HAYATIMIZDAKİ İSLÂM
Sorular, Cevaplar, Dergi Yazıları

Önsöz
Yeni Şafak Gazetesi'nde çıkan yazılarımı, "Laik Düzende Dini Yaşamak" adlı
kitapta toplayıp yayınlamıştık; son çıkan cildi ile bu kitap üç cilde ulaşmış
oldu.
Çoğu Gerçek Hayat, Eğitim Bilim dergisinde çıkan makâle şeklindeki yazılarım ile
yurt içinden ve dışından gelen sorulara verdiğim cevapları da bu kitapta,
"Hayatımızdaki İslâm" adıyla okuyucularımıza takdim ediyoruz.
Neden "Hayatımızdaki İslâm" dedik?
Çünkü bu yazıların çoğunun ilham kaynağı veya yazılış sebebi, gelen sorular ile
bizim gözlemlerimiz ve tesbitlerimizdir; bunların da tamamı müslümanların dîni,
hayatlarına uygularken karşılaştıkları sorular ve meselelerdir; hiçbiri hayali,
farazî (olursa, olsa kabilinden) değildir.
"Dîni bireyin özel hayatına indirgemeyi, kamu ve toplum hayatından dışlamayı
amaçlayan" laikliği ve dünyevîleştirmeyi sosyal ve siyasî programlarının
omurgası yapanlar, belli bir dönemi kaplayacak dayatmalar, eğitim ve öğretim
faâliyetleri sonunda İslâm'ın, toplum hayatından uzaklaşacağı ve bireyin özel
alanına, özel hayatına hapsolacağı, bir sonraki aşamada da belki bir "geçmiş
zaman hatırâsı" olarak kalacağı hesabını yaptılar. Bizde ve başka ülkelerde,
insan ve toplum bilimlerine de aykırı olan bu hesaplar tutmadı. Pozitivist
düşünce mensuplarının meşhur "üç hal, durum, aşama" teorileri de geçerliğini
kaybetti. Bugün Batı'da ve Doğu'da, zengin ve yoksul ülkelerde, okumuşlar ve
okumamaşlarda bilim, din, hattâ efsâne yanyana yaşıyor. Bazı zaman ve zeminlerde
biri, bazılarında diğeri ön plâna çıkıyor. Sanılanın ve beklenenin aksine, madde
ile uğraşan ve ancak madde dünyasının bazı bilinmeyenlerini bilinir hale getiren
bilim, insanların bütün ihtiyaçlarına cevap vermiyor, boşluklar sanatla (üstelik
bunun da gerçek hayattan kaçan ve uzaklaşan türleri ile), uyuşturucuyla, efsâne
ve hurâfelerle, dinle dolduruluyor. Bizim dînimizin, fert ve topluluklar olarak
bütün insan hayatına hitap etme özelliği, bu din temelinde oluşmuş kültür ve
medeniyetimiz ve hâlâ bunlara sahip çıkan toplumumuz başka -kültür guruplarına
nisbetle- dînimizi daha içten ve daha yoğun olarak yaşıyor. Kanun ve cezâi
yaptırım yoluyla mecbûr edilmedikleri, hattâ önlerine engeller konduğu halde
dîni, hayatlarına uyguluyor, hayatın her alanı ve ilşkisi ile ilgili sayısız
sorular soruyor, fetvâlar istiyorlar. İşte bu sorular, fetvâlar, hakemlik
talepleri bizim için, hayatımızdaki İslâm'ın bir aynası oluyor; oraya bakarak,
kitaplarda yazanı, teorik olanı değil, hayatın hemen her alanında uygulananı ve
yaşayanı görüyor, öğreniyoruz.
Kitaba olabildiği kadar bir düzen verebilmek için sorular ve cevapları
makâlelerden ayırdık. Makâleleri de ibâdetten sosyal hayat ilişkilerine doğru
bir sıralama içinde vermeye çalıştık.
Sorularda genellikle birden fazla ve farklı alanlara ait konu bulunduğu için,
içeriği açıklayan başlıklar koymakla beraber bulma ve yararlanmayı
kolaylaştırmak için bir indeks yaptık. Bu alfabetik indekse bakarak aranan konu
kolayca bulunup okunabilecektir.
Gayret bizden, başarı lûtfu Allah'tandır.
Hayreddin Karaman
İstanbul, 2002
İbâdetler
Helâller Haramlar
Türkçe Kur'ân olur mu?
Bunu, kim niçin istiyor?
Bugünlerde Kur'ân'ın ve ezanın Türkçeye çevrilmesi, ibâdetlerde Türkçe okunması
konusu yeniden tartışma gündemine getirildi. Konuyu gündeme getirenler namazında
niyazında olan müslümanlar değil; çünkü bunların gündeminde olan şeyleri
içlerinden biri olarak biz de biliyoruz. Bizlerin talebi halkımızın dünyada başı
dik olacak kadar güçlü olması, herkesin temel ihtiyaçlarının temin edilmesi,
-diğerlerine olduğu gibi- müslümanca yaşamak isteyenlere de - inanma, ibâdet
etme, öğrenip öğretme, işlerini ve işlemlerini müslümanca yürütme ve gerektiği
kadar örgütlenme alanlarında- hürriyet verilmesidir. Ezan ve Kur'ân'ın
ibâdetlerde Türkçe okunmasını isteyenler, anne ve babalarının cenazelerini
câmîye getirip, müminler cenaze namazını kılarken uzaktan seyredenlerin, sonra
da dua edecek ve ölümü düşünecek yerde -onlara inat olsun diye- alkış tutanların
bir kısmıdır.
"Niçin istiyorlar?" sorusuna verilebilecek cevaplar arasında ikisini
önemsiyorum: a) Türk müslümanlarını dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan
müslümanlardan ayırmak istiyorlar. b) Kur'ân-ı Kerim ibâdetlerde asıl dilinde
okunursa müslüman çocuklarının Kur'ân öğrenmeleri, bunun için hocaya gitmeleri
gerekir, hoca çocuklara Kur'ân öğretirken aynı zamanda din eğitimi verir,
ibâdetlerde Kur'ân'ı Türkçe okutarak din eğitimini baltalamak istiyorlar...
Kur'ân-ı Kerim bin yıl öncesinden başlayarak yüzlerce defa başka dillere
çevrilmiştir. Bu çevirilerin yapılmasından maksat, Arapça bilmeyenlere İslâm'ı
anlatmak ve öğretmektir. Belki başka metinleri de ama özellikle Kur'ân'ı, söz ve
mânâsından hiçbir unsuru zâyî etmeden bir başka dile aktarmak mümkün değildir.
Yapılan çeviriler, çevirenin anladığıdır, yorumudur; bu sebeple de onlara "meâl"
denilmesi tercih edilmiştir. şu halde "yalnızca vahyedilen Arapça metin
Kur'ân'dır, hiçbir çeviri Kur'ân değildir". Allah Tealâ "Kur'ân'ı Arapça olarak
indirdiğini" bildirmiş (Zümer:39/289) ve namaz kılarken "Kur'ân'dan kolayımıza
gelen yeri" okumamızı istemiştir (Müzzemmil:73/20), Hz. Peygamber (s.a.v.) de "
Kitab'ın Fatiha'sı okunmadan namaz olmaz" buyurumuştur. Bu bilgi ve emirler
yanyana getirildiğinde çıkan sonuç şudur: a)Kur'ân Arapçadır. b) Namazda, Arapça
olan bu Kur'ândan bir parça okunacaktır. c) Tercüme ve meâl Kur'ân değildir,
Arapça okumayı öğrenmiş birisi namazda, başka dilden Kur'ân okuyamaz. d) Bir
kimse yeni müslüman olur veya gayret etse bile Arapçaya dili dönmezse, geçici
olarak, Arapçadan ezberleyip okur hale gelinceye kadar başka dilden mânâsını
okuyabilir.
Anlamak, bilmek, inanmak ve yapmak için bir metni okuyan onun mânâsını anlamak
mecbûriyetindedir; bunlar anlamadan olmaz. şiar, şuur, duygu sözkonusu olduğunda
anlama şartı ortadan kalkar. Ezan İslâm ümmetinin şiarıdır; işaret ve
sembolüdür. Nerede çan çalsa hristiyanlık ve nerede ezan okunsa müslümanlık akla
gelir. şiarlar değiştirilemez, değiştirme ümmetin bütünlüğünü bozar. Ayrıca ezan
beşerî bir metin de değildir, birden fazla sahâbiye rüyalarında ilham, Hz.
Peygamber (s.a.v.) tarafından da tasdik ve tatbik edilmiştir. Namaz bir şuur,
huzur, huşû, duygu hâsılı ibâdet halidir; bu halde anlamak ikinci plânda kalır,
buna ihtiyaç duyulmaz. İhtiyaç duyanlar ayrıca mânâsını öğrenirler ve meselâ
Fâtiha'yı asıl metninden okurken Allah Tealâ'nın bu sûrede ne dediğini de bilip
düşünebilirler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Kur'ân'ın ibâdetlerde Türkçe okutulmasına teşebbüs
edilmiş, fakat daha başlamadan vazgeçilmiştir. Ezan da 1932 yılında Türkçeye
çevrilerek cebren Türkçe okutulmaya başlanmış, müslüman halkın gösterdiği tepki
ve aslına dönme konusundaki ısrarlı talep üzerine, 1950 den sonra, Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) okuduğu ve öğrettiği metne dönülmüştür. Denenmişi tekrar
denemek ahmaklıktır.
Laik ve demokrat geçinenler şunu bilmelidirler ki, ezan ve Kur'ân'ın ibâdette
Türkçe okunması için yapılacak baskılar, zorlamalar ve dayatmalar, çağdaş insanî
değerlere de aykırıdır.
Fıkıh'ta Türkçe İbâdet
Hayat pahalılığı gibi yetmiş milyon insanımızın tamamını ilgilendiren âcil
problemler var, sosyal güvenlik ve sağlık gibi nüfusun önemli bir kısmını
ilgilendiren meseleler var, ülkemizin varlık ve bekâsına yönelik dış tehditler
var; şu memleketi yönetsinler diye seçilmiş bir kısım adamlar ile onların
emrinde çalışsınlar diye tâyin edilmiş bazı bürokratlar, bu önemli ve hayatî
meseleri bir tarafa bırakmışlar bir kaşık suda fırtına koparmakla meşgûller,
ideolojik ve siyasî tartışmalarla günlerini geçiriyorlar, üstlerine vazife
olmayan şeyler ile iştigal ediyorlar. Türkçe ibâdet de bunlardan biri. Laik bir
ülkede ibâdetin dili yalnızca inananları ve ibâdet edenleri ilgilendirir,
dileyen ibâdet eder ve istediği şekilde bu vazifesini yerine getirir, isteyen
inanmaz veya ibâdet etmez; başkasının buna karışma hakkı yoktur. Bizde ise bir
kısım memurlar ve yöneticiler işi gücü bırakmışlar müslümanların ezanları ve
namazları ile uğraşıyorlar, garipliklerde rekor kırmak için yarışıyorlar.
Kulağımıza gelen haberlere göre din ilimleri ile meşgûl olan bazı zevâtı da
sıkıştırmaya başlamışlar, onlardan fetvâ almaya teşebbüs etmişler. Bu sebeple
meselenin genel durumunu daha önceki bir yazımızda açıklamıştık, bu yazıda da
Fıkıh'ta ibâdet dili konusunu ele almak istiyoruz.
Konunun müctehid imamlar (mezheb imamları) zamanında ele alındığı
anlaşılmaktadır. Muhtemelen Arap olmayan müslümanlardan bazılarının (ilk olarak
İranlı bazı müslümanların) Arapça okumayı öğreninceye kadar namazda Fâtiha'yı
kendi dillerinde okuma uygulamaları (Serahsî, Mebsut, I,37) sonradan
fıkıhçıların gündemine girmiş ve tartışma konusu edinilmiştir. İslâm
müctehidleri ve bu arada meşhur dört fıkıh mezhebinin imamları arasında -Ebu-Hanîfe
hariç- namazda Kur'ân'ın başka bir dilden okunmasını câiz gören bir âlim yoktur.
Cevaz verilen husus, Arapça okumayı öğreninceye kadar -geçici olarak- kendi
dilinde okumasıdır. İmam Şaf'î bunu da câiz görmemiş, namazını okumadan kılar
demiştir. Ebu-Hanife'ye gelince, Hanefî fıkıh kitaplarına göre o da, önce
namazda başka dilden Kur'ân okumayı câiz görmüş, sonra bu ictihadından geri
dönerek (İbnu'l-Humam, Feth,I, 201) diğer müctehidlere katılmıştır; mezhebde
geçerli ve fetvâya dayanak olan hüküm budur. İmam'ın önceki ictihadı da mutlak
olmayıp şöyle bir şarta bağlı idi :" Okuyan, okuduğu dildeki sözlerin kesin
olarak Kur'ân âyetinin mânâsını ihtivâ ettiğini biliyorsa namazı sahîh olur,
aksi halde (tefsirini okursa) sahîh olmaz; çünkü tefsirin (ve tefsirî
tercümenin) mânâyı eksiksiz aktardığı kesin değildir." (Serahsî, 37). Ebu-Hanife'nin
ictihadından dönmeden önceki şartını, ictihadından döndüğüne dair rivâyeti ve bu
rivâyetin mezhebce benimsenmiş bulunduğunu göz önüne aldığımızda ona (Ebu-Hanife'ye)
dayanarak da böyle bir fetvâ vermenin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır.
İktidarlar ve makamlar emanettir, onların sahibi millettir, milletin sesine
kulak vermeyenler, millî menfaati ön plânda tutmayanlar emanete hiyanet etmiş
olurlar, hainlerin akibeti ise dünyada ve ukbâda rezil ve perişan olmaktır.
Konu eskiden tartışılmış ve uygulama birliği sağlanmıştır:
Namazda farz olan kırâatin (Kur'ân'dan yeteri kadar okumanın) hangi dilden
olacağı konusu daha çok fıkıh usûlü kitaplarının "Kur'ân'ın tarifi" bahsinde ele
alınmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in yalnızca mânâsının ilâhî ve kutsal ve eşsiz (mu'ciz)
olmayıp lâfzının da aynı niteliği taşıdığı konusunda ittifak vardır. Namazda
Kur'ân okunmasının farz olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı yoktur. Kur'ân-ı
Kerim'de "namazda Kur'ân okunması emredilmiş" (Müzzemmil: 73/20), Kur'ân'ın
Arapça olduğu da bildirilmiştir (Yusuf: 12/2; Şu'arâ: 26/195). Bu iki emir
yanyana getirildiği zaman çıkacak sonuç "namazda Kur'ân'ın vahyedildiği dilde
okunmasının farz olduğu"dur. Peygamberimiz de (s.a.v.) "Fâtihasız namaz olmaz"
buyurmuştur. Tercüme metnin aynı olmadığına göre Fâtiha'nın tercümesini okuyan
Fatiha'yı okumuş sayılmaz.
Bu delîllere dayanan bütün müctehidler, Arapça okuyabilen bir kimse için namazda
başka bir dilden kırâatin câiz ve geçerli olmadığında birleşmişlerdir. İmam Ebû
Hanîfe ise sonradan vazgeçtiği (rucû ettiği) rivâyet edilen bir ictihadında "
Arapçayı okuyabilen bir kimse bile namazında Kur'ân'ı kendi dilinde okursa
namazı geçerli olur" demiştir. Ebû Hanîfe'nin bu ictihadının neye dayandığı,
delîlinin ne olduğu kendisi tarafından açıklanmış değildir. Onun namına açıklama
yapan bazı fıkıhçıların ileri sürdükleri delîller ise zayıf bulunmuştur. Hanefî
mezhebi Ebû Hanîfe'nin değil, Ebû Yûsuf ve Muhammed gibi diğer Hanefî
müctehidlerin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadını benimsemiş, bu mezhepte
fetvâ buna göre verilmiş, bu hükümde kendi başına namaz kılan ile imam olan ve
cemâatle kılan arasında bir fark gözetilmemiştir.
Namazda kırâat meselesinin fıkıhtaki hükmü bundan ibarettir. Dinî ve ilmî
olmaktan ziyade siyasî, ideolojik ve pragmatik sebepler ve saikler yüzünden
namazda kırâatin Türkçe olmasını savunan bazı ilâhiyatçılar, fıkıhta kırâat
konusunu açıklarken kasten bazı saptırmalar ve hîleler yapmaktadırlar. Bunların,
bizim dikkâtimize çarpan önemlilerini - işin doğrusuna işaret ederek- sıralamak
gerekirse:
1. Ebû Hanîfe'nin "başka dilde kırâati câiz görme" ictihadından rucû ettiği
yalnızca Nûh b. Meryem tarafından rivâyet edilmiş değildir. Meselâ Ebû Yusûf'ün
öğrencilerinden Ali b. el-Ca'd de bunu rivâyet etmiştir Kurtubî, Tefsir, 16/149;
Zemahşerî, 4/434). Yalnızca Nuh b. Meryem'i zikredip onun mûteber bir nakilci
olmadığını isbatta hîle vardır.
2. Serahsî Mebsut isimli eserinde Ebû Hanîfe'nin ictihadını naklettikten sonra
İmamın bunu mekruh gördüğünü de kaydetmiştir. Bunu nakletmemek, gizlemek
dürüstlüğe aykırıdır. Aynı eserde Selman el-Fârisî'nin Fâtiha'yı Farsça'ya
tercüme ettiği, Acemlerin, dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar namazlarında bu
tercümeyi okudukları kaydedilmiştir. Bu ifade içinde geçen "dilleri Arapça'ya
yatıncaya kadar" kısmını halktan saklamak ilim ahlâkına sığmamaktadır. Arapça
okumaya dili dönmeyenlerin, alışıncaya kadar başka dilde okuyabilecekleri hükmü
zaten birçok müctehid tarafından benimsenmiştir. Serahsî fıkıh usûlü ilim
dalında yazdığı Usûl'ünde de bu konuyu ele almış, özetle şu değerlendirmeyi
yapmıştır: Kur'ân-ı Kerim'in lâfzı da mânâsı da eşsizdir (mu'cizdir, mu'cizedir),
benzeri yapılamaz; bu konuda Hanefî imamların (Ebû Hanîfe, Ebû Yusûf ve
Muhammed'in) ittifakları vardır. Namazda okuma konusuna gelince, iki öğrenci
imlama göre iki unsurun da (hem lâfzın -ki bu Arapça'dır- hem de mânânın)
kırâatte bulunması gerekir. Tercümeden okunduğunda yalnızca mânâ (unsurlardan
biri) bulunabilir, bu ise -Arapça okuyabilenler için- yeterli olmaz. Hocalarına
göre ise her iki unsur da kutsal ve eşsizdir, ancak biri (yalnızca mânâ)
bulunduğunda namaz için yeterli olur; fakat Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine
ve asırların uygulamasına aykırı olduğu için tercümeden okumak mekruh olur (II,282).
Serahsî Mebsut'ta Ebû Hanîfe'nin rucû ettiğine temas etmemiştir, fakat el-Mahît
ve el-Câmi'u's-sağîr şerhinde rucû ettiği rivâyetine yer vermiştir (M. Sabrî,
Mese'eletü-Tercemeti'l-Kur'ân, s. 29).
Serahsî'nin naklettiği Hz. Selman olayı, Peygamberimizin (s.a.v.) hayatında ve
O'nun izni ile cereyan etmiş olamaz; çünkü "Acemler Selman'a yazarak istediler,
o da tercüme edip gönderdi..." deniyor. Acemlerin İslâm'a girmeleri Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) irtihalinden sonra vukûbulmuştur.
3. el-Ensârî'nin "Müselemmü's-sübût isimli Usûl kitabı üzerine yazdığı "Fevâtihu'r-rahamût"
adını taşıyan şerhinde, Hasenü'l-Basrî'nin dostu Habîb el-Acemî isimli İslâm
büyüğünün, Arapça'ya dili yatmadığı, Arapça okuyamadığı için farz olan kırâati
Farça okuduğu kaydedilmiştir. Bu ifadeyi nakleden bazı ilâhiyatçıların "Arapça'ya
dili dönmediği için" kısmını atlamaları, hîleli bir "uzun atlama"dır.
Fıkıh kitaplarında aradıklarını bulamadıkları için tarih ve seyahatnâme
kitaplarına başvuran bazı ilâhiyatçılar buralardan , "tarihte, bazı bölgelerde,
Kur'ân'ın namazda tercümesinden okunduğuna dair" bilgiler nakletmekte ve
tezlerine bunu delîl kılmaktadırlar. Halbuki sahîh ibâdet konusunda, sahâbe
devri sonrasına ait uygulamalar delîl olmaz. Ayrıca bu uygulamanın, "Arapça'ya
dilleri dönmediği için ve geçici olması" ihtimâli daima mevcûttur.
4. Meşhur tefsirci Zemahşerî, Ebû Hanîfe'nin câiz görmesi konusuna şu önemli
açıklamayı getirmiştir: Ona göre bunun câiz olması, Arapça lâfzın ihtivâ ettiği
mânânın tam olarak başka dile aktarılmış olması şartına bağlıdır. Kendisi
Farsça'yı bilmediği için bunun olabileceği varsayımına dayalı bir fetvâ
vermiştir; biz biliyoruz ki bu mümkün değildir; şu halde onun "câiz" demesi,
"câiz değil" demesine eşittir, bu mânâya gelmektedir (Dühân: 44/43. âyetin
tefsiri).
İşlerine gelmediği zaman fıkıh kitapları ve sahîh mezhep fetvâları bir yana
sahîh hadîsleri bile kâle almayan, mûteber saymayan kimselerin, dinî olmayan
sebepler ve saiklerle karara ve hükme vardıkları bir konuyu isbat için fıkha
dönmeleri, mezhepte terkedilmiş bir ictihada sarılmaları, sıhhatini ve
detaylarını kontrol mümkün olmayan tarihî rivâyet ve uygulamaları delîl
göstermeleri ibret alınacak davranış örnekleridir.
Türkçe Ezan
Ezan Türkçe veya başka bir dilden okunamaz; çünkü o, Evrensel İslâm'ın şiarıdır
İslâm evrensel bir dindir:
Kur'ân-ı Kerim Son Peygamber'i (s.a.v.), "Allah'ın elçisi ve peygamberlerin
sonuncusu" olarak takdim etmektedir (Ahzâb: 33/40). İlâhî Kitaba göre O
"âlemlere rahmettir" (Enbiyâ:21/107), "Bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı
olarak gönderilmiştir" (Sebe' :34/28). Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hâtemu'l-enbiyâ
Efendimiz (s.a.v.) vazifesinin şuuru içinde hareket ederek İslâm davetini
Araplara ve Arap Yarımadası'na mahsus (özgü) kılmamış, dîni bu dar çerçeve
içinde tebliğ etmekle yetinmemiş, İran, Habeşistan, Bizans, Mısır gibi o çağın
dünyasının bilinen kültür ve medeniyet merkezlerine mektuplar ve temsilciler
göndererek farklı din, renk, dil ve coğrafyadan olan insanları İslâm'a
çağırmıştır. Kendisi bu fânî dünyadan ayrıldıktan sonra samîmî ve sadık
mensupları dünyanın dört bir yanına yayılarak İslâm'ı tebliğ etmişler, Çin'den
İspanya'ya kadar büyük bir cofrafya üzerinde İslâm'ın tanınmasını,
benimsenmesini ve yayılmasını sağlamışlardır.
Bu apaçık âyetlere ve tarihî gerçeklere rağmen, önündeki ağacı görüp koca ormanı
göremeyen zihin miyopları gibi " Sen ancak uyarıcısın ve her bir kavmin de bir
yol göstericisi (rehberi) vardır" (Ra'd: 13/7) meâlindeki âyete takılarak
Peygamberimiz'in (s.a.v.) elçiliğini ve İslâm'ın kapsamını daraltmaya, Araplara
özgü kılmaya yeltenenler büyük bir gaflet ve yanılgı içindedirler.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) Kur'ân'da sayılan vasıfları ve özellikleri âyetlerin
bağlamlarına, işlenen konulara uygun olarak serpiştirilmiştir. "Uyarıcılık"
vasfının zikredildiği âyet, âhireti inkâr eden ve Peygamber'e Rabbinden,
kendilerini inandıracak bir mûcizenin gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak
gönderilen âyetler arasında indirilmiştir. Bu âyetler bağlamının ifade ettiği
mânâ şudur: "Peygamber insanları hidâyete getiremez, onun vazifesi tebliğ etmek
ve uyarmaktır, bu kavme olduğu gibi bundan önceki kavimlere de hidâyet
rehberleri, yol göstericiler gönderilmiştir. İnsanlar hür irâdeleriyle o hidâyet
rehberlerine uyarlarsa doğru yolu bulurlar, uymazlarsa doğru yoldan sapmış
olurlar". Şu halde Son Peygamber'in (s.a.v.) gönderildiği kavme bir uyarıcı, bir
de hidâyet rehberi gönderilmiştir. Bu kavim/kavimler İslâm'ın ilk muhatapları
olmaları itibariyle Araplar'dır, İslâm'ın evrenselliği itibariyle de mîlâdi 610
yılından itibaren bütün dünya insanlığıdır. Gönderilen uyarıcı Hz. Peygamber
(s.a.v.) olduğuna göre hidâyete götüren, rehber olan (hâdî) kimdir veya nedir?
Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce âyette bu sorunun cevabı şöyle verilmiştir: "Hâdî
Allah'tır, insanları -irâdelerini değerlendirerek- saptıran veya doğru yola
kavuşturan O'dur, O istemedikçe -peygamberler dahil- hiçbir kimse bir başkasını
doğru yola getiremez, iman etmesini sağlayamaz. Allah Teâlâ'nın yol
göstericiliği ve hidâyet rehberliği, peygamberleriyle gönderdiği kitaplar
vâsıtasıyle olmaktadır. O'nun bütün kitapları doğru yolun rehberleridir (hüdâ,
hâdî), doğru yolun adı İslâm'dır, bütün peygamberler kavimlere (Allah'ın
kullarına) onu tebliğ etmişler, hayatını ona göre yaşayanları müjdelemişler,
sapanları ise uyarmışlardır. Hâtemu'l-enbiya da (s.a.v.) aynı hidâyetin temsilci
ve tebliğcisidir (En'âm: 6/84-90). Kendisi örnektir, uyarıcıdır, müjdeleyicidir,
hidâyetin şahididir, dâvetçisidir, insanlığın ufkunu aydınlatan ve açan ışıktır;
onunla gönderilen rehber ( hâdî ve hüdâ) Kur'ân'dır, muhatabı da bir kavim
değil, bütün insanlıktır. Son Peygamber (s.a.v.) den sonra ulusal veya evrensel
bir peygamber daha gelmeyecektir; hangi sosyal ve siyasî ölçütlere göre
bölünürlerse bölünsünler bütün insanlığın son peygamberi, "öncekilerin
getirdikileri dinlerin özünü tasdik ve teyit eden" Muhammed Mustafâ'dır
(s.a.v.).
Evrensel İslâm'ın Mensupları:
Evrensel bir din olan İslâm'ın mensuplarına Arapça'da "müslim" denir, bu kelime
Türkçemize "müslüman" olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir;
bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî
kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı
"İslâm Ümmeti"tir. İslâm ümmetini (müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji
mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere,
belliklere "şi'âr, çoğulu: şe'âir" denir. Müslümanları birbirine bağlayan ve
guruplara göre farklı olan tabîî, sosyal, siyasî, coğrafî... bağlar vardır. Bu
bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm'a aykırı olmadıkça meşrûdur, çoğu
teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları destekleyen,
kontrol eden ve aşan bağ "dindaşlık bağıdır", müslüman kimliğinin temsil ettiği
ilişkidir. Kur'ân'a göre bu ilişkiyi ifade eden ve yönlendiren temel kavramlar
"kardeşlik, velâyet (birbirinin velîsi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak),
yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah'ın ipine sarılmadır". Müslümanlar bu
kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren kurallar haline getirmedikçe
ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve
medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm Medeniyetini dünyaya takdim
edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Araba, ne Aceme, ne Türk'e,
ne de başka bir kavme aittir; o, bütün müslüman kavimlerin ortaklaşa
oluşturdukları ve katkı sağladıkları "müslümanlar medeniyeti" veya "İslâm
Medeniyetidir".
İslâm'ın Şiarları:
Yukarıda tanımı geçen şiarlar, müslüman kavimlerden, uluslardan, guruplardan
birine veya birkaçına değil, bütün müslümanlara (ümmete) ait şiarlardır;
semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık
sembollerine benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC. kelimesi veya ay-yıldız
işareti görüldüğünde onun Türk ve TC. vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede,
gurupta, kurumda, yerleşim bölgesinde... İslâmî şiarlar görüldüğünde veya
işitildiğinde de o kimisenin, o şeyin ve orasının müslüman olduğu, İslâm'a ait
bulunduğu anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar
zikredilmektedir: Besmele, selâm, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble,
cemâatle namaz, cum'a namazı, câmî, minare, Kur'ân, Hac ibâdeti, Peygamber
(s.a.v.) in sünneti.
Şiarların Korunması:
Kur'ân-ı Kerim'de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması
önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara:2/158; Mâide: 5/2; Hac: 22/32,36). Fıkıh ve
Siyaset-i şer'iyye kitaplarında, ezan, cemâatle namaz gibi şiar-ibâdetleri
toptan terkeden bölgelerin, cebrî tedbirlerle uygulamaya zorlanabileceklerinden
bahsedilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) , içlerinde müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen
bir bölgeye (dâru'l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah
namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa oraya baskın
yapılmazdı, duyulmaz ise orada oturanların müslüman olmadıklarına hükmedilir ve
buna göre davranılırdı. (Buhari, Ezan, 6). Bu tarihi vâkıa da meselâ ezanın
İslâmî sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.
İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, guruba) mahsus olmadığı, bütün
müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin
korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir
gurubun malı olmuş olur, şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş
olmaz.
Şiar olarak ezan-ı Muhammedî
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye hicret ettikten sonra müslümanlar rahatlık
içinde cemâatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz
vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç
üzerine müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usûl arandı, Yahudiler gibi
boru çalma, hristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar
Peygamberimizin (s.a.v.) içine sinmedi. Sahâbe'den Abdullah b. Zeyd bir gece
rüyasında iki parça yeşil elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü,
namaza çağırmak üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat "Sana
bundan daha hayırlı bir yol göstereyim" dedi ve bugüne kadar okuyageldiğimiz
ezanı Abdullah'a öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz Resûlullah'a (s.a.v.) koştu,
gördüklerini anlattı, O da "Bu gördüğün Allah'ın izniyle hak olan bir rüyadır"
buyurdu, sesi daha gür olduğu için Bilâl'e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı
Bilal'e öğretti, Bilâl uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer,
bir yandan elbisesini giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı
kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî, Neylü'levtâr, II,37 vd.Tirmizî'den
naklen). Peygamberimizin (s.a.v.) müezzinlerinden Ebû-Mahzûre de bu ezanı, Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) bizzat kendisine öğrettiğini ifade etmiştir (Müslim,
Salât, 6).
Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahîh hadîsler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham
yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) bunun ilâhî bir
yoldan geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin
Bilâl'e okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat
kendisi bu ezanı öğretmiştir. Şu halde ezân-ı Muhammedî İslâm'dan önce Arapların
bildiği bir usûl ve metin değildir, İslâm'dan sonra bulunup uygulanmıştır,
kaynağı da ilâhîdir, nebevîdir ( ilham edilmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.)
tarafından da benimsenmiştir). İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan onbeş
asırdır bütün İslâm aleminde "aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde" okunmuş,
dili ve kavmiyeti ne olursa olsun bütün müslümanlar onu duyduklarında ezan
olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı almışlardır. Ezanın
dili değiştirilecek olursa onun şiar olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan
çıkar, sünnete aykırı "ulusal ezan" olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak
câiz değildir. Bazı fıkıh kitaplarında bulunan "Başka dilde okunan ezanın ezan
olduğu anlaşılırsa okunan yeterli olur" cümlesi "başka dilde ezan okumanın câiz
ve sünnete uygun olduğunu" ifade etmez, "böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş
olur, tekrar okunması gerekmez" mânâsına gelir. Geçen haftanın yazısında Ebû
Hanîfe'nin de, "Kur'ân'ı namazda -dili yatmayanların- başka dilden okumaları
câiz olsa bile sünnete aykırı olduğu için mekruhtur" dediğini nakletmiştik. Ana
dili ne olursa olsun bütün müslümanlar 15 asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan
büyük bir haz duymakta, minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ'ya
dua ve niyaz etmektedirler.
Ramazan (1)
Soru: Ramazan ayı nasıl başlar? Ramazan hilâli nasıl gözlenir, nasıl tesbit
edilir?
Cevap: Rasathaneler yok iken, gözleme araçları gelişmemiş iken Ramazan hilâli,
hem hasbi ve fahri olarak (Allah rızâsı için) bu işi üstlenen kimseler
tarafından hem de devletin (vali veya kadının) bu işe memur ettiği kişiler
tarafından gözlenirdi. Şaban ayının 29. günü akşamı uygun bir yerden batı ufkuna
bakılırdı. Güneş batınca yeni ay hilâl şeklinde görülürse ertesi günün Ramazan
ayının başlangıcı olduğu anlaşılır ve uygun şekilde duyurulurdu.
Hattâ bazı zaman ve mekânlarda bir borç dâvâsı zımnında mahkeme, şâhitleri
dinleyerek Ramazan ayının girdiğine hüküm verirdi. Hilâl, Şaban ayının otuzuncu
günü akşamı da, hava bulutlu olduğu için görülmez ise ertesi günün Ramazanın
başlangıcı olduğu -bu defa hesap yoluyla- ilân edilirdi; burada hesaptan
maksadımız, bir önceki ayın günlerinin sayılması ve otuz günün dolmuş
bulunduğunun tesbit edilmesidir. Bu usûl Hz. Peygamberin (s.a.v) konu ile ilgili
hadîsine dayanmaktadır.
Günümüzde hem rasat aletleri hem de hesaplama usûlü gelişmiştir. 1978 yılında
İstanbul'da yapılan, uluslararası ilmî toplantıda tesbit edilen kriterlere göre
ilgili kuruluşlar gözlem yaptırmakta, "hilâlin, insanların yaşadığı herhangi bir
yerden görülebilirliği" esasına dayalı olarak Ramazan ayının girişi hesaplanarak
tesbit edilmekte, ayrıca gözlem ile de hesap desteklenmektedir. Türkiye'de,
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın veya vakfının yayınladığı takvim, yukarıda
açıklanan esaslara göre yapılmaktadır ve buna uymak gerekir.
Ramazan (2)
Soru: Bir günlük orucun nasıl tutulması gerektiğini kısaca anlatır mısınız?
Cevap: Oruç bir egzersiz, bir perhiz değildir; oruç önemli bir ibâdettir. İbâdet
Allah için yapılır, onun faydaları varsa da bu faydalar değil, Allah rızâsı
amaçlanır. Ramazan yaklaşınca mümin, başı rahmet, ortası bağışlanma, sonu âhiret
cezâsından kurtulma vesîlesi olan önemli bir aya girmekte olduğunu, bu fırsatı
lâyıkıyla değerlendirmesi gerektiğini düşünmeye başlamalıdır.
Ramazanın gecesi ve gündüzü çeşitli ibâdetlerle dolu bulunduğundan mümin, bu
ibâdetler sâyesinde bir ay, keyfiyetsiz olarak (nasıllık, nicelik
düşünülmeksizin) Allah ile beraberlik şuuru içinde olmaya, huzur maallahı
yaşamaya çalışmalıdır.
Mümkün ise tan yeri ağarmadan sahura kalkılır, Allah ne verdiyse helâlinden
yenilir, içilir, ağız yıkanır, oruca "Allah'ım rızân için yarın oruç tutmaya
niyet ettim" diyerek veya bu cümle zihinden geçirilerek niyet edilir. Oruç günü
yasak olan şey, yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmaktır. Bu yasağa, niyetle
ve ibâdet şuuru içinde riâyet edilir. Akşam olup da güneş batınca helâl bir
yiyecek veya içecek ile oruç açılır; yani iftar yapılır.
İftarın geciktirilmemesi matlûptur. İftardan önce şöyle bir dua okunması
uygundur: "Allahım senin için oruç tuttum, sana iman ettim, sana güvendim ve
dayandım, senin lûtfettiğin rızık ile orucumu açıyorum, geçmiş ve gelecek
günahlarımı bağışla Rabbim!"
Ramazan (3)
Sahur ve İmsak
Sahur Ramazan gecesinde, oruç tutmak niyetiyle kalkıp yenilen ve içilen
şeylerdir; bu maksatla kalkmaya, yiyip içmeye de sahur denilmektedir. Hadîs'te
"Sahura kalkın, çünkü onda bereket vardır" buyurulmuştur. İmsak ise yiyip içmeye
son vermek, oruca fiilen başlamaktır.
Sahurun başlangıcı, iftar yemeğinden sonra kişinin yeniden yiyip içecek hale
gelmesi ile gerçekleşir, bunun için belli bir saat yoktur; ancak tutulacak oruca
medar olsun, oruçlunun açlık ve susuzluk çekeceği zaman asgarîye insin diye
sahurun mümkün olduğu kadar geciktirilmesi, iftarın ise vakit girer girmez
yapılması tavsiye edilmiştir. Sahurun son vakti tan yerinin ağarmaya
başlamasıdır ki buna eski dilimizde "fecr-i sâdık" denilmektedir. Sahur bitince
başlayan zaman imsaktır, şu halde sahurun bittiği zaman aynı zamanda imsakın
gerçekleştiği, devreye girdiği zaman olmaktadır.
Allah Teâlâ kitabında, "Tan yeri ağarması sebebiyle tarafınızdan siyah ip beyaz
ipten iyice ayırt edilinceye kadar yiyin ve için..." (Bakara: 2/187)
buyurmaktadır. Burada geçen siyah ipten gecenin karanlığı, beyaz ipten de, doğu
ufku boyunca önce beyaz bir ip gibi başlayan, sonra kalınlaşarak yayılan tan
ışığı kastedilmiştir. Günümüzde tan olayının başlaması; yani sahurun sona erme
ve imsakın başlama vakti hesapla daha önceden belirlenmekte, takvimlere
yazılmaktadır. Eskiden ise bu da gözlenerek, doğu ufkuna bakılarak tesbit
edilirdi. İlgili âyet "iyice ayırt edilinceye kadar" diyor; bu da ya şüphesiz
olarak tan olayının başlamasını veya siyahın beyazdan şüphesiz olarak ayırt
edilmesini ifade eder. Hesaplamada imsaki dakika olarak ifade etmek mümkündür,
fakat asırlarca süren gözle tesbitte belli bir dakika değil, doğu ufkunda
ağarmanın açıkça görülmesi esas alınmıştır. Buradan hareketle şunu söylemek
mümkündür: Normal hallerde takvimde yazılı saat ve dakikaya uyulmalıdır. Geç
uyanma gibi hallerde ise daha beş on dakika yemek ve içmek mümkündür.
Teravih Namazı
Terâvîh kelimesinin sözlük mânâsı "dinlenmeler"dir. Bu isimle kılınan namazın
her dört rekâtından sonra Kâbe'yi tavaf ederek, tesbih çekerek, salavât okuyarak
namaza ara verildiği ve bir mânâda dinlenme yapıldığı için ona "terâvîh"
denilmiştir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu namazı kılarlardı, ümmetini de "Kim Ramazan
gecesini, imanı gereği ve Allah rızâsı için bu namazla ihyâ ederse onun geçmiş
gelecek günahları bağışlanır" buyurarak teşvik etmişlerdir. Kendileri bu namazı
önce Mescid'de kılmaya başlamış, cemâati de kendisine uymuşlardı. Bu iki gece
böyle kılındı, üçüncü gece yine cemâat toplanıp O'nu beklediler, fakat Mescid'e
gelmedi, odasında kıldı. Ertesi gün de "Toplanıp beni beklediğinizi biliyorum,
devam edersek farz olabilir diye gelmedim" dedi.
Teravih namazının vakti, yatsının farzından sonra ve vitir namazından öncedir.
Vitir namazının da gecenin geç vaktinde, müminin yatmadan önce kılacağı son
namaz olması tavsiye edildiğine göre, teravihin vakti yatsıdan sonra başlamakta,
imsak vaktine kadar devam etmektedir. Bu namaz hem kadınlar hem de erkekler için
sünnettir. Tek başına kılmak da câiz olmakla beraber daha iyi ve ecirli olanı
mescid'de, cemâatle kılmaktır.
Sahâbe başlangıçta bu namazı, Peygamberimizin (s.a.v.) uygulamasına bakarak
sekiz rekât olarak kılmışlardır. Bu sekiz rekâtta kıyamları çok uzun tutmuşlar
ve sayfalarca Kur'ân okumuşlardır. Giderek bu uygulama insanlara zor gelince
rekât sayısını arttırmış, okumayı azaltmışlardır. Böylece bazı tesbitlere göre
bu namaz otuz altı rekâta kadar çıkarılmıştır. Hanefîlerin uygulama ve
tercihleri yirmi rekâttır. Bunun da sekiz rekâtı sünnet, geri kalan oniki rekât
ise müstehabdır. "Müstehab", Peygamberimizin yaptığı değil, tavsiye ettiği veya
yaptıklarına bakılarak yapılmasının iyi ve ecirli olacağı düşünülen ibâdettir.
Ramazan Bağışlanma Ayıdır
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetini sevdiği, onların sonunda cennet ve cemâl
ile müşerref olabilecek bir hayat sürmelerini istediği için bu fırsatı bahşeden
davranışları ve ibâdetleri teşvik etmiştir. Bu cümleden olarak Ramazan ayının
orucu ve teravihi ile ilgili, insanı heyecanlandıran ve heveslendiren güzel
sözleri vardır. Bunlardan birinde "İnancının gereği olarak ve Allah rızâsı için
Ramazan ayını oruç tutarak geçiren kulun Allah, geçmiş günahlarını bağışlar"
buyurmuşlardır. Bu hadîs sahîh kaynaklarda yer almıştır, bu sebeple uydurma
demek mümkün değildir. Öte yandan Kur'ân'da ve hadîslerde, işlenen günahlarla ve
bunların getireceği sonuçlarla ilgili açıklamalar yapılmıştır. Meselâ haksız
yere bir mümini öldürmenin âhirete ait cezâsının uzun müddet yanmak üzere
cehenneme girmek olduğu bildirilmiştir (Nisâ: 4/93). Dünyadaki cezâsının da
kısas olduğu malûmdur. Böyle bir günahı işledikten sonra katilin, bir ay oruç
tutarak hem dünya hem de âhiret cezâsından kurtulacağı düşünülemez. Böyle
hadîsleri yorumlarken ilgili âyet ve hadîslerin tamamını bir arada
değerlendirmek gerekir. Bu değerlendirmeyi yapan âlimler, Peygamberimizin
(s.a.v.) maksadının bütün günahlar olmayıp "küçük günahlar" olduğunu ifade
etmişlerdir. İnsan günde yüzlerce küçük günah işlemektedir, bunlar da çoğalınca
büyük günah kadar kötü sonuçlar doğuracaktır. Mümin yılda bir ay oruç tutarak
(başka hadîslere göre Cuma namazı kılarak, kadir gecesini ihyâ ederek, umre
yaparak, abdest alarak...) birikmiş küçük günahlarının affedilmesini
sağlayabiliyorsa bu da büyük bir kazançtır.
Büyük günahların affını Allah Teâlâ tövbeye bağlamıştır.Tövbe pişman olmak,
Allah'tan affetmesini dilemek ve bir daha yapmamaya azmetmekle gerçekleşir.
Allah'a şirk koşmak (bir tek Allah'tan başka tanrılar edinmek ve bunlara
tapınmak) müstesna Allah'ın bağışlamayacağı bir günah yoktur.
Orucun Faydaları
Bütün ibâdetlerin bir genel faydası, bir de her birine mahsus özel faydaları
vardır.
Orucun genellikle ibâdetlerde bulunan faydası, oruç sâyesinde insanın yaratılış
amacını gerçekleştirmesi, Allah rızâsını elde etmesi, âhiret sermayesi demek
olan sevap kazanması, onu Allah'a yakınlık vesîlesi kılmasıdır.
Oruca mahsus bulunan fayda ve özellikleri de şöylece sıralamak mümkündür:
Oruç bir irâde terbiyesidir. İnsan, aklı ve irâdesiyle insandır. Ondaki güdüler,
heyecanlar, duygular, arzular aklı perdeler veya aklın hükmünün işlemesini
engeller. Aklın, dînin, ahlâkın doğrularını, güzellerini hayata geçirebilmek
için güçlü bir irâdeye ihtiyaç vardır. Güçlü irâde eğitimle elde edilir, oruç da
çok uygun bir "irâde terbiyesi aracı"dır.
Oruç kesintisiz bir ibâdet olduğu ve beşerî ihtiyaçlar sebebiyle devamlı olarak
kendisini hatırlattığı için bir "huzur maallah" vesîlesidir. Huzur maallah'tan
maksat, kulun kendini Allah ile beraber, O'nun huzurunda, Allah'ı yanında
hissetmesi, böyle düşünmesi ve buna göre yaşamasıdır.
Oruç -diğer ibâdetleden farklı olarak- kendini dışa vurmayan bir ibâdettir.
Söylemedikçe bir kimsenin oruçlu olduğu bilinemez. Bu sebeple de orucun,
göstermek ve işittirmek maksadıyla yapılması zordur. Bir ibâdetin, başkaları
bilsin, görsün, değerlendirsin diye değil de sırf Allah rızâsı için yapılması
"ihlâs"tır. Dîni hayatın can damarı olan ihlâs eğitimi bakımından da oruç
müstesna bir ibâdettir.
Oruç, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yiyip içme konusundaki sünnet ve tavsiyelerine
uygun hareket etmek şartıyla insan sağlığına olumlu etki yapar, fazlalıkların
erimesini, sindirim organlarının dinlenmesini sağlar.
Dilimizde "Tok, acın halinden ne anlar!" diye bir söz vardır. Her istediğini
önünde bulan, alıp yemeye gücü yeten insanlar, bundan mahrûm olanların, açlık,
yokluk ve yoksulluk içinde yaşayanları halini anlayamazlar. Oruç, toplum
içindeki yoksulların, aç ve açıkta olanların haliyle hallenmeyi, onları
anlamayı, acımayı ve yardım elini uzatmayı sağlar.
Lüks İftarlar
1960'lı yıllarda Kadıköy merkez vaizi olarak görev yaptım. Cumartesi günleri
Sahrayıcedit camiinde vaaz ederdim. Topbaş ve Kulaksızoğlu ailelerinden bazı
zevât da muntazaman vaazlarıma gelirlerdi. Arada böyle bir ilişki oluştuğu için
birkaç kere, her ikisi de merhum olan Muammer ve Atâ Beyler'in iftar davetlerine
katıldım. Bu iftarlar lüks değildi, müsait olduğu için evlerinde veriyorlardı,
yemekleri kendi aşçıları hazırlıyordu, en önemlisi de davetliler arasında
mutlaka ve önemli sayıda yoksulun bulunması, bunlarla beraber oturulması ve
yemekten sonra kendilerine diş kirası (para, kumaş, başkaca hediyeler) verilmesi
idi. İftardan sonra namaz için hazırlanmış salona geçilir, akşam namazı cemâatle
eda edilir, isteyenler kalır, çay kahve içilerek sohbet edilir, yatsı vakti
girince de cemâatle yatsı ve teravih namazları kılınırdı. Aradan yıllar geçti,
şimdi lüks yerlerde, oldukça ihtişamlı iftar davetleri dönemine girildi, İslâm
ile bu mânâda ilişkisi olan zenginler, ya çok yıldızlı bir otelde yahut da
lüks/pahalı bir lokantada iftar veriyorlar. Davetliler arasında fakir fukara
yok, ya firmanın ağır müşterileri veya eş dost, itibarlı kişiler var. Davetliler
her zaman bu yemekleri bulabilen, yiyebilen kimseler, davetli profiline
bakıldığında amacın da ticarî, siyasî, maddî olduğu anlaşılıyor. Yemekten sonra
abdest alacak, namaz kılacak doğru dürüst bir yer bile yok, garsonlar perde veya
masa örtüleri getiriyorlar, daracık yerlere seriyorlar, kıbleyi de yalnızca
onların bir kısmı biliyor.
Dünkü yazımızda Ramazan'ın faydalarını sıralarken, "yoksulların halleriyle
hallenmek, onları anlamak, yardım için motive olmak" demiştik. Lüks iftarlar
böyle bir hallenme ve şevklenmenin eseri olmaktan uzak. Pahalı iftarlara ödenen
paralarla belki bin fakirin önemli ihtiyaçları karşılanabilir. Şuurlu ve samîmî
zenginlerimize tavsiyemiz, bu çeşit iftarlar vermek yerine, yukarıda güzel
örneklerini sunduğumuz neviden iftarlara yönelmeleri, Ramazan rûhaniyet, bereket
ve şefkatini iftar ziyafetlerine de yansıtmak için gayret göstermeleridir.
Oruç Ahlâkı
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bir kutsî (öznesi Allah olan, Allah'ın
buyurduğu) hadîslerinde şöyle diyorlar:
"İnsanoğlunun her amel ve ibâdeti kendisi içindir, yalnız oruç müstesna; çünkü
o, benim içindir, onun özel ödülünü de ben vereceğim. Oruç (koruyucu) bir
kalkandır. Oruç günü olunca kimse kötü söz söylemesin, bağırıp çağırmasın,
cahilce davranmasın. Birisi sataşır veya bulaşırsa, "Ben oruçluyum, ben oruç
tutmaktayım!" desin.
Bu ve benzeri hadîslerle orucun amacı göz önüne alındığında kâmil bir orucun,
yalnızca yeme içme ve cinsel teması terk etmekten ibaret olmadığı, oruç tutan
müminin her an Allah şuuru içinde bulunması gerektiği, her zaman ayıp ve günah
olan davranışlardan, oruçlu iken daha çok, daha titizlikle uzak kalmanın
kaçınılmaz olduğu, orucun insanı âdeta melekleşmeye doğru götürmesi icabettiği
ortaya çıkmaktadır. Güzel ahlâkın, insanı insan yapan erdemlerin oruç sâyesinde
güçlenmesine, daha şuurlu ve güçlü bir nitelikte yaşanmasına "oruç ahlâkı"
diyoruz. Bu yönüyle oruç aynı zamanda iyi bir "ahlâk eğitimi aracı" olmaktadır.
Bir başka hadîste "Nice oruçlu vardır ki, orucundan kendisinde kalan yalnızca
açlıktır, nice gece boyu namaz kılan vardır ki, namazından yanına kalan sadece
uykusuzluktur" buyuruluyor. Bütün ibâdetler gibi orucun da - kula, insanlara
ait- faydaları, maddî ve manevî güzel sonuçları vardır. Bunları hâsıl etmeyen
bir oruç, aç ve mahrûm kalmaktan ibaret kalır. Bu böyle olmakla beraber, orucun
mânâ ve hikmetini kendinde gerçekleştiremeyen insanların onu bırakmaları da
gerekmez; çünkü her ava çıkan av yapamazsa da, ava çıkmayı terk edip evinde
oturanın av yapma ihtimâli hiç yoktur. Sonuç ne olursa olsun oruç tutmak, ancak
bu ibâdeti yaparken şekil yanında öze de yönelmek, orucun maddî ve manevî
bereketini elde etmeye çalışmak, özellikle oruç ahlâkına sahip olmak için çaba
göstermek tercih edilecek en doğru yoldur.
Orucun Tutulmaması
ve Bozulması
Ramazana ulaşan ve orucu tutmamak için yeterli/meşrû sebebi bulunmayan
müslümanın oruç tutması farz, tutmaması ise haramdır. Mazeretsiz oruç tutmayan
kimse önemli bir günah işlemiş, İslâm'ın beş şartından biri olan oruç ibâdetini
terk etmiş olmaktadır; bunun âhirette cezâsının bulunduğunda şüphe yoktur, ancak
niyet edip de bozmadığı için dünyadaki borcu ve cezâsı, tutmadığı sayıda orucu
kazâ etmek; yani Ramazan dışında, oruç tutmanın câiz olduğu günlerde tutmaktır.
Zamanında oruca niyet edip başladıktan sonra mazeretsiz olarak orucunu bozan
kimsenin de hem âhirette cezâsı, hem de dünyada borcu ve belki de âhiret
cezâsını ortadan kaldıracak telâfi imkânı vardır. Bu borcun ne olduğu hususu
bozma şekline bağlıdır. Normal şekilde cinsel ilişki yaparak oruç bozan kimseye
keffâret gerektiği konusunda görüş birliği vardır. Gıda veya ilâç olacak bir
şeyi yemek ve içmek sûretiyle orucunu bozan kimseye ise keffâretin gerekli olup
olmadığı tartışmalıdır.
Hz. Peygamber'e (s.a.v.) birisi gelip şöyle dedi:
- Mahvoldum, ey Allah'ın elçisi!
- Seni mahveden şey nedir, ne oldu?
- Ramazanın gündüzünde eşimle cinsel ilişkide bulundum.
- Bir köle azat edebilir misin?
- Hayır.
- Kesintisiz olarak iki ay oruç tutabilir misin?
- Hayır.
- Altmış fakiri doyurabilir misin?
- Hayır.
Bu konuşmanın üzerinden kısa bir müddet geçtikten sonra Peygamberimize (s.a.v.)
bir kap dolusu hurma getirdiler. Muhatâbına , "Bunu götür, yoksullara dağıt"
dedi. Adam: "Yemin ederim ki şu Medine'de benden yoksul, buna benim ailemden
daha muhtaç bir kimse yoktur" dedi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), dip dişleri
görülecek kadar güldükten sonra, "Al götür, ailene yedir, bozduğun orucun yerine
de bir gün oruç tut" buyurdu.
Bu olayı dayanak olarak alan fıkıhçıların çoğu, cinsel ilişki dışında kalan oruç
bozmalarda keffâret (Peygamberimizin soru sahibine sıraladığı telâfi yolları;
yani sırayla hangisine gücü yeterse "köle azat etmek, altmış gün oruç tutmak,
altmış yoksulu bir gün doyurmak) gerekmez demişlerdir. Hanefîlere göre kasten
yeyip içerek oruç bozanlara da kazâ yanında keffâret gerekir.
Hayız ve lohusalık sebebiyle oruç tutamayan hanımlarla tam anlamıyla yeme, içme
ve cinsel temas sayılmayan bir şekilde oruç bozanlara yalnızca gününe gün kazâ
gerekmektedir.
Orucu Bozanlar: Bayılma, iğne vb.
Bayılmak, bir şeyi yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak demek olmadığı için
bayılanın orucu bozulmaz. Oruçlu iken günün belli bir süresinde bayılan kimsenin
orucu bozulmaz, ayılınca orucuna devam eder. Ancak hastalığı yüzünden bir ilâç
alması, bir şey yiyip içmesi gerekirse orucunu bozar ve sonra -sıhhati avdet
edince- bozduğu ve tutmadığı kadar orucu kazâ eder.
Âyetler ve hadîslere bakıldığında orucu bozan şeylerin "yemek, içmek ve cinsel
ilişki"den ibaret olduğu görülmektedir. Bunların da unutarak değil, bilerek
yapılmış olması orucu bozar. Unutmadan fakat kazarâ, istemeden boğazından
içeriye bir şeyler giden kimsenin de orucunun bozulacağı konusunda görüş birliği
yoktur. Yeme ve içmenin şekli bellidir, ilgili nasları (âyet ve hadîsleri) tabîi
mânâ ve sınırları içinde ele alan ve değerlendiren âlimlere göre ancak normal
deliklerden vücûdun içine giren şeyler yeme ve içme sayılır ve orucu bozar.
Yaradan, deriden (emilme yoluyla), vücûda sokulan iğneden içeriye giren
nesneler, yeme içme sayılamayacağı için orucu da bozmazlar. Yine bazı âlimlere
göre lavman, içeriye gıda vermeyi değil, barsaklardakini dışarı çıkarmayı
sağladığı için orucu bozmamaktadır.
Hasta ve yolcu olanların orucu tutmayıp başka zamanlarda kazâ etmelerine izin
verildiğini biliyoruz. Hiçbir zaman oruç tutamayacak durumda olanlar, güçleri
varsa, her oruca karşılık bir fakire, bir günlük yiyecek veya bedelini verirler.
Buna da gücü yetmeyenlerin bir şey yapmaları gerekmez.
Belli zamanlarda enjeksiyon yoluyla insülin almaları gereken şeker hastaları
gibi hastaların oruç tutmalarında tıp bakımından bir sakınca bulunmazsa, oruçlu
iken iğnelerini yaptırabilirler, bu iğne orucu bozmaz.
Müctehidler bir konuda farklı hükümleri benimsemiş olurlarsa, âlim olmayan
müslümanlar bu hükümlerden herhangi birini alıp uygulayabilirler, "belli bir
müctehidinki alınacak ve daima buna bağlı kalınacak" diye bir kural yoktur.
İhtiyaçlar ve zarûretler kolaylık kapılarını açar.
Orucu Neler Bozmaz?
Bir önceki yazıda orucu bozmayan şeylerin bir kısmına temas etmiştik. Burada tam
listeyi vermek faydalı olacak:
1. Başından aşağı su dökerek veya suya girerek yıkanmak.
2. Göze sürme çekmek veya ilâç damlatmak.
3. Eşini öpmek.
4. Damardan veya deri altından iğne yaptırmak.
5. Kan vermek, kan aldırmak.
6. Ağza ve buruna su alıp geri çıkarmak.
Abdest alırken istemeden boğaza kaçan az su birçok âlime göre orucu bozmaz,
Hanefîlelere göre bozar.
Buruna ilâç damlatılır o da istemeden boğaza ve içeriye giderse bazı âlimlere
göre oruç bozulur ve güne gün kazâ edilmesi gerekir.
7. Koklamak. Koklanan ne olursa olsun oruç bozulmaz.
8. Sakız çiğnemek. Sakız ağızda parçalara ayrılmıyor ve tükürükle parçalar
yutulmuyorsa oruç bozulmaz; ancak sakız çiğnemek mekruh görülmüştür.
9. Yemeğin veya satın alınacak bir şeyin tadına bakmak. Yutmamak şartıyla orucu
bozmaz.
10. Tükürük, toz, un vb. şeyleri elerken tozan nesnelerin yutulması orucu
bozmaz.
11. Dişlerin arasından çıkan kan tükürükten daha fazla olmadıkça orucu bozmaz.
12. İmsaktan önce cünüb olan (boy abdesti alması gerekli hale gelen) kimsenin
böylece oruca girmesi ve daha sonra yıkanması câizdir.
13. Barsaklarda olanı boşaltmak için yapılan lavman orucu bozmaz.
14. Astımlı hastaların ağızdan siprey ile alıp akciğerlerine gönderdikleri nesne
orucu bozmaz.
Bunların tamamı yeme, içme ve cinsel ilişki mânâ ve mâhiyetinde olmadığı için
orucu bozmamaktadır.
Yolculukta Oruç
İlgili âyette "Hasta ve yolcu olanlarınız başka günlerde tutarsınız" (Bakara:
2/184) buyurulmaktadır. Sünnî mezhepler ittifakla, hastaların ve yolcuların,
sonradan kazâ etmek üzere oruçlarını bozabilecekleri veya niyet etmeyip
tutmayabilecekleri hükmünü benimsemişlerdir.
Mazeret sayılan hastalık, oruç tutulduğu takdirde artacak, tedâvisi gecikecek
veya tutana -sağlıklı olduğu zamana göre- daha fazla külfet getirecek
hastalıktır.
Yolculuktan maksat, namazları kısaltarak ve birleştirerek kılmayı da câiz kılan
yolculuktur. Bunu mesafesi konusunda 20 civarında farklı ictihad/yorum vardır.
Âyet, bir mesafe belirlemeden "yolcu olanlarınız" demiştir. Sahîh hadîslerde "üç
mil, bir fersah" ölçüleri geçmektedir. Bu ise 5-6 Km.lik bir mesafeden
ibarettir. Şu halde insanın içinde yaşadığı zamana, mekâna ve şartlara göre
yolculuk kabûl edilen, şehir veya köy içinde gidip gelmeden farklı olan, örfe
göre "oturduğunuz yerden başka bir yere gitmek üzere yola çıkma" sayılan
yolculuklar, orucu ertelemek için bir mazeret olarak kabûl edilmiştir.
Yolculuk haline rağmen oruç tutmak câizdir. "Bu durumda oruç tutmak mı yoksa
kazâya bırakmak mı daha iyidir?" sorusuna farklı cevaplar verilmiştir. Doğrusu
"hükmün, kişinin durumuna göre değiştiği"dir. Maddî ve manevî bakımlardan
yolculuk halinde oruç tutmak daha iyi sonuçlar verecekse tutmak, vermeyecekse
kazâya bırakmak daha uygun olacaktır. Araba kullanan bir kimse, oruç tuttuğu
takdirde dikkâtinin azalması, reflekslerinin gevşemesi ihtimâli varsa orucu
kazâya bırakmalıdır; onun için bu daha efdaldır, tercihe şayandır. Yolcu
olmasına rağmen oruç tutan kimse riyadan korkuyorsa (böyle bir ihtimâl varsa)
yine kazâya bırakmalıdır. Diğer durumlar bu örneklere bakılarak
değerlendirilebilir.
Oruç Tutmayanlar
Mazeretsiz oruç tutmamak günahtır, İslâmî değerlerin sosyal ağırlığının
bulunduğu yerlerde bu davranış ayıp da sayılır. Günahlara ve ayıplara karşı
toplumun tepki göstermesi tabîidir ve kaçınılmazdır, ancak bu tepkinin amacı,
nefret ettirmek, insanı meselâ günahkâr iken kâfir (inkârcı) kılmak, toplumun
düzenini bozmak ve fitne çıkarmak değil, irşâd ve ıslâh etmek, düzeltmek,
eğitmek, yola getirmek, sevdirerek benimsetmek olmalıdır.
Orucu açıkça, göstere göstere yiyenlere karşı bazı zamanlarda ve mekânlarda
aşırı tepki gösterildiği, meselâ bunların oruç tutanlar tarafından dövüldüğü
medyada ileri sürülüyor. Bunun yaygın olmadığı açık bir gerçek; çünkü oruç
tutmayanların onda biri bile oruç tutanlar tarafından dövülseydi ülkemizde her
gün binlerce vak'a meydana gelirdi. Nadir de olsa aşırı tepkiler bulunabilir, bu
tepkilerde oruç tutanların kusurları da bulunabilir, ancak meşhur deyişle
"Hırsızın hiç suçu yok mudur?" Hattâ bazıları sırf hâdise çıksın, İslâm'ın ve
müslümanların imajı çirkin görünsün diye tertip ve tahriklerde bulunmuş
olamazlar mı? Bu sorulara cevap teşkil eden bir hikâye bir de şiir nakletmek
istiyorum:
Yahudinin biri mahallelerde dolaşıp incik boncuk, şeker, sakız vb şeyleri, mal
karşılığı satıyor ve müslümanları kandırıyormuş. Akıllı bir müslüman çocuk
durumun farkına vararak arkadaşlarını uyarmaya kalkışınca Yahudi satıcı, çocuğu
çaktırmadan çimdiklemiş, canı acıyan çocuk ağlamaya başlayınca da ondan daha
yüksek sesle kendisi ağlamış, gürültüye büyükler gelmişler, Yahudi -çocuğun
ağzını açmasına fırsat vermeden- "Bu çocuk beni çimdikledi" diye şikâyette
bulunmuş, çocuk bir tokat da büyüklerden yemiş, ağlayarak evinin yolunu tutmuş,
bir daha aklını kullanmamaya azmetmiş.
Oruçluyu tahrik etme kastına yönelik bir davranış ve bunun sonucunu M. Akif
şöyle dile getirmiş:
Saat on bir sularındaydı vapur beklerken
Yolcular Bafra'yı tellendirivermez mi sana...
Hayır oğlum, nasıl olduysa apıştım kaldım
Çocuğun tavrı değişmişti. Dedim: "Bak Asım,
Dalaşırsan bu heriflerle üzersin babanı."
İçlerinden biri, hem şüphesiz en kaltabanı
Üç nefes püfleyerek burnuma : "Sen söyle hoca!
Neye bağlanmalı hayvan gibi hâlâ oruca?"
Deyivermez mi, tabîî senin oğlan tokadı,
Herifin yırtılacak ağzına kalkıp yamadı...
Galiba pek canı yokmuş ki yuvarlandı leşi
Asıl itler gerideymiş, koşarak dördü beşi
Ansızın serdiler evlâdımı karşımda yere
Ben şaşırmış "Aman oğlum" demişim bir kere...
Bu çomarlarda o vaz'iyyete gelmişlerdi
Hepsinin hakkını Allah için oğlan verdi!...
Müslümana düşen hikmet, merhamet, hoşgörü ve sevgi...
Her duyduğunu doğru sanmak ve hemen müslümanları suçlamak da yanlış.
Ramazan ve Kur'ân
Kur'ân-ı Kerim'in Ramazan ayında ve Kadir gecesinde indirildiğini biliyoruz. Bu
mübarek kitabın tamamı bir günde gelmediğine, Hz. Peygamber'in (s.a.v.)
peygamberlik hayatı boyunca yaklaşık yirmi iç senede tamamlandığına göre, kadir
gecesinde gelmesini "gelmeye, vahyedilmeye başlaması" şeklinde anlamamız
gerekecektir. Allah Teâlâ Kur'ân'ın gelmeye başladığı geceyi "mübarek bir gece"
olarak nitelemektedir. Mübarek, "kutlu, bereketli, insana maddî ve manevî
imkânlar bahşeden, fırsatlar sunan" demektir. Kur'ân'ın böyle bir gecede inmeye
başlaması hem o gecenin ve onu ihtivâ eden Ramazan ayının hem de Kur'ân'ın önem
ve değerini açıkça ortaya koymaktadır. Değerli ödüller önemli günlerde verilir;
Kur'ân Allah'ın, kullarına en büyük lûtfu, eşsiz nimetidir ve bu ödül Rahmet
Peygamberi aracılığı ile ümmetine Ramazan ayında verilmiştir.
Kur'ân'ın Ramazan ayında gelmiş olması ve her Ramazan gecesi Cebrail'in Hz.
Peygambere (s.a.v.) gelerek Kur'ân'ı müzakere etmeleri, karşılıklı birbirlerine
okumaları güzel bir geleneğin de kaynağı olmuştur; bu geleneğe "mukâbele"
denilmektedir. Şimdilerde uygulaması azalan bu gelenek yerleşim bölgesinin büyük
câmîlerinde icrâ edilirdi. Daha çok sabah ve ikindi namazından önce ve sonra
belli sayıda hafız, en kuvvetli bir hafız başkanın yönetiminde halkalanır,
sırayla belli miktarda ezbere Kur'ân okurlar, cemâat de ya Kur'ân'a bakarak veya
bakmadan bu okumayı takip eder, dinlerdi. Hali vakti müsait olan bazı aileler de
evlerinde mukâbele okuturlar, konu komşu toplanarak bunu dinlerdi. Yavuz Sultan
Selim zamanında hilâfetle beraber mukaddes emanetler de Osmanlı'ya intikâl
edince içlerinde Yavuz'un da bulunduğu kırk kadar hafız, Hırka-i Saâdet
dairesinde Kur'ân hatmine başlamışlar ve bu hatim -ki bu da bir nevi
mukâbeledir- devletin hayatı boyunca devam etmiştir.
Oruç aynı zamanda bir irâde terbiyesi, Kur'ân da ilâhî emrin alındığı yer,
bulunduğu kaynaktır; emri alıp güçlü bir irâde ile uygulamanın ödülü ise iki
cihanda saâdettir.
Elbette Kur'ân müminin başucu kitabıdır, o bir düzgün hayat, makbûl kulluk
kılavuzudur, bu sebeple her zaman okunmalıdır, fakat Ramazanla olan sıkı
ilişkisi sebebiyle bu ayda daha ziyade okunmalı, dinlenmeli; üzerinde, Ramazan
rûhaniyetinin bahşettiği ilhamlı bir zihin ve gönül ile düşünülmelidir.
İki Ramazan Arasında
Yapılan sosyal araştırmalar bu yıl (2000 Ramazanı) oruç tutanların,
tutabileceklerin yüzde seksenine yaklaştığını göstermektedir. Bu, dünyada eşine
az rastlanacak bir "toplumsal dinî davranış, dîne yöneliş" örneğidir. Din
sosyolojisi ve psikolojisi ile meşgûl olanlar bu vâkıanın sebep ve sonuçları
üzerinde durmalıdırlar. Siyasîler ile eğitimciler de din ile ilişkisi bu denli
samîmî ve yoğun olan bir toplum için nasıl bir kültür ve eğitim politikası
uygulamak gerektiği, bugüne kadar yapılanların doğruları ve yanlışları üzerine
eğilmelidirler. Allah, Kur'ân'ı ve dolayısıyla İslâm'ı koruyacağını vaat ediyor.
On beş asırdır süregelen bunca yıkıcı ve bozucu faâliyete rağmen İslâm,
kitaptaki saflık ve sahîhliği ile dimdik ayakta, öğreniliyor ve yaşanıyor.
İbâdetler kullar içindir, Allah'ın ibâdetlerimize ihtiyacı yoktur. Bir kutsî
hadîsde de ifade edildiği gibi bütün insanlar kâfir olsa bu Allah'ın büyüklüğüne
zarar vermez, tamamı mümin ve itâatkâr olsalar bu da, O'nun büyüklüğüne bir şey
katamaz. İbâdetler beşerin, ilâhî plâna uygun insan haline gelebilmesi için
vâsıtalar, vesîleler olarak buyurulmuştur. Bedenin ve rûhun (zihin ve şuurun)
iştirakiyle yapılan ibâdetler insanı Allah'a yaklaştırmakta, bu yakınlıktan
farklı bilgiler, inanç ve ahlâk elde edilmektedir.
Ramazandan Ramazana oruç tutan, namaz kılan insanlarımızı âdeta paylayan,
"Devamlı olmadıkça bu ibâdetlerin faydası yok diyen" sözde din öğreticilerine
katılmıyorum. Ömründe bir oruç tutan, bir namaz kılan insan bile bunu da
yapmayan diğerlerine göre güzel bir şey yapmıştır. Ancak matlûp olan ibâdetin
dengeli, düzenli, devamlı yapılmasıdır. Biyolojik olarak nasıl bedenimiz dengeli
ve yeterli beslenmeye muhtaç ise manevî olarak rûhumuz da dengeli ve yeterli
ibâdete muhtaçtır. Düzensiz ibâdet edenler, alaca bînamazlar sık sık perhizi
bozan, bir gün spor yapıp beş gün bırakan, bulunca çok yiyip bulamayınca az
yiyen insanlara benzerler. Allah Teâlâ ibâdetleri, farzından nafilesine öyle
düzenlemiştir ki, bunu programı aksatmadan yerine getirenlerin sonuç almaması
imkânsızdır.
İçinde yaşadığımız hareketli, gürültülü, maddî âlemi kadar manevî ve ahlâkî
âlemi de kirlenmiş dünyada ferdin, tek başına, yalnızca ferdi irâde ve imanından
güç alarak kulluk çizgisinden sapmaması veya kulluk vazifelerini aksatmaması
âdeta imkânsız hale gelmiştir. Bu konuda fertlerin diğerleriyle bir araya
gelerek, birliktelikler, küçük cemâatler (dostluk, dayanışma, hayatı paylaşma
gurupları) oluşturarak yardımlaşmaları gerekiyor. Hz. Peygamber'in (s.a.v.)
cemâat üzerinde o kadar ısrar etmesini yalnızca "yirmi yedi kat sevap almaya
yönelik bir tavsiye" olarak algılamak yanlıştır; o tavsiyenin sebebi, aynı
zamanda sosyal olan dîni yaşayabilmek için cemâatleşmenin zorunlu olmasıdır.
Ramazan'da Türbe
Ziyaretleri
1960'lı yıllarda İstanbul'da, Yüksek İslâm Enstitüsünde okuyorduk. Elimize,
Ahmed Hilmi Efendi'nin "Ziyârât-ı Evliyâ: Evliyâ Türbelerinin Ziyareti" isimli
bir kitap geçti. İstanbulda medfun (gömülmüş) ve evliyâ olduklarına inanılan
zatların türbelerini teker teker bizzat ziyaret eden müellif kitabında, her
türbe sahibinin kısa hayatını, özelliklerini, türbesinin yerini ve durumunu,
kitabeleri... anlatıyordu. Birkaç arkadaş bu kitabı elimize alarak ve çoğuna
yürüyerek ulaşmak sûretiyle birer ziyaret de biz yapmıştık. Bu ziyaretimizde
bazı İslâm büyüklerinin hayat ve hatırâlarını öğrendik, türbelerine bakarak
halkın kendilerini hâlâ nasıl ilgi gösterdiklerine tanık olduk, ibret ve örnek
aldık, kendilerine dua ettik, Fâtiha okuduk...
Ramazan insanları, sair zamanlardan daha fazla dîne yöneltiyor, halk bu fırsat
ayından yararlanarak dinî kusurlarını telâfi etmenin yollarını arıyor, bu arada
aslı olsun olmasın bir takım söylentilere ve rivâyetlere de inanarak kiminden
faydalanmak, kiminden de ibret veya -ziyaretinden- sevap almak maksadıyla
türbelere akın ediyorlar. Bazı hocalar, halkın türbe ziyaretlerindeki
hatâlarından yola çıkarak ve durumu abartarak sert değerlendirmeler yapıyor, bu
insanların küfre, şirke düştüklerini ilân ediyorlar. Biz bu abartıya
katılmıyoruz. Hz. Peygamber (s.a.v.), bedevî bir kadının mümin olup olmadığını
anlamak üzere ona Allah hakkında bir soru yöneltmiş, kadın parmağıyla semâya
işaret edince "Bu kadın Allah'a inanıyor" demiştir. Bir kelâm âlimi "Allah
göktedir" dese belki dinden çıkar, ama cahil kalmış bir dağlı bunu söylediğinde
mümin olduğuna hükmedilir. Evet halkın, hem bu türbelerde yatan kimselerin
özellikleri hem, hem onlarla kurdukları ilişki, hem de onlardan veya onlar
vâsıtasıyla bir şeyler istemeleri konularında önemli yanlışlar yapıyorlar, ancak
bunların büyük çoğunluğu şöyle inanarak bunları yapıyor: Allah bu sevgili
kullarına bazı yetkiler, imkânlar, özellikler bahşetmiştir, bunlar
şefâatçilerimizdir, bizler günahkâr olduğumuz için doğrudan Allah'tan istemeye
yüzümüz yok, belki bunlar sâyesinde Allah dileklerimizi kabûl eder...
Türbe ziyaretleri, bazı zararları ve kusurları yanında din duygusunun güçlenmesi
ve dindarın tatmin bulması yönünde müsbet sonuçlar da doğuruyor. Dindarlığın
artmasından telâşa kapılarak ve bu arada "bid'at ve hurâfe" kavramlarını
istismar ederek ziyaretlere karşı çıkanların da bulunduğunu bilmeliyiz. İyi
niyetli hocalara ve eğitimcilere ise tavsiyemiz, türbe ziyaretlerindeki
yanlışları, kusurları; yıkmadan, kırmadan, incitmeden düzeltmeye çalışmalarıdır.
Bize göre hayatlarını öğrenmek, başarılı kulluk tecrübelerini örnek edinmek ve
ibret almak üzere kabir/türbe ziyareti, sakıncalı değil, faydalıdır; yeter ki
müminler, Allah'tan istemeleri gerekeni kuldan istemesinler, Allah'a yapmaları
gerekeni kula yapmasınlar!
İtikâf
Sözlük anlamı "bir şeye bağlanmak, kendini ona vermek" olan itikâf İslâm'da
oldukça etkili ve değerli bir ibâdetin adıdır. Bu ibâdet, Allah rızâsı için
itikâfa niyet ederek mescide girmek ve orada gerekli kurallara riâyet ederek bir
müddet kalmak sûretiyle yapılır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) daha ziyade Ramazan ayının son on gününde bu
ibâdeti yapardı, Rabbine kavuştuğu yılın Ramazan'ında ise süreyi yirmi güne
çıkarmıştır. Eşleri ve sahâbesi de ona uyarak bu ibâdeti hem onun sağlığında hem
de ondan sonra yapmışlardır.
Yerleşim merkezinin büyük camiinde en az bir kişinin Ramazan ayının son on
gününde itikâf yapması kifâî sünnet (orada yaşayanlar adına yapılması sünnet)
olarak kabûl edilmiştir.
İtikâf niyetiyle câmîye giren mümin (âdet ve lohusalık halinde olmayan hanımlar
da itikâf yapabilirler) orada yatar, kalkar, yer içer, ancak zorunlu ihtiyaçları
için dışarı çıkar, dünya işleri ve zorunlu olmayan sebeplerle dışarı çıkmaz.
Câmînin uygun bir yerinde çadır benzeri bir yer yapılması ve itikâfa giren
şahsın bunun içinde kalması müstehabdır (sünnete uygundur, iyi olur).
İtikâfın esası Allah rızâsı için dünya işlerini terk ederek bir süre O'nun evi
olan câmîde kalmak ise de bu süreyi şu meşgûliyetlerle doldurmak uygun
görülmüştür:
a) Nafile namaz kılmak.
b) Kuran okumak.
c) Allah'ı ve O'nun yarattıklarında görülen nişanlarını düşünmek.
d) Allah'ı çeşitli zikir şekilleriyle anmak
e) İstiğfar etmek, kendisi ve başkaları için af dilemek.
f) Kendisi ve diğer insanlar için dua etmek.
g) Hz. Peygamber'i (s.a.v.) anmak, ona salat ve selâm getirmek.
h) Din alanında faydalı bilgiler almak ve vermek (ilmî faaliyet).
İtikâf ibâdeti yalnızca Ramazan'da on gün süreyle yapılmaz. Müminler itikâfa
niyet ederek her zaman mescide girip bir süre orada kalmak sûretiyle bu müstesnâ
ibâdetin feyzini ve zevkini, elde edebilirler.
Şu gürültülü, yıpratıcı, âdî, maddî, insanı kendine yabancılaştıran dünyada
itikâfa ne kadar muhtacız!
Zekât ve Fitre
En tartışılmaz insan hakkı yaşama hakkıdır; yaşama hakkından maksat yarı aç yarı
tok sürünmek değildir, tabîi ihtiyaçlarını gidererek yaşamaktır. Bugün dünya
üzerinde yaşayan insanların inançları, dünya görüşleri ne olursa olsun bütün
insanlar için böyle bir yaşama imkânını sağlamak ödevleri vardır; bu her şeyden
önce bir insanlık ödevidir, ödevin ihmâl edilmesi, umursanmaması, bu yüzden
milyarlarca insanın yarı aç ve ihtiyaç içinde yaşamaya mahkûm olmaları, namus ve
özgürlüklerinden feragat etmek mecbûriyetinde kalmaları bir insanlık suçudur.
Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının giderek daha da yoksullaşmaları
pahasına servetlerini arttırmaya devam etmeleri vicdanlarını sızlatmıyorsa Allah
onlardan bunun hesabını soracaktır. "Ben O'na inanmıyorum ki..."diyenler de öte
dünyadan önce burada, ya yoksullar eliyle veya başka yollardan cezâlarını
çekebileceklerini unutmasınlar.
İslâm ilk günlerinden itibaren yoksulluk meselesi ile ilgilenmiş, mensuplarına,
yoksulların durumlarını iyileştirmek üzere kimi mecbûrî, kimi ihtiyarî bir çok
ödev vermiş, yol göstermiştir. Zenginlerin muhtaç akrabaya bakma (nafaka)
mecbûriyeti, komşu hakkı, devam eden hayırlar (sadaka-i câriye, bu çerçevede
vakıf kurumu), zekât, fitre, kurban, yoksulluk maaşı (son kapı olarak devlet
yardımı) bu yolların ve ödevlerin başlıcalarıdır. Bu konuda genel İslâmî ölçü
şudur "Muhtaç olanların, kime ait olursa olsun ihtiyaçtan fazla malda hakları
vardır; servet belli ellerde toplanmamalıdır, her şahıs için ekonomik olarak da
fırsat eşitliği bulunmalıdır; sebebi ne olursa olsun yoksulluk, yaşama hakkını
temin edecek ölçüde yardım sebebidir" (Zâriyât: 51/19; Me'âric: 70/25; Tevbe:
9/60; Haşr: 59/7).
Eğer belirlenmiş ölçüde zekât ödendiğinde yoksulluk derdine çare bulunuyor; yani
temel ihtiyaçlar karşılanıyorsa zenginlerden, bu maksatla başka bir şey
istenmez, ama zekât ödendiği halde ihtiyaç devam ediyorsa kırkta bir ile
yetinilemez; çünkü farz olan yalnızca belli malın, belli şartlarda kırkta birini
vermek değildir, yaşama hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli bulunan mâlî
yardımın yapılmasıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ve dört halifesinin yaşadığı çağda, normal bir ailenin
yıllık geçim ihtiyacı göz önüne alınarak bir miktar (çeşitli mallardan birer
miktar, nisâb) belirlenmiş, kişinin temel ihtiyaçlarına (havâic-i asliyyesine;
çünkü bu miktar zekâttan muaftır) ek olarak nisap denilen miktarda artıcı malı
olursa bundan zekât vermesi gerektiği bildirilmiş, uygulama da buna göre
olmuştur. Fitre borcu için malın artıcı, gelir getirici olması da şart değildir.
Ancak bu ölçüleri; yani belli miktarlarda olup o güne göre değerleri
birbirlerine eşit bulunan malları günümüzde değerlendirdiğimiz; paraya
çevirdiğimiz veya birbiri ile değiştirmek istediğimiz zaman karşımıza bazı
problemler çıkmaktadır. Meselâ bugün kırk koyun, otuz sığır, 200 dirhem (640
gr.) gümüş, 20 miskal (85 gr. altın), değer, satın alma ve mübadele gücü
bakımından birbirine eşit değildir. Gümüşü ölçü olarak alsanız -fakiri zengin
sayacağınız için- ödeme yükümlüsü, koyunu esas alsanız zengini fakir sayacağınız
ve zekâttan muaf tutacağınız için- yoksullar sıkıntıya düşeceklerdir. Gümüşe
göre 50-60 milyonu olan zengin sayılacak, zekât alamayacak, aksine ödeyecek,
fitre verecek, kurban kesecek, yoksul akrabasına bakmaya mecbûr olacaktır... Bu
sıkıntıları ortadan kaldırmak için iki yola başvurmak, iki çözüm teklif etmek
mümkündür:
1. Lâfızdan, şekilden hareket edip belirlenmiş malların miktarı (nisap)
değişemez diyenlere göre altın, gümüş, deve, sığır, koyun nisapları teker teker
TL. ye çevirilir, toplanır ve tür sayısına bölünür, çıkan miktar TL. cinsinden
nisap olarak kabûl edilir. Bu malların aynına mâlik olanlar, diğer şartlar da
bulunduğunda zaten her bir malın belli miktarını vereceklerdir, esas borçları
budur. Para, ticaret malı vb. ne sahip olanlar ve yükümlü olup olmadıklarını
öğrenmek isteyenler de yukarıdaki usûle başvururlar.
2. Amaçtan ve temel ölçüden (ailenin bir yıllık geçim karşılığı olma ölçüsünden)
hareket edebilenlere göre -ki bizce de bu ölçü kullanılabilir- yıllık ortalama
geçim indeksleri esas alınabilir. Buna (indeks miktarına) ek olarak bu kadar
parası, ticaret malı vb. olanlar malın kırkta birini zekât olarak öderler. Bir
daha tekrar edelim ki, bu ölçüler, ödenen zekâtın, yoksulların temel
ihtiyaçlarını karşılaması halinde geçerlidir. Bu miktar ödendiği halde
yoksulluk/ihtiyaç devam ediyorsa, bundan belki tek başına bir zengin sorumlu
tutulamaz (çünkü bir kişi bütün servetini dağıtsa bile problem çözülmeyecektir)
ama bu zengin de dahil bütün toplum sorumlu olur.
Bir müslümanın zekât vermekle yükümlü olabilmesi için ne kadar mala, servete
(nisap) sahip olması gerekir? Dünkü yazıda bunu, günümüzde anlaşılır,
uygulanabilir ve amaca uygun bir formüle sokabilmek için iki yol ve ölçüden söz
etmiştik: 1. Hadîslerde ve fıkıh kitaplarında, belli mallar (deve, koyun, sığır,
altın, gümüş...) için verilen miktarları (nisapları) teker teker kuruşlandırmak,
yani bugünkü para ile karşılıklarını tesbit etmek, sonra bunların ortalamasını
almak ve "günümüzde nisap budur" demek. Bu durumda dînin hedeflediği zenginlik
sınırını yaklaşık olarak tesbit etmek mümkündür. Çağdaş âlimlerden Kardâvî
"altını esas alalım" diyor, buna göre nisap 500 milyon civarında olur. Gümüşü
alalım diyenlere göre 60 milyon olur. Kırk koyunu 30 milyonla çarpsanız 1.2
milyar eder. Hem 55 milyon sahibini hem de milyar sahibini eşit derecede zengin
saymak âdil değildir, İslâm bunu hedeflemiş olamaz. 2. Bu nisaplar, tesbit
edildiği zamanda birbirine eşit ve normal bir ailenin bir yıllık geçiminin
karşılığı olduğu için, buradan hareket ederek günümüzde ailenin yıllık asgarî
geçim indeksini esas almak ve temel ihtiyaçları karşılayan malvarlığı dışında bu
kadar zekâtlık mala sahip olanların "nisaba mâlik olduklarını" söylemek. Her iki
çözüme göre de "gümüşü esas alarak 50-60 milyonu olanın zengin olduğunu, zekât
alamayacağını, aksine zekât vermesi gerektiğini" söylemek yanlıştır. İkinci
formüle göre, asgarî aylık geçim indeksinin iki yüz milyon olduğunu varsayarak
kaba bir hesap yapacak olursak yıllık geçim tutarı 2.4 milyar eder. Birinci
hesap şeklinin de bu rakama yakın bir sonuç vereceğini sanıyorum. Her iki
şekilde de dinî metinlerin belirlediği zenginlik ölçüsünü (nisabı) değiştirmek
sözkonusu değildir; yapılan şey nisabın, günümüz ölçülerine göre tesbit ve ifade
edilmesidir. Geçen yazıda söylediğimiz gibi bu hesaplar ve ölçüler, yoksulun
ihtiyacının böylece karşılanır olması durumunda geçerlidir. İhtiyaç devam
ediyorsa yükümlülük ölçüleri de değişir.
Zekât konusunda iki husus sıkça sorulmaktadır: 1. Kadınların örf ve âdete göre
normal ölçülerde edinip kullandıkları altın ve gümüş zînetlerden, takılardan
zekât verilecek midir? Hanefîler dışındaki üç mezhebin de dahil bulunduğu
çoğunluğun ictihadına göre zînet, kadının temel (aslî) ihtiyaçlarından sayılır
ve zekâta tâbî değildir; yani bunlardan zekât ödenmez. Ben de bu ictihada
katılıyorum. 2. Bir temel ihtiyacı karşılamak (meselâ ev almak, ameliyat olmak,
ihtiyaç halinde araba, okumak için kitap, işinde kullanmak içini makina, âlet
vb. almak) için biriktirilen para birçok Hanefî fıkıhçıya göre zekâta tâbî
değildir; ben de bu görüşü tercih ediyorum.
Zekât kimlere verilir?
Zekâtın kimlerin, hangi derecede zengin olanların verecekleri konusu daha önce
açıklanmıştı. Zekâtı belli bir zenginliğe, servet fazlasına sahip olanlar,
geliri olmayanlara veya geliri olsa bile giderini karşılamayanlara, temel
ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla gideremeyenlere vereceklerdir. Zekât verecek
kadar zengin olmayanlar, "zekât almaya hak kazanmış yoksu" sayılmaktadır.
"Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, (zekâtı toplama ve dağıtma
işinde çalışan) memurlarına, kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlere verilir;
kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolculukta ihtiyaç içine
düşenlerin ihtiyaçları için sarfedilir" (Tevbe: 9/60)
"Allah yolunda olanlar"dan maksat kimlerdir? Yorumcuların çoğuna göre bunlar
İslâm askerleridir; Allah'ın dînini ve müslümanları korumak, İslâm'ı insanlara
ulaştırmak için gerektiğinde savaşanlardır. Bazı yorumcular bu kavramı geniş
tutarak içine, savaş dışındaki bir kısım çalışmaları ve hizmetleri de
sokmuşlardır. Buna göre dîne ve millete faydası dokunacak ilmin taliplerine
(öğrencilerine) ve hayır kurumlarına da zekât verilir.
Kölelere zekâttan pay ayırılmış olması, İslâm'ın köleliğe karşı olduğunu, onu
zaman içinde ortadan kaldırmak için tedbir aldığını göstermektedir.
Fitre, hicretten sonraki ikinci yılda oruç ile birlikte farz (Hanefîlere göre
vacip) kılınmıştır. Borç olarak tahakkuk etmesi Ramazan bayramının birinci günü
tan yerinin ağarması ile başlar, ancak daha önce ödemek de câizdir. Zekât
verecek kadar serveti olanlar hem kendileri, hem de bakmakla yükümlü oldukları
aile fertleri için fitre öderler. Türkçe'de fitre denilen "fıtra", hem oruç
açmak mânâsındaki iftarın köküdür hem de yaratılış mânâsındaki fıtrattır. Fitre,
oruç ibâdeti ile geçirilmiş bir ayın teşekkürü ve insan olarak yaratılmış
olmanın minneti olarak ödenir, bayramda yoksulların da sevinmelerini sağlar.
Hurmadan, üzümden, buğdaydan... şeklindeki farklı maddeler ve bunlara bağlı
farklı para miktarları kafaları karıştırmaktadır. İşin esası şudur: Her ailenin
temel beslenme maddesi ne ise onun orta kaliteli olanından, bir yoksulun bir
günlük yiyeceğini karşılayan miktardır. Bir aile bayram günü bir yoksulu yemeğe
çağırsa, uğurlarken de -akşam karnını doyuracak kadar bir diş kirası verse
fitreyi ödemiş olur. Bunu karşılayacak parayı vermekle de fitre borcu ödenir.
Aylık, yıllık mutfak masrafınızı fert başına günlük olarak hesap edebiliyorsanız
fitre miktarını da bulmuş olursunuz. Bir başka ölçü de şudur: İçi (2176) gram
arpa alacak bir kabı dolduracak kadar arpa, buğday, kuru üzüm, hurma kaç lira
ediyorsa fitra miktarı da odur; bunların mal olarak verilmesi de, birinin veya
ortalamasının bedelinin verilmesi de câizdir.
Zekât ve fitre verilen kimseye bunun zekât veya fitre olduğunu açıklamak gerekli
değildir.
Kadir Gecesi
Allah Teâlâ ibâdetlere verdiği ecir, sevap ve ödülleri arttırdığı, af
isteyenleri bağışladığı, duâları kabûl ettiği, manevîyatımızı oluşturan
unsurları takviye ettiği, dünyamızı ve hânemizi nûr, bereket ve rahmetle
doldurduğu günler ve geceler tahsis ederek kullarına lutûflarda bulunmaktadır.
Böyle gecelerden biri de Ramazan ayı içinde idrak edilen Kadir gecesidir. Bütün
Ramazan geceleri ibâdet şuuru içinde geçirilsin, ihyâ edilsin diye bu gecenin
hangisi olduğu kesin olarak belirtilmemiştir; son on gün içinde ve yirmi yedinci
gecede olması ihtimâli daha fazladır. Kadir gecesine özgü bir ibâdet yoktur. O
gece de yatsı ve teravih namazının cemâatle kılınması, sonra evde bir miktar
nafile namaz kılınması, Kur'ân okunması, istiğfar edilmesi (günahların
bağışlanması için Allah'a yalvarılması), dua edilmesi, yatmadan önce son namaz
olarak da vitir namazının kılınması tavsiye edilebilir.
Kadir gecesinin özellik ve güzelliklerini vaktiyle bir manzumede şöyle ifade
etmiştik:
Kadir Gecesi
Rûhlarla buluşur kullar bu gece
Allah'la konuşur kullar bu gece
Bize Kur'ân geldi Mevlâ katından
Mevlâ'ya kavuşur kullar bu gece
Süzülür melekler gökten bu gece
Kanatları okşar bizi gizlice
Rûh denen o Rabbe yakın bilmece
Onu Allah bize yollar bu gece
Peygamber aşkına Hak sevgisine
Tutulup da yanan erircesine
Bağlanan Kur'ân'ın her hecesine
Mutlu olur işte onlar bu gece
Bizi rahmetine daldır ilâhî
Kur'ân'ından nasip aldır ilâhî
Aradan perdeyi kaldır ilâhî
Nasipsiz inmesin kollar bu gece
İstanbul
1965 Kadir gecesi
Evrensel İslâm ve Onun
Nişanları (Şiarları)
Evrensel bir din olan İslâm'ın mensuplarına Arapça'da "müslim" denir, bu kelime
Türkçemize "müslüman" olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir;
bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî
kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı
"İslâm Ümmeti"tir. İslâm ümmetini (müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji
mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere,
nişanlara, belliklere "şi'âr" (çoğulu: şe'âir) denir. Müslümanları birbirine
bağlayan ve guruplara göre farklı olan tabîî, sosyal, siyasî, coğrafî... bağlar
vardır. Bu bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm'a aykırı olmadıkça
meşrûdur, çoğu teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan,
onları destekleyen, kontrol eden ve aşan bağ "dindaşlık bağıdır", müslüman
kimliğinin temsil ettiği ilişkidir. Kur'ân'a göre bu ilişkiyi ifade eden ve
yönlendiren temel kavramlar "kardeşlik, velâyet (birbirinin velîsi, koruyucusu,
temsilcisi, tarafı olmak), yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah'ın ipine
sarılmadır". Müslümanlar bu kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren
kurallar haline getirmedikçe ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da
güçlü olamaz, diğer kültür ve medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm
medeniyetini dünyaya takdim edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne
Araba, ne Aceme, ne Türk'e, ne de başka bir kavme aittir; o, bütün müslüman
kavimlerin, etnik ve kültürel gurupların ortaklaşa oluşturdukları ve katkı
sağladıkları "müslümanlar medeniyeti" veya "İslâm medeniyetidir".
İslâm'ın Şiarları:
Yukarıda tanımı geçen şiarlar, müslüman kavimlerden, uluslardan, guruplardan
birine veya birkaçına değil, bütün müslümanlara (ümmete) ait şiarlardır;
semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık
sembollerine benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC. kelimesi veya ay-yıldız
işareti görüldüğünde onun Türk ve TC. vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede,
gurupta, kurumda, yerleşim bölgesinde... İslâmî şiarlar görüldüğünde veya
işitildiğinde de o kimsenin, o şeyin ve orasının müslüman olduğu, İslâm'a ait
bulunduğu anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar
zikredilmektedir: Besmele, selâm, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble,
cemâatle namaz, cum'a namazı, câmî, minare, Kur'ân, Hac ibâdeti, Peygamber
(s.a.v.) in sünneti.
Gelecek yazılarda bunlar sırayla açıklanacaktır.
