenlerdir.
Her iyinin, güzelin, başarının bir bedeli vardır, bunu ödemeden başarıya ulaşılamaz. Allah rızâsı, ebedî mutluluk da böyledir; onun bedeli gerektiğinde dünyayı âhirete feda etmektir, bazı geçici zahmet ve zararları göze almaktır. Bir insan hem elifi elifine, âhiret kaygısı taşımayan, Allah için fedâkârlığa yaklaşmayan dünya insanları gibi yaşayacak hem de cennetlik olacak; öyle yağma yok!

 


İki Mesele (Süt bankası ve tüp bebek uygulaması)
Yurt içinden ve dışından gelen mektuplarda iki konu çok sorulur oldu: Süt bankası ve kiralık rahim (anne).
Süt bankasından maksat, kadınlardan alınan sütlerin, ihtiyacı olan bebeklere verilmek üzere uygun ortamda korunması ve korunduğu ortamdır. Verilen bilgiye göre bu sütler ayrı ayrı verildiği gibi birbirine karıştırılarak da verilmekte, hangi kadının sütünün hangi çocuğa verildiği bilinmemektedir. Başka dinlerde ve topluluklarda "süt anneliği" ve bundan doğan evlenme engeli (süt anne ve bazı yakınları ile onu emenin evlenmesinin haram olması hükmü) bulunmadığı için böyle bir uygulamada sakınca görülmemiş, bebekler için en uygun gıdâ olan kadın sütünden yararlanmak tercih edilmiştir. İslâm da ise süt anneliği ve bundan doğan evlenme engeli vardır. Bu sebeple bebek, ilk iki yaşı içinde emdiği kadının "süt çocuğu" olur, o kadınla, onun usûlü, fürûu ve bazı yan akrabası ile evlenemez. Eskiden emzikli kadınların fazla sütünü alıp uygun bir ortamda korumak ve gerektiğinde ihtiyacı olan bebeklere vermek mümkün değildi, bu yüzden geçmiş fıkıhçılar bu konu üzerinde durmadılar. Günümüzde süt bankası uygulaması başlayınca bazı fıkıhçılar, "sütler birbirine karıştığı ve kimin sütünü kimin emdiği bilinmediği, ayrıca süt kadının memesinden değil, biberon vb. bir şeyden verildiği için" bu uygulama sonunda süt anneliği ilişkisi doğmaz" demişler.
Bize göre kimin olduğu bilinmeyen bir kadın sütünü bebeğe vermek için zarûret bulunması; yani verilmediği takdirde çocuk için hayatî tehlikenin bulunması gerekir. Bu takdirde süt, zarûret sebebiyle verilmiştir, annenin kim olduğu da bilinmemektedir, insanlar bilmeden yaptıkları şeylerden sorumlu olmazlar. Zarûret hâli dışında eğer kadın sütü alınacak ve bebeklere verilmek üzere bir yerde bekletilecekse bu sütün kime veya kimlere ait olduğu hem kabının üzerine hem de uygun bir yere kaydedilmelidir. Süt bir bebeğe verilirse bebeğin de kimlik kayıtları süt anneninkinin yanına kaydedilmeli, ayrıca ailesine bilgi verilmelidir. Bir bebek ayrı zamanlarda veya birbirini takiben birden fazla kadını emse bu kadınların hepsi bebeğin süt annesi olur. Buna göre sütleri karıştırılarak verilmiş kadınlar da verilen bebeğin süt annesi olurlar. Süt anneliğinin oluşmasında etkili/belirleyici olan, sütün bebeğe nereden ve nasıl verildiği değil, sütün bebeğin midesine girmesidir. Süt bankalarından yararlanmak isteyen müslümanların bu konularda hassas davranmaları gerekir.
Birbiriyle evli ve normal yoldan çocuk sahibi olamayan bir çift için, erkeğin (kocanın) spermi, karısının yumurtası ve rahimi kullanılmak üzere yapılan tüp bebek uygulamasında sakınca yoktur. Birbiriyle evli olmayan kimselerin yumurta, sperm ve rahimlerini kullanarak tüp bebek uygulaması yapılamaz. Koca yerine bir başka erkeğin spermi, karısı yerine -nikâhlısı olmayan- bir başka kadının yumurtası alınamaz veya böyle bir kadının rahimi kullanılamaz. Çünkü İslâm'a göre meşrû bir çocuk sahibi olmanın yolu, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadınla bir erkeğin önce evlenmeleri, sonra da bu evlilik içinde çocuk sahibi olmalarıdır. Çocuğun oluşumuna, erkeğin karısı veya kadının kocası olmayan birinin bir unsuru (spermi, yumurtası, rahimi) girerse çocuk bu evli çiftin meşrû çocuğu olmaz.
Sperm ve yumurtanın yabancıya ait olamayacağı konusunda görüş birliği vardır. Bazı çağdaş fıkıhçılar, rahim konusunda farklı düşünmekte; tüpte oluşturulan embriyonun, erkek ile evli olmayan bir kadının rahimine yerleştirilmesinin ve böylece çocuk sahibi olmanın da câiz olduğunu, bu takdirde çocuğu doğuran kadının da -süt anne gibi- çocuğun annesi olacağını ileri sürmektedirler. Bize göre yabancı bir erkeğin spermini kadının rahimine koymak câiz değildir. Çift, bir başka kadının rahimini kullanarak çocuk sahibi olmakta ısrarlı iseler (yani kadının rahimi çocuk doğurmaya müsait değilse) bu takdirde yapılacak şey, rahimi kullanılacak kadının da erkek tarafından nikâhlanmasıdır. Erkeğin sipermi ile aşılanmış yumurtayı, aynı erkeğin ikinci eşinin rahimine yerleştirmekte bir sakınca olmasa gerektir. Doğacak çocuk, doğuranın kocasına ait olduğuna göre her iki kadın da onun (doğan çocuğun) biri öz, diğeri üvey annesi olur, üvey anne ile de evlenmek câiz olmadığı için süt anneliği gibi ayrı bir bağ aramak gerekmez. Müslümanların bulunduğu bir ülkede "baba ile evli olmayan kadının rahimini kullanmayı mümkün kılan" bir kanun çıkarılacak olursa bu kadınla babanın, ikşinci eş olarak evlenmesine de izin verilmelidir. Aksi hâlde müslümanların bu işi, yine "dînî nikâh veya imam nikâhı" denilen özel akitle yapacakları bilinmelidir.

 


 

Müslümanların öyle bir meselesi yok
Müslümanların önemli meseleleri, çözüm bekleyen müşkilleri, aşmaları gereken zorlukları var. Bunlar dururken veya bunları unutturmak ve kamu oyunu başka/gereksiz şeylerle meşgûl etmek için mesele icad edenler var; bunlardan biri de "namazlarda ana dilinde Kur'an okuma" meselesidir. Bu meseleyi, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp halkın önüne sürenlere karşı şöyle demiştim: "Müslümanların böyle bir meselesi yok, Türkler müslüman oldukları günden beri Kur'an'ı ibâdette, vahyedildiği dilde okuyorlar, anlamak için ise çok eski zamanlardan beri yapılmış Türkçe meâl ve tefsirler var, bunlardan yararlanıyorlar. Ben Türkiye'yi dolaşıyorum, her tabakadan halk ile konuşuyorum, her gün yüzlerce soruya muhatap oluyorum, bana kimse böyle bir mesele getirmiyor, 'Kur'an'ı namzada Arapça aslından okumak istemiyorum, Türkçesini okuyabilir miyim?' demiyor..."
Bu sözümü işiten bir demagoji üstadı, adımı saygısız bir üslûpta zikrederek "O müslümanları şunlardan ibaret biliyor, ona göre böyle bir meselesi olanlar müslüman değil..." kabîlinden lâflar etmiş. Benim söylediklerimden böyle bir mânâ ve sonuç çıkarmak için demek ki insanın "ilâhiyat profesörü" olması gerekiyor!
Evet tekrar ediyorum "Müslümanların böyle bir meselesi yok". Şurada burada birkaç kişinin böyle bir meselesi varsa buna da "müslümanları meselesi" denmez. O müslümanlarla görüşülür, neden bunu mesele yaptıkları öğrenilir ve haklarında en iyi çözüm, uygun fetvâ ne ise o açıklanır.
Meselenin fıkıh ilmindeki durumu ve hükmü üzerinde başka zaman ve yerlerde gerekeni yazdık ve açıkladık. Genel olarak namazda Kur'an'ın, vahyedildiği, hergün büyük bir zevkle dinlediğimiz dilden okunması gerekiyor. Bu hükümde bütün mezhepler ittifak hâlindedir. İlim ve ahlâk sahibi hiçbir müftü aksine fatva vermemiştir, vermez. Özel durumlara gelince; yani bir kimsenin Arapça olarak okumaya dili dönmüyorsa, öğrenmesi zaman alacaksa, bu yüzden namaz kılamıyorsa, mâzereti geçinceye kadar meâlini okuyabilir. Kezâ bir müslüman, namaz kılmak istediği hâlde "anlamadığı bir sözü ezbere tekrarlama mecbûriyeti yüzünden" namaz kılamıyor ve kendi dilindeki tercümeden okumak istiyorsa (namaza başlaması için böyle bir ruhsata ihtiyacı varsa) ona, "namazını terketme de kendi dilinden oku" denebilir. Ama tekrar ediyorum bunlar özel, marjinal durumlardır, müslümanların böyle bir meseleleri yoktur.
Şimdi gelelim müslümanların meselelerinden bazı örneklere:
Müslümanların ümmet olarak birleşmeye, dayanışmaya, güçlenmeye, kendi medeniyet ve kültürlerini, maddî ve manevî değererini korumaya, geliştirmeye, üçüncü bin yılın başında -bu çağa uygun bir üslup içinde- insanlığa sunmaya ihtiyaçları (böyle bir meseleleri) vardır.
Radikal laiklik anlayışını uygulayan ülkelerde yaşayan ve insan hakları belgelerinin/sözleşmelerinin tanıdığı din özgürlüğü hakkını tam olarak yaşamak isteyen müslümanların öğrenim hakları ellerinden alınmakta, kamu hizmetinde istihdamları engellenmekte, ekonomik faâliyetlerine ket vurulmakta, birçok yerde ikinci sınıf insan muamelesine tâbî tutulmaktadırlar. "Kadınların özel hâllerinde namaz ve oruç ibâdeti yapmalarını, müslümanların Kur'an'ı Türkçesinden okumalarını, namazların bilinen vakitlerine riâyet etmemelerini..." isteyen, İslâm'ı çağın düşünce, düzen ve ahlâkına indirgemek için çıkmaz yollara giren, bunları mesele yapan beyler bir gün olsun bu asıl meselelere parmak bastılar mı, milyonları ilgilendiren bu zorlukların aşılması yönünde bir gayret gösterdiler mi? Göstermezler, gösteremezler; çünkü bu yürek ister, fedâkârlık ister, zamanın makbûlleri nezdinde itibar kaybını göze almak ister, hâsılı güzel ahlâk ister.

 


 

Ben bunu istiyorum!
Geçtiğimiz pazar günü bir kısım demokrat aydınlar bir araya geldiler ve her biri bir sayfa yazarak "demokrasi, insan hakları, Türkiye'deki uygulamalar" ile ilgili düşüncelerini ve taleplerini dile getirdiler. Bu toplantıya aşağıdaki yazı ile katılıyorum.

Bir düzen istiyorum.
İçinde yaşayanlar:
İnandıkları gibi yaşayabilsinler.
Düşündüklerini serbestçe açıklayabilsinler.

Başkalarına, haksız, hukuksuz bir zarar vermedikleri sürece hiçbir baskı, işkence, mahbusluk ve mahrûmluk çekmesinler.

Özgürlük olsun, ama anarşi olmasın.
Bir ülke istiyorum.
İçinde yaşayanlar:
Kâbiliyetleri ölçüsünde ehliyet ve liyâkat kazanabilsinler.
Ve neye ehil, neye lâyık iseler onu elde etsinler.

Yönetim için vekâlet ve selâhiyet verdikleri kimseleri, serbestçe seçebilsinler, denetleyebilsinler, mümkün olduğu kadar yönetime katılabilsinler.
Hiçbir kimse, hiçbir kurum ve kuruluş millet irâdesinin dışında ve üstünde olmasın; devlet millete hâkim değil, hâdim (hizmetçi) olsun.
İnsanımızın, iç ve dış borçlar yüzünden boyunları bükük, bağımsız hareket kâbiliyetleri güdük olmasın.
Servet öyle dağıtılsın ve öyle kullanılsın ki, hem yatırım ve üretim için yeteri kadar sermaye biriksin, hem de hiçbir kimse aç, açık ve ihtiyaç içinde kalmasın.
Bütün bu haklar ve özgürlükler kullanılırken, kullanıldıkça, birlik ve beraberlik bozulmasın, içte ve dışta, kötü niyetlilere fırsat verilmesin.
Bu ülkede kültür ve genel ahlâk gelenekten, bizi biz yapan değerlerden kopuk olmasın.
Özgürlük ahlâk anarşisi doğurmasın, özgürlük çürümeye götürmesin.
Cumhuriyet, demokrasi, sosyal hukuk devleti bu ise, bunları veriyorsa ben bunu istiyorum; bu değil ise ben bunu istiyorum!

 


 


Devleti Yıpratmak
Devlet milletin dışında ve onun üstünde adeta Tanrı gibi bir kutsal varlık mıdır, yoksa milletin tâ kendisi, onun bir toprak üzerinde bağımsız olarak örgütlenmesinin ürünü müdür? Hangisi diğeri için vardır? Millet devlet için mi, devlet millet için mi? Önce buna karar vermek, daha doğrusu bunu bilmek gerekiyor. Tarihteki sapmaları bir yana bırakacak olursak çağın devlet anlayışına göre sorunun cevabı basittir; kutsal değil ama değerli olan insandır, onun içinde var olduğu, mutluluğa erdiği millettir. Devlet de bu değerli varlığı korumak, insan toplu yaşamaya karar verince ortaya çıkan "ictimâî" ihtiyaçlarını karşılamak için insanın oluşturduğu bir kurumdur, insan kutsal olmadığı gibi onun yaptığı bir şey de kutsal olamaz, bu şey devlet olduğunda, gerekirse can pahasına korunacak kadar değerli olur; ancak devletin değeri kendinden (lizâtihî) değil, uğrunda var olduğu insandan/millettendir (liğayrihîdir). İnsanın canı değerlidir, bu değerlinin ihtiyacı bulunduğundan malı da değerlidir; cana ve mala bir tecavüz sözkonusu olduğunda, bunların tamamen kaybı ihtimal dahilinde olsa bile savunulur. Vatanın ve devletin can pahasına savunulması da bu esasa dayanır. Şu hâlde asıl değerli olan, korunması ve mutlu olma yollarının açık tutulması gereken varlık insandır.
İnsan, hayvandan farklı olarak yalnızca maddî ihtiyaçlarının sağlanması ile mutlu olamıyor, onun bazen maddî ihtiyaçları da gölgede bırakan manevî ihtiyaçları ve talepleri vardır, bunların tabîî, makûl ve meşrû olanlarının temini gerekir. Devletin/toplumun bir vazifesi de, ferdin kendi başına temin edemediği ve bu sebeple ıztırap çektiği ihtiyaçlarını temin etmektir. İnsan özgür olmak, haysiyetini korumak, öğrenmek, inanıyorsa dînini yaşamak ister; bütün bunlar insana mahsus, ekmek kadar aziz, bal kadar lezîz manevî ihtiyaçlardır. İnsan bunlara sahip olmazsa mutlu olamaz, devlet de insan içindir, insanı mutlu kılmanın bir aracıdır.
Devletin, gözle görülen elle tutulan varlığı toprağı ve halkıdır. Gözle görülmeyen unsurları ise bağımsızlığı ve teşkilâtıdır (rejim de teşkilâta dahildir). Gözle görülen unsurlardan biri ve en önemlisi/değerlisi olan halk yöneten ve yönetilen şeklinde iki tabaka teşkil etmektedir. Yönetenleri iş başına getiren yönetilenlerdir; bunlar halkın seçilmiş veya atanmış memurlarıdır. Memurların asıl âmiri, patronu, efendisi halktır. Halk nazarında devlet denilince akla gelen işte bu memurlardır; cumhurbaşkanından zabıt kâtibine kadar sıralanan görevlilerdir, bu görevlilerin temsil ettikleri kurumlardır. Kurumlar ve görevliler halkın kendilerine verdiği vazifeyi hakkıyla yerine getirmezlerse halk tarafından eleştirilirler, buna rağmen başarılı olmazlarsa değiştirilirler; devlet görevlisinin eleştirilmesi, gerektiğinde değiştirilmesi asla devletin eleştirilmesi ve yıpratılması olarak değerlendirilemez. Asıl devleti yıpratanlar, hıyanetleri veya beceriksizlikleri yüzünden halkı devletinden soğutanlar bir kısım asker ve sivil memurlardır. Hain veya beceriksiz olan memurlar ve temsilciler hem dürüst ve becerikli memurları sevmezler, hem de kendi kusurlarını örtmek için devletin arkasına saklanır, devleti istismar eder, haklı olarak kendilerini eleştiren, yıpratan ve değiştirmek isteyenleri "devleti yıpratmakla" suçlarlar. Devleti (insanını, milletini, vatanını) sevenler, bu hain veya beceriksiz/ehliyetsiz memurların oyunlarına gelecek yerde gerçeği görmek ve bunlara karşı halkın yanında yer almak durumundadırlar.
İnsan/millet için var olan devlet ancak böyle yücelir, böyle sevilir ve böyle korunur.

 


 

Devlet Düşmanı
Devletin gerçekten düşmanları olur mu? Bu soru abes gibi gözükse de, o kadar abes "düşmanlık suçlamaları" yapılıyor ki, bu durumda insan böyle bir soruyu sormadan edemiyor. Evet devletin dış düşmanları olur, bunlar devletin toprağına, servetine, bağımsızlığına göz dikerler ve bunları yok etmek/elde etmek için düşmanca davranır, çeşitli stratejilere başvururlar. Devletin iç düşmanları da vardır; bunlar ya anarşisttirler, devlet istemezler ya bir gurup azınlıktır, çoğunluğun devletine son vermek, kendi devletlerini kurmak veya mevcût devlete el koymak isterler. Bu durumda sebep ne olursa olsun çoğunluk devletini korur, korumak bazı hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını gerektiriyorsa bunları da kısıtlar; yeter ki, kısıtlanan hakların kullanılması ile devletin yıkılması arasında sağlam, objektif, kesin bir illiyet râbıtası bulunsun ve haklar kısıtlanmadıkça devletin korunması imkânsız hâle gelmiş olsun. Ülkemizde devlet düşmanlığı ile suçlanan kişi ve guruplar gerçekte devlet düşmanı mıdırlar; yani bunlar devleti ele geçirmek, yıkmak, bölmek, başkalarına peşkeş çekmek mi istemektedirler? Elbette böyle olanları vardır, bu da ağır bir suç teşkil ettiğine, suçu işleyenler bir avuç azınlık olduğuna göre devlet her zaman bunların yakasına yapışmaya ve hak ettikleri cezâyı vermeye muktedirdir. Bunları bahane ederek bütün vatandaşların kullandığı hak ve özgürlükleri sınırlamak gereksizdir. Asıl bizim üzerinde durmak istediğimiz konu, gerçekte -yukarıda tanımlanan- devlet düşmanlığı ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi bulunmayan, devletini, onu korumak için hak kısıtlayanlar kadar seven fert ve gurupların devlet düşmanlığı ile yaftalanmalarıdır.
Devlet halkın ortak değeri, serveti ve gücüdür; bunu temsil edenlerin (iktidarların) eline büyük bir fırsat geçmektedir; iktidar bir baldır, onu tutan parmağını yaladıkça bu tada alışır, daha ötesi bu tadın tiryakisi olur, birileri çıkıp "Sen her kese ait olan bu balı iyi koruyamıyorsun, iyi temsil edemiyorsun, hakkından fazlasını yalayıp yutuyorsun, onu ehline bırak" deyince bal tutan kıyâmet koparmaya, haklı olarak kendisini tenkit edenleri bal (devlet) düşmanlığı ile suçlamaya yönelmektedir. Dikkat edilirse burada tenkit ve hücûma hedef olan devlet değil, iktidardır, yönetenlerdir ve yönetme biçimidir. Hedef apaçık ortada olmasına rağmen bal yalayanlar, haklı tenkitlere cevap verecek, haklı talepleri karşılayacak, hatâları düzeltecek yerde devleti istismar etmekte, kendilerini ve yönetim biçimlerini devletle aynılaştırmakta, belki de onu kendilerinden daha fazla sevenleri "devlet düşmanlığı" ile suçlamaktadırlar.
Şahsî tecrübemde devletle ilişkim bakımından iki zıt tavırla/suçlama ile karşılaştığım oldu:
1. "Devlete bir şey olmaz, gerekçe olarak gösterilen tehlike sözkonusu değil, durum abartılıyor, hak ve özgürlükleri kısıtlamayın, asıl böyle yaparsanız devleti ve millî bütünlüğü tehlikeye sokarsınız" dediğimde bazı çevrelerce "devlet düşmanları ile işbirliği yapmak"la suçlandım.
2. Devlet rejimden ibaret değildir; devlet millettir, vatandır, istiklâldir, tarihtir, kültürdür... Bunları gözümüz gibi korumamız gerekir. Rejimin ise eğrisi, yanlışı, eksiği olursa onu düzeltmeye çalışırız, yönetenler ve yönetim tarzı kötü diye devleti yıkamayız, yok edemeyiz, başkalarına kaptıramayız..." dediğim zaman da hem rejim hem de devlet dostu olmakla nitelendirildim.
Her iki nitelemeyi de at gözlüğü ile bakma eksiğine bağlıyor, kanâatimi net olarak tekrarlıyorum: Bu devlet bütün vatandaşların devletidir, onu yıkmak, bölmek, başkalarına yutturmak isteyenler bir avuç azınlıktır, devlet onları bilir, bulur, cezâlandırır, bunları bahane ederek, halkı öcü ile korkutarak iktidar uzatmalarına, hak ve özgürlük kısmalarına gitmek ise gittikçe bayatlayan numaralardan ibarettir.

 


 

İnsan Hakları
Bugünlerde herkes insan haklarına atıfta bulunuyor, insan haklarına riâyet etmeyen ülkeler dışlanıyor, kendilerine yaptırımlar uygulanıyor. Bizde de insan haklarından sorumlu bakanlık ve bu hakların uygulanmasını denetleyen kurul var. Bütün bunlar güzel, insanın elbette hakları vardır, ancak insan hakları kavramı ve uygulamasının tarihi anlatılırken ve bu evrensel değeri insanlığa kazandıran mercîler/kaynaklar araştırılırken başlangıç olarak Magna Carta'nın zikredilmesi, bunu bizimkilerin de yapması güzel, doğru ve insafla bağdaşır değildir. Çünkü insana ödevler veren, bu ödevlerini yerine getirebilmesi için hak ve özgürlükler de bahşeden Allah'tır; Allah bunu ilk peygamberinden itibaren yapmıştır, yarattığı insanların yine kendi koyduğu kanunlar çerçevesinde gerçekleşen gelişmelerine paralel olarak -daha sonra gönderdiği peygamberler aracılığı ile- hak ve ödevleri de genişleterek açıklamıştır.
Önce Magna Carta'ya bakalım:
"Kral "Yurtsuz" John ile baronlar arasında Runnymede çayırında imzalanmış olan belge. Kıran kırana bir savaşın sonucunda, kralın baronlara yenilmesiyle kabûl edilmiş olan 'Büyük Özgürlük Fermanı'
Magna Carta'yı oluşturan 63 madde İngiliz feodal toplumunun çeşitli sınıf, katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve özgürlükleri güvenceye bağlamaktadır. Bu sınıflar içinde en önemlisi baronlardır.
Magna Carta zikrettiği bu temel hak ve özgürlükleri güvenceye de bağlamıştır. Bu haklar, 1) Adâlet satılmaz, reddedilemez, geciktirilemez, 2) Suçsuza cezâ verilemez, 3) Cezâ suçla orantılı olmalı, 4) Zoralım yasak, 5) Kendilerinin izni olmadan uyrukların araçları kullanılamaz, 6) Ülkeye giriş ve çıkış serbesttir, 7) Tam bir ticaret serbestisi vardır..."
Bu fermanın tarihi 1215'tir. İslâm ise 610 yılında vahyedilmeye başlamıştır. Yirmi üç yıl devam eden vahiy, hem sözleri hem de içeriği Allah'tan olan Kur'an ile, sözleri Peygamberimiz'e (s.a.v.), içeriği Allah'a ait bulunan hadîslerde kaydedilmiştir. Bu iki kaynağa baktığımızda şunları görüyoruz:
1. Hz. Peygamber (s.a.v.) kanalıyla ilân edilen insan hak ve ödevleri, bunu isteyen ve bunun için savaşan fert ve guruplara yenilerek, mecbûr kalınarak değil, insan buna lâyık olduğu için verilmiştir ve İngiltere'de olanların aksine, bu hakların verilmesine karşı çıkanlarla mücadele edilmiştir.
2. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) açıkladığı ve uyguladığı insan haklarına göre, toplumun lideri ve devletin başı olan kendisi, yakın dostları ve sıradan insanlar arasında haklar bakımından bir fark, bir ayrıcalık yoktur. Nimetler de külfetler de eşit paylaşılmaktadır.
3. İslâm'ın insan ve insan hakkı anlayışında -temel, insan olmaya bağlı haklar bakımından- soy, ırk, renk, bölge, ekonomik seviye ve din farkına bağlı ayrımlar ve ayrıcalıklar yoktur. Her insanı bir tek Allah, aynı maddeden yaratmıştır, bütün insanlar, kök bakımından bir ana ile bir babanın çocuklarıdır. Renklerin, dillerin, sosyal gurupların (kavim, kabile, sonraları milletlerin) yaratılmasının hikmeti kimlik edinmeyi, tanınmayı, tanışmayı kolaylaştırmak ve dayanışmayı mümkün kılmaktır. Arab'ın başkalarına, beyazın siyaha, erkeğin kadına -insan olma, ödev alma ve haklardan yararlanma yönünden- bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ve fark ancak güzel ahlâk ve bazı haklara (liyâkate bağlı olanlarına) kişiyi ehil (uygun, elverişli) kılacak niteliklerin kazanılması ile elde edilebilir.
4. Kişinin canı, malı, namusu, şerefi, özgürlüğü, meskeni, özel hayatı korunmuştur, dokunulamazdır. Din ve düşünce, seyahat, sığınma, çalışma, ticaret yapma, kamu hayatına katılma ve görev alma hak ve özgürlüğü vardır. İslâm öncesinden gelen köleler özgürlüğe kavuşturulur (bunun için tedbirler alınmıştır). Müslüman olmayanlar İslâm'a girmeye zorlanamaz, kamu düzenini bozmadıkları ve güvenliği tehlikeye sokmadıkları sürece kendi inanç ve hayat tarzlarını sürdürürler.
5. İçerde ve dışarda haksızlığa uğrayan, güçsüz olduğu için güçlü tarafından ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan insanların (müslüman olsun olmasın) imdadına koşmak, haklarını korumak müslümanların (toplumun, ümmetin, devletin) vazifesidir.
6. Hem İslâm toplumunun içinde hem de dünya yüzünde müslüman olmayanların, başta hayat hakları olmak üzere temel insan hakları vardır, bunlara dokunulamaz, uluslararası sözleşmelere riâyet edilir, barış isteyenle barış yapılır, savaşın sebebi ne zorla İslâm'a sokmak ne de maddî menfaat elde etmektir; sebep karşı tarafın haksızlığı, tecavüzü ve barışa yanaşmamasıdır.
Buraya kadar sıraladığım ve sıralamadığım hak ve özgürlüklerin kaynağı vahiydir, isteyenler bunu kaynaklarda görebilirler. Bu hak ve özgürlükler kağıt üzerinde de kalmamış, bazı kusurlarla beraber genel olarak İslâm tarihi boyunca uygulanmıştır. 15. yüzyılda, İspanya'dan kaçarak canlarını kurtaran Yahudilerin Fatih'e sığındıklarını bilmeyen yoktur. Gerçek bundan ibaret iken, tarihte insan hakları uygulamasını 1215 tarihli bir sözleşme ile ve Batı'dan başlatmak büyük haksızlıktır. Buna müslüman aydınların (bakanların, öğretim üyelerinin, yazarların...) katılmaları ise, haksızlığa ek olarak büyük ayıptır.

 


 

Ulusal Güvenlik
Ulusal güvenlik, ulusa yönelik tehlikeleri belirlemeyi, bunlara karşı alınacak tedbirleri ve bu tedbirlerle ilgili kararları alacak, uygulamayı yapacak kurumları içeren bir kavramdır.
Ulusa yönelik tehlikeleri, bunların önem sırasını ve alınacak tedbirleri kim, hangi kurum ve kuruluş belirleyecektir? Şüphe yok ki, ulus adına, ulustan aldığı yetki ile ona vekâleten karar alma selâhiyetine sahip olan kurum; bu da demokrasilerde yalnızca siyaset kurumudur, seçilmişlerdir, iktidarı ve muhâlefeti ile meclistir. Siyaset kurumu dışında kalan bürokratlar ile sivil toplum örgütlerinin fonksiyonları farklıdır. Sivil ve asker memurlar, karar alma durumunda olan kurumun isteği üzerine -veya önceden çıkarılmış kanun, alınmış karar gereği- raporlar hazırlar, bilgi verir, görüş bildirirler, alınan kararları uygularlar. Sivil toplum örgütleri ise -bir mânâda siyaset kurumunun parçası olarak- ulusal güvenlik bakımından iktidarların aldığı kararları, uygulamaya koydukları tedbirleri izler, denetler, takdir, teşvik, tenkit, protesto... ederler. Ulusun, kendini yönetmesi (güvenlik tedbirleri almak da buna dahildir) için seçtiği siyasîler (meclis) dışında bir resmi veya sivil şahsın ve kurumun, "rapor, bilgi, fikir verme ve görüş bildirme" haricinde, ulusa yönelik tehlikeler ve alınacak tedbirler konusunda, seçilmişlerin irâdesini sınırlayacak, baskı altına alcak ve yönlendirecek bir faâliyette bulunmaları, hem demokrasiye, hem de ulusal güvenliğe aykırı olur, zarar verir. Çünkü günümüzde ulusal güvenlik kavramı o kadar genişletilmiştir ki, bunu siyaset kurumunun elinden aldığınız zaman geriye hemen hiçbi siyasî faâliyet alanı kalmamaktadır. Bu da siyaseti seçilmişlerin elinden almak, atanmışlara -veya kendilerini atamışlara(!)- vermek demektir.
Güvenlik tehlikenin karşıtıdır, tehlike de ulusun maddî ve manevî varlığının fiilen zarar görmesi veya zarar görmesi ihtimalinin (vehminin değil) bulunmasıdır. "Ulus için neyin faydalı ve neyin de zararlı olduğuna kim karar verecektir?" Soruyu bu şekilde bir daha sormuş olalım. İnsanı birey olarak alırsanız, yetişkin bireylerin kendileri, henüz reşid olmamış çocukların ise hukûkî temsilcileri, kendileri için faydalı veya zararlı olanı belirleme hak ve yetkisine sahiptirler. Nasıl yetişkin bireyin yetki vermediği birisi, onun için faydalı, doğru ve iyi olan şeye ve davranışa karar verme hakkına sahip değilse, yetişkin bireylerin ve himâyelerinde olanların oluşturdukları ulus hakkında faydalı, iyi, uygun ve doğru olan şeye/davranışa/uygulamaya karar verme hakkına da, onlardan başkası (dolayısıyla ulusun yetki verdiği siyaset kurumundan başkası) sahip olamaz. Sahip olsun derseniz o sistemin adı demokrasi değildir, o güvenlik de ulusal (milli) değil, kendini milletin vasisi sayan bir avuç "kerâmeti kendinden menkûl" çok bilmişlerin güvenliğidir.
Bazı uygulama örnekleri konuyu daha açık hâle getirebilir:
Son birkaç yıldır ülkeye yönelen en büyük ve öncelikli tehlikenin ne olduğu konusunda, seçilmişler ile atanmış veya kendini atamışlar arasında görüş ayrılıkları vardır. Seçilmişler ile bazı sivil toplum örgütleri ülkemize yönelik tehlikeleri "hak ve özgürlüklerin demokrasiye sığmayacak ölçüde kıstlanması, borç batağı, gelir dağılımındaki adâletsizlik, ahlâkî çöküntü, kötü ekonomi yönetimi, buna bağlı olan işsizlik, açlık ve sefâlet, uluslararası ilişkilerde yalnızlaşma" olarak sıralamakta iken meselâ millî güvenlik kurulu -ki, bu kurulda hâkimiyet, hem kuruluş satüsü hem de sivil üyelerin ürkeklik ve korkaklığı yüzünden seçilmişlerin değildir- irticâ ve bölücülüğe ağırlık vermiş, bu tehlikeleri olduğundan büyük göstermiş, ağırlıklı ve millete pahalıya mâl olan, zarar veren tedbirleri bunlara yöneltmiş, diğer/asıl tehdit ve tehlikeleri gölgede bırakmış, görmemiş, görmezden gelmiştir.
Bu konuda tartışılması gereken bir sürü mesele daha vardır: Küreselleşme olgusu karşısında güvenliğin ve güvenlik tedbirlerinin ulusla sınırlanması doğru mudur, vâkıaya uygun mudur? İçerideki tehlikeler bile kökeni, dinamikleri ve tahrikleri bakımından içeriden midir? Menfaatlerini küreselleştiren uluslararası güç odakları, ulusların güçlü, huzurlu ve mutlu olmalarını, millî politikalar oluşturmalarını ve bu politikalarda -küresel güç ve menfaat odaklarının çıkarları ile çatışsa bile- ısrar etmelerine izin verirler mi? Vermezlerse -ulusal güvenlik kurumlarını yönlendirmek de dahil olmak üzere- neler yaparlar ve yapıyorlar? Bu durum karşısında küçük ve zayıf ulusların ne yapmaları gerekir?

 


 

Nikâh
Nikâh konusu tartışılıyor. Tartışanlar bir âlem; kendi dâvâsını veya ideolojisini ortaya sürmek, propagandasını yapmak için gelenler var, eğlenip hoşça vakit geçirmek için gelenler var, figüranlar, alkışçılar, dem tutanlar var, birkaç tane de işten anlayan ve iyi niyetli kimse var, ama şansları yok, bu kadar gürültü arasında kimseye lâf yetiştirmek, merâmını anlatmak mümkün değil.
Bizim Resul Tosun boşuna nefes tüketiyor; elbette doğru şeyler söylüyor, düzgün söylüyor, soğukkanlılığını koruyor ama beyhûde. Peşin hükümlü, şartlanmış, bağnaz ideoloji tutsakları anlamak için değil, reddetmek için, münasebet düşmüşken farklı inanan ve düşünenleri kinlerini kusmak için gelmişler, bunun için dinliyor veya dinler gibi görnüyorlar.
Kelimeler ve kavramlar havada uçuşuyor, önce bunların üzerinde bir anlaşalım diyen yok, tartışmayı yönetenin de böyle bir derdi yok. İmam nikâhı dînî nikâh nedir, var mıdır yok mudur? Kimi yok diyor kimi var. Önce kavram üzerinde anlaşma olmadığı için hüküm de "hem doğru, hem yanlış" oluyor.
Dînî nikâha, "İslâm'a göre geçerli evlenme akdi"mânâsı verdiğiniz zaman elbette böyle bir kavram vardır ve bu terkip anlamlıdır. İmam nikâhına da sosyal bir vakıa ve örf olarak baktığınızda bu da vardır; insanımız imamlara nikâh kıydırdıkları için buna "imam nikâhı" demişlerdir, genel olarak da resmî nikâh karşıtı olarak kullanılmaktadır.
Tartışmada da söylendiği gibi devlet, imama, müftüye, hâsılı din görevlisine nikâh kıyma, daha doğrusu tarafların yapacağı akdi yönetme ve özel deftere geçirme, imzalarını alma ve gerekli mercîlere bilgi verme görevini verse, isteyenlerin belediyede, dileyenlerin de meselâ müftülükte nikâh yapmalarını serbest bıraksa din özgürlüğü bakımından üzerine düşeni yapmış olur. Belediyede yapılan evlenme akitlerine güvenmeyen veya bunları mûteber saymayan dindarlar gider nikâhlarını müftülükte yaptırırlar, bunda sakınca görmeyenler de belediyelerde yaptırırlar. Laikliğin, din ve vicdan özgürlüğünün gereği budur. Gel gör ki, avukat bayan ve destekçileri bütün gayretlerini sarfederek "laiklik elden gidiyor" diye bağırıyor, karşı tarafa hakâret ediyor, hattâ onları "böyle yapmak istiyorsanız Türkiye'den çıkıp filân yere gidin" diyerek ülkeden kovuyorlar. Kendileri geri zekâlı mıdır nedir, "resmî nikâhtan önce dînî merasim yapmanın suç olduğunu" üç kere kanun maddesini okuyor, teklifin de laiklik ve Atatürkçülüğe aykırı olduğunu ileri sürüyorlar. Hâlbuki teklif, kanunda değişikşlik yapılması ile ilgili; yani karşı taraf "bu, mevcût kanunlara uygundur" demiyor, "kanun böyle yapılmalıdır" diyor. Laiklik de bunu gerektiriyor. Atatürkçülüğe gelince, herhalde bundan, onun zamanında yapılan devrimleri kastediyorlar. Bu devrimlerden biri olan laikliğin dünyada çeşitli uygulamaları var ve bunlardan bir kısmına göre, devletin, kanun yaparken hem inanmayanların hem de dindarların hak ve özgürlüklerini gözetmek, din özgürlüğünü kısıtlamış olmamak için gerekli tedbirleri alması, kanunu buna göre yapması laikliğe aykırı olmak şöyle dursun onun gereğidir. "Dînî kaynak alan kanunların kaldırılıp yerine Batı kaynaklı kanunların getirilmesi" devrimine gelince, teklif buna da aykırı değil; çünkü Batı'da bu uygulama vardır; dileyen evlenme akdini kilisede, papazın yönetiminde yapar, dileyen resmî makamlarda yapar ve devlet bunların ikisini de hukuk bakımından geçerli olarak değerlendirir.
Ben burada "belediyelerde kıyılan nikâhın dînî bakımdan geçerli olup olmadığını" tartışmıyorum; bu konuda gerekenleri başka zamanlarda söyledik ve yazdık. Burada altını çizmek istediğim husûs, laik hukuk devletinin din özgürlüğünü kısıtlama, belli bir dine inanan ve bu dinin gereklerini yerine getirmek isteyen kimselere engel olma hakkının bulunmadığıdır. Laik devleti, inancın mûteber veya alternatifli (farklı yorumlara tâbî) olup olmadığı da ilgilendirmez. Dindar kişi böyle inanıyorsa, belli bir yorumu tercih etmişse, inancını yaşamasının başkalarına zararı yoksa devlet ona bu imkânı vermekle yükümlüdür.
Milleti oluşturan fertler ve kesimler birbirine inanç veya inançsızlık dayatıyor, kendileri gibi inanmak ve yaşamak istemeyenleri ülkeden kovmaya kalkışıyorlarsa önce bu konunun tartışılması ve "o kafa"nın değiştirilmesi gerekir. O kafa değişmedikçe diğer ihtilâf konularını, o kafalarla tartışmanın yararı yoktur.

 


 

Ağlayan Kadın ve Mehir Vakfı
İslâm bir Allah'a iman ve ibâdet (tevhid), O'nun kullarına şefkât ve merhamet dinidir. İslâm'ın başka yönlerini öne çıkarmak onun özüne ters düşer; çünkü bütün diğer hükümler bu iki temel amacı gerçekleştirmenin araçları gibidir. Müslümanım diyen kişiler buldukları her imkân ve fırsatı değerlendirerek "Allah rızâsı için O'nun kullarına şefkâtli davranmak ve iyilik etmek" durumundadırlar; bunun için fert ve topluluklar olarak çeşitli faâliyetler içinde olmak mecbûriyetindedirler. Bu aziz dinin bize öğrettiğine göre bir köpeğe su vermek, bir kediyi ölümden kurtarmak bile insanın cennete girmesine vesile olabilmektedir; ya ihtiyacını giderdiğiniz, ölümden kurtardığınız "yaratılmışların en şereflisi olan" insan ise!
Geçenlerde bir şehrimizin adliyesi önünde, gözlerinden pınar gibi yaşlar boşanan genç bir hanımı ekrandan seyretmiştik; kadıncağız çâresizlik içinde çırpınıyor, çevresinde olanlardan yardım istiyordu. Kendisini gencecik bir kız iken yaşlı bir adamla evlendirmişler (bir mânâda satmışlar), meşhûr ifadesiyle yakmışlardı, buna rağmen kaderine râzı olan kız iyi bir hanım olmak için elinden geleni yapmıştı, fakat kocası olacak zalim içiyor, kumar oynuyor, her fırsatta karısını dövüyordu, hattâ onu -ne yaparsa yaparak- para kazanmaya da zorluyordu. Aradan yıllar geçmiş, durum düzelmemişti, artık tahammülü kalmayan genç kadın ana evine gelmiş, boşanma dâvâsı açmıştı, babası yoktu, anası yoksuldu, avukat tutacak paraları da mevcût değildi, kocası her yolu deneyerek boşanmayı engelliyor, mahkeme uzadıkça uzuyordu, son erteleme kararı üzerine artık ısyan eden kadıncağız ağlıyor, "ben ne yapacağım, nereye gideceğim, kendimi öldüreyim mi?" diyor, yanıyor, yakınıyordu.
Avukatlar, baro temsilcileri, mor, yeşil, pembe çatılar nerede idi; bu olayları, "arenada arslanlar tarafından parçalanan esirleri ve mahkûmları seyredenler gibi" seyretmeyip, ateşe basmışçasına sıçrayanlar, içi ve dışı yananlar nerede idi?
Bu olay tesadüfen ekrana gelmiş binlercesinden biridir. Toplumumuz dert küpü hâline gelmiştir, yoksulluk, haksızlık, işsizlik tahammül sınırlarını aşmıştır. Devleti yönetenler içlerine sızmış hırsızlar ve haydutlar ile meşgûl oluyorlar, bunların ucu önemlilere kadar uzanınca güçlerinin yetmeyeceğini anlıyor irticâya sığınıyorlar, çocukların bile ezbere bildiği "yapısal reformları" bir türlü gerçekleştirme yoluna girmiyorlar. Sivil toplum örgütleri (gönüllü kuruluşlar) hem yok denecek kadar az hem de derdin büyüklüğüne göre dermanları devede kulak. Bu milletin hâli ne olacak?
Konya'da birkaç hamiyetli insanın bir araya gelerek kurdukları GEMV (Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı) bu dert küpünden bir avucunu boşaltmış, gençlerin evlenmelerine, evlilerin mutlu bir hayat sürmelerine yardımcı olmaya çalışıyor. Ayrıca bir dergi çıkarıyor, ilmî toplandılar düzenliyorlar (Bu ayın sonu ile Kasım'ın başında yine böyle bir toplantı düzenlemiş bulunuyorlar). Kuranları ve yardımcı olanları tebrik ediyor, kahvehanelerde pinekleyen emeklilere örnek olmasını diliyorum.
Müslümanım diyen kişiler Allah'ın kullarının dertlerine karşı alâkasız ve duygusuz kalamazlar; kirlenen tabiattan ahlâka, yoksulluk, çâresizlik ve haksızlıktan hastalıklara kadar yüzlerce derdi ve ihtiyacı olan insanımızın imdadına koşmak mecbûriyetindedirler.
"Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-ilâhî sorar Ömer'den onu"
Evet kurdun kaçırdığı koyunun bile hesabını Allah yöneticiden, çobandan, sorumlu kişiden soracak, İslâm insanlara böyle bir sorumluluk duygusu ve alanı getirmiş. Hesap sorulacak olanlar yalnızca Hz. Ömer, idareciler, çobanlar değildir; herkes her nimet ve imkândan -onu nasıl ve nerede kullandığından, hakkını, yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğinden- sorguya çekilecek, dillerin söylemediğini eller ve ayaklar itiraf edecektir.
Müslümanım diyen kişiler! Oturmayın, yatmayın, uyuşmayın, uyumayın, devinin, koşun, insanların maddî ve manevî dertlerine çâre olmak, çâre bulmak için biraraya gelin, örgütlenin, çalışın.
Ömür kısadır ve hayata bir kere gelinir. Âhiret azığını düzecek başka bir hayat da yoktur.

Not: Bu bölüme de girebilecek bazı yazılar için 2. ve üçüncü bölümlere bakın).

 


 

Laik Düzende Müslümanlar
İslâm dini, ona bağlı bulunan müslümanlar ve bu yazının amacı bakımından laikliğin üç mânâsı önem taşımaktadır:
a) Kilise ve din adamı olmayan kimse.
b) Dine karışmayan ve dini kendi işine karıştırmayan; yasama, yürütme ve yargıda dîni referans olarak kabûl etmeyen ve kullanmayan, -bütün vatandaşları bağlamasa ve özgürlükleri kısıtlamasa bile- belli inanç sahiplerinin, inançlarına göre yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları düzenlemeleri yapmayı laikliğe aykırı bulan devlet.
c) Herhangi bir dini resmen benimsemeyen, bütün dinlere ve ideolojilere eşit mesafede duran, belli bir dinin kurallarını ona inanmayanlara dayatmamak şartıyla din ve vicdan özgürlüğünün gerektirdiği düzenlemeleri yapan, dindarlara -haklarından yoksun kalmaksızın- inançlarını yaşama imkânı veren devlet.
İslâm dini bu üç mânâsıyla da laiklik ile bağdaşamaz; laikliği içselleştiremez, laik İslâm ve laik müslüman olamaz; çünkü:
a) İslâm'da din ve kilise adamına mukâbil olarak bir din ve câmi adamı yoktur; yani hiçbir müslüman dünya ile onun nimetleri ve işleri ile alâkasını büsbütün keserek kendini câmi ve din hizmetine veremez. Müslümanın günlük hayatı içinde din ile dünya yanyana durur ve beraber yürür; müslüman çalışırken namaz vakti gelir, ezan okunur, isterse câmide, isterse (temiz olmak şartıyla) bulunduğu yerde namazını kılar, araya hiçbir aracı koymadan dûasını eder ve dünya işine dönerek devam eyler. Hz. Paygamber (s.a.v.) devrinde daha fazla ibâdet etmek üzere aile hayatını, istirahatı ve dünya işlerini terletmeye kalkışanlar olmuş ancak Peygamberimiz bunları menederek kendisi gibi -kendilerini dünyaya kaptırmadan- iki işi birlikte sürdürmelerini emretmiştir. İslâm'a göre câmilerde namaz kıldıran, hutbe okuyan, halka va'zeden. fetvâ veren kimseler de -herkesin çalışarak elde edebilecekleri bilgi ve beceriler dışında- diğer insanlar gibidirler, hiçbir ayrıcalık ve kutsallıkları yoktur, bu vazifeleri yanında dünya işlerini yürütür ve aile hayatlarını da yaşarlar.
b) Müslümanlar bir devlet kurabildikleri takdirde bu devletin işlerine dini karıştırmamaları mümkün ve câiz değildir; onlar, bireysel hayatlarında olduğu gibi toplumsal hayatlarında da Allah'ın irâde ve rızâsını gözetmek ve izlemekle yükümlüdürler. Böyle bir devlette kurallar oluşturulurken İslâm dîni temel kaynaktır. Başka dinden olanlar müslüman olmaya zorlanmazlar, kendi dinlerini tam bir din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde yaşarlar; ancak bu laiklik gereği değil, bizzat İslâm'ın, onun temel kaynaklarının bu imkânı vermiş bulunmasındandır. Müslüman olanlar da dine göre yapılması gerekenleri yapma ve kaçınılması gereken husûslardan da uzak durma konusunda -dînî bakımdan- zorlanamazlar; çünkü bütün bunlar ibâdettir, kulluktur ve kulluk zorlama ile olmaz; ancak kamu düzenini ve umumî ahlâkı korumak bakımından alenî ihlâllere karşı bazı kısıtlamalar getirilir.
3. Fert olarak müslüman ve cemâat olarak müslümanlar (bunun en büyüğü ve siyasî bakımdan teşkilâtlanmış bulunanı devlettir) bütün dinler ve ideolojilere karşı eşit mesafede olamazlar; birçok âyet ve hadîs müslüman olanlar ile olmayanları, hak ile batılı, helâl ile haramı, bunlara riâyet edenler ile etmeyenleri... birbirinden ayırmakta ve farklı değerlendirmelere tâbî tutmaktadır. Müslümanlara göre hak din "Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla vahyettiği dindir". Bugün yeryüzünde Allah'tan geldiği gibi korunmuş bulunan tek hak din İslâm'dır. Müslümanlar onu korumak, ona uygun yaşamak ve kimseyi zorlamadan onu insanlara tebliğ etmek durumundadırlar; onu korumak, yaşamak ve tebliğ etmek için de devlet dahil bütün imkânlarını kullanırlar. Ancak yukarıda işaret edildiği gibi "dinde zorlama yoktur", "zorla dindarlık olmaz", "müslümanların dinlerine güvenleri tamdır, rekâbet ve yarıştan yana korkuları yoktur"; bu sebeple dünyaya açık olurlar ve kendi ülkelerini de başka inançtan olanlarla paylaşırlar, onlara kâmil mânâda din ve vicdan özgürlüğü tanırlar, fakat her dîne, her inanca hak (gerçek ve Allah katında mûteber) demezler, sırf insan olmaya bağlı hakları herkese tanırken liyâkat ve ehliyete bağlı haklarda müslümanlara ve onların da iyi hâl sahibi olanlarına bazı imtiyazlar tanır, öncelikler verirler.
Laikliği bir rejim ve siyasî sistem ilkesi olarak benimsemiş bir ülkede müslümanlar da yaşamak durumunda olurlarsa sıkıntının ve gerginliğin asgarî düzeye inmesinin, barış ve birliğin oluşup devam etmesinin şartı, devletin, üçüncü şık ( c şıkkı) olarak zikrettiğimiz laiklik anlayış ve uygulamasını benimsemesidir. Bu anlayışa göre devlet bütün dinlere eşit mesafede duracak, bir dîni resmi (devlet dîni) olarak benimsemeyecek, bir dine ait kuralları bütün vatandaşlarına dayatmayacaktır. Ancak vatandaşları arasında bulunan farklı inançlara bağlı fert ve gurupların dinlerine göre yaşamalarını, din ve vicdan özgürlüğünden eksiksiz olarak yararlanmalarını sağlayacak düzenlemeleri de yapacaktır. Osmanlı devleti bir İslâm (şerîat) devleti olmasına rağmen -dîni buna imkân verdiği için- 1917 yılında çıkardığı bir aile kanununda, müslümanlar yanında Mûsevîler ve İsevîler için de maddeler sevketmiş, kanunu din ve vicdan hürriyetine halel getirmeyecek bir şekilde çıkarmıştır. Böyle bir kanun şerîat devletine zarar vermediği gibi laik devlete de zarar vermemelidir; laik devlet de dînî ve inancı gereği belli bir kılık ve kıyâfeti kullanmaya, belli ilişkilerden kaçınmaya, belli şekil şartlarına uymaya mecbûr olan vatandaşlarına bu imkânı sağlamalıdır; hiçbir kimse belli bir inancı benimsediği ve ona uygun yaşadığı için ikinci sınıf vatandaş olmamalı ve hiçbir haktan mahrûm kalmamalıdır. İşte gerçek demokrasi ve laiklik budur, demokrasiyi ve laikliği kullanarak (istismar ederek) bir kısım insanları "insan haklarından mahrûm eden" devlet ne laiktir, ne de demokratiktir; örtülü olarak despotiktir, dayatmacıdır, belli bir ideolojinin ve yalnızca onu benimseyenlerin devletidir.
Din ve vicdan özgürlüğünün kamu alanına ve kısmen yasamaya yansıması ne "üçüncü mânâda" laikliğe zarar verir, ne de ülkede ikilik çıkarır ve kaos doğurur; çünkü dünyada böyle bir laiklik anlayışını benimseyen ve uygulayan ülkeler vardır, buralarda herhangi bir problem çıkmamıştır. Milleti kamplara ayıran, birbirine düşüren, millet-devlet bütünlüğünü bozan uygulamalar baskıcı yönetimler ve ikinci maddede tanımlanan laiklik uygulamalarıdır.
Muhtemel riske (meselâ demokrasinin ortadan kaldırılması tehlikesine) ağırlık verilirse demokrasi ve özgürlükler bundan zarar görür, hattâ bazen tamamen isim ve şekilden ibaret kalırlar; özgürlüğe ağırlık verilir ve ölçü kaçırılırsa bundan da devlet ve millet zarar görebilir; önemli ve ideal olan dengeyi bulmak ve korumaktır. Medenî ve demokrat dünyanın denge formülü, objektif kıstaslara göre hemen, doğrudan ve sıcak tehlike baş göstermedikçe özgürlükleri kısma yoluna gitmemektir, rüzgârdan nem kapıp hayatı güneşe kapalı hâle getirmemektir.

 


Tarihten Bir Yaprak
Tarih bilgisinin faydalarından biri de isteyene, ibret ve örnek alma imkânı sağlamasıdır. İslâm tarihinin başlangıçtan Râşid Halifeler devri sonuna kadar olan kısmı ise müslümanlar için aynı zamanda dînî bir kaynaktır.
İslâm öncesi Arabistan'ında bugün bildiğimiz mânâda millet ve devlet yoktu, Arap kavmi büyük aileler ve kabileler şeklinde ictimaî guruplar oluşturmuşlardı, bu guruplar arasında güç dengesine bağlı ve menfaate dayalı antlaşmalar ve barışlar olurdu, denge ve menfaat ilişkisi bozulur bozulmaz da kabileler ve aileler arası kavga başlardı.
Fertlerin can ve mal güvenlikleri ya soydan (doğumdan) yahut da anlaşma yoluyla, güçlü bir kabileye mensup olmaya bağlı bulunuyordu. Güvenliği kalmamış kimseler için bir yol da "icâre" uygulamasıydı; yani güçlü bir şahsın ve ailenin kişiyi himâyesine alması, yakını ilân etmesi, ona dokunanın kendisine dokunmuş sayılacağını bildirmesi idi.
Hz. Peygamber (s.a.v.) dedesi vefât edince amcası Ebû-Tâlib'in -yakın akraba olarak- himâyesine girmişti, o da vefât edince, bilhassa Taif'in kendisini reddetmesi üzerine Mut'im b. Adiyy isimli itibarlı bir müşrikin himâyesini istemişti, Mut'im bu teklifi kabûl etti ve kısa bir müddet sonra verilen hicret iznine kadar O'nu, delikanlı çocuklarıyla birlikte korudu. Peygamberimiz (s.a.v.) gerek amcasının ve gerekse Mut'im'in â bulunduğu zamanlarda dâvâsından taviz vermedi, ibâdetine ve tebliğine (dîni insanlara duyurmaya) devam etti.
İslâmî olmayan bir sistemden yararlanıp müslüman olmayan birinin himâyesine sığınarak hem canını ve malını korumaya hem de dinini yaşamaya çalışanlardan iki tarihî şahsiyeti burada, tarihin iki yaprağı olarak takdim etmek istiyoruz: Ebû Bekir ve Osman b. Maz'ûn.
Hz. Ebû Bekir örneğini kızı Hz. Aişe şöyle anlatıyor:
Ben kendimi bildim bileli anam ve babam hak dine inanırlar ve onu yaşarlardı, Rasûlullah da(s.a.v.) her gün, sabah ve akşamdan sonra evimize gelirlerdi. Mekkeli müşrikler müslümanlara baskı ve işkence yapmaya başlayınca Ebû Bekir Habeşistan'a göçmek üzere yola çıktı, Berkü'l-ğımâd denilen yere gelince o çevrenin yöneticisi ve hâkimi olan İbnu'd-Dağinne'ye rasladı, nereye gittiğini sordu, o da şu cevabı verdi:" Kavmim beni yurdumdan çıkardı, yeryüzünde seyahat edip Rabbime kulluk etmek istiyorum". İbnu'd-Dağinne cevaben: "Senin gibi birisi çıkmaz ve çıkarılamaz; sen yoksula verirsin, yakınlarına ilgi gösterirsin, acizlere yardım edersin, müsafirleri ağırlar ve felâketzedelerin imdadına koşarsın. Ben senin yanındayım, seni koruyacağım, dön ve Rabbine kendi yurdunda ibâdet et" dedi, onu yanına alarak Mekke'ye geldi, ileri gelen müşriklerle birlikte Kâbe'yi tavâf ettikten sonra Ebû Bekir'e söylediklerini onlara da tekrarladı. Kureyş'in ileri gelenleri bu himâyeyi kabûllendiler, ancak şu şartı da ileri sürdüler: "Ebû Bekir'e söyle Rabbi'ne evinde ibâdet etsin, istediği kadar namaz kılsın, Kur'an okusun, ancak bunlarla bizi rahatsız etmesin ve bunu açık yapmasın; çünkü biz çocuklarımızın ve kadınlarımızın etki altında kalmalarından ve dinlerini değiştirmelerinden korkarız." Hâmisi bunu kendisine tebliğ edince Ebû Bekir de şartı kabûl etti, bir süre evinin içinde ibâdetine, namazına ve okumasına devam etti, sonra kararını değiştirdi, evinin bahçesine küçük bir çadır mescit kurdu, burada namaz kılıp Kur'an okumayı sürdürdü. Putperestlerin kadınları ve çocukları onun etrafına toplanır, birbirlerini ezercesine şaşkınlık ve hayranlık içinde onu seyreder ve dinlerlerdi, kendisi gözü yaşlı bir zat idi, Kur'an okurken gözyaşlarını tutumaz ve ağlardı. Kureyş müşrikleri olup biten karşısında dehşete düştü ve telâşa kapıldılar, derhal İbnü'd-Dağinne'ye gelerek durumu şikâyet ettiler, şartı hatırlattılar, o şarta riâyet etmezse râzı olamayacaklarını ve himâyesini tanımayacaklarını ifade ettiler, o da gelip durumu Ebû Bekir'e hatırlattı, "Ya evinin içinde ibâdet edersin, yahut da benim himâyemi iade edersin; ben himâyesi tanınmayan bir adam durumuna düşmek istemem" dedi, onun cevabı ise şu oldu:" Senin himâyeni sana geri veriyorum ve Allah'ın himâyesine râzı oluyorum". Bu sırada Rasulullah (s.a.v.) henüz Mekke'de idi, Ebû Bekir'e birlikte hicret edecekeleri müjdesini verdi, onu tesellî etti ve kısa bir müddet sonra da Medine'ye hicret ettiler. (Buharî, Kefalet, 4; İbn Hişâm, I,372).

 


 

Tarihten Bir Yaprak (2)
Osman b. Maz'ûn.
Mekke'de müslümanlar putperestliği reddedip tevhit dinini benimsedikleri ve Rablerine ibâdet ettikleri için baskı altındalar, putperest Kureyş mütegallibesi tarafından çeşitli işkencelere tâbî tutulmaktalar. Osman b. Maz'un, itibarlı müşriklerden Velid b. Muğîre'nin himâyesine girdiği için rahatça dolaşıyor, Kâbe'ye geliyor, ibâdet ve tavâfını yapıyor... Derken düşünmeye başlıyor: Arkadaşlarım ve dindaşlarım böyle sıkıntılar ve işkenceler çekerken benim, bir müşrikin himâyesi altında rahatça dolaşıp yaşamam kendim için bir ayıptır, kusurdur, bunu devam ettirmem doğru değildir... Bu düşüncenin arkasından kararını verir ve doğruca Velid'in yanına gelir, aralarında şu konuşma geçer:
-Koruma sözün yerini buldu, verdiğin sözü yerine getirdin, ancak şu andan itibaren onu sana iâde ediyorum.
-Neden yeğenim, yoksa bizimkilerden birisi seni incitti mi?
-Hayır, ben Allah'ın himâyesi ile yetiniyorum, başkasının himâyesine sığınmak istemiyorum.
-Öyle ise Mescid- harâm'a git, benim kabûl ederken yaptığım gibi sen de açık olarak koruma sözleşmesini reddettiğini söyle.
Beraberce Mescid'e geldiler, Velid, Osman'ın kararını açıkladı, O da şunları söyledi: "Evet himâyesini geri veriyorum, kendisi sözünde duran, himâyesini hakkıyla yerine getiren bir kimsedir, fakat ben, Allah'tan başka birinin himâyesinde yaşamak istemiyorum, bu sebeple onunla kurduğumuz koruma anlaşmasını bozuyorum."
Koruma sözleşmesi hükümsüz hâle geldikten sonra Osman, Lebîd isimli şairin şiir okumakta olduğu bir meclise gitti, oturup dinlemeye başladı, Lebîd "Allah'tan başka her şey gelip geçicidir" deyince Osman "Doğru" dedi; Lebîd, " Her nimet de çâresiz yok olacaktır" deyince de " Yanlış söyledin, cennetin nimetleri ebedîdir" diye ekledi. Lebîd bu sözden alınarak "Ey Kureyş, sizin meclisinizde bulunan bir kimseyi hiçbir kimse rahatsız edemezdi, bu ne zaman ortaya çıktı" dedi. Meclisten birisi " Bu kendisi gibi akılsızlardan oluşan topluluktan biridir, bizim dînimizi terkettiler, sen onun sözünü ciddîye alıp üzülme" diyerek şairi teskin etmek istedi. Osman da bu adama cevap verince iş kızıştı, adam Osman'a bir yumruk attı ve gözünü morarttı. Hemen yakınlarında bulunan Velîd, Osman'ın yanına geldi ve aralarında şu konuşma geçti:
-Yeğenim, eğer bizim himâyemizi reddetmeseydin gözüne gelen yumruk gelemezdi; çünkü sen aşılamaz bir koruma altında idin.
-Hayır. Şimdi, şu morarmamış gözüm de, Allah yolunda ötekinin başına geleni arzuluyor. Ben şu anda senden daha yüce ve kudretli birinin himâyesi altındayım.
-Gel yeğenim, inat etme, yeniden korumamızı kabûl et.
-Hayır, asla! (İbn Hişâm, I,370).
Bu tarih yaprağından çıkan sonuç şu olmalıdır:
Müslümanın amacı yalnızca rahat ve huzur içinde yaşamak değildir, aynı zamanda hür olarak inancını yaşamak ve insanlığın kurtuluş reçetesi olan dînini başkalarına öğretmektir; bunu yapabilmek için gerekirse bir başka düzenin imkânlarından yararlanabilir, gerektiği zaman da bunu reddeder ve sonucuna katlanır.

 


 

Çarpık mantık, potansiyel suç
Din, vicdan ve düşünce hürriyeti konusunda kimi yarı aydınların ısrarla sürdürdükleri çarpık mantık artık gınâ getirdi, bıktırdı, bulantı veriyor. İçlerinde yazarların, çizerlerin, öğretim üyelerinin ve siyasîlerin de bulunduğu bu baylara ve bayanlara göre gericiler (meselâ inançlarına uygun giyinerek okumak ve çalışmak isteyenler, Kur'an'ın emirlerine uyarak yaşamayı gerekli görenler) imkân bulduklarında başkalarına din ve düşünce hürriyeti tanımayacaklar, kendi inançlarını ve yaşama biçimlerini farklı inanan ve düşünen kimselere de dayatacaklardır; şu hâlde imkân ve iktidar elde iken bunlara din ve düşünce hürriyeti tanınmamalı, gelişme ve güçlenme imkânı verilmemeli, önleri kesilmelidir. Ya tektipleştirme projelerine uymalı yahut da ikinci sınıf vatandaş olarak kalmalıdırlar; okumak, çalışmak, ülkenin ve devletin nimetlerinden eşit şartlarda yararlanmak istiyorlarsa onlara benzemeli, onlar gibi yaşamalı, onlar gibi düşünmelidirler. Diretir, kendileri olmakta ısrar ederlerse hukuk, demokrasi ve insan hakları onlara uygulanmaz; çünkü bunlar uygar ve çağdaş insanlar için sözkonusudur...
Hayatını dînine uygun olarak yaşamak isteyen müslümanların fırsat bulduklarında başkalarına da aynı inancı ve hayat tarzını dayatacakları iddiasının/kehanetinin tartışılmasını sonraya bırakarak böyle olduğunu varsaysak bile hukukun genel ilkelerine, çağdaş dünyadaki uygulamaya, insan hak ve hürriyetlerini belirleyen uluslararası mûteber metinlere göre bizim çağdaşçıların çağın gerisinde kaldıkları, evrensel değerlere ters düştükleri ortaya çıkmaktadır. Çağın gerçek aydınlarına, beyinleri yıkanmamış, mantıkları çarpıtılmamış hukuk adamlarına potansiyel suçludan ve bunu cezâlandırmaktan söz edemezsiniz, ederseniz de sizi dinleyen, söylediklerinizi kâle alan birini bulamazsınız. Hemen her ferdin ve gurubun imkân ve fırsat elverdiğinde başkalarının haklarına ve özgürlüğüne tecavüz etmesi, zarar vermesi ihtimali vardır, ancak hukuk bu ihtimali varsayarak uygulanmaz, olay ve tasarruf gerçekleşince uygulanır. Bugün gerçekleşen ise milyonlarca müslümanın din ve düşünce hürriyetlerine yönelik ihlâller, tecavüzler ve kısıtlamalardır. Bazı kanunlara ve yönetmeliklere uygun düşse bile hukuka ve çağın yükselen değerlerine aykırı olan ve işin garibi devletin bazı organ ve elemanları eliyle yürütülen bu işlem ve eylemler-potansiyel değil- fiil hâlinde suçtur, hak ve hukuk ihlâlidir. Devlete düşen, potansiyel tehlikeleri izlemek, eylem hâline dönüşenleri engellemektir. Daha öncesinden alınacak tedbirler ise hak ve hürriyetleri çiğnemeyecek, bizzat kendisi tehlike teşkil etmeyecek nitelikte olmak durumundadır. Meşhûr "ördek Hasan" örneğine uygun olarak " Din eğitimi görenler gerici olur, başını örterek okuyanlar ve çalışanlar gericidir, bunlara izin verilirse giderek çoğalır, bizim yerimizi alır, hürriyetimizi kısıtlama yoluna giderler, öyle ise biz, şimdiden bunu olmuş sayarak cezâlandırma ve hakları kısıtlama yoluna gidelim..." denirse bunun sonu gelmez, bunun sonu kaostur. Bir başkası da kalkar "Vurdum çünkü bana vurması ihtimali vardı, ödemedim çünkü o da bana ödemeyebilirdi..." der.
Müslümanlar imkân ve fırsat bulduklarında kendi inanç, düşünce ve hayat tarzlarını başkalarına dayatırlar mı? Tarihte ve günümüzde görülen, görülmesi muhtemel bulunan aksine örnekleri bir yana bırakarak meseleye kitabından bakıp verilebilecek cevap şudur: Zorla, baskı ile inanma da olmaz, ibâdet de olmaz. Bunların serbest düşünce, irâde ve gönül rızâsı ile olması şarttır. Farklı inanç, düşünce ve hayat tarzlarına yönelik muhtemel kısıtlamalar genel ahlâk ve kamu düzeni gerekçelerine bağlı olur; bu gerekçeler ise her çağda, düzende ve mekânda mevcût olup keyiflere göre değil, hukuk ve ahlâk kurallarına göre belirlenir.

 


 

 

Zirvedeki Çelişki
Sayın Demirel karşısına, istediklerini soran, verdiği her cevabı hararetle onaylayan bir gazeteci alıyor ve başlıyor konuşmaya; itiraz eden yok, tenkit eden yok, yanlışını doğrultan yok. Başta bilerek ve belli amaçlarla çelişkili ve tutarsız şeyler söylüyor, sonra giderek -her hâlde- söylediklerine kendisi de inanıyor, çelişkiyi ve yanlışı farkedemez hâle geliyor. "İslâm'ın en iyi, en mükemmel yaşandığı yer Türkiye'dir" diyor, arkasından "Mecliste baş örtülemeyeceği gibi devletin okullarında da örtülemez" diyor. "Bölücülük yapma, dîni istismar etme, dilediğini yap, istediğini söyle" diyor, arkasından başını örten bayanların devlet dairelerine ve okullara sokulmamasını istiyor. Merve Kavakçı için "tahrikçi ajan" diyor, arkasından -milletin ne dediği belli ve halkın olayı onun gibi değerlendirmediği apaçık ortada olduğu hâlde- "milletim bunu böyle değerlendirecektir " diyor.
Daha önce de yazmıştık, Türkiye'de başını örten hanımlar okuma ve çalışmadan menedildikleri sürece bir kimsenin "İslâm'ın en iyi yaşandığı yer Türkiye'dir" diyebilmesi için ya İslâm'ı bilmemesi veya bilerek gerçek dışı konuşmayı tercih etmiş olması gerekir. Başörtüsü Kur'an'da vardır, İslâm âlimleri, dört mezhebin müctehidleri, hür ve müslüman kadının başını da örtmesinin farz olduğunda (veya açmasının haram olduğunda) ittifak etmişlerdir. Bunlara inanan ve inancı sebebiyle başını örterek okumak ve kamu kurumlarında çalışmak isteyen bir bayana "Başını açmazsan okulda okumana, devlet kurumunda çalışmana izin vermem" denilen yerde İslâm'ın en iyi değil, yalnızca yaşanabildiğinden nasıl söz edilebilir? Belli yerlerde namaz kılanlara, oruç tutanlara, alkollü içki kullanmayanlara, eşleri tesettürlü olanlara... da aynı muamele yapılmaktadır. Devlet muamelesinde, hakların dağıtımında halkı ikiye ayırır, inancı gereği başını örtenleri, namaz kılıp oruç tutanları bazı haklardan mahrûm bırakırsa bölücülük yapmış olmaz mı? Sayın Demirel de bir devlet ve siyaset adamı, bidiğimiz kadarıyla yıllardan beri de Cuma ve bayram namazlarını kılıyor, siyasî konuşmalarında Allah'a sığındığı, duâ ettiği oluyor; bütün bunlar dîni istimar olmuyor da başka siyasetçilerin veya vatandaşların inançları gereği yapıp ettikleri niçin dînin istismarı oluyor? Kim, hangi selâhiyet ve bilgiye dayanarak insanların dînî davranışlarının samîmî olanını, istismara yönelik olanından ayırabilir? Yapılan sosyal araştırmalar, kamuoyu yoklamaları ortada, halkımızın kahir ekseriyeti kızlarımızın ve kadınlarımızın başları örtülü olarak okumalarını, devlet dairelerinde çalışmalarını onaylıyorlar, başı örtülü olarak milletvekili olmalarını onaylayan vatandaşların sayısı da yarıdan fazla; şimdi sayın Demirel'in "Ey milletim, ben yanılmışım, özür dilerim, elbette sizin dediğiniz olacaktır, olmalıdır" demesi gerekmez mi?
Bir de uluorta ülülemirden söz ediyorlar, Allah ve Resulü'nün (s.a.v.) emirlerine aykırı hareket etmenin fetvâsını dinden (Allah ve Resulü'nden (s.a.v.)) almaya kalkışma çelişkisine düşüyorlar. Güya Allah "ülülemire yani amirlerinize itâat edin" buyurmuş. Namaz kılmayan, bunu da " Allah namaza yaklaşmayın buyuruyor" diyerek Kur'an'a dayandırmaya kalkışan Bektaşî gibi bunlar da âyetleri çarpıtıyor, yarısını alıp diğer yarısını bırakıyorlar. Evet Allah "amirlerinize itâat edin" buyuruyor, ancak aynı âyetin başında " Allah'a ve Resul'e itâat edin" diyor, amirleri de "sizden olan" şeklinde sınırlıyor. Dîni, dili bilen, mantığını da yitirmemiş olan bir kimse bu âyetten "Allah ve Resulü'nün (s.a.v.) emirlerine aykırı da olsa amirlerinize itâat edin" anlamını çıkarabilir mi?
Geliniz büyük küçük, kadın erkek, sağcı solcu, İslâmcı milliyetçi... ne olursak olalım bu ülkede yaşayanlar olarak hepimiz sağduyunun emrine kulak verelim, ilmî ve sosyal gerçeklere, ideoloji şartlandırması içinde yaklaşmayalım, insanlarımızı inanç ve düşünceleri ile ihtiyaç ve menfaatleri arasında sıkıştırmayalım, evrensel hukuk metinlerine ve ilkelerine göre belirlenmiş özgürlük sınırlarını daraltmayalım, kimse kimseye kendi inancını ve düşüncesini dayatmasın, zorunlu olan ortak bağlayıcı alan dışında bireyler inandıkları ve düşündükleri gibi yaşasınlar. Bir de ülkenin patlama noktasına gelmiş sorunlarını örtmek için yapay mesele üretmeyelim, bunları kötü emellerimiz, ülkenin ve milletin aleyhine olan amaçlarımız için kullanayalım!

 


 

Farklılığa Tahammül
Geçmiş zamanda müslümanların ülkelerinde hem gayr-i müslimler, hem de itikad veya siyasî görüş bakımından çoğunluktan ayrılan, farklı düşünen, farklı yaşayan müslümanlar olmuştur. Gayr-i müslimler devlete vergilerini ödedikleri ve ihanet de etmedikleri sürece geniş hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamışlardır. Müslüman muhaliflerin ilk örneği Hâricîlerdir. Hz. Ali Sıffîn savaşında ihtilâfın hakemlere götürülmesi teklifini kabûl edince bir gurup bunun Kur'an'a aykırı olduğunu iddia etmiş, Hz. Ali ve tâbîlerininin kâfir olduklarını ilân etmiş, onlara karşı düşmanca bir tavır içine girmişlerdi. Her yerde aleyhte propaganda yaparlardı. Bir gün Hz. Ali câmide halka hitap ederken ayağa kalkıp "Hakem Allah'tır, hüküm Allah'a aittir" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali onlara şöyle seslendi: " Dediğiniz doğrudur, ancak siz bu sözü kötü maksatla, bâtıl dâvânıza delîl kılmak üzere kullanıyorsunuz. Siz bize saldırmadıkça, fiilen haklarımızı çiğnemedikçe biz de size dokunmayız, sizi câmiye gelmekten menetmeyiz, bizimle birlikte düşmana karşı savaşırsanız elde ettiklerimizden siz de payınızı alırsınız" Hz. Ali'nin bu sözleri, uygulamada bir kanun gibi olmuş, muhalifler bu esaslara göre muamele görmüşlerdir.
Müslümanların çoğunluğu teşkil etti
ği şehirlerde gayr-i müslimlerin, yortu günlerinde süslenmiş haçı ilâhiler eşliğinde gezdirmek gibi bazı merâsimlerine kısıtlama getirilmiştir; bunu sebebi müslümanların etkilenmesini engellemek ve asayişi korumaktır. İçinde oturanların çoğu veya tamamı gayr-i müslim olan yerlerde böyle kısıtlamalar da yapılmamıştır. Müslümanlar açıkça oruç yemek, şarap içmek gibi bir ihlâlde bulunurlarsa buna izin verilmemiş, engellenmiş ve cezâlandırılmışlardır; ancak bunun da gerekçesi insanları zorla müslüman kılmak ve ibâdet ettirmek değil, kötü örnekliği engellemek ve kamu düzenini korumaktır. Evinin içinde, gizli olarak bu ihlâlleri yapan kimselerin üzerine gidilmemiş, evlerin gözetlenmesi, gizliliklerin ortaya çıkarılması yasaklanmıştır.
Bugün Türkiye'de ve benzeri İslâm ülkelerinde şehirleri ayırarak ve yalnızca veya çoğunlukla müslümanların oturduğu şehirlerde farklı düzenlemeler yaparak dînî hayatı korumak imkânsız hâle gelmiştir. Esasen dünya küçülmüş, bir küçük radyo veya televizyon ile bütün dünyada olup biteni görmek ve bilmek mümkün hâle gelmiş, engellenemez olmuştur. İran, Suudî Arabistan gibi ülkelerde bile halkın, dünyada olup biteni görüp öğrenmesine mânî olunamamıştır. Şu hâlde müslümanların, dînî hayatlarını ve ahlâklarını korumak için -farklılarla birlikte, onlara tahammül ederek yaşarken- işe yarayacak başka usûllere, tedbirlere, yöntemlere ihtiyaçları vardır; bunları bulmak ve açıklamak da âlimlere, eğitimcilere düşmektedir. Tasavvufta bir terim vardır, "halvet der encümen: kalabalık içinde yalnızlık". Bu kavramın, eğitime aktarılması, çevreden olumsuz etkilenmenin asgarî boyutlara indirilmesi bir hedef olmalıdır.
Farklı inanan ve yaşayan insanların da müslümanlara tahammül etmeleri, kendi hak ve özgürlüklerine dokunulmadıkça, farklı bir İslâmî hayat yaşayan kimselerin din hürriyetlerine dokunmamaları, hem insan haklarının gereğidir, hem de farklıların huzur içinde bir ülkede yaşamalarının kaçınılmaz şartıdır.
Bu yazıyı, müslümanlar cuma namazı, oruç gibi ibâdetlerini rahatça yapabilsinler diye vakit cetvelinin ayarlanmasına itiraz edenlerin dikkatine sunuyorum. Böyle bir ayarlama başkalarını ibâdete zorlamadığı için din özgürlüğüne aykırı olarak yorumlanamaz. Çalışma saatlerinin değiştirilmesinin bütün çalışanları etkilediği doğrudur, ancak birlikte yaşamanın bu kadarcık bir tahammül bedeli de olmalıdır.

 


 

Çıplaklık Tâcizdir
Kızları kadınları el ve dil ile tâciz edenlerin (onlara karşı üzen, korkutan, rahatsız eden, inciten, can yakan, zarar veren davranışlarda bulunanların) çoğaldığından şikâyet ediliyor, tâcizin engellenmesi için tedbir alınması isteniyor. Tedbir olarak da eğitim ve cezâ üzerinde duruluyor.
"Karşı taraf ne yaparsa yapsın tâciz edilmemeli" diyenlere karşı, "Hayır, açılmada sınırı aşanlar tâcize dâvetiye çıkarıyorlar; tâciz olmasın ama karşı taraf da tâciz için insanları tahrik etmesin" diyenler var. Ben ise "çıplaklık tâcizdir" diyorum. Evet çıplaklık, vücûdun cinsî cazbesi olan yerlerini, kamuya açık olan yerlerde açıp göstermek, bununla da kalmayıp ya davranışlarıyla veya orasını burasını süsleyerek, kokularak sürünerek karşı tarafın dikkatini daha fazla çekmek tâcizdir. Çünkü bunu yapanlar karşı tarafın hem bakmasını, ilgi duymasını istiyor, hem bakmalarından, talepten ve ilginin bazı şekillerinden rahatsız oluyor, bunu tâciz sayıyorlar. Bu durumda karşı tarafa (örneğimizde erkeğe) ya bakmamak ya bakıp da görmemek ya görüp de etkilenmemek yahut da baktığı, gördüğü, etkilendiği hâlde kendini zaptetmek, arzusunu bastırmak, ya meşrû olmayan yollardan kendini tatmin etmek veya bu eziyete katlana katlana rûh sağlığını bozmak kalıyor; işte bütün bunlar tâcizdir; gerekenden fazla yerlerini açıp gözler önüne seren kadın ve kızların karşı tarafı (erkekleri) tâciz etmesidir.
Kadının güzelliği ve çekiciliği, çiçeğin, kuşun, müziğin, resmin, atın güzellik ve çekiliğinden farklıdır. Normal insanlarda karşı cinse ilginin içinde cinsellik de mevcûttur. Kadın ve erkeğin güzelliğinde estetik yön, cinsel cazibe ile birlikte vardır, sıradan insanlar bu ikisini birbirinden ayıramaz, kadın ve erkeğin güzelliklerini yalnızca estetik yönden göremezler. Böyle olduğu ve bu güzelliklere bakan kalabalıklar cinsel arzu ve tatmin yönünden de (ve daha çok bu yönden) baktıkları içindir ki güzeller ve özellikle kadınlar reklâmlarda kullanılmaktadırlar.
Bir müslümanın vazifesi, günah işleme imkânı, çevresinde günaha dâvet edenler bulunduğu hâlde, imanı ve irâdesiyle bu imkâna, bu dâvete karşı durmak, dînin emir ve yasaklarına riâyet etmektir. Müslüman olsun, gayr-i müslim olsun insanların bir başka vazifeleri de, karşı tarafı günah ve ahlâksızlığa tahrik ve teşvik etmekten uzak durmaktır. Bu uzak duruş dîne saygıdan, insana yakışan şefkâtten; yani ahlâktan ve medeniyetten kaynaklanır. Karşı tarafın rahatsız olacağını, kendini korumak için zorlanacağını, zor imtihanlar içine düşeceğini bile bile açılıp saçılarak âlemin içine çıkanlar biraz sadist de sayılırlar; çünkü başkalarının rahatsız olmalarından (onları tâcizden) ya zevk almakta veya en azından buna aldırmamaktadırlar.
Bir topluluğun örfü, âdeti, ahlâk anlayışı, bir veya daha fazla dîni vardır. O topluluk içinde yaşayan ve topluluğun nimetlerinden yararlanan bireylerin bir vazifesi de, topluma ters düşen davranışlardan uzak durmaktır. Birey özgürlüğü adına toplum değerlerini hiçe saymak medeniyet ve ahlâka aykırıdır; kimsenin haddi ve hakkı olmamalıdır. Beraberlik fedakârlık ister; bu fedâkârlığın içinde tâciz edenin bunu yapmaması için kendini zorlaması, kontrol etmesi vardır, ama karşı tarafın da tahrikten kaçınmak için (açılmak, kendine göre güzel ve çekici yerlerini göstermek gibi) bazı arzularından fedakârlık etmesi vardır.
Tâcizi cezâ yöntemiyle engellemek hem sağlıklı değildir, hem de mümkün olmaz. Kamu oyu ve vicdanı burada çok önemli rol oynar; eğer topluluk, tâciz edene -karşı tarafın sınırı aşması sebebiyle- hak veriyorsa, tâciz edeni değil veya bunun yanında tâcize sebep olan tarafı da kınıyorsa bu takdirde tâcizi yalnızca cezâ ile engellemek mümkün olmaz. Eğitim tedbirine gelince, bunu da karşılıklı olarak düşünmek gerekir. Tâcize uğradığını iddia eden bayanlar eğitim yoluyla insanların bunu yapmayacak hâle getirilmesini istiyorlar. Buna bir diyecek olmaz, ancak eğitim, hem tâcizi, hem de tahriki engelleyecek şekilde verilmelidir. Eğitim yoluyla erkekle kadın arasındaki cinsel cazibeyi yok edemezsiniz, tavşanı tazı, tazıyı da tavşan yapamazsınız (yani hem bunu başaramazsınız hem de buna hakkınız yoktur), yapamayınca da tavşanı başı boş dolaşırken, gözünün önünde oynaşırken gören tazı onu kovalar.
Cinsel tâcizin her çeşidi kınanır, olmamalıdır, ancak taraflardan birinin hiç bir kusuru (tahriki, teşviki, bilerek bilmeyerek dâveti) yok iken yapılan tâciz ve tecavüzler daha şiddetle kınanmayı ve her türlü tedbir ile engellenmeyi hak eder. İşte bu tâcizleri hem cezâ hem de eğitim ile engellemek mümkündür, tabîîdir ve gereklidir.
"Başörtüsü de bizi rahatsız (tâciz) ediyor" diyen bazı başı açık bayanlara şunu hatırlatmak gerekiyor: Cinsel arzu insanın yaratılışında mevcûttur ve gereklidir. Bu arzu tatmin ister, meşrû yollardan tatmin edilir. Tatmin imkânı bulunmayan durumlarda tahrik tâcizdir.
Başını örtenden rahatsız olmak yaratılıştan gelmez, sonradan edinilmiş kötü (medenî olmayan) bir duygudur. Başını örten inancından veya bir kıyâfet tercihi hakkını kullanarak bunu yapıyorsa yapmalıdır, bundan rahatsız olan ise kendini eğitmeli, kötü duygusunu yok etmelidir.

 


 

Dindara Baskı
Başını açmayanın okumasına, öğrenci affından yararlanmasına, çalışmasına izin ve imkân vermemek dindara baskıdır.
Sekiz yıllık ilköğretim dönemini kesintisiz bir bütün hâlinde düzenlemek, son üç yıllık kademesini, yine mecbûrî (zorunlu) ama aynı veya ayrı mekânlarda yönlendirmeli yapmamak -İmam-Hatipleri baltalama amacı taşıyorsa- dindara baskıdır.
İmam-Hatipler dahil meslek lisesi mezûnlarının, imtihanını kazandıkları ve istedikleri yüksek öğrenim kurumlarına girmelerini engelleyen, bunların aldıkları puanları düşük katsayı ile çarparak fırsat eşitliğini ortadan kaldıran uygulama İmam-Hatiplerin önünü kesmek için yapılırsa- dindara baskıdır.
Norm kadro bahanesi veya tuzağı ile ilköğretim okullarında din derslerini, İlâhiyat Fakültelerinden mezûn olmuş branş öğretmenlerine değil de sınıf öğretmenlerine okutturmak dîni öğrenme hakkını kısıtlamadır, dindara baskıdır.
Anayasada yer aldığı hâlde, okullarda mecbûrî olan Din Kültürü Ahlâk Bilgisi dersi dışındaki isteğe bağlı din eğitimini engellemek dindara baskıdır.
Eşi örtünen, kendisi namaz kılan, oruç tutan asker ve sivil memurları irticâ ile damgalamak ve işlerine son vermek dindara baskıdır.
Birilerinin işlediği cinayetleri, suçları, çirkin fiilleri genelleyerek Müslümanlara gözdağı vermek, onları şaibe altında bırakmak, haklı taleplerini engellemek dindara baskıdır.
Dindar şahısların yasal eğitim, öğretim, ticaret, örgütlenme faâliyetlerine karşı engel çıkarmak dindara baskıdır.
İnandığını ve düşündüğünü söyleyen, yalnızca söyleyen bir kimseyi hapse atmak dinli dinsiz insanların din, vicdan ve düşünce özgürlüklerine yönelik baskıdır.
İnsanlara ve bu arada veya özellikle dindarlara baskı yapılan bir yerde demokrasi yoktur, insan hakları ve hukukun üstünlüğü sözleri içi boş lâflardan ibarettir. Demokrasi hiçbir gerekçe ile askıya alınamaz, insan hakları hiçbir gerekçe ile -uluslararası, evrensel ölçüler ve normlar dışına çıkılarak- kısıtlanamaz. Meclis, sivil toplum örgütleri, bazı yüksek mahkemeler insan hak ve özgürlüklerine yönelik baskıları ortadan kaldırmak için vardır. Bu fonksiyonu yerine getirmeyen mezkür kurumların kendileri değil, adları vardır. Bize bu kurumların adları değil, kendileri gereklidir; ya kendileri olsunlar, vazifelerini yerine getirsinler yahut da gölge etmesinler, aldatmasınlar, yerlerini gerçeklerine bıraksınlar.

 


 

Eller gider Mersin'e...
Türkiye'de radikal laiklik anlayış ve uygulamasının nelere mâl olduğu, insanımızı nasıl huzursuz ettiği, başta öğrenim hakkı olmak üzere hak ve özgürlükleri nasıl katlettiği gözler önünde. "Niçin böyle oluyor?" sorusuna "Aksi hâlde rejim elden gider, demokrasinin yerine teokrasi gelir" cevabını veriyorlar. Bu laiklik anlayış ve uygulaması, aradaki küçük yumuşamaları görmez isek yetmiş yedi yıldır devam ediyor; yani Türkiye'de üç çeyrek asırdır demokrasi ve insan hakları askıda, ortada hayret verici bir çelişki var, "Kanun diye kanun diye kanun tepelendi" mısrâının ifade ettiği gibi "Rejim diye rejim diye rejim tepeleniyor", bir kısır döngünün içine düşmüşüz, beyleri tatmin edecek seviyede dindarlık zayıflamadıkça demokrasi ve insan haklarına geçit verilmeyecek, dindarlığın bu derece zayıflaması da mümkün değil, işimiz sarpa sarmış demektir.
Bir de başkalarına, Türkiye'nin alıp benimsemek istediği rejimi farklı şekillerde anlayan ve uygulayan ülkelere bakıyoruz. Bizim başını örtüyor diye kovduğumuz milletvekilini Amerika'da ve Avrupa'da el üstünde tutuyorlar, önemli kişiler kendisini kabûl ediyor ve fikrine başvuruyolar, birçok yerde konferanslar veriyor, bu arada AB ve Türkiye ilişkileri üzerine önemli konuşmalar yapıyor. Bizim başlarını örterek okumak istiyor diye kovduğumuz üniversiteli kızlarımızı Avrupa ve Amerika'nın üniversiteleri kabûl ediyor, din özgürlüklerini kullanarak okumalarını sağlıyorlar. Biz kitabının başında besmeleye yer vermiş, İslâmî hareketleri, bilim adamına yakışan tarafsızlık içinde ele almış diye öğretim üyesinin işine son veriyoruz, Amerika ve Rusya uzaya insanlı bir füze fırlatırken papaz çağırıp uzay yolcularına duâ ettiriyorlar; yani ilim adamlarını uzay yolculuğuna kendi besmeleleri ve duâları ile uğurluyorlar. Gücünü zulme âlet etmesi bir yana bir avuç nüfusu ile koca bir İslâm âlemine meydan okuyan, dünyaya kafa tutan, millî politikasını her şeye rağmen yürüten İsrail, ülkesinde demokrasiyi uyguluyor, ama laik değil, laik reformlara taraftar olanlar ile olmayanlar yaklaşık olarak birbirine eşit sayıda. Dîni kökenli denetleyiciler (resmi memurlar) et kesiminin dîne uygun olup olmadığını denetliyorlar, Din İşleri Bakanlığı var, kimliklerinde milliyet olarak yahudi yazılıyor, kutsal şabat saatlerinde uçak seferleri yapılmıyor, yahudi olmayanlarla evlenmek yasak, hahamlar askere gitmiyor, din adamlarının ayrıcalıkları var. Bütün bunlara rağmen İsrail bilimde, teknolojide, ekonomide çağı yakalamış, insanları mutlu, rejimi tartışılıyor, düşünceyi ifade özgürlüğü var, reform tartışmaları yapılabiliyor, yöneticiler çeçimle iş başına geliyor ve halkın irâdesi ile iktidardan düşürülüyor...
Türkiye'de aydın sayılan bir kesim belli bir laiklik anlayış ve uygulamasını halka dayatmış durumda. Dünyada olup bitenlere, millî özellik ve ihtiyaçlara bakarak tuttukları yolu bir daha gözden geçirmeye, bilime kulak vererek gerekli değişimi gerçekleştirmeye, demokrasiyi kâmil mânâda uygulamaya yanaşmıyorlar. Bu inatlaşma ve kilitlenme yüzünden hayatî gündemler erteleniyor, eller Mersin'e giderken onlar -Mersin'e gitmek niyetiyle çıktıkları yolda- tersine gidiyorlar. Bu yüzden kendi değerlerimiz büyük ölçüde yitirildiği gibi başta demokrasi ve insan hakları olmak üzere Batı'lı değerler de yakalanamadı. Bilimde, teknlolojide, ekonomide çağın gerisinde kaldık, biz altmış yetmiş yıl geriye giderek onuncu yıl marşı söylüyoruz, başkaları üçüncü bin yılın şarkısını okuyorlar; yoksa birileri tam da böyle olmasını mı istiyorlar?!

 


İstifâ mı, emeklilik mi?
Geçen Pazar yazımın sonuna şöyle bir not koymuştum: "İlâhiyat Fakültelerinde, başörtüsü yasağını uygulamak üzere sürdürülen baskıya tahammül edemediğim için görevi bırakmaya karar verdim. Hak hukuk mücadeleme daha özgür bir statüde devam edeceğim." Öğrencilerimizin çığlığını, hassasiyeti zayıflamış kulaklara ulaştırmaya bir katkısı olur ümidiyle aldığım bu karar şu ana kadar oldukça müsbet tepkiler aldı, ıztırabımızı dindirmek için velilerimizin, sivil toplum örgütlerine, parti teşkilâtlarına, vekillerine baskı yapmaya başladıkları haberlerini alıyorum. Bütün dileğim inattan vazgeçilmesi, İlâhiyat Fakültelerinde başörtüsü yasağını uygulama emrinin durdurulması, bozulan huzurun avdet etmesi, parçalanan yürek ve zihinlerin şifa bulmasıdır.
Bu kararın etkisini azaltmakta yarar görenler "Kırk yıl resmî görev yapmış, zaten emekliliği gelmiş ve emekli olmuş, bunun tepki ile, fedakârlıkla bir alâkası yok" diyorlarmış. Değer mi, değmez mi bilmiyorum ama yine de bir açıklama yapmakta fayda görüyorum:
Ben kırk yıldan fazla resmî görev yaptığım için on beş sene önce emeklilik hakkını kazandım, on beş yıldır ne zaman görevden ayrılsam emekli olmuş olacaktım. Üniversite öğretim üyelerinin belli bir yaşa kadar çalışma hakları vardır, buna göre benim de iki buçuk yıl daha çalışma imkânım vardı, yazı notunda açıkladığım sebeple bu iki buçuk yıla kıydım ve ayrılmak için emeklilik dilekçesi verdim, istifâ dilekçesi de yazsam fiilî sonucu emeklilik olacaktır. Burada önemli olan husûs, daha iki buçuk yıl varken hem maaşımın eksilmesini, hem de çok sevdiğim öğrencilerimden ve fakültemden ayrılmayı göze almış olmamdır. Ayrıca ben bunu yaparken dostun düşmanın takdirini kazanmayı da hedeflemedim, hedefim Üniversite öğretim üyeliğinin haysiyetine dikkat çekmek ve İlâhiyat fakültelerinde başörtüsü yasağını uygulama kararını durdurma faâliyetine bir katkıda bulunmaktır.
"Görevde kalarak mücadele etse daha iyi olmaz mı idi?" diyenler de bir açıklamayı hak ediyorlar: Bugün üniversitede kalmanın bedeli, haksızlık ve baskılar karşısında susmaktır, hukuka, insan haklarına, ilim adamının haysiyetine aykırı tasarruflara boyun eğmek, hattâ kısmen katkıda bulunmaktır; bu yüce kurumlar bu hâle getirilmiştir. Marmara Üniversitesi'nin rektörü emri tebliğ etmek üzere fakültemize geldiğinde, istifâ eden dekanımız, "Efendim bu kararı uygularsak birçok hoca istifâ eder, hâdiseler olur, Fakülte kapanabilir..." demiş ve şu cevabı almıştır: "Biz her şeyi göze aldık!"
Yeni dekana gazeteciler bu konuyu sorduklarında şöyle diyor: "Biz kanun yapmayız, kanunu ilgili kurum yapar biz de uygularız". Eski öğrencimizden bunun yerine şunu demesini beklerdik: "Her kanun, karar, yönetmelik hukuka uygun olmaz, bu karar da öyledir, ben bunu en az zarar vererek uygulamaya çalışacağım ama aynı zamanda kaldırılması için de mücadele vereceğim veya yapılan mücadeleleri gönülden destekliyorum..."
İlâhiyat tahsili yapmış bulunan dekana şunu hatırlatmada yarar görüyorum: Başörtüsü yasağı dîne de hukuka da aykırıdır. 1. Dîne aykırıdır; çünkü aksine yorumlar, ictihadlar (!) varsa bunları herkese dayatmak, belli bir yorumu bütün müslümanların benimsemesini istemek, bunun için yaptırım uygulamak dîne aykırıdır. Asırlar boyunca farklı ictihadlar karşısında müslümanlar birbirlerine hoşgörülü davranmışlar, biri diğerini kendi ictihad ve mezhebine tâbî olmaya zorlamamıştır. 2. Hukuka aykırıdır; çünkü inancı gereği örtünen veya açılan bir kimseyi aksi davranışa zorlamak hem laikliğe hem de din özgürlüğüne ters düşer. Yökün, hattâ meclisin karar ve kanunu bulunsa da uygulama -mutlak mânâda- meşrû olamaz. Kaldı ki ortada bir kanun yoktur, zorlama yorumlar ve uydurma yönetmelikler vardır.
Allah'a şükürler olsun ki içimizden, "Ben böyle haksız bir kararın uygulayıcısı olamam" diyerek idarî görevini bırakanlar da çıkmıştır.

 


 

Hariçten Gazel Okuma
Başörtüsünün aleyhinde olanlar, sakala bıyığa dil uzatanlar, anadilinde namazı savunanlar, din eğitimine karşı çıkanlar, müslümanların helâl kazanç peşinde olmalarını tenkit veya alay konusu edinenler, İslâm'a ait bazı konuları kötü maksatlarla gündeme getirerek kafa karıştıranlar... hep hariçten gazel okuyanlardır. Evet hariçten, dıştan, uzaktan; çünkü onların başı açıktır, bize ait sakal ve bıyıkları hiç olmamıştır, hangi dilden olursa olsun namaz kılamaya niyetleri yoktur, hangi şartlarda olusa olsun çocuklarına İslâm din eğitimi aldırmak gibi bir amaçları mevcût değildir, kazancın hortumlusu da hortumsuzu da helâldir, tartışmaya açtıkları konular onların konuları değildir. Peki niçin bu konulara el atarlar, görünüşte İslâmî olan, daha doğrusu İslâm ile alâkası bulunan talepleri dile getirirler? Cevabı çok açık ve basit: Bunlar toplum mühendisleridir, jakoben seçkinlerdir, kerâmeti kendinden menkûl aydınlardır, milletin -seçilmemiş, kendilerini kendileri tâyin etmiş- velîleri ve vasîleridir, doğruyu ve iyiyi onlar bilirler, kendilerinde içi ve dışı, ferdi ve cemiyeti ile halkı, baştan aşağı değiştirme selâhiyeti görürler... İşte bunun için, bu nitelikleri sebebiyle, kendileri halktan, halkın içinden olmadıkları, ona yabancılaşmış bulundukları hâlde dışardan (hariçten) müdahale eder, gazel okurlar.
Çağdaşlığı, aydınlığı, seçkinliği kimselere bırakmayan bu beyler -ki bu nitelikleri kendilerine yakıştıranlar da sadece kendileridir- çağdaşlığın ölçütü olan Batı'nın bir iki yüz yıl geçmiş tarihi içinde yaşarlar. Hâlâ rasyonalist, bilimci, ilerlemeci, maddeci ve müdahalecidirler. "Siz batı diyorsunuz, demokrasi ve insan haklarından söz ediyorsunuz, mecbûr kaldıkça bazı belgeleri imzalıyorsunuz, ama bunlara uymuyorsunuz, demokrasiden yan çiziyor, insan haklarını ihlâl ediyorsunuz, bu ne perhiz, o ne lahana turşusu?" denildiğinde şu nakaratı tekrarlıyorlar: "Bizim özel şartlarımız var, önce baskıcı, totaliter uygulamalarla o şatları uygun hâle getireceğiz, sonra eksiksiz demokrasi ve insan hakları gelecek. Şartların uygun olup olmadığına, istenilen kıvama gelip gelmediğine de biz karar vereceğiz!" "Peki bu selâhiyeti nereden aldınız, Allah'tan mı, milletten mi, bilimden mi, locadan mı...?" diye sorulacak olursa bunun cevabını henüz düşünüp uyduramadıkları görülecektir.
Hariçten gazel okuyanlar bir gün şunu öğrenecekler: Onlar başkalarının hayatı, hak ve özgürlükleri meşrû çerçevede kullanma biçimi hakkında böyle dışardan müdahalede bulundukça başkaları da onlar hakkında aynı şeyi yapacaklardır. Bu davranış ve yaklaşımın sonucu devamlı gerilim, çatışma, huzursuzluk, iç çekişme, enerji isrâfı ve verimsizliktir. Kimbilir belki birileri böyle olmasını, böyle devam etmesini istiyorlardır; demokrasi, şeffaflık, herkesin hakkını alması, özgürlüklerin yaşanması, haksızlara fırsat verilmemesi onların işlerine gelmiyor, çıkarlarına ters düşüyordur! İyi ama onların istedikleri de halkın çıkarlarına ters düşüyor!
Halkın hep böyle sessiz, hareketsiz kalacağını zannedenler bir gün yanıldıklarını anlayacaklardır. Dileriz o güne kadar ve o gün millet ve memleket fazla zarar görmesin!

 


 

Yanlış Tavır
Bir yazımızda "Başörtüsünün aleyhinde olanlar, sakala bıyığa dil uzatanlar, anadilinde namazı savunanlar, din eğitimine karşı çıkanlar, müslümanların helâl kazanç peşinde olmalarını tenkit veya alay konusu edinenler, İslâm'a ait bazı konuları kötü maksatlarla gündeme getirerek kafa karıştıranlar... hep hariçten gazel okuyanlardır" demiştik. Hariçten gazel okuyanlar bunu yaparken dahildekilerin hocaları, ilâhiyatçıları ne yapıyorlar? Bir kısmı bu "ahlâkî, dînî ve hukûkî" olmayan davranış karşısında yer alıyor, "hem din hem de hukuk açısından söylenenlerin ve istenenlerin meşrû olmadığını, dindarın din hayatına kimsenin karışma hakkının bulunmadığını" ifade ediyorlar. Bizim "yanlış tavır" olarak nitelendirdiğimiz tavrı benimseyen ilâhiyatçılar ise, kitapların ortasını değil, kenarını, kıyısını, satır aralarını okumaya, "bu zaten dinde yoktur" diyebilmek için delîl aramaya koyuluyorlar. Eğer önceden yazılanlar arasında, mûteber olmasa bile işlerine gelen bir ibare bulamazlarsa yeniden yorum yapmaya, ictihad etmeye (!) kalkışıyorlar. "Başörtüsü mü dediniz, o zaten Kur'an'da yok, var ise de mânâsı ve hükmü şöyle; sakal mı dediniz, o zaten bir kavim âdeti, kültür, hattâ moda meselesi, din ile bir alâkası yok; faiz mi dediniz, o bir ekonomi bilimi meselesi, bilim ne diyorsa odur, Kur'an'ın, Peygamber'in söyledikleri tarihe aittir, başka mahzurları sebebiyledir; Cuma namazı mı dediniz, elbette memurlar kılmaz, o namaz siyasîdir, memur devletin kanun ve buyruklarına uymak mecbûriyetindedir, devlet izin vermiyorsa memur Cuma namazı ile yükümlü olmaz..." diyorlar.
Bize göre bu tavır üç cihetten yanlıştır, yersizdir, tutarsızdır, dîne ve hukuka aykırıdır:
1. Madem bu ibâdetler ve uygulamalar dinde yoktu veya dinle ilgili değil idi, yüzyıllardır uygulana geldiği hâlde niçin daha önce seslerini çıkarmıyorlar da hariçten gazel okuyanlar ve haksız olarak din hayatına müdahale edenler harekete geçince onlara çanak tutuyor, söylediklerini ve yaptıklarını din adına savunmaya kalkıyorlar? Doğru olan tavır, birileri istesin istemesin dînin doğrularını ve dince yanlış olanları uygun zamanlarda, yerlerde ve şekillerde -din bunu istediği için, müslümanların buna ihtiyaçları bulunduğu için- açıklamaktır.
2. Bir şeyin dinde/dînî olup olmadığının ölçütü, İslâm'a göre Kur'an, Sünnet ve mûteber ictihadlardır. İnsan haklarına ve hukûka göre ise insanların inançları ve dini uygulamalarıdır. İslâm'da geçerli olan ölçütlere göre dinde ve dînî olan bir uygulama, bazı ilâhiyatçıların kafalarına uygun gelmiyorsa bu onların meselesidir, kendi anlayış ve ictihadlarını başkalarına dayatma hakları yoktur. Demokratik hukuk devletlerinde de dindarın inanç ve uygulamasına bakılır; dindar bir şeye inanıyorsa, bir şeyi inancı gereği yapıyorsa, bu inanç ve uygulama bir başka ölçek ve ölçüte göre değerlenirilemez, dindarın inanç ve uygulamasına müdahale edilemez, yeter ki dindar, başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlâl etmesin!
3. Laik devlet anlayış ve uygulamalarında, bir din kuralına bütün vatandaşların mecbûr kılınması laikliğe aykırıdır, meselâ bir kanun çıkarılır ve "bütün bayanlar İslâm'ın emri olduğu için başlarını örtecekler" veya "herkes Cuma namazı kılacak" denirse bu laikliğe aykırıdır. Ama inancı gereği başını örteni serbest bırakan, inancı gereği Cuma namazı kılmak isteyen devlet görevlisine bu imkânı veren hukûkî düzenleme laikliğe aykırı değildir; artık inattan vazgeçip laikliği böyle anlama ve uygulamanın zamanı gelmiştir.

 


Çelişkiler, yanlışlar
Türkiye'de "laik demokratik hukuk devleti" sistemi uygulanıyor, daha doğrusu uygulandığı söyleniyor, ama sık sık da yanlışlar yapılıyor, çelişkiler sergileniyor. Vaktiyle bir devlet başkanı konuşmalarında âyetler okur, bunları kendi anlayışına göre yorumlar ve aldıkları kararların, yaptıkları uygulamaların İslâm'a da uygun olduğunu, dolayısıyla meşrû bulunduğunu, itâat edilmesi gerekiğini ileri sürerdi. Son örneklerden biri İlâhiyat Fakültelerine de sıçratılan başörtüsü yasağına uymanın dînin gereği olduğu iddiasında görüldü. Bu iddiayı dile getirenler şöyle diyorlar: Bu devlet dîne hizmet ediyor, şu hâlde bizim (müslümanların demek istiyorlar) devletidir, Kur'an'a göre "Bizim olan devlete itâat farzdır", şu hâlde devletin başörtüsü yasağına da itâat etmek İslâm'a göre farzdır.
Deve , "nerem eğri" diye sorunca verilen cevabı biliyoruz: Neren doğru ki! Bu iddia ve kıyasın da doğrultmakla düzelmeyecek kadar çok eğrisi ve çelişkisi var:
1. Laik devlet belli bir dine hizmet etmez. Ülkenin iç ve dış güvenliğini sağlar, bu güvenlik içinde dinli dinini, dinsiz de dinsizliğini yaşar; eğer bu "yaşama imkânı vermeyi" bir hizmet sayıyorlarsa ifadeleri şöyle olmalıdır: "Devlet dindara da dinsize de hizmet ediyor...". Kaldı ki, Türkiye'de devletin, daha doğrusu devleti, bazan millete rağmen idare edenlerin dindara özgürlük verdiğini, dinini yaşamasını engellemediğini söylemek de o kadar kolay değildir. Öyle olsaydı İlâhiyatlarda, İmam Hatiplerde olanlar olmazdı.
2. Laik hukuk devletlerinde meşrûiyetin dayanağı din değil, millet irâdesidir. Bu irâdeyi temsil eden makam karar alır, kanun çıkarır ve buna itâat edilmesini ister, müeyyideler koyar ve itâatı temin eder. Vatandaşların dînî ve vicdanî kanâatlerine ters düşen kanun ve kararlar da çıkarılır, yönetilenler bunlara da uymak mecbûriyetinde kalırlar. Bu uyma (itâat) inanca, vicdana değil, cebre, zora, çâresizliğe dayanır. Hâkîm bir devlet yönetiminden beklenen, çıkardığı kanunların, aldığı kararların, insanları "inançlarıyla bu kanunlar arasında bir seçim yapma" mecbûriyetinde bırakmamasıdır, din ve vicdanları zorda bırakan kararların -zorunluluk bulunmadıkça- alınmamasıdır.
3. Laik hukuk devleti yalnız bir dîne mensup olanların (meselâ yalnız müslümanların) devleti değildir; bu devletlerde vatandaşlık tanımlanır ve bu tanıma girenlerin tamamı devletin eşit vatandaşı olur; yani TC. Devleti müslümanların olduğu kadar İslâm karşıtlarının, hattâ düşmanlarının da devleti olabilir.
4. Atıf yapılan âyette "Allah'a, O'nun elçisine ve sizden olan yöneticilere itâat edin" buyuruluyor (Nisa: 4/59). Yöneticinin emri, Allah ve Resulü'nün (s.a.v.) emri ile çatışır ve çelişirse "yine de yöneticiye itâat edin" denmiyor; bu takdirde yöneticiye itâati de dîne dayandırmak düz mantığın bile kabûl edemeyeceği bir çelişkidir. Dîne aykırı olan emir ve kanunlara itâatın dayanağı din değildir, hukuktur, millî irâdedir.
5. M.Ü. İlâhiyat Fakültesindeki öğretim üyelerinin ve öğrencilerin kâhir ekseriyeti (yüzde doksan dokuzu) "başörtüsünün bağlayıcı bir Allah emri" olduğu inanç ve kanâatindedirler. Aksini iddia edenler araştırma yapabilirler. Bu kanâatte olan öğrenciler devletin "başınızı açın" emri ile karşılaşınca "açmama kararı" almışlardır. Ancak öğrencilerin yine kahir ekseriyetinin buna ek bir kararları daha vardır: "Mücadeleyi Hukuk ve meşrûiyet içinde kalarak, demokrasinin araçlarını kullanarak yürütmek." Onlar büyüklerinden, hukûkî/siyasî temsilcilerinden bu probleme bir çözüm getirmelerini beklemektedirler. Çözüm de son derecede basittir: YÖK kıyâfetle ilgili yönetmeliğini (kararını) değiştirecek, kanuna uygun olarak kılık kıyâfeti serbest bırakacaktır. YÖK bunu -dine dayandırarak değil- insan hak ve özgürlüklerinin bir gereği olarak yaptığı takdirde laikliğe aykırı olmayacağı için kimse de ona "Niçin böyle yaptın? diyemiyecektir. Diyen olursa onlar da kâle alınmayacak, evrensel hukuka ve millî irâdeye öncelik verilmiş olacaktır.

 


Bayram ve Laiklik
Bizdeki laikçilerin son yıllarda ileri sürdükleri bir iddiaları var: Laik devlet dindarların ihtiyaç ve taleplerinden kaynaklanan bir düzenleme yapamaz, yaparsa bu düzenleme laikliğe aykırı olur, yüksek mahkemenin iptal etmesi gerekir." Bu iddia ve yorum, başörtüsü yasağından sonra seslendirilmeye başladı, yalnızca bununla kalmadı danıştay ve anayasa mahkemeleri de bu yoruma dayanarak iptal kararları aldılar. Bize göre bu yorum kasıtlıdır, siyasî ve ideolojiktir, laiklik kavramına ve dünyadaki laiklik uygulamalarına aykırıdır.
Laiklik kavramı, dinin ve devletin ayrı alanlarda bulunmasını, birbirine müdahale etmemesini -bizdeki ilgili anayasa maddesi (24. madde) göz önüne alınırsa- devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukûkî temel düzeninin , kısmen de olsa din kurallarına dayandırılmamasını ifade eder. Maddede yer alan "temel düzen" kaydı çok önemlidir ve bize göre bunun iki mânâsı vardır: 1. Rejimin kurucu unsurları dine dayanmayacak. 2.Bütün vatandaşları bağlayan kurallar/kanunlar dîne dayanmayacak. Buna göre meselâ "yasamada İslâm hukuku göz önüne alınır ve ona aykırı kanun yapılmaz" diye bir maddeye yer verilemez, keza din böyle istiyor diye "bütün vatandaşların Cuma namazı kılmalarını emreden veya alkollü içki kullanmalarını yasaklayan" bir kanun çıkarılamaz. Ancak temel düzen kavramına girmeyen ve bütün vatandaşları bağlamayan alanda, vatandaşların inanç veya inançsızlıktan kaynaklanan ihtiyaçlarını karşılamak üzere kanun çıkarılabilir, düzenleme yapılabilir.
Yukarıda teorik olarak açıkladığımız laiklik anlayış ve yorumumuzu destekleyen bazı örnekler konuyu daha açık hâle getirecektir:
1. Tevhîd-i tedrisat kanunu millî eğitim bakanlığından başka -bakanlığın izin ve denetimi dışında- bir resmî veya sivil kuruma okul açma izin ve imkânı vermediği için dîni öğrenmek ve din hizmetlerini yerine getirmek üzere devletin okul açmasına zarûrî olarak yer vermiştir. Bu kanuna dayanılarak İmam Hatip Okulları açılmıştır. Din hayatı örgütsüz olamayacağı ve Türkiye'deki laiklik anlayışı dînî örgütlenmeye izin vermediği için resmî bir devlet dairesi olan Diyanet kurulmuş, Diyanet'e bağlı Kur'an kursları açılmıştır.
2. Ramazan ve Kurban bayramları dînî bayramlardır. Vatandaşların hem dînî bayram yapmaları, hem de bu bayramların içinde yerine getirilen bazı ibâdetleri (kurban kesmek, bayram namazı kılmak...) yerine getirebilmeleri için bayram günleri resmî tatil olarak düzenlenmiştir.
3. Resmî nikâh akdi yapıldıktan sonra isteyenlerin inançalarına göre nikâh kıydırmalarına izin veren kanunî düzenleme yapılmıştır.
4. Bütün dünyada örnekleri görüldüğü gibi biz de de, mecbûrî olan din kültürü ahlâk bilgisi dersinden önce isteğe bağlı din dersi vardı; isteyen devletin okullarında verilen bu derslere giriyor, din bilgisi ve eğitimi alıyordu.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ortaya çıkan sonuç ise bizim anlayış ve yorumumuzu desteklemektedir: Laik devlet, bütün vatandaşları bağlayan bir kanunu veya hukûkî düzenlemeyi dîne dayandıramaz, ama herkesi bağlamaması, mecbûr kılmaması, temel hak ve özgürlüklere zarar vermemesi şartıyla, inanan insanların bundan kaynaklanan ihtiyaçlarını karşılamak üzere kanun çıkarabilir, düzenleme yapabilir, kurumlar oluşturabilir, okullar açabilir.
Buraya kadar hiçbir problem gözükmüyor, laikçilerden bir itiraz da gelmiyor. Ama sıra başörtüsünün serbest bırakılmasına, çalışma saatlerinin oruç ve Cuma namazına göre ayarlanmasına veya Cuma kılacaklara, oruç tutanlara kısa bir süre için (meselâ namaz kılacak, iftar edecek kadar) izin verilmesine gelince tavır değişiyor; laikçiler hep bir ağızdan "zinhar câiz değildir, laikliğe aykırıdır" diyorlar. Bu düzenlemeler temel düzen olmadığına ve bütün vatandaşları dînî bir uygulamaya mecbûr kılmadığına göre niçin laikliğe aykırı oluyor? Başörtüsü serbest bırakıldığında isteyen örter, istemeyen örtmez; bunu düzenleyen kanun veya yönetmelik de "inanan veya inanmayan vatandaşların hayatlarını inançlarına göre yaşamalarını mümkün veya kolay hâle getireceği için" laikliğe aykırı olmak şöyle dursun, laikliğin gereği, devletin ödevi olmaz mı? Diyelim Cuma günü öğle tatili, Cuma namazını kılmak isteyenlerin bunu yapmalarına imkân verecek şekilde ayarlandı; diğer öğle tatilleri gibi Cuma günü de dileyen bu saatte namaz kılar, dileyen yer içer, dinlenir. Bunun neresi laikliğe aykırıdır?
Yapılan apaçık bir çifte standarttır, tutarsızlık örneğidir, hukuka siyaset ve ideoloji bulaştırmaktır, laiklik bahane edilerek din özgürlüğüne müdahaledir, hürriyeti kıstlamadır.
Asıl laikliğe aykırı olan bir düzenleme örneği arayanlar, kurban et ve derilerini, devletin belirlediği kurumlara verme mecbûriyeti getiren düzenlemeye baksınlar. Laikliğe aykırı olan işte bu çeşit düzenlemelerdir.

 


İçki Servisi ve Belediyeler
Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden kendi inançalarını (müslümanlıklarını) olabildiğince tam yaşamak isteyenlerin kamu hizmetinde/görevinde veya iktidarda olmaları hâlinde ya inanç veya uygulama olarak İslâm'dan uzak olanların itiraz sesleri yükseliyor: Bunlar demokrasiyi (şerîat düzenine geçiş için) araç olarak kullanırlar, demokratız demeleri samîmî değildir, fırsat bulduklarında kendileri gibi inanmayan ve yaşamayanların hak ve özgürlüklerini kısıtlar, hattâ tamamen ellerinden alırlar, bunlara fırsat vermemeli, dolayısıyla kendilerine kamu hizmeti, görevi ve iktidar da verilmemelidir...
Bu itirazı seslendirenler insan haklarına saygılı ve demokrat olduklarını söylüyor, bu değerleri korumak için inananların hak ve özgürlüklerini kıstlamayı câiz görüyorlar. Eğer ortada gerçek, ciddî ve fiilî veya hemen fiile dönüşebilir bir tehlike olsa, birileri memur veya yönetici olduğunda, iktidara geldiğinde başka birilerinin hak ve özgürlüklerinin son bulacağı kesin veya ona yakın ihtimal içinde bulunsa bu refleksi makûl görmek mümkündür. Ancak kesin olan bir vehimden, anlamsız ve temelsiz bir korkudan ibaret; böyle bir dayanaktan yola çıkarak hak ve özgürlük kısıtlamak ise demokrasi ve insan haklarına saygı ile birlikte olamaz.
İstanbul Büyük Şehir yönetimini, yukarıda tanımladığım türden müslümanlar kazanınca birkaç hafta sokaklar çeşitli dedikodularla çalkalalandı: Otobüslere başı açık olanlar alınmayacakmış, ince çorap giyenlerin bacaklarına jilet vuracaklarmış, bunlar şöyle yapacaklar, böyle edeceklermiş... Birkaç hafta sonra balonlar, söndü, yalancıların mumları karardı, İstanbul'a on yıllardır yapılmayan hizmetler yapıldı, ülkemizde ve çağımızda olabileceği kadar da dürüst bir yönetim örneği segilendi.
O günden bugüne İstanbul ve benzeri yerlerde müslüman dünya görşüne sahip ekiplerce yürütülen yerel yönetimler değerlendirilirken, bir tenkit üzerinde ısrar edildi: "Bunlar, bazı kamuya açık yerlerinde (lokantalarda, konaklarda) içki servisi yapmadılar, içki isteyen vatandaşların bu arzularını yerine getirmediler; işte bu onların kusurudur, içki vermeleri gerekirdi..." dediler. Bunu diyenler farkında olarak veya olmayarak bir kesimin arzusunu, hak ve özgürlüğünü diğer kesiminkine tercih ediyorlardı. Çünkü dînin emir ve yasakları konusunda hassas olan müslümanlar içki içilen yerde oturamaz, yeyip içemez, huzur bulamazlar. Ya oralardan mahrûm olacaklar, ya başkaları onların bu hassasiyetlerine saygı gösterecek, yahut da bir kesim diğer kesime karşı en azından kalben nefret dıuyacaktır. Türkiye'de uzun yıllar içenlerin hak ve özgürlüğü diğerlerine tercih edildi, içmeyen ve içmek haramdır diyenlere "ya sev, ya terk et" denildi. Hâlbuki onlar da ikinci sınıf vatandaş değildi, onların da güzel yerlerde oturmak, yemek içmek ve dinlenmek hakları vardı. Bir orta yol bulunabilirdi, bazı yerlerde içki verilmez, oraya herkesin gelip yararlanması sağlanır, ille de içmek isteyenlere başka mekânlarda bu imkân tanınırdı. İşte uygulamada hassas müslümanlar bu orta yolu bulup uyguladılar, yıllarca o güzel yerlerden mahrûm olanların da yararlanmasına imkân verdiler.
Hep hoşgörüden, çoğulcu yaşama tarzından, başkalarının hak ve özgürlüğüne zarar vermemeye îtinâ göstermekten söz ediliyor. Bunlar, bir tarafın "olmazsa olmaz neviden olmayan" arzularını yerine getirip, diğerlerini mahrûm etmekle gerçekleşmez, tarafların ortaklaşa yaşayabilecekleri ortamlar ile her bir gurubun kendi inanç ve dünya görüşü çerçevesinde yaşayabileceği zeminleri oluşturmakla gerçekleşir. İşlediğimiz konuda hoşgörü ve fedakârlık içmeyene değil, içene düşer, çünkü içen bunu başka yerde yapabilir, belli bir yerde başkalarının inançlarına saygı göstererek terk ettiğinde maddî ve manevî olarak zarar görmez. İçmeyen ve içmeyi haram sayanlar ise yanlarında içen müslümana hoşgörülü olamazlar, onların yanında huzur içinde oturamazlar ve bu duygular, davranışlar canları böyle istediği için değil, onların hayatlarını mânâlandıran inançaları yüzündendir, bundan kaynaklanmaktadır.
Dayatma yoluyla tek tip insan yaratacağız diye insanımızın gönüllerini ve bedenlerini parçalayanlar meseleye bir de yukarıda yazılanlar köşesinden baksınlar.

 


 

Ölülere saygı gösterilmeliymiş, ya dirilere!
Temelli, düzenli ve ilkeli bir eğitim yerine "uydum kalabalığa, el ne yaparsa biz de onu yaparız" kabîlinden bir eğitim anlayışı sürdüğü müddetçe çelişkiler de kaçınılmazdır. Bunlardan birini daha son günlerde gündemi işgâl eden elim cinayet sebebiyle görüyoruz. Bir özel TV ekranında, cinayetin işlendiği mezarlık gösteriliyor, mezar taşlarına uygunsuz yazılar yazılmış, bazı çiftler, kendilerini daha iyi gizleyen mezarları seçmiş, uygun bir yerine oturmuş veya uzanmış, uygunsuz davranışlarda bulunuyorlar... Haber spikeri güya ısyan ediyor, halkı ve yöneticileri insafa, edebe, ilgiye dâvet ediyor, "mezarlarımıza sahip çıkın, ölülerimize saygı gösterin, bu durumdan utanıyoruz..." diyor. Bu ısyan yerinde olmakla beraber o spikerin, çalıştığı televizyonun ve benzerlerinin, "dirilere, yaşayanlara saygı bakımından neden gevşek, vurdumduymaz olduklarını, bu bakımdan çifte standarda düştüklerini" anlamak zorlaşıyor veya kolayca anlayanlarda buruk bir tebessüm oluşuyor.
Ölüye saygı sebebiyle kabristanda, sevişmek, öpüşmek, içmek, kumar oynamak gibi günah ve ayıp olan şeyleri yapmamak, yapılmasını kınamak ve yasaklamak üç sebebe dayanabilir: 1. Bunlar dince günahtır, ahlâkça ayıptır, kabristanda günah ve ayıp olan şeyleri yapmak câiz değildir. 2. Ölüler bu gibi davranışlardan rahatsız olurlar. 3. Gelenek ve göreneklerimize göre kabristanlarda bu gibi fiiller çirkin görülmüştür.
Aynı fiilleri yaşayanların yanında, gördükleri ve bulundukları yerlerde (özel mekânlarda değil de kamuya açık yerlerde) yapmak câiz, mübah, ahlâka, gelenek ve göreneklerimize uygun mudur ki buna itiraz ve ısyan edilmiyor? Üç sebebi bir de dirilere uygulayalım:
Evli olmayanların evliler gibi yaşaması, yarı çıplak elele, omuz omuza dolaşması, daha ileri seviyelerde temasları dinimizce günahtır, ahlâk anlayışımıza göre ayıptır, çirkindir, rezâlettir. Bunların açıkça yapıldığını gören müminler ya engellemek veya protesto etmek, olumsuz tavır takınmak durumundadırlar.
Bu gibi davranışlardan ölüler değil, hassas müslüman diriler rahatsız olurlar.
Gelenek ve göreneklerimize göre bu davranışlar, yalnızca kabristanlarda değil, kamuya açık olan her yerde ayıp, çirkin ve rezâlet olarak değerlendirilmiştir ve muamele görmüştür. Kozmopolit, iğdişleşmiş, uyuşmuş, sinmiş, böylece medenîleşmiş (!) büyük şehirlerden küçüklerine, ilçe ve kasabalara, köylere doğru gidildikçe bu davranışların, azdan çoğa değişen şiddetlerle reddedildiği, engellendiği görülür; işte bu tepkinin verildiği yerler; yani Anadolu'nun çok yeri hâlâ biz olan, biz kalan, bizim öz değerlerimizi temsil eden yerlerdir.
Kabristanlarda ölülere saygı gösterilmesini isteyen, bunu isterken manevî değerlerimizi kullanan televizyonlar, küçük büyük herkesin seyrettiği yayınlarında zinâyı (evli olmayanların sevişmelerini, beraber olmalarını, evli gibi yaşamalarını) allayıp pullayarak, hiçbir olumsuz değerlendirme yapmadan (ayıplamadan, kınamadan) vermiyorlar mı? Böylece zinâyı, meşrû olmayan ilişkiyi teşvik etmiyorlar mı? Bu yoldan kenar mahalle çocuklarını (medenî yollardan karşı cinsle tanışıp kolayca zinâ yapma imkânından mahrûm olanları) tahrik edip sonra da bunların tâciz cinsinden suşlarını ayıplayarak, kınayarak tekrar be tekrar yayınlamıyorlar mı? Öyle anlaşılıyor ki her şey reyting için, para için, daha fazla kazanmak için; manevî değerlere sığınmak da, kabristanlara saygı istemek de, paparazi yayınları da, zeminini oluşturmaya katkı sağladıkları adi suçları ve suçluları teşhir de para için, hiçbiri samîmî değil, hiçbirinin dînî, ahlâkî, millî bir saiki yok.
Milyonların inançları ve buna dayalı hayat tarzları gereği rahatsız olmalarına aldırmayanlar, "kamuya açık yerlerde dinî kimliği açığa vuran semboller kullanmak diğer inanç sahiplerini rahatsız eder ve özgürlüklerine zarar verir" diyerek okullarda, dairelerde başörtüsünü yasaklıyorlar. Bu da çok açık ve çarpıcı bir çelişki, bir çifte standart örneğidir. Başını örten müslüman başkalarını/örtmeyenleri buna mecbûr etmiyor, başını açan ve başkalarının da başlarını açmalarını isteyen ise buna mecbûr ediyor; mecbûr etmeyen ve etmemek mi özgürlüğe zarar verir, mecbûr etmek mi? Taassup, dar görüşlülük, ideolojik saplantı insan mantığını ve vicdanını bu kadar işlemez kılabiliyor demek ki, hayret doğrusu!

 


 

Yargı Bağımsızlığı
"Cümlenin maksûdu bir lakin rivâyet muhtelif= Herkes aynı şeyi farklı sözlerle ifade ediyor" şeklinde bir söz vardır, yargı bağımsızlığı konusunda bunun tersi doğrudur: Herkes aynı sözü söylüyor ama maksatlar başka". Yargı bağımsızlığını istemeyen ve bağımlı yargıdan şikâyet etmeyen yok gibi; ancak kimin bir nakil, tâyin, hüküm, soruşturma hoşuna gitmez, işine gelmezse o yargının bağımsız olmadığını dile getiriyor, karşı taraf da "şerîatın kestiği parmak acımaz, yargıya saygı ve itâat kaçınılmazdır..." diyor. İstenen bağımsızlığın şekli ve mâhiyeti siyasîlere, hâkimlere, belli bir hüküm giymiş veya soruşturma geçiren görevliye ve vatandaşa göre değişiyor. Evet yargı bağımsız olmalıdır ama kime karşı ve nasıl?
Laik -demokratik düzende hâkimiyet kayıtsız şartsız millete aittir ve hâkimiyetin önemli bir unsuru olan yargı gücünü de millet adına tâyin edilmiş hâkimler kullanırlar. Yargının bağımsızlığı "milletten bağımsız", "millete rağmen" değil, "siyasetten bağımsız, yürütme gücünün etkisinden uzak", "şahsî menfaat ve eğilimlerden arınmış" demektir. Yasamaya da hâkim olan, meclisteki temsilcileri aracılığı ile millettir. Şu hâlde milletin istemediği bir kanun çıkarılamaz, millet vicdanında onaylanmayan bir yargı -şeklen olsa bile demokratik hukuk devleti ilkelerine göre- meşrû olamaz. şüphesiz hâkim önündeki kanuna göre hükmedecektir; ancak her zaman kanunlar hukuka uygun olmaz, keza her zaman hâkimin yorumu ve hükmü de objektif delîllere dayanmayabilir.
Durum böyle olunca adâletin emrinde sağlıklı olarak işleyen bir yargı sisteminde kanunların hukuka, hukukun evrensel hukuk ilkeleri yanında millet irâdesine uygun olması, yargının ise yalnızca siyasî irâde karşısında değil, hâkimin şahsî zaafları, eğilimleri, inanç, düşünce ve ideolojik tercihleri karşısında da bağımsız olması zorunludur.
Başörtüsü örneğinde anayasa mahkemesi ile millet irâdesi arasında bir çatışmanın oluştuğu gözlenmektedir. Milletin meclise yansıyan irâdesine göre isteyen kız öğrenciler başlarını örterek tahsile devam etmelidirler; mecliste karar ve kanun için yeterli çoğunluk oluşmuş ve "üniversitelerde kılık kıyâfet serbestliği" getiren bir kanun çıkarılmıştır. Bir parti kanunu anayasa mahkemesine götürmüş, mahkeme de iptal etmemiştir. Ancak sıra uygulamaya gelince kanun (dolayısıyla millet irâdesi) bir yana bırakılmış, anayasa mahkemesinin kararının gerekçesine dayanılarak - bu mahkemenin kararlarının bile kanun gibi yürütmeye esas olamayacağına dair anayasa maddesi bulunmasına rağmen- başörtüsü yasaklanmıştır.
Bize göre doğrudan rejimle, insan hak ve özgürlükleriyle, hukukun genel ilkeleriyle ilgili olup bu çerçevede açıkça anayasaya aykırı olan (aykırılık belirtileri, delîlleri açık olan) karar ve kanunlar dışında kalan meclis kararları anayasa mahkemesine götürülmemelidir. Götürülmesi hâlinde mahkeme, uluslararası hukuk ilke ve normlarını da dikkate alarak karar vermeli, karar meclisin kararı ile çelişirse; yani mahkeme kanunu anayasaya aykırı bulursa meclis bir daha görüşmeli, meclisin ısrar etmesi hâlinde ise referanduma gidilmelidir. Son sözü millet söylemelidir. Süreç böyle işlemez de mahkeme hem meclisin hem de milletin yerini almaya ve son sözü söylemeye kalkışırsa bu takdirde hukuk devletinden değil, hâkimler devletinden bahsetmek gerekir.
Hâkimlerin verdikleri bazı kararlarda yargının yansızlık ve bağımsızlık ilkesini bazen siyasî vb. baskıların bazen da hâkimin şahsî zaaf, tercih ve eğilimlerinin etkilediği intibaı edinilmekte, kamu vicdanında böyle bir kanâat hâsıl olmaktadır. Kanunlar hukuka uygun, delîller açık ve güçlü olmadıkça, yargı elemanları her çeşit baskıdan uzak olup hâkimlerin vicdanlarının adâlete ayarlı olduğu konusunda tam güven bulunmadıkça "yargının bağımsızlığı" konusundaki şüphe devam edecektir.
İster yargı yolu gibi meşrû araçlar ister hukuka aykırı güçler devreye sokularak, bunlar hakkaniyet ve meşrûiyet dışında kullanılarak bir şahsa veya guruba revâ görülen haksızlık, yapılan zulüm mutlaka kamu vicdanında mahkûm edilecek ve ilk fırsatta hak yerine getirilecektir; yakın tarihimiz bunun birden fazla misalinin canlı şahididir.

 


 

Dîni Simgeleyen Başörtüsü
Üniversitelerde başlarını örterek okumak isteyen kızlarımıza bu hakkı tanımayanlar "Bu örtü inancın gereği değil, siyasî ve ideolojik bir simge, analarımız ve bacılarımız gibi örtünseler bir diyeceğimiz olmaz..." diyorlardı. İ.Ü. Yönetim Kurulu'nun 9-7-1998 tarihli kararı bu bahanenin ya samîmî olmadığına veya yalnızca belli bir guruba ait bulunduğuna açık bir delîl teşkil etmektedir. Zira bu kararın 2. maddesinde şöyle denilmektedir: "İstanbul Üniversitesi öğrencileri, İstanbul Üniversitesi kuruluş ve birimlerinde ve İstanbul Üniversitesine ait mahallerde, herhangi bir dîni, mezhebi, ırkı ve siyasî ve ideolojik eğilimi simgeleyen veya çağrıştıran kılık ve kıyâfet içerisinde bulunamazlar". Demek ki, yasaklanan yalnızca siyasî simge olan başörtü değildir, "bir dîni simgeleyen, örtünenin belli bir dîne mensup olduğunu belirten, buna alâmet teşkil eden" kılık, kıyâfet ve örtü de yasaklanmaktadır.
Anadolu'daki analarımız, ninelerimiz, bacılarımız belli şekillerde giyiniyorlar, örtünüyorlar (tesettüre riâyet ediyorlar) ve bu arada başlarını da örtüyorlar. Kendilerine niçin başlarını örttüklerini ve tesettüre girdiklerini sorduğunuzda alacağınız cevap şudur: "Saçımızı, başımızı namahreme (eş ve yakın akraba dışında kalanlara) göstermek haramdır, dînimiz bunu yasaklamıştır." Örtünmenin gerekçesi dînîdir, şeklini ise örf, âdet, bölge özelliği, moda... gibi unsurlar belirler. Yani kadınlarımızın örtünmesinin sebebi dine olan bağlılıklarıdır, başörtüleri onların Müslüman olduklarına alâmettir, simgedir. Bir kadının rahibe kıyâfetinde olduğunu gördüğümüz zaman onun Hıristiyan olduğuna hükmederiz, belli şekillerde giyinen ve başını örten kadınların da Müslüman olduklarını biliriz.
İstanbul Üniversitesi ve aynı anlayışı uygulayan diğer üniversiteler bir kısım müslüman kızlarımızı okuma, öğrenme, meslek sahibi olma arzusu hattâ bazan zarûreti ile dini inançlarına uygun yaşama zarûreti arasında bırakmakta, onları, "ya candan geç ya tenden" dercesine içinden çıkılmaz sıkıntılara sokmaktadırlar. "Okuyacaksa açılsın, üniversiteye girerken bu kararı biliyordu, ona uymak zorunda, hukuk bunu emrediyor ve biz hukuku uyguluyoruz..." gibi sözler, gerekçeler hukuka da insan haklarına da aykırıdır. "Biz dîne, inanca ve inancı gereği örtünmeye saygılıyız, siyasî simgeye karşı çıkıyoruz" sözü de yukarıda naklettiğimiz karar maddesi ile geçerliğini kaybetmiştir. Ortada apaçık bir "din ve vicdan hürriyetine, insan hakkına tecavüz" vardır; insan hakkı ne kanunla, ne anayasa mahkemesi karar ve yorumu ile ne de belli kurulların kararları ile kaldırılabilir; bunların tamamının insan haklarına uyma, uygun olma, onu gözetme mecbûriyetleri vardır.
Bir ülkede kanunlar yapılırken, kararlar alınırken inançsızlar kadar inançlı olanların da din ve vicdan özgürlüklerini kullanabilmelerine, inançlarının gerektirdiği gibi yaşayabilmelerine imkân vermek, kanunları buna göre düzenlemek -bir dinin kuralını ona inanmayanlara veya uymak istemeyenlere de dayatmamak şartıyla- asla laikliğe aykırı değildir; çağdaş/uygar dünyada bunun sayısız örnekleri vardır, laikliği bahane ederek dindara baskı yapmak, onu birtakım haklarından mahrûm bırakmak bizzat laikliğin kendisine de aykırıdır.
Üniversiteler dışı başka içi başka insanların toplanıp dağıldıkları yerler değildir; orada farklıların diyalogu yaşanmalı, çokluk içinde birlik ve beraberliğin, farklılığın bir zenginlik oluşunun, farklıların en güzeli üretmede, ortaya koymada yarışmalarının örnekleri yaşanmalı, bilgisi ve eğitimi verilmelidir.

Bir not:
Bazı köşe yazarları soruyorlarmış: "Başörtüsü İslâm'ın şartları arasında var mı? Yok ise bunun üzerinde niçin ısrar ediliyor?"

el-Cevab:
Müslümanların inandıkları, yaptıkları ve yapmaktan uzak durdukları şeyler "İslâm'ın beş şartı" içinde sayılanlardan ibaret değildir; başka bir deyişle "İslâm'ın beş şartının açılımıdır: "Allah'tan başka tanrı yoktur, Muhammed (s.a.v.) O'nun elçisidir" cümlesi bu beş şartın biridir, bu cümleyi inanarak söyleyenler Allah'ın kitabında buyurduğu, Peygamberi'nin söyleyip uyguladığı bütün kurallara riâyet ederler. İslâm'ın beş şartı içinde domuz ve faiz yememek, içki içmemek, zinâ yapmamak... da sayılmamıştır; ama bunlar Kur'an'da ve sünnet'te olduğu için müslümanları bağlar, gereğini yerine getirirler. Bu ilmihal bilgisinden mahrûm olanların Türkiye gibi bir ülkede köşe yazarı olabilmeleri tam Bekri Mustafa'lık bir durumdur!

 


 

Din görevlileri Diyanet ve Devlet
Dînî bayramların güzelliklerinden biri de eş dost, akraba ve tanıdıklarla ziyaretleşme, görüşüp konuşma fırsatının elvermesi oluyor. Bir müezzinle görüşüyoruz; Anadolu'dan kalkıp büyük şehire gelme fırsatı bulmuş, müezzinlik görevi sayesinde hem geçinmiş, hem de bir sosyal bilim dalında yüksel tahsil görmüş bir müezzin. Görevi üzerine sorduğum sorulara verdiği cevaplardan yeni, fakat yine can sıkıcı, yürek daraltıcı şeyler öğreniyorum. Yeni bir emir alınmış, buna göre müftülerin seçim ve takdiri ile belirlenen câmiler dışında kalan câmilerin müezzin ve imamdan oluşan iki görevlisinden birisi alınacak ve hiç görevlisi bulunmayan câmilere verilecekmiş. İlk bakışta makûl gibi gözüken bu uygulamanın birçok sakıncalı yönü var. Haftada bir haftalık, yılda bir de yıllık izin hakkı sebebiyle bu câmiler seksen gün tek görevlisinden de mahrûm kalacak. Ayrıca câminin bakımı, korunması, dînî görevler, halkla ilişkiler bir görevlinin altından kalkamayacağı kadar ağırdır veya böyle olmalıdır. "Böyle yapacaklarına görevlisi bulunmayan câmilere kadro verseler ve açıkta görev bekleyen binlerce müezzin ve imam adayını bu kadrolara tâyin etseler daha iyi değil mi?" diye sorduğumda tam da yirmi sekiz sürecine uygun olan şu cevabı alıyorum: "Bu talep ilgili makam tarafından bakanlara iletildikçe 'Her imam, her müezzin malûm parti için bir propaganda elemanı demektir, bunların sayısını niçin arttıralım?!' diyorlarmış."
Ne güzel memleket! Malûm partinin arka bahçesi oldu diyerek İmam-Hatip okullarını kapat, propagandasını yapabilir diyerek din görevlisi sayısını azalt, câmilerde yapılan konuşmaları kaydettir, öküz altında buzağı ara, bulunca da anında soruşturma açtır, câmi hatiplerini sindir, şenliklerde kâğıda bakarak şiir okuyan çocuklara benzet sonra da demokrasiden, laiklikten, din ve vicdan hürriyetinden söz et!
Sivil ve asker memurlar arasında da rüşvet alanlar, selâhiyetini kötüye kullananlar var, bunlar yüzünden kadro kesme ve memur sayısını azaltma yönüne niçin gidilmiyor?
Din görevlileri elbette câmilerde belli bir ideolojinin, cemâatin, siyasî partinin tarafını tutmamalı, propagandasını yapmamalıdırlar. Onlar câmiye gelen her bir gurup mensubunun ortak noktalarının, müşterek alanlarının imamı, rehberi, eğiticisi ve hocası olma şuuru içinde görev yapmalıdırlar. Ancak bu ortak alana yönelik bir saldırı, bir hak kısıtlaması, haksız müdahale sözkonusu olduğunda veya ortak bir talebi dile getirmek gerektiğinde devletin hiçbir müdahalesi ve baskısı bulunmaksızın serbestçe konuşma, eleştirme ve değerlendirme imkânları da bulunmalıdır. Bu imkân öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığına verilmeli, başkanlık özerkliğe kavuşturularak vesayetten kurtarılmalıdır. Sonra da bütün câmi görevlileri bu özgürlükten yararlanmalıdır.
Cumhuriyet dîni kontrol altına alabilmek için Diyaneti icat etmiş ve devlete bağlamıştır. Bu u'cûbe varlık, garip yaratık hiçbir laik demokraside vücût bulup yaşayamaz, bizde ise ömrü bir asra doğru yol almaktadır. Daha birçok demokrasi ayıbı arasında bu konuya da bir çözüm bulma zarûreti vardır. Şimdilik makûl gözüken çâre, başkanı ve ilim heyeti, uygun adaylar arasından seçilen özerk bir din kurumudur. Devletin zaten câmi yaptırdığı yok, kurumun personel gideri de özel bir vergiden veya başka kaynaklardan sağlanabilir.
Korkunun ölüme faydası yoktur. Yapılması gereken şey korkulu rüya görmemek için devamlı uyanık yatarak rûh ve beden sağlığını bozmak değil, korkunun gerçek veya mevhum (asılsız) sebeplerini ortadan kaldırmaktır. Konumuz din olduğuna göre onu, dindarları, din okullarını ve görevlilerini ortadan kaldırmak mümkün değildir, dîne -tabiat ve mâhiyetine aykırı- bir yeni şekil vermek de imkân dışıdır. Geriye bir hâl çâresi kalır; o da laikliği dîne müdahale olarak değil, din ve vicdan hürriyeti olarak anlamak, bunu hiç değilse Batı ülkelerinde olduğu gibi uygulamak ve yalnızca -evrensel hukuka uygun- kanunlara göre suç sayılan fiilleri işleyenleri cezâlandırmak, câmi cemâatini töhmet altında bırakmamak, insan haklarına ve millî değerlere saygı eğitimine hız vermektir.

 


 

Laikliğe aykırı mı?
TC. Anayasasında laikliğin tanımı bulunmamakla beraber 24. Maddeye bakarak bir tanım çıkarmak mümkündür. Buna göre laiklik "Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukûkî temel düzenini, kısmen de olsa din kurallarına dayandırmaktır." Bu maddenin devamında da dînin, siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla istismar edilmesi yasaklanmaktadır.
Bu maddeden hareket eden birçok hukukçu ve siyasetçi "halkın inancına göre yaşamasına imkân verecek hukûkî düzenlemeleri", "hukûku din kurallarına dayandırma" sayarak anayasaya aykırı bulmaktadırlar. Hâlbuki maddeyi dikkatli okuyan ve uygulamayı da göz önüne alan hiçbir hukukçunun -peşin hüküm ve kötüye kullanma kastı bulunmaksızın- böyle bir yoruma ve anlayışa gitmesi mümkün değildir. Çünkü madde, herhangi bir düzenin değil, "temel düzen"in din kuraallarına uydurulmasını laikliğe aykırı kılınmış ve menetmiştir. "Temel düzen" kaydına iki mânâ verilebilir: a) Rejimin temel ilkeleri ve nitelikleri ile ilgili; buna göre meselâ hukuk düzenininin din kurallarına dayandırılması, dînin genel hukuk için bir referans kabûl edilmesi laikliğe aykırı olur. b) Genel (bütün vatandaşları ilgilendiren) ve herkesi bağlayan düzenlemeler; buna göre de herkese Cuma namazı kılma mecbûriyeti getiren hukûkî bir düzenleme laikliğe aykırı düşer.
Doğru olduğuna inandığımız bu yoruma göre Cuma namazı kılmak isteyen müslümanların bu taleplerini, din ve vicdan özgürlüğü böyle gerektirdiği için mümkün kılacak bir hukûkî düzenleme yapılsa ve "Cuma günleri mesâi saatleri, isteyenlerin Cuma namazını kılmalarına imkân verecek şekilde düzenlenir" diye bir kanun çıkarılsa bu laikliğe aykırı olmaz; çünkü bu kanun herkesi namaz kılmaya mecbûr etmemektedir ve referansı evrensel insan haklarıdır. Hıristiyanların çoğunlukta olduğu Batı ülkelerinde Pazar günlerinin tatil edilmesi, isteyenlerin kiliseye giderek ibâdet etmelerini sağlamak üzere düşünülmüş ve düzenlenmiş bir kuraldır. Laik Türkiye Cumhuriyetinde dînî bayram günlerinin tatil günleri olmasını sağlayan hukûkî düzenleme bir başka örnektir; amaç müslümanların dînî bayramlarını ve ibâdetlerini yapmalarına imkân vermektir. Diyanet İşleri Başkanlığının temel iki vazifesi halkı din yönünden aydınlatmak ve ibâdet yerlerini yönetmektir. Bu iki vazife tamamen dînî olduğu hâlde devlet bir kanun çıkarmış ve bu kurumla ilgili hukûkî düzenleme yapmıştır. İlgili kanun yalnızca müslümanları muhatap aldığı ve hiçbir kimseyi belli bir inanca ve ibâdete mecbûr etmediği için laikliğe aykırı görülmemiş, mevzûât ve kurum bir kamu hizmeti aracı olarak değerlendirilmiştir.
Devlet çalışan ve okuyan kızlarımızın, kadınlarımızın isterlerse inançları gereği -uygun bir biçimde- örtünmelerine imkân veren bir hukûkî düzenleme yapsa bu, laikliğe aykırı olmaz; çünkü düzenleme (çıkarılacak olan kanun, yönetmelik vb.) kimseyi örtünmeye zorlamıyor ve devletin düzenini de dine dayandırmıyor; tam aksine demokratik bir devletin temel niteliklerinden biri olan insan haklarına (din ve vicdan hürriyetine) riâyet vazifesini yerine getirmiş oluyor. Yine devlet, resmî kurumlarda çalışanlardan isteyenlerin, uygun vakitlerde namazlarını kılabilmelerini ve oruçlarını tutabilmelerini mümkün kılacak, kolaylaştıracak düzenlemeler yapsa laikliğe aykırı hareket etmiş olmaz, aksine laikliğin gereğini yerine getirmiş olur. Devletin temel düzenini değiştirmeden isteyenin faizsiz finans imkânlarından yararlanmasını, dileyenin müftülüklerde evlenme akdi yapmasını... mümkün kılacak düzenlemeler de böyledir. Bunların hiçbiri laikliğe aykırı değildir; aykırıdır diyenlerin laiklik anlayışları evrensel insan haklarına ters düşer, böyle bir laiklik anlayış ve uygulaması çağdaş da değildir; çağdaşlığın ölçütü olarak alınan ve sayılan ülkeler de böyle bir laiklik anlayış ve uygulamasına raslanamaz.
Bizde bazı hukukçu geçinenlerin veya hukuk devletine bağlı olduklarını söyleyenlerin önce din ve vicdan ürriyetine aykırı bir kanun veya yönetmelik çıkarmaları, sonra da bunu değiştirilemez kılarak millete dayatmaları hukuk devleti, insan hakları, demokrasi, çağdaşlık gibi ilke ve değerler ile asla bağdaşmaz. Din, düşünce ve vicdan özgürlüğünün gerekli kıldığı bir hukûkî düzenlemeyi yüksek mahkemelerde iptal ettirip değişemez hâle getirmek de böyledir. Çağdaş demokrasilerde hiçbir irâde, insan haklarının ve millî irâdenin üstünde olamaz; olur diyenler ve olduranlar demokrasi düşmanlarıdır, dayatmacı despotlardır, çağdaş kavram ve kurumları kötü emellerine alet ve böylece istismar edenlerdir.