Nişanların Korunması:
Kur'ân-ı Kerim'de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması
önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara:2/158; Mâide: 5/2; Hac: 22/32,36). Fıkıh ve
Siyaset-i şer'iyye kitaplarında , ezan, cemâatle namaz gibi şiar-ibâdetleri
toptan terkeden bölgelerin, yaptırımlarla uygulamaya zorlanabileceklerinden
bahsedilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), içlerinde müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen
bir bölgeye (dâru'l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah
namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa orasının
müslümanlara ait olduğuna, duyulmaz ise orada oturanların müslüman olmadıklarına
hükmedilir ve buna göre davranılırdı. (Buhari, Ezan, 6).
Bu tarihi vâkıa, meselâ ezanın İslâmî sembol olma özelliğine açıklık
getirmektedir.
İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, guruba) mahsus olmadığı, bütün
müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin
korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir
gurubun malı olmuş olur, şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş
olmaz.
Başlıca İslâmî şiarlar ve özellikleri:
1. Besmele:
"Bismillahirrahmanirrahîm" şeklinde söylenen besmele, Hz. Peygamber'e (s.a.v.)
vahyedilmiş bir cümledir, Fâtiha sûresine dahil bir âyettir, diğer sûrelerin
başlarında birer âyet olarak tekrarlanmıştır, Peygamberimiz tarafından müminler
"Her önemli işe başlarken besmele çekmeye" teşvik edilmişlerdir. Bu özellikleri
besmeleyi bir şiar haline getirmiştir; bütün dünya müslümanları onu, Hz.
Peygamber'in ağzından çıkan şekliyle söylerler ve okurlar. Besmele başka bir
dile çevrilerek söylendiğinde ümmetin birlik ve bütünlüğüne katkı yapan şiar
özelliğini kaybeder.
2. Selâm:
Selâmın nasıl alınıp verileceği Kur'ân'da (Nûr: 24/27; Nisâ: 4/86...) ve birçok
hadîste açıklanmış ve selâmlaşma teşvik edilmiştir. Selâm "Selamun aleyküm" veya
"es-selâmu aleyküm" şeklinde verilir, "ve aleykümüsselâm", "aleyküm selâm" gibi
cümlelerle de alınır, karşılanır. Bu şekliyle selâm ümmetin şiarı olmuştur;
dünyanın neresinde bu selâmı birisinden duysanız onun müslüman olduğuna
hükmedersiniz ve bu cümlelerle selâmlaşanlar arasında bir sıcak ilişki kurulur.
Selâm başka dillere çevrilirse şiar özelliğini kaybeder.
1960 lı yıllarda, bugün Kur'ân için yürütülene benzer bir kampanya yürütülmüş,
sokaklara "Arabın selâmını bırak, Türk'ün günaydınını kullan" benzeri pankartlar
asılmıştı. Hastalık âmili, bünyeyi zayıf bulduğu/zannettiği zaman derhal işine
dönmekte, tahribâtına devam etmektedir. Bünyeyi etkiye açık hale getirebilmek
için istismar edilen duygulardan biri de "miliyetçilik duygusudur". Buradaki
yanılgıyı bir alan araştırması değerinde ortaya koyan meşhur anekdota burada yer
vermenin zamanıdır. Bu anekdot, Anadolu'dan hacca gidip dönen bazı
vatandaşlardan defalarca duyulmuştur. Vatandaşlar şöyle diyorlar:" Bu Arapların
işine akıl ermiyor; selâmı bizim gibi Türkçe alıp veriyorlar, namazı bizim gibi
Türkçe kılıyorlar, Kur'ân'ı bizde olduğu gibi Türkçe okuyorlar, sıra konuşmaya
gelince işi karıştırıyorlar, anlaşılmaz şeyler söylemeye; (yani Arapça
konuşmaya) başlıyorlar". Evet kendileri bir millete mensup bulundukları halde
bir üst kültür olarak İslâm Ümmetine bağlı bulunan vatandaşlar, Arapça olduğu
halde İslâmî şiar haline gelmiş bulunan selâmı ve Kur'ân'ı duyduğunda onu Türkçe
zannedecek/bilecek kadar onunla hemhal olmuşlardır (onu benimsemiş ve
içselleştirmişlerdir). Darısı diğer vatandaşların başına!
3. Dinî günler ve bayramlar:
Kavimlerin, bölge ve cemâatlerin, günümüzde ulusların her birine mahsus şenlik
ve bayram günleri vardır; bunların tarihî sebepleri, ihtivâ ettikleri inançlar,
değerler ve semboller İslâm'a ters düşmedikçe dinî bakımdan sakınca yoktur, her
biri kutlanır ve yaşanır. Bunların yanında bir de bütün müslümanların ortak
"dinî günleri ve bayramları" vardır; kandil geceleri, Ramazan ve Kurban
bayramları bunların en meşhur ve yaygın olanlarıdır. İşte bu günler ve geceler
de ümmetin birliğinin hem destekleyici ve besleyicileri hem de işaret ve
nişanlarıdır. Bunların değiştirilmesi ve "ulusallaştırılması" mümkün ve câiz
değildir.
4. Ezan:
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye hicret ettikten sonra müslümanlar rahatlık
içinde cemâatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz
vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç
üzerine müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usûl arandı, Yahudiler gibi
boru çalma, Hristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar
Peygamberimizin içine sinmedi. Sahâbe'den Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında
iki parça yeşil elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak
üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat "Sana bundan daha hayırlı
bir yol göstereyim" dedi ve bugüne kadar okuya geldiğimiz ezanı Abdullah'a
öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz Rasulullah'a koştu, gördüklerini anlattı, O da
"Bu gördüğün Allah'ın izniyle hak olan bir rüyadır" buyurdu, sesi daha gür
olduğu için Bilâl'e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilâl'e öğretti, Bilâl
uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer bir yandan elbisesini
giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü
söyledi. (Şevkânî, Neylü'l-evtâr,II,37 vd. Tirmizî'den naklen). Peygamberimizin
müezzinlerinden Ebû-Mahzûre de bu ezanı, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bizzat
kendisine öğrettiğini ifade etmiştir. (Müslim, Salât, 6).
Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahîh hadîsler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham
yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz bunun ilâhî bir yoldan
geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilâl'e
okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu
ezanı öğretmiştir. Şu halde ezân-ı Muhammedî İslâm'dan önce Arapların bildiği
bir usûl ve metin değildir, İslâm'dan sonra bulunup uygulanmıştır, kaynağı da
ilâhîdir, nebevîdir ( ilham edilmiş, Hz. Peygamber tarafından da
benimsenmiştir). İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan on beş asırdır bütün
İslâm aleminde "aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde" okunmuş, dili ve
kavmiyeti ne olursa olsun bütün müslümanlar onu duyduklarında ezan olduğunu
anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı almışlardır. Ezanın dili
değiştirilecek olursa onun şiar olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan
çıkar, sünnete aykırı "ulusal ezan" olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak
câiz değildir. Bazı fıkıh kitaplarında bulunan "Başka dilde okunan ezanın ezan
olduğu anlaşılırsa okunan yeterli olur" cümlesi "başka dilde ezan okumanın câiz
ve sünnete uygun olduğunu " ifade etmez, "böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş
olur, tekrar okunması gerekmez" mânâsına gelir. Ana dili ne olursa olsun bütün
müslümanlar 15 asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta,
minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ'ya dua ve niyaz
etmektedirler.
5. Kıble:
Bütün müslümanların namaz ibâdeti yaparken yöneldikleri Kâbe'nin bulunduğu Mekke
şehrinin coğrafî yeri/yönü müslümanların kıblesidir. Kıbleye yöneliş hem
Allah'ın birliğini hem de ümmetin bütünlüğünü işaretlemekte ve temsil
etmektedir. Kâbe bir tanedir, kıble de tektir, birden fazla "ulusal kıbleler"
olamaz.
6. Cuma namazı:
Cemâatle kılınan cuma namazı bir bölgede yalnızca müslümanların bulunduklarını
değil, aynı zamanda orasının bir İslâm bölgesi, beldesi, ülkesi olduğunu
gösterir. Günümüzde bazı Batı ülkelerinde de izin verildiği için cuma namazı
kılınmaktadır; bu da oralarda bir cemâat teşkil edecek kadar müslümanın
bulunduğuna delîl teşkil etmektedir. Cuma namazı aynı zamanda İslâm ümmetinin
haftalık bayram namazıdır.
7. Cemâatle namaz:
Hz. Peygamber (s.a.v.) cemâatle namazı teşvik etmiş, erkekler için ise -mazeret
dışında- âdeta mecbûr kılmıştır. Cemâatin fertleri müslümanlardır, cemâat olmak
için müslüman olmak yeterlidir; bunun dışında bir âidiyet şartı yoktur; bu
sebeple müslüman, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun ezanı duyunca, bir
mazereti yoksa câmîye gelir ve cemâate katılarak namazını kılar. Namaz ibâdeti
Türkçe yapılmaya kalkışıldığı takdirde bu bütünlük bozulur, cemâatle namaz
ulusal hale gelir, başka uluslardan olan müslümanlar ona katılamazlar; çünkü
onlara göre " ya bu namaz sahîh değildir, Türkçe okuyan imamın arkasında namaz
kılınamaz, yahut da -kılınsa bile- bütünlük rûhu yok olur, parçalanmışlık şuuru
hâkim olur". Türk müslüman da başka dilde Kur'ân okuyarak namaz kılan imama
uymaz; çünkü buna göre de namazda Türkçe okumak gereklidir. Görülüyor ki ibâdet
dili ulusal hale getirilince ümmet birliği bozulmakta, cemâat rûhu ve şuuru
zedelenmektedir.
8. Câmî ve minare:
Kilise nasıl hiristiyanlığın, havra Yahudiliğin, ateşgede mecusiliğin şiarı
(bellik ve nişanı) ise câmî ve minare de İslâm'ın şiarıdır. Kur'ân'ı okurken
uygulanan mûsikî makamları, okuyuş tavrı, harflerin telaffuzu anadilleri farklı
müslümanlara göre az da olsa değişik olabilmektedir. Ama okunan aynı (Arapça)
Kur'ân'dır. Bunun gibi câmî ve minare yapımında ve bu yapılara uygulanan
mimaride de uluslara ait farklı çizgiler, üslûb ve renkler bulunabilmektedir.
Ancak bu farklara rağmen, alt kültürü ne olursa olsun, bir müslüman yapıyı
gördüğünde onun câmî ve minare olduğunu anlar; çünkü temel şekil ve öz
değişmemiştir. Bu yapıların İslâm'a mahsus dinî yapılar ve semboller olduğunu
müslüman olmayanlar da anlarlar ve bunların bulunduğu yerlerde ya halen veya
geçmişte müslümanların yaşadıklarına hükmederler.
9. Kur'ân-ı Kerim:
Hem lâfzı (dili; harf, kelime ve cümleleri) hem de mânâsı Allah'a ait bulunan;
yani Allah tarafından Son Peygamber'e (s.a.v.) vahyedilmiş olan Kur'ân-ı Kerim
ümmetin bir başka şiarıdır ve Arapçadır. Onu başka bir dile çevirdiğimiz zaman
ortaya çıkan metin Kur'ân değil, onun çevirisidir; yani mânâsının bir kısmının
başka bir dilde ifadesidir; "bir kısmının ifadesidir"; çünkü hiçbir tercüme
Kur'ân âyetlerinin ihtivâ ettiği geniş ve derin mânâların tamamını -tercüme
tekniğinde- bir başka dile aktaramaz. Onu gören, okuyan ve dinleyen Kur'ân
olarak telâkkî etmez (onu Kur'ân olarak kabûl etmez), Kur'ân çevirisi olarak
bilir; çevrildiği dili bilmeyen -başka ulustan- müslümanlar ise böyle bir kitabı
gördüklerinde veya içinden bir parçayı duyduklarında onu Kur'ân çevrisi olarak
da bilmezler ve anlamazlar. Durum böyle, gerçek de bundan ibaret olunca ulaşılan
sonuç şudur ki, bütün İslâm âlemi için bir Kur'ân-ı Kerim vardır; bu da Hz.
Peygambere (s.a.v.) Arapça olarak vahyedilen ve asırlardır noktası
değiştirilmeden nakledilen Kur'ân'dır. "Hepiniz birden Allah'ın ipine sarılın ve
asla ayrılığa düşmeyin" (3/103) meâlindeki âyette emredilen "birlikte sarılma"
da ancak tek olan Kur'ân'a sarılmakla gerçekleşir. Bir müslümanın, dünyanın
neresine giderse gitsin, hangi ulus ferdinin elinde görürse görsün ve kim
tarafından okunursa okunsun kendi bildiği ve okuduğu Kur'ân'ı görmesi ve
dinlemesi, müslümanlar arası birlik, dayanışma ve kaynaşma için eşi bulunmaz bir
bağdır, vâsıtadır, durumdur ve saiktir. Kur'ân-ı Kerim Mekke ve Medine'de Arapça
olarak vahyedilmiştir, ancak -belli dönemlerde de olsa- Mısır'da en güzel
okunmuş, Osmanlı ülkesinde en güzel yazılmıştır. Yavuz Sultan Selim Mukaddes
Emanetleri İstanbul'a getirdiği zaman bunları yerleştirdiği özel dairede, birisi
kendisi olmak üzere kırk hafıza Kur'ân tilâveti başlatmış, "burada Kur'ân ve
minarelerde Muhammedî ezan" okunduğu müddetçe devletin payidar olacağına
inanılmıştır.
İslâm şiârı olan Kur'ân Arapça Kur'ân'dır, ibâdette (namazda) okunacak Kur'ân
Arapça Kur'ândır; çünkü başka dilde Kur'ân yoktur ve olamaz. Ancak bu hususlar
anlamak ve yaşamak için Kur'ân'ın mânâlarını başka dillere çevirmeye, o dillerde
âyetleri açıklamaya engel değildir. Her müslüman ulusun bilenleri, Kur'ân-ı
Kerim'i kendi dillerinde açıklarlar, aslını anlamayanlar da bu meâl ve
açıklamalardan yararlanırlar; kendi kâbiliyetleri ve bilgileri çerçevesinde
anlar ve istifade ederler.Lakin bu arada bir şiâr olarak Kur'ân'ın tekliğinin
korunması ve ibâdet dilinin Kur'ân dili olması zarûrîdir; İslâm birliği için,
ümmet bütünlüğü için, ibâdette okunan şeyin Kur'ân olması için, yapılan ibâdetin
(namazın) sahîh olması için zorunludur.
11. Hac ibâdeti:
Mekke'de hac ibâdeti ile ilgili mekânlar, bu ibâdet yapılırken giyilen
elbiseler, icrâ edilen merâsimler ve ibâdet-fiiller aynı zamanda İslâmî
sembollerdir; yalnız müslümanlara ve bütün müslümanlara aittir, onları tanıtır,
tanıştırır, kaynaştırır. İhrama girmiş her ulustan müslümanlar hac ibâdetini
yaparken "Rableri, dinleri, kıbleleri, ibâdet dilleri, Kitapları, Peygamberleri
bir olan" büyük bir insan topluluğunun, muhteşem bir camianın bir ümmet teşkil
edişini görürler ve yaşarlar. Orada insanların bir bütüne ait olduklarını
hissetmeleri ve bu aidiyeti yaşamaları için alıp verdikleri selâm, namaza
çağıran ezan, cemâat olup kıldıkları namaz, namazda dinlediklerdi tek Kur'ân,
hepsinin birden yöneldiği tek kıble (Kâbe) ve hep birden saygı gösterdikleri
aynı mukaddesler yeterli olmakta, dil ve alt kültür farkları bu birlik ve
bütünlüğe zarar vermemektedir.
12. Peygamber sünneti:
Ahlâkı Kur'ân, yaşayışı ve davranışı en güzel örnek olan Fahr-i Kâinât'ın
(s.a.v.) hem maddî, hem de manevî ve ruhânî hayatı müslümanlar için rehberdir,
hayat programıdır. Müslümanlar O'nun izinden gidenlerin Allah sevgisine
ulaşacaklarına, Allah rızâsı ile kucaklaşacaklarına inanırlar; bu sebeple
sünnet-i seniyyeye (O'nun örnek davranışlarına) sarılırlar. Dünyanın neresine
gitseniz, alt kültürleri farklı müslümanlarda ortak bir başka unsur olarak
sünneti görür ve bulursunuz. Müslümanların kılık ve kıyâfetlerinden beşerî
ilişkilerine, günlük hayat ve alışkanlıklarına kadar birçok alanda O'nun
sünnetinin "ortak" izlerini farkedersiniz. Sünnetin birçok parçası ümmetin şiarı
haline gelmiş, onun bir başka yapı taşını teşkil etmiştir.
Bütün bu şiarların ırkçılık ve Arapçılıkla hiçbir ilişkisi yoktur. İslâmî
şiarların çoğu, İslâm öncesi Arapların inanç, âdet ve alışkanlıklarına
aykırıdır, onları değiştirmiş, kavmiyeti aşan bir camianın sembolleri olarak
yerlerini almıştır. Bunlar, "aralarında tanışma ve fazilette yarışma olsun diye
küçük büyük sosyal guruplara ayrılmış insanlık camiasının müslüman kesimine ait"
şiarlardır; bu câmiada üstünlük ölçüsü ahlâktır ve fazilettir, hiçbir kavmin
diğeri üzerinde peşin üstünlüğü yoktur, üstünlük fazilet yarışında elde
edilecek, onun da meyvesini bütün insanlık paylaşacaktır.
Ramazan Kültürü
Ramazan bir ibâdet ayıdır, bu ayı çeşitli ibâdetlerle geçiren müslümanlar
ülkelere, bölgelere ve alt kültürlere göre değişiklik gösteren Ramazan
kültürleri de oluşturmuşlardır.
Osmanlı döneminde Ramazan'ın, edebiyat, sanat, günlük hayat, mutfak, eğlence
hayatını etkilediği ve bu alanlara damgasını vurduğu bilinmektedir. Osmanlı
Ramazan kültürü bütün boyutlarıyla alındığında ancak kitaplara sığacak
hacımdadır. Ramazan'a mahsus ekmekler, başta güllâç olmak üzere tatlılar, iftar
sofrasını süsleyen iftariyeler, büyüklerin konaklarında verilen diş kiralı
ziyafetler dillere destandır. Minarelerde mahyalar kurulur, kandiller yakılır,
hattâ uçurulurdu. Daha ziyade gece bekçileri davul çalarak ve mâni söyleyerek
halkı sahura uyandırırlardı.
Yeni Câmî direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım toktur amma
Arkadaşım börek ister
Kabilinden zarif mâniler defterler dolduracak kadar zengindir. Belli bir
zamandan itibaren iftar ve imsak topları da meşhur olmuştur. Benin çocukluğumun
geçtiği Çorum'da önce fişek atılır, hemen arkasından top gürlerdi. Biz çocuklar
bu ilânı büyük bir merakla ve bıkmadan her akşam bekler ve izlerdik. Sesi güzel
müezzinler şehrin uygun câmîlerinden, zikir, salavât, dua gibi metinlerden
oluşan ve adına "temcîd" denilen metinleri okuyarak da halkı sahur için
uyandırırlardı. Bu o kadar yaygın hale gelmişti ki, sahur yerine temcid, sahurda
yenilen pilava da temcid pilavı denir olmuştu.
İstanbul birçok şeyin olduğu gibi en zengin Ramazan kültürünün de merkezi idi.
Burada yapılan belli câmîlerin avlularında sergiler ve Direklerarası gezintileri
hâlâ anlatılır. Sergilerde, çeşitli ülkelerden getirilmiş baharat, şeker,
şekerleme, tesbih, ağızlık gibi şeyler sergilenir ve satılırdı. Şehzadebaşındaki
Direklerarasında, ikindi ile akşam arasında, çoğu yaya bazıları arabalı genç
kadın ve erkekler bir aşağı bir yukarı gezinti yaparlardı. Akşam ezanından önce
Ayasofya ve Eyüp câmîlerine gelenler burada, türbedarların verdikleri su ile
iftar ederler, akşam namazını kıldıktan sonra çevredeki aşçı dükkanlarından
birine giderek yemek yerlerdi.
Çağdaş hayat, şartları değiştirdi, yeni şartlarda yeni Ramazan kültürü unsurları
bulunup hayata geçirilebilirdi, fakat bu yapılamadı, eskiler eksik gedik
tekrarlanıyor. Bugünün müslümanları hocalar kadar sanatçılara da muhtaç
durumdadırlar; edebiyat, mûsikî, eğlendirici gösteri ve oyunlar, giyim kuşam
biçimi (moda) alanlarında yetişmiş sanatçılarımız çoğaldıkça ve halkımızın dîne
yönelişi, din eğitimi yoğunlaştıkça yeni Ramazan kültürleri de oluşacaktır.
Ramazan Bayramı
Ramazan bayramı (asla şeker bayramı değil), Şevval ayının birinci günüdür, bu
günde oruç tutmak câiz değildir. Ramazan'ın 29. gününün akşamı hilâl beklenir,
görüldüğü takdirde ertesi gün bayram yapılır. Bazen ay otuz gün çektiği için 29.
gün hilâl görülmezse bir gün daha oruç tutulur ve ertesi gün -başta hatâ
yapılmamış ise- mutlaka hilâl görülecek ve bayram yapılacaktır. Günümüzde
insanların hilâl gözlemesine gerek yoktur, bu iş ilgili kurumlarca yapılmakta ve
günler ilân edilmektedir.
Ramazan bayramı gecesi ve sabahı ilâhî rahmetin her tarafı doldurup taşırdığı
müstesna zamanlardır. Bayram namazına giderken bulunabilirse birkaç hurma yemek,
câmîye giderken başlayıp hutbeye kadar zaman zaman tekbir getirmek sünnettir.
Bayram namazına erkekler gibi kadınlar ve çocuklar da giderler. Hattâ âdet gören
kadınların bile namaza katılmaksızın namazgâhın kenarında durmaları ve duaya,
feyiz ve berekete katılmaları tavsiye edilmiştir. Zorluk ve engel bulunması
halinde bayram namazı evde ve tek başına da olsa kılınabilir. Namazın vakti,
bayram günü güneşin ufuktan üç metre kadar yükselmesiyle başlar, öğleye kadar
(zevâl vaktine kadar) devam eder.
Bayram günleri tebrik, ziyaretleşme ve nezih bir şekilde eğlenme günleridir.
Sırf insanlardan, ziyaretleşme külfetinden kaçmak için bayramda şuraya buraya
gitmek en azından bayrama saygısızlıktır, bencilliktir, rahatı sünnete tercih
etme kabalığıdır.
Bayram günlerinde ziyaretleşmeler yapılmalı, özellikle çocuklara hediyeler
verilerek sevinmeleri sağlanmalı, yoksulların yüzleri güldürülmelidir. Keşke
mümkün olsa da ziyarete gidilen yere tatlı vb. şeyler götürme âdeti kaldırılsa;
çünkü hem israfa sebep olmakta hem de bazı bütçeler için külfet, dolayısıyla
ziyaret engeli oluşturmaktadır.
Bir bayram günü Hz. Âişe annemiz, genç kızlara tef eşliğinde millî şarkılar
söyletiyor ve dinliyordu. Bu esnada Efendisi de (s.a.v.) onun dizine başını
koymuş istirahat ediyordu. Babası Ebû Bekir geldi ve Peygamber evinde müzik
icrâsını uygun bulmayarak engellemek istedi, Peygamberimiz "Bırak çalsınlar, bu
bizim bayram günümüz" dedi.
Mekke'de Bayram Namazı
Her evin sahibi var bunun sahibi Allah
İbrahim'e yap diyen, işin tâlibi Allah
Bayram için arınmış, Allah evi süslenmiş
Sevip gelenlerine izzet ikram üslenmiş
Çevresindeki Mescit mukaddes ve muhterem
Onun da çevresinde yasaklı bölge harem
Burda yoğun melekler, tecellîler, rahmetler
Yolculuk zor olsa da unutulur zahmetler
Bin kilometre yoldan sırf bayram namazına
Çoluğu çocuğuyla gelen var niyazına
Ümmetin numûnesi milyonlar toplanıyor
Her biri diğerini selâm ile tanıyor
İnsanlar yağmur olmuş sokaklardan akıyor
Melekler saf saf olmuş gıpta ile bakıyor
Çapraz akan sel burda girdap olup dönüyor
Fert kendini girdapta damla gibi görüyor
Bu girdapta damlalar döndükçe yaklaşıyor
Sonunda vâsıl olup asla, kucaklaşıyor
İşte bayram neş'esi tekbir ve top sesleri
Rûhlar semada artık açılmış kafesleri
Allahu ekber, Allah birdir, başka tanrı yok
Bayram bereketiyle şükür, artık açlar tok
Tekbir tekbir üstüne arkadan rükû, sücûd
Bu namaza katılır sanırım cümle mevcûd
Ve selâm verilince sağa sola, melekler
Sevinç içinde alır selâmı bir de ekler
Rahmet diler Mevlâ'dan kullarına ve aklar
Kucaklaşırken kullar bu rahmet rûhu paklar
Tanışma faslı başlar Türk, Fars, Berber, Ummanlı
Hepimiz müslümanız ve çoğumuz Osmanlı
El sıkışalım kardeş saflar sıklaşadursun
Ayrılmayalım artık, yürekler toplu vursun
Ya Rab bu ibâdeti vesîle biliyoruz
Bağışlanıp rızâna ermeyi diliyoruz
Diliyoruz bayramda yaşanan rahmet birlik
Daim olsun, canlansın ümmette beraberlik
Ya Rab öksüz ümmeti himâyene al, amin
Düşmanların kalbine büyük korku sal, amin!
H. Karaman
Ramazan Bayramı,Mekke.
İslâm'a Göre Doğum Kontrolü ve
Kürtaj
Giriş
"İslâm'da doğum kontrolünün ve bir kontrol yöntemi olarak da kullanılan kürtajın
hükmünü ortaya koymayı" hedefleyen bu yazıda, "İslâm'da bağlayıcı hüküm getiren
temel kaynakların taranması, konu ile ilgili metinlerin analizi, yorumu ve fıkıh
geleneğine yansımış bulunan anlayış ile karşılaştırılması" şeklinde
özetlenebilecek bir metod uygulanacaktır.
Bütün gerekçe ve şekilleriyle hükmü araştırılacak olan kürtaj, geleneksel İslâmî
kaynaklarda bu isim ile ele alınmamıştır; çünkü bu operasyonun tarihi oldukça
yenidir. Tarihi kaynaklarda kürtajın hükmü, cenîn diye bilinen "ana rahmindeki
çocuğun" herhangi bir döneminde annenin veya bir başkasının müdahalesi ile ölüp
dışarı çıkması, yahut da dışarı çıkıp ölmesi ile ilgili örneklerde aranacak,
çağdaş operasyonun hükmü buradan çıkarılacaktır. Çocuk düşürmek, ana hayatı ve
sağlığı bakımından kürtajdan farklı olsa bile, cenînin imhâsı veya çocuğun
öldürülmesi bakımından bu iki eylem arasında bir fark yoktur.
Doğum kontrolünün -çocuk düşürme dışında kalan- geleneksel yöntemleri erkeklerin
yaptığı"azil" ile kadınların yaptığı "rahim ağzını tıkama"dır. Kaynaklardaki
açıklamalara göre azilden maksat, cinsî temas sırasında erkeğin çekilmesi ve
meniyi dışarıya boşaltmasıdır. Kadının rahim girişini uygun bir nesne ile
tıkamasının da amacı sperm ile yumurtanın buluşmasını -dolayısıyla hâmile
kalmayı- engellemektir. Çocuk olmasın, kadın hâmile kalmasın diye, kadın veya
erkeğin bu tedbirleri almalarının câiz görülmesi halinde, başkaca bir sakıncası
bulunmaması şartıyla diğer yöntemlerin de câiz olması gerekecektir.
I- Doğum Kontrol Yöntemi Olarak Kürtaj Dışındaki Tedbirler,
Azil ve Rahim Girişini Tıkamak
A- Konu ile ilgili naslar:
Kur'ân-ı Kerim'in nâzil olduğu zaman parçasında ve bölgede yaşayanların
hâmileliği önlemek üzere başvurdukları yaygın tedbir azildir. Rahim ağzını
tıkama tedbiri daha sonraki zamanlara aittir. Azil konusunu doğrudan hükme
bağlayan bir âyet mevcût değildir. Hadîslere gelince, aşağıda sıralanacak ve
sahîh rivâyetlere dayalı olan rivâyetlerde farklı hükümlere dayanak olabilecek
ifade farlılıkları vardır:
Hz. Câbir'in ifadesi şöyledir:"Kur'ân-ı Kerîm nâzil olurken biz azil yapardık" (Buhârî,
Nikâh, 96; Müslim, Nikâh, 136).
Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivâyet ediliyor: Biz azil yapıyorduk, Hz. Peygambere'e
(s.a.v.) sorduk, "Siz bunu da mı yapıyorsunuz?" diye üç kere sorduktan sonra "
Kıyâmet gününe kadar olacak olan olacaktır (Allah'ın takdir ettiğine engel
olamazsınız)" buyurdu (Müslim, Nikâh, 127).
"Azil gizli veiddir (Doğmuş kız çocuğunu diri diri gömerek öldürmenin üstü
örtülü bir çeşidididir)" (Müslim, Nikâh, 141)
"Yahûdîler azlin gizli veid olduğunu ileri sürüyorlar" denilince şöyle
buyurdular:" Yahudiler yalan söylüyorlar; Allah Tealâ yaratmayı dileseydi sen
onu önlemeyemezdin." (Ebû Dâvûd, Nikâh, 48).
Bir savaş sırasında sahâbe azlin câiz olup olmadığını sorduklarında şu cevabı
veriyorlar: " Size yapmamak gerekli değildir." (Müslim, Nikâh, 128-131)
Bu son hadîsteki ifade "Hayır, yapmamanız gerekir" şeklinde de anlaşılmaya
müsait görülmüştür.
B- Nasların yorumu ve fıkıhta azil:
Dînin gâyeleri yanında bu hadîsleri değerlendiren İslâm âlimlerinin çoğunluğu
-şartlı veya şartsız olarak- azli câiz görmüşler, kadının rahim ağzını kapatarak
hâmileliği engellemesini de azle kıyas etmişlerdir. Hadîsleri farklı yorumlayan,
câiz kılan hadîslerin, meneden hadîsler tarafından neshedildiğini (önce câiz
iken sonra bu hükmün kaldırıldığını) ileri süren İbn Hazm (Zâhiriye mezhebinin
imamlarından biridir) gibi birkaç âlim ise azli câiz görmemişlerdir (el-Muhallâ,
X, 70).
Azli câiz gören âlimlerin görüşlerini üç gurupta toplamak mümkündür: Mutlak câiz
görenler, şartlı câiz görenler, "câiz olmakla beraber mekruhtur, yapılmaması
tercih edilmelidir" diyenler.
1. Gazzâlî, Nevevî gibi Şâfiî mezhebi âlimlerinin açık ifadelerine göre bu
mezhepte azil câizdir; ancak tenzihen mekruhtur, yapılmaması tercih edilmelidir;
dînin gâyesi (neslin korunması ve çoğaltılması) ve azlin yapılmamasını tavsiye
eden hadîsler bu hükmün delîli ve dayanağıdır (Gazzâlî, İhyâ, II, 47-48; Nevevî,
el-Mecmû', XV, 577).
2. Hanbelî mezhebine göre kadının izin vermesi halinde azil câizdir, kadın izin
vermezse kocanın tek taraflı irâdesiyle azil yapması mekruh, hattâ bazı
Hanbelîlere göre haramdır (Keşâfu'l- kınâ', III, 112; el-Muğnî, VII, 23-24).
3. Malikî mezhebine göre de kocanın azil yapmasının câiz olması karısının iznine
ve rızâsına bağlıdır (eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 266).
4. Hanefîlere göre karısının rızâsı bulunmadan kocanın azil yapması mekruhtur;
ancak düşman ülkesinde bulunmak veya toplum ahlâkının bozulmuş olması sebebiyle
doğacak çocuğun İslâmî kimlik ve kişilikten uzak yetişmesi ihtimâli gibi
sebepler bulunursa koca, karısına rağmen azil yapabilir ve bu azil mekruh olmaz
(Kâsânî, Bedâi', II, 334; İbn Âbidin, Radd, III, 176).
Mazeretli azil:
Bazı hallerde kadının izni bulunmasa bile azli câiz kılan sebepler (mazeretler)
fıkıhçılar tarafından şöyle açıklanmıştır:
a) Düşman ülkesinde bulunmak ve çocuk doğduğu takdirde düşmanın eline düşerek
esir veya köle olması ihtimâlinden korkmak.
b) Toplum ahlâkının ve eğitiminin bozuk olması sebebiyle çocuğun iyi bir
müslüman olarak yetiştirilmesinin güç hale gelmiş olması
c) Câriyelerin bulunduğu dönemlerde bunların hâmile kalıp çocuk yapmalarının
istenmemesi. Çünkü çocuk yapan câriyenin statüsünün değişmesi, artık çocuk anası
(ummu'l-veled) olan câriyenin alınır satılır olmaktan çıkması söz konsudur.
d) Kadının zayıf, emzikli veya hasta olması gibi sebeplerle hâmile kalması
halinde zarar görmesi ihtimâlinin bulunması.
e) Kocanın gelirinin az olması veya ibâdet gibi başka faâliyetlere de zaman
ayırmak istemesi sebebiyle fazla çocuk yapmayı istememesi.
Hanefîlere göre ilk iki sebep bulunduğunda karının izni şart değildir.
Diğer sebepler bulunduğunda azlin câiz olabilimesi için zevcenin izni şarttır;
çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "zevcenin izni olmadıkça azil yapılmasını
yasakladığı" rivâyet edilmiştir (İbn Mâce, I, 625).
Mazeretsiz azil:
Yukarıda sıralanan veya bunlara benzeyen mazeretler ve sebepler bulunmadığı
halde yalnızca çocuk yapma, eğitme ve büyütme külfetinden kaçmak için azil
yapılacaksa buna zevcenin izin vermesi, râzı olması azli câiz kılar mı?
Bu soruya müsbet cevap verenler, "evet, câiz olur" diyenler bulunmuş ve bunlar,
" cinsî temasın tamam olması ve çocuk doğurma hakları kadına aittir, kadın
bunlardan vazgeçer de azle izin verirse sakınca kalmaz" şeklinde bir delîle
dayanmışlardır. Soruya olumsuz cevap verenler, "meşrû bir mazeret bulunmazsa
azil, kadın izin verse de tenzihen mekruhtur, daha iyi olanı terketmektir "
diyenler ise burada bir de dînin ve ümmetin hakkı bulunduğu, çocuğun olmasında
dînin ve ümmetin menfaatinin sözkonusu olduğu fikrinden hareket etmişlerdir (Zeydân,
el-Mufassal, VII, 257 vd.)
C- Kadının tedbir alması:
Kadının -eski uygulamaya göre- rahim ağzını geçici olarak kapatmak, tıkamak
sûretiyle hâmile kalmayı önleme tedbiri alması, hüküm ve şartlar bakımından
erkeğin azline kıyas edilmiş, "onun gibidir" denilmiştir ( İbn Âbidin, III,
176).
D-Azil ve rahim ağzını tıkama dışındaki kontrol tedbirleri:
Erkek veya kadının hâmileliği önlemek için ilâç kullanmaları konusu oldukça
erken devirlerde (yaklaşık yedi asır önce) konuşulmuş, câiz görenler ve
görmeyenler olmuştur. Geçmişte yerleşen ve uygulamaya esas olan görüş, çocuk
yapmayı devamlı ve dönüşsüz olarak engelleyen ilâç ve tedâvinin câiz olmadığı,
geçici engelleme yapan tedbirlerin ise câiz olduğu şeklindedir (Remlî,
Nihâyetu'l-Muhtâc, VIII, 416; Zeydân, el-Mufassal, VII, 260).
Çağımızda bu konuya eğilen âlimlerimiz -bizim de katıldığımız- şu hükmü
benimsemişlerdir:
Aşağıdaki şartlar dahilinde hâmile kalmayı engelleyen ilâçlar, tedâvîler ve
operasyonlar câizdir:
1. Devamlı ve dönüşsüz olmamak.
2. Zararsızı veya -tıp ve dinî yasaklar bakımından- daha az zararlısı ve
mahzurlusu var iken başkasına başvurmamak.
3. Alınan tedbirin taraflardan birine, yapıldığı zaman veya daha sonra önemli
bir zarar vermemesi.
4. Mevcût çocuğa veya ileride doğacak çocuğa zarar vermemesi.
5. Alınan ilâcın, başvurulan tedbirin yalnızca spermin yumurtayı aşılamasına
mânî olması. Eğer aşılanmış yumurtanın bozulmasına veya ölmesine ve düşmesine
sebep olursa bu kürtaj mâhiyetindedir ve câiz değildir. Meselâ spiral
koydurmanın hükmü, etkisi üzerindeki farklı görüşler ve tesbitler yüzünden
tartışılmıştır. Bizim daha önce kendilerinden bilgi aldığımız uzmanlar,
spiralin, aşılanmayı değil, aşılanmış yumurtanın rahim duvarına tutunarak
beslenmesini engellediğini ileri sürmüşlerdi, biz de bu bilgiye dayanarak spiral
tedbirinin kürtaj gibi olduğunu söylemiştik. Daha sonra, çok sayıda uzmanla
birlikte yaptığımız bir seminer çalışmasında spiralin, daha çok aşılanmayı
engellediği, aşılanmış yumurtanın ölümüne sebep olmasının ise daha az ve nadir
olduğu ortaya çıktı. Biz de fetvâmızı değiştirdik; "böyle ise câiz olur" dedik.
Çünkü fıkıhta hükümler nadir olana değil, gâlip ve çok olana binâ edilir ve
şer'an mümkün olduğu, dince sakınca bulunmadığı ölçüde/takdirde insanlar zora
sokulmaz.*
6. İkinci madde ile de bağlı olarak alınan tedbirin şer'an (dince) sakıncalı
olan bir eylem ve işleme sebebiyet vermemesi. Meselâ kadın veya erkeğin ilâç
alarak veya erkek kaput kullanarak -zararsız bir şekilde- hâmileliği
önlemelerinin mümkün olması durumunda operasyon câiz olmaz; çünkü bunda avret
yerlerini açmak ve -gören, dokunan doktor da olsa, zarûrî olmadığı halde-
başkalarına göstermek ve dokundurmak gibi sakıncalar vardır.
* Tüp bebeği uygulamasında ihtiyaten birden fazla yumurta sperm ile
birleştiriliyor, sonra bunların en uygun olanı rahime yerleştiriliyor, geri
kalanları imha ediliyor. Bunu caiz gördüğümüz takdirde -rahim duvarına tutunarak
beslenmeye başlama safhasına kadar- embriyonun imhasını da (dolayısıyla buna
sebep olsa bile spirali de) caiz görmemiz gerekir. Kendi haline bıraktığımız,
müdahele ile imha etmediğimiz takdirde çocuk olacak embriyo ancak rahim duvarına
tutunmuş embriyodur. Bundan önceki safhalarda imha edilen sperm, yumurta, zigot,
ve embriyo kürtaj sayılamaz.
II- Kürtaj:
A- Tanım:
Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî
müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.
Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.
Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn
katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından
yapılmaktadır.
B- Tarihî geçmişi:
Kur'ân-ı Kerim'de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç
uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilmi
oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (hicrî birinci asrın sonlarından itibaren)
önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları
ele alınmış, daha sonra (müctehid imamların yaşadığı ve icitihad faâliyetinin
yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere
rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı
konusu tartışılmıştır.
C- Bağlayıcı kaynaklarda kürtaj:
Kur'ân-ı Kerim'de "ve'du'l-benât" terimi ile ifade edilen "kız çocukların diri
diri toprağa gömülerek öldürülmesi" cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin
öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel
açıklamalar yoluyla temas edilmiştir. Özellikle "haksız olarak nefsin
öldürülmesini yasaklayan" âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.
1. En'âm sûresinde (6/98) Allah Teâlâ'nın bütün insanları tek bir nefisten
yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir
müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem
çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn,
"nefis" kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak
dahildir.
2. Mümtehine sûresinde (60/12) Hz. Peygamber'e (s.a.v.), kadınlardan bazı
suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması,
yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında "çocuklarını
öldürmek" de vardır. Bu âyetteki çocuklara "cenîn" de dahildir.
Hadîslerde doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi
konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ
edilmesine değil, siperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla
yapılan azle "gizli veid" denilmiştir. İleride açıklanacak olan ve bazı
fıkıhçıların "ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz
olduğuna delîl kıldıkları "rûhun üflenmesi" ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile
uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
D- Fıkıhta kürtaj:
Bağlayıcı delîl ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve
ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacib, mendûb, mubah, mekruh, haram...
olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki
yönden ele alınmıştır: a) câiz olup olmadığı, b) Kasten veya kazâ yoluyla cenîn
imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.
1. Câiz olup olmaması bakımından kürtaj:
Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup omadığı
araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının
tesbiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu
takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm'ın nefsi,
doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı
fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevkeden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz
olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından
saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine
ulaşan "yanlış tıp ve canlılar âlemi" bilgisidir.
Eksik ve yanlış bilgiler:
Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde uzman olan
Gazzâlî, İhyâu-ulûmi'd-din isimli eserinde azil konusunu işlerken cenînin imhâsı
konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: "Azil, cenîni
öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve'd)
benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsılı)
imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk
aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve
hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra
katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh
üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da
büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp
çıkmasından sonra onu öldürmektir... İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin
erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir"
dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten
yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının
hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır..." (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).
Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan Gazzâlî o çağların
bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar,
fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem
arzetmektedir:
a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı, dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının çocuğun
oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için erkeğin menisine ve dolayısıyla
spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ') demektedirler.
b) İki su karıştığında yani aşılanma olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek
yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte,
aşılanmış yumurta böyle nitelendirilmektedir.
c) Yumurta aşılandıktan sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının
ikisine alâka ve muzğa ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre
alâka "pıhtılaşmış kan", muzğa ise "bir çiğnemlik çiğ et parçası" demektir.
Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya
bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.
d) Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile
kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan
bilgilerdir.
e) Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh
gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi
işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -hükme dayanak
kılınacak- bilgi yoktur.
f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî'nin, rahimde hâsıl olan birleşme
anından itibaren hâsıl olan şeyi "insan varlığının bir aşaması" olarak kabul
etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin
tesbiti mâhiyetindedir.
Rûhun üflenmesi ile ilgili hadîs:
Buhârî ve Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir
hadîse göre Peygamberimiz (s.a.v.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin
(alın yazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor:" Her birinizin
yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre
kadar alâka (katılaşmış kan veya asılan nesne) olur, sonra aynı süre kadar muzğa
(bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine
dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edeceekleri) ve ebedî
hayattaki durumu; cenhnetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır..." (Buhârî,
Bed'u'l-halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).
Buharî ile Müslim'de yer alan bu rivâyet dışında hadîsin Müslim'deki başka
rivâyetlerinde önemli farklılıklar görülmektedir:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre yukarıdaki rivâyette 120 gün olduğu halde
diğer rivâyetlerde üç rakam daha zikredilmiştir: 40, 45, 42.
b) Rivâyetlerin birinde kırk iki günden sonra göz, kulak, deri, et ve kemiğin
yaratıldığı, sonra melek tarafından Allah'a "erkek mi, yoksa kız mı" diye
sorulduğu, Allah'ın hükmettiği ve meleğin de yazdığı kaydedilmiştir.
Bu hadîslerin yer aldığı kaynaklar sağlam olduğu için sened (rivâyet eden
şahıslar) bakımından olumsuz şeyler söylemek, "bu hadîsi uydurmuşlardır, yalan
söylüyorlar..." demek doğru değildir. Ancak metin üzerinde yapılan inceleme
sonunda hem birbiri ile çelişen farklı ifadeler, hem de ilim ve gerçeklik
bakımından tutarsızlıklar tesbit edilince hadîsi Peygamberimiz'den (s.a.v.) ilk
nakleden râvilerin veya onlardan alanların "yanıldıklarını, olduğu gibi
nakletmekte hatâya düştüklerini" söylemek gerekir; aksi halde tutarsızlıklar ve
gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait olur ki, bunu bir
müslümanın kabûl etmesi mümkün değildir. Çocuğun rahimde geçen hayatının
safhaları Kur'ân'da (meselâ Müminûn: 23/14) ve hadîslerde dıştan bakan birinin
göreceği manzaraya (görüntüye) göre açıklanmış, bundan insanların ibret
almaları, Allah Tealâ'nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu
eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadîsleri nakleden râviler ise
bazı kelimeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ağzından çıktığı gibi nakletme
konusunda hatâya düşmüşlerdir. Hadîsler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme
varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırab) ve
bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120
gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda olduğuna
göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.
b) Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden
sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun
cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (aşılanmanın
gerçekeleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.
c) Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre
hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve
kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens,
36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı
oluşmuştur.
Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadîsin "cenini öldürme, cenîn
üzerinde tasarrufta bulunma" konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın
yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla
buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadîsçiler bu hadîsi "Yaratılış" ve
"Kader" bahislerinde rivâyet etmişlerdir.
Fıkıhta kürtajın câiz olup olmadığını ortaya koymak üzere açılan bu alt
başlıkta, fıkıhçıların hükümlerine dayanak kıldıkları akıl (bilgi) ve nakil
(hadîs) delîlleri ile ilgili olarak yaptığımız bu giriş mâhiyetindeki
açıklamalardan sonra mezheblere göre kürtajın hükmünü şöylece özetlemek
mümkündür:
Hanefî mezhebinde:
Bu mezhepte, 120 günden sonra cenînin imhâ edilmesi ve düşürülmesinin câiz
olmadığı hükmünde ittifak edilmiş, daha öncesi ile ilgili olarak da iki farklı
görüş ortaya çıkmıştır. Birinci görüş bunun câiz olduğudur. Câiz diyenler
yukarıda zikredilen hadîse dayanmış, 120 günden önce henüz çocuk olarak bir
şeyin yaratılmadığını, mevcûdun insan olmadığını, kan, et gibi bir şey olduğunu,
organlarının belirmediğini ileri sürmüşlerdir (İbn Âbidin, III, 176; İbn el-Hümâm,
II, 495). İkinci görüş câiz olmadığıdır. Bu görüşü savunan Hanefî fıkıhçılara
göre -önemli bir mazeret ve sebep bulunmadıkça- cenînin, 120 günden önce de imhâ
edilmesi ve düşürülmesi câiz değildir; çünkü hac ibâdeti yapmak üzere ihrama
giren bir kimsenin avlanması yasak olduğu gibi, kuşun yumurtasını kırması da,
"yumurta kuşun temel unsurudur, kuş yumurtadan olmaktadır" denilerek câiz
görülmemiştir. Burada da cenîn öldürüldüğü veya düşürüldüğünde günah sözkonusu
olur, ancak bunu yapanın günahı ve suçu, doğup yaşayan bir kimseyi öldüren
katilin günahı kadar değildir (el-Fetâvâ el-Hâniyye, III, 410). Bu eserde
"önemli mazeret" için iki örnek verilmiştir:
a) Bir kadın çocuğunu emzirirken hâmile kalsa ve bu yüzden sütü kesilse,
kocasının da süt anne kiralayacak imkânı bulunmadığından çocuğun açlıktan ölme
tehlikesi belirse, bu durumda, 120 günü doldurmadığı ve organları belirmediği
için henüz kan sayılan cenîni, dışarıda ve yaşayan bir çocuğu kurtarmak için
düşürmek câiz olur.
b) Çocuk yolda takılsa ve doğum mümkün olmasa bakılır; eğer çocuk ölmüş ise
bunun parçalanarak çıkarılması câizdir. Çocuk yaşıyorsa, anayı kurtarmak için
onu parçalayıp çıkarmak câiz değildir; çünkü buradaki iki can birbirine eşittir
ve öldürülenin bunu hak edecek bir suçu yoktur.
Görüldüğü üzere Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk
düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya
et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. "Rahimdeki
kitle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb. den değil de çocuktan geldiği
bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez" denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık
getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık
onbeş gün sonra muayene ve test ile tesbit edilmektedir ve birçok organın ilk
kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında
günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu
söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.
Malikî mezhebi:
Bu mezhebin fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin
câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir (Derdîr, II,266-267).
Şâfiî mezhebi:
Bu mezhebe bağlı bulunan bazı fıkıhçılar kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin
düşürülmesinin -Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle- câiz olduğunu söylerken
Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün
mûteber olduğu kaydedilmiştir (Şebrâmellesî, VI, 179).
Hanbelî mezhebi:
Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra
çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar
ise -yukarıda açıklanmış bulunan- eksik bilgilere dayanmışlardır.
Zâhiriyye mezhebi imamlarından İbn Hazm, 120 günden önce çocuğunu düşüren anneye
mâlî cezâ, daha sonra düşürene ise kısas veya diyet gerekeceğini ifade etmiştir;
bu ifade onun, baştan itibaren çocuk düşürmeyi câiz görmediğini göstermektedir (Muhallâ,
XI, 31; Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).
Sonuç:
Mezheplerin ictihad devirlerinden sonra gelen fıkıhçılarının önemli bir kısmı,
isabetli olarak hiçbir aşamasında cenînin imhâ edilmesini ve düşürülmesini câiz
örmemişlerdir. Câiz görenlerin ise delîlleri zayıftır; eksik veya yanlış bilgiye
ve yanlış yoruma dayanmaktadır. Bugünkü bilgiler karşısında bu fıkıhçılara
uyularak fetvâ verilemez, verilirse cinayete iştirak edilmiş olunur.
Tedâvi veya hayat kurtarmak amacıyla kürtaj konusuna gelince, çocuk alınmadığı
takdirde hem ananın hem de çocuğun (ceninin) ölmesine muhakkak nazarıyla
bakılması halinde çocuğu alıp anayı kurtarmak câiz olur.
İkisinden birini öldürerek diğerini yaşatmanın mümkün olması halinde ise ananın
tercih edilmesi gerektiği fikri ağır basmakla beraber - bu durumda bile- cenînin
imhâ edilmesinin cevazı sağlam bir delîle değil, zarûret ictihadına
dayanmaktadır.
Ceninin kürtaj edilerek alınmaması veya bir başka şekilde imhâ edilmemesi
halinde ananın veya doğacak çocuğun hasta, sakat, kusurlu, geri zekâlı, kısa
ömürlü olması gibi mazeretler meşrû değildir; doğmuş sakat, hasta ve eksikli
çocuklar nasıl öldürülemez ise ana rahmindeki cenîn de öyle öldürülemez; çünkü o
da bir insandır. Rûhun üflenmemiş olması veya üflendikten hattâ doğumdan sonra
-ölüm sebebiyle- vücuttan ayrılarak geldiği yere geri gitmesi, rûhsuz cesede
eşya muamelesi yapmak için yeterli sebep değildir. Ölüler bile ulu orta kesilip
biçilmezken rahimdeki canlı cenîni kesip biçmenin cevâzına delîl bulunamaz.
2. Kürtaj suçu ve cezâsı:
Kürtaj suçu:
Cenini bir insan veya giderek tamamlanacak olan bir insan parçası/başlangıç
maddesi olarak kabûl eden fıkıhçılar, bunu imhâ etmenin bir cinayet (suç)
olduğunda birleşmekle beraber bu cinayetin oluştuğuna hükmedebilmek için
rahimdeki kitlenin cenîn olduğunun kesin olarak bilinmesini şart koşmuşlardır.
Karındaki şişlik ve hareketin ur, gaz ve benzeri şeylerden olma ihtimâli
bulunduğu müddetçe onu yok etmenin cinayet sayılmayacağı ileri sürülmüş,
çoğunluğa göre ihtimâlin ortadan kalkması için müdahale sebebiyle "kitlenin
dışarı çıkması ve cenîn olduğunun görülmesi" şart koşulmuştur. Cinayetin
oluşabilmesi için belli bir müddetin geçmesi, çıkarılan, düşürülen kitlenin
kısmen de olsa organlarının belirmiş olması şartları da aynı gerekçeye
dayanmaktadır; maksat çıkan şeyin insan olduğunun kesin olarak anlaşılmasıdır.
Günümüzde rahimdeki kitlenin cenîn mi yoksa başka bir nesne mi olduğunu anlamak
basit bir muayene ve inceleme konusu haline geldiği için, bu konudaki tereddüt
ve görüş ayrılıkları da ortadan kalkmış sayılır.
Fıkıhçıların cinayete hükmedebilmek için üzerinde durdukları bir konu da cenînin
ölümünün müdahale ile meydana geldiğinin bilinmesi şartıdır. Eskiden rahimdeki
cenînin hayatta olduğunu bilmenin yolları sınırlı ve ancak ilerlemiş aşamalarda
mümkün olduğundan bazı fıkıhçılar, "cenin sağ olarak çıkmalı ve sonra ölmelidir,
aksi halde müdahaleden önce ölü olup olmadığı bilinemez" demişlerdir. Bugün bu
konuda da bir tereddüt kalmamıştır; hem bütün aşamalarda cenînin hayatta olup
olmadığını hem de ölümün hangi sebepten kaynaklandığını bilmek mümkün hale
gelmiştir.
Kısas ve diyet gibi cezâların belirlenmesi bakımından önemli olun bir unsur da
cinayette "kasıt"tır. Mâlikî mezhebi fıkıhçıları, cenînin ölmesine sebep olan
fiilin kasten yapılmış olması halinde cinayetin kasten (teammüden) işlenmiş
olduğuna hükmetmişlerdir. Diğer üç mezhepte mûteber olan görüşe göre cenînin
insanlığı ve cinayet fiilinden önce rahimde yaşıyor olması hususları kesin
olmadığından cinayet kasten (amden, teammüden) değil, kasten yapılana benzeyen (şibhu'l-amd)
veya kazâ yoluyla (hatâen) olarak değerlendirilir.
Fıkıhçılara göre kürtajın ve çocuk düşürmenin cezâsı:
Ananın veya bir başkasının haksız ve müessir fiilinin sonucu olarak cenînin
ölmesi, öldürülmesi ve düşmesinin cezâsı, klâsik fıkıhta, çeşitli durumlara göre
değişik olarak verilmiştir:
a) Cenînin ölmüş olarak çıkması:
Bu durumda ölümün fiilden kaynaklandığı konusunda şüphe bulunduğundan cezâ
diyettir. Maddî tazminat mânâsına gelen ve "ğurre" adı verilen diyetin miktarı
beş deve veya bunu karşılayan nakit vb. olarak takdir edilmiştir.
b) Cenînin ana rahminden diri olarak çıkması ve çıktıktan sonra -rahimde iken
yapılmış müessir fiil sebebiyle- ölmesi:
Bu durumda ölümün, dışarıdan yapılan müdahale ile meydana geldiği kesinleşmiş
bulunduğundan, cenîne karşı cinayeti "kasten" sayanlara göre kısas, "kazâ
yoluyla veya kastene benzer" sayanlara göre tam diyet gerekir. Tam diyet erkek
çocuğu için yüz deve, kız çocuğu için elli deve veya bunların karşılığıdır.
c) Cenînin diri olarak çıkması ve sonra başka bir sebeple ölmesi:
Bu durumda ölüm, düşürme ve çıkarma fiiline bağlı bulunmadığından buna (erken
doğuma) sebep olanlara tâzir gerekir; tâzir devletin veya hâkimin takdirine
bırakılmış cezâdır.
d) Cenînin, ananın ölümünden sonra çıkması veya çıkmayıp içeride kalması:
Bu durumda da ya cenîn ölecek veya erken doğum olacaktır. Her iki halde de
-sonucun oluşmasına- suçlunun fiilinin sebep olduğu bilinmedikçe cezâ tâzirdir;
bilinirse cezâ diğer şıklara göre belirlenir.
e) Cenîni öldüren fiilin failine verilen cezâ yalnızca kısas veya diyetten
ibaret olmayıp bir de keffâret cezâsı vardır; bu da köle azad etmek, bulamazsa
iki ay kesintisiz oruç tutmak, bunu da yapamazsa -bazı fıkıhçılara göre- altmış
yoksulu bir gün doyurmak şeklinde yerine getirilir (Geniş bilgi için bak. Ûdeh,
et-Teşrî'u'l-cinâî, II, 292-303).
Günümüzde kürtajın cezâsı:
Kürtaj, rahimde sağ olduğu bilinen çocuğun, herhangi bir aşamada öldürülmesi ve
rahimin boşaltılmasıdır. Burada öldürülenin çocuk olduğu, kürtajdan önce
yaşadığı ve öldürme fiilinin kasten işlendiği konusunda hiçbir şüphe yoktur. Şu
halde kürtaj fiili -yerinde açıklanan- meşrû bir mazerete dayanmadığı takdirde
kasten işlenmiş bir cinayettir ve cezâsı da böyle bir cinayete verilen cezâ
olacaktır.
Başörtüsü Yasağı ve Çözüm Yolu
1. İslâm'da Örtünme (tesettür):
Müslümanların takvimine göre Medine'ye hicretten bu yana on dört asrı geride
bıraktık. Bu uzun zaman dilimi içinde müslümanlar Kur'ân'ı okudular, Sünnet ve
Sîret'in (Hz. Peygamberin (s.a.v.) açıklamaları ve uygulamalarının) da
yardımıyla onu anladılar, hayatlarına uyguladılar; bir hidâyet, bir rehber
olarak gönderilen Kur'ân bu vazifesini yerine getirdi. Hicretten sonra uzunca
bir süre (yedi sekiz yıl) içinde parça parça indirilen Nûr sûresinde iki âyet
örtünme ve iffeti koruma vazifesi ile ilgili idi, bu sûre iner inmez İslâm
kadınları başörtülerini, boyun ve gerdanlarını da örtecek şekilde bağladılar,
ondört asır hiçbir âlim örtünme emrini farklı anlamadı; yüz, eller ve ayaklar
dışında bütün vücûdun, uygun giysilerle örtülmesinin farz olduğu hükmünde
ittifak edildi (icmâ meydana geldi). Son birkaç asırda oryantalizm, sömürgecilik
ve kültür istilâsı bazı müslümanların kafalarını karıştırdı, kendi değerlerinin
evrensellik veya geçerliğinden şüphe etmeye başladılar, bunları başka düşünce ve
kültürlerin değerleriyle değiştirmenin zorunlu olduğuna inandılar, bunu
yapabilmek için yine dîne dayanmak gerektiğinden usûle uygun olmayan,
zorlamalara ve saptırmalara dayanan ictihadlara (!) kalkıştılar. Bu yeni,
zorlama ve uyarlama (kitabına uyudurma) amacına yönelik ictihadların, son yirmi
otuz yıl içinde yöneldiği hedeflerden biri de örtünme oldu. Yeni yorumcular
ondört asırlık uygulamayı, Kur'ân âyetlerini, hadîsleri, fıkıh âlimlerinin
icmâını bir yana bırakarak önce "madem ki uygar dünya örtünmüyor güzel ve doğru
olan budur, biz de böyle yapmalıyız" fikrine geldiler, sonra bu fikri zorla
uygulamaya koyanların işini kolaylaştırmak için, mûteber olmayan okuma ve
yorumlama yollarına saptılar.
Türkiye altmışlı yılların sonlarına doğru başörtüsünü üniversitelerde (önce
Ankara İlâhiyât'ta) yasakladı, sonra bütün fakülteler yasak kapsamına alındı
derken sıra İlâhiyât Fakültelerine ve İmam Hatip okullarına geldi. Buralarda
okuyan ve dinî uygulamalar bakımından daha hassas olan kızlarımız, yasağa karşı
direnmeye başlayınca bir yandan cezâ uyguladılar, öğrenim haklarını ellerinden
aldılar, "ya kırk katır ya kırk satır" dediler, insanları en tabîî iki hak ve
taleplerinden birini diğeri için fedâ etmek (ya örtünmeyi, ya okumayı ve
çalışmayı seçmek) durumunda bıraktılar, bir yandan da örtünmeyi dinî bir
gereklilik olmaktan çıkarmak için ilâhiyatçılardan yetkisiz, bilgisiz, duyarsız,
uyumlu olan bazı kimseleri devreye soktular. Şimdi onlar her gün yeni bir şey
bulduklarını zannederek (veya iddia ederek) yirmi otuz yıl önce söylenmiş ve
cevaplandırılmış "argümanlarını" tekrarlıyorlar.
Sekiz on yıl önce, bana, Ezher Üniversitesine ve Diyanete, "bir dergi adına Dr.
Fahri demir tarafından" sorulmuş sorular ile bunlara tarafımdan verilmiş
cevaplar, İslâm'da Kadın ve Aile isimli kitabımda yayınlanmıştır. Okuyanlar
göreceklerdir ki, bugün söylenenler yeni değildir ve insaflı olanlar için iknâ
edici açıklamalar yapılmış, cevaplar da verilmiştir.
2. Başörtüsü
yasağının doğurduğu problemin çözümü:
Bize göre çözüm, başörtüsü yasağı yüzünden zarar gören, zarar görenlerle aynı
duygu, düşünce ve değerleri paylaşan, çağımızda geçersiz olan bir zihniyet ve
tutum sebebiyle insanların zarar görmelerine, mutsuz olmalarına sebebiyet veren
tarafların üzerlerine düşeni yapmaları sonucunda elde edilecektir.
a) Başörtüsü yasağına karşı direnen ve bu direnme sebebiyle zarar gören,
görevden atılan veya atılma durumunda olan, öğrenim hakkını kaybeden veya
kaybetme durumunda olan kimselerin önünde iki seçenek vardır: Azîmet ve ruhsat.
Azîmet zor, fakat sevaplı, onurlu, normalde olması gereken yolu tutmak, şahsî
zararı, genel menfaat için (din özgürlüğünü korumak, hakkı almak için)
göğüslemek, gerekirse ve imkânlar müsait ise diplomadan vazgeçmek, başka
yollardan bilgi ve eğitim eksiğini gidermek, isteniyorsa yurtdışında okumak,
resmî değil ise sivil kesimde iş bulmak, hayatını meşrû şekilde yaşamak ve
değerlendirmek.
Ruhsat ise zarûret sebebiyle geçici ve sınırlı olarak yasağın kalkması hükmünden
yararlanmaktır. Kadın vücûdunu normal hallerde yabancıya (namahreme) göstermez,
ama hasta olursa muayene ve tedâvi için doktora gösterir, hattâ dokundurur. İşte
bu, zarûrete dayalı bir ruhsattır. Okumadığı veya çalışmadığı takdirde güç
durumda kalacağını veya kalınacağını bilen kızlar ve kadınlar da, geçici olarak
ve yalnızca yasak bölgede olmak şartıyla başlarını açarlarsa ruhsat hükmünden
yararlanmış olurlar.
b) Ruhsattan yararlananlar, azîmet yolunu seçenler ve kendileri yasak kapsamına
girmeseler de, girenlerin dertlerini ve meselelerini paylaşmak durumunda olanlar
(yani müslümanlar ve kendileri inanmasalar, inandıkları halde pratikte kusurları
olsa bile insan hak ve özgürlükleri için mücadele etmeyi insanlık ödevi
bilenler), evet bu üç gurup, başörtüsü yasağının kalkması, haksız ve hukuksuz
uygulamaların son bulması, din özgürlüğünün tanınması ve gereğinin yerine
getirilmesi için -hukuk ve meşrûiyet içinde kalarak- olanca güçleriyle mücadele
edeceklerdir. Bilinmelidir ki, bu üç gurup, milletin kâhir ekseriyetini teşkil
etmektedir. Yapılan kamu oyu araştırmaları, halkın yüzde yetmişine yakın bir
kısmının başörtüsü yasağına karşı olduğunu ortaya koymuştur. Bu mücadelenin
(aslında katılımcı demokrasinin ve genel olarak hak hukuk mücadelesinin)
başarıya ulaşmasının ön şartı sivil toplum örgütleri oluşturmaktır ve ortak
konularda bütün sivil toplum örgütlerinin işbirliği yapmalarıdır. Başörtüsü
yasağı kendi aile fertlerini ilgilendirmese bile, "bütün müminler kardeştir ve
bibirinin velîsidir" ilkesi gereğince başörtüsü mağdurlarının yanında yer
almayan, yasağın kalkması için elinden gelen gayreti sarfetmeyen müminler
sorumludurlar, günah işlemektedirler, zarûret sebebiyle inançlarının gereğini
yerine getiremeyenlerin de veballerini yüklenmektedirler.
Sadece İslâm değil, aynı zamanda demokrasi, hukuk, laiklik ve çağdaş uygarlık
başörtüsü yasağını koyan ve uygulayanların değil, ona karşı çıkanların
yanındadır. Tarafsız ilim adamlarının makâle ve kitaplarında defalarca
açıklandığı üzere laiklik, din, inanma, inanmama özgürlüğünü garanti altına
almak için vardır. Bu özgürlük, evrensel metinlerde tanımlanmıştır, onun içinde
inanmak, inancını yaşamak, yaymak, öğrenmek, öğretmek, örgütlenmek de vardır.
Hak ve özgürlükleri kısıtlayan hukukî ve meşrû kıstaslar/gerekçeler içinde
anlamsız fobiler, vehimler, uydurma tehlikeler yoktur. Objektif, açık ve yakın
tehlikeler vardır. TC. Anayasa Mahkemesinin 10-12-1988 yılında, Y. Ö. Kanununun
ek 16. maddesini ( "...Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türban ile
kapatılması serbesttir." diyen maddeyi) iptal ederken yazdığı gerekçe, yasak
için bir kanun gibi, uygulama dayanağı olarak kullanılamaz (Anayasa, md. 153).
Danıştay'ın kararları Anayasa Mahkemesinin gerekçesine dayandığı için maluldür.
Ayrıca bu kararlar, "dinî inanca dayalı mevzûât ile uygulamalar içindir", "dinî
inancım budur, bunun için örtünüyorum" diye ilân etmeyen, göğsüne levha asmayan
bir öğrencinin niçin örtündüğünü kimse soramaz, sormadan "inancı yüzündendir"
diye hükmedemez ve yasağı uygulayamaz; belli bir giyim şahsî zevk, tercih ve
moda gereği de olabilir. Dinî gerekçe açıklanmadığı sürece ek 17. madde çok
açıktır, buna göre "üniversitelerde kılık kıyâfet serbesttir." Avrupa İnsan
Hakları Komisyonu mahkeme değildir, karşı tarafın savunmasını dinleyerek hüküm
vermez, ayrıca komisyonun bilgisi eksiktir, ifadelerden Türkiye'de, laik olmayan
üniversitelerin de var olduğunu, dileyenlerin buralarda okuyabileceklerini
sandıkları anlaşılmaktadır. Komisyon'un, eğitim ve öğretim hakkını kişinin
elinden alacak bir karar vermesi mümkün değildir (Daha geniş bilgi için, İ.H.H.
Vakfının yayımladığı, Vakur Alperen'in "Başörtüsü Yasağının Hukukî Açıdan
Değerlendirilmesi" isimli kitabına bakılabilir).
Demokrasi halk irâdesine dayanır, çoğunluğun değil, azınlığı hattâ bireyin hak
ve özgürlüklerini devlete karşı korur. %70 lerin meşrû ve insan hakkı olan
talebi, meşrû hiçbir gerekçe yok iken reddedilemez. Azınlığın gücüne dayanılarak
reddedilirse o sistemin adı demokrasi olmaz.
Başörtüsü yasağını savunanların hukukî dayanakları yukarıda özetlenmiştir. Bu
dayanaklar zayıftır, tutarsızdır, tartışmaya açıktır. Yasağa karşı olanların
haklı olmalarına rağmen sonuç alamamalarının sebebi örgütsüzlük, eğitimsizlik,
korkaklık, nemelâzımcılık ve gevşekliktir.
c) Demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine, laikliğe (veya
din ve vicdan özgürlüğüne) ve çağdaş uygarlığa aykırı olduğu halde inat,
taassup, şartlanmışlık, eksik bilgi ve anlamsız korku yüzünden yasağı devam
ettirenler, yanlış yolda olduklarını, bu kadar değere ve güce karşı uzun süre
direnmenin mümkün olmadığını, ülkemiz ve insanımız daha fazla zarar görmeden bu
yanlış yoldan dönmek gerektiğini anlamalıdırlar. Yasaktan yana olanların samîmî
kesimi, tarafsız ilim adamlarını ve araştırmaları da dinlemeli, görmeli, yeniden
düşünmelidirler; yasağı çıkarları için bir araç olarak kullanan bir avuç insanı
da başta onlar yola getirmeli veya oyunlarına âlet olmamalıdırlar.
Pratik olarak en kolay çözüm, Y.Ö.K. nun yasağı kaldırmasıdır. Ek 17. madde
açıktır, kılık kıyâfet serbesttir, yasak dîne dayalı mevzûât ile ilgilidir,
böyle bir mevzûât yoktur, örtünen ve açılanın hangi gerekçe ile böyle yaptığı da
-açıklamadığı, reklâm ve propaganda yapmadığı süraca- kimseyi ilgilendirmez.
Y.Ö.K. u bunu yapmazsa iş meclise düşer. Meclis, kanunla oluyorsa bununla,
olmuyorsa Anayasa'nın ilgili maddesine, "kılık kıyâfetin laikliğe aykırı olarak
yorumlanamayacağına" dair bir fıkra ekleyerek bu meseleyi çözebilir.
Kılık Kıyâfet ve Örtünme
İslâm dîni kadın ve erkekler için -belli kimselere karşı belli ölçülerde-
örtünme (tesettür) yükümlülüğü getirmiştir, ancak örtülecek yerlerin hangi kılık
ve kıyâfetle örtüleceği konusunda bir belirleme ve sınırlama yapmamıştır.
Açılması, gösterilmesi câiz olmayan yerler, altını gösterecek kadar ince veya
şeffaf olmayan, örtülen yerin biçimini/şeklini gözler önüne serecek kadar dar
olmayan giysilerle örtüldüğü takdirde, tesettür (örtünme) vazifesi yerine
getirilmiş olmaktadır. Bundan ötesi ihtiyaç, örf ve âdet, tercih meselesidir.
Asırlardan beri Anadolu kadını şalvar adı verilen bir alt giysi, etekleri onun
içine sokulmuş bir entari veya gömlek, başı örten bir başörtüsü ile örtünür, bu
kıyâfetle dışarıda (tarlada, bahçede, harmanda, ormanda...) çalışır. Bu şekilde
örtünme câiz görülmüş, âlimlerce yadırganmamıştır. Bazı eski fıkıhçılar, böyle
örtünen bir kadının, başörtüsünden sarkan uzun saçları bulunursa, bunları örtü
içine almak zor olduğu için açıkta bırakabileceği, ama erkeklerin bu saça
bakmalarının câiz olmadığı şeklinde fetvâ bile vermişlerdir.
Daha çok şehirlerde, tesettürlü olmaya özen gösteren bazı müslüman kadınlar ve
kızlar da ceket-pantolon veya ceket-etek giymektedirler. Baş örtülü, ceket uygun
kalınlık, genişlik ve uzunlukta (kabaları örtecek kadar uzun), pantolon veya
etek de yine uygun genişlik, kalınlık ve uzunlukta olursa bunlarla dînin
istediği örtünme gerçekleşmiş bulunur.
Kadının ceket ve pantolon giymesini, "erkeklere özenme ve benzeme olduğu" için
câiz görmemek uygun değildir; çünkü kadın ceketi ve pantolonu onlara özgü,
farklı, erkeklerin kullanmadığı biçimde giysilerdir.
Arapça'da adına "cilbâb" denilen dış giysi, İslâm'ın geldiği asırda yaygın olan
kölelik uygulaması yüzünden, hür kadınların kadın kölelerden (câriyelerden)
ayırt edilmesini sağlamak için istenmiştir. Şimdi câriye kalmadığı için böyle
bir giysi ile ayırt etme ihtiyacı da ortadan kalkmıştır. Cilbâb kamu düzenini
sağlamaya yönelik ve değişmeye açık bir giysidir, örtünme (tesettür) ise iffeti
ve aileyi korumaya yönelik bir din emridir, değişmeye açık değildir.
"Örtünmeyenlerin iffetleri yok mudur?" şeklindeki soru/itiraz, tahrike ve kafa
karıştırmaya yönelik değilse yersizdir; çünkü dînin ve dindarların tezi,
"örtünmeyenler iffetsizdir" şeklinde olmayıp, örtünme emrinin, her iki tarafın
iffetini korumaya yardımcı olacağı, bunun için tesettürün farz kılındığı, bu
farzı yerine getirmeyenlerin -iffetsiz değil, emre uymadıkları için- günahkâr
olacakları şeklindedir.
Başını Örtenlerin Beyin Göçü
Türkiye'den çeşitli sebeplerle önemli
ölçüde beyin göçü olmuştur; kazancını beğenmeyenler, akademik hayatla
bağdaştırılması mümkün olmayan özgürlük kısıtlamalarından rahatsız olanlar, ilim
ahlâkına aykırı kayırmalar veya hak gasplarından zarar görenler, bekledikleri
takdir ve teşviki bulamayanlar... o güzel beyinlerini başka ülkelerde, başka
milletlerin yararına kullanmak ve kullandırmak üzere ülkemizi terkedip
gitmişlerdir. İrtica bahanesiyle insanımızı bölenler; dindarlara "irticâ"
yaftası takanlar ve bu yaftayı taktıkları gerçek ve tüzel kişileri "yeşil" ile
ifade edenler, son birkaç yıl içinde ülkemize bir kötülük daha yaptılar; yeşil
diye niteledikleri sermaye başka ülkelere göç etmeye başladı, milyarlarca
dolarlık ekonomik hareket ve üretimden -ülkemiz bu kadar ihtiyaç içinde iken-
başka ülkeler yararlanıyorlar. Bu iki olayda iki tarafa yönelik tenkitler,
farklı değerlendirmeler ve beklentiler olabilir. Ama biz bu yazıda daha başka
bir beyin göçünden söz etmek istişyoruz: "Başını örterek okumak isteyen dindar
kızlara bu imkân verilmediği için, çareyi başka ülkelere giderek okumakta
bulmaları ve muhtemelen önemli bir kısmının, tahsili tamamladıktan sonra da bu
ülkelerde kalarak hizmet üretecek olmaları" şeklindeki beyin göçünden. Bu beyin
göçü yalnız başını örten dindar kızlarımızla da sınırlı değil; aldıkları puanlar
kuşa çevrilerek, hakları açıkça yenerek kazandıkları (aldıkları puan hakkaniyete
uygun değenlendirilseydi kazanacakları, bu mânâda potansiyel olarak
kazandıkları) üniversitelere alınmayan İmam Hatip Lisesi mezunu (diğer meslek
liselerinden mezun olanlar da böyledir) erkek öğrenciler de bu öğrenci/beyin
göçüne katılmışlardır.
Bizim ülkemiz, ehliyetsiz yöneticiler ve ideolojik saplantılar yüzünden büyük
garâbetler yaşmaktadır. Bir yandan elimizde torba (şimdi çanta) kapı kapı borç
veya bağış para arıyoruz, üç kuruşluk mal satabilmek, turizmden biraz döviz elde
edebilmek için nice fedâkârlıklara katlanıyoruz, öte yandan eğitim sektörünün
bir gelir kaynağı olduğunu göremiyor, buradan önemli kayıplara uğruyoruz. Bu
kayıplar hem yabancı öğrenci sayısını arttıramamak hem de kendi çocuklarımızı
başka ülkelerde okumaya mecbûr hale getirmekten kaynaklanıyor. Halbuki İngilizce
öğretim veren ülkelerle, ekonomik ve kültürel menfaat pazarında rekâbet
edebilmek ve talebe çekebilmek için Fransızca ve Almanca öğretim yapan ülkeler,
öğrenci kabûlünde ve öğrenim harcında kolaylıklar getiriyor, daha başka
teşvikleri de devreye sokuyorlar.
Geçen yıl bazı sivil kuruluşlar ve daha ziyade gayretli velîler sâyesinde,
başörtüsü kullandığı veya İmam Hatip Lisesinden mezun olduğu için Türkiye'de
mağdur edilmiş üçyüze yakın erkek ve kız öğrencimiz, Avusturya gibi öğretim dili
Almanca olan ülkelere gittiler. Bazı bağnaz laikçilerin engelleme teşebbüsleri
başarılı olmadı, Avrupa zihniyeti bu bağnazlıkları hayretle karşıladı,
öğrencileri kabûl ettiler, hem ekonomik katkılarından yararlanıyorlar hem de
kendi dil ve kültürlerine adam kazanıyorlar. Bu yıl için Fransa kapısını da
açmak için teşebbüsler yapıldı. Bir daha hatırlatalım ki, Almanya, Avusturya,
Fransa üzerinde durmalarının sebebi ekonomiktir; çünkü bu ülkelerde üniversite
parasızdır ve hayat da nisbetem ucuzdur. Bir örnek vermek gerekirse geçen yıl
(2000-20001 ders yılında) Avusturya'da dört öğrenci bir ev tutar ve üniversitede
okursa her birinin aylık gideri 200 dolar civarında oluyordu.
Elbette ideal, hattâ normal olan her öğrencinin kendi ülkesinde okuması, alacağı
öğrenimin, dünya ile rekâbet edecek düzeyde olmasıdır. Biz bunu her şeyden önce
kültür ve ekonomi yönünden gerekli görürüz. Ancak öğrenci/beyin göçünün
ülkemizde, ideolojik ayrımcılıktan başka sebepleri de var. Vaktiyle bir Fransız
lisesinde öğretmenlik yapmıştım. Oldukça kaliteli bir öğretim yaplıyor ve iki
dil öğretiliyordu. Son sınıf öğrencileri yılın başından itibaren, hararetli bir
şekilde yabancı ülkelerin üniversiteleriyle yazışmaya başlar ve her biri birkaç
üniversiteden kabûl almaya uğraşırlardı. Kendilerine niçin ülkemizde yüksek
öğrenim yapmak yerine başka ülkelere gitmek istediklerini sorduğumda, "öğrenim
kalitesini, burs imkânlarını ve mezun olduktan sonra iş bulma şansını" gerekçe
göstermişlerdi. Cumhuriyet döneminde eğitim ve öğretim hayatımızda devrimler
yapıldığını, büyük başarılar elde edildiğini söyleyerek boş yere öğünenlerin bu
durum karşısında utanç duymaları gerekiyor. Bunca emeğe, bunca masrafa rağmen,
ilme ve öze değil, ideolojiye ve şekle ağırlık verildiği için elde edilen sonuç,
ancak mecbûr olanın, başka çaresi bulunmayanın ülkede kalması, yüksek tahsilini
burada yapması oluyor. İmkânı olanlar isteyerek, öğrenim hakkı elinden alınanlar
da istemeyerek yurt dışına gidiyorlar. Bu durum karşısında oturup düşünmesi,
yanlış yoldan dönmek için çareler araması gerekenler, üniversite öğreniminin
seviyesini Batı'nın başarılı üniversiteleri düzeyine çıkarmak için tedbir alacak
yerde, başörtüsünü birinci mesele yapıyorlar, rektörleri, dekanları, öğretim
üyelerini bu bakımdan değerlendiriyor, takdir veya tekdir ediyorlar!
Bu ülke bizim. Biz derken inancı ve hayat tarzı ne olursa olsun bütün
vatandaşları kastediyorum. Kimseyi dışlamıyorum. Ama bu ülke vatandaşlarının
büyük ekseriyetinin müslüman olduğunu ve bunların %80'e yakın çoğunluğunun da
"isteyen başını örtsün, isteyen açsın; devlet bu işe karışmasın" dediğini
bilimsel araştırmalara dayalı olarak biliyorum. Bu durum karşısında ideolojik
saplantı ve ayrımcılıkta ısrar edenlere şunu hatırlatmakta yarar görüyorum:
Girdiğiniz yol yanlıştır, çağdışıdır, İslâm'a olduğu gibi insan haklarına ve
demokrasiye de aykırıdır. İnsanları böyle tedbirlerle tektip (inancı, dünya
görüşü, hayat tarzı aynı) hale getiremezsiniz, milletin birlik ve beraberliğini
sağlamak için -eşyanın tabiatına aykırı ve imkânsız olan tektipleştirme yerine-
başka modeller, yöntemler yollar ve alınacak tedbirler vardır. Bunları başında
sosyal ve hukukî adâlet, özgürlük, hoşgörü ve "ortak kültür, tarih ve
menfaatler"e bağlı bir ortak bilinç oluşturmak gelir.
Karşı taraf bu öğütlere kulak asıncaya ve aklın, sağduyunun, insafın emrettiği
yola girinceye kadar dindar müslümanlara düşen vazife, ülkemizde mağdur edilen
çocuklarını okutmak için gerekirse yurtdışı imkânlarından yararlanmak, bu
durumda olan öğrencilere de yardımda bulunmaktır. Allah'a şükür hali vakti iyi
veya orta birçok müslüman var; bunlar birer ikişer gencin yurtdışında öğrenim
masrafını üstlenseler binlerce mağdur kızımız ve oğlumuz iyi seviyede öğrenim
görebilirler ve şundan emin olalım ki; bunların büyük bir kısmı ülkelerine geri
döner, beyinlerini bu aziz milletin hizmetine sunarlar.
Bütün imkân sahiplerini bu iki başlı hizmet yarşına davet ediyorum.
Çok Eşlilik ve İslâm
Çok eşlilik teorik olarak ya karının veya kocanın birden fazla olması ile
gerçekleşir. Ancak bir ailede karının tek, kocanın birden fazla olması
uygulaması tarih boyunca çok nadir olmuş ve ilâhî dinlerin hiçbirinde meşrû
görülmemiştir. Kocanın tek, karılarının birden fazla olması ise hem tarihte daha
çok görülmüş geldiği coğrafyada sınırsız olarak çok karılı aileler vardı hem de
dinler tarafından, bazı kayıtlar ve sınırlarla onaylanmıştır.
Kur'ân-ı Kerim'in, birden fazla kadınla evlenmenin meşrûiyetine, doğrudan buna
yönelik bir ifade ile değil, bir başka münasebetle (yetimlerin hakını korumaktan
söz ederken) temas etmiş olması düşündürücüdür. Şöyle buyuruluyor: "Yetimlere
mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi
mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu büyük bir günahtır. Yetimlerin hakkına
riâyet edememekten korkarsanız (bunların yakasını bırakın da) beğendiğiniz
kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız bir
tane kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye (ile yetinin); bu, adâletten
ayrılmamanız için en uygun olanıdır (Nisâ: 4/2-3).
İnsanoğlunun dünya hayatında mutluluğu bulabilmesi ve yaratılış amacını
gerçekleştirmesinin maddî şartları içinden ikisinin önceliği vardır: a) Aile ve
cemiyet içinde sağlıklı, dengeli ve düzenli "karşılıklı ilişkiler", b) Âdil ve
makûl bir "insan-servet ilişkisi". Nisâ sûresinin ikinci âyetinden altıncı
âyetin sonuna kadar -birinci âyette önemle tavsıye edilen aile ve akrabalık
bağlarına riâyetin tabiî sonuçları olarak- geniş ailede yetimlerin haklarından
söz edilmiş, velîsi ile yetim arasındaki şahsî ve mâlî tasarruf ilişkisi
kaidelere bağlanmıştır. Aradaki iki âyette evlilik ve mehir konularına temas
edilmiştir; ancak bu temas, yetimlerin hukuku ile ilgili kaideler koyma ve
tavsiyelerde bulunma irâdesinden doğduğu için "dolaylı" olmuştur. Yani meşhur
teaddüd-i zevcat (birden fazla kadınla evlenme) izni doğrudan hüküm konusu
olmamış, yetimlerin haklarını korumak için bir araç olarak "dolaylı yoldan"
zikredilmiştir.
Âyetin dolayısıyle temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti,
İslâm'ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. İslâm öncesi çağlarda
Mısır, Hindistan, Çin ve İran'da, eski Yunan ve Roma toplumlarında, Yahûdîlerde
ve Araplarda ya nikâhlamak, yahut da evde veya evin dışında bir yerde dost
tutmak sûretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyorlar veya evliliğe
benzer ilişkiler yaşıyorlardı. Bu çağlarda birden fazla kadınla evlenmenin
birden fazla sebebi mevcûttu. İslâm'ın geldiği coğrafyada sınırsız olarak çok
karılı aileler vardı. Kırsal bölgede özellikle köylerde ve dağ başlarında
yaşayan bedevîlerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem korunma, hem de
çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç
göstermesidir. Diğer sebepler arasında kırsal hayatın güçlüğü ve birçok emekçiyi
gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve
talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak
da kadın-erkek arasındaki sayıca eşitlik dengesinin erkek aleyhine bozulmasıdır.
Şu halde İslâm bunu (teaddüd-i zevcâtı, poligamiyi) getirmemiş, mevcût
uygulamayı belli şartlara ve hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam
ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a)Henüz evlenmemiş
olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmelerini tavsîye etmiş, birden fazla
kadınla evli olanlar için adâlete riâyet edememe tehlikesinin bulunduğunu,
bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile
getirmiştir. b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap
etmiş, birden fazla kadın arasında adâlete tam riâyetin mümkün olmadığını bir
kere daha hatırlattıktan sonra hiç olmazsa adâletsizlikte, farklı ilgi ve
muamelede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir. 129. âyette şöyle buyurulmaktadır:
"Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç
yetiremezsiniz; bari birine tamamen kapılıp da diğerini askıda imiş gibi
bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a itâatsizlikten sakınırsanız bilin ki
Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir." Burada ne kadar istense,
üzerine düşülse, gayret edilse de birden fazla eş arasında âdil davranmanın
mümkün olmadığı açık ve kesin bir ifade ile dile getirilmiştir. Bu gerçeklik
karşısında beklenirdi ki Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenmeyi yasaklasın;
ancak O, zarûretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği için bunu
yasaklamadı, kulların uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü yerine ikili bir
tavsiye ile yetindi: a) Tek hanımla evli olanlar -aksine bir zarûret
bulunmadıkça bununla yetinmelidirler; çünkü birden fazla kadınla evlenmeleri
halinde haksızlıklar olacak ve bundan dolayı günaha girebileceklerdir. b) Fiilen
birden fazla kadınla evli bulunan erkekler ise gönül ilişkisi, sevgi ve bağlılık
gibi insanın elinde olmayan durumlar ve farklılıklar dışında, objektif,
ölçülebilir, maddî konularda kadınlarına eşit davranacak, biri ile evlilik
hayatını fiilen yaşarken diğerini askıda (yalnız, ilgi ve ilişkiden dışlanmış,
ihtiyaç içinde veya maddî bakımdan diğerlerinden aşağı durumda)
bırakmayacaklardır.
İslâm'ın tek veya çok eşlilik konusundaki bu tavrı, resmen bir kadınla evlenmeyi
âdet edinmiş ve kanunlaştırmış başka kültür ve din mensupları tarafından ele
alınmış, şu itirazlar ve tenkitler ileri sürülmüştür:
a) Bir kadının üzerine bir başka kadınla evlilik yapıldığında eşler arasındaki
karşılıklı sevgi ve şefkatin yerini nefret, kıskançlık, kin ve intikâm duyguları
alır. Bu duyguların etkisi altında kalan kadın aile içi vazifelerini ihmâl eder,
kocasınıdan intikâm almaya kalkışır, bunun için israftan kocasını aldatmaya
kadar birçok olumsuz davranışlara sapabilir.
b) Tarih boyunca yaşanan tecrübe, kadınla erkeğin yaklaşık olarak eşit sayıda
olduklarını ortaya koymaktadır; bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi bu
tabiî ve fıtrî eşitliği, dengeyi bozmaktadır, tabiî olana aykırıdır.
c) Birden fazla kadınla evlenmeye izin vermek erkeklerin şehvete ve doyumsuzluğa
sevkedilmesi, cinsî tatmine öncelik verilmesi sonuçlarını doğurur.
d) Evlilikte bir erkeğe karşı dört kadın dengesi, kadının şeref ve haysiyeti
bakımından küçük düşürücüdür; İslâm bile şâhitlik, miras gibi konularda bir
erkeğe karşı iki kadın dengesini getirdiğine göre evlilikte dört kadın dengeyi
bozmaktadır.
Yabancıların başlattığı, giderek bazı müslümanların da katıldığı bu tenkit ve
itirazlara şu cevaplar verilmiştir:
a) İslâm duyguyu dışlamamakla beraber aileyi, duygu temeli üzerine değil, mantık
ve fayda temeli üzerine kurmuştur. Bu tercih insanların duygularını öldürmeye
değil, ikinci plâna itmeye, aklın ve inancın kontrolüne vermeye yöneliktir.
Duygular, meyiller ve psikolojik tavırların çoğu telkin ve eğitim ile oluşur ve
değişirler; birden fazla kadınla evliliğin yaygın olduğu bir toplumda İslâm
kadınının duyguları ile, tek kadınla evliliğin geçerli olduğu toplumlardaki
kadınların -bu konu ile ilgili duygu ve eğilimleri- aynı değildir. Bu olgunun
delîli, kadın ve erkeğin zinâsı konusunda İslâm ve Batı toplumları arasındaki
farklı anlayış ve tavır alıştır. İslâm kadınları meşrû nikâhla evlenmiş
kadınlara ve birden fazla kadınla evli erkeklere karşı fazla olumsuz tepki
göstermezken, gerek kadının ve gerekse erkeğin karşı cins ile veya hemcinsi ile
yaptığı zinâya, fuhşa karşı olumsuz bir tavır takınmakta, bu fiili şiddetle
kınamakta, ayıp ve günah saymaktadırlar. Bu sosyo-psikolojik vâkıanın tabîi bir
sonucu olarak Batı toplumlarında zinânın her çeşidi daha fazla yaygınlık
kazanmış, hattâ meşrûlaştırılmak üzere kanun teklifleri, hukukî düzenlemeler
yapılmıştır.
İslâm topluluklarında ikinci eşler, kendi serbest irâdeleri ile ikinci eş olmayı
istemektedirler, birinci eşler de ortak istememeleri halinde, evlenme akdini
yaparken bunu şart olarak ortaya koyma hakkına sahiptirler. Tarihî tecrübe İslâm
ailelerinde, birden fazla kadının bulunması halinde israf, intikâm zinâsı,
aileye ait vazifelerin ihmâli gibi davranışların nadir olduğunu göstermiştir.
Kadınların ikinci eşi istememeleri doğumdan gelme (fıtrî, tabiî) bir kıskançlık
duygusu yanında, belki bundan daha etkili olarak sosyal, psikolojik ekonomik ve
hukukî âmillere bağlı olarak edinilmiş (ârızî) bir şuur ve irâde halinden
kaynaklanmaktadır.
b) Tabiatın kadınla erkeği eşit kıldığı, birden fazla kadınla evlenmeye izin
verildiğinde bu eşitliğin bozulacağı iddiası da gerçeğe uymamaktadır. Fizyolojik
ve psikolojik olarak evliliğe hazır hale gelme bakımından kadınların önceliği
vardır; sıcak bölgelerde kızlar dokuz yaşında bu olgunluğa erişirken erkeklerin
onaltı yaşlarını beklemeleri gerekmektedir. Medenî denilen ülkelerde kızların,
kanunî evlenme çağına gelinceye kadar bekâretlerini korumaları gittikçe daha zor
ve nadir hale gelmektedir, bu da onların evliliğe daha önceden hazır duruma
geldiklerinin bir başka delîlidir. Buradan hareketle bir hesap yapıldığında şu
sonuç çıkacaktır: Belli bir yılda onaltı yaşına girmiş bin erkek ve dokuz yaşına
girmiş bin kız olsa, kanunî evlenme çağı olan yirmi beş yaşa kadar erkeklerden
on nesil, kızlardan ise onbeş nesil biyolojik olarak evlenmeye hazır hale gelmiş
olacaklardır, bu takdirde biyolojik büluğ bakımından kızların sayısı -farazî
olarak- erkeklerinkinin iki katına da çıkabilecektir; bu vakıa, tabiat eliyle (sünnetullah
gereği) bir erkeğe iki kızın hazırlanmasını ifade eder.
Kadınların ortalama ölüm yaşları erkeklerinkinden uzundur, buna karşılık
erkeklerin de çocuk sahibi olma yaşları kadınlarınkinden daha uzundur. Bu iki
yaş ortalaması farkı bir arada düşünüldüğünde, ortalama olarak çocuğu olabilecek
yüz erkeğe karşı çocuk yapabilecek elli kadın bulunur.
Başta savaş olmak üzere ölüm getiren olaylar daha çok erkek ölümü getirmektedir.
Bu sebeple bazı büyük savaşların sonunda toplumda, kadınların evlenecek erkek
bulamadıkları ve hükumetlerinden iki kadınla evliliğe izin talep ettikleri
olmuştur.
Kadınlar ile erkeklerin eşit sayıda olduklarından hareketle, poligaminin sosyal
sıkıntılara yol açacağı iddiası ancak bütün erkeklerin veya çoğunun birden fazla
kadınla evlenmesi durumunda düşünülebilir. Halbuki İslâm'ın ikinci kadınla
evlenebilmek için koştuğu şartlar erkelerin çoğunda değil, azında
gerçekleşmektedir. Yaşanılan tecrübe de poligaminin uygulandığı yerlerde kadın
kıtlığının değil, tek kadınla evlenmenin kanunlaştırıldığı yerlerde bekâr erkek
kıtlığının yaşandığını ortaya koymuştur.
c) İslâm'ın kadınlar için getirdiği edep kuralları ve terbiye tarzı onların
cinsî duygu ve güçlerinin -erkeklere nisbetle- daha az gelişmesi ve tahrik
edilimesi sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca tabiatları icabı yaşadıkları ay hali,
gebelik, lohusalık, emzirme gibi haller evlilik hayatlarının üçte birinde onları
cinsî hayattan uzak tutmaktadır. Bunlara bir de İslâm'ın, ümmet sayısının
çoğalmasına verdiği önem eklenince gerekli durumlarda bir erkeğin, birden fazla
kadınla evlenebilmesinin câiz kılınması kaçınılmaz olmaktadır. İslâm da bunu
yapmış, birden fazla kadınla evlenmeyi menetmediği gibi, farz, vacib, müstehab
da kılmamıştır.
İnsanlar menedildikleri şeye karşı düşkünlük gösterirler. Müslüman erkek fiilen
evlenmese bile bir başka kadınla daha evlenme imkânının bulunduğunu bilerek bu
"yasaklılık" psikolojisinden kurtulmaktadır.
d) İslâm'ın kadına nasıl değer verdiği, onun haklarının korunmasına nasıl îtîna
gösterdiği hem dinî metinlerde, hem de örnek devirlere ait uygulamalarda açıkça
görülmektedir. Birden fazla kadınla şartlara bağlı evlenme izninin, kadınların
hakları ve değerleri ile olumsuz bir ilgisi yoktur; bu iznin gerekçesi
yukarıdaki maddelerde açıklandığı üzere dînî, ictimaî, iktisadî, ahlâkî
zarûretlere dayanmaktadır.
Uyugulamada çok kadınla evli erkeklerin adâletsizliği, kumalar arasındaki
geçimsizlik, böyle ailelerde evlerin cehennem çukuruna dönüşmesi, insanlar
arasındaki güzel ilişkilerin çirkinleşmesi bir vâkıadır. Ancak bu çirkinliklerin
ve kötülüklerin âmili kanun (şerîat) değil, onu uygulayan -daha doğrusu
uygulamayan- müslümanlardır. Demokrasiyi ele alalım, Batı'da güzel sonuçlar
verdiği halde Doğu'da adı mevcût, kendisi mefkuddur (yoktur). Birçok yerde
demokrasi terkedilmiş, komünizme geçilmiş, bu defa onda insanlık için huzur,
adâlet ve saâdet aranmıştır, ancak uygulama teoriye uymamış, onda da aradığını
bulamayanlar yeniden demokrasiye geçer olmuşlardır. Şu halde bir hukukî, ictimaî,
siyasî sistem hakkında doğru değerlendirme yapabilmek için sistemin kendisi ile
uygulamayı birbirinden ayırmak, birinin kusurunu diğerine yıkmamak
gerekmektedir.
Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler.
İslâm'da köklü değişim sözkonusu değildir, onda değişmez kurallar vardır, ancak
hangi kural olursa olsun uygulandığında tabiî olmayan bir olumsuz sonuç
doğuyorsa uygulamayı durdurma imkânı da mevcûttur. Bu cümleden olarak bir
cevazdan (izinden, serbest bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik,
genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde İslâmî
yönetim tarafından engellenebilir; bu kanunu (şerîatı) değiştirmek mânâsına
gelmez; bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla
evli kalmayı yeglemesine benzer. Günümüzde bizde ve bize benzer toplumlarda tek
kadınla evlilik örf ve âdet haline geldiği için, bir kimsenin karısına kuma
alması, birinci kadını, ondan olma çocukları ve çevresini, başka çağ ve
toplumlarda olandan daha ziyade etkilemekte, üzmekte, perişan etmektedir. Bir
müminin, insanları bu kadar üzüntüye sokacak bir davranışta bulunabilmesi için,
zevkten başka sebepleri olmalıdır.
Savaş ve İslâm
İslâm'ın diğer devletleri bir vâkıa, inkârı kabil olmayan bir varlık olarak
tanıdığında, buna göre onlarla çeşitli milletlerarası ilişkilere girdiğinde
şüphe ve tartışma yoktur. Ancak İslâm'ın diğer devletlere karşı dînî-hukukî
tavrının ne olduğu, ne olması gerektiği tartışılmış ve ortaya iki görüş
çıkmıştır:
Birincisi, İslâm'a göre sulh esas, savaş ârızîdir (geçici sebeplere bağlıdır).
İslâm devleti, karşı tarafın tecavüzü, hak ihlâli vb. sebepler bulunmadıkça
gayr-i müslim devletlerle devamlı sulh içinde yaşar ve ilişkiler kurar. İslâm'da
savaş barış içindir ve savunmaya yöneliktir; ilk taarruz daima karşıdandır...
Buna karşı ikinci görüş şudur: İslâm yeryüzünde yalnız ilâhî hükümranlığa boyun
eğmiş ve bunu temsil eden devletin meşrûiyet, varlık ve istiklâlini tanır; bu
devlet ise İslâm devletidir. Diğer devletler gayr-i müslim oldukları müddetçe
müslüman devlet onlarla savaş durumundadır. Barış, ya İslâm devletinin
güçsüzlüğünden, ya gayr-i müslimlerin İslâm'ı kabûl etmelerinden yahut da İslâm
devletinin egemenliği altına girmelerinden dolayı tercih edilir.
Daha ziyade muasır İslâm hukukçularına ait bulunan birinci görüş sahipleri
mesned olarak Kur'ân-ı Kerim'in "sulh isteyen düşmanla sulh yapılmasını" (el-Enfal:
8/61), "taarruz ve tecavüzde bulunulmamasını" (el-Bakara: 2/190) emreden ve
"tecavüze uğradıkları için müslümanlara savaşma izni verildiği"ni bildiren (el-Hacc:
22/39) nasları delîl olarak kullanmışlardır. Cumhuru teşkil eden ikinci görüşün
sahipleri ise "fitnenin (küfrün) ortadan kalkmasına ve dînin yalnız Allah'ın
dîni haline gelmesine kadar savaşmayı" (el-Bakara: 2/193), "ehl-i kitab ile,
İslâm hâkimiyetini kabûl edip cizye vergisini ödeyinceye kadar savaşılması"nı
buyuran (et-Tevbe: 9/29) âyetlere ve bunları teyid eden hadîslere dayanmakta,
karşı tarafın delîllerini ise "onlar müslümanların zayıf oldukları zamanlara ait
ve geçicidir" şeklinde yorumlamaktadırlar. Cumhurun görüşünü destekleyen bir
husus da İslâm devletinin karakteridir. Bilindiği gibi İslâm devleti vatan, ırk
vb. maddî değerler üzerine değil, manevî değerler ve özellikle din temeli
üzerine kurulmuş bir devlettir. Din ise belli bir toprak parçasına veya topluma
hapsedilemez; onun hedefi cihan hâkimiyetidir; nûru bütün insanlığı
aydınlatacak, kula kulluk son bulacak, insanlar yalnızca Allah'a kulluk ederek
eşref-i mahlûkât (yaratıkların en şereflisi, en üstünü) olduklarını ispat
edecek, iki cihan mutluluğunun kapılarını açacaklardır. Savaşın gâyesi -hiç
şüphe yok ki- bütün insanları zorla müslüman etmek değildir; savaş, isteyenlerin
İslâm'a girmelerini, istemeyenlerin ise İslâm'ın hâkimiyeti altında dünya
nimetlerinden istifade ederek adâlet ve hürriyet içinde yaşamalarını
sağlayacaktır. İşte bu mânâda ve bütün insanlığa şâmil barış, refah ve mutluluk
müslümanların kılıçlarının gölgesi altında gerçekleşecektir (bir çeşit pax
islâmica). "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu etmeyin, Allah'tan
âfiyet (rûh ve beden sağlığı, huzur...) isteyin. Düşmanla karşılaşınca da sabır
ve sebat gösterin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır."(Müslim, el-Cihad,
5.) diyen hadîs bu mânâlara ışık tutmaktadır. Yine bu hadîse göre İslâm'da savaş
arzu edilen, sadiste zevk alınan bir vâsıta değil, başka çare bulunmadığı zaman
başvurulan, yüce gâyelere yönelik bir vâsıtadır.
Bize göre bu iki görüşü/yorumu şöyle bir noktada buluşturup birleştirmek
mümkündür: İslâm'da savaşın sebebi başkalarının zararına maddî menfaat, nüfuz ve
hâkimiyet sağlamak değildir. Sebep haksızlıktır, hukukun çiğnenmesidir (din ve
vicdan özgürlüğünün ortadan kaldırılması, insanların yurt ve yuvalarının
ellerinden alınması, zayıfların sömürülmesidir) Bu husus birçok âyette
vurgulanmıştır. Eğer bu sebep sulh yoluyla ortadan kaldırılabilseydi, amaca
barış yolundan ulaşmak mümkün olsaydı savaş "israf, zulüm ve mânâsız" olur,
dolayısıyla gayr-i meşrû hale gelirdi. Gerek Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde ve
gerekse sonraki İslâm devletlerinde fetihler, barış yoluyla dünyada hakkın ve
adâletin korunmasının mümkün olamaması vakıasına dayanmaktadır. Tarihi gerçek
şudur ki, müslüman olmayan topluluklar, kendi kavimlerinden veya dinlerinden
olmayanlara hak ve özgürlük tanımamışlar, güçlenip fırsat bulduklarında
saldırmışlar, akla, hayale, vicdana sığmaz zulümler yapmışlardır. Bu böyle
olduğu müddetçe hakka ve adâlete bağlı bir gücün (İslâm devletinin), savaş
yoluyla da olsa önceden tedbir almasında, zulme fırsat tanımamasında zarûret
vardır. Eğer bir gün insanlık, savaşmadan, güç kullanmadan hakkı teslim edecek,
kime karşı olursa olsun zulmü engelleyecek bir olgunluğa ulaşır ve buna göre
uluslararası bir örgüt oluşturursa, müslümanların buna katılmayıp savaşa devam
etmeleri için bir sebep kalmayacaktır.
Savaş Halinde Yasak Fiiller
Başka çare kalmadığında meşrû hale geldiği için başvurulan savaş, İslâm'a göre
bir katliâm, bir körükörüne imhâ hareketi değildir, hedefi belli bir askeri
harekettir. Bundan sivillerin, masûmların, çevrenin zarar görmemesi için
sınırlamalar ve yasaklar getirilmiştir:
a) İşkence. Öldürülecek olan kimseye dahi işkence edilemez; zulüm ve işkence
bütün çeşitleriyle yasaktır.
b) Savaşçı olmayanların öldürülmesi. Savaşçı, fizik bakımından savaşabilecek
kimselerdir. Bunların dışında kalanlar kasten ve doğrudan öldürülemez. Bu
cümleden olarak kadınlar, çocuklar, sahiplerine hizmet için gelmiş köleler,
körler, dünyadan el etek çekmiş din adamları, akıl hastaları, yaşlılar,
hastalar, kötürümler vb. leri öldürülmez.
c) İnsan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi.
d) Verilmiş söze ve yapılmış andlaşmaya aykırı hareket.
e) Savaş zarûreti bulunmadıkça ziraî mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması.
f) Namus ve şereflere tecavüz, zinâ ve gayr-i meşrû münasebetler. Düşman
kadınlarının ırzına geçen sivil ve asker müslümanlar zinâ cezâsı çekerler.
g) Düşmandan alınan rehineleri öldürmek. Bunlar misilleme yoluyla dahi
öldürülemez.
h) Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir etmek.
ı) Katliâm. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Raşid Halifeler zamanlarında savaştan
sonra esirler veya zaptolunan yerlerin ahalisi için katliam emri verildiğine
dair bir tek örnek dahi yoktur. Mekke fethini müteakip Rasulullah (s.a.v.) bazı
harb suçluları ve hainler dışında kalan düşmanlarını affetmiştir.
i) Kesin bir meşrû müdâfaa sözkonusu olmadıkça akrabayı öldürmek. Akraba düşman
saflarında olsa dahi öldürülmez.
j) Çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile
ilgili olmayan kimseleri öldürmek.
k) Harb esirlerini kalkan yapmak, onların arkasında düşmânâ doğru ilerlemek.
l) Bazı İslâm hukukçularının açık ifadelerine göre (meselâ Mâlikîlerden Halil)
zehirli ok kullanmak.( Buhari, Cihad, 150 vd.; el-Benna, el-Fethu'r-rabbânî (Tertibu-Müsnedi-Ahmed),
C. XIV, s. 61 vd.)
İslâm'da Savaş ve Barış
İslâm dînini peşin hükümle veya maksatlı olarak -olduğundan farklı- anlatan ve
yorumlayanların bir kısmına göre o bir savaş ve kılıç dînidir, kendisini
insanlara zorla kabûl ettirmiştir, müslümanlar imkân bulur, bir ülkede veya
dünyada hâkimiyeti ele geçirirlerse başka dinden olanlara hayat hakkı
tanımazlar. İktidara gelememeleri ve güç yetirememeleri halinde ise teröre
başvurur, masûm insanları öldürürler...
İslâm'ın temel kaynağı Kur'ân-ı Kerim ile Hz. Peygamber'in (s.a.v.) açıklama ve
uygulamaları yukarıdaki iddiayı/iftirayı kesin bir dille reddetmektedir. Eğer
müslümanlar şu veya bu yerde ve zamanda İslâm'ın buyruklarına, örnek
Peygamber'in (s.a.v.) uygulamalarına aykırı davranmışlarsa bu İslâm'ın değil,
onların (bunu yapan şahıs veya gurupların) suçu, günahı, ayıbı olur; hem hükümde
hem de cezâda genelleme yapmak zulümdür, terörün bir başka çeşididir.
Savaş ve barış konusunda birçok âyet içinde birkaç örneğe baktığımızda şu tablo
ile karşılaşırız:
"Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a güven; O her şeyi
işitendir ve bilendir. 62- Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah
sana yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O'dur. 63- Müminlerin
gönüllerini birleştiren de O'dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların
gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti, O izzet ve
hikmet sahibidir." (Enfal: 8/61-62)
"Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden
çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!"
diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 76-İman
edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâvâ uğrunda
savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın
tuzağı daima zayıftır." (Nisâ: 4/75- 76)
"Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz
Allah onlara yardım etmeye kadirdir./ Onlar ki, sadece "bizim Rabbimiz
Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah
insanların bir kısmı ile diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız
saldırıyı püskürtmemiş) olsaydı şüphesiz içlerinde Allah'ın isminin çokça
anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."(Hacc:22/39-40)
Ebû Bekir İbn el-Arabî'nin de isabetle kaydettiği gibi (Ahkâm, II, 854) bazı
âyetlerde geçen "fitne ortadan kalkıncaya ve dînin tamamı Allah için oluncaya
kadar onlarla savaşın..." meâlindeki cümleyi (meselâ Enfal: 8/39) iki şekilde
anlamak mümkündür. 1. "Dünyada veya bölgede hiçbir müşrik kalmayıncaya ve herkes
müslüman oluncaya kadar". 2. "Din ve vicdan hürriyeti yerleşinceye, herkesin
serbestçe dînini yaşaması imkânı doğuncaya ve böylece hak olsun bâtıl olsun din
seçimi ve dinî hayat baskıya değil, samîmî inanca dayanıncaya kadar. İkinci
anlayışın doğru olduğu, Hz. Peygamber'den (s.a.v.) beri örnek devirlerde görülen
uygulama ile ortaya çıkmıştır; çünkü hiçbir devirde savaş, müslüman olmayanları
zorla İslâm'a sokmak veya öldürmek için yapılmamıştır.
İslâm'ın savaştan amacının ne olduğu, meâli yukarıda verilmiş olan âyetle (Enfal:8/61)
açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimâlini ortadan kaldırmak, meşrû
savunmada bulunmak. Bu zarûretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın
zulümden ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesi ile gereksiz hale geleceği
için buna müsbet cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur.
Savaş ve barışla ilgili âyetleri bir bütün halinde değerlendirerek genel bir
sonuç çıkarma konusunda tefsirciler görüş ve söz birliğine ulaşamamışlardır.
Savaşın amacını dünyada müşrik kalmaması veya müminlerin dünyaya hâkim olmaları
olarak anlayanlara göre barışı emreden âyetlerin hükmü, sonradan gelen şu
âyetlerle kaldırılmış, neshedilmiştir: Müşriklerin yakalandıkları yerde
öldürülmelerini emreden âyet (Tevbe: 9/5) veya Ehl-i kitab'a karşı, İslâm'ı
kabûl edinceye yahut da İslâm devletine boyun eğerek cizye ve haraç vermeye râzı
oluncaya kadar savaşılmasını emreden âyet (Tevbe: 9/29), kezâ "Siz üstün durumda
iken düşmanı barışa çağırarak gevşeklik göstermeyin (Muhammed :47/35) meâlindeki
âyet.
Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbn el-Arabî'nin (II, 875 vd.) ve Cessâs'ın (III,
68) dile getirdikleri ikinci görüş şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek
olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve müslümanların kökünü
kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin
bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış müslümanların güçlerine, menfaatlerine
ve dînin amaçlarına bağlıdır; buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı
tarafın teklifini kabûl ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak
veya vermek câizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket
edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) de buna göre davranarak
Medine'ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik guruplarla barış antlaşması
yapmıştır, kezâ Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhunu yapmış, karşı tarafın
anlaşmayı bozarak -müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan- Huzâ'a
kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Necran hristiyanları
ile barış antlaşması imzalamıştır. Müslümanlar güçlenince Ehl-i kitab'a ya
İslâm, ya cizye, yarımada müşriklerine ise " ya İslâm, ya bölgeyi terk veya
ölüm" teklifi gelmiştir. "Savaş ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre
yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının gözetilmemesi" hükmünün
uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir
Savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezâsını kaldırarak suçsuz, günahsız
insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok
ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adâleti sağlamak
da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâkî amaçlarını
belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere
bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı
ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Girişte meâlleri verilen
iki âyet (Nisâ:4/75-76) savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah
rızâsı, b) Zulmü engelleyip adâleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından
kullara râci olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından,
O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini
için savaşmaktır; Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme râzı olmadığı
için "Allah rızâsı için savaşmak", adâlet, hukuk ve hakkâniyet uğrunda
savaşmaktır. Allah'a ve hak dîne inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri,
itâat ettikleri -nefis dahil maddî, manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler
Kur'ân'a göre tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tâbî olanların savaş amaçları
ise hukuk ve adâletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve
sömürüdür.
Hacc sûresinin meâlleri verilen 39-40. âyetleri, İslâm'ın farklı dinler ve
inançlar konusundaki tavrını, hiçbir şüpheyi barındırmayacak ölçüde açık olarak
ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ'nın, kendisine itâat eden mücahid kulları ile
koruduğu mâbetler yalnızca mescitler değil, aynı zamanda diğer dinlere ait
ibâdet yerleridir. İslâm'a göre ve gerçekte Allah bir olduğu için, O'nun adını
anıp başka bir varlığı kastedenler veya adını -O'na yakışmayan- niteliklerle
birlikte ananlar da, bilerek bilmeyerek, doğru veya yanlış Allah'ı
zikretmektedirler. Dünyada insanları, farklı inanıyorlar, inançları belli bir
dîne aykırı düşüyor diye cezâlandırmak veya baskı altına almak İslâm'ın -câiz
görmesi bir yana- savaş sebebi saydığı bir davranıştır.
Silâhlı mücadele ve şiddet, amacı veya şekli bakımından -din, hukuk ve ahlâkça
meşrû sayılan- sınırları aşınca zulüm olur, terör olur; İslâm'ın bunu da tasvip
ve tecviz etmesi düşünülemez.
Sonuç olarak:
Cihad, ümmetin itimad ettiği âlimler topluluğunun (ehlü'l-halli ve'l-akd: işi
çözüp bağlayanlar) "meşrûdur" mutâlâası/kararıyla, yine ümmetin bağlı bulunduğu
siyasî otorite tarafından ilân edilen savaştır. Bu savaşın sebebi, kuvvetle
muhtemel veya vâkî bir saldırıdır: Dîne, mala, cana, namusa; maddî, ve manevî
değerlere karşı haksız saldırıdır. Evet cihad din savaşı değildir, dinler arası
savaş da değildir, Allah Teâlâ'nın, mümin kullarına vazife olarak verdiği, ister
müslümanlara ister başka dinden olanlara karşı yapılmış olsun, haksız saldırının
defedilmesi, hak ve adâletin yerini bulması için yapılan savaştır. Cihad "kutsal
savaş" da değildir; savaşın kutsalı olmaz; cihad, yukarıda sıralanan sebeplerin
zorunlu kıldığı bir eylemdir. Onun ibâdet olması; yani bu anlamda kutsallıkla
ilgisi, şartlarına uygun olmsına ve sırf Allah rızâsı için yapılmasına bağlıdır.
Savaş ve Barış
Allah Buyuruyor ki:
71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın da ya ayrı bölükler halinde yahut da hep
birden savaşın. 72- İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır; eğer size
bir felâket erişirse "Allah'tan bana bir lutûf oldu da onlarla beraber
bulunmadım" der. 73- Eğer Allah'tan size bir lutûf erişirse -sanki sizinle onun
arasında bir arkadaşlık yokmuş gibi- "keşke onlarla beraber olsaydım da ben de
büyük bir kazanç elde etseydim" der. 74- O halde, dünya hayatını âhiret
karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da
öldürülür veya gâlip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. 75-
Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden
çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!"
diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 76-İman
edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâvâ uğrunda
savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın
tuzağı daima zayıftır.
Allah'a ve Resûl'e (s.a.v.) itâat emredilip bunun gerçek imanla alâkası etkili
bir şekilde açıklandıktan sonra emir konularının en ağırlarından biri olan
"savaşa" intikâl buyuruluyor. Müslümanların düşmanlarına karşı savaşmalarına
daha önce izin verilmiş ve altıncı yılda gelen bu sûreden önce Bedir, Uhud,
Hendek gibi savaşlar gelip geçmiş bulunduğuna göre bu âyetlerde teşvik edilen
savaşın "Mekke Fethi" olması ihtimâli kuvvetli görünmektedir.
Hudeybiye andlaşmasından sonra müslümanlar biraz nefes alma imkânı bulmuşlardı,
fakat Mekkeli müşrikler ile Medineli münafıklar işbirliği halinde çalışıyor,
müslümanların kökünü kazımak için plânlar yapıyor, tuzaklar kuruyorlardı. Ayrıca
Mekke'de ve başka yerlerde, kafirler arasında kalmış, baskı altında yaşayan
müminler ile dinleri ne olursa olsun zayıf, arkasız ve yoksul oldukları için
hakları yenen, zulme uğrayan insanlar vardı. Hem bunları kurtarmak hem de
gerektiğinde kendilerini savunmak için müminlerin uyanık ve güçlü olmaları
gerekiyordu. Bu âyet müslümanları, antlaşmaya güvenerek tedbirsiz kalma ve gafil
avlanmaya karşı uyarmaktadır. Müminler daima uyanık ve cenge hazır durumda
olacaklar, gerektiğinde savaşacaklar ve düşmanı mağlub edebilmek için -topyekün
taarruz, küçük guruplar halinde taciz ve vurkaç harekâtı gibi- hangi taktiği
uygulamak gerekirse onu uygulayacaklardır.
Müminler savaşa çağrıldığında ağırdan alanlar, mağlubiyet olursa "Allah'tan ben
onlarla beraber bulunmadım" diye içten içe sevinenler, zafer ve ganimet elde
edilirse 'keşke onlarla beraber olsaydım..." diye dövünenler kimlerdir sorusuna
iki cevap verilmiştir. Bir kısım tefsirciye göre bunlar, henüz gönüllerinde
iman, gereği gibi yerleşip güçlenmemiş, hayatı ile imanı arasında tam bir
paralellik hâsıl olmamış müminlerdir; çünkü âyet "İçinizden bazıları vardır
ki... " diye başlamaktadır. Diğer guruba göre bunlardan maksat münafıklardır,
"İçinizden..." ifadesi, görünüşe göredir; zira münafıklar dış yüzleri,
görünüşleri bakımından müminler gibidirler, zahirde onların cemâatine
dahildirler. Bize göre müminlerin içinde bulunan zayıf imanlı, kararsız ve
sebatsız müslümanlar ile münafıkların birlikte kastedilmiş olması da mümkündür.
İmanı, dâvâsı yolunda ölüme götürecek güçte ve seviyede bulunmayan sıradan
insanların iç hesaplaşması, teşebbüsün getiri ve götürü ihtimâlleri arasında
gelgitleri hemen daima âyette tasvir edildiği gibidir.
Allah'a ve âhirete hakkıyle iman etmiş olanların fayda-zarar, kazanç-kayıp
hesapları dünya hayatı ile sınırlı değildir, Allah rızâsı ve ebedî hayat daima
hesaba dahildir, dahil olmanın da ötesinde "terazide ağır basmaktadır". İşte
Allah rızâsı ve âhiret menfaati; ölçüsünde, tercihinde, değerlendirmesinde ağır
basan, âhiretini dünyasına değil, dünyasını -gerektiğinde- âhiretine fedâ eden
müminler, Kur'ân dilinde "dünyayı verip âhireti satın alanlardır". Allah emri
olan savaş bu ölçüye vurulduğunda çıkacak sonuç âyette şöyle tasvir
edilmektedir: Savaşa giren ya zafer kazanır veya yenilir ve şehit olur. Her iki
durumda da âhireti tercih eden mümin kazançlıdır; çünkü Allah savaşıp galip
gelenlere de, şehit olanlara da büyük mükâfatlar vermektedir, rağbet edilmesi
gereken de işte bu mükâfattır.
Müslümanlar Mekke'ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini
bırakmamış, bazen başka kabileler ve Medineli bir kısım yahûdîler ile işbirliği
yaparak Bedir, Uhut ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dînin saliklerini hicret
yurtlarında yok etmek istemişlerdi, ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî
altıncı yılda Hudeybiye sulhunu yapmaya mecbûr kaldılar. Bu anlaşmanın bir
maddesine göre "bundan sonra müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti".
Böylece hicret imkânı bulamayan müslümanlar ile bu madde gereği iade edilen
müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar, müşriklerin çeşitli
zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı
dayanılamaz hale geldikçe Allah'a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini
istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber
anılan tarihîilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise
insanlıkla yaşıttır. İdam cezâsını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat
hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı
tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adâleti sağlamak da öyle mümkün
değildir. Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve
onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın,
ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için
buna izin verdiği görülmektedir. İşte bu âyetlerden -burada gördüğümüz- ikisi,
savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsı, b) Zulmü
engelleyip adâleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından kullara râci
olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı
için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için
savaşmaktır; Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme râzı olmadığı için
"Allah rızâsı için savaşmak", adâlet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır.
Allah'a ve hak dîne inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itâat
ettikleri -maddî, manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler Kur'ân'a göre
tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tâbî olanların savaş amaçları ise hukuk ve
adâletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
İnsan Hakları, Terör ve
Filistin Örneği
İnsana hak veren, insanı hakka ehil kılan ne insanın kendisidir, ne de kendisi
gibi olan bir başka insandır; hakkı takdir eden ve veren, insanı yoktan var
eden, bir hikmete bağlı olarak vücûda getirendir; yani Allah'tır. Varlık
tesadüfen, kendi başına vücut bulmadığı gibi insan da kendiliğinden hak sahibi
olamaz. Olursa her hak sahibi, hakkı belirleyen bir tanrı olur ve diğer
insanların kendine kul olmalarını ister, "başkası cehennemdir" der ve kendinden
başkasını düşünmez. Çağımızda bireysel hak ve özgürlük anlayışı insanları
egoizme, yalnızlığa ve hiçliğe itmiş, bütün değerleri yiyip bitirmiştir.
İnsanlar ödevlerinden, görevlerinden bahsetmez olmuş, herkes kendisi için uygun
bulduğu hak peşine düşmüştür. İnsanların bu kaostan kurtulmaları tevhide, bir
Allah'ın kulluğuna dönmelerine bağlıdır. Yalnızca bir Allah'a kul olan toplum
içinde kula kulluk olmaz, kula kulluğun olmadığı yerde zulüm yaşama zemini
bulamaz, herkes hakkını alır, bu hakkı kendisine veren Allah'a kulluk eder, yani
haklarını vazifesi için kullanır. Gâyeyi ve vazifeyi haktan önce düşünen
insanlar, almada değil, vermede yarışırlar; böyle insanların oluşturduğu bir
toplum fazilet ve saâdet toplumudur. İşte İslâm insanları bu hak ve vazife
anlayışına davet etmektedir.
Terör, meşrû olmayan bir amaca, meşrû olmayan şiddeti kullanarak ulaşma
eylemidir. Burada "meşrû olmanın ölçüsü" dindir, şerîattır, ilâhî/tabîî hukuktur
ve ahlâktır. Bu tanıma ve ölçüye göre terör günahtır, ayıptır, suçtur; herkesin
ona karşı çıkması ve onu lânetlemesi gerekir.
Filistin örneği
Filistinlilerin yurtlarındaki tarihi varoluşları milattan öncesine kadar
uzanmaktadır. Yahudiler Mısır'dan göç ederek bu topraklara geldiklerinde (M.Ö.
12. yüzyıl) orada yaşayan halklar arasında Filistinliler de vardı. Hz. Ömer'in
fethinden itibaren Filistin toprakları İslâm hâkimiyetine girdi ve hâkim nüfus
da bugün adına Filistinliler dediğimiz müslümanlaşmış Araplar oldu. Diğer
halklar gibi Yahudiler de Osmanlı döneminin sonuna kadar bu topraklarda huzur ve
adâlet içinde yaşadılar, göçlerle çoğaldılar. Herşeye rağmen 1947 taksim
plânında bir milyon Filistinli müslümana karşı beşyüz bin Yahudiye toprakların
yarıdan fazlası verildi. Hazırlıklı Yahudi kıtaları, Arapların parçalanmışlık ve
dağılmışlıklarından yararlanarak ve arkalarına Amerika, İngiltere gibi
destekçileri de alarak, 1948'de Filistinlileri -ülkenin yüzde yetmişine ulaşan-
topraklarından sürüp çıkardılar, bunu yaparken hiçbir meşrûiyyet ölçüsüne
dayanmadılar, hiçbir uluslararası kural ve karara uymadılar. 1967'de ise Gazze
ve Batı Şeria'da (Filistin'in yaklaşık onda birinde) sıkışmış olan
Filistinlileri buradan da sürdüler, yerlerini işgâl ettiler ve kalanları da
yönetimleri altına aldılar. Dağılmış, birbirine düşmüş, her birinin yönetimi
halktan kopmuş, belli bir ideolojinin -ve bu ideolojiyi temsil eden dünya
gücünün- dümen suyuna girmiş İslâm ülkeleri bu olup bitenler karşısında ya
hissiz ve ilgisiz, yahut da aciz kaldılar. Bir avuç Filistinli zulme ve yok
edilmeye karşı direndi.
Filistinli direnişçiler "niçin direndiler?" İnsan tabiatı, hukuk, ahlâk, dinler,
"İsrail'in yaptıkları karşısında direnmeyi, boyun eğmemeyi gerektirdiği, hattâ
emrettiği için" direndiler. İsrail ülkede, sulh ve adâlet içinde kendilerine de
bir yurt edinmenin peşinde değildi. Onun amacı Fırat'tan Mısır'a kadar uzanan
bölge içinde yalnızca Yahudilere ait bir yurt edinmek ve bu yurt içinde başka
hiçbir bağımsız, insan haklarına sahip insan grubunu barındırmamak idi. Bu amaç
karşısında binlerce yıldan beri bu topraklarda yaşamış Filistinli ya yok olacak,
yahut da direnecekti. Direnmeye karar verildi. Elinde yumruğu, tırnağı ve
taşından başka silâhı yoktu. Eğer silâh bulabildiyse, bu da, İsrail'in elindeki
gelişmiş silâhlara karşı birkaç küçük el silâhı, bomba ve modası geçmiş küçük,
kısa menzilli füze idi. Filistinli işte bu imkânsızlıklar içinde direndi,
direniyor, İsrail'i korkutuyor, rahatsız ediyor, âdil bir barışa zorluyor...
Elli yıldan beri Filistinlinin Yahudiden neler çektiğini bilmeyen, İsrail'in
etkili propagandasına aldanmış, gaflete hattâ hiyanete düşmüş birçok müslüman,
direnen Filistinlileri ayıplıyor, zulümden ve aldatmacadan ibaret olan barışa
râzı olmasını istiyor, direnişte kullandığı yöntem ve araçları normal -hattâ
tarihi- şartların kurallarına göre değerlendiriyor, sorguluyor ve mahkûm
ediyorlar. Sivillere zarar veren, eylemciyi de yok eden bazı eylemlerin meşrû
olmadığını savunuyorlar. Onlara şu birkaç hususu hatırlatmak belki faydalı olur:
a) Şimdi savaşlar kılıç, ok ve mancınıkla değil, ateşli silâhlarla yapılıyor ve
bu silâhların zarar veren etkisini askerlere tahsis -sivillere zarar vermeden
savaş- mümkün olmuyor.
b) Normal hallerin kuralları, fevkalâde hallere, çaresizlik içinde yapılan
eylemlere uygulanmaz; zarûretler gerektiği ölçüde yasakları, haramları kaldırır.
Gazzali'nin kaide kalıbına soktuğu şekliyle ifade etmek gerekirse "zarûret
topluma ait (genel) ve kesin olunca nasların yasaklarını -geçici olarak-
kaldırır." Yine onun verdiği örneği kullanmak gerekirse "Önlerine müslüman
esirleri siper edinerek İslâm ordusuna veya kalesine doğru ilerleyen düşman
askerlerini yok etmek için, müslümanlar atış yaparlar. Bu atışta müslüman
esirlerin isabet almaları kaçınılmazdır, ancak bunda zarûret vardır ve atışı
yapan müslümanların maksadı esirlere zarar vermek değil, düşmanın ilerlemesini
durdurmaktır."
Özetlemek gerekirse Yahudiler, önce İngilizlerin sonra da Amerika'nın himâye ve
yardımı ile müslüman Filistin topraklarını gasbetmiş, şiddet kullanarak
insanları yurdundan etmiş, tüyler ürpertecek işkenceler yapmışlardır ve bu
eylemlerine dünyanın gözü önünde devam etmektedirler. Kendileri için uzun vâdede
bile olsa tehlike gördükleri her oluşumu ortadan kaldırmakta, bunun için -her
ölçüye göre- meşrû olmayan yolları ve yöntemleri kullanmaktadırlar. Filistin
halkına zorla kabûl ettirmeye çalıştıkları barış ve antlaşma da maskeli ve
katmerli bir zulümdür. İşte bütün bu eylemler terördür, bunları yapanlar da
teröristtir. Öte yandan Filistinli mücahitlerin eylemleri terör değil, cihaddır;
çünkü onlar canlarını, dinlerini, mallarını, nesillerini, rûh ve akıl
sağlıklarını korumak ve savunmak için eylem yapmaktadırlar; yerine bir başkasını
koymaları mümkün olmayan eylemler yapmaktadırlar, yaptıkları meşrû müdâfaadır ve
meşrû müdafâa bütün hukuklara göre insan hakkıdır.
Cihad Çağrısı
Amerika'nın Afganistan'a, Irak'a, Sudan'a, hâsılı kendi çıkarı için saldırması,
itâat altına alması gereken her yere saldırmak için bahane aradığı, bazan bu
bahaneyi kendi oluşturduğu, bazan da meydana gelen bir olayı sihirbaz medyası
yoluyla büyüterek, sanal bir gerçeklik yaratarak, insanları aldatarak,
ayartılmış dünya kamuoyunu arkasına alarak harekete geçtiği artık cümlenin
malûmudur (Derin uykularda kalmayı yararlı görenler bu cümleye dahil değildir).
Üsâme b. Ladin malûm terör olayını yaptırmadığını ifade ediyor; yapanları tebrik
ettiğine göre korkup da yalan söylüyor diyemeyiz; şu halde onun bu işte parmağı
yok. Ama Amerika yıllardır onun peşinde, bir taşla iki kuş vurmak, hem onu
yakalamak veya öldürmek hem de artık kendisine itâat etmeyen (veya dolaylı da
olsa yönlendiremediği) Talibân'dan kurtulmak için son terör olayını bahane
ediyor. Elinde kanıtlar varmış, kimse bunların neler olduğunu bilmiyor,
Pakistan'a bidirdi, tatmin olmadılar, yalnızca T.C.'nin başbakanı "Amerika'nın
iknâ olması bizim için yeterlidir" şeklinde tarihe geçecek (ne olarak geçecek
ayrı mesele) bir vecize buyurdular. Her neyse kendisi hem hâkim, hem dâvâcı, hem
şâhit olarak hükmünü verdi, çıkarları müşterek olanlar da ona katıldılar, terörü
önleyeceğiz, dünyaya ebedî barış (!) getireceğiz diye devlet terörüne (hayır
devletlerarası, devletlerle ortak) giriştiler. Şimdi Afganistan'da masûm halk
bombalanıyor, bunlar Yahudi, Hristiyan, dinsiz, Amerikalı, Avrupalı olmadıkları
için herhalde tam adam da sayılmıyorlar ki, adam (insan) haklarına duyarlı
çevreler bu teröre ısyan etmiyorlar.
Gelelim Talibân hükumetine;
Afganlılar ve diğerleri Ruslara karşı şanlı, şerefli ve sevaplı bir cihaddan
sonra zafer kazandılar, Rusları dize getirdiler, ama bu, İslâm'a göre "küçük
cihad" idi, bir de büyük cihad vardı, nefse karşı verilecek, meşrû olmayan
arzulara karşı verilecek "büyük cihad. İşte Afganlılar bunu kazanamadılar, fert,
gurup, kabile ve bilmem ne adına iktidar kavgasına tutuştular, birlikten doğan
güç tefrika yüzünden yok oldu, hâsıl olan zarar, ziyan, zulüm hesaba kitaba
sığmaz. Sonunda elde edilen hiçbir şey de yok; ülkede yıllardır süren iç savaş,
açlık, perişanlık, zillet, zulüm... Şimdi de dışarıdan, Amerika ve müttefikleri
tarafından saldırıya uğrayınca müslümanları cihada çağırıyorlar. Bu
müslümanların bir kısmı, düne kadar savaştıkları kimseler. Diğer kısmı ise
tesbih taneleri gibi dağılmış, her biri ayrı bir devlet kurmuş, uluslararası
anlaşma ve antlaşmalar yapmış, müslümanı koyup gayr-i müslim ile dost olmuş,
müslümandan gelecek tehlikeye karşı gayr-i müslime sığınmış kimseler, guruplar,
sözüm ona devletler. Bu devletler mi cihad çağrısına cevap verecekler? Bunlar mı
Amerika ve Avrupa'ya karşı bu Afganlıların veya başka mazlum müslümanların,
toplulukların yanında yer alacaklar!?
Kutsal, şerefli, değerli kavram ve kurumları ucuza vermeye, yere sermeye, alay
konusu yapmaya ve yıpratmaya kimsenin hakkı yoktur.
Cihad, ümmetin itimad ettiği âlimler topluluğunun (ehlü'l-halli ve'l-akd: işi
çözüp bağlayanlar) "meşrûdur" mutâlâası/kararıyla, yine ümmetin bağlı bulunduğu
siyasî otorite tarafından ilân edilen savaştır. Bu savaşın sebebi, kuvvetle
muhtemel veya vâkî bir saldırıdır: Dîne, mala, cana, namusa; maddî, ve manevî
değerlere karşı haksız saldırıdır. Evet cihad din savaşı değildir, dinler arası
savaş da değildir, Allah Teâlâ'nın, mümin kullarına vazife olarak verdiği, ister
müslümanlara ister başka dinden olanlara karşı yapılmış olsun, haksız saldırının
defedilmesi, hak ve adâletin yerini bulması için yapılan savaştır. Eğer yukarıda
açıklanan şartlar bulunsaydı elbette haksız olarak saldırıya uğramış bir insan
topluluğunu kurtarmak için cihad yapılırdı. Şartlar mevcût olmadığına, ortada
bir ümmet (tek bir İslâm ülkesi veya İslâm ülkeleri topluluğu), ümmetin itimad
ettiği bir âlimler heyeti, bu heyetin kararını uygulayacak bir siyasî otorite...
bulunmadığına göre yapılacak şey, zulme uğrayanların, zulmedenden yana olmayan
herkesten yardım istemesi, "insafsız avcıya hizmet etmekten zevk almayan"
herkesin de mazluma yardımda bulunmasıdır. Bu yardım terim mânâsında cihad
değildir, şekli imkânlara, fayda-zarar dengesine bağlıdır, iyi niyetle, ölçülü
ve düzenli yapıldığında yapana ibâdet sevabı kazandırır.
Hırsızlık Cezâsı
Hırsızlık farklı şekillerde tanımlansa da hemen bütün dinlerde, hukuk ve ahlâk
sistemlerinde kınanmış, yasaklanmış ve cezâya bağlanmıştır. Eski Ahd'in meşhur
"on emri" arasında "çalmayacaksın" talimâtı da yer almıştır.
İslâm'dan önce Arabistan'da hırsızlığın suç sayıldığı ve bu suçu işleyenlerin
cezâ olarak ellerinin kesildiği, ilk el kesme hükmünü Velîd b. Muğîre'nin verip
uyguladığı bilinmektedir.
İslâm gelince Câhiliye devri düzen, âdet ve uygulamalarının tamamını
kaldırmamıştır; bunların bir kısmını olduğu gibi devam ettirmiş, bir kısmında
değişiklikler yapmış, kalanını da -İslâm'ın tevhid ve ahlâk ilkelerine aykırı
olduğu için- tamamen değiştirmiştir. Hırsızlığın suç sayılması ve bu suça
uygulanan cezâ da İslâm'ın, Câhiliye'den devralıp devam ettirdiği uygulamalar
arasındadır.
Hısızlık suçu ve cezâsı ile ilgili âyette şöyle buyurulmuştur: "Hırsızlık yapan
erkeğin ve kadının, yaptıklarının cezâsı ve Allah'tan caydırıcı bir yaptırım
olarak ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim bu haksız fiilinden
dolayı pişman olur (tövbe eder) ve durumunu düzeltirse Allah da onun tövbesini
kabûl buyurur. Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır" (Mâide, 5/39).
El kesme cezâsının çok ağır bir cezâ olduğunda şüphe yoktur. Bu kadar ağır bir
cezânın uygulandığı suçun da aynı derecede ağır olması, suç ile cezâ arasında
bir dengenin bulunması gerekir; âyetin sonunda Allah'ın "hikmet sahibi, hakîm"
olduğunun zikredilmesi, bu denge düşüncesini desteklemektedir; çünkü hikmet "her
şeyi yerinde, uygun, düzenli ve dengeli yapma" anlamını içerir. Bir suçun
ağırlık ve hafifliğini belirleyen âmiller arasında sosyo-ekonomik yapı ve durum
da vardır. Buradan yola çıkan bazı modernist yorumcular, Cahiliye'de ve İslâm'ın
ilk dönemlerinde mülkiyetin, mal ile ona sahip olan insan arasındaki hayatî
ilişkinin daha önemli olduğunu, bu sebeple çalmanın ağır bir suç teşkil
ettiğini, o gün için verilen cezânın da dengeli bulunduğunu, bugün ise kişinin
malı ile hayatı arasındaki ilişkinin o derecede önemli olmadığını, cezânın da
buna göre hafifletilmesinin ilâhî maksada aykırı olmayacağını ileri
sürmüşlerdir. Bu cesaretli yorumun şüphesiz tartışılması ve araştırılması
gereken yönleri vardır. Klâsik yorum ve fıkıhçıların ittifakla benimsedikleri
hüküm, el kesme cezâsının -şartları bulunduğunda- bugün de uygulanacağıdır.
El kesme cezsının uygulanma şartlarının detaylarına burada girmek gerekmez;
ancak bunlardan bir tanesi var ki, zikretmeden geçmek, konunun anlaşılmasını
olumsuz etkileyecektir; bu şart, hırsızlık yapan kimseyi, suçu işlemeye iten
sebeple ilgilidir. Bütün ilgili kaynaklarda yer alan, Hz. Ömer'in halifelik
döneminde geçmiş bir vâkıa ve uygulama vardır. Sahibi tarafından aç bırakılan
köleler yiyecek çalarken yakalanıp halifeye getirilmişler, halife yaptığı
soruşturmada bunu açlık yüzünden yaptıklarını öğrenince çalanları
cezâlandırmamış, sahiplerini çağırtmış, köleleri bir daha aç bırakırsa kendisini
cezâlandıracağını söylemiştir. Yine Hz. Ömer bir kıtlık yılında, genellikle
insanlar karınlarını doyurmak için çalmak mecbûriyetinde kaldıkları için bu
cezânın uygulanmasını, bolluk avdet edinceye kadar durdurmuştur. Sahâbenin gözü
önünde cereyan eden ve kimsenin itiraz etmediği bu uygulamalar bizi bir genel
kurala götürmektedir: Hırsızlık cezâsının uygulanma şartlarından biri de toplum
içinde, kimsenin aç, açık, temel ihtiyaçlar bakımından muhtaç durumda kalmaması,
herkes için mümkün olan en yüksek bir sosyal refah tabanının oluşturulmasıdır.
Buna rağmen yani insanı çalmaya iten "meşrû sebep" ortadan kalktığı halde kolay
yoldan, çalışıp terlemeden servet sahibi olmak maksadıyla başkalarının helâl
yoldan kazanılmış mallarını çalanlar elbette cezâ göreceklerdir.
Âyet'te yer alan "tövbe, pişmanlık, bir daha yapmama azmi, bu kötü alışkanlığı
bırakarak ıslâh olmak, durumunu düzeltmek" cezâyı nasıl etkiler? Bu soruya
klâsik fıkhın verdiği cevap şudur: Allah'ın tövbeyi kabûl etmesi, âhirette cezâ
vermemesi demektir, tövbe dünyada verilecek cezâyı kaldırmaz. İlk devir
müctehidlerinden Atâ'ya göre, yakalanmadan tövbe eden, pişman olup teslim olan,
çaldığını iade ve tazmin eyleyen kimsenin el kesme cezâsı da düşer. Fıkıhçılar
mülkiyetin korunması ilkesi ile pişmanlığın kötüye kullanılması halinde hukukî
istikrarın, mal ve can güvenliğinin korunamayacağı endişesine dayalı olarak bu
yorumda ısrar etmişlerdir. Bize göre âyetin açık ifadesi, gerekli araştırma ve
denemeler yapılarak -yakalanmadan önce olsun sonra olsun- pişmanlığında samîmî
olduğu ve kendini ıslâh ettiği anlaşılan kimselere bu cezânın uygulanmaması
gerektiğini göstermektedir. Bu şartlarla Allah'ın bağışlaması, kullarının da
bağışlaması gerektiğine bir delîldir.
Kehânet ve Sihir
1. Kehânet
Binlerce yıl öncesinden beri insanlar, herkeste bulunan bilme, öğrenme, anlama
âlet ve yetenekleriyle bilnemeyen şeyleri (gaybı) merak etmiş, bunları bilmek
istemişlerdir. İşte bu istek ve merak bazı özel yetenekli insanları harekete
geçirmiş, çeşitli yolardan gaybı bildiklerini iddia eden bu şahıslara Arapça'da,
ortak ve farklı yanlarıyla "kâhin, arrâf, müneccim" denilmiştir. Gaybı bildiğini
iddia eden şahıslar bu bilgiye cinler, yıldızlar, hesap, fizyonomi gibi
yollardan ulaştıklarını ileri sürmüşlerdir.
Sağlam bir esasa (bilme aracına) dayanmadan zan, hayal, vehim ve bazı gerçek
bilgi kırıntılarını birbirine karıştıran, insanların yanılmalarına, sapmalarına,
maddî ve manevî olarak zarar görmelerine sebep olan bu kâhinlere gitmeyi, onlara
inanmayı Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) yasaklamış, "Kâhine inanan, vahyi inkâr
etmiş olur" meâlinde sözler söylemiştir. Yine O'nun yaptığı önemli bir
açıklamaya göre mümin olmayan cinler, melekler arasında konuşulan, alınıp
verilen (sıradan insanların bilmeleri mümkün olmayan) bazı gayb bilgilerini,
gizlice onların bulunduğu bölgeye yaklaşarak kısmen (birkaç kelime, cümle parça
olarak) alırlar, o bölgelerin gözcüleri tarafından devamlı kovuldukları için tam
bilgi elde edemezler, ancak bu eksik bilgi kırıntılarının birine bin katarak
gelip kâhinlere aktarırlar; böylece hem onları hem de onlara inananları
saptırırlar (Hem hadîsler, hem de açıklamaları için bak. H. Karaman, Günkük
Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 114 vd.).
İslâm bilgi kaynaklarına göre gayb, gözle görülmeyen; akıl, duyular vb. beşerî
bilgi vâsıtalarıyla bilinemeyen varlıklar, ilişkiler ve oluşlardır. Allah,
vahiy, kader, yaratılış, rûh, kıyâmetin zamanı, kabirde olacaklar, yeniden
dirilme, toplanma, sırat, terazi, cennet, cehennem... hep gayb âlemine dahildir.
Bunlar hakkında bilgi alınabilecek iki kaynak vardır: Vahiy ve ilham. Akıl,
ancak bu iki kaynaktan alınacak bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar
getirebilir. Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tarafından haber verilmek (tahdîs),
sadık rüya gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham ancak İslâm'a sağlam iman
ve onun esaslarını samîmîyetle (ihlâs ile) yaşama sonucu elde edilmiş bulunursa
mûteber olur; yine de ilham, objektif, herkes için geçerli, üzerine genel hüküm
bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmiş ise onu ilgilendirir,
umumî ve kesin delîllere (vahiy bilgisine) aykırı olmamak şartıyla onu bağlar.
Dünyaya, maddeye, insanlar arası veya insanlar ile eşya arası ilişkilere ait
olduğu halde yine de normal yollardan, normal (genel, herkeste veya bilimini
tahsil eden kimselerde bulunan) bilgi vâsıtalarıyla bilinemeyen şeyler de
göreceli olarak gayba dahildir. Meselâ bir kimsenin, biraz sonra kimi
göreceğini, onun ne yapacağını, gökte yerde ne olacağını... bilmesi konusu da
bir mânâda gaybı bilmek olur. Bu konularda yine geçerli iki bilme yolu vardır:
İlham ve bilim. Bunların dışında kalan, cinler, rûhânî varlıklar, yıldızlar,
rûhlar, çeşitli fallar vb. yollarla elde edildiği iddia edilen bilgiler
güvenilir, tutarlı, şaşmaz, sağlam bilgiler değildir. Bunlar hayale, vehme,
yalana, istatistik bilgilere, tahminlere, tecrübeye dayanabilmektedir.
Genellikle söylenen sözler yuvarlak, birçok kişi ve duruma uyarlanabilir, atma
tutma kabilinden ifadelerdir.
Kur'ân'da yer alan ve gaybın bilgisi ile ilgili bulunan bir âyette Allah teâlâ
şöyle buyurmaktadır: " Şüphe yok ki kıyâmetin ne zaman kopacağının bilgisi
yalnız Allah katındadır; O, yağmuru indirir, rahimlerde ne olduğunu bilir.
Hiçbir kimse yarın (gelecekte) ne kazanacağını (başına ne geleceğini) bilemez,
hiçbir kimse nerede öleceğini bilemez. Allah her şeyi bilir, her şeyden
haberdardır (Lukman: 31/34). Bu âyete dayanarak "beş gayb"dan söz edilmiştir.
Ancak âyetin ifade ve üslûbuna dikkât edilirse burada geçen beş bilinmezin aynı
mâhiyette olmadıkları anlaşılır. 1.Kıyamet günü, 2.insanın gelecekte nelerle
karşılaşacağı ve 3.nerede öleceği konularının insan tarafından bilinemeyeceği
açık ve kesin olarak ifade edilmiştir. 4.Yağmur hakkında "kimse bilmez"
denmemiş, "Allah indirir, yağdırır" buyurulmuştur. 5.Rahimdeki çocuk hakkında da
"kimse bilemez" denmemiş, "Allah bilir" denmiştir. Bu üslûp ve ifade farkından
çıkan sonuç şöyledir: Bazı konular mutlak gayba dahildir, onları ancak Allah
bilir; vahiy veya ilham yoluyla bildirmedikçe kimse bilemez.. Bazı konular ise
göreceli olarak gayba dahildir; bunları da Allah bilir, kullar ise ilim tahsil
ederek, âlet icat ederek, tecrübe yaparak bilir, bunların bilgisine
ulaşabilirler. Nitekim bugün meteoroloji bilim dalı yağmur, kar, rüzgar vb.
konularında, tıp da rahimdeki çocuk konusunda bu yollardan bilgiye ulaşmış
bulunmaktadır. Ancak bunları da cin, rûh, fal gibi yollardan sağlıklı ve sağlam
olarak bilmek mümkün değildir.
2. Sihir
Sihir, "sebebi ve kaynağı gizli durum, büyü, gözbağcılık" gibi anlamlara gelen
Arapça bir kelime olup, terim olarak tabiat üstü güçlerle ilişki kurmak yahut
kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabîî nesneleri kullanmak
sûretiyle faydalı, koruma gâyeli veya zararlı bazı sonuçlar elde etmek için
yapılan işleri ifade eder. Sihir veya büyünün başlıca gâyesi, bitkileri,
hayvanları, insanları, doğal olayları, güçleri veya nesneleri kullanarak ya da
kontrol ederek biri üzerinde, iyi veya kötü bir etki meydana getirmek, maddî
veya mânevî bir menfaat ve başarı sağlamaktır. Bu anlamda büyü tarihin çok eski
dönemlerinden beri her toplumda yapılmış ve yapılmakta olup; antropoloji,
sosyoloji, fenomenoloji, dinler tarihi, etnoloji, mitoloji gibi bilim dallarıyla
uğraşanlar büyünün nitelik ve özellikleri, tarif ve tasnifi, din ile büyünün
ilişkisi, benzer ve farklı yönleri vb. konular üzerinde durmuşlar, sonuçta bu
alanda çok geniş bir literatür oluşmuştur.
Câhiliye döneminde de sihir yaygındı; cincilik, kehânet, fal okları atmak,
yıldızlara bakmak, küçük kareler çizip içlerine harf veya sayı yazmak, düğüm
atmak ve üflemek gibi sihir çeşitleri uygulanmaktaydı ve bütün bu işler
putperestlikle birlikte yürütülüyordu. Araplar sihirbazlardan çekinir ve onlara
saygı duyarlardı.
Özellikle eski dönemlerde Firavun gibi hak dîne karşı mücadele verip onu
başarısız kılmaya kalkışanların sihir ve sihirbazlardan yararlanma yoluna
gitmesi; ayrıca müşriklerin, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ve İslâm'ın başarısını
sihir diye niteleyerek gölgelemeye çalışmaları sebebiyle Kur'ân-ı Kerîm ve
hadîslerde de sihir konusuna yer verilmiştir.
Fahreddin Râzî (III, 206-213), sihrin mümkün olup olmadığı sorusuna cevap
vermeden önce sihir kavramı içine giren bütün uygulamaları sekiz madde altında
toplamıştır:
1. Keldânîler'in sihri. Yıldızperestliğin hâkim olduğu, dünyanın yıldızlar
tarafından yönetildiğine inanılan bu kültürde, tılsım da denilen bu sihir
çeşidinin gök cisimlerinin yardımıyla yapıldığına inanılırdı.
2. Güçlü rûh (nefis) sahiplerinin sihri. Bazıları, insanın rûhu uygun biçimde
eğitilirse gizli şeyleri görecek düzeyde duyu, algı ve irâde gücünün
geliştirilebileceğini ve bu sâyede başkalarınca imkânsız gibi düşünülen birçok
bilgiler edinebileceğini veya birçok işler başarabileceğini söylerler.
3. Yerdeki rûhlardan yardım alınarak gerçekleştirilen sihir. İnsan rûhunun bu
rûhlarla veya cinlerle bağlantı kurması sûretiyle yapıldığına inanılan sihirdir.
4. El çabukluğu ve algı yanıltmaları şeklindeki sihir. Hokkabazlık, gözbağcılık
gibi uygulamalar bunun örneğidir.
5. Bazı teknik cihazlarla sergilenen sihir. Mahâretli bir âleti kullanarak
bununla ilk kez sergilenen görüntüler (ses çıkaran heykeller, ışık gösterileri
gibi), işin mâhiyetini bilmeyen insanlarca olağan üstü sanılır.
6. İlâçlar yardımıyla yapılan sihir (sporcunun doping yapmak sûretiyle normal
gücünün üstünde performans göstermesi gibi).
7. Kalbi (insanın idrak ve duyularını) bağlayarak (etki altına alarak) yapılan
sihir. Sihirbazın, şarlatanlık yaparak, ism-i a'zamı bildiğine, bununla
istediğini yapabileceğine muhatabını inandırmak sûretiyle onu etki altına alıp
dilediğini yaptırmasıdır.
8. Kovculuk yapmak, insanları birbirine düşürmek sûretiyle yapılan sihir. Râzî,
bunun insanlar arasında yaygın olduğunu da belirtir.
Râzî'nin tesbitine göre Mu'tezile âlimleri, sihir adı altında ileri sürülen,
fakat gerçekte doğal nedenlere dayalı doğal olaylardan ibaret olan gösterilerin
sihir olmadığını belirtmişler; bunun dışında kalan ve olağan üstü güçler
yardımıyla gerçekleştirildiği öne sürülen bütün sihir çeşitlerini asılsız,
imkânsız olan sahte gösterilerden ibaret saymışlardır (Râzî, III, 213). Ehl-i
sünnet âlimlerinden bir kısmı, sihir diye ortaya konan işlemlerin büyük
bölümünün gerçekte hünerli bazı kimselerin sergilediği el çabukluğu, algı
yanıltması, halkın bilgisizliğinden yararlanarak bazı fizik kanunlarını istismar
etme, esrar, morfin vb. uyuşturucu veya sarhoş edici maddeler veya ilâçlar
içirerek bir kısım insanları etkileme, umulmadık yöntemlere başvurarak insanları
birbirine düşürme gibi gerçekte normal olan bir olayın olağan üstü bir yanı
varmış gibi gösterilmesinden ibaret olduğunu belirtmişlerdir. Şâfiîlerden Ebû
Bekir el- Esterâbâdî, Hanefîlerden Ebû bekir Râzî gibi âlimlerin benimsedikleri
bu görüşe göre sihirin etkisi hayal ve vehimden ibarettir; fiziki bir etkisi
yoktur (Tehânevî, Keşşâf, sihir maddesi). İbn Haldûn'un da içlerinde yer aldığı
birçok sünnî âlim ise Hârut Mârut hikâyesi, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) sihir
yapıldığını anlatan hadîsler gibi delîllere dayanarak sihirin maddî etkisinin de
bulunduğunu, ancak bunu sihirbazın değil -onun sebepleri yerine getirmesi
sonucunda- Allah'ın yarattığını kabûl ve ifade etmişlerdir. (Râzî, Bakara
sûresi, 2/102-103. âyetlerin tefsiri, İbn Haldun, Mukaddime, Vâfî neşri, s. 1147
vd.; Tehânevî, aynı yer).
Bize göre sihrin, maddî değil, ancak vehim ve hayal boyutunda bir etkisi
olabileceği görüşü daha isabetlidir. Karşı görüşün en güçlü iki nakli (âyet ve
hadîs) delîlinin, karşı tezi isbat etmediği aşağıdaki açıklamalardan
anlaşılacaktır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hârût ve Mârût'un âyette şöyle buyurulmaktadır. "Süleyman'ın
egemenliği konusunda onlar, şeytanların (uydurup kulaklarına) okuduklarına tâbî
oldular. Halbuki Süleyman (büyü yaparak) Allah'ı inkâr etmedi, ama şeytanlar
inkâr edip kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de, iki meleğe; Hârût
ile Mârût'a indirilenleri (bildirilenleri) öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi, 'Biz
ancak imtihan için gönderildirk, yanlış yapıp küfre girmeyin' demeden kimseye
bir şey öğretmiyorlardı. Onlar, o ikisinden, kişiyi eşinden ayırmada
kullanacakları şeyi öğreniyorlardı; ancak onlar, Allah izin vermedikçe
öğrendikleri ile kimseye zarar verebilecek değillerdir. Onlar, kendilerine zarar
vereni, fayda vermeyeni öğreniyorlar. Ayrıca onu (sihri) bedel ödeyerek alan ve
uygulatanların âhirette hiçbir nasiplerinin olmayacağını da çok iyi biliyorlar.
Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötü; keşke bunu bilseler!
(Bakara:2/102).
Görüldüğü üzere âyet, Süleyman'a atılan iftiralar ile Hârût ve Mârût'un sihir
öğretişi hakkında iki ana konuya dair bilgi vermektedir. Müfessirler bu âyetin
sihir öğretmenin ve öğrenmenin sakıncalarını vurguladığı konusunda hem
fikirdirler.
Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında ayrıntıya girilmediği, ayrıca Hârût ve Mârût
ile ilgili senedi güvenilir hiçbir hadîs bulunmadığı halde tarih ve tefsir
kitaplarında, özellikle "İsrâiliyat" denilen ve hadîs literatürüne de giren
Yahudi kaynaklı rivâyetlerde bazı ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ancak Taberî,
Kadı İyâd İbn Hazm, Ebû Bekir İbn el-Arabî, Kurtubî, İbn Kesîr, İbn Cevzî,
Fahreddin Râzî, Tabersî gibi müslüman tefsirci ve bilginler bu rivâyetleri
tenkit etmişler, uydurma veya zayıf olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ İbn Kesîr
bu rivâyetlerin hepsinin uydurma olduğunu ve gerçekte Yahudi asıllı Ka'b el-Ahbâr'dan
kaynaklandığını belirtir. Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan
okunuşu "melekeyn" (iki melek) şeklinde olmakla birlikte, İbn Abbas, Hasan-ı
Basrî, Ebü'l-Esved ve Dahhâk gibi bazı âlimler bu kelimeyi "melikeyn" (iki
melik, iki kral) şeklinde okuyarak Hârût ve Mârût'u insan isimleri olarak kabûl
etmişlerdir. İbn Hazm ise bunların melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi
olduğunu ileri sürmüştür. Buradaki "melekeyn" (iki melek) kelimesinin, "iki
kudretli kişi" veya "iki rûhanî kişi" anlamında mecaz olduğunu ileri sürenler de
vardır (R. Rıza, el-Menâr, I, 402).
Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemindeki Yahudiler, Kur'ân'nın verdiği bilgileri kabûl
ederek, diğer bütün peygamberler gibi Hz. Süleyman'ın da mâsum, faziletli ve
hikmet sahibi bir peygamber olduğuna inanmak yerine, Yahudi literatüründe geçen
ve onu, işlerini sihirle yürüten, işretçi, âsi ve günahkâr, hattâ putperestliğe
sapmış bir kral olarak gösteren düzmece bilgilere, isnat ve iftiralara
inanırlardı. Yersiz yurtsuz dolaşmaları ve uzun zamanlar esir hayatı yaşamaları
nedeniyle cahilleşen, yoksullaşan ve İbrâhimî kültürden uzaklaşıp yozlaşan
Yahudiler, kendi tarihlerinde gelip geçmiş birçok peygamber gibi Hz. Süleyman'ın
hükümdarlığı hakkında da şeytanların, cinlerin veya şeytan karakterli insanların
telkinlerine, kâhinlerin derlediği sihir kitaplarına uyarak gerçek dışı
kanâatlere sapmışlar; cinlerin insanlara gaybı öğrettiği, Süleyman'ın ilminin bu
kaynaktan geldiği, saltanatını da bu bilgilerle gerçekleştirdiği, bu bilgiler
sâyesinde insanları, cinleri, rüzgârı emri altına aldığı yolunda inançlara
kapılmışlardır (Zemahşerî, I, 85).
Müfessirlerin çoğu Hârût ve Mârût'a indirilenin de sihir olduğunu belirtirler.
Buna göre şeytanların öğrettiği şey, Allah tarafından bu iki meleğe indirilen
sihirdir. Fakat bazı eski ve yeni müfessirler, "...indirileni (bildirileni).."
diye çevirdiğimiz "ve mâ ünzile ale'l-melekeyni" cümlesindeki "mâ" kelimesini
olumsuzluk edâtı kabûl ederek bu cümleyi, "İki meleğe (Cebrâil ile Mîkâil'e)
böyle bir şey indirilmedi" şeklinde anlamışlardır (bk. Taberî, I, 452; Şevkânî,
I, 131; el-Menâr, I, 403). İbn Abbas ve Rebî' b. Enes'e isnat edilen bu yorumu
dikkâte alan Taberî âyeti şöyle anlamlandırıyor: "Onlar (Yahudiler), Süleyman'ın
hükümranlığı hakkında şeytanın düzüp koştuğu şeylere uydular. Halbuki iki meleğe
böyle bir şey indirilmedi; fakat inkârcı şeytanlar Bâbil'de yani insanlara Hârût
ve Mârût'a sihir öğretiyorlardı. Buna göre âyetteki iki melekten maksat Cebrâil
ve Mîkâil'dir. Çünkü Yahudi sihirbazları, Allah'ın Süleyman'a sihri Cebrâil ve
Mîkâil'in diliyle indirdiğine inanırlardı. İşte âyette Allah bunu yalanlamış ve
elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.v.), Cebrâil ve Mîkâil'in asla sihir indirmediğini;
haber vermiş; ayrıca Süleyman'ı, Yahudilerin isnat ettikleri sihirden tenzih
etmiş; sihrin bir şeytan işi olduğunu, şeytanların Bâbil'de insanlara sihir
öğrettiklerini; aslında insanlara bunu, önceden uyararak öğretenin, Hârût ve
Mârût isimli iki kişi olduğunu bildirmiştir. Bu anlayışa göre Hârût ve Mârût
insan isimleridir ve böylece Yahudilerin iddiaları reddedilmiş olmaktadır (Taberî,
I, 452).
Seyyid Kutub da âyeti bu yönde açıkladıktan sonra şöyle diyor: "Anlaşılan ortada
bu iki melekle ilgili bir hikâye vardı. Yahudiler ya da şeytan, bu iki meleğin
büyücülüğü bildiklerini, onu halka öğrettiklerini iddia ediyor ve bu sanatla
ilgili bilginin onlara Allah tarafından verildiğini yayıyorlardı. İşte Kur'ân-ı
Kerîm bu iftirayı, yani büyücülüğün bu iki meleğe indirildiği iftirasını da
yalanlıyor" (Fî Zılâli'l-Kur'ân, I, 146). Ancak Hamdi Yazır, âyetin devamının
böyle bir yorumu kabûle elverişli olmadığı kanâatindedir (I, 445-446).
Âyette sihrin bir fitne, yani ona inanıp inanmayacakları, bu işle meşgûl olup
olmayacakları hususunda insanlar için bir imtihan vâsıtası olduğu;
sihirbazların, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyecekleri
bildirilmiş; bu arada Yahudilerin, kendisini sihre kaptıran bir kimsenin âhiret
hayatını büsbütün kaybedeceğini bile bile, yarar sağlayacak bilgiler yerine
zarar getirecek bilgiler peşinde koştukları ifade edilmek sûretiyle sihre
inanmanın, yapmanın ve yaptırmanın dinî bakımdan ne kadar sakıncalı olduğu bir
kez daha ortaya konmuştur.
Sonuç olarak bu âyet, Hz. Peygamber dönemindeki Medine Yahudilerinin ve onlardan
etkilenen Araplar'ın bir peygamber olan Hz. Süleyman'ın putperestliğe saptığı
yolundaki iftiralarını reddetmektedir. Sihir denilen sahtekârlık veya
fitne-fesat işlerini ancak şeytanlar türetip insanlara öğretirler. Bunlar
müslüman işi değildir. Melekler insanlara, kötülük yapsınlar diye bilgi
vermezler; onların öğrettiği hususlar birer deneme vesîlesidir; dolayısıyla
insanlar onları iyi maksatlar veya -eşlerin arasını bozmak gibi- kötü maksatlar
için kullanabilirler ve Allah katında bu tutumlarına göre yargılanırlar. Şunu da
bilmek gerekir ki, Allah'ın izni olmadıkça kötü niyetliler zarar veremezler;
onlar sadece âhirette kendilerine zarar verecek şeyleri satın almış ve böylece
çok kötü bir iş yapmış olurlar.
Şu halde âyetin asıl maksadı Hz. Süleyman'ı Yahudilerin iftiralarından tenzih
etmek, kötülüğün kaynağının peygamberler veya melekler değil, şeytanlar veya
şeytan tabiatlı cinler yahut insanlar olduğunu, meleklerin insanlara telkin
edeceği bilgileri, birer imkân ve dolayısıyla imtihan sebebi bilip bunları
hayırlı konularda değerlendirmek gerektiğini anlatmak, böylece müminleri yanlış
inanç ve uygulamalardan korumaktır. Konumuz bakımından en önemli husus da
âyette, Hârût ile Mârût'un öğrettiği bildirilen şeyin "sihir" olduğunun ifade
edilmiş olmadığıdır. Tam aksine âyet, insan ve cin şeytanlarının insanlara sihir
öğrettiklerini bir de o iki meleğe bildirileni öğrettiklerini söylüyor; bu ifade
açıkça gösteriyor ki, Allah'ın gönderdiği, bildirdiği bilgi sihir değil, başka
bir bilgidir. Bu bilgiyi ve sihri, karı kocayı ayırmak için kullananlar kötülük
peşindeki insanlardır. Karı ve kocanın ayrılması sonucunu doğuran da -yine âyete
dikkât edilirse görüleceği üzere- büyü değil, büyücülerdir, onların telkinleri,
bilgilerini kötü maksatla kullanmaları ve bozucu ifadeleri, çabaları,
düzenleridir, düzmeceleridir; yani Kur'ân, "sihir karı kocayı ayırır" da
dememiştir.
Yine Kur'ân-ı Kerim'de Firavun'un sihirbazları ile Hz. Mûsâ'nın bunlara karşı
yürüttüğü mücadele anlatılmıştır. Bu âyetlerde sihirbazların yaptıkları şeyin
göz boyama (bir çeşit illüzyon) ve insanları korkutarak etki altına alma ve
hayal görmelerini sağlama" olduğu açıkça ifade edilmiştir Bunların, illüzyon
yoluyla yılan sûretinde gösterdikleri ipleri ve değnekleri, Allah'ın, peygambri
Mûsâ'ya lütfettiği mûcize sâyesinde yok olup gitmiştir (A'râf: 7/116; Tâhâ:
20/66).
Âyette geçen "Allah izin vermedikçe öğrendikleri ile kimseye zarar verebilecek
değillerdir." cümlesini, "Allah izin verirse sihir tesir eder ve zarar verir"
şeklinde anlamak doğru değildir. Doğru anlayış şudur: Sihirbazlar aksini
söyleseler de onların yaptığı sihir, öyle istedikleri için insanlara tesir
etmez, zarar vermez, ancak Allah isterse (isteseydi, böyle bir kanun koysaydı)
zarar verir, akıl ve nakil delîlleri sihrin böyle bir etki ve zararının
olmadığını ortaya koymuştur; şu halde Allah izin vermemiştir ve sihir kimseye
zarar veremez.
Felâk ve Nâs sûrelerinin tefsirinde, ayrıca hadîs kitaplarının (Meselâ
Buhârî'nin) Tıp ve Yaratılış bölümlerinde rivâyet edilen hadîse göre Yahudiler,
Peygamberimize (s.a.v.) sihir yapıyorlar, o da bundan etkileniyor; bir şeyi
yaptığı halde yapmadığını sanıyor, gücü azalıyor...
Bu hadîs karşısında müslüman âlimlerin farklı tavırları olmuştur:
1. Mutezile âlimleri, Peygamber'in (s.a.v.) sihirden etkilenmesinin,
peygamberlik ve vahiy konusunda şüpheye sebep olacağından bu hadîsin sahîh
olmadığını, yanlış bir anlama ve nakletmeye dayandığını ileri sürmüşlerdir.
Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimizin (s.a.v.) sihirlenmiş olması iddiasını
reddetmektedir (İsra: 17/47).
2. Sünnî âlimler hadîsin sahîh olduğunu, ancak sihirin etkisinin baş ağrısı,
ateşlenme gibi, peygamberliğe zarar vermeyecek ölçüde bir etki olduğunu, alınan
tedbir ile bunun da geçtiğini ileri sürmüşlerdir.
Hadîsin bazı rivâyetlerinde "öyle olmadığı halde kendisine yapmış, olmuş gibi
geldiği, öyle hayal ettiği" ifadesi geçmektedir. Bu da yukarıda geçen, "sihirin
gerçek ve maddî tesiri yoktur, vehim ve hayal etkisi vardır" görüşü ile
örtüşmektedir.
İlim ve itikâd (kesin bilgi ve dinî inanç) konularında mütevatir olmayan (yalan
ve yanlış olma ihtimâlini ortadan kaldıracak kadar büyük bir topluluk tarafından
rivâyet edilmeyen) hadîsler geçerli ve yeterli olmadığından bize göre bu hadîsi
de bilgi ve inanç konusunda bir delîl, bir dayanak, bir kaynak olarak kullanmak
doğru değildir.
Allah Teâlâ'nın Peygamberine (s.a.v.), vahyi tebliğ etmesini emrettikten sonra
"Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Mâide: 5/67) buyurmuş olması da,
başkalarına etkisi olsa bile ona sihrin tesir etmesine izin vermeyeceğini
göstermektedir.
Şu halde sihirin etkisi konusunda vahye dayalı olup tartışma götürmez bir delîl
yoktur. Bilim de sihirbazların iddialarını isbat için kullandıkları delîlleri
-bilim alanında, bilim yöntemleri ölçütünde- geçerli bulmamıştır.
Bir başka mantıkî kanıt da şöyle ifade edilebilir: Hem gayıptan haber
verdiklerini hem de insanlara sihir yoluyla bir şeyler yaptıklarını ve
yaptırdıklarını iddia edenler, kandırdıkları kimselerden aldıkları üç beş
kuruşla geçiniyorlar, kendilerini basmaya gelen emniyet güçlerinden haberdar
olamıyorlar, sihir yapıp hapisten ve cezâdan kurtulamıyorlar, yer altında,
definelerde saklı büyük servetlerin yerini bulup onlara sahip olamıyorlar
Sihir öğrenme ve yapmanın hükmü
İster etkili olsun ister olmasın sihir, kötüye de kullanıldığı, psikolojik
olarak insanları etkilediği, kontrol edilemez olduğu, Allah'ın kurduğu tabîî
düzeni değiştirmeyi amaçladığı, insanların -dinde "sünnetullah" diye ifade
edilecek kadar önemli kabûl edilen- bilimsel gerçeklere (meselâ bilimsel tedâvi
yöntemlerine) güvensizlik duymalarına yol açtığı, insanların zaaflarını,
dertlerini, korkularını veya ümitlerini sömürmeye ve onları aldatmaya elverişli
olduğu, inanca zarar verdiği ve bunlara benzer daha başka sakıncaları da
bulunduğu için şiddetle yasaklanmıştır. Büyücü veya sihirbazların birçok gizli
şeyleri bilebildiği, tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki yaygın inançlar,
mûteber kaynaklarda İslâm'a aykırı görülmüş, sihri mubah saymanın, haramı helâl
saymak anlamına geleceği, bu sebeple de müslümanın dinden çıkmasına sebep
olacağı kanâatine varılmış; ayrıca en yetkili ve güvenilir müslüman bilginler,
bir kimsenin, sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, sihir yapmasının veya
yaptırmasının ya da sihre ve sihirbaza inanmasının da büyük günah olduğu
konusunda ittifak etmişlerdir (bu husustaki hadîsler için meselâ bk. Buhârî, "Vesâyâ",
23; Müslim, "Îmân", 144; Ebû Dâvûd, "Vesâyâ", 10). Aslında sihir menfaat amaçlı
bir uygulama olduğundan Allah, Peygamber ve din gibi kutsal gerçekleri tanımaz;
bununla birlikte, ihtiyaç duyduğunda bu değerleri menfaat ve başarı aracı olarak
kullanmaktan da çekinmez. Bütün bu anlayış ve uygulamalar, Allah'ın irâde ve
kudretinin üstünde işler başarabileceği iddiasında olan veya öyle sanılan ya da
eyleminin içeriğinde böyle bir iddia saklı bulunan sihirbaza Peygamber'den,
hattâ Allah'tan daha büyük değer vermek anlamını ortaya çıkarmakta olup, sihir
yapmayı ve yaptırmayı yasaklayan hükmün temelinde öncelikle bu gerekçeler
bulunmaktadır. Sihir öğrenmeyi mutlak olarak haram sayanlar yanında, yalnızca
bilgi sahibi olmak ve koruyup korunmak için öğrenmenin câiz olduğunu söyleyenler
de vardır. (İbn Haldun, s. 1157; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, Kahire, 1959, XII,
335; Günay Tümer, "Büyü", DİA, VI, 501-506).
İki Binli Yıllarda Dinin Geleceği
Din
Dînin özü ve işlevi ile ilgili açıklamalar ve tanımlar, bunları yapan şahısların
içinde bulundukları etki alanınına (felsefe, inanç, önkabûller, dünya görüşü,
açıklama modeli, paradigmalar) ve açıklama konusu olan dîne ve dinlere göre
farklı olmuştur. İslâm'a göre din (ed-Din) birdir, kaynağı Allah'tır, bilgi
iletişim yolu vahiydir, bu bilgiyi alanlar peygamberlerdir, özü değişmez;
değişen, bu özün insanlar tarafından anlaşılması, benimsenmesi ve yaşanması için
gerekli olan araçlar ve pratiklerdir. Bu dînin dışında kalan ve onun yerini
tutan diğer inançlar, hak din (ed-Din) olmayıp uydurma, bâtıl, aslından sapmış
yollardır; bu mânâda dinlerdir.
Sağlam, gerçek, yönlendirici ilâhî yapı olan din (ed-dinu'l-kayyim) insan
fıtratıdır; insanda yaratılıştan var olan özellikler ve ihtiyaçların gereğidir,
fıtratla örtüşmektedir, o insansız, insan onsuz -fıtratına uygun bir oluşta-
olamaz. "Başkasına sapmadan kendini hak dîne yönelt; o fıtrata ki, Allah
insanları ona göre yaratmıştır, Allah'ın yaratmasında değişme yoktur, o sağlam
rehber olan dindir, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30) meâlindeki
âyete göre Peygamber ve insanlar o dîne yönelmeli, onu benimseyip hayatlarını
ona göre yaşamalıdırlar; çünkü Büyük Yaratıcı insanları ona göre, onu yaşamak ve
bu sâyede tekâmül ederek yaratılış amaçlarını gerçekleştirmek üzere yaratmıştır.
Hak dinden başka inançlar, onun yerine konan dinler ve inançsızlık/dinsizlik
insanların fıtratlarına ters düşer. Bunlar, insanların madde ve toprak olan
unsurlarının gereği olan arzu, istek ve ihtiraslarının din veya dinsizlik
şeklini almış görüntüleridir, bunlara (maddî, biyolojik unsura) hizmet ederek
manevî unsuru (rûhu, kalbi) köreltir, tekâmülü engeller, insanı aşağılara (esfel-i
sâfilîne) çeker, çamura mahkûm ederler.
İnsanların ortak amacı mutluluktur. Mutluluğa ne mânâ verilirse verilsin,
insanın hem maddî hem manevî (hem bedene hem rûha ait) ihtiyaçları
karşılanmadıkça mutlu olması mümkün değildir. Bu ihtiyaçların karşılanması ancak
bir cemâat ve cemiyet içinde mümkün olmakta, topluluğun devamı ve işlevini
yerine getirebilmesi de bir düzene (kurallara, kanunlara, kurumlara) muhtaç
bulunmaktadır. Düzenlerin temelinde inançlar ve felsefeler vardır; başka bir
deyişle her düzen bir temel inanca ve düşünceye dayanmaktadır. İlk insandan beri
Allah tarafından verilmiş bulunan hak din, işte bu düzeni ( gerçeğe, sahîh
inanca ve insanın yaratılışına uygun düzeni) getirmektedir.
Dînin geleceği
Dînin geleceği üzerinde -bilime bağlı- tahmin yürütürken en sağlıklı yöntem,
dînin geçmişine, insanla ilişkisine ve insanın kendine yeterliği problemine
bakmaktır.
1. İnsanlık tarihine bakıldığında ilkelinden medenîsine bütün dönemlerde ve
devirlerde dînin mevcût olduğu, insanların hak veya bâtıl bir dîne inandıkları
ve farklı ölçü ve şekillerde de olsa onu hayatlarına soktukları görülmektedir.
İlkel insanda olduğu gibi medenî insanın da hayatında dînin bulunması, cahil ve
avam takımında olduğu kadar âlim ve havas takımında da dindarlığın var olması,
üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
2. İlkel olsun medenî olsun insanda maddî ve manevî şeklinde ikiye ayrılması
mümkün olan ihtiyaçlar vardır. Bitki ve hayvan nevilerinin maddî ihtiyaçları
sağlandığında, varlık ve sağlıkları devam eder ve kendilerinden bekleneni
verirler. İnsan ise bitki ve hayvanların ihtiyaçlarına ortak olduğu gibi onları
aşan ve yalnız kendi nev'inde bulunan ihtiyaçların da muhtacıdır. Kendisiyle
devamlı ilgilenen ve hayat yoluna ışık tutan bir Allah'a inanma ve O'na tapınma
ihtiyacı, manevî ihtiyaçların başında gelmektedir. Kur'ân-ı Kerim, daha insanlar
yaratılıp bu dünya hayatları başlamadan önce, Allah Teâlâ'nın, onlara ait özleri
(zürriyetlerini) huzuruna alıp "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunu,
onların da "Evet, Rabbimizsin" cevabını verdiklerini bildirerek ezelde vâkî olan
bu sözleşmenin (ahit, mîsak) din duygusu ve inanma ihtiyacı olarak insan
fıtratında var olduğuna, din duygusu ve ihtiyacının fıtratın gereği bulunduğuna
işaret etmektedir. İnsanların pek çoğu bu ihtiyaçları gerçek mânâda ve yeterli
ölçüde tatmin edilmediğinde bunalıma düşmekte, en azından mutlu
olamamaktadırlar. Farazî olarak bunalım ve mutsuzluk sözkonusu olmasa bile
insana mahsus tekamül yolculuğu güdük ve eksik kalmakta, eşi bulunmaz ömür
sermayesi değerliye değil, değersize ve geçici (fânî) olana sarf edilmiş
olmaktadır.
3. İnsan aklı, insanın bilgi kapasitesi bütün varlığı, farklı bilgi
kapasitelerine göre bilinmesi mümkün olan her şeyi bilmeye yeterli midir? Bu
soruya dinlerin, iman ehlinin ve dindarların verdiği cevap "Hayır, yeterli
değildir, insanın bilgi kapasitesini aşan alanlarda aşkın bir kaynaktan gelecek
bilgiye, irşâd ve hidâyete ihtiyaç vardır..." şeklinde olmuştur. Kant metafiziği
inkâr etmek yerine, insandaki bilgi kapasitesinin dışında kaldığını ifade
ederken Viyana okulu gibi neo-marksistler, bilinemeyenin yok ve saçma olduğunu
ileri sürmüşler, aydınlanma dönemi konuyu, "dinî toplum hayatının dışına atmak,
insanın bilmek ve yaşamak için dîne muhtaç olmadığını, beşerî aklın ve bilgi
kâbiliyetinin insana yeterli bulunduğunu ilân etmek sûretiyle" kendince çözüme
bağlamıştır. Post-modern dönemin düşünürleri rasyonalizm ve aydınlanmanın bilgiç
ve dik başlı tavrına karşı çıkmışlar, insanın bilemediği şeylerin ve çözüme
kavuşturamadığı problemlerin varlığından söz etmişler, ancak bilmek ve çözmek
için dîne dönmemişler, bir yol ve yöntem de sunamamışlardır.
İnsanların dün bilemedikleri ve bu sebeple yok saydıkları/sandıkları birçok
şeyin bugün bilinir hale geldiği ve insan hayatına girdiği düşünülürse;
"bilinmeyeni yok sayma" düşünce ve yaklaşımının tutarsız olduğu ortaya çıkar.
Varlığı "bilimsel" olmayan yollardan bilinen, bilimsel metodlarla isbat ve deney
alanına sokulamayan metafizik varlıklar göz önüne alındığında, ileriye dönük
olarak da beşerî-ilmî buluşların ve bilişlerin ötesinde kalacak hakikatlerin ve
varlıkların olduğunu kabûl etmek gerekecektir. Konu yalnızca bilgi ile de
sınırlı değildir. Sosyal hayatın sağlıklı, fıtrata uygun ve olabildiğince insana
mutluluk sağlayacak bir şekilde/düzende yürüyebilmesi için de, aşkın bir irşâda
ve hidâyet kaynağına, insan aklını test eden ve ihtiraslarını kontrol eden bir
üst mîzana ihtiyaç vardır. Kur'ân-ı Kerim'in deyişiyle " Hayır, insan kendini
kendine yeterli sandığı için başkaldırıp sınırları çiğner; Rabbine dönmek (O'nun
irşâdına başvurmak) kaçınılmazdır" ( Alak: 96/6-8).
Bu üç noktadan dînin geleceğine bakıldığında insanlar bu fıtratlarıyla var
oldukları müddetçe dînin de varolacağını söylemek akla ve bilime ters düşmez. A.
Compte "insan fıtratı" unsurunu ihmâl ederek, meseleye yalnızca bilgi ve
aydınlanma açısından bakmış, bilimin hâkim olmasıyla geleneksel dînin ortadan
kalkacağı kehânetinde bulunmuştu; bu kehânet tutmadı. Halk ve aydınların önemli
kısmı bir yana mûcitler, kâşifler ve Nobel ödüllüler arasında bile dindarların
bulunduğu bir gerçektir. "Medeniyetin sonu" tezi de -dînin toplum hayatından
çıkacağını öngören kısmı bakımından- tutmayacaktır; çünkü Batı'da dînin hayata
dönmesinden, "Tanrının İntikâmı"ndan söz edilmektedir. Batı uygarlığı ve
toplumları dîni birey düzeyine indirmişlerse de, dînin toplumsal gerçekliğini
ortadan kaldıramamışlardır. " "Dîne dayalı medeniyet ve kültürlerin çatışması"
tezine karşı da, "dinlerin özde birliği" tezi vardır ve dinler arası diyalog
çağrıları yapılmaktadır.
Sonuç
İnsan, fıtratını değiştirmedikçe -ki Allah bunun değişmeyeceğini bildiriyor ve
asırlar boyu da değişmedi- dîne olan ihtiyacı devam edecektir. Rönesans, reform
ve aydınlanma fırtınaları, yalnızca dînin üstündeki külleri ve tortuları atmış,
hâlis dînin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Çağın uygarlığı içinde din
dimdik ayaktadır. İnsanlar birey, topluluklar ve toplumlar olarak akıl ve
bilgileriyle hayatı sürdürürken çok önemli hatâlara düşmüşler, yeri doldurulamaz
maddî ve manevî kayıplar vermişlerdir. Ne tek başına akıl ve beşerî bilgi, ne de
bunlara arkasını dönen din insanlara mutluluk getirebilecektir. İnsanlar
mutluluk peşinde koştukça dîni bir güneş gibi sağ ellerinde, aklı ve bilimi da
bir ay ve yıldızlar gibi sol ellerinde tutmak durumundadırlar. İnsan evreni ne
güneşsiz olacaktır, ne de aysız ve yıldızsız.
Bu fıtrî, tabîî, ilâhî gerçeklik karşısında durmak ve direnmek mümkün olmadığı
için, ülkemizin boşuna kürek çeken bir kısım aydınları ve seçkinleri de abesle
meşgûl olmaktan vazgeçecek, dîne düzgün bakmayı, din ve vicdan özgürlüğünü
evrensel ölçütlere uygun seviyede tanıyıp benimsemeyi öğreneceklerdir. Din
bilgisi ve kültürü zayıf olan tabaka (bunlara sıradan halk demiyorum; çünkü
okumuşlar, yüksek mevkîlere gelmişler içinde de böyleleri çoktur) bugüne
nisbetle din bilgisini arttıracak, dîne inanan ve inanmayana, dîni yaşayan ve
yaşamayana müsamaha göstermeyi bilecektir. Dinlerin ve ideolojilerin bağlıları,
ötekini baskı altında tutarak veya yok ederek varlıklarını sürdüremeyeceklerini
anlayacak, varolmak, gelişmek ve yayılmak için başka usûller ve yollar
arayacaklardır.
Avrupa Birliğinde Müslümanlar
Avrupa Birliği birkaç devlet arasında yapılan kömür çelik birliğinden başlayarak
Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Avrupa Topluluğu (AT) ve Avrupa Birliği'ne (AB)
doğru gelişmiş bulunan bir uluslararası birleşmedir. Bu topluluk zaman içinde
hukuk, ekonomi, ticaret, para ve dış siyasette birlik sağlayarak tek bir devlet
(birleşik devlet) olma yolunda ilerlemektedir. Avrupa toplulukları arasında
-farklı yönleri bulunmakla beraber- bir kültür birliğinden, bir "Avrupa
kültüründen" bahsetmek de mümkün ve tutarlıdır. Durum böyle olunca bir müslüman
topluluğun/milletin Avrupa Birliğine girmesi demek; bu birliğin hukuk, ekonomi,
dış siyaset, hattâ kültür alanına girmesi, kendine ait ve farklı olanlarla
bunları değişmesi demektir. Böyle bir değişimi İslâm nasıl karşılar, başka bir
deyişle Avrupa birliğine girmek câiz midir? Bu yazıda işte bu konuyu kısaca
açmak ve tartışmak istiyoruz.
Avrupa Birliği "bir ekonomik topluluk/işbirliği" mâhiyetinde iken ben de, birçok
başka fıkıhçılar gibi bu topluluğa girmenin câiz ve faydalı olacağını yazmıştım;
çünkü bazı koruyucu şartlar ileri sürmekle beraber eski fıkıhçılar da "müslüman
olmayanlarla iş ve ticaret ortaklığını" câiz görüyorlardı. Kurucu antlaşmalarda
ve buna bağlı olarak topluluğun isminde önemli değişiklikler yapıldıkça bu hükmü
yeniden gözden geçirmek gerekmişti, yeniden gözden geçirdikten sonra, "eğer bir
zarûret yoksa bu birliğe girmek câiz değildir" noktasına geldim. Aradan yıllar
geçti, şimdilerde hemen hemen tartışmaksızın, bir emr-i vâkî olarak bu birliğe
girmenin câiz olduğu bir yana, "denize düşenin yılana sarılması" kabilinden
olarak zarûrî ve vacip olduğu söylenmeye başladı. Ama meseleye biraz daha
yakından bakıldığında, alternatifler, fayda ve zarar listeleri bir daha gözden
geçirildiğinde böyle bir hükme varmanın en azından çok kolay olmadığı ve huzur
içinde "evet" denemeyeceği görülecektir.
İslâm'ın hedefi
İslâm, diğer ilâhî/semâvî dinlerin geldiği kaynaktan, Allah tarafından, vahiy
yoluyla gönderilmiş, en son ve en kâmil dindir. Bu din geldikten sonra Allah,
başka dinleri (bir başka yoruma göre ise aslı ve özü bozulmamış ilâhî dinler
demek olan İslâm'dan başka bir dîni) asla kabûl etmeyeceğini bildirmiştir (Âl-i
İmran: 3/85). Kur'ân'daki pek çok âyetin ortak ifadesine göre İslâm'a inananlar
Allah katında başkalarından üstündür, birbirlerinin kardeşleridir, hür
irâdeleriyle Allah'a itâat ve kulluk etme emanetini yüklenmiş, bu yüzden
-yalnızca diğer insanlar gibi potansiyel olarak değil, aynı zamanda fiilen-
yaratılmışların en üstünü olmuşlardır. Kutlu ve kutsal bir misyon
yüklenmişlerdir: Zorlamadan, herkese din hürriyeti vererek insanlara İslâm'ı
anlatmak ve sevip benimsemeleri için çaba sarfetmek. Müminler hem kendi maddî ve
manevî değerlerini korumak hem de bütün dünyada adâlet ve din hürriyetini
sağlamak için -bunların düşmanlarına karşı- güçlü olmak durumundadırlar.
Allah'ın vahyettiği ve bu vahye dayalı olarak ictihad yoluyla elde edilen hayat
kuralları uygulanacak ve bunlar başkalarıyla değiştirilmeyecektir. Müslümanların
dinden ve buradan beslenmiş bulunan kültürden oluşmuş değerleri toplumun yüksek
değerleri olarak muhâfaza edilecek, bunlara ters düşen değerler toplum
tarafından reddedilecek, dışlanacaktır. İslâm toplumu bir erdemli insanlar
toplumu olacak, bu nitelikleriyle diğer insan guruplarına örnek olacaklardır.
Müslümanların dinleri ve şereflerine ilâve olarak hayatları, akılları, malları
ve nesilleri korunacaktır. Bir müminin yakından uzağa bütün diğer insanlara
karşı ödevleri ve sorumlulukları vardır ve o bu dünyayı geçici bir imtihan yeri
olarak bilir, amacı Allah'ın rızâsını, O'nun cennet ve cemâlini elde etmektir...
Avrupa Birliği'nin hedefleri
Avrupa Birliği bir din veya ahlâk birliği değildir; dinden bağımsız (laik,
seküler) Batı değerleri temeline oturan ekonomik, siyasî, hukukî ve kültürel bir
birliktir. Batılı değerlere göre bireyin özgürlüğü azamî ölçüde tutulmalı, din
ve ahlâk adına kısılmamalıdır. Liberal kapitalist düzen gereği serbest rekâbet
esastır. Dünya, "ekonomi, bilim ve teknoloji" açısından gelişmiş ve gelişmemiş
ülkeler olarak ikiye ayrılmıştır. Gelişmemiş ülkelerin dünya pazarında rekâbet
şansları olmadığına göre bunlar, gelişmiş ülkelere ucuz ham madde ve emek temin
edecek, ellerine geçen üç beş kuruşu da yine gelişmiş ülkelerden alacakları
pahalı tüketim mallarına yatıracaklardır. Bu gidişin sonu kendilerinin gittikçe
daha yoksul, ötekilerin ise daha zengin hale gelmelerinden ibarettir. Ötekiler
hâli hazırda tek bir blok değildir, Amerika baş patron olmakla beraber başka
patronlar da vardır ve bunların arasında kıyasıya bir rekâbet hüküm sürmektedir.
Avrupa Birliği öncelikle bu rekâbette ezilmeme, dünya pazarından yeterli pay
alma arzusunun sonucudur. Temeli ahlâkî ve manevî değil maddîdir; adâlete değil,
egoizme ve menfaate yöneliktir. İnsan hakları vurgulanmakta, fakat insanın
ödevleri, özellikle ahlâkî ve manevî olanları üzerinde durulmamaktadır. Bir
örnek vermek gerekirse, inancı yüzünden başını örterek okumak isteyen bir kızın
dâvâsını reddeden İnsan Hakları Mahkemesi, eşcinsellerin haklarını titizlikle
korumaktadır.
Müslümanların vazifesi
İslâm'ın ve Batı'nın (AB'nin) hedeflerinin örtüşmediği açıkça ortadadır. Buna
göre müslümanların vazifesi kendi güçleriyle ayakta durmak, maddî ve manevî
değerlerini korumak ve bugün var olandan daha güzel, âdil, şefkâtli bir dünya
düzenini kurup işletmek için gayret göstermek, formüller ve modeller
oluşturmaktır. Keşke mümkün olsaydı da (müslümanlar şuurlu davransalar, gereken
fedâkârlıklarda bulunsalardı da) teker teker güçlü ve gelişmiş olan İslâm
ülkeleri arasında bir birlik kursalar, bu birlikten doğan gücü, zayıfları
sömürmek için değil, bütün insanlığın hayrına kullansalardı.
Zarûret
Burada sayıp dökemeyeceğimiz sebeplerle bu birlik kurulamadı, kurulamıyor. Her
bir İslâm ülkesi tek başına kalıp hareket etse amacına ulaşamıyor,
ulaşamayacağını zannediyor. Bazı ülkelerde İslâm'ın yüce ve kapsamlı amaçlarını
gerçekleştirmek için çaba göstermek şöyle dursun, fert, aile ve cemâat olarak
İslâm'ı gereği gibi yaşamak mümkün olmuyor, bu ülkelerin sistemleri veya bağnaz,
totaliter yöneticileri müminlere imkân vermiyorlar. Bu durum karşısında bunalan,
çaresiz kalan müminlerin bir kesimi, Avrupa'da yaşayan müminlerin nisbeten daha
geniş olan özgürlüklerine bakarak "biz de onlara katılalım, bu daha iyi olur"
diyorlar. (Hayalleri geniş olup "biz bu yoldan Avrupa'ya İslâmî değerleri
taşırız" diyenleri hayalleri ile başbaşa bırakıyorum).