 


Devleti Ele Geçirmek
Son hafta içinde yeni bir suç icat edildi, adı "devleti ele geçirme teşebbüsü". Belli bir inancın, ahlâkın ve dünya görüşünün mensubu olan bir şahıs veya gurup, farklı olan şahıs ve gurupların yaptığı, yapageldiği gibi devletin önemli yönetim kademelerinde ve daha başka kurumlarında "adamlarının" olmasını istiyor, bu maksatla adam yetiştirmeye gayret ederken yetişmiş adamları da destekliyor; birileri buna "devleti ele geçirme teşebbüsü" diyor, bu teşebbüs ağır bir suç sayılıyor, bazı önemli kişiler ile medyanın linç teşebbüsüne dayanak kılınıyor. Bunun suç ve kötü olan yanı neresidir? Seçilen ve atananların farklı inanç, ahlâk ve dünya görüşüne mensup olmaları mı, "devleti ele geçirmede" kullandıkları yol ve yöntem mi, siyasî ve okonomik iktidar pastasından pay talebi mi...?
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı sosyal ve kültürel guruplar hem devletin çeşitli kademelerinde görevli bulundurmak hem de meclise temsilcilerini sokmak için çalışırlar; mezhep, tarîkat ve cemâat mensupları yanında dernekler, sendikalar, meslek kuruluşları hep bunu yapmışlardır, yapmaktadırlar; bunların da farklı siyasî görüşleri, ideolojileri, ahlâk anlayışları vardır; sağcıdırlar, solcudurlar, dinlidirler, dinsizdirler, sünnîdirler, alevîdirler, masondurlar, komünisttirler, milliyetçidirler... Aslında demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olan siyasî partiler de böyledir, onların da farklı ideolojileri, dünya görüşleri, yönetim anlayışları vardır. Devleti ele geçirme teşebbüsünün suç ve kötü olabilmesi için bu farklılıklara değil, ele geçirmek için kullanılan yol ve yöntem ile açıklanan veya uygulamada ortaya çıkan amaca bakılır. Devlet demokratik olmayan bir yoldan meselâ askerin ihtilâl yapıp yönetime el koyması veya sivillerin çeşitli seçim hîleleri yapması, maddî manevî baskı uygulaması yoluyla ele geçirilirse suç oluşur, keza meşrû ve demokratik yoldan iktidar elde edildikten sonra rejimi değiştirmek, insan hak ve hürrüyetlerini kısıtlamak gibi amaçlar ve teşebbüsler sabit olursa suç işlenmiş olur. Bunlar bulunmadıkça, iktidara gelen veya devlet kademelerinde görev alan gurup mensupları meşrûiyet içinde kaldıkları, hukuku çiğnemedikleri sürece bir suçtan bahsedilemez. Ülke belli bir inanç, ahlâk ve dünya görüşüne mensup bir veya birkaç gurubun babalarının çiftliği, tapulu malları değildir; ülke milletindir, meşrû yoldan "devleti ele geçirme" yani yönetim ve hizmete katılma da seçim ve tâyin ile olur, milletin seçtikleri ülkeyi yönetir, milletin selâhiyetli kıldığı makamların atadıkları memurlar da hukuk çerçevesinde görevlerini yaparlar, buna kimsenin bir diyeceği olamaz.
Anadolu sermayesini kendilerine rakip gören büyük sermaye sahipleri, medyayı ele geçirip iktidarlarla ve bazı ideolojik guruplarla da işbirliği yaptıktan sonra irticâyı istismar ve bahane ederek "yeşil veya İslâmî" dedikleri sermayeyi çökertmeye yöneldiler. Bunlar fırsat eşitliğine, adil paylaşmaya ve hizmet yarışına açık olmayan tekelci ve menfaatçi bir kesimi temsil ettiklerinden, ellerinde bulunan siyasî ve ekonomik iktidardan pay isteyenleri gerici, tehlikeli, rejim düşmanı vb. yaftalarla yaftalayıp devre dışı bırakmak isteyebilirler. İlgililer "devleti ele geçirme" yaygarasına bir de bu noktalardan bakmalıdırlar.

 


İslâm ve Devlet
İslâm'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile İslâm ve devlet ilişkisi son yıllarda sık sık gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu tartışmada İslâm'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar doğrudan naslara ve özellikle Kur'an'a bakmışlar, bu kaynakta mâhiyet ve niteliklerini Allah'ın belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'an doğru okunduğunda nitelikleri dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda bulmak da mümkündür, ancak biz burada dînin müminlerden istediklerini hareket noktası yaparak "İslâm'ın devlet talebi" konusuna yaklaşmayı deneyeceğiz. Bunun için de fazla uzaklara gitmeden iki örnek üzerinde duracağız: Örtünme ve Kur'an öğretimi.
İslâm, kendisine inanan ve hayatını inancına göre yaşamak isteyenlerden -ferde veya topluma yönelik birçok şey arasında- belli ölçülerde örtünmelerini ve dinlerini, onun ana kaynağını öğrenmelerini, öğrendiklerini hayata geçirmek için gerekli bulunan din eğitimini almalarını da istemektedir. Bir müslüman İslâm'ın bu taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya devlet yapacaktır, yahut da müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve imkân verecektir. Devlet bir yandan örtünenlerin okumalarını ve kamu görevi almalarını, diğer yandan da din eğitimini ve Kur'an öğrenimini engeller, sınırlar ve yasaklarsa İslâm ile devlet, müminlerin yerine getirmek mecbûriyetinde oldukları "dinin emir ve talepleri" ile devletin talepleri arasında çatışma ortaya çıkar. Müminler açıkça dînin taleplerine aykırı bulunan devlet emirlerine uymakta zorlanırlar, ikileme düşerler; devletin emri usûlüne göre yapılmış ictihada dayanmaz da -laiklik ilkesi gerekçe gösterilerek- din kale alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan verilmiş/çıkarılmış olursa bu emre uyamazlar, bu emri veren devlete karşı yabancılaşmaya başlarlar.
Böyle bir durumda müslümanların şunları yapmaları beklenir: 1.Sivil itâatsizlik (yani kanunun hukuka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, cezâ alsa da dînin talebini yerine getirmeye devam etmek. 2.Kâmil mânâda din ve vicdan hürriyeti veren bir devlet/iktidar talep etmek, bunun için elden gelen meşrû gayretleri göstermek. 3.Başka inanç ve hayat tarzı sahipleri ile anlaşarak böyle bir iktidarın oluşturulması mümkün olmazsa -başkalarına da din ve vicdan hürriyeti tanımakla beraber- İslâm'ı önceleyen, onu hak ve aykırı olanları batıl olarak değerlendiren, bâtılın değil, hakkın gelişip yayılmasını hedefleyen devleti ve iktidarı oluşturmak.
İslâm'ın ve müslümanların devlet ve iktidar ile ilişkisini bilmek isteyenlerin teoride boğulmak yerine dînin taleplerinden yola çıkmaları gerekir; böyle bir yolculuğun varacağı menzil ise yukarıdaki gibidir. Aksini iddia edenlerin en azından bir kısmının yaptığı ilim değil, yağcılıktır ve güneş yağı bırakın balçıkla bile sıvanamaz.

 


 

Bu laiklik anlayışına alışacaksınız
Clinton Devlet dairelerine bir genelge göndererek memurların kılık kıyâfet, din sembolleri ve ibâdet bakımından sıkıntı çekmemelerini, başkalarının özgürlüklerini kısıtlamaksızın bu konularda din özgürlüğünden yararlanarak görevlerini sürdürmelerine imkân tanınmasını istemişti. Amerika'da ve Avrupa'da, ilk ve orta öğretimde -bazı ülkelerde- sıkıntılar bulunmakla beraber, yüksek öğrenimde kimsenin kılık kıyâfetine karışılmadığını her kes biliyor. Geçen günlerde Gülay Aslıtürk'e, Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ettirildi. Amerika dış işleri bakanı müslüman örgüt liderlerine iftar yemeği verdi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Çıkan sonuç ise şudur: Batı'daki laiklik anlayış ve uygulamasına göre devlet, düzenlemelerinde ve uygulamada inanç guruplarına kolaylıklar sağlar, herkesin inancına göre yaşaması için imkânlar hazırlar; bütün bunları laikliğe aykırı saymaz, aksine laikliğin gereği olarak görür ve değerlendirir. Orada laiklik ilkesi gereği olmayacak, yapılamayacak şey, bir inancı veya ona dayalı uygulamayı başka inanç sahiplerine dayatmak, başkalarını da belli bir inanç ve ibâdete mecbûr kılmaktır. Böyle bir durum meydana gelmedikçe, meselâ bir devlet dairesinde bir müslüman kadının başını örtmesi laikliğe aykırı değildir; çünkü diğeri de başını açabilmektedir.
Ramazan'da Ankara'da, bir ilköğretim okulunun müdürü, oruç tutan öğrencilere ve öğretmenlere kolaylık olsun diye ders saatlerinde küçük ayarlamalar yapmış, bu cümleden olarak sabah derslerin 08 00 yerine 07 30 da başlamasını sağlamıştı. Televizyon ve bazı gazeteler yaygarayı bastılar, malûm terane: "Laiklik elden gidiyor, Başkent'te rezâlet, Veliler ısyan hâlinde..." Hâlbuki olup biten şey, olması gerekenin ta kendisi. Başkalarının din özgürlüğüne saygının, "birlikte yaşamanın kaçınılmaz gereği olan" küçük fedakârlıkların, katlanmaların basit bir örneği. Bir yanda birlik ve beraberlikten, hoşgörüden, farklıların bir arada huzur içinde yaşamalarından, çoğulculuktan söz edeceksiniz, öbür tarafta inanç guruplarından ve farklı hayat tarzlarından bir kısmına özgürlük tanırken bir kısmını kısıtlayacaksınız; "bu ne perhiz, bu ne turşu!" Eğer böyle bir düzenlenenin başkalarının da hayatını etkilediği, meselâ okula yarım saat önce gelmeye mecbûr ve bundan dolayı rahatsız oldukları ileri sürülüyorsa farklıların bir arada yaşamaları uğruna bu kadarcık bir fedakârlığa katlanılmayacaksa birlikte yaşama ilkesinden vazgeçmek gerekir. Bir müslüman da "geleneği, inancı, ahlâk anlayışı farklı dâvranmasını, çevresinde olup biten bazı şeyleri engellemesini emrettiği hâlde" bunlara tahammül etmekte, katlanmakta, bu mânâda hoşgörü içinde davranmaktadır.
Kafalarının oldukça kalın olduğu anlaşılan laikçilerin buna rağmen şunu anlamaları gerekiyor: İnanç guruplarının hayatını kolaylaştırmak, din özgürülüğünden yararlanmalarını sağlamak üzere devletin yapacağı düzenlemeler ve uygulamalar çağdaş laiklik anlayışına aykırı değildir, aksine laiklik bunu gerekli kılmaktadır. Dîni tanımlayan, dindara nasıl yaşayacağını dikte eden, din özgürlüğünü kısıtlayan, kişilerin inançlarına göre yaşamalarına imkân sağlamayan devlet laik değildir, din karşıtıdır. Özgürlüklerin uzak ihtimaller, vehme dayalı tehlikeler yüzünden kısıtlandığı bir yerde demokrasiden ve insan haklarından söz edilemez. Özgürlükleri sınırlayan ilkeler keyfe göre değil, evrensel normlara ve vesikalara göre düzenlenir.

 


 

Şerîat Düzeni (1)
Bir köşe yazarı soruyor:
"Şerîat İslâm demektir' önermesinin arkasına sığınıp, dünyadaki değişik şerîat uygulamalarına karşı sessiz kalmak bir şey ifade etmiyor. Suudî Arabistan'da, Pakistan'da, Malezya'da, Afganistan'da, İran'da ortaya konduğu biçimiyle 'şerîat' uygulamaları karşısında İslâmcılarımız ne düşünüyor? Onların tanımladığı düzende kadının yeri neresidir? Hayatını İslâmî kurallara göre yaşamak istemeyenlere bu toplumlarda revâ görülen muamele karşısında ne düşünüyorlar? Hangi uygulamanın 'İslâmın içinde', hangisinin 'İslâmın dışında' olduğuna karar verecek mercî kimdir, bu yetkiyi nereden alıyor? Soruları çoğaltmak mümkün ama gereksiz. Bu en temel konularda bile İslâmcı çevrelerin ne düşündüklerini bilmiyoruz. Hattâ bu konularda bu çevrelerde yapılmış bir genel değerlendirmeye bile rastlayamadık."
Bu soruların cevabını içeren Türkçe ve yabancı dillerde pek çok kitap, makâle ve günlük yazı vardır. Bunlar görülmemiş olabilir ve sorular da iyi niyetle, öğrenmek için sorulmuştur düşüncesiyle bir de bu sütunda cevap verelim dedik:
1. Dünyadaki değişik şerîat uygulamalarına karşı sessiz kalınmıyor, çeşitli vesilelerle bunlar dînî ve ilmî yönlerden değerlendiriliyor. Yazarın da bilmesi gerekir ki, isimlerini sıraladığı ülkelerde şerîat uygulaması aynı değildir, aralarında önemli farklılıklar vardır. Suudî Arabistan, İran gibi ülkelerde halkın büyük çoğunluğu muhafazakâr müslüman olduğu için oralarda genel ahlâk telâkkîsi, kamu düzenini korumak için alınması gereken tedbirler farklı oluyor. Bu sebeple müslüman olmayanlar ile müslüman oldukları hâlde "hayatını İslâmî kurallara göre yaşamak istemeyenlerin" özgürlükleri kısıtlanıyor; başka bir deyişle onlar, kendi şartlarında şerîatı böyle yorumluyor ve uyguluyorlar. Sudan ve Malezya gibi ülkelerde başka dinden olan vatandaşların sayısı oldukça yüksek. Bu sebeple Sudan'da Türabî, temel referansı İslâm olan, azınlıkların ve farklı inanç sahibi vatandaşların hak ve özgürlüklerini mümkün olan en geniş sınırlara taşıyan bir "şerîat düzeni" kurmaya çalışıyor. Bu düzene dışarıdan bakıp değerlendirme yapanlar onu demokrasiye yakın buluyorlar. Malezya'da dînî ve kültürel bakımdan çoğulcu bir yapı var, meselâ müslümanlar aile hukuku alanında şerîat mahkemelerine gidiyorlar, diğerleri de kendilerine tahsis edilmiş olan ve İslâmî olmayan mahkemelere başvuruyorlar. Adı anılan ülkelerin bir kısmında uygulanan düzen, geleneklere uysa bile kitaptaki (kâmil, şekli ve amacı birlikte içeren) şerîata uymuyor; zorakî yorumlarla şerîat, geleneksel düzene payanda kılınıyor. Meselâ yöneticiyi halkın veya temsilcilerinin seçemediği, denetleyemediği, gerektiğinde değiştiremediği bir siyasî düzen şerîat değildir.
2. Hayatını İslâmî kurallara göre yaşamak istemeyen müslümanların özellikle yasakları açıktan ihlâl etmeleri bazı toplumlarda kamu düzenini bozar ve genel ahlâka aykırı karşılanır bu sebeple devlet bazı kısıtlamalar getirir.
3. Devletin şerîata göre yönetilmesinin, başka bir deyişle müslümanların iktidar taleplerinin amacı İslâm'ın fert ve topluluktan istediklerini gerçekleştirmektir. İslâm'ın taleplerini gerçekleştirmeyi hayatlarının amacı bilen müslümanlar bir ülkede iktidara gelme imkânı bulurlarsa bunu yaparlar. Bu takdirde azınlıkta ve muhâlefette kalanlar bazı kısıtlamaları sinelerine çekerler. İktidar başkalarının (farklı düşünen, inanan ve yaşayanların) elinde olursa bu defa müslümanlar, İslâmî taleplerin ne kadarına imkân buluyorlarsa o kadarını gerçekleştirir ve yaşarlar; Allah kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz. Şu hâlde belli bir İslâm anlayışına sahip olanlar ile ötekiler arasında devamlı bir iktidar mücadelesi, dolayısıyla gerilim ve çatışma vardır. Bunun ortadan kalkması, yerine barış, kardeşlik, hoşgörü, birlik ve beraberliğin gelmesi isteniyorsa gerilim ve çatışma sebeplerinin ortadan kaldırılması gerekir. Bunun da yolu -henüz taraflarca tartışılıyor olsa da- sosyal ve dînî guruplara, öz değerleri çürütmeye yol açmadan mümkün olan azami özgürlüğün verildiği; iktidarın farklılıkları ortadan kaldırmak, insanları zorla tektipleştirmek için kullanılmadığı bir sosyal ve siyasî modeldir.
Şerîat kelimesinin iki mânâda kullanıldığını biliyoruz: 1. Bütünüyle din (İslâm), 2. Dinin ibâdet ve muâmelât (siyaset, hukuk, ekonomi, cemiyet düzeni). Şerîat düzeni, siyasal İslâm, şerîatçılık... denildiği zaman daha ziyâde ikinci mânâ kastedilmektedir. Birey ve topluluk olarak hayatını şerîat kurallarına göre yaşamak isteyen Müslümanlar, teorik olarak ya bunu Müslümanların (İslâmî kuralların) hâkim olmadığı bir siyâsî yapı/düzen içinde veya şerîatın hâkim olduğu bir düzen içinde gerçekleştireceklerdir. Birincisinde evrensel ve vazgeçilemez ölçütlere, ilkelere ve zarûrete dayalı sınırlamaların ötesine geçilmesi, ya taassup veya aşırı korku yüzünden din hürriyetinin kısıtlanması Müslümanlar için problem doğurmakta, taleplerini gereksiz yere engellemektedir. İkincisinde ise hayatını İslâm'a göre yaşamak istemeyenlerin özgürlüklerinin aşırı, İslâm'a göre zorunlu olamayan ölçülerde kısıtlanması -bunlar için- önemli bir problem teşkil etmektedir. Her iki taraf da, bugün gelinen noktada zorunlu hâle geldiği için kendini sınırlama, karşı tarafa mümkün olan azamî ölçüde özgürlük verme yoluna gitmedikçe problem devam edecektir.
İslâm'da kadın üzerinde çok konuşulmuş ve yazılmıştır. Kur'an'ın öngördüğü ve Hz. Peygambercin (s.a.v.) uygulamaya koyduğu, örneklerini gösterdiği cemiyet düzeni çeşitli sebeplerle kesintiye ve kısıntıya uğramıştır. Bu arada kadın da, erkeklerin günaha girmesini önlemek maksadıyla fıkıhçılar, ahlâkçılar ve eğitimciler tarafından -hizmetlerine ihtiyaç duyulmadıkça- dört duvar arasına sokulmuş, eğitim ve öğretimden mahrûm kılınmış, sosyal hayata getirecekleri hizmet ve zenginlik engellenmiştir. Bazı İslâm ülkelerinde bu tutum hâlâ devam ediyorsa sorumlusu şerîat değil, gelenektir.
"Neyin İslâmî, şerîata uygun, neyin İslâm dışı ve şerîata aykırı olduğuna kim karar verecek?" diye sorulmuştu. Bu kararın, Müslüman bireyin veya topluluğun keyfine bırakılmadığı kesindir. Makamı, rütbesi, gücü ne olursa olsun her Müslüman, Allah ve Resûlü'nün (s.a.v.) talimâtına, irşadına, hükmüne tâbîdir. Bu talimâtın bulunduğu yer, herkesin okuyup öğrenmesine açık bulunan Kur'an ve hadîslerdir. Bu iki kaynağın doğru anlaşılması bir bilgi seviyesini ve fikir çabasını gerektirir. Bilen ve çaba gösteren bizzat sonuca varır, İslâm'a uygun olanı olamayandan ayırır. Bilmeyen ise bir bilene sorar. Kâmil mânâda "bir bilen" müctehid derecesindeki âlimdir, müftidir. Müslümanlar belli bir müctehide tâbî olmak mecbûriyetinde değildir; ilmi ve ahlâkı ile ehliyet kazanmış bulunan bütün âlimlere sorabilirler ve vicdanlarına/akıllarına yatan, ibâdet ve işlerini hem kolay hem düzgün yürütmeye uygun bulunan fetvâlara göre amel ederler. Kimse kimseyi, bireye ait işlerde belli bir fetvâyı kabûle zorlayamaz. Kişiler arasında ve toplumda uygulanacak kurallara gelince, Müslümanların seçtiği yöneticiler, mevcût ictihadlar içinden toplumun ihtiyaçlarına en uygun olanları seçerek "bununla amel edilsin, bunlar uygulansın" derler veya bunları kanunlaştırırlar, uygulama buna göre olur. Cemiyet değiştikçe, ihtiyaçlar gerekli kıldıkça fetvâlar, kararlar ve kanunlar da değişir. İctihada, yoruma dayanan kural, fetvâ ve kanunların yenileri ile değişmesi tabîîdir. Nalların (âyet ve hadîslerin) açık ve kesin ifadelerine dayanan hükümlere, kurallara gelince bunlar da zarûret bulunduğunda -geçici olarak, zarûret devam ettiği sürece- değişir.
İslâm içtihada, yoruma ve zarûret ilkesine yer verdiği için hem tarihte hem de günümüzdeki uygulamalarda farklı şerîat anlayış ve uygulamalarına rastlamak mümkündür.
Bugün birçok İslâm ülkesinde "şerîat ilân edildi" denildiği zaman çok kere kastedilen şey "İslâm cezâ hukuku"nün uygulanmaya konmuş olduğudur. Bu ülkelerin anayasalarında "Devletin dîninin İslâm olduğu" zaten yazılıdır ve hukukun diğer birçok alanında şerîat yürürlüktedir. İslâm cezâ hukukunu uygulamaya koyarak "şerîat ilân eden" ülkelerin çoğunda İslâm'ın ahlâkı, eğitimi, hukûkî ve sosyal adâleti, dayanışması eksiktir. Bu eksiklikler giderilmeden şerîat ilânı siyâsîdir, usûlsüzdür, bir mânâda şerîata aykırıdır.

 


 

Dedikoducu
M. Ş. E. bir köşe yazısında hakkımda dedikodu yapmış; kimi zaman ima yoluyla kimi zaman açıkça ismimi vererek, bazan sözlü, bazan yazılı olarak bunu hep yapıyor. Onun yaptıkları bu son yazısında olduğu gibi bazan dedikoduyu da aşarak aslı faslı olmayan isnatlara, iftiralara ve abartmalara kadar varıyor. Aslında cevap vermesem de olur, ama yazılanlar tarihe vesika olarak kalıyor, "cevap vermedi, tekzip etmedi" denilerek gerçek kabûl ediliyor.
Hazret şöyle buyurmuş:
"Karaman, kurban hakkındaki yazısında, isteyen müslümanların kurban kesmek yerine, onun parasını sadaka olarak verebileceğine dair fetvâ ve ruhsat vermiş. Tabîî ki, yanlış bir fetvâ ve ruhsattır bu"
"Hayrettin Bey Cemaleddin Efganî hayranıdır. Onu müslümanlara büyük bir önder olarak gösterir...Efganî İranlıdır, şîîdir, kendini sünnî olarak tanıtmış ve yalan söylemiştir, farmasondur... Hem farmason, hem İslâm önderi...Olacak şey mi bu?"
"Hayrettin Karaman'ın çok sevdiği Muhamed Abduh ve Reşid Rıza şaibeli adamlardır"
"Karaman ömrünü, telfîk-i mezahib, mezhebleri birleştirme gayretine adamıştır".
Cevap:
1. Kurban ile ilgili olarak bu köşede iki yazımız çıktı. Birincisinde şöyle dedik: "Kurban kesmenin vacip (farz ile sünnet arasında bir yükümlülük derecesi) olduğu hükmü ittifaklı değildir. Meselâ hanefî mezhebinden Ebû Yûsuf'a (kendisinden rivâyet edilen iki farklı ictihaddan birine) ve İmam Şâfi'î'ye göre kurban kesmek sünnettir. Bazı güçlükler ortaya çıktığında veya yoksulların etten daha fazla paraya, başka bir şeye ihtiyaçları bulunduğunda "sünnettir diyen" ictihad tercih edilmeli ve kurbanın bedeli, daha azı, daha çoğu uygun yerlere verilmelidir. Böylece deri kavgasından da kurtulma yolu bulunmuş olacaktır." Maksadımızı doğru anlamayanlar bulunduğu için ikinci yazıda daha açık yazdık: "Birçok müctehide göre kurban bayramında kurban kesmek vacib değil, sünnet olduğu için müslümanlar bu ictihadı da uygulayabilirler" demiştik. Bu takdirde, bazı yıllarda, gerektiren sebepler bulunduğunda "sünnet olan kurban ibâdetini" terkedip, başka sünnet ibâdetler yapmak mümkündür; meselâ kurban parası, bundan azı veya daha çoğu kadar bir meblağ veya mal yoksullara, muhtaçlara verilebilir; böylece "tasadduk" ibâdeti yapılmış olur. Ancak bu, "sadakanın kurban yerine geçeceğ" demek değildir; kurban ibâdeti ancak belli hayvanları keserek yerine getirilebilir. "Bu sünnettir, bazan meselâ başka bir mâlî ibâdetin daha önemli ve öncelikli olması hâlinde terkedilebilir, terkedildiğinde günah olmaz" demek başkadır, sadaka, kurban bedelini para olarak dağıtmak kurban yerine geçer demek başkadır; birincisi doğrudur, ikincisi (sadaka, bedelini vermek kurban yerine geçer demek) yanlıştır."
Bu yazıları okuduktan sonra birisi çıkar da "benim yanlış fetvâ ve ruhsat verdiğimden" söz ederse onun, cehaletten başka ârızaları var demektir. Çünkü bu yazdıklarım, sünnî fıkıh kitaplarında yazılanlardır, onların güncelleştirilmesinden ibarettir.
2. Ben Cemaleddin Efganî hayranı olmadığım gibi düşmanı da değilim. Hem onun şîî ve İranlı olduğu iddialarını, hem de karşı iddiaları ben de naklettim. Bütün müslümanların önderi olduğunu söylemedim, bir gurup İslâmcının önderi olduğunu ise bilmeyen yoktur. Masonluğa, onu bir savunma ve korunma aracı olarak kullanmak maksadıyla girdiği, locadan kovulduğu, bunun üzerine kendisinin loca da kurduğu sabittir, bunları da yazdım. Bugün Efganî'yi masonlar değil, sömürü ve sömürgeye karşı savaşanlar, bağımsız ve birleşmiş bir İslâm topluluğu kurmak isteyenler önder olarak sahipleniyorlar. Bu vakıa da onun çizgisinin nasıl geliştiği, hangi yönünün geçici, hangisinin kalıcı olduğu hakkında bir fikir vermelidir.
3. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza'yı çok sevdiğim iddiası uydurmadır. İslâm'a hizmet ettiklerine inandığım müminleri eşit olarak severim. Onlar hakkında insaflı değerlendirmeler yapmışımdır, yaparım. Bütün ârızalı yanlarına rağmen Ş. Eygi'yi de severim. "Ârızam nedir?" diye soracak olursa, "Bir örneği hakkımda yazdıklarındır" cevabını veririm.
4. "Bütün ömrünü mezhepleri birleştirme gayretine adamıştır" cümlesi iftiradır. Ben İslâm'ı öğrenmeye başlayalı elli yıl geçti. Bu elli yıl içinde yaklaşık on bin sayfa tutan yazılarım, kitaplarım basıldı. Bu yekün içinde "telfîk-ı mezâhib" ile ilgili tercüme ve telif yazılar yüz sayfa tutmaz. Bu da yüzde bir eder. Demek ki, bu konu yazı ömrümün yüzde birine tekabül etmektedir. Ş. Eygi, geri kalan (9900) sayfada neler yazdığımı okursa ömrümü neye adadığımı anlar. Okumadan, anlamadan yazarsa, dedikodu yaparsa, kendisini okuyan ve ona inananlara yanlış bilgiler verirse bunların âhirette hesabının sorulacağını bilmeli ve bunu göze almalıdır.
Telfîk konusunda yazdıklarımın özü ve özeti de şudur: Müslümanlar, ihtiyaç duyduklarında, başka sünnî mezheplerin ictihad ve fetvâları ile de amel edebilirler.

 


 

Namazda Suç Unsuru
Bir futbol takımı 3. lige yükselince sâhada saf tutarak iki rekât namaz kılmışlar, arkasından da diğer yenen takımların yaptıkları gibi hoplayıp zıplayarak, sâhada tur atarak sevinçlerini ifade etmiş, zaferlerini kutlamışlar. Bu olay bizim dışımızda bir ülkede olsa çok tabîî bulunur, fazla ilgi çekmez, görülür geçilirdi. Biz nev'i kendine mahsus bir ülke ve toplum hâline geldiğimiz, ne doğulu ne batılıl, ne müslüman ne gayr-i müslim... olduğumuz için bunu da mesele yaptık. Derhal savcılık harekete geçerek "sâhada namaz olayında" bir suç unsuru olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Medya bir yandan "rejim muhafızlarına", bir yandan da hocalara (İlâhiyatçılara) başvurarak olayın çeşitli yönlerini aydınlatmaya (değil, didiklemeye, öküzün altından yeni doğmuş bir buzağı çıkarmaya, şapkadan güvercin çıkarmaya da denebilir) çalıştılar. Her ağzı olan konuştuğuna göre biz de birkaç cümle yazalım dedik.
Laiklik, hukuk, hak ve özgürlükler, demokrasi yönünden meseleye bakıldığında görülen manzara şudur: Bir dîne inanan kimseler, inançlarına uygun ibâdet ve ayini, tek başlarına veya toplu olarak serbestçe yaparlar. Devlet, belli bir dîni veya din kurallarını göz önüne alarak ibâdeti değerlendiremez, doğru veya yanlış diyemez, bu bakımdan soruşturma da açamaz. Eğer yapılan ayin veya ibâdet başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verirse, kamu düzenine, sağlığına, yararına, umûmî ahlâka aykırı olursa engeller. Sâhada namaz kılanlar diğer futbolcuları veya seyircileri yahut da bütün vatandaşları sâhada namaz kılmaya zorlarlarsa bu eylem laikliğe aykırı olur, kimseyi zorlamadan, "herkes böyle yapmaya mecbûrdur" demeden ibâdet ederlerse bu, laik-demokratik sisteme aykırı olmaz, rejim için tehlike teşkil etmez. "Başkalarına örnek olur, gençler imrenebilirler, bu bakımdan rejim için tehlike teşkil eder" diyecekler çıkarsa onlara Türkiye'nin bir İslâm ülkesi olduğunu, burada yaşayan insanların yüzde doksan dokuzunun müslüman olduklarını, yüzde yetmiş, sekseninin eksik veya tam olarak namaz kıldıklarını, namazın kötü bir davranış örneği olmadığını, namaz kılanların kötü olmalarının daha zor olacağını... hatırlatmak gerekir. İslâmcı, milliyetçi, medeniyetçi -her ne ise- olan kimselere de millet ve memleket için kötü örnek ve tehlikeli olan nice açık davranışları engellemeyi niçin düşünmedikleri hatırlatılmalı.
Bazılarının "aynı şeyi, benzerini Amerikalı, Avrupalı sporcular da yapıyorlar" demelerini, onların davranışlarını meşrûluk delîli olarak göstermelerini de kendine güvensizliğin, kendisi olamamamanın, aşağılık duygusunun tipik bir tezahürü olarak görüyorum. Başkası yapsın veya yapmasın biz, bizim için -bizim değerlerimize göre- meşrû, doğru ve güzel olanı yaparız. Başkaları da bundan isterlerse ders ve örnek alırlar, istemezlerse kendi uygulamalarında kalırlar; bu onların bileceği şeydir.
Gelelim hocalara: Tabîî hepsi değil, ama bir kısmı konjontüre, durum ve vaziyete göre cevap vermeye bayılıyorlar. Bunlara göre dince doğru olan, siyasî veya başka otoritelerce doğru olandır, istenendir. Madem ki bu namazda suç unsuru aranmaya başlanmıştır şu hâlde dince de bunun makbûl (değilse, pek makbûl) olmadığını söylemeli, ihtiyat redbirini almalıdır. Neymiş efendim, "şükür namazı böyle olmazmış, o bir secdeden ibaretmiş, sâha temiz değilmiş, orayı çiğneyen ayaklar ve ayakkabıları kimbilir nereye basmışmış, nafile namaz evlerde, gözlerden uzak ve gizli yerlerde kılnırmış, Peygamberimiz böyle yaparmış, bu namazda bir şov tarafı varmış..."
İslâm'a göre yeryüzü mesciddir, temiz olan her yerde namaz kılınır.
Pis olduğu bilinmeyen yer temizdir.
Futbol sâhası helâ değildir, elbette temizdir.
Pisliğe basan kimse bir müddet temiz yerde yürüyünce ayakkabılar dince temizlenmiş sayılır.
Müslümanlar Allah'a şükürlerini ifade etmek üzere istedikleri zaman ve yerde, istedikleri kadar namaz kılabilirler, bu meşrûdur.
Peygamberimiz (s.a.v.) nafile (farz ve vacip olmayan) namazları evde, câmide, sahrada, bineğinin üstünde... kılmıştır.
Peygamberimiz nafile namazların bir kısmını evlerde kılmamızı isterken "evler mezara dönmesin, oralarda da namaz kılınsın" diye bunu istemiştir. O çağda namaz her yerde kılınıyor, İslâm'ın sembolleri âfâkı kaplıyordu. Şimdi mezara dönen yer ev değil, ülke zeminidir.
Bir kimse bir ibâdet yaptığında ona "şov yapıyor" demek kötü zandır, kötü zan İslâm'da menedilmiş, çirkin bulunmuştur.
Hocalar sâhada kılınan namazın doğru ve iyi olmadığını isbata uğraşacak yerde, hem sâhada hem de türbünlerde yapılan çeşitli çirkinlikleri dile getirseler bu onlara daha ziyâde yakışır.

 


Dini Kullanmak
Mümin kişi dîni, bir hayat rehberi olarak kullanır, ondan bu maksatla istifâde eder; neyi, ne zaman, nasıl, niçin yapacağını dinden öğrenir, dinin ana kaynaklarından çıkarır, elde ettiği bilgiyi hayatının bütününde uygular, böylece dîni koyan, gönderen Allah'ın rızâsına uygun bir dünya hayatı yaşar, bu hayatın sonucu ise iki cihanda mutlu olmaktır.
Münafıklar (inanmadıkları hâlde kendilerini öyle gösterenler), mümin olmakla beraber imanı ve ahlâkı gevşek olanlar, bu yüzden dünya menfaatini âhirete ve Allah rızâsına tercih edenler dîni, iyi bir mümin olmak için değil, dünya menfaatine ulaşmak için kullanırlar. Bu kullanışın sonucu "Allah'ın âyetlerini aşağılık ve değersiz dünya menfaatine değişmektir, değerliyi değersiz karşılığında satmaktır, zarardır, ebedî hayat için büyük kayıptır.
Dinin amacı dışında kullanılma sebeplerinden biri de cehalettir, dînin ne istediğini bilmemektir. Bilgisizlik yüzünden din bildiği şeyi (bu bazen nefsin örtük arzuları da olur) hayat ve ilişkilerinde uygulayan kimse bilmeden dinden uzaklaşmış olur.
Yukarıda özetlenen kuralların tarihte ve günümüzde, her alanda sayısız örnekleri bulunmakla beraber burada sosyal ve siyasî hayattan bazı örnekler üzerinde durmak, hayatımızda olup biten şeyler bakımından açıklayıcı olacaktır.
Laik-demokratik bir düzende parti kurmanın, parti içinde başkanlıktan üyeliğe kadar çeşitli vazifeler üslenmenin -câiz olup olmadığı tartışması bir yana- hilâfet ve bey'atla hiçbir alâkası ve benzerliği yoktur. Başkanı halife yerine koymak, ona itâati halifeye itâatle bir tutmak, belli bir partiye oy vermeyi bey'ata benzetmek, oy vermeyenleri bey'attan geri duranlar gibi değerlendirmek yanlıştır. Bunları ve aşağıda gelecek diğer örnekleri bilerek yapanlar ile bilmeyerek yapanların durumu, farklı olarak yukarıdaki genel çerçeveler içinde değerlendirilir.
Demokratik düzende parti başkanı ve yöneticilerini, denetlemek, tenkit etmek, ıslâh için çalışmak, olmazsa azletmek elbette câizdir; bunlar yalnızca demokratik düzende parti yöneticileri için değil, halife için bile câizdir. Hemen her kelâm kitabında benzerini bulabileceğiniz bir ifadeyi Bâkıllânî'nin Temhîd'inden nakledelim: "İmam (halife) ancak faziletli seçmenlerin (ehl-i hall ve akdin) yapacağı bir akitle (sözleşme ile) imam olur... O, selâhiyetli kılındığı bütün işlerde ümmetin vekili ve temsilcisidir. Onu seçenler ve ona bey'at edenler aynı zamanda onu devamlı denetlemek, düzeltmek, doğruyu hatırlatmak, dikkatini çekmek, varsa hakkını ondan almak, görevden almayı gerektiren bir şey yaptığında onu görevden almak ve yerine bir başkasını getirmek hakkına sahiptirler".
Birileri halktan oy almak veya rakiplerini yenmek için parti başkanlığını halifelikle bir tutarsa diğerleri de kurdukları örgütün veya cemâatin liderini halife ilân ederler, bunu arkasından karakuşi hükümler, tekfirler, infazlar, hâsılı fitne ve fesat gelir. Din fitneyi şiddetle yasaklar, İslâmî guruplar arasında kardeşliği, İslâm'ın ortak ilkeleri ve hedefleri çerçevesinde dayanışmayı emreder.
Hz. Peygamber (s.a.v.) müminleri, devlet hizmetine talip olma konusunda uyarmış, devlet hizmetinin isteyene değil, lâyık olana verilmesini istemiştir. Bu konuda sahîh hadîsler vardır, ancak genel kurallar ile "vazife talebinin câiz olduğunu gösteren" diğer hadîsler fıkıh âlimlerince birlikte değerlendirilmiş ve şu sonuca varılmıştır: Ehli olmayan devlet hizmetine talip olmamalıdır, ehli olan da bunu hırs ve iştiha ile talep etmemeli, sorumluğunu da düşünmelidir; bununla beraber makama lâyık olmayan birinin gelmesini önlemek gibi meşrû bir sebeple vazife istemek câizdir, hattâ bazan gerekli de olur.
İslâm'ın kurallarını, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) uygulamalarını ve tavsiyelerini bağlamından çıkararak, amacından saptırarak kullanmak -ister bilgisizlik yüzünden olsun, ister siyaset gereği bilerek yapılsın- yanlıştır, çirkindir, kişiye büyük sorumluluk getirir, dîne zarar verir, ahlâkı dejenere eder. Bundan titizlikle sakınmak müminlerin birinci ödevidir.

 


 

Din bireysel midir?
Bugün dünyada mevcût devletlerin yarısında bile kitabın kavlince bir demokrasi yoktur, olanlarda da -özü aynı olmakla beraber- farklı uygulama ve anlayışlar mevcûttur. Çağdaş demokrasilerin tarihi de oldukça yenidir. İslâm'dan söz edilirken yaklaşık on beş asır tarihe ve coğrafyaya damgasını vurmuş bir ilâhî (vahyedilmiş kitabı bulunan) dinden bahsedildiği unutulmamalıdır. Günümüzde devletlerin bir kısmında benimsenmiş bulunan ve daha çözülmemiş birçok da problemi olan bir siyasî sistemi din yerine koyup, ilâhî bir dîni ona göre yeniden biçimlendirmek, onun dar kalıpları içine sokmak en azından bir sapmadır. Doğru olan yaklaşım, dîni kendi tarihi, esasları ve değerleri içinde demokrasiyi de kendi mâhiyeti çerçevesinde tanımlamak, karşılaştırılacak tarafları varsa bunların karşılaştırmasını yapmaktır. Son iki yüz yılda insanlığın bir bölümü tarafından benimsendi ve kısmen uygulanıyor diye dinle demokrasiyi değiştirmek de, dini demokrasiye hapsetmek de yanlıştır. Demokrasi insan icadı bir sistemdir, insan gibi onun da dine ihtiyacı vardır, dinsiz demokrasi insanı mutlu edemez, insanın yaratılıştan gelen ihtiyaçlarını karşılayamaz.
"Din bireyseldir, onun devletle, siyasetle bir ilişkisi olamaz" diyenler, -İslâm tarihi bakımından bu sözü tahlil ve tenkit edecek olursak- Hz. Peygamber ve dört halifesinin, Emevîlerin, Abbâsîlerin, Hindistan, Mısır, Endülüs, Anadolu gibi yerlerde kurulan "İslâm Devletlerinin" dinle vâki ilişkisini nasıl değerlendirmiş (nereye koymuş) oluyorlar? Vakıalara gözlerini yumanlar onları göremezler; bu doğrudur, ama bakar körler görmedi diye gerçekler yok olur mu? Bu devletler ve topluluklar başkan seçiminden savaş ilânına, evlenmeden yiyecek ve içeceklere, ibâdetlerden akitlere kadar bütün işlerini ve ilişkilerini dine uygun kılmaya çalışmadılar mı, Kur'an'ı, sünnet ve sireti temel kaynak edinmediler mi?
Tarihi bir yana bırakıp meseleye dînin temel kaynakları; Kur'an ve sünnet açısından bakalım. Bunlarda din-devlet, din-siyaset, din-toplum ilişkisine, bugün kullanılan terimlerle temas edilmemiş olabilir, ancak konuya mâhiyet ve işlevler tarafından bakılınca, okuduğunu doğru anlayan bir kimse, İslâm'ın temel kaynaklarına göre din bireyseldir diyebilir mi? Allah insan ferdine olduğu kadar topluluklara da sayısız ödevler vererek bunlardan sorumlu tutacağını ifade etmiyor mu? İtâat, emanet; amel, yönetme ve yargı mânâsında hüküm, egemenlik mânâsını da içeren mülk, dînin ve Müslümanların güçlü ve egemen olmaları hükmünü de ihtivâ eden izzet ve i'lây-ı kelimetullah, toplumda dînî ve ahlâkî denetim mânâsında emri bi'l-marûf nehiy ani'l-münker gibi nice kavram ve bunlara bağlı yükümlülükler karşısında dinin bireysel olduğunu iddia edenler kör mü, gafil mi, cahil mi, başka bir şey mi? "Bunlar tarihe ait idi, çağdaş dünyada dinin, yeni ihtiyaçlara ve değerlere göre yeniden -bireysel olarak- kurgulanması gerekir" diyenler kendilerini tanrı veya onun vekili mi zannediyorlar?
"Din bireyseldir" diyerek işi bilenleri güldürecek yerde "bugün Müslümanların hem din anlayışları hem de güçleri, İslâm'ın gerekli ve uygun bulduğu bir devleti oluşturmaya ve işletmeye müsait değildir, bu şartlar içinde ferde düşen vazife, mümkün olan en geniş bir daire içinde birey ve cemâat olarak dînini yaşamaktır" denirse bunu, zarûret (başka çârenin bulunmaması) çerçevesinde anlamak mümkündür. Böyle bir anlayış ve uygulama meşrû ve makûl kabûl edilse bile din yine "bireysel" değildir, en azından "cemâat çerçeveli"dir; yani insan bireyi dînin kendinden istediklerini hem Allah-birey ilişkisi, hem birey ile -aynı değerleri ve dünya görüşünü benimseme bakımından- yakından uzağa diğer insanlarla kuracağı ilişkiler, hem de insan eşya ilişkisi çerçevesinde yerine getirecektir.
Dinin kamu alanından uzak tutulduğu bir toplumda siyasete soyunanlar oyunu mevcût kurallara göre oynasınlar, herhangi bir amaçla dini, bu kurallara uyudurmaya veya din ile bu kurallar arasında mevcût olmayan bir ayniyeti oluşturmaya kalkışmasınlar; bu kalkışma dîne de siyasete de uygun değildir.

 


 

Saltanat, Demokrasi ve İslâm
Dini ve ondan kaynaklanan talepleri birey ile sınırlama teşebbüsü, hem dinin hem de insanın tabiatına ters düştüğü için hiçbir zaman başarılı olamayacaktır. Herhangi bir dinin bütün dünyada, inanılan ve yaşanılan tek din olması ihtimali de yok gibidir. Eski zamanlarda belli bir toplumda, ülkede ve bölgede tek bir dinin hâkim olduğu, halkın tamamı bu dini benimsemiş olmasa da onun değerlerinin ve hükümlerinin/kurallarının uygulandığı vakidir. Günümüz dünyasında, bazı ulus devletlerde bir tek dinin veya ideolojinin değerlerini ve kurallarını, ona inansın inanmasın bütün topluma uygulama teşebbüsleri vardır, ancak bu teşebbüsler içte ve dışta tepki ile karşılanmakta, sosyal uzlaşma/sözleşme yerine devlet gücüne ve baskıya dayanan bu uygulamanın uzun süre devam etmediği/etmeyeceği görülmekte ve anlaşılmaktadır. Dünyada ve belli bir toplumda birden fazla inanış ve hayat tarzı bulunduğuna, mensuplarının da değişmek istemediğine göre ortada iki ihtimal vardır: Ya bir gurup gücü eline geçirerek diğerlerinin din ve düşünce özgürlüklerini kısıtlayacaktır, yahut da bütün taraflar, inançlarını mümkün olacak en geniş ölçüde yaşayabilecekleri bir model üzerinde anlaşacaklardır.
İslâmcılar hep şöyle söyleye geldiler: "Başka dinler ve ideolojiler dayatmacıdır, İslâm öyle değildir; onun hâkim olduğu bir toplumda farklı düşünce ve inançlara da hayat hakkı vardır; şu hâlde farklıların, hak ve özgürlüklerden yararlanarak bir arada yaşayabilecekleri en güzel model İslâmî modeldir."
İslâm'ın, farklı inanç ve düşüncelere hayat hakkı tanıdığı bir gerçektir, ancak çağdaş talepler ve anlayışlar açısından bakıldığında ortada iki problem vardır. 1. İslâm, hem değer hem de bir kısım hakların (ehliyete bağlı hakların) tanınması bakımından inanan ile inanmayanı eşit tutmaz. 2. Zorla dine sokmak veya dini yaşatmak için olmasa da umûmî ahlâkı, kamu düzenini ve dini korumak için Müslümanlara daha çok, gayr-i müslümlere daha az olmak üzere hak ve özgürlük kısıtlamaları getirir. Bu uygulama ve kısıtlamalara ise birçok insanın râzı olmayacağı, olmadığı açık bir vakıadır.
Müslümanlar bütün toplumda (ülkede), meşhûr deyişle "İslâmî düzenin hâkim olmasında" ısrar ederlerse bu hedefe ya demokrasi ile ulaşacaklardır, yahut da güce, baskıya başvuracaklardır. Demokratik yoldan toplumun benimseyeceği herhangi bir düzene kimsenin itirazı olmamalıdır. Bu yoldan İslâmî düzene ulaşılması hâlinde "İslâmî düzen demokrasi ile örtüşmüş" olacaktır. Böyle bir düzende, azınlıkta kalan bireylerin bazı hak ve özgürlükleri kısıtlanacağı için böyle bir demokrasi, "çağdaş demokrasi anlayışına göre" kusurlu olacaktır. Şahsî inanç ve tesbitime göre bu mânâda kusurlu olmayan bir demokrasiye rastlamak da mümkün değildir. Zora ve güce başvurarak İslâmî düzene ulaşma teşebbüsleri, fıkıh kitaplarındaki terimi kullanmak gerekirse "fitne"ye sebep olmaktadır; burada fitnenin mânâsı, "iç savaş, anarşi, hukukun çiğnenmesi, pirince giderken bulgurdan da olmak" demektir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) hilâfetin (ideal İslâmî düzenin) otuz yıl süreceğini, bundan sonra insanları mutlu etmeyen, onlara zulmeden hükümdarlık ve saltanat düzeninin geleceğini bildirmiş, böyle de olmuştur. İslâm'a göre "meşrû" olmayan saltanat gelince bunu, güce (devrime, isyana) başvurarak ortadan kaldırma teşebbüsleri olmuş ise de orta yol (Sünnî) İslâm geleneği, fitne gerekçesi ile isyanı engellemiş ve saltanatı "Kur'an'ı uygulaması, din kurallarını çiğnememesi şartıyla" meşrûlaştırmıştır. Demek ki, İslâm'a göre uygun bulunmayan bir siyasî model içinde de İslâm'ı uygulamak -en azından teorik olarak- mümkün ve câiz görülmüştür. Bugün (mevcût şartlarda) Müslümanların râzı olmaları gereken model, diğer inanç sahipleri gibi kendilerinin de hiçbir baskı ve kısıtlamaya tâbî tutulmadan dinlerini yaşayabilecekleri bir modeldir. "Demokratik hukuk devleti" nin işte böyle bir model olduğu ileri sürülmektedir, deneyip görmek gerekir. Böyle bir modelde bireyin ve cemâatin dînini, ahlâkını koruması önünde bazı güçlükler vardır; bu güçlüklere karşı cemâat dayanışması, mutlaka alınması gereken bir ilaç gibidir. Cemâat dayanışması içe dönük olarak koruma, dışa dönük olarak da "iyiyi, güzeli, doğruyu sergileyerek" tebliğ vazifesini üslenmiş olacaktır.

 


Ekonomide Laiklik
Sayın T. Alkan, bankaların batması ile şerîatçı olmamak arasında ilişki kuran bir yazıya cevaben kaleme aldığı yazısında, Jet-Pa ve İhlâs örneklerini zikrettikten sonra şöyle diyor: "Ekonomide de laiklik geçerli olmalıdır. Nasıl ki dîni siyasetle karıştırmak hem din açısından, hem de siyasal yaşam açısından olumsuz sonuçlar veriyorsa; dîni ekonomiyle karıştırmak da, aynı derecede olumsuz sonuçlar vermektedir. Siyaseti de, ekonomiyi de işlevsel rasyonellikle bağdaşmayan yollara yöneltmekte, asıl işlevinin dışına taşırmaktadır.
Bu tür sapmalar kısa dönemde keyif verici olabilir, geçici başarılarla süslenebilir, fakat uzun dönemde sıkıntılara yol açmaları kaçınılmaz olur. Faizin dînî gerekçelerle reddedilmesi, ekonomik rasyonelliği engelleyen unsurlardan birisi oldu. Faiz, yalnız İslâm'da değil, Hıristiyanlık'ta ve Mûsevilik'te de yasaklanmıştı. Ama işlemedi. Sırf dînî (veya dîne dayalı ideolojik) nedenlerle faizi yasaklamaya çalışmanın bazı olumsuz etkileri olacaktır. Nitekim sadece dinlerde değil, Marksist anlayışta da (kapitalist sistemin bir ürünü olan ve sömürü aracı olarak görülen) faize iyi gözle bakılmadı. Sovyetler Birliği'nin ekonomik yapılanmasında faiz öngörülmedi. Fakat, faize dayanmayan kredilendirme siyaseti, rasyonel ve verimli olmayan yatırımlara yol açtığı için ekonomiyi kısa dönemde içinden çıkılmaz darboğazlara sürükledi. "Faiz, paranın fiyatıdır. Bedava aldığınız bir şeyi rasyonel kullanmanız için fazla bir neden kalmaz."
"Diğer dinlerde ve komünizm gibi ideolojilerde faiz yasağı tutmadığı, ekonominin işleyiş ve gelişmesine zarar verdiği gibi İslâm'da da tutmaz, hem dine, hem ekonomiye zarar verir" şeklindeki karşılaştırmalı hükme bazı itirazlarımız olacaktır:
1. Hristiyanlar dinlerine bağlı olarak faiz yasağına dayalı bir sistem geliştirdiler de başarılı olamadılar demek mümkün değildir; onlar dînî sosyal ve ekonomik hayatlarından, önemli ölçüde uzaklaştırdılar, laikliği ce sekülerliği tercih ettiler.
Yahudilerde faiz, kendi aralarında alınıp verilmez. Eldeki Tevrat'a göre başkalarından (Yahûdi olmayanlardan) alınabilir. Yahudiler bu ayrımcılığa dayanarak faizcilik yoluyla başkalarının iliğini, kemiğini kurutmuşlar, tefeciliğin lideri olmuşlardır.
Komünizmde başarısızlığın sebebi, faiz yasağında değil, üretim araçlarının mülkiyeti, artık değer, adâletin eşitlikle bir tutulması gibi "işlevsel rasyonelliği" olmayan düşünce ve tutumlarda aranmalıdır. İslâm bu konularda ekonominin işlemesini ve insanî ölçüler içinde gelişmesini engeelleyecek bir kural getirmemeiştir.
2. "Bu tür sapmalar kısa dönemde keyif verici olabilir, geçici başarılarla süslenebilir, fakat uzun dönemde sıkıntılara yol açmaları kaçınılmaz olur." cümlesindeki "sapma" nitelemesine katılmıyoruz. Faiz yasağını benimseyen sistemlere göre faizcilik bir sapmadır. Başarısızlığa örnek gösterilen ve buradaki hükme temel kılınan uygulamalar, işlerini faizsiz yürüttükleri için değil, hem ekonominin hem İslâm'ın öngördüğü, başarının şartı kıldığı kurallara uymadıkları, tedbirleri almadıkları için başarısız olmuşlardır. Ayrıca "yeşil sermayeye" karşı takınılan tavır ve alınan tedbirler de olumsuz sonuçlara katkı sağlamıştır. Faizci şirketlere ver bankalara para aktaranlar, faizsiz çalışanları batırmak için ellerinden geleni artlarına koymamaktadırlar. Bu ülkede yıllardır faize bulaşmadan, işini, rasyonel ve verimli bir şekilde yürüten şirketler, teşebbüsler vardır, uzun dönemde de sıkıntılara yol açacaklarına dair bir emâre mevcût değildir. Faizciliğin başımıza açtığı sıkıntılara gelince, bunu görmemek için ideolojik körlük şartı vardır.
3. Faiz paranın fiatıdır, ama karşılığı yoktur, o fiatı teahhüt eden, kârını bırak faizi bile kazanamayabilir. Onca emeğe, alın terine, fikir çilesine rağmen faizli kredi ile yaptığı işten, kârı bırakın faizi kazanamayan müteşebbisten faiz talep etmek hem ahlâka hem de ekonominin tabîî işleyişine aykırıdır. Faizli kredi alanlar, en azından faizi ödeyebilmek için, ülke yararına değil, belli zamanda belli kâra yönelmektedirler, bu da ekonominin normal seyrini ve dengesini bozmaktadır. Faizli kredi ile yapılan üretimin mâliyeti şişmekte, devreye giren faiz yüzünden dar gelirliler ezilmekte, kullandıkları mal ve hizmetin bedelini öderken faizi de ödemek durumunda kalmaktadırlar.
Sayın Alkan, kâr-zarar ortraklığı ile sermaye bulanların "bedava buldukları parayı rasyonel kullanmaları için bir sebep bulunmadığını" söylerken mantık, psikoloji, sosyoloji ve ekonomiye gibi disiplenlerin verilerine ters düşüyor. a) Bedava bulunan paranın ile rasyonel kullanılmama arasında bir mantık bağı, bir ayrılmazlık ilkesi yoktur. b) Faiz ödeme mecbûriyeti kadar kazanma ve kâr ödeme yükümlülüğü/zevki/arzusu da müteşebbisi kamçılar, kontrol eder. c) Kâr vaat ederek topladığı parayı rasyonel kullanmayan müteşebbis sosyla itibar kaybına uğrar; bunu göze alamaz. d) Müteşebbis üretmek ve kazanmak için sermayeye muhraçtır, faizli sermayede büyük risk vardır, bu teşebbüsü engeller. Faizsiz, kâr beklentisine dayalı sermayede risk azalır, teşebbüs artar, bu da ekonomiye çok boyutlu rahatlık ve genişleme sağlar.
İslâm faizi yasaklamıştır, müslümanlar engellenmedikleri ve oyunu kendi kurallarının tamamına riâyet ederek oynadıkları takdirde, faizsiz sistemde başarılı olurlar. Olağanüstü hâllerde, iç ve dış rakabetin zorlaması durumunda "zarûret ilkesi" de devreye girer.
Amerika'da geniş ölçüde uygulanan risk sermayesi uygulaması da faize değil, kâra dayanmaktadır; hatırlatılır.

 


 

Yılan Hikâyesi
Yıllarca önce "Oku" dergisini çıkarırken birkaç İmam-Hatipli gençten bir mektup almıştık, "Mevdûdî, Seyyid Kutup, İbn Teymiyye, M. Hamidullah" gibi şahısları soruyorlar, bunların leh ve aleyhlerinde işitegeldikleri sözler sebebiyle kafalarının karıştığını ifade ediyorlardı. Dergide yayımlanan cevabımızda ve gerektikçe yaptığımız birçok açıklamada özetle şöyle demiştik:" Bunların kimi ilim, kimi İslâmî hareket adamlarıdır; iyi, isabetli, örnek tarafları zıtlarına galiptir, kendilerinden istifâde edilebilir, ama her insan gibi onların da ilmî hatâları olabilir, bunlar da sabit olunca tenkit edilir, hatâlara uyulmaz..." Sonra bu isimlere Efgani, Abduh, Reşid Rıza gibileri eklendi. Bunlar hakkında yaptığımız incelemeler sonunda "aleyhlerinde söylenen ve yazılanlarda mübalağalar, hattâ yakıştırma ve iftiralar bulunduğu, bazı kimselerin de bunları medihte aşırıya gittikleri, bunların da birer beşer oldukları için, iyi ve doğru sözleri, işleri yanında hatâlı yanlarının da bulunduğu, ancak genel bir değerlendirmeye tâbî tutulduklarında müsbet vasıflarının daha baskın olduğu" kanâatine vardık, bu kanâatimizi sağlam delîllere (daha ziyâde bu kişilerin kendi sözlerine, yazılarına ve fiillerine) dayanarak ortaya koyduk (Ensar Neşriyat ve İz Yayınlarında bulunan "Gerçek İslâm'da Birlik" isimli kitabımıza bakılsın).
Bu kişilerin aleyhinde yazıp çizenler ya muhaliflerinin ve gayr-i müslim müsteşriklerin sözlerine dayanıyorlar yahut da kendilerine ait olduğu sabit bulunmayan vesikalara istinad ediyorlar (Meselâ Efganî'nin İstanbul'da yaptığı konuşmanın ona ait sahih metni yoktur, E. Renan'a yazdığı cevabın onun kaleminden çıkmış metni yoktur). En etkili ve sahih olanı Efgani ve Abduh'un mason olduklarına dair vesikalardır. Abduh ve Reşid Rıza bu konuda şu açıklamayı yapmışlardır: Evet mason locasına girildi, hattâ yeni loca bile kuruldu, ancak bu siyasî mücadelede locayı kullanma amacına yönelik idi, sonuç vermediği görülünce Abduh alâkasını kesti, Reşid Rıza masonluğa hiç girmedi ve masonluk aleyhine birkaç defa fetvâ neşretti...
Defalarca yaptığımız bu açıklamayı burada tekrar edişimizin sebebi bu günlerde piyasaya yeni bir tercüme kitabın çıkmasıdır. Efganî aleyhindeki bu kitabın girişinde de bize hayli hücûm edilmiş, karalar çalınmıştır. Anlamakta güçlük çektiğimiz husûs, Efganî ve benzeri kişiler hakkında yaptığımız ilmi değerlendirmeler sebebiyle onlar ile bizim aramızda fikir, yöntem ve dâvâ birliği alâkası kurulmasıdır. Bir kimse hakkında, delîllere dayanılarak verilen hüküm, yapılan değerlendirme yalnızca bundan ibaret olur, inceleme yapanı onların mensubu kılmaz, buna katılmayan kimselerin yapacağı şey, hüküm ve değerlendirmenin yanlış olduğunu yine objektif delîllere dayanarak ortaya koymaktır, bu yapıldığı takdirde bize düşecek olan vazife de önceki hüküm ve değerlendirmemizi tashih etmektir. Bunları yapacak yerde, sırf bazı şahıslar hakında yaptığımız ilmî inceleme ve değerlendirmelere dayanarak "H. Karaman şucudur, bucudur " demek bühtandır, iftiradır. Ben "İmam-ı Rabbanî ve İslâm Tasavvufu" konusunda da kitap yazdım, değerlendirme yaptım; yazmak ve değerlendirmek yazanı yazılana tabi kılıyorsa niçin bana "Rabbanîci, tasavvufçu" demiyorlar?
Benim fikrim, yolum, yöntemim, dâvâm hakkında hüküm vermek isteyen kimse -eğer peşin hükümlü, duygu ve zekâ arızalı, kötü niyetli... değilse- "kendi düşüncem, dâvâm ve yöntemim olarak söylediklerime, yazdıklarıma" bir de yaptıklarıma bakmalıdır. Bilgisine güvenen, ahlâkı müsellem şahıslar ile bu konuları (fikrimi, dâvâmı, yöntemimi) yazılı ve sözlü olarak tartışmaya hazırım. Niyeti kötü, ahlâkı ve zekâsı arızalı şahıslara gelince onları muhatap almam, kamu oyunu uyarmak için gerektikçe böyle genel açıklamalarla yetinirim.

 


Bölücülük İstismarı
Düşünmeyi ve düşündüğünü ifade etmeyi engellemek için kullanılan, istismar edilen kavramların ve bunlara göre düzenlenmiş mevzûâtın başında, ilk sırasında irticâ, din istismarı, millî güvenlik ve bölücülük gelmektedir. Son zamanlarda başı yanan birçok aydının suçlandığı madde bölücülük ve halkı isyana, teröre tahrik ve teşviktir. Doğru olan bir söz amacından saptırılır ve kötü bir maksatla kullanılırsa Hz. Ali'nin "Bâtıla, haksızlığa alet edilen hak söz" vecizesini hatırlamamak mümkün olmaz. Bölücülük suçlaması da böyle. Özellikle cezâ kanunlarında muğlak, üstü kapalı, farklı anlamalara ve amacından saptırmaya açık ifadelerin kullanılmaması şarttır. Eğer bir kimse halka hitap ederken bilinen, kitaplara geçmiş bir şiir okuyorsa, bu okumanın arkasından hiçbir eylem meydana gelmediği, hiçbir hak ve kural ihlâl edilmediği hâlde bir savcı kalkıp "Bu bir bölücülük ve iç çatışmayı tahriktir" diyerek suç duyurusunda bulunuyor ve dâvâ açılabiliyorsa ortada önemli bir problem/haksızlık var demektir. Elbette her sistem, rejim, devlet kendini korumak ister, bunun için gerekli tedbirleri alır, ancak alınan tedbirlerin meşrû, evrensel hukuka ve insan haklarına uygun olması şarttır. Bir başka şart da kuralların uygulanmasında iyi niyet ve tarafsızlık ilkelerine riâyettir. Bölücülükle, halkı isyana tahrik ve teşvik ile uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan sözlere ve davranışlara bu damgayı vurmak ve düşünceyi/ifadeyi kilitlemek "bölücülük istismarıdır, doğru olanı yanlış yerde, kötü maksatla, amacından saptırarak kullanmak ve uygulamaktır".
"Okullarda isteğe bağlı din eğitimi verilsin, isteyen öğrenci ve öğretmenin ibâdetini zamanında ve vakit kaybetmeden yapabilmesi için namaz kılacak mekânlar tahsis edilsin" diyorsunuz, "Bu bölücülük olur" diyorlar. İsteyen memur, işçi ve öğrenci inancına uygun örtünmeyi/giyinmeyi yaparak çalışsın, okusun" diyorsunuz "Bu bölücülüktür" diye karşı çıkıyorlar. Biz de diyoruz ki, bu masûm ve haklı taleplerin bölücülükle bir ilgisi yoktur, karşı çıkanların yaptığı bölücülük istismarıdır. Bu ülkede asırlardır namaz kılan ve kılmayan vatandaşlar yan yana yaşadılar, ezan okununca meselâ kahvehaneden kalkıp câmiye giden vatandaşlar namaz bitince tekrar yerlerine döndüler ve namaza gitmeyen arkadaşları ile ilişkilerine, bıraktıkları yerden devam ettiler. Başını açan veya kapatan kızlarımız, kadınlarımız da böyle; bu farklı yaşama/giyim biçimi onları bölmedi, birbirine düşürmedi, dostluk ve beraberliklerini olumsuz etkilemedi. Daha dün, M.Ü. kampüsünün önünde başı açık kızlar, başları kapalı arkadaşlarının yanında medyaya şöyle seslendiler: "Biz birbirimizi seviyoruz, arkadaşlarımızın içeriye alınmamalarına üzülüyor ve onları destekliyoruz". Tarihî tecrübe ve günlük hayat aksini isbat etmiş olduğu hâlde bu talepleri bölücülük olarak değerlendirmek istismardır.
Millî bütünlüğün korunması, tabîî ve hukûkî farklılıkların ortadan kaldırılması veya yok sayılması ile gerçekleşemez. Bu farklılıklar yanında birlikte yaşamayı cazip veya en azından çekilir hâle getirecek unsurlara ihtiyaç vardır. Bunların bulunması, eğitim yoluyla nesillere kazandırılması eğitim ve kültür politikasının amacı olmalıdır. Anayasaya göre mecbûrî olan din kültürü ahlâk bilgisi dersinin de din dayatması ile bir alâkası yoktur; çünkü bu ders yalnızca bilgi vermeye yöneliktir, iman, ibâdet ve ahlâk eğitimi sözkonusu değildir; bu dersi birlikte ve hoşgörü içinde yaşamanın dinamiklerinden biri hâline getirmek veya böyle değerlendirmek pek alâ mümkündür.

 


Malûm Şahıs, Bilinen İddialar (İftiralar)
Malûm şahıs (kısaca M.Ş. diyeceğiz) hem de mübarek mevlid kandilinde yine asılsız iddia ve iftiralarına devam ediyor, kaç kere gerçek yönü açıklanmış, cevabı verilmiş suçlamalara devam ediyor; çünkü cevabı/açıklamayı okumuyor, okumadığını ve okumayacağını açıkça söylüyor ve yazıyor. Cevabı okumadığına göre maksadının düzeltmek, gerçeği ortaya çıkarmak değil, iftiranın iz yapmasını, yalanın gerçek gibi algılanmasını sağlamak olduğu anlaşılıyor. Bu yazıda birçok itham ve iftiradan yalnızca ikisini ele alacağız; maksadımız M.Ş. yi iknâ değil, yanıltılan Müslümanları aydınlatmaktır.
M.Ş. şöyle diyor: "Başka bir ilâhiyatçı, İslâm'da mutlaka tecdid ve ıslâhat gerekiyor, bu da Cemalüddin Afganî'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza'nın izinden ve peşinden giderek olur diye otuz senedir yeni bir çığır açmaya uğraşıyor."
Eğer bu ilâhiyatçıdan maksat ben isem bu sözler yakıştırmadır, uydurmadır, gerçekle bir ilgisi yoktur. Yıllardır söylediğim şudur: İslâm Allah'ın kulları için tamamladığı ve râzı olduğu bir dindir; bu din değişmez, ıslâha ve tecdide ihtiyacı yoktur. Islâh ve tecdid ihtiyacı, Müslümanların din anlayışları ve uygulamaları ile ilgilidir. Bunun "kimin izinden ve peşinden gidilerek" yapılacağına gelince, adı geçen şahıslar benim imam ve rehberlerim değildir, benim rehberim vahiy ve akıl (ilim), danışmanlarım gelmiş geçmiş İslâm âlimleridir. Bu şahısların hayat, düşünce ve mücadelelerini yazmış olmam onları imam edinmek mânâsına gelmez; ben Ebû Hanîfe, İmâm-ı Rabbânî, Şâh Veliyullah gibi birçok zatın daha hayat ve düşüncelerini yazdım. İnancımıza göre günahsız hatâsız bir kul vardır, o da Sevgili Peygamberimiz'dir (s.a.v.). O'nun dışında kalan her âlim ve salih kişinin hatâları, günahları olabilir, bir Müslüman ilim adamı şahısları değil, iman gereği bağlayıcı olan delîlleri esas alır.
Din Tahripçileri isimli kitap da, M.Ş.in yazdıklarına benzer yanlışlar ve iftiralarla doludur. Ona da gerekli cevaplar tarafımızdan verilmiş ve neşredilmiştir.
Ve şöyle diyor: "İslâm dinine ve Şerîatine en büyük tehdit mezhepsizlik bid'atidir. Ünlü İslâm âlimi Profesör Said Ramazan el-Bûtî, bu konuda Müslümanları uyarmak için yazdığı kitabın ismini "İslâm Şerîatını Tehdit Eden En Tehlikeli Bid'at Mezhepsizliktir" koymuştur. Yine büyük âlim Düzceli Zâhid el-Kevserî'nin, Makalat'ında, "Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür" başlıklı bir bölüm bulunmaktadır.
İslâm uleması telfîk-i mezahibe, yani mezheplerin hükümlerini karıştırarak uygulamaya izin ve ruhsat vermemişlerdir."
Yine defalarca düzelttiğimiz bu hatâsında ısrar ediyor; çünkü düzeltmeleri okumuyor. M.Ş. nin mezhepsizlik derken kastettiği mânâ ile Prof. Bûtî'nin maksadı aynı değildir. Bûtî, o kitabı Elbânî'ye reddiye olarak kaleme almıştır. Elbânî'ye göre "herkesin ictihad etmesi farzdır, bir mezhebe veya mezheplere göre yaşamak; yani taklid haramdır". Bûtî haklı olarak bu görüşe "mezhepsizlik" demekte ve bunun yol açacağı sakıncaları dile getirmektedir. Bizim savunduğumuz ise şudur: Ehli olan ictihad eder, bilmeyenler bilenlere sorar ve aldıkları bilgiye, fetvâya göre amel ederler. Müslümanların tek bir fıkıh mezhebine bağlı kalmaları mecbûriyeti yoktur, ihtiyaç duyduklarında, sıkıntıya düştüklerinde diğer fıkıh mezheplerinden de fetvâ alabilirler, bunlara göre de dinlerini yaşayabilirler. Bizim bu tesbitimize Prof. Bûtî yüzde yüz katılmaktadır, anlaşılan M.Ş., bizim yazılarımızı okumadığı gibi Bûtî'nin kitabını da asıl dilinden okumamıştır.
Telfîk meselesi fıkıh usûlü ilmi ile ilgili bir meseledir, M.Ş. gibi meraklı ve heveslilerin bu işlere aklı ermez. Merak edenler için söyleyelim: Telfik, "Bir meselede, aynı zamanda, birden fazla ictihadı (mezhebi) birleştirerek amel etmektir". Bunu, hanefîler dahil, her mezhepten câiz görenler olduğu gibi görmeyenler de vardır. Geniş bilgi için bizim "Dört Risâle" ve "İslâm Hukukunda İctihad" isimli kitaplarımıza bakılabilir.

 


Dinler Arasında Diyalog
Fındıklı'dan Taksime çıkan Kazancı yokuşunun başına yakın bir yerde Namık Kemal İlkokulu vardı, 1960-63 arasında Yüksek İslâm Enstitüsü bu okulun çatı katında tedrisat yaptı, biz ilk öğrencileri idik, yatılı okuduğumuz için bütün vakitlerimiz bu muhitte geçiyordu, dinlenmek için deniz kenarındaki Fındıklı parkına inerdik. Arkadaşlar, bizim gibi dinlenmek amacıyla buraya gelip giden bir papaz keşfettiler, çoğu ilk defa bir papaz görüyorlardı, önce çekinerek geriden seyrettiler, sonra yaklaşıp konuşmaya, arkasından da din gayretiyle onu imana dâvet etmeye, kendilerine göre Hıristiyanlıkta buldukları çelişkileri, sakatlıkları, tutarsızlıkları ortaya koyup tartışmaya koyuldular. Bir gün bu tartışmalardan bunalan papaz tartışmalara bir nokta koymak ve konuyu değiştirmek üzere şunları söylemişti: "Gençler, siz benimle uğraşıyor, Hıristiyanları Müslüman yaparak bu dini ortadan kaldırmayı umuyorsunuz; hâlbuki komünizm hem sizi, hem bizi, hem de diğer dinleri ortadan kaldırmak üzere faâliyet gösteriyor ve ülkenizde de yayılıyor, siz beni bırakın da hep birlikte bu ortak düşmana karşı mücadele verelim!"
Dinler arasında diyalogu her düşündüğümde bu tecrübeyi hatırlıyorum. Diyalog bugün de birkaç/farklı hedef peşinde koşuyor: a) Her bir din temsilcisi diyalogu kullanarak dininin propagandasını yapmak, tanınmak ve yayılmak işitiyor. b) Bugün -komünizmden ziyâde- dinlerin ahlâkî ve manevî hedeflerine ters düşen modernizm karşısında dinlerin ortak değerlerini korumak için işbirliği aranıyor. c) Bizim gibi bazı ülkeler, din adamları arasındaki diyalog ve yakınlaşmayı kullanarak bazı siyasî problemlerin çözümünü kolaylaştırmayı umuyorlar. b) Kültürler/dinler arası gerginlik ve savaş beklentilerine karşı, çeşitli dinlere mensup insanlığın bir hoşgörü ve barış ortamında buluşması hedefleniyor...
Modernizmin içeriğinde "akılclık, bilimcilik, bireysellik (bireysel özgürlükçülük), dünyevîlik, hazcılık ve faydacılık" var; başta Hıristiyanlık olmak üzere hemen bütün dinler, ayakta kalabilmek için modernizm ile uzlaşmışlar, kendilerini inkâr mâhiyetinde de olsa birçok tavizler vermişlerdir. Tanımladığımız mânâda modernizme itirazı olan; akla, bilime, özgürlüğe, dünya hayatında yaşanacak hazza ve elde edilecek faydaya, temelde karşı çıkmamakla beraber bütün bunların sınırlarını koyan, madde ile mânâ, dünya ile âhiret arasında dengeyi öngören bir tek din kalmıştır ki o da İslâm'dır. Müslümanlar üçüncü bin yılda insanoğluna farklı (alternatif) bir medeniyet, bir hayat tarzı, bir ilişki modeli sunmak gibi büyük bir misyonu -fiilen olmasa da kâbiliyet olarak (bilkuvve)- yüklenmiş bulunuyorlar. Modernizmi temsil eden Batı'nın bu yüzden İslâm'a itirazı var, onu uslandırmak, diğer dinlere yaptığı gibi onu da uyumlu hâle getirtmek istiyor. Diğer dinlerin temsilcileri arasında da olup biteni içine sindiremeyen birçok dindar/münevver var. Diyalog modernizmin, manevîyat yıkıcı tarafına yönelik bir mücadeleyi, ortak değerlerin korunması için işbirliğini hedeflediği sürece meşrûdur, güzeldir, katılmak ve desteklemek gerekir. Ama kendi toplumu içinde dışlanmış, her geçen gün prestij ve cemâat kaybeden bir din kurumunun, çeşitli hîleler ve takiyyelerle başka din coğrafyalarında kendine mensup kazanma ve hayat alanı arama amacına yönelik bir "diyalog" faâliyetine karşı da uyanık olmak gerekir.
Başta Hıristiyanlık olmak üzere birçok dinde yayılma amacının bulunduğu, bu sebeple geniş bir misyonerlik faâliyeti yürütüldüğü inkâr edilemez. İslâm'ın da amacı bütün insanlığı, hak dinlerin temel inancı, vazgeçilmez ilkesi olan tevhid esasında; yani Yaratan ve Yöneten, yalnızca kendisine ibâdet edilen Bir Allah inancında toplamaktır. Bu sebepledir ki, Peygamberimizin (s.a.v.) en önemli sünneti ve emaneti Kur'an'ın insanlığa tebliğ edilmesi olmuştur. Diyalog toplantılarında, dinlerin hâlihazırdaki durumlarıyla eşit derecede hak ve hakikati temsil ettikleri izlenimi verilmemelidir. Kur'an'ın tashih ve tembihleri doğrultusunda semavî dinlerin aslına sadık kalan tarafları vurgulanmalı, bu ortak alanda yardımlaşma ve anlaşma zemini aranmalıdır. Böyle bir diyalog aynı zamanda tebliğ olur.