Sonuç 2
Müslümanların Avrupa Birliği'ne girme arzuları maddî olarak sömürülmekten,
manevî ve dinî olarak da baskıdan kurtulma ümitlerinden kaynaklanıyor. Ama
sömürülmekten kurtulup sömürenler arasına katılmak, baskıdan kurtulmak, ama
İslâm'ın yüce ve kapsamlı hedeflerine vedâ etmek "güle oynaya girilecek bir yol,
cennet gibi tercih edilecek bir alternatif" değildir. Hiç olmazsa mümin korku,
endişe ve üzüntü içinde olmalıdır.
Örnek Konusunda Yaşadıklarım
İlk örnek alma çağına geldiğimde, ağabeyim yoktu, babam bir demirci esnafı idi
ve dünyalarımız arasında bir bağ, bir ortak nokta mevcût değildi; o zaman
babaların çoğu böyle idi. Mahallemizin yaşları bizden büyük delikanlılarını,
bunların da en yakışıklı, yiğit, bıçkın, yaramazlığı ile dikkât çekmiş
olanlarını örnek alırdık. Köşe başında toplanır, bize göre yüksek seviyede olan
âdî şeyleri konuşurlar, sağa sola bakarak kimseler görmesin korkusu içinde
sigara çekiştirirler ve biz onlara yaklaştığımız zaman o deli eden cümleyi
tekrar ederlerdi; "Oğlum sen daha çocuksun, git sütünü em, bu işler sana göre
değil...". Biz de onlara büyüdüğümüzü isbat etmek için olmadık şeyler yapmaya
kalkışırdık.
Daha ziyade kış geceleri belli odalarda toplanılır, Battâl Gâzî, Ebâ Müslim-i
Horasânî, Sîretü'n-Nebî, Hayber Kal'ası ve Kan Kal'ası cenkleri gibi manzum
tarih ve tarihi romanlar okunurdu. Ama bu kitaplar birer roman olarak değil,
kutsal kitap gibi okunur, aralarda Hz. Peygamber'e (s.a.v.) salât selâm
getirilir, olaylara iştirak edilir, taraf ve takım tutulur, ağlanır, gülünür,
bazan da uyunurdu. Bizler ya örnek alalım veya hizmet edelim diye bu meclislere
götürülürdük. Dinlediklerimizden dolayı hayalî kahramanlarımız, örneklerimiz
olmaya başladı.
Evimize babamın ve dedemin dostları gelirdi, geçmişten gelecekten konuşulur,
çoğu askerlikle ilgili abartılı ve katkılı hatırâlar anlatılır, yakın tarihte
yaşamış büyüklerin menkıbeleri dile getirilir, Osmanlı'dan Cumhuriyete geçişle
ilgili vak'alar ve şahıslar hakkında konuşulur, değerlendirmeler yaplırdı. Bu
sohbetlerde bazı âlimler, Gazi Osman, Ali İhsan, Nureddin, Deli Halid, Fevzi,
Kazım Karabekir Paşalar hatır ve zihinlerimize yerleşti. Televizyon, sinema,
gazete, dergi yoktu; dünyamız Türkiye ile, Türkiyemiz de yerleşim alanımız ile
sınırlı gibiydi.
İlkokul çağı geldi, okulda öğretmenle karşılaştık; bıyıksız, kravatlı, dili ve
davranışları dinden ve yerli değerlerden arındırılmış, (genellikle) eli sopalı,
erkek olanları sert ve merhametsiz bir kimlik ve kişilik. Standart dışı olanlar
-ki sayıları çok azdı- bir yana bunlar pek kahramanlarımız olamadılar. Ortaokulu
bitirmeden tahsile ara vermiştik. Ergenlik ve isyan çağında şehrin efeleri ve
kabadayılarına imrendik.
Sinemaya gitme imkânımız sınırlı idi, çoğumuzun evinde radyo da yoktu. Türk
sanat mûsikîsini tanımazdık, o biraz da meyhane malı idi. Batı müziği bize
hiçbir şey söylemezdi. Dansı başkalarına ait bilirdik. Önceleri türkü söyledik,
dinledik, saz çalmaya çalıştık, millî oyunlar (halay vb) oynamayı tecih ettik.
Radyo ve plâk biraz çoğalınca Sadettin Kaynak, Münir Nureddin, Selâhaddin Pınar
gibi sanat mûsikîsi üstadları ile de tanıştık.
Buraya kadar zikri geçen örnekler ve kahramanların ortak noktası milletine
yabancılaşmamış, dîne ve millî değerlere saygılı, imrenilme noktaları din, ahlâk
ve tarihçe onaylanabilir olmalarıydı.
Yeniden tahsile döndüğüm zaman 18 yaşıma gelmiş, biraz da medrese usûlü
okumuştum. Konya İmam Hatip'te okula başlamıştım. Solcular, milliyetçiler
(bunların Irkçı, Anadolucu, Osmanlıcı gibi versiyonları vardı) ve İslâmcılar
dergi, gazete ve kitaplarıyla kendilerini arzettiler. Örnek arama ve alma
durumunda olan neslin karşısına artık farklı yönleri, ortak niteliklerine ağır
basan tipler çıkmış oluyordu; seçimler de farklı oldu. Konya'da bir pansiyonda
kalıyordum, her okuldan öğrenci vardı. Ötüken filân gibi eski Türk tarihine ait
isimler taşıyan dergileri pansiyona taşıyan Türkçüler ile solcular ve solcu
olmadıkları halde, milliyetçiliğin bu türüne karşı olanlar arasında bazan
kavgaya varan tartışmalar oluyordu. Derken Bedîüzzeman, Eşref Edip, Necip Fazıl,
Nurettin Topçu, Ali Fuat Başgil, Remzi Oğuz Arık'ın kitaplarını okumaya
başladık. Hem bu yazarlar ve düşünürler favorilerimiz arasına girdi, hem de
onların dünyalarına dahil olduk. Benim gibi az sayıda arkadaşım bunların
tamamından -kendi yapısı- bir buket oluştururken, çoğu yeni yetişen; içlerinden
birini imam, rehber, baş kahraman ediniyor, onun gibi veya onun dediği gibi
olmaya yöneliyordu. Biz din öğrendiğimiz için tarihe intikâl etmiş din
kahramanları ile de tanışmıştık; bunlar arasında peygamberler, âlimler,
mücahidler, ermişler vardı. Kişiliğimizin oluşmasında bunlar da önemli ölçüde
etkili idiler. Din bilgisi ve uygulaması kişiyi temel, belirleyici, diğerlerinin
üstünde iki kaynağa götürür: Allah'ın kitabı, Resûlünün (s.a.v.) sünneti.
Kitabın ve Resûlün (s.a.v.) örnek alınması iki türlü olur: 1. Daha önce bunları
örnek alarak yaşamış ve kemâle ermiş tarihî kahramanları/büyükleri izlemek,
onlar aracılığı ile, onların anladığı ve yaşadığı gibi anlamak ve yaşamak. 2.
Onlardan yararlanarak doğrudan kaynağa ulaşmak, Kur'ân'la, Hz. Peygamber'le
(s.a.v.) aracısız temas kurmak, bunları kendi anlayış, kavrayış, hissediş
kapasitesi çerçevesinde örnek edinmek. Bunlardan birinci yol daha kolay olduğu
için daha çok kullanılmıştır.
Gazetenin, derginin, kitabın çoğaldığı, okuma yazma oranının arttığı, sinema,
tiyatro, televizyon ve bilgisayarın yaygınlaştığı döneme girildi. Dünya küçüldü,
örnekler ve kahramanlar iyiden iyiye karıştı, değerler altüst oldu. Bir evin
içinde bile ortak değerler azalmaya, her bir bireyin ayrı telden çaldığı bir
ortam oluşmaya başladı. Dinî ve millî değerlerimiz öğretim ve eğitim yoluyla
yeni nesillere kazandırılmıyor, böyle bir program ve politika mevcût değil.
Bebekler bilgisayarla tanıştı, sinemalar evlere girdi, günde birkaç filim
seyrediliyor, dizilere "bizimkiler" diyebilmek için iyice zorlanmanız gerekiyor,
bize ait olan birçok önemli unsur kasten tıraşlanmış oluyor...
Böyle bir kültür çevresinde düzgün örnek ve kahraman seçimi, başarılması
imkânsıza yakın derecede zorlaşmıştır. Yine de çare yok değildir; çare aileyi
sağlam kurmak, sağlam tutmak, kişiler ve aileler arasında "dar cemâat"
birlikleri/gurupları oluşturmaktır. Üç beş kişi ve ailenin birbirine yakın
yaşamaları, devamlı temas içinde olmaları, hayatı ve değerleri paylaşmaları hem
koruyucu hem de geliştirici olarak son sığınaktır. Küçük cemâatler birbirine
eklendikçe veya aynı hayat tarzını sürdürdükçe büyürler, koruma çemberi
genişler, sağlıklı örnek seçimleri mümkün olur, ortak sivil kurumlar oluşur,
toplum için zenginlik olan farklı hayat tarzları sunulabilir, tektipleştirmeye
"dur" denilebilir.
Modernist mi, Eyyamcı mı?
İslâm'ın getirdiği, Kur'ân'ın ve Peygamber (s.a.v.) uygulamasının ihtivâ ettiği
evrensel, ebedî, kâmil insanlık için zarûrî ilkeleri ve değerleri her çağın, her
şartın ihtiyacına göre formülleştirip, uygun üslûp ve düzene sokup insanlara
telkin ve tebliğ etme işi ictihada, yani âlimlere bırakılmıştır. İslâm tarihi
boyunca birçok müctehidler (birinci sınıf İslâm âlimleri) ve müceddidler (dîni
özüne ve amacına uygun olarak yenileyenler, başka bir ifadeyle evrenseli verili
bir konu ve konuma uygulayanlar) bu şerefli ve önemli ödevi hakkıyla yerine
getirmişlerdir. Büyük Gazzâlî'nin ölümsüz eserine verdiği isim bu bakımdan ilgi
çekicidir: "İhyâu-ulûmi'd-din= Din ilimlerini canlandırmak". Bu isimden yola
çıkarak yukarıdaki ifadeyi şu kalıba da sokabiliriz: Din eskimez, ölmez;
eskiyen, ölen din ilimleri olabilir, yani müctehidlerin, müceddidlerin, içinde
yaşadıkları çağlar ver şartlar için ürettikleri İslâm kaynaklı bilgiler
ölebilir, değerlerini ve işlevlerini yitirebilir, bunları ihyâ etmek, yeni
şartlarda aynı kaynaklardan yeni baştan üretmek âlimlerin işidir.
İslâm din ve kültür tarihi daha önce de yabancı kültürlerle tanışmış, onların
meydan okumalarına marûz kalmıştır. Bu kültürler karşısında İslâm'ın mâhiyet ve
değerini ortaya koymak, müslümanların tavırlarını belirlemek üzere iki farklı
yaklaşım ortaya çıkmıştır: 1. İslâm felsefecilerinin yaklaşımı: Kindî, Fârâbî,
İbn Sînâ gibi müslüman felsefeciler, hakikati temsil ve ifade ettiğine
inandıkları Yunan felsefesini temel alarak Kur'ân âyetlerini (vahyi) felsefeye
uyarlamaya çalışmışlar, bazan sınırı çok aşan, inkârla eşit sonuç doğurma
noktalarına yaklaşan açıklamalar ve yorumlar yapmışlardır. 2. Fıkıhçı ve
kelâmcıların yaklaşımı: Bunlar vahyi esas almış, buna ters düşen felsefe, inanç
ve düşünceleri vahye ve "müslüman aklına" dayanarak reddetmiş, sözlü ve
uygulamalı nakle dayanan İslâm'ı savunmuş, bunu başka düşünce ve kültürlere
karşı "farklı İslâmî seçenek" olarak takdim etmişlerdir. Her iki yaklaşımın da
benzer özelliği İslâm'dan vazgeçmemek, başka bir düşünce veya inancı onun yerine
koymamaktır. Felsefeciler filozof aklı ile vahyi uzlaştırarak dîni muhâfaza
etmeye çalışırken fıkıh ve kelâm okullarının yetiştirdiği, bazılarının ayrıca
tasavvuf yolundan da beslendiği bilinen mezheb imamları, Gazzali, Râzi, Şâh
Veliyyullah gibi âlimler, İslâmî olmayan (başka inanç ve kültürlerden
etkilenmiş) akıl ve felsefelere karşı vahyi savunmuşlar, hakikati ve insan için
ideal hayat düzenini bu kaynakta aramış, bulmuş ve açıklamışlardır.
İnanç, ahlâk ve kültürün önemli unsurlarında üstünlüğünü muhâfaza eden İslâm
âlemi, 17. yüzyıldan itibaren -İslâm kültüründen de etkilendiği bilinen-
rönesans ve reformun meyvalarını devşirerek düşünce ve bilim alanında sıçrama
yapmaya başlayan Batı'ya karşı, kendi değerleri ve dinamiklerini işleterek
alternatif üretememiş, bu alanlarda hızlı ilerleyen âlemin gerisine düşmüştür.
Düşünce ve bilim, teknoloji ve ekonomiyi de etkileyip dengeleri değiştirince,
hep yenen ve kazanan İslâm âlemi yenilmeye ve kaybetmeye başlamıştır. Artık Ebû
Hanîfeleri, Gazzâlîleri, Râzîleri, Şâh Veliyyullahları olmayan, olanları da
dinleyip anlamaktan uzaklaşmış bulunan müslümanlar, mağlubiyetin verdiği
şaşkınlık içinde derdi doğru teşhis koyamamış, devayı isabetli tâyin edememiş,
yapacak yerde yıkmış, düzeltecek yerde bozmuştur. İşte bu kültür çatışması İslâm
dünyasının hâlâ yaşadığı ikinci büyük çatışmadır. Bu çatışmanın içinden kendini
koruyarak, rüşdünü ve yeterliğini isbat ederek çıkma ödevi hâlâ
başarılamamıştır.
Bu yeni çatışma döneminde eski müctehid ve müceddidlerin yollarını takip eden
İslâm âlimleri yanında filozofların yaklaşımlarını (uzlaştırma, uyarlama)
benimseyenler de vardır. Bunlara, bizim "eyyamcı" diye nitelediğimiz bir üçüncü
sınıf daha eklenmiştir. Eyyamcılar da tek tip değildir, ancak ortak özellikleri,
önce parça parça, sonra da toptan İslâm'ın ilke ve değerlerini, İslâm kültür ve
medeniyetini Batı'ya (onların deyişiyle çağa) ait olanla değişmek ve
değiştirmektir. Bu değiştirmeyi tepeden inmeci ve açıktan inkârcı bir tavırla
yapanlar, yapmaya uğraşanlar da vardır. Eyyamcılar ise tepeden inmecileri
desteklemekle beraber açıktan inkâr yerine, tevil (yorum) yoluyla inkâr usûlünü
tercih etmişlerdir. Bunlara "modernist, çağdaş, âlim" gibi haysiyetli
nitelikleri yakıştırmak haksızlıktır. Bunlar düpedüz oportünist, çıkarcı,
eyyamcı takımıdır; çıkarları öyle gerektirse müslüman (!) bile olabilirler.
Haysiyetli İslâm âlimlerine yakışan davranış ve onların omuzlarında bir yük
olarak duran sorumluluk, hem İslâm'ı hem çağı bütün gerçeklikleri ile tanımak,
tanıtmak ve İslâm'ın eskimeyen, ölmeyen, değerini asla yitirmeyen özünü, çağın
anlayacağı bir dil ve üslûba kavuşturmak, ona muhtaç olan insanlığa sunmaktır.
Bunun için de hem din eğitimi ve öğretiminin geliştirilip yaygınlaştırılması,
hem de İslâm ilmi çalışmalarının desteklenmesi gerekmektedir.
Ahlâkın İki Kaynağı
"Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır"
Mehmet Akif
Her insanda bir ahlâk vardır, ""insan bir bakıma "ahlâkı olan canlıdır". Ahlâk
da iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Yukarıdaki beyitte millî şâirimiz M.
Akif, ahlâkı iyi ve yüce kılan, yükselten şeyin, aşkınlığı olmayan beşer bilgisi
veya vicdanı olmadığını, dîne imanın insanda hâsıl ettiği Allah bilincinin ve
buna bağlı Allah korkusunun, Allah'a olan saygının, O'nun rızâsına aykırı
davranmaktan çekinme duygusunun ahlâkı yücelttiğini, iyileştirdiğini haklı
olarak ifade ediyor.
Dîne inanmayan ve iyi ahlâk sahibi olmak için dindar olmayı şart koşmayanlar,
hattâ dînin ahlâka zarar vereceğini düşünenler insan vicdanının ve doğru
bilginin güzel ahlâk için yeterli olduğunu ileri sürüyorlar.
Bir tarafta "din ve iman yoksa ahlâk da yoktur" diyenler, öte tarafta "din varsa
ahlâk yoktur" diyenler var. Bu iki ucun ortasında yer alanlar ise "dîni ve
ahlâkı oldukları gibi kabûl ediyor, bu ikisi arasında bir diyalogun bulunduğunu,
dînin ahlâkı terkip ve teşvik edici bir işleve sahip bulunduğunu" söylüyorlar.
Bunlara göre Allah'a inanmak, ahlâk ödevlerinin yerine getirilmesini
kolaylaştırmak bakımından yeni bir "çevre" oluşturur. Dîne inanmadığı halde
ahlâk ilkelerine uyan bir insanın, dînin ahlâk için geçersiz olduğunu iddia
etmesi doğru değildir. Kendi ahlâk problemini kolaylıkla çözebilen insanlar
olabilir, ama böyle kimselerin varlığı, bizim ahlâk hayatımızda birtakım yardım
ve teşviklere, meselâ dîne ihtiyaç duymamızı gereksiz kılmaz (Bu konu için bak.
M. Aydın, Din Felsefesi, s.238-257).
Din ve felsefe cephelerinde yürütülen tartışma, dînin ahlâkla ilişkisi üzerinde
cereyân etmektedir, inançlılar ve dindarların yanında felsefecilerin de önemli
bir kısmı, dînin ahlâk için -şart olmasa bile- faydalı ve yardımcı olduğunu
kabûl etmektedirler. Genel kabûl gören bir başka konu da ahlâkın eğitimle,
olmazsa olmaz ilişkisidir. Din gibi ahlâk da yalnızca bir bilgi ve inanç
meselesi değildir, ahlâkın hayata geçmesinin, fert ve toplum hayatında etkili
olmasının şartı eğitimdir; zamanında ve uygun yöntemlerle din ve ahlâk eğitimi
verilmesidir.
İşin teorik yönünü bir yana bırakarak pratiğe geldiğimizde, Türkiye millî
eğitiminde yıllardan beri din ve ahlâk eğitiminin verilmediğini görüyoruz. 1970
yıllarda orta öğretime, eğitmek için değil, bilgi vermek ve öğretmek için İslâm
ahlâkı dersi konulmak istendiğinde, malûm çevreler buna şiddetle tepki
gösterdiler, sonunda İslâm çıkarılarak "Ahlâk Bilgisi" adıyla bir ders kondu,
birçok yerde buna da olumsuz tepkiler gösterildi, sonunda ders kaldırıldı.
1980'den sonra "Din Kültürü Ahlâk Bilgisi" adıyla anayasaya da giren mecbûrî bir
ders okutulur oldu. Dersin adına dikkât edilsin, dînin kendisi, özü, imanı,
ibâdet, talimâtı değil, kültürü; yani dinleri yaşayan insanların, toplulukların
ürettikleri düşünce, sanat, örf, âdet vb. öğretilecek. Ahlâkın da eğitimi
yapılamayacak, bilgisi verilecek. Bu kadar beşerî ve dünyevî (seküler) bir ders
olarak plânlanmış olmasına rağmen o gün bugün bu derse de itiraz edenler,
kaldırılmasını isteyenler eksik olmamıştır.
Medyaya, sanat faâliyetlerine bakıyoruz, burada ahlâkın adı var, çok yücelerde
bir kavram ama kendi yok, bir şahsın veya gurubun davranışlarını ahlâk açısından
değerlendirmeye kalkışanların hemen ağızları tıkanıyor, "Kim kodlamış, onun iyi
veya kötü ahlâk olduğuna kim karar veriyor, başkalarını niçin
ilgilendiriyor...?" gibi itiraz sesleri yükseliyor.
Bütün bunların sonucunda Türkiye'de her türlü ahlâksızlık kol geziyor; emanet,
adâlet, iffet, doğruluk, sadâkat, ahde vefâ (sözünde durmak)... gibi erdemler
rafa kaldırılmış. Okuma ve şehirleşme nisbeti arttıkça belli alanlardaki
ahlâksızlılar da artıyor. Lisans ve lisans üstü öğrenim görmüş, önemli mevkîlere
gelmiş, toplum içinde itibar kazanmış insanlar devleti soyuyorlar, çoğu yoksul,
hattâ yoksulluk sınırının altında yaşayan halkın servetini özel mülkiyetlerine
geçiriyorlar, haksız servet iktisaplarının ceremesini yoksul halka ödetiyorlar,
eşler birbirini aldatıyor, medya aldatmayı meşrûlaştırmaya yönelik programlara
yer veriyor, üretilen mal hem çürük üretiliyor, hem de pahalıya satılıyor,
insanlar birçok işte ve alanda yalanla kandırılıyor...
Eğer yukarıda örnekleri verilen ahlâk arızalarından şikâyet ediyorsak bunun
çaresini aramalıyız. Çare ise ahlâk eğitimidir. Tartışmalar ahlâkın iki
kaynağını veya desteğini öne çıkarmaktadırlar: Din ve vicdan. Dîne inananlar onu
da devreye sokarak, hattâ merkeze alarak, inanmayanlar ise kendilerine göre
ahlâkı hangi temele oturtuyorlarsa oradan hareket ederek insanımıza ahlâk
eğitimi vermenin kanallarını açmalı, kurumlarını oluşturmalıdırlar. Unutmayalım
ki insanın ahlâksız olanı, canavarın ahlâksız olanından (!) daha kötüdür, daha
tehlikelidir.
Tasavvuf ve Tarîkatler
Ortaya Çıkışı
Tasavvufun başka bir kültürden mi iktibas edildiği yoksa İslâm'ın içinden ve
özünden mi çıktığı konusu tartışılagelmiştir. Müslümanların konuya yaklaşımını,
tasavvuf tarihinin önemli ve ilk kaynaklarından biri olan Kuşeyrî (v.465/1072)
Risâlesi'nden takip edelim:
"Resûlullah'tan (s.a.v.) sonra müslümanların ileri gelenleri, O'nunla beraber
olmaktan daha büyük bir meziyet bulunmadığı için, bunu ifade eden "suhbet"
kelimesinden başka bir isim almadılar ve onlara "sahâbe" denildi. Onlardan sonra
gelen iki nesil de onlarla beraber olmayı büyük şeref bildikleri için "tâbiler"
ve "tâbilere tâbiler" diye anıldılar. Sonra insanlar arasındaki fark açılmaya,
dereceler zıtlaşmaya başladığında dîne titizlikle sarılanlara zâhidler (zühhâd)
ve âbidler (ubbâd) denildi. Daha sonra bid'atler ortaya çıktı, her bir gurup
(fırka) zahidlerin kendilerinde bulunduğunu iddia eder oldular, ehl-i sünnet
içinden her nefeslerinde Allah ile olmaya riâyet eden, kalplerine gafletin yol
bulmasını engellemeye çalışanlara tasavvuf ismi tahsis edildi, hicretin ikinci
yüzyılından önce bunlar, bu isimle meşhur oldular" (s.7).
Bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere "tasavvuf" ve "mutasavvıf" isimleri
başlangıçta, ehl-i sünnetin iyi derecede dindar olanlarına ve onların takip
ettikleri eğitim-öğretim yoluna verilmiş isimlerdir.
"Bu işin temeli ve belkemiği şerîatın sınır ve âdâbını korumak, harama ve
şüpheli olana el uzatmamak, duyu organlarını yasaklardan korumak, bir nefes dahi
Allah'tan gafil olmamaya çalışmak, rahat ve serbestlik zamanını bırak zarûret
halinde bile, içinde şüphe bulunan susam tanesini bile helâl saymamak ve
şehvetin peşine düşmemek için nefisle cihad etmektir... (Risâle, s.185).
Kuşeyrî'nin bu sözleri de tasavvuf-İslâm ilişkisi konusunda iki noktayı açıklığa
kavuşturmaktadır: a)Tasavvufun yöneldiği amaç, şekli/kabuğu atmak değil, onunla
ve onun içinde özü yakalamaktır; öz ise ihlâstır, ihsandır, rızâdır, kurbdur...
b) Tarih içinde iki türlü tasavvuf anlayışı, uygulaması ve çizgisi bulunmuş ve
gelişmiştir; birisi Kur'ânî olan, Allah Rasulü'nün (s.a.v.) örnekliğinde
gelişen, bid'atlere cephe alan tasavvuf, ikincisi bid'atlere ve sapıklıklara
bulanmış, İslâm'ın özünden de, şeklinden de uzaklaşmış tasavvuf.
İslâm'ın ilim, düşünce ve ahlâk alanlarında yapılan teorik ve pratik
çalışmalar/uygulamalar -İslâm'ın ikinci yüzyılının sonlarında tasavvuf adıyla
anılan- bilgi ve eğitim okulunu doğurmuştur. İslâm'ı bilme ve yaşamada tutulan
bir yolun genel adı olan tasavvuf içinde, daha ziyade öne çıkan isimler ile
bunların eğitimde (seyir ve sülûk) uyguladıkları yol ve yönteme bağlı olarak
tarîkatlar oluşmuştur. Her tarîkatin, sonu ya Hz. Ebû Bekir veya Hz. Ali yoluyla
Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ulaşan bir silsilesi (zinciri) vardır; bu zincirin
halkaları, baştan sona; yani yaşayan mürşide kadar sıralanmış mürşidlerden
meydana gelir. Mürşid kelimesinin lügat mânâsı "yol gösteren"dir. Tarîkatlerin
müminleri eğitmek ve amaçlanan kemâl mertebesine, ilimde ve ahlâkta olgunluk ve
yetkinlik derecesine ulaştırmak için uyguladıkları -ortak tarafları yanında
farklılıkları da bulunan- yöntemleri vardır.
Osmanlı'da
Meşrûiyetin Resmîleşmesi
İslâm tarihi boyunca İslâm'ı anlama ve uygulama faâliyeti içinde bulunan hadîs,
fıkıh, kelâm, felsefe, tasavvuf okulları arasında tartışmalar olmuş, bu
tartışmalar -işin içine taassup, siyaset ve menfaatin de girdiği zamanlarda-
çığırından çıkmış, karşılıklı ithamlar, ağır suçlamalar yapılmış, bir gurubun
diğerini tekfir ettiği (İslâm'dan çıkmış olarak nitelediği) de görülmüştür.
Tasavvufun bilgi ve inanç ile ilgili kısmına ve özellikle vahdet-i vücûd
(varlığın yalnızca Allah'a mahsus olduğu, diğer varlıkların görüntüden ibaret
bulunduğu) inancına şiddetli itirazlar yapılmış ise de aslına, yani bir ahlâk
terbiyesi yolu olarak tasavvufa ciddî bir itiraz yapılmamış, bu mânâ ve
mâhiyetteki tasavvuf İslâm'ın bir yorumu, uygulaması ve kurumu olarak kabûl
görmüştür. Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında, sünnî müslümanlığın ilim, fetvâ
ve idare merkezi olan Şeyhülislâmlık tasavvuf ve tarîkatların meşrû birer İslâmî
kurum olduklarını onaylamakla kalmamış, bunları kendi yönetim ve denetim
çerçevesine dahil ederek mevzûâta da kavuşturmuştur. Bu mevzûattan biri
"tekkelerde uygulanmak üzere çıkarılan yönetmelik"tir (Cerîde-i ilmiyye,
1337,sayı: 39). Bu yönetmelik (talimâtnâme) 27 madde olup, başta bazı terimler
açıklanmış, sonra 1. fasılda tekke içi vazifeleri, 2. fasılda tekke dışı
vazifeleri, 3. fasılda ise dervişler ve muhiblerin vazifeleri açıklanmıştır.
Yönetmeliğe göre:
1. Tarîkat: İslâm'ın gerçek/mûteber inanç esaslarını benimsemiş, dînin temel,
vazgeçilmez ve tavizsiz talimâtını hayatına (uygulamalarına) rehber kılmış
olarak bir kâmil şeyhin manevî (rûhânî) irşâd ve terbiyesi ile mânâ âlemine ait
makam, mertebe ve basamaklarda ilerleme ve olgunlaşmaya götüren özel bir yoldur.
2. Şeyh: Tarîkatının zinciri kesintisiz olarak Peygamberlerin Sonuncusu olan
Efendimize (s.a.v.) ulaşan, kâmil ve mükemmil (yetkin ve yetkinleştirici) bir
mürşidin rehberliğinde eğitimini (seyir ve sülûkünü) tamamlayarak, içte ve dışta
yüksek ahlâk ve yetkinlik özelliklerini kazanarak insanları irşâd etmekle
görevlendirilen kâmil ve mükemmil kimsedir.
3. Derviş ve mürîd: Bir kâmil mürşide bağlanan ve tarîkat eğitimi alan (seyir ve
sülûk ile meşgûl olan) kimselerdir.
4. Tekke: Bir şeyhin idaresi altında olup içinde tarîkat eğitimi verilen hayır
kurumlarıdır.
İkinci maddeyi biraz açarak şeyh, mürşid, pîr diye anılan tarîkat rehberlerinin
özelliklerini, olmazsa olmaz niteliklerini görelim:
a) Şeyhin elinde, mürşidi tarafından kendisine verilmiş bir mürşidler zinciri
(tarîkat silsilesi) bulunacaktır. Bu zincirde, isimleri ve hayatları mûteber
kaynaklara geçmiş kâmil mürşidlerin adları, sondan başa; yani Hz. Peygamber'e
(s.a.v.) kadar sıralanmış olacak.
b) Şeyh, kendi mürşidinin terbiyesinde, insanı kemâle erdiren önemli bir eğitimi
(seyir ve sülûkü) tamamlamış, hem dışta (objektif, herkesin bilip anlayacağı
şekilde) hem de içte (ancak erbâbının, aynı derecede yetkin insanların
bilebileceği) yüce nitelikleri, olgunlukları, bilgi, iman, ahlâk, ve ilâhî
yakınlıkları elde etmiş olacak.
c) Mürşidi tarafından insanlara tarîkat eğitimi vermekle görevlendirilmiş
olacak.
d) Kendisine bağlanan kimseleri fiilen eğiterek kemâl yolculuğunda
ilerlemelerine, kâmil mânâda mümin ve müslüman olmalarına katkıda bulunacak.
Cumhuriyet ve Sonrası
Osmanlılar, ictimâî ve dinî bir vâkıa olan, yasaklamakla, ortadan kaldırmaya
teşebbüs etmekle yok olması mümkün bulunmayan tarîkatları yasaklamak yerine, bir
sivil dinî kurum (hayır müessesesi) olarak düzenlemeyi ve "meclis-i meşâyih,
encümen-i meşâyih" isimlerini verdiği ilimî/dinî daireler vâsıtasıyla
denetlemeyi tercih etmiştir. Cumhuriyet idaresi aynı yolu tutmamış, tarîkat
faâliyetlerini yasaklamış ve tekkeleri kapatmıştır. Ancak Cumhuriyet tarihi
boyunca tarîkatlar yok olmamış, bütün İslâm dünyasında olduğu gibi Türkiye'de de
açık veya gizli (Türkiye'de gizli) olarak faâliyetini sürdürmüştür. Gizli olan
bir faâliyetin ilmî ve idârî yönden denetlenmesi mümkün olmadığı için,
tarîkatler denetim dışında kalmış, iyi niyetli ve ehliyetli az sayıda insan
yanında, maddî ve manevî rant peşinde olan birçok kimse de "Ben mürşidim,
şeyhim, silsilem ve tarîkatım, hattâ görevlendirme belgem var" diye ortaya
çıkmış, tasavvuf ve tarîkati istismar ederek meşrû olmayan menfaat sağlamış,
saf, temiz kalpli ve iyi niyetli müminleri kandırmış, yoldan çıkarmış, yanlış
bilgiler vererek, inançlar telkin ederek dîne ve dindara zarar vermişlerdir.
Şunu da ifade etmek gerekir ki, Cumhuriyet döneminde faâliyetleri yasaklanan
kurumlar tarîkatlardır. Tasavvuf bütünüyle yasaklanmış değildir. 1930'lu
yıllardan sonra Millî Eğitim Bakanlığı, başta Mevlânâ'nın eserleri olmak üzere
birçok tasavvuf kitabını Türkçeye çevirterek basmış ve Türk okuyucusuna
sunmuştur. Ayrıca tarih boyunca tarîkatlar, bugün adına bazı kesimlerce irticâ
denilen "İslâmî hareket"in içinde değil, karşısında olmuşlar, halka ahlâk
terbiyesi vermeyi öncelemişlerdir. Birkaç münferit örnekten yola çıkarak
tarîkatları -güç kullanarak, devrim yaparak şerîatı getirme faâliyeti mânâsında-
irticâ'ın içinde göstermek tarihi gerçekliğe aykırıdır. Tarîkatlar, devrimleri,
isyan ve ihtilâlleri desteklemek bir yana, halkı sosyal faâliyetlere ve
problemlere yönelmekten alıkoydukları ve pasifleştirdikleri için tenkit ve
şikâyet konusu olmuştur.
Milletin tarihi boyunca özümsediği bir İslâmîleşme yöntemini, kültürümüzün söküp
atılamaz önemli bir karesini illegal ilân etmek, yasaklamak, yok etmeye çalışmak
çıkar yol değildir. Tarîkatların bir sivil toplum örgütü olarak yeniden
-meşrûiyet çerçevesinde- hayata sokulması, toplum içinde olumlu ve yapıcı bir
rol oynamasının sağlanması üzerinde durulmaya ve düşünmeye değer bir konudur.
Müslümana Tarîkat Gerekli midir?
1. Bir müminin Allah rızâsına uygun bir hayat yaşaması ve cennetlik olabilmesi
için bir tarîkata girmesi gerekli ve zarûrî değildir. Dînini bilenlerden
sorarak, dinleyerek, okuyarak öğrenir. Eğitimini hocalardan alabilir, iyi
insanlarla arkadaş olarak kendini yetiştirip koruyabilir.
2. Daha kolay, daha iyi olsun (belki olur) diyerek bir tarîkata girmek
isteyenler, yanlış bir kimseyi seçtikleri takdirde, Dimyat'a pirince giderken
evdeki bulgurdan da mahrûm kalma tehlikesini unutmamalıdırlar. Ben mürşidim diye
ortaya çıkan veya çıkarılan kimselerde açık ve kapalı bazı vasıfların bulunması
hem din hem de tasavvuf erbâbına göre gereklidir. Açık, herkesin bilebileceği,
bilene sorarak öğrenebileceği ve bu bilgiye göre kontrol edebileceği vasıflar
"mûteber bir İslâm inancı, eksiksiz ibâdet, yeterli İslâm bilgisi ve güzel
ahlâk"tır. Bunlara sahip bulunmayan bir kimse havada uçsa, su üzerinde yürüse,
karşısındakinin kalbinden geçenleri okusa bile mürşid olmak bir yana mümin olup
olmadığı şüphe götürür. Olağan dışı fiil, bilgi ve görüntülere aldanmamak
gerekir, her inanç ve düşüncede böyle uçanlar kaçanlar vardır, bu davranış ve
gösterilerin din, güzel ahlâk ve yetkinlikle doğrudan bağlantısı yoktur, özel
egzersizlerle ve şeytanın yardımıyla da elde edilebilir. Yukarıda özetlediğimiz
dış şartlar bir şeyhte mevcûtsa ona bağlanan kimselerin dinî hayatları tehlikeye
girmez, hiç olmazsa bir hoca gibi ondan istifade edilebilir. İç şartlara gelince
bunu, tarîkata girmek isteyen sıradan bir mümin değil, bazan şeyhin kendisi bile
bilemez. Eğer iç ve dış şartları, nitelikleri tamamlanmış bir mürşid, bir kimse
için "Bu kâmildir, mürşiddir" derse, ona inananlara göre bu tanıklık bir değer
taşır.
3. İyi niyetli, samîmî bir mümin elinden gelen gayreti gösterip yeterli dinî
bilgiyi elde edip bunları hayatında gerçekleştirirse bilgi, iman, samîmîyet
(ihlâs) ve ahlâk bakımından gelişir, onun gelişmesini ilim, ibâdetler ve iyi
arkadaşlıklar sağlar, eğer birinin yardım ve eğitimine ihtiyacı olursa o da
Allah tarafından sağlanır; bazan bu, mürşidini bilmeden, tanımadan bile
sağlanır.
Câmî ve Değişim
Toplumumuzun her alanda geçirmekte olduğu değişimi iyi gözlemlemek,
değerlendirmek ve eğitim/kültür politikasını bu gözleme ve millî amaçlara göre
daima yeniden gözden geçirmek ve ayarlamak kaçınılmaz olsa gerektir. İşi oluruna
bırakmak da, toplum mühendisliğine soyunarak tabîî ve normal değişim ve
oluşumları baskıya dayalı tedbirlerle engellemeye ve değiştirmeye çalışmak da
çıkmaz yoldur, millete zarar verir.
Meşrûtiyettten Cumhuriyete geçiş yıllarında bir hurâfe edebiyatı furyası
başlamıştı, sonradan Günaltay soyadını alan ve başbakan olan müderris (prof.) M.
Şemseddin yazdığı bir kitabın adını "Hurâfâttan Hakikata" koymuştu. M. Akif,
Ahmed Naim, Aksekili Ahmed Hamdi gibi İslâmcılar da bid'at ve hurâfelerden
arındırılmış bir din projesi üzerinde çalışıyor, yazılar yazıyorlardı. Bu
zevâtın örnek olarak kullandıkları hurâfe ihtivâ eden kitaplar arasında, Hopalı
bir vâiz yazdığı için "Hubevî" diye de bilinen Dürretü'l-vâ'izîn isimli kitap da
vardı; bu kitabın içinde yer alan meşhur "üstüste bindirilmiş deniz, balık,
öküz, dünya" varlıkları nazariyesi (!) en çok konuşulan örnekler arasında idi.
Bu arada, bid'at ve hurâfelere din sosyolojisi ve eğitimi açısından da bakmak
gerektiğini, halkın eline eğitim ve öğretim yoluyla sağlam bir din inancı ve
pratiği verilmediği takdirde, bid'at ve hurâfelerle mücadelenin din hayatı
bakımından kötü sonuçlar da verebileceği tezini savunanlar da vardı. Eskilerden
Kâtip Çelebi'nin, yenilerden Yahya Kemal'in buna benzer tezlerine karşı A. Naim
gibi zatlar tasfiyeyi savunuyorlardı. Derken Cumhuriyet dönemi geldi, hurâfe ve
bid'ata batmış dînin Türk milletini geri bıraktığı tezinden yola çıkan
Cumhuriyetçiler eski din eğitim ve öğretimi kurumlarını kapattılar, eğitim
faâliyetlerini yasakladılar, yerine de yenisini koymadılar. Onlara göre "Gerçek
mürşid ilim" idi, pozitivistlerin dediği gibi "ilim devri gelmiş, din devri
bitmişti", artık milletin dîne de, eğitimine de ihtiyaçları yoktu, bireylerin
dinleri olacaksa, bu da kimselerin görmediği, bilmediği yerlerde olmalıydı,
kamuya ait alanlarda bulunmamalıydı. Bu program başarı ile sonuçlanırsa câmîler
de kendiliğinden kapanırdı. Hâsılı bu dönemde hurâfe ile mücadeleden, din hayatı
ile mücadeleye geçiş yapılmıştı. Çok partili döneme girildiğinde yine sosyolojik
(daha doğrusu insan bilimleri bakımından) bir hatâ yapıldığı, kapalı kapılar
ardında, masa başlarında yapılan değerlendirmelerin, alınan tedbirlerin yanlış
ve tutarsız olduğu ortaya çıktı. Hem dünyada modernizm sonrası dönemine
giriliyor, dîne dönüş hareketi yaşanıyordu, hem de ülkede, yeraltına indiği için
daha da hurâfeli bir din hayatı devam etmişti, alanı dar olan ilim her şeye
yetmemişti, toplum/tabiat boşluk kaldıramayacağı için insanlarımız, din ve
manevîyat ihtiyaçlarını pek de sağlıklı olmayan yollardan karşılamışlardı. Halk
Partisi iktidarının devrilmesiyle sonuçlanan millet irâdesini harekete geçiren
dinamiklerin başında (veya önemli bir yerinde) din hayatına getirilen
kısıtlamalar ve müdahaleler bulunuyordu. Sonrası malûm: İmam Hatip Okulları,
Kur'ân Kursları, Yüksek İslâm Enstitüleri, İlâhiyât Fakülteleri, yayınlar,
çoğalan câmîler, canlanan dinî hayat; bu arada yapılan yanlışlar, istismarlar,
komplolar... Her parti dîni istismar ettiği halde bunlardan birini öne alıp
bütün dinî faâliyetleri de ona bağlayarak yeniden yasaklama, kapatma, kısıtlama
ve bastırma dönemine geçiş...
Bütün bunları hatırlama ve hatırlatmama sebep olan olaya gelince: Bayram ile
sılayı birleştirmek üzere yola çıktığımızda, Kırıkkale ile Sungurlu arasında,
yol üzerinde bulunan bir köyde mola vermiştik; çünkü namaz vakti gelmişti, köyün
camii de hemen yolun kıyısında idi. Cemâat dağıldığı için ortalıkta kimse yoktu,
câmî eski ile yeniyi -mezcetmemiş, terkip etmemiş- karıştırmıştı, karışık ve
yanyana duruyordu. Mimari ilkeldi ama câmî idi, bina eski idi ama boyası yeniydi
ve kısmen yağlıboya idi, minberi, mihrabı eski ve biçimsizdi ama beş tane gâyet
güzel ve kullanışlı elektrikli ısıtıcı vardı, avizesi yoktu ama floresans
lâmbaları vardı. Bunlardan daha önemlisi ise kitaplardı. Kalın duvarların
pencere oyuklarına konmuş kitaplara baktım; burada da eski ile yeni yanyana idi,
henüz biri diğerini kovmamıştı, fakat birinin yanına diğeri de gelmişti. Eskimiş
olduğu halde burada hâlâ duran ve yeni baskılarından okunan iki kitap "İlâhîli
Dua Kitabı" ile yukarıda sözünü ettiğimiz Hubevî idi. Yenilerden iki kitap Celâl
Yıldırım'ın Fıkıh kitabı ve Yeni Şafak Gazetesinin dağıttığı M. Esed'in meâli "Kur'ân
Mesajı". İlâhîli Dua kitabını açtım, karşıma çıkan sayfadaki bir ilâhîde şöyle
diyordu "Kebairden dört bin gider/ La ilahe illallah de". Yani bir kere la ilahe
illallah dersen büyük günahlardan (adam öldürme, zinâ, hırsızlık, tefecilik,
iftira, yalancı şâhitlik..." dört bin tanesi bağışlanır, tertemiz olursun.
Elbette bu uydurma bir rivâyete dayanıyor, aslı astarı yok, hurâfe, ama kitapta
yer almış ve hâlâ köy (belki şehir) câmîlerinde okunuyor. Hubevî'nin de içinde
buna benzer nice hurâfeler, uydurma rivâyetler var. Ancek öte yanda usûlüne
uygun olarak yazılmış, Hanefî mezhebi yanında diğer mezheplerin de ictihadlarına
yer veren bir fıkıh kitabı var, Batı insanını hedef kitle olarak aldığı için
bize göre aşırı yorumları, hattâ bazan saptırmaları olan (yani oldukça modern)
bir açıklamalı meâl var. Bu iki gurup kitabın aynı câmîde bulunması ve
-herhalde- okunması bize göre çok önemli bir değişmedir. Bu değişme, devlet
merkezli bir programın eseri değildir, toplumun kendi dinamikleri ile oluşan bir
değişmedir ve bu bakımdan sağlıklıdır. Câmî hocası ve cemâat birbirine zıt din
anlayışı ve açıklamaları okuyunca kafasında sorular oluşacak, bunları konuşacak,
danışacak, aşmak ve açmak için okumaya ve düşünmeye devam edecektir...
Seyahattan döndükten sonra dünkü Milliyet'te şöyle bir haber okudum: "
Samsun'da, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Kurupelit Yerleşkesi'nde yapımı
devam eden Ondokuz Mayıs Üniversitesi Câmîsi tamamlandığında, 10 bin kişi ibâdet
edebilecek. Câmî, Adana'daki 28 bin kişilik Sabancı Merkez Camii'den sonra
Türkiye'nin ikinci büyük câmîsi olacak. DYP Kahramanmaraş Milletvekili Prof. Dr.
Mehmet Sağlam'ın rektör olduğu 1990'da yapımına başlanan ve bugünkü rayiç
bedellerle 1 trilyon liraya mal olması plânlanan câmînin yapımı, İlâhiyât
Fakültesi karşısında yer alan yerleşkeye hâkim bir tepede sürüyor.Yaklaşık 5 bin
450 metrekaresi kapalı olmak üzere, toplam 10 bin metrekare alanda 2 katlı
olarak inşâ edilen câmî külliyesinde ibâdet mahallerinin yanı sıra serbest okuma
salonu, kitap deposu, imam ve müezzin lojmanı, kafeterya ve bilgisayar
laboratuvarı gibi sosyal tesisler de yer alıyor."
Bir yanda kapatılan üniversite mescitleri, genel olarak câmî yapımına getirilen
kısıtlamalar ve engeller, bir yanda çağdaş bir üniversite camii. Kapatma ve
kısıtlama bilime ve eşyanın tabiatına aykırı bir gelişme, müdahale, tasarruf;
Sağlam'ın teşebbüsü ise olması gerekene örnek. Evet değişme olacak ama tabîî
olacak, müspet ve hürriyet içinde olacak, millete ve insanlığa mutluluk, refah
ve yeni ufuklar getirecek, insanın yetenek ve imkânlarını daraltmayacak, bir
düşünceyi ve ideolojiyi herkese dayatma şeklinde ve yoluyla olmayacak, ferdi ve
milleti kendisi olmaktan çıkarmayacak...Bunun da yolu, câmî ve okul kapatmak,
din ve düşünce özgürlüklerini kısıtlamak değil, her düşünceye, hürriyet içinde
değişme ve gelişme imkânı tanımaktır. Bu ise meselâ üniversitede hem kulüp hem
de Sağlam'ınkine benzer câmî açmakla gerçekleşir, evet ancak böyle
gerçekleşebilir.
YÖK'nun Kötüye Kullandığı
Geniş Yetkileri
YÖK, üniversiteler arasında denge ve düzeni, ülkenin yüksek öğrenimle ilgili
hedeflerinin gerçekleşmesini sağlamak üzere öngörülmüş bir üst kuruluş olması
gerekirken, kendisine tanınan aşırı yetkiler ve daha da önemlisi bu yetkileri
kullanış biçimi bakımından yüksen öğrenim için âdeta bir kâbus olmuştur.
Üniversitelerin ve fakültelerin elleri kolları bağlıdır, kendilerine ait olması
gereken birçok yetki YÖK'na verilmiştir, kurum yönetici, üniversiteler ise
yönetilen birimlerdir.
YÖK ile ilgili mevzûât ile bunlara dayalı ve yetkiyi kötüye kullanmaya örnek
teşkil eden birkaç uygulama iddiamızı isbata yeterli olacaktır:
1."Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü
bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak bu yetki, Devletin varlığı
ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde
faâliyette bulunma serbestliği vermez."
Alev Erkilet Başer'in, Ortadoğu'da Modernleşme ve İslâmî Hareketler isimli
bilimsel çalışması yukarıdaki maddeye ters düşmediği halde görevine son
verilmiştir.
Özgürlük ve demokrasi talebimizi dile getirdiğim konuşmalarımdan dolayı hakkımda
soruşturma açılmıştır.
2. Üniversite ve fakülte açma ve kapatma konusundaki yetkisini kötüye
kullanarak, meşrû ve hukukî bir sebep bulunmadığı halde Fatih Üniversitesi'nin
kapatılması için düğmeye basmıştır.
3. "Yükseköğretim kurumları içinde bölüm, anabilim ve anasanat dalları ile
uygulama ve araştırma merkezi açılması, birleştirilmesi veya kapatılması;
konservatuvar, meslek yüksekokulu veya destek, hazırlık okulu veya birimleri
kurulması ile ilgili olarak doğrudan veya üniversitelerden gelecek öneriler
üzerine karar vermek".
YÖK bu maddeye dayanarak İ. Ü. Edebiyat Fakültesi'ndeki "Türk-İslâm Düşünce
Tarihi" anabilimini kaldırmaya teşebbüs etmiştir.
4. "Kanunun belirlediği usûl ve esaslara göre; rektörler Cumhurbaşkanınca,
dekanlar ise Yükseköğretim Kurulunca seçilir ve atanır."
Bu maddeye dayanarak rektör ve dekan atamalarında, ilgili üniversite ve
fakültelerin seçim ve taleplerine değer verilmemiş; delikanlıya, istemediği
halde görücü usûlüyle kız alan otoriter ana babalar gibi rektör ve dekan atama
yoluna gidilmiştir. Değerli rektörler ve dekanlar görevden alınmış, istifaya
zorlanmışlardır.
5. Fakültelere ve bölümlere alınacak öğrenci sayısı ile seçme ve kabûl
esaslarını belirleme yetkisine dayanarak, İlâhiyât Fakültelerine alınacak
öğrenci sayısını (özellikle öğretmenlik programında çok sayıda elemana ihtiyaç
var iken) azaltma ve az tutma yoluna gitmiştir.
6. Yine aynı yetkiye dayanarak, meslek lisesi mezunlarının puanlarını düşük
yüzde ile çarpma esasını kabûl etmiş bu yüzden, mevzûâta rağmen fırsat eşitliği
ilkesini çiğnemiştir.
7. İlgili kanun üniversitelerde kılık kıyâfet serbesttir dediği halde,
uygulamayı dinî inanca bağlı göstererek ve böylece baş örtmeyi laikliğe aykırı
sayarak yasaklayıcı talimât yayımlamış, uygulamayanları soruşturma açmak ve cezâ
vermekle tehdit etmiştir.
Üniversitelerde bilim ve düşünce üretilebilmesi için iki şeye ihtiyaç vardır:
Finansman ve özgürlük. Bu iki ihtiyaç (ekmek-su ve hava) temin edilmedikçe
üniversitelerden hayır gelmez. Bu YÖK böylece varlığını sürdürdüğü müddetçe de
mâlî ve bilimsel özgürlük ve özerklik bahis konusu değildir.
Karı-koca Mal Rejimi
Bugünlerde Türk Medenî Kanunu'nun bazı maddeleri değiştirilmektedir; bunlar
arasında karı-koca mal rejimi ile ilgili maddeler de vardır ve bunlar,
getireceği faydalar ve zararlar ile geleneğimize uygunluk yönünden
tartışılmaktadır.
Bugüne kadar Türk Aile Hukuku'nda geçerli olan kanunî (yasal) mal rejimi "Mal
Ayrılığı"dır. (TMK. M. 170, 186 vd.) . Bunun yanında, eşlerin yapacakları bir
evlenme mukavelesi ile Mal Birliği (TMK. M. 191 vd.) veya Mal Ortaklığı (TMK. M.
211 vd.) sistemlerinden birini seçebilecekleri de kabûl edilmektedir (TMK. 1.171
vd.). Ancak evlenecek çiftlerin bu mal rejimlerinden birini, sözleşme ile
belirlemeleri, alışılagelmiş bir uygulama olmadığı gibi , çoğunun bu mal
rejimlerinden haberi ve bilgisi dahi yoktur. Böylece, mevcût evliliklerde Mal
Ayrılığı sistemi, "kanunî mal rejimi" olarak süregelmektedir.
Kadını koruyucu özelliği dolayısıyla tercih edilen bu mal rejimi, zaman içinde
kadının aleyhine işleyen ve özellikle, boşanmalarda onun aczine ve mağduriyetine
yol açan bir sisteme dönüşmüştür. Şöyle ki, Türk ailesi bünyesinde, bir meslek
ve sanatı olmayan ev kadınları çoğunluktadır. Erkek hegemonyasının hüküm sürdüğü
toplumumuzda, boşanma ile birlikte kadın, tamamen kocanın insafına
bırakılmaktadır.
Özellikle kırsal kesimde ve tarım sektöründe, kadın, evin dışında da çalışıp
erkeğine bir ekonomik katkı sağladığı halde, kazanılan malların mülkiyeti
çoğunlukla erkeğe ait olmaktadır. Şehirde ise; kadının kocasının iş yerinde
çalışıp ona yardımcı olması veya evde ürettiği el emeğini satması sonucu
kazanılan malların da koca üzerine geçirilmesine kadın, aile düzeninin
sarsılmaması için çoğu zaman ses çıkarmamaktadır. Hattâ kocasının bozulan işi
için veya ona sermaye yapsın diye, ailesinden kalan kişisel mallarını (hattâ
düğünde hediye edilen ziynet eşyalarını) satarak katkıda bulunması da, yine
bizim toplum hayatımızda karşılaşılan gerçeklerdir.
Sözkonusu rejimin uygulanmasındaki zorluklar ve pratik olmaması sakıncaları
olarak ileri sürülmektedir. Ayrıca tasarı, evliliği bir nevi "ortaklığa"
dönüştürmektedir. Öyle ki; bu tasarı kanunlaştıktan sonra, hiç de sağlıklı
olmayan "yatırım evlilikler"inin doğması veya eşler arasında güvensiz bir iş
ortaklığı tedirginliği ve birbirinden mal kaçırmak amacıyla çeşitli entrikalar
ile karşılaşılması muhtemeldir.
Bu sakıncalar yanında, uygulanabilme güçlüğü, boşanmalarda sürati önemli
derecede azaltacak ve bu da yargıçların ağır olan dâvâ yükünü daha da
arttıracaktır. Buna bağlı olarak mal tasfiyesi de sağlıklı yapılamayacak ve
yıllarca sürecek boşanma dâvâları ile karşılaşılabilecektir. Ayrıca; evlilik
devam ettiği sürece eşlerin resmî envanter tutulması konusunda göstereceği
hassasiyet de oldukça şüphelidir.
Bütün bu sakıncaları nedeniyle; öğretide, "Edinilen Mallara Katılma" rejimi
yerine, "kazanç ortaklığı" gibi daha basit ve Türk gelenek ve alışkanlıklarına
uygun alternatif rejim ve çözümler teklif edilmiştir.
Meseleye İslâm Hukuku açısından baktığımızda özetle şunları kaydetmek mümkündür:
İslâm çocukların, yetimlerin, dulların ve genellikle kadınların korunması,
ezilmemesi, mağdur edilmemesi, aç ve açık kalmaması, hattâ rızkı için çalışmak
mecbûriyetinde bırakılmaması konularında titizlik göstermiş, maddî manevî
tedbirler getirmiştir. İslâm Hukuku'nun kadınlarla ilgili kuralları eksiksiz
uygulandığı takdirde ister evli olsun, ister dul veya bekâr, hiçbir kadın aç,
açık, ihtiyaç içinde -ve bu sebeple olumsuz şartlarda da olsa çalışmak
mecbûriyetinde- bırakılamaz. Onun nafakasını (normal ölçülerde ihtiyacını)
yakından uzağa erkek akrabaları sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğe ek olarak
daha başkaları da bulunduğu için, erkek kardeşe mirastan, kıza nisbetle iki kat
pay verilmiştir.
Evlilik elbette bir ticaret, bir servet edinme yolu değildir; kutsala yakın bir
konumu olan aileyi oluşturma maksadının içinde, tabîî/biyolojik ihtiyaçları
meşrû yoldan karşılamak, nesli devam ettirmek, yeni nesillere başta din ve millî
kültür olmak üzere manevî değerleri aktarmak önemli yer tutmaktadır. Kadın
evlenirken, boşanıp kocasının mallarına (meselâ yarısına) sahip olmayı
amaçlamaz, amaçlamamalıdır, ancak evlendikten sonra aile malvarlığının
edinilmesine katkıda bulunmuş ise, boşandığı veya kocası vefât ettiği takdirde,
bundan mahrûm olması ve servetin edinilmesinde doğrudan katkıları olmayan diğer
varislerle eşit muamele görmesi (yalnızca miras payını almakla yetinmesi) de
âdil değildir.
Esasen İslâm Hukuku mal ayrılığı ilkesini benimserken kadının menfaatini
gözetmiştir. Kadının, ister baba ocağından getirmiş olsun, ister evlendikten
sonra çalışarak veya bağış vb. yollardan kazanmış bulunsun malı, serveti
kendisine aittir. Bunda kocasının ortaklığı ve dolayısıyla müdahale hakkı
yoktur. Yine bu sebeple kadının zengin, kocanın yoksul olması ve -aksi câiz
olmadığı halde- karısının ona zekât ödemesinin câiz olduğundan söz edilmiştir.
Kadının kendisine ait malına kocasının ortak olması nasıl haksızlık ise ve bu
yüzden engellenmiş ise, kadının katkısı olmadan kocanın kazandığı mala ortak
olması da o derecede haksızlıktır. Bu sebeple yapılması gereken, İslâm'ın
amacına uygun düşen şey, iki tarafın da emeği ve çabası ile elde ettiği kazanca
ve servete sahip olabilmesidir. Evlilik hayatı boyunca ev işleri yanında gelir
sağlayan işler yapan veya kocasının işine yardım eden, böylece resmen ve örfen
kocanın üstünde olsa bile servette payı bulunan bir kadının, boşanma veya
kocanın ölmesi durumunda bu servetten mahrûm kalması, emeğinin karşılığını
alamaması hakkâniyet ve adâlete aykırıdır. Miras, geçici nafaka vb. bu hakkın
yerine ikâme edilemez. Bu sebeple yapılacak düzenlemenin hedefi, taraflara hak
etmedikleri, edinilmesinde emek ve katkıları bulunmayan mala ortak olma hakkını
sağlamak değil, edinilmesinde emek ve katkı sağlanmış maldan hakkın ve payın
alınmasını temin etmek olmalıdır.
İmam Hatip Liseleri
1. İmam Hatip Liseleri hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci yetiştiren bir
orta öğretim kurumu idi; bu statünün korunması gerekir. Diğer meslek liseleri
ile birlikte bu okuldan mezun olanlar, diledikleri ve imtihanını
kazanabildikleri yüksek öğrenime öğrenci olabilmelidirler. Normal lise
mezunlarına avantaj tanımak fırsat eşitliği ilkesine aykırıdır. Liselerden
meslek adamı yetiştirilmek isteniyorsa bunun için teşvikler konabilir ve serbest
irâdeleri ile doğrudan mesleğe geçenler ile meslek doğrultusunda "meslekî yüksek
öğrenim" görenler ihtiyacı karşılar. İnsanları zorlayarak, kısıtlamalar
getirerek belli bir mesleğe ve bunun tahsiline yönlendirmek insan haklarına
aykırıdır.
2. İmam Hatip Liseleri'ni talep eden halkın amacı yeterince din eğitim ve
öğretimi görmüş meslek elemanı, bu nitelikte serbest meslek adamı ve yüksek
öğrenim adayı yetiştirmektir. Toplumun talebi "ihtiyaç"tır. Talep bulunduğu
sürece devlet onu karşılar. Toplum talepten vazgeçerse okullar da kendiliğinden
kapanır. Talep devam ederken başka maksatlar ve gerekçelerle bunları kapanmaya
mahkûm etmek demokratik değildir. İmam Hatip Liseleri hem meslek adamı
yetiştirme hem de diğer amaçları bakımından ihtiyaca cevap vermiştir. Budamak
yerine kalitesini iyileştirmek için tedbir alınsaydı amacını daha yüksek kalite
düzeyinde gerçekleştirirdi.
3. İhtiyaç duyanlar alternatifi olmadığı için eski şekli ve hakları ile devamını
istiyorlar. Buralardan gerici çıktığını sananlar da, sayılarını asgarîye
indirerek kontrol altına almak istiyorlar. Bu çelişik istekler devam ettiği
sürece İmam Hatip Liseleri gündemde olur.
4. Temel eğitim kesintisiz ve yönlendirmesiz sekiz yıla çıkınca ve İmam Hatip
Liseleri'nden mezun olanların diledikleri yüksek öğrenim kurumuna girmeleri de
engellenince bu liselere talep azaldı. Velîler, elbette dinlerinden veya
çocuklarına yeterli din eğitimi verme talebinden vazgeçmediler, fakat birini
tercih ile başbaşa kalınca, din eğitimi vermenin elbet bir başka yolunu buluruz
diyerek normal liseleri tercih ettiler. Devlet, vatandaşların çocuklarına
yeterli din eğitimi verebilmelerini sağlayacak bir tedbir getirmediği gibi,
Kur'ân kurslarına, tatil zamanlarında gidip eğitim ve öğretim görmelerini bile
kısıtladı; yaz tatilinde çocukları Kur'ân kurslarına gönderebilmek için dahi 12
yaşlarına girmelerini beklemek gerekiyor. Çocukların dinlenip eğlenmeleri
gereken yaz aylarında, donanımı yeterli olmayan Kur'ân kurslarında -yalnızca
buralarda- verilecek din eğitiminin ihtiyacı karşılamayacağı açıktır.
Vatandaşlar yasakları delerek din eğitim ve öğretimi verme yoluna gireceklerdir.
Bu yol sağlıklı değildir. Engellemenin çaresi ise sağlıklı yolları açmaktır.
5. İmam hatip Liseleri'nden mezun olanlar arasından millet ve devlet düşmanı
çıkmadı, kötü yola düşenler görülmedi, suç işleyenler ve ayıp edenler devede
kulak, mezunlar yüksek öğrenimde, çeşitli meslek ve görevlerde başarılı oldular,
üzerlerine düşeni yaptılar.
İlâhiyât Fakülteleri ortaya tepki koymada sanıldığı kadar hür değildir. Toplu
yazılı beyanda bulunanlar cezâlandırıldı. Ayrıca ülkemizde, okumuşu, okumamışı
ile halkın tepkisine kimsenin aldırdığı yok. Adı demokrasi olan bir yönetimde,
seçilmiş seçilmemiş belli guruplar karar alıp uyguluyorlar. Vatandaşın demokrasi
bilincinin ve demokratik tepkilerinin daha da gelişmesine ihtiyaç var.
6. Bütün meslek liselerinin mezunları, diledikleri dalda yüksek öğrenime başlama
şansı bakımından eşit muamele görmelidir. Hayatının bir döneminde -bazan mecbûr
da olarak- belli bir meslek lisesinde okumayı tercih etti diye, bir genci o
meslek doğrultusunda okuma ve çalışmaya zorlamak temel hak ve özgürlüklere
aykırıdır.
7. Avrupa Birliği'ne bütün tarafların pek de gönüllü girmediklerini zannediyorum
Her gurubun kendine göre beklentisi, sıkıntısı, çekincesi var. Türk insanının
dindarlaşmasını tehlikeli bulanlar, her şeye rağmen kısıtlama yoluna gidiyorlar.
Ama bu davranışın devamlı olması mümkün değildir; ya demokrasi ve AB, yahut da
dünyadan soyutlanmış, kendi içine kapanmış bir Türkiye. İkincisi mümkün değil
ise birincisi kaçınılmaz gibi gözükmektedir; çünkü henüz üçüncü bir yol ufukta
görülmüyor.
İlâhiyât'ta Olup Bitenler Üzerine
1. Hiçbir tahrikin böyle bir olaya sebep olmasını istemezdim. Baştan beri böyle
bir şeyin olabileceğinden çekinerek öğrencilere dikkâtli olmalarını, bu gibi
düşünce ve teşebbüsleri engellemelerini tavsiye etmiştim. Çünkü bu ve benzeri
olayları kullanarak, bizi kamuoyu önünde mahkûm etmek, haklı dâvâmızı zaafa
uğratmak, kötü emellerini hayata geçirmeye vesîle kılmak için bekleyenler
olduğunu biliyorduk. Böyle de oldu. Ancak şunu da kimse unutmasın ki, böyle bir
olay olsun olmasın başörtüsü yasağını uygulama kararı alanlar dediklerini
yapacak, uygulamayı başlatacaklardı. Z. Beyaz yasağı, öğrencileri iknâ ederek
uygulamayı düşünüyordu. İknâ etmesi mümkün değildi; çünkü öğrenciler iknâ
edilerek değil, kendi inanç, düşünce ve tercihlerine dayalı olarak örtünmekte
idiler. Ayrıca iknâ için kullandığı üslûp da yanlıştı. Z. Beyaz, laik devletin
aldığı bir kararı uygulamak için dîni kullanıyor, Kur'ân'dan yola çıkmaya
çalışıyordu, bunu da yanlış yapıyor, âyeti yanlış yorumluyordu. Bana göre bir
İlâhiyât hocası veya yöneticisi kız öğrencilere, "Başörtünüzü açın ve okuyun"
dememeli, bunun yerine "Bizim tercihimiz isteyenin açarak, isteyenin örterek
okumasıdır, İlâhiyâtlı kızların örtünerek okumaları çok tabîîdir, ancak bizim
gücümüz talebimizi gerçekleştirmeye yetmiyor, hep beraber çalışalım, gereken
yerlere başvuralım, yöneticilere sesimizi duyuralım ve istediğimizi alalım..."
demelidirler. Zorla uygulamanın da başında bir İlâhiyât hocası bulunmamalı, ipi
çekecekse başkaları çekmelidir.
2. Olaydan sonra başörtüsü yasağının hemen uygulanmaya konması birçok yönden
yanlıştır:
a) Bütün öğrenciler töhmet altında bırakılmış, bıçak tamamının elinde imiş gibi
işlem yapılmıştır.
b) Başörtüsü yasağının bir cezâlandırma olduğu izlenimi verilmiştir.
c) Fakülteye kayıtlı öğrenciyi okula almama hakkı kimsede yoktur; kıyâfet
yasağına uymayan öğrenci alınır, sınıfa girip ders almasına ve imtihan vermesine
izin verilir ve hakkında disiplin kovuşturması yapılır. Öğrenciyi bu şekilde
okula almamak öğrenim hakkını engellemektir, anayasa aykırıdır ve suçtur.
d) Yasakçıların amacının iknâ filân olmadığı, zorla uygulamaya taraftar
oldukları ortaya çıkmıştır.
3. Başörtüsü yasağını kaldırmak YÖK'nun alacağı bir karara bağlıdır, çözüm bu
kadar kolaydır. Kurum, dîne dayandırmadan, üniversitelerde kılık kıyâfetin
serbest olduğunu söyleyen kanundan hareket ederek bu kararı alacak ve başörtüsü,
saç, sakal gibi şeyleri serbest bırakacaktır. Buna kimsenin itiraz hakkı yoktur
ve olamaz. YÖK' na bu kararı aldırabilmek için kamunun, sivil toplum
örgütlerinin, demokratik baskı guruplarının desteğine ihtiyaç vardır. Herkesten
önce öğrenci velîleri ve onların yakınları (20 İlâhiyât'ı düşünürseniz bunların
sayısı hakkında bir fikir edinirsiniz) meseleye asılmalı, en azından yakınlarına
iş bulmak veya kredi ve ihâle almak için yaptıkları kadar takip ve baskı
yapmalı, gerekirse partilerin, medyanın ve Ankara'nın yollarını
aşındırmalıdırlar.
4. Öğrenciler üzerlerine düşen fedâkârlığı yapıyorlar, şu kışta kıyâmette
sokakta bekliyor, derslere ve imtihanlara girmiyorlar. Kapı kapı dolaşıyor
destek arıyorlar. İlâhiyât öğrencilerinden daha ne beklenir, anarşi mi? Onu
bekleyenler avuçlarını yalasınlar, İlâhiyât öğrencileri oyuna gelmeyecek, makûl,
meşrû ve ısrarlı davranışlarıyla sonuç alacaklardı; er veya geç!
Hayreddin
Karaman'la İlâhiyât Fakülteleri Üzerine
1. İlâhiyât Fakültelerinin İslâm Medeniyeti geleneğinde size göre yeri nedir?
Bir geleneğin devamından söz edilebilir mi?
(Zaman darlığı sebebiyle bu büyük sorulara küçük cevaplar vermek durumundayım)
İslâm medeniyetinde kurucu unsurlardan biri olarak âlimlerin (ulemânın) önemli
bir yeri vardır. Batı'ya bağlı olarak dünya, Hristiyan takviminin üçüncü bin
yılına girerken on beşinci asrını yaşayan İslâm medeniyeti, önemli meydan
okumalarla karşı karşıyadır. Bu meydan okumalar karşısında tekrarların ve
savunmacı yaklaşımların faydası ve değeri yoktur. Medeniyetimizin açıklanması ve
ihyâsı, çağın Gazzâlîlerini beklemektedir. İlâhiyât fakültelerinin Gazzâlîler
yetiştirebilmesi için ise zihniyet, kurumlar ve ilkeler yönünden bambaşka bir
Türkiye'ye ihtiyaç vardır. Türkiye'nin böyle bir dönüşümü yaşayabilmesi için de
kendi bilgimizi üretmemiz gerekir, kendi bilgimizi, kendi ilim ve bilim
adamlarımız üretecek. Şimdi, "Tavuk mu, yumurta mı, hangisi önce, önceyi bulmak
için sonraya ihtiyaç göstermiş olmuyor musunuz?" kabilinden çelişkiye mi düşmüş
olduk? Hayır, çelişki yok, her biri diğerini doğurarak, mevcûttan mükemmele
doğru yürüyerek bu iş kotarılacaktır.
2. Batı toplumlarının modernizm adı altında müslüman toplumlara empoze ettiği
kültürel ikilemi müslüman toplumlar ne ölçüde yaşıyor?
Müslüman toplumların kültür alanında bir ikilem yaşadıkları doğrudur. Bunun
sebebi, müslüman ulusların ve İslâm milletinin, uygun kurumlar ve mekânizmalarla
kendi kültürünü çağdaşlaştırarak hem toplumuna hem de -bir farklı renkte kültür-
olarak dünyaya sunma konusundaki başarısızlıklarıdır. Batlılı guruplar bunu
yapabildikleri için başka kültürlere hayranlık duymuyor, onların karşısında
komplekse kapılmıyor -doğrusu onları da bir değer, bir zenginlik saymak ve saygı
göstermek, yaşamasına imkân tanımak iken- bunu da yapmıyor, bütün dünyaya kendi
kültürünü yaymak için çaba sarfediyor, ötekileri yok veya ilkel sayıyorlar.
Toplumlarımızın (müslüman ulusların) bir millî kültür fikri, programı ve
politikasına ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyacın karşılanabilmesi için
halkların/insanımızın, kendi geleceğine sahip çıkması, sürü olmaktan kurtulması,
işbölümünde vazife alan ve veren toplum bireyleri haline gelmesi gerekmektedir.
Akif merhum "Her eski eski diye atılmaz, kötü ise atılır, her yeni yeni diye
alınmaz, iyi ise alınır" demişti. "Modern" yeni, modernist ise yenilikçi
demektir. Yenilikçi olmak, yeniye tapmaktır, yeniye, sırf yeni olduğu için bir
değer izâfe etmektir. Üstelik bizim modernistlerimizin yenisi, kendilerinin
değil, Batı'nın eskisi ve yenisidir. Bize gerekli olan ise bizim "iyi olan"
eskimiz ve yenimizdir. Onu daima, kendi malzememizden kendi insanlarımız ve
yöntemlerimizle yeniden üretmek durumundayız.
3. İlâhiyât fakültelerinde bugün yaşanan problemler İlâhiyâtların ve
İlâhiyâtçıların kimlik problemlerinden doğmakta değil midir? İlâhiyâtçının bir
özeleştiriye ihtiyacı var mıdır?
Her kesin ve kesimin özeleştiriye ihtiyacı vardır. Özeleştiri (nefis muhasebesi)
İslâmî bir gerekliliktir.
Kimlik problemi yalnızca İlâhiyâtlara ve İlâhiyâtçılara ait değildir; hattâ
onlarda bu problemin daha az olduğunu söylemek bile mümkündür. Müslümanlar
çeşitli etnik guruplardan gelen, farklı alt kültürlerden oluşan bir ümmettir.
Bugün bunlar, siyasî zorunluluklar yüzünden ulus devletler olarak
teşkilâtlanmışlardır. Ulus devletlerin halkları da etnisite ve alt (kısmen İslâm
öncesinden de gelen) kültürler bakımından homojen değildir, farklı kesimlerden
oluşmaktadırlar. Bunları birbirine bağlayacak, birliği sağlayacak bir bağa, bir
bağlantıya ihtiyaç vardır; bize göre bu bağ "İslâm"dır. İslâm bağının üstün ve
hâkim birlik unsuru olması, diğer din ve inanç sahiplerinin ayrılmasını, mağdur
ve mazlum olmasını gerektirmez; çünkü geçmiş tecrübemiz vardır, müslümanlar,
farklı inanç ve kültürlere sahip gurupları biraraya getirip insanca yaşamalarını
sağlamıştır. İslâm'dan başka, her ferde ve guruba hakkını verecek, insanca
yaşamasını sağlayacak bir "genel ve üst vicdan" mevcût değildir. Bugünkü
dünyanın patronları, yaldızlı sözler ve çekici sloganlara sığınarak dünyayı,
kendi ulusları adına sömürmeyi hedeflemektedirler. Kitabın kavlince yaşayan
müslüman bunu yapamaz.
Ötekilerin de insana yakışır bir dünya hayatı için müslümanların
rehberliğine/işbirliğine ihtiyaçları vardır.
İlâhiyâtlar ne kadar özerk ve özgür olursa o kadar kimlik problemlerini
çözebilir ve diğer kardeşlerininin de bu problemi çözmelerine yardımcı
olabilirler.
4. Yıllarca bir İlâhiyât Fakültesi'nde ders verdiniz. İlâhiyât denince akla
gelen ilk isimsiniz. Şimdi ise dışardan baktığınızda İlâhiyât fakültesini ve
İlâhiytatçıları -başörtüsü problemini de göz önüne alarak- nasıl bir gelecek
beklemektedir?
İlâhiyât Fakültelerinin geleceği, mensuplarının inanç, amaç, ahlâk ve
gayretlerine bağlıdır. Halkın da -diğer millî kurumlar yanında- bu kurumlara
sahip çıkmaları gerekir.
Başörtüsü problemi millî çözümlere karşı olanların bizi oyalamak ve mümkün ise
eritmek amacıyla önümüze koydukları bir tuzaktır. Bu oyuna gelmemek için uyanık,
dikkâtli, soğukkanlı, azimli, kendinden emin ve gayretli olmamız gerekiyor.
Kızlarımızın okuması ve toplum içinde, hem ortak hem farklı yetenek ve
özellikleriyle çeşitli misyonlar üstlenmesi, vazifeler görmesi çok önemlidir.
Belli şekil ve derecelerde dindar olan erkeklerimizin ve kızlarımızın, bu yüzden
öğrenim haklarını kaybetmeleri, başka bir deyişle bu hakkın onlardan alınması
kabûl edilemez; buna karşı meşrû yollardan mücadele bütün hak yocularının
ödevidir. Kızlarımız geçici bir süre için okuma haklarını kaybetseler bile bu
kayıp devamlı olmayacaktır. Problem yalnızca onlara ait değildir, çözümü de
yalnızca onlara düşmez; aklı, inancı, vicdanı olan herkes bu haksızlığa karşı
duracak, erinde gecinde olumlu/olması gereken sonuca ulaşılacaktır.
5. Son olarak ilâhiyatçı gençliğe neler tavsiye edersiniz?
Yukarıda söylediklerim de ilâhiyatçı gençlik için idi. Bunlara bir şey eklemek
isterim:
İlâhiyât öğrencisi, ahlâkını korumak için iyi arkadaşlar (bu mânâda bir gurup)
edinebilir, ama hiçbir gurup onun düşünme, öğrenme, yeni ufuklara yönelme imkân
ve kâbiliyetini sınırlamamalıdır. Müslümanları "bir"leştiren İslâm belirleyici,
son sözü söyleyici olmalı, onun şemsiyesi altında oluşmuş farklılıklar birliğe
ve dayanışmaya zarar vermemelidir. Buna zarar veren farklılılların meşrû
olmadığına hükmedilmelidir.
Güneşin Doğması Yakındır
Müslümanların takvimine göre Medine'ye hicretten bu yana on dört asrı geride
bıraktık. Bu uzun zaman dilimi içinde müslümamanlar Kur'ân'ı okudular, Sünnet ve
Sîret'in (Hz. Peygamberin (s.a.v.) açıklamaları ve uygulamalarının) da
yardımıyla onu anladılar, hayatlarına uyguladılar; bir hidâyet, bir rehber
olarak gönderilen Kur'ân bu vazifesini yerine getirdi. Hicretten sonra uzunca
bir süre (yedi sekiz yıl) içinde parça parça indirilen Nûr sûresinde iki âyet
örtünme ve iffeti koruma vazifesi ile ilgili idi, bu sûre iner inmez İslâm
kadınları başörtülerini, boyun ve gerdanlarını da örtecek şekilde bağladılar,
ondört asır hiçbir âlim örtünme emrini farklı anlamadı; yüz, eller ve ayaklar
dışında bütün vücûdun, uygun giysilerle örtülmesinin farz olduğu hükmünde
ittifak edildi (icmâ meydana geldi). Son birkaç asırda oryantalizm, sömürgecilik
ve kültür istilâsı bazı müslümanların kafalarını karıştırdı, kendi değerlerinin
evrensellik veya geçerliğinden şüphe etmeye başladılar, bunları başka düşünce ve
kültürlerin değerleriyle değiştirmenin zorunlu olduğuna inandılar, bunu
yapabilmek için yine dîne dayanmak gerektiğinden usûle uygun olmayan,
zorlamalara ve saptırmalara dayanan ictihadlara (!) kalkıştılar. Bu yeni,
zorlama ve uyarlama (kitabına uyudurma) amacına yönelik ictihadların son yirmi
otuz yıl içinde yöneldiği hedeflerden biri de örtünme oldu. Yeni yorumcular
ondört asırlık uygulamayı, Kur'ân âyetlerini, hadîsleri, fıkıh âlimlerinin
icmâını bir yana bırakarak önce "madem ki uygar dünya örtünmüyor güzel ve doğru
olan budur, biz de böyle yapmalıyız" fikrine geldiler, sonra bu fikri zorla
uygulamaya koyanların işini kolaylaştırmak için mûteber olmayan okuma ve
yorumlama yollarına saptılar.
Türkiye altmışlı yılların sonlarına doğru başörtüsünü üniversitelerde (önce
Ankara İlâhiyât'ta) yasakladı, sonra bütün fakülteler yasak kaplamına alındı
derken sıra İlâhiyât Fakültelerine ve İmam Hatip okullarına geldi. Buralarda
okuyan ve dinî uygulamalar bakımından daha hassas olan kızlarımız, yasağa karşı
direnmeye başlayınca bir yandan cezâ uyguladılar, öğrenim haklarını ellerinden
aldılar, "ya kırk katır ya kırk satır" dediler, insanları en tabîî iki hak ve
talebinden birini diğeri için fedâ etmek (ya örtünmeyi, ya okumayı ve çalışmayı
seçmek) durumunda bıraktılar, bir yandan da örtünmeyi dinî bir gereklilik
olmaktan çıkarmak için ilâhiyatçılardan yetkisiz, bilgisiz, duyarsız, uyumlu
olan bazı kimseleri devreye soktular. Şimdi onlar her gün yeni bir şey
bulduklarını zannederek (veya iddia ederek), yirmi otuz yıl önce söylenmiş ve
cevaplandırılmış "argümanlarını" tekrarlıyorlar.
Başörtüsü yasağına taraftar olanlarda görülen tutarsız ve çelişkili bir yaklaşım
da, çağdaşlıktan yola çıktıkları, başlarını örtenleri çağdışı saydıkları halde,
kendileri "tektipçilik, dargörüşlülük, baskıcılık/dayatmacılık" yaparak çağın
dışına düşmeleridir. Başlarını örten müslümanlar, örtmeyenleri İslâm'dan
dışlamıyorlar, onlarla insanca ve kardeşçe ilişkiler kurmaktan imtinâ
etmiyorlar, başlarını açanları çalışma ve okuma haklarından mahrûm etmiyorlar.
"Dileyen ve öyle inanan örter, farklı inanan veya yaşamak isteyen de açar"
diyorlar. Karşı taraf ise örtünenleri ,"Ya açarsın, yahut yanımızdan
(ülkemizden, okulumuzdan, kamu alanından) kaçarsın şeklinde bir dar boğaza, bir
ikileme mahkûm ediyorlar.
Ümidimiz odur ki, sonunda akl-ı selîm gâlip gelecek, tâassup, saplantı,
ideolojik bağnazlığın yerini demokratik hoşgörü ve paylaşım alacak, karşılıklı
saygı ve haktanırlık barış getirecek, insanımızın yüzü gülecek, herkes olanca
gücü ve imkânı ile ülkesi, milleti ve insanlık için iyilikler ve güzellikler
üretmeye koyulacaktır.
Çocuklarım sakın ümitsizliğe düşmeyin, güneşin doğması yakındır! Güç haklının ve
hakkındır. Yeter ki haklılar ve hakçılar, haksızlar ve zorbalar kadar dâvâlarına
sahip çıkmayı, hakkın gücünü meşrû şekilde kullanarak sonuca ulaşmayı bilsinler.
Saflarını sıklaştırsın, teferruatta boğulmasın, ayrılığa düşmesin, el ve güç
birliği yapabilsinler!
Not: Yukarıdaki yazı, M.Ü. İlâhiyât fakültesinin bu yılki mezuniyet albümü için
-öğrencilerin isteği üzerine- yazılmıştı. Yönetim yazının albüme alınmaması için
baskı yaptığından çocuklar çıkarmak mecbûriyetinde kalmışlar, biz de Gerçek
Hayat'ın sayfalarından duygu ve düşüncelerimizi ifade ettik.
Mezuniyet Günü Konuşmasının Şerhi
M.Ü. İlâhiyât Fakültesi'inden bu yıl mezun olan gençlere yaptığım kısa konuşmada
üç şey söyledim:
1. İslâm'ım parolası kelime-i tevhiddir; yani "lâ ilâhe illallah..."tır. Mümin
"lâ ilâhe" dediği zaman, zâtında ve sıfatında Allah'a denk hiçbir varlığın
bulunmadığını ifade etmekte, kendini Allah'ın yerine koymaya kalkışan veya O'na
isyan ederek kendisine itâat edilmesini isteyen şahısları ve makamları inkâr ve
reddetmektedir. "illallah" deyince de "itâat ve tapınmaya mutlak mânâda lâyık
olan, zâtından ve sıfatlarından dolayı bunu hak eden tek varlığın Allah
olduğunu" itiraf etmekte, bu imanını dile getirmektedir. Tevhid cümlesinin
birinci kısmını; yani düşünce, inanaç ve uygulamada Allah'tan başkalarının tanrı
yerine konulmasını, O'na denk tutulmasını ret ve inkâr etmek, bunu fiilen
gerçekleştirebilmek ikinci kısmından daha zordur. Çünkü Allah'a rağmen, O'nun
emir ve rızâsına aykırı olduğu halde emirler veren, kurallar koyan ve bunlara
itâat edilmesini isteyenler aynı zamanda güç sahibi olabilmekte, ellerinde
yaptırım imkânları bulunabilmekte ve kendilerine itâat etmeyenlere zarar
verebilmektedirler. Allah rızâsını ve tevhîdin birinci unsuruna sadık kalmayı
dünya menfaatine tercih etmek mânen yiğit olanların kârıdır.
İlâhiyât Fakültesi'nde okuyanların amacı dinlerini doğru ve etraflı bir şekilde
öğrenmek, öğrendiklerini öncelikle kendilerinde uygulamak, sonra da müslüman
halkımızın din eğitim ve öğretimine yardımcı olmak, onlara bu amaçla hizmet
vermektir. Öğrencilerin öğrendikleri ve kendilerinde uyguladıkları bir hüküm de,
"tesettür" kelimesiyle ifade edilen Allah emridir. Onlar, tevhid sözünün ikinci
unsuru gereğince buna itâat ettiler, sonra birileri çıkıp, "Allah emretse de,
sizin inancınız böyle olsa da biz açılmanızı istiyoruz, Allah'a değil, bize
itâat edeceksiniz, aksi halde sizi bu 'millete ait okulda' okutmayız, atarız,
öğrenim hakkınızı elinizden alırız..." dediler. İki emir arasında kalan
öğrenciler, tevhid sözünün birinci unsuru gereğince bu "Allah emrine karşı
çıkan, onun yerine kendi emirlerini koyanlara" itâat etmediler, hukuk ve
meşrûiyet çerçevesinde mücadele verdiler, sonunda başlarını açmadan okuyup mezun
oldular. Bu yüzden kendilerini tebrik ettim, tevhid sözünü iyi öğrenmiş ve
hakkıyla uygulamış olduklarını söyledim.
2. "Siz bu millet için ne ifade ediyorsunuz?" diye bir soru sordum ve şu cevabı
verdim: Siz kökü mâzide olan âtîsiniz, Hira'da başlayan sesin devamısınız, bu
bakımdan yaklaşık bin beşyüz yaşındasınız, besmele ile (Allah'ın adıyla)
okuyanlarsınız, bin ikiyüz yıl önce İslâm ile müşerref olmuş bir milletin
çocuklarısınız; bu bakımdan da bin ikiyüz yaşınızdasınız; evet siz asla yetmiş
seksen yaşında değilsiniz, kadim ve büyük bir medeniyetin temsilcilerisiniz, bu
medeniyeti çağdaşlaştırmak ve insanlığa sunmak sizin misyonunuzdur.
3. Sizi biz sevgi, sevinç, takdir ile, alkış, neş'e ve mehter ile uğurluyoruz;
ama her yerde ve her kesten bu itibarı göreceğinizi zannetmeyiniz ve
beklemeyiniz. Sizi sevenler, size ümit bağlayanlar ve bağrına basanlar yanında
sevmeyenler, önünüzü kesmek isteyenler, haklarınızı ellerinizden almak için her
tedbire başvuranlar, anlamını açıklamadan irticâ ile suçlayanlar... olacaktır.
Siz her şeye rağmen yılmayacak, ümitsizliğe düşmeyecek, halkın levmine
(kınamasına) aldırmayacak, Hâlık'ın (Yaratıcı'nın) medhine gönül
bağlayacaksınız. Dünyanın ve dünyacıların alnınızdan öpmesi mârifet değildir,
mârifet, Fahr-i kâinât'ın (s.a.v.) fahrederek alnınızdan öpmesine lâyık
olmaktır. Siz birincisine talip olmayın, ikincisine tâlip olun. Şu geçici
dünyanın menfaati için nefis ve dünya insanlarını memnun etmek üzere dîne
kıymayın, inancınızdan, ilkelerinizden, ahlâkınızdan taviz vermeyin. Ne yapsanız
inanmayanları, değerlerinizle ters düşenleri memnun edemezsiniz; tamamen
istediklerini söyleseniz ve yapsanız bile müslüman kimliğinizden bir kırıntı
kaldığı sürece yine de size güvenmezler; boşuna onların güvenini kazanmaya
çalışmayın. Açık ve seçik olarak kim olduğunuzu ve ne istediğinizi ortaya koyun.
Ben sizden biri olarak şöyle diyorum: Ben elhamdülillah müslümanım, şerefli bir
milletin evlâdıyım, dedelerimden (geçmişimden) utanmıyor, onlarla iftihar
ediyorum, insanlığa müspet katkımızın başka topluluklardan daha büyük ve önemli
olduğuna inanıyorum, Türkiye Cumhuriyeti'nde müslüman olarak, din özgürlüğünden
kâmil mânâda yararlanarak yaşamak istiyorum, bu ülke başka inanç, dünya görüşü
ve hayat tarzına bağlı olanlar kadar, hattâ -geçmişi ve çoğunluğu göz önüne
alırsak- onlardan fazla bana da aittir, kimse onu benden fazla sevmeye,
sahiplenmeye, korumaya ve beni dışlamaya kalkışmasın, herkes dînini, inancını,
dünya görüşünü yaşasın, ben de benimkini yaşayayım, "herkese serbest sana yasak"
demeye kimsenin hakkı yoktur, bunu diyenler er veya geç yanlış yolda olduklarını
anlayacak ve doğru yola geleceklerdir. Ülkenin genel ahlâkında bizim
değerlerimiz hâkim olmalıdır, bu değerleri çürütmek ve bizi kendimize
yabancılaştırmak isteyenlerle mücadele edeceğim, insan hakları bana bu imkânı
bahşetmekte, inancım da bunu emretmektedir. Bu ülkede gizlenecek bir şey varsa o
ayıplar ve günahlar olmalıdır, ibâdetler ve erdemler değil. İşte ben bunları
istiyorum, bunun için yaşıyorum ve insana yaraşır biçimde mücadele veriyorum.
İslâm Ansiklopedisi ve Z. Beyaz
İslâm Ansiklopedisi'nde Demokrasi Yok Sayılıyormuş
Marmara Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi'nin İslâm Ansiklopedisi'ni hazırlayan
ekip içinde yer alan 16 öğretim üyesi, Dekan Prof. Dr. Zekeriya Beyaz'ın önerisi
ile rektörlük tarafından 2 ay önce bu görevden alındı.
İlâhiyât Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, Diyanet Vakfı'na bağlı İslâm
Araştırmaları Merkezi'nce hazırlanan, 75 bin tirajlı ansiklopedide, Arap kültürü
ve Osmanlı'nın övüldüğünü, cumhuriyet ve demokrasinin ise yok sayıldığını
söyledi.
Öğretim üyelerinin görevlendirmesini neden sona erdirdiklerini Türkiye Diyanet
Vakfı'na da bildirdiklerini belirten Beyaz, şöyle dedi:
''Bu ansiklopedi Arap kültürünü ve bilim adamlarını, Pakistan bilim adamlarını,
Osmanlı'yı öne çıkarıyor. Bunlara ve fazlasıyla yer veriyor. Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurucusu, cumhuriyet döneminin ünlü kişileri ve konulara yer
vermiyor, ihmâl ediyor ya da geçiştiriyor. Bu zihniyete sahip ansiklopedide,
benim öğretim üyelerimin çalışmasını istemiyorum. Türk halkının parasıyla
hazırlanan bu ansiklopedide, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin aleyhine dolaylı da
olsa bazı maddelerin bolca bulunduğunu gördük ve bizim katkımız olmasın istedik.
Türk milleti ve onun lideri Atatürk'ü, cumhuriyeti, demokrasiyi yok sayan, yer
vermeyen bir zihniyetin temsilcisi olmak istemiyoruz.''
Beyaz, ansiklopedide bazı maddelerin Hizbullah, PKK gibi yasadışı örgütlerin
'anlayış ve yararına' uygun olduğunu belirterek, 'dâr-ı harp'in (Müslümanların
savaş halinde bulunması) anlatılmasına dikkât çekti. Beyaz, bu maddenin,
terörist eylemlerin haklılığı konusunda Diyanet'in fetvâsı olarak
yorumlanabileceğini söyledi.
Bugüne kadar 22 cildi yayınlanan ansiklopedide cumhuriyet ve demokrasi maddeleri
bulunmuyor. Tüm liderlerin soyadına göre harf sırasıyla yer aldığı ansiklopedide
A harfinde Atatürk'ün karşısında 'bkz.Mustafa Kemal Atatürk' deniliyor.
Çanakkale Savaşları'nın anlatıldığı bölümde 'Yarbay Mustafa Kemal'in adı sadece
1 kez geçerken, Sultan Reşad'ın resmî ve el yazısıyla şiiri yer alıyor.
İşin Gerçeği:
On yıldan fazla bir zamandan beri çıkan TDV (Türkiye Diyanet Vakfı) İslâm
Ansiklopedisi, ilmi siyasete ve çıkara âlet etmeyen yerli ve yabancı âlimler
tarafından beğenilen, takdir hattâ iftihar edilen bir eserdir. Daha önce tercüme
ve ikmal yoluyla çıkarılan İslâm Ansiklopedisi bizim milletimizin âlimlerinin
kaleminden çıkmış sayılmaz, bu eser ise yerli ve telif ilk İslâm
Ansiklopedisidir.
Ansiklopedi binlerce maddeden oluşur, her ilim dalının başkanı vardır, yazarlar
ehliyet esasına göre seçilir, madde yazıldıktan sonra merkezde tashih ve
neşredilir. Bu bir İslâm Ansiklopedisi olduğu için meddeler "İslâm" merkezli
olarak seçilmiş, hacımlar da buna göre ayarlanmıştır. İslâm yalnızca Türklerin
dîni değildir, ona mensup olan, İslâm dînine hizmet etmiş, İslâm kültür ve
medeniyetinde iz bırakmış insanlara -bu bakımlardan- önemleri ölçüsünde yer
verilmiştir. Ayrıca terimler, eserler, coğrafya ve olaylar da maddelere dahil
edilmiştir.
İslâm Ansiklopedisi'nde demokrasi diye bir madde olusa "niçin" diye sorulabilir,
olmazsa tabîîdir, "neden yok" denilmez; çünkü demokrasi terim olarak klâsik
İslâm din, kültür ve medeniyeti kaynaklarında bulunmadığı gibi çağdaş
demokrasinin teorik ve pratik olarak gündeme gelmesi de İslâm'dan asırlarca
sonra olmuştur. Demokrasi Ansiklopedi'de ancak dolaylı olarak ve mukayese için
zikredilebilir, bu da olmuştur.
Yıllardan beri birçok öğretim üyesi, rektörlüklerden izin alınarak bu büyük
esere katkıda bulunmuşlardır. Hem hocalar hem de yöneticiler ansiklopediyi
okumuşlardır. Tarafsız okuyan, öküzün altında buzağı aramayan, bağcıyı dövmek
değil üzüm yemek isteyenler Beyaz'ın iddialarından hiçbirini görmemiş, onun
yaptığı şekilde bir değerlendirme de yapmamışlardır. Her biri branşında uzman ve
en az Beyaz kadar millet ve memleket sevgisi ile dolu hocalar, büyük bir hizmet
yapmanın şevki içinde bugüne kadar çalışmışlardır. Beyaz'ın üslûbu ve tutumu,
temyizsiz çocuklar ile onları koruyan babanın tutumuna benziyor, hocalar ne
yaptıklarını, nasıl bir kabahat işlediklerini bilememişler, rektörler de bugüne
kadar atlamışlar, ilk defa allâme Beyaz gerçeği görmüş, hem rektörlüğü hem de
hocaları büyük bir ayıptan kurtarmış, fakültenin namusunu temizlemiş...(!)Ben
fakülte'de çalışmakta olsaydım ne yapacağımı bilirdim, oradaki hocaların ne
yapacakları kendilerini ilgilendirir; ancak şımarık çocuklar, hadleri
bildirilmedikçe durmadan zarar verir, çam devirirler; bunu olsun hatırlatmak
isterim.
Dâru'l-harb, PKK, Hizbullaf lâfları, Beyaz'ın da inanmadan söylediği, ortalığı
kızıştırmak için istismar ettiği lâflardır. Madde'yi yazan arkadaş oradadır,
kendisi Türkiye'nin dâru'l-İslâm olduğu kanâatindedir, bunu defalarca söylemiş
ve yazmıştır; Ansiklopedi'nin Dâru'l-İslâm gibi ilgili maddelerinde de gereken
bilgi vardır.
Tabuları kullanarak ülkede terör estirenlerin devri geçmiştir, bunlar son can
çekişme sesleridir, bir yere gelmek ve orada kalmak için ehliyet ve hizmet
şarttır. Ehliyetsiz ve hizmetsiz insanların istismar yoluyla ele geçirdikleri
makamların, millet tarafından -demokrasi yoluyla- ellerinden alınması yakındır.