 


 

Diyanet Vakıf İhtilâfı
Görünüşte veya gösterişte gericilik-ilericilik (?) anlayışına dayalı bir Diyanet-Vakıf ihtilâfı varsa da aslında bu ihtilâfın tarafları da sebepleri de birden fazladır.
Tarafları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı, kendilerini, ilerici, devlet dostu ve koruyucusu sayan bazı resmî ve sivil çevreler, hac gelirine göz dikmiş turizm şirketleri vardır.
Sebeplerin en önemlileri ise bizim tesbitimize göre şunlardır:
1. Bilenlerin iştahını kabartan hac geliri. Turizm şirketleri yıllardan beri bu gelirin yalnızca kendi kasalarına akması için olanca güçleri ile mücadele verdiler ve daima siyaseti devreye soktular. Eskiden hacıları özel şahıs ve şirketler götürürdü, o günleri bilenler hacıların nasıl perişan olduklarını, rezilliğin diz boyuna çıktığını da bilirler. Bunlara son vermek üzere işi Diyanet ve Vakıf üslendi, onların da bazı kusurları olmuştur elbette, ama geçmişi ile mukâyese edilemez düzeltmeler, iyileştirmeler de oldu. Hac seyahati için alınan paradan artan kısım Vakf'ın gelirlerinin en büyük dilimini teşkil etti, Vakıf bu para ile yoksullara baktı, yurt içinde ve dışında, özellikle Türk Cumhuriyetlerinde câmiler yaptı, çeşitli seviyelerde okullar ve yurtlar açtı, öğrencilere burs verdi, İstanbul'da bir İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM) kurdu, yetenekli gençlere yeterli burslar vererek yurt içinde ve dışında doktora yapmalarını sağladı, bitirenlerin bir kısmı ülkemizin çeşitli ilmî kurumlarında başarı ile görev yapıyorlar, bir kısmı ise Merkez'de bilimsel araştırma ve üretim ile meşgûl oluyorlar. İSAM'ın çıkardığı, hâlen 22 cildi basılmış bulunan, tamamının kırk cilde ulaşacağı tahmin edilen İslâm Ansiklopedisi, Türkiye'nin iftihar, dünyanın istifâde edeceği bir eser oldu. İSAM'da kurulan kütüphane ve dokümantasyon merkezi, yerli yabancı birçok ilim adamı ve öğrencinin ayrılamadığı bir yuva hâline geldi, Vakıf birçok kitap ve dergi neşretti... Şimdi bu gelirin birazına Diyanet, daha büyük kısmına da özel turizm şirketleri el koymak istiyorlar. Diyanet parayı, siyaseti memnun edecek şekilde harcayacak, şirketler de biraz daha servet yapıp çoluk çocuklarını zengin edecekler.
2. Yukarıda sıralanan hizmetlerin bir kısmının, İslâmî uyanış ve gelişmeye hizmet ettiği için bazı çevrelerce, irticâ'a destek sayılması. Hâlbuki yapılanların, gerçek mânâda irticâ (bu da ne ise) ile hiçbir ilişkisi yoktur. İrticâ dîni bilmemek ve yanlış uygulamaktan kaynaklanıyorsa Vakf'ın faâliyetleri buna destek değil, köstek olmaktadır. Kadının dövülmesi konusu, gûya askere hakaret konusu istismar edilmektedir; bunları kullananlar da işin aslını biliyorlar, ama işlerine geldiği için kullanmaya (istismara) devam ediyorlar. Yüz binlerce sayfalık yayın içinde, hatâsı savabı tartışılabilecek birkaç satırı bulup ön plâna çıkarmanın iyi niyetle bir ilgisi olamaz.
3. Vakf'ın üst düzey yetkilileri ile Vakıf faâliyetlerinin dışında kalmış veya istediği düzeyde içine girememiş bulunan bazı şahıslar arasındaki ihtilâf, çekişme, rekâbet. Vakıf mütevellî heyetini, çoğu müftülerden oluşan, içlerinde ilâhiyat öğretim üyelerinin de bulunduğu genel kurul üyeleri seçmektedir. Vakfın başkanı daima Diyanet İşleri Başkanıdır. Seçilenler de ya hâlen Diyanet'te görev yapan veya oradan emekli olmuş hocalar ile ilâhiyatçılardır. Namuslu mücadele, denetim, hizmet yarışı övgüye lâyıktır. Bu yola girenlere bir diyeceğimiz olamaz, ancak hasis menfaatlerine ve kötü emellerine hassas noktaları âlet edenlerin bu davranışlarını da ahlâkın içine sığdıramadığımızı ifade etmeliyiz.
Demokratikleşme paketi içinde şu üç önemli konu halledilmedikçe daha çok sun'i ihtilâflar, jurnaller, şantajlar, istismarlar ile karşılaşırız:
a) Düşünceyi ifadenin suç ve kusur olmaktan çıkarılması.
b) Diyanet işlerinin, siyasetin sultasından kurtarılması.
c) Hukukun üstünlüğü ilkesinin yerleşmesi, yargısız infazlara son verilmesi.

 


 

Alevîler ne istiyor?
Ülkemizde sosyal barışa, birlik, beraberlik ve dayanışmaya şiddetle ihtiyaç bulunduğu bir zamanda Alevî, Bektaşî ve Mevlevîler bir araya gelerek siyasîleri ziyaret ediyorlar ve şu taleplerde bulunuyorlar: 1. Sünnî müslümanlara (Diyanet İşleri Başkanlığına) bütçeden ayrılan pay oranında bize de para verilsin. 2. Zorunlu din dersleri kaldırılsın. 3. Nüfus cüzdanlarından din hanesi kaldırılsın...
Birileri Sünnîler adına kalkıp Alevî vatandaşlarımızı incitecek bir söz söylese veya bir eylemde bulunsa onlar kıyâmeti koparıyorlar, abartma bir yana buna hakları var diyelim, kendileri Sünnîleri incitecek bir söz söylerken veya bir eylemde bulunurken niçin hassasiyet göstermiyorlar? Bu davranış huzur ve barışa zarar vermez mi? Elbette her inanç ve düşünce sahibinin bunu açıklamaya ve yaşamaya hakkı vardır, bu hak asla kısıtlanmamalıdır, hak kısıtlamalarına karşı bütün guruplar, insan hakkı savunucuları olarak tek bir kitle gibi hareket etmelidirler. Ama bir gurup hak talep ederken diğer gurubun hak ve özgürlüğüne zarar vermekten ve onları incitmekten sakınmalı ve kaçınmalıdır.
"Diyanet'e bütçeden pay ayrıldığı gibi bize de ayrılsın" deniyor. Cumhuriyeti kuranlar mezhep için değil, İslâm dîni için, bu dînin ibâdet yerlerini yönetmek ve halkı din yönünden aydınlatmak için bir kurum oluşturmuşlar ve adına da "Diyanet İşleri Reisliği" demişler, finansmanın halk tarafından yapılmasında sakınca gördükleri için de bu daireye bütçeden pay ayırmışlar. Diyanet'in şekil ve konumunu tartışabiliriz, ancak onu bir mezhep kurumu gibi algılamak ve takdim etmek hatâlıdır. Türkiye'de İslâm dîni ve öteki dinlere mensup insanlar vardır, halkın kahir ekseriyeti müslümandır, Diyanet de -Sünnîlere değil- müslümanlara ait bir kurumdur, diğer dinlerin ise havraları ve kiliseleri vardır. Durum bundan ibaret olduğuna göre sormamız gerekiyor: Alevîlik, Bektaşîlik ve Mevlevîlik ayrı veya üçü birden bir din midir, mezhep midir, tarîkat mıdır. Bizim bildiğimize göre Alevîlik bir İslâm mezhebidir (onun ayrı bir din olduğunu, zamanla bu hâle geldiğini iddia edenler de vardır, biz buna katılmıyoruz). Bektaşîlik ve Mevlevîlik ise birer tarîkattir, hem de asılları itibariyle Sünnî tarîkatlardır. Mezheplere daire ve bütçeden para tahsis edilmediğine göre, Diyanet'i ileri sürerek bunu talep etmenin anlamı yoktur. Tarîkatlara gelince Cumhuriyet onları kaldırmış ve yasaklamıştır, kaldıran kanun inkılâp kanunları arasındadır, buna rağmen bir tarîkat adıyla veya adına konuşarak bütçeden para istemek ve Cumhuriyet hükumetinin bakanlarıyla, milletvekilleriyle görüşmek de ayrı bir garabettir. Bize göre Diyanetin iki fonksiyonu (ibâdet yerlerini yönetmek ve halkı din yönünden aydınlatmak) Alevîleri de kapsamaktadır. Eğer Alevîler ayrı ibâdet yerleri isterlerse açarlar ve onları da Diyanet yönetir (Bugünkü sistemin gereği budur). Alevî vatandaşlarımızın bir kısmının ilgilendiği Cem Evleri, din kurumu değil de sivil kültür ocakları ise bunlar için bütçeden yardım isteyenler dini ve diyaneti karıştırmadan benzeri kültür kuruluşları için verileni talep etmelidirler.
Şimdi gelelim diğer iki isteğe: Din kültürü ahlâk bilgisi dersinin bu üç guruba ne zararı var ki kaldırılmasını istiyorlar. Bu derste Alevî, Bektaşî ve Mevlevîlerin aleyhinde, onları incitecek bir bahis mi var. Var ise bu bahis kaldırılır. Onlara yer mi verilmiyor, böyle ise verilir. Ülkede kültür bütünlüğüne katkısı olacak bir dersi kaldırtmanın anlamı var mıdır? Bu isteğin milyonlarca müslümanı incittiği, üzdüğü, kırdığı niçin düşünülmüyor? Yoksa düşünülüyor da bunun için mi yapılıyor?
Bir müslüman hem dînini açıklamak ister; çünkü İslâm'a iman eden ve onu yaşayan bir mümin için en güzel söz "Ben müslümanım" demek, bunu ilân etmektir ( Fussılet: 41/33), hem de çeşitli ilişkiler içinde olacağı ulus fertlerinin dinlerini bilmeye (en azından müslüman olup olmadıklarını bilmeye) ihtiyacı vardır. İnsan hakları, din ve vicdan özgürlüğü bakımından meseleye yaklaşılıyorsa burada önemli olan insanları, inaçlarını açıklama veya açıklamama yönünde zorlamamaktır. Nüfus cüzdanlarında din hanesini kaldırmak yerine, isteyenin hanesi boş bırakılırsa herkes tatmin edilmiş ve kimse zorlanmamış olur. Böyle bir imkân var iken "din hanesi kalksın" demek çalıyı tersine sürmektir, huzur bozmak ve fitne çıkarmaktır.

 


 

Kürek boşa mı çekiliyor?
Uçlar ipi geriyor, ipin kopmasının her tarafa (uçlara da, ortalara da) zarar vereceğini, bu zararı dînin, ahlâkın ve ve hukukun meşrû ve câiz görmediğini bilenler ise farklı inanç, düşünce, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip olanlar içinden evrensel erdemlere sahip kişileri seçerek, onlarla bir araya gelerek veya başka şekillerde iletişim kurarak gerginliği azaltmaya, kin ve nefreti hoşgörü ve tahammüle çevirmeye çalışıyorlar. Amaç bütün tarafların "hak etmediği zararı görmeden, hak ettiği adâlete nail olarak" kendi inanç ve değerleri çerçevesinde, farklı olanlarla bir arada (bir dünyada, bir ülkede, bir toplulukta, bir okulda, bir iş yerinde...) yaşamasını sağlamak; dünyada "hak ve adâlet temeline oturtulmuş" bir huzur ve barışın hâkim olmasına katkıda bulunmak.
İpi kimler, hangi uçlar geriyor?
1.Bağlı olduğu inanç ve ideoloji gereği şiddete başvuranlar geriyor.
İslâm'a bu açıdan baktığımızda onu doğru anlayan ve uygulayanların barış yerine şiddeti ve savaşı istemelerini, sulh ve huzura karşı çıkmalarını gerektiren bir buyruğun, bir talimâtın bulunmadığını görüyoruz. Müslümanlar, güçleri yettiği takdirde (veya yettiği kadar) dünya yüzünde, bütün insanlar için hak, adâlet ve hürriyetin gerçekleşmesi, rezâletler yerine erdemlerin hâkim olması yolunda çaba sarfederler ve buna İslâm'da cihad denir. Bu yolda çaba göstermek, akıllı ve erdemli bütün insanların ödevi olduğu için insanlık câmiasının da böyle bir çabaya katılması veya destek vermesi tabîî olacaktır; çünkü bu, dünyanın bir bölümünün diğer bölümünü sömürmesi için kurulmuş bir tuzak, parlak elbiselerle gizlenmiş bir zulüm değil, "insanlık ve fazilet mücadelesidir".
2. Dünya sistemininin (kapitalizmin) patronları; yani ulusaşırı şirketler, ekonomik topluluklar ile bunlara hizmet için var olan devletler geriyor. Devamlı sermaye toplamak, sermayeyi ve kârı kesintisiz büyütmek "din, iman, ahlâk ve ilkeleri" olan bu patronlar, amaçları gerekli kıldığı takdirde, diledikleri yerde savaş, anarşi, terör, "siyasî, sosyal, ekonomik" kriz çıkarıyorlar.
İslâm böyle bir sistemi de, bu sistemi besleyen egoizmi ve zulmü de tasvip etmez; şu hâlde müslümanlar, böyle bir eylemin ne plânlayanı ne yürüteni ne de destekleyeni olabilirler.
3. Ülke içinde siyasî veya ekonomik çıkarları ipi gergin tutmayı gerekli kılanlar ile belli bir ideolojik guruba taassupla bağlı olanlar geriyor.
Bir müslümanın dünya menfaati elde edebilmek için insanlar ve guruplar arasında gerginliğe ve kavgaya sebep olması, gerginliği bir araç olarak kullanması, istismar etmesi -dindarlık çerçevesinde- düşünülemez.
Muhafazakâr, dindar, takvâ sahibi, hassas bir müslüman olmak başkadır, taassup sahibi olmak başkadır. Taassup hâlinde taklit, heyecan, duygu devreye girer; dînin hoşgörüye imkân verdiği yerlerde ve durumlarda bile kesinlik, keskinlik, dargörüşlülük, tektipçilik, tekelcilik olur; inat, ısrar, öfke, tarafgirlik, tahammülsüzlük, dışlama gibi düşünce, duygu ve davranışlar görülür. Taassup (bağnazlık) yalnızca dîni inançlarda olmaz; bütün ideolojilerde ve guruplaşmalarda taassup belâsı vardır. Taassubun bulunduğu yerde ise mutlaka gerginlik, çatışma, bölünme olacaktır.
Birlik veya beraberliği sağlamak için zarûrî olan ortak değerler, ortak kamu alanı, ortak kurallar, hakkâniyet ve adâlet dışında farklılıklara imkân tanıyan, farklı olanların, müşterek nitelikler ve değerler çerçevesinde bir arada -huzur içinde- yaşamalarını sağlayan bir sosyal, politik, ekonomik, kültürel ortam hazırlamak için çırpınan "farklı tarafların akıl ve hikmet sahibi fertleri ve gurupları"var, acaba bunların gayretleri "boşa kürek çekmek midir? Sonunda akl-ı selîm, insan fıtratının gereği ve hedefi olan düzen taraftarları mı kazanacak yoksa bozguncular, fitneciler, fesatçılar, şeytanın hizmetçileri mi?
Ben iyimserler safında yer almak istiyorum; "iyiler kötüler kadar gayretli, cesur ve fedâkâr olurlarsa mutlaka bunlar kazanırlar" diyorum; bir de iyiliğe yönelmek için mutlaka felâketleri beklemenin, sopa yemenin akıl kârı olmadığını hatırlatıyorum.

 


 

Sıra Sana da Gelir
"Siz kendinize bakın; doğru yolda olduğunuz takdirde başkasının sapması size zarar vermez" (Maide: 5/108) meâlindeki âyeti insanların yanlış anladıklarına işaret ettikten sonra Hz. Ebû Bekir şu hadîsi nakletmiştir:"İnsanlar makûl ve meşrû olmayan (münker) bir şeyi görüp bildikleri hâlde değiştirmezlerse Allah'ın cezâsı hepinizi içine alıverir".
Münkeri ortadan kaldırmak için gerekeni yapmayı farz kılan birçok âyet yanında yukarıda meâli verilen hadîs ve benzerleri müminlere bir vazife vermektedir: Çevresinde dine, hukuka, insan haklarına, ahlâka, kamu menfaatine aykırı bir davranış ortaya çıktığında onu engellemek, bunun için elinden gelen hiçbir meşrû eylemi ihmâl etmemek.
Çağdaş demokrasilerde de halkın vazifesi yalnızca oy verip kaderini vekillerine ısmarlamak değildir, vatandaşın yönetime katılma ve yöneticileri denetleme vazifeleri vardır. Münkeri engellemek, siyasî iktidarı denetlemek, gerektiğinde sivil tepki göstermek hür insan olan ferdin ihmâl edilemez ödevi, vazgeçilemez özelliğidir.
Yukarıya meâlini aldığımız hadîs insanımızın bir hastalığına işaret ediyor ve onları uyarıyor: Hastalık "neme lâzımcılıktır", "vurdumduymazlıktır", "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" yaklaşımıdır; uyarı ise " yılan yaşadığı sürece bir gün seni de sokar, münker devam ettiği sürece bunun zararı birgün sana da dokunur, sıra sana da gelir, topluma ait ödevler ihmâl edilirse Allah toplumu cezâlandırır" şeklindedir.
Üniversite yöneticileri, öğretim elemanları ve memurlarını içine alan disiplin yönetmeliğinde yapılan değişiklik, bazı maddelerindeki muğlaklık, her tarafa çekilebilme, haksız tasarruflar için kullanılabilme kâbiliyeti göz önüne alındığında hem bu bakımdan, hem de özellikle belirtilen suçlara karşı takdir edilen cezâ bakımından mevzûat tekniğine, anayasaya, hukukun genel ilkelerine ve insan haklarına aykırıdır, aynı zamanda hadîsin kapsamına girmektedir, münkerdir. Bu yönetmeliğe göre meselâ başörtüsü takmayı "Cumhuriyetin niteliklerini değiştirmeye yönelik siyasî eylem" olarak değerlendirmek, bunları engellemeyen yönetici ve öğretim elemanlarını da "bu eyleme destek verenler" şeklinde nitelemek, suçlamak ve yönetmelikte öngörüldüğü üzere çok ağır bir şekilde cezâlandırmak mümkündür.
Yönetmelikte öngörülen suçların bazıları için elemanı üniversiteden atmak yerinde ise de tamamı için böyle değildir, hele meslekten çıkarılan ilim adamlarının eserler, imtihanlar ve yıllar süren ilmi çabalarla elde ettikleri akademik unvanlarını geri almak, kullandırmamak tam mânâsıyla haksızlıktır. Meslekten çıkarılan öğretim elemanlarının kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara bağlı bir dizi iş yerinde çalışma imkânlarını ellerinden almak, onları açlığa ve işsizliğe mahkûm etmek ise ortaçağdan hatırlarda kalan "afaroz" cezâsını andıracak kadar haksız, ilkel ve ağır bir cezâdır.
Yönetmeliğin "üniversitelerin mâhiyet ve amacı" ile genel hukuk ilke ve kuralları yönünden yeniden ele alınarak değiştirilmesi için çaba sarfetmek ve bu arada ister öğrencilerden, ister öğretim elemanlarından olup mağduriyete uğramış kimselerin elinden tutmak, onlara yardım etmek, aç ve açık kalmamalarını, perişan olmamalarını sağlamak başta "sosyal hukuk devleti" temsilcilerinin, onların ihmâl etmesi hâlinde ise devletin ve hâkimiyetin asıl sahibi olan halkın, sivil kurum ve kuruluşların önde gelen vazifesidir.

 


 

Seçenler ve seçilenler
Seçimler yaklaşıp sıra adayların tesbitine gelince parti mekânları arı oğul vermiş gibi işlemeye başlıyor. Hâlen milletvekili olanlar oturup bir nefis muhasebesi yapmak, ürettiklerine göre tekrar başvurmayı hak edip etmediklerini düşünmek ve buna göre karar vermek yerine ne pahasına olursa olsun tekrar seçilmenin yollarını aramaya koyuluyorlar. Yeni aday olmak isteyenler de, yüksek ve ideal ölçülere göre bu işe ehil olup olmadıklarına bakmak yerine mevcûdun ortalamasını hattâ bunun da aşağısını ölçü tutuyor, " o oldu ise ben niye olmayayım" diyorlar. Bu kısır döngü yıllardır böyle devam ediyor. Ehliyetliler onurlu ve iffetli oldukları için kapıları aşındırmıyorlar, araya adamlar koymuyorlar, bu yüzden onlar dışarıda kalırken listeleri -istisnalar kaideyi bozmaz- ehliyetsizler ve kullanışlı olanlar dolduruyorlar. Seçmenler adaya değil, partiye oy veriyorlar, partiler liyâkat ve faziletten ziyâde başkanın irâdesi ile oy toplama şansını esas alıyorlar, derken seçim oluyor, değişen bir şey yok, yıllanmışlar, yolunu bulanlar yine mecliste, orada olması gerekenlerin pek azı orada, çoğu dışarıda.
Milletvekillerinin, işe ehil olanlarının bile elini kolunu bağlayan sebepler ve engeller de bir başka handikap. Bunların başında parti içi demokrasinin olmaması, lider sultası, bağlayıcı kararlar ve dış bağlantılar/bağlılıklar (cemâat, loca, gurup, menfaat... angajmanları) geliyor. Bu kadar bağ ve bağlantı içinde değil ehliyetli milletvekili, cambazlar bile diledikleri gibi hareket edemezler. Yapılan şey komutla hareket etmekten ibarettir, eğil deyince eğil, kalk deyince kalk. Hayır diyen olursa, kendi zaviyesinden veya objektif kıstaslara göre haklı olsa bile konjonktüre göre (?) haksız olduğundan ya derhal yahut da ilk fırsatta işi bitirilir.
Hiçbir kimse ayranım ekşi demezmiş, herkes kendine göre haklı, yaptığını meşrûlaştırmanın(?) bir yolunu buluyor, hem kendini hem de başkalarını kandırmak için ne diyeceğini, neye dayanacağını biliyor. Bizim bir şair arkadaşımızın deyişiyle "Herkes kendi hesabını/ Yapar Allah deyu deyu". Allah diyerek işini göremeyenler de diyecek bir şeyler buluyorlar; yani bu mânâda herkesin, kullanabileceği, kullandığı bir kutsalı var.
Bütün bu oyunlar millet hesabına yapıldığına, sonunda zarar eden millet olduğuna göre ona bir vazife düşmüyor mu? Bu yanlış/bozuk gidişi durdurmak için seçenlerin ve seçilenlerin yapabilecekleri şeyler yok mu?
Elbette var. Bazılarını birlikte hatırlayalım:
1.Millet vesayetten kurtulmalı, kendi mukadderâtına sahip çıkmalı, kendisi için, kendi hakkında başkaları değil, kendisi düşünmeli, kendisi karar vermelidir.
2.Parti başkanı, milletvekili, lideri... kim olursa olsun hepsi birer beşerdir, her beşer gibi bunlarda şaşar; nefisleri, duyguları, ihtirasları, zaafları ... vardır; partili, seçmen ve adaylar bunu asla unutmamalıdırlar.
3.Demokratik temsil sistemi (partilerin ve milletvekillerinin halkı temsilen onlar adına aldıklar kararları ve yaptıkları tasarruflar) zarûrî olan sınırda ve boyutta tutulmalıdır.
4.Üçüncü maddeyi gerçekleştirebilmek için oy veren vatandaşlar delege seçimi ile yakından ilgilenmeli, adayları iyi tanımaya çalışmalı, merkez yoklaması ile dayatılan adayların uygun olmaması hâlinde tavır koymalı, adaylarını beğenmediği partilere oy vermemeli, partilerin ve adayların söylediklerini ve vadettiklerini not ederek ısrarlı bir şekilde takip etmeli, seçtikleri ile karşılaştıkça önce hesap sormalı, hesabı düzgün verirlerse takdirlerini, aksi hâlde uyarılarını ifade etmeli, meclis çalışmalarını olabildiğince takip etmeli, yanlışlar, sapmalar, gaflet ve hiyanetler karşısında pasif kalmamalı, meşrû tepkilerini ortaya koymalı, milletin irâdesi doğrultusunda çalışan meclise, partiye, hükumete ve milletvekiline karşı bir hareket ve engelleme olduğunda sivil toplum örgütleri olarak ortaya çıkıp meşrû yolda olan vekillerini, meşrû vasıtalarla korumalıdırlar. Gerekli hâllerde halkın görüşü alınmalı, referanduma başvurulmalıdır.
5.Gerek seçenler ve gerekse seçilenler kendi şahsî işlerini ve menfaatlerini millet işleri ve menfaatinin önüne geçirmemeli, milletvekilleri, bu çoğu yoksul olan halkın hakkı/ödediği maaşlarını helâl ettirmek için vazifelerini aksatmadan, tam bir sadakât ve dürüstlük içinde yerine getirmelidirler.
6.Kişilikli ve ilkeli milletvekilleri, lider veya gurupları yanlış yola girdiğinde, millet menfaatine aykırı bir tutumları sözkonusu olduğunda "hayır" demeli, partisine bakmadan başka hayır diyenlerle işbirliği yapmalı, sistem de bunu "partiye hiyanet etme" olarak değerlendirmemelidir.

 


 

İlkeli mi, faydacı mı?
Dünyada maddî ve biyolojik ihtiyaçlarını/arzularını tatmin ve temin ederek maddî hazzı mümkün olan en üst seviyede yaşamaktan başka bir amacı olmayan kimseler -ahlâkî mânâda- ilkesizler sınıfını teşkil ederler. Hayatını belli bir inanç, dünya görüşü ve erdemler çerçevesi içinde yaşayan, zarûret hâli dışında -hatta bazen bu hâl mevcût olsa bile- çerçeveden taviz vermeyen kimseler ilkeli insanlardır. İlkeleri bulunmakla beraber ya zarûret kavramını sulandırmak veya ilke ile menfaat arasında kendine göre bir yol tutarak ve çoğu kez ibreyi menfaat tarafına meylettirerek yaşayan kimseler de iki arada bir derede kalıp işi idare edenlerdir, bunlar da ilkesizlere mülhaktırlar. İlkeleri mevcût olduğu hâlde onu kullanmayan, işletmeyen, ilkeli bildiği kimselere teslim olan, liderlerine aşırı güvenleri sebebiyle onun karar ve davranışlarında var saydığı ilkelere dayanan, daha doğrusu kendilerini böyle kandıran kimseler de sonuncu sınıfa dahildirler.
Milletvekilleri ilkelilik bakımından ele alınıp değerlendirildiğinde içlerinden pek azının ilkeli, diğerlerinin ilkesizler ile bunlara mülhak olan (bunlardan sayılan) kimseler oldukları görülmektedir. İlkeli milletvekilleri mevcût parti anlayışı ve uygulamalar karşısında çok geçmeden isyan etmekte, liderleri ile ters düşmekte, bunun da bedelini ödemektedirler; bedel, ya partiden ihraçtır veya bir sonraki seçime kadar idare edildikten sonra aday listelerine alınmamaktır. İlkesizler/menfaatçiler ile bunlardan sayılması gerekenler ne kadar uyumlu ve itâatkâr olurlarsa o kadar göze girmekte, pastadan hak ettikleri payı almakta, bir sonraki seçimde de seçilme şansını elde etmektedirler. İlkeli ve erdemli oldukları hâlde gözden çıkarılamayan, her şeye rağmen ve yine de bir yere kadar kendilerine katlanılan milletvekilleri de vardır, ancak bunların hem sayıları azdır hem de ömürleri nisbî olarak kısadır; bir gün yeme sırası onlara da gelecektir.
Partilerde lider sultasının suçlusu ve sorumlusu yalnızca despot, muhteris, kendini beğenmiş ve şişirilmiş liderler değil, bunlara yağcılık yapan veya menfaati yüzünden ses çıkarmayan, yanlışlara ve haksızlıklara göz yuman milletvekilleridir, partililerdir.
Küskünler hareketi, erdemli ve ilkeli kimselere ait bulunan kıyâfeti bürünüp yine onlara mahsus olan söylem ve davranış biçimlerini kullanarak menfaat devşirme veya menfaate engel olanlardan öç alma hareketidir.
Bu hareketten yararlanarak bazı engelleri aşmak, bazı amaçlara ulaşmak için harekete geçenlerin bu davranışlarını üç sebeple erdemli ve ilkeli olarak nitelemenin mümkün olmadığını düşünüyoruz: 1. İlkesizlerle aynı safta yer almak, onların amaçlarına hizmet etmek, makyevelist bir tutum ve durum içine düşmek. 2. Gerektiren sebepler bulunduğu hâlde zamanında böyle bir davranış ortaya koymamış, ibreyi kör olası menfaat ve ilkesizlik tarafına meylettirmiş olmak. 3. Kumanda ile hareket etmek.
Küskünler hareketine benzer çıkışlar ve davranışlar ne kadar çok olursa o kadar iyidir ve hayırlıdır; çünkü halkı uyandırmak, olup biteni doğru anlamalarını ve değerlendirmelerini sağlamak için bunlardan daha uygun vesileler ve tecrübeler bulunamaz.

 


Halkla Bütünleşmek Veya R.Tayyip Erdoğan
Eninde sonunda milletin dediği olur (hâkimiyet milletindir), milletin hâkim gücü Allah'a inanmıyorsa Allah'ın teşrîî hâkimiyeti dünya hayatının o millete ait olan kısmında gerçekleşmez, bu sebeple Allah, " din gününün (âhiretin) mutlak hâkimidir", dünya hayatındaki siyasî, hukûkî... hâkimiyetini kendisi mutlak tutmamış, başka bir deyişle "imtihan gereği bu hâkimiyetinin gerçekleşmesini kulların da bunu istemesine bağlamıştır". İşte bu sebeple ve bu mânâda dünya hayat düzeninde milletin dediği olur.
Muhalifleri Sultan Abdulhamid'e "Kızıl Sultan" dediler, halkın ekseriyeti onu hep sevdi, saydı ve cennetmekân diye andılar.
Menderesi astılar, ülkeyi ve demokrasiyi kurtaracağız (!) diye onu asanlar ya unutuldu veya rahmetle anılmıyorlar, Menderes ve arkadaşları ise İstanbul'un mûtena bir köşesine taşınan kabirlerinde ziyaret ediliyorlar, kendileri için mevlitler okunuyor, sevgi, saygı ve rahmetle anılıyorlar, ailelerine karşı bile vefâ borcu ödeniyor.
Çorum'da vali ve belediye başkanı olarak görev yapan bir devlet memuru vardı: Merhum Mehmet Varinli. Hafızamda hiçbir Çorum valisinin ismi yoktur, sanırım hemşehrilerimin de çoğu böyledir, merhum Varinli'ye gelince, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ unutulmamıştır ve rahmetle anılır. Bazı siyasîlerle ters düştüğü için kendisini Çorum'dan almaya karar verdiklerinde sivil halk temsilcileri Ankara'ya yığılmış, valilerine sahip çıkmışlardı. Vali Varinli sabah namazını Ulu Câmi'de, imamın arkasında kılar ve ilk denetleme görevine buradan başlardı. Cumhuriyetin valisi bu davranışını laikliği aykırı bulmaz, câmilerde namaz kılan valilerin irticâ'ı azıtacağı vehmine kapılmazdı. Bir zabıta görevlisine bir dostu "gel çay içelim" teklifinde bulunmuş, görevli ise "Vali'nin ne zaman nereden çıkacağı belli olmaz, mesai saatinde çay keyfi yaptığımı görürse beni perişan eder" diyerek teklifi geri çevirmiş; böyle yüzlerce olay halk arasında konuşulur, vali gözlerinde büyüdükçe büyür, gönüllerine bir daha çıkmamacasına yerleşirdi. O günlerde Belediyelerin gelirleri çok sınırlı olduğu hâlde Vali ne yapmış etmiş, Çorum'a büyük hizmetlerde bulunmuştu.
Geçen akşam bir kanalda Recep Tayyip Bey'in bir hatırâsını dinledim. Vali, Komutan ve kendisi bir merasimde halkı selâmlarken valinin teklifi üzerine arabadan iniyorlar ve halkın önünden yürüyerek geçiyorlar. Bu sırada koltuk değnekleriyle yürüyebilen bir genç sıradan fırlayıp Recep Bey'e sarılıyor ve "Başkanım, bizi bırakma!" diyor. Recep Bey'in cevabı şöyle: "Siz beni bırakmadıkça asla!" Genç sevgi ve saygı ile elini öpüp dönerken başkan ikaz ediyor: "Vali amcanın da elini öp", öpüyor ve dönerken yine ikaz ediyor paşa amcanın da elini öp", o da dönüp onun da elini öpüyor. Eller korku veya menfaat yüzünden öpülürse makbûl değildir; Recep Bey'in elini ve yüzünü öpenler, ona sahip çıkanlar, yağmur altında saatlerce nöbet tutanlar, vefâlarını gösterenler bunu sevgiden yapıyorlar. Niçin bu kadar sevgi? Çünkü o halkından kopmamış, onlar gibi imanlı, onların kültür değerlerini paylaşıyor, dürüst, çalışkan, fedakâr, mütevazı... Onun elini öpenler, isteği üzerine başkalarının da ellerini -bu defa isteyerek- öpüyorlar. Eğer halk irâdesine saygı gösteriliyorsa memurların ve siyasîlerin tutacağı yol, halkın sevdiklerinin önlerini kesmek değil, aynı sevgiye mazhar olabilmek için onlarla yarışmaktır, yarışı kaybetmeleri hâlinde ise emaneti ehline teslim etmektir. "Halk irâdesine rağmen bildiğimi ve dilediğimi yaparım" denirse biz de diyoruz ki, "Eninde sonunda halkın dediği olur, suyu tersine akıtamazsınız."

 


 

Oyuvermek, Koyuvermek
Bugüne kadar çoğu insanımızın yönetime katılması oyu verip koyuvermekten ibaret olmuştur. Koyuverilen vekillerin çoğu da kendi bildiğine daha doğrusu liderinin isteğine ve partinin menfaatine göre hareket etmişler, birinci hedefleri bir sonraki seçimde yine seçilmenin yollarını oluşturmak ve şartlarını hazırlamak olmuştur. Bu arada verilen sözler, edilen vaatler yerine getirilmemiş veya getirilememiş, bu vaatlere kanarak oy veren seçmenlerin takip etmek, işin içyüzünü öğrenmek ve hesap sormak gibi bir alışkanlıkları olmadığından vekiller tarafından kandırılmaları, her aczin, hıyanetin ve beceriksizliğin bir hikmet (!) veya yalan perdesi ile örtülmesi kolayca mümkün olmuştur.
Ülkemiz seçmenlerinin koyuvermekten başka ve biraz bunun da sebebi gibi duran bir kusurları da vekillerine ve liderlerine karşı besledikleri aşırı güvendir. Ahlâkımızda insanlar hakkında iyi zan beslemek ilkesi vardır; ancak bu zandan ibarettir, aksi sabit olmadıkça geçerli olan değerlendirme böyledir. Aksinin sabit olması ihtimali ise daima var olduğundan seçmenin takip etmek, denetlemek, şüphe durumunda araştırmak hakkı ve ödevi de vardır.
Hz. Ömer halka elbiselik kumaş dağıtmış, kendisi de eşit miktarda kumaş almıştı. Kumaş bir kişiye elbise olmak için yeterli değildi. Halife, sırtında aynı kumaştan yapılmış bir elbise ile halkın karşısına çıkınca derhal hesap sordular, fazlasını nereden, nasıl aldığını açıklamasını istediler. Halife, oğlu Abdullah'ı çağırarak olup biteni anlatmasını söyledi, Abdullah " Ben hissemi babama verdim, o da elbise yaptırdı" deyince tatmin olup rahatladılar. Hz. Ömer gibi bir dürüstlük ve adâlet âbidesi hakkında elbette iyi zan besleniyordu, ama ne olursa olsun o da bir beşerdi, hatâdan, günahtan beri (masûm) değildi, şüpheyi celbedecek bir durum karşısında araştırma yapılmalı ve hesap sorulmalı idi.
Seçmenimizin üçüncü önemli kusuru takım tutar gibi parti tutmasıdır. Bu partizanlık onların gözlerini kör, kulaklarını sağır hâle getirmekte, aka kara, karaya ak demelerine sebep olmaktadır. Siyaseti şahsî çıkarı için yapanlar, partilere bunun için girip çıkanlar amaçlarına ulaştıkları müddetçe partinin etlisine sütlüsüne karışmazlar; bu davranış ahlâkî olmamakla beraber tutarlıdır. Ancak kendi menfaatini ülke ve ülkü menfaatinde görenler, temsilcilerine bunu gerçekleştirsinler diye vekâlet verenler hem vekilleri hem de partileri birer araç olarak görmek ve değerlendirmek durumundadırlar. Partiler ve milletvekilleri amaca hizmetleri ölçüsünde değer kazanır, övgüyü ve korunmayı hak ederler. Hizmette kusur edenlerin ise gözlerinin yaşına bakılmaz, bakılmamalıdır.
Vazifesini yapan, aldıkları vekâletin hakkını veren parlamentoya ve milletvekillerine karşı dışarıdan bir müdahale, bir engelleme, bir baskı vukûbulduğunda, oyu verip koyuveren seçmenlerin koruma ve destekleme vazifesini ihmâl etmeleri en önemli kusurlarıdır. Demokrasilerde halk, koruma ve destekleme vazifelerini sivil toplum örgütleri aracılığı ile gerçekleştirir. Meclisin irâde ve tasarruflarına karşı demokrasi ölçülerine sığmayan bir müdahale asla kabûl edilemez; böyle bir müdahale karşısında meclisin ve halkın hareketsiz kalmaları sistemin ölümü demektir. Kısa demokrasi tarihimizde bu öldürücü darbe defalarca alınmış, yeniden dirilme ise yıllarımızı alıp götürmüştür. Şimdi yeni bir meclis teşkil edilmektedir. Eğer millet yine oyu verip koyuverecekse, denetleme, hesap sorma, gerektiğinde koruma ve sahip çıkma vazifelerini yapmayacaksa, bunun için demokratik örgütlenmeye ağırlık vermeyecekse, kendi irâdesini temsil eden meclise ambargo koyma cesaretini gösterenlere gerekli ders verilmeyecekse bir değil, bin seçim olsa emek de masraf da boşunadır.

 


Millet ne istiyor?
Bugün makûl, makbûl ve meşrû bir milliyetçilik tanımı yapılsa, "Başka milletlere haksızlık etmemek şartıyla milletini sevmek, kendini ona ait hissetmek ve onun mutluluğu için çalışmaktır" denilebilir. Sosyal bir gerçek olarak millet de "aynı imanı, kültürü, ülküyü ve ülkeyi paylaşan insan topluluğu"dur. Millî duyguları ağır basan, kendisini milliyetçi olarak tanımlayan kadroların iktidar olmaları hâlinde kendilerinden beklenecek şey millete hizmet için fedakârca çalışmak, ona hizmete ve onun menfaatine öncelik vermektir. İslâm ile şereflendikleri tarihten bu yana başka milletlere zulmetmememiş, adâlet temelinde bir nizam-ı âlem kurmak ve bunu korumak için cihad eylemiş bir milletin çocukları bugün tarihî ihtişamını yitirmiş, boynu bükük ve ele muhtaç hâle gelmişlerdir. Üstelik binbir fedakârlıkla okuttuğu, başıma geçsin, beni yönetsin, milletine hizmet etsin; bana, tarihime lâyık bir duruş sağlasın diye yetiştirdiği insanlarından da darbeler yemiş, bunların bir kısmı hırsız, soysuz, egoist, hain, gevşek, dâvasız, milletine yabancı... çıkmıştır.
Son seçimlerde milletin ortaya koyduğu irâde, verdiği mesaj; konuşmalarında millete, milliyete, millî duygulara, millî menfaate, aidiyete ağırlık veren kadrolardan medet beklediğidir. Milletin beklentisini, "maddî ve manevî sıkıntılarının giderilmesi, potansiyel varlık ve imkânların millet namına fiil hâline getirilmesi, yokluktan ve baskıdan kurtarılması şeklinde özetlemek mümkündür. Şu hâlde milleti mutlu kılmak isteyen, bunun için yola çıkmış bulunan bir iktidarın iki hedefe öncelik vermesi gerekmektedir: 1.Milletin makûl bir vade içinde -belini büken- iç ve dış borçtan kurtarılması, madde olarak zenginleştirilmesi ve bu zenginliğin adil ölçüler içinde paylaşılması veya zenginlikten adâlet ve millet sevgisine uygun bir biçimde herkesin yararlanması. 2. Manevî baskı ve sıkıntılardan kurtarılması. Milletin mutluluğunu engelleyen en önemli manevî baskı ve sıkıntı, onun dînî ve millî kültürü ile ilgili olanıdır. Büyük çoğunluğu müslüman olan milletimiz, örgün ve yaygın olarak çocuklarına dînini doğru ve yeterli bir şekilde öğretmek, din ve millî kültür eğitimi vermek, bunları serbest olarak yaşamak imkânlarından büyük ölçüde mahrûm edilmiştir. Temel eğitim yıllarının imkânlar ölçüsünde arttırılması uygun olmakla beraber sırf İmam-Hatip okullarının orta kısımlarını kapatmak için sekiz yılın kesintisiz olmasında ısrar edilmiş, bu karar yalnızca İmam-Hatipleri değil, bütün meslek öğretim ve eğitimini olumsuz etkilemiştir. Meslek lisesi mezunlarının yüksek öğrenime giriş hakları, yine İmam-Hatiplerin önünü kesmek için kısıtlanmıştır. Onaltı yaşına kadar çocuklarımıza Kur'an kurslarında ve câmilerde din eğitimi ve öğretimi yaptırmak yasaklanmıştır. Bu öğretim ve özellikle eğitim okullarda da yapılmamaktadır. Kadınlarımız ve kızlarımızın inançlarına uygun giyinme biçimleriyle okumaları ve çalışmaları menedilmiştir. Resmî ve sivil birçok işyerinde müslümanlar günlük ibâdetlerini yapamaz hâle gelmişlerdir. Bütün bunlar olup biterken devletine ısyan etmemeyi akidesinin bir parçası kılmış bulunan bu millet acısını ve öfkesini içine gömmüş, son seçimlerde oyları ile yüzünü güldüreceğini umduğu bir siyasî iktidara start vermiştir. Millet üzerine düşeni yapmıştır, şimdi sıra emaneti devralacak olanlara gelmiştir; ya millete hizmet eder, onu maddî ve manevî sıkıntılarından kurtarırlar yahut da zamanı gelince onlar da milletten hak ettikleri dersi alırlar.

 


 

Sahte eşikler, gerçek ve önemli meseleler
Türkiye için bütün milletin benimsediği gerçek eşikler vardır; ülkenin toprak ve nüfus bütünlüğü, bağımsızlığı, elde edilmiş haklar (özellikle insan hakları), millî kültür bunlardandır. Bu eşikleri aşmaya yeltenenlere karşı milletin şahlanması, meşrû savunma hakkını kullanması tabîidir. Bir de sahte eşikler vardır; bunları, kendilerini millet yerine koyan bir avuç seçkinci eşikleştirip millete dayatmaktadır. Temel eğitimi tamamlamayan çocuklara din eğitimi yasağı, inancı gereği belli yerlerini kapatarak çalışmak ve okumak isteyenlere karşı uygulanan örtünme yasağı, sekiz yıllık temel eğitimin 5+3 şeklinde kesintili olması yerine kesintsiz olması, İmam-Hatip ve diğer meslek liselerinden mezun olanların üniversitelere girme haklarına getirilen kısıtlama, genel olarak sivil din eğitim ve öğretiminin yasaklanması, irticâ sayılarak samîmî dindarlığın engellenmesi... hep sahte eşiklerdir. Bilgi eksikliği ve çarpıtması, yanlış okuma ve değerlendirme, abartma ve genelleme gibi bütün nâkıs yöntemler kullanılarak sahte eşikler oluşturulup savunulmaktadır. Yapılan ilmi sosyal araştırmalar milletin dinî-kültürel fotografını aslına uygun olarak ortaya çıkarmaktadır; bu fotoğrafta paranoyakların tahayyül ettikleri hiçbir tehlike yoktur. Milletin kahir ekseriyeti, hiçbir ferde ve guruba baskı/dayatma yapılmaksızın herkesin inancını serbestçe yaşamasını yani din ve düşünce hürriyeti başta olmak üzere insan haklarının korunmasın istemektedir. Getirilen kısıtlamalara, uygulanan dayatmalara milletin rızâsı yoktur. Sahte eşikçiler millete rağmen ve millet zararına yaşadıkları müreffeh hayat standardını kaybetmemek, kendi yaptırdıkları mevzûâta uygun olsa bile evrensel değerlere göre meşrû olmayan gelir kaynaklarını millete kaptırmamak için bu sahte eşikleri ve tabuları istismar etmektedirler.
Ülkemizde yeni bir seçim olmuş, millet emaneti farklı sayılabilecek ellere teslim etmiştir. İktidar emanetini yüklenecek olanların her şeyden önce millet irâdesine kulak vermeleri, milletin rızâsını gözetmeleri hem kendi gelecekleri hem de ülke menfaati için kaçınılmaz bir davranıştır. Milletin gazete, televizyon, reklâm gibi sesini duyuracağı araçları yoktur, ama talepleri, tercihleri, eşikleri, değerleri... vardır; politikacı bunları duymak ve bilmek durumundadır, milletin içinde olanlar, meclisin duvarları arasında kaybolmayanlar milletin sesini kolaylıkla duyarlar. Bir avuç seçkinci/dayatmacıyı millet yerine koyanlar veya ona tercih edenler her şeyden önce siyasî geleceklerini mahvetmiş olurlar. Olup bitenden ibret almak insanlara mahsus bir özelliktir.
Milletin ve memleketin düze çıkması, acil sıkıntılardan kurtulması imkânsız olmadığı gibi henüz çok zor da değildir. İyi niyetli, samîmî ve erdemli kadrolar millet menfaatine öncelik verir, bunun için kendi siyasî geleceklerini bile hiçe sayabilirlerse, gürültüye pabuç bırakmaz milletin sesine kulak verirlerse, aklın ve ilmin gösterdiği yoldan giderlerse; halka, gerektiğinde fedakârlık edebilecekleri ölçüde güven verebilirlerse Türkiye'nin acil meseleleri çok da uzun olmayan bir süre içinde çözüme kavuşur. Yoksulluk/ihtiyaç fertleri ve gurupları köleleştirir, erdemden uzaklaştırır, verimsiz kılar. Sosyal adâletin bulunmaması milletin birlik ve bütünlüğünü zedeler, kamu düzenini ve asayişi olumsuz etkiler. Manevî değerlerin, özellikle dindarlık ve ahlâkın zayıflaması, millî kültürün yozlaşması ülkeyi ve milleti dağıtır. Şu hâlde milletini ve ülkesini sevenlerin işe nereden başlayacakları ve nelere ağırlık/öncelik verecekleri apaçık ortadadır. Sahte eşikleri kırıp dağıtmak, yapay engelleri ortadan kaldırmak, ciddî ve acil meselelerle meşgûl olmak kaçınılmazdır. Acil meselelerden hemen sonra ülkenin ekonomisini güçlendirmek, milli kültürü koruyup asaletini bozmadan yenileştirerek eğitim yoluyla yeni nesillere kazandırmak için gereken yapılmalıdır. Bu milletin kültürü ile dîni arasında çatışma yoktur, aksine bir görüntü varsa bunun sebebini yozlaşma ve yabancılaşmada aramak gerekir. Dinden ve milli kültürden korkanlar, bunlara karşı çıkanlar miletten korkmakta, ona karşı tavır almış olmaktadırlar. Uygarlık, çağdaşlık, ilkeler vb. kavramlar ve değerleri dîne ve millî kültüre karşı kullanmaya kalkışanlar şeytanın yandaşlarıdır; doğru sözleri eğri maksatları için kullanmaktadırlar, aman gaflete düşmeyelim!

 


 

Cephe Hükumeti
İçinde sol diye bilinen partilerden birisinin bulunmadığı bir koalisyon hükumeti kurulması ihtimali ortaya çıkar çıkmaz malûm çevreler bir korku/tehlike havası estirme kampanyasına girişiyor, kamu oyunu böyle bir oluşumun aleyhinde tavır almaya yönlendiriyorlar. Bunlara göre muhtemel tehlikenin iki unsuru var: 1.Solun rahat durmaması, hazımsızlık göstermesi, ülkede tozu dumana katmak, kendisinin ortak olmadığı iktidarı kimseye yaratmamak için elinden geleni ardına koymaması. 2.Sağcılardan oluşan cephe hükümetinin yönetimde âdil davranmaması, kıyım yapması, ülke menfaatine aykırı tasarruflarda bulunması. Sayın Demirel'den nakledilen "Cephe hükümetinden korkmayın; çünkü başlarında ben varım" cümlesi de üstü kapalı olarak bu tehlike kurgusunu desteklemektedir. Bu tavır tahlil edildiği zaman ortaya çıkan gerçek, ülkemizde demokrasinin mâhiyet ve niteliği yönünden düşündürücüdür. Halk ne derse desin, irâdesini nasıl ortaya koyarsa koysun menfaatini veya düşüncesini daha üstün görenlere göre ülke -demokratik ve hukûkî meşrûiyet bulunsun bulunmasın- belli partiler ve şahıslar tarafından ve bunların istedikleri şekilde yönetilmeli, ancak sonuç bir şekilde (veya göstermelik olarak) halka mâledilmelidir. Son seçimlerde halkın seçtiği sözde solcu milletvekillerinin sayısı, meclis tam sayısının dörtte biri civarındadır. Demokrasilerde bir de muhâlefet kavramı ve kurumu vardır; dörtte üç iktidar, dörtte bir de muhâlefet olunca her şey yerli yerindedir, seçmenlerin irâdesi iktidarın oluşumuna yansımıştır, birtakım uyduruk, sanal ve kurgusal (!) korkularla halk irâdesinin karşısına çıkmak, demokrasinin rûhu olan irâdeyi tehlike olarak algılamak neyin nesidir? Demokrasinin neresine düşer? Bu havayı estirenlere karşı siyasîlerin çekingen ve teslimiyetçi tutumları da ne oluyor, halkın irâdesini ve demokrasinin alfabe kurallarını neden bunların suratlarına çarpmıyorlar. Bir avuç oyun bozan, mızıkçı, gürültü erbabının siyasî etik dışı davranışları niçin belirleyici ve caydırıcı olabiliyor? Halkın kâhir ekseriyetini temsil eden -demokrasi yanlısı- sağcılar, niçin küçük hesapları bir yana bırakarak ortak ve âcil memleket meselelerine çözüm üretmek üzere bir koalisyon hükumeti kurarak işbirliği yapmıyorlar?
Cephe meselesinin bir başka yönü de millete dayatılan kararların yanında veya karşısında olmakla ilgilidir. Esasen 28 Şubat'tan bu yana Türkiye'de yaşanan cepheleşme siyasî/ideolojik sağ-sol temelinden ziyâde dayatılan kararlar temeline dayanmaktadır. Bu tarihten itibaren Türkiye'de muhalif cephe yoktur; iktidar dayatmanın memurudur, iktidarda olmayan partiler ise kapalı kapılar ardında aslan kesilen, iş ciddîye binince kedileşen (aynı memurluğa aday olduğu görülen) sözde muhâlefettir. Bu kahredici durum karşısında millet ümidini seçime bağlamış, oylarıyla demokrasi dışı güçlerin memuru olanları geriye çekmiş, kendi memuru, irâdesinin temsilcisi olacaklarını, demokratik cephe teşkil edeceklerini umduğu vekillere imkân vermiştir. Eğer bu vekiller milletin mesajını doğru okuyabilirlerse teşkil edecekleri cephenin -başkası değil- dayatmaya karşı demokrasi cephesi olduğunu anlayacaklardır. Bu cephe demokrasi adına yola çıkacak ve onu rafa kaldıranlarla hesaplaşacak, başarılı olduğu takdirde demokrasi kahramanı olacak, tarihe böyle geçecektir. "Demokrasi cephesi" şanlı, şerefli ve sevimli bir oluşumun adıdır; onun imajını çirkinleştirmek için oyun kuranlara karşı uyanık ve cesur olmak bir zarûrettir.

 


Önce terbiye sonra demokrasi
Baskıcılar ve hak kısıtlayıcıları, demokrasiden yana olanlara karşı son günlerde yeni bir argüman kullanmaya ve bunu çekinmeden (utanmadan da denilebilir) açığa vurmaya başladılar: Önce halkı terbiye edelim, bizim istediğimiz kimlik ve kişilik oluştuktan sonra serbest bırakalım, en geniş mânâda özgürlük ve demokrasi verelim, ama şimdi olmaz... Adamlar elleri kırbaçlı arslan terbiyecilerine benziyorlar; döverek, aç bırakarak, şartlandırmanın bütün yöntemlerini kullanarak arslanı terbiye edecekler; yani tabiatını bozacak, onu arslan olmaktan çıkaracaklar, sonra da serbest bırakacaklar; ortalıkta arslan sûretinde kediler bulunacak, terbiyeciler de korkusuz yaşayıp dolaşacaklar. İnsana, insanlığa bu gözle bakan, kendilerini kâmil insan, diğerlerini insan müsveddesi gören, Allah'ın ve çağdaş dünya insanlarının verdiklerini kendi insanlarından esirgeyen, verme alma konusu olmayan tabîî, fıtrî insan haklarına el koyup sahiplerine şantaj yapan bu bir avuç insanın nerede, hangi tahsil ile, nasıl yetiştiklerini merak ediyorum! Bir çağdaş düşünür "Bir Allah'a inanıp yalnızca O'na kulluk etmeyen insanlar kendilerini Tanrı yerine koyarlar ve eşitlerini kul köle olarak görmeye, kullanmaya kalkışırlar" diyordu; bu tesbitin uygulanışını yaşıyoruz; halkın haklarını ellerinde toplayıp kontrol edenler herhalde kendilerini Tanrı zannediyorlar! Tanrı olmadıkları ve asla olamayacakları için yanılıyorlar; yanıldıkları bir önemli nokta da insan ile hayvanı birbirine karıştırmaları, insanın tabiatı ve ihtiyaçları konusunda yanlış değerlendirmelere düşmeleridir. Bunların geçmişleri de böyle yanlış değerlendirmeler yapmışlar, aydınlanma sonrası insanlığın dîni geride bırakacağı kehânetinde bulunmuşlardı; bu kehânet tutmadı, şimdi yeni kahinler üçüncü bin yılın dinlerin yılı olacağını, büyük çapta dinler arası savaş yaşanacağını söylüyorlar. Bir başkası insanların açlık ve sefâlet yüzünden dîne sarıldıklarını, servetin eşit dağıtılması ve köleleştiren ihtiyacın ortadan kaldırılması hâlinde dînin de unutulacağını söylemişlerdi, bu da tutmadı; perde kalkınca insanların din duygusunu muhâfaza ettikleri ve ekmek kadar onu da aradıkları görüldü. Zaten refahın tabana doğru yayıldığı hür ve kalkınmış toplumlarda da dînin, dinî hayatın geride bırakılması bir yana zaman zaman canlandığı görülüyordu.
Kendilerini Tanrı yerine koyup toplum mühendisliğine soyunanları kısa vadede ıslâh etmek, değiştirmek mümkün değildir. Onların metodları diyalog, iknâ, uzlaşma, tabîî gelişmeye ayak uydurma... değildir; bildikleri ve yaptıkları baskıdır, dayatmadır, güç kullanmadır. Durum böyle olunca iş başa düşmekte, kedileştirilmek istenen arslanların, tabîî mâhiyet ve niteliklerine sahip çıkmaları, zorla değiştirilmeye karşı meşrû direnme haklarını kullanmaları gerekmektedir. Bu direnişin çağımızdaki yolu/adı insan haklarıdır, demokrasidir, sivil insiyatiftir. Hiçbir beşerî güç milletin gücünden büyük değildir, hiçbir beşerî irâde millî irâdenin üstünde olamaz. Asıl ıslâha, eğitilmeye (nezaketen terbiyeye demiyoruz) muhtaç olanlar, kendilerini milletin, irâdelerini millî irâdenin yerine koyanlardır; onları yola getirecek olan da millî irâdedir. Tabiat boşluğa izin vermez, millî irâdenin bulunmadığı, kendini gösteremediği, etkisini fiilen ortaya koyamadığı yerlerde ve zamanlarda başka irâdeler onun yerini alırlar, "Devlet benim, millet benim, insan benim..." demeye başlarlar.
Ey millet uyan, kendine gel, irâdene sahip çık, temsilcilerini iyi seç, takip et, denetle, hesap sor, işe yaramayanı değiştir, sen vesayete muhtaç değilsin, rüşdünü isbat et ki kendini bilmezler seni gütmeye kalkışmasınlar!

 


 

Siyasî Sorular
Bugünlerde nerede birkaç kişi ile bir araya gelsem siyasî sorular arka arkaya sıralanayor:
- Nihayet olan oldu, parti bölündü.
- Gelenekçiler (yaşlılar) bir tarafa çekilip gençlere imkân ve fırsat verselerdi ne olurdu?
- Filân gitmiş filânlarla anlaşmış, dâvayı satmış diyorlar, siz ne dersiniz?
- Bu bir ihanet ve itâatsizlik değil midir, böyle bir davranış meşrû olur mu?
Daha nice sorular, değerlendirmeler, zanlar ve tahminler...
Daha önce birkaç defa yazdım, laik, çok partili demokratik cumhuriyet sisteminde hangi dinden, mezhepten, guruptan olursa olsun biraraya gelip parti kuranlar, mevcût sistemin kabûl edebileceği bir program sunarak siyaset yapanlar, bu isitem içinde, sistemin kurallarına göre ve izin verdiği sınırlar içinde siyaset yaparlar. Bu siyaseti, başka din ve sistemlerin siyaset kuralları ile karıştırmamak gerekir. Siyasî gurupların maksatları, kendi din, ideoloji ve dünya görüşlerine hizmet olabilir, ama bu maksat, yukarıdaki gerçeği değiştirmez. İslâm'dan bir örnek vermek gerekirse mevcût sistemde parti kuran ve lider olan kişi ne halifedir, ne de halife namzedidir; laik demokratik cumhuriyette iktidara talip olan bir partinin başkanıdır. Kendi değerleri ve amaçları ile mevcût isitemin vazgeçilmez ilkeleri arasında sıkışıp kalan lider ve partililer çeşitli taktikler uygular, yol ve yönteme başvururlar. Bunların tamamını İslâm'ın zarûret kuralı içine soksak bile ortada bir ictihad vardır; bu da isbetli de hatâlı da olabilir. Bir partili siyaset tarzını veya belli bir kararı ve davranışı hatâlı bulur da ona itiraz ederse, onu değiştirmek için mücadele ederse ne hiyanet etmiş olur, ne ülü'l-emre itâatsizlik sözkonusudur.
Daha özelde şunlar söylemek mümkün ve belki faydalıdır:
Siyaset tarzı ve aktörlerin değişimi parti içinde gerçekleşebilseydi bölünme olmazdı, gerçekleşemedi, bölünme oldu, şimdi ah tuh demenin faydası yoktur.
Dün bir yola başkoymuş, birbirlerine inanmış ve güvenmiş, aralarında akrabalık derecesinde yakınlık, sevgi ve saygı oluşmuş kimseler, siyasî faâliyette (amaçlar, usûl, öncelikler, çözümler, aktörler...gibi konularda) görüş ayrılığına düştüler ve bunu da başka türlü gideremeyerek farklı partilerde siyasete karar verdiler diye tu kaka yapılamazlar. Önceki duygu ve ilişkileri samîmî inanç ve değerlendirmelere dayanıyorduysa şimdi de ancak birbiriyle dost olabilirler. İthamlar, iftiralar, karalamalar, düşmanca tavır alışlar asla tasvip edilemez. Şimdi bir yarış başlamıştır, bu yarışta geçer akça, tabanı iknâ edecek kadro, program, hedefler, öncelikli meseleler ve çözüm tazlarıdır. Bunları bir tarafa bırakıp atışmaya girişmek veya bazı tabuları kullanmak/istismar etmek ahlâkî değildir. Dileriz iki taraf da bunları yapmazlar.
Tabana gelince: Dün kendilerine beraber gelen, kurşundan bir duvar gibi elele, gönül gönüle gelen kimselerin bugün siyasî görüş ayrılığına düşmüş olmaları ve farklı guruplar/partiler hâlinde gelmeleri tabanın aklını karıştırmamalıdır. Bu bir siyasî görüş ve ictihad farkıdır. Dün bu partiye oy vermiş olan taban bugün iki guruptan birine -veya başkalarına- oy verecektir. Tercih objektif bilgiye ve iknâ olmaya dayanacak, bilinçli olacaktır. İyi niyet, millet ve memleketin menfaati esas olduktan sonra (tabanda da bu düşünce hâkim ise) sandıkta ayrılanlar câmide, cemâatte, ictimaî hayatta birleşecek, kardeşçe duygular içinde dayanışmaya devam edeceklerdir, etmelidirler.
Bu bir ahlâk imtihanıdır, bu imtihanı kazanmak seçim kazanmaktan daha önemlidir.

 


 

AK Parti hayırlı olsun!
Çok partili demokratik rejimin uygulandığı ülkemizde farklı dünya görüşlerine ve politik duruşlara sahip kesimlerin siyasete girmeleri kadar tabîî bir şey olamaz. Aynı kesimde kabûl edilenlerin de liderlik, öncelikler, siyaset sanatı gibi konularda farklı görüşlere sahip olmaları, bu görüşler arasında bir uzlaşma sağlanamadığında ayrılarak partileşmeleri mümkündür, vakidir. AK Parti de bu çerçevede oluşmuş bir partidir, millet ve memleket için hayırlı olmasını, hukukun ve ahlâkın hâkimiyeti altında çalışarak güzel hizmetler vermesini diliyoruz.
Siyasete girmek iktidara talip olmaktır, iktidar ise çıkar ilişkileri ile yakından alâkadardır. Meşrû yoldan mal, menfaat ve çıkar sahibi olmuş kimselerin yine meşrû yoldan iktidara gelecek ve hukukun üstünlüğüne uyacak bir partinin kurulması ve iktidar olmasından korkusu, kuşkusu olamaz. Kuşkusu ve korkusu olanları üç gruba ayırmak gerekir: a) Önceki iktidarlarla anlaşarak tekeline topladığı çıkarların adâlet çerçevesinde paylaşılmasına râzı olmayanlar. b) Meşrû olmayan yoldan elde ettiği servet ve menfaatlerin hesabının sorulmasından, hakkın yerini bulmasından korkanlar. c) Kendi dünya görüşünü, bağlı bulunduğu değerleri tabulaştıran, bunlarsız bir hayatı tasavvur edemeyen, kendi irâdesini milletin irâdesinden üstün tutan, akla, bilime ve çağın genel değerlerine göre de olsa -tabularına uygun düşmeyen- değişime karşı çıkanlar.
Kuşkusu ve korkusu olan üç grubun dediği olursa millet zarar edecek, milletin dediği olursa bu üç grup kaybedecek; bu durumda millete düşen, kendi menfaatini (millet ve memleketin genel çıkarını) öncelemek, irâdesine sahip çıkmak, menfaat ve taassup gruplarının gürültüsüne pabuç bırakmamaktır.
Bir de iyi niyetli, peşin hükümden arınmış, millet ve memleketin menfaatinden yana olup bir partinin kadrosunu, program ve tüzüğünü -kendilerine göre- uygun ve yeterli bulmadıkları için olumsuz değerlendirmeler yapanlar vardır, bu değerlendirmeleri saygı ile karşılamak, bu tür tenkitlerden yararlanmak gerekir.
Aşağıda bir pasajını aktaracağım Nuray Mert'in Radikal'deki yazısı, konumuzla ilgili olarak aklın ve sağduyunun sesi gibidir:
"Ben, bazı insanlara, ne derse desin, ne yaparsa yapsın kuşku duyan, itimat etmeyen, takiye paranoyası içinde sağduyu ve şuurunu kaybetmiş biri değilim. Dahası, kendi hayat tarzı dışında her şeye karşı otoriter bir bakış ve tutum içinde yaklaşanların, bu paranoyayı, kendi emellerine âlet ettiğini, onun arkasına gizlenip, kendi ilkel dünya görüşlerini baskıya dönüştürmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Bu nedenle, yeni partinin demokrasi, toplumsal barış vurgusunu ciddîye alıyorum ve olumlu buluyorum. Benim kaygım, yeni adı altında, bildik sağ hamâset edebiyatı ve siyasetinin yeniden gündeme gelme tehlikesine ilişkin bir kaygı. Hırsızlığa, yolsuzluğa, rant siyasetine karşı olmak, hele özellikle sağ siyasî partilerin neredeyse tamamen bu konudaki kredilerini yitirdiği bir ülkede ve bir dönemde, elbette önemli. Ama yeni kurulan bir partinin, bunun ötesinde, siyasî duruşunun ne olduğunun tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Aslında, bu sorun sadece, yeni kurulan AK Parti'nin sorunu değil, tüm siyasî söylemler giderek 'siyasî' olanı gündem dışı bırakıyor, birtakım kulağa hoş gelen, herkesin özlemi olabilecek ama son derece muğlak kavramlar arkasında, iktidarı bir sonraki sefer ele geçirmeye yönelik hamasete yöneliyorlar. Bir siyasî partiyi diğerlerinden ayıran, hangi sorunlara öncelik ve ağırlık verdiği, diğer taraftan bunların çözümleri için hangi politikaları tercih ettiği ve önerdikleridir."
Bugün bir "Hayırlı olsun!" duâsını da, bu yıl Hollanda-Rotterdam'da faâliyete başlayacak olan "Avrupa İslâm Üniversitesi" için yapmak istiyorum. Daha önce açılmış bulunan bir üniversitenin belli başlı öğretim üyelerinin oradan ayrılarak kurdukları yeni üniversite hakkında ileride bilgi verecek ve değerlendirme yapacağım.

 


 

Yücelerden geliyorum ve oraya döneceğim
Ezelde, rûhum bedenime girmemişken, Rabbin huzuruna alındım, evet O, bana bu şerefi bahşetti, benimle konuştu, "Ben senin Rabbin değil miyim" dedi, ben de "Evet, Rabbimsin" diye cevap verdim. Zamansızlıktan zamana, maddesizlikten madde âlemine geldim, zamanı gelince rûhum bedenimin içine yerleşti veya bedenimle birlikte yaratılan ve tedricen gelişen nefsimle (neseme ile) ilişki kurdu, bir de şeytan var, imtihan için bana musallat kılınmış, ilâhî rûhum bir tarafa çekiyor, şeytan bir tarafa çekiyor. Aklımı ve irâdemi iyi kullandım, Allah'ın hidâyet ve inâyeti de ulaştı, ilahî rûhun sesine kulak verdim, ezelî sözümü hatırladım, iman ettim, ezelde söylediğimi bir de bu dünyada söyledim, artık ben başı boş, sahipsiz, amaçsız ve anlamsız bir varlık değildim; Rabbi ile söyleşmiş, sözleşmiş, şuurunda bunu, nefsinde ilâhî rûhu taşıyan, bir ayağı yerde, bir ayağı yücelerde, yaratılmışların en üstünü bir varlığım, bilkuvve değil, bilfiil insanım.
Tekâmül çizgimi tamamlayabilmek için bilgiye ve eğitime ihtiyacım vardı, "en uygunu budur" diyerek dîni öğrenmeye koyuldum, bunun için İmam-Hatip okulunu, İlâhiyat Fakültesini seçtim. Yıllar gelip geçti, okudum, öğrendim, öğrendiklerimi uygulamaya çalıştım, sonunda şunu anladım: Öğrenmek de olmak da bir süreçtir, sürekliliktir, henüz işin başındayım, varlığımın hikmetini teşkîl eden bu süreç sınırlı ömrüm boyunca devam edecektir. Bana öğrettiler, beni eğittiler, şimdi sıra bana geldi. Bir yandan öğrenmeye ve olmaya devam etmeliyim, etmeliyim ki, geldiğim yere, yücelikler âlemine dönebileyim, çamurların içinde kalmayayım, bir yandan da başkalarını eğitmeliyim, onlara bildiklerimi öğretmeliyim; birileri bana bunu emretse de, etmese de yapmalıyım, bunun için bana ücret verseler de vermeseler de yapmalıyım; çünkü emri en büyük makamdan aldım, ücretimi de O verecek. Hangi emir daha yüce, hangi ücret daha büyük olabilir!
Evet, çok şükürler olsun ki müminim, müslümanım, ilâhiyat mezunuyum, böyle duygularım ve düşüncelerim var!

 


 

İmam-Hatip Kıyımı Devam Ediyor
Ağacın köklerini kesen, büyümesini sağlayan kılavuz dallarını da budayan birisi bahçe sahibinin itirazı üzerine "Ben ağıcını kesmiyorum, yalnızca altını üstünü düzeltiyorum" derse onun ya bilgisinden şüphe etmek yahut da sinsi bir tahripçi olduğuna hükmetmek gerekir. İmam Hatip okullarına da bu yapıldı. Hem havası hem suyu kesilen ağacın ve çiçeğin yaşamayacağı belli idi, onu öldürmeye karar verenler bir darbede öldürmeyi politikalarına/siyasî menfaatlerine uygun bulmadıkları için bunu, sahibine hissettirmeden, yavaş yavaş yapmayı tercih ettiler. Hiçbir engel bulunmadığı, ileri dünyadaki uygulamaya da uygun bulunduğu hâlde sekiz yıllık temel eğitimi beş yıldan sonra yönlendirmeli (kesintili) yapmadılar, İmam-Hatiplerin orta kısımları oluşmasın diye kesintisiz yaptılar. Böylece İmam-Hatiplerin liselerine talebe verecek olan en zengin kaynağı kuruttular. Arkasından lisesine el attılar, mezunlarının ilâhiyat fakültelerinden başka bir yüksek öğrenim kurumuna girmelerini engellemek için düzenlemeler yaptılar, mezunun, ağzı ile kuş tutsa kazanamayacağı bir değerlendirme sistemi getirdiler, fırsat eşitliğini bozdular, bir insan hakkı olan öğrenim hakkını kısıtladılar, İmam-Hatip lisesi mezunu bütün sorulara doğru cevap verse ve meselâ hukuk fakültesine girmek istese, düz lise mezunu ise yirmi puan kaybedecek kadar eksik cevap verse birincisinin kazanamayacağı, ikincisinin kazanacağı bir çarpık değerlendirme sistemi getirdiler (aynı mağduriyet meselâ mühendislik fakültelerinden birine girmek isteyen fakat lise alanı sayısala göre olmayan diğer lise mezunları için de sözkonusudur). İşin doğrusu ve hukuka uygun olanı, diğer alanlardan puan kesmeden kendi alanı doğrultusunda yüksek öğrenime başvuranlara makûl ölçüde birkaç artı puan vermek iken bu yola gitmediler.
İşte bu iki tedbir/tuzak sayesinde bu yıl İmam-Hatiplerde üç olumsuz durum yaşandı: 1. Liseden kaçış başladı, 2.Lise bire kayıt için başvuran sekizinci sınıf mezunlarının sayısı yüzde onlara düştü, 3. Mevcût öğrencilerin şevkleri kırıldı, hevesleri azaldı. Bu yıl İmam-Hatibe devam eden kız öğrencilerin okulda başlarını açmaları yönündeki emir ve talimât da dördüncü bir moral kırıcı unsur veya yaraya tuz-biber oldu. Bu olumsuz gelişmeler karşısında geminin batacağını hisseden fareler onu terletmeye başladılar. Veliler okulları korumak ve kurtarmak için elele verecek, işbirliği yapacak, hukuku ve demokratik baskı mekânizmasını sonuna kadar kullanacak yerde çocuklarını okuldan alıp uygun bir liseye yerleştirmenin çabasına düştüler. Bizler İmam-Hatip okullarında okur iken 1957-58 mezunları, ilâhiyat fakültesi dahil hiçbir yüksek okula ve fakülteye kabûl edilmediler, 1958-59 mezunlarını ise ilâhiyat fakültesi yine kabûl etmedi ve zorla bir Yüksek İslâm Enstitüsü açtırıldı, orada yüksek tahsil imkânı buldular. Bu arada birçok arkadaşımız, zor şartlar altında dışarıdan imtihan vererek bir de düz lise bitirdiler ve fakültelere girdiler. O günlerden bu günlere gelindi, İmam-Hatip mezunlarının hem mesleğe hem de -kayıtsız, sınırsız, kazanabildikleri her- fakülteye girebilmeleri imkânı kanunla tespit edildi, birileri hakkı, hukuku, kanunları hiçe sayarak kazanılmış haklarımızı elimizden almaya kalkıştılar, birkaç adım da atınca ehl-i imanda(!) panik başladı, inanılır gibi değil, insan bu kâbûsun kötü bir düş olmasını ve bir an önce uyanıp kurtulmayı diliyor.
İmam-Hatip okullarını belli bir partinin arka bahçesi, siyasal İslâm'ın kışlası olarak görenleri ve mezunlarının çoğalmasını, kamu alanında görev almalarını kendi hayatları için bir tehdit olarak algılayanları, bu görüş ve algılayışın gerçeği yansıtmadığına iknâ etmek mümkün olmuyor. Onlar böylesine büyük bir tehlikeyi (!) önlemek için demokrasiyi askıya almayı, laikliği en olumsuz bir şekilde yorumlayıp uygulamayı, âdeta hukuka karşı güce dayalı savaş vermeyi göze almış bulunuyorlar. Bu durum karşısında İmam-Hatip dostlarının elinde üç imkân kalıyor: Siyaset, sivil baskı ve hukuk. Türkiye'nin mevcût şartları içinde bu üç yolun ve imkânın en etkilisi sivil toplum örgütlenmeleri ve demokratik baskılardır. Hukuk ve siyaset alanları da ihmâl edilmemekle beraber bu üçüncü yol sonuna kadar kullanılmalıdır. Bu arada maksat bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olduğu için, ülkede kavga, kargaşa, istikrarsızlık, ülkeyi zaafa düşürme gibi olumsuz durumları onu sevenler asla istemedikleri için aşırılıklardan, hukukun dışına çıkmaktan kesinlikle kaçınmak ve karşı tarafın vehmini (yanlış anlama, algılama, değerlendirmelerini) destekleyecek davranışlardan, beyanlardan uzak durmak vazgeçilmez şarttır.
Dünyada rüzgâr haktan ve hukuktan yana olanların lehine esiyor; bir şeye inananlar samîmî, gayretli ve fedakâr da olurlarsa başarı mutlaka onların olacaktır.