Kadınların Laikleşmesi
(Aşağıda okuyacağınız yazıyı internetten aldım. Yazar ismini kaydetmemiş. Önce
yazıyı okuyalım, sonra cevap verelim. H.K.)
Yeni Şafak yazarı (Hayrettin Karaman) köşesinde "kadının laikleşmesi ile ilgili
bir yazı" yazmış ve çağdaşlaşan kadının dinden çıkacağını îmâ ederek İslâmî
hayatın kadının sosyal haklarını ve özgürlüklerini kısıtlamadığını bildirmiş,
ancak işkembe-i kübradan atmış çünkü en ufak bir kaynak göstermemiş.
Hep aynı şey oluyor. Köktendinciler laiklik sözünü duyunca irkilip sayfalar
dolusu yazılar yazıyor. "Sosyal ve hukuksal hayatı" din kuralları ile
yönlendirme tezlerine gelen ufacık eleştirilerden pek gocunuyorlar. Oysa bazı
gerçekler vardır ki kaçamazsınız. Eğer "dinde böyle bir kural yok aslı şöyledir"
derseniz kuru lâfla olmaz, referans göstermelisiniz. Demogojinin sonu olmadığı
gibi köktendincilerin de verdikleri cevaplarda son yoktur, her yöne kaçarlar.
Demokrasiyi bile "demokrasiyi yoketmeye yönelik"bir silâh gibi kullanan
zihniyetten başka ne beklenir ki? Ben bu yazımda Kuran ve ilmihallerden
referanslar vereceğim. Her neyse, konuya döneyim.
Bu yazımı sosyal ve hukuksal hayatı salt din kuralları ile yönetmek isteyenler
özellikle okusun, sözümüz dîni çeşitli eylemlerine alet etmek isteyenlere yani
köktendincileredir.
Efendim, dinî kurallara göre kadınların değil devlet kademelerinde bir yerlere
gelmesi, süslerini gizledikleri çarşaflarının dışına çıkmaları bile yasaktır.
(1) Erkeklerle aynı yerde çalışmaları yasaktır. (2) Isıttıkları koltuklara
sonradan erkeklerin oturması (3) ve kadın sesinin ortalarda duyulması (4) din
açısından çok sakıncalıdır. Kadın, yanında kocası olmadan izinsiz evin dışına
bile çıkamaz. (5) Çağdaş yaşamda kadın devlet görevlilerine, bakan hattâ
başbakanlara rastlanabilir ama bu bir İslâm ülkesinde kesinlikle olamaz. Çünkü
kadın dînen "beyinsiz" sayılır.(6)
Yazar biraz abartmış: "kadınlar mahkemelerde hâkim bile olabilirler"!! Hangi
mahkemede? (Lütfen bu sorumu dikkâte alıp bana kaynak göstersin) Çağdaş
mahkemelerde evet ama dinî inancın hukuğunda zaten mahkeme kavramı yok ki! Kadı
dediğimiz din görevlilerine düşer adâleti sağlamak ve ben hayatımda, okuduğum
bunca okulda, okuduğum binlerce kitapta kesinlikle ve kesinlikle "kadın kadı"
diye bir şey duymadım... Bu çok komik olurdu zaten. Böyle satır aralarına
sıkıştırdıkları yalan yanlış sözlerle neyin içinden sıyrılabileceklerini
sanıyorlar ?
Gelelim kadının din tarafından sınırlanmış haklarına: Kadının şâhitliği erkeğin
şâhitliğinin yarısı kadardır. (7) Bu da kadının dînen eksikli bulunması
nedeniyledir. Kadının eksik olduğu peygamberin kendisi tarafından gâyet güzel
anlatılmış, izah edilmiştir. Kimse kırılıp gücenmesin...(8)
Erkek karısını isterse rahatlıkla boşar ve kadının böyle bir hakkı yoktur. (9)
Erkek karısının serkeşliğinden şüphe (bile) ederse karısını dövebilir. Bu bir
sünnet ya da farz değildir elbette ama erkeğe verilmiş bir haktır. (10)
Düşünebiliyor musunuz? Kadın dînen yasaklanmış olmasına rağmen -İslâm'da
kadınların çalışıp para kazanma gibi bir hakkı yoktur zaten beyinsiz
sayıldığından buna yeteneği de yoktur, İslâm'da erkek kadına bakar, onu yedirir
, içirir ve erkek kadının hâkimi, efendisidir- (11) gidip erkeklerin bulunduğu
bir işyerine giriyor, para kazanıyor, bu arada ev işlerini , çocuğunun bakımını
da üstlenmesi gerekir çünkü dindar(!) erkek çocuğun altını zinhar temizlemez ve
mutfağa girip salata bile yapmaz. (Bu salata işini yapabilen mollalar tepki
göstermesinler en azından onlar da bulaşık yıkamayıp , imam bayıldı
pişirmeyeceklerdir) Neticede erkekten ev işlerinde gerekli paylaşımı ve
yardımlaşmayı göremeyecektir. Böylece laik sistemde erkeklerle aynı haklara
sahip dindar(!) kadınımız büyük özverilerle hem işini hem de evini idare etmeye
çalışacaktır. Üstelik kocası onun bir hareketine bile bozulsa -serkeşlik olarak
algılasa-önce ikaz edip, sonra yatağını ayırıp en sonunda onu bir temiz
dövecektir. Kızımız ertesi sabah mor ve şiş gözlerle işe gidip "şerîatın kestiği
parmak ve şişirdiği göz acımaz" diyerek işine devam edecektir. BU DURUMDA
KADININ LAİKLEŞMESİNDEN ÇOK ERKEĞİN LAİKLEŞMESİ DAHA ZORUNLU GÖRÜNMEKTEDİR.
Yazar şöyle demiş: "Laikleşme adına Müslüman ve dindar kadınların, kendilerine
çağdaş diyen diğer kadınlar gibi olmalarını ve yaşamalarını istemek
haksızlıktır; din ve vicdan özgürlüğü ilkesi ile bağdaşmaz." Aslında "Müslüman
ve dindar kadınların " yerine köktendinci ve yobaz demek gerekir çünkü çağdaş
kadınlar da pekala müslüman ve dindar olabilirler, dindarlık burada kesinlikle
konu dışıdır. Yazar çağdaşlıkla dindarlığı bilinçli ve plânlı olarak ayrı
saflarda tutarak çağdaşlığı dinsizlik gibi göstermeye çalışmaktadır. (Lütfen
oyununa gelmeyiniz. ) Gelelim sözüne: Çağdaş kadın gibi olursa bizim müslüman ve
dindar kadında bazı değişmeler olacaktır ve bu istenmemektedir. Örneğin kadın ,
sosyal ve hukukî açıdan erkeklerle aynı hakları isteyecektir. Kadın maddî
özgürlüğünü elinde tutup gerektiğinde erkeğe kafa tutabilecektir. O zaman kadını
o kadar örtülere (çarşaf) sarmak, evlere kapatmak, çocuk doğuran bir "tarla"
(12) yerine koymak ne işe yarıyacaktır? Dinler vâsıtasıyla erkeğin kazandığı tüm
bu haklar birer birer elinden gidince sudan çıkmış balığa dönecektir. İşte
aslında yazarın değinmek istediği nokta da budur. Ayrıca yazar "çağdaş" dünyaya
olan kinini üstü örtülü bile olsa şöyle ortaya döküyor:
"Faizcilik, eşcinsellik, zinâ, sömürü, alkollü içki ve uyuşturucu kullanımı,
kumar, israf, hukuk ve ekonomide adâletsizlik... çağdaş ve yaygın diye dînin de
bunlara uyum yapması, bunlarla uzlaşması, bağdaşması beklenemez. "
Demogojiye bakınız.. "Çağdaş ve yaygın diye..." sözü ne kadar anlamlı değil mi?
Sanki uygar dünya bütün suçları serbest bırakıyormuş ve sanki laik sistemde suç
sayılan davranışların hiç cezâsı yokmuş gibi bir tavır. Bu paragrafı total
olarak değil madde madde eleştireceğim.
Faizcilik: İslâmî sermayenin bankaları bildiğimiz tarz bankalardan hangi yönden
ayrılmaktadır merak ederim. Bizim mollalar kendi kendilerini kandırıp, güya
mübah bankalar yaratıp bir güzel faiz almaktadırlar. Ayrıca, Kuran'da geçen ve
şiddetle yasaklanan faizciliğin "tefecilik" anlamında kullanıldığı görüşündeyim,
tanıdığım pek çok tefeci de dîni bütün müslümanlardır.
Eşcinsellik: Kuran'da adı geçen gılmanlar kimin içindir? (13) "İslâm'da
eşcinsellik serbest midir yoksa yasak mıdır?" araştırmadım ama bence çağdaş
insanlar bir diğerinin cinsel tercihlerine takılmamalıdır. Tıpkı başkalarının
dinî tercihlerinin diğerlerini hiç ilgilendirmemesi gerektiği gibi. Eğer
eşcinsellik İslâm'da tiksinilecek bir sapkınlıksa, sayın yazara soruyorum: Bunun
için Kuran'da bir yaptırım veya caydırıcılık var mı ki çağdaş dünyayı
suçluyorsunuz? Müslüman ülkelerde hiç mi eşcinsel yok? Ve bu insanları kazanmak
için ne yaptınız?
Zinâ: 24/2. Zinâ eden kadın ve erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Allah'a ve
âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'in dîni konusunda o ikisine acımayın. Onların
cezâ görmesine, inananlardan bir topluluk da şâhit olsun. Ve âyetler devam
ediyor: 24/4. Iffetli kadınlara zinâ isnat edip de, sonra dört şâhit
getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahidliğini kabûl etmeyin.
İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Bu âyetler mi insanları zinâdan
caydıracak? Din kurallarının hukukî sistem açısından önerdiği hiçbir şey günümüz
insanına hitabetmemektedir. Zinâ medenî kanuna göre de suçtur ve tutarlı,
mantıklı bir cezâsı vardır.
Sömürü: İslâm kanunları ile devlet idaresinde sömürü nasıl önlenmektedir? Hukuk
ve ekonomideki adâletsizlikler İslâm ile nasıl çözülecektir? İslâm'ın kitabı
olan Kuran'da namaz kuralları bile yazmamaktadır, pek çok uygulama cemâat,
devlet, toplum liderlerine bırakılmıştır. O halde baştaki liderin koyacağı
kanunlar İslâm adına uygulanacak ve bunun adına İslâm denecektir. Seneler ve
yüzyıllar boyunca zaten böyle olmuştur ve İslâmî esaslarla yönetildiği iddia
edilen hiçbir ülkede ne yoksulların ne de masûmların hakları korunmamıştır.
Kumar, Alkol ve uyuşturucu kullanımı: Ülkemizde en çok alkollü içki tüketimi
Konya gibi dîni bütün kentlerdedir. İran'da alkol yasak olduğu halde evlerde
kendi ürettikleri içkileri, şarapları âfiyetle içtiklerini biliyoruz. Uyuşturucu
kullanımı ülkemizde ve pek çok batı ülkesinde yasaktır, çağdaş yaşamın
uyuşturucu tüketimini körüklediği gibi bir durum sözkonusu değildir. Ayrıca eski
İslâm liderlerinden Hasan Sabbah'ın Haşhaşiye tarîkatını da unutmamak lâzım:
Sabbah bu tarîkatte mürîdlerini haşhaş içirerek kendinden geçirir ve bir bahçeye
götürerek orayı "cennet" diye takdim edermiş. Sonra da doğru savaşa gönderirmiş
, kafalarını dumanladığı mürîdlerini. Kumar ise az gelişmiş ülkelerde (hangi
dinden olursa olsun) yaygındır. Kumar bağımlılığının irâdesizlikten
kaynaklandığını ve psikolojik bir sorun olduğunu düşünmekteyiz.
Bu durumda kötü alışkanlıkların din, mezhep tanımadığını, bağımlı insanların da
her dinden çıkabildiğini bilmeli ve çağdaş yaşamı ona göre eleştirmeliyiz.
Zaten önemli olan dışımızdaki yaşamdan çok kendi kafamızın çağdaş olabilmesidir.
Aksi takdirde çağdaş yaşamın kendine sunduğu bilgisayar, faks, cep telefonu,
araba, internet, uçak, mikrofon, uydu anteni gibi tüm imkânları kullanan molla
hem bunları kullanıp hem de güdümlü yazılarına devam edebilmektedir. (Sözümüz
meclisten dışarı...)
Üstelik bütün bunları bilimsellik, laiklik, modernlik adına yapmaktadır.
REFERANSLAR
(1) Nûr Sûresi, Âyet 31. Mumin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak
olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen
kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.
Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya
kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya
kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadinları veya câriyeleri veya erkekliği
kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan
çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi icin
ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saâdete ermeniz icin hepiniz tevbe
ederek Allah'in hükmüne dönün.
Ahzap Sûresi , Âyet 59 : "Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin
kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle..."
(2) "Halvet ve birbirine yabancı olan erkekle kadınların karışık olarak birarada
çalışmaları ve gayrımeşrû yaşamaya vesîle olacak şekilde birarada bulunmaları
özellikle de kadınların İslâmî tesettüre riâyet etmemeleri kesinlikle haramdır."
Peygamber şöyle buyuruyor: "Bir erkek yalnız olarak bir kadınla kaldı mı mutlaka
onların üçüncüleri şeytandır" (Tirmizî) - İzahlı Kadın İlmihali Ansiklobedisi
Asım Uysal sf.392-
(3)Yabancı kadının kalktığı sıcak yere hemen oturmak doğru değildir. Ve böyle
yapan kişi kötü niyetinden dolayı mesuldür. - İzahlı Kadın İlmihali
Ansiklopedisi Asım Uysal sf.164-
(4) Sesi şehveti tahrik edip fitneye vesîle olursa kadın sesi haram olur. -
İzahlı Kadın İlmihali Ansiklobedisi Asım Uysal sf.367-
Ahzab Sûresi Âyet 32: Eğer Allah'tan korkuyorsanız size yabancı olan erkeklere
yumuşak söylemeyin. Sonra kalbinde maraz bulunanlar ümide düşerler.
(5) Hadîs "Kadın avrettir (örtünmesi gerekli mahremlerdendir) Dışarı çıktığı
vakit şeytan onu takip eder. Kadının Allah'a en yakın olması hali, evde
bulunduğu zamandır." - İzahlı Kadın İlmihali Ansiklopedisi Asım Uysal sf.401-
Hadîs "İzinsiz olarak evden dışarı çıkan kadın dönene kadar melekler ona lânet
eder." - İzahlı Kadın İlmihali Ansiklobedisi Asım Uysal sf.395-
(6) Nisâ Sûresi, Âyet 5 : "Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı
beyinsizlere vermeyin, kendilerini bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve
onlara güzel söz söyleyin..." (Burada beyinsizlerden murad, -Hadîs ve nüzûl
sebepleri- adli kitaplara göre; kadındır...Bu âyet gereğince kadınlar imam
olamaz, yargıç ya da yönetici olamaz... Sonra beyinsiz bir kisiye güzel söz
söylemenin, onları giydirmenin ne anlamı olabilir?)
(7) Bakara Sûresi Âyet 282: "Erkeklerinizden iki sahit tutun ; eğer iki erkek
bulunmazsa, şâhitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona
hatırlatacak iki kadın olabilir..." (İki kadın gerekiyor, çünkü kadın beyinsiz
olduğundan unutkandır ve biri unutursa diğeri hatırlatacaktır...)
(8) Hadîs: Peygamber bir gün "Ey kadınlar, sadaka veriniz. Çünkü ben
cehennemliklerin çoğunu sizin meydana getirdiğinizi gördüm." buyurdu.
Kendisini dinleyen kadınlardan biri "neden cehennemliklerin çoğunu biz meydana
getiriyoruz? " diye sordu.
Peygamber ona "çünkü çok lânet okur; Ve eşlerinize karşı nankörlük edersiniz.
Akıl ve din yönünden eksik olmanıza rağmen sizin kadar aklı başında olanlara
baskın çıkanını görmedim" buyurdu.
Kadın bu sefer "akıl ve din noksanlığı ne bakımdan?" diye sordu.
Peygamber kendisine "iki kadının şâhitliğinin bir erkeğin şâhitliğine denk
olması ve bir çok günler namaz kılmamanız." buyurdu. (sened: İbni Ömer, kaynak :
Müslim )
(9) Nisâ Sûresi, Âyet 20 : ""Bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz,
birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın..."
Nisâ Sûresi, Âyet 24 : "Kendilerinden istifade ettiğiniz kadınların takdir
olunan ücretlerini veriniz."
(10) Nisâ Sûresi, Âyet 34 : "Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara
öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün " (Dünyanın hiçbir
hukukunda kuşku üzerine yaptırım uygulanmamıştır.)
(11) Kuran, Nisâ Sûresi, Âyet 34 : "Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından
ötürü ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı, erkekler kadınlar
üzerinde hâkimdirler
(12) Bakara Sûresi, Âyet 223 : "Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır, tarlanıza
istediğiniz gibi girin..."
(13) Tur Sûresi Âyet 22. O müttekilere arzu ettikleri meyvaları ve etleri bol
bol veririz. 23. Onlar Cennet'de, aralarında dolu şarap kadehleri teâti ederler.
Onda ne boş söz ve ne günaha sokma yoktur. 24. Hizmetleri için de kendilerine
mahsus, hiç el dokunmamış, guya sedeflerinde gizlenmiş inciler gibi gılmanlar
etraflarında devreder.
İnsan Sûresi Âyet 19. Hizmetlerinde her dem ter ü taze çocuklar (genç nedimler)
dolaşır. Sen görünce onları sanki saçılmış inciler sanırsın.
Kadının Laikleşmesi
(Yukarıda okuduğunuz yazıya tarafımızdan verilen cevaptır. H.K.)
İnternet sitelerinden birinde, ismini yazmamış bir yazar, benim "Kadının
Laikleşmesi" başlıklı bir yazımı ele alarak tenkit etmiş, bazan hakarete varan
sözler söylemiş, meselâ "Yeni Şafak yazarı (Hayrettin Karaman) köşesinde
"kadının laikleşmesi ile ilgili bir yazı" yazmış ve çağdaşlaşan kadının dinden
çıkacağını îmâ ederek İslâmî hayatın kadının sosyal haklarını ve özgürlüklerini
kısıtlamadığını bildirmiş ancak işkembe-i kübradan atmış çünkü en ufak bir
kaynak göstermemiş..." demiştir. Kendisi tenkit ve iddialarına dayanak olarak
bazı âyet ve hadîs meâlleri ile Asım Uysal'ın, Kadın İlmihali Ansiklopedisi'ni
zikretmiştir. Ben kendisine toplu bir cevap verdikten sonra adı geçen yazıyı
Gerçek Hayat'ta bir daha yayımlamayı uygun gördüm.
1. Benim yazım, bir akademisyenin yazısına reddiye veya cevap olarak Yeni
Şafak'taki köşemde çıkmıştı. Köşe yazılarında, ilmî makâlelerde olduğu gibi
kaynak vermek âdet değildir. Orada yazdıklarım benim ve başkalarının
kitaplarında, makâlelerinde defalarca tekrarlanmış, kaynakları gösterilmiş
bilgiler ve hükümlerdir. Yazara, Ensâr yayınları arasında çıkan "İslâm'da Kadın
ve Aile" isimli kitabıma bir bakıvermesini tavsıye ediyorum.
2. Kadının hâkim olup olmaması, izinsiz dışarıya çıkması, örtülecek yerleri,
sesi, şâhitliği, çalışması, aklı, eşitliği, diğer hakları ve özellikleri
konularında ilgili âyet ve hadîslerin farklı yorumları, fıkıhçıların ve
tefsircilerin farklı ictihadları vardır. Yazarın dediklerini diyen fıkıhçılar
bulunuğu gibi benim yazdıklarımı benimseyenler de vardır; ayrıca ben de bir
fıkıhçıyım, âyet ve hadîsleri yorumlarım, başka fıkıhçıların söylediklerini
kabûl veya reddebilirim. Benim yazdıklarımın kaynakları, yukarıda adını yazdığım
kitapta (İslâm'da Kadın ve Aile isimli kitabımda) gösterilmiştir, yazar, işine
gelen, maksadına uygun düşen ilmihale değil de -veya onun yanında- benim
yazdıklarıma da bakabilirdi.
3. Bir ictihad, yorum, mezhep hükmü/görüşü tek başına dîni temsil etmez, din
ondan ibaret değildir. İctihad bir başka ictihadı bağlamaz ve hükümsüz kılmaz.
İctihad edemeyen müslümanlar ehliyetli âlimlerin fetvâlarına uyarlar; bunlara
"Niçin A'ya değil de B'ye uydun?" denemez, kimse bu yüzden kınanamaz.
Toplumu/kamuyu ilgilendiren konularda ictihadlar/yorumlar içinden birini seçmek
idareye bırakılmıştır. İdareyi de seçen ve değiştiren halktır.
4. Çağdaşlaşan kadının dinden çıkacağını îmâ etmedim, aksine "müslüman kadının
dinden çıkmadan, dînin bağlayıcı kurallarına ters düşmeden çağdaşlaşmasının
mümkün ve gerekli olduğunu" söyledim, söylüyorum. Bunun yolu da başka kültürleri
taklit etmek değil, kendi dîni, kültürü ve değerleri çerçevesinde gelişmektir.
Şimdi yazarın tenkit ettiği yazımı bir daha okuyalım:
Kadının Laikleşmesi
Akademisyen bir köşe yazarı şöyle diyor: "Kentleşme, eğitimin yaygınlaşması,
Medenî Yasa, ekonomik gereksinmeler, kültürel değişimler.. derken şimdi kadın
toplumsal yaşamın neredeyse tüm kılcal damarlarına nüfuz etmiş durumda. Bu
toplumsal yaşamda demokratikleşmeyi, katılımı ve laikleşmeyi de birlikte
getirecek bir değişimdir. Kendisiyle aynı işi yapan, aynı sorumlulukları
paylaşan, aynı geliri kazanan kadına, 'Mirasta sana yarım pay düşüyor, istersem
seni döverim, ticaret dâvâsında erkek varken sen tanıklık yapamazsın, istersem
sokağa çıkmana izin vermem,' diyecek erkek sayısında bir düşme olmalıdır.
('Kadın yönetici fitneye yol açar,' diye Çiller'in başbakanlığına karşı çıkanlar
oldu, ama pek ciddîye alınmadılar. Gerçi Çiller yönetiminin bu yargıyı haklı
çıkardığını söylemek de mümkün gözüküyor!) Kızlarımız okumalı ve iş sahibi
olarak toplumsal yaşama katılmalıdır. Kadının özgürleşmesi ve toplumun
laikleşmesi için daha iyi bir formül bilmiyorum."
Bu ifadeden anlaşıldığına göre yazar, laikliği bir devlet tavrı olarak değil
(veya bununla beraber) bireysel bir tutum olarak görüyor. Devletin ve çağdaş
toplum hayatının da katkıları/zorlamaları sâyesinde kadınların gittikçe
laikleşeceklerini, yani hayatlarını yöneten kuralların din ile bağlantısını
koparacaklarını bekliyor. Yazara göre bu beklentinin hem meşrûiyet hem de imkân
yönünden dayanağı ise din kuralları ile çağdaş hayatın bağdaşamaz oluşudur.
Bize göre din kuralları ile çağdaş hayatın bazı yönlerinin bağdaşmaz oluşu din
adına bir kusur değildir, dînin varoluş amaçlarından biri de, geldiği ve
uygulandığı zamandaki (çağdaki) çirkin, kötü, uygunsuz, İslâm insanına
yakışmayan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, ıslâh etmek, düzeltmektir.
Faizcilik, eşcinsellik, zinâ, sömürü, alkollü içki ve uyuşturucu kullanımı,
kumar, israf, hukuk ve ekonomide adâletsizlik... çağdaş ve yaygın diye dînin de
bunlara uyum yapması, bunlarla uzlaşması, bağdaşması beklenemez.
Laik tavırlı bir devlet düzeni içinde başka inanç ve hayat tarzlarına sahip
insanlar gibi Müslümanlar'ın da, kendi inanç ve hayat tarzlarını sürdürme
imkânları olmalıdır. Bunun ötesi eğitim ve güzellikte, iyilikte yarış
meselesidir. Laikleşme adına Müslüman ve dindar kadınların, kendilerine çağdaş
diyen diğer kadınlar gibi olmalarını ve yaşamalarını istemek haksızlıktır; din
ve vicdan özgürlüğü ilkesi ile bağdaşmaz.
Verilen örneklere gelelim:
İslâm miras hukukundaki kadın erkek farkı, yükümlülük ve sorumluluk farkına
bağlıdır. Bu ikisi arasında bir denge kurulmuştur.
Müslüman erkek karısına, "canım isterse döverim, dışarı çıkmana izin vermem..."
diyemez; bunlar erkeğin canının istemesine bırakılmış değildir. İslâm kadın
dövmeyi farz veya sünnet kılmıyor ki, bu kötü davranış ortadan kalkınca din
gitmiş, laiklik gelmiş olsun. Tam aksine İslâm'ın amacı, kadının dövülme ve
ezilmesini engellemek olduğu için bunlar gerçekleştikçe İslâmîleşme de
gerçekleşmiş olur.
Namaz, öğrenme, ana baba ziyareti gibi dinî ödevler için izin verme mecbûriyeti,
aile yuvası kurulurken yapılan sözleşmelere dayalı izinler, örf ve âdete bağlı
uygulamalar, diğer konu ve alanlarla ilgili izinler için örnek teşkil etmekte ve
kural oluşturmaktadır. Yani kocanın karısına izin verip vermemesi onun keyfine
bırakılmış değildir.
Ticaret dâvâlarında kadının şâhitliği, erkeğin bulunmamasına bağlı değildir.
Hakkın zâyî olmaması için, tanıklığını ifade eden kadının yanında, yanılırsa
düzeltmek üzere bir kadının daha bulunması -belki de o günün şartları böyle
gerektirdiği için- istenmiştir. Öte yandan kadın mahkemede, şâhit olmayı bırak
hâkim bile olabilmektedir.
İslâm'da kadının devlet başkanı olmasını yasaklayan kesin (ihtilâfsız, yorumu
tek olan) bir nas yoktur. Ancak uygulamada kadının devlet başkanı olmasına hoş
bakılmamış, imkân tanınmamıştır. Çağdaş dünyada devlet başkanı ve başbakan olan
kadın sayısı ile erkek sayısı göz önüne alınırsa Müslümanlar'ın tutumlarının
çağdaş olduğu da ortaya çıkmaktadır.
Sayın yazara bir bilgi notu vereyim.
İslâm'a göre bir Müslüman, bağlayıcı bir din kuralını uygulamaz ise günahkâr
olur, inkâr ederse (ben bunu kabûl etmiyorum derse) Müslümanlık'tan ayrılmış
bulunur. Herhangi bir çağdaş uygulamayı, din kaynaklarına göre meşrû bulur,
yorumla meşrûlaştırır ve uygularsa laik olmaz ve dindarlığına da zarar gelmez.
Şu halde laik tavırlı bir devlet düzeninde dindar bir Müslüman (kadın ve erkek),
bazen devletin -bağlayıcı ve zorlayıcı olmayan- kurallarını uygulamayarak, kendi
kurallarına uygun bulduğunu ise uygulayarak dindarca yaşamaya devam eder,
edebilir, hayatını yönlendiren din kurallarını başkalarıyla değiştirmek
durumunda kalmaz.
Gelelim diğer konulara:
1. itiraz:
Faizcilik: İslâmî sermayenin bankaları bildiğimiz tarz bankalardan hangi yönden
ayrılmaktadır merak ederim. Bizim mollalar kendi kendilerini kandırıp, güya
mübah bankalar yaratıp bir güzel faiz almaktadırlar. Ayrıca, Kuran'da geçen ve
şiddetle yasaklanan faizciliğin "tefecilik" anlamında kullanıldığı görüşündeyim,
tanıdığım pek çok tefeci de dîni bütün müslümanlardır.
Cevap:
Hem faiz hem de özel finans kurumları konularında yüzlerce sayfa yazdım.
Kitaplarıma bakılabilir.
Özel finans kurumları faizcilik yapamaz, kanunları buna engeldir. Onlar mal alır
satarlar, ortak yatırım ve üretim yaparlar, mal ve araç alıp kiraya verirler.
Tefecilik yapan kimse "dîni bütün müslüman" olmaz, buna böyle diyen yazarın ne
dediğini bilmiyor olması gerekir.
2. itiraz:
Eşcinsellik: Kuran'da adı geçen gılmanlar kimin içindir? (13) "İslâm'da
eşcinsellik serbest midir yoksa yasak mıdır?" araştırmadım ama bence çağdaş
insanlar bir diğerinin cinsel tercihlerine takılmamalıdır. Tıpkı başkalarının
dinî tercihlerinin diğerlerini hiç ilgilendirmemesi gerektiği gibi. Eğer
eşcinsellik İslâm'da tiksinilecek bir sapkınlıksa, sayın yazara soruyorum: Bunun
için Kuran'da bir yaptırım veya caydırıcılık var mı ki çağdaş dünyayı
suçluyorsunuz? Müslüman ülkelerde hiç mi eşcinsel yok? Ve bu insanları kazanmak
için ne yaptınız?
Cevap:
Kur'ân'da adı geçen gılmanlar, erkek ve kadın cennetliklere hizmet eden
gençlerdir; onlarla, hizmet ettikleri arasında bir cinsel ilişki yoktur.
İsamda eşcinsellik şiddetle yasaklanmış, bu ahlâksızlığı yapan Lut kavminin
ibretli kısaları Kur'ân'da anlatılmıştır. Ayrıca Nisâ Sûresinde (4/16) erkekler
arasındaki fuhuş için cezâ öngörülmüştür. Hadîslerde eşcinsel ilişki ye "Lut
kavminin yaptığı iş" denilmiş ve bunu yapanlar hakkında ağır ifadeler
kullanılmıştır (Ebû Dâvûd, Hudûd, 18). Fıkıh kitaplarında ve kanunnâmelerde
kadınlar ve erkekler arasında yapılan eşcinsel ilişkilerle ilgili çeşitli
cezâlardan söz edilmiştir.
Başkalarının dîni tercihlerine karışmamak İslâm'ın da kabûl ettiği evrensel
insan haklarına dahildir. Ama cinsel tercih tabîî ve fıtrî olanın dışına
çıktığında buna yalnız İslâm değil, diğer dinler ve ahlâk anlayışları da karşı
çıkar. Cinsel özgürlük ve eşcinsellik tercihi evrensel bir insan hakkı değildir.
Batı, hukuk alanında bunu özgür hale getirse bile birçok Batılı buna karşı
çıkacak, bu hakkı tanımayacak, eşcinsellere şerefli ve ahlâklı insan nazarıyla
bakmayacaktır. Müslümanlara gelince, bütün dünya aksini iddia etse ve uygulasa
bile İslâm dünyası bu çirkin fiile karşı çıkacak, onu lânetleyecek ve mahkûm
edecektir.
3. itiraz:
Zinâ: 24/2. Zinâ eden kadın ve erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Allah'a ve
âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'in dîni konusunda o ikisine acımayın. Onların
cezâ görmesine, inananlardan bir topluluk da şâhit olsun. Ve âyetler devam
ediyor: 24/4. Iffetli kadınlara zinâ isnat edip de, sonra dört şâhit
getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahidliğini kabûl etmeyin.
İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Bu âyetler mi insanları zinâdan
caydıracak? Din kurallarının hukukî sistem açısından önerdiği hiçbir şey günümüz
insanına hitabetmemektedir. Zinâ medenî kanuna göre de suçtur ve tutarlı,
mantıklı bir cezâsı vardır.
Cevap:
Medenî kanuna göre değil (Bu kanun suç ve cezâyı içermez) cezâ kanununa göre
suçtur. Ancak cezâ kanunu da, dîne ve ahlâka göre günah, ayıp ve çirkin olan
birçok zinâ çeşidini suç olmaktan çıkarmıştır. Meselâ yetişkin insanların istek
ve rızâlarıyla yaptıkları cinsel temas bu kanuna göre suç değildir. Ayrıca
kanunun zinâ için öngördüğü cezâ da bana "tutarlı, mantıklı ve caydırıcı"
değildir. İslâm hukuku ise hem suçlunun canını yakan bir cezâ koymuş, hem de
"şâhitliğini kabûl etmemek" sûretiyle onun hukukî kişiliğini, sosyal itibarını
düşük hale getirmiştir. Caydırıcı olma bakımından bu cezâ daha tutarlı ve
mantıklıdır. Hukuk kuralları ile hukuk sosyolojisi ve siyaseti arasında sıkı bir
ilişki vardır. Sopanın cezâ olarak kullanıldığı bir dünyada (dönemde, çağda) onu
hukuka sokmak yadırganamaz. Din kuralları her çağda inanan insanlara hitap eder,
inanmayanlara hitap etmemesi normaldir.
4. itiraz:
Sömürü: İslâm kanunları ile devlet idaresinde sömürü nasıl önlenmektedir? Hukuk
ve ekonomideki adâletsizlikler İslâm ile nasıl çözülecektir? İslâm'ın kitabı
olan Kuran'da namaz kuralları bile yazmamaktadır, pek çok uygulama cemâat,
devlet, toplum liderlerine bırakılmıştır. O halde baştaki liderin koyacağı
kanunlar İslâm adına uygulanacak ve bunun adına İslâm denecektir. Seneler ve
yüzyıllar boyunca zaten böyle olmuştur ve İslâmî esaslarla yönetildiği iddia
edilen hiçbir ülkede ne yoksulların ne de masûmların hakları korunmamıştır.
Cevap:
Allah'ın adâleti ve ihsanı emrettiğini, Cuma namazı kılanlar (hutbelerin sonunda
devamlı okunduğu için) ezberlemişlerdir. Zekât başta olmak üzere sosyal yardımla
ilgili emirler ve düzenlemeler sosyal adâletin sağlanması amacına yöneliktir.
Faiz yasağı sosyal adâlet ve refah bakımından çok önemli bir tedbirdir; çünkü
faiz girdisi daima mâliyete yansıtılır, enflasyon doğurur ve halkın cebinden
çıkar, yoksuldan ve dar gelirliden, rantiye sınıfına para aktarır. Kur'ân bir
yandan "serveti (ganimet toprakları dağıtın ki, o zenginler arasında dolaşan bir
değer olmaktan çıksın" (Haşr: 59/7)) derken öte yandan detaylara inerek ölçüyü
ve tartıyı düzgün tutmamızı, dengeyi korumamızı emretmekte (En'âm: 6/152;
Mutaffifîn: 83/3; İsrâ: 17/35), insanların paralarını ve mallarını haksız
yollardan alıp yemeyi yasaklamaktadır(Bakara. 2/188). Her sosyal kurumun başkanı
ve yöneticileri vardır. Devlet yöneticileri İslâm'da, kendi keyif ve arzularına
göre kural ve kanun koyamazlar. Yöneticiye itâat, "onun emrinin, kanun ve
irâdesinin dîne aykırı olmaması" ile sınırlanmıştır. Ayrıca İslâm'a göre bir
kimsenin başkan, yönetici, hâkim gibi kamu görevine getirilmesi için aranan
ehliyet şartları içinde dürüstlük, dindarlık, sabıkasızlık şartları vardır.
Bütün bunlar sömürüyü, hortumlamayı engellemez, yoksulun ve masûmun hakkını
koruyamazsa ne koruyabilir. Tarihte hak ve adâletin gerçekleşmesi bakımından
güzel şeyler de vardır, kötü örnekler de, kötüsü sistemden değil, ihmâlden ileri
gelmiştir.
5. itiraz:
Kumar, Alkol ve uyuşturucu kullanımı: Ülkemizde en çok alkollü içki tüketimi
Konya gibi dîni bütün kentlerdedir. İran'da alkol yasak olduğu halde evlerde
kendi ürettikleri içkileri, şarapları âfiyetle içtiklerini biliyoruz. Uyuşturucu
kullanımı ülkemizde ve pek çok batı ülkesinde yasaktır, çağdaş yaşamın
uyuşturucu tüketimini körüklediği gibi bir durum sözkonusu değildir. Ayrıca eski
İslâm liderlerinden Hasan Sabbah'ın Haşhaşiye tarîkatını da unutmamak lâzım:
Sabbah bu tarîkatte mürîdlerini haşhaş içirerek kendinden geçirir ve bir bahçeye
götürerek orayı "cennet" diye takdim edermiş. Sonra da doğru savaşa gönderirmiş
, kafalarını dumanladığı mürîdlerini. Kumar ise az gelişmiş ülkelerde (hangi
dinden olursa olsun) yaygındır. Kumar bağımlılığının irâdesizlikten
kaynaklandığını ve psikolojik bir sorun olduğunu düşünmekteyiz.
Bu durumda kötü alışkanlıkların din, mezhep tanımadığını, bağımlı insanların da
her dinden çıkabildiğini bilmeli ve çağdaş yaşamı ona göre eleştirmeliyiz.
Zaten önemli olan dışımızdaki yaşamdan çok kendi kafamızın çağdaş olabilmesidir.
Aksi takdirde çağdaş yaşamın kendine sunduğu bilgisayar, faks, cep telefonu,
araba, internet, uçak, mikrofon, uydu anteni gibi tüm imkânları kullanan molla
hem bunları kullanıp hem de güdümlü yazılarına devam edebilmektedir. (Sözümüz
meclisten dışarı...)
Üstelik bütün bunları bilimsellik, laiklik, modernlik adına yapmaktadır.
Cevap:
Hasan Sabbah bir İslâm lideri değildir; dinsiz imansız bir bâtınîdir (Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) öğrettiği ve uyguladığı din anlayışını reddetmiş, onun
yerine ipe sapa gelmez saptırmalar ve sözde içe bakan (bâtınî) yorumlarla
kendine mahsus bir din icat etmiştir. Bu kişiye İslâm lideri, yoluna da tarîkat
diyen kimse en azından cahildir.
Kötü alışkanlıkların önemli sebepleri arasında bunların serbest olması (suç,
ayıp, günah olmaması) ve insanların ahlâk, san'at ve din eğitiminden yoksun
olmaları vardır. Türkiye'de bu iki sebebin bulunması bakımından Ankara, İzmir ve
Konya'nın önemli bir farkı yoktur. Millî Eğitim bütün ülkeye aittir, kanunlar da
öyledir. Konyalıları din, içki ve kumardan alıkoyamamış ise -ki, bu yazarın
iddiasıdır ve biz katılmıyoruz- bunun suçu dinde ve dindarlıkta değil, dînin
insan hayatındaki fonksiyonunu sıfırlamaya çalışan etkin çevrelerdedir. İran'da
gizli olarak içki yapılıyor ve içiliyorsa, başka yerlerle karşılaştırıldığında
bunun daha az olduğu görülecektir. Zaten bu alışkanlıkları hiçbir tedbir
sıfırlayamaz; amaç azaltmaktır; İran da bunda başarılı olmuştur. Çağdaş hayatın
kötü alışkanlıkları ve bağımlılıkları körüklediği konusunda ciddî araştırmalar,
raporlar ve açıklamalar vardır. Kendini çağdaş zanneden, fakat peşin hüküm,
tarafgirlik ve bağnazlığın kendisini kör ve sağır hale getirmiş olduğu anlaşılan
yazar, mollaların internet adreslerini değil, çağdaş araştırmacılara ait
raporların adreslerine bakarsa bu bilgilere ulaşacaktır.
Yazarın, çağdaş araçların "mollalar" tarafından da kullanılır olmasına bozulduğu
anlaşılmaktadır; ne var yani, onları ikinci sınıf insan yerine koymak ve en
tabîî haklarından mahrûm etmek çağdaşlık mı oluyor!
Ben kendi payıma, vahye, yoruma, bilime dayanarak yazmaya ve konuşmaya
çalışıyorum. Modernlik -bana göre- Batı taklitçiliğine değil, müslümanların
kendi değerlerine ve dinamiklerine dayanan bir modernlik olduğunda mûteberdir.
Laikliğe gelince, Tükiye'de hâkim anlayış ve uygulamasıyla laikliği, İslâm'a,
insan hak ve özgürlüklerine, çağdaş demokrasiye aykırı görüyorum, onun adına hiç
konuşmuyor, aksine onu tenkit ediyorum.
Dolar Hutbesi
Bizim tarihimizde para ile hutbe arasında bir ilişki yok değildir; bir devlet
kurulduğunda, o devlete mahsus para basılır ve başkanı (sultanı, halifesi, emîri)
adına hutbe okunurdu. Bu Cuma günü de câmîlerimizde para ile ilgili bir hutbe
okundu, fakat ne gariptir ki, bu hutbenin konusu, halkı tarafından büyük ölçüde
terkedilen devlet parasının kullanılması, hem halkı hem de idarecileri
tarafından büyük ölçüde kullanılan bir yabancı paranın (doların) da terkedilmesi
talebi ile ilgili idi. Bu devletin önemli sayıdaki halkı ve aydınları
(beyinleri) de, tıpkı parasını terkettikleri gibi ülkesini de terketmişler,
yabancı ülkelere giderek orada hayat sürmeye ve üretim yapmaya koyulmuşlardı.
Diyanet İşleri Başkanlığı'na "dolar yerine Türk lirası kullanılmasını isteyen,
teşvik eden" bir hutbe okutmasını telkin edenlerin, önce TL.nin terkedilmesinin
sebeplerini teşhis etmeleri, sonra da bu teşhise dayalı tedbirler almaları
gerekirdi. Bir de daraldıkları zaman başvurdukları dîne ve dindara karşı
tavırlarını gözden geçirmeleri icap ederdi. Ne onu yaptılar, ne bunu; hutbe
istediler okundu, ne sonuç vereceğini göreceğiz.
Halk TL. yi niçin terkediyor, niçin dolara hücûm ediyor? Herkes biliyor ki,
bunun sebebi parasının değerini korumak, durduğu yerde, üzerindeki rakkam aynı
iken satın alma gücünün azalmasını engellemektir. Paranın değeri niçin azalıyor?
Yine herkes biliyor ki, bunun da sebebi yıllardan beri süre gelen "kötü ekonomi
yönetimidir". Yapılan ekonomi yönetiminin ülkeyi, bugün gelinen noktaya
getireceğini ilkokul çocukları bile bilir hale gelmiş iken bunda ısrar edilmiş,
bazı azınlık menfaatleri tercih edildiği ve/veya oy kaygısı ön plânda tutulduğu
için köklü ve düzeltici tedbirler alınmamış, almak isteyenler de engellenmiştir.
Hükümetlerin bir mârifetmiş gibi yaptıkları şey, içeriye ve dışarıya borçlanmak,
borçları daha yüksek faizlerle borç alarak ödemek, bütçeyi faiz ödemelerine
bağlı/ancak yeter hale getirmek, halkın oran ve derece bakımından yoksulunu ve
yoksulluğunu arttırırken, bir avuç kapital sahibi rantiyeri zengin etmek
olmuştur. Üretimden değil, paradan para kazanmak o kadar cazip hale gelmiştir
ki, işletmeler bir kısım sermayelerini üretimdem çekerek faize yatırmışlardır.
Şimdi bu uçurum yolculuğuna dur diyecek hangi köklü ve yeterli tedbirler,
bağımsız bir irâde ile alınmıştır da, durum düzelecek, halkın parası dururken
erimeyecektir de onlardan fedakârlık istenmekte, dolardan TL.ye dönmeleri talep
edilmektedir.
Gelelim dîne ve dindara karşı yapılanlara:
Birkaç yıldan beri irticâyı önleme adı altında yapılan şey, dindarlıkla savaşmak
ve halkın dindarlaşmasını engelleyecek bütün tedbirleri almaktan ibarettir.
İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin işlediği ülkelerde, insan
haklarını ve bunun teminâtı olarak görülen demokrasiyi ortadan kaldırmaya
yönelik faâliyetler engellenir. Ancak "faâliyetlerin bu amaca yönelik olduğunun
tesbiti" objektif ölçütlere bağlanmıştır, öyle buluttan nem kaparak, "baş örtüsü
simgedir" diyerek, "bunlar çoğalır da kamu görevi alır veya iktidara gelirlerse
rejim tehlikeye düşer" teranesine devam ederek, "şunu yazdığı, bunu söylediği"
bahane edilerek din ve düşünce özgürlüğü kısıtlanmaz, başkalarının hak ve
özgürlüklerine hemen, açık ve kesin olarak zarar vermeyen dindarlar rahatsız
edilmezler. Bizde dindarlar rahatsız edilmişlerdir; eğitim, istihdam, teşebbüs
hakları zedelenmiş, hattâ bazıları ellerinden alınmıştır, büyük kitleler, kötü
yöneticileri ve temsilcileri yüzünden devlete küstürülmüştür... İşte bu sebeple
devletin telkini altında okunan bir hutbenin de fazla bir etkisi olmayacaktır.
Bulunduğum yerde hatip, "paranın onurumuz ve şerefimiz olduğunu, onu
yabancılarınki ile değiştirmemizin doğru olmayacağını..." söyledi. Düşündüm,
bizim onurumuz, şerefimiz yalnızca paramız mı idi ki, başka parayı ona tercih
ettiğimizde bu değerlerimiz zâyî olacaktı? Borç insanı esir eder, niçin durmadan
borçlandık? Ödemeden aldık, kazanmadan harcadık, üretmeden tükettik? Bir millet
dîni, kültürü, öz değerleri ile vardır. Biz dînimizi, kültürümüzü, öz
değerlerimizi koruduk mu? Bunlar bizim şerefimiz, onurumuz, hattâ varlığımız,
kendimiz değil miydi? Bunları niçin terkettik, terkediyoruz, başkalarına ait
olanlarla değiştiriyoruz? Din ve ahlâkımıza karşı mücadele veriliyor, kültürümüz
yozlaştırılıyor, bizi biz yapan değerler kaybolup gidiyor... Bunlar karşısında
hassasiyet gösterilmiyor, "millet-devlet elele vererek bu değerlerimize sahip
çıkalım, bunları koruyalım" denmiyor da, aman paramızı koruyalım" deniyor.
Elbette paramızı da korumak önemlidir, ancak bunun için yapılacak fedakârlık
yine yoksul ve dar gelirli halkın boynuna yüklenmemek şartıyla. Aksi halde
hırsız, vurguncu, yolsuz, hortumcu... kim olursa olsun helâl mal ve servet
sahibinin ona karşı tedbir almak hakkı vardır.
Küreselleşme, Demokrasi, Adâlet
Ağzını açan "küreselleşme"den söz ediyor, ona pozitif işlevler yüklüyor, onun
adına kendine ait olan birçok değeri terketmeye hazır görünüyor. Sanki
küreselleşmenin patronları, gaspedilmiş servetlerden ve emeklerden oluşan
zenginliklerini daha âdil bir dünya sistemi içinde paylaşmaya karar vermiş,
sanki kendi insanları için var olan ve kullanılan insan hak ve özgürlüklerini,
bütün insanlara yaymayı amaç edinmiş, sanki yeryüzünde yaşayan bunca kültürün
tek bir pota içinde eritilip, bu kültürlerin sahibi olan toplulukların tamamını
hoşnut kılacak bir kültür birliğine (!) ulaşmak mümkünmüş gibi küreselleşme
adına hayaller kuruluyor.
"Demokarsi araç mı, amaç mı?" konusunun tartışıldığı ülkemizde bu sistem
tabulaştırılıyor, insanlığın amacı ve her derde deva olarak gösteriliyor.
İdeolojiler ve sosyal/siyasal sistemler birbiri ile karşılaştırılıyor, taraflar
kendilerine ait olanın yaşadığını ve en iyisi olduğunu savunmaya devam
ediyorlar; bu arada insan, onun mutluluk ve huzuru, ihtiyaçlarının temin ve
tatmini, acılarının dindirilmesi, hâsılı adâletin gerçekleştirlmesi devamlı
erteleniyor; isteneni vermek yerine ümit veriliyor.
Bizler içeriden "küreselleşme, demokrasi, kapitalizm, piyasa ekonomosi" ile
ilgili anlayış ve uygulamaları tenkit ettiğimiz, bunlarla ilgili problemleri
ortaya koyduğumuz zaman "çağın gerisinde kalmak vb." sloganlarla suçlanıyoruz.
Bu sebeple bir de "dışarıdan bir şahidi konuşturalım" dedik. Bu şâhit, Polonya
asıllı bir sosyalbilimci, Zygmunt Bauman. Postmodernlik ve hoşnutsuzlukları"
adıyla Türkçeye çevirilen kitabında şunları söylüyor:
Artan bu eşitsizliğe eşlik eden bir diğer kaçınılmaz gelişme de "küresel
yoksullar"ın -yani, dünyanın, hiç bitmeyen bir yoksulluğa duçar kalan ya da
bırakılan bölgeleri- polis yoluyla hizaya getirilmesi ve dolayısıyla da
suçlulaştırılmasıdır. Bu, zengin dünyanın önündeki, geciktirilmeye hiç
gelmeyecek, çok daha karmaşık bir sorundur. Polis operasyonları, askerî seferler
ve sorunlu bölgelerin uzun vâdeli "barışa kavuşturulması" ("pacification")
mâliyeti yüksek işlerdir ve de tuzu kuru vergi mükellefleri evlerinden daha
uzakta (ve dolayısıyla da kendi saâdetleriyle daha az ilgili) görünen yerlerdeki
sorunlar için finansman sağlamaya hiç yanaşmıyorlar. Bundan dolayı "küresel
yoksullar"ı etkisizleştirme işi, içerideki cezâevi sisteminde yarım ağızla ve
zorla yürütülen, cezâi ve nezaretsel faâliyetlerin serbestleştirilmesi,
özelleştirilmesi ve ticarîleştirilmesi için en uygun durumdur. Bu işin tamamen,
bütçenin "borç" kısmından "alacak" kısmına geçirilmesi için öyle çok da yaratıcı
olmaya gerek yok: uzak memleketlerdeki yerel şefler ve diktatörlere sofistike
silâhlar vererek hem finansal kazanç sağlarsınız hem de herkesin gözü önünde
yaşamın bu şekilde vahşîleştirilmesiyle yoksulların itiraz potansiyellerini
kırarsınız. Hiç bitmeyen, gittikçe daha yıkıcı ve daha az ideolojik (ya da bu
anlamda, başka "amaçlar-doğrultusunda" yürütülen) iç (ya da basitçe çete)
savaşlar(ı), zengin ülkelerin gözünde, küresel yoksulları bastırma ve
yatıştırmanın en etkin, ucuz ve çoğunlukla kârlı yoludur. Herkesin izlemesi için
milyonlarca TV ekranından yayımlanan bu görüntüler, yoksulların vahşetinin ve
sefâletlerinin kendi kendini yakan karakterlerinin apaçık bir şahidi olmanın
yanında, bırakın servetin yeniden dağıtılmasını, bunlara yardım etmenin bile
boşuna olduğu argümanını destekliyor...
Aynı şekilde demokrasi, sorunların -ve özellikle de toplumsal adâlet sorunu ile
kamu işlerinin etik kalitesi sorununun- kamuda özgürce tartışılmasının da
gerekli bir koşuludur. Demokrasi ve bunun ifade ve açık tartışma özgürlüğü
olmadan iyi bir toplumun nasıl olacağının, siyasal karar alma mekânizmasının
öngörmesi gereken genel hedeflerin, bunların sonuçlarının eleştirel olarak
değerlendirileceği ilkelerin ciddî biçimde değerlendirilmesini ya da olası
riskler ve bunların engellenme yolları hakkındaki kamusal bilincin varlığını
düşünmek zordur. Ancak burada da görülüyor ki, kamusal bilincin gerekli bir
koşulu olan demokrasi, böyle bir bilincin gerektirdiği bir kamusal hareketin
yeterli koşulu değildir. Kamusal tartışmalarda desteklenen değerler ile
gerçekleşmeleri siyasal uygulamalara bağlı olan değerler arasında artan bir
uçurum ve hattâ bir çelişki görülüyor. Bugün neredeyse herkes savaştan,
zulümden, katliâmdan, tecavüzden ve yağmadan nefret ediyor. Fakat gittikçe artan
bir ölçekte cereyan eden savaş ve katliâmlar, bugün savaşan ve gelecekte
savaşacak olan gruplara, üretim ve satışları ulusal ödemeler dengesi ve
istihdamın muhâfazası adına, siyasetçilerce ve seçmenlerce gayretle desteklenen
modern silâhların sağlanması ile biraz daha kolaylaştırılıyor. Açlık ve
yoksulluk tabloları evrensel tehlike ve öfkeyi körüklüyor. Buna rağmen, serbest
ticaret, açık piyasalar ve lehte ticaret dengeleri adına yoksun ve kadersiz
halkların ekonomik öz-yeterliliklerinin baltalanması, demokratik seçmenlerin
büyük desteğini alabiliyor. Doğal kaynakların gittikçe tüketilmesi ve böylece
gelecek kuşakların yaşam koşullarının ipotek altına alınması, herkesin protesto
ettiği ve yasını tuttuğu bir şey. Fakat "ekonomik büyüme"nin arttırılmasını
-yani yenilenemeyen doğal kaynakların biraz daha tüketilmesini- vaat eden
politikacılar her yerde hâlâ seçim (başarıları) kazanabiliyorlar...
Gerçekten de, "küreselleşme" ile "yerelleşme" ("territorialization") arasında
yakın bir akrabalık, karşılıklı bir koşullanma ve teşvik görünüyor. Küresel
finans, ticaret ve enformasyon endüstrisi, kendi amaçlarını kovalama
doğrultusunda gereken sınırsız özgürlük ve hareket serbestileri için, dünya
sahnesinin siyasal parçalanmasına muhtaçtırlar. Yani, bunların çıkarları "zayıf
devletler"den yanadır: evet, hâlâ devlet olan zayıf devletler. Böyle devletler
kolaylıkla, işlerin yürütülmesi için gereken minimum düzeni sağlayan, fakat
küresel şirketlerin özgürlükleri için etkin bir fren olmaktan uzak, (faydalı)
yerel karakollara indirgenebilir. Bu "zayıf devletler"in yerine, küresel bir tür
yasama, ve polis güçlerinin ikâmesinin yerel-ötesi şirketlerin çıkarlarına
ters/zararlı olduğunu görmek hiç de zor değildir. Yine, birbiriyle çatışmaktan
çok uzak olan siyasal "kabileleşme" ve ekonomik "küreselleşme"nin, danışıklı
dövüşen yakın dostlar olduğu pekâlâ söylenebilir. [Danışıklı dövüşerek] komplo
kurdukları şey ise, adâletin gerçekleştirilmesi ve gerçekleştirilecek olması
olasılığıdır. Bir de, yerel sorumlulukların, sürekli/tutarlı bir küresel adâlet
bilincine dönüşmesi -ve etkin bir biçimde etik ilkelerin yönettiği bir siyaseti
doğurması- olasılığıdır.
Allah'ın Râzı Olduğu Din:
İSLÂM
Hak Din
Dînin özü ve işlevi ile ilgili açıklamalar ve tanımlar, bunları yapan şahısların
içinde bulundukları etki alanınına (felsefe, inanç, önkabûller, dünya görüşü,
açıklama modeli, paradigmalar) ve açıklama konusu olan dîne ve dinlere göre
farklı olmuştur. İslâm'a göre din (ed-Din) birdir, kaynağı Allah'tır, bilgi
iletişim yolu vahiydir, bu bilgiyi alanlar peygamberlerdir, özü değişmez;
değişen, bu özün insanlar tarafından anlaşılması, benimsenmesi ve yaşanması için
gerekli olan araçlar ve pratiklerdir. Bu dînin dışında kalan ve onun yerini alan
diğer inançlar hak din (ed-Din) olmayıp uydurma, bâtıl, aslından sapmış
yollardır; bu mânâda "diğer dinler"dir.
Sağlam, gerçek, yönlendirici ilahî yapı olan din (ed-dinu'l-kayyim) insan
fıtratıdır; insanda yaratılıştan var olan özellikler ve ihtiyaçların gereğidir,
fıtratla örtüşmektedir, o insansız, insan onsuz -fıtratına uygun bir oluşta-
olamaz. "Başkasına sapmadan kendini hak dîne yönelt; o fıtrata ki, Allah
insanları ona göre yaratmıştır, Allah'ın yaratmasında değişme yoktur, o sağlam
rehber olan dindir, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30) meâlindeki
âyete göre Peygamber ve diğer insanlar o dîne yönelmeli, onu benimseyip
hayatlarını ona göre yaşamalıdırlar; çünkü Büyük Yaratıcı insanları ona göre,
onu yaşamak ve bu sâyede tekamül ederek yaratılış amaçlarını gerçekleştirmek
üzere yaratmıştır. Hak dinden başka inançlar, onun yerine konan dinler ve
inançsızlık/dinsizlik insanların fıtratlarına ters düşer. Bunlar, insanların
madde ve toprak olan unsurlarının gereği olan arzu, istek ve ihtiraslarının din
veya dinsizlik şeklini almış görüntüleridir, bunlara (maddî, biyolojik unsura)
hizmet ederek manevî unsuru (rûhu, kalbi) köreltir, tekâmülü engeller, insanı
aşağılara (esfel-i sâfilîne) çeker, çamura mahkûm ederler.
İnsanların ortak amacı mutluluktur. Mutluluğa ne mânâ verilirse verilsin,
insanın hem maddî hem manevî (hem bedene hem rûha ait) ihtiyaçları
karşılanmadıkça mutlu olması mümkün değildir. Bu ihtiyaçların karşılanması ancak
bir cemâat ve cemiyet içinde mümkün olmakta, topluluğun devamı ve işlevini
yerine getirebilmesi de bir düzene (kurallara, kanunlara, kurumlara) muhtaç
bulunmaktadır. Düzenlerin temelinde inançlar ve felsefeler vardır; başka bir
deyişle her düzen bir temel inanca ve düşünceye dayanmaktadır. İlk insandan beri
Allah tarafından verilmiş bulunan hak din, işte bu düzeni ( gerçeğe/gerçek
inancı, insanın yaratılışına uygun düzeni) getirmektedir.
Farklı İslâm
anlayışları/tanımlamaları:
1. "Türkiye'de ve dünyada çok farklı İslâm anlayışları vardır" cümlesini/kaziyyesini
kabûl veya reddetmeden önce biraz açmak gerekiyor. İslâm ile ilgili anlayış ya
İslâm çerçevesi içinde kalır, "hatâlı veya isabetli, hak veya sapmış" diyerek
İslâm çerçevesi içinde yer verilebilir yahut da verilemez; yani İslâm'ın dışına
taşar, gayr-i İslâm (küfür) olarak değerlendirilir. Bu ikincisini "İslâm
anlayışlarından biri" olarak ele almak doğru değildir. Ancak gayr-i İslâm
(küfür) sayılacak anlayışın belirlenmesinde en sağlam ve ihtiyatlı ölçütlerin
kullanılması ve ezcümle İslâm âlimleri ve mezheblerinin ittifak ettikleri küfür
ölçütünün esas alınması gerekir.
İslâm çerçevesi içinde kalan, İslâm sayılan anlayışları da ikiye ayırmak
gerekiyor: Ortayol (sünnî) İslâm anlayışına önemli ölçüde (ittifakla sünniliğin
dışına çıkaracak ölçüde) ters düşmeyen anlayışlar ile ters düşen anlayışlar.
İşte bu iki anlayışın ikisi de İslâmîdir, ancak aralarındaki fark da önemlidir.
İslâm dünyasında ortaya çıkan farklı İslâm anlayışları bu çağa mahsus değildir.
Önemli farklılıklar, asırlar boyu müslüman fert ve guruplar arasında mevcût
olmuş, âlimler bu farklı anlayışları İslâm'a ve sahîh (orta, sünnî) İslâm'a
nisbetleri/uyumları bakımından incelemiş ve değerlendirmişlerdir
İslâmî öğretim kavramı (eğitim kısmen ayrı bir konudur) hem öğretilenin sahîh
İslâm olmasını, hem de öğretme usûlünün İslâm'a ve İslâmî geleneğe -rûh ve amaç
bakımlarından- uygun bulunmasını ihtivâ etmektedir. Meseleye bu açılardan
bakıldığında dün olduğu gibi bugün de "İslâm'ı doğru öğrenmek ve anlamak", başka
bir deyişle "Allah'ın râzı olduğu dînin (İslâm'ın) bilgisine ulaşmak, bunun
kaynaklarını ve usûlünü belirlemek gibi bir meselemizin bulunduğunu kabûl etmek
gerekir.
2. İhtilafın (farklı İslâm anlayışlarının) sebeplerini iki temel sebebe ircâa
etmek mümkündür: a)İnsanın fıtratından ve dînin kaynaklarının tabiatından
(özelliğinden) gelen sebepler. b)Bu fıtrat ve tabiatı olumsuz etkileyen yabancı
müdahalesinden (yabancı bilgi, eğitim, kültür karışımından) kaynaklanan
sebepler.
İnsan anlayış ve kavrayış bakımından tek tip değildir, hem zekâları, mizaç ve
kişilikleri, hem de çevrelerinin farklılığı sebebiyle müslümanların aynı metni
farklı anlamaları, aynı örneğe farklı kıyaslamalar yapmaları, aynı hükümleri
farklı maksatlara bağlamaları... mümkündür.
İslâmî zihniyete, İslâm'ın temel hüküm ve değerlerine ters düşen, bunlardan
önemli ölçüde farklı bulunan zihniyet, hüküm ve değerler ile (yabancı
kültürlerle) temas sağlıksız olduğu takdirde müslüman bundan etkilenir, zihni ve
vicdanı kirlenir, virüs kapar; böyle bir zihniyet ve önkabûller ile İslâm'ı
anlamaya yönelen müslümanın doğru anlama ve değerlendirme kapasitesi önemli
ölçüde zaafa uğramış, şartlanmış demektir ve bunun sonucu olarak, yanlıştan
başlayarak sapık olana veya küfür sayılana kadar farklı anlayışlar ortaya
çıkabilir.
3. İslâm'ı doğru anlamak ve öğrenmek için izlenmesi gereken yol konusunda
şunları söylemek mümkündür:
a) İslâm'ın kesin hükümleri ve doğruları ile beşerî olan veya ötekine ait
bulunan kesin bilgi ve hükümleri doğru tesbit etmek, farklı kategorileri
birbirine karıştırmamak, elmalar ile armutları toplamaya kalkışmamak. Bu şart
gerçekleşmezse hem İslâm'a nisbet edilen bilgi ve hükümlerin kesin olmayanları
diğerleri ile, hem de beşerî bilgi ve hükümlerin kesin olanları kesin
olmayanları ile karıştırılır, farklı kategoriler birbirine karışır, yanlış
sonuçlara, gereksiz tartışmalara yol açılır).
b) İslâm'ın kesin, değişmez, dînin özü ile ilgili bilgi ve hükümleri ile böyle
olmayanları doğru, sağlam ölçütler ile ayırdıktan sonra birinciler çerçevesinde
oluşmuş bir akıl, düşünce sistemi ve usûl oluşturmak; bir mânâda fürûdan (vahyin
kesin verilerinden) hareket ederek usûle ulaşmak ve boşlukları bu usûl ile
doldurmak, ötekini bu usûl ile değerlendirmek, Bu şarta uymayıp önce virüslü
bilgiler, önkabûller, ötekine ait zihniyet unsurları ile bir usûl, bir ölçüt
oluşturmak, sonra da vahyi bununla anlamaya ve değerlendirmeye kalkışmak
yanlıştır; bu usûlün varacağı nokta en azından sahîh olmayan (Allah'ın râzı
olmadığı) bir İslâm anlayışı olacaktır.
c) Zaman içinde insanın fıtratında değişme olmadığı gibi, ilişkilerinde de aynı
kalan hususlar çoktur. İşte bu eşit yapı ve şartlara dayalı/bağlı anlayışlar her
zaman çağdaştır ve çağa ışık tutacak vasıftadır. Müslüman geleneğinde bugün,
aynen benimsenecek veya ölçü alınacak çok zengin bir bilgi, değerlendirme ve
anlayış hazinesi vardır. İslâm'ı doğru anlamak ve öğrenmek isteyenlerin, bizzat
Allah'ın Rasulü (s.a.v.) tarafından yetiştirilmiş ve anlayışları da kontrol ve
tasdikten geçmiş sahâbe neslinden başlayarak, birbirini etkileyen müslüman
nesillerden faydalanmayı ihmâl etmeleri, bu hazineyi yok saymaları, işe her
asırda yeniden/sıfırdan başlamaları mümkün, doğru ve akıl kârı değildir.
Özellikle İslâm'ın inanç, ibâdet ve ahlâk esaslarını öğrenirken, anlarken
gelenekten büyük ölçüde istifade edilecektir, bu konularda mâhiyet farkı
sayılacak kadar farklı anlayışlar ve değerlendirmeler yapılamaz, yapılırsa
hatâya düşülmüş olur.
Sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel... şartların değişmesi ile kısmen değişmeye
açık bulunan hükümler ve ilişkiler alanına gelindiğinde, burada her çağın farklı
hüküm ve değerlendirmelere gitmesi mümkündür; bunu ehli olanlar, temel
itibariyle klâsik usûle dayanarak yaptıkları takdirde, farklı anlayışlarını,
"farklı İslâm anlayışları" veya "farklı müslümanlıklar" olarak değerlendirmek
doğru olmaz, bunların hepsi birden tek İslâmdır, ümmet için rahmet olan
zenginliklerdir.
d) İslâm'ı doğru anlamanın, Allah'ın râzı olduğu İslâm'ı bilmenin tabîî ve kâmil
yolu, her bir müslümanın, İslâm'ın temel kaynaklarını (Kur'ân-ı Kerimi ve
hadîsleri) anlayacak kadar bir bilgi altyapısı oluşturması ve bilgisini,
anlayışını doğrudan bu kaynaklara dayandırmasıdır. Anlama ve öğrenmede metod bu
(ictihad) olunca da başka ictihadlara bakmak, onlardan yararlanmak yasak
değildir. Eğer bir müslüman henüz bu ehliyeti elde edememiş ise, bu takdirde
yapacağı şey "bir bilene sormaktır". Bu bir bilen "bir" değildir, birçoktur,
birçoğuna sormak, verilen bilginin, açıklanan hükmün delîlini de öğrenmek, bilir
diye kendisine sorulan kişinin /âlimin, aynı zamanda ilmi ile âmil olup
olmadığını (ahlâkını, İslâmî şahsiyetini) de göz önüne almak gerekir. Âlimin
yazdıklarını okumak da ona sormak gibidir.
Din-Devlet İlişkisi Üzerine
1.Devletin ve hükümetin beşerî bir ihtiyaçtan doğduğu doğrudur, elbette toplu
halde yaşayan insanların buna ihtiyaçları vardır, ancak; "devlet ve hükumetin
Kur'ân'da bahis konusu olmadığı ve İslâm'ın, bu konularda bir talebinin
bulunmadığı" iddiası isabetli değildir. Bize göre doğru olanı vaktiyle şöyle
ifade etmiştik:
İslâm'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile, İslâm ve
devlet ilişkisi son yıllarda sıkça gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu
tartışmada İslâm'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar, doğrudan
naslara ve özellikle Kur'ân'a bakmışlar, bu kaynakta mâhiyet ve niteliklerini
Allah'ın belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'ân doğru okunduğunda,
nitelikleri dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda
bulmak da mümkündür (Bu konu için benim, Laik Düzende Dini Yaşamak II isimli
kitabıma bakılabilir, s. 253 vd), ancak biz burada dînin müminlerden
istediklerini hareket noktası yaparak, "İslâm'ın devlet talebi" konusuna
yaklaşmayı deneyeceğiz. Bunun için de fazla uzaklara gitmeden iki örnek üzerinde
duracağız: Örtünme ve Kur'ân öğretimi.
İslâm, kendisine inanan ve hayatını inancına göre yaşamak isteyenlerden -ferde
veya topluma yönelik birçok şey arasında- belli ölçülerde örtünmelerini ve
dinlerini, onun ana kaynağını öğrenmelerini, öğrendiklerini hayata geçirmek için
gerekli bulunan din eğitimini almalarını da istemektedir. Bir müslüman İslâm'ın
bu taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya
devlet yapacaktır, yahut da müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve
imkân verecektir. Devlet bir yandan örtünenlerin okumalarını ve kamu görevi
almalarını, diğer yandan da din eğitimini ve Kur'ân öğrenimini engeller,
sınırlar ve yasaklarsa İslâm ile devlet, müminlerin yerine getirmek
mecbûriyetinde oldukları "dînin emir ve talepleri" ile devletin talepleri
arasında çatışma ortaya çıkar. Müminler açıkça dînin taleplerine aykırı bulunan
devlet emirlerine uymakta zorlanırlar, ikileme düşerler; devletin emri usûlüne
göre yapılmış ictihada dayanmaz da -laiklik ilkesi gerekçe gösterilerek- din
kâle alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan
verilmiş/çıkarılmış olursa bu emre uyamazlar, bu emri veren devlete karşı
yabancılaşmaya başlarlar.
Böyle bir durumda müslümanların şunları yapmaları muhtemel hale gelir: a) Sivil
itâatsizlik (yani kanunun hukuka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, cezâ alsa
da dînin talebini yerine getirmeye devam etmek. b) Kâmil mânâda din ve vicdan
hürriyeti veren bir devlet/iktidar talep etmek, bunun için elden gelen meşrû
gayretleri göstermek. c) Başka inanç ve hayat tarzı sahipleri ile anlaşarak
böyle bir iktidarın oluşturulması mümkün olmazsa -başkalarına da din ve vicdan
hürriyeti tanımakla beraber- İslâm'ı önceleyen, onu hak ve ona aykırı olanları
bâtıl olarak değerlendiren, bâtılın değil, hakkın gelişip yayılmasını hedefleyen
devleti ve iktidarı oluşturmak.
2. İslâm devleti veya İslâmî devletin terim olarak farkı oturmuş değildir,
bunları ayrı mânâlarda kullanan kimselerin maksatlarını açıklamaları gerekir.
Nisbeten oturmuş olan iki terim, İslâm ülkesi devleti ile İslâm veya İslâmî
devlettir. Bunlardan birincisi halkının çoğu müslüman olan, müslüman nüfusun
hâkim bulunduğu devleti ifade etmektedir; böyle bir devletin İslâmî
tanımlamasına uyması da, uymaması da vâkî olmaktadır. İslâm devleti veya İslâmî
devletten maksat ise devletin temel referansının İslâm olduğu bir yapıdır.
İslâm bugüne kadar bilinen ve uygulanan siyasî sistemlerden/rejimlerden birini
isim vererek ve tanımlayarak öngörmemiş, emretmemiştir. Ancak bu, her siyasî
sistemin İslâm'a uygun düşeceği mânâsına da gelmez. İslâm'ın ortaya koyduğu,
iman edenleri bağladığı esaslar, kurallar, amaçlar siyasî sistemlerin de İslâm'a
uygun ve meşrû olup olmadıklarını belirlemede yol göstericidir, belirleyicidir.
İslâmî siyaset sisteminin ve devletin yapısında, her biri Kur'ân'da defalarca
zikredilen ve Kur'ânî anlamları da belli olan şu unsurlar vardır: Tevhîd, itâat,
hilâfet, bey'at, şûrâ, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker, velâyet, mülk,
hüküm, adâlet, ehliyet ve emanet. Bunları ihtivâ eden sistemler İslâmîdir,
meşrûdur.
3. Medine Vesikası'ndan yola çıkılarak oluşturulan ve teklif edilen
siyasî-sosyal model, vaktiyle denenmiş, müslümanlar dışındaki tarafların
hiyanetleri (sözleşmeye bağlı kalmamaları) yüzünden bozulmuş, yerine İslâm'ın
amaçlarını -ki bunların içinde din ve vicdan hürriyyeti de vardır- müslümanların
hâkim bulunacakları bir siyasî sistem içinde gerçekleştirme yolu ve usûlü ikâme
edilmiş olan bir modelin, günün şartlarında başka türlüsü mümkün görülmeyerek
yeniden devreye sokulma projesidir. Hedef din, düşünce ve vicdan hürriyeti
üzerindeki baskıları kaldırmak, toplu hayatın zarûrî kıldığı ortak alan, bu
alana mahsus mevzûât ve uygulamalar dışında bütün din ve düşünce mensuplarına
özgürlük getirmektir. Bu projeyi savunanların düşünce ve tekliflerinde, 28
Şubat'tan sonra ne gibi değişiklikler olduğunu net ve tam olarak bilmiyorum.
Projenin, müslümanların yaşadıkları realiteye uygun olup olmadığı konusunda
kesin bir şey söylemek, bana göre mümkün değildir, bunu deneme ortaya
çıkaracaktır. Bu arada müslümanların marûz bulundukları baskıların
hafifletilmesi veya ortadan kaldırılması için başka modellerin/projelerin olup
olmadığı, var ise bunların imkân, meşrûiyet ve uyumu da sorgulanmalıdır.
4. İslâm'a yakınlık veya uzaklık isme değil, ismin ifade ettiği mâhiyete
(yapıya, sisteme) bağlıdır. Hangi yapının İslâm'a uygun olacağı konusu yukarıda
açıklanmıştır.
5. Velâyet-i fâkih kavramını ait olduğu mezhebin bağlamından çıkararak, İslâm
âlimlerinin siyasî ve sosyal selâhiyet ve sorumlulukları olarak anladığımız
takdirde, iki mezhebin âlimlerinin böyle bir anlayışta birleşmeleri halinde
mesele kalmaz. İslâmî-siyasî model içinde özellikle şûrâ, ictihad ve denetim
fonksiyonlarında âlimlerin başkasıyla ikâme edilemez yerleri vardır.
6. Hz. Davûd ve Hz. Süleyman Allah tarafından peygamberliğe lâyık görülmüş ve
zamanı gelince de vahye mazhar olmuş seçkin insanlardır. Bunlar hükümdar
(sultan) olsalar bile ehliyet, emanet, adâlet gibi ilkeler zâyî olmaz.
Başkalarını bunlara kıyas etmek mümkün değildir. Bu sebeple peygamber olmayan
şahıslar, devletin başına geçerken ümmetin rızâsını almak ve onların
(temsilcilerinin, eh-i hall ve akdin) denetimlerine teslim olmak
durumundadırlar. Saltanat bu iki unsuru reddettiği için meşrû değildir.
7. İslâmî düzen kurduklarını ve bu düzenin ana kanunu olmak üzere İslâmî anayasa
yaptıklarını iddia eden bazı İslâm ülkelerinin yapıp ettikleri, ictihadın geniş
ölçüde rol oynadığı denemelerden ibarettir. İctihadın isabet etmesi kadar hatâ
etmesi de ihtimâl dahilindedir. İyi niyetli ve ehliyetli kadroların
rehberliğinde yapılan tecrübeler hem müslümanlar hem de insanlık için bir
kazançtır. Müslüman olmayanlar, müslüman olup da ictihadları farklı bulunanlar
taassubu bir yana bırakmalı, bu tecrübelerin sağlıklı yapılabilmesi için olumsuz
müdahaleler yapmamalı, kendilerine göre hatâlı olan yönleri açıklayıp
tartışmalıdırlar.
8. Yeni bağımsızlıklarına kavuşan İslâm ülkelerine her inançtan insanlar ve
guruplar akın etmekte, halka ve yöneticilere karşı yoğun bir telkin ve
propaganda kampanyası yürütmektedirler. Bunların içinde inanç bakımından samîmî
olanlar yanında, bu ülkelerden elde edecekleri menfaate göre bir politika takip
edenler de vardır. Şaşırmış ve başları dönmüş, kafaları karışmış bulunan bu "
İslâmî bilgi ve kültür altyapısı zayıf" müslümanların sağlıklı bir İslâmî-siyâsî
yapı oluşturmaları oldukça zor görünüyor. Menfaat ve taassuptan uzak bir İslâmî
rehberlik de ortada gözükmüyor. Deneyerek, yanıldığını anlayıp yeniden deneyerek
iyi bir sonuca ulaşmalarını diliyorum. Bu arada samîmî ve ehliyetli İslâm
âlimleri de sorumluluklarını unutmamak durumundadırlar.
9. Bu gibi konularda bütün müslümanları kastederek hüküm vermek ve değerlendirme
yapmak mümkün ve doğru olmaz. Şöyle olanlar/yapanlar, böyle olanlar/yapanlar var
denilebilir; bunların da nisbetleri belli değildir. Şöyle bir genel
değerlendirme yanlış olmasa gerektir: Müslümanların sivil kurum ve kuruluşları
ile yaptıkları faâliyetler, evrensel kriterlere göre de hakları olan şeyleri
almaları ve korumaları için yeterli olmamıştır.
10. Abant toplantılarını ben hiçbir zaman bir inanç ve zihniyet uzlaşması
arayışı olarak görmedim ve böyle algılamadım. Bana göre böyle bir uzlaşma
arayışı, meselâ ateistin biraz müslüman, müslümanın da bir parça ateist olması
arayışı kadar paradoksaldır, imkânsızdır. Faraza böyle bir uzlaşma olsa ortaya
çıkan şey ne ateizm olur ne de İslâm. Abant'ta şunlar hedefleniyor (veya ben
bunun için oraya gidiyorum): a) Aynı ülkede yaşayan farklı inanç ve hayat
tarzına sahip insanların birbirlerini tanımaları, dinlemeleri, anlamaları
(diyalog). b) Hepsinin birleştiği olumlu fikir ve oluşlar varsa desteklenmesi,
olumsuz/kötü olaylar ve oluşlar varsa bunlara da karşı çıkılması. Herkesin
haksız olduğunda birleştiği dayatmalara karşı ortak mücadele zemininin
oluşturulması. c) Farklıların bir arada, farklılıklarını koruyarak; adâlet,
eşitlik ve özgürlük çerçevesinde yaşamalarının mümkün olup olmadığının
araştırılması, mümkün görülürse bunun modelinin, projesinin hazırlanmasına
katkıda bulunulması.
"Abant toplantıları amacına ulaşsa bu ideal bir İslâmî model mi olur?" şeklinde
soru soranlara vereceğim cevap, şu karşı sorulardan ibarettir: Bin yıldan fazla
İslâm âlemine hâkim olan saltanat modeli İslâmî ve ideal miydi? İslâm âlimleri,
zâlim, fâsık, gayr-i müslim idarecilerin yönetimi altında bulunan müslümanların
-bunları değiştirmeye güçleri yetmediğinde- dinlerini nasıl yaşayacakları
konusuna eğilmediler mi? Zulme ve haksızlığa karşı ötekilerle iş ve güç birliği
yapmak İslâm'a aykırı mıdır?
Bu toplantılar, amacından saptırılmaz, kötü zannın hâkimiyeti altında
değerlendirilmez, inançtan ve ilkeden tâviz vermeye dönüşmez ve böyle algılanmaz
ise fayda getirebilir.
Kıyâmetin İşaretleri ve
Dâbbetü'l-arz
İmanın şartlarından biri de âhirete inanmaktır. Âhirete iman "öldükten sonra
kabir (berzah) hayatı için dirilme, sonra kıyâmet kopunca tekrar ölme (yok
olma), dünyanın ve evrenin düzeninin bozulması, Allah'ın zâtından başka her
şeyin yok olması, sonra O'nun dilediklerinin yeniden yaratılması, dünya
hayatında yapılanların hesabının verilmesi, bu hesap neticesine göre
ödüllendirme veya cezâlandırma, ödüllendirmenin cennette, cezâlandırmanın
cehennemde olması ve bu ikinci hayatın sonsuza kadar devam etmesi..." olaylarını
ve safhalarını içermektedir.
Dünya hayatının ve dünyanın sonu yaklaşınca Allah'ın takdir ve irâdesiyle bazı
olaylar meydana gelecek ve bunlardan kıyâmetin yaklaştığı anlaşılacaktır.
Kıyâmetin yaklaştığına işaret eden bu olaylara kıyâmetin belirtileri, işaretleri
mânâsında "eşrâtü's-sâ'a", "alâmâtü's-sâ'a, alâmâtü'l-kıyâme" denilmektedir.
Kıyâmet alâmetlerinin bir kısmı Kur'ân'da, bir kısmı da hadîslerde
açıklanmıştır. Bunların önemli ve büyük olanları olağanüstü ve gayba dahil
olaylar olduğu için insanlar bunları ancak, vahyin açıkladığı kadar
bileceklerdir; bundan öte bilgi imkânı -beşer için- yoktur. Ebû Hanîfe'ye nisbet
edilen el-Fıkhu'l-ekber gibi en eski akaid (inanç konusunu işleyen) metinlerde
kıyâmet alâmetleri zikredilmiş ve "Bunlar âyetlerde ve sahîh hadîslerde nasıl
anlatılmış ise öylece gerçektir ve olacaktır" denilmiştir. Daha sonra gelen
âlimlerin bir kısmı tevil yoluna gitmeden "Vahye dayalı metinlerde nasıl
anlatılmış ise öyle kabûl etmek gerekir" demişler, bir kısmı ise tevil yoluna
gitmişler, meselâ "Deccâl'dan maksat şudur, Dâbbe'den maksat budur..."
demişlerdir.
Kur'ân'da geçen ve geçmeyen kıyâmet alâmetlerini sıralayan hadîslerde on "büyük
alâmet"ten söz edilmiştir: Doğuda, Batıda ve Arap Yarımadasında meydana gelecek
üç büyük zelzele ve çökme, Deccâl, Hz. İsa'nın tekrar gelmesi, Ye'cûc ve Me'cûc,
Dâbbetü'l-arz, güneşin batıdan doğması ve dünyayı kırk gün sürecek bir dumanın
kaplaması. Yine hadîslerde, başta Peygamberimiz'in (s.a.v.) (âhir zaman
peygamberi olarak) gelmesi olmak üzere zulmün, israfın, ahlâksızlığın
yaygınlaşması gibi işaretlerden de (küçük âlâmetler) söz edilmiştir.
Bize göre küçük alâmetler çoktan beri ortadadır. Büyük alâmetlere gelince
bunların hiçbiri henüz olmamış, meydana gelmemiştir. Bir âyette (Muhammed:
47/18), "kıyâmetin alâmetleri geldi bile" buyurulmuştur, ancak tefsirciler, Hz.
Peygamber'in (s.a.v.), gelmiş değil, gelecek olan alâmetleri zikrettiğini göz
önüne alarak ve haklı olarak bu âyette geçen alâmetten maksat, "insanın sorumlu
ve ölümlü olarak dünyaya gelmesidir, Son Peygamber'in (s.a.v.) gelmesidir, bazı
küçük alâmetlerdir ve ayın ikiye ayrılmasıdır" şeklinde yorumlar yapmışlardır.
Bu alâmetlerle ilgisi bulunmayan bazı olayları zorlama yorumlarla alâmet olarak
kabûl etmek ve "filân kıyâmet alâmeti gerçekleşmiştir" demek tutarsızdır,
delîlsizdir, şahsî yakıştırmadır.
Örnek olarak son günlerde tartışılan Dâbbetü'l-arz'ı ele alabiliriz:
Bir ilâhiyatçı, "bundan maksat meşhur İngiliz ilim adamı S. Hawking'dir"
iddasını ortaya attı. Bu yorumcuya göre Hawking'in nitelikleri Kur'ân'da
zikredilen kıyâmet alâmetleri ve Dâbbetü'l-arz ile örtüşüyormuş. Bize göre bu
iddia da -diğer büyük alâmetlerle ilgili teviller ve yorumlar gibi- tutarsız,
delîlsiz ve şahsî yakıştırmadan ibarettir. Çünkü:
1. Kur'ân'da "dâbbe" kelimesi, yalnızca insanı ifade etmek üzere kullanılmamış,
ya bir şekilde hareket eden hayvanlar veya insanın da içlerinde bulunduğu
canlılar için kullanılmıştır. Meselâ Sebe sûresinde zikredilen (34/14), Hz.
Süleyman'ın vefât ettiği halde, dayanarak ayakta durduğu bastonunu kemiren ve
onun yere düşmesini, böylece öldüğünün anlaşılmasını sağlayan "dâbbetü'l-arz",
bütün tefsircilere göre insan değil, bir ağaç kurdudur; yani hayvandır.
2. Kur'ân ve hadîs diline göre Allah bir insan yaratacak ve buna bir görev
verecekse bu insanın ortaya çıkması "yerden bitiririz, çıkarırız" şeklinde
değil, yaratırız, göndeririz, gelir, iner, doğar..." şeklinde ifade edilir.
Kıyâmet alâmeti olarak zikredilen (Neml: 27/82) dâbbe ise "onlar için yerden bir
dâbbe çıkarırız" şeklinde ifade edilmiştir.
3. Allah'ın yerden çıkaracağı dâbbenin konuşacak olması ille de insan olmasını
gerektirmez; Kur'ân'a göre mûcizevî olarak konuşan başka yaratıklar ve uzuvlar
da vardır.
4. Bu yaratık (Dâbbe) insanlara, "Allah'ın âyetlerine hakkıyla iman
etmediklerini söyleyecek, bu konu üzerinde konuşacak, insanları iman ve âhirete
hazırlık konusunda uyaracaktır. S. Hawking, benim bilgime göre Allah'a ve
âhirete inanmıyor, onun söylediği, "insanların kendi elleriyle dünyayı yaşanamaz
hale getirecekleri ve böylece yok olacaklarıdır, böyle bir tehlikenin
varlığıdır". Tedbir olarak tavsiyesi de "Allah'a inanın, âhirete hazırlanın,
ibâdet edin, kötülük yapmayın..." değildir. Onun tedbir olarak tavsiyesi "uzayda
insanların hayatlarına devam edebilecekleri alanlar ve ortamlar oluştumalarından
ibarettir." Buna göre Hawking'in nitelikleri ve söyledikleri, Kur'ân'da geçen
Dâbbetü'l-arz ile örtüşmemektedir, hattâ hiçbir ilgisi yoktur.
5. Kur'ân'a göre dünya kıyâmeti ile bütün evreni hattâ maddî varlıkları kapsayan
kıyâmeti birbirinden zaman olarak ayırmak da mümkün değildir. İlâhî kitaba göre
insanlar, dünya kıyâmetinden sonra başka bir yıldızda veya uzay kolonisinde
yaşamayacaklardır, böyle bir anlayışın Kitab'da delîli yoktur.
6. Tabîî yollardan dünyaya gelmiş, okuyup öğrenmiş bir insanın, iman üzerine
konuşmasının alâmet olacak bir olağanüstü yanı yoktur; asırlardan beri insanlar
bu konuları konuşmakta, inanmayanları, inanıp da gereğini yerine getirmeyenleri
uyarmaktadırlar. Alâmet olacak yaratığın olağan dışı bir varlık olması akla daha
yatkındır.
Kıyâmet alâmetleri bir mümini niçin ve nasıl ilgilendirir?
İman bakımından: Allah Teâlâ ve O'nun elçisi bunlardan bahsettikleri için mümin
bunlara inanır, "nasıl açıklanmışlarsa öylece var olacak, yapacaklarını
yapacaklardır" der.
Amel bakımından: Küçük büyük alâmetler zuhûr ettikçe kıyâmetin yaklaştığını
anlar, kendini buna göre hazırlar, hayatına ve programlarına bu çerçevede
çekidüzen verir. Esasen Allah'a ve âhirete inananan, sorumluluk duygusu taşıyan
şuurlu bir mümin için, şu ölümlü dünyada geçirdiği her anın onu hayatın sonuna
doğru taşıdığını bilmesi, âhir zaman peygamberinin gönderildiğinden haberdar
olması, küçük alâmetlerin içinde yaşaması derlenip toparlanmak, hesaba hazır
yaşamak için yeterlidir. Onun büyük alâmetleri beklemeye de, tevil ederek
anlamaya ve tabîîleştirmeye çalışmaya da ihtiyacı yoktur.
Tıpla İlgili Hadîsler
Dînin amacı; insanlara doğru yolu göstermek, Allah rızâsına uygun bir hayatın
kurallarını vermek, imtihan için yaratılmış geçici dünya hayatında, insanların
kulluk imtihanını kazanmalarına ve böylece iki cihanda mutlu olmalarına yardımcı
olmaktır. Dînin amacı; insanların kendi akılları ve beşerî bilgi edinme
yollarıyla ile elde edebilecekleri ve gelişme çizgilerine göre geliştirecekleri
bilgiler, teknik ve teknoloji konularında bilgi vermek değildir. Bu konularda
yeri geldikçe verilen misaller ve bilgiler amaç değildir, bu konularda insanları
bilgilendirmek için verilmemiştir; dînin amacına yardımcı olsun, imanı ve din
duygusunu güçlendirsin diye verilmiştir.
Allah Teâlâ yüceler yücesi, akıl ve fikrin kavrama kapasitesinin ötesinde bir
varlık olduğu için, O'nun kullarına hitabı doğrudan (insanların konuşmaları ve
bilgi alış verişinde bulunmaları şeklinde) olmamış, peygamberler vâsıtasıyla
olmuştur. Peygamberler de beşer (insan türünden) olduğu için, din bilgisi onlara
vahiy denilen ve keyfiyeti bilinmeyen ilâhî bir dil veya iletişim aracı ile
verilmiştir. Peygamberler bu vahyi alacak şekilde eğitilmişler, aldıkları vahyi
muhatapları olan insanlara eksiksiz fazlasız iletmişlerdir. Peygamberlerin vahiy
alıp iletmekten başka da vazifeleri olmuştur; bunların en önemli ikisi, vahyi
açıklamak ve yaşayışlarıyla ümmetlerine örnek olmaktır. Bir insanın diğerine
örnek olabilmesinin ilk şartı kendi türünden olması ve yaptıklarının
başkalarınca da yapılabilmesidir. Eğer peygamberlerin bütün hayatları olağanüstü
mûcizelerle dolu olsaydı, sıradan insanlara örnek olamazlardı. Onların örnek
olmaları, irâdeye bağlı ve her isteyenin yapabileceği fiillerde en güzeli, en
doğruyu yaparak gerçekleşmiştir.
Peygamberimizin (s.a.v.) söz ve davranışlarının tamamı, ümmete örnek ve
bağlayıcı olma yönünden aynı değildir. Kendine mahsus olanları, beşer olmasından
kaynaklananları, nafile ve farz olanları, devlet başkanı, hâkim, hakem olarak
yaptıkları, tavsiye ve teşvik mâhiyetinde olanları... vardır.
Kadı Iyâd isimli âlim (v.544/1149), İslâm dünyasında bir zamanlar en fazla
okunan kitaplardan biri olan ve Peygamberimiz'in (s.a.v.) şekil ve şemâilini,
ahlâk ve özelliklerini anlatan eş-Şifâ isimli eserinde O'nun beşerî yönünü şöyle
açıklamaktadır: "Resûlullah da (s.a.v.) diğer peygamberler gibi beşer
nev'indendir (yani cin, melek veya başka türden bir yaratık değil, insandır),
O'nun cismi ve dış varlığı tamamen beşerîdir, diğer insanlar için câiz ve vâkî
olan hastalıklar, değişmeler, acılar, sancılar ve ölüm O'nun için de câizdir...
Allah resûlü (s.a.v.) hastalanmış, inlemiş, soğuk ve sıcaktan etkilenmiş,
acıkmış, susamış, öfkelenmiş, canı sıkılmış, usanmış, yorulmuş, zayıflamış,
yaşlanmış, bineğinden düşüp yaralanmıştır, inkârcılar kendisini yaralamış ve
dişini kırmışlar, zehirli et vermişler, sihir yapmışlardır. O da maddî ve manevî
araçlara/çarelere başvurarak tedâvi görmüş, tedbirler almış nihayet Büyük
Dostuna kavuşmuş ve dünyayı terketmiştir... Hz. Peygamber'e (s.a.v.) eşi Zeyneb
bt. Cahş bal şerbeti sunmuş ve bu yüzden onun yanında biraz fazla kalmıştı. Bunu
kıskanan diğer iki eşi "Ağzından kötü bir koku geliyor, içtiğin bal şerbetinden
olmalı!" deyince bir daha bal şerbeti içmemeye azmetmiş, olayın arkasından gelen
vahiy, kadınlarını memnun etmek için Allah'ın helâl kıldığı bir nesneyi
kandisine haram kılmasının (bir daha içmeyeceğim demesininin) uygun olmadığını
açıklamıştır (Tahrîm: 66/1). Medine'ye gelip hurma ağaçlarının erkek hurmalarla
tozlaştırılması (bir nevi çifleştirilmesi) olayını ilk görünce "Bunu yapmasanız
olmaz mı?" demiş, sahâbe yasakladığını zannederek tozlaştırmayı terketmişler ve
hurmalar iyi ürün vermemiştir. Durum kendisine arzedilince "Ben yalnızca
yapmasanız olmaz mı dedim, yasaklamadım, bu dünya işidir, siz onu daha iyi
bilirsiniz." buyurmuştur. Bu örneklere göre "O, kendi arzusuna göre konuşmaz, o
(söylediği veya tebliğ ettiği) kendisine vahyedilen Allah sözüdür" meâlindeki
âyeti (Necm: 53/4 ) genel mânâda değil, özelleştirerek almak ve şöyle yorumlamak
gerekmiştir: Onun tebliğ ettiği vahiydir veya din olarak söyleyip yaptıkları
vahiydir, beşer olarak, dinle alâkası olmayan (mübah alanda) söyleyip yaptıkları
kendine aittir; beşerî bilgi ve tecrübesine dayanır. Ancak O, hiçbir zaman Allah
rızâsına aykırı bir şey söylemez ve bir davranışta bulunmaz, yanılarak bulunması
halinde ise derhal vahiy yoluyla düzeltilir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hem kendisi hastalandıkça hem de
çevresindekilerin sağlıkları bozulunca, çeşitli tedâvi yolları ve ilâç olarak
kullanılan nesnelerden bahsetmiş, bunları tavsiye etmiştir. Bazı araştırmacılar
bunların tamamının veya çoğunun vahiyle bildirildiğini, isabetli olduğunu,
yanlış veya yetersiz olma ihtimâlinin bulunmadığını, bu mânâda bir "Peygamber
tıbbı: Tıbb-ı Nebevî" bulunduğunu savunmuşlardır. Ancak tavsiye edilen şeyler
teker teker ele alındığında böyle bir anlayışın doğru olmadığı ortaya çıkar.
Peygamberimizin (s.a.v.) tavsiye ettiği tedâvi şekillerinin ve ilâçların (ilâç
yerine kullanılan nesnelerin) hemen tamamı, hem içinde yaşadığı toplum
tarafından hem de daha eski topluluklarca bilinmekte ve kullanılmaktadır.
Buhârî'nin rivâyet ettiği şu hadîs de bizim anlayışımızı desteklemekedir: "Sizin
ilâçlarınızda eğer bir fayda varsa ancak kan alanın âletinde, bal şerbetinde ve
derde uygun olarak yapılacak ateşle dağlamada vardır; ben dağlanmayı
sevmiyorum." Hadîste "...sizin ilâçlarınızda" buyuruluyor; bu ifade, "Öteden
beri kullanmakta olduğunuz ilâçlar ve tedâvi araçlarınızda" demektir.
Yasaklamamakla beraber yine öteden beri kullanılan "yarayı ateşle dağlama"
tedâvisinden de hoşlanmadığını söylüyorlar.