 


İmam-Hatipli Kızlar
"Kadınlar imam olmayacaklarına göre kızların İmam-Hatip okullarında ne işleri var?" sorusunu soranlar din cahili ve toplumuna yabancılaşmış aydın taslaklarıdır. Din cahilidirler; çünkü din eğitimi ve öğretimi almak için imam olmak veya imam olmayı istemek şart değildir; buna her müslümanın ihtiyacı vardır. Ayrıca kadınlar da kendi aralarında cemâatle namaz kırlarken birisi diğerlerine imam olabilir. Kur'an kursu ve din bilgisi öğretmeni olan bir müslüman bayandan muhatapları "dînin gereklerini yapmalarını ve yaşamalarını" beklerler. Toplumuna yabancılaşmış kimselerdir; çünkü bu toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan insanlar çocuklarının hem çağdaş bilgileri elde etmesini, hem de kendi dînini ve değerlerini öğrenmesini, öz kültüründen uzaklaşmamasını istemektedirler. Esasen İmam-Hatip okullarının açılmasını istemeleri, sayısını bu ölçüde çoğaltmaları ve çocuklarını tercihan bu okullara göndermelerinin de baş sebebi budur. Veliler arasında, İmam-Hatiplerde okuyan çocuklarının imam olmalarını isteyenlerin sayısı oldukça azdır; çünkü imamlık ve hatiplik bilgi üzerine başka kâbiliyetler de isteyen önemli, şerefli, büyük bir vazifedir; İmam-Hatip mezunlarından bu kâbiliyeti taşıyan ve istekli de olanlar imam-hatip olurlar, diğerleri ise istedikileri bir yüksek öğretim kurumunda tahsillerine devam ederler veya bir işe girerler. Milletin arzusu budur; bunu bilmeyenler, bilip de karşı çıkanlar ve - kendilerinin de inanmadıkları bahanelerle- engellemek isteyenler milletine yabancılaşmış, jakoben, despot kişilerdir.
İmam-Hatipli kızlar burada öğrenim görürken aynı zamanda din eğitimi alırlar. Bu eğitimin bir parçası da belli bir yaşa geldikten sonra örtünmektir. Onlar örtünürler; çünkü bunu dinlerinin bir emri, Allah'ın bir irâdesi olarak kabûl etmişlerdir, örtünmedikleri takdirde günah işlediklerine inanırlar ve günah işlemeyi de istemezler. Kadınları, kızları örtünmeyen, cemâatin itimadına mazhar olmamış bazı hocaların (?) fetvâları onları bağlamaz; daha doğrusu hiçbir fetvâ, onu benimsemeyen müslümanları bağlamaz. Yapılan ilmî araştırmalar, örtünen kızlarımız arasında bunu "siyasal bir simge olarak" yapanların yok mesabesinde olduğunu göstermiştir. Yalnızca ileride "dîninin emirlerini yerine getiren müslüman bir kadın" olmayı isteyen, bu kimlik ve kişilikle milletine hizmet etmeyi, medeniyeti geliştirme ve kültürü zenginleştirme kervanına katılmayı amaçlamış bulunan bu kızlarımızı "siyasî, militan, partici, şartlanmış" olarak damgalamak ve zorla başlarını açmak hukûkî, ahlâkî ve medenî değildir. Evrensel hukuk ilkelerine ve insan haklarına aykırı olan kanunların, yönetmeliklerin, kararların arkasına sığınmak hiçbir şeyi değiştirmez; çünkü despotların, zalimlerin, baskıcı rejimlerin de kanunları, yönetmelikleri vardır. Demokrasilerde kanunlar ve yönetmelikler meşrûiyetlerini iki kaynaktan alırlar: 1. Evrensel hukuk ilkelerine uygun bulunmak, 2. Millet irâdesine dayanmak. Boşörtüsünü yasaklayan mevzâât ne evrensel hukuk ilkelerine uygundur ne de millet irâdesine. Defalarca söylendi yine tekrar ediyorum: Milletin irâdesini öğrenmek isteyenler buyursunlar referandum yapsınlar!
Koskoca valilerin, kaymakamların, millî eğitim müdürlerinin bizzat İmam-Hatip okullarına gelerek çoıcuklara baskı yapmaları, gözdağı vermeleri, medenî, hür, çağdaş dünyanın neresinde görülmüş? Çağdaşlık, yetişmişlik, eğitimcilik bu mudur? Bu inadın ve ısrarın kime faydası olacaktır? Göz yaşlarına boğularak başlarını açan veya okumayı bırakıp evlerine kapanan kızların başlarının içinin ne olacağını, duygularının nasıl bir renge bürüneceğini, kendilerine baskı uygulayanlara karşı hangi duygu ve düşüncelere sahip olacaklarını hiç mi düşünmüyorlar?
Bir seçime doğru hızla gidildiği anlaşılmaktadır. Bu seçim bir bakıma "başörtüsü referandumu" da olacağa benziyor. Millet giderek akıllanıyor ve uyanıyor; öyle gürültüye, yalana, boş vaatlere karnı doymuştur. Ortada dev gibi meseleler, ihtiyaçlar ve krizler var; bunların maddî ve ekonomik olanları var, manevî ve kültürel olanları var; siyasîlere bu açıdan bakacaklar, sözlerini bu zâviyeden dinleyecekler, geçmişlerini ve kişiliklerini bu bakımdan inceleyecekler ve kararlarını verecekler. Bundan sonra yalnızca karar ve rey vermekle de yetinmeyecek vekillerini adım adım takip edecekler. Vekâletin icaplarını yerine getirmeyenleri yerin dibine batıracaklar; evet bunları yapacaklar, yapmalıdırlar; çünkü ülke onlarındır, millî servet onlarındır, istiklâl ve bayrak onlarındır, aç, açık, işsiz, tedâvisiz, boynu bükük kalanlar onlardır; artık tuzu kuru siyasîler ve rant yiyenler milletin ensesinde boza pişiremeyeceklerdir. Herkes hesabını buna göre yapsın!

 


 

İmam-Hatipli Kızlar(2)
Torunumun, gözyaşlarına boğularak okuduğum mektubunu sizlerle paylaşırken bu gözyaşlarını dindirmenin bir "bakanlık genelgesine" bağlı bulunduğunu da hatırlatmak istiyorum.

Canım Dedeciğim,
Bugün 29 Aralık salı. Ayın ikisinden beri her gün yeni bir ümitle gittiğim okulumdan bugün de geri çevirilme hislerimi (ve gelişen olayları) kağıda dökme ihtiyacı hissettim.
Biliyorum Türkiye'de kız öğrenciler senelerdir, ben de yedinci senedir İmam-Hatip'e başörtülü devam ediyorduk. Vali'nin, Anayasaya, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne tamamen aykırı, hukuk dışı bir genelgesinin ve altında imza ve mühür bulunmayan İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nün bir yazısının bize, imza karşılığında tebliğ edilmesiyle bir zulüm sürecine girmiş olduk.
En temel özgürlüklerimden olan inanç özgürlüğümle, kendim olarak yaşamak arzumla en temel haklarımdan olan eğitim hakkım arasında bir seçim yapmaya zorlanıyorum, hattâ mecbûr bırakılıyorum.
Önce bir iki gün bizi, başımızı açarak okula alma teklifiyle karşıladılar. Kabûl görmeyince bu sefer bir iki gün okulun üç girişini de kilitleyip bizi dışarıda bıraktılar. Bu durum velilerimizle birlikte protestolara, toplu yürüyüşlere, coplanmalara, gözaltılara... sebep olunca sınıflarımıza alındık. Öğretmenler, müfettişler, psikologlar vasıtasıyla, adına iknâ dedikleri çeşitli tehdit ve psikolojik baskı yöntemlerini denediler. Bunların arasında polis zoruyla okuldan atılacağımız, memur olan babalarımızın sürüleceği, velilerimizin para ve hapis cezâsına çarptırılacağı gibi iknâ edici cümleler sık sık kullanıldı. Okulda olduğumuz günlerde dahi yok yazılarak devamsızlık süremizi doldurmaya çalışıyorlar.
Sonra bu seansların adını sohbete çevirdiler. Biz İmam-Hatipliler akıllı çocuklarızdır, biliyorsun dedeciğim, hitabetimiz de fenâ değildir. İş sohbete dökülünce her hâlde iknâ yöntemiyle psikologların başlarını örttüreceğimizden korktular ki, yeniden bize okul kapılarını kapattılar.
Ben altı yaşımda millî eğitime başladım. 11 Senedir beni eğitip öğrettiler herhalde. Nasılsa hâlâ kendi aklımı kullanarak bir şeye karar verceğime inanamayıp arkamda, başımı örtmeme sebep olan bir tehdit, teşvik, örgüt olup olmadığını soruyorlar. Hâlbuki ben, 99 yılında beni yönetecekleri seçme hakkına dahi sahip olacağım.
Bu arada aslında şöyle bir acı gerçek daha var; bu yıl İmam-Hatipler'in son kalabalık yılı. Meselâ bizim okulda dahi altı şube birden mezun olacak. Alttan gelecekleri kestiler, üstten budadılar. Ama bu nasıl doymayan bir nefrettik ki, hâlâ bizimle uğraşıyorlar? Ve biz nasıl çocuklarız ki, hâlâ gönüllerimizde kin ve nefret yok! Ümidimizi hâlâ kaybetmiyoruz! Dayanışmamız hakikaten görülmeye değer. Anne-babalarımızla birlikte binlerce kişi, her gün bu yanlıştan dönüleceğini umarak okullarımıza gidiyoruz. Üşüyoruz, hüzünleniyoruz, gözyaşı döküyoruz, "yarın yine" diyerek evlerimize dönüyoruz.
Sonuç olarak bu dayanışma içinde hukûkî bütün imkânları kullanarak sonuna kadar direneceğiz. Kendimiz gibi yaşamaya devam edebilmek için -yıl kaybetme, cezâ alma gibi- bazı kayıpları da göze almış durumdayız. Ama şimdi birbirimizin kıymetini çok daha fazla anladığımız arkadaşlarımız ve kardeşlerimizle paylaştığımız bir gerçek var; İmam-Hatip'te geçen yıllarımız -sonuç ne olursa olsun- asla kayıp değil.
İnsan haklarına ve demokrasiye inanan herkesin destek ve duâlarıyla bu zor günleri atlatacağımıza inanıyorum
Ellerinizden öperim.
Zeynep

 


İmam Hatipler için yeni baştan
"Bu ümmet baştaki usûl ve yol ile düzelir" buyurulmuştur. Müslüman ferdi ve topluluğu örnek topluluk (ümmet-i vasat) yapan yol, yöntem, eğitim ne idiyse onu ortaya çıkarıp bugünki hayat ve şartlarımıza uyguladığımız zaman düzelmenin ideal formulünü, yolunu ve modelini bulmuş olacağız.
İmam Hatip Okullarının açılmasında ve ilk yıllarında amaç neydi, öğrenciler, öğretmenler ve idareciler nasıldı, veliler ne bekliyor ve ne yapıyorlardı? Bu soruların cevabını arayıp bulmamız ve yeniden o rûha dönmemiz gerekiyor.
Devleti yönetenlerin muhetemelen iki amaçları vardı: Oy almak ve "aydın din adamları" yetiştirmek. Aydın din adamından maksatları da çağın değerlerini, dîni kullanarak halka mal etmek istereyen, bunu vazife olarak üslenmiş bulunan din görevlisi idi.
Halkın amacı ve beklentisi din konusunda kendilerine hizmet verecek, hem öğretecek hem de uygulamada rehberlik edecek din hizmetlisi yetiştirmekti. Bu amaca zaman içinde okumuş dindar vatandaş, bürokrat ve siyasî temsilci... yetiştirme unsurları da eklendi.
Öğrenciler halkın amacına paralel maksat ve niyetler taşıyor, bu beklentiyi gerçekleştirme aşkıyla çaba gösteriyorlardı. İlk sekiz yılında İmam Hatip mezunlarını Ankara'daki yegâne İlâhiyat Fakültesi bile kabûl etmiyordu. Mezunların önünde imamlık ve müezzinlik mesleği dışında bir imkân ve hedef yoktu. Yüksek tahsil yapmak isteyenlerin, hemen bütün derslerden -dışarıdan- imtihana girerek ortayı ve liseyi bitirmeleri gerekiyordu.
Fen ve kültür dersleri hocaları diğer orta öğretim kurumlarından geliyorlardı. Meslek dersi hocaları ise derleme idi; eski Dârulfünun'dan, medreselerden, yurt dışındaki din öğretimi yapan kurumlardan mezun olanları, husûsî okuyup yetişmiş bulunanları vardı. Bu hocalar için İmam Hatip okulları yeni bir ümit idi, "Bu iş bitti" dedikleri bir zamanda Mehdî gibi gelip yetişmiş bir güç, bir imdat idi. Çoğu bu duygu ve düşünce içinde, hiçbir şey beklemeden hizmet ediyorlardı.
Halk bu okullara hem çocuklarını veriyordu hem de malı ve bedeni ile yardımcı oluyor, korumak ve geliştirmek için elinden geleni yapıyordu. Baştan beri bu okullara karşı olan malûm zihniyet, defalarca okulları kapatmak veya geriye götürmek için teşebbüste bulundu, ancak karşılarında azimli, okullara sahip çıkan, onları kendi evi, iş yeri, mâbedi gibi koruyan halkı buldular ve geriye adım atmak mecbûriyetinde kaldılar. İktidara talip olanlar ve iktidarda kalmak isteyenler İmam Hatiplere dokunmamak ve onları daha iyi imkânlara kavuşturmak mecbûriyetinde idiler.
Bir iki parti İslâm adına ortaya çıkıncaya kadar İmam Hatip okulları belli bir partinin tabanına mâl edilemiyor, bütün müslümanların ortak malı ve değeri olarak göülüyordu; müslümanlar da -partileri hangisi olursa olsun- İmam Hatiplere sahip çıkıyorlardı.
İmam Hatip okullarının öğrencisini, hem mesleğe hem de yüksek öğrenime hazır hâle getirmesi bazı çevrelere göre bardağı taşıran son damla oldu. Pek çok diğer âmiller ve kusurlar yanında işte bu olgu, çeşitli bahaneler ileri sürülerek İmam Hatiplerin sonunu getirme azminin en güçlü motoru olmuştur.
Bugün bazılarına göre İmam Hatiplerin işi bitirilmiştir, bitmiştir, bize göre ise âdeta "daha yeni başlıyoruz". Bitirilen, biten bir şey yoktur; yeter ki biz (İmam Hatipliler ve onlara gönül verenler) bitmeyelim! Ne olmuş, orta kısımları kapanmış; kapansın, temel eğitimin sekizinci sınıfından mezun olanlar da İmam Hatiplere geliyorlar. Ne olmuş, lisesinden mezun olanlar millî eğitimin ve YÖK'nun haksız karar ve tasarrufları yüzünden istedikleri yüksek öğrenim kurumlarına giremiyorlarmış; olsun, imamlık ve hatiplik gibi çok yüce bir görev imkânı var, yine de iyi çalışıp üniversitelere girenler var, İlâhiyat Fakülteleri var, yurt dışında üniversiteler var, buralarda okumak isteyenlere destek veren hamiyetli müslümanlar var.
İmam Hatipler öğrencisi ve öğretmenleriyle adam gibi adam olurlarsa halk onları, yine başta olduğu gibi sahiplenir ve yürekler toplu vurdukça onları top ve tüfek sindiremez, ellerinden alınmış bulunan bütün haklarına yeniden kavuşurlar.
Dünyada rüzgâr İmam Hatiplilerin lehine esiyor, demokrasi ve çoğulcu hayat düzeni tektipleştirmeyi dışlıyor, tektipçiler dinazorlaşıyor, işleri de her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Bu rüzgârı da arkasına alıp gemiyi terketmeyenler, doğru bildikleri yönde ilerleyenler er geç hedefe ulaşacaklardır.
İmam Hatiplerimize sahip çıkalım, binalarını koruyalım, kaptırmayalım, bir albümde bütün fizikî imkânları resimleyelim ve tarihe not düşelim, okullara öğrenci bulalım, öğrencileri destekleyelim, mezunlara iş bulalım, yüksek öğrenim yapmak isteyenleri yurt içinde ve yurt dışında destekleyelim ki Allah'ın rahmetine nail olalım!

 


 

Din Eğitimi
Sivil kelimesi "resmî olmayan, vatandaşlara ait" mânâları yanında "medenî ve nazik" anlamlarını da içermektedir. Ege Çağdaş Eğitim Vakfı gibi kuruluşlar sivil toplum örgütleri oldukları hâlde câmilerde yaz kursları şeklindeki din eğitim ve öğretimine karşı çıkıyor, bir alternatif göstermeden isteğe bağlı din eğitimini engellemeye çalışıyorlarsa "sivil" nitelemesini hak etmiyorlar demektir. Ayrıca yaz kursunu "sekiz yıllık kesintisiz eğitim yasasını delme" şeklinde değerlendirerek konuyu saptırmaya çalışmak da sivillere yakışmıyor. Yapılmak istenen şey adı üstünde yaz kursudur. Yaz kursu okullar tatile girince başlar, hedef kitlesi okul öğrencileridir ve kurslar okul değildir.
Anayasanın 24. Maddesi hem mecbûrî olan "din kültürü ve ahlâk öğretimini, hem de isteğe bağlı bulunan "din eğitim ve öğretimini" düzenlemektedir. İsteğe bağlı olanı ana kanunda şöyle ifade edilmiştir: "Bunun (mecbûrî olanın) dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanûnî temsilcilerinin talebine bağlıdır." Bu anayasa hükmü, açık ve kesin olarak hem büyüklere hem de küçüklere, isteğe bağlı olarak dini öğrenme, öğrendiğini eğitim yoluyla benimseme ve hayatları ile bütünleştirme hakkı vermektedir. Eğer kaşık ile verilirken sapı ile göz çıkarmak veya kepçe ile geri alınmak murat edilmiyorsa devletin ya isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi yapan okullar ve kurslar açması ya mevcût okullarda buna imkân vermesi yahut da bu işi sivillere bırakması gerekir, bu bir anayasa emridir. Bu okullar ve kurslarda din eğitim ve öğretimi zaman ve program bakımlarından -sekiz yıllık zorunlu eğitimi bölmeyecek ve aksatmayacak şelilde- düzenleneceği için burada bir bölme veya delmeden söz edebilmek için "sivil" olmamak gerekir. Batı'da hem okullarda hem de kiliseye, cemâatlere bağlı kurslar ve derslerde pekâlâ bu faâliyet yürütülmekte ve isteyenlerin, okul çağında din bilgisi ve eğitimi almaları sağlanmaktadır.
Yukarıdaki açıklamalar Türkiye'deki hukûkî sistem ve uygulamalara göre yapılmış, bu çerçevede bile ilköğretim ve sonrası okullarda okuyan öğrencilerin, mecbûrî ve genel din öğretimi yanında isteğe bağlı ve özel (isteyenin inandığı dinde) din eğitim ve öğretimi alma haklarının bulunduğu, bunu engellemeye kalkışanların anayasaya aykırı davranmış olacakları ortaya çıkmıştır. Meseleyi Türkiye uygulaması dışında, diğer medenî ve demokrat ülkeler örneğinde ele alacak olursak isteğe bağlı din eğitimini engelleme teşebbüsünün buralarda kabûl görmesi bir yana düşünülmesinin bile mümkün olmadığını bilmeyen yoktur; daha doğrusu bunu bilmeyenler, bilmezlikten gelenler takım elbise giydirilmiş ilkeller olabilir.
Biz müslümanlar Türkiye'de, başka dine inanan veya hiçbir dine inanmayan vatandaşlar varsa, bunların da kendileri ve çocuklarının istedikleri din eğitimini alma veya almama husûsunda hür olmalarını, İslâm dini eğitim ve öğretimi almak isteyen müslümanların ise asla engellenmemelerini, ya devletin buna imkân hazırlamasını yahut da sivil kurum ve kuruluşlara bu imkânın tanımasını talep ediyoruz. Bu talep gücünü uygarlıktan, insan haklarından hattâ TC. Anayasasından almaktadır. Ayrıca sekiz yıllık temel eğitimin kesintili (ikinci kademesinin farklı liselere ve meslek dallarına yönlendirmeli) olmasını, İmam-Hatipler dahil bütün meslek liseleri mezunlarının, istedikleri yüksek öğrenimi görmelerini engelleyen, haksız uygulamalara son verilmesini, samîmî olarak dinini yaşayan müslümanlara mürteci ve potansiyel suçlu damgasının vurulmamasını, insan haklarına aykırı olmayan mevzûâta göre suç sayılan fiilleri işlememiş kimselere eziyet edilmemesini ve haksız muamele yapılmamasını istiyoruz. Müslümanların bu ve benzeri taleplerini unuttuklarını veya bundan vazgeçtiklerini zannedenler çeşitli vesilelerle yanıldıklarını anlayacaklardır.

 


 

Tevhîd-i tedrîsat kanunu ve din eğitimi
İnsan hakları ile ilgili açıklama ve antlaşmaları ihtivâ eden belgelerin tamamında din ve düşünce hürriyetine yer verilmiş, düşüncenin (açıklama dahil) hiçbir zaman suç olmayacağı, din hürriyetinin de "inanma, yaşama, açıklama, öğrenme-öğretme, örgütlenme" hürriyetlerini kapsadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu belgelerde dini öğrenme, öğretme ve din eğitimi verme hakkı içerik yönünden hiçbir kısıtlamaya tâbî tutulmamış, neleri nasıl ve ne zaman öğretecekleri dindarlara bırakılmış, devlete müdahale hakkı tanınmamıştır. Laik Batı'da devlet okulları yanında vakıfların, kilise gibi dînî kurum ve kuruluşların, yerel yönetimlerin her seviyede okul açmaları ve işletmelerine izin verilmiş, mezunların diplomaları tanınmıştır. Bu ülkelerde de dine inananlar ve inanmayanlar, hayatını din kurallarına göre yaşayanlar ve yaşamayanlar vardır. Hem bu çeşitlilik hem de okulların bağlı bulunduğu kurumların, kuruluşların farklı dünya görüşlerine sahip bulunmaları bir bölünme, parçalanma ve tehlike olarak görülmemiş, çoğulcu demokrasi anlayışının gereği olarak kabûl edilmiştir. Buralarda devlet, ancak başkalarının hak ve özgürlüklerine karşı tecavüz, kısıtlama, kınama gibi bir durum meydana geldiği, eylem ortaya konduğu zaman harekete geçer ve haksız tasarrufu engeller.
Türkiye'de, Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi Cumhuriyet'in ilk yıllarında da farklı kurum ve kuruluşlara bağlı okullar vardı. Cumhuriyet inkılâbı bir kültür değişimini öngördüğü ve bunu zorlama ile de olsa gerçekleştirmeyi hedeflediği için bütün okulları bir mercie (millî eğitim bakanlığına) bağlamayı ve öğretim-eğitim politikasını bu mercî vasıtasıyla kontrol etmeyi uygun buldu, 3-Mart-1340 tarihinde Meclisin kabûl ettiği "tevhîd-i tedrîsat" kanunu ile bunu sağladı. Kanunun birinci maddesi Türkiye'de mevcût bütün ilmî kurumları ve okulları millî eğitim bakanlığına bağlıyor, ikinci maddesi şer'iyye ve evkaf bakanlıkları ile özel vakıflara bağlı okulları millî eğitime devrediyor, dördüncü maddesi ise yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere bir ilâhiyat fakültesi, din hizmetlerini yerine getirmek üzere memurlar yetiştirmek için de imam hatip okulları açma vazifesini yine milli eğitim bakanlığına veriyordu. Belli bir süre bu kanun uygulandı, sonra zirâat, sağlık bakanlığı, genel kurmay başkanlığı gibi kurumlara bağlı okullar açılmaya başlandı, bu uygulama kanunun rûhuna ve maksadına aykırı görülmedi. Önce yalnızca imam ve hatip yetiştirmek için açılan okullara halk fazlaca rağbet edince hem okulların hem de öğrencilerin sayıları arttırıldı; mezunlara, imtihanları kazanmaları hâlinde başka alanlarda da yüksek öğrenim hakkı verildi. Bu okullarda okuyanlar normal lise derslerini de aldıkları için üniversiteye giriş imtihanlarını kazanmakta ve çeşitli fakültelerde başarı ile tahsil görmekte güçlük çekmiyorlardı. Ayrıca Kur'an okumayı öğrenmek ve genel din bilgisi almak isteyenlere kolaylık sağlamak için Diyanet işlerine bağlı Kur'an kursları açıldı.
"Eğitim ve öğretimde birlik sağlamak" mânâsına gelen "tevhîd-i tedrîsât" adını taşıyan kanununun hedefi "duyguda ve düşüncede" tek tip insan yetiştirmekti. Uygulama gösterdi ki bunun için bütün okulların millî eğitime bağlanması yeterli olmuyordu, bakanlığa bağlı okullarda duygusu, düşüncesi, ideolojisi farklı nice insan yetişmişti, ayrıca demokrasilerde tek tip insandan değil, çoğulcu bir yapıdan söz edilebilirdi, mârifet bu çoğulcu yapı içinde -belli alanlarda- birlik ve beraberliği sağlamaktı. Anlaşılan gerçek, yöneticileri yeni bir millî eğitim ve öğretim politikasına götürmesi gerekirken -bir kısmı da böyle bir anlayışa gelmiş iken- diğer kesim başa dönmeyi, tevhîd-i tedrisatı -bağlayıcı anayasa maddesi hâline getirerek- daha sıkı bir şekilde uygulamayı, farklı düşünce ve alt kültür renklerine hayat hakkı tanımamayı savunur oldular. İmam hatiplere ve Kur'an kurslarına reva görülen muamele ise daha başka gerekçelere dayanıyordu.
Duyguda ve düşüncede tek tip insan yetiştirmek için bütün okulları millî eğitim bakanlığına bağlamayı öngören inkılâp kanunu, diğerleriyle birlikte anayasanın 174. maddesinde yer almış ve bu kanunlar "anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz" denilmiştir. Aslında böyle bir hükmün sevkedilmesi, adı geçen kanunların anayasaya aykırı sayılma ihtimalini, böyle bir içeriğe sahip olduklarını göstermektedir. Kanun koyucu buna rağmen bir kısıtlama getirmekte, evrensel hukuk kriterlerine göre bu kanunlar; insan haklarına ve ülke anayasasına aykırı dursa bile, böyle bir yorumun yapılarak kanunların iptal edilmesini engellemektedir. Bizim konumuz inkılâp kanunlarını evrensel hukuk ve insan hakları bakımından incelemek olmadığı için bu yönü başka yazılara bırakarak tevhîd-i tedrîsat kanununun (ttk.) değiştirilme kâbiliyeti üzerinde duracağız.
Ttk. nun anayasaya aykırı sayılarak iptal edilmesinin kanunla engellenmiş olması bunun değiştirilmesine mânî değildir. TC. anayasasına göre değiştirilmesi mümkün olmayan maddeler 1, 2 ve 3. maddelerdir. Dünyada olup bitenlere, gelişmiş demokrasilere ve ttk. nun uygulamasından elde edilen sonuçlara bakılarak bu kanunun değiştirilmesi mümkündür, hattâ gerekli bile olabilir.
İmam-Hatip okulları, Kur'an kursları, (açıldığı takdirde) isteğe bağlı din eğitimi okulları ttk. na aykırı mıdır?
İrticâyı bahane ederek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamayı ideolojik bir takıntı hâline getirmiş bazı yorumculara göre bu sorunun cevabı "Evet, aykırıdır" şeklinde veriliyor. Meseleye tarafsız ve ilmî olarak bakan bazı hukukçulara göre de bu okulları devletin açması, ttk.nu bir yana laikliğe aykırıdır. Bu ikinci değerlendirmeyi de başka bir yazıda tartışmaya bırakıyorum. Birinci değerlendirmeye gelince buna katılmamız mümkün değildir; çünkü ttk.nun 2. maddesi "bilcümle medrese ve mektepler mâarif vekâletine devir ve raptedilmiştir" diyor. Kur'an kursları medrese ve mektep olmadığı için kanunun kapsamına girmez. Birçok kurumun açtığı sayısız kurs vardır; Kur'an kursları da Diyanete bağlı olarak açılmış kurslardır ve millî eğitimin denetimine tâbîdir. (Yeri gelmiş iken kaydedelim: Bazı emekli generallerin sık sık okudukları "Kur'an kursu yemini" -eğer gerçekten bir Kur'an kusunda okunmuş ise- bu kursun Diyanete bağlı kurs olması mümkün değildir. Bir suçluyu gösterip binlerce masûmu idam etmenin hukuk ve adâletle ilgisi olamaz.)
Halen okullarda mecbûrî olarak okutulan "din kültürü ahlâk bilgisi" dersi dışında kalan ve isteğe bağlı bulunan din eğitimi ve öğretimi anayasanın 24. maddesinde yer almaktadır. Bu eğitim ve öğretimin gerçekleşmesi çeşitli yol ve şekillerde olabilir. Bunlardan birisi de meselâ Diyanet'in veya sivil kurum ve kuruluşların açacakları "din eğitimi ve öğretimi okulları"dır. Bu okulları açmaya ttk. nu engel oluyorsa uygun şekilde tadil edilmesi gerekir. Bu adı geçen okullar millî eğitime bağlı olarak açılır, diğer öğretimi aksatmayacak şekilde programlar yapılır ve yürütülür; ancak bu takdirde de tıpkı Diyanet ve İmam-Hatip okulları gibi "laikliğe aykırılık iddia ve tartışması" devreye girer. Durum ne olursa olsun isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi bir anayasal haktır ve gerçekleştirilmesi engellenemez.
İmam-Hatip liselerinden mezun olanların yalnızca imam ve hatip olmaları, başka bir yüksek öğrenim görmelerinin doğrudan veya dolaylı bir şekilde engellenmesi anayasaya, insan hak ve hürriyetlerine aykırıdır. Ttk.nu "bu maksatla ayrı mektepler açılacaktır" diyor, bu mekteplerden mezun olanların başka yüksek öğrenim dallarından mahrûm edileceklerini söylemiyor. Söylese idi o da insan haklarına ters düşerdi ve tadil edilmesi gerekirdi.
Ttk. nu veya irticâyı bahane ederek, münferit davranışları genelleştirerek din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamak irticâdır, bağnazlıktır, demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır; bu sebeple sürdürülemez ve başarılı olamaz. Duyguda düşüncede tek tip insan yetiştirme projesi çağın gerisinde kalmıştır. Gerekli olan ülkenin halkı ve toprağı ile bölünmez bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak ise bunun için vatanı, milleti ve insanı seven, erdemli, çalışkan, insan haklarına saygılı -işte bu konularda duygu ve düşüncesi bir- insanlar yetiştirmek yeterlidir. Böyle insan yetiştirmenin en önemli şartı ise, kültür ve eğitim politikasının, bu politikaya uygun programların, millete mâl olmuş değerlerle örtüşmesidir, onlara ters düşmemesidir. Bu değerlerin başında din gelir; din ile, dindar ile barışık olmayan projeler başarısızlığa mahkûmdur. Dindar ile mürteciyi biribirinden ayırmanın yolu ise kılık, kıyâfet, ibâdet vb. değildir; başkalarının hak ve özgürlüklerini kısıtlama eylemidir.

 


 

Oynamayı bilmeyen...
Oynamayı bilmeyen "yerim dar" dermiş. Yer darlığı bahane, asıl sebep oynamayı bilmemek. Dindarlığımız, dinin taleplerini hayatımızda gerçekleştirmemiz sözkonusu olduğunda "asıl sebep" bilmemek değildir, tembellik, gevşeklik, şuursuzluk, eğitimsizlik, irâdesizliktir; nefse hoş gelen hayat tarzını sahte argümanlarla meşrûlaştırma sahteciliğidir. İslâmî hayatı fert, cemâat ve devlet alanlarında ayrı ayrı ele aldığımızda bugün Türkiye'de her üçünde de daralmaların bulunduğunu görüyoruz. Din-devlet ilişkisinin bugünkü durumu bellidir, AB üyeliğinin gerçekleşmesi hâlinde ise devletin dîne göre düzenlenmesi hayâl bile edilemeyecektir. Fert ve cemâat olarak İslâmî hayat alanlarının Cumhuriyet tarihi boyunca önemli ölçüde daraltıldığı, bu daraltmanın demokrasiye de, din ve vicdan özgürlüğüne de aykırı olduğu herkesin bildiği ve artık sayısız aydının dile getirdiği bir gerçektir. AB'ye üye olup insan hakları bakımından uyum programı da tamamlanınca bu iki alanda bazı genişlemelerin gerçekleşeceğinde şüphe yoktur. Ancak müslümanların dindarlık kusurlarını yalnızca dışarıdan gelen âmillere ve özellikle din özgürlüğüne ilişkin sınırlamalara bağlamak doğru olmaz. İçten gelen, fert ve cemâat olarak müslümanların kendilerine ait bulunan kusur âmillerini ortadan kaldırmadıkça sonuç vermesi umulacak bir dînî hayat seviyesini yakalamak mümkün olmaz. Bu iç kusurları gidermenin yolu, okulda ve okul dışında yapılacak öğretim ve eğitimdir. Din öğretimi ve eğitiminin zarûrî unsurları arasında öğretici/eğitici, uygun çevre, metod ve motivasyon vardır. Bugün ülkemizde din eğitiminin zarûrî unsurları yok değildir, fakat çok eksiktir, yetersizdir ve çelişkilidir.
Öğretici/eğitici eksikliğini gidermek için okul ciddîyetinde kurslara ihtiyaç vardır; bu kurslar sivil insiyatif çerçevesinde açılıp yürütülmeli, ara vermeksizin devam ettirilmeli; evlenecek olanlar, ana babalar, öğretmenler, hâsılı bütün ilgililer kendilerine uygun kurslardan geçirilmelidir.
Uygun çevre bugün de yarın da en önemli problemlerimizden biridir. Çocuklarımızı dünyadan uzaklaştırıp duvarlar arasına hapsederek sun'i, hayattan kopuk bir "uygun çevre" oluşturamayız. Onlara içinde yaşadıkları dünyayı doğru anlama, değerlendirme, olumsuz etkilenmeme konusunda rehberlik etme durumundayız.
Bize babalarımız, onlara da dedelerimiz din eğitimi verdiler, bunu yaparken birtakım bilgiler ve usûller kullandılar, bunları aynen tekrarlamak/uygulamak da, tamamen terketmek de yanlıştır. Özü ve amacı bize ait, şekli çağdaş ihtiyaçlara cevap verecek usûllere ihtiyacımız vardır.
En önemli unsur motivasyon. Dini öğrenmek için de, yaşamak için de yeterli teşvikten, heyecandan, içten ve dıştan gelecek manevî itici güçten yoksun hâle geldik. Dünyaya olan aşkımız bütün gerçek aşk potansiyelimizi tüketti; ne bezm-i eleste iştiyâk duyuyoruz, ne cennet ümidi ile göz yaşı ve alın teri döküyoruz, ne cehennemden korkuyoruz, ne ilâhî cemal ve rıdvan (ebedî âlemde tecellî edecek olan ilâhî rızânın emsalsiz zevki) bizi dünya zevklerinden ayırabiliyor... Dıştan gelen onca baskıya ve alan daraltmasına rağmen ilk müminleri, fert ve cemâat olarak dindarlığa, dînî hayata, ibâdet ve tâata iten iman gücü, Allah ve Resûl (s.a.v.) sevgisinin bizde tadı değil, adı kalmış, o da işe yaramıyor.
Bahaneyi bırakmanın, serbest olduğumuz alanlarda iyi müslümanlar olmak için çabalamanın zamanı geldi de geçiyor bile. Daha fazlasını isteyenler kendilerine sormalıdırlar: Oraya kadar olanı gerçekleştirebildik mi? Cevap "hayır" ise niçin?

 


 

İmam Hatipler Kastı
İnsanlığın, insan hak ve özgürlüklerini tanıyacak olgunluğa ulaşamadığı zamanlarda ve mekânlarda kast sistemi vardı; aralarında geçişlilik imkânı bulunmayan sosyal sınıflar mânâsındaki kastlardan birine ait olan kişi ne yaparsa yapsın bir yukarı kasta çıkamazdı. Yirmi birinci asrın birinci yılını yaşarken Türkiye'de, İmam Hatip öğrencilerine kast sisteminin uygulandığını görmek hem hazin hem de düşündürücüdür.
İlgili kanun, İmam Hatip Lisesi mezununa, hem meslek alanına hem de diğer alanlara eşit olarak yönelme ve yüksek öğrenim görme hakkı verdiği hâlde önce kanunun lâfız ve rûhuna aykırı olarak Y.Ö.K.nün yaptığı yorum ve uygulama, diğer meslek liselerinden mezun olanlarla birlikte İmam Hatip mezunlarını da, meslek alanı dışında yüksek öğrenim alma hakkından mahrûm bıraktı. Bu haksız uygulama karşısında sahipsiz ve çâresiz kalan bazı İmam Hatipliler, istedikleri alanda yüksek öğrenime girebilmek için okul değiştirme yoluna gidince, bunu haber alan ilgili bakanlık -kendi beyanlarından basına yansıdığına göre- derhal İmam Hatipli avına çıkmış, okul okul tarama yaparak naklen gelen öğrencileri soruşturmaya başlamış, tespit ettiklerini de eski okuluna; yani İmam Hatip kastına iade edecekmiş. Pekala niçin ve ne hakla iade edecekmiş? Bu sorunun cevabı hem kolay hem zor. Türkiye'de bir zamandan beri uygulanan usûle göre cevap ve savunma çok kolay; çünkü mutlaka bir karar alınmış, bir yönetmelik veya kanun çıkarılmıştır; yapılan da (öğrencilerin okul değiştirmeleri de) bunlara aykırıdır. Sorumlu bakanın karşısına çıksanız söyleyeceği şudur: "Efendim bizim uygulamamız yasaldır, itirazı olanlar mevzûâtı değiştirsinler, muhatap mevzûât koyucudur". Cevap aynı zamanda zordur; eğer mevzûâtın meşrûluk ve hukûkîliği şekil yönünden değil de genel ve evrensel hukuk ilkeleri, insan hak ve özgürlükleri yönünden ele alınıp değerlendirilirse! Böyle değerlendiren bulunursa onların da söyleyecekleri vardır: Efendiler, neden bu hukuka aykırı mevzûâtı çıkarıyor da insanları en tabîî haklarından mahrûm ediyor, bir kısım vatandaşları suça, kanunsuzluğa ve anarşiye itiyorsunuz!
Öyle anlaşılıyor ki, yanlış algılanan, yanlış değerlendirilen ve gerçek sınırlarının dışına taşırılan irticâ olgusu ve tehdidi bazı güçlü çevreleri, İmam Hatip öğrencilerini durdurma, kamu görevi alanlarını sınırlama, topluma olan etkilerini asgarîye indirme kararını almaya sevketmiş bulunmaktadır. Bu çevrelere yanıldıklarını anlatmak da mümkün olmamaktadır. Türk toplumunun büyük çoğunluğuna rağmen alınan ve uygulanan bu kararlar, ülkedeki çarpık demokrasi anlayışı ve uygulaması çerçevesinde mümkün olabilmekte, mecliste milleti temsil eden vekillerin çoğunun râzı olmadığı şeyleri bile engellemeleri çoğu zaman mümkün olamamaktadır.
Din ve düşünce özgürlüklerine yönelik haksız kısıtlamaların ortadan kaldırılması konusunda dışarıdan gelecek baskıya umut bağlayanların şunu bilmeleri gerekiyor: Eğer baskı altına alınacak özgürlük Müslümanların din özgürlüğü ise hem Amerika hem de Avrupa, çeşitli sebeplerle buna -kendilerince uygun bir yere kadar- göz yumacaklardır, yummaktadırlar. Şu hâlde himmete muhtaç olanlar bunu başkalarından bekleyemeyecek durumdadırlar. Din, düşünce ve öğretim özgürlüklerinin haksız ve ölçüsüz bir şekilde kısıtlandığından şikâyeti olanların sivil irâde ve inisiyatife ihtiyaçları vardır. Yeniden sivil toplum örgütleri oluşturmak, müştereki olan diğer örgütlerle işbirliği yapmak, hukuk ve meşrûiyet içinde kalarak var güçlerini sarf etmek, ilgilileri yanlış yoldan çevirmek için kamu oyu baskısı uygulamak durumundadırlar.
"Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol"

 


İmam Hatipler
Anadolu'ya çıktıkça İmam Hatip Liseleri hakkında yerinden bilgi almaya çalışıyorum. Üzerlerine düşeni yapmadan, korumak için bir kapı bile aşındırmadan, okulun önünde bir saat bile nöbet beklemeden -karşı atak sebebiyle- ümitsizliğe düşen veliler çocuklarını bu okullardan alınca, yeni kayıt için de başvuran olmayınca, 1930 lu yıllarda olduğu gibi "talebesizlik yüzünden kapandı" hikâyesinin tekrarına ramak kalmış. Geride bıraktığımız öğretim yılında okullar çok sayıda mezun verince iyice boşalmış, binalara el koymak için bekleyenlerin iştahları kabarmış, bazılarına da el koyup başka okullara vermişler. 2000-2001 ders yılında durum biraz değişmiş; hamiyetli, duyarlı ve şuurlu insanlarımızın da gayretleriyle bu yıl İmam Hatip liselerine kayıt için başvuranların sayısında artış var. Kendilerine "Bu okullardan mezun olanların meslek dışında yüksek öğrenim imkânları kısıtlanmıştır, imtihanda başarılı bile olsanız puanlarınız, YÖK'ün haksız ve adâletsiz uygulaması sebebiyle gasbedilmektedir, buna rağmen niçin bu okullara başvuruyorsunuz?" diye sorulduğunda, özellikle öğrencilerden, velileri utandıran cevaplar çıkıyor: "Biz çalışacağız, azim ve gayretle engelleri aşacağız, gerisi yöneticilerin ve velilerin işidir..."
İmam Hatip Okulları elli yıl önce açılırken "buradan gerici yetişir" diye istemeyenler vardı, isteyenler de iki guruptu, bir gurup oy kaygısı ve "aydın din adamı" beklentisi içindeydi, dindar müslümanların ise hem din âlimine ve hizmetine ihtiyaçları vardı, hem de dindar aydını, bürokratı böyle olmayanlara tercih ediyorlardı. Bu karşılıklı düşünce, kaygı, beklenti ve tedbirler elli yıldır sürüp geliyor. Önce dindar kesimin gayretiyle İmam Hatip Okulları "hem mesleğe hem de yüksek öğrenime yetiştiren orta öğretim kurumları" statüsünü kazandı, öğrencilerden isteyenler mesleğe veya meslek doğrultusunda yüksek öğrenime yöneldiler, isteyenler de imtihanda başarılı olup diğer fakülte ve yüksek okullarda okuyarak mezun oldular, çeşitli mesleklere ve ilim dallarına intisap ettiler. Bu sayede birçok çocuğumuz okuma imkânı buldu (başka okullara gidemezlerdi), ülkemizin okumuş insan sayısı arttı, diğer liselerden gelenler kadar İmam Hatiplerden gelenler de başarılı oldular, millet ve memleket hizmetine girdiler. İmam Hatip mezunlarının oluşturduğu hiçbir anarşi ve terör gurubu görülmedi, siyasî kanâat ve aidiyet olarak da mezunlar, hemen her partide yer aldılar. Buna rağmen "dindar okumuşlar" istemeyen bir kesim, 28 Şubat'tan sonra çeşitli bahaneler ileri sürerek, münferit olayları ve az sayıda kötü örneği genelleştirerek bu okulların orta kısmını kapatmaya, lise kısmını da kapatmadan beter hâle getirmeye muvaffak oldular. Bunu niçin yaptılar, neden korkuyorlar? Resmî sayılacak beyanlara bakılırsa irticâdan korkuyorlar. Peki bu okulların irticâya bulaştıklarının delîli nerede? Eğer irticâ "dindarlık, dini daha geniş bir çerçevede yaşamak" ise yalnızca İmam Hatip mezunları değil, milyonlarca müslüman böyledir; buna irticâ diyenlerin, irticâyı böyle anlayanların ne yapmak istediklerini anlamakta zorlanıyorum. Yok irticâ "demokratik cumhuriyeti yıkarak yerine totaliter-şerîatçı bir düzen getirme" inancı, düşüncesi ve hareketi ise topyekün İmam Hatiplilerin böyle bir hareket içinde bulunduklarının kanıtı nerede!? Vesikasız, delîlsiz irticâ suçlamasını doğru bulmadığını isabetle ifade eden Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Mustafa Bumin'in şu sözlerini, nereye koymak gerektiğini de bilemedik: "Bugün yaşanan sorunların kaynağı imam hatip okullarının fazla olmasıdır. Buradan mezun olanlara doğrudan üniversiteye giriş hakkı verilmesidir. Eskiden fark sınavları vardı. Onu kaldırdılar. Öyle olunca tabîî Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girerler. Kaymakam da olurlar, vali de..." . Sayın Bumin, İmam Hatip mezunları niçin kaymakam ve vali olmasınlar, onlar TC. vatandaşı değil mi? Tahsilini yapmış, imtihanını kazanmış bir İmam Hatip çıkışlı vali veya kaymakamın kusuru "dindar olması ihtimali" midir? Dindarlığı özel hayatında kalan, inanç ve duyguları yüzünden vazifede kusur işlediği sabit olmayan bir kimseyi ikinci sınıf vatandaş yerine koymak hukuk ile bağdaşır mı? Başka liselerden mezun olanların inançları, ahlâkları, siyasî ve dünya görüşleri tek tip midir? Bunlar sicilleri temiz olduğu sürece vali ve kaymakam olabiliyorlar da İmam Hatipliler niçin olamıyor?
Türkiye'de bir kesim sermayeyi rengine, lise mezunlarını farklı dersler okumuş olmalarına, memurları dindar olup olmamalarına, öğrencileri kılık ve kıyâfetlerine... göre bölüyor, bir bölüğe öz evlât ve imtiyazlı vatandaş, diğer bölüğe üvey evlât ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyorlar; asıl "bölücülük" bu değil midir? Böyle bir bölücü tutum ve yaklaşımla ülkenin birlik ve bütünlüğü nasıl korunacak? Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikleri hâlde sırf düşünceleri, inançları ve hayat tarzları yüzünden farklı muamele gören, hakları ve özgürlükleri kısıtlanan milyonların duygu ve düşüncelerinin ne yönde gelişeceğini hiç düşünen yok mu?
Ülkesini ve milletini sevenlerin, el ve işbirliği yaparak bu yanlış gidişe dur demeleri gerekiyor. Bu milletin değerleri var, asırlardır içinde yaşadığı vazgeçilmez gelenekleri var, everensel hukuk ve ahlâk ilkeleri var; işte bunların çerçevesinde hak ve özgürlüklerin tanımlanması, hukukun üstünlüğünün tanınması; yargısız infazın, ayrımcılığın, delîlsiz suçlamaların, vehme dayalı tedbirlerin ortadan kaldırılması ilk adımda yapılması gereken şeylerdir.

 


 

Kur'an Dersleri
Diyanet İşleri Başkanı, ilköğretim okullarına, isteğe bağlı Kur'an dersleri konmasını teklif etmişti. Bu teklife çoğu olumlu olmak üzere tepkiler geldi, bana göre en olumsuz, ters, paranoik olanı T. Saylan'a ait. Sayın Saylan, "okullara Kur'an dersi koymanın laikliğe aykırı olduğunu, bunun, yeşil kuşak projesinin bir uygulamasından ibaret bulunduğunu, eğer böyle bir şeye teşebbüs edilirse birtakım çağdaş dernekler aracılığı ile karşı mücadele verip engelleyeceklerini" söylüyor.
Laiklik bu din karşıtı bay ve bayanların elinde Demokles'in kılıcı, hemen onu dile getirerek din özgürlüğünün ve dolayısıyla insan hakları ve demokrasinin gereği olan her teşebbüse, her talebe karşı çıkıyorlar. Bağnazca din karşıtlığı gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri mühürlenmiş hâle getirince bu sözde aydınlar, çağdaş dünyadan, toplumlarından, halklarından kopuyor, kendilerine mahsus garip bir âlemde yaşıyorlar. Çağdaş dünyada isteğe bağlı din derslerinin serbest olduğunu, geniş ölçüde uygulandığını, laikliğe aykırı bulunmadığını, okulların bu ders için gün, saat ve hoca tahsis ettiğini bilmeyen yoktur (din karşıtı sözde aydınlar müstesna).
Bu bay ve bayanlar akıllarını, irticâ ve yeşil kuşak "komplo teorileri" ile bozmuş durumdalar; en masûm dindar istekleri bile onlara göre irticâdır, laikliğe aykırıdır, ülkede ve bölgede şerîata dayalı bir düzen kurmak isteyenlerin plânlı faâliyetleridir. Ama şunu bilmeleri gerekiyor ki, artık bu argümanlar, aldatmaca gerekçeler, istismarlar, samîmî olmayan çıkışlar sırıtıyor, tiksinti veriyor, kimseyi tatmin etmiyor.
Kur'an İslâm'ın temel kaynağıdır. Onu hem asıl dilinden ve metninden okumak, hem de meâlini ve tefsirini okuyarak içeriğini anlamak müslümanların (her çeşit müslümanın) başta gelen dîni ödevidir. Laik devlet, nüfusun büyük çoğunluğunun bu talebini görmezlikten gelemez ve herhangi bir gerekçe ile engelleyemez. Ya halkı serbest bırakır, dini ödevlerin gerekli kıldığı örgütlenmeye izin verir, sivil örgütler Kur'an ve din eğitimini de üstlenirler, yahut da okullarını, isteğe bağlı olarak bu öğrenime açar. Üçüncü bir şık mevcût değildir.
Bu bay ve bayanların alıştıkları ve bazan sonuç alarak cesaretlendikleri eylem tehditlerine gelince, milletini ve memleketini seven bir insan olarak hatırlatayım, asıl korkulması gereken milyonların tepkisi ve eylemidir; cehâlet ve gaflet yüzünden onları sokağa döktüğünüz zaman kıyâmet kopar ve toz dumana karışır, ülke zarar görür, dostlar üzülür, düşmanlar sevinir.
Okullarda isteğe bağlı Kur'an öğretimine karşı çıkan ve etrafına tehdit savuran bu bayanın, aynı zamanda YÖK üyesi olduğunu düşününce insanın aklına Bekri Mustafa'nın hikâyesi geliyor. Bilindiği gibi Bekri Mustafa akşamcıdır, namazla niyazla alâkası yoktur, buna rağmen öyle bir adam kıtlığı meydana gelir ki, onu Sultan Ahmed Camîî'ne imam yaparlar. Bir gün cenaze namazı kıldırması gerekir, bir ara tabuta yaklaşarak gizlice bir şeyler söyler, sonradan bir meraklı ne söylediğini sorunca şu cevabı verir: "Âhirete gittiğinde sana, dünyada ne var, ne yok diye sorarlarsa onlara 'Bekri Mustafa Sultan Ahmed Camîî'ne imam oldu' dersin, gerisini onlar anlar!"

 


İbn Haldun Lisesi
Biri imrendirici, diğeri sevindirici iki bilgiyi okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
İmrendirici, "darısı başımıza" dedirtici bilgi/haber şöyle:
Hollanda'da Rotterdam şehrinde, Türkiyeli, Faslı, Cezayirli... birkaç hamiyetli müslüman bir araya gelip dernek kuruyorlar; derneğin amacı, müslüman çocukların okuyacağı, normal lise dersleri yanında Arapça, Kur'an ve genel İslâm bilgisi de verilecek bir lise açmak. İlgili kuruma başvuruyorlar, kurum "belli bir dinin mensuplarına mahsus lise olmaz" diye başvuruyu reddediyor. Bir yıl sonra bir hristiyan gurup aynı taleple müracâat ediyorlar, kurumun ilgili heyeti olumlu bulma eğilimi gösterince bir bayan üye itiraz ediyor; "geçen yıl müslümanların aynı mâhiyette bir isteklerini geri çevirmiştik, ya onlara da izin verelim yahut bunlara da izin veremeyiz" diyor. Heyet itirazı yerinde buluyor, müslümanları dâvet ediyor ve onlara da lise açma izni veriyorlar. Lise "İbn Haldun Lisesi" adıyla açılıyor, birkaç yıldır faâliyet gösteriyor, ülkede ilk örnek olarak bünyesinde hem meslek liseleri hem de -Türkiye'deki deyişle- düz lise bulunuyor. Okulu gezdim, genç yaşına rağmen oldukça iyi; temiz, düzenli, öğretim heyeti kaliteli, öğrencisi yeterli, kızlar ve erkekler için ayrı iki mescit ve abdest alma yerleri var, bahçesi, oyun ve spor yerleri yeterli ölçülerde. Sizin anlayacağınız bir İslâm ülkesi olan Türkiye'de İmam Hatip Liseleri kapatılırken Hollanda'da açılıyor, tam bir özgürlük içinde eğitim ve öğretimine devam ediyor. Allah sayılarını arttırsın; edindiğim intibaa göre pek yakında, Avrupa'nın başka ülkelerinde de sayıları artacak.
Türkiye'de başları örtülü diye öğrenim hakları engellenen kızlarımızdan bir kısmı, Avusturya gibi bazı ülkelere gitmiş ve üniversitelere, başları örtülü olarak kabûl edilmişler. Bazı etkili ve yetkili çevreler bunu engellemek için teşebbüs etmişlerse de başarılı olamamaışlar. Bu da ayrı bir sevindirici ve imrendirci olay.
Türkiye'deki guruplaşmanın aynen Avrupa'ya da taşındığını biliyoruz. Haklı haksız çeşitli sebeplerle müslüman guruplar arasında bir soğukluğun, ayrımcılığın hüküm sürdüğünü de üzülerek görüyorduk. Son Avrupa seyahatimde görüştüğüm bazı gurpların ileri gelenlerinde bir yumuşama gördüm, birbirlerinin hizmetlerinden övgü ile söz edenlerine, "Allah râzı olsun, şöyle şöyle yaptılar..." diyenlerine rasladım; bu da benim için çok sevindirici bir gelişme oldu. İslâm'ın, farklı inanç ve mezheplere nasıl baktığını, bir dine bağlı, fakat farklı yorum ve anlayışları benimsemiş gurupların birbirine karşı nasıl davranmaları gerektiğini biliyoruz. Müminler kardeştir, bir kimsenin söz ve davranışı onu -bütün müslüman gurupların ittifâkı ile- dinden çıkarmadıkça kardeşlik ilişkisi bâkîdir, devam eder, bozulmaz. Müminin aile fertleri, sonra akrabası, komşuları, arkadaşları, gurupdaşları kendine daha yakın olabilir. Bu "daha yakın" olmanın meşrûiyeti de onların, genel İslâmî kurallara ve değerlere göre kusurlu olmamalarına bağlıdır. Bu daha yakın kardeşlerden sonra uzak kardeşler gelir; diyelim ki bunlar da başka guruplara bağlı olan müminlerdir. Gurup farkı kardeşlik ilişkisini bozarsa veya İslâm'ın genel kurallarına göre üstün ve yakın olanın, aşağıda ve uzakta görülmesi sonucunu doğurursa meşrû olmaz, dinin yerdiği tefrika doğmuş bulunur.
Bir ay içinde yaptığım iki seyahatta Diyanet'e, Millî Görüş'e, Merhum Süleyman Efendi'nin cemâatine, Fethullah Hoca'nın cemâatine mensup olan, hiçbirine bağlı bulunmayan müslümanların mekânlarına uğradım, bazılarında sohbetler yaptım, her birinin güzel şeyler başardıklarını gördüm. Başarılanların tamamı ümmetin malı, dine ve ümmete hizmet, duygulanmamak, sevinmemek, teşekkür etmemek mümkün değil. Bütün bu güzellikleri bozan tek şey, ahlâkî olmayan rekâbet ve tefrika idi, onun da yumuşamakta olduğunu görmenin sevincini yaşadım. Bir gurupta hizmet veren kardeşlerimden ricam, gurubu okul gibi, İslâm şehrinin ailelerinden bir aile gibi görmeleri ve aralarındaki ilişkiyi "kardeşlik çerçevesinde" yürütmeleridir. Kardeşlerin, ahlâkî ölçülar içinde iyiyi ve daha iyiyi başarmak için yarışmaları tabîîdir, güzeldir, meşrûdur.

 


Avrupa İslâm Üniversitesi
Hollanda'da Rotterdam İslâm Üniversitesi adıyla bir öğretim kurumunun açıldığını işittiğim ve gazetelerde okuduğum zaman ilgilenmiş, hayırlı olması için duâ etmiştim. Rektör olarak adı geçen arkadaşımız beni de açılışa ve öğretim üyeliğine dâvet etti. "Türkiye'de başlanmış işlerim bulunduğunu, bunları bitirmeden böyle bir işe girmeyi düşünmediğimi, ama nasip olursa açılışa geleceğimi ve birkaç gün de seminer ve konferans verebileceğimi" söyledim. Açılışa gidemedim, birkaç ay sonra diğer vaadimi yerine getirdim. Bu arada dostum ve değerli ilim adamı Süleyman Ateş de o üniversiteye intisap etmişti. Rotterdam'da kaldığım birkaç günde sohbetler ve istişâreler yapıldı, üniversiteyi kuran ve yönetimi de elinde tutan kişiden şikâyetçi idiler. Ya kurumu devralarak onun ilişkisini kesmeye veya ayrılmaya karar verdiler. O günlerde birincisinin mümkün olamayacağı anlaşıldığı için birlikte ayrılarak yeni bir üniversite kurmayı kararlaştırdılar, yabancı hocalar da onlara katılmıştı. Faâliyet yürürken arkadaşlardan birinin guruptan ayrıldığını, eski üniversitenin kurucusu ve kendisinin de şikâyetçi olduğu zat ile anlaşma yaparak orayı satın aldığını ve beraber mücadeleye girdiği arkadaşları dışlayarak, Rotterdam Üniversitesi'nde yeniden derlemeye çalıştığı bir kadro ile öğretime devam ettiğini bana haber verdiler; olan bitene üzüldüm. Hollanda gibi küçük bir ülkede ve aynı şehirde iki üniversitenin fazla olduğu ortada. Dileğim yanlış anlamaların ve varsa başka hesapların ortadan kaldırılarak birlik ve beraberlik içinde bu hayırlı teşebbüsü başarıya ulaştırmalarıdır.
Ben güvendiğim arkadaşlarımın sahip olacakları veya yeniden kuracakları üniversiteye katkıda bulunacağıma söz vermiştim. Bu katkımı her yarı yılda onbeş gün yoğun ders vererek yapmak şeklinde belirledim. Süleyman Ateş ve arkadaşlarının kurdukları benim de misafir hoca olarak vazife aldığım üniversitenin adı "Avrupa İslâm Üniversitesi" oldu, şu günlerde buradayım bu yazıyı da burada kaleme alıyorum.
Avrupa'da yaşayan dindaşlarımızın İslâm eğitim ve öğretimlerine katkıda bulunmak, bu arada Avrupalılara da İslâm'ı doğru anlatmak ve tanıtmak maksadıyla böyle kurumlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu konuda farklı düşünenler de var. Onlar "Türk olmayan Müslümanlar bizi ilgilendirmez, Türk olanlara da din görevlisi ve öğretmeni Türkiye'den gitmeli, böylece hem dine hem de Türk kültürüne hizmet verilmiş olur" diyorlar. Bu da saygıya değer bir görüş olmakla beraber, hem diğer müslümanları dışlaması hem de giderek Türkiye'den görevli gönderme ve Avrupa ülkelerinde Türkçe öğretim yapma imkânları daraldığı için, kendi düşüncemizin daha uygun olduğu kanâatimizi muhâfaza ediyoruz.
Dostlarımın şunu bilmelerini istiyorum: Türkiye hâlâ İslâm âleminin ümididir. Orada yanlış giden bazı şeyler varsa bunlarla mücadele etmek bu ülkenin nimetiyle beslenmiş insanların ödevidir. İmama kızıp câmiyi terketmeye niyetimiz yoktur. Kısa süreler için ayrılsak da devamlı hizmet yerimiz Allah'ın lütfu ve ecdâd yadigârı olan ülkemizdir.

 


 

Duygular Paylaşılamaz
"Çeken bilir ayrılığın derdini"
"Ateş düştüğü yeri yakar".
Telefonun diğer ucunda ağlamaktan konuşamayan, tıp fakültesi üçüncü sınıfına gelmiş ve kendi isteği ile örtünmüş kızının ya açılmak veya fakülteyi bırakmak durumunda olduğunu, emeklerinin boşa gideceğini, hayallerinin parçalanacağını, çâresiz kaldığını söyleyen anne; telefonda bir başkası, bu defa kız öğrenci, "kendini bildi bileli başını örttüğünü, şimdi öğretmenlik fakültesinde okuduğunu, fakültenin dış kapısında ancak bir öğrencinin girebileceği kadar dar bir kapı yapıldığını, buraya polislerin yerleştirildiğini, başını açmadıkça fakültenin bahçesine bile girme imkânının bulunmadığını, bu sebeple gelip bekleyip döndüklerini söyleyip çâresizlik içinde hıçkıran öğrenci kız... bunların rûhlarını saran acı duyguları, öfke ve nefreti, aynı duyguları aynı sebeplerle yaşamayanların bilmesi ve paylaşması mümkün değildir; yanana acımak, üzülene üzülmek başka bir duygudur, ancak bundan da mahrûm olanlar var. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) deyişiyle "Allah'ın kalplerinden merhameti sildiği kimselere karşı elden ne gelir?!"
Tutturmuşlar bir şarkı, durmadan şunu sorup araştırıyorlar, "yüksek öğrenim görecek yaşa ve başa gelmiş bir genç kız başını niçin örtüyor, nasıl örter, bunlara nasıl bir menfaat sağlanıyor, bunu kimler karşılıyor, elele eylemini hangi gizli örgüt plânlamış, arkasında kim veya kimler var, bu bir merkezden düzenlenmiştir, bu merkez hangisi...". Bu soruların içinde "imanın, inancın, gönülden bağlılığın insana neler yaptırabileceği" sorusu yok; niçin yok? Çünkü bu soruyu soranların belki tamamı ömürlerinde bir kere dini inançları gereği bir amel gerçekleştirmemiş, bir iş yapmamış, nefsin bir arzusunu dizginlememiş, bir menfaatini geri tepmemiştir... İmanın, inancın ne kadar güçlü bir itici (saik, motif) olduğunu bilmez.
Bir yandan "yurdu, namusu, mukaddesâtı, insanları korumak uğruna canını verenlerin şehit olduklarından" söz ederler, cenazelerinde boy gösterip nutuklar çekerler, diğer yandan insanı en aziz varlığı olan canını vermeye sevkeden (iten, götüren) şeyin ne olduğu üzerinde düşünmezler, durmazlar. Burada itici "varoşlarda yaşamak mı, köyden şehire göçmenin getirdiği kimlik ve kişilik bunalımı mı, geri kalmışlık mı, yoksulluk mu...?" "İnsanlar niçin ölüyorlar" demiyorum, "Niçin şehit oluyorlar?" diye soruyorum. Kur'an'a göre şehitler ölmez, Allah'ın büyük lütûflarına mazhar olarak özel bir hayatla yaşamaya devam ederler. Bunu duyan, bilen ve inanan bir mümin Allah rızâsı için canını verir. Eğer iman bir kimseyi canını veremeye itiyorsa başını örtmeye, namaz kılmaya, zinâdan, içkiden, kumardan, faizden, rüşvetten... geri durmaya niçin itmesin?
İnancı yüzünden örtünen, bu çağın insanı olduğu için de okumak ve yüksek öğrenim görmek isteyen bir kızı açılmaya zorlamanın ona verdiği acıyı biz erkeklerin de, aynı inanç ve duyguları yaşamamış olan kadınların ve kızların da paylaşmaları mümkün değildir! Onlar yanıyor biz ise ancak acıyarak seyrediyoruz; yanan ile acıyarak seyredenlerin duyguları birbirine eşit değildir. Ancak inananlar hiç olmazsa onları anlayabiliyorlar. Şairin deyişiyle:
"Madem ki böyle duygularım kalmış çok şükür!"

 


 

Cumhuriyet ve Başörtüsü Eylemi
Tarihe mâlolan Sultanahmet mitinginde üçyüz elli bin kişi vardı, ömrümde o kadar bayrak görmemiştim, kimsenin burnu kanamadı, polisler gölgelerde dinlendiler, konuşmacılar ve halk yalnızca şu taleplerini dile getiriyorlardı: "Temel öğretimi istediğiniz kadar uzatın ve zorunlu kılın, yalnız İmam-Hatiplere ve diğer meslek liselerine zarar vermemesi için kesintili (5+3) yapın". Bu kadar kalabalık arasında yüz kadar gencin elinde farklı bir pankart vardı, birkaç genç de kubbe üzerine çıkmış başka bir bez-pankart sallıyorlar ve slogan atıyorlardı; bütün medya günlerce ve her gerektikçe yalnızca bu istisnaî manzarayı, bir avuç gencin aykırı davranışını verdiler, hep bunu gözler önüne sermeye gayret ettiler.
Haklar, hürriyetler ve başörtüsü için elele eyleminde, sayısını kimsenin bilemediği büyüklükte bir insan zinciri, Türkiye'nin yarısında elele verdiler ve yalnızca haklara saygı gösterilmesini ve başörtüsüne dokunulmamasını istediler. Bu kadar kalabalığın arasında akıllı mı, deli mi, memur mu , sivil mi, ajan mı, kiralık mı olduğu bilinmeyen bir kişi de "yetmiş beş yıldır süren zulüm" ibaresi yazılı bir pankart taşımış. Ormana kör, bir çürük ağaca dört gözlü olan medya ve laikçiler yalnızca bu pankartı görmüşler, onu gösteriyor ve onu tartışma konusu yapıyorlar. Bu oyun yetmemiş gibi şimdi de kocaman kocaman başlı adamlar masûm bir gösteriyi "cumhuriyete karşı başkaldırma provası" olarak takdim ediyorlar, "cumhuriyet için elele" eylemini, "başörtüsü için elele" eyleminin rövanşı hâline getirmek, insanımızı "başörtüsünü isteyenler" ve "cumhuriyeti isteyenler" şeklinde ikiye bölmek istiyorlar.
Çağdaş değerleri, tabuları, kutsalları kullanarak (istismar ederek) amaçlarına ulaşmayı ahlâklarına aykırı saymayanlar başörtüsünü engellemek için çağdaşlığı, Atatürk ilke ve inkilâplarını, laikliği kullandılar; yetmedi şimdi de cumhuriyeti kullanmaya başladılar. Bu değerlerin, kurum ve kavramların başörtüsüne destek mi, köstek mi olduğu konusunu özet hâlinde bir daha ele alalım:
a) Çağdaşlık kılık kıyâfet meselesini bireyin tercihine bırakmaktır, çağdaşlık kılık kıyâfete müdahalenin insan haklarına, insanın kimlik ve kişiliğine saygısızlık olarak telakki edildiği zaman parçasının ve uygarlık düzeyinin adıdır.
b) Atatürk'ün kadınlar için bir kıyâfet belirlemediğini bilmeyen yoktur, ancak şu meâldeki sözünü öncelikle Atatürkçü geçinenlerin bilmedikleri anlaşılmaktadır:" Kadınlarımızın şer-i-şerife (dine) uygun olarak giyinip toplum içine karışmalarında, eğitime ve hizmete katılmalarında büyük faydalar vardır". Bu söze göre başlarını örtüyorlar diye kızlarımızın öğrenim kurumlarından uzaklaştırılmaları Ata'nın arzu ve irâdesine ters düşen bir davranıştır.
c) İnançları sebebiyle örtünen kızlarımızı okullara, devlet dairelerinde ve işyerlerinde çalışmaya kabûl etmemek laikliğe aykırıdır; bu hakkı engelleyen kanunlar, tüzükler, yönetmelikler, kararlar Anayasaya, insan haklarına ve laikliğe ters düşmektedir; çünkü laiklik ilkesinin temelinde kişinin din ve vicdan özgürlüğü vardır, bu özgürlüğü serbest olarak kullanma imkânı vardır, bu konuda -mevzûât ile de olsa- herhangi bir engelleme ve baskının bulunmaması vardır.
d) Cumhuriyet hâkimiyetin bir ferde veya guruba değil, halkın bütününe, millete ait olmasıdır, yönetimde son sözün millete ait bulunmasıdır. Örtünen kızlar ve hanımlar ne zaman, nerede "tek kişi veya seçkinler zümresi yönetimi" istediler? Halkın talebini çeşitli vasıtalarla dile getirenler mi cumhuriyetçi, onları susturup kendilerini seçkinler zanneden bir gurubun irâdesini zorla millete kabûl ettirmeye çalışanlar mı? Örtünenleri ve bu hakkın engellenmemesi için elele verenleri cumhuriyet düşmanı ilân edenlerin gözü kesiyorsa halk oylamasına gidilsin; halk oylaması isteyenler mi cumhuriyetçi, ondan kaçanlar mı?
Milletini ve memleketini sevenler, insan hak ve hürriyetlerine saygılı olanlar, sağduyusuna hâlâ sahip bulunanlar! Sakın oyuna gelmeyin, cumhuriyet rejimi, isteyenin örtünmesinden yanadır, örtünenlerin cumhuriyetle bir meseleleri yoktur, "cumhuriyeti başörtüsünün karşısına dikmeye hayır, cumhuriyeti insan hak ve özgürlüklerinin teminâtı kılmaya evet!"

 


Telefondaki Ses
Telefondaki ses bir başka mânâda "bir torunuma" ait; babası yıllarca önce öğrencimiz olmuş, kızı büyümüş, liseyi bitirmiş, kafasının hakkıyla tıp fakültesini kazanmış, dört yılı başarı ile geçirmiş, son iki yıldır başörtüsü yüzünden sıkıntılar yaşadığı hâlde bu da başarısına engel olmamış, iki yıl daha dokunmasalar tıp fakültesini bitirecek, aynı imanı ve değerleri paylaşan kardeşleri nasıl gerektiğinde "din, vatan, millet, insanlık ve diğer yüce değerler için ölümün bile üzerine gidiyorlarsa" o da hizmetin çağırdığı ve gerekli kıldığı yere gidecek, Allah''n lütfedeceği şifâya vesile olacak, ibâdetin bir çeşidi olarak yapacağı hizmetten -maddî karşılığı yanında- ondan da önemli olarak manevî zevk ve ecir alacak, fakat heyhat, nerede o imkân, o özgürlük zemini ! Kendisine dayatılan şart onun en kutsal değeri, en hassas bağı ile ilgili; ya inandığını yaşayamayacak, haram bildiğini işleyecek, yahut da büyük emeklerle elde ettiği tıp öğrenimi ve bunun sonunda elde edeceği tabiplik mesleğinden mahrûm olacak. "Ya başını açacaksın ya okuldan atılacaksın; üçüncü bir seçeneğin yok!"
Babasıyla konuşup dertleşmişler, bir karara varamamış olmalılar ki, bir de hoca dede ile konuşalım demişler.
Babası benimle bir iki cümle konuşup kendisini tanıttıktan ve konuyu da bildirdikten sonra telefonu kızına veriyor ve kendisi aradan çekiliyor.
- Alo, Hocam, babam konuyu söyledi, biz elimizden geldiği kadar direndik, bir kısım arkadaşımız çeşitli baskılar ve gerekçelerle ya başlarını açarak veya peruk takarak girdiler ve biz şimdi bir yol ayrımına geldik, başımız örtülü olarak fakülteye alınmıyoruz (olay İzmit'te geçiyor), şimdi yıl kaybedeceğiz, sonra da okulu ve okuma hakkımızı; ne yapalım, bize ne tavsıye ediyorsunuz?
- Sevgili kızım, sen başını örtmenin farz, mahrem olmayan kimselere saçını göstermenin haram olduğuna inanıyor musun?
- Evet hocam, bugüne kadar da bu inancım sebebiyle direndim, ancak şimdi kafama takılan husûs şudur: Kapalı müslüman kadınları muayene ve tedâvi etmek üzere kadın doktor yetiştirmek müslümanlara farz değil midir? Biz fakülteyi bırakırsak kadın doktor nasıl yetişecek? Bu bakımdan başımızı açarak da olsa okuyup doktor olmamız genel (ictimai, ümmetle ilgili) bir zarûret olmaz mı?
- Cemiyet içinde yeterince açık veya kapalı bayan doktor var. Başlarını açarak okuyan ve gelecekte doktor olacak binlercesi de mevcût. Bu bakımdan bir zarûretten söz edilemez. Ayrıca yeterli ehliyette ve sayıda kadın doktor bulunmadığında müslüman kadınlar erkek doktorlar tarafından da muayene ve tedâvi edilirler, bunda sakınca yoktur. Dinimiz, mensuplarına "yeteri kadar kadın doktor veya milletin ihtiyaç duyduğu başka elemanlar, meslek sahipleri yetiştirin, bu size farzdır" derken, başka emir ve yasakları çiğneyerek yetiştirin demiyor, "hem dininizi koruyun, hem de dünya hayatınız için gerekli olan ihtiyaçlarınızı karşılayın" diyor. Müslümanlara düşen vazife, dinin emirlerini ve yasaklarını çiğnemeden dünya hayatına dair ihtiyaçlarını temin etmektir. Öyle inandıkları için başlarını örterek okumak ve çalışmak isteyen kızlarımızın ve kadınlarımızın bu isteklerine karşı çıkanlar ve onları öğrenme ve çalışma haklarından mahrûm bırakanlar, yabancı güçler değil, bizi yönetenlerdir. Kimlikli, kişilikli, şuurlu, haklarının peşinde olan vatandaşlar, meşrû zeminlerde aktif olurlarsa bu gibi tabîî hakları elde etmek mesele değildir; çünkü istenen insan haklarını engellemek, istemeyenleri zorla örtmek değil, isteyenin -inancı gereği- örtünerek okuması ve çalışmasıdır, çağdaş değerler böyle bir talebin karşısında değil, yanındadır. Ben yazacağım, sen gerekirse yıl kaybedeceksin, baban konuşacak, cemâat isteyecek, ilgililer siyasîleri sıkıştıracak, milletvekilleri kanun teklif edecekler... derken haklar elde edilecek; yol budur, çâre budur, eninde sonunda kazanan hak olmalıdır, haklı olmalıdır...
- (Artık ağlamaklı hâle gelmiş bulunan ses soruyor) Yani hocam, ben yıl veya okuma hakkımı kaybeder de doktor olmazsam günaha girmiş olmaz mıyım?
Evet bütün bu konuşmayı, yalnızca bu soruyu herkes bilsin ve duysun diye naklettim. Hâlâ anlama kâbiliyetini, duyu ve duygularını kaybetmemiş bulunan karar ve yönetim erbabı bilsin ki, başlarını örten kızlarımız bunu inandıkları için yapıyorlar, okumak için direnen kızlarımız da manevî sorumluluk duygusu sebebiyle böyle davranıyorlar. Ben ne cevap mı verdim?
- Hayır sevgili kızım, sen günahkâr olmazsın; seni engelleyenler ile onları engellemeyenler sorumlu olurlar!

 


 

Bir af ki affa muhtaç
Çıkarılan af yasasının başörtüsü mağdurlarını yakından ilgilendiren bir şartı var, "bundan sonra aynı suçu işlememek; daha açık bir deyişle üniversite dahilinde başını örtmemek". "Kaşıkla verip sapıyla gözünü çıkarmak" deyimi bu gibi uygulamaları ifade etmek için söylenmiş olsa gerektir. Görünüşte bir af getiriliyor, uygulanması ise imkânsız kılınıyor. Ortada kısır döngü benzeri bir durum var, bir yandan öğrenci disiplin suçu işlemeye mecbûr bırakılıyor, bir yandan da "işleme affedelim" deniyor. Hâlbuki yapılması gereken şey yeni hukûkî ve idarî düzenlemelerle başörtüsü kullanmayı suç olmaktan çıkarmak idi. Öğrencilerin mağduriyetlerini giderme konusunda samîmî olan bir siyasî irâdeden beklenen, aslında (din ve vicdan hürriyetine saygı gösteren laik bir ülkede) suç sayılması mümkün bulunmayan bir davranışı suç sayan mevzûâtı ve yorumu değiştirmek, böylece haksız yere cezâ almış, imtihanlara girememiş, mağdur olmuş öğrencilere haklarını ve resmî itibarlarını iade etmek idi. Siyasî irâde bunu yapacağı yerde dediğim dedik kabilinden bir inat ve ısrar ile başörtüsünü laikliğe ve dolayısıyla kanuna aykırı davranmak; yani suç işlemek olarak değerlendirdi, daha önce bu suçu işleyenlere de bir daha yapmamak şartıyla bir imtihan ve okuma hakkı tanıdı.
Gözlerini irticâ kara gözlüğünün görmez hâle getirdiği kimseler bir türlü şunu anlamak istemiyorlar: Başını örterek okumak ve çalışmak isteyenler bunu imanları gereği yapıyorlar, onlar inanıyorlar ki, başlarını açtıkları takdirde günah işleyecekler, Allah'ın emrine karşı gelmiş olacaklar; yani dini bakımdan suç işlemiş olacaklar. Bu insanlara karşı "Beni senin inancın ilgilendirmiyor, ben baş örtmeyi yasaklıyorum ve bu yasağı çiğneyenleri okumak ve çalışmaktan mahrûm ediyorum, ya inancını tercih et bunlardan mahrûm ol, yahut da bana itâat et inancından ve kulluğundan uzaklaş" demek dindara yapılacak baskıların en dayanılmazıdır. Böyle bir dayatmaya mecbûr kalıp itâat edecek olan dindar kimselerin bu emri verenlere iyi gözle bakması, sevgi ve saygı beslemesi mümkün değildir. Bu gerçek karşısında milyonlarca vatandaşı karşısına almak, iktidarın şahsında devletinden soğutmak da aklı başında, millet ve vatanını seven kimselerin yapacağı bir şey değildir.
Başörtüsünü yasaklayıp buna uymayanı cezâlandıranlar, dine inanmıyorlarsa veya dine inanıyor da başörtüsünün dindeki hükmü konusunda farklı bir yoruma sahip iseler -inançsızlık ve yorumları kendilerine ait olup- bu yaptıkları haksızlıktır, din ve vicdan hürriyetine, bunun teminâtı olarak anlaşıldığı ve tanımlandığı takdirde laikliğe ve demokrasiye aykırıdır. Yasakçılar hem dine, hem de başörtüsünün dince gerekli olduğuna inanıyor da buna rağmen onu hukûkî açıdan suç sayıyorlarsa, bu suçu işleyenleri affedebilmek için onların dince günah ve suç olan bir şeyi yapmalarını istiyorlarsa kendileri affa muhtaçtırlar. Allah Teâlâ haklara tecavüz eden günahkârları ancak tövbe etmeleri ve hakkı iade etmeleri hâlinde affediyor; inanmayan Kur'an'ı okusun.

 


Bez parçasının fitnesi
İmam Hatip Okullarında ve üniversitelerde isteyen kızlarımız başlarını örterek okuyorlardı, onlar açıklara, açıklar da onlara dokunmuyor, bu bakımdan farklı oldukları hâlde barış ve karşılıklı anlayış çerçevesinde birlikte yaşamanın örneğini vermiş oluyorlardı. Asayiş yerinde idi, eğitim ve öğretim aksamadan devam ediyordu. Diyelim ki, bir partinin iktidara gelerek şerîatı hâkim kılmasından korkanlar o partiyi kapattıkları gibi siyasî İslâm'ı da bitirmeye karar verdiler. Siyasî İslâm'ın beslenme damarlarını ararken okullardaki başörtüsüne de takıldılar, önce "bunun siyasî İslâm'ın bir simgesi" olduğuna karar verdiler, sonra da yasakladılar. Başka delîller bir yana yasaklamadan sonra olup bitenlere (partinin kapatılmasına gösterilen tepki ile başörtüsü yasağına gösterilen tepkinin mâhiyet, süre ve taraftarları arasındaki açık farka) bakarak bile başörtüsünün siyasî bir simge ve parti ile ilgili olmadığını anlamak mümkün olduğu hâlde bunu görmek ve anlamak istemediler. İşte "fitne" o zamandan sonra ortaya çıktı. Bu fitnenin tanımını da yapalım: Kızlarımız başörtüleri ile okumakta direndiler; yani bizi böylece alın diye yalvardılar, yalvarıyorlar, yasaklayan irâde ise hakaret etti, dövdü, gözaltına aldı okuldan attı...
Bulunduğu mevkî itibariyle "koskoca bir rektör" fitne, bez parçası, estetik ve taklit kelimelerinin anlamlarını saptırarak, başka bir deyişle bunları istismar ederek yasağı destekliyor, kraldan fazla kralcı olmanın parlak örneğini sergiliyor.
Bez parçası dediği şeyin bizde adı başörtüsüdür. Bez parçasından dikilen birçok giysi birçok ayıbı örter, bez parçasına önem vermeyenler çıplak gezsinler, ama kendi ayıplarını görecek yerde giyinenleri ayıplamaya kalkışmasınlar.
Bizim okuyan ve okumayan kızlarımız ve kadınlarımız, bölgelere göre çok çeşitli şekillerde örtünürler. Bunların hiçbiri Arap ve Acem taklidi değildir, kendi icatlarıdır, bu milletin özel zevkidir, kültürüdür. Gözleri görenler Arap ve Acem kızlarının başörtülerine ve diğer kıyâfetlerine baksınlar, taklit var mı yok mu hemen anlayacaklardır. Ayrıca İslâm dini ilk topluluk olarak Araplara gelmiştir, başta dil ve edebiyat olmak üzere Arap kültürünün birçok unsuru, İslâm'a giren diğer topluluklarca benimsenmiş, bu mânâda içselleştirilmiştir ve evrenselleşmiştir. Avrupa ve Amerika kültürleri dünyayı istiyâ ederken sesleri çıkmayanların sıra İslâm'ın evrensel değerlerine gelince milliyetçilikleri mi tutuyor!
Estetik bir zevk meselesidir, bağnazlıktan gözü kararanlar gözlerindeki bu perdeyi kaldırırlarsa güzellikleri göreceklerdir.
Fitne, devlete isyan etmektir, toplumun düzen ve asayişini bozmaktır. İnsafını kaybetmemiş olanlara soruyorum:
1.Ortada, tanımladığımız mânâda bir fitne var mı?
2. Bu mânâda bir fitne bulunmamakla beraber başörtüsü yasağının sebep olduğu huzursuzluğun müsebbibi kimler? Zaten başları örtük olanların böyle kalmak istemeleri mi, yoksa durup dururken, haksız yere yasak getirenler mi?
3. Devlet yönetimini ele geçirip halka zulmedenlere, hak ve özgürlükleri kısıtlayanlara, meşrû ve hukûkî yollardan tepki gösterenler, hak ve özgürlük isteyenler fitneci mi oluyorlar?
4. Huzursuzluğa son vermek, milletin büyük bir kesimi ile devleti barıştırmak için milyonlarca insanın hiçbir kimseye zarar vermeyen kıyâfetini değiştirmek mi, yoksa dokunmamak mı doğru, meşrû ve makûl olan yoldur?
5. Durmadan hukuktan ve kanundan bahsediyorlar. Devlet millet için vardır. Milletin ıztırabına son verecek kanuni düzenlemeler yapılsa kıyâmet mi kopar? "Kopmaz ama laiklik elden gider" diyorlar. İnsanlara din özgürlüğü getiren hukûkî düzenlemeler laikliğe aykırı mıdır, yoksa onun gereği mi?

 


 

Siyasîler ve Başörtüsü
Seçimlerden önceki bir yazımda şöyle demişim:
"Kadınlar imam olmayacaklarına göre kızların İmam-Hatip okullarında ne işleri var?" sorusunu soranlar din cahili ve toplumuna yabancılaşmış aydın taslaklarıdır. Din cahilidirler; çünkü din eğitimi ve öğretimi almak için imam olmak veya imam olmayı istemek şart değildir; buna her müslümanın ihtiyacı vardır. Ayrıca kadınlar da kendi aralarında cemâatle namaz kılarken birisi diğerlerine imam olabilir. Kur'an kursu ve din bilgisi öğretmeni olan bir müslüman bayandan muhatapları "dinin gereklerini yapmalarını ve yaşamalarını" beklerler. Toplumuna yabancılaşmış kimselerdir; çünkü bu toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan insanlar çocuklarının hem çağdaş bilgileri elde etmesini, hem de kendi dinini ve değerlerini öğrenmesini, öz kültüründen uzaklaşmamasını istemektedirler...İmam-Hatipli kızlar burada öğrenim görürken aynı zamanda din eğitimi alırlar. Bu eğitimin bir parçası da belli bir yaşa geldikten sonra örtünmektir. Onlar örtünürler; çünkü bunu dinlerinin bir emri, Allah'ın bir irâdesi olarak kabûl etmişlerdir, örtünmedikleri takdirde günah işlediklerine inanırlar ve günah işlemeyi de istemezler. Kadınları, kızları örtünmeyen, cemâatin itimadına mazhar olmamış bazı hocaların (?) fetvâları onları bağlamaz; daha doğrusu hiçbir fetvâ, onu benimsemeyen müslümanları bağlamaz. Yapılan ilmî araştırmalar, örtünen kızlarımız arasında bunu "siyasal bir simge olarak" yapanların yok mesabesinde olduğunu göstermiştir. Yalnızca ileride "dininin emirlerini yerine getiren müslüman bir kadın" olmayı isteyen, bu kimlik ve kişilikle milletine hizmet etmeyi, medeniyeti geliştirme ve kültürü zenginleştirme kervanına katılmayı amaçlamış bulunan bu kızlarımızı "siyasî, militan, partici, şartlanmış" olarak damgalamak ve zorla başlarını açmak hukûkî, ahlâkî ve medenî değildir. Evrensel hukuk ilkelerine ve insan haklarına aykırı olan kanunların, yönetmeliklerin, kararların arkasına sığınmak hiçbir şeyi değiştirmez; çünkü despotların, zalimlerin, baskıcı rejimlerin de kanunları, yönetmelikleri vardır. Demokrasilerde kanunlar ve yönetmelikler meşrûiyetlerini iki kaynaktan alırlar: 1. Evrensel hukuk ilkelerine uygun bulunmak, 2. Millet irâdesine dayanmak. Boşörtüsünü yasaklayan mevzûât ne evrensel hukuk ilkelerine uygundur ne de millet irâdesine. Defalarca söylendi yine tekrar ediyorum: Milletin irâdesini öğrenmek isteyenler buyursunlar referandum yapsınlar!... Bir seçime doğru hızla gidildiği anlaşılmaktadır. Bu seçim bir bakıma "başörtüsü referandumu" da olacağa benziyor. Millet giderek akıllanıyor ve uyanıyor; öyle gürültüye, yalana, boş vaatlere karnı doymuştur. Ortada dev gibi meseleler, ihtiyaçlar ve krizler var; bunların maddî ve ekonomik olanları var, manevî ve kültürel olanları var; siyasîlere bu açıdan bakacaklar, sözlerini bu zâviyeden dinlecekler, geçmişlerini ve kişiliklerini bu bakımdan inceleyecekler ve kararlarını verecekler. Bundan sonra yalnızca karar ve rey vermekle de yetinmeyecek vekillerini adım adım takip edecekler. Vekâletin icaplarını yerine getirmeyenleri yerin dibine batıracaklar; evet bunları yapacaklar, yapmaldırlar; çünkü ülke onlarındır, millî servet onlarındır, istiklâl ve bayrak onlarındır, aç, açık, işsiz, tedâvisiz, boynu bükük kalanlar onlardır; artık tuzu kuru siyasîler ve rant yiyenler milletin ensesinde boza pişiremeyeceklerdir. Herkes hesabını buna göre yapsın!...
Şimdi bu yazıya şunları ekliyorum:
1. Yazıda İmam Hatipli kızları konu edinmişim, ancak birçok yazımda ve konuşmamda "inancı gereği başını örten kadın ve kızlarmızın açılmaya zorlanmadan çalışma ve okuma hakkına kavuşturulmalarının, demokrasi ve insan haklarının tabîî bir sonucu olduğunu" kaydettim. Bunun istisnası yoktur. Dindar kız ve kadın yalnızca İmam Hatiplerde ve İlâhiyatlar'da bulunmuyor, her yerde vardır, var olmak onların da hakıdır. 2. Bilgiye ulaşmanın çok geliştiği ve kolaylaştığı çağımızda, çağdışı yöntemlerle kızlarımızı öğrenim hakkından mahrûm edenlerin hevesleri kursaklarında kalacaktır; çünkü Türkiye'de İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin başlattığı (e- MBA) programı dünya çapında gelişip genişlemekte olan bir programdır. Bu sayede insanlar, evlerinde oturup, internetten ders alıp okuyacak ve diploma da alacaklardır (Bilgi için bak. www. bilgiemba.net.)
3. Başörtüsünü siyasî bir sembol olarak takdim edenlerin, tarihte ve günümüzde ne kadar başörtüsü çeşidi ve bunu kulanan kadın varsa hepsinin belli bir ideolojiye bağlı bulunduğunu iddia edecek kadar paranoik olduklarını düşünemiyorum. Şu hâlde lütfen, hangi çeşit ve model başörtüsünün "simge" olduğunu söylesinler de, inancı gereği örtünen kadınlarımız ve kızlarımız onu değil, başka bir şekli kullansınlar.
(Başörtüsünün çağdışı ve kadının tutsaklık alâmeti olduğunu ileri sürenlere başka bir yazıda cevap vereceğim.)
3. Millete verdikleri sözde durmayan siyasîleri takip etmenin, hesap sormanın, tekrar oy istemeye geleceklerini hatırlatmanın zamanı geldi geçiyor. Sakın "elimizden bir şey gelmiyor, biz iktidar olsaydık yapardık" gibi masallarla uyumayalım. Her milletvekilinin ve her partinin, millete verdiği sözü yerine getiremez hâle düştüğünde sine-i millete dönme, emanet ve vekâleti sahibine teslim etme imkânı vardır. Millet onları "bostan bekçiliği yapıp milletvekili maaşı alsınlar" diye seçmedi.

 


 

Çağdışı mı, tutsaklık simgesi mi?
Kadisiyye harbinin başlarında, İslâm tarafından Rib'iyy b. Âmir, Farslılar'ın komutanı Rüstem'in, "Buraya niçin geldiniz?" sorusuna şu cevabı vermişti: "Bizi Allah gönderdi, gönderdi ki, dilediklerini, kullara kul olmaktan Allah'a kul olmaya, daralmış dünyadan geniş bir dünyaya, (yörüngesinden saptırılmış) dinlerin zulmünden İslâm'ın adâletine çıkaralım. Bizi, dinine dâvet edelim diye halkına Allah gönderdi." (Taberî, Târîhu'l-ümem..., 14. yıl olayları).
Evet, İslâm'ın temel hedeflerinden biri insanı, kula kul olmaktan kurtarmak ve yalnızca Allah'a kul olmanın yolunu açmaktır. Ortada üç değil, iki ihtimal vardır; insan ya Allah'ın kulu olur ya da başkasının; bu başkası içinde kendisi (nefsi, şehveti, hırsı, tutkusu, menfaati...), kendisi gibi insanlar ve ilgili bulunduğu eşya vardır. Gerçek mânâda özgürlük, bağımsızlık, denge ancak Allah'a iman ve itâat sâyesinde elde edilebilir. İnancı gereği başını örten bir kadın, kendisi gibi insan olan varlıklar ile eşyaya karşı bağımsızlığını ve özgürlüğünü ilân etmekte, bu özgürlüğün simgesini taşımaktadır. O, bütün güzelliklerin, olgunluk ve yetkinliklerin kaynağı, yaratıcısı ve mutlak sahibi olan Allah'a bağlanmıştır, O'na itâat etmektedir. O'nun emir ve rızâsına aykırı istek ve arzu kimden ve nereden gelirse gelsin çirkindir, kötüdür, yanlıştır, zararlıdır. Allah'ın kulu olmaktan saparak bu aykırı emirlere, arzulara boyun eğenler tutsaktırlar; ya kendileri gibi insan ve eksikli olanların tutsağıdırlar veya kendi arzu ve tutkularının tutsağıdırlar. Bir insan hem Fâtiha okuyor, "Rabbim, yalnız sana kulluk eder ve sadece senden yardım bekleriz!" diyor hem de bu imana bağlı olduğu, Allah'a itâatin gereği bildiği için başını örten insana "tutsak" diyorsa şaşkınlık içindedir, ne dediğini, ne yaptığını bilmiyor demektir.
Başörtüsü "çağdışıdır" diyenler de var. Bir şeyin çağdışı veya çağdaş olduğuna karar veren bir mercî yok, böyle bir karar için kullanılacak objektif ölçütler de mevcût değil. Ayrıca her şey çağdaş olduğu için değerli de olmaz. İkinci dünya harbi, siyasî, ekonomik ve kültürel sömürgecilik, İsrail'in ve Sırpların zulmü, iki erkek veya iki kadının birbiri ile evli gibi yaşamaları ve bunu hukûkî hâle getirmeleri, uyuşturucu kullanımı, kadın ve çocuk ticareti, hortumculuk, düşünce suçu, ... çağdaştır, bu çağın ürünleri veya uygulamaları arasındadır, ama çirkindir, kötüdür, değersizdir. Çağın değerli bir ilkesi din ve düşünce özgürlüğüdür. Kâmil mânâda bir din özgürlüğünde kişinin istediği inancı benimsemesi ve inancına uygun bir hayat tarzını sürdürmesi de vardır. İnacına uygun bir şekilde giyinmek ve bu giysi içinde okumak, çalışmak çağdaştır, buna engel olmak ise çağdışıdır.

 


 

İlâhiyatlı kızlara
Nihayet başörtüsü yasağının uygulanması emri sizlere de ulaştı. Geçen yıldan beri şurada burada uygulanmaya çalışılıyordu, bu uygulamanın nelere mâl olduğunu biliyordum. Daha dün Erzurum'dan gelen bir arkadaş, orada kız öğrencilerin önemli bir kısmının okulu terkettiklerini, açıp girenlerin de sınıfta perişan olduklarını, başlarını sıraların üzerine koyup ağladıklarını, doğru dürüst ders yapılamadığını yana yakıla anlatıyordu. "Biz bu işi çözdük" diyenlerin bu ahlara, bu göz yaşlarına vicdan kulaklarını açmaları gerekir.
Kızlarım,
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde mevzûâttan veya yürütme erkinden gelen bir haksızlık, olumsuzluk varsa bunun tek çözüm yeri hükümettir ve meclistir. Derdinizi temsilcilerinize, vekillerinize anlatmanız, ısrarla çözüm istemeniz gerekiyor; siz anlatın, biz anlatalım, velileriniz anlatsın, hâsılı anlatalım, duyuralım, takip edelim ve çözümü onlardan bekleyelim. Ortada haklı haksız bir mevzûât bulundukça onu uygulayan da bulunacaktır. Kıraldan fazla kıralcılıklar bir yana uygulayanı değil, mevzûâtı hedef almak gerekir, bunun da yeri meclistir.
"Çözüm zaman alıyor, biz zarar görüyoruz, şimdi ne yapalım?" diyenlere tavsiyem şudur: Zarûreti temel alan bir yorumdan/fetvâdan yola çıkarak yasaklı yerlerde başını açan veya peruk takan arkadaşlarınızı kınamayın, onları hücûmlarınıza hedef kılmayın. Bu fetvâyı benimsemeyenler, başını açarak okumayı içine sindiremeyenler ise kayıtlarını sildirecek hâle gelmeden öğrenimlerine bir süre ara vererek -yukarıda tanımını yaptığım- mücadeleye devam edebilirler. Topluluk sorumluluğuna sahip çıkmaz, üzerine düşeni yapmazsa -çözümü topluluğun vazifesi olan konularda- fert mazur hâle gelir; mâzereti, zarûret hâlini şöyle veya böyle kullanmak yahut da kullanmamak ise ferde kalmıştır.

 


İlâhiyat Öğrencileri
Marmara İlâhiyat kız öğrencilerinden temsilci bir gurup bana gelerek basın toplantısı yapıp kamu oyuna sunmak istedikleri bir metni gösterdiler. Avukatlara danışmışlar, mevcût şartlarda cezâ görebilecekleri ifade edilmiş. Ben de "siz riske girmeyin, ben köşemde sizin metninizi, imlâsına bile dokunmadan neşredeyim" dedim. İşte metin:
1997 yılından itibaren, ülkenin farklı illerinde ve farklı üniversitelerinde uygulanmaya başlayan başörtü yasağı, nihayet din eğitiminin verildiği ve din görevlilerinin yetiştirildiği ilâhiyat fakültelerine de ulaşmıştır.
Bu yasak süreci içinde, kararlı ve ilmî bir tavır sergileyerek birçok eğitim görevlisi istifâ etmek durumunda kalmıştır. Marmara Üniversitesi eski rektörü, Ömer Faruk Batırel, bu yasağı uygulayamadığı için rektörlükten istifâya zorlanmış, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi eski dekanlarından Prof. Dr. Mustafa Fayda, "Kız öğrencilerime başınızı açın diyemem ve ben bu yasağı uygulayamam" beyanında bulunmuş ve başka birtakım sebeplerle birlikte istifâ edenler zincirine katılmıştır. Bununla kalmamış, son derece başarılı, ilim sahibi ve değerli bir yönetici olan Prof. Dr. Saim Yeprem de "Kız öğrencilerime başınızı açın diyemem" açıklaması ve gerekçesi ile istifâ etmiştir.
Bugün gelinen son noktada ise, fakültemiz hocalarından, halkın da yakından tanıdığı ve saygı duyduğu çok değerli hocamız Prof. Dr. Hayrettin Karaman, emekliliğine daha iki buçuk yıl varken, bu yasağa tahammül edemediğini ve çalışmalarını daha serbest bir ortamda devam ettireceğini belirterek fakültedeki görevinden ayrılmıştır.
Şu an Türkiye'nin değişik illerindeki ilâhiyat fakültelerinde uygulamaya giren ve artık Marmara İlâhiyat'ta da gündeme gelmesinden söz edilen başörtüsü yasağı uygulaması karşısında, takınılacak tavır husûsunda fakültemiz öğrencileri hemfikirdir. Başörtüsü inancımızın gereğidir, bizler başörtülü olarak eğitim alma özgürlüğümüzü, en temel insan hak ve özgürlüklerinden biri olarak kabûl etmekteyiz. Kaldı ki din eğitimi alan ve din görevlisi olarak hizmet edecek insanlardan, inançlarıyla çelişir tutum sergilemelerini istemek son derece tutarsız ve insafsızca bir davranıştır. İnandığımız ve geleneklerimizden gördüğümüz şekilde örtünüyor olmamız, ne eğitime ne de ülkenin ilerlemesine mânîdir. Aksine uygulanması istenen bu yasak binlerce genci eğitimden mahrûm bırakacaktır. Bizler kazanmış olduğumuz eğitim hakkımızı sonuna değin kullanmak istiyoruz. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi öğrencileri olarak böylesi değerli ve az yetişir ilim adamlarını, çok sevdiğimiz hocalarımızı istifâ etmek durumunda bırakan başörtüsü yasağını protesto ediyoruz.
İdealimiz, bir an evvel mezun olup görev almak ve bu memleketin öğretmensiz okullarında, milî ve manevî değerlere sahip gençler yetiştirerek bu vatana hizmet etmektir. Başörtüsü yasağı, bu ülkenin gerçek ve hayatî meselelerinin üzerinin örtülmesi için oluşturulmuş sun'i bir gündemdir. Türkiye'de başörtüsü sorunu yoktur, Türkiye'de insan hak ve özgürlükleri problemi vardır. Başörtüsü yasağı insan hak ve özgürlükleri ihlâlinin sadece bir halkasıdır.
Bizler, insan hak ve hürriyetleri konusunda duyarlı olan tüm şahıs ve kurumların bu hak arayışında yanımızda olmalarının, bizler için değil, bu ülkenin tüm insanları için ortak bir menfaat olduğunu düşünmekteyiz.
Kamuoyunda yayılan "Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde eylem olduğu ya da eylem hazırlığı içinde bulunduğumuz" haberleri, okulumuz öğrencilerinin beyanı ya da uygulaması değildir. Okulumuzda şu an eğitim normal seyrinde devam etmektedir, düzenlenmiş bir eylem yoktur. Ancak öğrenciler, gelmesi muhtemel yasak karşısında haklarını arayacaklardır. Haklarımızın ihlâli sözkonusu olduğunda İlâhiyat öğrencisine yakışır, yapıcı bir tavır sergileyeceğimizi, başörtülü okuma hakkımızı hukûkî, meşrû, demokratik yollardan sonuna kadar savunacağımızı kamuoyunun bilgisine arz ederiz.
İşte metin, işte İlâhiyat öğrencisi!
Son birkaç gün içinde bize "Bu yıl da yasağın uygulanmayacağına dair" sözler intikâl etti. Eğer bu bir taktik ise, oluşan gerginliği ve mücadele azmini kırmayı hedefliyorsa üzücüdür. Samîmî ise bunun, iligili makamın alacağı kararla (meselâ İlahitaları yasak kapsamından çıkarma kararı ile) mevzûâta girmesi gerekir; aksi hâlde demoklesin kılıcı hep baş üzerinde duracak, bir başka yönetici uygulamaya devam edecektir.

 


 

İctihadın Haysiyeti
M.Ü. İlâhiyat Fakültesine başörtüsü yasağını uygulamak üzere dekan tâyin edilen Z. Beyaz, geçenlerde çıktığı bir TV. Programında, düzeltilmesi bir kitaba konu olacak kadar yanlış şeyler söyledi, programın en faydalı tarafı kamu oyunun Beyaz'ı biraz daha yakından tanıması oldu. Beyaz esip gürlerken bir ara "Ben bu kitabı yazdım, Nur sûresindeki 30-31. âyetlerinin tesettürle ilgili olmadığını isbat ettim, ondan sonra kimse bu âyetleri delîl olarak kullanmıyor" dedi. Bu yazıya sebep olan da işte bu cümledir. Bu vesile ile yine baş örtüsü ile ilgili olup önemli bulduğum, kamu oyunun aydınlatılması gerektiğine inandığım birkaç hatâsına daha işaret edeceğim.
Nur sûresinin 30-31. âyetleri doğrudan tesettürle (örtünme ile) ilgilidir. Bu âyetlerde örtünme ile ilgili dört kavram ve emir vardır: 1. Karşı cinse şehvetle bakmamak (gaddu'l-basar), 2. Cinsel organı korumak; yani zinâ yapmamak (hıfzu'l-ferc), 3. Başörtüsünün (hımâr/humur) uçlarını geriye atıp göksü ve gerdanı açık bırakmamak, başörtüsünü göğüs ve gerdanı da örtecek şekilde bağlamak, 4. Zîneti (cinsel cazibesi olan yerleri, avret yerlerini) yabancılara göstermemek (ibdâu'z-zîne). Bu kavramlar ve emrin bağlayıcılığı konusunda daha önce yaptığımız, "İslâm'da Kadın ve Aile" isimli kitabımıza da koyduğumuz bir tartışma Yeni Şafak sayfalarında yayımlanacaktır, isteyenler oralardan okuyabilirler. Kısaca söylemek gerekirse kılık kıyâfet (moda) örf ve âdete bırakılmıştır, fakat tesettür (nerelerin örtüleceği) Kur'an'da, Sünnette ve icmâda açıklanmıştır. Fercin hıfzedilmesine, iffetin korunması değil de kilot giyilmesi mânâsı veren bir kimsenin ilmi de, beyanı da ciddîye alınamaz. İctihadın da bir haysiyeti vardır, bu kelime olur olmaz yerde kullanılamaz.
Kur'an bir yandan kölelik ve cariyeliğe son vermek üzere tedbirler alırken diğer yandan mevcût kölelerin durumlarını ıslâh edecek tedbirler getirmiş; onlar hakkında hür kadınlardan farklı birçok hüküm sevketmiştir. Yani hür kadınla cariye arasında birçok yerde farklı hükümler vardır. Fıkıhçılar buradan hareket ederek örtünme bakımından da cariyenin farklı olduğunu ileri sürmüşlerdir; bununla beraber fark yoktur diyenler de vardır, farklı diyenlerin de tamamı şortlu resmi kabûl etmezler, açılacak yerleri daha fazla sınırlarlar. Durum böyle iken "Kur'an'da örtünme olsaydı fıkıhçılar cariye hakkında bunları söylemezlerdi" demek peşin hükümle, bastırılan kararları meşrûlaştırmak azmiyle yola çıkmanın perişan sonucudur. Kur'an'da olan hür kadınların örtünmesidir, olmayan ise cariyelerin farklı örtünecekleridir. Kur'an'da olanı delîl kılmak yerine olmayanı kanıt olarak kullanmak, fıkıhçıların farklı statüde olduğunu düşünerek cariyelerin farklı örtünebilecekleri konusundaki ictihadlarını esas alarak Kur'an'ı buna ayarlamak, hür kadınları cariyelere -örtünme değil, açılma bakımından- kıyas etmek ancak kendilerine müctehid payesi veren bilgisizlerin yapacağı iştir. İlim adamlarına yakışan, uzmanlık alanlarında iddia sahibi olmaktır; Beyaz'ın uzmanlık alanı Tefsir midir, Fıkıh mıdır, Usûl müdür; yoksa sosyoloji, tarih, iktisat mıdır? Ben bir fıkıh hocasıyım, Beyaz ve benzerlerine Fıkıh'tan mezuniyet notu bile vermem.
"Kızlarımıza din ruhsat veriyor, kolayca açıp girebilirler, günah varsa devletin boynuna olur, onların sorumluluğu yoktur" sözlerini bir insanın "rahatça" nasıl söyleyebileceğini bir türlü anlıyamıyorum! Ruhsat zarûrete dayanır, genel ve özel zarûretin belirlenmesi ve uygulanması kolay bir iş değildir. Zarûret haksız bir karar ve uygulamadan kaynaklanıyorsa bu haksızlığı ortadan kaldırmak için çaba göstermek, uygulamanın doğrudan muhatabı olan kızlardan va kadınlardan başlayarak -Beyaz dahil- bütün ilgililere farzdır. Farazi olarak bir kimsenin kapatması gereken yerini açma zarûreti gerçekleşse bile açması kolay değildir, insanda bir de edep vardır; kolay diyenler doktora gittiklerinde şuralarını buralarını rahatça açabiliyorlar mı?
Hocaların "Biz bu işin dîni yönüne girmeyelim, bunun içinden çıkamayız, hukuk yönünü uygulayalım" sözleri ya uydurulmuştur veya çarpıtılmıştır. Çünkü aynı programda Bekir Topaloğlu, hocaların yüzde doksan dokuzunun, başörtüsünün dîni hükmü konusunda Beyaz'dan farklı düşündüklerini açıkladı. Bu konuda içinden çıkılamayacak bir durum yok, dinin hükmü açık ve net: Müslüman kadının elleri, yüzü ve ayakları hariç vücûdunu uygun giysilerle kapatması farz, açması haramdır. Bu konuda sünnî olan ve olmayan bütün mezheplerin ittifakı vardır. Örtünmeyen müslüman kadınlar dinden çıkmazlar ama içki içen, faiz yiyen müslümanlar gibi günah işlemiş olurlar. Asıl içinden çıkılamayacak yön hukuk yönüdür; çünkü okuyan ve çalışan kadınların ister inanca, ister kişisel tercihe dayansın- kıyâfetleri yüzünden okuma ve çalışma haklarını ellerinden alan bir düzenleme, anayasaya bile konsa hukuka aykırıdır; evrensel demokratik hukuk anlayış ve uygulamasına ters düşer. İşi, içinden çıkılmaz hâle getiren şey, ülkemizdeki bağnazların dine ve hukuka aykırı bir uygulamada inat ve ısrar etmeleridir.

 


 

Başörtüsü, azimet ve ruhsat
Gazetemizde, örtünmenin dindeki yeri ve hükmü ile ilgili olup bir hafta süren bir yazı dizisi yayınlamştık. Bu bir haftalık yazının içinden yalnızca üç satırı alan ve onu da altından üstünden koparan bazı kimseler, "H. Karaman, kızların başlarını açıp okumalarına fetvâ vermiş" diye dedikodu yapmışlar. İyi niyetlilerin konuyu doğru anlamalarını sağlamak için önce yazının yanlış değerlendirilen kısmını nakledecek, sonra da maksadımızı biraz daha açık ifade edeceğiz. Şöyle demiştik:
"Başörtüsü yasağına karşı direnen ve bu direnme sebebiyle zarar gören, görevden atılan veya atılma durumunda olan, öğrenim hakkını kaybeden veya kaybetme durumunda olan kimselerin önünde iki seçenek vardır: Azimet ve ruhsat.
a)Azimet zor, fakat sevaplı, onurlu, normalde olması gereken yolu tutmak, şahsî zararı, genel menfaat için (din özgürlüğünü korumak, hakkı almak için) göğüslemek, gerekirse ve imkânlar müsait ise diplomadan vazgeçmek, başka yollardan bilgi ve eğitim eksiğini gidermek, olabiliyorsa yurtdışında okumak, resmî değil ise sivil kesimde iş bulmak, hayatını meşrû şekilde yaşamak ve değerlendirmek.
b)Ruhsat ise zarûret sebebiyle geçici ve sınırlı olarak yasağın kalkması hükmünden yararlanmaktır. Kadın vücûdunu normal hâllerde yabancıya (namahreme) göstermez, ama hasta olursa muayene ve tedâvi için doktora gösterir, hattâ dokundurur. Hakkı olan bir şeyi başka türlü alamayan, haksızlıktan başka şekilde kurtulamayan bir mümin rüşvet verebilir (böyle bir durumda rüşvetin alana haram, verene câiz olduğu asırlarca önce söylenmiştir). İşte bunlar, zarûrete dayalı ruhsatlardır. Okumadığı veya çalışmadığı takdirde güç durumda kalacağını veya kalınacağını bilen kızlar ve kadınlar da geçici olarak ve yalnızca yasak bölgede olmak şartıyla başlarını açarlarsa ruhsat hükmünden yararlanmış olurlar.
Ruhsattan yararlananlar, azimet yolunu seçenler ve kendileri yasak kapsamına girmeseler de girenlerin dertlerini ve meselelerini paylaşmak durumunda olanlar (yani müslümanlar ve kendileri inanmasalar, inandıkları hâlde pratikte kusurları olsa bile insan hak ve özgürlükleri için mücadele etmeyi insanlık ödevi bilenler), evet bu üç gurup, başörtüsü yasağının kalkması, haksız ve hukuksuz uygulamaların son bulması, din özgürlüğünün tanınması ve gereğinin yerine getirilmesi için -hukuk ve meşrûiyet içinde kalarak- olanca güçleriyle mücadele edeceklerdir. Bilinmelidir ki, bu üç gurup, milletin kâhir ekseriyetini teşkil etmektedir. Yapılan kamu oyu araştırmaları, halkın yüzde yetmişine yakın bir kısmının başörtüsü yasağına karşı olduğunu ortaya koymuştur. Bu mücadelenin (aslında katılımcı demokrasinin ve genel olarak hak hukuk mücadelesinin) başarıya ulaşmasının ön şartı sivil toplum örgütleri oluşturmaktır ve ortak konularda bütün sivil toplum örgütlerinin işbirliği yapmalarıdır. Başörtüsü yasağı kendi aile fertlerini ilgilendirmese bile "bütün müminler kardeştir ve bibirinin velîsidir" ilkesi gereğince başörtüsü mağdurlarının yanında yer almayan, yasağın kalkması için elinden gelen gayreti sarfetmeyen müminler sorumludurlar, günah işlemektedirler, zarûret sebebiyle inançlarının gereğini yerine getiremeyenlerin de veballerini yüklenmektedirler."
"Okumadığı veya çalışmadığı takdirde güç durumda kalacağını veya kalınacağını bilen kızlar ve kadınlar"a bir iki örnek vereyim:
Kendinin veya bakmaya mecbûr olduğu kimselerin geçimini sağlamak için çalışan bir kadın, başörtüsü yüzünden işini bırakınca işsiz ve ihtiyaç içinde kalırsa durumu zarûrete girer.
Başörtüsünü açmamak için okulunu bırakmak durumunda kalan bir kız yeni durumuna intibâk edemez, rûhsal bunalıma düşerse veya imanı, ahlâkı tehlikeye girerse durumu zarûrete girer. (Okumak ve iş görmek için alternatifler bulan, zulme karşı direndikçe şuuru ve imanı derinleşip güçlenen kızlarımızın durumu elbette bu çerçevedeki zarûrete girmez).
Bir dindar öğretmen vazifeyi bıraktığında onun yerini, dine ve manevî değerlere karşı olan bir öğretmen alacaksa ve çocukların kafalarını, kalplerini zehirleyecekse o öğretmenin vazifeyi bırakmaması gerekir.
Örneklerden de anlaşılmış olmalıdır ki, zarûret hükmü genel değildir, kural bellidir, uygulama fertlerin özel şart ve durumlarına bağlıdır.

 


Günahı Kimin Boynuna
Geçtiğimiz Pazar üniversiteye giriş imtihanı (öğrenci seçme sınavı) yapıldı; baktım, uygulama yönergesinin beş yerinde, Türkiye'nin en önemli ve hayatî konusuna yer verilmiş, "imtihana girecek kızların başlarının açık olması gerektiği" tekrarlanmış. İmtihan yöneticileri ve gözeticilerinin büyük bir kısmı, en önemli memleket ödevini aşk ve şevk ile yerine getirdiler, kızları başlarını açtırdılar, açmayanları imtihana almadılar. Açıp girenler günahı yönetici ve gözeticilere, bunlar YÖK'na, kurum da -mensupları içinde günaha sevaba inananlar var ise- karar organlarına ve ilâhiyatçılara yüklediler, "günahı varsa onların boynuna" dediler.
Gerçekten ortada bir günah var mı?
Evet, hem ayıp, hem kusur, hem de günah var.
Ayıp var; üniversite imtihanına girecek kadar okumuş, öğrenmiş ve daha da okumaya karar vermiş memleket çocuklarının, inançları gereği başlarını örttükleri için öğrenim haklarını ellerinden almak ayıptır; bugün yaşanan dünyada, demokrasi ayıbıdır, insan hakları ayıbıdır, çağdaşlık dışıdır, insanların kılık kıyâfetleriyle uğraşma ilkelliğidir.
Burada üniversitelerin, başları örtülü diye kabûl etmedikleri kız öğrencilerimiz, Amerika ve Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde başları örtük olarak okuyabildiklerine göre Türkiye'nin yaptığı bir hukuk, bir demokrasi kusurudur, eksikliğidir; böyle kusurları olan bir ülkeyi onlar aralarına almazlar, "kusurlu ülkeler" kategorisine dahil ederler.
Günahtır; çünkü İslâm, kadın ve erkek müminlerinden tesettüre uymalarını (belli yerlerini örtmelerini) istemektedir. Bu istek kesin bir emirdir, aykırı davrananlar ilâhî emre karşı çıkmış, ona uymamış olurlar, bilerek ve isteyerek din kuralını çiğnemek ise günahtır.
Bu günahı boyundan boyuna atanların içinden hangileri haklıdır?
Bu soruya cevap vermeden önce bir fıkrayı, biraz yumuşatarak hatırlayalım. Cehennemi teftiş edenler bir mesleğe mensup olanların acılar içinde kıvrandıklarını görünce "Vah vah, ne yaptınız da bu kadar azap çekiyorsunuz?" demişler, günahkârlar ise şu cevabı vermişler: "Bizim durumumuz yine iyi sayılır, siz bir de bizim altımızda olan filân meslek erbabına bakın!" Benim değerlendirmeme göre bu günahkârlar yığınının en altında bazı ilâhiyat profesörleri var. Çünkü bu profesörler, hem ilme hem de hukuk ve ahlâka aykırı olarak ısrarla "dinde örtünme yoktur" dediler, başörtüsü zulmüne fetvâ hazırladılar, destek verdiler. Bu ilme aykırı idi, çünkü din ilminde "başörtüsü yasağı vardı, bu çağa kadar bütün âlimler bu konuda ittifak etmişlerdi, bazı çağdaş yorumcuların (!) temelsiz, yöntemsiz iddaları müminleri bağlamazdı. Hukuka aykırı idi; çünkü laik demokrasilerde birinin ilmî ve dinî kanâatini başkalarına dayatması câiz değildi, evrensel hukuk bunu kabûl edemezdi. Ahlâka aykırı idi; çünkü bu çağdaş fetvâyı verenler, dinde başörtüsünün var olduğunu biliyor, basit dünya menfaatleri için bile bile hilâf-ı hakikat açıklamalar yapıyorlardı. Kur'an-ı Kerim'de, insanları yanıltan, eğri yollara yönlendiren toplum önderlerinin acı akıbetlerini dile getiren pek çok âyet vardır.
Boyunlarında ağır vebal ve günah bulunan katmanlardan biri de, laik demokratik bir ülkede, ülkenin selâhiyetli makamları "dinde örtünme vardır" dedikleri hâlde başörtüsünü yasaklayanlar ve bu yasağı uygulayanlardır.
Günahkârlar yığınının en önemli halkası, bu günahları demokratik yoldan engellemeyen, inanmışların dinlerine göre yaşama hakkına sahip olabilmeleri için üzerlerine düşeni yapmayan halktır, inanmışlardır, en azından câmi cemâatidir. Seçimler gelip geçiyor, siyasîler -bölgelerine- gelip geçiyor, onlara olmadık yağcılıklar yaparak veya sert çıkarak maddî isteklerini dile getiriyorlar, sıra din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili şikâyetlere gelince, birisi kalkar da eğile büküle bir şey söylerse "Şimdi sırası mı?" terâneleriyle onu susturuyorlar, susturmazlarsa, sihirbaz siyasetçilerin aldatıcı konuşmalarına ve cevaplarına mukâbele etmiyorlar...
Günahın en azı da başını açıp imtihana giren kızlarımıza aittir. Çünkü bunlar kendilerini çâresizlik (zarûret) hâlinde görmekteler, durumlarını böyle değerlendirmekteler. Bu değerlendirme isabetli de, hatâlı da olabilir; işe nefis ve geçici dünya menfaati karışmıyor veya bu amiller ağır basmıyorsa ortada hafifletici unsurlar var demektir.
Ülkede yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk kol geziyor. Gırtlağımıza kadar iç ve dış borç batağına saplanmışız, bu yüzden bağımsızlık ve egemenliğimiz yara almış durumda. Millî değerlerimiz ve bunlar arasında ahlâkımız durmadan erozyona uğruyor... Bunca dert ve mesele var iken kendilerini uygar, aydın ve akıllı bilen karar ve icra organlarının/elemanlarının uğraştıkları ve birinci mesele edindikleri şeye bakınca insanın hüngür hüngür gülesi geliyor.

 


 

YÖK.nun Genelgesi
Yüksek Öğretim Kurulu, yeni öğretim yılında da kılık kıyâfete karışmaya devam ve özellikle inancı gereği örtünen kızlarımızın ve kadınlarımızın başlarını açtırma kararında ısrar ediyor.
İlgili yüksek öğretim kurumlarına gönderdiği bir talimâtta, başörtüsü yasağı için bugüne kadar kullanılan bütün argümanları sıralıyor ve yasağın titizlikle uygulanmasını istiyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, RP'nin kapatılması sebebiyle yapılan başvuruya verdiği cevapta (ret kararının gerekçesinde) yer verdiği "başörtüsü ile ilgili bölüme" başka bir yazıda değineceğim. Burada ise beş argüman üzerinde durmak istiyorum: Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun kararı, simge, baskı, dinin siyasallaştırılmadan vicdanlara bırakılması ve disiplin yönetmeliğinin 11/b maddesi.
1. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, AİHM'inden farklı olup aldığı kararlar bağlayıcı değildir, hukûkî mutalââ kabilindendir. Ayrıca Komisyon'a yapılan başvuruda ve savunmada önemli eksiklikler vardır. Komisyon kararının gerekçesinde ısrarla "laik bir üniversiteye başvuran, okuyan..." denilmekte, Türkiye'de yüksek öğrenim görebilmek için laik olmayan başka üniversitelerin var olduğu varsayımından/ kabûlünden hareket edilmektedir. Hâlbuki gerçek bu değildir, Türkiye'de yüksek öğrenimini başörtüsü ile yapabilecek "laik olan veya olmayan" bir üniversite yoktur (halbuki Avrupa'da ve Amerika'da vardır) ve laik üniversitede başörtüsüne izin vermemek demek, örtünen dindarların eğitim haklarını engellemek demektir. Bu böyle anlatıldığı ve dâvâ bu yönden açıldığı taktirde kararda değişiklik olacaktır.
2. Kararların yasakladığı örtü, belli bir dinin simgesi olan başörtüsüdür. Yanlış olmakla beraber Türkiye'de, adına türban dedikleri "belli biçimdeki" başörtüsü, köktendinciliğin simgesi olarak kabûl edilmiştir. Buna göre geleneksel, türbana benzemeyen başörtülerinin serbest olması gerekir. Yönetmeliklerde geçen "baş açık olacak" ibaresinin hukûkî mesnedi yoktur. Ayrıca başını örten kızlarımız, "bu belli bir İslâmî yaklaşımın simgesi" olduğu için değil, inançlarının gereği olduğu, böyle olduğuna inandıkları için örtmektedirler.
3. Komisyon kararında "Nüfusun çoğunluğunun belli bir dîne mensup olduğu ülkelerde bu dînin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçim sınırlaması olmaksızın sergilenmesinin, sözü geçen dînî uygulamayan veya başka bir dîne mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceği..." şeklinde bir gerekçeye yer verilmiştir. Türkiye'de şehirlerde nüfusun çoğu örtünmediği gibi, örtünenler yüzünden açık gezenlerin bir baskı hissettikleri de kaydedilmemiştir. Üniversitelerde ise başını örtenlerin sayısı, örtmeyenlerden az olduğu için asıl baskı tersine işlemekte, daha doğrusu işlemesi muhtemel bulunmaktadır. Ancak bu ihtimal de gerçekleşmemiş, baskıcılar ve yasakçılar harekete geçip ortaklığı bulandırana kadar örtünen ve örtünmeyen öğrencilerin dostça ilişkiler içinde yaşadıkları görülmüştür. Varsayım ve ihtimalden öteye geçmeyen gerekçe, sosyal gerçeğe (uygulamada gerçekleşene) uymamaktadır.
4. Din hayatı ne yalnızca vicdanlarda ne de sadece -veya vicdanlarla beraber- siyaset alanındadır; din fert ve cemiyet olarak insanların bütün hayatlarını, bütün faâliyet alanlarını kaplamış ve kapsamıştır. Yalnızca dine dayalı rejimlerde değil, laik ülkelerde de inananlar, yasak olmadıkça bu alanlarda dinlerine uygun bir hayat sürerler; yasakların bulunması hâlinde ise pek çok mümin takıyye yapar, gizli olarak yine -vicdanının dışında da- dinini yaşar, dinini başka alanlara taşır. Dini vicdanlara bırakmak, oradan dışarı çıkmasına izin vermemek komünistler gibi radikal laiklerin işidir ve tutmamıştır; çünkü ilmî ve sosyal gerçeklere aykırıdır. Siyaseti de dinden arındırmak mümkün değildir; bütün Batı ülkelerinde din, siyaset alanına da taşınmaktadır. Demokrasilerden beklenebilecek şey belli bir dini veya ideolojiyi bütün vatandaşlara dayatmamaktan ibarettir.
5. Üniversite disiplin yönetmeliğinin 11/b maddesi, "ideolojik ve siyasî amaçlarla huzur, sükun ve çalışma düzenini bozma..."yı okuldan atılmayı gerektiren suç saymıştır. YÖK veya Üniversite yönetimleri de başörtülü olarak kampüse girmeyi bu suçun kapsamına sokmuşlardır. Başörtülü olarak okula gelmenin bu ağır suç ile uzaktan yakından alâkası yoktur; var demek, fiili zorlayarak ve hîle ile bu suç kapsamına sokmak hukuka aykırıdır, keyfîdir, dindara baskıdır, insan haklarına aykırıdır.
Yukarıda sıralanan gerekçelere dayanarak başörtüsünü yasaklayanlar sözde hukuka dayanıyorlar, ancak hukukun onlardan yana olmadığı açıktır. Ya belli bir örtü dışındaki örtüleri simge saymayarak veya başka bir şekilde bu kanayan yaranın tedâvi edilmesi gerekiyor; buna karşı direnenleri hukuk er geç yola getirecektir.

 


 

 

Başörtüsü Yasağı ve AİHM
Bu öğretim yılının başında da Y.Ö.K. hiç vakit kaybetmeden üniversitelere bir talimât gönderdi, bu talimâtın içinde, başörtüsü yasağının hukûkî dayanakları, gayretkeş bir avukat titizlik ve tarafgirliği ile bir bir sayılıp dökülmüş ve satır aralarında -hatta bazıları satır içinde- şöyle denmiş: "Bu iş bitmiştir, bizim de başkalarının da eli kolu bağlıdır, ne yapalım hukukun kestiği parmak acımaz, bize düşen bu yasağı, kraldan fazla kralcı olarak uygulamak, kimsenin gözünün yaşına bakmamaktır..."
Y.Ö.K. bunu devamlı yapıyor, yeni olan ise hukûkî dayanakların arasına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni (AİHM) sokması ve gerçeğe uymayan bir beyanla adı geçen mahkemenin de başörtüsü yasağını onayladığı izlenimi vermesi; yani açıkça halkı kandırmasıdır. Şimdi biz, AİHM'nin konu ile ilgili zabıtlarına dayanarak Y.Ö.K.nun açıklamasının gerçek dışı olduğunu ortaya koyacağız.
Bilindiği üzere on yıl kadar önce, başörtülü kızlara diploma verilmediği için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na bir başvuru yapılmıştı, başvuru yanlış ve eksik yapıldığı, "Türkiye'de laik olamayan üniversite bulunmadığı ve bu sebeple başörtü yasağının öğrenim hakkını engellediği" ortaya konularak iyi savunma yapılmadığı için komisyon başvuruyu reddetmişti. Ancak Komisyon kararının istişarî olduğu ve bağlayıcı bir yanının bulunmadığı bilinmektedir.
Başörtüsü probleminin AİHM'ne (Komisyon'a değil) ilk intikâli, Refah Partisi'nin kapatılmasına yapılan itiraz sâyesinde olmuştur. T.C. Anayasa Mahkemesi'nin kapatma gerekçelerinden biri de "R.P.nin başörtü yasağına karşı çıkması ve yasağa uymayanları cesaretlendirmesi..." idi. AİHM üçe karşı dört oyla itirazı reddetti ve Anayasa Mahkemesi'nin kapatma kararını insan hakları ile ilgili sözleşmelere aykırı bulmadı. Ancak gerek kapatma kararını onaylayan dört üyenin ve gerekse buna karşı çıkan (karşı oy kullanan) üç üyenin ittifak ettikleri husûs, başörtüsünün rejim için bir tehlike doğurmadığı ve kapatma kararına gerekçe olamayacağıdır. İşte ifadeleri:
"Mahkeme (AİHM, dört kişilik çoğunluk) tek tek ele alındığı zaman RP yöneticilerinin tutumlarının özellikle İslâm başörtüsü meselesinde veya ibâdetlere göre kamu sektöründe saatlerin düzenlenmesinde... Türkiye'deki laik rejim için yakın bir tehlike teşkil etmediklerini de değerlendirmektedir..."
"(Üç kişilik azınlığın karşı oy yazısından) Bu kararda Komisyon, laik üniversitelerde İslâmî başörtüsünü yasaklayan yönetmeliklerin uygulanmasının, dilekçe sahiplerinin din hürriyetine zarar getirmediğini bildirmişti. Bize göre bu dâvâlar, şöyle veya böyle gereksizdirler ve sadece İslâmî başörtüsünün takılmasının cesaretlendirilmesi olayının bir siyasî partinin kapatılmasını haklı çıkarıp çıkarmayacağı sorusunu tartışmak sözkonusu iken bunlar kesinlikle ileri sürülemez."
Yukarıdaki alıntılar şu gerçekleri açıklık ve kesinlikle ortaya koymaktadır:
1. Başörtüsü yasağının insan haklarına uygun bulunduğu hiçbir zaman AİHM tarafından söylenmemiş ve yasak onaylanmamıştır.
2. AİHM'ne göre Okullarda ve devlet dairelerinde kadınların, kızların başörtüsü kullamaları laik rejim için yakın bir tehlike değildir.
3. Başörtüsü yasağına karşı çıktı, yasağa uymayanları cesaretlendirdi diye bir parti kapatılamaz.
4. Y.Ö.K.'nun başörtüsü yasağını AİHM'nin de onayladığı izlenimi vermesi gerçek dışıdır, hîledir, aldatmadır.
5. Başörtüsü yasağını sürdüren Y.Ö.K. dur. Daha önce de yazdığımız gibi yürürlükte olan kanuna göre üniversitelerde kılık kıyâfet serbesttir. Yök ilgili yönetmeliğe "Baş açık olacak" kaydını koymadığı takdirde yasağın hiçbir hukûkî dayanağı kalmayacaktır. Başını örten de açan da bunu, dînî inancı gereği yaptığını beyan etmiyor, kimse böyle bir beyana insanları zorlayamaz, şu hâlde bu bir kıyâfet tercihidir ve kıyâfet de serbesttir. Mahkeme kararları, "dînî inanç sebebiyle örtünmeyi yasaklama" gerekçesine bağlıdır; mahkeme, dâvâ nasıl açılırsa kararı ona göre verir. Y.Ö.K. yasağı sürdürmek için inat ve ısrarla çalıyı tersine sürümediği zaman problem çözülmüş olacaktır.

 


 

Başörtüsü yasağı, demokrasi ve insan hakları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, türban konusundaki görüşlerini, FP'nin kapatılması istemiyle açtığı dâvânın esas hakkındaki mütalaasında şöyle açıklamış:
"1.Yükseköğretim kurumlarında gençlerin, kardeşlikleri, arkadaşlıkları ve dayanışmaları yarınları için önemliyken, onları dinsel gereklerle ayrıma bağlı tutarak, kimin hangi inançtan olduğunu gösterecek biçimdeki başörtüsü ile dinsel inanç ve görüşleri nedeniyle çatışmalara sevk edebilecek ortamın yaratılmasında ülkelerin geleceği bakımından yarar bulunmamaktadır... 2.a)Başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesine resmî daire ve üniversitelerde serbestlik tanınması, bir tür yönlendirme ve bir anlamda zorlamadır. Kişileri şu ya da bu yönde giyinip başını örtmeye zorlamak, ayrı ve hattâ aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar yaratacaktır. b) Bu durumun laiklik ilkesine aykırı düşeceği kuşkusuzdur. Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan giysi, bir ayrıcalıktan öte ayırım aracı niteliğindedir."
Anlaşılan bu konu hepimizi bir süre daha meşgûl edecek, inananlar tutumlarından vazgeçemeyeceğine göre sonunda yasakçılar çıkmaz bir yolda olduklarını görecek, demokrasiye, hukuka ve insan haklarına teslim olacaklardır.
Sayın savcının iddialarına ve kanâatine, demokrasi, insan hakları ve hukuk ölçütlerine göre katılmak mümkün değildir.
1. Okuyan gençlerin kardeşlik, arkadaşlık ve dayanışmalarını, inanç ve kanâatlerini gizlemeye bağlı kılmak onları iki yüzlülüğe, sahteciliğe, takıyyeye, yanlış anlama ve değerlendirmeye dayalı ve dolayısıyla geçici olan birlikteliğe sevketmek olur. Doğru ve sağlıklı olan ilişki, farklılıkların bilinmesine, hoşgörülmesine, kimlik ve kişiliğe bağlı hak olarak tanınmasına dayanan ilişkidir. Farklılık içinde birlik ve beraberlik, arkadaşlık, dayanışma kurulamadıkça hedefe ulaşılmış sayılmaz. Bırakın arkadaşlığı, İslâm Hukukuna göre gayr-i müslim bir bayanla evlenip aile kurmak, çoluk çocuk sahibi olmak bile mümkündür. Bunun için ne kadının dinini gizlemesine ihtiyaç vardır ne de müslüman olmasına. Kocası onun dînî ibâdet ve ihtiyaçlarını da karşılamak mecbûriyetindedir. Asılarca önce farklı inananlar ve yaşayanlar arasında bu kadar önemli birlikler ve dayanışmalar kurulabildiği hâlde 21. y.y.da gerçeği yansıtmayan dış görünüş ve beyanlar ile insanları tektipleştirmek ve arkadaşlığı, beraberliği, dayanışmayı buna bağlamak şaşırtıcıdır. Ülkenin yararı sahte ve dış görünüşe bağlı, aldatıcı beraberlikte değil, farklı inanaç ve hayat tarzlarının kendileriyle hesaplaşarak karşı tarafın hak ve özgürlüğüne saygı göstermelerinde, böyle bir çoğulcu kültürün yayılmasındadır.
2. a) Resmî daire ve üniversitelerde başörtüsüne izin vermenin, başını örtmeyenler üzerinde baskı ve yönlendirme oluşturmadığı ve onları örtünmeye zorlamadığı deneme ile isbat edilmiştir. Bazı bağnaz, baskıcı, tektipleştirici ve istismarcıları istisna ettiğimizde hem resmî dairelerde hem de üniversitelerde örtünenler ile örtünmeyenler yanyana, arkadaşça, hattâ kardeşçe yaşamışlar, işbirliği ve dayanışma içinde olmuşlardır. Öte yandan başörtüsü yasağı uygulanmaya başlanınca bu, örtünenler üzerinde açık, kesin, objektif bir baskı oluşturmuş, bununla da kalmayarak onları öğrenim ve görev yapma haklarından mahrûm ettiği için anayasal eşitlik hakkını ihlâl etmiş, kesin bir ayrımcılığa meydan vermiştir. Aynı dinden olanların dini uygulamaları hiçbir zaman aynı olmamıştır, ayrı dinden olanlar da zaten inanç ve uygulama bakımından farklı bir tıutum içindedirler. Buna rağmen her iki gurubun farklılıkları ayrılık yaratmamış, vatandaşlık, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık... ilişkileri içinde birlik ve beraberlik devam etmiştir. Bugün üniversite ve resmî dairelerde okuyan ve çalışanların çoğu başlarını örtmüyor, bu durum örtenler üzerinde baskı oluşturmuyorsa niçin örtünmeyenler üzerinde baskı oluştursun!
b) Ayırım ancak kişiyi, hayat tarzı ve kıyâfeti yüzünden (meselâ başını örtüyor veya örtmüyor diye) haklarından mahrûm ederseniz gerçekleşir; bugün Türkiye'de yapılan budur, ayrımcılığa karşı olanlar bu yasağa hemen son vermelidirler.
İnsanların inançlarına göre yaşamalarını sağlamak, din özgürlüğünü teminat altına almak laik devletin olmazsa olmaz şartıdır. Laiklik adına din özgürlüğünü -başkalarının hak ve özgürlüklerini açık, kesin ve yaygın olarak ihlâl etme noktasına gelmedikçe- kısıtlamak hukuk dışıdır, insan haklarına aykırıdır.
Millet irâdesini, hukukun evrensel ilkelerini, insan haklarını kâle almayan, hukuku kendi bildiğine, hattâ ideolojik tercihine göre anlayan, yorumlayan ve hükme bağlayan hâkimlerin egemen olacakları bir yönetime dense dense "hâkimler devleti" denir.
Not: Sayın Müderrisoğlu başkanlığındaki komisyon üyelerine teşekkür ediyor, gayretlerinin devamını diliyorum.

 


 

İddia ve İsbat
İslâm adına hareket eden bir örgütün -bilinen fakat adı bilinmeyene, faili meçhûle çıkan- cinâyetleri zamanı geldiği için ortaya çıkınca veya çıkarılınca zaten bitmemiş olan bir tartışma yeniden alevlendi. Tartışmanın bir tarafı "Türkiye'de en büyük tehlikenin rejimi değiştirmeye yönelik irticâ" olduğunu, diğer tarafı ise "en azından birinci veya en büyük sayılacak ölçüde böyle bir tehlikenin bulunmadığını" ileri sürüyordu. Birinci taraf örgütün faâliyetlerini delîl göstererek hem iddialarının sabit olduğunu yazıp söylemeye başladılar, hem de İslâmî kesimi yalancılıkla, tehlikeyi gizlemekle, takiyyecilikle, gafletle suçladılar. Eğer bir ayırım yapılıyorsa kendisini İslâmî kesimin yazarlarından biri olarak gören ben, yukarıdaki suçlamalardan hiçbiri ile kendim arasında ilişki kuramıyorum. Diğer arkadaşların da çoğunlukla böyle oldukları kanâatindeyim. Baştan beri şunu söyledim ve yazdım: Türkiye'de yaşayan insanların büyük çoğunluğunu teşkil eden müslümanların kâhir ekseriyeti, demokratik bir yönetim içinde daha özgür bir dînî hayata imkân tanınmasını isterler. Meselâ yapılan bir araştırmaya göre yüzde yetmişten fazlası, isteyen kızın ve kadının başını örterek çalışması ve okumasından yanadır. Ekseriyeti teşkil etmeyen bir gurup müslüman, yine demokrasi içinde dînin daha geniş bir alanda yaşanabilmesi için gereken düzenlemelerin yapılmasını talep ederler: örtünme, faizsiz finans, dîne göre mûteber olduğuna emin olacakları nikâh, sivil toplum örgütlenmesi, din eğitim ve öğretimi, düşünce ve inancın açıklanabilmesi... bunlara örnektir. Daha az sayıda bir gurup demokratik yoldan İslâmî dedikleri bir sisteme geçilmesini isterler ve bunun için faâliyet gösterirler. Sayıları bunlardan da az olan bir gurup müslüman ise gerektiğinde güç kullanarak İslâmî sisteme geçmenin farz olduğuna inanırlar. Meşrûiyet kaynağı/ölçütü olarak İslâm'ı; bu dînin kitabını ve öğretisini kullanan hiçbir gurup, masûm insanları öldürmek ve işkence yapmak, Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı mala, cana, namusa tecavüz etmek ve bu eylemlerle ortalığa dehşet saçmak mânâsında terörü araç olarak kullanamaz. Başka bir deyişle bunu araç olarak kullananları İslâmî kesime katmak ve oradan gelen bir tehlike olarak sunmak doğru değildir. Terörü kullanmaksızın, devletin güçlerine karşı güç kullanarak rejimi değiştirmek isteyenlerin sayısı ne kadardır, bunların ellerindeki güç nedir, bu soruların cevabına göre de bunların ifade ve temsil ettikleri tehlikenin boyutu nedir? İşte bu soruların, siyaset yapmadan, abartmaya kaçmadan, sağlıklı ve güvenilir verilere dayalı olarak cevaplandırılması gerekiyor. Bizim bu sorulara cevabımız şu olmuştur: Bu gurubun sayısı azdır, güçleri yetersizdir, her an engellenebilmeleri mümkündür, ayrıca bu ülkede yaşayan müslümanların tamamını, fiilen veya potansiyel olarak bunlardan göstermek büyük bir haksızlıktır.
İrticâ'ı ülkenin en büyük tehlikesi olarak gösterenler hep sapla samanı birbirine karıştırdılar. Namaz kılandan başını örtene, parti kurandan ticaret yapana, kitap ve gazete basandan okul açana, Kur'an kursu öğrencisinden İmam-Hatip mezunu kaymakama kadar büyük bir kitleyi -hiçbir isbat delîline dayanmadan- aynı kategori içinde değerlendirdiler ve potansiyel tehlike içine aldılar. Bize göre bu yol çıkmazdır, ülkeye iyilik, dirlik, düzenlik getirmez. Doğru olan, hak ve özgürlüklerin sınırlarını modern demokrasilerin öngördüğü ölçülere getirdikten sonra, potansiyel suçluları değil (çünkü böyle bir kavram hukuka aykırıdır) fiili suçluları bulmak ve cezâlandırmak, geri kalanları, aksi hukuka göre sabit oluncaya kadar ayırmamak ve suçlamamaktır. Bir de, güç kullanama sözkonusu olmadıkça düşünceyi suç saymamaktır. Bırakın birileri halkın oyunu alarak faşizmi, diğerleri komünizmi, şerîatı iktidar yapmak için demokratik vasıtaları kullansınlar. Bunların açık olması gizli olmasından evlâdır, ayrıca sisteminize güveniyorsanız -zor kullanma sözkonusu olmadıkça- korkmanıza da gerek yoktur.

 


 

İrticâ ile mücadele
BTK'nun irticâ ile mücadele amacıyla yeni kararlar aldığını, valilere, kaymakamlara, okul yöneticilerine, müftülere, imamlara vazifeler verdiğini medyadan öğreniyoruz. Son bir hafta içinde gazetelerden derlediğim bu konu ile ilgili haberlerin özeti şöyle: İmamlar çevrelerindeki irticâî faâliyetleri müftülüğe, müftülük Diyanet'e, Diyanet de BTK'na bildirecekmiş. İmamları da müfettişler takip edecekmiş. (Müfettişleri kimlerin, bunları da kimlerin takip edeceklerine dair bir bilgi edinemedim.) İrticâcı memurların işten atılması ile ilgili yasa çıkıncaya kadar bu memurlar geri hizmetlere alınacak veya başka yerlere atanacaklarmış (sürgün). Meslekten çıkarılacak 6 bin irticâcının listesi hazırmış, kara listede 1500 öğretmen, 75 imam ve 40 emniyet mensubu varmış. Bu kapsamda, özellikle vatandaşlar ile doğrudan temasta bulunan öğretmen, imam, vakıf çalışanları ve emniyet mensubu gibi devlet görevlileri, il ve ilçelerdeki mülkî amirlerce yakın izlemeye alınacakmış. Yeni öğretim yılının başlaması ile birlikte vakıflar, özel kuruluşlar, belediyeler ve kişiler tarafından kurulan özel öğretim kuruluşları ile yurt ve pansiyonlar üzerindeki denetimler sıkılaştırılacak. İrticâî faâliyette bulunanlar hakkında mevcût yasalar süratli ve etkin biçimde uygulanacak, kılık kıyâfet konusunda taviz verilmeyecekmiş. İrticâî faâliyetlerin finansmanını sağlayan dernek, vakıf, şirket gibi kuruluşların il ve ilçe düzeyindeki örgütlenmeleri yakından izlenecekmiş...
Görüldüğü üzere irticânın kökünü kazımak için harekete geçen yönetim çalışanların işlerine son vermekte, yerlerini değiştirmekte, sonu gelmez bir denetim (jurnal) zinciri kurmakta, irticâyı destekliyor diye işinde gücünde birçok hayısever vatandaşı tedirgin, hattâ tehdit etmektedir. Bunca tedbirin, cezânın, baskının gerekçesi "irticâî faâliyetlere katılmış olmak". Şimdi her aklı, sorumluluk duygusu ve vicdanı olan insanın şu soruyu sormasının zamanı gelmiştir: "İrticâ nedir, insanlar ne yapınca irticâî faâliyete katılmış oluyorlar?" Bir önemli kişiye göre irticâ listesinde Fethullahçılar, Süleymancılar, Nakşibendîler, Millî Görüşçüler, Hizbullahçılar... var. Bu tesbit esas alındığında adı geçen guruplarla ilgisi bulunduğu şâyî olan (söylenen) kimseler yandı demektir. Bu gurupların üyelik defterleri yoktur, meselâ Abant toplantısına katılanlar Fehullahçılarla ilişkili kılınabilmişlerdir. Mevcût kanunlarda, Hizbullah dışında kalan -yukarıda mezkûr- guruplarla işbirliği yapmanın veya bunlara sempati duymanın, bunları desteklemenin suç olduğu yazmıyor. Fethullahçılık diye bir şey varsa bunun bir tarîkat olmadığı kesin. Süleymancılık ve Nakşibendîlik evet bir tarîkattir, ancak bugün kendileri bu isimle anılan ve suçlanan kimseler resmen tarîkat olarak örgütlenmemişler ve tekke açmamışlardır; şu hâlde onları bu bakımdan da suçlamak mümkün (hukuka uygun) değildir. Başını örteni, namaz kılanı, oruç tutanı, sakal bırakanı... irticâ ile suçlayacak kadar işi çığırından çıkaranları hesaba katmazsak ortada elle turulur, gözle görülür, kanunda yeri bulunan irticâ suçunun tanımı şundan ibaret kalmaktadır: "Rejim düşmanlığı, demokratik laik cumhuriyeti değiştirmek için faâliyet göstermek." Bu faâliyetlerden hangilerinin suç teşkil ettiği konusu da o kadar açık ve üzerinde anlaşma sağlanmış bir husûs değildir. Meselâ birçok demokratik ülkede rejim aleyhinde konuşmak, yazmak, propaganda yapmak suç değildir; bizde de fikir suçunun ortadan kaldırılması için ciddî talepler vardır.
Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise ancak "zor kullanarak rejimi değiştirmek üzere örgütlenmeyi ve faâliyet göstermeyi" suç sayabilir, bu yoldan rejimi şerîatla değiştirmek isteyenlere de istiyorsa "mürteci" diyebilir. Bunun dışında kalan bir düşünce ve faâliyet, hukukun suç saydığı bir irticâî faâliyet değildir. Herkesin kendine göre bir irticâ tarifi yapıp bu çerçeveye girenleri suçlaması ve bununla da kalmayıp huzur ve ekmekleri ile oynayarak cezâlandırması ormanlarda olabilir ama bir hukuk devletinde olamaz, olmamalıdır.

 

Din Eğitimi, Meslek Liseleri, İrticâ
Halkın daha iyi, daha eksiksiz Müslüman olmaları yönündeki gelişmelerin önünü kesmek için kullanılan irticâ tehdidi, başka alanlarda olduğu gibi millî eğitimde de birçok yanlış karar ve uygulamaya dayanak kılındı. Belki Türkiye'de dinin istismarı, din adına işlenen cinayetler, yapılan hatâlar, yanlış uygulamalar vardı, ancak bunların da engellenmesinin yolu (suç işleyenlerin cezâlandırılması tabîî olmakla beraber) yasaklama ve cezâlandırma değil, sağlıklı ve yeterli bir din eğitimi idi. Bu eğitim demokrat dünyada daha ziyâde sivil topluma bırakılmakta, devlet yalnızca engelleyici olmamakla yetinmektedir. Bazı ülkelerde yer tahsis etme, öğretmen ücreti ödeme, program ayarlama gibi devlet yardımları da yapılmaktadır. Türkiye, özel şartlarını ileri sürerek din eğitim ve öğretimini sivil topluma bırakmama yolunu seçti. Kendi kontrolünde olsun diye Diyanet'e bağlı Kur'an kursları, Milli Eğitim'e bağlı İmam Hatip Okulları ve Yüksek Öğretime bağlı İlâhiyat fakülteleri açtı. Bu arada bazı özel kurslarda da din eğitimi ve öğretimi yapılıyordu. İçerden ve dışardan yapılan değerlendirme ve telkinlere kapılan bazı iktidar odakları bu eğitim ve öğretimin iyi sonuç vermediğini, T.C. nin ideal ve ilkelerine ters düşen insan tipi yetiştirdiğini ileri sürerek engelleyici tedbirler alma yoluna gittiler; özel kurslar yok edildi, resmî Kur'an kurslarının kapanması (veya varlığı yokluğuna eşit hâle gelmesi) için tedbir alındı, kayıt yaşı 16 ya çıkarıldı, anayasada yer almış olmasına rağmen isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi hayata geçirilmedi, sekiz yıllık temel eğitim bahane edilerek İmam Hatiplerin orta kısımları kaldırıldı, meslek liseleri içinde İmam Hatip Lisesi mezunlarının da kendi alanları dışındaki yüksek öğrenim hakları ellerinden alındı (alın teriyle aldıkları ortaöğretim başarı puanları 0.2 ile çarpılarak elleri ve ayakları bağlandı). Meslek liselerinden düz liselere nakil yaptırarak istedikleri alanda yüksek öğrenim yapma teşebbüsünde bulunan öğrencilerin önlerini kesmek için 1998 Eylül'ünde bir yönerge çıkarıldı, şimdi M.E.Bakanlığı işi gücü bırakmış "nakil yaptıran öğrencileri eski okullarına iade" için seferberlik ilân etmiş, okul müdürlerini görevden alma tehditleri yağdırıyor...
İlgililer bütün bunları yaparken tehdit olarak algıladıkları ve bir türlü tanımlamadıkları "irticâ" ın önünü keseceklerine inanıyorlar. İrticâdan maksat zor kullanarak, silâhlı eylem yaparak rejimi değiştirmek, şerîat düzenini getirmek ise Kur'an Kurslarından ve İmam Hatip Liselerinden böyle bir eylemin çıktığına dair hiçbir delîl yoktur. Bu okullardan ve kurslardan mezun olanlar içinde mevcût parti ve cemâatlerden birine bağlananlar varsa -ki olmuştur- bunlar legal partilerdir, demokratik mücadele yolunu benimsemiş guruplardır. İrticâdan maksat din hayatını özel alandan kamu alanına taşıma teşebbüsü ise bunu engellemek mümkün değildir. Engellemek isteyenler önce dini, sonra insan bilimlerini iyi öğrensinler. Öğrendikleri zaman yanlış yolda olduklarını anlayacaklardır. Ben kırk yıldan beri bu ülkede dini sorulara cevap (fetvâ) veriyorum. Bu soruların önemli bir bölümü Müslümanların hukûkî sosyal ve ekonomik hayatları ile ilgilidir. Kimse onları mecbûr etmediği, şartlar aksine zorladığı hâlde Müslümanlar, sırf Allah'a olan sevgi ve saygıları sebebiyle O'nun râzı olduğu bir hayatı bütün alanlarda yaşamak istiyorlar, aldıkları fetvâ maddî çıkarlarına aykırı da olsa onu uyguluyorlar, helâli harama tercih ediyorlar. Başkalarını belli bir hayat tarzına zorlamaksızın kendileri için daha geniş bir alanda İslâmî hayat özgürlüğü isteyen Müslümanları irticâ ile suçlamak, başka bir deyişle irticâı böyle tanımlamak yanlıştır; demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine de aykırıdır. İster AB ye girilsin , ister girilmesin dünya insanlara, bu hak ve özgürlüklerin verildiği bir düzene doğru ilerliyor, suyu tersine akıtmaya kimsenin gücü yetmez. Akılcı hareket, olmayacak şeyleri bırakıp sağlıklı ve kapsamlı bir din eğitimine yönelmektir, dindarlara yönelik ayrımcılıktan vazgeçmektir, farklı hayat tarzlarının birbirine zarar vermeden birlikte var olacağı bir toplum düzenini oluşturmaktır.