Genel olarak O'nun, tıpla ilgili tavsıyelerinden şu sonuçları çıkarmak
mümkündür:
a) Bir hadîste de geçtiği üzere "Allah yarattığı her derdin devâsını da
yaratmıştır, insanlar onu bulup hastaları tedâvi etmeye çalışmalıdırlar.
b) İlâç ve tedâvi şekilleri ile araçları dünya işidir ve beşerî bilgi alanına
girer. Beşerî bilgi de zamana, mekâna, şartlara bağlı olarak değişir ve gelişir.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) tavsiye ettiği tedâvi araçlarının çoğu beşerî bilgi ve
tecrübeyle elde edilmiştir. Onları aşmak ve daha iyileriyle değiştirmek dîne de,
sünnete de aykırı değildir.
c) Peygamberimiz'in (s.a.v.) tavsiye ettiği, yaşadığı zamanın şartları içinde
iyi ve geçerli olan tedâvi araçları, uygun kullanıldığında, insanlara hiçbir
zaman --faydasından daha fazla- zarar vermez; zarar verecek olsaydı Allah,
Peygamberini (s.a.v.) uyarır, insanlara zarar verecek bir tavsiyede bulunmasını
engellerdi.
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) tıpla ilgili tavsiyelerinin din ve vahiy ile ilişkisi
konusunda, büyük âlim ve Buhârî şârihi İbn Hâcer'in şu sözleri dikkât çekicidir:
"Tıp (tedâvî) ikiye ayrılır: Kalbin tıbbı, bedenin tıbbı. Kalbin (insanı insan
yapan manevî varlık/yapının, bir mânâda rûhun) tedâvisi ancak Resûlün Rabbinden
getirdiği (vahiy, din) ile olur. Bedenin tedâvisine gelince, bu konuda Hz.
Peygamberden nakledilenler (O'nun söyledikleri) de vardır, başkalarının
söyledikleri de vardır ve bunların çoğu tecrübeye dayanır. (Fethu'l-Bârî, Tıp
bölümünün girişi).
Kafa Karıştıranlar
Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetler ile yeme, içme, alıp satma konularındaki
helâller ve haramlar, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından beri var olan,
uygulanan, bilinen ibâdetler, davranışlar ve işlemlerdir. Bunların hükümleri ve
şekilleri konusunda, temele inmeyen, ictihad ve yorum farkına dayanan
farklılıklar, farklı anlama ve uygulamalar vardır. Bunlar da tartışılmış,
ihtilâf (farklı anlama ve uygulama) sebepleri anlaşılmış, âlimler tercihlerine
göre, bilmeyenler ise güvendikleri bir âlime (mezhebe, müftüye, hocaya) sorarak
dinlerini yaşamışlar, kulluk vazifelerini yerine getirmişlerdir,
getirmektedirler. Bu arada özellikle son zamanlarda, müslümanlar arasında iki
gurup zuhûr etmiştir (türemiştir): Hariçten gazel okuyanlar, buluş (!) yapıp
şöhret olarak köşeyi dönmek veya birilerine yaranmak isteyenler.
1. Hariçten gazel okuyanlar, nüfus kayıtları ve bazı inanç ve davranışları
bakımından müslüman olan veya böyle bilinen, fakat hayatlarının geri kalan
kısmını akıl ve arzularına göre yaşayanlardır. Bunlar kendi problemleri olmadığı
halde, sık sık dindar müslümanların din anlayış ve uygulamalarını ele almakta,
tartışma ve tenkit konusu yapmakta, bazan sınırı aşarak dindarları incitmekte,
huzurlarını kaçırmaktadırlar. Medyada bilir bilmez dinî konuları tartışan ve
seyirci toplayıp para kazanmak için "hariçten gazel okuyanları" tartıştıranları
da bu kategoriye sokmak mümkündür.
2. Yıllarca önce konuşulmuş, tartışılmış, kabûl veya reddedilmiş, tercihe
bırakılmış konuları yeniden piyasaya sürüp "Bunlar müslümanlardan gizleniyor
veya bunları kimse bilmiyor, ilk defa ben açıklıyorum, yahut bunu bilmek bana
nasip oldu" gibi çıkışlarla kendini gösteren ilâhiyatçılar, araştırmacı/İslâmcı
yazarlar, uyarıcılar... bu alanın sahte mucitleridir. Yaptıkları belki kendi
işlerine yarıyor, şöhret ve kazanç elde etme, birilerine yaranma ve onlar
yoluyla bazı amaçlara ulaşma gibi hedeflerini gerçekleştiriyordur ama
müslümanların, dindarların işlerine yaramadığı, dîne de zarar verdiği apaçık
ortadadır. Bir dostumun anlattığı şu hikâye onların da durumuna uygun düşüyor:
Olmadan oldum zanneden bir öğrenci, bir kitap yazarak hocasına takdim etmiş ve
tenkit etmesini istemiş. Hoca okuduktan sonra aralarında şu konuşma geçmiş:
-Güzel, yeni...!
-Öyle mi hocam, çok sevindim.
-Acele etme, sözün gerisi var: Bu kitapta olanların güzelleri yeni değil,
yenileri ise güzel değil.
Takip edebildiğim kadarıyla, yeni bir şey söylediklerini ileri sürerek medyada
boy gösterenlerin söylediklerini -genellikle- böyle değerlendiriyorum: Ya
söyledikleri yeni değil, daha önce başkaları tarafından söylenmiş, kimsenin
gizlediği filân yok, kitaplarda yazılı. Sadece iyi niyetli âlimlerin, öteden
beri muhatabın durumuna göre fetvâ vermeleri âdet olduğu, hikmete uygun
bulunduğu için her konu her yerde ve herkese anlatılmamış. Evet bunların
söyledikleri ve yazdıkları genellikle ya yeni değildir yahut da güzel değildir;
yani doğru, dînin amacına ve kurallara uygun, dindarlara veya insanlara yararlı
değildir. Kafa karıştırmak, güvensizlik oluşturmak, dinî hayatı gevşetmek gibi
olumsuz etkileri vardır.
Bize sık sık soruluyor:
"Niçin medyaya çıkıp bunlara cevap vermiyorsunuz, bunlarla tartışmıyorsunuz?
1. Bunlara cevap veriyoruz. Ben üç yerde yazıyorum: Gerçek Hayat'ta, Yeni
Şafak'ta ve Eğitim-Bilim dergisinde. Bunların dışında birçok gazete ve dergiye
konuşma yapıyorum, görüş bildiriyorum, sorularına cevap veriyorum. TV'lerde ve
radyolarda konuşmalar da yapıyorum. Son zamanlarda tartışma konusu yapılmış her
mesele üzerinde, ben de doğru bildiklerimi ve bulduklarımı -buralarda- söyledim
ve yazdım. Söylediklerimin ve yazdıklarımın önemli bir kısmı kitap olarak da
basıldı (İz Yayıncılık'ta, Ensar Neşriya'ta, Diyanet Vakfı yayınlarında...).
2. Medyaya çıktığımı söylemiş oldum. Bazı TV.lerde yapılan tartışmalara katılmak
şöyle dursun onları kınıyorum. Oraya çıkan iyi niyetli bazı dostları da
uyarıyorum; asla oyuna gelmesinler, oralarda boy göstermesinler. Çünkü bu
tartışmaları yaptıranların amacı müslümanlara ve İslâm'a hizmet değildir,
İslâm'ı kullanarak para kazanmaktır, bir kısmının niyeti/amacı daha da kötüdür:
İslâm'ın imajını zedelemek, insanları şüpheye düşürmek, dinden soğutmak ve
uzaklaştırmaktır. O tartışmalara, ehliyetli ve iyi niyetli kimseler katılmazsa,
kısa zamanda mumları sönecek, dinleyici bulamayacak, kendileri çalıp yine
kendileri oynayacak ve kötü veya âdî emellerine ulaşamayacaklardır.
Ben buradan bütün medya kuruluşlarına hitap ediyorum: Beni çağırsınlar, karşıma
(kırmızı koltuk örneğinde olduğu gibi) soru sormasını bilen, konuşacağımız
konuda biraz hazırlık yapmış, öğrenme, öğretme, insanları aydınlatma gibi iyi
niyetler taşıyan bir insan çıkarsınlar, istediklerini sorsunlar açıklamaya
çalışayım. Başka zamanlarda da farklı düşünenleri aynı format içinde
konuştursunlar. Tercihi dinleyenlere bıraksınlar. Lütfen horoz döğüştürüp
bahisten ve dühûliyeden para kazanma işinden vazgeçsinler; çünkü din buna müsait
değildir, inanca saygı medeniyettir.
Müslüman Akıl
Bir felsefe lügatında (İsmail Fennî, Lügatçe-i Felsefe) akıl, "Bilme gücü"
olarak, bilmek de "Fikirler, tasavvurlar teşkil etmek, hükümler vermek, kıyas ve
istidlâller tertip etmektir" şeklinde tarif ediliyor. "Duyuların algılama
alanına girmeyen hiçbir şey akılda yoktur." diyenlere karşı "Aklın kendisi; yani
yaratılıştan var olan tasavvurlar ile aklın ilkeleri müstesna" diyen filozofun
sözü naklediliyor. Bu tarif ve açıklamalardan bizim çıkardığımız sonuç şudur:
Yüce Yaratıcı insana akıl denilen bir güç, bir yetenek vermiştir, insan bu
sâyede -duyu organları aracılığı ile edindiği bilgiler dışında- bazı temel
tasavvurlara ve ilkelere sahiptir. Bunların üzerine duyu organları ve tecrübe
ile elde edilen bilgiler gelir. Aklın sahip olduğu, sonradan edindiği bilgiler
bunlardan ibaret değildir; akıl sahiplerinin edindiği bilgi birikimi de,
çocukluk döneminden başlayarak ömrün sonuna kadar devam eden eğitim, öğretim ve
bilgilenme yoluyla insanlara geçer. İnsan aklı, tasavvurları biraraya getirerek
önermeler, bunları belli bir düzende birleştirerek kıyaslar/istidlâller yapar ve
sonuçlara (bilinenleri kullanarak yeni bilgiye veya mevcût bilginin kesinliği
yahut yanlışlığı hükmüne) ulaşır.
İnsanın davranışlarını yöneten ve yönlendiren güç akıldan ibaret değildir.
İnsanda inanç, önkabûl, peşin hüküm, duygu, arzu, heyecan, güdü gibi aklı ve
irâdeyi etkileyen başka güçler vardır. Bu güçler ile akıl çatışabilir, bu
takdirde doğru ve hayırlı karar verebilmek için aklın önünde önemli bir engel
var demektir. Telkinle ve taklit yoluyla (delîlini bilmeden, etkili çevre böyle
diyor, böyle inanıyor diye kabûl edilen) edinilen tasavvur, inanç ve önkabûller
aklı esir eder, onun elini kolunu bağlarlar. Akıl bunlara rağmen yoluna devam
edebilmek için ya onları denetim dışında tutarak bir şekilde kabûl eder, yahut
da kendini onlara göre şekillendirir (eğer bu inanç ve tasavvurlar akla aykırı
ise bir anlamda akıl kendini bozar). Dîne inanmayı örnek olarak alalım. Bazıları
aksini söyleseler de akıl ve bilim insanları, zorunlu olarak imana götürmez.
Akıllı birçok bilim adamı ve düşünür dîne inanmazken birçoğu da inanmaktadır.
Akıllı bir bilim adamının inandığı dinde, akla ve bilime aykırı bir şey yoksa bu
inanç aklı bozmaz; normal işleyişini sağlıklı karar verme ve bilgi edinme gücünü
olumsuz etkilemez. Dinde akla aykırı taraflar varsa, bilim adamı ya din ve
inançla aklı ve bilimi birbirinden ayrı tutatacak (?) ve/veya aklını inancına
uygun hale getirecek; yani bozacaktır.
Ben dîni inançla ilişkisi bakımından aklı üçe ayırıyorum: İslâm aklı, müslüman
aklı, bâtıla inanan kişinin aklı.
İslâm aklı, bütün hak dinlerde ortak olan akıldır; düşünme ilkeleri ve doğru
bilgi malzemesidir. Bu akıl ilâhîdir; hem aklı (insanı) yaratan hem de dîni
vahyeden Allah'tandır. Bu fıtrî akıl ile din arasında çelişki yoktur (Rûm:
30/30).
Müslüman aklı, hak dîne inanan insanın aklıdır. İnsan, hak dinlerde ortak olan
saf/mücerret aklı bütünüyle, olduğu gibi alamaz; bunu ancak vahiy yoluyla
peygamberler alırlar; şu halde peygamberlerde İslâm aklı ile müslüman aklı
birleşir, aynılaşır, biri diğerini temsil eder. Peygamberler dışındaki insanlara
gelince bunlarda İslâm aklı, başka akıllarla (bâtıla inananların akıllarıyla)
karışır. Bu yüzden hatâlar, ihtilâflar, görüş, anlayış ve bilgi farkları ortaya
çıkar. Bu farklılıklar içinde doğru olanı (saf İslâm aklına ait/uygun olanı)
diğerlerinden ayırabilmenin üç birleşik (bir arada uygulanması gereken) yolu
vardır: 1. Özellikle gece yarısından sonraki zamanlarda Kur'ân'ı, Kur'ânla
düşünerek okumak, 2. Başta namaz olmak üzere ibâdetlere devam etmek, 3. İslâm
Peygamberi'nin (s.a.v.) siretini (hayat hikâyesini ve tarzını) öğrenmek, bu
yoldan, bir beşerde tecellî eden İslâm aklına ulaşmaya çalışmak.
Bâtıla inanan kimsenin aklı, hak olmayan dîne inanıp bağlanan veya hiçbir dîne
inanmayan kimselerin aklıdır. Burada "hiçbir dîne inanmayanları" da "bâtıla
inananlar" içine sokmuş olduk;bu böyledir; çünkü inkâr eden de, "Allah'ın ve
dînin gerçek olmadığına inanmaktadır", bu da bir bilim verisi değil, bir
inançtır. Bâtıla inanıp bağlanmış aklın, İslâm aklı ile buluştuğu noktalar
olacaktır; çünkü aklın fıtratında (tabiatında) İslâm aklı ile örtüşme/aynılaşma
kâbiliyeti vardır. Ancak çevrenin telkinleri ve akıl dışındaki diğer insanî
güçler ve saikler, hak dîne inanmayanların aklına daha ziyade musallattır, onu
daha çok etki altına almakta ve burada tutmaktadır. Bu aklın ıslâhının tek
çaresi ise müslüman aklı haline gelmesidir; yani sahibinin müslüman olmasıdır.
Müslüman olmadığı halde müslüman aklına sahip olmak, müslüman gibi düşünmek ve
inanmak mümkün değildir; başka bir deyişle "böyle olmak, müslüman olmaktır".
İslâm düşünürleri insandaki manevî gücü/yeteneği, her biri diğerinden ince
farklarla ayrılan çeşitlilik ve zenginlik içinde görmüşler, bunlara "akıl, rûh,
nefis, kalb" gibi isimler vermişlerdir. Bizi tatmin eden tanımlamaya göre nefis,
beşerin manevî varlığıdır, insanla beraber -her ferde mahsus ayrı nefisler
olarak- yaratılır, insanla gelişir, insanın dünyadaki ölümünden sonra da devam
eder. Kalb ile nefis aynı şeydir. Kur'ân'a göre nefis insanı kötülüğe çeker
(Yûsûf: 12/53), asıl körlük kalbin körlüğüdür(Hac: 22/46). Kul dünyada imtihan
için; yani kâbiliyetlerini, serbest irâdesiyle iyi kullanarak kâmil insan olma
amacını gerçekleştirmek için bulunmaktadır. Dünya hayatı gerekli kıldığı için
insana duyular, güdüler, arzular... verilmiştir; bunlar nefsi aşağılara çekerken
hemen yanıbaşındaki ilâhî rûh da yukarılara çekmekte, Peygamberle gelen vahiy
ile onun örnekliği de bu çekişe yardımcı olmaktadır. Rûh ilâhîdir, Allah'ın
emridir (O'nunla ilgili bir mechul kutsaldır), insan belli bir kıvama gelince
ona üflenir (onunla ilişki kurar), nefsi Allah'a çeker, bununla yükümlüdür,
insan ölünce vazifesi biter, onunla ilişkisi kesilir.
İşte müslüman aklı insanın, önce inanma, sonra da inancına göre düşünme, karar
verme, yaşama yolculuğunda Peygamber'in yolunu izleyen, bu izlemede birbiriyle
uyum içinde olan -veya olma mücadelesi veren- nefsi, rûhu ve kalbinin bütünüdür;
bunların tamamı birden müslüman aklını oluşturur.
Dünyanın barış, sevgi, merhamet ve adâletin hâkim olduğu bir yaşama/geçiş alanı
olması, bu hale gelmesi, "İslâm aklına doğru yolculuğunu, gelişerek sürdürecek
müslüman aklı"nın insanlığa hâkim olmasına bağlıdır.
Kimin Yılbaşı
Resmî yılbaşı her geldiğinde gecesinin kutlanmasının veya o geceye mahsus
faâliyet ve eğlencelerden bir kısmına katılmanın İslâm'daki yeri (hükmü)
tartışılır. Din hizmetlileri ve muhâfazakâr müslümanlar "bu geceye mahsus bir
faâliyete katılmanın câiz olmadığını" söyler, müslümanların böyle bir yılbaşı
gecesi yokmuş gibi davranmalarını, normal hayatlarına devam etmelerini ister,
bunu tavsiye ederler. Bir kısım modernist İslâm yorumcuları ile amelsiz veya
İslâm'ın gerektirdiği hayat konusunda duyarsız müslümanlar ise "dünyanın
kutladığı ve eğlendiği bu geceye katılmakta ve eğlenmekte bir sakınca
bulunmadığını" söylerler.
Son zamanlarda moda oldu, bir konunun İslâm'daki yeri sorulurken, araştırılırken
mutlaka bir âyet veya hadîs de aranıyor. Böyle bir yaklaşımın bilgi
eksikliğinden kaynaklandığı kesindir. Çünkü İslâmî hüküm ve değerlendirmenin
kaynağı vahiy (âyet ve hadîsler) olmakla beraber, bunların sınırlı olduğu, bir
mesele hakkında âyet ve hadîs yok ise (doğrudan, adını ve niteliklerini
belirterek meseleyi hükme bağlayan bir nas yoksa) ictihada gidilir. Bu konuda
uzman (âlim) olanların bildiği usûle uygun olarak yapılan ictihad ile ulaşılan
sonuç da (hüküm ve değerlendirme de) dîne dahildir, İslâmîdir, ictihad eden
âlimi ve bilgileri yetersiz olduğu için âlimden sorma durumunda olan diğer
müslümanları bağlar.
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında yılbaşı kutlamaları bulunmadığı için, doğrudan
bu konuyu hükme bağlayan bir âyetin veya hadîsin bulunmaması tabîîdir. Ama bizim
dünyamızda önümüze çıkan bu konunun -çeşitli ictihad yöntemleriyle- İslâmdaki
yerini belirleyebilmek, hükmünü (haram, mekruh, mübah olup olmadığını) ortaya
koyabilmek için yararlanabileceğimiz birçok âyet, hadîs, kural ve ilke vardır.
Meselemizin hükmünü araştırmadan önce ne olduğunu açıklamak gerekir. Yılbaşı,
tarih başlangıcı olarak müslümanlara ait değildir, Hristiyanlara aittir. Aslında
kış gün dönümünü kutlama âdeti çeşitli Asya ve Avrupa putperest (pagan)
topluluklarında vardı. Tarihî kayıtlara uygun olmadığı halde Hz. İsa'nın doğduğu
gün kilise tarafından 25 Aralık'a çekildi, eskiden beri yapılmakta olan
kutlamaların Hristiyanlığa dahil edilmesi hedeflendi. Ancak zaman içinde bu
kutlamaya katılan diğer kiliseler aynı tarihte birleşmedi, farklı tarihleri
benimsediler. Yılbaşında yapılan Noel Yortusuna (Hristiyanlığa mahsusu bir
âyine) adı karıştırılan Noel Baba (Aziz Nichola, Santa Claus) aslında; yani
tarihî bir şahıs olarak bir Hristiyan azizi (ermişi, velîsi) dir. Zaman içinde
bu azizin tarihi kimliği değiştirilmiş, kendisiyle ilgili birçok efsâne
uydurulmuş ve ilk defa 17. asırda Almanya'da Noel Yortusuna karıştırılmış, daha
sonra bu uygulama Hristiyan dünyasına yayılmıştır.
Müslümanlar tarih başlangıcı olarak hicreti kullanırlar. T.C. Devleti
Hristiyanlara ait bulunan bu tarih başlangıcını resmen benimsediği için bu
yılbaşı, aynı zamanda "Türkiye'nin resmî yılbaşı"dır, millî ve dinî yılbaşı
değildir.
Bu kısa tarih bilgisinden çıkan sonuç şudur:
a) 1. Ocak. 2002 yıl önce müslümanların veya Türklerin tarihinde, tarih
başlangıcı olacak bir olay geçmemiştir.
b) Hz. Îsa'nın doğum tarihine uygun olmamakla beraber onun doğumu bu tarihin
başlangıcı olarak kabûl edilmiş; bundan öncesi ve sonrası için "milattan
(İsa'nın doğumundan) önce, sonra" denilmiştir.
c) Hz. İsa biz müslümanlara göre aziz bir peygamberdir (aleyhisselâm), ancak
Hristiyanlar onu peygamberlikten çıkarmış, tanrılaştırmışlardır.
d) Noel Baba aslında bizce de saygıya değer bir mümindir (Hz. İsa'nın tebliğ
ettiği dîne inanmış ve o din içinde yetişmiş ve ermiştir), ancak dün
Hristiyanların, bugün dinli dinsiz Batı'nın Noel Babası, nitelikleri bakımından
bu aziz, bu velî, bu mümin değildir. Onun adının karıştırldığı yortu da bir
Hristiyan ibâdetidir.
Böylece yukarıda ana hatlarıyla açıklanan yılbaşının, din olarak aslından
saptırlmış Hristiyanlığa, kültür olarak da Hristiyan Batı kültürüne dayandığı,
onun bir parçası olduğu ortaya çıkmıştır.
Müslümanlar bu yılbaşını takvim başlangıcı yaparlarsa, yılbaşı gecesinde yapılan
âyin veya eğlencelere iştirak ederlerse ne olur?
Yılbaşı dolayısıyla yapılan dinî âyine katılan (Hristiyanlarla beraber bu toplu
ibâdeti yapan) müslümanlar en azından haram (büyük günah) işlemiş olurlar. Bu
hükmün akla ve vahye dayalı delîllerini zikretmeye bile gerek yoktur.
Dinî âyîne katılmadan yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan müslümanlar,
bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm'dan
başka ve ona göre bugün mûteber olmayan bir dîne dayalı) olan bir faâliyete
katıldıkları ve başka dinden olanlara -dinle ilgili bir konuda- benzer hale
geldikleri için günah işlemiş olurlar. "Bir din ve kültür topluluğuna kendini
benzetenler onlardan sayılır" meâlindeki hadîs bu davranışı yasaklamaktadır.
Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve bunlarla ilgili âdetler bir
milletin kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe
bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din
ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor
olmakla beraber bunu yapabilirse- kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna
girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar)
onun yerine yeni kültürün dîni veya dinsizliği gelir. Kültür ile din arasında
böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dîni yakından ilgilendirir.
İslâm'ın beş temel amacından biri dîni (müslümanların hayatında İslâm'ı)
korumaktır. İslâm'ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür
değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazan bununla da kalmaz dinden çıkma
sonucunu doğurur.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye göçünce, burada öteden beri iki
bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar,
dînin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları
değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek
çok hadîste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan
âdet ve uygulamaları müslümanlara yasakladı.
Dinin Meseleleri
Bu yazıda, yeniden bir okuma yapmadan ve kaynak göstermeden, genel okuma ve
bilgilerime dayanarak günümüzde din ile ilgili bazı meseleler üzerine izlenim ve
kanâatlerimi okuyucularla paylaşmak istiyorum.
Bugün yeryüzünde birçok yaşayan din ve sayılmayacak kadar çok mezhep ile dinî
guruplar var. Burada dînin geleceği ve meseleleri konusu ele alınırken bütün
dinler değil, üç büyük semâvî din (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm) esas
alınacaktır.
Genelde dinlerin ve özel olarak da üç büyük dînin yalnızca iman, ibâdet ve
ahlâktan ibaret olmadığı, teklifleri arasında dünya hayatını düzenleyen
kuralların veya bu kuralları oluşturmada kaynak/ilhâm kaynağı olacak esasların
bulunduğu inkârı kâbil olmayan bir gerçektir.
Yahudilik millî bir din haline gelmiş bulunduğu için teklifleri de yalnızca
İsrailoğullarına yöneliktir. Teorik olarak din devlet ayrımı ortodoks
Yahudilikte kabûl görmemiştir. Daha ziyade İsrail Devleti dışında, kısmen de
devletin vatandaşı olarak yaşayan Yahudilerin bir kısmı (modernistler) laikliği
benimsemişlerdir. Ancak geleneksel öğretiyi savunan muhâfazakâr Yahudiler
şerîata bağlılık, din ve dünya işlerinin ayrılmaması konusunda ısrarlıdırlar. Bu
köklü ihtilâfın etkileri, İsrail devletinde sosyal ve siyasî alanlarda açıkça
görülmektedir. Şeriatçı Yahudilerin ictihad yoluyla çağdaşlaşmaları önemli bir
iç mesele olarak durmaktadır.
Onsekizinci asrın sonlarına kadar kilise, yalnızca iman ve ibâdet işlerine
değil, dünya işlerine de karışmış, hem din hem de dünyaya ait otoriteyi elinde
tutmaya çalışmıştır. Büyük ihtilâlden ve aydınlanma hareketinden itibaren
kilise, dünya hükümranlığını kaybetmeye başlamış, giderek başta kürtaj olmak
üzere bir elin parmak sayısı kadar mesele dışında dünya işleri ile ilgili
taleplerinden de vazgeçmiştir. Kilisenin bu değişimi fazla zorlanmadan
gerçekleştirebilmesinde Eski Ahd'in getirdiği şerîatın Pavlus tarafından
neshedilmiş olması, papaların din kuralı koyma ve yorumlama konusundaki
selâhiyetleri, kilisenin duvarları içinde kalarak da olsa varlığını
sürdürebilmesi için başka bir çarenin kalmamış bulunması gibi âmillerin önemli
rolleri olmuştur. Hıristiyan mezhepleri arasındaki temel ihtilâflar, tarihten
devralınan -mezhepler arası- psikolojik soğukluk ve dışlama temayülü, serbest
kiliselerin ayrı dinler olarak değerlendirilebilecek ölçüdeki farklı inanç ve
pratikleri, çağdaş insan ile kilise ve din arasında olumlu bir ilişki kurabilmek
için bulunacak ve dînin özünü bozmadan uygulanacak yolların bulunması, başka
dinlerle diyalog gibi konular çağdaş Hıristiyanlığın ve kilisenin önemli
meseleleri arasında yer almaktadır.
İslâm, bütün peygamberlere vahiy yoluyla Allah'tan gelen dinlerin sonuncusu
olarak gelmiş, bütün insanları hedef kitle olarak seçmiş, insanların fert ve
topluluk olarak bütün işlerini çerçevesi içine almış, vahye dayalı ve bu
bakımdan başkalarıyla değiştirilemez metinler yanında, hem bu metinleri
yorumlamak, uygulama şartlarını tesbit etmek, hem de kıyas, mesâlih gibi başka
yöntemleri kullanmak sûretiyle gerçekleştirilecek olan ve değişime açık bulunan
ictihada yer vermiş bir dindir. İslâm'ı anlamak ve uygulamak isteyenlerin
önünde, geldiği gibi muhâfaza edilmiş bir Kitap (Kur'ân-ı Kerim), onu insanlığa
tebliğ ve müslümanlara emanet eden Peygamber'in (s.a.v.), aslına uygun olarak
tesbit edilmiş hayat hikâyesi, titizlikle toplanıp korunmuş sözleri ve
uygulamaları, bu kaynaklara dayanarak ictihad eden âlimlerin (fukahânın) zengin
fıkıh külliyyâtı, inanç ve düşünce alanında kafa yormuş, fikir, bilgi ve irfan
üretmiş bulunan kelâmcıların, mutasavvıfların ve İslâm felsefecilerinin eserleri
vardır. Farklı inanç, düşünce ve uygulamalar da bulunmakla beraber, bu bilgi
kaynaklarının ortaya koyduğu ortak bir İslâm anlayışı tarih boyunca, âlimler ve
halk olarak müslümanlar tarafından benimsenmiş ve uygulanmıştır.
19. asra kadar İslâm, içeriden ve dışarıdan vâkî meydan okumaların hakkından
gelmiş, yok olmadan ve bozulmadan kendini korumuştur. Doğru İslâm anlayış ve
yaşayışını temsil ettiklerine inanan ve çoğunluğu teşkil eden müslümanlar,
kendilerine "ehlüssünne ve'l-cemâa" demişler; bunlar, bozulmadan korunmuş
İslâm'ın da kendi anladıkları ve uyguladıkları İslâm olduğuna inanmışlardır. Bu
İslâm'a "merkezî" diyecek olursak çevreyi teşkil eden anlayış, inanış ve
yaşayışlar da varlıklarını sürdürme imkânını bulmuşlar, fakat -onlara yaşama
hakkı veren- merkez tarafından meşrû (hak, sahîh) sayılmamışlardır.
19. asra gelindiğinde İslâm'ın/müslümanların karşılaştıkları yeni durum
modernitedir ve yeni meydan okuma da buradan gelmiştir. Bu asırda ümmetin
merkezinde Osmanlı Devleti ve topluluğu vardır. 17. asırdan itibaren başka din,
düşünce ve medeniyet mensuplarına yenilmeyen Devlet, bu asırdan itibaren
yenilginin acısı ile karşılaşınca, yeterince takip edemediği rakiplerinin
geçirdiği ve geçirmekte olduğu büyük değişimi kavrayamamış, sathî ve parçacı
bazı değişiklikler (ıslâhât) ile bu meydan okumayı da aşabileceğini
zannetmiştir. Rönesans, reform, aydınlanma, sanayileşme çizgisinde baştan ayağa
değişmiş ve güçlenmiş bulunan rakiplerin hamleleri devam ettikçe, yenilgiler ve
kayıplar da devam etmiştir. Rakibi hakkında yeterli bilgi ve buna göre tedbir
alıp karşılaşmaya çıkmak yerine, kendine güvenen tedbirsiz/gafil boksör gibi üst
üste aldığı yumruklarla sarsılan müslümanlarda, sağlıklı düşünme ve tedbir
önemli bir problem olarak ortaya çıkmıştır.
Bu dönemde de gerek Osmanlı'da ve gerekse diğer müslüman topluluklarda merkezî
İslâm anlayışı hâkimdir. Ancak bu anlayışın -modernitenin meydan okumaya
başladığı çağdaki- âlimlerinin çoğu, daha öncekilerin ürettiklerini sürekli
tekrarlayan, dünyayı tanımayan, takip etmeyen, ictihad/tefekkür ehliyet ve
melekesinden büyük ölçüde yoksun kimselerdir. Batı'nın meydan okumasının eskiye
göre şekli ve mâhiyeti değişmiştir. Fikir alanında eski ve ortaçağ felsefesi
yerine aydınlanma devri felsefesi, bilim alanında Descartes, Bacon, Newton,
Kopernik, Einstein... çizgisinde tecrübeye dayalı araştırmanın ortaya koyduğu
yenilikler ve buluşlar ile, bunların hayata uygulanmasından doğan sivil ve
askeri teknoloji, bilimcilik, siyaset alanında totaliter yönetime karşı
cumhuriyet, demokrasi, laiklik, toplum hayatında sosyolojizm, sanat ve ahlâk
alanlarında yenilikler, devrimler...
Bu meydan okumalar karşısında aciz kalan ilim ve siyaset adamlarının
önleyemediği yenilgiler ve kayıplar, yeni fikir hamle ve cereyanlarının
doğmasına yol açtı. Müslüman münevverlerin bir kısmı, farklı bir meydan okuma
karşısında bulunduklarının farkına vararak, yeni savunma mekânizmaları ve
yöntemleri oluşturma peşine düştüler. Bunlara sonradan İslâmcılar ve İslâm
modernistleri denecektir. Bir kısmı da dînin, hayata müdahale sınırını asgarîye
indiren bir yorumla veya inanç olarak da dinden uzaklaşarak, Batı'ya (yeni
meydan okumaya) teslimiyeti seçtiler; bunlar da batıcılardır; batılılaşarak,
kültür ve medeniyet değiştirerek çağdaşlaşmayı savunanlardır. Hâlâ kâmil mânâda
temsilcilerini bekleyen üçüncü bir hamle/hareket ise İslâm'dan, müslümanların
ürettiği kültür ve medeniyet değerlerinden yola çıkarak, Batı modelinin ne
benzeri, ne de zıttı, fakat farklı ve başka olan bir çağdaşlaşma modeli, çağdaş
medeniyet projesi üretme çabasıdır.
Eskiyi tekrarlayarak bugünün dünyasında varlıklarını sürdüreceklerini sananların
sayısı ve etkisi kâle alınmayacak boyutlara düşmüştür.
İslâmcılar ile İslâm modernistlerini bir kefeye koyanlar var ise de biz bunları
usûl bakımından farklı -dolayısıyla ayrı guruplar- olarak görüyoruz. İslâmcılar
ictihad ve tecdid istiyorlar, ancak bunu klâsik usûl çerçevesinde
gerçekleştirmeyi hedefliyorlar. İslâm modernistleri de ictihad, değişme ve
yenileşmeyi kaçınılmaz buluyorlar, ancak bunu yeni bir usûl (yöntem, metodoloji)
ile gerçekleştirmeyi teklif ediyorlar. İslâmcılara göre kutsal metinler hem
lâfzı, hem parça hükümleri ve çözümleri, hem de amacı bakımından kaynaktır, halâ
geçerlidir, bağlayıcıdır, yol göstericidir. İslâm modernistlerine göre kutsal
metinler (bundan da daha ziyade Kur'ân'ı kastederler) lâfızları ve parça
hükümleri bakımından değil, amaçları bakımından delîldir, kaynaktır, yol
göstericidir. "Amaç"tan maksat da eskilerin "meqâsıdü'ş-şerî'a" diye ifade
ettikleri, "çerçevesi ve tanımı da Kur'ân ve Sünnet'e dayalı İslâmî maksatlar"
değil, evrensel değerler/amaçlardır. Her iki gurup da Batı örneğini önemsemekte,
oradan bir şeylerin alınmasının kaçınılmaz olduğunu savunmaktadırlar; ancak hem
listeler hem de meşrûlaştırma kalıpları arasında önemli farklılıklar vardır.
Bir yanda Kitab'ı ile Sünneti ile medeniyet ve kültür mirası ile İslâm, diğer
yanda çağdaş dünya, ihtiyaçlar ve meydan okumalar. Bunlardan yola çıkarak "yeni,
özgün, İslâm'ın özünü ve vazgeçilemez değerlerini çürütmeyecek bir model ortaya
koymak mümkündür, bu yapılmalıdır" diyenler henüz temenninin, genel çerçeveli
söylemlerin ve diğer hamle/hareket mensuplarına yönelik sert eleştirilerin
(bunlar da önemli ve değerli olmakla beraber) ötesinde bir şey yapmış
sayılmazlar. Esasen bir medeniyet projesi ile yaşanan hayat arasında, karşılıklı
olarak birbirine vücut veren ve birbirini değiştiren/geliştiren sıkı bir ilişki
vardır. Medeniyet bir teori olmaktan ziyade bir pratiktir; bir topluluk (ümmet)
belli bir dîni ve kültürü yaşayarak medeniyetini oluşturur. Bugün müslümanların
içinde yaşadıkları karmaşık ve kozmopolit kültür ortamından, çağdaş bir İslâm
Medeniyetinin (teori ve pratik olarak) çıkması da çok önemli (aşılması zor da
denebilir) bir problem olarak durmaktadır.
Müslümanların kendi değerlerini yaşayarak ortaya koymaları ve bunlara uygun bir
"çağdaş idrak ve söylem kalıbı" oluşturabilmeleri için, özgürlüğe ihtiyaçları
vardır. Dünya henüz, farklı kültür ve medeniyetlerin, -Batı'nınkine- rakip ve
alternatif olacak ölçüde gelişip serpilmesine imkân verecek demokratik kıvama
gelmemiştir. Söylenenler ve yazılanlar ile yapılanlara bakıldığında önemli
tutarsızlıklar göze çarpmaktadır. Halen "evrensel" diye dayatılan Batı
uygarlığıdır; diğer uygarlıklar ve özellikle İslâm tehlike olarak algılanmakta
veya böyle algılanması için özen gösterilmektedir. Bununla beraber uluslararası
insan hakları ve demokrasi hareketi, bu hareketin hukukî çerçevesini oluşturan
antlaşmalar, sözleşmeler, şartlar, deklârasyonlar... gelecek için ümit
vâdetmektedir.
İslâm ülkelerinde yaşanan kültürel kaos, Batılılaşmış ve kendi değerlerine
yabancılaşmış aydınların (büyük ölçüde sivil ve asker bürokratlar,
akademisyenler, medya mensupları, sermaye kesimi bu guruba dahildir) baskısına
eklenince, İslâm'ın birey hayatında yaşanması bile mesele haline gelmektedir.
Bireyin bile inancını serbest yaşayamadığı bir zeminde, bu inancın sosyal ve
siyasî hayata ilhâm kaynağı olmasını -söylemek değil- düşünmek bile mesele
olmakta, böyle bir düşünce ve söylem sahipleri "mürteci, fundamantalist,
kökten-dinci, siyasal İslâmcı" gibi yaftalarla fişlenmektedirler.
Bütün olumsuzluklara rağmen hayatını inancına göre düzenlemek ve yaşamak isteyen
fertlerin ve gurupların önünde iki önemli ve öncelikli engel vardır: Bilgi/çözüm
eksikliği, özgürlük eksikliği.
İnanç, düşünce, ibâdet ve hayat düzeni olarak İslâm'ın açık, seçik, sahîh ve bu
çağda yaşayan insanlar tarafından anlaşılabilir bir üslûpta ortaya konabildiği
söylenemez. Bu konuda gösterilen meşkür ve değerli gayretler varsa da henüz
yeterli değildir, ayrıca bunlar, ifsat edici gayretlerce de gölgelenmektedir, bu
sebeple kafalarda hayli karışıklık oluşmuştur.
İçeride ve dışarıda İslâm'ı bir tehlike olarak algılayanlar veya -kendi
menfaatleri icabı böyle algılanmasını isteyenler- siyasî ve ekonomik
iktidarlarından yararlanarak din özgürlüğünü, ellerinden geldiği ölçüde
kısıtlama yoluna gitmektedirler. Daha fazla din özgürlüğü isteyen müslümanların
siyasî ve ekonomik iktidarları (güçleri), bu isteklerini gerçekleştirmeye
yetmemektedir. Başkalarının dayattığı, meselâ AB'ne girebilmek için şart
koştukları demokrasi ve özgürlükler, kısmen dinî ve millî değerleri de zorlayan,
herkese ve her kesime yönelik haklar ve özgürlüklerdir. Böyle bir siyasî, sosyal
ve kültürel ortama girilmesi halinde de -beşerî zaaflar ve arzular karşısında-
manevî ve dinî değerleri korumak önemli bir problem olarak müslümanların
karşısında duracaktır.
İlim ve düşünce adamları İslâm'ı/müslümanları, makûl ve meşrû ölçüler içinde
çağdaşlaştırmanın ilmini yapmak, yöntemini bulmakla meşgûl iken, siyasî ve
gayr-i siyasî guruplar da inandıkları ve bir şekilde anladıkları İslâm'ı hayata
geçirmek için farklı yollardan yürüyorlar. Ülkede olanla kendilerine göre olması
gereken arasındaki farkı, farklı şekillerde değerlendiriyor ve buna göre tavır
alıyorlar. Bu guruplar arasındaki ilişkiler (daha ziyade kopukluk, birbirini
dışlama, çelişme ve çatışma ilişkisi) de önemli bir mesele teşkil ediyor.
Yeterli ilim ve istişare bulunmaksızın yapılan teşebbüsler, hareketler;
gurupların içine sızan ve hareketleri yozlaştıran, saptıran, başka emellere âlet
eden ajanlar, bütün bunlardan kaynaklanan hatâlar İslâm imajını bozduğu gibi,
makûl ve meşrû faâliyetlerin başarı şansını da azaltıyor.
Durum ne olursa olsun Allah tarafından, insanlığın yolunu aydınlatsın diye
yakılmış bulunan İslâm meş'alesini, O dilemedikçe kimse söndüremeyecektir. Bütün
semâvî dinlerin ve ilâhî hikmetlerin geldiği kaynaktan vahyedilen din, insanlık
için bir alternatif olarak orada durmakta, kendini arzetmektedir. Bu arzın işe
yaraması, amacına ulaşması için iki şart vardır: İnsanlığın, serbest irâdesi ile
onu talep etmesi, mensuplarının arzetmeyi bilmesi. İşte İslâm'ın günümüzdeki en
önemli meselesi!
Çet (Chat) Rezâleti
Bilgisayarın sayılmaz faydaları var, âdeta asra damgasını vuran bir îcat, ancak
herhangi bir âletin yerinde ve yolunda kullanılmamasının önemli zararları da
var. Bu yazıda bilgisayarın yersiz kullanılmasından doğan üç zararı üzerinde
durmak ve ilgilileri uyarmak istiyorum.
1. Müstehcen yayınlar
Bir kısım din, ahlâk ve gelenek tanımaz çağdaşlara göre "kadının ve erkeğin
çıplak olması müstehcen değildir; soyunan kimse, cinsel tahrik veya cinsiyeti
kullanarak menfaat sağlama kastı taşıyorsa bu müstehcendir, porno kavramına
girer; soyunan yalnızca vücut güzelliğini sunmak istiyorsa, bu san'attır,
müstehcenlikle alâkası yoktur".
Bizim dînimize, geleneğimize ve ahlâk anlayışımıza göre; kadının ve erkeğin
belli durumlarda ve belli kimselere karşı örtülmesi gereken (avret) yerleri
vardır, bu durumlarda belli yerlerin açılması, karşı tarafa gösterilmesi ayıptır
ve günahtır; ayıp olduğuna göre de müstehcendir, çirkin karşılanır, hoş
görülmez, namahrem kimselerin yanında açılıp saçılan, senli benli konuşanlara
iyi gözle bakılmaz. Dîni, ahlâkı, geleneği takmayan birilerinin çıkıp da "ayıp,
günah ve çirkin" olan bir şeye "normal, meşrû, güzel ve sanat" demeleri eşyanın
mâhiyet ve niteliğini değiştirmez; bu, aka kara, eğriye doğru demek gibidir,
böyle diyenlere göre hükmümüzü ve değerler sistemimizi değiştirmeyiz, diyenlerin
görme ve değerlendirme kâbiliyetlerinin bozulduğuna hümederiz. Sesli, görüntülü
veya başka şekillerdeki yayınlarda, bize göre müstehcen olan şeyler varsa
bunları hoşgöremeyiz, elimizden geliyorsa, böyle yayınları meşrû yollardan
engellemeye çalışırız, gücümüz yetmiyorsa onaylamadığımızı bildirir,
hoşlanmadığımızı hissetirir, özel hayatımıza sokmayız, evimizde barkımızda
izletmeyiz..
Bilgisayarlar internet bağlantısı ile sesli, hareketli veya hareketsiz müstehcen
ve pornografik yayınları almakta, kullanıcıya sunmaktadır. Kullanıcıların büyük
bir çoğunluğu da, bu imkân karşısında kendisini kontrol etme irâdesinden
yoksundurlar; veya "kendini kontrol etmeyi" gerekli görmemektedirler. Birçok
dindar, muhâfazakâr ailenin de evinde artık bilgisayarlar ve internet
bağlantıları vardır, aile fertlerinin bu imkânı nasıl kullandıkları ile
ilgilenmek şuurlu ve sorumluluk duygusuna sahip aile fertlerine düşmektedir.
2. Oyun
Belli yaşlardaki çocukları (ve hâlâ çocukluğunu yaşayan yaşlı başlı adamları) ne
zaman bilgisayarın başında görsem oyun oynuyorlar. Bitmez tükenmez oyun
kasetleri, disketleri, CD'leri...var. Oyunların büyük çoğunluğu faydasız olmanın
ötesinde zararlı; oyun kahramanlarının kişilikleri, oyunların konuları, dilleri,
değer yargıları bozuk, bozucu, maddî ve manevî olarak tahrip edici. Ana babalar,
"çocuklar yaramazlık veya bizi meşgûl etmesinler de ne yaparlarsa yapsınlar"
diyerek onları bu oyunlarla başbaşa burakıyor, kendi işleri (!) ile meşgûl
oluyorlar. Bu işin sonu neye varar diye düşünmüyor, uzmanların -manevî zararı
bir yana koyalım; çünkü bununla meşgûl olan uzman bulmak oldukça zordur- maddî
zarar konusundaki uyarılarını bile kâle almıyorlar.
3. Çetleşme:
Bilgisayarların ve internetin sunduğu imkânlardan biri de birbirini görmeyen,
tanımayan kimselerin kimliklerini açıklamadan, isimlerini rumuzlarla gizleyerek
haberleşmeleri, çetleşmeleridir. Son zamanlarda mesleğim ve konumum gereği bana
sıkça sorulan, benimle paylaşılan problemler sebebiyle, çetleşmenin çok önemli
bir ifsad aracı olduğunu öğrenmiş oldum. Kötü yolun yolcuları zaten her imkânı
kullanarak nefislerini tatmin ediyorlardı, çetleşmeyi de bu amaçla bolca ve
rahatça kullandıkları anlaşılmaktadır. Benim yeni öğrendiğim olay, muhâfazakâr
ve dindar ailelerin oğul, kız, kadın ve gelinlerinin, çetleşme yüzünden içine
düştükleri belâlar, altından kalkılamaz faciâlardır. Her şey bir merakla
başlamaktadır. "Nasıl olsa karşı taraf beni tanımıyor, bakayım şu konularda
neler düşünüyor, benim şu sözüme veya talebime nasıl cevap veriyor?" merakı ile
başlayan çetleşmeler, bazan "öğrenme merakının görme/görüşme merakına, bu
merakın da dokunma ve dokundurma macerasına" doğru gelişmesine sebep oluyor. Bir
de bakıyorsunuz ki namazında niyazında, örtülü edepli bir aile kızı, birgün
ortadan kayboluvermiş veya pişman ve perişan bir halde dönüp gelmiş, arkasından
tevbeler, itiraflar, karşı tarafın haklı haksız tepkileri, kavgalar, dayaklar,
boşanmalar, huzursuzluklar, aile faciâları.
Müslümanlar, bırakın yabancı kültürleri ve hayat tazlarını çağın bilim ve
teknolojisinden yararlanırken bile kılı kırk yarmak, bu yararlanmaların kendi
özlerini, değerlerini, kimlik ve kişiliklerini nasıl etkileyeceğini iyice
düşünmek durumundadırlar. Öyle çiftler vardır ki, bizim değerler sistemimize
göre bunlar, birarada olamazlar; faizle helâl kazanç bir arada, birbirine
yabancı (mahrem, evlenemeyecek kadar yakın akraba olmayan) kadınla erkek başbaşa,
günah ve içki meclisi ile bir müslüman yanyana... olamazlar. Bu birarada
olamayışın hikmeti, kötünün iyiyi etkilemesi, bozması, tahrip etmesi ihtimâl ve
tehlikesidir. Bir dünya görüşü ve hayat tarzı zinâ kavramını ortadan kaldırmış,
evliliğin, sadâkatin, iffetin değerini düşürmüş, zorlama olmadıkça ve yaşları
müsait bulundukça birbiriyle evli olmayan çiftlerin cinsel hayat yaşamalarını
meşrû görmüş, hattâ biraz da teşvik etmiş olursa ona mensup olanların,
tenhalarda menhalarda biraraya gelip fingirdeşmeleri, gece gündüz çetleşmeleri,
sonra da bu çetleri fiilen çatmaları, vücutlarını birbirlerine cömertçe
sunmaları (gösterip dokundurmaları) çok tabîî olur, sonu , daha ilerisi serbest
olanın başı da serbest olur. Ama bir din, bir ahlâk sistemi, bir değerler
bütünü, evli olmayan çiftler arasındaki cinsellikle ilgili her alış verişi haram
kılmış, ayıp ve günah telâkkî etmiş ise, yasak ilişkilerin başını sonundan
ayırmak, birincisini serbest bırakmak makûl ve tabîî olmaz. Mermer zemini
yağladıktan ve insanların bu zemin üzerinde dolaşmalarını serbest bıraktıktan
sonra, düşmeyi ve çarpmayı yasaklamak abestir, hattâ insanlara zulümdür.
Asırlardır milletimize rehber olan yüce dînimiz aileyi, iffeti, sadakati
yüceltmiş, bu erdemlere sahip olanları, olmayanlardan üstün kılmış, sosyal
hayatta onlara bazı öncelikler tanımıştır. Aileye zarar vereceği, insanlık şeref
ve haysiyeti ile bağdaşmadığı için zinâyı yasaklamış, bu yasağın hayata
geçmesini, uygulanmasını kolaylaştırmak için de zinâya götüren (götürmesi
muhtemel olan) yolları tıkamış, tedbirini baştan almıştır.
Başını örten, Kur'ân ahlâkını yaşamak isteyen kimselerin, çağdaş hayat tazını
benimseyenlerle ilişkilerinde titiz davranmaları, nefsin hoşuna giden
davranışları sahte mantıklarla meşrûlaştırmaktan sakınmaları, gerektiğinde "Ne
Şam'ın şekeri ne arabın yüzü" demeyi bilmeleri, mümin ile kâfirin, takvâ sahibi,
salih bir Allah kulu ile günahkâr bir nefis kölesinin, İslâm'a göre birbirlerine
eşit olmadıklarını unutmamaları, biri diğerinden bir şeyler alacaksa, alacak
tarafın "nefis kulları" olduğu kuralını devamlı akılda tutmaları hayatî derecede
önemlidir. Müslümanlar küçük büyük cemâatler halinde birleşir, dayanışma yapar
ve paylaşırlarsa, ötekilerin kültürleri ve hayat tarzları onlara zarar veremez,
kendilerini koruyabilir, hattâ başkaları için iyi örnekler de oluşturabilirler
Müminin öncelikleri
1. Müslümanları okumuşlar (dîni bilenler, uygulamaları kendi bilgilerine dayanan
kimseler) ve okumamışlar (bilenlerin dediklerini veya önceki nesillerden
gördüklerini yapanlar) olmak üzere ikiye ayırırsak, birinci tabakaya girenlerin
önceliklerini din anlayışlarının belirlediğini söyleyebiliriz. Dîni siyasete
âlet etmek gibi bir kötü kasıtları olmayan okumuş müslümanlar, "Dîni yaşama ve
din hizmetinde başarılı olma neye bağlıdır, öncelikle hangi eksiklerin
tamamlanması gerekir?" sorusu üzerine eğildikleri zaman farklı sonuçlara
ulaşabiliyorlar. Tasavvuf erbâbının da içinde bulunduğu bir gurup, cemiyetin
kusurlarını ıslâh ile meşgûl olmak yerine, her ferdin kendi kusurlarını
gidermekle meşgûl olmasını yeğliyorlar. Eskiden selefiyye diye bilinen gurup ile
genellikle tasfiye konusunda onların yolunu izleyen müceddidler, dîne girmiş
hurâfe ve bid'tlarla mücadeleye öncelik vermişlerdir. İslâmî uyanışın başladığı
son iki asır içinde, "dinde tasfiye ve asr-ı saâdet İslâm'ına dönüş" hareketi
yanında, İslâm'ın siyasallaşması da devreye girmiş, bu yaklaşımı benimseyenler
siyasî ve sosyal ıslâhata öncelik vermişlerdir. Aslında bütün düşünce ve hareket
guruplarının örneği Hz. Peygamber (s.a.v.), temel referansı da Kur'ân olduğuna
göre, ibâdetlerin mümin hayatındaki yerinin hiç değişmemesi gerekirdi. Hz.
Peygamber (s.a.v.) bu dîni namazla, cemâatle ve câmî ile öğretti, özümsetti,
müslüman hayatının önemli bir parçası haline getirdi. Düşmanla sıcak çatışma
halinde dahi, gerekli tedbirleri alarak üstelik cemâatle namaz kılmayı (tehlike
halinde namaz, salâtu'l-havf) terk etmedi.
Bir zamanlar Türkiye'de, kendilerine göre cihat yaptıklarını söyleyenler, başta
namazların ihmâli olmak üzere, bir kısım haramları işlemek de dahil, dîni
kusurları görüldüğünde "Biz cihat yapıyoruz, Allah affeder" diyorlardı. Allah
belki affeder, biz o konuda "olur veya olmaz" diyemeyiz, ama "namazı ihmâl
ederek sürdürülen bir bir İslâmî hayat, ne kadar başarılı olabilir, namaz
kılmayanların cihadı (o da ne ise) nasıl bir cihat olur?" sorusunu sorabiliriz.
Din hayatlarını bir bilene sorarak veya gelenek ve göreneğe tâbî olarak
sürdürenler de kimin peşine düşüyorlarsa onun önceliklerini benimsiyorlar.
Siyasetin (demokrasilerde parti siyasetinin) din ile bu denli içiçe sokulduğu
zamanlarda, din hizmetinin ve kulluğun nasıl gerçekleştirileceği, müminin
önceliğinin ne olacağı konusunda önemli yanlışlıklar yapılmaktadır. Ayrıca
iktidarı ve serveti elinde tutanların "parmak yalama" hakları da büyük fesatlara
(günahlara, sapmalara, haksızlıklara, yolsuzluklara) sebep olmaktadır. Bu
kusurların baş sebebi, insan seçerken aranması gereken ehliyet kriterleri
arasında iman, ibâdet ve ahlâka verilen yerin zayıf/yetersiz olmasıdır.
Beş vakit namaz kılmadan iyi bir mümin, kâmil bir müslüman, makbûl bir Allah
kulu olmak mümkün değildir. Avamı bırakın havasta (okumuş yazmış, bu konuda
özellik kazanmış kimselerde) bile görülen namaz gevşekliği asla iyiye alâmet
sayılamaz.
Mâlî ibâdetler (Adâlet)
2. Dünya Bankası Başkanı J. Wolfensohn bir konuşmasında, dünyada yaşayan altı
milyar insanın yarısının yoksul olduğunu, günde 2 dolar ile yaşamaya
çalıştıklarını, bunların yarsının da günlük gelirinin bir doların altında
bulunduğunu ifade etmektedir. En tartışılmaz insan hakkı yaşama hakkıdır; yaşama
hakkından maksat, yarı aç yarı tok sürünmek değildir, tabîi ihtiyaçlarını
gidererek yaşamaktır. Bugün dünya üzerinde yaşayan insanların inançları, dünya
görüşleri ne olursa olsun, bütün insanlar için böyle bir yaşama imkânını
sağlamak ödevleri vardır; bu her şeyden önce bir insanlık ödevidir, ödevin ihmâl
edilmesi, umursanmaması, bu yüzden milyarlarca insanın yarı aç ve ihtiyaç içinde
yaşamaya mahkûm olmaları, namus ve özgürlüklerinden feragât etmek mecbûriyetinde
kalmaları bir insanlık suçudur. Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının
giderek daha da yoksullaşmaları pahasına, servetlerini arttırmaya devam etmeleri
vicdanlarını sızlatmıyorsa, Allah onlardan bunun hesabını soracaktır. "Ben O'na
inanmıyorum ki..."diyenler de öte dünyadan önce burada, ya yoksullar eliyle veya
başka yollardan cezâlarını çekebileceklerini unutmasınlar.
İslâm ilk günlerinden itibaren yoksulluk meselesi ile ilgilenmiş, mensuplarına,
yoksulların durumlarını iyileştirmek üzere kimi mecbûrî, kimi ihtiyari bir çok
ödev vermiş, yol göstermiştir. Zenginlerin muhtaç akrabaya bakma (nafaka)
mecbûriyeti, komşu hakkı, devam eden hayırlar (sadaka-i câriye, bu çerçevede
vakıf kurumu), zekât, fitre, kurban, yoksulluk maaşı (son kapı olarak devlet
yardımı) bu yolların ve ödevlerin başlıcalarıdır. Bu konuda genel İslâmî ölçü
şudur "Muhtaç olanların, kime ait olursa olsun ihtiyaçtan fazla malda hakları
vardır; servet belli ellerde toplanmamalıdır, her şahıs için ekonomik olarak da
fırsat eşitliği bulunmalıdır; sebebi ne olursa olsun yoksulluk, yaşama hakkını
temin edecek ölçüde yardım sebebidir" (Zâriyât: 51/19; Me'âric: 70/25; Tevbe:
9/60; Haşr: 59/7).
Eğer belirlenmiş ölçüde zekât ödendiğinde yoksulluk derdine çare bulunuyor; yani
temel ihtiyaçlar karşılanıyorsa zenginlerden, bu maksatla başka bir şey
istenmez, ama zekât ödendiği halde ihtiyaç devam ediyorsa kırkta bir ile
yetinilemez; çünkü farz olan yalnızca belli malın, belli şartlarda kırkta birini
vermek değildir, yaşama hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli bulunan mâlî
yardımın yapılmasıdır.
Faizsiz finans kurumları
3. Faizsiz Finans Kurumları, Türkiye'nin özel şartları yüzünden daha ziyade
murâbaha adı verilen işlemi yapıyor. Murâbaha teriminin mânâsı "malı peşin
fiatla (peşin de olmayabilir) alıp vâde farkı koyarak veresi satmak"tır. Kurum
vâde farkı koyarken bazı kriterlerden hareket ediyor; bu kriterler arasında
enflasyon var, piyasada dolaşan paranın başka enstrümanlara yatırıldığında
muhtemel geliri var ve daha başka hususlar var... Kurum, kendisine para yatıran
ortakların (kâra ve zarara katılım hesabı sahiplerinin) beklentilerini
karşılamak mecbûriyetindedir. Kâr beklentisi ile para yatıran bir ortak (hesap
sahibi) parasının enflasyon farkını; yani enfilasyonun sebep olduğu değer
kaybını bile telâfi edemezse, buradan parasını çeker ve kurum işleyemez hale
gelir. Değer kaybını karşılamak da yetmez, bunun üzerine bir miktar da reel kâr
vermek gerekir. İşte vâde farkı bu gereklere göre ayarlandığı için bir yandan
banka faizlerine yakın olmakta, diğer yandan -bazı durumlarda- banka faizi
nisbetini de aşmaktadır. Ama yalnızca bu duruma (yani kâr ile faizin miktar
olarak birbirine yakın veya farklı olmasına) bakarak işlemin meşrû olmadığını
söylemek mümkün değildir. Genel olarak meşrû ticarette ve sanayi kesiminde kâr
böyledir; kimi zaman faize eşit olur, kimi zaman da farklı.
Ticaret malı bedel karşılığında alıp satmak sûretiyle yapılır. Finans kurumları
da -murabaha işleminde- bunu yapıyorlar. Alıp satma iki şekilde oluyor:
a) Kurum kendi adamını gönderiyor, malı teslim aldırıp müşteriye teslim
ettiriyor, faturalar da buna uygun olarak (biri ilk bâyî tarafından satış,diğeri
kurum tarafından satış olmak üzere iki fatura olarak) kesiliyor.
b) Kurum kendisinden mal almak isteyen müşteriye (sorudaki ifadeye göre fon
kullanmak isteyene) vekâlet veriyor, müşteri kurumun vekili olarak malı -kurum
adına- satın alıyor, kuruma fatura kestiriyor, kurum adına malı teslim alıyor,
kurumun istediği yere -bu yer kendisinin deposu veya dükkanı da olabilir-
naklettiriyor, sonra müşteri sıfatı ile kurumdan o malı satın alıyor, bu sefer
de kurum ona fatura kesiyor.
Bu iki işlem şekil yönünden fıkha (İslâm'a) uygundur. Buna hîle diyebilmek için
tarafların maksadına bakmak gerekir; maksat araya bir işlem sokarak faizli kredi
vermek/almak ise bu hîle olur, maksat gerçekten bir malı alıp vâde farkı koyarak
satmak ise (mal gerçekten alınıyor ve satılıyorsa) buna hîle denemez.
Özel finans kurumlarının faizsiz sisteme -ekonomik ve sosyal etkisi bakımından-
daha yakın, daha uygun bulunan iki işlemi daha vardır: Mudârabe ve müşâreke.
Mudârabede sermaye kurumdan, proje ve işletme (amel, teşebbüs) karşı taraftan
olmak üzere bir ortaklık kurulur. Kâr anlaşmaya göre paylaşılır. Kurumun
hissesine düşen kâr da kurum ile ona para yatıran katılım hesabı sahipleri
arasında paylaşılır.Teşebbüs zarar ederse zararı kurum ve hesap sahipleri
yüklenir.
Müşârekede sermaye ortaklığı vardır, sermayesi olan, fakat daha fazlasına da
ihtiyacı bulunan müteşebbis kurumdan sermaye katarak ortak olmasını ister,
anlaşma yapılır, kâr anlaşmaya göre, zarar da sermaye nisbetine uygun olarak
paylaşılır. Faizsiz bankacılığın finansal kiralama, faizsiz ödünç verme, havale,
tahsil gibi birçok işlemi ve hizmeti daha vardır.
Mudârabe ve müşâreke, özel finans kurumu uygulamalarında, murâbahaya göre daha
küçük oranlarda gerçekleşmektedir. Bunun sebepleri arasında hesap sahiplerinin
sabırsızlığı, riske düşmeden kâr beklentisi, müteşebbis firmaların hesaplarının
kısmen kayıt dışı olması, iş dünyasında emanet, ahde vefâ, sadâkat, haram-helâl
şuur ve duygularının zayıflamış olması sebebiyle hâsıl olan güven bunalımı...
vardır. Biz kemiyet ve keyfiyet yönünden ne kadar iyi müslümanlar olursak,
kurumlarımız da o kadar iyi (müslümanca) olacaktır.
Başörtüsü yasağı
4. Başörtüsü yasağı dîne, hukuka ve insan haklarına aykırıdır. İslâm dîninde
örtünme/kapanma (tesettür) yükümlülüğü vardır; sınırları tartışılsa bile
tesettürün bulunmadığını kimse iddia edemez. Son yıllara kadar hiçbir İslâm
âlimi, başörtüsünün gerekli olmadığını söylememiş, asırlar boyunca Kur'ân'dan ve
Sünnet'ten "kadınların başlarını örtmeleri gerektiği" hükmü çıkarılmış, ilgili
metinler böyle anlaşılmıştır. Son yıllarda kendilerini de âlim sayan birkaç
kişinin karşıt tezleri, yalnızca kendilerini ve onlara tâbî olanları bağlar.
İslâm'a göre hiçbir âlimin/müctehidin, başkalarını kendi ictihadını kabûle
zorlama hakları yoktur. Türkiye laik bir ülke olduğu için, "devlet şu ictihadı
benimsemiştir, artık o bağlayıcıdır" denemez; çünkü laik ülkeler dinî
ictihadları alıp kanun yapmaz.
Başörtüsü yasağı hukuka, insan haklarına aykırıdır. Bu konuda kanun, yönetmelik,
kararname vb. çıkarılsa bile bunlar hukuka aykırı olur; çünkü Türkiye'nin de
altına imza attığı insan hakları belgelerinde "din özgürlüğü" vardır, din
özgürlüğüne aykırı mevzûât (kanun, yönetmelik vb.) hukuka da aykırı olur. Din
özgürlüğü "inancına göre yaşamayı, bu arada giyinmeyi" de içermektedir.
Durum böyle olunca Türkiye'de, hukuka saygı gösterenlerin, insan hak ve
özgürlüklerinden yana olanların tamamının başörtüsü yasağına karşı
demokratik-sivil tepki koymaları ve hukuk mücadelesi vermeleri zorunludur.
Bu mücadele sürerken öğrenciler ve çalışanlar ne yapsınlar?
Durumu müsait olanlar haksız yasağa uymaz, hukuk mücadelesine devam ederler.
Durumları müsait olmayanlar (kendilerini okumaya veya çalışmaya mecbûr görenler,
mecbûriyet içinde olanlar) geçici olarak zarûret hükümlerinden yararlanırlar.
Zarûrete bir örnek verelim: Çalışan bir kadın, başörtüsü yüzünden işten
atıldığında aç ve açık kalacaksa, önemli maddî veya manevî sıkıntılara
uğrayacaksa çalışma yerinde (yalnızca mecbûr olduğu yarda) başını açar ve
çalışır.
Laiklik:
5. Bu sorunun cevabını yalnızca devlet bunun yanında laiklik kavramını da göz
önüne alarak vermeyi uygun buluyorum
İslâm dîni ve ona bağlı bulunan müslümanlar bakımından laikliğin üç mânâsı önem
taşımaktadır:
a) Kilise ve din adamı olmayan kimse.
b) Dîne karışmayan ve dîni kendi işine karıştırmayan; yasama, yürütme ve yargıda
dîni referans olarak kabûl etmeyen ve kullanmayan, -bütün vatandaşları bağlamasa
ve özgürlükleri kısıtlamasa bile- belli inanç sahiplerinin, inançlarına göre
yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları düzenlemeleri yapmayı laikliğe aykırı
bulan devlet.
c) Herhangi bir dîni resmen benimsemeyen, bütün dinlere ve ideolojilere eşit
mesafede duran, belli bir dînin kurallarını ona inanmayanlara dayatmamak
şartıyla din ve vicdan özgürlüğünün gerektirdiği düzenlemeleri yapan, dindarlara
-haklarından yoksun kalmaksızın- inançlarını yaşama imkânı veren devlet.
İslâm dîni bu üç mânâsıyla da laiklik ile bağdaşamaz; laikliği içselleştiremez,
laik İslâm ve laik müslüman olamaz; çünkü:
a) İslâm'da din ve kilise adamına mukâbil olarak bir din ve câmî adamı yoktur;
yani hiçbir müslüman dünya ile onun nimetleri ve işleri ile alâkasını büsbütün
keserek kendini câmî ve din hizmetine veremez. Müslümanın günlük hayatı içinde
din ile dünya yanyana durur ve beraber yürür; müslüman çalışırken namaz vakti
gelir, ezan okunur, isterse câmîde, isterse (temiz olmak şartıyla) bulunduğu
yerde namazını kılar, araya hiçbir aracı koymadan duasını eder ve dünya işine
dönerek devam eyler. Hz. Paygamber (s.a.v.) devrinde daha fazla ibâdet etmek
üzere aile hayatını, istirahatı ve dünya işlerini terletmeye kalkışanlar olmuş
ancak Peygamberimiz bunları menederek kendisi gibi -kendilerini dünyaya
kaptırmadan- iki işi birlikte sürdürmelerini emretmiştir. İslâm'a göre câmîlerde
namaz kıldıran, hutbe okuyan, halka va'zeden. fetvâ veren kimseler de -herkesin
çalışarak elde edebilecekleri bilgi ve beceriler dışında- diğer insanlar
gibidirler, hiçbir ayrıcalık ve kutsallıkları yoktur, bu vazifeleri yanında
dünya işlerini yürütür ve aile hayatlarını da yaşarlar.
b) Müslümanlar bir devlet kurabildikleri takdirde bu devletin işlerine dîni
karıştırmamaları mümkün ve câiz değildir; onlar, bireysel hayatlarında olduğu
gibi toplumsal hayatlarında da, Allah'ın irâde ve rızâsını gözetmek ve izlemekle
yükümlüdürler. Böyle bir devlette kurallar oluşturulurken İslâm dîni temel
kaynaktır. Başka dinden olanlar müslüman olmaya zorlanmazlar, kendi dinlerini
tam bir din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde yaşarlar; ancak bu laiklik gereği
değil, bizzat İslâm'ın, onun temel kaynaklarının bu imkânı vermiş
bulunmasındandır. Müslüman olanlar da dîne göre yapılması gerekenleri yapma ve
kaçınılması gereken hususlardan da uzak durma konusunda -dinî bakımdan-
zorlanamazlar; çünkü bütün bunlar ibâdettir, kulluktur ve kulluk zorlama ile
olmaz; ancak kamu düzenini ve umûmî ahlâkı korumak bakımından alenî ihlâllere
karşı bazı kısıtlamalar getirilir.
c) (3.) Fert olarak müslüman ve cemâat olarak müslümanlar (bunun en büyüğü ve
siyasî bakımdan teşkilâtlanmış bulunanı devlettir) bütün dinler ve ideolojilere
karşı eşit mesafede olamazlar; birçok âyet ve hadîs müslüman olanlar ile
olmayanları, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, bunlara riâyet edenler ile
etmeyenleri... birbirinden ayırmakta ve farklı değerlendirmelere tâbî
tutmaktadır. Müslümanlara göre hak din "Allah'ın peygamberleri vâsıtasıyla
vahyettiği dindir". Bugün yeryüzünde Allah'tan geldiği gibi korunmuş bulunan tek
hak din İslâm'dır. Müslümanlar onu korumak, ona uygun yaşamak ve kimseyi
zorlamadan onu insanlara tebliğ etmek durumundadırlar; onu korumak, yaşamak ve
tebliğ etmek için de devlet dahil bütün imkânlarını kullanırlar. Ancak yukarıda
işaret edildiği gibi "dinde zorlama yoktur", "zorla dindarlık olmaz", "müslümanların
dinlerine güvenleri tamdır, rekâbet ve yarıştan yana korkuları yoktur"; bu
sebeple dünyaya açık olurlar ve kendi ülkelerini de başka inançtan olanlarla
paylaşırlar, onlara kâmil mânâda din ve vicdan özgürlüğü tanırlar, fakat her
dîne, her inanca hak (gerçek ve Allah katında mûteber) demezler, sırf insan
olmaya bağlı hakları herkese tanırken, liyâkat ve ehliyete bağlı haklarda
müslümanlara ve onların da iyi hal sahibi olanlarına bazı imtiyazlar tanır,
öncelikler verirler.
Laikliği bir rejim ve siyasî sistem ilkesi olarak benimsemiş bir ülkede,
müslümanlar da yaşamak durumunda olurlarsa, sıkıntının ve gerginliğin asgarî
düzeye inmesinin, barış ve birliğin oluşup devam etmesinin şartı, devletin,
üçüncü şık ( c şıkkı) olarak zikrettiğimiz laiklik anlayış ve uygulamasını
benimsemesidir. Bu anlayışa göre devlet bütün dinlere eşit mesafede duracak, bir
dîni resmî (devlet dîni) olarak benimsemeyecek, bir dîne ait kuralları bütün
vatandaşlarına dayatmayacaktır. Ancak vatandaşları arasında bulunan farklı
inançlara bağlı fert ve gurupların dinlerine göre yaşamalarını, din ve vicdan
özgürlüğünden eksiksiz olarak yararlanmalarını sağlayacak düzenlemeleri de
yapacaktır. Osmanlı Devleti bir İslâm (şerîat) devleti olmasına rağmen -dîni
buna imkân verdiği için- 1917 yılında çıkardığı bir aile kanununda, müslümanlar
yanında Musevîler ve İsevîler için de maddeler sevketmiş, kanunu din ve vicdan
hürriyetine halel getirmeyecek bir şekilde çıkarmıştır. Böyle bir kanun şerîat
devletine zarar vermediği gibi laik devlete de zarar vermemelidir; laik devlet
de dîni ve inancı gereği belli bir kılık ve kıyâfeti kullanmaya, belli
ilişkilerden kaçınmaya, belli şekil şartlarına uymaya mecbûr olan vatandaşlarına
bu imkânı sağlamalıdır; hiçbir kimse belli bir inancı benimsediği ve ona uygun
yaşadığı için ikinci sınıf vatandaş olmamalı ve hiçbir haktan mahrûm
kalmamalıdır. İşte gerçek demokrasi ve laiklik budur, demokrasiyi ve laikliği
kullanarak (istismar ederek) bir kısım insanları "insan haklarından mahrûm eden"
devlet ne laiktir, ne de demokratiktir; örtülü olarak despotiktir, dayatmacıdır,
belli bir ideolojinin ve yalnızca onu benimseyenlerin devletidir.
Din ve vicdan özgürlüğünün kamu alanına ve kısmen yasamaya yansıması ne "üçüncü
mânâda" laikliğe zarar verir, ne de ülkede ikilik çıkarır ve kaos doğurur; çünkü
dünyada böyle bir laiklik anlayışını benimseyen ve uygulayan ülkeler vardır,
buralarda herhangi bir problem çıkmamıştır. Milleti kamplara ayıran, birbirine
düşüren, millet-devlet bütünlüğünü bozan uygulamalar baskıcı yönetimler ve
ikinci maddede tanımlanan laiklik uygulamalarıdır.
Muhtemel riske (meselâ demokrasinin ortadan kaldırılması tehlikesine) ağırlık
verilirse, demokrasi ve özgürlükler bundan zarar görür, hattâ bazen tamamen isim
ve şekilden ibaret kalırlar; özgürlüğe ağırlık verilir ve ölçü kaçırılırsa
bundan da devlet ve millet zarar görebilir; önemli ve ideal olan dengeyi bulmak
ve korumaktır. Medenî ve demokrat dünyanın denge formülü, objektif kıstaslara
göre hemen, doğrudan ve sıcak tehlike baş göstermedikçe özgürlükleri kısma
yoluna gitmemektir, rüzgârdan nem kapıp hayatı güneşe kapalı hale getirmemektir.
Terör:
6. Terör dünyanın her bucağında, her türlü inanç veya inançsızlık gurubu içinde
bulunan, meydana gelen bir olaydır/sosyal vâkıadır. Bu sebeple terör, bir inanca
veya ideolojiye bağlı olarak ve bu bakımdan farklı tanımlanmaz; bir meşrûiyet
kriteri esas alınarak buna göre meşrû ve legal olmayan, belli nitelikli olaylar
"terör" çerçevesine alınır. Durum böyle iken Türkiye'de ısrarla teröre "İslâmî"
niteliğini yapıştıranlara, bazı hususları anlatmak veya hatırlatmanın faydalı
olacağını düşünüyorum:
Eğer bir davranış, bir tasarruf, bir eylem... İslâmî ise "İslâm'a göre meşrû,
makbûl ve güzel" demektir. Bu niteliklerin, İslâm'ın ana kaynaklarında delîli ve
dayanağı var demektir. İslâm'ı bilerek konuşanlar "terör İslâmî bir eylemdir"
demediklerine göre hariçten gazel okuyanlar bu hükmü nereden çıkarıyorlar?
"İslâmî terör"den maksat, kendilerini müslüman olarak tanımlayan bir gurubun
ortaya koyduğu terör eylemi ise buna da İslâmî demenin anlamı yoktur; çünkü bir
gurup bütün müslümanlar demek değildir ve bir gurubun -varsa- yorumu İslâm
bütününe izâfe edilemez.
Müslümanlara zulmedilmesi, din özgürlüklerinin kısıtlanması, maddî ve manevî
değerlerinin gasp edilmesi durumunda, bu zulmü ortadan kaldırmak için başka bir
çarenin kalmaması halinde, zulüm odaklarına karşı kanunsuz eylemlerin (buna
terör denilirse bu mânâda terörün) câiz olup olmadığı İslâm âleminde tartışılan,
müspet ve menfî cevapları olan bir konudur. Bunu şartları oluştuğunda câiz
görenlere göre ortada, zarûrete dayalı bir meşrû müdafaa vardır, meşrû müdafâa
evrensel bir kavramdır, onu da İslâm'a maletmenin, "İslâmî" demenin bir anlamı
yoktur.
Özellikle masûm insanlara, yaşlılara, kadınlara, çocuklara; suçlu suçsuz ayırımı
yapmadan cana, haklı haksız farkı gözetmeden mala (bu ayırım ve gözetme ancak
selâhiyetli makam tarafından ve hukuk içinde yapılabilir) yönelik terör bir
insanlık suçu olduğu, nereden ve kimden gelirse gelsin ona karşı bir nefret
doğurduğu için İslâm ile terörün yan yana zikredilmesi, bütün müslümanları
üzmektedir. Bunu ısrarla yapanlara karşı "Acaba insanları İslâm'dan nefret
ettirmek mi istiyorlar?" şeklinde bir şüphenin doğmasına sebep olmaktadır.
Zihinlerde hâsıl olan bir başka tereddüt de, terör ile İslâm'ı yanyana
zikrederek, bir müslüman gurubun amacına ulaşmak için teröre başvurmasını (eğer
böyle ise) bahane ederek, samîmî dindarların özgürlüklerini kısıtlamak için
zemin ve gerekçe hazırlanmasının sözkonusu olup olmaması ile ilgilidir. Şunu
unutmamak gerekir ki, şiddet olaylarını asgarî boyutlara indirmenin çarelerinden
biri de toplumdaki gerginlikleri gidermek, baskıları azaltmak, zorunlu hale
gelmedikçe özgürlükleri sınırlamaktan uzak durmaktır. Sınırlama gerekçesi
kılınan tehlikenin, "açık, yakın veya fiilî" olması şarttır. Rüzgârdan nem kapma
psiklolojisi aşırı tedbir getirir, aşırı tedbir korumaz, hattâ bazen hasta eder
ve öldürür. Toplum vicdanının mahkûm ettiği her eylem, devlet tarafından yok
edilmese bile devam imkânı bulamaz, böyle bir eylem karşısında devletin aldığı
tedbir de toplum vicdanınca onaylanır. Toplumun onaylamadığı kısıtlamalar ve bu
mânâda tedbirler ise yalnızca tedirginlik, gerginlik ve itâatsizlik doğurur.
Muhâlefet
7. Hz. Peygamber (s.a.v.) İslâm dînini vahiy yoluyla Allah'tan alıp,
yakınlarından başlayarak insanlara tebliğ etmeye koyulduğu günlerden itibaren,
bu dînin müminleri yanında muhâlifleri de olmuştur.
Muhâlifler açık ve gizli olmak üzere ikiye ayrılırlar; gizli muhâlifler
münafıklardır, müslümanlara karşı takıyye yapan, gerçek inancını ve tavrını
gizleyen inkârcılardır. Her iki gurup da, bir din olarak İslâm'a muhâlif olanlar
ve -İslâm'ı benimsemekle beraber- belli bir anlayış veya temsiline muhâlif
olanlar şeklinde ikişer kısma ayrılabilir.
İslâm'ın muhâliflerinin bir kısmı muhâlefetlerini fikir ve inanç olarak muhâfaza
ederler, ancak karşı tarafın farklı inanmasına ve yaşamasına müsâmaha
gösterirler; bunlarla bir topluluk oluşturup beraber yaşamak üzere anlaşmak,
farklılık içinde bir çeşit birliktelik kurarak toplum hayatını paylaşmak
mümkündür. Diğer kısmı ise baskıcı ve tektipçidir, karşı tarafa, farklı inanca,
düşünce ve hayata tahammülleri yoktur, bazı araştırmacıların tesbitlerine göre
bunlar, tarih boyunca en az yüz kere, müslümanları yok etmek ve İslâm'ı ortadan
kaldırmak üzere plân yapmış, eyleme geçmişler, ancak muvaffak olamamışlardır.
İslâm dîni bu saldırgan ve baskıcı muhâliflerine karşı ve bunlar bulunduğu için
cihadı meşrû, gerektiğinde farz kılmıştır. Bu çeşit muhâliflere karşı
kendilerini koruyabilmek için müslümanların güçlü ve aktif olmaları kaçınılmaz
görülmüştür.
İslâm'ın muhâliflerini guruplar halinde ve kendilerine karşı alınacak tedbirleri
de açıklayarak, şöyle tanımlamak mümkündür:
İslâm'ın bütününe açıktan karşı olan, İslâm'ı bir din olarak benimsemeyen
kimselere "kâfir" denir, halk dilinde bu kelimenin karşılığı "gâvur"dur.
Kâfirler ister başka bir dîne inansınlar, ister hiçbir dîne inanmasınlar
müslümanlar onları, İslâm'a girmeleri için zorlayamazlar, onlar saldırmadıkça
saldıramazlar, din ve vicdan hürriyetlerini engelleyemezler. Ülkenin içinde ve
dışında olan kâfirlerle güvenlik anlaşması yaparak yaşarlar, ihanet etmeleri
ihtimâli karşısında uyanık olurlar.
Kâfirlerin -Kur'ân'a göre- en kötüsü münafıklardır, bunlar kendilerini
gizledikleri için şerlerinden emin olmak, zararlarını engellemek çok zordur.
Hemen her zaman müslümanlar en büyük darbeyi bunlardan yemişler, bunların açık
düşmanlarla işbirliği yapmaları sebebiyle, büyük zararlara ve kayıplara marûz
kalmışlardır. Kimsenin kalbini (beynini) yarıp içindekini görmek mümkün olmadığı
gibi, insanların gizlisini araştırmak da câiz değildir. Ancak bir kimsenin veya
gurubun yapıp ettiklerine bakarak bir kanâate varmak, eğer güçlü delîller var
ise onlara karşı tedbirli olmak mümkündür ve gereklidir. Kuvvetli şüphelerin ve
tehlikenin bulunması halinde araştırma da yapılabilir.
İçeriden muhâlifler, müslüman oldukları veya "müslüman olduklarını sandıkları"
halde inanç, düşünce ve eylem olarak sahîh İslâm'a ve bunun mensupları olan
müslümanlar çoğunluğuna karşı olanlardır, bunların anladıkları, temsil ettikleri
ve yaşadıkları İslâm'ı kabûl etmeyen, farklı bir İslâm anlayışını veya İslâmî
yaşayışı benimseyen fertler ve guruplardır. "Sahîh, doğru, Hz. Peygamber
(s.a.v.) ve ilk dönem müslümanlarının anladıkları ve yaşadıklarına uygun bir
İslâm anlayış ve yaşayışını benimseyen çoğunluğun" Bid'atçılar ve sapıklar (ehlü'l-bid'a
ve'd-dalâle) diye isimlendirdiği bu "azınlıkta veya marjinal kalan" guruplara
karşı da, onlar saldırmadıkça, kamu düzenini bozmadıkça, başkalarının inanç ve
düşünce hürriyetlerine zarar vermedikleri sürece dokunulmaz, her iki taraftan
câhil ve mutaassıp kişilerin, gurupların haksız davranışları bir yana
bırakılırsa tarihte de dokunulmamıştır. Bütün bu guruplarla iyi niyetle, edep ve
usûl içinde kalarak tartışmak, inanç ve düşünceyi karşı tarafa aktarmak ve
savunmak, normal insan ilişkileri kurmak, arkadaş, iş ortağı, komşu... olmak
elbetteki serbesttir.
Zamanımızda müslümanım ve bu konuda yeterli bilgim de var diyerek ortaya çıkan,
ancak düşünceleri ve eylemleri (yapıp ettikleri) bakımından yukarıdaki
kısımlardan birine sokulmaları kolay olmayan kimseler vardır. Bunlardan
bazılarının İsam adına ileri sürdükleri düşünce ve anlayışları, sahîh olsun,
sapık olsun klâsik bir İslâm anlayışı içine yerleştirmek mümkün olmamaktadır.
Müslümanların bunlara karşı da uyanık ve dikkâtli olmak gibi bir yükümlülükleri
vardır. İslâmî ilimleri okumamış, bu konularda bilgisi yetersiz olanlar, İslâm
adına konuşanların inanç, ahlâk ve iyi niyetlerinden emin olduktan sonra
ehliyetlerini (ilmî yeterliliklerini) bu işin ehli olanlardan sorarak öğrenmeli,
ancak bunlardan müspet değerlendime aldıktan sonra onları dinlemeli ve
güvenmelidirler.
Vücûdumuz tedâviye muhtaç olduğunda her doktorum diyene, bürosuna doktor
tabelası asana gitmiyoruz, erbâbından sorarak önce doktorum diyen kimsenin,
ilmî, ahlâkî ehliyet ve tecrübesinden emin olmak isitiyoruz, sıra dînimize
geldiğinde de aynı hassasiyeti göstermeliyiz, samîmî olarak yanlış yolda
olanlara karşı da, dînin ticaretini yapanlarla, kalemini ve düşüncesini
satanlara karşı da - bu ikincilere karşı daha çok- uyanık olmalıyız.
Geçmiş zamanda müslümanların ülkelerinde hem gayr-i müslimler, hem de itikâd
veya siyasî görüş bakımından çoğunluktan ayrılan, farklı düşünen, farklı yaşayan
müslümanlar olmuştur. Gayr-i müslimler devlete vergilerini ödedikleri ve ihanet
de etmedikleri sürece geniş hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamışlardır.
Müslüman muhâliflerin ilk örneği Hâricîlerdir. Hz. Ali Sıffîn savaşında
ihtilâfın hakemlere götürülmesi teklifini kabûl edince, bir gurup bunun Kur'ân'a
aykırı olduğunu iddia etmiş, Hz. Ali ve tâbîlerininin kâfir olduklarını ilân
etmiş, onlara karşı düşmanca bir tavır içine girmişlerdi. Her yerde aleyhte
propaganda yaparlardı. Bir gün Hz. Ali câmîde halka hitap ederken ayağa kalkıp
"Hakem Allah'tır, hüküm Allah'a aittir" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali
onlara şöyle seslendi: " Dediğiniz doğrudur, ancak siz bu sözü saptırıyor, bâtıl
dâvânıza delîl kılmak üzere kullanıyorsunuz. Siz bize saldırmadıkça, fiilen
haklarımızı çiğnemedikçe biz de size dokunmayız, sizi câmîye gelmekten
menetmeyiz, bizimle birlikte düşmana karşı savaşırsanız elde ettiklerimizden siz
de payınızı alırsınız" Hz. Ali'nin bu sözleri, uygulamada bir kanun gibi olmuş,
muhâlifler bu esaslara göre muamele görmüşlerdir.
Müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği şehirlerde gayr-i müslimlerin, yortu
günlerinde süslenmiş haçı ilâhiler eşliğinde gezdirmek gibi bazı merâsimlerine
kısıtlama getirilmiştir; bunu sebebi müslümanların etkilenmesini engellemek ve
âsâyişi korumaktır. İçinde oturanların çoğu veya tamamı gayr-i müslim olan
yerlerde böyle kısıtlamalar da yapılmamıştır. Müslümanlar açıkça oruç yemek,
şarap içmek gibi bir ihlâlde bulunurlarsa buna izin verilmemiş, engellenmiş ve
cezâlandırılmışlardır; ancak bunun da gerekçesi insanları zorla müslüman kılmak
ve ibâdet ettirmek değil, kötü örnekliği engellemek ve kamu düzenini korumaktır.
Evinin içinde, gizli olarak bu ihlâlleri yapan kimselerin üzerine gidilmemiş,
evlerin gözetlenmesi, gizliliklerin ortaya çıkarılması yasaklanmıştır.
Bugün Türkiye'de ve benzeri İslâm ülkelerinde şehirleri ayırarak ve yalnızca
veya çoğunlukla müslümanların oturduğu şehirlerde farklı düzenlemeler yaparak,
dinî hayatı korumak imkânsız hale gelmiştir. Esasen dünya küçülmüş, bir küçük
radyo veya televizyon ile bütün dünyada olup biteni görmek ve bilmek mümkün hale
gelmiş, engellenemez olmuştur. İran, Suudî Arabistan gibi ülkelerde bile halkın,
dünyada olup biteni görüp öğrenmesine mânî olunamamıştır. Şu halde müslümanların,
dinî hayatlarını ve ahlâklarını korumak için -farklılarla birlikte, onlara
tahammül ederek yaşarken- işe yarayacak başka usûllere, tedbirlere, yöntemlere
ihtiyaçları vardır; bunları bulmak ve açıklamak da âlimlere, eğitimcilere
düşmektedir. Tasavvufta bir terim vardır, "halvet der encümen: kalabalık içinde
yalnızlık". Bu kavramın, eğitime aktarılması, çevreden olumsuz etkilenmenin
asgarî boyutlara indirilmesi bir hedef olmalıdır.
Farklı inanan ve yaşayan insanların da müslümanlara tahammül etmeleri, kendi hak
ve özgürlüklerine dokunulmadıkça, farklı bir İslâmî hayat yaşayan kimselerin din
hürriyetlerine dokunmamaları, hem insan haklarının gereğidir, hem de farklıların
huzur içinde bir ülkede yaşamalarının kaçınılmaz şartıdır.
Aile
8. Aile ilişkileri bakımından üç anlayış ve uygulamayı birbirinden ayırmak
gerekiyor: Teorik İslâm, geleneksel hayatımız ve modern dünya.
Kitapta (Kur'ân'da, hadîslerde) anlatılan, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından
örneklendirilen aile kuruluş ve ilişkileri hem fıtrata (insanın yaratılışına ve
var oluş amacına) uygundur, hem de topluma yeni katılan bireylerin amaca uygun,
sağlıklı bir şekilde sosyalleşmesine elverişlidir. Aile, aksine bir zarûret
bulunmadıkça karı koca ve çocuklarından oluşur. Karı ve kocanın ana babaları
varsa bunların ayrı evlerde oturmaları ve orada bakılmaları gerekebilir. Erkek
çocuklar büyüyüp evlenince ayrı ev açarlar, kızlar da kocaya giderler. Aile
reisi babadır; babanın reisliği bir düzenleyicilikten, aile düzenini koruma
sorumluluğundan ibarettir. Reisin yetkilerini ve ödevlerini bir yandan Kitap
(hukuk, kanun), diğer yandan örf ve âdet sınırlayıp belirlemektedir. Müminlerin
diğer işlerinde olduğu gibi aile yönetiminde de reis, aile fertleriyle danışma
yapacaktır. Aile fertleri arasında sevgi, saygı, şefkât, dayanışma, adâlet ve
paylaşma esasları hâkimdir. Bu sosyal ve ahlâkî esaslar yalnızca dar aile içinde
değil, halka halka genişleyen büyük aile içinde de geçerlidir.
Geleneksel İslâm aile düzenini yalnızca kitaptaki İslâm belirlememiş, hem eski
kültürlerden ham de komşu kültürlerden taşınan birçok unsur devreye girmiştir.
Genellikle sıkı bir babaerkillik, sınırsıza yakın bir erkek hâkimiyeti, evin
içinde veya ailenin işinde bulunan, buralarda çalışan, itâatkâr, tâbî bir
kadınlık sözkonusudur. Aile kuruluken de bozulurken de kadına sorulmaz, sorulsa
bile irâdesi geçerli olmaz, son söz aile büyüğü erkeğe aittir.
Modernleşmiş aileler nerede ise bir karı bir kocadan oluşacak kadar daralmıştır.
Çocuklar ilk fırsatta bağımsızlıklarını ilân etmekte, imkân bulurlarsa evden da
ayrılmaktadırlar. Aile fertleri arasındaki ilişki ne kadar mümkünse o kadar
özgürlüğe dayanmaktadır. Çocuk terbiyesi daha ziyade beden ve rûh (psikolojik)
gelişmesine, maddî istikbâl teminine yöneliktir, ahlâk, din ve tefekkür eğitimi
unutulmuş gibidir.
Kimliklerinde İslâm ağır basan aileler kentli iseler, her üç aile tarzından da
izler taşımakta, bir mânâda kozmopolit bir yapı kazanmış bulunmaktadırlar. Altı
kaval üstü şişhane kabîlinden manzaralar mebzuldür. Birden fazla kadınla
evlenmek, kadına itâat baskısı yapmak istediklerinde şerîatı hatırlayan babalar,
diğer sorumluluk ve yükümleri sözkonusu olduğunda yan çizmektedirler. Namazda,
oruçta, hacda, umrede takvâyı oynayanlar, kendilerine ve çocuklarına eş, okul ve
eğitim tarzı seçerken moderne yönelmektedirler. Köylülerde geleneksel aile
tipinin izleri daha göze çarpar durumda olmakla beraber, medyanın etkisi dağları
aşmakta, ücra köşelere ulaşmaktadır.
Eğitim ve tebliğ
9. Çağımızda bütün alanlarda değişim çok hızlanmıştır. Özellikle öğrenim ve
eğitimleri yetersiz olan ana babalar, çocuklarını kuşatan şartları anlama,
değerlendirme, buna bağlı olarak sağlıklı bir iletişim kurma, eğitim yöntemi
oluşturma konusunda yetersiz kalıyorlar. Ana babaların çok okumaları,
dinlemeleri, düşünmeleri ve danışmaları gerekiyor. En önemlisi de küçük
cemâatler oluşturmaktır. Aileler üçer beşer guruplar yapmalı, bu guruplara dahil
fertler (erkekler, kadınlar, çocuklar) birbirleriyle düşüp kalkmalı, sosyal,
ekonomik, kültürel ilişkilerini yoğunlaştırmalı, ortak değerlerini koruyarak
gelişme yolunda yardımlaşmalı ve dayanışmalıdırlar. Bu guruplar arasında
yapılacak işbirliği ile okul, şirket, vakıf, dernek, kulüp gibi kurumlaşmalar da
gerçekleştirilmeli, bize ait güzellikleri başkalarına da sunmak için ibâdet
vecdi ve şuuru içinde yarışılmalıdır.
İslâmî holdingler
10. "İsâmî holding" yerine kimlik ve kişiliğinde İslâmî değerler ağır basan veya
kendilerini böyle tanıtan fertlerin ve gurupların kurdukları şirketlerden ve
holdinglerden söz etmek bana daha uygun geliyor. Bu holdinglerin çoğu, günün
şartlarına ve icaplarına göre kuruluyor ve işletiliyorlar. Pek çoğunda bir din
âliminin danışmanlığına başvurulmadığını biliyorum. Faiz, içki yasağı gibi çok
bilinen konular dışında, İslâm'ın genel olarak ekonomiye, özel olarak ticarete
bakışını, bu faâliyetlerden beklentisini, bu faâliyetlere hâkim olmasını
istediği ahlâkı bilen ve uygulayanları da çok değil. İslâm en çok ortak ve para
toplanırken hatırlanıyor ve hatırlatılıyor.
Emeğin hakkı kavramı çok problemli, tartışmalı bir kavram. Emeğin hakkını
evrensel ölçütlere kavuşturmak da imkânsız gibi bir şey. Aslında emeğin
hakkından önce "teşebbüsün ve sermayenin hakkı nedir" sorusunu cevaplandırmak
gerekir. Vahşi kapitalizm ahlâk, insaf, merhamet, paylaşım, adâlet, kanâat, hak
gibi kavramları ve değerleri öldürmüş, onun yerine kârın maksimize edilmesi,
pazarın genişlemesi, tüketimin arttırılması, emeğin ucuzlatılması gibi kavram ve
değerleri getirmiştir. Bunlara rekâbet zarûretini de eklediğimiz zaman İslâmî
holdinglerin hareket alanları da epeyce daralmaktadır. Yine de bunlardan,
ötekilere göre daha âdil, ahlâkî, paylaşımcı, hak tanıyıcı, kanâatkâr
davranışlar ve uygulamalar beklemek hakkımızdır. Bunlar beklenirken bazılarının,
ötekilerden daha katı, merhametsiz, gaddar uygulamalara girmeleri sinir ve moral
bozucu olmaktadır.
Ahlâk
11. "İslâm güzel ahlâktır, erdemler bütünüdür" desek abartmış olmayız.