 


Öncelikli Tehdit
Bazıları ısrarla Türkiye için öncelikli, en önemli, en büyük, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş ölçüde tehdit ve tehlikenin irticâ olduğunu söylüyor, aksini iddia edenlere de bayağı bozuluyorlar. Eğer bu bir taktik değilse, böyle bir görüntü vererek bazı tasarrufların meşrûlaştırılması hedeflenmiyorsa, delîllere dayanarak aksini (doğrusunu) söylemekte fayda vardır. Birinci tehlike irticâdır diyenler istihbarât raporlarına dayanıyorlar ve tehlikeli olan irticâyı da "güce ve şiddete dayanarak dîne dayalı devlet kurmak veya rejimi dine uygun hâle getirmek için yapılan örgütlü hareket" olarak takdim ediyorlar.
İstihbarât raporları kesin hüküm için delîl olamaz, olsa olsa şüphelenmeye, üzerine gidip araştırmaya dayanak olabilir. Delîl olsaydı mahkemeler bu raporlara göre hüküm verir, başkaca delîl aramazlardı.
Eğer irticâya "dindarlaşmak, dînî duyarlılığın ve pratiğin artması" mânâsı verilmiyor da yukarıdaki tanım samîmiyetle ileri sürülüyorsa, bilimsel araştırmalar ve veriler Türkiye'de böyle bir tehlikenin bulunmadığını kesin olarak ortaya koyuyor. Ülkemizde dînî hayat bakımından bir değişimden söz edilecekse bu ancak, dünyadaki gidişe paralel olarak dîne yönelişte bir artmanın gözlenmesinden ibaret olur. Dindar insanımızın istediği, başkalarının din ve vicdan özgürlüklerine zarar vermeden azamî ölçüde din kurallarına göre yaşama özgürlüğüdür. Birey, aile ve cemâat olarak dindar olmanın, bütün vatandaşların sahip oldukları ve kullandıkları haklardan mahrûm olma sebebi kılınmamasıdır; yani namazında, niyazında, helâl-haram ölçüleri içinde yaşayanların da okuma, devlet hizmetinde istihdam edilme; siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel hayata katılma haklarından -fark gözetilmeksizin- yararlanmalarıdır.
Güce ve şiddete dayalı olarak iktidara gelmek veya demokratik yoldan iktidara geldikten sonra farklı inanan ve yaşayanların temel hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmak isteyenler, bunun için örgütlü veya örgütsüz faâliyet gösterenlerin devede kulak olduğu şüphesizdir. Kendilerini bu konularda bilgili zannedenler, irticâ örgütleri içinde kapatılan partiyi, Hizbullah'ı, Fethullahçıları, Süleymancıları, Nakşibendîleri zikrediyorlar. Buna kendileri inanıyorlarsa önemli bilgi eksikliği içinde olduklarını bilmeleri gerekiyor. Çünkü:
1. Bu guruplar kendi aralarında bir bütün teşkil etmek şöyle dursun, bir kısmı diğerinin veya diğerlerinin can düşmanıdır; Hizbullah'ın öldürdükleri arasında meselâ nurcu diye bilinen müslümanların da bulunduğunu herkes bilmektedir. Keza Barlas'ın Y. Doğan'dan aktardıklarına bakılırsa, Fethullah Hoca'nın Erbakan'ı ve Partisini sert bir şekilde eleştirdiği, Ecevit'i ona tercih ettiği görülecektir.
2. Sayılan guruplar arasında Hizbullah istisna edilirse diğerlerinin, şiddeti bir araç olarak kullanmak istediklerine dair hiçbir delîl yoktur. Aslında bunların tamamı sünnî ve hanefî olduklarından inançları ve içinden geldikleri gelenekte devlete silâhlı isyan yoktur, fitneye (iç savaşa) sebep olacağı için isyan câiz görülmemiş, sabır ve başka yollardan ıslâhat tavsiye edilmiştir.
3. Bunların tamamının güce ve şiddete başvurarak Türkiye'de rejimi değiştirmek istediklerini varsaysak bile mevcût güçleri, tam techizatlı bir bölük askeri bile yenmeye yetmez. Bunları, bu mânâda en büyük tehlike olarak görmek ve göstermek biraz karikatürlük olur.
4. "Dindarlığı geliştirip genişleterek demokratik yoldan iktidara gelecek ondan sonra rejimi değiştireceklerdir" deniyorsa buna karşı da söylenecek çok söz var ama biz kısaca şunları kaydedelim:
a) Demokratik hukuk devletlerinde böyle zanlar ve beklentiler yüzünden temel hak ve özgürlükler kısıtlanamaz; tehlikenin açık, kesin ve yakın olması gerekir.
b) Dindarlar arasında yapılan yoklamalar, çoğunluğun rejim değişikliğini değil, yukarıda zikrettiğimiz din özgürlüğünü istediklerini ortaya koymuştur. Ayrıca rejimi korumak isteyenlerin de caydırıcı güçleri vardır. Küresel oluşum ve gelişmeler hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran din devletlerine hayat imkânı vermemektedir. Bu durum ve gerçekler karşısında "dindarlara bile takiyye yaparak iktidar olacağı varsayılan" bir avuç radikalin başarı şansı, dolayısıyla irticâdan gelecek bir rejim tehlikesi yoktur.
Peki, en büyük tehlike nedir?
Bunun cevabını bir başka yazıya bırakalım.

 


Öncelikli Tehlike (2)
Geçen Pazar yazısında Türkiye'de öncelikli tehlikenin, "şiddete veya takıyye demokrasisine dayalı şerîat getirme hareketi" olmadığını ileri sürmüş, bunun delîllerini açıklamıştık. "Öncelikli tehlike ve tehdit irticâ değilse nedir?" sorusunun cevabını ise bu hafta sonuna ertelemiştik.
Sıralaması tartışmaya açık olmak üzere bize göre varlık, bütünlük, huzur ve güvenliğimizi tehdit eden en önemli olay ve olgular şunlardır:
1. Ahlâk buhranı. Ülkemiz önemli boyutta bir ahlâk buhranı yaşamaktadır. Milli eğitim politika ve uygulamamızın içinde "aşkınlık, derinlik ve millîlik" nitelikleri taşıyan bir ahlâk anlayışı ve bu anlayışa dayalı bir ahlâk eğitimi mevcût değildir. Ara sıra sözü edilen ahlâk, ne olduğu belli olmayan, göreceli, değişken bir ahlâktır. Uygulamada, örnek olması gereken şahıslardan sokaktaki adama kadar büyük bir kitle mide bulandıran ahlâksızlık örnekleri sergilemektedirler.
2. Yoksulluk ve gelir dağılımındaki çarpıklık. Yıllardan beri ülke ekonomisinin kötü yönetilmesi ülkeyi yoksullaştırmış, millî hâsıla ve fert başına düşen millî gelir gerilemiştir. Paradan para kazanma yöntemi reel ekonomik yatırımları olumsuz etkilemiş, az sayıda rantiye gurubu devleti ve halkı soyar hâle gelmiş, önümüzdeki yılın bütçesinin üçte birden fazlası da (17.4 katrilyon lira) faiz giderlerine ayrılmıştır.
Varlıklı yüzde yirmi ile yoksulluk sınırının altında yaşayan yüzde yirmi arasındaki gelir ve servet farkı akıl almaz boyuttadır. Geriye kalan yüzde altmış da hayatından memnun değildir. İşsizler ordusunun mevcût sayısı her geçen gün artmaktadır. Refah içinde yüzen, gücünü kullanarak menfaatini kotaran ve kurtaran azınlığın hayatından memnun olması tehlikeyi azaltmaz, arttırır.
3. Din ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasından kaynaklanan sıkıntı. Bu yüzden milyonlarca vatandaş -eyleme dökmemiş olsalar bile- gönül ve kafa isyanı içinde yaşamaktadırlar. Demokratik düzende toplumun taleplerini meclise (yasama ve yürütmeye) aktarmakla yükümlü olan siyasetçilerin âcizliği, çâresizliği, geveşekliği, halkın hak ve özgürlüklerini elde etmek için güveneceği en önemli aracı fiilen ortadan kaldırmaktadır. Bizde sivil toplum örgütlenmesi ve faâliyetleri de yok mesabesindedir. Bu sebeple hak ve özgürlük kısıtlayıcıları (jakobenler) köyde değneksiz dolaşmakta, istediklerini yapmaktadırlar, yaptıkları da yanlarına kalmaktadır. Şiir okuyanların, konuşma yapanların hapsedilerek siyasî yasaklı hâle getirlmeleri, parti içi muhâlefet yapanların hain ilân edilmesi, ilim kurumlarında, son örneğini Dr. Alev Erkilet Başer olayında gödüğümüz kıyımlar hem siyaseti hem de ilmi tıkamıştır. Eller Nobel alıp bayram ederken, patent yarışı yaparken biz beyin öldürmek veya göçürmekle meşgûl oluyoruz.
Bu üç tehlike ile ilgili üç altın sözü hatırlayalım:
"Yoksulluk insanı inkârın eşiğine kadar getirir" (Hadîs).
"Aç köpek fırın yıkar".
"Utanma duygunu kaybedersen her şeyi yaparsın" (Hadîs).
"Kurtulma ümidini kaybeden kedi köpeğe saldırır".

 


 

 

Bin Yıl Sürecek
"İrticâ var olduğu sürece ona karşı mücadelenin de bin yıl da sürse devam edeceği" düşünce ve ifadesi üzerine ben de bir şeyler yazmayı tasarlamıştım, kalemine sağlık Fehmi Koru yazdı, diyeceklerimin çoğunu dedi, bunları tekrar etmeden bazı eklemeler yapacağım:
İrticâ'ın varlığından söz edenlerden defalarca bunun tarifini istedik, bir türlü yapmadılar, istediklerini bu kavrama dahil edebilmek için belirsiz ve tarifsiz bırakmayı tercih ettiler, tıpkı laiklik gibi, istedikleri davranışı laikliğe aykırı ve -dolayısıyla- irticâî olarak nitelendirebilmek için onu da tarifsiz bıraktılar. İşte bazı örnekler:
"Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak şartıyla üniversitelerde kılık kıyâfeti serbest bırakan" kanunu, başörtüsünün aleyhine kullanabilmek için laikliği kanun kabûl ettiler ve inancı yüzünden örtrünmeyi de laikliğe aykırı saydılar.
İstanbul Üniversitesi rektörü, başını örtenlere "kara fatmalar" deme kabalığını gösterdikten sonra bunlarla nasıl mücadele ettiğini anlatarak övünüyor. Toplu olarak Cuma namazı kılmaya gitmeyi de (bu da nasıl oluyorsa?) irticâ olarak değerlendiriyor ve bunu yapanlara karşı girişimde bulunuyor. Bu rektöre göre başını örtmek ve Cuma namazı kılmaya gitmek irticâ oluyor ve laikliğe aykırı bulunuyor.
Kamuya açık ve ait olan yerlerde isteyenlerin namaz kılabilmeleri için bir yer ayrılmıyor, ayrılmış ise kapatılıyor ve ayıranlar hakkında irticâî faâliyetten takibat yapılıyor.
Kimi kamu kurum ve kuruluşlarında namaz kılmak, oruç tutmak, içki içmemek, kadın eli sıkmamak, eşi başörtülü olmak irticâ sayılıyor ve bunları yapanların işlerine son veriliyor veya başka şekillerde cezâlandırılıyorlar.
Geçen günlerde "kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların güvenlik soruşturmalarının yenileneceğini, gerekçesinin de bölücülük ve irticâ'a bulaşmış memurların ayıklanması olduğunu" medyadan öğrendik.
Laiklik, irticâ ve bölücülük tanımlanmadıkça ve bu tanımlama mevzûâta girmedikçe bütün bu yapılanlar keyfî olmaya mahkûmdur, haksızlıklara açık bulunmaktadır. Hukuk devletinin alfabe derecesindeki kurallarından birisi "kanunsuz suçun olmayacağı"dır. İrticâî, bölücü ve laikliğe aykırı olmanın, böyle sayılmanın takdiri yöneticiye veya hâkime bırakıldığı sürece bu hukuk ilkesi çiğnenmiş olacaktır.
Çağdaş hukuka, demokrasiye ve insan hakları anlayışına göre "başkalarına dayatılmadığı, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermediği sürece" bir kimsenin inancını açıklaması, öğretmesi, örgütlemesi ve yaşaması suç sayılamaz, laikliğe aykırı olarak değerlendirilemez. İnancına göre yaşamak asla irticâ değildir, eğer birileri belli bir hayat tarzına irticâ demekte ısrar ediyorlarsa bu da suç değildir ve buna karşı yaptırım kullanılamaz, bu mânâda -bin yıl değil, bir yıl bile- mücadele edilemez.
Eğer laik demokratik rejimin değiştirilmesine irticâ deniyorsa bu kavramın da iyice açılması, unsurlarının belirlenmesi, suçun hangi noktadan itibaren başladığının açıklığa kavuşturulması gerekir. Yine çağdaş demokrasilerde "bir din veya ideolojiyi topluma hâkim kılmak ve demokratik anayasal düzeni cebir kullanarak değiştirmek üzere eyleme kalkışılmadıkça" suç gerçekleşmiş olmaz. İnsanların demokrasi ve laiklik aleyhine düşünmeleri ve konuşmaları serbesttir, yeter ki bunları zorla değiştirmek üzere eyleme kalkışılmasın.
Şimdi bir bu çağdaş anlayış ve uygulamaya bakın bir de bizim çağdaşların (!) yapıp ettiklerine! Allah aşkına namazın niyazın, baş örtüsünün, haram olduğuna inandığı için kadın eli sıkmamanın, içki içmemenin... suç olan irticâ ile (çağdaş demokrasilerde, hukuk devletlerinde suç sayılan eylemlerle) ne alâkası var!
Demokrasi ile yönetilen bir ülkede bin yıl mücadele kararı verilecek bir suçu belirleme hakkı kime ait olmalıdır? Millete ve onun seçilmiş temsilcilerine değil mi? Pekalâ bu temsilcilerin (Meclisin) "Şununla bin yıl mücadele edilecek diye belirlediği bir irtyicâî eylemler paketi var mı?" Böyle bir paket varsa bunun içinde namaz, başörtüsü vb. de bulunuyor mu?

Not:
Başörtüsüne siyasî simge olduğu için karşı çıkanlara bir teklif: Lütfen simge olan örtünme şeklini tanımlayın kızlarımız simge olmayan, dînin gereği bulunan şekilde örtünsünler. Bütün örtünme şekillerine simge derseniz samîmî olmadığınız anlaşılır, simge olan şekil belirlendikten sonra onu ısrarla kullananların da "örtünmeyi din gereği yapıyoruz" iddiaları su götürür hâle gelir, ama bilin ki büyük kitle onda ısrar etmeyecektir.

 


Suyu Tersine Akıtmak
Hafta içinde Ankara çıkışlı bir haberde şunlar vardı: "Millî Güvenlik Kurulu'nun (MGK) irticâya karşı 'topyekûn' mücadele başlattığı 28 Şubat 1997 tarihli toplantısından sonra kamuda yürütülen 'türban harekâtı' yeniden hız kazanıyor. Başbakanlık Takip Kurulu (BTK), Kılık-Kıyâfet Yönetmeliği uygulamasında 'tespit' çalışması yapılması için tüm kamu kurumlarını harekete geçirdi. Bakanlıklara uygulamanın nasıl yürütüldüğü sorulurken, verilen cezâların da ayrıntılı bir dökümü istendi... Takip Kurulu'na türban yasağı uygulaması konusunda ilk veriler Millî Eğitim Bakanlığı'ndan ulaştı. Buna göre, Kılık-Kıyâfet Yönetmeliği'ne uymadıkları için 1998' de 106, 1999 ve 2000'i kapsayan son iki yılda da toplam 600 öğretmen devlet memurluğundan çıkarıldı. Aynı yıllarda mesleğinden olan öğretmen sayısı ise 17... Sınıflarda yapılan görüşmelerde öğrenciler yönetmeliklerden haberdar olduklarını belirtmişlerdir. Öğrencilerin bir kısmı başlarını açarlarsa ailelerinin onları okuldan alabileceklerini, bir kısmı başlarını örtmenin bir alışkanlık olduğunu, bir kısmı da inançları gereği başlarını örttüklerini belirtmişlerdir. Ancak, özel bir amaç içinde olmaktan çok tepkisel davranışları olduğu görülmüştür."
MGK adı üsünde ülkenin güvenliğini sağlama ve koruma amacına yönelik faâliyet gösteren bir kurum. Bu habere ve 28 Şubat'tan bu yana yaptıklarına bakılınca kurumun iki şeye ağırlık ve öncelik verdiği anlaşılıyor: Bölücülük ve irticâ. Şiddete dayalı bölücülüğün ülke güvenliğini bozacağında şüphe yok, bunu engellemek için gerekenin yapılması tabîîdir, bütün ilgili şahıs ve kurumların ödevi ve görevidir; bu noktada ancak "gerekenin ne olduğu, yapılanlar ile gerekenlerin çakışıp çakışmadığı" tartışılabilir.
İrticâ'a gelince, kaç defadır söylüyor ve yazıyoruz, şiddete ve güce dayanarak rejimi değiştirmeye, hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine ters düşen bir siyasî sistemi zorla uygulamaya teşebbüs edenlerle, dînini yaşamaktan başka bir amacı olmayanları birbirinden ayırmak gerekmektedir. Eğer birinci faâliyete irticâ deniyorsa ikincisini de bu çerçeveye sokmak ilme, hukuka, sosyal vâkıaya aykırı olur. MGK. ve BTK.nun yukarıdaki haberde geçen faâliyetlerine baktığımızda, normal dindarlığın, bir müslümanın -başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden- dînini yaşamasının da irticâ sayıldığını, engellemek için hukuk ve demokrasinin zorlandığını, insanların öğrenim ve kamu görevinde çalışma haklarından mahrûm edildiklerini; yüzbinlerin, millî güvenlik bunu gerektirmediği hâlde kırıldığını, küstürüldüğünü, üzüldüğünü... görüyoruz. Binlerce memurun ve öğretmenin, inançları yüzünden başlarını örtüyorlar diye devlet memurluğundan çıkarılmaları hukuka ve laikliğe aykırı olduğu gibi bizim tanımladığımız irticâ ile de bir alâkası yoktur. Bazı vatandaşlar başlarını örtüyor diye ne ülke bölünür, ne de zorla rejim değişir.
"Efendim serbest bırakılırlarsa -zorla olmasa bile telkin ve örnekleme yoluyla- zaman içinde ve isteğe bağlı olarak rejimin değişmesi tehlikesi vardır" deniyorsa buna cevabımız, "Bu takdirde rejimi zora, güce, cezâya, mahrûm etmeye dayanarak korumak yol değildir; özgürlüğün ve demokrasinin hüküm sürdüğü bir toplumda iki şeyden biri olur: Ya çoğunluğun beğendiği sistem yaşar ve uygulanır, azınlıkta kalanlar buna uyarlar (bu eskimiş demokrasi anlayışıdır), yahut da çoğulcu bir sosyal hayat yaşanır; her fert ve gurup, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden kendi değerleri çerçevesinde yaşar, ayrıca bir ortak bilinç ve değerler çerçevesinde de millî birlik ve beraberlik oluşur."
İnsanlara zorla şapka giydirildi, giymeyenler hapislere atıldı, hattâ idam edildi. Ezan zorla Türkçe'ye çevirildi, geleneğe uygun ezan okuyanlar hapsedildi, sürgüne gönderildi... Bu uygulamalar yıllarca devam etti, birgün ezanın aslına uygun olarak da okunabileceği kararı alınınca bütün minarelerde Türkçe ezan terkedildi. Şapka kanunu değişmediği hâlde kimsenin şapka giydiği yok. Din eğitimi ve öğretimi yıllarca yasaklandı, birgün serbest bırakılınca Kur'an kurslarında ve İmam Hatip okullarında patlama oldu, milyonlarca vatandaş bu eğitim ve öğretim kurmlarına hücûm etti. Yöneticiler, Kurum üyeleri bilimden, vâkıadan hiç mi ders ve ibret almazlar? Burunlarının doğrusuna gitmek, suyu tersine akıtmaya çalışmak yerine niçin dünyada ve tarihte olup bitene bakmazlar; demokrasiyi, aklı, bilimi, hukuku kullanmazlar?
İmanı olmayanların bilmeleri mümkün olmayan bir gerçeği ifade edeyim: Bir mümin zorda kaldığı zaman -düşüncesini ve inanacını değiştirmeksizin- dîne ve inanca dayalı uygulamasını gizleyebilir, erteleyebilir, ama asla vazgeçmez, gizli gizli yapar ve açığa çıkarmak için de gününü bekler. Güvenlikle meşgûl olanlar, zora ve yasağa başvurarak yer altına soktukları uygulamaların yok olduğunu zannederek güvenmesinler. Onların yerin üstünde, kafanın içinde değil, üzerinde olması daha güven verici olmalıdır. Ve ülke herkesindir; bir gurup diğerlerinin hak ve özgürlüklerini zorla ellerinden alırsa hiçbir şeyi çözmüş olmaz ve olana güvenmemek gerekir.

 


Bu Kadarına da Pes Doğrusu!
28 Şubat tedbirlerini ve bu cümleden olarak başörtüsüne karşı yürütülen mücadeleyi savunanların bir kısmı şöyle diyorlardı: "Biz de müslümanız, dedemiz, ninemiz... hacca gitmişlerdi, namaz kılarlardı, ninemiz başını örterdi. Bizim karşı olduğumuz başörtüsü değil türbandır; yani köktendinciliğin (fundamantalizmin, şerîatçılığın, siyasal İslâm'ın) simgesi olan örtünme biçimidir. Bu örtünme şekli dinden, inançtan değil, siyasî bir tavırdan, muhâlefetten kaynaklanmaktadır, bu sebeple engellenmelidir..."
Biz bu sözleri söyleyenlerin çoğunun samîmî olmadıklarını, onların örtünmeye de, hayatlarını bir ölçüde sınırlayacak dine de karşı olduklarını, yalnızca siyasal İslâm'a değil, dindarlığa karşı da savaş açtıklarını, aldıkları tedbirlerin bunu açıkça ortaya koyduğunu söyleyip durduk. Sözlerimizi şüphe ile karşılayanlara yeni bir kanıt daha sunuyoruz: Bursa'da, başına peruk takarak görevine devam eden bayan öğretmenlerin tesbit edilmesi ve listeye alınarak gereğinin yapılması için girişim başlatılmış. Evet, yanlış duymadınız, bırakın türban şeklinde olmayan başörtüsünü, başı açık gösteren ve belli olmadığı, göze çarpmadığı, standartda olmadığı hiçbir şeyin simgesi olarak değerlendirilmesi mümkün bulunmayan peruk, şimdi mücadele hedefi hâline gelmiştir. Bunun tercümeye ve yoruma ihtiyaç göstermeyen mânâsı şudur: "Biz, insanların günlük (buna dünya, sosyal da denebilir) hayatlarını etkileyen, davranışlarını düzenleyen bir dindarlık, bu ölçülerde bir din istemiyoruz."
Gelelim "irticâ raporuna:
Bizim gazetenin Perşembe günki nüshasında yer alan haber şöyle idi:
"Güvenlik birimlerinin hazırladığı ve MGK'nın son toplantısında da ele alındığı belirtilen "irticâ ile mücadele stratejisinde son durum" raporunun ayrıntıları belli oldu. Raporda irtacı grupların öncelikle devlet içinde kadrolaşmayı hedef aldığı belirtiliyor... Rapora göre 8 yıllık zorunlu öğretim, irticâ ile mücadelede önemli bir dönüm noktası oldu. İmam Hatip Lisesi mezunlarının İlâhiyat fakültesi dışındaki yüksekokullara girişlerinin zorlaştırılması da irticânın kaynaklarının kesilmesinde önem taşıdı."
Rapora göre okulların dışında, devletin gözetim ve denetimi altında (meselâ Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı ve kurumun denetimine tâbî câmilerde ve kurslarda) da olsa verilen din eğitimi ve öğretimi irticâyı desteklemektedir. Keza İmam Hatip Liselerinden mezun olanlar irticâya bulaşmışlardır, onların din hizmetleri alanınının dışına taşırılmaması, ülkenin diğer vatandaşlarının kullandığı hakları onların da kullanmalarına imkân verilmemesi, özellikle devlet hizmetinden uzak tutulmaları şarttır. İşte bu sebeple sekiz yıllık mecbûrî eğitim, çocukların dışarıda din eğitim ve öğretimi almalarını engellediği, M.E.B ile Y:Ö:K'nun aldıkları tedbirler de İmam Hatip Liselerinden mezun olanların üniversitelere girmelerine mânî olduğu iyi olmuştur, irticâya karşı alınmış en etkili tedbirler arasına girmiştir.
Şimdi şu irticânın, istismar edilen, masum ve iyi niyetli insanların din özgürlüklerini kısıtlamak için kullanılan irtcanın (irticâ'ın) mânâsının, din ve dindarlık karşıtlarına göre ne olduğu açıkça ortaya çıkmış oluyor: Onlara göre irticâ, siyasal İslâmcılık, şerîatçılık, kökten dincilik değil, dindarlıktır. Çünkü bilimsel araştırmalar ortadadır. Bu araştırmalara göre küçüklüğünde din eğitim ve öğretimi alan veya İmam hatip Liselerinden mezun olan vatandaşlar köktendinci değil, sadece bir ölçüde dindar oluyorlar, kendi öz değerlerine daha çok sahip çıkıyorlar, millî ve dînî ahlâklarına daha uygun yaşıyorlar.
Evet mücadele edilen şerîatçılık değil, dindarlıktır. Bize göre demokratik laik devlet, "bir görüş, bir inanç olarak kaldığı ve yazılıp söylendiği" sürece şerîatçılığa da karşı çıkamaz. Gel gör ki bizim devlet yöneticilerimiz, bırakın şerîatçılığı, dindarlığa (laik demokrat bir devlette, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden kendi inancını olabildiğince geniş bir alan içinde yaşama talebine ve hayat tarzına) karşı bile mücadele bayrağını açmış durumdadırlar.
Millî Güvenlik irticâ ile mücadeleyi sıkı bir şekilde takip ediyormuş, çıkması gereken otuzdan fazla kanunun bir an önce çıkarılmasını istiyormuş; iyi, istesinler, ama halk da "irticâ adı altında yürütülen ve dindarlığı hedef almış bulunan mücadeleyi" takip ediyor. M.G.Kurulu'nun tavsiye niteliğindeki kararlarına kulak verecek siyasîlerin bir de halka kulak vermelerinde fayda vardır; daha doğrusu istismar edilen demokrasi aslında budur, halkın irâdesini hâkim kılmaktır, hak ve özgürlükleri korumaktır.

 


 

Abant II
8-11 Temmuz 1999 tarihinde yapılan ikinci Abant toplantısına katılanlardan biri olarak köşemde de kısa bir değerlendirme yapmam gerektiğini düşünüyorum.
Birinci toplantıya katılanlardan merhum olan gazetecimiz hariç çağırıldıkları hâlde katılmayanları, sebep bakımından ikiye ayırmak gerekiyor: 1. Gerçekten mâzereti olanlar, 2. Toplantıyı tertip eden beş sivil toplum kuruluşundan biri olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın ilişkili olduğu câmiaya yöneltilen ithamların ve bunlara bağlı söylentilerin etkisinde kalanlar, bu sebeple katılmayı riskli sayanlar. Sebep ne olursa olsun katılmayan veya katılamayanlar bir yana bu toplantıya katılanların da sayı ve liyâkat bakımlarından yeterli olduklarını söylemek gerekir. Esasen bu platformun sonuçları ayrıntılarıyla birlikte yayımlanacağı için ilgilenen bütün fikir ve ilim adamlarımızın yazarak buna katılmaları mümkündür.
Toplantının mâhiyet ve amacı ile katılanların nitelikleri konularında farklı bir anlayış ve algılayış içinde olanların, hem benim gibi ilâhiyatçıların orada ne işleri olduğunu sorduklarına hem de sonuçları amacı dışında değerlendirdiklerine şahit oluyoruz. Bana göre Abant toplantısı, başka birçok sivil toplum kuruluşunun yapageldiği ilmî toplantılardan birisidir. Bunun diğerlerinden farkı, inanç, kanâat, düşünce, duruş ve hayat tarzı bakımlarından tek tip olmayan, birbirine benzemeyen oldukça çok sayıda ilim ve fikir adamını biraraya getirmesi, tartışılan konular üzerinde, mümkün olursa görüş birliği ve ortak noktalar, bu mümkün olmazsa karşılıklı olarak birbirini anlama, saygı ve hoşgörü aramasıdır. Ayrıca bu toplantılar uzun solukludur, yıllarca devam etmesi, sonuçların yayımlanması, daha geniş ölçüde tartışılması, ülkemizin ve insanımızın bir kısım meselelerinin uygun çözümlere kavuşması uğrunda çaba sarfedilmesi, kamu oyu oluşturulması arzu edilmektedir. Böyle toplantıları hangi kurum ve kuruluş tertip ederse etsin imkân bulduğumda katılırım, konular üzerinde kendi düşünce ve kanâatimi açıklarım, başkalarıyla tartışırım, bir karar veya sonuç çıkacaksa ve ben buna katılmıyorsam muhalif olduğum noktayı da açıklarım, kaydederim.
Geçen yılki toplantıdan sonra yazılan değerlendirme yazılarının birinin başlığı " Abant Konsili" idi. Bilindiği gibi konsil, hristiyanlıkla ilgili bir terim olup dinin inanç ve ibâdet kısmları da dahil olmak üzere bütünü üzerinde değiştirici, düzeltici, açıklayıcı kararlar alabilen rûhânî meclis demektir, meclise katılanlar yüksek dereceli din (kilise) adamlarıdır ve bu meclisin aldığı kararlar bağlayıcıdır. İslâm'da ise din adamı yoktur, bütün müminler bilkuvve (kâbiliyet ve imkân bakımlarından) eşit derecede hem dine hem de dünyaya aittirler, câmîde imam, hatip, vâiz, müezzin... olmaları, aile kurmalarına da, ticaret, ziraat, zenâat gibi işlerle meşgûl olmalarına da engel değildir, müminler dünya hayatını dinin bağlayıcı kurallarına göre yaşamak durumundadırlar, dini öğrenmek, vahyi anlamak ve yorumlamak hiçbir sınıfın tekelinde değildir, bunun için gerekli olan şey ilimdir, bilenler kendi bilgilerine göre, bilmeyenler ise bilenlerden öğrendiklerine göre hareket ederler. Dinin ictihada dayalı olmayan, naslarla ve bunlar üzerinde oluşmuş icma ile sabitleşmiş kısmında ictihad da yapılamaz, değiştirme, düzeltme ve ıslâhâta da gidilemez. Ehli tarafından, yerinde yapılmış yorum ve ictihadlara gelince hiçbir müctehidin ictihadı diğerini bağlamaz, yeni ve farklı ictihadı engellemez. Bu bilinen gerçeklerden ve kurallardan bakılınca Abant toplantılarına konsil demek kötü ve münasebetsiz bir yakıştırmadır; ne orası bir konsildir, ne de ittifakla veya ekseriyetle kamu oyuna duyurulmasına karar verilen düşünceler ve kanâatler birer bağlayıcı din kuralıdır. Orada inanan ve inanmayan, inancını belli bir şekilde yaşayan ve yaşamayan, belli bir konuda uzman olup diğer konulara yabancı bulunan elli ilim ve fikir adamı toplanmışlar, uzmanı oldukları konularda bilgi ve düşüncelerini dile getirmişler, tartışmışlar, diğer konulara ise kendi dünya görüşleri, temel inanç ve düşünceleri açısından bakmışlar; ileri sürülen hüküm ve kanâate katılmışlar veya muhalif kalmışlardır. İlan edilen sonuçlar da yalnızca üzerinde düşünülsün ve tartışılsın diye oluşturulmuş ve ilân edilmiştir. Bunların ne kadarı üzerinde yeterli mutabakât oluşursa o kadarı kamu oyuna mal olmuş bulunur ve uygulamaya aday hâle gelir; bundan sonrası siyasî irâdeye ve sivil topluma ait olur.
Farklı inanç ve düşüncede oldukları hâlde mutlak veya izâfî (göreceli) olarak iyi olan bir sonuca varmak ve bunu hayata sokmak, gerçekleştirmek üzere bir araya gelmenin İslâmî yönü ile son toplantıda alınan kararların bir önceki ile mukâyeseli tahlili ve değerlendirilmesi işi başka yazılara kalmaktadır.

 


 

4. Abant Platformu
Gittikçe gelenekleşen, oturan ve kurumsallaşmaya doğru gelişen Abant Platformu'nun 4.cüsü de bu Temmuz ayında yapıldı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın başka birkaç sivil toplum kuruluşunun da desteği ile tertiplediği toplantının bu seneki konusu "Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma" idi.
Vakıf yalnızca organizasyon ve finansman işini üsleniyor, danışma kurulunun tavsiyeleri istikâmetinde katılacaklar listesi hazırlanıyor, katılacaklar seçilirken konu ile ilişki, tartışma kültürü, kişinin toplumdaki yeri ve konumu göz önüne alınıyor. Mümkün olduğu kadar farklı görüşleri savunanların biraraya getirilmesine çalışılıyor. Toplantının amacı farklı kimlik ve kişiliklerin yaşadığı, bu farklılık içinde bir birlik ve berberliğin vâkıâ olarak gerçekleştiği ülkemizde "birlik ve beraberliği sağlam bir teorik zemine oturtmak"tır. Bu zeminin "Hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik, laik bir sistem" olduğu öngörülmektedir. Bundan önceki toplantılarda "din-devlet, akıl-vahiy ilişkileri, hukukun üstünlüğü ve demokrasi konuları görüşüldü. Görüşler ve tartışmalar kitaplaştırıldı, ya ittifakla veya çoğunluğun reyi ile ortaya çıkan sonuçlar da bildiriler hâlinde kamunun bilgisine sunuldu.
Biz daha önceki yıllarda tartışılan konularda görüş ve düşüncelerimizi yazmıştık. Bu yıl tartışılan konunun ana hatları ile bunlara ilişkin görüşlerimiz şöyledir:
1. Toplumsal uzlaşma: Sağlanan mutabakâta göre bundan maksat, farklı toplum kesimlerini birleştirmek, farkları ortadan kaldırmak ve tektip bir toplum yapısı oluşturmak değildir. Uzlaşma, diğer kesimi tanıma, ona hakkını verme, karşılıklı anlayış ve güven içinde bir arada yaşamaya karar vermedir.
2. Çoğulculuk: Devletin belli bir dini veya ideolojisi bulunması hâlinde "farklı kimliklerin, kültür guruplarının eşit hak verme ve değerlendirmeye tâbî tutulmayacakları, devletin dîni veya ideolojisi yönünde bir tektipleştirme karar ve faâliyetinin kaçınılmaz olacağı tabîîdir. Modernitenin getirdiği ulus devlet modelinde de kimlik ve nitelikleri ile ulus esas alınmış, ulusal ideoloji yönünde bir tektipleştirme söz ve fiil konusu olmuştur. Buna karşı posmodernite çoğulculuk düşüncesini savunmuştur. Çoğulculuğun felsefî temelinde "bütün din ve düşüncelerin eşitliği" vardır; hiçbir din, düşünce, ahlâk diğerinden üstün veya aşağı değildir; hepsi eşit değerdedir ve eşit derecede gerçektir; çünkü mutlak bir gerçeklik ve değer yoktur.
Platformda bu maddenin mıuhtevası çeşitli başlıklar altında ve farklı yönlerden tartışılmıştır. Bizim inanç, görüş ve değerlendirmemiz şudur:
Dinlerde ve ideolojilerde başkalarına (ötekine) bakışın, öteki ile ilgili değerlendirme ve hak tanımanın olumsuz olduğu, ötekine ya tahammül edilmediği veya geçici olarak tahammül edilse bile tektipleştirme ve değiştirme amacı güdüldüğü bir gerçektir. Ancak din olarak İslâm'a geldiğimizde ötekinin varlığının tanındığı, din ve ahlâkına göre ona bir değer verildiği, temel insan haklarından onun da eşit olarak yararlanmasının sağlandığı görülmektedir. Bu iddiamızın delîli hem teorik bilgiler hem de uzun İslâm tarihi boyunca görülen uygulamadır. Bir müslümana göre onun inancı mutlak hakikati yansıtır, ahlâkı ve hayat tarzı da buna zıt olanlardan güzeldir, değerlidir. Tevhid ile şirk, evlilik ile zinâ, helâl kazanç ile haram eşit değildir. Ancak yine bir müslümana göre kendisi gibi inanmayan ve yaşamayanların da topluluk içinde, temel insan haklarından yararlanarak yaşama hakları vardır. İslâm'daki çoğulculuğu ve toplumsal uzlaşmayı bu çerçeve içinde anlamak gerekir.
3. Farklılıklar ve kamusal alan: Platformda çok tartışılan ve mutabakât sağlanamayan bir konu da farklılılların kamumsal alana yansıması, burada temsil edilmesidir. Az sayıda katılımcıya göre kamusal alanda "yurttaşlık" dışında bir kimlik yoktur ve olamaz; kamusal alan "dilsiz, dinsiz, ahlâksız, etnik aidiyetsiz...dir." Ben bu yaklaşıma karşı şunu söyledim: "Böyle bir kamusal alanda yalnızca İslâm değil, insan da yoktur." Katılımcıların çoğuna göre kamusal alana farklı kimliklerin, kültürlerin, taleplerin yansıması mümkündür, çoğulculuk kamusal alanın kimliklerden arındırılması ve farklılıkların yalnızca özel alanda tanınması ile gerçekleşemez; çünkü mevcût şartlarda özel alan diye bir şey kalmamaktadır. Tartışılması gereken husûs, farklılıkların kamusal alana nasıl taşınacağıdır. Hâlâ birlik ve beraberliğimizi sağlayan, ortak tarihi ve kültürel değerlerimiz bu konuda rehber olabilecek niteliktedir.
Bana göre demokrasiye ve çoğulculuğa aykırı olan şey, belli bir kuralı veya değeri ötekine dayatmak, onu uyum göstermeye ve değişmeye zorlamaktır. Dayatma ve zolama bulunmadığı takdirde devletin farklı kesimlere haklar tanıması, yalnızca onların yararlanabileceği, başkalarını mecbûr etmeyen düzenlemeler yapması demokrasiye, insam haklarına ve çoğulculuğa aykırı olmak bir yana bunların gereğidir.

 


Yaşanmış deprem izleri
O saat gelip ülkenin belli bir bölgesi, korkunç gürültülerle sarsılmaya ve sallanmaya başladığında, Yalova'nın yakın bir köyünde, iki katlı yarı yığma bir evin üst katında felâkete uyanıyoruz. Evde evlât, torun, yeğen, hısım olarak on yedi can var. Sarsıntı şiddetinden hiçbir fire vermeksizin devam ediyor, elektrikler kesiliyor, kalkmak ve yürümek zor ve tehlikeli, fazla düşünmeden kafamızı köşeye yaklaştırıp " ya Latîf, ya Hafîz" diyerek her şeyi bilen, gören, büyük lütûf sahibi Allah'a sığınıyor, bizi korumasını niyaz ediyoruz. Bu niyaza rağmen sarsıntı devam edince, O'na duyurmak için değil, sarsıntıyı bastıracak şiddeti ve dozu yakalamak için olmalı ki biz de sesimizi yükseltiyoruz. Bize çok uzun gelen kırk beş saniye bittiğinde, yatarken sevimli ve sıcak olan odamızdan şimdi mezar kadar soğuk ve karanlık olduğu için çıkmak istiyoruz. Önce yönü bulmak gerekiyor; çünkü onu da şaşırıyorsunuz, sonra kibrit, mum, giysi... Balkona çıkıyoruz, canlar nerede, kime ne oldu diye öldürücü bir merak içindeyiz. Yalnızca yattığı yer çıkışa daha yakın olduğu için değil, o ana ve çocuğu da küçük olduğu için yavrusunu bağrına basarak dışarıya ilk fırlayan gelinim olmuş, sonra birer ikişer canlar toplanıyorlar, yoklama tamam, görünürde önemli bir maddî hasar yok, bu sonucun sevinç ve şükrânını yaşarken hemen yakından uzağa çevreyi düşünmeye başlıyoruz. Telefon ses vermiyor, televizyon çalışmıyor, gençlerden birinin kulak radyosundan başka dünyaya açılan pencereler kapanmış, bilgi ve iletişim çağında, bilgiye ve iletişime en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda teknoloji çökmüş vaziyette. Konu komşu kendilerini sokağa atmış olduklarından birbirimize seslenerek durumlarımız hakkına bilgi alıyor, yardımlaşma teklifleri teâtî ediyoruz. Yavaş yavaş ilk bilgiler geliyor, felâketin boyutlarının oldukça büyük olduğu anlaşılıyor, şaşkınlık, üzüntü ve çâresizlik duyguları farklı yönlerden esen deli rüzgârlar gibi hepimizi sarsıyor.
İlk korku ve heyecan kısmen zail olup "hayat devam ediyor" şuuru avdet edince "hayatın bundan sonra nasıl devam edeceği" konusu gündeme geliyor ve herkesin, maddî ve manevî altyapısına, birikimine göre bir yol tuttuğu görülüyor. Bize göre bu felâket bir imtihan, bir uyarı, bir haddini bildirme eylemi. Müminler bir yandan kayıpları, diğer yandan kusurları ve ödevleri bakımından imtihana tâbî tutuluyorlar. Kazanan kazanıyor/kazanacak, kaybeden kaybediyor. İnsanlar uyarılıyor, yalnızca ne olduğumuzu değil, ne olacağımızı da düşünmemiz isteniyor; çoğumuzun güvendiği dağlara bir anda karların yağabileceği, aç ve açıkta kalabileceğimiz hatırlatılıyor. Küçük dağları yaratmışcasına kendine güvenen, kendiyle yetinen, bilgi, güç ve teknolojisi ile her şeyin üstesinden gelebileceğini sananlara "haddinizi bilin, sınırlarınızı tanıyın, ilâhî kudretin tabiat olayları şeklindeki tecellîleri karşısındaki aczinizi yaşayın..." deniyor.
Çevremizde hem imrenilecek hem tiksinilecek olaylar, örnekler davranışlar yaşanıyor. İnsanımızın hâlâ yaşayan güzel hasletleri var, ama çok önemli boyutlarda çürümüşlük ve bozulmuşluk da var. Bir kısım siyasetçiler ve bürokratlar depremi kullanarak bir şeyler kazanmanın peşine düşerken akbaba tîynetli, vampir melekeli insan taslakları da depremzedeleri çeşitli şekillerde sömürmenin ve soymanın yollarını arıyorlar. İlk iki günde yaşanan trafik keşmekeşinin baş sebebi de ahlâk kusuru ve eğitim bozukluğu; hakkı olmayanı alma, kullanma, kapma alışkanlığı, insana tiksinti veren açık gözlülük manevraları.
İyi örnekler yok mu? Elbette var ve belki de onlar yüzünden ilâhî nimetler devam ediyor. Bir yapı ustası ile konuşuyorum, depremi takip eden dakikalarda kendini dışarı atıyor, yakınımızda yerle bir olan bir otele koşarak bir şeyler yapmak için çırpınıyor, ilk günden itibaren eli iş tutan yakınlarını da alarak Yalova'ya koşuyor, aç susuz akşamlara kadar çalışıyor, insanlara yardım etmek için çırpınıyor. İlk el attığı binada oldukça yüklü bir miktarda millî ve yabancı paraya raslıyor, kendi ictihadına göre karar veriyor -bir kuruşuna dokunmaksızın- hemen yakınında kurtarma çalışması yapan asker ve siviller ile felâketzedelere dağıtıyor. Ben bazı çevreleri tenkit edecek oluyorum, "şöyle olsaydı böyle olsaydı" diyorum, o şu mukabelede bulunuyor: "Yapılamayanlar yapılamazdı, felâket büyük, insanlar âciz, ecel geldi..."
O gece bir gün sonrası için çeşitli plânlar ve programlar yaparak, sözler verip alarak yatanları düşünüyorum ve meşhûr şarkının sözleri aklıma takılıyor: "Dünyada ölümden başkası yalan..."

 


Tanrı ve Deprem
Deprem içimizde ve dışımızda, bizde ve başkalarında, canlı cansız, şuurlu şuursuz âlemlerde cereyan eden, kimi hayır kimi şer, kimi iyi kimi kötü, bazıları sevindirici bazıları üzücü sayısız olaydan yalnızca biridir. Olayların, oluşların ve varlıkların Tanrı ile ilişkisini kurarken sadece depremi düşünmek, ona kilitlenmek önemli bir yanılma, yanlış değerlendirme sebebi oluyor. İmanlı ve amelli olup depremden zarar görmesine rağmen Allah ile olan ilişkisi zedelenmeyen müminler, deprem ve onun getirdikleri ile ilgili müsbet yorumlar yaparak her şeyi bir hikmete bağlarken, imanı zayıf veya inancı bulunmayan kimseler, depremin sonuçlarını dramatik bir dille tasvir edip yeterli doza ulaştıklarına inandıkları noktada, inkârlarını ilân ediyor, bu vesile ile ona (küfre) taraftar toplamaya gayret ediyorlar. Bütün şerleri, kötülükleri, acımasızlıkları Tanrıya yükleyip bunları niçin yaptığını soruyorlar.
Allah kendini Kur'an'da anlatıyor. Buradan yola çıkarak olup bitene bakıldığında, belki daha doğru sonuçlara, değerlendirme ve yorumlara ulaşmak mümkün olur. Buna bir katkı olabilir ümidiyle bazı ipuçları vermek istiyorum:
Allah'ın birçok ismi (O'nu bize anlatan isimleri ve sıfatları) vardır, herhangi bir oluşta bunların tamamı devrededir; intikâmı, cezâlandırmayı, ödüllendirmeyi adâletten, sevgiden, rahmetten ayrı, iki gurubu birbiri ile alâkasız olarak düşünmek doğru değildir.
Allah'ın yarattıkları ile ilişkisi devam etmektedir; O, daima dilemekte, yapmakta, yaratmakta ve yok etmektedir. Kendi irâdesi ile oluşları tâbî ve bağlı kıldığı kanunları (âdetleri, sünnetleri) vardır. Sebep meydana geldiğinde sonuç da meydana gelir; sonucu engellemek O'nun elinde olmakla beraber bunu -mûcizeler dışında- yapmaz. Sonucu kulların irâde ve teşebbüslerine bıraktığı konularda onların istediklerini var eder, yapar, oluşturur; kendisi buna râzı olmasa bile engellemez, tâ ki herkes yaptığının sonucunu elde etsin, dünya imtihanı gerçekleşsin.
İnsanlar için Allah'ın yarattığı âlem (vatan) dünyadan ibaret değildir. Geçici bir barınma yeri ve imtihan alanı olan dünya hayatından sonra bir ebedî âlem vardır, müminler oraya "asıl vatan" derler. Olanların hayırlı mı hayırsız mı, lehte mi, aleyhte mi, kişinin kendisi bakımından üzücü mü sevindirici mi olduğuna hükmederken bu iki âlemi birlikte düşünmek, kayıpları ve kazançları, sevinçleri ve kederleri bir bütün hâlinde ele almak, fânîden bakîye uzanan çizgiyi görmek ve bilmek gerekir.
Olayların ve oluşların sebepleri arasında manevî olanlar da vardır. Bilimin keşfettiği sebep sonuç ilişkisi içinde görülmeyen manevî sebepler, maddî sebeplerin temelini, muharrikini, şartlarını teşkil ve temin edebilir, oluşturabilir.
Kötülüklerin engellenmesi, iyilik ve güzelliklerin hâkim ve gâlip olması için kullara da iş düşmektedir; bu mânâda müminlerin gayret ve cihat ödevleri vardır, bu ödevlerin ihmâl edilmesi, elden gelen gayret ve fedâkârlığın gösterilmemesi önemli bir kusurdur, suçtur, günahtır; bunun da hem dünyada hem âhirette görülen bir bedeli vardır.

 


 

Kader ve Tedbir
Bir mısrada "Tedbirini terk etme takdir Hudâ'nındır" deniyor.
Hz. Peygamber'i (s.a.v.) ziyarete gelen bir bedevî devesini başıboş bırakıyor, Peygamberimiz (s.a.v.) "Deveni ne yaptın" diye sorunca "Allah'a güvendim (tevekkül ettim) ve bağlamadan bıraktım" cevabını veriyor. Bu cevabı beğenmeyen Allah Resulü (s.a.v.) "Deveni bağla sonra Allah'a tevekkül et" buyuruyor.
Şam'da veba salgını baş gösterdiğini haber alan Halife Ömer oraya girmekten vazgeçerek yolunu değiştirince yanında bulunanlardan bazıları "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diyorlar. Halifenin bu itiraza verdiği cevap düşündürücü ve öğreticidir: "Evet Allah'ın kaderinden yine O'nun kaderine kaçıyorum."
Kur'an'a ve onu açıklayan hadîslere bakıldığında şu gerçeklerin açık ve kesin bir dil ile ifade edildiği görülüyor: Allah ezelden ebede, olmuş olacak her şeyi bilir, O'nun irâdesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz, kainâtı yaratan, düzeni kuran ve koruyan O'dur, olup bitenlerin bir kısmı kulların istemelerine ve teşebbüslerine bağlıdır, bunların sorumluluğu da onlara aittir, diğer kısmı ise yalnızca Allah'ın irâdesine bağlıdır, maddî ve manevî âlemde sebep-sonuç ilişkisi vardır, yaratan ve düzeni kuran Allah, olayları/sonuçları sebeplere (bu sonuçları doğuran diğer olay ve oluşlara) bağlamıştır, mucizeler dışında bu kanun/kural hep devrede olur. "Allah'ın her şeyi bilmesi, murat etmesi (olmasını istemesi) ve yaratması sonucu olanların olmasından ibaret bulunan" kader ve kaza, kullar tarafından olmadan önce bilinemez. Bu sebeple insanların, meçhul olan kadere göre değil, sorumlu bulundukları sebep-sonuç kanununa göre hareket etmeleri, başka bir deyişle "takdir Allah'tan, tedbir ise kuldandır" demeleri gerekir.
Son deprem olayına, yukarıda özetlenen bilgi ve inanç çerçevesinde baktığımızda şunlar söylenebilir: Depremi ve onun getirdiği zararları Allah önceden biliyordu, zamanı gelip sebepleri oluşunca olmasını murat etti ve olanlar oldu. Bizler ise o gece yataklarımıza yattığımızda olacakları bilmiyorduk; çünkü ne yazık ki bilim, henüz depremin nerede ne zaman olacağını bilme noktasına gelememişti. Şu hâlde Allah bize, o gece niçin tedbirli olup dışarıda, çadır vb. yerlerde yatmadığımızı sormayacaktır. Ancak şunları soracaktır:
Deprem kuşağında yaşadığınızı bile bile niçin depreme dayanıklı evler yapmadınız?
Böyle felâketler ortaya çıktığında zararı ve acıları en aza indirmek için alınabilecek tedbirler, yapılacak organizasyon ve yardımlar belli olduğu hâlde bunları niçin ihmâl ettiniz?
Bu olayların maddî sebepleri yanında manevî/ahlâkî sebepleri de vardır, ibret alıp kendinizi düzelterek manevî sebeplerin ortadan kalkmasını sağlama yoluna niçin girmediniz?
Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın kullarını çeşitli korkular ve kayıplarla imtihan edeceği, her şeye rağmen Allah'a sığınan, "Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz" diyen, olanlarda hikmet arayan ve ibret bulan kullar övülmektedir.
Hepimiz için övülen kullardan olmayı temenni ederken geçmiş olsun diyor, ölenlere rahmet, kalanlara sabır ve metanet diliyorum.

 


 

Şeytancılık
1.Kaynakların verdiği bilgilere göre "satanizm, içinde ilkel dinlerden ve inançlardan bazı unsurlar taşımakla beraber bir inanç sistemi olarak ortaçağda, hristiyanlığa tepki olarak doğmuştur. Uzun zaman yer altında faâliyet gösterdikten sonra Amerika'da, liberal ortamdan yararlanarak ortalığa çıkmış ve örgütlenmiştir. Kiliseye karşı kilise, dine ve dinlere karşı bir din ve hayat sistemi olarak ilk satanist kiliseyi ABD'de Antone Szandor La Vey (1930-1997) kurmuştur. İnancın esası dinlerin inanç ve öğretilerini reddetmek, insanı bütün arzuları ile merkeze almak, hiçbir yasak tanımadan arzuları tatmin etmektir. Birçok satanist gurup vardır. Bunların en tehlikeli olanı pop satanist guruptur. Bunların tarihî ve felsefî bir boyutları yoktur. Bilgileri kulaktan dolmadır. Pop-lumpen stanistler daha çok aile ve toplumdan kopmuş, manevîyat boşluğuna düşmüş, suça eğilimli, kötü alışkanlıklar edinmiş, akıl ve rûh sağlığı bozuk gençlerden oluşmaktadır.
2.Eğitimin okuldan önce ailede başladığını, sonra okulun devreye girdiğini unutmamak gerekir. Sağlıklı bir eğitimde aile ile okulun işbirliği ve tutarlılığı şarttır; iki çevre arasında çelişkilerin, zıtlaşmaların, değer çatışmalarının bulunmaması gerekir.
Bizim okullarımızda din ve ahlâk eğitimi yoktur. Kültür olarak dînin ve bilgi olarak ahlâkın verilmesi; yani bu iki konuda ders ve bilgi verilmesi bile -anayasada yer almış olmasına rağmen- bazı kimselerce laikliğe aykırı telâkkî edilmekte ve kaldırılması istenmektedir. Halkının büyük çoğunluğu müslüman olan bir ülkenin okullarında bu din hakkında herkese doğru bilgi verilmesinin -millî birlik ve bütünlüğün korunması bakımından- gerekliliği tartışılamaz. Din bilgisini alanlar içinden dini benimseyen ve yaşamak isteyenler için yine okullarda isteğe bağlı din ve ahlâk eğitimi verilmelidir. Bu eğitimi verecek olanlar iyi yetişmiş müslüman eğitimcilerdir. Eğitim bilgiyi geliştirmenin yanında imanı kanıtlarla pekiştirmek, ibâdet sevgisini ve alışkanlığını kazandırmak, erdemi hayat tarzı hâline getirmek için gerekeni yapmakla gerçekleşir. Dinsiz veya azınlık mensubu kimselerin çocuklarını İslâm din eğitimine sokmama hakları vardır, onlar da çocuklarına istedikleri moral eğitimi aldırabileceklerdir.
3.Bugün ailelerde taklide dayalı, kulaktan dolma bilgilerin rehberliğinde bir serbest eğitim -buna eğitimsizlik de denebilir- modası hâkim olmuştur. Televizyonlarda yapılan yayınlar ile taklitçi eğitim mensuplarının etkisinde kalan ana babalar, çocukların rûh, ahlâk ve beden eğitimlerini/gelişmelerini sağlamak için hiçbir şeye müdahale etmemek gerektiği inancını benimsemiş gibidirler, eğitim uygulaması da buna göre yürütülmektedir. Hâlbuki iyi yetişmiş ve çocuklarını doğru dürüst eğitebilmek için gerekli bulunan formasyonu kazanmış ana babaların çocukları yönlendirmeleri kaçınılmazdır. Bu yönlendirme içinde, inanmış, erdemli ebeveynin çocuklarına, dört yaşlarından itibaren uygun din eğitimi vermeleri de vardır. Rahmeti, sevgisi, adâleti, koruması, bilgisi, hikmeti mutlak ve sınırsız olan bir Allah'a iman, ibâdet ve sevgi ile bağlanan bir çocuğun ve gencin bunalıma, yalnızlığa, boşluğa düşmesi, nefsinin veya başkalarının kulu ve kölesi olması, kimliğini tanımlamak ve hayatına anlam kazandırmak için saçmalık ve anlamsızlıkların içine düşmesi âdeta imkânsızdır.

 


 

İslâmî Terör
Terör dünyanın her bucağında, her türlü inanç veya inançsızlık gurubu içinde bulunan, meydana gelen bir olaydır/sosyal vakıadır. Bu sebeple terör, bir inanca veya ideolojiye bağlı olarak ve bu bakımdan farklı tanımlanmaz; bir meşrûiyet kriteri esas alınarak buna göre meşrû ve legal olmayan, belli nitelikli olaylar "terör" çerçevesine alınır. Durum böyle iken Türkiye'de ısrarla teröre "İslâmî" niteliğini yapıştıranlara bazı husûsları anlatmak veya hatırlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum:
Eğer bir davranış, bir tasarruf, bir eylem... İslâmî ise "İslâm'a göre meşrû, makbûl ve güzel" demektir. Bu niteliklerin, İslâm'ın ana kaynaklarında delîli ve dayanağı var demektir. İslâm'ı bilerek konuşanlar "terör İslâmî bir eylemdir" demediklerine göre hariçten gazel okuyanlar bu hükmü nereden çıkarıyorlar?
"İslâmî terör"den maksat, kendilerini müslüman olarak tanımlayan bir gurubun ortaya koyduğu terör eylemi ise buna da İslâmî demenin anlamı yoktur; çünkü bir gurup bütün müslümanlar demek değildir ve bir gurubun -varsa- yorumu İslâm bütününe izafe edilemez.
Müslümanlara zulmedilmesi, din özgürlüklerinin kısıtlanması, maddî ve manevî değerlerinin gasp edilmesi durumunda, bu zulmü ortadan kaldırmak için başka bir çârenin kalmaması hâlinde, zulüm odaklarına karşı kanunsuz eylemlerin (buna terör denilirse bu mânâda terörün) câiz olup olmadığı İslâm âleminde tartışılan, müsbet ve menfî cevapları olan bir konudur. Bunu şartları oluştuğunda câiz görenlere göre ortada, zarûrete dayalı bir meşrû müdafâa vardır, meşrû müdafâa evrensel bir kavramdır, onu da İslâm'a maletmenin, "İslâmî" demenin bir anlamı yoktur.
Özellikle masum insanlara, yaşlılara, kadınlara, çocuklara; suçlu suçsuz ayırımı yapmadan cana, haklı haksız farkı gözetmeden mala (bu ayırım ve gözetme ancak selâhiyetli makam tarafından ve hukuk içinde yapılabilir) yönelik terör bir insanlık suçu olduğu, nereden ve kimden gelirse gelsin ona karşı bir nefret doğurduğu için, İslâm ile terörün yan yana zikredilmesi bütün müslümanları üzmektedir. Bunu ısrarla yapanlara karşı "Acaba insanları İslâm'dan nefret ettirmek mi istiyorlar?" şeklinde bir şüphenin doğmasına sebep olmaktadır.
Zihinlerde hâsıl olan bir başka tereddüt de, terör ile İslâm'ı yanyana zikrederek, bir müslüman gurubun amacına ulaşmak için teröre başvurmasını (eğer böyle ise) bahane ederek samîmî dindarların özgürlüklerini kısıtlamak için zemin ve gerekçe hazırlanmasının sözkonusu olup olmaması ile ilgilidir. Şunu unutmamak gerekir ki, şiddet olaylarını asgarî boyutlara indirmenin çârelerinden biri de toplumdaki gerginlikleri gidermek, baskıları azaltmak, zorunlu hâle gelmedikçe özgürlükleri sınırlamaktan uzak durmaktır. Sınırlama gerekçesi kılınan tehlikenin, "açık, yakın veya fiilî" olması şarttır. Rüzgârdan nem kapma psiklolojisi aşırı tedbir getirir, aşırı tedbir korumaz, hattâ bazen hasta eder ve öldürür. Toplum vicdanının mahkûm ettiği her eylem, devlet tarafından yok edilmese bile devam imkânı bulamaz, böyle bir eylem karşısında devletin aldığı tedbir de toplum vicdanınca onaylanır. Toplumun onaylamadığı kısıtlamala ve bu mânâda tedbirler ise yalnızca tedirginlik, gerginlik ve itâatsizlik doğurur.

 


Adâlet, zulüm ve Terör
Terör ne kadar kötü, çirkin, kabûl edilemez, insanlık dışı bir davranış, bir fiil ise adâletsizlik (bu mânâda zulüm) de o kadar kötüdür, çirkindir... Ahlâkın üçüncü şahıslara ve bu mânâda ötekine uygulanması, onu da kapsamı içine alması mânâsına gelen, böyle de tanımlanan ve bu sebeple "makro etik" diye de ifade edilen adâlet, dünya yüzünde hiçbir insanın haksızlığa uğramaması, acı çekmemesi, mutsuz olmaması, ihtiyaç içinde kalmaması konusunda her bireyin kendini sorumlu bilmesi ve bu sorumluluğun gereğini yerine getirmesidir. İhtiyaçtan veya arzu edilen bir şeyi elde edememekten doğan acı, ıztırap ve mutsuzluk insanların içinde bulunduğu şartlara göre çok değişken olduğundan adâlet de bir noktada kemâline ulaşan, gerçekleşen bir kavram değildir; arka arkaya önümüze çıkan, her birini aştıkça bir yenisi ile karşılaştığımz tepeler gibidir, insanlar yaşadıkları sürece adâletin peşinde koşmaları gerekecektir.
Bugün yeryüzünde yaşayan insanların tamamı veya çoğu adâletten nasibini almış değildir. Adâletin zıttı olan zulüm insanları acıların ve ıztırabın içine gömmekte, dünyayı kendilerine zindan etmekte, bu yüzden insanlar tekâmüllerini tamamlama, insanlıklarının amacını gerçekleştirme yolunda ilerlemekten mahrûm bulunmaktadırlar.
Zulmün çeşitleri vardır; emeği ile hak ettiğini elde edememek, emeği sözkonusu olmadan insan olduğu için hakkı olanı alamamak, elde ettiği ve kullanmakta olduğu hakkına başkalarının haksız olarak el koymaları ve kişiyi hakkından mahrûm etmeleri zulmün en çok görülen şekilleri ve çeşitleridir. Güçlünün, gücüne dayanarak -zekâ, beden veya sermayece- zayıf olanın zayıflığından yararlanarak hakkına tecavüz etmesi zulümdür, ferdin veya gurubun (meselâ bir milletin) toprağını elinden almak, yurdunu yuvasını istilâ etmek zulümdür, bir kültür gurubunun kültürünü yok etmek veya yozlaştırmak için çalışmak zulümdür, zayıf ve geri kalmış toplulukların bu durumlarından yararlanarak emeklerini ve mallarını ucuza kapatmak ve onlara -tek satıcı olarak- kendindekini pahalı satmak zulümdür, muhtaç olanları ihtiyaçtan kurtarmak için yardım etmek yerine faizle ödünç para vererek borç ve ıztıraplarını arttırmak zulümdür, ayartılmış tüketicileri yaşatırken tüketici ve dolayısıyla ayartılabilir olamayacak kadar yoksul olanlara hayat hakı tanımamak, onları insan saymamak zulümdür, topluluğunu olsa olsa isrâftan tasarrufa yöneltecek olan bir ekonomik krizi atlatabilmek için kemer sıkmaktan belleri incimiş başka toplulukların ülkelerinde krizler icat etmek zulümdür, kendi toplum çıkarlarını arttırmak veya korumak için başka toplumların içine fitne, fesat, ihtilâl, terör sokmak zulümdür...
Adâlet mülkün (devletin, bağımsızlık ve iktidarın) temelidir, zulüm ile abâd olunmaz ve devlet pâyidâr olmaz, zalimin zulmü varsa mazlumun Allah'ı vardır, "Zalimlere bir gün dedirir Hazret-i Mevlâ- Tallahi lekad âserekellahu aleynâ".
Eşeğin canı acıyınca atı geçer.
Kedi hayatından ümit kesince köpeğe saldırır (Şirazlı Sa'dî).
Zulme uğrayanlar adâleti gerçekleştirmenin başka bir yolunu bulamazlarsa -normal şartlarda yanlış olan, yanlış sayılan- yollara da başvurarak, hukukun, ahlâkın, geleneğin dışına çıkarak ihkâk-ı hak etmeye, intikâm veya sonuç almaya kalkışabilirler.
Söz ve kanâatleri mûteber olan fertlerin veya gurupların "zulüm, haksızlık, adâletsizlik" olarak değerlendirdikleri işleri yapıp edenler; şikâyetlere, uyarılara, öğütlere kulak vermeyenler birgün başkalarının elinden bir felâkete uğrarlarlarsa, hem onlar hem de felâkete ağıt yakanlar bir de dönüp "sebep" üzerinde durmalı, sâikleri düşünmeli, tedbirleri bu yöne de kaydırmalıdırlar. Aksi hâlde zulüm zulme, şiddet şiddete kapı açabilir ve açıyor.

 


Açlık ve adâletsizlik de kıyâmet alâmetidir
Amerika'da ikiz kulelere ve Pentegona yapılan hücûmları bazı gazeteler "kıyâmet" olarak nitelediler. Arkasından mektupla gönderilen şarbon virüsü olayı ortaya çıktı. Bu yüzden midir bilmem, son günlerde kıyâmetten ve onun alâmetlerinden çokça söz edilir oldu. Kıyâmet deyince de önce onun alâmetleri (işaretleri, belirtileri) akla geliyor. Dînî kaynaklarda kıyâmetten önce onun yaklaştığını bildirecek bazı olaylardan söz ediliyor ve bunlara "kıyâmet alâmetleri" deniyor. Kur'an'da ve sahîh hadîslerde, yorumcuların küçük ve büyük diye ikiye ayırdıkları alâmetler hakkında açıklamalar vardır. Küçük alâmetler arasında ahlâksızlık, aile bağlarının gevşemesi, gösterişili, isrâflı, şatafatlı bir kentli hayatının yaygınlaşması vardır. Büyük alâmetler arasında ise Hz. İsa'nın gelmesi, Deccal, Dâbbetü'l-arz... zikredilmiştir. Geçen Ramazan Hz. İsa meselesi ile meşgûl edildik, bu Ramazan yaklaşırken de bir yandan "meleklere ve kadere inanmanın hurafe olduğu"iddiası yayılmakta, öte yandan kıyâmet alâmetleri ve özellikle Dâbbetü'l-arz konusu tartışma zeminine çekilmektedir. Halbuki bize göre tartışmamız gereken konu, açlık ve adâletsizlik yüzünden yaşanan sosyal kıyâmet ile dünya sisteminin başımıza belâ ettiği "doğal dengenin bozulması" kıyâmetidir.
Kur'an'da (Neml: 27/82) kıyâmet alâmeti olarak Dâbbetü'l-arz ismi verilen bir yaratıktan söz edilmiştir. Terkibin sözlük anlamı "kımıldayan, debelenen, kendine özgü bir şekilde hareket eden yer yaratığı"dır. Âyete göre kıyâmet gerçekleşeceğinde yerden bir "hareket eden canlı" çıkarılacak ve insanlara, inanmadıkları dînî gerçekler, Allah'ın âyetleri (veya insanların ilâhî âyetlere hakkıyla inanmadıkları) konusunda konuşacaktır. "Yerden çıkarma", "dâbbe: debelenerek ilerleyen, hareket eden canlı", "konuşma" ve "bunların kıyâmet alâmeti olması" yanyana getirlip düşünüldüğünde bu yaratığın "normal olarak doğup büyümüş bir insan" olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü kıyâmet, Allah'ın âyetleri ve inançsızlık üzerinde asırlardır -başta peygamberler olmak üzere- insanlar konuşuyorlar, bu yeni olacak bir olay değil. "Yerden çıkarmak" Kur'an'da "bitki gibi yerden bitirmek" mânâsına gelir, "bu yaratık gökten değil, yerden olacak, anadan doğacak" mânâsına gelmez. "Teklîm: Konuşma" anlamı belli bir kelimedir; bunu sağa sola çekmeye gerek yoktur, Kur'an'da da bildiğimiz anlamda kullanılmıştır. S. Hawking isimli "sandalye mahkûmu, kımıldayamaz, yürüyemez, konuşamaz..." durumdaki İngiliz bilim adamı Dâbbetü'l-arz olamaz; çünkü nitelikleri ve işlevi uygun düşmemektedir. Bize göre henüz Dâbbe çıkmamıştır, ne ve nasıl olduğu bilinmemektedir, Kur'an'da anlatıldığı kadarına inanmak, zorlama yorumlardan uzak durmak ve beklemek gerekir. Ve bize göre asıl üzerinde durulması gereken "kıyâmetler ve alâmetler", "açlık, adâletsizlik ve doğal dengenin bozulması"dır.
Kur'an'da malın ve servetin haksız yoldan edinilmesi, insanların rızâsı olmadan malvarlıklarının ellerinden alınması yasaklanırken (Nisa: 4/29) "böyle yaparak kendinizi öldürmeyin" buyuruluyor. Şu hâlde haksızlık ve adâletsizlik, yapanlara ölüm (bir mânâsıyla kıyâmet) getircektir, haksızlığa uğrayan, servetleri çeşitli oyunlarla ama rızâları olmadan ellerinden alınan fertler ve topluluklar, haksıza karşı savaş açacak, gerekirse onun canına kıyacaklardır. Haksız mal ve servet kazanan da bunu elden kaçırmamak için, hakkını geri almak isteyenleri, bunun için başkaldıranları ödüreceklerdir; sonuç ölümdür, savaştır, terördür, kıyâmettir.
Her insanın (hatta canlının) yaşama hakkı vardır. Açlıktan ölmekle yaşamak arasında bir hayat sürenler veya ölenler bulundukça insanlık bundan utanmalı ve gelişmiş ülkeler, zenginler, elinde fazla mal bulunanlar yaptıkları hiçbir şey ile öğünmemelidirler; ne bilim, ne teknoloji, ne ekonomik büyüme, ne de başka bir şey; çünkü bunlar insandan kıymetli değildir; derisi, dini, bölgesi ne olursa olsun "insandan kıymetli değildir". Bu aç insanların doymak için -başka çâre kalmadığında- elinde fazlası bulunanlara (zengin fertlere ve topluluklara) saldırmaları kaçınılmazdır ve bu da bir kıyâmettir.
Yine Kur'an'da "İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünde -bunun bir kısmının acı sonucunu tatsınlar diye- karada ve denizde denge/düzen bozuldu; umulur ki geri dönerler" buyurulmaktadır. En az iki asırdır küreselleşerek dünyaya egemen olan kapitalist düzen, "durmadan büyümek, üretmek, tüketmek, kârı maksimize etmek" tutkusu yüzünden dünyamızın yalnızca sosyal ve kültürel denge ve düzenini değil, doğal dengesini de bozdu, fesada uğrattı, dünyayı giderek yaşanamaz hâle getirdi (kıyâmet). İnsanlığın ümidi olsa olsa ilâhî irşadda (yol göstermede) olabilir. Bu yol da son olarak hak din olan İslâm'da gösterilmiştir. Onun güzel yüzünü çirkinleştirmek için medya deccalı dahil her imkânı kullanan dünya düzeni patronlarına karşı; aklı başında ve insanlığını yitirmemiş olan düşünürler yeni bir dünya düzeni oluşturma çabalarında "Doğu'dan gelen bu ışığa" da yönelmelidirler. Bu ışık, bütün insanlığın hayrına olacak ve mecazî mânâdaki (veya küçük) kıyâmetleri engelleyecek, geciktirecek bir dünya düzeninin kurulması çabasında olanların yolunu aydınlatma gücüne sahiptir.