Peygamberimiz (s.a.v.) "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim"
buyurmuştur. İbâdetlerin amacı Allah'a yakınlık elde etmek, âhirete yatırım
yapmak ve güzel ahlâk eğitimi almaktır. Oruç tutan ama sabretmesini bilmeyen,
namaz kılan ama işinde gücünde Allah'ı aklına bile getirmeyen, Kur'ân okuyan
fakat Kur'ân ahlâkından nasibi olmayan, sakalı düzgün, fakat ticaret ahlâkı
bozuk olan kimselerin ibâdetleri bir mânâda boşa gitmiş sayılır; başka bir
deyişle bu İslâmî kimlik nişanları yarın ondan dâvâcı olurlar. Bugün
müslümanların servet, şehvet, iktidar, çeşitli kazançlar ve kayıplar gibi
alanlarda ve konularda imtihanı kazanamadıkları, sınıfta kaldıkları, tavizler
verdikleri, ahlâkî olmayan uygulama ve eğilimlere girdikleri bir gerçektir.
"Diğerleri çok mu iyi?" şeklindeki bir soruyu abes buluyorum; çünkü İslâm,
diğerlerini beğenmediği, ıslâh etmek istediği için gelmiştir, onu din olarak
benimseyenler kendilerini, ötekilerle değil, din ve ahlâk kahramanlarıyla
mukâyese edebilirler.
İletişim ve medya
12. Medya ile ilgili sorunuz, bizim gibi kişiliklerin medyadaki yerleri ile
ilgili bir başka tartışmayı hatırlattı. Televizyon ve gazeteler din alanında
uzmanlaşmış veya konuşan kimselere teklif de bulununca iki farklı yaklaşım
ortaya çıktı: 1. Bu bir fırsattır, gazete, T.V. farkı gözetmeden konuşalım,
yazalım, bu sâyede farklı hedef kitleleri oluşturalım, daha geniş kitlelere
ulaşalım. 2. Hayır, bunlar iyi niyetli değil, bizi yem olarak kullanıyorlar, bir
taşla birçok kuş vuruyorlar, kendilerini meşrûlaştırıyorlar, bizim insanlarımıza
ulaşıyorlar, belge kişilerimizi yıpratıyorlar... oyunlarına gelmeyelim. O gün bu
gün ben seçim yapma yolunu tuttum, her çağırana gitmedim.
Müslümanlar sinema başta olmak üzere sanatı ve medyayı kullanmaya karar verince
de benzer bir tartışma ortaya çıktı. Hem sinema hem ilmihale riâyet bir arada
olmuyor, hem televizyon yayını hem de dinî sansür bir arada yürümüyor. Önce
"sanatın medyanın kullanılması gerekli mi, zorunlu mu, olmazsa olmaz mı"
sorusuna cevap verilecek. Bu sorunun cevabı "Evet" olursa zarûret hükmü devreye
girecek ve ölçüyü kaçırmadan zarûrî olduğu kadar mahzurlu şeylere de yer
verilecek. Cevap "Hayır, zarûrî değil, olmasa da olur" şeklinde ise bu alanlara
hiç girilmeyecek.
Küçülen dünyada, kirlenmemiş bir havanın bulunması/solunması imkânsız hale
gelmiş bir atmosferde insanlardan uzak yaşamak, nefes almadan hayata devam etmek
mümkün değildir. Korunarak yaşamak için yeni ve uygun mekânizmalar oluşturmamız
şarttır. Eğitimcilerimiz, her yaşta, durumda ve meslekte en az kirlenerek ve
belli metodlarla hemen temizlenerek, hayata nasıl devam edebileceğimizin usûl ve
formüllerini keşfetmek durumundadırlar. Benim ısrarlı teklifim dar cemâat
dayanışmasıdır. Üç beş kişinin ve ailenin oluşturacağı küçük dünya, büyük
dünyayı mağlup edebilir; yani etkisine sıfırlayabilir. Küfrün ve ahlâksızlığın
kol gezdiği toplumlarda yaşanan ihtidâ olayları ve tertemiz dinî hayat örnekleri
bunun başarılı olabildiğini göstermektedir.
Gençler
13. Müslüman genç için de ilk söyleyeceğim şey, seçeceği iyi arkadaşlarla küçük
bir dünya oluşturmalarıdır. Bu küçük ülkelerinde, uygun kimselere danışarak
kendilerine mahsus bir öğrenme ve eğitim programı yapmalı ve bunu, en azından
kendilerine dünyada istikbâl sağlayacak programlar kadar ciddî ve ısrarlı olarak
uygulamalıdırlar.
Dinî guruplar
14. Dinî cemâatlerin korunma bakımından bir zırh oluşturduğunda şüphe yoktur.
Ama gelişme sözkonusu olduğunda cemâatler, sorgusuz süalsiz teslim olmuş
mensupları için ciddî bir engel teşkil etmektedir. Küçük cemâatten maksadımız,
"karizmatik liderli, kendine göre kurallı, özel kitaplı geniş cemâatler"
değildir. Küçük cemâatlerde karizmatik lider yoktur, olsa olsa biraz daha fazla
bilen ve iyi uygulayan hocalar, geçici başkanlar vardır. Tek kitap Kur'ân, tek
örnek Allah Resûlüdür (s.a.v.). Her imam, her âlim, her lider her şeyh hatâ
edebilir, günah işleyebilir. Bu ölçüler içinde her İslâm büyüğü okunur, her
kitaptan usûlünce yararlanma yoluna gidilir. Kur'ân ve Sünnet insanlara ve
insanların yorumlarına göre değerlendirilmez, aksine insanlarınki Kur'ân'a ve
Sünnete göre değerlendirirlir.
Bir yolu ve çaresi bulunur da cemâatler -hak mezhepler ve tarîkatlar gibi- birer
meşrû okul haline getirilir, demir perdelerle birbirinden ayrılmış, mensupları
birbirine yabancılaşmış ülkeler, toplumlar olmaktan çıkarlarsa zararları azalır,
faydaları artar. Bunun olabilmesinin ilk şartı, cemâatleşmenin hâkim motifinin
menfaat değil, Hakk'a hizmet olmasıdır.
28Şubat
15. Yirmisekiz Şubat süreci, çok partili demokrasinin başlamasıyla başlayan ve
gittikçe genişleyen dinî özgürlükler ve etkinliklerden rahatsız olan
"seçkinlerin, aydınların, jakobenlerin, toplum mühendislerinin, yetkiyi
kendilerinden almış despotların" sermayeyi, medyayı, siyaseti ve zinde güçleri
arkalarına almayı başararak, müslümanların kazanımlarını geri alma
operasyonlarıdır. Bahane "irticâî faâliyet"tir. Anayasayı, parlamentoyu,
demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini askıya almanın gerekçesi olan bu
"irticâ" tanımsızdır; adı bilinen, kendisi meçhul olan bir öcüdür. Alınan
tedbirlere bakarak bir tanımlama yapmak gerekirse "namazlı, niyazlı, harama
helâle karşı titiz bir dindarlık" derecesidir. Bu derece dindar olanların dahi
kamu hizmetinden ve etkili faâliyetlerden uzaklaştırılmaları hedeflenmektedir.
Gerekçeyi güçlendirmek için dillere pelesenk kılınan "siyasal İslâm" bir
bahaneden ibarettir; takip ve arındırma siyasal İslâm'a değil, dindarlığa
yöneliktir.
Elbette ve kuşkusuz olarak Türkiye'de din özgürlüğü çok eksiktir. İlgili
belgelere göre eksiksiz bir din özgürlüğünün beş unsuru vardır: 1. İnanma ve
inanmama, 2. İnancını yaşama, uygulama; tek başına ve toplu olarak âyin, ibâdet
vb. , 3. İnancını ve düşüncesini açıklama, 4. Dînini öğrenme ve öğretme, 5.
Dînin ve din hayatının gerektirdiği şekilde örgütlenme. Bu unsurlardan
Türkiye'de yalnızca ilk ikisi eksik olarak vardır, diğerleri yok mesabesindedir.
Müslümanların yapması gereken şey, bu beş unsuru ile din özgürlüğünün yaşandığı
bir ülke düzeni istemek ve bunu elde edebilmek için sivil toplum örgütleri
kurarak meşrû zeminlerde mücadele etmektir.
Sorular-Cevaplar
İslâmcılık
1. "İslâmcılık" kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu adlandırma ne kadar
isabetli? İslâmcılıkla Müslümanlık arasında bir fark mı var? Siz, "Islamcı"
olarak nitelendirildiğinizde buna itirâzınız oluyor mu?
Cevap:
İslâmcılık kelimesi Meşrûtiyet döneminde "Batıcı ve Türkçü olamayan, İslâm'ı
dâvâsının merkezine alan, Batıcı veya Türkçülerin/Turancıların dünya görüşü ve
devlet/toplum tasavvurlarından farklı bir görüş ve tasavvura sahip bulunan
kesim" mânâsında kullanılıyordu. Bugün ise kemalist, çağdaşçı, milliyetçi, solcu
gibi kavramların karşısında, bunlara alternatif düşünce ve hareket için
kullanılıyor. Şu halde İslâmcı terimi, siyasî ve ideolojik bir kavrama sahip
bulunuyor. İslâm, beşerî tefekkürün ürünü olan diğer ideolojilerin ve dâvâların
karşısına konduğunda mâhiyet ve değer bakımından da onlarla eşit bir seviyeye
indirilmiş, çerçeveye sokulmuş oluyor.
Yukarıda tanımlanan İslâmcılık ile müslümanlık arasında fark vardır; meselâ
bugün Türkiye'de Türkçü/Milliyetçi/Ülkücü diye bilinen, böyle adlandırılan
kesimin bireylerinin kahir çoğunluğu müslümandır, ama İslâmcı değildir. İslâmcı,
ideolojisini ve siyasî projesini, kendi anlayışı çerçevesinde İslâm'a
dayandırmaktadır. Bir teze göre Batılı veya başka bir yabancı modele İslâm
elbisesi giydirmekte, bilerek bilmeyerek onu İslâm düzeni/modeli olarak takdim
etmektedir. Meselâ aynı zamanda müslüman olan Türkçü ise siyasî
projesini/modelini, Türk, İslâm ve Çağdaş değer ve kuralları mezcederek (böyle
yaptığını söyleyerek, zannederek) oluştumakta, iddiasına göre İslâm'a aykırı
olmayan ama Türk modeli olan bir yapı ortaya koymaktadır. Öte yandan o İslâmcı
ile bu Türkçü/milliyetçi câmîde, düğünde, cenazede, hacda, umrede, birçok hüzün
ve neşe münasebetlerinde bir arada, aynı safta bulunmaktadırlar.
Bana "İslâmcı" dediklerinde, ister Meşrûtiyet dönemindeki, ister günümüzdeki
mânâsında İslâmcılık ile kendi dâvâm ve konumum arasında bir aynılık ve âidiyet
ilişkisi kuramıyorum. Ama benim de -karıştırma sakıncası olmasaydı- İslâmcılık
diye adlandırabileceğim bir dâvâm vardır, bu dâvâ şuurlu bütün müslümanların
ortak dâvâsıdır ve bu tanımlamada İslâmcı ile müslüman aynı kimliktir. Bana göre
İslâmcı, müslümandır, müslüman da düşünce ve inançtan davranışa, ferdi hayattan
ictimâi hayata kadar bütün alanlarda, ilişki ve eylemlerde Allah'ın irâde ve
rızâsını gözeten, buna aykırı bir inanç, düşünce ve eylem içinde olmamayı
hayatının gâyesi edinen kimsedir. Benim İslâmcım dünyayı tanır, başka inançlar,
dünya görüşleri, hayat tarzları hakkında doğru bilgi sahibi olur, ancak bunları
büyütmez, kendini hiçbir alanda geri ve aşağı görmez, "iyi kötü, ileri geri,
güzel çirkin" değerlendirmelerini kendi ana kaynaklarına, değer ölçütlerine göre
yapar, kendine ait değerlendirmelerde -herhangi bir alanda- geçer not alamazsa
kusuru kendinde arar, telâfiyi kendi ölçütleri ve dinamikleri ile
gerçekleştirmeye yönelir. İslâmcı/müslüman vahye ve İslâm aklına dayanır, beşerî
ve tarihî katkısı olan kurum, değer ve kuralların eskiyeni olursa bunları yine
kendine ait araçlarla yeniler (tecdid ve ictihad eder).
2. Bir de "dindar" kavramı var. İslâmcılık kelimesinden rahatsız olanlar dindar
demeyi tercih ediyor; fakat biliyoruz ki dindarlık da çeşitli derecelerde
yaşanabilir. Meselâ siz, bu memlekette Müslüman olan yüzde 90 küsurluk kesimin
aynı zamanda belli ölçüler ve dereceler içinde dindar olduklarını söylüyorsunuz.
"İslâmcılık" daha çok siyasî bilince işaret ediyor olmalı?
Cevap:
Yaygın mânâsıyla İslâmcılığın daha ziyade siyasî bilinçle ilgili olduğuna
yıkarıda işaret edilmiş oldu.
Dindarlık kavramı, kişi ile din arasındaki bire bir ilişki ile ilgilidir. İslâm
âlimlerine göre iman ile amel arasında sıkı ilişki bulunmakla beraber, bu iki
kavram birbirinden farklıdır ve ikincisi, birincinin olmazsa olmaz şartı
değildir; yani kişi, amel etmese, namazı, orucu, haccı olmasa, bazı günahları
günah bilerek işlese bile mümin olabilir. Dînin hüküm ve kurallarına aykırı
davrandığı için bunun dünyada ve âhirette cezâsını görebilir, ama her şeye
rağmen imanını korur ve Rabbine, bu iman ile kavuşursa ebedî kurtuluştan da
nasibi olur, bir zaman gelir cennete girer. Dindarlık her şeyden önce bir amel,
inanç ve düşünceyi uygulama, hayata geçirme meselesidir. Amelsiz veya amelî
asgarî düzeyde olan müslümanlara/müminlere dindar denmiyor. Dindar miminler de
amellerinin keyfiyet ve kemmiyetine göre "az veya çok" dindar oluyorlar.
3. Son yıllarda "İslâmcılar"ın, başka bir ifadeyle siyasî bilince sahip
Müslümanların dindarlıklarında bir azalma olduğu gözleniyor. İslâm'ın siyasî
yönüne vurgu yapan insanların bir kısmının dinî pratikleri daha az yaşadıkları,
dinî hassasiyetlere daha az riâyet ettiği gözleniyor. Bu tespitlere katılır
mısınız; bu durumu nasıl yorumlarsınız?
Cevap:
Meşrûtiyet dönemi İslâmcılarının hayatlarını araştırdığınızda, onlar arasında da
dinî pratikleri eksik olanları görürsünüz. İslâmcılık inanç, siyasî tasavvur ve
şuurla ilgili olduğu için bu bakımdan eksiği olmayan İslâmcılar, dindarlık
yönünden eksiklikler, kusurlar, ihmâller içinde olabiliyorlar.
Günümüze yakın zamanlarda biraz kavram değişikliğine de uğrayan İslâmcılığın
mensupları, temsilcileri de böyle. Bunların amelce kusurlu olanlarının kusur
gerekçeleri farklı; kimi eğitim almamış, kimi yaptığı "İslâmcılık" faâliyetini
cihad ve en önemli/öncelikli amel olarak biliyor, diğer kusurlarını bunun
örteceğini düşünüyor, kiminin de İslâm anlayışı bu gibi kusurları kusur
saymıyor.
Benim ilk işaretlerini almaya başladığım bir değişim ve gelişim de İslâmcılık
anlayış ve uygulaması alanında gerçekleşiyor, bu değişim, İslâmcılığın yaygın
anlamından benim İslâmcılık tanımlamama doğru oluyor. İslâm ile siyaseti ve
ideolojiyi aynılaştıranlar, İslâm'ın siyaset ve ideolojiyi aştığını bilmeyenler
bunun hatâlı olduğunu anlamaya başladılar. Türkiye'de siyasetin kendi kuralları,
kadroları ve söylemi ile, İslâmcılığın, müslüman kalma ve yaşama mücadelesinin
de kendi mâhiyetine ve amacına uygun kurallar, söylemler, yöntemler ve
kadrolarla yapılması gerektiği anlayışına doğru bir gelişmenin rüzgârını
almaktayım.
4. Dinî pratikler açısından son yıllardaki gevşemenin daha çok İslâmcıların
içgelişme/ değişmesinden mi; yoksa dışarıdan/ yukarıdan yapılan müdahalelerin
etkisinden mi kaynaklandığı söylenebilir?
Cevap:
Dinî pratiklerden namaz, oruç, hac, umre, zekât, cemâat vb. kastediliyorsa benim
tesbitlerime göre bu alanlarda bir gevşeme yok, hattâ başka mahrûmiyet ve
baskılara bir tepki olarak zaman zaman yoğunluğu değişen bir artmadan da söz
edilebilir. Müslümanların hak ve özgürlük alanlarını genişletmek için yapılan
mücadelede gevşemeden söz ediliyorsa bu doğrudur. Bana göre bu alandaki
gevşemenin sebebi, 28 Şubat sürecinde yaşananlar sonunda, insanların birçok şeyi
yeniden gözden geçirme durumuna girmiş olmalarıdır. Yapılanlar, söylenenler,
hedefler, sloganlar gözden geçirilecek, alınan sonuçlar açısından
değelendirilecek, buna göre yeni guruplar, taraftarlıklar, yöntemler, hedefler
ve söylemler benimsenecektir; böyle bir sürece girilmiştir. Bunun da bir zaman
alması, bu zaman içinde kararsızlık ve hareketsizlik görülmesi tabîîdir.
Hızlandırmak isteniyorsa hızlı düşünenlere, halkın içine girerek, ayaklarına
giderek yardımcı olmak düşüyor.
5. Türkiye'de yaşayan bir Müslümanın bugün için önceliği nedir; ya da öncelik
sırası nasıl olmalı? Daha çok eğitim mi, daha çok tebliğ mi, daha çok isyan mı,
daha çok uzlaşma mı?
Cevap:
Uzlaşma daha çok değil, hiç yoktur, olmamalıdır. Benim uzlaşmadan anladığım,
karşılıklı fedakârlıklarla, kabûl ve terklerle yeni bir sistem oluşturmak ve bu
sistemi hayata geçirmektir. Bir müslüman, kendine ait olmayan, kendi değerlerine
ve meşrûiyet ölçülerine uygun düşmeyen hiçbir şeyi alamaz, kabûl edemez,
benimseyemez, kendine ait olanı bununla değiştiremez. Laikliği örnek olarak
alalım: Bu kavram, bazı düşünce, davranış ve kurumların din dışına
çıkarılmasını, dînin bu alanlara müdahalesinin engellenmesini ifade etmektedir.
Laikliği benimseyenlerle bir masaya oturan müslümanların uzlaşması demek,
aslında dîne dahil olduğu halde bazı davranış, ilişki ve kurumların dinden
bağımsız ve tabîî bazan da ona aykırı olarak düzenlenmesine ve uygulanmasına
râzı olmaları demektir. Allah'ın kendi hükmüne, talimâtına, irâdesine tâbî ve
bağlı kıldığı konuları O'nun hükmünden dışarı çıkarmak bir müslümanın yapacağı
şey değildir. Uzlaşma, liberal İslâm adı verilen bir anlayışı benimseyen ve
savunanların işidir; liberal İslâmcı, farklı okuma ve yorumlama sloganına
sarılarak her gerekli gördüğünde Kur'ân'ı yeniden yazan "yorumcu" demektir. Bu
sebeple ben, "uzlaşma" kelimesi yerine, "anlaşma veya sözleşme" kelimelerini
tercih ediyorum. Müslümanlar aynı zamanda hâkim gücü temsil ettiklerinde ülkede
temel referans İslâm (dinî delîller, kaynaklar) olur. İslâm'a inanmayanların da,
bu kaynakların tanıdığı temel insan hakları vardır, bunlar tanınır, verilir ve
birlikte yaşanır. Müslümanlar dünyada veya bir ülkede hâkim gücü
oluşturamadıklarında, kendileri olabildiğince kâmil mânâda bir din hayatını
sürdürebilmek için başkalarıyla anlaşma/sözleşme masasına otururlar. Bu masada
kabûl edilen, İslâm'da olanı değiştirmez, mevcût şartlarda mümkün olanı kabûl
mânâsına gelir; zarûrete ve maslâhata (müslümana faydalı olanı, zararlı olana
tercih etme ilkesine) dayanır.
İsyan devamlıdır. Müslüman Allah'a itâat, nefse ve şeytana isyan ile yükümlüdür;
bu yükümlülük kesintisiz olarak ömür boyu sürer; çünkü şeytanı müslüman olanlar
(yani şeytanları azdırmaktan ümit kesip teslim olanlar, nefisleri emmâre
olmaktan çıkıp râzıye ve merzıyye olanlar) nâdirdir. Dışarıdan gelen azdırma,
saptırma, hakkı ve ödevi engelleme faâliyetlerine karşı isyan da kesintisizdir;
ancak bu isyanın şekli güce ve maslâhata bağlıdır; dil ile olur, gönül ile olur,
tavır ile olur...
Tebliğ ve eğitim, tavuk ve yumurta gibidir; biri olmadan diğeri olmaz, birini
durdurarak diğeri yapılamaz; belki ağırlıkları zamana ve ihtiyaca göre
değişebilir. Bilgi ve yöntem eksikliği tebliği kötü etkilediği zamanlarda,
tebliğ -ki bu da bir eğitimdir- yapacak olanların eğitilmesine (eğitimcilerin
eğitimine) öncelik ve ağırlık verilmelidir.
6. Geçtiğimiz yıllarda onuruyla ayakta duran insanlarımızın birçoğu, sosyal ve
ekonomik durumlarında gerilemelerle karşılaştılar. Öğrenciyseler okuldan
atıldılar, memur iseler işten atıldılar ya da daha az aktif olacakları bir yere
gönderildiler, iş adamı iseler işleri aksadı. Bu durum gerek tek tek bireylerin
hayalleri açısından, gerekse bütün bir İslâmî hareketin seyri açısından
önümüzdeki 10 yılı nasıl etkileyebilir.
Cevap:
Önce onuruyla (inancıyla, ilkeleriyle, değerleriyle, taviz vermeden) ayakta
durmak yerine araziye uyanları konuşalım. İnsanlar inandıkları gibi yaşmazlarsa
yaşadıkları gibi inanmaya alışırlar. Meselâ İlâhiyât Fakültelerinde araziye uyan
bazı kızların, yalnızca mecbûr oldukları yerde başörtüsünü çıkarmakla da
yetinmeyip her yerde açtıklarını, bunun da ötesinde dinî davranış ve
yaşantılarında önemli değişmelerin meydana geldiği konusunda bilgiler alıyorum.
Bu tiplerin önemli bir kısmı pazarlık müslümanlarıdır; menfaatlerine uygun
düştüğü, yollarına engel çıkmadığı sürece belli bir İslâmî hayat ve hizmet
içinde bulunurlar, imtihan (mihnet, sıkıntılarla sınanma) devri gelince de hemen
araziye uyar, dünya menfaati öncelikli hayatlarını sürdürmeye bakarlar.
Onurlarıyla ayakta duranlar kimlik, kişilik ve ahlâklarının gereğini yerine
getirmişlerdir; bu duruşun bir bedeli varsa onu da ödemişlerdir.
"Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten"
diyen şair, onurlu duruşun bedelini ödemenin, bu duruş sahiplerini zaafa
uğratmak şöyle dursun, azim ve azimetlerini arttırdığını beliğ bir şekilde dile
getiryor. İmam-ı Rabbânî'nin sık sık tekrarladığı bir özdeyiş var: "Hükümdara
ait yükleri ancak onun at ve develeri taşıyabilir." Elbette Allah yolunda mihnet
ve meşakkatlara göğüs germe bakımından müminler aynı kâbiliyette değildir. Ama
benim beklentim, büyük çoğunluğunun daha bilinçli, azimli, fedâkâr, Allah rızâsı
öncelikli bir hayata daha yatkın hale gelecekleri, kendilerini daha hasbî ve
fahrî (karşılık beklemeden) hizmete verecekleri, kapanan resmî hizmetlerin
yerine yeni sivil hizmet alanları bulup açacakları şeklindedir. Kayıp daha
ziyade araziye uyanlar arasında olacak, kazanç ise daha çok duruşunu bozmadığı
için maddî kayba uğrayanlara ait bulunacaktır. En önemli kazanç da, maddî kayıp
korkusu azalan, bu bakımdan hür ve bağımsız hale gelen müminlerin sivil toplum
örgütleri oluşturarak, meşrû zeminlerde güçlü ve etkili hak talebini
başlatmaları ve sürdürmeleri olacaktır.
Başörtüsü yasağına karşı
7. Şu ana kadar hep başörtülü kız öğrencilerin ne yapmaları gerektiği üzerinde
konuşuldu daha çok... Peki başörtülü kızlar için neler yapılmalı? Ebeveynler ne
yapmalı, işadamları, siyasîler... ne yapmalı? (Meselâ her iş adamı, imkânları
ölçüsünde bir ya da birkaç kişinin eğitimini tamamlamasını sağlasa ya da işten
atılanlara iş sahası açsa?..)
Cevap:
Gerçekten de öyle, her soran sorumluluğu bir başkasının omuzuna atabilmek için
kaçacak delik keşfine çıkarak soruyor; "Kızlar ne yapmalı, bu devirde okumadan
olur mu, başı kapalı okumalarına izin vermediklerine göre ne yapmalılar...?"
Soruların çoğunda aranan cevap da bellidir: "Tabîî, açıp okumalılar, açıp
çalışmalılar, başka çare yok...". Bazıları da sıcak koltuklarında çaylarını
yudumlarken aç ve üşümüş olarak okullarının önünde bekleyen kızlarımız ile
onları destekleyen erkek kardeşlerini takdir ettiklerini söylüyor, "Dayanın
çocuklar, aferin!" diyorlar. Tıpkı fil ile sineklerin hikâyesinde olduğu gibi.
Bir yerde sinekler, en verimli doyum yerleri olan filin vücûdunda otlanırken
onun hortum sallaması yüzünden verdikleri kaybı ve önleyici tedbirleri
görüşmüşler, sonunda hep birlikte file hücûm ederek onu hüküm altına almaya
karar vermişler. Binlerce sinek filin üzerine konunca hayvan rahatsız olmuş,
hortumunu sağa sola bir iki sallamış, binlerce sinek telef olmuş, kalanlar hemen
kaçmışlar, yukarıda bir yerde toplanıp aşağıya bakmışlar, bir de ne görsünler,
sineklerden biri filin hortumundan içeri girmiş, bir yere tutunmuş onu dehşetli
rahatsız ediyor, fil hortumunu sallıyor ama nafile, içerideki sineğe zarar
veremiyor, yukarıdakiler bu azim ve azimetten ders alarak arkadaşlarının
yardımına koşacak yerde hep bir ağızdan sineğe bağırmaya başlamışlar: "Ye onu,
ye onu, ye onu...!" Okullarının önünde bekleşen mağdurların yanında binlerce
velî olsaydı onlar mağdur olurlar mıydı?
Kızlara ne yapmalı?
a) Onlara karşı yapılan haksızlığı ortadan kaldırmak için elden gelen -meşrû ve
makûl- bütün tedbirlere kesintisiz başvurulmalı.
b) Maddî ihtiyaç içinde olanlara bu bakımdan yardım etmeli. (Bu vesîle ile
başörtüsü mağdurlarına ikinci eş olmalarını teklif edenler varsa bunları
şiddetle kınıyorum.)
c) Analar babalar çocuklarına, başlarını açarak okumaları için baskı yapmamalı,
onlara bağladıkları maddî ümitleri varsa bunları, servet sahibi başka insanlar
karşılamalı.
d) Başörtüsü mağdurlarına hem öğrenimlerini tamamlamak hem de iş bulmak için
başka seçenekler bulmak ve oluşturmak üzere sivil oluşumlar ve teşebbüsler
yapılmalı.
e) Mağdurlar için iş ve hizmet alanları oluşturulmalı, onlara öncelik verilmeli.
8. Normal şartlar altında kadın ya da erkeğin peruk kullanmasının hükmü nedir?
Olağanüstü durumlarda, kadının peruk takması örtünme yerine geçer mi? Peruk
kullanmaya cevaz verilecek bir durum var mıdır?
Cevap:
Başı kel, yaralı bereli, görüntüsü rahatsızlık veren insanlar bu görüntüyü
kapatmak üzere insan saçı dışında malzemelerden yapılmış peruk kullanabilirler.
Başı namahreme (yabancıya, saçı görmemesi gereken kişilere) karşı örtmek için
başörtüsü yerine peruk kullanılamaz; çünkü peruk, örtüneni aynen gösteren, açık
olduğunda verdiği manzarayı ve etkiyi veren bir araçtır. Bir kadının, vücut
çizgilerini aynen veren, gösteren dar elbise (meselâ pantolon) giymesi bile câiz
değildir; içeride kalan vücûdun çizgisini yansıtan giysi câiz olmayınca,
yalnızca çizgiyi değil, şekli, rengi ve etkiyi de veren giysi elbette câiz
olmaz.
Bir bayan, güvenilir bir âlimden, içinde bulunduğu zarûret hali sebebiyle fetvâ
almış olursa onun yapacağı şey, mecbûr olduğu yerde başını açması, oradan
ayrılınca kapatmasıdır. Peruk ona da gerekli değildir. Bir bayan için zarûret
haline bir örnek verelim: Bir iş yerinde çalışan bayan oradan ayrıldığı takdirde
iş bulamıyorsa, aç ve açıkta kalıyorsa, iş yerinde de başını örterek çalışmasına
izin verilmiyorsa, örtülü olarak çalışacağı işi buluncaya kadar başını açarak
çalışabilir. Bu durumda ona günah yoktur; günah kimindir diye sorulacak olursa,
ona başını açmasını emredenlerindir, işi terk etmesi halinde iş veya aş temin
etmeyenlerindir, bu haksız baskıları ortadan kaldırmak için çalışmayanlarındır.
Zarûret böyle bireyin kendine ait bir ihtiyaçtan kaynaklandığı gibi
müslümanların cemâat ve cemiyetini ilgilendiren bir ihtiyaçtan da
kaynaklanabilir. Zarûretin takdiri, tâyini, uygulama şartları, alanı ve şekli
mutlaka işi bilen ve güvenilir kişilerle danışılarak belirlenmelidir.
Flört
9. Evlilik öncesi arkadaşlık yapmanın (flört) hükmü nedir?
Cevap:
Birbiri ile evlenmeleri câiz olan, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir
kadınla bir erkeğin arkadaşlık yapmaları bizim geleneğimizde olmadığı gibi,
dînimizde de câiz değildir. Böyle bir çiftin ilişkileri ancak tabîi ihtiyaçlar
ve zarûretler çerçevesinde bulunur ve taraflar bu tabîî ilişkiye cinsel bir
boyut katmadıkları, cinsel boyut katmasalar bile -zarûret bulunmadıkça- başbaşa
kalmadıkları sürece câiz olur. Tabîî ve zarûrî beraberliklerin, ilişkilerin daha
iyi anlaşılabilmesi için bazı örnekler vermek faydalı olabilir. Köylerde, kırsal
bölgelerde, hayvancılık ve çiftçilik yapan aileler arasında imeceler yapılır,
tarlada, ormanda, harmanda, bahçede, hasatta erkekler ve kızlar, kadınlar bir
arada çalışabilirler, yer ve içerler, iş ve durum gereği konuşur görüşürler. Bir
hocanın eğitim ve öğretim meclisinde erkekler ile kadın ve kızların bir arada
bulunmaları gerekebilir. Câmîlerde namaz kılarken erkeklerin önünde olmamak
şartıyla kadınlar ve kızlar da bulunurlar ve cemâatle namaz kılarlar, vaaz,
mevlit vb. şeyler dinleyebilirler...
Evlenmek isteyen erkek ve kızın, talip olduğu veya kendisini isteyen kimseye
alıcı gözüyle bakması, gerekiyorsa "el, yüz ve ayaklardan" başka meselâ saçını,
başını, kollarını görmesi, kezâ birlikte bir kenara çekilip -özel mekânda uzun
süre başbaşa kalmamak şartıyla- birbirlerini anlamak ve tanımak üzere
konuşmaları da -mezhepler arasında farklı görüşler bulunmakla beraber- câiz
görülmüştür. Bunların ötesinde, ergenlik çağına gelmiş erkeklerle kızların
arkadaşlık etmeleri câiz olmaz. Erkekler erkeklerle kızlar da kızlarla
arkadaşlık ederler. Bir erkeğin kız ve kadın arkadaşı, bir kadının da erkek
arkadaşı ancak hayat arkadaşı (eşi) olur.
Gizli nikâh
10. Gençlerin ailelerden habersiz evlenmesinin, "gizli nikâh" yapmanın hükmü ve
muhtemel sakıncaları nelerdir?
Cevap:
Evlenmenin din, ahlâk, hukuk, aile ve cemiyetle ilgili yönleri, etkileri,
sonuçları vardır. Evlenme akdi yalnızca cinsel ilişkiyi câiz kılmaz, bunun
yanında taraflara birçok haklar ve ödevler de yükler. Müminlerin eşleri dışında
kalan ana baba, büyükler, kardeşler ve diğer hısımlara karşı da hukuk ve ahlâk
alanına giren ödevleri vardır. Ana babaya haber vermeden, onların rızâsını
almadan evlenen gençler ana babayı derinden üzmüş ve kırmış olmaktadırlar. Bu
kırgınlıklar bazan hayat boyu sürmekte, aile ilişkileri temelden sarsılmaktadır.
Bu konu kendisine sorulan hocalar, dar açıdan (yalnızca evlenme akdinin
unsurları yönünden) bakarak câiz derken, işe bir de evlilik hukuku, aile
ilişkileri ve ahlâk açısından bakmalı, kendi kızları ve oğulları haber vermeden
biriyle evlense bunun kendilerini nasıl etkileyeceğini düşünmelidirler. Anaya
babaya haber vermeden, onlardan izin almadan, şâhitlere gizlemelerini tembih
ederek, nüfusa da kaydettirmeden evlenme akdi yapanların evlilikleri, yalnızca
cinsel ilişkiyi zinâ olmaktan çıkarsa bile -ki, bunu da kabûl etmeyen ictihadlar
vardır- evlenme hukuku, ana baba hakları ve ahlâk bakımından birçok sakınca
taşımakta ve günaha sebep olmaktadır. Önemlice sakıncalarından biri de, kızın
ayrılmak istemesine, hattâ fiilen eşini terk etmesine rağmen erkeğin onu
boşamaya yaklaşmaması, bu durumda kızın bir başkasıyla evlenmesinin imkânsız
hale gelmesidir.
Bizim tavsiyemiz, evlenmeyi zorlaştıran gelenekleri aşarak kolay ve ucuz evlenme
yollarının açılması, erkeklerin ve kızların evlenme yaşlarının öne alınması
(yirmi beş, otuz yaşlarına kadar bekletilmemesi), meselâ öğrenci iken evlenen
çifte geçim yardımı yapan hayır kurumlarının oluşturulması ve bu kolaylıklar
hâsıl olunca da ana babaya haber vererek, onların rızâlarını alarak evlenmenin
gerçekleştirilmesidir. Ana babalara düşen vazife de gelin ve damat seçiminde
önceliği çocuklarına vermeleri, ortada önemli bir engel bulunmadıkça talepleri
geri çevirmemeleridir. Gizli evlenmelerin başlıca sebepleri arasında evlenmeyi
zorlaştıran ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine de aykırı olan zorluklar,
ekonomik sıkıntılar, ana babaların anlayış göstermemeleri gibi hususların
bulunduğu unutulmamalıdır.
İkinci eş
11. Erkeklerin ikinci bir eş almalarına nasıl bakıyorsunuz?
Cevap:
Birden fazla kadınla evlenmeyi câiz kılan âyetin meâli şöyledir: "Yetimlerin
hakkına riâyet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer,
üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın... ile
yetinin; bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır." (Nisâ: 4/3).
İnsanoğlunun dünya hayatında m
utluluğu bulabilmesinin ve yaratılış amacını gerçekleştirmesinin maddî şartları
içinden ikisinin önceliği vardır: a) Aile ve cemiyet içinde sağlıklı, dengeli ve
düzenli "insanî ilişkiler", b) Âdil ve mâkûl bir "insan-servet ilişkisi". Nisâ
sûresinin ikinci âyetindenen altıncı âyetin sonuna kadar -birinci âyette önemle
tavsiye edilen aile ve akrabalık bağlarına riâyetin tabîî sonuçları olarak-
geniş ailede yetimlerin haklarından söz edilmiş, velîsi ile yetim arasındaki
şahsî ve mâlî tasarruf ilişkisi kaidelere bağlanmıştır. Aradaki iki âyette
evlilik ve mehir konularına temas edilmiştir; ancak bu temas, yetimlerin hukuku
ile ilgili kaideler koyma ve tavsiyelerde bulunma irâdesinden doğduğu için
dolaylı olmuştur. Yani meşhur teaddüd-i zevcât (birden fazla kadınla evlenme)
izni doğrudan hüküm konusu olmamış, yetimlerin haklarını korumak için bir araç
olarak ve bu münasebetle zikredilmiştir. Yedinci âyetten itibaren de servet
dağılımının en önemli unsurlarından biri olan miras hükümlerine yer
verilecektir.
İnsanoğlu bugüne kadar savaşa, tabîî felâketlere ve ölüme çare bulamamıştır. Bir
gün savaşa çare bulsa ve devamlı bir barış ortamı sağlasa bile dünya hayatını,
diğer ikisiyle beraber yaşayacağı anlaşılmaktadır. Savaşlar, tabîî felâketler ve
ölümler arkada babalarını ve analarını kaybetmiş çocuklar bırakmaktadır.
Babalarını kaybeden çocuklar (yetimler) şahısları ve malları için bir
koruyucuya, eğitici ve temsilciye muhtaç olurlar, işte bu koruyucu ve
temsilciler "velîler "dir. Velînin vazifesi yetimi görüp gözetmek, onun şahsî ve
malî menfaatini kollamaktır, yetimi himâyesi altına alan, koruyup yetiştiren
kimselere Resûlullah'ın (s.a.v.), cennette kendisiyle beraber olacakları müjdesi
vardır (Buhârî, "Talâk", 25, "Edeb", 24; Müslim, "Zühd", 42). Bunu yapmayan,
üstelik yetim malını yemeye, gaspetmeye, onu kendine ait kötü mal ile
değiştirmeye kalkışan velî, vazife ve salâhiyetini kötüye kullanmış, emanete
hıyanet etmiş olmaktadır. Temizi ve iyiyi, pis ve kötü olanla değiştirmenin bir
başka şekli de helâli bırakıp haramı, hakkı olmayan şeyi almak ve yemektir,
haramdan yararlanmaktır.
Yetimler çoğu kez velîleri tarafından evlendirilmekte, damat adayı ile şartlar
konusunda da velîlerin isteği belirleyici olmaktadır. Yetim bir başkası ile
evlendirilirken onun menfaatinin koruyucusu velîdir. Eğer yetimi bizzat velî
almak, nikâhlamak isterse bu takdirde onun koruyucusu yoktur, şartları
belirlemek de - aynı zamanda evlenme akdinin diğer tarafı olan- velîye
kalmaktadır; bu durumda hakkın kötüye kullanılması, yetimlerin hukukunun zâyî
olması ihtimâli artacağından Allah Teâlâ velîlere, adâletten sapma riski
karşısında, himâyeleri altında bulunan ve kendileriyle evlenemeleri câiz olacak
kadar da uzak akrabaları olan yetim kızlarla evlenmek yerine, başka kadınlarla
evlenmelerini tavsiye etmekte, "ikişer, üçer, dörder" demek sûretiyle de dünyada
evlenilecek kadınların tükenmediğine, velâyeti altındaki yetim kızlar dışında
birçok kadının bulunabileceğine işaret buyurulmaktadır. Hz. Âişe'nin "yetimlerin
hakkına riâyet edemeyeceğinizden korkarsanız..." meâlindeki âyetin geliş sebebi
olarak zikrettiği yaygın âdet ve sorular, yukarıdaki açıklamanın tarihî bir
vâkıa olduğunu göstermektedir; buna göre velîler ya mallarına göz koydukları
için istemedikleri/sevmedikleri halde himâyeleri altındaki yetimlerle
evleniyorlardı yahut da isteyerek evleniyor, fakat mehirlerini ve çeyizlerini
emsaline göre eksik belirliyorlardı (Buhârî, "Tefsîr", 4/1).
Âyetin dolaylı olarak temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti,
İslâm'ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. İslâm öncesi çağlarda
Mısır, Hindistan, Çin ve İran'da, Eski Yunan ve Roma toplumlarında, Yahudilerde
ve Araplar'da ya nikâhlamak, yahut da evde veya evin dışında bir yerde dost
tutmak sûretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyorlar veya evliliğe
benzer ilişkiler yaşıyorlardı. Bu çağlarda birden fazla kadınla evlenmenin
birden fazla sebebi mevcûttu. İslâm'ın geldiği bölgede, özellikle köylerde ve
dağ başlarında yaşayan bedevîlerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem
düşmana karşı korunmanın, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve
muharip nüfusa ihtiyaç göstermesidir. Diğer sebepler arasında, kırsal hayatın
güçlüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden
savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep
olması, bunun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayıca eşitlik dengesinin
erkek aleyhine bozulması gösterilebilir.
Şu halde erkeğin birden fazla kadınla evlenme imkân ve uygulamasını (teaddüd-i
zevcâtı, poligamiyi) İslâm getirmemiş, mevcût uygulamayı belli şartlara ve
hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden
ayırmış gibidir: a) Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla
yetinmelerini tavsiye etmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adâlete
riâyet edememe tehlikesinin bulunduğunu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun
ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile getirmiştir. b) 129. âyette ise birden
fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap etmiş, birden fazla kadın arasında
adâlete tam riâyetin mümkün olmadığını bir kere daha hatırlattıktan sonra, hiç
olmazsa adâletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmamasını
istemiştir.
Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler.
İslâm'da bir bütün halinde köklü değişim sözkonusu değildir, onda değişmez
kurallar vardır, ancak hangi kural olursa olsun uygulandığında tabîî olmayan bir
olumsuz sonuç doğuyorsa, uygulamayı durdurma imkânı da mevcûttur. Bu cümleden
olarak, tarihî ve ictimaî şartlara bağlı bir cevazdan (izinden, serbest
bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve
olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde, müslümanların veya salâhiyetli
temsilcilerinin kararı ile engellenebilir; bu tasarruf, beşer eliyle kanunu
(şerîatı) değiştirmek mânâsına gelmez; bu, tıpkı şartlarını yerine
getirememekten korkan ferdin, tek kadınla evli kalmayı yeğlemesi gibidir; tarihî
şartlar avdet edinceye veya ihtiyaç hâsıl oluncaya kadar uygulama durdurulur
Ortada önemli bir gerekçe (ihtiyaç, zarûret) bulunmadıkça sırf zevk için ikinci
bir kadınla evlenen erkekler, herkesin tek kadınla evlenip yaşadığı bir ortamda
bunun, birinci eşi ile onun çevresini ve aileyi nasıl etkilediğini de hesaba
katmak durumundadırlar. "Her şeyden önce bir din kardeşimiz olan birinci
eşlerimizi, sırf zevkimizi tatmin etmek için bu kadar üzmeye, yıkmaya, hasta
etmeye, din ve imanını tehlikeye atmaya hakkımız var mı?" diye düşünmek
mecbûriyetindedirler. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Ali'nin, Fatma
üzerine ikinci bir eşle evlenmesine izin vermemiş, bu evliliğin Fatma üzerinde
muhtemel kötü etkisini gerekçe olarak ileri sürmüştür.
12. Ikinci evlilik yapan kişiler, gerek resmî gerekse sosyal baskılar nedeniyle
genellikle bunu gizlemektedirler. Bu durumda nikâhın ilânı şartı nasıl
gerçekleşebilir, bu nikâh geçerli olur mu?
Cevap:
Yukarıdaki cevaplar içinde bu sorunun da cevabı vardır.
13. Kadınların erkeklerle konuşmasının hükmü?
Kadınların erkeklerle konuşmaları genel hüküm/kural olarak câizdir. Kur'ân'da
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) eşlerine mahsus olarak indirilen âyette (Ahzâb: 33732)
bile onların erkeklerle konuşması yasaklanmamış, konuşurken karşı cinsi tahrik
edecek bir ses ve tavır içinde olmaları yasaklanmıştır. Erkeklerle perde
arkasından konuşma hükmü Hz. Peygamber'in eşlerine mahsus (özgü) bir hükümdür,
diğer kadınların yalnızca tesettürlü olmaları yeterlidir. Bir mümin kadın
ciddîyet içinde, iyi niyetle (meselâ İslâm'ı anlatmak için) veya ihtiyaç
bulunduğu için erkeklerle konuşur, hattâ kocasının arkadaşları evlerine
geldiğinde onlara ikramda bulunabilir. Sahâbe ailelerinde bunun örnekleri
yaşanmış (Buhârî, Nikâh, 77; Müslim, Eşribe,86), fıkıhçılar da buradan hareketle
câiz olduğunu söylemişlerdir. Câiz değil diyenler naslara (yasaklayan âyet veya
hadîse) değil, sedd-i zerîa kaidesine dayanıyor olsalar gerektir. Bu kaide
"insanları harama götürmesi muhtemel davranışları yasaklamak" demektir. Ancak
harama götürmesi ihtimâli zayıf, faydalı olma ihtimâli kuvvetli olduğunda bu
kaide geçerli olmaz. Sizin örneğinizde tesettürlü mümin bir kadının, dînini ve
kültürünü tanıtmak için yaptığı faâliyet faydalıdır, bu faâliyeti yürüten
kadınların, kalabalık içinde konuştukları Fransız erkeklerine karşı cinsel duygu
ve düşünce sahibi olmaları ihtimâli ise zayıftır.
Kur'ân Kimin Sözü?
Kur'ân-ı Kerîm Allah tarafından Hz. Peygamber'e (s.a.v.) vahiy adı verilen özel
bir iletişim aracı ve Cebrail isimli melek aracılığıyla gönderilmiştir. Hz.
Peygamber (s.a.v.), kendisine Kur'ân gelmeden önce Mekke'de, tanınmış bir
ailenin çocuğu olarak kırk yıl yaşamıştı. Onun ahlâkı, kişiliği ve konuşma şekli
(dili, üslûbu) toplumu tarafından bilinmekteydi. Kur'ân gelmeye başlayınca onu
şartlanmamışlık içinde okuyanlar, "Bu Muhammed'in sözü değil!" dediler; çünkü
daha önce iyi bildikleri "onun dili" ile arasında önemli farklılıklar vardı. Hz.
Peygamber (s.a.v.) daha sonra da -Kur'ân'ı tebliğ etme ve okuma dışında-
konuştu; onun sözleri hadîsler olarak elimizdedir. Arapça bilenler, Kur'ân dili
ile hadîslerin dilinin ne kadar farklı olduğunu hemen anlarlar. Kırk yıl
toplumun en saygın, dürüst ve güvenilir ferdi olarak yaşamış bulunan Hz.
Peygamber (s.a.v.) birgün, Allah'tan gelmeye başlayan bir kitabın ilk âyetlerini
okuyor ve "Bunu bana Allah vahyetti" diyor. O güne kadar bir kere bile yalan
söylediği görülmemiş bir zâtın, bu beyanı, ilk mü'minler tarafından tereddütsüz
kabûl ediliyor. İnanmayanlar ise -dil farkını bildikleri ve anladıkları için-
ona büyü yapıldığını, aklını yitirdiğini veya bir başkası tarafından bu sözlerin
(farklı üslûp ve muhtevâdaki sözlerin) kendisine öğretildiğini iddia ettiler.
Peygamberimiz (s.a.v.) bu iddialara karşı ömrünün sonuna kadar direndi, mücadele
etti. Kur'ân'ın Allah'tan geldiğini ısrarla açıkladı, bunun böyle olduğunu ispat
etmek üzere çeşitli yöntemler kullandı: Allah'ın lütfu ve yaratması ile
mûcizeler gösterdi, "Kur'ân benim (sizin) gibi bir beşerin sözü ise siz de
benzerini söyleyin" diyerek meydan okudu, inkârcılara devamlı Kur'ân'ı
okumalarını, üzerinde düşünmelerini, bunu yaptıkları takdirde onun Allah'tan
geldiğini anlayacaklarını söyledi. Bu çabalar meyvesini verdi, birçok insan ona
inandı ama o günden bugüne inanmayanlar da oldu. İnanmayanların bir kısmı
edebini korudu, başkalarının inanç ve hassasiyetlerine karşı saygılı
davrandılar, bir kısmı ise bunu da yapamadılar/yapmadılar; edepsizce
saldırdılar, inananları rencide edecek sözler söylediler.
Son günlerde derginize gönderilen bir yazı, ikinci gruba giren (saygısız,
edepsiz) inkârcılardan birine ait. Bu şahıs kendine göre Kur'ân'da yanlışlar ve
çelişkiler bulmuş, bunlara dayanarak da "Kur'ân'ın Allah'a değil, Muhammed'e ait
olduğu" sonucuna varmış. Aslında kendisi Allah'a da inanmıyor. Yazının üslûbuna
bakıldığında anlaşılıyor ki, inkârcı, niçin inanmadığını değil, mü'minlerin
nasıl olup da böyle bir kitaba inanabildiklerini sormak, daha doğrusu onları bu
yüzden sorgulamak ve kınamak için yazıyor; "1400 yıl önceki bedevîler
inanabilirlerdi ama bugün, bu akıl ve bilim çağında yaşayanlar nasıl
inanabilirler?" demek istiyor.
Bana göre en temel bilgilerden mahrûm olan bu inkârcının yazdıklarını ciddîye
almak ve cevap vermek gerekmezdi ama, dergi yöneticileri "Aynı şeyleri başka
yerlerde de yazar ve söyler, yazanlar ve söyleyenler var, bunları okuyup işin
aslını bilmedikleri için etki altında kalabilecekler bulunur, bunlar için cevap
vermeye değer" dedikleri için, kısaca cevap vereceğim. İnkârcı sözü çok uzattığı
için onları aynen nakletmeyecek, özetleyecek, sonra cevabını yazacağım.
SORU 1: Kur'ân Allah'tan gelseydi onda çelişkiler bulunmazdı, halbuki böyle
değil, çelişkiler var. Başta Fâtiha sûresi olmak üzere birçok sûre ve âyette
konuşan Allah değil, Peygamber veya başkalarıdır. Meselâ Fâtiha'da "Yalnız sana
kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz" deniyor, bunu Allah demeyeceğine
göre Kur'ân da onun sözü değildir...
CEVAP 1: Bir milyar insanın iman ettiği bir dîni ve onun kitabının Allah'tan
geldiğini inkâr eden birinin daha bilgili ve sağlam kanıtlı olmasını bekleyenler
bu ilk itiraz örneği karşısında şaşırmış olmalıdırlar; evet inkârcı aynen böyle
düşünüyor. Bilmiyor ki, Allah Kur'ân'da böyle konuşuyor; geçmiş olayları
(kıssaları) anlatıyor, insanlar arasında geçen konuşmaları, peygamberlerle
inkârcılar ve iman edenler arasında cereyan eden diyalogları naklediyor,
mü'minlere nasıl dua edeceklerini, nasıl sözleşme yapacaklarını anlatıyor,
kendisini tanıtıyor ve bunu yaparken kimi zaman "o", kimi zaman "ben", kimi
zaman "biz" diyor; bütün dillerde ve özellikle Arapça'da bu anlatım şekli
biliniyor ve bütün bunları kendisi söylediği, vahyettiği için de "Kur'ân'ın
Allah kelâmı olması yönünden" ortada bir çelişki bulunmuyor.
SORU 2: Kur'ân'daki sayısal hatâlar: Kur'ân'da bol miktarda sayısal hatâlar da
bulunmaktadır. Allah (varsa eğer), basit aritmetik işlemlerde bile hatâ
yapamayacağına göre (Ne de olsa kâinatı yarattığına inanılıyor, yani bilgisi her
konuda yüksek olmalı...), bu hatâları Kur'ân'ın yazarı olan ve hesap yapma
kâbiliyeti olmayan Muhammed'in yaptığı anlaşılmaktadır: Cennet ve dünyayı
yaratmak kaç gün aldı?
A'raf/7:54. "Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra
Arş'a istivâ eden, geceyi durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten
güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır.
Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne
yücedir!"
Yunus/10:3. "Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da
işleri yerli yerince idare ederek arşa istivâ eden Allah'tır. O'nun izni olmadan
hiç kimse şefâatçi olamaz. İşte O Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin.
Hâlâ düşünmüyor musunuz!"
Evet, yukarıdaki âyetlerin tümünde, yerin ve göğün altı günde yaratıldığı
söyleniyor. Halbuki aşağıdaki âyetlerdeyse yer ve göğün sekiz günde yaratıldığı
anlaşılıyor ki, bu âyetlerle yukarıdaki âyetler bir çelişki içindedir.
Fussılet/41:9. "De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na
ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir."
Fussılet/41:10. "O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı
ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti."
Fussılet/41:12. "Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe
görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da
koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir."
Hesap edelim: 2 gün (yer) + 4 (gıdaların oluşumu)+ 2 (gökler)= 8 gün (6 değil!)
CEVAP 2: Yerin ve göklerin altı günde yaratıldığını bildiren âyetlerden sonra
bunlarla çeliştiğini söylediği "Fussılet" sûresinin âyetlerini sıralarken sapla
samanı birbirine karıştırıyor sonra da -ilkokul öğrencilerinin bile yapmayacağı
birşeyi yaparak- elmalarla armutları topluyor. Evet Allah Teâlâ yeri ve gökleri
altı günde yarattığını söylemiştir, ancak bizim bildiğimiz "gün", güneş
sistemine, yerin ve göklerin yaratılmış olmasına bağlı bulunduğundan, yaratmanın
süresini bildiren "gün" kelimesine aynı mânâyı veremeyiz; bu sürenin miktarını
Allah bilmektedir. Bizim buradan çıkaracağımız sonuç, yerin ve göklerin
yaratıldığı ve birden değil, belli bir süre içinde var edildiğidir. Yaratmanın
süresini bildiren günlerde "Sizin günlerinizden altı günde" ifadesi yoktur.
Fussılet sûresinde geçen günlere gelince:
a) 9. âyette "yerin iki günde yaratıldığı" ifade edilmiştir. Yer ve gökler altı
günde, bunlardan yalnızca yer iki günde yaratılmış; bunda bir çelişki yok.
b) 10. âyette yaratmadan değil, gıdaların takdir edilmesinden sözediliyor,
ortada bir çelişki yoktur; yer iki günde yaratılmış, dört günde gıdalar takdir
edilmiştir; yani yeryüzünde yaşayacak canlıların gıdalarının burada nasıl
yetişeceği, elde edileceği, üretileceği kurallara bağlanmıştır.
c) 12. âyette yine yerin ve göğün iki günde yaratıldığı söylenmiyor ki çelişki
bulunsun. Burada açıklanan "yedi gök"tür. Yedi göğün de yaratılmasından değil,
"yedi olarak hükme bağlanmasından" sözediliyor, yaratma mânâsına gelen "halaka"
kelimesi değil, "hükme bağlamak, takdir etmek" mânâsına gelen "kadâ" fiili
kullanılıyor. Yani Kur'ân'ın hiçbir yerinde, göklerin ve yerin altı günden daha
fazla veya daha az zamanda yaratıldığını söyleyen bir âyet yoktur. Fussılet
âyetleri yerin iki günde yaratıldığını açıkladığına göre, geriye kalan dört
günde de gökler yaratılmıştır. Göklerin yaratılması dört gündedir, bunun iki
günü göklerin yedi gök olarak tasarlanıp düzenlenmesine ayrılmıştır,
yaratılmasına değil. Çelişki Kur'ân'da değil, elmalarla armutları toplayanların
kafasındadır.
SORU 3: Muhammed'in ya hesabı zayıftı, ya da Kur'ân'ı yazdırırken daha önce ne
söylediğini unutuyor ve böylece çelişkili âyetler oluşturuyordu. Kur'ân'daki
miras hukukunda sayısal hatâlar:
Kadınların cenaze namazı kılıp kılmaması konusunda bile büyük eksikliklere sahip
olan Kur'ân'da, miras konularına nedense büyük yer ayrılmış ve bu konuda çok
detaylı âyetlere yer verilmiştir.
Aşağıdaki âyetler, "miras" hukuku ile ilgilidir. Bu âyetlere göre hesap
yapıldığında, mirasçılarda, "sona kalan dona kalmakta"dır; çünkü mirasın payları
toplandığında, toplam, mirastan "fazla" olmaktadır!
Önce âyetlere bakalım... Nisâ/4:11, 12, 176...
Varsayalım ki, bir adam öldü ve geride üç kız evlât, bir ana, bir baba ve eşini
bıraktı. Yukarıdaki âyetlere göre miras paylaşımı şöyle olacaktır: Üç kız evlâda
mirasın 2/3'ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır.
Bu durumda matematik yapalım: (2/3)+(1/6)+ (1/6)+ (1/8) = 1.125 bulunur! (1.0
olması gerekirdi!..)
Yani miras paylaşıldığı zaman her bir mirasçının aldığının toplamı, mirastan
fazla çıkmaktadır!.. Allah miras paylaşımında böyle büyük bir hesap hatâsı
yapamayacağına göre, âyet Allah'a ait olamaz, Muhammed'e aittir... Hesap
bilmeyen Muhammed'e...
Bir diğer örnek verelim: Bir adam ölür ve geride anası, karısı ve iki kızkardeş
kalır. Kur'ân'ın yukarıda verilen ilgili miras âyetlerine göre; anaya mirasın
1/3'ü, karısına mirasın 1/4'ü, iki kızkardeşe de toplam 2/3'ü kalacaktır.
Hesap yapalım: (1/3)+(1/4)+(2/3) = 15/12 = 1.25!.. Burada da, miras
paylaşılıyor, paylar toplanınca, mirastan daha büyük, %25 daha büyük çıkıyor!..
Allah -varsa eğer- bu kadar hesap bilmez olabilir mi? Bu yanlış paylaşım
oranları ile dolu âyeti Allah gönderemeyeceğine göre, Muhammed kendisi yazmış
olmaktadır...
CEVAP 3: (İnkârcının itiraz ve kanıtlarını aktarma zorunluluğu sebebiyle bu
satırları aktarırken bile duygularım incinmiştir.)
Saygısız inkârcıya göre miras âyetlerinde belirtilen paylar hesapsız
belirtilmiştir, bu yüzden uygulamada miras paylardan az olabiliyor ve bir kısım
(sona kalan) mirasçılar pay alamıyor; bunu da Allah yapmayacağına göre...
Bu Amerika'yı yeniden keşfettiğini zanneden bilgisiz inkârcıya hemen bildireyim
ki, ortaya koyduğu mesele İslâm'ın ilk devrinden beri bilinmektedir; maksat
anlaşılmış, çözüm oluşturulmuş, buna göre uygulama yapılmış ve hiçbir mirasçı
mahrûm bırakılmamıştır. "Payların mirastan fazla geldiği" ifade ve düşüncesi
bilgisiz inkârcıya aittir, doğrusu ise payların, mirastan değil, hesap gereği
olarak paydalar eşitlenince paydadan fazla olabildiğidir. Böyle bir "mirasçılar
tablosu" karşımıza çıktığında çözüm, paylar toplamının payda olarak alınmasından
ibarettir, çok eski zamanlardan beri bilinen bu hesaplama usûlüne "avl"
denmektedir. Verilen birinci örneğe göre uygulama şöyle olacaktır: Paylar
toplamı 27 olduğuna göre payda da 27'ye çıkarılacak, miras 24'e değil, 27'ye
bölünecek ve her bir mirasçı, Kur'ân'da belirtilen payını, 27'de 16, 4, 4, 3
olarak (bu oranlarda) alacaktır.
Belki sonradan aklına gelir veya birilerinin kitabında okur diye hemen
söyleyelim: Bazen de payda, paylar toplamından fazla olabilir, bu duruma "reddiyye"
denir, çözümü de artan payın, karı ve koca dışındaki mirasçılara yine âyetlerde
bildirilen oranlarda paylaştırılması şeklindedir. Bu çözümler kısmen hadîslere,
kısmen de ictihada dayanmaktadır. İslâm'ın kaynağı da yalnızca Kur'ân değil,
aynı zamanda -ona aykırı olmayan, onun maksadını ve delâletini esas alan- sünnet
ve ictihaddır.
Kadınların cenaze namazı kılıp kılmayacakları konusunda Kur'ân'da eksik açıklama
yoktur; çünkü Allah, Kur'ân'da dînin bütün kurallarının ve hükümlerinin
detaylarını açıklamayı murad etmemiştir. Kur'ân'da açıklanmayan hususların bir
kısmı sünnette açıklanır, diğer kısmı da ictihada bırakılmıştır. Kadınların
cenaze namazı kılmaları konusu yeni bir konu değildir; Hz. Peygamber (s.a.v.)
zamanında da kadınlar vardı, insanlar ölüyordu ve cenaze namazı kılınıyordu.
Bugün bir problem varsa bu, dindeki eksiklikten değil, din karşıtlığını cenaze
namazlarına kadar taşımak isteyen bazı bağnaz kadınların davranışlarından
kaynaklanmaktadır.
SORU 4: Allah'ın 1 günü 1000 yıl mı, 50.000 yıl mı? Kur'ân'daki bazı âyetlerde
Allah'ın bir gününün kaç dünya yılına eşdeğer olduğu konusunda da çelişkiler
bulunmaktadır: Hacc/22:47. "(Resûlüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini
istiyorlar. Allah va'dinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün
sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir."
Secde/32:5. "Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün
bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine
çıkar."
Yukarıdaki âyetlerde Allah'ın bir gününün dünyanın 1000 yılına denk olduğu
söyleniyor. Halbuki aşağıdaki âyette ise, Allah'ın bir gününün dünyanın 50.000
yılına denk olduğu ifade ediliyor:
Meâric/70:4. "Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) elli
bin yıl olan bir günde yükselip çıkar."
Peki, bunlardan hangisi doğru? Bu birbiriyle çelişen âyetlere göre, Allah'ın bir
günü, dünyanın 1000 yılına mı, 50.000 yılına mı eşdeğer? Bu hatâyı Allah yapmış
olabilir mi, yoksa, Kur'ân'ı Muhammed mi yazdı?
CEVAP 4: İnkârcı yine hesabı şaşırdı; çünkü anlamak ve anlatmak için değil,
peşin hükmünü tekrarlamak ve başkalarına telkin etmek için yazıyor.
Bir gün bin yılınıza denk düşer diyen âyeti lügat mânâsıyla alıp hiçbir yorum
yapmazsak, Allah'ın katındaki bir günün bizdeki bin yıl kadar bir süreye eşit
olduğunu anlarız. Gün (yevm) kelimesini dünya düzenine ait süre mânâsında
(böylece sözlük mânâsında) almaz da mecaz olarak alırsak kelimenin mânâsı
"uzunca bir süre" olur. Kelimelerin hakikat ve mecaz mânâlarıyla kullanılması
her dilde vardır ve iki mânâ arasında çelişkiden sözedilmez. Burada kelimeyi
mecaz mânâsıyla almamız gerekir; çünkü Allah'ın zamanla ilişkisi yoktur; O,
mekân ve zamandan münezzehtir, ezelî ve ebedîdir. "Allah katında gün", Allah'ın
günü anlamına gelmez; çünkü O'nun günü yoktur, buna göre âyetin mânâsı şudur:
Sizin gününüz ve buna göre belirlenmiş süreleriniz var, bunları olduğu gibi alıp
Allah'ın vaadlerini buna göre hesaplamayın, "Şu gecikti, bu erken geldi"
demeyin; "erken ve geç"in size göre mânâsı başkadır, Allah'a göre başkadır,
günün size göre süresi başkadır, Allah'ın vaadine göre süresi başkadır.
Günün elli bin yıl olarak ifade edildiği âyete gelelim:
Bu âyette "Allah katında bir gün, sizin elli bin yılınızdır" demiyor ki,
yukarıda meâli verilen "bir günü bin yıldır" sözü ile çelişkili olsun. Burada
âyet (70/4) şöyle diyor: "Melekler ve rûh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir
günde yükselir." Burada "Allah katındaki bir günün miktarı nedir?" sorusuna
cevap verilmiyor, "meleklerin ve rûhun Allah katına yükselmelerinin süresi"
açıklanıyor ve bu sürenin de "elli bin yıla denk düşen bir gün" olduğu
bildiriliyor; bu âyette geçen gün, Allah katındaki -vaadlerin gerçekleşmesi ile
ilgili- gün değil, meleklerin ve rûhun O'nun katına yükselmelerinin zamansal
süresi ile ilgili bir gündür. Gün kelimesi farklı bağlamlarda ve farklı
mânâlarda kullanılınca bundan çelişki sonucuna varılamaz, günün Kur'ân'da hangi
mânâlarda kullanıldığı bilgisine ulaşılır. Eğer Kur'ân'da, "Allah'a göre bir gün
sizin bin yılınızdır", "Allah'a göre bir gün sizin elli bin yılınızdır."
şeklinde iki cümle bulunsaydı o zaman çelişkiden söz edilebilirdi. Böyle
çelişkili iki ifade Kur'ân'da yoktur.
SORU 5: Kur'ân'daki çelişkilerden biri de, "cennet" sayısıdır. Bir tane mi
cennet var, yoksa, birden çok mu cennet var? Muhammed Kur'ân'ı yazdırırken bu
konuya pek dikkât etmemiş... Bazen tekil, bazen çoğul ifade kullanmış... Bu da,
Kur'ân'ın, Allah'ın kelâmı değil, fakat Muhammed'in kelâmı olduğunu gösteriyor.
Âyetlere bakalım:
Zümer/39:73. "Rablerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük cennete
götürülürler... Fussılet/41:30-32, Hadîd/57:21, Nâziât 79:40-41.
Yukarıdaki âyetlerde "cennet" tekil olarak yazılmış... Yani bir "adet" cennet
anlamında... Halbuki aşağıdaki âyetlerdeyse tam tersi yazılmış: Cennet değil,
ama "cennetler"den sözedeliyor:
Kehf/18:30-31. "İyi hareket edenin ecrini zâyî etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı
iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada
altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek
tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfat ve ne güzel yaslanacak yer!"
Ayrıca bak. Hacc/22:23; Fâtır/35:33; Nebe'/78:31-34.
Hangisine inanacaksınız? Kur'ân, Allah'ın -varsa eğer- kelâmı olsa idi, böyle
yanlışlar yapar mıydı? Ama Muhammed'in kelâmı olunca, bu tip yanlışları yapmış
Muhammed.
CEVAP 5: Kur'ân âyetleri ve hadîsler okunduğunda cennetin birçok bölümden
oluştuğu ve her bir bölümün "cennet" genel adı içinde anıldığı gibi "Adn,
Firdevs" şekillerinde özel adlarıyla da anıldığı anlaşılmaktadır. Ortada hiçbir
çelişki yoktur. Anadolu vardır, Kuzey, Güney... Anadolu vardır; bunlar böyle
ifade edilince aklı başında birisi çıkıp da Anadolu bir mi, çok mu demez, bu
sözde bir çelişki aramaz.
SORU 6: Kur'ân'a göre dağlar depremleri önlemek için(miş)...
Tüm dünyada zaman zaman depremler oluyor. Müslüman olmayan topraklar, Müslüman
olan topraklar demeden, dünyanın belirli bölgelerinde depremler oluyor. 1999
yılının 17 Ağustos ve 12 Kasım günlerinde de Türkiye'de olan depremlerde
onbinlerce kişi öldü, milyarlarca dolar maddî kayıp oluştu.
Peki, niye deprem oldu? Muhammed'in Kur'ân'ında, deprem olmasın, insanlar
sallanmasın diye, Allah'ın dağları yarattığı yazmıyor mu? Bu bilimsel (!)
gerçeğe rağmen, niye deprem oluyor?
Enbiyâ/21:31. "Yeryüzüne, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yerleştirdik;
rahat gidebilsinler diye aralarında geniş yollar var ettik."
Nahl/16:15-16. "Yeryüzünde, sarsılmayasınız diye, sabit dağlar, nehirler ve
belki yolunuzu bulursunuz diye yollar ve işaretler meydana getirmiştir. Onlar
yıldızlarla da yollarını bulurlar."
Lokman/31:10. "Allah gökleri gördüğünüz gibi direksiz yaratmış, sizi sallar diye
yeryüzüne sabit dağlar koymuş; orada her türlü canlıyı yaymıştır. Gökten su
indirip orada her hoş çiftten yetiştirmişizdir."
İrdeleyelim: 1) Allah, yarattığı dağlarda imalât hatâsı yapmıştır. Dağlar,
yeterince ağır olmamıştır, onun için yerin sallanmasını önleyemiyor... Allah
kendisine verilen işi iyi yapmıyor... (Tevbe, tevbe... Estağfirullah...) 2)
Muhammed, palavra atmıştır...
Her konuyu bilen (!), tüm zamanlara (!) hitabeden Kur'ân'ın Muhammed'in kelâmı
olduğu bir kez daha anlaşılıyor...
CEVAP 6: Edepsiz inkârcı, içindeki çirkin, karmaşık, kara duyguları dışa vuran
ifadelerle Kur'ân'a ve Hz. Peygamber'e (s.a.v.) sataşmaya devam ederek deprem
konusuna geliyor. Onun anladığına göre Kur'ân, "dağların, depremleri engellemek
için yaratıldığını" söylüyormuş, halbuki depremler oluyormuş, şu halde ortada
bir tutarsızlık varmış...
İşin doğrusu şudur:
Kur'ân'da, "Dağlar, deprem olmasın diye yaratıldı" denilmemiştir, bu meâlde bir
âyet yoktur. Dağların "direk ve kazık" olduğu ve insanların yeryüzünde devamlı
sallanmadan ve sarsılmadan yaşamalarını sağladığı ifade edilmemiştir. Bugün
bilim adamları da dağların, yeryüzünde bir denge unsuru olduğunu, balans
sağladığını tesbit etmişlerdir. Eğer dağlar olmasaydı devam eden oluşumlar ve
yer hareketleri yüzünden altımız durmadan sallanırdı ve bizler de devamlı
sarsılırdık; dağlar depremi değil işte bu olayı engelliyor, Kur'ân da bunu ifade
ediyor, hiç deprem olmayacağını söylemiyor.
SORU 7: Yıldızlar neden yaratıldı?
Kur'ân'a göre yıldızların neden yaratıldığı da, her zamanki "bilimsellik" (!)
ile açıklanıyor. 1500 yıl öncesinin Bedevî'si belki kanardı ama 1998 yılının
insanı için bir masaldan ibaret: Mülk/67:5; Sâffât/37/6; 37/7; 37/8-9.
CEVAP 7: İşaret edilen âyetlerde yıldızların güzel görünüşleri ile bazı manevî
fonksiyonlarından sözediliyor. Başka âyetlerde yıldızların daha başka faydaları
da açıklanmıştır. Yıldızlardan şeytanın ve cinlerin, bir nevi silâh ile
kovulması, tevilsiz ve yorumsuz alındığında fizik ötesi bir olaydır, bilimin
sınırı dışında kalır, bilim böyle bir olay için ne "olmuştur" der, ne de
"olamaz" der. Mü'minler buna inanırlar, nasıl olduğunu da bilmezler, bunun (gaybın)
bilgisi Allah'a aittir.
SORU 8: Hristiyanlar cennete gidebilir mi?
Kur'ân'daki âyetlerden Bakara/2:62 ve Mâide/5:69'a göre "evet", gidebilirler.
Ama yine Kur'ân âyetlerinden Mâide/5:72 ve Âl-i İmrân/3:85'e göre ise "hayır",
gidemezler. Demek ki, bu konuda da Kur'ân'da çelişki vardır.
CEVAP 8: Hayır, Kur'ân'da çelişki yoktur; çelişki bazı kafalardadır. Kur'ân'ın
cennete gireceklerini bildirdiği Yahudîler ve Hristiyanlar ile cehenneme
gireceklerini bildirdikleri arasında fark vardır. Allah'a şirk koşmadan,
Allah'ın bildirdiği dinlerine göre yaşayan ehl-i kitap (Yahudîler ve
Hristiyanlar) cennete girecekler, şirke düşenler, "İsa Allah'ın oğludur..."
diyenler, kendi dinlerine göre zulmedenler, haram yiyenler cehenneme
gireceklerdir. Nitekim Müslümanlar da böyledir; iman ve salih amel sahipleri
cennete, günahkârlar ise cehenneme gireceklerdir. Bunun böyle olduğunu bildiren
âyetler arasında çelişki yoktur, birbirini tamamlama, konuyu bütünüyle açıklama
ilişkisi vardır.
SORU 9: Nuh'un ailesine "Tufan"da ne oldu? Nuh'un ailesinin tufanda başına
gelenler, Kur'ân'ın ayrı âyetlerinde ayrı şekilde hikâye edilmektedir. Kur'ân'ın
Enbiyâ/21:76 âyetine göre, Nuh'un ailesi kurtulur. Sâffât/37:77, soyunun devam
ettiğini söyler. Halbuki âyet Hud/11: 42-43 ise Nuh'un oğlunun tufanda
boğulduğunu söyler. Hangisine inanacaksınız?
CEVAP 9: Biz ikisine de inanıyoruz ve aralarında hiçbir çelişki bulmuyoruz. Hz.
Nuh'un ailesi içinden -oğullarından biri gibi- ona uymayanlar, sözlerini
dinlemeyenler vardı, bir de ona uyanlar ve itâat edenler vardı. İtaat edenler
kurtuldu, etmeyenler boğuldu; mesele bu kadar basit.
SORU 10: İnsan "ne"den yaratıldı?
İnsan, "yaratıldı" ise, "ne"den yaratıldı? Önemli bir soru... İslâmcılar ile
bilimciler farklı görüşteler... Bakalım, Kur'ân'da bu konuda neler yazıyor?
Okuyunca aklınız karışacak, çünkü Kur'ân bu konuda farklı şeyler söylüyor. Diğer
bazı konularda olduğu gibi, bunda da çelişkili ifadeler var. Ne kadar çok
çeşitli maddeden yaratıldığını söylüyor insanın, Kur'ân... Bu kadar değişik ve
akıl karıştıran ifadelerin, Allah'ın -varsa eğer- kelâmı olması mümkün mü? Yoksa
Muhammed'in kelâmı mıdır? "Kan pıhtısı"ndan (96:1-2), "su"dan (21:30, 24:45;
25:54), "toprak"tan (15:26, 3:59, 30:20, 35:11), "hiç"ten (19:67, 52:35), "nutfe"den
(16:4) ve de "meni"den (75:37).
CEVAP 10: İnsanın neden yaratıldığı konusunu açıklayan âyetlerde çelişki yok,
bir gerçeğin aşamalarının farklı bağlamlar içinde açıklanması var. Bunlar
biraraya getirilip sâlim kafa ile düşünüldüğünde aralarında bütünlük olduğu
görülür. Evet, Allah yaratılanları "hiçten" yaratmıştır, yok iken var etmiştir.
Yok iken var ettiği "toprak"tan, onun da "özel bir nevi çamur"undan insanı
yaratmıştır. Bu ilk insandır, ondan sonraki insanları "su"dan; yani "meniden"
yaratmıştır. "Alâka"nın "Kan pıhtısı" şeklindeki çevirileri yanlıştır, doğrusu "rahime
asılmış embriyo"dur, evet insanın yaratılış aşamalarından biri de budur,
"alâka"dır. Ortada hiçbir çelişki veya tutarsızlık yoktur.
DİĞER SORULAR: İnkârcının takıldığı iki nokta daha var, bunları özet halinde
verip kısaca cevaplamak istiyorum.
a) Yazın sıcağının, kışın soğuğunun cehennemden olduğunu bildiren bazı
rivâyetlerden (hadîslerden) yola çıkarak konuyu alaya alıyor.
Bize cenneti, cehennemi, âhireti anlatan metinler müteşabihtir; asıl anlamları
tarafımızdan anlaşılamaz, çünkü âhiret ayrı bir varlık boyutudur; oradaki
eşyayı, varlıkları bu dünyanın kelimeleri ile anlamak mümkün değildir. Kullar
bir fikir edinsinler diye cennetten, cehennemden, sırattan, mizandan
bahsedilmiş; ancak bunların dünyadakilerden farklı, bambaşka şeyler oldukları da
bildirilmiştir.
Yazın sıcağı ve kışın soğuğunun cehennemin sıcaklık ve soğukluğu, nefes alıp
vermesi ile ilişkilendirilmesi tamamen mecazî ve temsilî bir anlatımdır. Amacı
da insanlara cenneti ve cehennemi hatırlatmak, dünya hayatlarını sorumluluk
içinde yaşamalarını sağlamaktır.
b) Cinler ve şeytanların görünüp görünmemeleri, beslenmeleri, insanlarınkine
benzer organ ve nesnelerle ilişkileri konusu:
Genel olarak (sıradan) insanlar cinleri ve şeytanları göremezler. Geçmiş
Peygamberler zamanında, özellikle Hz. Süleyman döneminde istisnaî olarak hem
görülmüşler, hem de istihdam edilmişlerdir. Aynı şekilde Peygamberimiz de
(s.a.v.) -istisnaî olarak- onları görmüş, konuşmuş, yakalamış, bağlamış ve
çözmüştür. O bir peygamberdir, mûcizelerle donatılmış ve desteklenmiştir. Bütün
bunlar arasında bir çelişki yoktur.
Bilimsellik konusuna gelince, tabiat bilimlerinin konu ve yöntemleri cin
konusunu incelemeye uygun değildir, bu konu bilimin dışında kalmaktadır (Bilim
bu konularda birşey söyleyemez). Parapsikoloji adı verilen bir disiplin bu
konularla ilgilenmektedir. Amerikalılar ve Ruslar parapsikolojiyi, hattâ
cincileri kullanarak cinlerden faydalanma yolunu ararken, bizim geri kalmış
materyalistlerimiz, cinleri inkâr etmek için kanıt aramakla meşgûl oluyorlar.
Hz. İsa (a.s.)
Soru: Kanal 7'de Ramazan ayında yapmış olduğunuz programı zevkle seyrettim. Ne
yazık ki zevkim yarıda kaldı. Aradan bir ay geçti, yayınlanmakta olan bir
dergide Hz. İsa'nın inmesi ile ilgili şu başlık: "Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)
inecek diyor, bunlar inmeyecek diyorlar." Şaşırdım, bana sorulan sorulara nasıl
cevap verecektim? Ben ne yapacağımı bilemiyordum; sizin söylediklerinizi
anlatsam Peygamber'e muhâlefet etmiş gibi oluyorduk. Cemâat açısından iş
kapandı, fakat benim açımdan kapanmadı. Kime nasıl inanacağız? Kitaplar karışık,
âlimler karışık, biz ise şaşırdık. Hakkınızı helâl edin.
Ali Ergün
(Din Görevlisi)
Cevap:
Önce Kur'ân-ı Kerim'de ve eldeki İncillerde Hz. İsâ'nın vefâtı ile ilgili neler
var, bunu görelim: Nisâ Sûresinin 156-159. âyetlerinde şöyle buyuruluyor:
"156- Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından; 157-
"Allah elçisi Meryem Oğlu Îsâ Mesîh'i öldürdük" demeleri yüzünden... Halbuki onu
ne öldürdüler, ne de çarmıha gerdiler; (başkası ona benzer kılındığı için) şüphe
içine düşürüldüler. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bu konuda tam bir
kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur
ve kesin olarak onu öldürmemişlerdir. 158- Bilâkis Allah onu kendine
kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. 159- Ehl-i kitaptan her biri
ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyâmet gününde onlara şâhit
olacaktır."
Gerçi Âl-i İmrân'da (3/55) Hz. Îsâ'nın "vefât ettirilmesi ve Allah nezdine
kaldırılması" konusuna temas edilmiştir, ancak orada da bu vefâtın ve
kaldırılmanın nasıl ve ne zaman olduğu konusunda açıklık yoktur. Burada açık
olarak ifade edilen husus ise, Hz. Îsâ'nın Yahudiler tarafından katledilmediği
ve aşağıda açıklanacak olan "salb" olayının da Hz. Îsâ üzerinde
gerçekleşmediğidir.
Elde bulunan İnciller'de (Matta, 26-28; Markos, 14-16; Luka, 22-24 Yuhanna,
19-21) -olayın detaylarında önemli farklılıklar bulunmakla beraber- Hz. Îsâ'nın
âkıbeti şöyle anlatılmaktadır: On İki Havârî'den biri olan Yahuda İskariyot,
Yahudilerin başkâhinine gidip para karşılığında onu kendilerine teslim
edebileceğini söyledi. Yahuda'ya otuz gümüş verdiler, Îsâ'nın yerini onlara
haber verdi, gelip yakaladılar, çarmıha gerdiler, burada rûhunu teslim etti,
tâbîleri onu alıp bir kabre gömdüler, bilâhare kabre geldiklerinde üzerindeki
taşın kaldırılmış, kabrin içinin de boş olduğunu gördüler; Îsâ diriltilmiş,
kıyam etmişti. Bazı şâkirdlerine göründükten ve getirdiği dîni yaymalarını
onlara vazife olarak verdikten sonra, göklere çıkmış ve babasının (Tanrı'nın)
sağına oturmuştu...
Hz. Îsâ'nın yaşadığı çağda ve bölgede idamlar çarmıha germek sûretiyle yapılır,
mahkûmlar çarmıhta bir müddet kaldıktan sonra, kemikleri ve özellikle de omurga
kemikleri kırılıp omuriliği çıkarılarak öldürülürdü. Arapça "salb" kelimesi hem
mahkûmu haça çivilemek, hem de "omurgasını kırıp omuriliğini çıkararak öldürmek"
mânâlarına gelmektedir (Râgıb, el-Müfredât, "slb" md.). Diğer İnciller'de
bulunmamakla beraber Yuhanna'daki şu ifade bu bakımdan ilgi çekicidir: "...
başını eğip rûhu verdi...Askerler gelip diğer mahkûmların bacaklarını kırdılar;
fakat Îsâ'ya gelip onun zaten ölmüş olduğunu görünce bacaklarını kırmadılar...
Çünkü bu şeyler "Onun hiçbir kemiği kırılmayacaktır" yazısı yerine gelsin diye
vâki oldu (19/28-37).
İnciller'de yazılanlar bu şekilde olmakla beraber Hıristiyanlar Hz. Îsâ'nın
âkıbeti konusunda ikiye ayrılmışlardır: Çoğunluğa ve resmî inanca göre, o
çarmıha gerilerek öldürülmüş, böylece insanlığın günahını (ilk günahı) canıyla
ödemiş, sonra babasının yanına gitmiştir. Barnaba İncili'ne ve bir kısım
Hıristiyanlara göre ise Hz. Îsâ çarmıhta öldürülmemiştir, birisi ve muhtemelen
onu ihbar eden Yahuda, Allah tarafından Îsâ'ya benzetilmiş, Yahudiler de onu
tutup çarmıha gererek öldürmüşlerdir (Neccâr, Kısasü'l-enbiyâ, s. 403, 448 vd.;
İbn Âşûr, Tefsîr, V, 22).
Bu bilgileri ihtivâ eden kaynakların önemlilerinden biri olan Barnaba İncili,
Hz. Îsâ'nın havârilerinden ve Markos'un amcasıoğlu Aziz Barnaba'ya aittir.
Konsillerde oluşturulan ve daha çok Paulus'un etkisinde kalan resmî
Hıristiyanlığa aykırı düştüğü için yasaklanmış, uzun müddet bazı yüksek seviyeli
din adamlarının elinde gizli kaldıktan sonra 1738'de Viyana Kütüphanesi'ne
konmuş ve böylece ortaya çıkmış, birçok dile tercüme edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'in açık ve kesin ifadesine göre Hz. Îsâ bir peygamberdir,
düşmanları tarafından çarmıha gerilerek öldürülmemiştir, Allah Teâlâ
peygamberini onlardan korumuş, aralarından çıkarıp himâyesine almış, nezdine
yükseltmiştir. "(Başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler"
şeklinde çevirilen kısımda geçen teşbîh kelimesinin bir mânâsı "benzetmek,
benzer kılmak" bir başka mânâsı da "şüpheye düşürmek"tir. Bu mânâlardan
birincisine göre ihbarcı Hz. Îsâ'ya benzetilmiş ve çarmıha gerilerek
katledilmiştir. İkincisine göre "Hz. Îsâ'yı çarmıha gerip öldürmüş değillerdir,
bu konuda zaten kendileri de şüphe ve ihtilâf içindedirler". 157. âyetin
sonundaki "Onu kesin olarak öldürmediler" cümlesini de iki şekilde anlamak
mümkündür: 1. "Onu öldürdüklerini iddia edenler bu konuda kesin bilgiye sahip
değildirler; bu mânâ, teşbihin ikinci mânâsını teyit etmektedir. 2. "Onu
öldüremedikleri kesindir"; bu mânâ da teşbihin, "birini diğerine benzetme"
anlamını desteklemektedir.
Kur'ân'a göre Hz. Îsâ'yı çarmıha gererek öldüremedikleri kesin olmakla beraber,
âkıbetinin ne olduğu konusunda aynı kesinlik yoktur. Taberî ve İbn Kesîr gibi
tefsirlerde, uzun uzadıya yer verilen rivâyetlere ve müslümanlar arasında yaygın
olan inanca göre Hz. Îsâ, basıldıkları evin tavanında açılan bir delikten göğe
çıkarılmıştır, maddî olmayan bir semâda yeniden geleceği günü beklemektedir, o
gün gelince yere inecek, Deccâlı öldürecek, bütün dinlerin nihâî bir özeti ve
özü olan İslâm'a hizmet edecek, yeryüzünü ahlâkî yönden ıslâh eyleyecektir... (Taberî,
VI, 12 vd.; İbn Kesîr, II, 427 vd.). Ancak Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesi böyle bir
anlayış için kesin ve ihtimâlsiz bir delîl olarak kullanılamaz; çünkü gerek
burada açıklanan 158. âyette ve gerekse Âl-i İmrân sûresinin 55. âyetinde Allah
Teâlâ, onu "kendine yükselttiğini, kaldırdığını" ifade buyuruyor; burada
"semâ"dan söz edilmiyor, "Onu semaya kaldırdı" denmiyor; O'na yükselen şeyin ise
yaratılmiş bir nesne (rûh ve ceset) olması da uygun, hattâ mümkün değildir.
Allah Teâlâ'nın her şeye kadir olduğunda, peygamberlerine nice mûcizeler
lûtfettiğinde şüphe bulunmamakla beraber, burada "Hz. Îsâ'nın bedeniyle beraber
göğe yükseltildiği" ifadesi mevcût değildir. Aksine Nisâ sûresinin 158. âyetinde
"kendisine yükseltti, kaldırdı", Âl-i İmrân'da ise "Seni vefât ettireceğim ve
kendime yükselteceğim, kaldıracağım" buyurulmuştur. Bu iki âyete bir arada mânâ
verildiği zaman ortaya çıkacak sonuç, "onun önce vefât ettirildiği, sonra
Allah'a götürüldüğüdür ve bunun, asırlarca sonra değil, öldürme teşebbüsü
sırasında veya kısa bir müddet sonra vukû bulduğudur". İşte bu gerçekler,
bilgiyi -bütün diğer peygamberlerin aldığı- tek kaynaktan, vahiy yoluyla
Allah'tan alan son peygamberin (s.a.v.) gelmesiyle ortaya çıkmış ve insanlığa
ilân edilmiştir; nitekim Hz. Îsâ da, bugün elde bulunan İnciller'de yer alan şu
cümleleriyle buna işaret etmiştir: "... benim gitmem sizin için hayırlıdır;
çünkü gitmezsem tesellici size gelmez... Size söyleyecek daha çok şeylerim var,
fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o hakikat rûhu gelince size, her hakikate yol
gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecek, fakat her ne işitirse söyleyecek...
Benimkinden alacak ve size bildirecektir" (Yuhanna, 16/8-16; krş. Saf 61/6).
Burada geçen "tesellici" ve "hakikat rûhu"nun aslında Ahmed'e (s.a.v.) tekâbül
eden bir kelime olduğu, fakat Ehl-i kitabın kelimeyi bu şekilde değiştirdikleri,
birçok araştırmacı tarafından ileri sürülmüştür (Hamidullah, Le Saint Coran,
739).
"Ehl-i kitaptan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyâmet
gününde onlara şâhit olacaktır" meâlindeki âyet (159) iki şekilde anlamaya
müsaittir: 1. "Hz. Îsâ'nın ölümünden önce...". Bu anlayış ve yorum, "onun
ölmediği, semâda ineceği günü beklediği" inancına delîl kılınmıştır. Ancak Hz.
Îsâ âhir zamanda yeryüzüne indiğinde yaşamakta olan Ehl-i kitap, gelmiş geçmiş
bütün Yahudiler ve Hıristiyanlar olmadığı için bu anlayış/yorum, âyetin açık
mânâsına -lafzî bir delîl bulunmadığı halde kapsamını daraltmadıkça (tahsise
gidilmedikçe)- ters düşmektedir. 2. "Her bir Ehl-i kitap mensubu kendi ölümünden
önce...". Bu anlayışa göre Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Îsâ'ya bir lûtuf ve
tesellî olarak her bir Yahudi ve Hıristiyana, son nefeslerini verirken gerçeği
gösterecek, Yahudiler onun peygamber olduğuna, Hıristiyanlar da Allah'ın oğlu
değil, peygaberi ve elçisi olarak gönderildiğine inanacaklardır; âhir nefeste
gerçekleşecek olan bu "yeis hali imanı, hayattan ümit kesildikten sonraki inanma
onlara bir fayda sağlamayacaktır (Râzî, XI, 103-104). İş işten geçtikten sonra
inanma fayda vermediği gibi bunu hesap (mahkemeleşme) sırasında, berâet delîli
olarak ileri sürmenin de faydası olmayacaktır; çünkü onların Hz. Îsâ'ya,
Allah'ın bir peygamberi olarak -inanmanın işe yaradığı bir zamanda- iman
etmediklerine o da şâhitlik edecektir.
Âl-i İmrân'da (3/55) "...sana tâbî olanları, kıyâmete kadar seni inkâr
edenlerden üstün kılacağız", burada 155. âyette de Yahudiler kastedilerek "...
onların ancak pek azı iman ederler" buyurulmuştur. Bu iki âyet de "her bir Ehl-i
kitap mensubunun ölmeden önce ona iman edecekleri anlayışına ters düşmektedir.
İbn Âşûr "...ölümünden önce ona iman edecektir" kısmında geçen "ona" zamirinin
"Hz. Îsâ'ya değil, "yukarıda anlatılan "katledilmediği, aksine Allah nezdine
yükseltildiği" vâkıasına ait bulunduğunu, ona işaret ettiğini ileri sürmüştür.
Ona göre Yahudiler ve Hıristiyanlar, ömürlerini tereddüt içinde geçirseler de
sonunda Hz. Îsâ'nın çarmıha gerilmediğine, Yahudiler tarafından bu şekilde
öldürülmediğine iman edeceklerdir.
Bütün bu açıklamalar şu kanâatimizi teyit etmektedir: Kesin olan, Hz. Îsâ'nın
Yahudiler tarafından çarmıha gerilerek, omurgası parçalanarak öldürülmediği,
Allah Teâlâ'nın kulu ve elçisini onların elinden bir şekilde kurtardığı, onu
daha sonra vefât ettirdiği ve kendine yükselttiğidir. Vefât ettirmenin şekli ve
zamanı ile kendine yükseltmenin nasıllığı konusu ihtimâllere açıktır. Kur'ân-ı
Kerîm'de şehidlerin mutlu sonlarını anlatırken "Allah yolunda öldürülenleri
sakın ölü sanmayın; bilâkis onlar diridirler, Rableri yanında rızıklara mazhar
olmaktadırlar..." buyurulmuştur. Bu âyete göre şehidler de diğer insanların
ölmesi gibi ölmemişlerdir, Rableri nezdinde rızıklara mazhar olmaktadırlar;
ancak bu ifadeyi "Rûhları ve cesetleriyle Allah'ın nezdine yükseltilmişlerdir ve
orada dünyalılar gibi yaşamaktadırlar" şeklinde anlamak mükün değildir. Şu halde
hayatın da, ölümün de çeşitleri vardır ve Allah nezdinde olmak, Allah'a
yükseltilmek maddî olarak anlaşılamaz; çünkü Allah zamandan, mekândan ve
maddeden münezzehtir.
İslâm âlimlerine göre inanç konusunda bir hadîsin delîl olarak kabûl
edilebilmesi için onun mütevatir olması (ilk nesilden itibaren birçok râvî
tarafından aktarılması) gerekir. Hz. İsâ'nın yeniden geleceğini bildiren
hadîslerden hiçbiri mütevatir değildir. Tamamında ortak olan "yeniden gelecek"
kısmı için mütevatir diyenler vardır, onlara göre de -bu ortak kısım dışında
kalan- detaylar mütevatir değildir, delîl olmaz. Bir iki kişinin rivâyet ettiği
bir hadîsi, inanç konusunda delîl olarak kabûl etmemek, Hz. Peygamber'e (s.a.v.)
muhâlefet değildir; "O'nun böyle bir söz söylediğine dair güçlü delîl yok,
söylememiş olabilir" demektir. Böyle ihtimâlli sözler ile de bir İslâm inancı
oluşmaz.
Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların
ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir.
Hz. Îsâ'nın, bir ıslâhat vazifesi ile dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun
için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zarûrî değildir; bunun
ilâhî takdir ve kudret ile başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür.
Müslümanların vazifesi de ıslâhat için Mehdî'yi veya Hz. Îsâ'yı beklemek
değildir, kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve
yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah
müminlerden, ıslâhatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için
kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.
"Kitaplar ve hocalar karışık" derken, "iyisi kötüsüne, doğrusu yanlışına
karışmış, hangisi iyi, doğru bilinemiyor" demek istiyorsanız durum pek böyle
değildir. Temel İslâm bilgilerini elde etmiş olan bir mümin, gerektiğinde daha
çok bilenlerle de istişare ederek iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt
edebilir
Zekât ve Kurban
Soru: Bir müslümanın zekât vermekle yükümlü olabilmesi için ne kadar serveti
olmalıdır?
Cevap: Hz. Peygamber (s.a.v.) ve dört halifesinin yaşadığı çağda, normal bir
ailenin yıllık geçim ihtiyacı göz önüne alınarak bir miktar (çeşitli mallardan
birer miktar ki buna nisab denir) belirlenmiş, kişinin temel ihtiyaçlarına (havâic-i
asliyyesine; çünkü bu miktar zekâttan muaftır) ek olarak nisap denilen miktarda
artıcı malı olursa bundan zekât vermesi gerektiği bildirilmiş, uygulama da buna
göre olmuştur. Ancak bu ölçüleri; yani belli miktarlarda olup o güne göre
değerleri birbirlerine eşit bulunan malları günümüzde değerlendirdiğimiz; paraya
çevirdiğimiz veya birbiri ile değiştirmek istediğimiz zaman karşımıza bazı
problemler çıkmaktadır. Meselâ bugün kırk koyun, otuz sığır, 200 dirhem (640
gr.) gümüş, 20 miskal (85 gr. altın), değer, satınalma ve mübadele gücü
bakımından birbirine eşit değildir. Gümüşü ölçü olarak alsanız -fakiri zengin
sayacağınız için- ödeme yükümlüsü zorluk çekecek, koyunu esas alsanız zengini
fakir sayacağınız ve zekâttan muaf tutacağınız için- yoksullar sıkıntıya
düşeceklerdir. Gümüşe göre 50-60 milyonu olan zengin sayılacak, zekât
alamayacak, aksine zekât ve fitre verecek, kurban kesecek, yoksul akrabasına
bakmaya mecbûr olacaktır... Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için iki yola
başvurmak, iki çözüm teklif etmek mümkündür:
1. Lâfızdan, şekilden hareket edip belirlenmiş malların miktarı (nisap)
değişemez diyenlere göre altın, gümüş, deve, sığır, koyun nisapları teker teker
TL. ye çevirilir, toplanır ve tür sayısına bölünür, çıkan miktar TL. cinsinden
nisap olarak kabûl edilir. Bu malların aynına mâlik olanlar, diğer şartlar da
bulunduğunda zaten her bir malın belli miktarını vereceklerdir, esas borçları
budur. Para, ticaret malı vb. ne sahip olanlar ve yükümlü olup olmadıklarını
öğrenmek isteyenler de yukarıdaki usûle başvurarak bunu öğrenebilirler.