 


 

Din ve Büyü
M.G. Kırıkkanat'ın bir köşe yazısında ileri sürdüğü görüşler, verdiği bilgiler önemli eksiklik ve yanlışlar içeriyor. İlgililere bir yardım, kendisine de bir eleştiri ve katkı olsun diye doğru bildiklerimi kaydetmeyi gerekli gördüm.
"Din, bir kültürdür. Zıp diye doğmaz, tümden yok olmaz. İçine sürekli yeni bir malzeme atılan çorba gibi, açıla koyulaşa, karışa örtüşe, tat ve biçim değiştirerek kaynamayı sürdürür insanların ortak belleğinde".
Sayın Kırıkkanat, bir kültür olarak tanımladığı dinin kaynağına temas etmiyor. Her nasılsa ortaya çıkmış bir din olgusunun insan belleğinde nasıl değişerek devam ettiğine işaret ediyor. Semâvî/ilâhî yani vahye dayanan dinleri "bir kültür" olarak tanımlamak yanlıştır. Bu dinlere inananlar, onun aslının, temel esaslarının vahiy yoluyla Allah tarafından bildirildiğine inanırlar; buna göre de o dinlerin aslı ilâhîdir, dolayısıyla beşerî değildir; beşerî olmadığı için de kültür çerçevesine sokulamaz. İlâhî dinlerin kültür tarafı, onu yaşayan gurupların anlayış ve uygulamalarında sözkonusu olabilir. Beşerî (insanların uydurduğu) dinler birer kültür çeşidi olarak ele alınabilir. Bütün dinlere kültür diyen bir kimse, vahye inanmıyorsa, onu da büyü sayıyorsa bu kendini ilgilendirir, ancak değerlendirme yaparken milyarlarca müminin inancını da göz önüne almamak, bilimsel açıklama görüntüsü vererek bilimi alanının dışına çıkarmak bilimsel bir yöntem değildir. İslâm inancına göre hak din, ortak bellekten değil, Allah'tan gelmiştir, daha önce belleklerde ve uygulamada mevcût olan birçok bâtıl inanca cephe almış, onlarla mücadele etmiş ve tevhid inancını yerleştirmiştir.
"Diğer dinlere geçenleri incelemedim, ama Müslüman olan Türkler arasında Şamanist inançların İslâmiyet'e izdüşümü olağanüstü boyutlardadır. Türbelere ve ağaçlara çaput bağlamak, kimi taşları kutsal bellemek, nazar, büyü ve tılsımlı otlar, bunlardan birkaçı. Fakat Şamanist izlerin en önemlisi, 'bilincin kavramadığını kutsal kabûl etmek'tir ki, Müslüman Türkler arasında, Arapça Kur'an'ı anlamadan, kafayı sallaya sallaya okumayı tapınmanın bir parçası hâline getirmiş olup, anlayarak okumayı 'bilinç kavrayacağı için kutsal olmaktan çıkacak' endişesiyle reddetmektedir."
Bu paragrafta zikredilen bâtıl inançlar ve hurafeler yalnızca Türklere mahsus değildir, başka etnik ve kültürel guruplarda da vardır. İslâm'ın sahih kaynakları bunları reddetmektedir, eğitim ve öğretimle meşgûl olan Müslümanlar asırlar boyunca bu gibi inanç ve uygulamalara karşı çıkmışlar ve halkı uyarmaya çalışmışlardır. Tevhid (Allah'ın birliği, tekliği, eşsizliği) inancının temel ilkesi, Allah'tan başka hiçbir varlığın etkide bağımsız olmadığıdır. Allah neyi neye sebep kıldığını birçok alanda bildirmiştir; bilimin de işi sebep-sonuç ilişkisini keşfetmektedir. İlâhî/tabîî kanunlara göre sebep kılınanlardan başka sebep (gizemli, etkili güç) yoktur. Müslümanlar "bilincin kavrayamadığını" değil, dînî/ilâhî olanı, Allah-kul ilişkisinde ibâdet veya bununla ilgili olanı kutsal sayarlar. Kur'an'ı anlayarak okumayı reddeden bir Müslüman yoktur, Kırıkkanat bunu da nerden çıkarıyor! Asırlardan beri Kur'an Türkçe'ye çevirilmiş, meâli ve tefsiri okunarak anlaşılmıştır. Kur'an'ı asıl metninden okuyanlar -anlamadan okumanın değil- Allah kelâmı olan metni okumanın bir ibâdet olacağı inancıyla bunu okurlar. O metin müminleri, aynı zamanda anlayarak okumaya ve anladıkları üzerinde düşünmeye teşvik etmektedir.
"İslâmî fanatiklerin İranlısı ve Afganı, Kur'an'ı Farsça öğreniyor. Pakistanlı, Farsça yazılmış Urduca. Kur'an, Arap kavimleri için zaten Arapça. Aralarında bir Türkler var, Kur'an'ı HİÇ anlamadan kutsayan... Önemli olan bu adamların, kendi kendilerine değil, başkaları tarafından örgütlenmeleri. Neden? Çünkü kültür olarak EZİKLER. Özgün kültürlerine ait olmayan, anlamadan benimsedikleri budalaca dâvâların peşinde, anlamadan okudukları duâlarla, o duâları kendi dilinde okuyanlar daha iyi bilir diye, verilen emri kutsal ve cellatlığı kabûl ediyorlar..."
Bu paragrafı düzeltmek, deveyi düzeltmekten zor. İranlı ve Afganlı Farsça konuşur, ama Kur'an'ı farsça öğrenmez (Kur'an'ın farsça öğrenilmesi sözü anlamsızdır). Kur'an'ı onlar da Türkler gibi Arapçasından okurlar, isteyenler de kendi dillerine (Farsça'ya) yapılan tercümeleri okuyarak anlamını öğrenirler. Bu bakımdan Türklerden bir farkları yoktur. Sıradan bir Arap insanı -dili, bozuk/avam Arapçası olduğu için- Kur'an'ı anlayamaz, onun da fasih Arapça ile yazılmış tefsirleri okumaya ihtiyacı vardır. Yukarıda söylediğim gibi anlamadan veya anlayamadıkları için kutsama sözkonusu değildir. İslâm bu milletin özgün kültürünün temel unsuru olmuştur. Din adına cinayet işleyenleri buna sevkeden sebepler üzerinde bilimsel araştırmalar yapmadan "anlamadan kutsamaya" bağlamak aceleciliktir, bilim dışı verilmiş bir kararı onaylatmaya ve gereğini yaptırmaya yönelik bir manevradır. Şiddet yalnızca dinlerde değil, başka ideolojilerde ve sistemlerde, hattâ demokrasilerde de vardır. Şiddetin kötüsü hukuk ve ahlâk dışı olanıdır. "İslâm'da da şiddet var" diyerek zihinleri bulandırmak yerine ortaya konan şiddet hareketlerinin İslâm'da olup olmadığına, İslâm'ın bunları onaylayıp onaylamadığına bakmak gerekmez mi?

 


 

Hafız Esed ve Beşşar
Suriye yıllarca bir vilâyetimiz oldu, birçok Arap ülkesini Osmanlı'ya bağlı topraklar olarak asırlarca yönettik, onlar Türkçe biz Arapça öğrendik, farklı unsurlar bulunsa da ortak bir kültürümüz oluştu, sonra araya ayrılıklar, hıyanetler ve gafletler girdi, birbirimize âdeta yabancı olduk, öyle ki eski Osmanlı teb'asının aşinası olduğumuz isimlerini bile telâffuz edemiyoruz, bizdeki aslı dururken Batılıların söyleyişlerini taklit ediyoruz; kırk yıllık bereket "baraka" oldu, Abdullah "Abd al Allah" oldu, Zeyd Zayid'le yer değiştirdi... Hâfız Esed ve oğlu Beşşâr'ın da adı hayli değişiklik geçirdi, yıllardır Esed'e, Esad diyorlar, şimdilerde Beşşâr devreye girdi, onun da adı kılıktan kılığa girdi.
Hâfız (aslında a üzerinde şapka olmalıdır, ama bizde şapkasız da doğru telaffuz ediliyor) Esed ölünce dünya basınında önemli açıklamalar yapıldı, kendi bilgilerimize bunları da ekleyince karşımıza çıkan tablo oldukça ilgi çekici ve ibretlik:
1. Bir darbe ile yönetimi ele geçiren Hâfız Esed Suriye'yi otuz yıl demir yumrukla yönetti, ayrımcılığın en ibretlik/nefretlik örneğini sergiledi, ülke nüfusunun dörtte üçünü teşkil eden Sünnîleri -dünyayı bunların kökten dinci oldukları iddiasıyla kandırarak- ezdikçe ezdi; alevî, Dürzî ve Nusayrîlere büyük imkânlar sağladı, bir protesto toplantısı ve gösterisi yüzünden Hama'da yirmi bin Sünnî Müslümancı katletti, insanların özgürlük ve mutluluklarını, ülkenin zenginlik ve kalkınmasını fedâ ederek bir istikrar sağladı, ama dünya kimseye mülk değil, şimdi defterinde büyük günahlarla belki de inanmadığı bir âleme; hesap, kitap, mükâfât, cezâ dünyasına göçtü.
2. Hâfız Esed, Müslüman Kardeşlerin öncülüğündeki "zulme, baskıya, ayrımcılığa, istibdada karşı" direnişi kırmak için her vasıtayı meşrû görürken bizim hariciyemiz ve bazı yöneticilerimiz, bize istihbarat sağlayan ve yardım isteyen Müslüman Kardeşlere karşı Hâfız Esed'e destek vermişler, İslâmcıların demokrasisine, Esed'in laik/dinsiz istibdadını tercih etmişlerdir. Gerekçe Türkiye'deki rejimin tehlikeye düşmesidir. Aslında bütün dünya, İslâm'ı referans alan bir siyasî siteme karşı savaş açmış, "böyle bir sistemin başarılı olması hâlinde laik demokrasilerin zarar göreceğini" savaşın gerekçesi olarak göstermişlerdir. Hâlbuki asıl amaç insanın özgürlük ve mutluluğu olmalıdır, laik liberal demokrasiler bunu sağlamaya çalışırken aynı amaca yönelik bir başka modelin da devrede olması, yaşama imkânı bulması bir tecrübe zenginliğidir, daha iyiyi arayışta bir saiktir, rekâbet unsurudur. Ulusların iç işlerine karışarak kültür ve rejimleri tek tipleştirme mücadelesi yerine, amacı ve adı ne olursa olsun, (vehim ve zan olarak değil) fiilen halkı ezen, hak ve özgürlükleri çiğneyen rejimler ve yönetimlerle mücadele edilmelidir.
3. Elinin kanı ve kiri Hâfız'ınkinden az olmayan Rifat, şimdi yeğeni Beşşar'a karşı muhâlefet bayrağını açmıştır, Beşşar'ı başa geçirmek için yapılan anayasa değişikliğinin meşrû olmadığını iddia etmektedir. Rifat gibilere sormak gerekiyor: Darbeden tutun Hama halkının imhasına kadar bir dizi zulüm, katliâm, haksız tasarruf ve kazanç Esed ailesinin başında olduğu çete tarafından sağlanırken, anayasa ve meşrûiyet niçin aklınıza gelmiyordu?
4. Beşşar İngiltere'de okumuş, genç nesli temsil ediyor, şimdilik Suriye'de ve dünyada gücü elinde tutanlar ona destek veriyor, fakat aldığı miras çok ağır problemlerle dolu; İsrail ile barış, demokrasiye geçiş, ülkenin çökmüş bulunan ekonomisini canlandırmak, iç muhâlefet ile başetmek, bölünmüş halkı bütünleştirmek, nimetlerin dağıtımındaki dengesizliği ortadan kaldırmak, bütün bunları yaparken istikrarı sağlamak, ip cambazlığından ince bir siyaset cambazlığı istiyor; bakalım Beşşar bunu başarabilecek mi?
Bizim Beşşar'a hatırlatacağımız husûs, "Sultan Süleyman'a kalmamış dünyada" yaşadığıdır. Geride babası gibi kan, zulüm ve gözyaşı bırakmak yerine iyi bir nam bırakmaya çalışmasıdır.

 


 

Ömür
İnsanın gen haritası çıkarıldı, şifreler çözüldü denilince insanlar hayal kurmaya başladılar; kimileri bütün hastalıklara çâre bulunacağını (hatta bazıları daha da iler giderek bulunduğunu), kimileri insan ömrünün uzayacağını (bazıları havalanarak ölüme çâre bulunacağını) ileri sürdüler. İlim adamlarını dinlediğimiz zaman "yapılan ilmî çalışmanın ve alınan sonucun önemli olduğunu, fakat daha yapılacak çok şeyin bulunduğunu, yeni keşifle olsa olsa genetik (veraset yoluyla geçen) hastalıklara çâre bulunabileceğini" söylediklerini görüyoruz.
Ortada pek açığa konmayan bir başka çekişmenin olduğu da seziliyor; dine inanmayanlar "işte bu ilmi gelişmeler dini inançların asılsız olduğunu ortaya koyuyor" demek istiyorlar, hem dinin hem de bilimin ne dediğini tam kavrayamamış bulunan bazı müminler ise yapılan ve söylenenler karşısında "din elden gidiyor " telâşına kapılıyorlar.
Allah'a ve yaratmaya inanmayanlar her şeyin bir tesadüf sonucu oluşup geliştiğini ileri sürüyorlardı. Tesadüfte düzen, düzende tesadüf olamayacağına göre bu ilmî keşifler, hem bir yaratıcının varlığını, hem de yaratmadaki olağanüstü inceliği, san'atı ve düzeni ortaya koymaktadır. İslâm inancına göre ezelden ebede var olan, varlığı diğer nitelikleri yaratılmışlara benzemeyen bir Allah vardır; eşyayı, canlıları ve insanı O yaratmıştır, dünya hayatı imtihan içindir ve geçicidir, Allah'tan başka bütün varlıklar fânidir, ölümlüdür. İnsanlar öldükten sonra başka bir âlemde yeniden hayata getirilecek, kendilerine bambaşka bir vücût verilecek, farklı niteliklerle donatılacaklardır. Bu âlemde herkes, dünyada yaptıklarının iyi kötü sonucunu elde edecek, ektiğini biçecek, cezâ görecek, mükâfata nail olacaktır.
Uzun ömür konusunda tarihî bilgiler (metinler, rivâyetler) vardır. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Nuh'un, kavmi içinde 950 sene kaldığı, kavmi inkârda ve haksızlıkta ısrarlı oldukları için -Nuh'un ve inananların kurtarıldığı- bir tufanla yok edildikleri, ifade edilmektedir (Ankebût: 29/14). Bu âyete göre kavmi tufanda boğulan Nuh da bin yıl civarında yaşadıktan sonra eceli gelince ölmüştür.
Genlere müdahale ederek insan ömrünün uzatıldığını düşünelim, başka hastalıklar ve doğal felâketler ne olacak, onlar insanları öldürmeyecek mi? Önemli olan uzun yaşamak mı, yoksa sağlıklı ve anlamlı yaşamak mı? İslâm inancına göre dünyada anlamlı yaşamak, Allah rızâsını kazanarak ebedî âlemde mutlu olabilme imkânını elde etmek demektir. Fânî hayatı böyle bir fırsatı elde etmek için kullanmayanlar ziyandadır. Ölümden sonraki âleme ve orada geçecek ebedî hayata inanmayanların, insan ömrünün uzaması ihtimali karşısında bir sevinç, bir rahatlama yaşadıkları anlaşılıyor; Nuh kadar ömürleri olsa sonunda öleceklerse bunun sevinilecek yanı mı vardır? Eğer her şeyin yerli yerine oturacağı bir başka âlem yoksa, bu dünyada olup bitenler karşısında insanı çileden çıkaracak binlerce soru kendilerini rahatsız etmiyor mu?
İnsan ömrünün şu veya bu şekilde biraz uzaması, bazı hastalıklara çâre bulunması ile dine bir şey olmaz; çünkü din bunların olmayacağını söylemiyor, olmasını yasaklamıyor. Her şey Allah'ın ilmi, irâdesi, izni, takdiri, kudreti ve yaratması içinde olup bitiyor. Tabiat kanunları O'nun koyduğu kanunlardır, bunlara karşı çıkmak O'na isyan sayılır, bunların Yaratıcı ile ilişkisinin bulunmadığını iddia etmek de hem ilim, hem din dışı bir tavırdır.

 


 

Diyanetin Atağı
Müftüler seminerinden sonra okunan sonuç bildirisi (?) ve başkanın gazetecilere yaptığı açıklama üzerine bazı diyeceklerimiz olacak:
1. "Yepyeni bir İslâm mesajıyla dünyanın önüne çıkacağız."
İslâm mesajının yenisi eskisi olmaz, bu mesaj Kur'an'da ve Sünnet'te mevcûttur,eskimemiştir, değişmemiştir, değişmez. Mesajın tebliğinde, farklı kültür ve medeniyetlere ulaştırılıp anlatılmasında yeni metodlar ve üslûplar kullanılabilir.
2. "Türkiye İslâm âlemine model olacak."
Bu hikâye de çok tekrarlanıyor. Türkiye'nin nesi İslâm âlemine model olacak, o âlem böyle bir şey mi bekliyor, Türkiye özgün bir modelin mi peşinde yoksa AB'ye girerek Batı'nın düzen ve değerlerini özümsemenin ve bu modele göre değişmenin mi peşinde. İslâm âlemi bu modeli alacaksa ağzına burnuna bulaştıran Türkiye'den niçin alsın, gider orijinalinden alır! Din anlayışında model olmaktan söz ediliyorsa Türkiye, din anlayışını özgür bir ortamda ve ilmî ölçülere göre ortaya koymuş, bunun üzerinde de uzlaşma sağlanmış mı? Hangi şahsın veya gurubun İslâm anlayışı esas alınacak!?
3. "Böylece, her türlü çarpıklıktan, yanlış telakkilerden uzak bir İslâm dini ortaya çıkmış olacaktır."
Böyle bir İslâm dini yok da Diyanetin çalışmaları sonunda mı ortaya çıkacak. Doğru veya orta İslâm anlayışı zaten ortadadır, bunun, ondan yoksun olan kafalara ve uygulamaya sokulması ise ülke çapında -ülkenin buna uygun olması gereken kültür ve eğitim politikası çerçevesinde- uzun soluklu bir çalışma ile gerçekleşebilir. Diyanet, mevcût konumunda daha mütevazı konuşmalı değil mi?
5. "Hedefimiz İslâm dünyasında birlik sağlamak"
Hangi konuda ve alanda birlik, devletin böyle bir politikası mı var? Daha dînî günler ve bayramların tesbitinde bile birlik sağlanamadı. "Birlik sağlama"nın anlamı ve şartları üzerinde biraz düşünmek gerekmez mi?
6. "Fetvâ birliği sağlayacağız".
Tarih boyunca fetvâ birliği sağlanmadı, aslında buna gerek de yoktur, olsa olsa bir ülkede kazâ (yargı) birliğinden söz edilebilir, bırakın her âlim kendi ilmî kanâatine göre fetvâsını versin. Siz yapabiliyorsanız genel olarak din ilminin gelişmesini ve yayılmasını sağlayın, bu sayede fetvâlar ilme dayansın, gerisi devleti ve diyaneti ilgilendirmez.
Bir not da Vakıf sorumlusuna:
Gazetelere yansıyan açıklamaya göre "A grubu şirketlerin hac organizasyonunu, çeşitli cemâatlerin elinde bulundurduğu taşeron şirketlere yaptırdığını savunan sorumlu, bunun da irticâi faâliyetlere zemin hazırladığı görüşünü dile getiriyor.
Biz geçen haftaki yazımızda rant kavgasından söz etmiş, hac gelirlerinin özel kasalara girmesinden ise, önemli hizmetleri olan Vakıf kasasına girmesinin daha hayırlı olacağını ileri sürmüştük. Ancak çeşitli cemâatleri ve ellerinde bulunan şirketleri irticâî faâliyet içerisinde göstermeye asla katılmıyoruz. Böyle genel karalamaların topluma yarar sağlayacağı kanâatini de taşımıyoruz. Hangi cemâat ve şirket irticâî faâliyet içinde ise tesbit edilir, bu faâliyetin millî ve evrensel hukuka göre suç olması hâlinde üzerine gidilir, gereken yapılır, kurunun yanında yaşı da yakmak insaf değildir.

 


Kur'an Değişmemiştir
Radikal Gazetesi'nin The Guardian'dan karmakarışık ve eksik naklettiği bir habere göre Almanya'da, Dr. Gerd Puin isimli bir araştırmacı, Yemen'de bir Kur'an nüshası bulmuş, bu nüsha Hz. Peygamber'den (s.a.v.) önce yazılmaya başlanmış ve buna göre zaman içinde Kur'an değişmiş, Müslümanların "değişmemiştir" şeklindeki iddialarını bu araştırma çürütüyormuş...
Hz. Peygamber'den (s.a.v.) önce yazılmış Kur'an isimli bir kitabın bulunmadığını, bulunsa bile bunun, Son Peygamber'e (s.a.v.) vahyedilen kitap olmadığını yalnızca ifade edip geçelim. Yazıyı nakledenin bilgisizlik yüzünden birçok şeyi yanlış anladığı ve birbirine karıştırdığı anlaşılmaktadır. Bir gazetede milyonlarca insanı ilgilendiren bir haber verilirken daha dikkatli ve saygılı olunmasını hatırlatmak gerekir mi bilmem!? Bu yazıyı okuyanların tereddütlerini gidermek için Kur'an'ın vahiyden kitaplaşmaya geçirdiği safhaları kısaca özetlemekte fayda görüyoruz:
Kur'an-ı Kerim geldiği zamandan itibaren kıyâmete kadar bütün insanlığa hitap edeceği, onları hak dine, Allah'ın râzı olduğu hayat tarzına dâvet edeceği, Allah tarafından bu maksatla gönderildiği için değiştirilmeden korunması, geldiği gibi insanlığa sunulması gerekiyordu. Allah Teâlâ bunu üzerine aldığını, kullarına gerekeni yaptırarak kitabı koruyacağını kitabında şöyle bildiriyordu: " Onu biz indirdik biz, şüphesiz koruyucusu da biz olacağız." (Hicr:15/9). "Sana okutacağız, ardından da unutmayacaksın" (A'lâ: 87/6). "Onu çarçabuk almak için dilini hareket ettirme. Şüphesiz onu zihninde toplama ve okuma işi bize aittir. Onu okuduğumuz zaman sen de peşinden oku. Sonra onu açıklamak da bize aittir" (Kıyâme: 7517-19; aynı meâlde: Tâhâ: 20/114)). Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisine vahyedilen âyetleri, unutmamak, hemen hâfızasına almak için -âyetin vahyedilmesi sürerken- okumaya çalışıyordu. Bu âyetler vahyedilerek kendisine, Allah tarafından şu teminât verildi: a) Onu sana okutacağız, b) Hafızanda toplayacağız; yani ezberlemeni sağlayacağız, c) Anlaşılmadık yer kalmayıncaya kadar gerekli açıklamaları yapacağız.
Allah'ın, son kitabını koruma vaadi şu tedbirlerle gerçekleşmiştir:
a) Hz. Peygamber (s.a.v.) ve bir kısım ashabı tarafından tamamı, diğerlerince de çeşitli kısımları ezberlenmiştir.
b) Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Cebrail, Peygamberimiz (s.a.v.) ile bazı sahâbiler ve bir kısım sahâbe kendi aralarında Kur'an'ı karşılıklı okumuşlar, birinin ezbere okuduğunu diğeri dinlemiş ve gerektiğinde yanlış okumaları düzelterek doğru ve sağlam ezberlemeyi sağlamışlardır.
c) Âyetler geldikçe Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından vahiy katiplerine, ileride mushaflaştırılırken riâyet edilecek sıra bildirilmek sûretiyle yazdırılmış ve yazılan metin Resûlullah'ın hanesinde muhâfaza edilmiştir. Ayrıca sahâbenin de ellerinde yazılı parçalar bulunmuştur.
d) Kur'an'ın nüzûlu tamamlandıktan kısa bir müddet sonra (Hz. Ebû-Bekr'in halifeliğinde), Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından bildirilen nihai sıralamaya göre bütün parçalar birleştirilmiş ve yeniden yazılarak muhâfaza altına alınmıştır.
e) Hz. Osman'ın halifeliği devrinde, ana metinden, gerektiği kadar yeni nüsha kopya edilmiş ve İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine gönderilmiştir.
Hicri 25. yılda Hz. Osman'ı bu faâliyete iten sebep, Ermenistan ve Azerbaycan fetihlerinde bulunan Huzeyfe b. el-Yemân'ın kendisine başvurması ve orada olup biteni anlatmasıdır. Çeşitli bölgelerden savaşa iştirak eden Müslümanlar bu savaş esnasında, Kur'an'ı farklı okuma yüzünden birbirlerine düşmüşler, sert tartışmalara girmişler, hattâ bazıları, kendilerdinden farklı okuyanları ağır bir şekilde suçlamışlardı. Farklı okuma sebebi, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılan nüshada "yedi harf"in (lehçenin) bulunması, bu bakımdan bölgeler ve kabileler arasında farklı okumalara imkân hâsıl olması ve bazı sahâbîlerin özel nüshalarında -Kur'an'dan olmayan- bir kısım açıklayıcı kelimelere yer verilmiş olması idi. Huzeyfe bu ihtilâfın tefrikaya, bölünüp parçalanmaya, mukaddes Kitabımız üzerinde şüphelerin oluşmasına sebep olacağından korkmuş, Halife'den duruma müdahale etmesini ricâ etmişti. Halife, daha önce de Kur'an'ın toplanıp yazılmasında görev almış olan Zeyd b. Sâbit başkanlığında dört kişiden oluşan bir heyet kurmuş, heyete "ana Mushaf'ı ve Kureyş lehçesini esas alıp diğer harflere yer vermeden birkaç nüsha mushaf yazmaları; yani ana nüshadan birkaç kopya çıkarmaları emrini vermiştir. Heyet yedi nüsha yazmış ve Halife Osman bunları İslâm ülkesinin yedi bölgesine göndermiş, bundan sonra Kur'an'ın bu nüshalardaki şekle ve lehçeye göre yazılıp okunmasını, buna uymayan, farklı lehçelerden kelimeler ile açıklamaları ihtivâ eden özel yazmaların yok edilmesini istemiştir.
Allah Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim'i koruma vadinin bir tecellîsi olmalıdır ki, bu yedi nüshadan üçü günümüze kadar gelebilmiştir. Bu üç nüshadan biri, Osmanlıların Medine'den çıkarken yanlarında getirdikleri ve hâlen Topkapı Sarayında bulunan nüshadır. İkincisi Timur'un Şam'dan alıp götürdüğü nüshadır ve hâlen Taşkent'te bulunmaktadır. Üçüncüsü ise İngilizlerin Moğol hükümdarlarının sarayından alıp Londra'ya götürdükleri ve İndia Offica kütüphanesine koydukları nüshadır. Araştırmacılar bu üç nüsha üzerinde yaptıkları inceleme sonunda hem muhtevâ hem de şekil bakımından tam bir uygunluk ve birlik bulunduğunu tesbit etmişlerdir. Tarih içinde yapılan hizmetlerin metni değiştirme ile bir ilgisi olmayıp tamamı, okumayı kolaylaştırmaya yönelik çalışmalardır.

 


 

Mesih
İslâm tarihinde Mesih'im, Mehdî'yim diyen kimseler çıkmış, bazıları az, bazıları çok fitneye sebep olmuş, toplumun kafasını karıştırmış, huzurunu bozmuş sonra da yok olup gitmişlerdir. Günümüzde bazı "konuşup yazanlar" bunun sebebinin "İslâm inancına sokulmuş Mehdî ve Mesih" beklentisi olduğunu ileri sürüyor, "kitaplarda bu beklentiye dayanak teşkil eden bilgiler ve açıklamalar olmasaydı böyle kimseler çıkmazdı" diyorlar. Bunda doğruluk payı bulunmakla beraber mesihlik ve mehdîlik iddialarını yalnızca "kitaplarda bu bilgilerin bulunmasına" bağlamak isabetli değildir; ayrıca sahtesi çıkar diye gerçeğini söylememek de doğru olmazdı. Kur'an-ı Kerim Hz. Muhammed'in (s.a.v.) son peygamber olduğunu kesin olarak söylediği, kitaplarımızda da peygamber beklentisine dayanak olacak bir ifade bulunmadığı hâlde (Hz. İsa'nın inmesi dışında) peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkanlar da olmuştur.
İslâm ilmihâl kitaplarında, bunlar dışındaki bazı akaid (inanç bilgisi) kitaplarında, kıyâmet yaklaşınca Mehdî'nin ortaya çıkacağı, Hz. İsa'nın ineceği yazılmıştır. Sahîh hadîs kitaplarında Hz. İsa'nın geleceğine dair rivâyetler vardır, bazıları bunların tevâtür derecesinde olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kur'an'da onun geleceğina dair açık bir ifade yoktur, ancak iki âyeti (Nisa: 4/159; Zuhruf: 43/61) böyle yorumlayanlar olmuştur. Zuhruf sûresinde geçen "Şüphesiz o, kıyâmete ait bilgidir..." meâlindeki âyette "o" şahız zamiri, arkadaşlarla birlikte hazırladığımız meâlde parantez içinde "İsa" şeklinde açıklanmış diye bize atıp tutan ve peygamberlik iddialarının suçunu bile bize yüklemeye çalışan insafsız ve ölçüsüz ilâhiyatçı, bu açıklamanın -Fahreddin Râzî ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın da içinde bulundukları- sayısız kaynakta asırlardan beri yer aldığını bilecek durumdadır. Ebû Hanife'den nakledilen el-Fıkhu'l-Ekber isimli akaid kitabından itibaren birçok inanç bilgisi kitabında da bu bilgiye yer verilmiştir. Bu durum karşısında kılıcı keskin, hikmet bilgi ve eğitimi sıfır bazı zemane ilâhiyatçılarının çıkıp da "Hz. İsa'nın yeniden geleceği, ineceği uydurmadır, İslâm'da yeri yoktur..." demelerinin -şahsî tercih ve yorumlarını açıklama dışında- bir değeri yoktur. Yapılması gereken şey, "Ben İsa'yım" diyen kimsenin iddia ve nitelikleri ile hadîslerde bildirilen İsa'nın örtüşüp örtüşmediğini araştırmaktır. Bugünlerde tartışılan şahıs "peygamber olarak geldiğini, İsa olduğunu ve kendisine vahiy geldiğini, iddiasının delîlinin Kur'an'da ve hadîslerde var olduğunu" söylüyor. Şimdi bunlara bakalım:
1. Tefsircilerin yorumu bir yana Kur'anda Hz. İsa'nın geleceğine dair açık bir âyet yoktur. Bu konuda hadîsler vardır.
2. Sahîh kabûl edilen hadîslere göre Hz. İsa peygamber olarak değil, Son Peygamber Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) dinine tâbî bir ıslâhatçı olarak gelecektir (Müslim, İman, 246).
3. Hz. İsa peygamber olarak gelmeyeceği için vahiy alması da sözkonusu değildir.
4. Hz. İsa, sipermini Allah'ın yaratması sonucu Hz. Meryem'in rahminde oluşmuş ve dünyaya gelmiştir. Mezarcı'nın ise anası babası bellidir, İsa olması mümkün değildir.
İşte böyle bir açıklama müslümanların kafa karışıklığını engellemek için yeterlidir. Bunun ötesi fırsattan istifâde ederek şov yapmak, para kazanmak, insan karalamaktan öteye geçmez.
Bir not:
İlâhiyat Fakültelerinde, başörtüsü yasağını uygulamak üzere sürdürülen baskıya tahammül edemediğim için görevi bırakmaya karar verdim. Hak hukuk mücadeleme daha özgür bir statüde devam edeceğim.

 


 

Askere Mektup
Sivil yönetim, savunmaktan aciz kaldıkları bazı mevzûât ve uygulamaları askere dayandırdığı, "onlar böyle istiyorlar, bizi sıkıştırıyorlar, aşamıyoruz" dedikleri için, bazı köşe yazarlarının "dinci" dedikleri bu gazetedeki köşemde, askere bir mektup yazmaya karar verdim
Dinci kelimesinin tanımını vermedikleri için bu gazetenin öyle oup olmadığı konusunda bir şey söyleyemeyeceğim. Benim bildiğim Yeni Şafak Gazetesi, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın duygu, düşünce, değer hükmü ve inançlarına tercüman olan bir gazetedir. Genel olarak insan hak ve özgürlüklerini, özel olarak da din ve düşünce özgürlüğünü savunmaktadır. Millet ve memleketini sevmekte, ülkenin bağımsızlığı, birlik ve beraberliğinden yana tavır almaktadır. Belli bir gurup yerine dürüst, çalışkan, ülke menfaatini özel menfaatine tercih edenlerin yanında olmayı şiar edinmiştir. Ben böyle bildiğim bir gazetede yazıyorum ve bu gazetenin uçaklara ve garnizonlara girmediğini öğrendiğim zaman şaşıyor ve üzülüyorum. Dilerim bu mektubumu okursunuz.
Edindiğim bilgiye göre asker yerlerine Turan Dursun gibi İslâm karşıtı ve tarafgir yazarlar ile bilgisi ve ilmî namusu meslektaşlarınca müsellem (kabûl görmüş) olmayan bazı ilâhiyatçıların kitapları giriyor, bu ilâhiyatçılara konferanslar verdiriliyormuş; yani askerin din ve Türkiye'deki dinî hayat ve hareketlerle ilgili bilgisi bunlara ve tabîî özel istihbaratına dayanıyor. Ben ilâhiyat alanında sayılı kişilerden biriyim; ne kitaplarım oralara giriyor, ne de benden bir konferans istenmiştir. Tek taraflı veya tarafın bilgisi yeterli olmak bir yana yanıltıcıdır. İyi niyetli, vatan va millet sever askerimizin, kendilerine hizmet etmekle yükümlü bulundukları halkın önemli bir kesiminin inanaç, ibâdet, duygu, düşünce ve eylemleri hakkında yanlış bilgi edinmeleri birçok sakıncayı beraberinde getirir. Bizim beklentimiz birden fazla tarafın (dinlediklerinizin taraf dediklerinin de) dinlenmesi ve okunmasıdır.
Askerleri temsil eden kurum siyasîlere ve medyaya hitaben, "Askerî siyasete bulaştırmayın, karıştırmayın" diyor; ne kadar doğru, ne kadar güzel; ama asker de siyasete karışmamalı değil mi? İlâhiyat öğrencilerinin başörtüsü problemlerinin çözümü ilgili makamlardan istendiğinde, hemen yanlarında, şu veya bu şekilde bulunan bir askere topu atıyorlar; onlar da gerçekten orada var. Ya askerler bu işlere karışmadıklarını açıklamalıdırlar, yahut da vatandaşlar -meselâ başörtüsü yasağının arkasında- askerin bulunuğuna inanacaklar, bunu böyle bileceklerdir. Bu inanç ve bilginin askeri yıpratma, vatandaşın askerine karşı duygularını olumsuz etkileme ihtimal ve tehlikesi yok mudur? Bu da suç olduğuna göre buna her kim sebep oluyorsa hukuka ve demokrasiye dönerek engellenmesi gerekmez mi?
Sizi temin ederim ki, İlâhiyat fakültelerinde başını örten kızlarımızın "siyasal simge" taşımakla uzaktan yakından alâkaları yoktur. Bu başörtüsü bin yıldan fazladır var, kastedilen siyaset daha dünkü bugünkü bir iş. Ayrıca adını türban koydukları bir çeşit baş örtüsü simge kabûl ediliyorsa öğrenciler onu, simge olmayan örtü ile değiştirmeye hazırdırlar.
Kanun "kanuna aykırı olmayan kılık kıyâfet serbesttir" diyor. Belli bir kıyâfeti, bu arada baş örtüsünü yasaklayan bir kanun da yok. Mahkemelerin reddettiği şey, dine dayalı mevzûât ve resmi uygulamadır. Üniversiteler "inanç yüzünden şunu giymek serbesttir" diye bir yönetmelik çıkarırsa bu dine dayalı mevzûât olur. Ama ilgili kanuna dayanılarak, dinin ve inancın sözü edilmeden başörtüsü dahil kılık kıyâfet serbest bırakıldığında ne dine dayalı mevzûât çıkarılmış olur, ne de uygulama yapılmış bulunur. Bu ise laikliğe aykırı olmak şöyle dursun en radikal laiklik anlayışına bile uygun olur. Bu serbestlik içinde şunu giyen, bunu takan öğrencilerin niçin böyle yaptıkları ise kimseyi ilgilendirmez; ister inançları sebebiyle böyle yaparlar, ister moda veya kişisel tercihleri yüzünden.
Başörtüsünün, daha doğrusu örtünmenin, belli yerleri kapatmanın din ile ilgisi hakkında doğru bilgi edinmek isterseniz, itimat ettiğiniz kimselerle bu konuyu istediğiniz platformda tartışmaya hazırız.
Millet ve memleket hizmetinde başarı dileklerimle selâm ederim.

 


 

Âyet ve Hurâfe
Bugünki gazetelerde M.E.B. Metin Bostancıoğlu'nun bir konuşmasından şu cümleler aktarılmakta: "Atatürk akıl ve bilimi miras bırakmıştır; âyet ve hurafeyi değil. Atatürk'ü izlemek, akıl ve bilim yolunda yürümek demektir..." Bu konuşma böylece yapılmış mıdır bilmiyorum, bazan gazeteler konuşmaları eksik ve yanlış aktarabiliyorlar. Ancak Bostancıoğlu'nun içinde yetiştiği ve dünya görüşünü paylaştığı çevreden biri, ünlü bir bilim adamı ve politikacı da vaktiyle, dînî ve vahyi kastederek "yolumuzu göksel düşlere göre yürüyecek değiliz, rehberimiz akıl ve bilimdir" gibi bir söz söylemişti. Yüksek rütbeli ve mevkîli kişilerden, dîne karşı aklı ve bilimi öne çıkaran bu gibi sözleri sıkça işitiyoruz. Geçenlerde bir TV programında da söyledim, dine karşı aklı ve bilimi öne sürmek, din devrinin bittiğini, akıl ve ilim devrinin geldiğini söylemek, dünyada modası geçmiş, bizim dînimizle de alâkası olmayan bir pozitivizmdir.
Aklı ve bilimi dizginleyen, insanların düşünme ve inanma özgürlüklerine ambargo koyan kilise hegemonyasına karşı yürütülen mücadele aydınlanmanın zaferi ile sonuçlanmış, dinin (daha doğrusu kilisenin) eski işlevi elinden alınmış, din bireye ait bir vicdan meselesi hâline getirilmiş, Batı insanı aklın ve bilimin ışığında ilerlemiş ve bugün görülen imkânları elde etmiştir. Bu oluşun ve mücadelenin bizim tarihimizde karşılığı/yeri olmadığı hâlde Batı taklitçileri, İslâm dinini de Hristiyanlık gibi değerlendirmişler, dinin ilerlemeye engel olduğu hurâfesini ileri sürmüşler, ona karşı çetin bir mücadele başlatmışlar, sonunda dini, toplum hayatından büyük ölçüde dışlamışlar, "evrensel diye pazarladıkları" Batı dünya görüşünü ve hayat tarzını (kültür ve medeniyetini) İslâm ile değiştirmeyi hedef seçmşlerdir. Sonunda gelinen nokta tam bir başarısızlıktır, fiyaskodur. En rafine diye bilinen, böyle olmaları beklenen insanların (yeni düzenin yetiştirdiklerinin) birçoğu hırsız ve soysuz çıktı. Yetişen nesiller ne batılı oldu ne de doğulu kaldı; câmi ile kilise arasında kalmış, kafası ve hayat tarzı karışık, cesaretsiz, ümitsiz, verimsiz yığınlar. Bütün bunlara rağmen toplumu ayakta tutan değerler ise hâlâ İslâmî değerler.
Ülkemizde Tanzimattan beri devam eden giderek şiddetini arttıran kültür çatışma ve çekişmesi bir türlü durulmadı, makûl bir noktada anlaşma gerçekleşmedi, hâlâ "a)Batı'yı olduğu gibi alalım, o medeniyete girelim, b) Seçerek alalım, c) Oradan hiçbir şey almayalım, bizdeki bize yeter, d) Almayalım ama bizdekini, bizimkini çağdaşlaştıralım, çağa bir alternatif olarak sunalım" tezleri çatışıyor. Her bir tezin taraftarları var, bu taraftarların siyasî ayakları iktidarı bir ucundan yakalayınca diğerinin yaptığını bozuyor, kültürden ekonomiye her şeyimiz bir yaz boz tahtası hâline geldi. Bir eğitim bakanı "orta öğretimde Kur'an dersleri verelim" diyor, bir başkası âyet ile hurâfeyi bir tutuyor, "âyetleri (Kur'an'ı) bırakıp, onun yerine aklı ve bilimi koyalım" diyor; bunu bir de Atatürk'e bağlayıverince iş iyice içinden çıkılmaz, tartışılamaz hâle geliyor. Atatürk "İslâm'ın, akıl ve bilimle çatışmadığını" söylüyor, Atatürkçü bakan âyetle akıl ve bilimi karşı karşıya getiriyor. Sayın bakanla "akıl ve bilim" üzerine bir sohbet yapmayı çok isterdim. Bu pek mümkün gözükmediğine göre kendisine, modernite ve postmodernite, bilim felsefesi, din felsefesi ve İslâm konularında ehliyetli kalemlerce yazılmış birkaç kitap okumasını tavsiye ediyorum. Okursa görecektir ki, İslâm'ın akıl ve bilimle bir derdi yoktur, iman akla ve bilime dayanır, Kur'an akıl ve bilim delîllerinden yola çıkarak, bunlara dayanarak inanmayı ister. İmanın güçlenmesi için hem insanın kendisini hem de onu çevreleyen evreni devamlı incelemesini teşvik eder. Akıl ve bilimin alanları sınırlıdır, insan hayatı yalnızca bu iki unsurun/ışığın aydınlatamayacağı, yeterli olamayacağı kadar karmaşıktır, proplemlidir. İnsanın yeme, içme ve yatma dışında, bunlar kadar, hattâ bazan/bazılarınca daha önemli ihtiyaçları, hayat alanları vardır. Din, ahlâk, san'at işte bu alanları doldurmaktadır. Ben birgün sayın bakanın, onuncu yıl marşını dinlerken ağladığını gördüm; bu ağlamanın akıl ve bilimle bir alâkası yoktur, o ayrı bir hayat alanıdır, insana ait başka bir boyut, farklı bir âlemdir.
Hep söylüyoruz, bizim çıkş yolumuz, bir başka kültür ve medeniyete intisap, kendimizinkini onunla değiştirmek değildir. Biz büyük bir tarihin, kültür ve medeniyetin çocuklarıyız, kendimizi ve bize ait olanların kıymetini bilirsek, öz değerlerimizi kendi dinamiklerimizle yeniler, çağdaşlaştırır, hayata geçirirsek işte o zaman Doğu'ya ve Batı'ya örnek olabiliriz. Hâli hazır durumumuzla örnek olduğumuzdan bahsedenlere, "Aç tavuk rüyasında, kendini darı ambarında görürmüş" darbımeselini hatırlatmak isterim.

 


Yüz Karası, Gönül Yarası
Amerika'ya, mazlûm ve yoksul milletlerin aleyhine işleyen dünya ekonomik düzenine, çarpık gelir dağılımına, ödeme ile ilgili hiçbir makûl plân ve proje yok iken durmadan artan iç ve dış borca, çiğnenen insan haklarına ... karşı tavrımızı tartışacak yerde günlerden beri "Talibân'a karşı tavrımız" tartışılıyordu. Sanki Türkiye'de, kâle alınacak ölçüde, Talibân'ın anladığı ve yaşadığı gibi bir İslâm anlayışını ve yaşayışını temsil edenler varmış gibi birileri hayalindeki düşmanla savaşıyorlardı. Oysa bir kısım müslüman yazar çizerin yaptığı, Amerika'nın ve yandaşlarının tutumunu kınamaktan ibaretti; bunlar "11 Eylül olayını Bin Lâdin'in yaptığına dair geçerli kanıt bulunmadığını, o yapmış olsa bile bir ülkeye topyekün savaş açmak için bunun bahane edilemeyeceğini, hele hele masûm sivillerin öldürülmesi insanlık suçu ise bunu Amerika'nın da yapmaması gerektiğini, teröre terörle cevap verilemeyeceğini..." yazıyor ve söylüyorlardı. Bunlar da doğru idi.
Dün akşam (14/ Çarşamba) haberleri dinlerken -hem de İslâmcı diye nitelenen- bir kanalın spikerinin tavrı ile izlemekte olduğumuz iç karartan savaş (daha doğrusu vahşet) görüntüleri karşısında dudaklarımdan şu kelimeler döküldü: "Yüz karası, gönül yarası..."
Spiker iki müslüman gurubun savaşmasını, birini dünya düzeninin patronları ile kendi çıkarlarının takipçileri desteklediği için diğerinin mağlûp olmasını, kaçanın da kovalayanın da vahşet ve ilkelliğin en çirkin örneklerini sergilemelerini şiir okur gibi veriyordu. Yanına çağırdığ yorumcuya "Bu iş bitti, Talibân bitti, yenilgi kesin, Kuzey ittifakının zaferi...değil mi?" şeklinde sorular soruyor, ancak onun ihtiyatlı yaklaşımı karşısında biraz sakinleşiyor, coşkusu eksiliyordu.
Sokaklarda öldürülmüş Talibân yanlıları vardı, başı sarıklı bir İttifak yanlısı cesedin yanına geliyor, yüzünü tekmeliyordu. Esir alınmış Talibân askerleri öldürülüyor, döğülüyor, hayvanlar gibi iplerle bağlanarak sevkediliyorlardı. Devlet binaları bile yağmalanıyordu. Ülkenin bu kesimine gelen yenilik (zaferin meyvesi) korkusundan sakal bırakmış gençlerin berberlere koşarak sakallarını kazıtmaları, sağa sola asılmış kadın resimleri ve meydanlardaki büyük hoperlörlerden duyulan müzikti. Zaferin (!) ilk meyveleri bunlardı, sonrası hakkında ise ufukta gözüken hiçbir ışık yoktu. Yine gurupların iştahları kabarmıştı, konuşulan sözler, yapılan anlaşmalar hiçe sayılıyor, her gurup kendi çıkarı ve politikası yönünde yürümeyi düşünüyordu. Hâsılı biz (genel olarak müslümanlar, İslâm dünyası) bir şey kazanmış değildik. Eski başkan baba tarafından düşman ilân edilen İslâm, oğul başkanın açtığı savaş sonunda bir mağlûbiyet daha almıştı.
Bazı safdillere göre "dünya düzeninin ve buna hizmet eden devletlerin (Başta Amerika'nın) savaş açtığı İslâm, normal İslâm (?) değil, siyasal İslâm idi, bunda da haklı idiler." Bu doğru ise şu sorulara da iknâ edici cevaplar bulmaları gerekiyor: a) Siyasal İslâm nedir? İslâm iç ve dış siyaseti yasaklıyor mu? b) Bir bağımsız siyasî topluluk (ulus devlet) İslâm'ı dünya düzeni olarak da uygulamak isterse ona inanmayanların, öyle düşünmeyenlerin (başka ulusların) onlara savaş açmaları, onları öldürmeleri hak mıdır? Öyle ise şerîatı uygulayan başka ülkelerle niçin dostluk yapıyorlar. Çıkarları öyle gerektirdiği için mi? Çıkarlarına göre hareket ediyorlarsa "siyasal İslâm'ın bahane olduğu" gerçeği ortaya çıkmış olmaz mı?
Benim kalbim kanıyor. Niçin mi? Bu aziz dîne lâyık olamadığımız için, Dünya yüzünde "bir örnek ümmet; yani medeniyet" olarak yaşamayı beceremediğimiz için, Kur'an güçlenmemizi, düşmanlardan daha güçlü olmamızı emrettiği hâlde güçlenmenin bütün yollarını tıkadığımız ve açmaya da uğraşmadığımız için; yoksulluk, ahlâksızlık ve cahillik yüzünden zillete düştüğümüz, alan el (dilenci) hâline geldiğimiz, geleceğimizi/yönetimimizi yabancılara bıraktığımız için;
Gelin beş para etmez sun'i meseleleri bırakıp bu dev problemleri düşünelim, bunları konuşalım ve bunları çözmek için birleşelim.

 


 

Vakıflar
28 Şubat sürecinde irticâ bahane ve istismar edilerek din özgürlüğünü kısıtlama tedbirleri hızlanarak devam etti. Bunun son örneği de yeni kabûl edilen medenî kanunun içinde yer alan "vakıflar"la ilgili düzenlemedir. Sayın Nazlı Ilıcak, Yeni Şafak'taki köşesinde yazmasa kimsenin haberi bile olmayacak. Mecliste bazan, incir çekirdeğini doldurmaz meseleler üzerinde kıyâmetler koparken son derecede önemli olan bu "vakıfların başına Demokles'in kılıcını asma" mâhiyetindeki yeni düzenleme karşısında yeterli tepkinin gösterilmemesi, engellemek için yapılması gerekenlerin yapılmamış olması şaşırtıcı bir davranıştır, gaflettir.
Türkiye'nin özendiği hür ve demokrat dünyada uygulanan insan haklarına göre; din özgürlüğünün beş unsuru vardır: İnanmak, inancın gereğini yapmak (tek veya toplu olarak âyin, ibâdet, merâsim...), öğrenmek ve öğretmek, açıklamak, örgütlenmek. Bu unsurlardan birisi ihlâl edilirse din özgürlüğü eksilmiş, kısıtlanmış, insan hakkına tecavüz edilmiş olur. Elbette her özgürlük gibi din özgürlüğünün de kısıtlanmasını gerektiren sebepler bulunabilir, ama bunlar bir avuç insanın kendi dünya görüşleri, çıkarları, bağnazlıkla sarılıp kaldıkları ideolojileri değil, toplumun veya insanlığın gerçekten yüksek ve önemli menfaatlerinin veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin açık ve kesin olarak ihlâlidir. Böyle bir durum ortaya çıkmadıkça özgürlükler kısıtlanamaz. Türkiye'ye dönüp baktığımızda, ortada meşrû ve gerektirci sebep bulunmadığı hâlde bu beş unsurun da ciddî bir şekilde daraltıldığını görüyoruz. Her birine birer örnek vermek gerekirse: a) Kişinin tercih ettiği İslâm anlayışını benimseyip inanması karşısında baskı vardır, o değil de şu inanma ve anlama biçimi telkin edilmekte, dayatılmaktadır. b) Birçok yerde ve durumda bazı ibâdetlerin yapılması, haramlardan kaçınılması engellenmektedir. c) Dîni serbestçe öğrenme ve öğretme engellenmekte, okullarda veya okul dışında din eğitimine (öğretimi ayrı) izin verilmemekte, din eğitim ve öğretimi için okul ve kurs açılmasına imkân tanınmamaktadır. d) Kişilerin bazı din anlayış ve yorumlarını açıklamaları laiklik, ilkeler vb. bahanelerle engellenmektedir. e) Sivillerin dînî örgüt kurmaları yasaklanmış bulunmaktadır.
Bugün üzerinde durmak istediğimiz vakıflar, dînî örgüt olmasa da din ile sıkı ilişkisi bulunan örgütlerdir. Müslümanları vakıf kurmaya iten sebeplerin/saiklerin başında Allah rızâsı, âhiret mutluluğu vardır. Vakıf kuranlar, öldükten sonra amel ve sevap defterlerinin kapanmaması için "sadaka-i câriye: kendilerinden sonra devam eden hayır" mânâ ve mâhiyetinde olsun diye bunu yaparlar. Ayrıca vakıflar birçok din hizmeti için kaynak ve imkân sağlar. Yeni düzenleme "Cumhuriyetin anayasa ile belirlenen niteliklerine ve anayasanın temel ilkelerine aykırı vakıf kurulamaz" diyerek görnüşte masûm, uygulamada zararlı ve kıstlamaya yönelik bir kayıt getirmektedir. Türkiye şartlarında "aykırılığı belirleyen" bilirkişi raporları ile hükmü veren mahkemeler göz önüne alındığında bu maddenin nice vakfın kapısına kilit vuracağını anlamak için kahin olmaya gerek yoktur. "Haklı sebepler varsa mahkeme, vakfın yetkili organı veya denetim makâmının istemi üzerine vakfın örgütünü, yönetimini ve işleyişini değiştirir" şeklindeki muğlak madde de bir başka engeldir, kıstlamadır. Çünkü haklı sebepler açıklığa kavuşturulmamış, hâkimin takdirine bırakılmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, yeşil sermaye diyerek bir kesimin ekonomik faâliyetlerine karşı takınılan haksız ve olumsuz tavır şimdi de yine aynı kesimin dinle ve din hizmetleriye bağlantılı örgütlerine; yani vakıflara karşı takınılmaktadır. Türkiye'de yüzlerce vakıf çok önemli hizmetler ifâ etmekte, devletin yükünü de hafifletmektedir. İrticâ bahane ve istismar edilerek bunların engellenmesi karşısında ilgili ve sorumluların sükûtu, gevşekliği, vurdumduymazlığı anlaşılır gibi değildir.

 


 

Ramazan Konuşmaları (1)
Önce bayramınızı tebrik ediyor, hem müslümanlar hem de bütün insanlık için daha iyi şartlarda nice bayramlar idrak etmenizi Mevlâ'dan niyaz ediyorum. İnşaallah bayram külfetinden kaçmak için evinizi terkedip bir yerlere gitmemişsinizdir. Evinizde küçüklerinizin ve dostlarınızın ziyaretini beklemektesiniz, sonra siz de büyüklerin ellerini öpmek, dostlara iade-i ziyarette bulunmak için yollara düşecek, ibâdet sevabı alacaksınız. Küçükler hep yanınızda ve yakınınızda bulunacak, öz değerlerimizi tanıyacak, resmî kurumlarda alamadığı millî eğitimi alacaklardır.
Câmilerde yapılan konuşmalar, radyo yayınları ve gazetelerdeki Ramazan sayfaları da önemli ve üzerinde durmaya değer olmakla beraber, daha etkili olduğunu düşündüğüm için, televizyonlarda Ramazan konuşmalarını ele almayı ve değerlendirmeyi tercih ettim.
Bir günlük yayının yaklaşık bir saatini dine/İslâm'a ayırdıktan sonra diğer yirmi üç saatte İslâm diye bir din, bir medeniyet, bir ahlâk anlayış ve düzeni yokmuş gibi davranan, bazan bunun da ötesine geçerek -işine gelen belli bir din anlayışını sözde istisna ettikten sonra- İslâm'a savaş açan televizyon kanalları ile genel olarak dîne saygılı kanalları birbirinden ayırmak gerekiyor. Sözü kısaltmak için birncisine siyah, ikincisine beyaz diyelim.
Beyaz kanallarda artık klâsikleşmiş bulunan yayın formatları aynen devam etti. Bunların kısmen yenilenmesinde fayda vardır; yenileştirme işini geniş zaman içinde ele almak, düşünmek, plânlamak gerekiyor. Kanal 7'nin yoksulluk ve infak konusuna, STV'nin ihtidalara ayırdığı yayın saatleri hem biraz yeni hem de ilgi çekici ve yararlı oldu. Dînî konuşmaları farklı ortamlara taşıma veya -bu mümkün olmuyorsa- olabildiği ölçüde bu ortamları sütüdyoya taşıma konusu düşünülmelidir; böyle bir çeşni hem yeni hem de ilgi çekici olacaktır.
Siyah kanallar veya siyah yayınlar müslümanların Ramazan neşesine katkıda bulunmak, onları ihtiyaç duydukları konularda bilgilendirmek, İslâm dünyasında yaşanan Ramazanı yansıtmak gibi yararlı yayınlar yapmak yerine, hazır fırsat bulmuşken uygun ilâhiyatçıları bir araya getirerek müslümanların kafasını karıştırmaya, huzur ve neşelerini bozmaya, belli bir din anlayışını meşrûlaştırıp dayatırken diğer anlayış ve yaşayış tarzlarını insafsız ve bazan edepsiz bir şekilde mahkûm etmeye, kınamaya, eleştirme görüntüsü içinde tahkir ve tezyif etmeye yöneldiler. Bu ilâhiyatçı beylerin birçoğunda görülen kusur, "çağdaş, evrensel, uygar" gibi yüceltici niteliklere bürüdükleri Batı değerlerine hayranlık, kendi değerleri konusunda bilgisizlik, inançsızlık ve güvensizlik; tenkit ve değerlendirmelerinde abartı, insafsızlık, ölçüsüzlük, bilerek bilmeyerek Batılı politikalara taşeronluk idi. Her şeyden önce "Batı ve onun dümen suyundaki yerli zinde güçler nasıl bir İslâm istiyorlar ve bunu niçin istiyorlar" sorusunu sormuyorlar, bu isteği "kutsal ve tartışılamaz bir talep" gibi benimsemiş olarak, onun savunmasına ve meşrûlaştırılmasına yöneliyor, bütün birikim ve güçlerini bunun için kullanıyorlardı.
Doğu'da ve Batı'da bilenler biliyor ki, Batı en az iki asırdan bu yana, daha ziyâde Avrupa ve Amerika'daki büyük şirketlere ve holdinglere ait bulunan büyük sermayeyi küreselleştirme yoluna girmiş, kapitalizm yeni dünya düzeninin belirleyici unsuru olmuştur. Devletleri de hizmetine alan ulusaşırı sermaye durmadan büyümek, üretmek, satmak, kazanmak ve bunu hep tekrarlamak sûretiyle -özellikle geri kalmış ve sömürülen dünyayı- hem çevre şartları hem de insanların maddî ve manevî ihtiyaçları bakımından üzerinde yaşanamaz hâle getirmiştir. Bu gidişe dur demek üzere ortaya çıkmış bulunan komünist blok, kapitalistlerin de önemli katkılarıyla çöktükten sonra bu büyük canavara "dur" diyecek bir tane din (İslâm) ve onun (olabilirlerse) mensupları olan müslümanlar kalmış, bunun böyle olduğu da bir Amerika başkanının onu düşman ilân etmesiyle tescil edilmiştir. Bu "vicdansız, ahlâksız, dinsiz dünya düzeni"nin patronları, önlerinde potansiyel, bazan fiilî engel olarak gördükleri müslümanları ortadan kaldırmamayacakları için dinlerine müdahale etmeye, onu dişleri sökülmüş, terbiye edilmiş, itâatkâr hâle getirilmiş, engel olmaktan çıkmış bir "liberal İslâm" hâline getirmeye karar vermişlerdir.
(Ramazan geçti ama biz sohbetine devam edeceğiz, inşaallah!)

 


Ramazan Konuşmaları (2)
"Siyah" diye nitelediğimiz kanallarda -bilerek veya bilmeyerek- İslâm'ı liberalleştirme ödevini yüklenmiş bulunan bazı ilâhiyatçıların yöntemleri ve başlıca konuları şöyleydi.
Yöntem:
İslâm'ı anlamak, anlatmak, "İslâm nedir, şu konuda İslâm ne der?" gibi soruları cevaplandırmak için asırlardan beri takip edilen usûl (klâsik yöntem), vahyin ışığında aklı işleterek sonuca varmak, bilgi edinmek ve çözüm üretmekti. Vahiy Kur'an ve Sünnet'te yazıya geçirilmişti. Akıl da, vahyi okuya okuya, vahiy üzerinde düşüne düşüne ve özellikle de dini yaşaya yaşaya oluşmuş bulunan "müslüman aklı" idi. Bu akla göre aksine bir zarûret (olmazsa olmaz, hayat yürümez, tahammülü güç zorluklar çıkar bir durum) bulunmadıkça âyetleri ve dini açıklayan sünneti (hadîsleri) hem lâfız kem de gâye, hem bütün hem parça olarak almayı, anlamayı ve uygulamayı gerekli kılıyordu. Fayda ve faydalıyı belirlerken nefsin arzuları ve geçici dünya menfaatine değil, dinin genel ahlâkî amacı ve ebedî mutluluk faydasına (âhiret menfaatine) öncelik veriliyordu. Din, insan hayatına müdahale ederek onu, Allah'ın râzı olduğu, iki cihanda sâadeti elde etmeye vesile olacak bir yola sokmak için gelmişti. Dünyayı yaşanamaz hâle getiren "dinsiz akıl" bugün de vahyin ışığına ve irşâdına muhtaç idi. Müslümanlara düşen, ona uymak değil, son ilâhî mesajı, irşâdı insanlığa ulaştırmak, anlatmak ve yararlanmalarını sağlamaktı.
Modernist olarak nitelenen ilâhiyatçılar/İslâmcılar farklı bir yöntem benimsediler. Bu yöntemde -iddia ne olursa olsun- akıl, çağdaş adı altında Batılı aklıdır. Fayda âhiretinkinden öncelikli olarak dünya faydasıdır; neye mâl olursa olsun kalkınmak ve ilerlemek, dünyanın güçlü toplulukları ile yarışmak, onların yaptıklarını yaparak amaca ulaşmaktır. Vahyin parça çözümleri ve hükümleri (tek tek âyetler ve hadîslerden çıkarılan, anlaşılan, elde edilen hükümler, çözümler) geçerli veya bağlayıcı değildir, bunların genel (sosyal ve ahlâkî) amaçları esas alınır, bu amaçlar Batı'nınki ile örtüşür, çözüm de onların benimsedikleri hükümleri (hukûkî, iktisadî, siyasî, ahlâkî... düzeni ve düzenlemeleri) almak, benimsemek ve uygulamaktan ibarettir. Bu yöntemin en önemli kusuru, medeniyet farkını idrak edememek, amacı araçtan, gâyeyi -onu temin eden- çözümden, yol ve çâreden ayırmak, bu ikili arasındaki zorunlu, vazgeçilmez bağı görmezlikten gelmek, yeterince önemsememektir. Modernistler düşünmüyorlar ki, adâlet, iyilik, doğruluk, faydalı olmak gibi genel amaçlar hayaldir, ham maddedir, tanımlanamaz kavramlardır. Bunları ete kemiğe bürüyecek, tanımlayacak, hayata sokacak olan şey ise araçlardır, parça çözümlerdir, örnek uygulamalardır. Bu yüzdendir ki, komünistlere, faşistlere ve müslümanlara göre farklı, taban tabana birbirine zıt anlayış ve uygulamalar "adil, doğru, iyi ve faydalı" bulunmuştur. Şu hâlde amaç aracı değil, araç (çözüm, düzenleme, benimsenen kural ve uygulama, düzen...) amacı belirlemekte ve tanımlamaktadır. On sekiz yaşını geçmiş insanların evlilik dışı cinsel ilişkileri İslâm'a göre kötü, ahlâka aykırı ve zararlıdır; liberal düşünceye (Batılı, çağdaş akıl, anlayış ve uygulamaya göre) iyidir, ahlâka aykırı ve zararlı değildir. Komünistlere göre teşebbüs içinde sermayenin kazancı (kâr) meşrû değildir, kötüdür, zararlıdır; İslâm'a ve kapitalistlere göre meşrû, faydalı ve iyidir. Faiz İslâm'a göre meşrû değildir, kötüdür, zararlıdır; kapitalistlere göre olmazsa olmaz bir enstrümandır, iyidir, faydalıdır. Yolunu bulup sömürmek kapitalizmin can damarıdır, gıdâsıdır, iyidir, amaçtır; İslâm'ın ise haramıdır. İslâm'a göre kasten adam ölüren idam edilmezse adâlet gerçekleşmez, Batı'ya göre gerçekleşir, İslâm'a göre din, insan hayatının merkezinde olmalıdır, Batı'ya göre din olmasa da olur, olursa da bireyin özel hayatına ait olmalı, başkalarıyla ilişkisini etkilememelidir...
(Siyah kanalların Ramazan konularını da gelecek yazıya bırakalım).

 


 

Ramazan Konuşmaları (3)
Siyah kanallarda Ramazan'ı karartmak, bu yapılamazsa "fırsat bu fırsat" diyerek İslâm'a yönelik kötü amaçları gerçekleştirmek üzere seçilen başat konular şunlardı: Din-dünya (din-siyaset) ilşikisi, İslâm ve demokrasi, anadilinde ibâdet, kadın, din ve değişim. Bunlardan bazılarını daha önceki yazılarımızda ele almış, tahlil ve tenkit etmiştik. Diğerlerine gelince:
1. Din dünya, din-siyaset ilişkisi konusunda empoze etmeye çalıştıkları inanç ve düşünce, "dinin iman, ibâdet ve ahlâktan ibaret bulunduğu, dünya hayatının düzenlenmesinin akla ve bilime bırakıldığı, Kur'an'da geçen bazı düzenlemelerin o günün ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olduğu ve bugünün müslümanlarını ilgilendirmediği" şeklinde özetlenebilir. Bu anlayışın delîlleri nedir diye sorulduğunda nakli (âyet ve hadîs) olarak zikrettikleri bir şey yok. Âyetler ve hadîsler, ilâhî-dînî hükümlerin beşer tarafından değiştirilmesine izin vermiyor. Aklî delîl olarak ise "insan hayatında en temel kuralın değişme olduğunu, değişen hayatın ihtiyaç ve problemlerine, değişmeyecek olan naslarla çözüm getirmenin mümkün olmadığını" ileri sürüyorlardı.
Dinin en önemli unsuru elbette inançtır. Ama bu inancın içeriğinde Allah ile kul ilişkisi vardır; Allah'ın yarattıklarına, onların iyiliği, iki cihanda sâadetleri için bazı emirleri ve yasakları, tavsıyeleri, teşvikleri, verdiği bilgiler vardır, bunların bir kısmı da dünya hayatı ile (insanın diğer insanlarla, toplum ile ve eşya ile ilşkilerine ait olanlar, hukuk, siyaset, ahlâk...ile) ilgilidir. Esasen hayatın bir alanını diğerinden, su geçirmez kaplar gibi ayırmak mümkün değildir. Ayrıca nasıl eski Yunan'dan, Roma'dan beri devam eden siyasî ve hukûkî ilkeler, kurallar, normlar varsa ve bunlar, insanların değişmesine rağmen değişmemiş ise dinin buyruklarında ve öğretilerinde de böyle değişmezlerin bulunması tabîîdir. Peygamberlik sona erdiğine göre hiçbir insanın, âyet ve hadîslerin kesin, bağlayıcı ifadeleriyle sabit olmuş kuralları değiştirmeye hakkı olamaz. Bunun iki istisnası vardır: 1. Âyet ve hadîste, hükmün değişmeye açık olduğunu gösteren bir işaretin bulunması. 2. Olağan dışı durumlar sebebiyle uygulamanın zarar vermesi. Eğer bu kurallar, emir ve yasaklar uygulandığı takdirde fert ve cemiyete zarar veren bir durum orataya çıkarsa -ki, normal hâllerde böyle bir şey olmaz- o zaman zarûret ilkesi devreye sokulur ve zararlı olan uygulama askıya alınır. Ama vahiy ile gelmiş, değişme kâbiliyeti taşıdığına dair bir delîl ve işaret bulunmayan, uygulandığı takdirde bir zarar da sözkonusu olmayan kurallar, ilkeler, sadece "her şey değişiyor bunlar da değişsin" veya "filân topluluk farklı kurallara sahip, onları uyguluyor, biz de öyle yapalım" diye değiştirilemez.
2. İslâm ve demokrasi: Demokrasiyi yalnızca yöneticiyi halkın seçmesi, gerektiğinde değiştirmesi ve yönetimde halka danışılması gibi birkaç unsura/esasa indirgeyen bazı İslâm modernistleri "İslâm eşittir demokrasi" demekten çok hoşlanıyorlar. Ama gelgör ki, günümüzde demokrasi, halkın kendini idaresi şeklinde tanımlanmıyor, bu tanımlama demokratik sistemi ifade etmiyor. Tanıma giren daha önemli unsurlar var: Bireyin hak ve özgürlükleri, egemenliğin halka ait olması, yönetime katlılım, dinin dünya işine karışmaması... Bu unsurları İslâm'ın aynasına tutarsak önemli farklılıklar bulunduğunu görürüz: Bir kimsenin hem müslüman hem de demokratik anlamda özgür olması mümkün değildir. İslâm ve teslim, insanın bazı özgürlüklerinden Allah için vazgeçmesi, fedakârlık etmesi, beşerî arzularına değil, Allah'ın irâde ve rızâsına boyun eğmesi demektir. Demokraside halkın kayıtsız şartsız egemenliği, yalnızca kırallara, hükümdarlara, seçkinlere karşı değil, aynı zamanda Allah'a karşı da ileri sürülmüştür. Bu mânâda demokrasi, dünya hayatında yönetime dini ve Allah'ı da karıştırmamak demektir. Yasalar yapılırken, uygulanırken, insanlar yargılanırken, yönetim denetlenirken yalnızca halkın (o da nasıl oluyorsa) irâdesi geçerli olacaktır. "Halkın çoğunluğu kendi irâdeleriyle dinin referans olmasını kabûl ederse, 'Biz serbest irâdemizle Kur'an'a başvurulmasını istiyoruz' derlerse hem din hem de demokrasi örtüşmüş olmaz mı?" sorusuna demokrasi cephesinden şu cevap verilmektedir: "Halkın irâdesi böyle tecellî ederse bu demokrasiden vazgeçmek anlamına gelir, bu sebeple böyle bir irâde geçerli olmaz; yani halkın irâdesiyle de olsa din referans olarak alınamaz." Bu gerçekler ortada iken ikide birde demokrasi ile İslâm'ı eşitleme teşebbüslerini anlamak mümkün değil!
Ben bir müslüman olarak şöyle düşünüyorum: İslâm dini, insan için hayırlı olan hak, özgürlük ve ödevleri kısmen belirlemiş, belirlemediklerini de ictihada (verdiği örneklere bakarak sonuç çıkarmaya) bırakmıştır. Bunlar uygulandığı takdirde -İslâm'a ve müslümanların inançlarına göre- bütün insanlar dünyada olabildiğince mutlu ve huzurlu olurlar, âhirette ise hak dine inanan ve bu inanca göre yaşayanlar mutluluğu elde ederler. Eğer dünyanın veya ülkenin şartları böyle bir uygulamaya imkân vermiyorsa müslümanlar, şu veya bu rejimi, zorlayarak "İslâm'a göre meşrû veya İslâmî" diye nitelemek yerine, zarûrî olarak kabûllenir, o sistem içinde kendi inançlarını yaşamanın yollarını ararlar. Mevcut sistemler içinde, bir müslümanın inancına göre -olabildiğince- yaşaması için en uygun sistem -kitabın kavlince anlaşılıp uygulanmak şartıyla- demokrasi olabilir.

 


 

 

Niçin Yıkıyorlar
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından Suud Hanedanı'nın hâkimiyet dönemine kadar kutsal topraklarda yapılmış birçok eseri, tarihi izleri, tarih olmuş coğrafyayı bu hanedan (krallık) niçin yıkıyor, siliyor, değiştiriyor? Düşünüldüğü ve kendileriyle konuşulduğu zaman bu tahribâtın aşağıdaki sebeplere dayandığı anlaşılıyor:
1. İnanç (din, itikad): Muhaliflerinin Vehhâbîlik, kendilerinin ilk saf ve sade dîne dönüş hareketi (ed-da'vetu's-selefiyye) dedikleri dînî ve muhtemelen sonra siyasî hareket, bid'atlar ve şirke karşı savaş açmıştır. Onlara göre mezarlara, peygamber, sahâbe ve evliyâ ile ilgili mekân, eşya ve tarih izlerine saygı göstermek, buraları ziyaret etmek, yapılan duâlarda bu şahısları ve onlarla ilgili yerleri aracı kılmak, "Allah'ım, bunların hatırı için duâmı kabûl et" demek (tevessül) veya buralarda yapılan duânın daha çok kabûl şansı bulunduğuna inanmak tevhîd (Allah'ın birliği) inancına aykırıdır, şirktir (Allah'a başkasını ortak koşmak, yaratılmışlara ilâhî sıfat ve yetkiler tanımaktır). Şirk de en büyük günah olduğuna göre bununla mücadele etmek müslümanların birinci vazifesidir. Bu mücadelenin bir şekli de bütün bu kutsal veya kutsallık izâfe edilmiş nesneleri (türbeleri, mezarları, binaları, eşyayı, izleri) ortadan kaldırmak, yok etmektir. Birçok sahâbe kabri ve İslâm tarihi ile ilgili eserler, izler bu yüzden yıkılmış, yok edilmiştir.
Bize göre bu mekânları ziyaret, oralarda Allah'a ibâdet ve duâ etmek, Allah katında değerli ve sevgili olduğuna inanılan insanları duâda araya koymak (onların adını anarak, "Bunların yüzü suyu hürmetine duâmı kabûl et Allah'ım!" demek şirk değildir. Tevessül adı verilen bu davranışın câiz olup olmadığı konusu da geçmiş âlimlerce tartışılmış, câiz görenler ve görmeyenler olmuştur.
2. Din hizmeti: Hac, umre, iki kutsal mescitte namaz gibi ibâdetlerin kolayca yapılabilmesi ve izdihamın ortadan kaldırılabilmesi için yol açma, mekânı genişletme gibi inşâat ve tedbirlerin zarûrî hâle gelmesi. İlk halifelerden itibaren Medine mescidinin genişletilmesine ihtiyaç hâsıl olmuş, mescit çevresindeki evler, yollar ve diğer mekânlar alınmış, yıkılmış mescide katılmıştır. Bu sebeple istimlâk, yıkma ve inşa zarûrî olduğunda elbette yapılacaktır. Ancak hem zarûretin sınırları aşılmamalı, hem de ihtiyacı karşılayacak genişletmeler yapılırken muhâfaza edilebilecek tarihi eserler korunmalı, yıkmadan amacı gerçekleştirme yolu aranmalıdır.
3. Osmanlı ve Türk düşmanlığı: Vehhâbî hareketi başladığında karşısında Osmanlıyı bulmuş, onunla savaşmıştır. Savaşan iki gurup arasında düşmanlık, aleyhte propaganda, abartma, çarpıtma, iftira olağandır. Bu savaş sırasında ve sonrasında ne yazık ki, bunlar olmuş ve bundan sonra da uzun yıllar bu Osmanlı düşmanlığı devam etmiştir. Osmanlı Devleti ortadan kaldırılıp yerine yeni Türkiye kurulunca, İslâm dünyasının birleşip güçlenerek kendi maddî ve manevî değerlerine, kendi mukadderatına ve geleceğine sahip çıkmasını istemeyen, bunu kendi siyaset ve menfaatlerine aykırı bulan sömürgeciler, işbirlikçilerini kullanarak İslâm ülkelerinde ve özellikle Orta Doğu'da, okul kitaplarına varıncaya kadar her vasıtayı kullanarak yıllarca Türk düşmanlığı aşılamışlardır. Çünkü -onlara göre- İslâm dünyasının kendine gelip birleşmesi ve güçlenmesine öncülük edebilecek insan topluluğu Türkiye'dedir. Türklerin devraldığı tarih ve kültür mirası böyle bir şuur ve rehberliği mümkün kılmaktadır.
4. Maddî menfaat: Kutsal topraklara seyahat ve ziyaret büyük bir rant oluşturmaktadır. Bu topraklara hâkim olanlar rantı -pastanın büyüğü saltanâta en yakın olanlara verilmek üzere- kendi aralarında paylaşıyorlar. İki mescidin çevresi turistik ve ticarî mekânlar, işletmeler bakımından elmas değerindedir. İşte bu ranta göz dikenler, başka hiçbir şeyi görmeksizin, hiçbir hassasiyeti gözetmeksizin tarihi yıkıyor, tahrip ediyor ve yeniyi, para getireni yapıyorlar.
5. Medeniyet, tarih şuuru, edep, nezaket, san'at zevki... eksikliği: Bu sebebe dayalı bir yıkma ve yapma örneği, Kâbe'nin (Mescid-i haram'ın) hemen yanında, âdeta tepesinde, çok önemli bir tarihî mekânda, bazı tarihî eserleri ve izleri yok ederek yapılan misafirhane/saraydır.
Bütün bunların olması, engellenememesi ve devam etmesinin sebebebi ise İslâm ülkeleri arsındaki soğukluk ve kopukluktur. Müslümanların başına gelen bunca felâket, içine düştükleri zaaf ve zillet hâlâ akıllarını başlarına getirememiştir. Hâlâ maddî veya manevî sebeplerle İslâm'a ve müslümanlara karşı, hattâ düşman olan yabancıların oyunlarına gelinmekte, bir türlü engeller aşılarak kardeşler bir araya gelememekte, güç ve işbirliği yapamamakta, tam aksine birbirlerine yabancı ve bazan düşman gibi davranmaktadırlar. İlişkiler böyle gittiği sürece (eğer kaldıysa) daha çok kale ve eser yıkılacaktır.