2. Amaçtan ve temel ölçüden (ailenin bir yıllık geçim karşılığı olma ölçüsünden)
hareket edebilenlere göre -ki bizce de bu ölçü kullanılabilir- yıllık ortalama
geçim indeksleri esas alınabilir. Buna (indeks miktarına) ek olarak bu kadar
parası, ticaret malı vb. olanlar malın kırkta birini zekât olarak öderler. Bir
daha tekrar edelim ki, bu ölçüler, ödenen zekâtın, yoksulların temel
ihtiyaçlarını karşılaması halinde geçerlidir. Bu miktar ödendiği halde
yoksulluk/ihtiyaç devam ediyorsa, bundan belki tek başına bir zengin sorumlu
tutulamaz (çünkü bir kişi bütün servetini dağıtsa bile problem çözülmeyecektir)
ama bu zengin de dahil bütün toplum sorumlu olur.
Çağdaş âlimlerden Kardâvî "altını esas alalım" diyor, buna göre nisap (2001
yılı, Ramazan-Kurban arasında) 500 milyon civarında olur. Gümüşü alalım
diyenlere göre 60 milyon olur. Kırk koyunu 50 milyonla çarpsanız 2 milyar eder.
Hem 60 milyon sahibini hem de iki milyar sahibini eşit derecede zengin saymak
âdil değildir, İslâm bunu hedeflemiş olamaz. Bu nisaplar, tesbit edildiği
zamanda birbirine eşit ve normal bir ailenin bir yıllık geçiminin karşılığı
olduğu için, buradan hareket ederek "günümüzde ailenin yıllık asgarî geçim
indeksini esas almak ve temel ihtiyaçları karşılayan malvarlığı dışında bu kadar
zekâtlık mala sahip olanların "nisaba mâlik oldukların söylemek" bize göre en
doğru olan çözümdür. Her iki çözüme (ortalamayı veya geçim indeksini esas
almaya) göre de "gümüşü zenginlik ölçütü kılarak 50-60 milyonu olanın zengin
olduğunu, zekât alamayacağını, aksine zekât vermesi gerektiğini" söylemek
yanlıştır. İkinci formüle göre, asgarî aylık geçim indeksinin iki yüz milyon
olduğunu varsayarak kaba bir hesap yapacak olursak, yıllık geçim tutarı 2.4
milyar eder. Birinci hesap şeklinin de bir milyarı aşacağı ortada.
Her iki şekilde de dinî metinlerin belirlediği zenginlik ölçüsünü (nisabı)
değiştirmek sözkonusu değildir; yapılan şey nisabın, günümüz ölçülerine göre
tesbit ve ifade edilmesidir.
Kadının zînetinden zekât ödenir
mi?
Soru: Kadınların örf ve âdete göre normal ölçülerde edinip kullandıkları altın
ve gümüş zînetlerden, takılardan zekât verilecek midir?
Cevap: Hanefîler dışındaki üç mezhebin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadına
göre zînet, kadının temel (aslî) ihtiyaçlarından sayılır ve zekâta tâbî
değildir; yani bunlardan zekât ödenmez. Ben de bu ictihada katılıyoruım.
Soru: Temel (aslî) ihtiyaçlardan birini karşılamak üzere ayrılmış mal ve para
için zekât gerekir mi?
Cevap: Bir temel ihtiyacı karşılamak (meselâ ev almak, ameliyat olmak, ihtiyaç
halinde araba, okumak için kitap, işinde kullanmak içini makina, alet vb. almak)
için biriktirilen para birçok Hanefî fıkıhçıya göre zekâta tâbî değildir; ben de
bu görüşü tercih ediyorum.
Soru: Kurbanı zenginler mi keser?
Cevap: Kurban kesmekle yükümlü olmak için kişinin zengin olması gerekir. Bu
zenginliğin ölçüsü de -detaylarda bazı farklılıklar bulunmakla beraber; meselâ
nisaba ulaşan malın artıcı mal veya para olması şart değilidir, fazladan daire,
dükkan, tarla, bahçe, arsa vb. olabilir- zekât zenginliği gibidir. Gümüşten
hareket ederek 60 milyonu olana kurban kestirmek yanlıştır. Kurban kesmenin
vacip (farz ile sünnet arasında bir yükümlülük derecesi) olduğu hükmü de
ittifaklı değildir. Meselâ Hanefî mezhebinden Ebû Yûsûf'a (kendisinden rivâyet
edilen iki farklı ictihaddan birine) ve İmam Şâfi'î'ye göre kurban kesmek
sünnettir.
Soru: Bir aile içinde birden fazla zengin yükümlü bulunursa kaç kurban kesilir?
Cevap: Hanefîlere göre her yükümlü birer kurban keser. Diğer müctehidlerin
çoğuna göre aile reisi, aile adına bir kurban keser.
Soru: Kurbanlık hayvanı önce bayıltmak veya uyuşturmak, sonra kesmek câiz olur
mu?
Cevap: Kurban veya etlik hayvan keserken önce hayvanı bayıltmak, uyuşturmak,
böylece acı duymasını asgarîye indirmek, sonra boğazlamak câizdir; önemli olan
kalp atışları durmadan ve bu mânâda ölüm gerçekleşmeden hayvanı boğazlamaktır.
Hadîslerde, kesilecek hayvana eziyet edilmemesi emredilmiştir.
Soru: "Kurban kesmek insandaki şiddet eğilimini güçlendirir, sevgi ve merhamet
dîni olan İslâm'da bu olmamalıdır" diyenler var; siz ne dersiniz?
Cevap: Kurban bayramı yaklaşınca hayvanseverler ve etyemezler kurban kesmenin
şiddetle ilgili yönünü öne çıkarıp bunu tartışıyorlar, kurban kesmek isteyen
müslümanlar bazı detayları merak ediyor ve bu arada kurban derilerini ve
etlerini istedikleri yere verme haklarını kısıtlayanları konuşuyorlar. İslâm
âlemi kurban bayramı ve hac ibâdetinin manevî atmosferi içinde dinî tefekkür ve
heyecanın yüce ufuklarına kanat açıyor..
Şiddet kayıtsız ve sınırsız olarak mahkûm edilemez; bir milletin maddî ve manevî
değerlerine göz diken ve saldıran düşmana karşı şiddetin adı cihaddır, meşrû
savaştır, bu savaşta ölenlere şehid, kalanlara gâzî denir. Tartışılan şiddet
içeriye ve dışarıya, kendi insanlarına veya başka insanlara yönelik "haksız,
hukuksuz" şiddettir.
Av yaparak veya belli usûller ile öldürerek hayvanların etinden ve başka
parçalarından yararlanmak insanlık kadar eskidir, bütün ilâhî dinlerde meşrûdur
ve ahlâka da aykırı değildir. Eğer insan dışındaki canlılar; gerektiği, insanlar
buna ihtiyaç duydukları halde öldürülmeyecekse ne tarımcılık yapılabilir hattâ
ne de -gözle görülmeyen canlılara basıp öldürme ihtimâli bulunduğu için- kırda
bayırda yürünebilir. Merhamet adına söylenebilecek şey, hayvanların gereksiz
yere öldürülmemesi ve gerektiği için öldürülecek hayvana eziyet edilmemesidir.
Kurban kesmekle insandaki şiddet eğilimi arasında kurulan ilişkiler, kurban
keserek şiddet arzusunu tatmin eden insanın başka canlılara ve insana yönelik
şiddet eğiliminin azalacağı gibi düşünceler, ilmî verilere dayanmamaktadır.
Şiddeti azaltacak şey sevgidir, merhamettir, özellikle bütün yaratıkların sahibi
ve yaratıcısı olan Allah sevgisidir, O'nun merhametinden yansımalara sahip
olmaktır; bunlar da sağlıklı bir din ve ahlâk eğitimi ile elde edilir.
Sâffât sûresinde (102-110) Hz. İbrâhim'in, oğlu yerine kestiği kurban olayı
güzel ve etkili bir üslûp içinde özetlenmiştir. Buna göre Hz. İbrâhîm rüyasında,
Allah için oğlunu kurban ettiğini görmüş, bunu teslimiyet sembolü olarak almak
yerine zahiri ile alıp uygulamaya kalkışmış; onun ve oğlunun bu itâat,
fedâkârlık ve teslimiyeti Allah tarafından kurban olarak kabûl edilmiş ve bunun
yerine bir koç kurban etmesine izin verilmiş, koç kurbanı, oğul (can) kurbanı
yerine geçmiştir. Bu kurbanın gökten indirildiği, cennetten geldiği şeklindeki
rivâyetler âyetlerde ve sahîh hadîslerde yoktur.
Soru: İki yaşından küçük dana kurban edilebilir mi?
Cevap: "Altı ayını doldurmuş kuzular, bir yaşını doldurmuş koyunlar kadar iri ve
gelişmiş olursa kurban edilmeleri câizdir" denilmiştir. Ancak aynı özellikteki
sığır için fıkıhçıların çoğu bu cevâzı vermemişlerdir. Halbuki günümüzdeki
besleme teknik ve imkânları, iki yaşında olmadığı halde, otlakta beslenen iki
yaşındaki sığırlar kadar iri ve etli sığır yetiştirmeyi mümkün kılmıştır.
Dişlerine bakarak değil, gövde büyüklüklerini ve kilolarını esas alarak "otlakta
büyümüş iki yaşındaki ortalama sığır" büyüklüğündeki danayı kurban olarak
kesmek, fıkıhçıların koyun için verdikleri ölçülere kıyas edilince câiz
olmalıdır. Bu konu ile ilgili olarak rivâyet edilen hadîsleri böyle yorumlamak
da mümkündür; nitekim Atâ ve Evzâî gibi müctehidler böyle yorumlamışlardır.
Şefâat ve Tevessül
Soru: "Sayın hocam, bir TV programında 'Kur'ândan tarîkatler de çıkar'
buyurdunuz. Doğru söylüyorsunuz. Yine aynı Kur'ândan Şîa'da çıkıyor. Dayandığı
âyetin yarısını okuyan Zekeriya Beyaz'lar da çıkıyor. Evrenesoğulları ve sahte
mesihler de çıkıyor... Maalesef "ilmihal kitabı ve Kur'ân meâli" ile iyi
müslüman olunmaz yaklaşımının arkasına sığınan ve yaratıcının mesajından bihaber
müslümanlar; cemâatlerin, tarîkatlerin ve türlü türlü sapkınlıkların girdabında
tarümar oluyorlar. Sorarım size; Kur'ân gibi bir argümanla değil de felsefenin,
batınîlerin, oryantalistlerin, materyalistlerin argümanlarıyla mı müslüman birey
yoluna çıkanların eğrisini büğrüsünü ayırdedebilecek? Kur'ânla irtibatın
dışındaki ikinci şık, "aklını mahallindeki bir şeyhin cebine koy" olacaktır.
Eğer şansı varsa ne âla. Sayın hocam, hepimizin aynı Allah (CC)'a yöneldiğimiz
muhakkak. Ancak "..iyyake nestain.." de problem var. Bunun da az bir fark
olmadığı açıktır. Sözkonusu farkı gözardı etmek büyük bir mes'uliyet olsa
gerektir. Bu duruma "Müslüman'ın müşrikliğe en yakın olduğu yer" mi denir,
"gizli şirk" mi denir, "şirkin sığ suları" mı denir bilemem. Fakat bir şekilde
bu tehlikeli fiili durum otoritelerce ele alınıp ortaya konmalıdır. Daha çok
insanı kapsamak veya bir kitleyi bölmemek maksadıyla verilecek bir taviz bana
İsra Sûresinin 73/74/75. âyetlerinin nuzûl sebebini anımsatıyor...
H. M. Arslan, İstanbul
Cevap: Soru sahibini şahsen de tanıdığım için iyi niyetinden eminim, endişesi
müslümanların tevhîdden (inanmada, ibâdette ve yardım dilemede bir, tek, eşsiz,
ortaksız, benzersiz, zıtsız Allah'tan başkasını O'nun yerine koymama, O'na
ortrak koşmama tavrından) sapmamaları, kendilerini iki cihan saâdetine
kavuşturacak olan itikâdlarını bozmamalarıdır. Bu endişeye katılmamak mümkün
değildir, Allah'ın affetmediği tek günah şirktir, elbette ondan, vebadan kaçar
gibi kaçmak gerekir. Ancak sorudan bazı sözlerimin yanlış anlaşıldığı veya
yorumlandığı sonucunu çıkardığım için, bunları düzeltemeye çalışacağım. Bir de
"yalnız senden yardım dileriz" âyetinden yola çıkılarak gizli şirk konusundaki
anlayışı biraz açmanın, şefâat talebi ve tevessülün bu kapsama girip
girmediğinin incelenmesinin faydalı olacağını düşünüyorum.
1. "Kur'ândan tasavvuf çıkar" dedim, meşrûlaştırma yönteminde eşitlik/benzerlik
bulduğum için de fıkıh ve itikâd mezheblerini buna örnek gösterdim; "nasıl sünnî
inanç ve fıkıh mezhebleri isim ve kurum olarak, Kur'ân'da olmadığı halde yorum
ve ictihad ile ondan çıkarılmış, üretilmiş ve meşrû kabûl edilmiş ise özellikle
zühde (âhireti ve Allah rızâsını önceleme ahlâkına) dayalı tasavvuf da böylece
Kur'ân'dan çıkar ve meşrû olur" dedim ve ekledim: "Bundan bir müddet sonra,
tasavvuf hayatını yaşayanların, kısmen farklı Kur'ân yorumlarına dayalı bir
"bilgi tasavvufu" doğdu, bunun meşrûiyeti ve Kur'ân'dan çıkması konusu
tartışmalıdır." Bu sözleri alıp, meşrû ve mûteber olmadığı halde Kur'ân'dan
çıkarıldığı iddia edilen anlayış, mezhep ve hayat tarzlarına uygulamak,
genellemek ve bundan bir itiraz delîli çıkarmak doğru ve tutarlı değildir.
Kur'ân'dan bana göre çıkar dediğim şeye, "bana göre çıkmaz" diyeceğim şeyleri
kıyas etmek haksızlıktır.
2. "İlmihal kitabı ve Kur'ân meâli ile iyi müslüman olunmaz" sözünü ben
söylemedim. Benim dediğim şudur: Dindarlık, din hayatı yalnızca inanç ve
bilgiden ibaret değildir, başta ibâdetler, ahlâk ve şuur olmak üzere birçok dinî
değerin insana eğitim ile aşılanması, benimsetilmesi, özümsetilmesi gerekir. Şu
halde din eğitim ve öğretimi ferdî değil, ictimâi bir olaydır. Dinî topluluğa,
din hayatına giren müslümanın sağlıklı bir ortam içinde -yalnız öğretim değil-
eğitim de alması gerekir. Tarîkatlar böyle bir fonksiyon da îfâ etmişlerdir,
ancak bu yolun tabiatında bulunan bazı özellikler onu istismara müsait hale
getirdiği için kötüye kullanıldığı, pirince giderken bulgurun da (temiz inanç,
sahîh ibâdetler, duygu ve bağlılıkların da) zâyî edildiği olmuştur, olmaktadır.
Bugün için daha sağlıklı bir yol, küçük cemâatler (öğrenme, eğitme, paylaşma,
yaşama gurupları) oluşturmaktır. İllaki bir tarîkata gireceğim diyen müminler de
bu tarîkatin şeyhini ve kendisine verilen vazifeleri, sünnî müslümanlığın
herkesi bağlayan ölçütlerine vurmalıdır, kendi vuramıyorsa bir bilene götürmeli,
ona danışmalıdır. Bir şeyh suyun üzerinde yürüse, havada uçsa, insanın kalbinden
geçenleri okusa bile inancı, düşüncesi, söyledikleri ve davranışları İslâm'ın
temel esaslarına (İlmihal kitaplarında açıklanan ve üzerinde ittifak edilmiş din
bilgilerine) ters düşüyorsa, o kimse mürşid değil, şeytandır, yol kesicidir,
tuzaktır.
3. "Allah'ım, yalnız senden yardım dileriz" cümlesi, tevessül ve şefâati
dışlıyor mu?" konusuna gelelim:
Fâtiha sûresinde yer alan bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer
böyle olsaydı, Allah'tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu âyetin
kapsamına girseydi, bir insana "şu konuda bana yardım et" diyen herkes şirke
düşmüş olurdu. Halbuki Allah, Kitabında "Siz Allah'a yardım ederseniz o da size
yardım eder..." buyuruyor; yani kulların da Allah'ın dînine hizmet ve kendi
problemlerini çözmek için gayret etmeleri, yardımlaşmaları isteniyor. Şu halde
cümlenin maksadını doğru anlayabilmek için kapsamını daraltarak yorumlamaya
ihtiyaç vardır. Bu da iki şekilde yapılabilir: a) Yalnızca Allah'ın
yapabileceği, Allah'tan başkasının yapmaya güç ve kudretinin yetmeyeceği şeyleri
Allah'tan başkasından istemek bu âyete aykırıdır; bunu yapan gizli veya açık
şirke düşmüş olur. b) Hiçbir kimse diğerine, Allah dilemedikçe, izin ve imkân
vermedikçe -tabîî olarak insanların yapabilecekleri varsayılan konularda bile-
yardım edemez. Bu sebeple bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım
edecek şahsın, ilâhî yardıma vâsıta olduğunu, Allah'ın o kulu vâsıtasıyla bu
kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır. Bir beşerin,
basit bir konuda bile bir başkasına yardımını, Allah'ın izin ve irâdesinden
bağımsız yaptığına inanan kimse de gizli veya açık şirke düşmüş olur.
Şimdi, bizim doğru olduğuna inandığımız bu anlayışımız çerçevesinde, bu haftanın
yazısında tevessül ve gelecek haftanın yazısında da şefâat konularını ele
alabiliriz.
Tevessül kelimesinin kök mânâsı yaklaşmak, yaklaşmak için yol ve çare
aramak/kılmaktır. Bir dîni terim olarak tevessül, Allah'a yaklaşmak, duaların
kabûlünü sağlamak için bir şahıs veya ibâdet/amelden yararlanmak, bunu vesîle
kılmaktır.
Bir insanın yaptığı ibâdeti ve hayırlı, ecirli davranışı vesîle kılarak, araya
koyarak Allah'a yakarmasında sakınca yoktur. Kezâ Peygamberimiz (s.a.v.) ile
onun amcası gibi yakınları hayatta iken onların araya konarak dua edilmesi de
câiz görülmüştür. Bu iki tevessül şeklinin câiz olduğunda görüş birliği vardır.
Bunun dışında kalanlar meselâ vefâtından sonra Peygamberimiz'in (s.a.v.),
yakınlarının veya kâmil bilinen diri ve ölü bir kimsenin vesîle kılınması,
bunlarla tevessül edilmesi konusu tartışmalıdır. İbn Teymiyye ve onun gibi
düşünen âlimlere göre, ittifak edilen şekil dışında tevessül, Hz. Peygamber
(s.a.v.) dahil herhangi bir ölünün kabrinin, bir fayda elde etmek veya bir
zararı defetmek maksadıyla ziyaret edilmesi ve tevvessülde bulunulması haramdır,
hattâ şirktir. Bu âlimler, anlayış ve iddialarını, şu meâldeki âyet ve hadîslere
dayandırmışlardır:
a) Putperestler ve müşrikler tapındıklarına, vâsıta ve vesîle diye inanmış, bu
yüzden şirke düşmüşlerdir.
b) Kul ile Allah arasında vâsıtaya, vesîleye, aracıya ihtiyaç yoktur, Allah
kullarına, kendilerinden daha yakındır, O'nun izni olmadan kimse kimseye
yardımda bulunamaz, Allah'tan başkasına dua edilemez.
c) Hz.Peygamber (s.a.v.) en yakınlarına dahi faydası olamayacağını, insanı kendi
iman ve amelinin kurtaracağını ifade etmiştir.
d) Herkes kendi yaptığından ve yapması gerekenden sorumludur.
Bu anlayış ve iddia ya karşı, tarih boyunca İslâm âlimlerinin çoğunun bilgi,
inanç ve uygulamaları şöyle olmuştur: Yalnız Allah'tan istenebilecek bir şeyin,
ölü veya diri bir beşerden istenmesi câiz değildir. Fakat hakkında hüsnizan
beslenen, iyi bilinen, Allah tarafından sevildiği sanılan ölü veya diri bir
kimseyi aracı kılarak Allah'a yalvarmak, O'ndan dileklerin kabûlünü talep etmek,
bunun için peygamberlerin ve salih kulların kabirlerini ziyaret etmek câizdir.
Bu ziyaretten başkaca manevî kazançlar da elde edilebilir.
Bu inancı savunan âlimlerin dayandıkları delîller de şunlardır:
a) "Ey iman edenler! Allah'a itâatsizlikten sakının ve O'na (yaklaşmaya) yol
arayın, bir de O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz" (Maide: 5/35)
meâlindeki âyette "yol" diye tercüme ettiğimiz "vesîle" kelimesi, tevessülü de
içine almaktadır.
b) Buhârî'nin rivâyet ettiği bir hadîse göre Hz. Ömer, bir kuraklık ve kıtlık
yılında Hz. Abbâs'ı vesîle kılarak (araya koyarak) şöyle dua etmiştir: "Allah'ım
biz, sana duamızda Peygamberimiz'i (s.a.v.) araya koyuyorduk (onunla tevessül
ediyorduk) da bize yağmur veriyordun; şimdi de Peygamberimiz'in (s.a.v.)
amcasını sana vesîle kılıyoruz, bize yağmur lütfet!" Bu dua üzerine yağmur
yağmıştır.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) vefâtından sonra onun kabri başında (o vesîle
kılınarak) dua edildiğine, kezâ başka iyi bilinen insanlar ile de duada tevessül
edildiğine dair birçok hadîs rivâyet edilmiştir (Kevserî, Muhikku't-takavvul
isimli eserinde bunları toplamıştır). Bu kitapta ifade edildiğine göre Teftâzânî,
Fahreddin Râzî, Seyyid Şerif Cürcânî gibi büyük âlimler de tevessülün câiz
olduğunu söylemiş ve savunmuşlardır.
Muhâlifler âyetin, câiz görmedikleri tevessülü içine almadığını, aynı mânâdaki
hadîslerin de sahîh olmadığını ileri sürmüşlerdir.
1970'li yıllarda yazıp Diyanet Dergisinde yayımladığım bir makâlede şunları
söylemişim: "İbn Teymiyye, biraz da çağdaşlarının tutumları sebebiyle tevessül
konusunda ifrata (aşırılığa) düşmüştür; ancak tevhîd inancını korumak gibi iyi
ve yüce bir niyeti vardır, bundan dolayı ecir alır. Onun karşısındakiler de
zaman zaman sert ve insafsız davranmışlar, sonuçta bugün de devam eden tefrika
(ayrılık, bölünme) doğmuştur. Bize göre şu çizgide birleşmek mümkündür: Ölmüş
gitmiş kimselerle tevessül etmenin gerekli ve zarûrî olduğuna dair bir nas
(ayet, hadîs) yoktur. Bunu kabûl etmeyen, bu mânâda tevessül yoktur diyen, ehl-i
sünnet câmiasından çıkmaz. Allah'a ortak koşmadan, O'nun sevdiği bilinen veya
sanılan, ölü yahut diri bir kul vâsıta kılınarak dua etmek mânâsında bir
tevessülü yasaklayan bir nas da yoktur; şu halde bunu yapanlar da kınanamaz..."
(İslâm'ın Işığında, I, 76).
Şimdi bu sözlere şunları eklemek isterim: Kur'ân-ı Kerim'in hassasiyet
gösterdiği husus, Allah'tan başkasını O'nun yerine koymak veya O'na yaklaşmak,
dileğin kabûlünü sağlamak için O'nun yerine bir başka şeye ibâdet etmektir; yani
müşrikler, putları araya koyarak "Bunların hürmetine dualarımızı kabûl et" diye
Allah'a yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona
ibâdet ediyorlardı. Müminlerin Allah'a yalvarırken Peygamberimiz'i (s.a.v.) veya
salih bir kulu araya koyarak "Ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki
makamı sebebiyle duamızı kabûl buyur" demelerini şirke sokmak, müşriklerin
yaptıklarına benzetmek doğru değildir.
İnsan bedeni veya rûhu ve şuuru ile kiminle beraber olur, kimi devamlı anarsa
ondan etkilenir, onun düşünce, ahlâk ve davranışlarını özümser. Bu sebeple İslâm
ahlâkçıları ve eğitimcileri iyi insanlarla beraber olmayı, onları ve
yaptıklarını anmayı tavsiye etmişlerdir. Böyle insanlar dirilerden olabileceği
gibi ölülerden de olabilir. Allah rızâsına ermiş bilinen, geride güzel eserler
bırakarak Rabbine kavuşan kimselerin kabirlerini ziyaret etmek, bu vesîle ile
onların hayatlarını anmak, yalnızca ölümü hatırlatmaz, bunun ötesinde faydalar
sağlar. Hadîslere göre Peygamberimiz (s.a.v.), bugün de kendisine verilen
selâmlara -Allah'ın izni ile- cevap vermektedir. Bir insan belli zamanlarda
yalnızlık köşesine çekilip bir süre Peygamberimiz'i (s.a.v.) düşünse, onun güzel
ahlâkını, imanını, cihadını, ibâdetlerini, insanlarla ilişkisini okusa veya
hatırından geçirse çok önemli faydalar elde eder. Aynı şeyi, onun yolunda
yetişmiş büyükler için de yapabilir. Bu davranışların şirk ile uzaktan yakından
ilişkisi yoktur. Kötü örnekler az olsun çok olsun iyi örnekleri ortadan
kaldıramaz. Eğitimcilerin vazifesi kötü örnekleri, yanlış anlama ve uygulamaları
ortadan kaldırmak, iyi olanları yaygınlaştırmak için çaba sarfetmektir.
Bu vesîle ile işaret etmeyi uygun bulduğum kötü, yanlış, sakıncalı
uygulamalardan birkaçı şöyledir:
1. Allah'tan başkasına dua etmek, niyazını Allah'a değil de bir başka varlığa
yöneltmek. Meselâ Allah'tan başkasından istenmeyecek bir konuda " Ya Rabbi,
Peygamberimiz (s.a.v.) için bana şunu ver, beni şu belâdan kurtar", demek yerine
"Ey Peygamberim, bana şunu ver, beni şu beladan kurtar!" demek.
2. Namaz kılmak, kurban kesmek, adakta bulunmak, etrafında tavaf etmek gibi
ibâdetleri -peygamber de olsa- bir beşer için yapmak. Meselâ Anadolu'da çok
yaygın olan "Filân dedeye kurban kes, kestim..." ifadeleri bu sakıncalı davranış
çerçevesine girer.
3. Kabir ziyaretinin, Allah'ın lûtfuna vesîle olarak değil, doğrudan bir faydayı
celp, zararı def edeceğine inanmak ve bu maksatla dede ve türbe ziyaret etmek.
Şefâat
Geçen hafta tarîkatların meşrûiyeti, tevessül, şefâat, gizli şirk gibi konuları
içine alan bir soruya cevap veriyorduk. Söz uzadığı için şefâat konusunu bu
haftaya bırakmıştık. Soru sahibi şunu da söylüyordu: "Daha çok insanı kapsamak
veya bir kitleyi bölmemek maksadıyla verilecek bir taviz bana İsrâ Sûresinin
73/74/75. âyetlerinin nuzûl sebebini anımsatıyor..."
Cevap: Şefâat kelimesi mânâ bakımından tevessülle oldukça yakındır; tevessül
daha ziyade dünyadaki aracılıklar, aracı koymalarla, şefâat ise âhirettekilerle
ilgili olarak kullanılır. Aynı mânâda ve yerde kullanıldıkları da vardır.
Şefâat için şöyle bir tarif yapılabilir: "Bir kimsenin bağışlanması için onun
adına af dileme, maddî veya mânevî bir imkânı elde etmesi için yetkilisi
nezdinde aracılık yapma", özellikle dinî bir terim olarak "günahkâr bir müminin
affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için, Allah nezdinde mertebesi
yüksek olan birinin O'na dua etmesi, dilekte bulunması" ve daha çok "bu yüksek
mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vukû bulacak
aracılık ve dilekleri".
"Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç
kimseden şefâat kabûl olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz"
(Bakara:2/48) meâlindeki âyete ve benzeri delîllere dayanan Mu'tezile
bilginleri, âhirette günahkârlara şefâat edilmesinin sözkonusu olmayacağını,
ancak sadece sevaba müstahak olanlara mükâfatlarının arttırılması yönünde şefâat
edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri ise her iki durumda da
şefâatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde
itibarı yüksek olan, diğer seçkin insanlar tarafından şefâat edilebileceğini
savunurlar. Ancak Allah'ın izin vermediği hiçbir kimse şefâat edemeyecektir
(meselâ bk. Bakara 2/255; Meryem 19/87; Tâhâ 20/109).
Allah'a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O'na denk olduğuna
değil, O'nun nezdinde reddedilemez şefâat, geri çevrilemez aracılık hakkına
sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar.
Âyetü'l-kürsî içinde yer alan "Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse
şefâat edemez" meâlindeki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta,
şefâatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin
böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde
zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefâat izni verilenlerin
durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağırılan
şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve
belirleyen onlar değildir; ancak bu merâsimi tertipleyenlere göre onlar,
şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir
imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefâatlerine izin verilecek olanlar da
Allah'a yakın ve sevgili kullar olacaktır. Ayrıca bunların başkaları hakkında
istediklerinin Allah tarafından kabûl şansı daha fazladır.
Kur'ân'ın ilgili âyetlerinin üslûbundan, âhirette şefâat mümkün olmakla birlikte
bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefâate bel bağlamadan, kendi
kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır.
Bu durum karşısında insan için gerekli olan şey, zaman kaybetmeden tevhid
inancına sarılarak, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek ve ahlâkını
düzeltmek, geçmişteki günahlarından dolayı da tövbe etmektir. Çünkü gerek Kur'ân-ı
Kerîm'de gerekse hadîslerde içtenlikle yapılacak tövbelerin geri
çevrilmeyeceğine dair çok açık ve kesin açıklamalar vardır. Kur'ân'ın şefâat
konusundaki -2/48. âyette olduğu gibi- ümit kırıcı üslûbu, şefâat beklentisinin
insanları dinî ve ahlâkî hayatlarında gevşekliğe sürüklemesinden; yine Kur'ân'ın
tövbelerin kabûl buyurulacağına dair çok net ifadeleri ise, tövbenin kişiye
hatâlı inanç ve davranışlarını terkettirmesinden, böylece düzeltici ve ıslâh
edici bir fonksiyon icrâ etmesinden ileri gelmektedir. İşte peygamberlerinin
kendilerine şefâat edeceklerine güvenerek İslâm'ı kabûl etmemekte ve Hz.
Muhammed'e (s.a.v.) inanmamakta direnen Yahudileri uyarmakta olan bu âyet, aynı
zamanda bütün insanlar ve müslümanlar için de bir ikaz anlamı taşımakta; insanın
asıl kurtuluşunun, yanlışlardan dönmesine ve başta imanı olmak üzere, dünya
hayatında kendisinin yaptığı hayırlı işlere bağlı olduğunu vurgulamaktadır.
Buhârî, Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan müelliflerin kitaplarında yer alan
birçok hadîs, bütün insanların mahşerde, korku içinde bekleşirken işlemin bir an
önce başlaması konusunda Peygamberimiz'e (s.a.v.) mahsus şefâatten ve bunun
yanında gerek O'nun ve gerekse diğer peygamberlerin, salih kulların, hocaların,
talebelerin, dostların şefâatlerinden söz etmekte, bu şefâatlerin hak ve gerçek
olduğunu söylemektedir. Dünyada insanların Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kabrini
ziyaret etmek, O'na salât ve selâm okumak, ezan okunduktan sonra vesîle duasını
yapmak, iyi insanlarla beraber olmak, onların sevgisini kazanmak, iyi evlât ve
öğrenci yetiştirmek gibi amellerinin (iş, hizmet ve eserlerinin) ilgililerin
şefâatlerini hak etme bakımından tesirleri olduğunu ifade eden sahîh hadîsler de
mevcûttur.
Bütün bu delîller karşısında bir kimse, diğerine "bana şefâat et" derse bunda
bir yanlışlık olmaz. "Şefâat yâ Resûlallah!" demek de böyledir. Bunu diyen
kimse, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şefâatini istemektedir. Bunu isterken de
Allah'ın O'na şefâat selâhiyet ve izni verdiği bilgisine dayanmaktadır. "Allah
izin versin vermesin sen bunu yapabilirsin" diyen yoktur ve bu talebin açık veya
gizli bir şirkle alâkası bulunamaz. Olsa olsa şu denebilir: "Hz. Peygamber vefât
etmiştir, bu durumda kendisinden şefâat dilemenin anlamı ve faydası yoktur".
Böyle düşünenler öldükten sonra O'nun, başkalarına eşit hale geldiği kanâatinde
oluyorlar. Şefâat isteyenler ise, O'nun Allah katındaki derece ve konumunu
bildikleri için, öldükten sonra da O'ndan şefâat istemenin yararlı olabileceği
kanâatinde oluyorlar. Bu iki kanâatin kesin olarak biri siyah diğeri beyaz
değildir.
Biz bunları yazarken, söylerken dinde olmayan, dince yanlış olan bir sözü, "sırf
birilerini memnun etmek, insanları bölmemek, daha çok insanı kapsamak için"
söylemiyoruz ki İsra sûresinin ilgili âyetlerinin nüzûl sebebinin kapsamına
girelim! O âyetlerden maksat, dost kazanmak ve birilerini memnun etmek için
dinden taviz vermeyi yasaklamaktır. Hz. Peygamber'in böyle bir şeyi yapması
düşünülemeyeceğine göre onun şahsında ümmet uyarılmaktadır. Peygamberlerin ısmet
(günahtan korunma) nitelikleri vardır, âyetler "böyle olmasaydı peygamber bile
insanları memnun etme duygusuna kapılabilirdi" demek istiyor ve başkalarında
ısmet sıfatı olmadığı için onları uyarıyor.
Yiyecekler, Süt Bankası, Başörtüsüne Meshetmek
Sorular:
1. Hayvan atıklarından (domuz ve helâl olmayan tüm hayvanlar dahil) oluşan
yemden yiyen hayvanların eti, sütü ve yumurtasının yenmesi câiz midir?
2. Sarık üzerine meshetmeye kıyasen başörtü üzerine mesh edile bilinir mi?
3. Helâl kesilmeyen hayvanın kursağından oluşturulan peynir mayası ile yapılmış
peynirlerin durumu nedir?
4. Insan saçında ve domuz kılında çokca bulunan amino asidler ekmek sanayiinde
ekmeğin taze ve yumuşak kalması amacıyla kullanılmakta. Kimyasal remzi „E 920, E
921" olan bu maddenin kullanılması karşısında ne yapılabilir?
5. Almanyada bazı hastanelerde süt bankaları bulunmakta. Bankalar aracılığıyla
sütü fazla olan anneler sütlerini sağıp erken doğan bebeklere verilmesini
sağlayabilirler. Bu durumda sütler karıştırılıp verildiğinden dolayı süt
kardeşlik meselesi nasıl oluyor ve süt bağışında bulunmak câiz midir?
Cevaplar:
1. İslâm'a göre pis (necis) kabûl edilen nesnelerden yiyen hayvanlar, bunları
devamlı veya nadiren yemelerine göre iki kısma ayrılmıştır. Nadiren yiyenlerin
eti, sütü, yumurtası yenir, bir tedbir almak gerekmez.
Pislik ve pis olan nesneleri devamlı yiyen hayvanların da eti, sütü ve yumurtası
yenir, içilir; ancak bunun için bir tedbir almak gerekir mi? Hanefîlerin de
içinde bulunduğu bazı müctehidlere göre bu hayvanların, kesilmeden önce bir
müddet dışarı çıkarılmaması ve pis koku vücutlarından çıkıncaya kadar bir süre
temiz nesnelerle beslenmesi gerekir, aksi halde etlerini yemek haram değil, ama
mekruh olur. Mâlikîlere göre ise mekruh değildir.
Günümüzde insanlar hayvanları kendileri besleyip keserek yemiyorlar, kasaplardan
ve marketlerden alıyorlar. Hayvanın ne ile beslendiğini bilmeleri de imkânsız
gibidir. Bu sebeple İmam Malik'in ictihadını tercih etmek gerekir, buna göre pis
olan nesnelerden yapılmış yemlerle beslenen hayvanların etleri, sütleri ve
yumurtaları haram olmadığı gibi, mekruh da değildir.
2. Meshetme konusunda Hanefî mezhebi oldıkça dardır. Diğer mezheplerde gerek
ayağa giyilen mest, pabuç, çorap vb. şeyler üzerine ve gerekse başa örtülen,
sarılan sarık, başörtüsü vb. üzerine meshetme konusunda genişlik ve kolaylık
vardır. Hz. Peygamber' in (s.a.v.) sarık üzerine meshettiğine dair sahîh
hadîsler vardır. Muhterem eşleri Ümmü-Seleme annemizin de başörtüsü üzerine
meshettiği, İbn Hazm'ın Muhallâ isimli eserinde kaydedilmiştir (II, 60). Yine
İbn Hazm, başa bağlanan ve sarılan şeyler üzerine meshetme konusunda erkek ile
kadın arasında bir farkın bulunmadığını söylemiştir (II, 58).
Hadîslerde "sarık ve başörtüsü" açıkça zikredilmiş ve bunların üzerine
meshedildiği açıklanmıştır. Sahîh ve mânâsı apaçık hadîsleri, şu veya bu sebeple
tevil etmenin anlamı yoktur. Sarık ve başörtüsü üzerine meshetmenin câiz
olmasının gerekçesi kolaylıktır. Din zorluk istemez, kolaylık olsun, müslümanlar
zahmet çekmesinler diye meshetmeye izin verilmiştir. Bugün başını örtmüş,
düzenli bir şekilde başörtüsünü yerleştirmiş bir bayanın, saçlarını meshetmek
için onu açması, çıkarması, erkeğin sarığını açması kadar, hattâ bazan daha da
zordur. Ayrıca erkeğin başı, saçı avret değildir, açıp başkasına gösterebilir,
kadınınki ise avrettir, başkalarının görmesi ve onlara gösterilmesi câiz
değildir. Şu halde hem kolaylık bulunduğu hem de haramdan kaçmayı sağladığı için
-gerektiğinde- kadının başörtüsü üzerine meshetmesi elbette câiz olacaktır.
3. Yüzyıllar öncesinde yazılmış fıkıh kitaplarında da, usûlüne göre kesilmemiş
veya kendiliğinden ölmüş hayvanların (meytenin) karnından çıkan yavrunun henüz
oluşmamış kursaklarından yapılan peynir mayalarının temiz olduğu açıkça ifade
edilmiştir (Meselâ Bedî'u's-sanâyi', -yeni baskı- I, 370). Hanefîler yavrudan
alınan peynir mayasının temiz ve helâl olmasını "kanının olmamasına"
bağlıyorlar. Onlara göre hayvanı "meyte", yani murdar hale getiren kısım
kanıdır. Kemik, saç, boynuz, tırnak, yün gibi kanı olmayan organlar ve parçalar
murdar olmaz.
Ayrıca peynir mayası kullanılarak peynir yapılınca değişime de uğramaktadır
(istihâle); şarabın sirkeye, domuzun tuza, pis yağın sabuna dönüşmesi veya
dönüştürülmesinde olduğu gibi bu değişim, necis (murdar) olan nesneyi
değiştirmekte, temiz ve helâl hale getirmektedir.
Dince pis (murdar, yenmez ve belli bir miktarının elbiseye bulaşması namaza mâni
olur) nesnelerin temiz hale gelmesi, başka bir deyişle temize karıştığında onu
pis hale getirmemesi, bir de az sıvının çok sıvıya karışması ile olmaktadır.
Suyu örnek olarak alırsak, müctehidler arasında miktarı ihtilâflı olan çok ve
durgun suya pis bir nesne karıştığında, suyun tadı, rengi ve kokusundan (bu üç
niteliğinden) biri, karışan pis nesnenin rengi, tadı ve kokusundan birini verir
hale gelmedikçe pis temizi kirletmez. Şâfiî'ye göre iki kulle ve daha fazlası
çok sudur; bir kulle yaklaşık 80 litre suyu alan küp olarak tanımlanmıştır.
4. Kemik, kıl, boynuz, saç gibi organ ve parçalarda kan olmadığı için Hanefîlere
göre bunlar murdar olmuyor. Bedâyî'de yazıldığı gibi kıl, içinde bulunuğu sudan
daha çok olmadıkça onu pis hale getirmiyor. Domuz kılının ayakkabıcılar
tarafından kullanılmasına -ihtiyaç sebebiyle- izin verilmiştir. İmam Muhammed'e
göre suya karışan domuz kılı az olduğu takdirde suyu pis kılmaz. Bu ifadeler
doğrudan kılın karışmasıyla ilgilidir. Kıl başka şeylerle karıştırılarak ve
sentez edilerek nitelikleri değişirse zaten hükmü de değişir; haram nesnelerden
yapılmış sirke, tuz, sabun gibi olur ve kullanılabilir.
5. Bir çocuk aynı günde, aynı beslenmede veya farklı zamanlarda birden fazla
kadını emse bu kadınların hepsi onun süt annesi olurlar. Buna göre birden fazla
kadının sütü dışarıda karıştırılıp çocuğa içirilse yine aynı sonucu verir,
sütleri karıştırlıp içirilen kadınlar, içen çocuğun süt anneleri olurlar.
Müslüman kadınların süt bankalarına giderek fazla sütlerini vermeleri câiz
değildir. Bunun câiz olabilmesi için hangi çocuğa veya çocuklara verildiğinin
bilinmesi, bildirilmesi gerekir. Bu da zor, belki de imkânsız olduğuna göre, süt
kardeşlerin birbiri ile evlenmeleri sakıncasını engellemek için sütün bankaya
verilmemesi gerekir.
Alacak, Borç, Enflasyon
Soru:
K.Maraş, Selen Züccaciye adresinden gelen, ismi okunamayan bir faks metninde,
aşağıdaki sorular -Sayın Hocalarım hitabına göre bana ve daha başka hocalara-
sorulmuş:
"Allah'ın çizdiği sınırlar içinde ticaret yapmaya çalışan insanlarız. Günümüze
has problemler yaşıyoruz. Sorularımıza çok çeşitli yorumlar ve cevaplar
alıyoruz. Yaşadığımız birçok problemi buraya kaydederek sizden cevaplar almak ve
ona göre hareket etmek istedik. Vereceğiniz cevaplar bizim ticaret muamelemize
yön verecektir. Kanûnî Sultan Süleyman'ın, Şeyhülislâmın fetvâlarının kendisiyle
gömülmesini isteyerek sorumluluktan kurtulmak istediği gibi biz de vereceğiniz
cevapları muhâfaza edeceğiz. Allah sizlerden râzı olsun!
1. Enflasyon oranı altında alınan faizler helâl midir?
2. Ev ve araba gibi hâceti asliye için bankaların vermiş olduğu kredileri
kullanmak câiz midir? Bunda asgarî sınır nedir?
3. Gününde ödenmeyen paralara ne gibi işlem gerekir? Döviz, altın veya başka
kriterleri mi göz önüne almalıyız?
4. Satılan malın bedeli vâdesinde alınmadığında, satılan mal zamlanmamışsa fark
almak veya dövize bağlamak câiz midir? Bu durumda fark talep edilebilir mi?
5. Banka teminat mektubu almak veya vermek câiz midir?
6. Finans kurumlarının kâr zarar hesaplarına katılmak câiz midir?
7. Bankaların veya finans kurumlarının sattığı ev, araba veya başka şeyleri
satın almak câiz midir?
Cevaplar:
1. A'nın B'den vâdeli, C'den de vâdesiz alacağı var. Vâdeli borç vâde dolduğunda
ödenmez ise, bundan sonra geçecek zaman içinde meydana gelen değer kaybının
(enflasyonun azalttığı miktarın) borçlu tarafından alacaklıya ödenmesi gerekir.
Eğer borçlu, enflasyon kaybını ödemezse bu miktar kadar borçlu kalır. Meselâ
ödeme vâdesinde bir milyon lira bir kilo pirinç alıyorsa, fiilen ödeme
yapıldığında da bir kilo pirinç alabilmeli, önemli olan kâğıt paranın miktarı
değil, satın alma gücüdür, değeridir. Vâdesiz boçlarda ise borç ne zaman
ödenirse, o zamana kadar meydana gelmiş enflasyon farkının da ödenmesi gerekir.
Alacaklı farkı helâl etmezse borçlu eksik ödeme yapmış olur.
Bankada vâdeli mevdûatı bulunan A, vâde dolduğunda parasını ve faizi alırsa ve
bu faiz de enflasyon oranından aşağıda olursa bu faizi alabilir mi? Bu meblağ,
enflasyon farkı değil, faiz olduğu için, başta bankaya para yatırılırken
enflasyon farkı değil, faiz almak ve vermek üzere işlem yapıldığı için bu
fazlalık A'ya helâl değildir, bankaya bırakmak çifte günahtır, alıp yoksullara
dağıtmak gerekir.
2. Ev, araba gibi hâceti asliyenin (insanların normal şartlarda yaşamaları ve
maddî manevî vazifelerini sıkıntıya düşmeden yerine getirebilmeleri için gerekli
olan şeylerin) eksikliği insanlara sıkıntı verir, verimliliği olumsuz etkiler.
Bu sebeple aslî hâcetler "zarûrî ihtiyaç" olarak kabûl edilmiştir. Örnek vermek
gerekirse bir kimsenin yemediği, içmediği takdirde öleceği yiyecek ve içeceğe
ihtiyacı doğrudan zarûrrettir, yaşasa bile yeterli ve dengeli beslenemediği için
sağlığını ve gücünü zaman içinde kaybedeceği yiyecek ve içecek ise aslî ihtiyaç
ve dolaylı olarak zarûrettir. Müslüman aslî ihtiyaçlarını kendi kazancı ve mal
varlığı ile karşılayamıyorsa, ileride ödemeye gücü yeteceği için faizli kredi
almak mecbûriyetinde kalırsa (faizsiz borç veren kişi ve kurumlar yoksa veya
devlet teşvik kredisi vermiyorsa) faizli borç alabilir. Bu faizin enflasyon
oranının altında veya üstünde olması fark etmez, hükmü değiştirmez. Sorudaki
örnekleri ele alalım: Bir şahsın evi veya -işi, şahsı, ailesi için ihtiyacı
bulunduğu halde- arabası yoksa, bunu kendi parası veya mal varlığı ile
alamıyorsa faizli kredi ile alabilir. Bir tacir evi, arabayı vâde farkıyla
satıyorsa bakılır; vâde farkı, kredi faizinden fazla olursa, zaten dar gelirli
olan şahsa illa da vâde farkı ile alacaksın denilemez. Kredi faizi ile vâde
farkı eşit ise elbette vâde farkı ile alma yoluna gidilmelidir.
3. Belli bir tarihte ödenmesi gerektiği halde ödenmeyen borçlar sebebiyle
alacaklı iki şekilde zarara uğramaktadır: a) Sermayeden mahrûmiyet zararı; yani
parasını zamanında alamadığı ve tekrar ticarete sokamadığı için muhtemel
kazancından olması. b) Paranın satın alma gücünün düşmesinden oluşan zarar.
Birinci zararla ilgili cevabımızı inşaallah gelecek sayıda okuyacaksınız.
Paranın değer kaybından dolayı uğranılan zarara gelince, yukarıda bu zararı
sineye çekmenin gerekli olmadığını, alacaklıya enflasyon farkının ödenmesi
gerektiğini kaydetmiştik. Burada problem, değer kaybını ölçülmesi ile ilgilidir.
Hem alacaklının hem de borçlunun zarara uğrmaması, hak edilmeyen bir şeyin
alınıp verilmemesi için hangi ölçü kullanılmalıdır? Bu sorunu açık, kesin,
değişmez bir cevabını bulmak oldukça zordur. Çünkü enflasyon oranı ile ilgili
rakkamlar her zaman tek, kesin ve güvenilir değildir. Altın, döviz, borsa
indeksi, demir, çimento gibi maddî değerlere bağlama halinde de bu nesnelerin,
genel ve reel enflasyonu yansıtmaları istikrarlı değildir. Bazan bunlardan biri
veya diğeri, çeşitli sebeplerle genel değer kaybının altında yahut üstünde bir
değere oturabilmektedir. Hattâ döviz esas alınsa dolar ile mark bile, değer
kazanma ve kaybetme oranları bakımından farklı olabilmektedir. Bize göre
yapılabilecekler şunlardır:
a) Taraflar önceden altın, dolar, demir gibi nisbeten istikrarlı bir ölçüt
üzerinde anlaşırlar, borcu ona çevirip kaydederler ve ödeme buna göre yapılır.
b) İlân edilen enflasyon oranlarının ortalaması alınır ve bu ortalama kadar ek
ödeme yapılır.
c) Piyasada kullanılan ve İslâm'a göre meşrû olan değer kaybı
ölçütleri/birimlerinin ortalaması alınır ve ödeme buna göre yapılır.
Müslüman alacaklı, borçlunun durumunu da göz önüne almalıdır. Kasten ödeme
yapmayan, ödemesi gereken parayı kullanarak veya satabileceği malı daha
avantajlı bir fiatla satmak üzere bekleterek, haksız kazanaç elde etme yolunu
tutan borçlu ile, ödeme güçlüğü içine düşmüş borçlu aynı muameleye tâbî
tutulmamalıdır.
Vâdesinde Ödenmeyen Borçlar vb.
Maraş'tan gelen sorulara cevap veriyorduk, cevapları bu sayıya kalan sorular
şunlardı:
1. Satılan malın bedeli vâdesinde alınmadığında, satılan mal zamlanmamışsa fark
almak veya dövize bağlamak câiz midir? Bu durumda fark talep edilebilir mi?
2. Banka teminât mektubu almak veya vermek câiz midir?
3. Finans kurumlarının kâr zarar hesaplarına katılmak câiz midir?
4. Bankaların veya finans kurumlarının sattığı ev, araba veya başka şeyleri
satın almak câiz midir.
Cevap:
1. Satılan mala yerinde zam, fiat artışı gelmemiş ise, ülkede enflasyon yoksa,
bu takdirde vâdesi geldiği halde borçlu, aldığı malın bedelini ödemeyince,
satıcı (alacaklı) paranın değer kaybından veya sattığı malın vâdeden sonra
zamlanmasından dolayı değil, tahsil edemediği alacağını tekrar üretime ve
ticarete sokamadığı veya alacağına güvenerek girdiği teahhütlerini yerine
getiremediği için zarara uğramaktadır. Bu muhtemel zararı engellemek için faize
girmeden bir tedbir alınabilir mi?
Aslında böyle bir zararı engellemek için manevî tedbir, müeyyide her zaman
vardır. Allah rızâsı için verilen borçlarda (karz-ı hasende) vâde yoktur,
alacaklıya parası lâzım olup da istediği zaman borçlu, bulup buluşturup onu
ödemek mecbûriyetindedir. Bir İslâm toplumunda, elinde parası olup âcilen
ihtiyacı da bulunmayan herkes, ihtiyacı olana onu ödünç vermek durumunda olduğu
için borçlunun para bulması da kolay olacaktır. Vâdeli borçlara gelince; bunlar
da vâdesi dolunca alacaklıya ödenecektir. Alacaklıya ödenmesi gereken borç
zamanında ödenmeyince borçlu günaha girer, kul hakkına tecâvüz etmiş olur; işte
bu manevî müeyyidedir.
İmanların zayıfladığı, ahlâkın gevşediği ve bozulduğu zamanlarda, manevî
müeyyideler yetersiz olduğundan maddî yaptırımlara da ihtiyaç vardır. Eski
fıkhımızda, zamanında ödenmeyen borçlarla ilgili bir yaptırım benimsenmemiştir.
Bunda, eski devirlerde, özellikle para cinsinden sermayenin bugünkü kadar önemli
olmamasının rolü olabilir. Bir de faiz belâsına düşmemek için fukahâmız titiz
davranmıştır. Akli gerekçe olarak da "Zamanında ödenseydi ve tekrar üretime,
ticarete sokulsaydı mutlaka kazanacak mıydı, belki de zarar edecekti, şu halde
kaybedilmiş bir kârdan, uğranılmış bir zarardan kesin olarak söz edilemez"
denmişti. Yeni fıkıhçılar da bu konuda farklı görüşlere sahip olmuşlardır.
Tazminata olumlu bakanlar bunun, ancak mahkeme kararıyla alınabileceğini ileri
sürmüşlerdir; yani alacaklı dâvâ açacak, zararı isbat edecek, hâkim de tazminata
hükmedecek ve alacaklı taraf ancak bu şartlarla tazminatı alacak.
Bize göre gerek şahısların ve gerekse finans kurumları gibi kuruluşların, hak
edilmiş, vâdesi gelmiş alacaklarını, boçlu ödeme zorluğuna düşmediği halde,
zamanında ödememiş olursa, doğan zarar sabit olmak şartıyla fark talep etmeleri
normaldir. A'nın finans kurumuna veya bir şirkete vâdeli borcu vardır, zamanında
ödememiş ve aradan altı ay geçmiştir, bu esnâda kurumun katılım hesabı
sahiplerine verdiği kâr da sabit olmuştur; kezâ şirket, aynı malı ve hizmeti
başkalarına da satmış ve bundan belli bir para kazanmıştır. İşte böyle bir
durumda, A, ödeme imkânı bulunduğu halde kendi çıkarını tercih ettiği için
borcunu ödememiş, parayı kullanmış, kurum ve şirket ise açık ve kesin olarak
kârdan zarara uğramıştır; zararın miktarı da yaptığı işlemlerden elde ettiği
kârdan bellidir. Bu kadar bir farkın talep edilmesi, zararı meneden İslâm'a göre
câiz olmalıdır. Câiz olmayan, kurum ve şirketin, kazansın kazanmasın daha
baştan, gecikmeye fark koymasıdır.
Yukarıda anlatılanlar akıllarına yatmayanlar için şu formüller de uygulanabilir:
a) Mal ödünç verilir, verildiği zaman -resmî muamele, ticarî işlemin şartları
bunu gerekli kılıyorsa- herhangi bir paradan raiç karşılığı da yazılır, ancak
yapılan işlem -niyete ve sözlü anlaşmaya göre- satım değil, ödünç verme
işlemidir. Malı ödünç alan onu istediği gibi kullanır ve tüketir. Alacaklı talep
ettiğinde veya vâdesi geldiğinde borçlu, alacaklıya gelerek isterse malı
misliyle (piyasada bulunan aynı cins ve nitelikteki mal ile) öder, isterse
-ödünç aldığı gün deftere yazılan meblağı değil- fiilen ödeme tarihindeki
bedelini, üzerinde o gün anlaşacakları fiatı öder. Malı satan fiata, gecikmeden
hâsıl olan kesin zararı da ekler; yani fiatı böyle tesbit eder, bu da teamül
haline gelmiş bir fiat olacağı için fahiş sayılmaz.
b) Vâdeli satımlarda, ödeme sürelerine göre ayarlanmış fiat listeleri vardır;
meselâ peşini bir milyarlık mal alan şahıs, üç, altı, dokuz... ayda ödeme yapma
talebine göre bu listelerde farklı rakamları ( bir milyar ikiyüz, dört yüz, altı
yüz gibi) görür ve kabûl eder. Satım yapılır, müşteri malı teslim alır, ancak
fiat, tek vâdede, o vâdeye ait tek fiat olarak değil, ödeme tarihlerine göre
belirlenmiş ve kabûl edilmiş olur. Müşteri fiilen ödeme yaptığı tarihte, ne
kadar malın parasını ne kadar vâdede ödüyorsa o vâdenin fiatı (listedeki bedeli)
alınır. Fıkıh dili ile konuşacak olursak burada, semende (malın bedelinde) satım
işlemini bozuk (fasid) kılacak bir belirsizlik yoktur; ödeme tarihlerine göre
fiatlar bellidir. Ayrıca bir belirsizlik olsa da, fiilen ödeme yapılınca satım
sağlıklı ve geçerli hale gelir.
c) Borçlu, vâdesinde ödeme yapmak istemediğinde alacaklıya gelir, borç doğuran
akdi bozarlar (ikâle), yeniden ve yeni bir fiat ve şartlarla satım akdi
yaparlar.
d) Hanefîler gasbedilmiş malların menfaatlerinin (kullanma bedellerinin) tazmin
yoluyla ödenmesine karşı çıkmış, Şâfi'îlerin aksine bunu câiz görmemişlerdir.
Ancak vakıf ve yetim malları ile, üzerinden para kazanmak için bulundurulan mal
ve araçların gasbedilmesi (sahibinin izin ve rızâsı bulunmadan kullanılması,
elde tutulması) durumunda "istisnaî olarak menfaat tazmin edilir; çünkü insanlar
sahibinin izni ve rızâsı olmadan alıp kullandıkları malın kullanma/yararlanma
bedellerini ödemezlerse, durmadan bunu (gasp fiilini) yapar, insanları zarara
uğratırlar" demişlerdir.
Bugün, sözünü ettiğimiz kurum ve kuruluşlarda sermaye, yatırım ve ticaret
yoluyla üzerinden para kazanmak için bulundurulmaktadır. Bunu (vâdesi geldiği ve
ödeme imkânı bulunduğu halde ödemeyen) sahibinin izni olmadan kullanan ve para
kazanan veya sahibinin zarar etmesine sebebiyet veren kimselerin, zararı tazmin
etmeleri tabîîdir. Aksi halde insanlar, İslâmî hassasiyetleri olan kurum ve
kuruluşların paralarını, onların rızâları dışında (işte bu gasıp sayılmaktadır)
bedava kullanmaya devam edeceklerdir.
Bütün bu işlemler, ödeme imkânı bulunduğu halde çıkarını tercih ederek ödeme
yapmayan borçlulara uygulanır. Ödeme güçlüğüne düşen boçluya ise azamî kolaylık
gösterilir, omuzuna basarak biraz daha batırma yoluna gidilmez.
2. Bazı işlemlerde banka teminât mektubu istenmekte, mektup alınmadığı takdirde
o işlem (ihâle, teahhüt, ithalât, ihracât vb.) yapılamamaktadır. Teminât
mektubundan başka garanti kabûl edilmez ve mektup da ancak bankadan alındığında
kabûl edilirse alınması zarûrî ve câiz olur. Ödeme emrini de (ödemeye vekâleti
de) ihtivâ eden garanti (teminât, kefâlet) işlemlerinde, mektubu veren (garanti
eden) kuruma bir bedel ödemekte de sakınca yoktur. Gerektiğinde borcu, ödeme
emri ve bunun için az da olsa bir hesabı olmayan mektup taleplerinde, bankaya
ödeme yapmanın câiz olup olmadığı tartışılmıştır. Bankanın garantisi, bir hakiki
şahsın kefâletinden farklı olduğu, kurum bu iş için mesai sarfettiği ve masraf
yaptığı için bir bedel almasını câiz görenlere biz de katılıyoruz.
3. Özel Finans Kurmlarının kâr zarar hesaplarına katılmak, buralara para
yatırmak câizdir; faize karşı İslâm'ın seçeneğidir.
4. Haczedilmiş malları satın almak, bu mallar için makûl olan bir fiata kadar
arttırmak ve mal sahibini aşırı zarara uğratmamak şartıyla câiz olur. Haczedilip
satılan mallar hemen satılmak durumunda olduğu için raiçleri de bir miktar düşük
olur, bu normaldir. Ancak fırsattan yararlanıp öldüm fiatına mal kapatma
durumunda, fahiş derecede eksik bedel ödenmiş olur ki, bu helâl değildir.
Müslümanlar, dinî duyarlığı olanlar bu satımlara katılmalı ve malın fiatını,
kendilerini zora sokmayacak makûl seviyeye kadar arttırmalıdırlar; bu da bir
hizmettir, dayanışmadır.
İlgili arkadaşa (yukarıdaki çözümlere itiraz eden, tartışan müdüre) bir not:
a) Yazdıklarınız benim bilmediğim şeyler değil. Faizciliğe alternatif olarak
oluşturulan kurumlarımızın yaşayabilmesi için, bazı tıkanıklıkları açmak
gerekir. Ben bunları nasıl açabileceğimiz konusunda düşünüyor ve vardığım
sonuçları açıklıyorum. İtiraz edenlerin de çözüm getirmeleri gerekir. "Başka
çözüm yok, kural bu, ona uyar ve batarsa batar..." deniyorsa buna katılamam,
batmaması için zarûret ilkesini devreye sokarım.
b) Benim teklif ettiğim çözümde, kurumun bir şekilde ( ya mevzûâta, anlaşmaya...
yazarak veya şifahî olarak söylemek sûretiyle) karşı tarafa, yükümlülüklerini
bildirmesi gerekir. Karşı taraf, 1 milyon borcunu vâdesinde ödemese de yine bir
milyon olarak ödeyeceğini biliyorsa, akit buna göre yapılmış ise sonradan ek
para alınamaz. Ama başta liste üzerinden işlem yapılır, hangi vâdede ödeme
gerçekleşirse o vâdenin farkı fiat olarak belirlenir ve tahsil edilirse durum ve
hüküm değişir.
Müslüman Kadın
İlâhiyât mezunu, meslek dersleri öğretmeni, C.E. isimli kızımızın, Anadolu
kadınının ortak çığlığını temsil eden mektubu şöyle:
"... Size yazmaktaki gâyem, hep gizli kalmış ve toplumsal bir yara halini almış,
kadınların da hayli canını yakmış olan dayak meselesidir. Erkekler ve özellikle
de kocalar, toplumun ve dînin kendilerine verdiği statüyü ve yetkiyi arkalarına
alarak, kadınları dövmekte ve onların haklarına riâyet etmemektedirler. Bunu
terbiye amacıyla yaptığını söyler veya öyle zannederler, fakat detaylara
inildiğinde, aslında kendi sinirlerini yatıştırmak, kendilerini tatmin etmek,
kadını edilgen duruma düşürmek, gözünü korkutmak ve kendilerine zorla da olsa
saygı duyulmasını sağlamak için yaptıkları görülmektedir. Pek çok kadın bu
durumu sineye çeker, yuvanın dağılmaması için sabreder. Çünkü toplumun dul
kadına bakışı ortadadır. Bu bakımdan erkek ne derse o olur. Kadının karakteri,
kimliği, istek ve beklentileri silinip gider. Çevremde gördüğüm kadarıyla
kadınların %70'i, belki de daha fazlası aynı kaderi paylaşmaktadır. Bu sorun şu
anda benim evimde de yaşanmaktadır. Sokak ortasında ağzıma yediğim yumruk
dudağımı yaralamakla kalmadı, kalbimde de onulmaz yaralar açtı. Zaman zaman
aşağılanıp hakârete uğruyorum. Artık eşime karşı saygı, sevgi ve güvenimi
tamamen kaybettim. Çünkü bu ne ilkidir, ne de son olacaktır. Şu anda bu sorunu
hiçbir kimse ile paylaşacak güce sahip değilim. Rûhî sıkıntılar yaşıyorum.
"Duygularımı bu şekilde ifade ettikten sonra şimdi size, İslâm Hukuku dalında
derin bilgi ve tecrübeye sahip biri olmanız dolayısıyla sormak istiyorum: Âyet
ve hadîslerde geçen dayak, kocaya itâat konusuyla ilgili açıklamalar ve yorumlar
insanları yanlış yönlendirmiyor mu? Bu konuda yazılmış eserlerin tamamında,
durum erkeklerin lehine. Onların hakları sayfalar dolusu anlatılırken,
kadınların hakları birkaç sayfa ile geçiştirirlirken isteyerek veya istemeyerek
kadınların ikinci derecede bir insan muamelesi görmesine neden olunmuyor mu?
Belki erkek olsaydım bu konu beni pek ilgilendirmeyecekti. Ancak kadınlar ve
onların haklarından bahsedilirken, bu konudaki âyet ve hadîsler incelenirken,
sağduyulu davranılmadığını anlamak için ille de kadın olmak gerekmemeli diye
düşünüyorum. Son yıllarda kadınların hem kendi kabuklarını hem de toplumun bu
dar çerçevesini kırıp, hem kendini ispatlamaya yönelik hem de demokrasinin,
insan hak ve özgürlüklerinin, kültür ve medeniyetimizin gelişmesine yönelik çok
olumlu adımlar attığını düşünüyordum. Ancak bunun çok da kolay olmadığı ve
olmayacağı ortada. Bu durum kadınları derin bunalımlara sürüklüyor, huzursuz ve
mutsuz ediyor. Bu konudaki yanlış anlamaları düzeltmek veya insanları
aydınlatmak için, bilgilendirmeye ihtiyaç vardır. Bu metni dikkâte alır da
sesimize kulak verirseniz, bu yanlış anlamalardan doğan sıkıntılar giderilmiş
olacaktır. Saygılar sunarım."
Evet bu metni dikkâte almayı ve sesinize kulak vermeyi bir insanlık vazifesi ve
zorunlu bir müslüman tavrı olarak görüyor, gazetemizin iki sayısında çıkacak
cevabımı sizin sorularınıza ayırıyorum:
Cevap:
İslâm'dan önceki birçok dinde ve kültürde kadının, hem insan olarak hem de
haklar ve ödevler bakımından, erkeğe nisbetle ikinci sınıf bir varlık olarak
kabûl ve birçok haktan mahrûm edildiği bilinmektedir
Cahiliye Araplarında da kadının durumu farklı değildi; ana, eş, kardeş ve
çocuklar olarak kızlar ve kadınların hakları erkeklerin isteklerine ve
keyiflerine bırakılmıştı; dilediklerini verir, dilediklerini alırlardı. Hz. Ömer
bu tarihî gerçeği şöyle dile getirmiştir:" Cahiliye devrinde biz kadınları bir
şey saymaz, hesaba katmazdık; bu durum Allah Teâlâ'nın onlar hakkında âyetler
indirmesine ve kendilerine birtakım haklar vermesine kadar devam etti..."
(Müslim, Talâk, 31 vd.). " Erkeklerin bir derecelik fazlalığına rağmen
kadınların da erkeklerinkine denk (mümasil, benzer) hakalarının bulunduğunu"
bildiren âyet (Bakara:2/229), o günün dünyasında eşi bulunmaz bir "insan hakkı"
kuralı ve "kadın hakları vesikası"dır. Hakları ve ödevleri teker teker saymak
yerine bir genel çerçeve veren bu âyette yer alan üç kayıt, kadın haklarının
mâhiyeti, derecesi ve değişme kâbiliyeti açısından büyük önem arzetmektedir: 1.
Kadın haklar bakımından erkeğe eşit değildir; her ikisinin hakları arasındaki
nisbet, "benzerlik ve denkliktir." 2. Nasların değişmez kıldıklarının dışında
kalan haklar ve ödevlerin değişim ve dengesi sosyal şartlara ve kamu
vicdanındaki meşrûiyet ölçülerine (ma'rûfa) göre ayarlanabilecektir. 3. Haklar
ve ödevler karşılaştırıldıkları zaman erkeklerin haklarında bir derecelik
fazlalık bulunduğu görülecetir. Bu kayıtları biraz daha açmak gerekirse:
1. Ferdin topluma, toplumun da örgütlenme ve düzene ihtiyacı vardır. Örgütler
büyükten küçüğe kurum ve kuruluşlar, düzen de ilişkileri düzenleyen kurallardır.
Devletten aileye kadar bütün kurumlarda düzen, bir yönetimi, yönetim ise yöneten
ve yönetilenlerin karşılıklı hak, selâhiyet, ödev ve sorumluluklarının belli ve
dengeli kılınmasını gerekli kılmıştır. Kadını ve erkeği ile bütün insanlar
insanlıkta eşittir, insanlığa bağlı haklar ile yükümlülüklerde de eşittirler.
Yönetimin ve düzenin gerektirdiği işbölümüne ve farklı rollere gelindiğinde,
eşitlik yerine "denge, adâlet, hakkâniyet, ehliyet, kâbiliyet" gibi değer ve
kriterler devreye girer. İslâm insan ve kul olmaya bağlı haklar ve ödevlerde
kadınlarla erkekleri eşit kılmıştır; kadınların insanlık ve kullukta erkeklerden
aşağı derecede veya geri olduklarını ifade eden bütün söylemler; ya dinî
kaynakları bakımından sahîh değildir, yahut da yanlış anlaşılmış ve
yorumlanmışlardır. Kurumlar ve toplum içindeki farklı rollere bağlı haklar ve
yükümlülüklere gelindiğinde ise, kadınlar ile erkekler arasında eşitlik değil,
dengeli ve erkek hakkının misli olma ölçüsü vardır. Eski sosyo-ekonomik
ilişkilerden bazı örnekler vermek gerkirse, kadın ekmek ve yemek pişirirken
kocası da âlet ve malzemeyi temin edecektir, kadın çocuğuna bakarken kocası
rızıklarını temin edecektir, kadın kocasına sadık kalırken kocası da ona sadık
kalacak, ikinci evlilik gerekli/kaçınılmaz olursa adâlete riâyet edecektir...
Karşılıklı iyi geçinmek, iffetleri korumak, geçimsizlik halinde hakeme
başvurmak, aile idaresinde ve çocukların yetiştirilmesinde danışma ve işbirliği
gibi konularda ise eşitliğe yakın (kâmil mânâda) hak ve ödev benzerliği vardır.
2. Nasların sabit kılmadığı hak ve ödevlerin takdiri ile değişme ve
gelişmesinde, dînin hakem kıldığı ve rol verdiği bir meşrûluk ölçütü de "ma'rûf"tur.
M a'r û f, "bozulmamış fıtrat, olumsuz bir şekilde şartlanmamış akıl, dînin
temel amacı ve nasları çerçevesinde oluşan, gelişen ve gerektiğinde değişen
değerler, kurallar, telâkkîler, kabûller, geleneklerdir". Kadının birden fazla
erkek ile aynı zamanda evli olması câiz değildir; bu kural hem değişmez dinî
naslarla sabittir hem de ma'ruf ölçütüne uygundur. Hakları eşitlemek veya
dengelemek uğruna yahut da -bir zamanlar bazı Batı ülkelerinde moda olan serbest
evlilikte olduğu gibi- ma'ruf değişmiştir denilerek bu kural değiştirilemez. Ama
karı ile kocanın ev içinde ve dışındaki rollerinde -ma'rûfun değişmesine paralel
olarak- değişiklikler olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) damadı Ali ile
kızı Fâtıma arasında rolleri dağıtmış ( su taşıma, ev temizliği, ekmek ve yemek
pişirme vb. iç işleri Fâtıma, dış işleri ise Ali yapsın demiş) olmasına rağmen,
bazı fıkıhçılar bu taksimin bağlayıcı ve devamlı olmadığını, ma'rufa göre
değişebileceğini ifade etmişlerdir ( İbn Kayyim, Zâdu'l-me'âd, V, 186 vd.)
İslâm'ın geldiği yıllarda yaşanan bir başka değişme ve gelişmeye de Hz. Ömer
şöyle işaret etmektedir: "Biz Kureyşliler kadınlarımıza hâkim bir topluluk idik,
Medine'ye gelince orada, kadınları erkeklerine hâkim (dediklerini yaptırır
olmuş) bir toplum yapısı bulduk, bizim kadınlarımız da onlarınkinden bunu
öğrenmeye koyuldular... Bir gün eşime kızdım, baktım bana karşılık verip itiraz
ediyor, ben buna tepki gösterince eşim, "Sana karşı çıkmamı niçin yadırgıyorsun,
vallahi Peygamber'in eşleri de ona itiraz ediyorlar, hattâ bazıları sabahtan
akşama kadar ona küs bile kalıyorlar" dedi, derhal gidip kızım Hafsa'ya sordum,
o da bunu doğruladı..." (Müslim, Talâk, 34). Aynı kaynaktaki bir başka rivâyete
göre Hz. Ömer konuyu bir de Ümmü-Seleme vâlidemize sormuş, o da " Ömer sana
şaşıyorum, her şeye burnunu soktun, şimdi de Resûlullah ile eşlerinin arasına mı
giriyorsun!" diyerek onu biraz terslemiş ve hızını kesmiştir (Müslim, Talâk,
31). Bu sahîh rivâyetler, İslâm'ın yaptığı büyük devrim sonucu kısa zamanda
kadın-erkek ilişkilerinde meydana gelmiş bulunan önemli değişikliklere ışık
tutmaktadır.
3. Erkeklerin haklarındaki bir derecelik üstünlük "aile reisliği" ile ilgilidir.
Koca hem ailenin geçimini sağladığı, hem de aileyi temsil, koruma ve yönetme
bakımından daha uygun bulunduğu için ailenin reisi kılınmıştır.
İslâm insanın dünya ve âhirette mutluluğunu sağlamak üzere gelmiş ilâhî bir
dindir. İnsanın varlığı, yaratılış gâyesinin gerçekleşmesi, ancak bir topluluk
içinde olabileceği için dînin hükümleri arasında "topluğun düzeni" ile ilgili
talimât ve tavsıyelerde bulunmuştur. En küçük fakat en önemli topluluk birimi
ailedir; o da küçük bir topluluk olduğu için düzen gerektirmiş, bu sebeple aile
fertlerinin birbirlerine karşı konumları, hak ve sorumlulukları belirlenmiştir.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) çocuklarla ana baba, karı ile koca, fert ile onun
hısımı ve akrabası arasındaki bağ, karşılıklı haklar ve sorumluluklar üzerine
söylediklerini, bu çerçeve içinde anlamak gerekirken bazı erkekler, geçmişte ve
günümüzde "kadının kocasına itâatı" konusundaki hadîsleri çerçevesinden
saptırmışlar, karılarına zulmetmek, onları esirler, hattâ köleler haline
getirmek için kullanmışlar; yemek tuzlu oldu diye, kadın yatağa veya çalışmak
üzere tarlaya gelmedi diye ... onu azarlamış, hattâ dövmüşler, bu selâhiyeti de
İslâm'dan aldıklarını söylemişlerdir.
Evet Hz. Peygamber'in hadîsleri arasında "Kulun kula secde etmesi câiz olsaydı
kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim", "Bir koca karısını yatağına
çağırır da -karısı gelmezse- sabaha kadar ona melekler lânet eder", "kadın
evinize, istemediğiniz bir kimseyi sokarsa onu yola getirmek üzere -başka çare
kalmadığında- hafifçe dövebilirsiniz" meâlindeki hadîsler gibi uyarılar, teşvik
ve irşatlar vardır. Ama Kur'ân'da ve Sünnette "eşlerimize karşı makûl ve meşrû
davranmamız", "onlara evlilik bağı içinde maddî veya manevî zarar vermekten uzak
durmamız", "ya iyilikle, güzellikle evli kalmamız yahut da yine iyilik ve
güzellikle ayrılmamız" emredilmiştir. Velîleri tarafından sevmedikleri,
istemedikleri kimselerle evlendirilmiş kızlar ve kadınların nikâhlarını
Peygamberimiz (s.a.v.) iptal etmiştir. Kendi kızı Hz. Fâtıma, kocası Ali'nin
ikinci evliliğine râzı olmamış, O da (s.a.v.) kızının tarafını tutmuş, damadına
"ya Fâtıma'yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten vazgeçmesini" söylemiştir.
Zaman zaman Hz. Fâtıma ile kocası tartışmışlar, küsüşmüşlerdir; bu durumda
Sevgili Babası (s.a.v.) kızına "sana melekler lânet eder, hemen barış, dediğini
yap" buyurmamış, Hz. Ali karısını dövmeye kalkışmamış, Peygamberimiz aralarına
girerek onları barıştırmış, normal evlilik hayatına dönmelerini sağlamıştır.
Bizzat kendi eşleri dinî emir konusu olmayan bazı hususlarda ona itiraz
etmişler, ondan yapmak istemediği bazı şeyleri istemişler, bir müddet küs
kalmışlar, sonra konuşarak anlaşmış, barışmış ve mutlu hayata dönmüşlerdir. Hz.
Peygamber (s.a.v.) çok yaygın bulunan "kadın dövme olayını" yasaklamış, birden
gelen bu kesin yasaklama alışılan düzeni bozduğu için, bilahare "evlilik
hukukuna riâyet etmeyen kadına karşı son çare olarak ve hafif olmak şartıyle"
izin vermiştir; ancak kendisi ömrü boyunca eşlerine bir fiske vurmamış,
"Karılarını dövenler hayırlılarınız değildir", " Akşam bir yatağı paylaşacağınız
eşlerinizi nasıl hayvanlar gibi dövebiliyorsunuz" buyurmuştur.
Aile hayatının düzgün yürümesi, kocanın otoritesini kötüye kullanmaması kadar
kadının da kadınlığını istismar etmemesi için yapılmış tavsiyeleri, tek taraflı
olarak ve bağlamlarından kopararak alan ve karşı tarafa zulmeden, baskı yapan
kimseler, Allah ve Rasulü'nün murat ve maksatlarının dışına çıktıklarını
bilmelidirler. Ve bilmelidirler ki, hiçbir beşere (bunun içinde koca, ana, baba
ve devleti yönetenler de vardır) itâat mutlak değildir. Hiçbir kimseye haksız
olan, meşrû olmayan emir ve isteklerinde itâat edilmez. Eğer bir kadın kocasına
kırılmışsa, onun gül yaprağından nazik gönlü örselenmiş, kalbi incinmişse;
kocanın yapacağı şey " Hemen dediğimi yap, ben reisim, bana itâat edeceksin,
etmezsen sana melekler lânet ederler..." demek yerine "En iyileriniz kadınlarına
en iyi davrananlarınızdır" hadîsine uyarak onun gönlünü almak, meseleyi açık
yüreklilikle ve sevgiyle çözmektir.
Allah Sevgisine ulaşmanın yolu O'nun Örnek olarak gönderdiği Kâmil İnsan'a
uymak, onu hayatta rehber edinmek, izinden asla sapmamaktır. O'nun
söylediklerinin bir kısmını alıp bir kısmını almamak yerine, sözlerini bir bütün
halinde ve maksadına da dikkât ederek alıp uygulamaktır. Eğer bu yapılır, bu yol
ve usûl takip edilirse müslümanlar ölmeden, cennete gitmeden de -dünyada
olabilecek ölçüde- mutlu olur, mutlu yaşarlar.
Yurt Kavramı, Hayvan
Kesimi, Ötenazi...
Bu defa sorular Almanya'dan:
1.Almanya gibi Avrupa ülkelerinin dâru'l-harb olup olmadığı konusu sürekli
tartışılıyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Avrupa'da bankalardan alınan faizli kredi hakkında neler söylersiniz?
Cevap:
Dâru'l-İslâm, müslümanlar tarafından fethedilmiş olup İslâm hukukuna göre
yönetilen ülke demektir. Önce İslâm ülkesi (dâru'l-İslâm) olduktan sonra yeniden
kâfirler tarafından zaptedilen veya sakinleri tarafından başka bir hukukla
yönetilmeye başlanan ülkenin, "İslâm ülkesi olma" özelliğini kaybedip etmeyeceği
ise müctehidler arasında tartışma konusu olmuştur.
Bugün Almanya ve benzeri ülkelerde yaşayan müslümanların durumu, eski zamanlarda
buralarda yaşayanlardan farklıdır. Bir kere uluslararası ilişkilerde önemli
değişmeler olmuş, insan hakları ile ilgili belgelere bütün ülkeler imza
koymuşlardır. Ayrıca meselâ Almanya'da yaşayan bir Türk müslümanın, kendi
ülkesinde de İslâm hukukuna göre yönetim yoktur. Türkiye Almanya veya
başkalarıyla anlaşmalar yaparken İslâm hukukunu değil, başka hukuku
uygulamaktadır. Avrupa'da yaşayan Türkiyeli müslümanların birçoğu bulunduğu
ülkenin vatandaşlığına geçmişlerdir. Müslümanın, vatandaşı olduğu bu ülkeler,
daha önce müslümanlar tarafından fethedilmiş veya İslâm hukukunu kabûl etmiş
olmadıklarına göre İslâm ülkesi olamazlar. Bir müslümanın "küfür ülkesi"nin
vatandaşı olması, İslâmî bir vatandaşlık olmayıp, zarûret veya müslümanın
menfaati gereği yapılmış bir ikili anlaşma olarak kabûl edilmelidir. Bundan
sonra, Allah'ın bildiği -bizim bilemediğimiz- bir zamana kadar müslümanların,
İslâm hukukunun uygulanmadığı ülkelerde cemâatler olarak yaşayacakları
anlaşılmaktadır. Müslüman cemâatler, insan haklarına riâyet edilen ülkelerde din
özgürlüğünden azamî derecede istifade ederek kendi kimliklerini ve menfaatlerini
korumak için çaba göstereceklerdir. Bu ülkelerin kanunlarının verdiği imkânlar
ölçüsünde, dinlerini yaşayacak, başkalarına tanıtacak ve hidâyetlerine sebep
olmaya çalışacaklardır. Bir gün Almanya İslâm'ı kabûl ederse orası İslâm ülkesi
olur. Bütün dinlerin ve inançların kendi hayat tarzlarını serbestçe yaşamalarına
imkân veren bir düzen yerleşirse, bu defa da, Medine'ye hicret edildiği zaman
"Medine Vesikası" çerçevesinde oluşturulan siyasî sisteme yakın bir sistem
oluşmuş bulunur. Bu takdirde de müslüman olan ve olmayan guruplar, cemâatlar
arasındaki ilişkiye savaş ilişkisi denemez, ülke de "savaş ülkesi (dâru'l-harb)"
olmaz. Böyle bir düzende gurupların üzerinde anlaştıkları hukuk kuralları genel,
cemâatlerin hukuk kuralları da özel (kendilerine mahsus) olarak geçerli olur.
Avrupa'da bankalarda bulunan paralar yalnızca gayr-i müslimlerin paraları
değildir. Büyük miktarda müslümanların da paraları Avrupa bankalarında
yatmaktadır. Bu sebeple bankalarla yapılan işlemlerde müslümanlar da
birbirleriyle işlem yapmış olmaktadırlar.
Ebû Hanîfe'nin bilinen ictihadı, "savaş ülkesinde, oranın halkı ile yapılan
faizli alış verişte müslümanın kârlı çıkması esasına" bağlıdır. "Müslüman kârlı
çıkacaksa bu işlemi yapabilir" demiştir.
Bugün Almanya vb. ülkelerde yaşayan müslümanlar ancak zarûret ve ihtiyaç
bulunduğunda bankalardan faizli kredi alabilirler. Bunun örneği mesken
kredisidir. Oturacak bir evi olmayan şahıs, kendine ait birikmiş parası da yoksa
veya bununla ev alması mümkün olmuyorsa, Alman bankalarının verdiği uygun faizli
krediyi alabilir, bu ihtiyaca dayalı bir izindir, ruhsattır; ev lüks değildir,
temel ihtiyaçlardan birirdir.
2. Avrupa'da kesim işlemleri şoklama yoluyla yapılıyor. Özellikle kurban kesimi
konusunda tartışmalar yapılıyor. Diyanet'in bu konuda fetvâsı var. Bayıltma
yoluyla kurban kesimine evet diyor. Avrupa'daki müslümanlar bu konuda ne
yapmalı?
Cevap:
Hayvanı baymak için kullanılan usûl iki sonuçtan birini verebilir: 1. Bayma, 2.
Beyin ölümü.
Eğer yapılan iş hayvanın yalnızca bayılması sonucunu doğuruyorsa onu baygın iken
kesmekte bir sakınca yoktur, bayılmış hayvan kurban veya etlik olarak kesilir ve
yenir.
Hislerini iptal etmek için yapılan şey hayvanın beynini öldürüyor, fakat kalbini
ve kan dolaşımını durdurmuyorsa hayvan yine canlı sayılır ve usûlüne göre
kesildiğinde yenir.
Beyni öldükten ve kalbi de durduktan sonra kesilirse murdar olur ve yenmez.
Müslümanlara göre kendileri helâl olup, Ehl-i kitap gayr-i müslimler tarafından
bir şekilde öldürülen hayvanların yenmesinin câiz olması, müslümanların usûlüne
göre kesmelerine değil, kendi usûllerine göre kesmelerine bağlıdır. Konu ile
ilgili âyet, "Ehl-i kitabın kestiği" demiyor, "Ehl-i kitabın yiyeceği, yediği"
diyor (Mâide, 5/5). (Bu konuda bilgi ve kaynak için benim,
Helaller Haramlar isimli kitabıma bakılabilir.
3. Yakın tarihte tıp dalında kopyalama olayı ortaya çıktı. Yaratma terimi
Allah'a mahsus olduğuna göre müslümanların bu konuya bakışı nasıl olmalıdır?
Cevap:
Kopyalama yaratma değildir. Yaratma yoktan var etmedir. Allah canlı ve cansız
bütün varlıkları yoktan ve önceden mevcût bir örneğe bakmadan, ondan
yararlanmadan yaratmıştır. Genetik kopyalama ise mevcût, yaratılmış genler
üzerinde işlemler yaparak gerçekleştirilmektedir. Bunu yaratma ile bir ilgisi
olmadığına göre ortada bir "ikinci yaratıcı" da yoktur.
Genetik kopyalama insanlara uygulanamaz. Hayvan ve bitkiler için ise, insanlara
faydalı olmak, hiçbir şeye ve kimseye zarar vermemek kaydıyla uygulanabilir.
4. Geçtiğimiz ay Hollanda'da bir kanunla ötenazi (tıbben yaşama umudu olmayan
insanların ölümlerini kolaylaştırma veya ölümlerine karar verme) konusunda
doktorlara bir yetki verildi. Özellikle Almanya'daki kilise temsilcileri bu
konuya aşırı tepki gösterdiler. Meseleye İslâmî açıdan bakıldığında neler
söyleyebilirsiniz?
Cevap:
Tıbben tedâvisi mümkün olmayan bir hasta, acıya ve sıkıntıya dayanamadığı için
ölmek istiyorsa veya hastanın şuuru yerinde olmadığı için, onun yakınları hayata
devam ettirilmesinin hastaya eziyet olduğu kanâatine vararak hayatının sona
erdirilmesini talep ediyorlarsa, bu isteğin yerine getirlebilmesi maksadıyla ne
yapılacağına bakmak gerekir:
a) Hastanın ölmesini sağlayan bir müdahale, meselâ damarından öldürücü bir
nesneyi vücûduna gönderme şeklindeki ötenazi câiz değildir. Çünkü bu müdahale
olmasaydı hasta yaşamaya devam edecekti; hap, iğne vb. verilerek yaşayan ve bir
süre daha yaşayacak olan hastanın hayatına son verildi. Buna kimsenin hakkı
olamaz, hastayı öldürmek yerine acısını dindirmenin yolları aranır.
b) Kalbinin çalışmasını sağlayan bir âlete bağlı hasta örneğinde olduğu gibi,
kendi haline bırakıldığında ölecek olan hastadan âlet çekilirse onu, âleti çeken
öldürmüş olmaz, hasta tabîî olarak ölmüş bulunur. Âletin çekilmesi, tedâvinin
kesilmesi öldürmek değildir, yaşama veya ölümü tabîî şartlara bırakmaktır.
Yaşamasından ve tedâvisinden ümit kesilmiş bir hastaya yeni eziyetler vermekten
ve gerçek mânâda hayat sayılmayacak yaşantısını, yalnızca süre olarak uzatnaktan
başka bir yararı olmayan tedâvi kesilebilir, âlet ve makina çekilebilir. Bu
öldürmek değil, tabîî olarak hayat veya ölüme terk etmek demektir.
Tedâvisinden ümit kesilmemiş, iyileşmesi muhtemel bir hastanın -bunu sağlayacağı
umulan- tedâvisini kesmek, bağlı bulunduğu makinayı çekmek câiz değildir. Meselâ
diyalize girerek yaşayan böbrek hastaları vardır; bunlar diyalize girmeyi terk
ederek ölürlerse sorumlu olurlar.
Mezhep Farkı,
Demokrasi, Avrupa'da Din Dersleri
Sorular yine Almanya'dan:
1. İnsanlarımız arasında sosyal bağları koparan bir takım etkenler var.
Özellikle alevî-sünnî terimleri ve bu soyut kavramlara taraf olan insanlarımız
arasında en azından bir serinlik var. Müslümanların bu konudaki tavrı nasıl
olmalıdır?
Cevap:
"Ben müslümanım" diyen, herhangi bir sözü veya davranışı da kendisini yüzde yüz
İslâm'ın dışına çıkarmayan (böyle bir söz söylemeyen, iş yapmayan) kimseyi mümin
ve müslüman bilmemiz gerekir. Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Kardeşler
arasındaki anlaşmazlıklar müzakere ile çözülür. Bir kimse kendi doğrusunu, onu
paylaşana karşı dayatabilir, o kimseyi bu doğruya çağırabilir. Ama o doğruyu
paylaşmayanla ancak usûlüne göre tartışır, onu bilgilendirmeye, iknâ etmeye
çalışır. Farklı mezheplerden olan müslüman guruplar, biri diğerinin haklarına
saldırmadıkça barış içinde birlikte yaşarlar. Hz. Ali, Hâricîlere şöyle
demiştir: "Bize saldırmadıkça size dokunmayız, mescidimize gelirseniz
engellemeyiz, bizimle birlikte düşmana karşı savaşırsanız hakkınızı bizimle eşit
olarak alırsınız..."
Çok az bir alevî gurup (kendilerine ale
vî diyen az sayıdaki bazı kimseler) kendilerinin müslüman olmadıklarını,
alevîliğin ayrı bir din olduğunu söylüyorlar. Bunları genellemek doğru değildir,
alevî kardeşilerimizin büyük çoğunluğu bunlardan değildir ve açıkça müslüman
olduklarını söylerler.
Müslüman olmayan insanlar da, potansiyel olarak müslümanların düşmanı değildir.
Onlarla iyi, insanca, şefkât, marhamet ve dayanışma çerçevesinde ilişkiler
kurulur; İslâm'ın güzelliklerini, müslümanların hayat ve ilişkilerinde
görmelerine fırsat verilir.
2. İslâm ile demokrasi kavramı arasında bir uyuşmazlık var mıdır? Özellikle
Türkiye'de İslâm ile demokrasi arasında bir problemin olmadığını savunan bir
gurup var. Bunun aksini de savunan başka bir gurup var. Bu konuya bir açıklık
getirir misiniz?
Cevap:
Demokrasi kavramı iki uygulama çerçevesinde oluşmuştur: a) Eski Yunan Site
devletlerindeki uygulama, b) Aydınlanma çağından sonra görülen Avrupa ve
Amerika'daki uygulama. Her iki uygulamada demokrasinin olmazsa olmaz şartı,
siyasî kararların kayıtsız şartsız halk irâdesine dayanması, bu irâdenin üstünde
bir irâdenin bulunmamasıdır. İslâm'da ise müslüman ferdin ve cemâatin irâdesi
kayıtsız, şartsız geçerli ve meşrû değildir, meşrû olması Allah'ın irâde ve
rızâsına uygun olmasına bağlıdır. Meselâ bir ülkede yaşayan müslüman çoğunluk
doğrudan yahut temsilcileri vâsıtasıyla Filistin veya Çeçenistan müslümanlarına
karşı onların düşmanlarını destekleme, bunlarla işbirliği yapma kararı alsalar,
bu demokrasiye uygun, fakat İslâm'a aykırı olur. Kezâ eşcinsellerin üçüncü bir
cins olduklarını kabûl etseler, bunların aralarında evlenmeyi mümkün kılan bir
kanun çıkarsalar bunlar demokrasiye uygun olur, ama İslâm'a aykırıdır.
Demokrasi ile İslâm bir durumda biribirine yakınlaşır, bir durumda da tam olarak
çakışır:
a) Yakınlaşma: Bütün inanç ve düşünce guruplarının, birbirlerine zarar vermemek
şartıyla azamî ölçüde din ve düşünce özgürlüğünden yararlanmalarını sağlayan bir
siyasî yapı. Böyle bir demokrasi modelinde cemâatleri bir arada tutan bağ din
değildir, meselâ sosyal sözleşmedir, cemâat fertlerini bir arada tutan ve daha
sıkı ilişkiler içinde olmalarını sağlayan bağ ise dindir.
b) Çakışma, uygunluk: Demokrasiyi benimseyen müslümanların, serbest irâdeleriyle
ilâhî egemenliği kabûl ettikleri, irâdelerini Allah'ın irâdesine tâbî kıldıkları
siyasî yapı (böyle bir demokrasi).
"Böyle bir demokrasi müslümanlara göre demokrasidir, başkalarına göre de böyle
midir?" sorusuna şu cevap verilebilir: Diğer demokrasi uygulamalarında da
bireyin özgürlüğü kayıtsız, şartsız ve sınırsız değildir. Ortada sınırlama
esasları ve kriterleri bakımından bir fark vardır. Diğer demokrasilerde kamu
düzeni, güvenlik, genel sağlık, genel ahlâk, demokratik düzeni koruma gibi
kıstlayıcı kriterler vardır. Bu kriterler müslümanların demokrasisinde de onlara
mahsus değerler doğrultusunda/çerçevesinde vardır ve uygulanır.
3. Almanya'da din bilgisi öğretimi hangi dilde olmalıdır?
Cevap:
İdeal olanı her kültür (ana dil) gurubunun kendi dilinde olmasıdır. Araplara
Arapça, Fransızlara Fransızca, Türklere Türkçe... Ama bunun da amacına ulaşması,
din dersi alacak çocukların kendi dillerini bilmeleri, unutmamış olmalar ile
mümkündür. Müslüman gurupların ana dillerinde zengin İslâmî unsurlar vardır,
bunlar kullanılmadan çocuklara din anlatılamaz, benimsetilemez.
Ya çocukların ana dillerini unutmuş olmaları, ya din dersi verilecek okulda
birden fazla dile mensup müslümanların bulunması -ve hepsine ayrı ayrı ders
vermenin mümkün olmaması-, yahut da Avrupa ülkelerinin uyum/asimilasyon
politikaları gereği, millî dillere râzı olmamaları halinde yine de din dersinden
vaz geçilmemeli, meselâ Almanca da olsa bu ders verilmeli, ancak ayrıca
okullarda verilen isteğe bağlı ana dil derslerine girilmeli, kezâ sivil kurum ve
kuruluşlarca çocuklara millî dili öğretmek için tedbirler alınmalıdır.
Avrupa'da
Müslümanların Din Eğitimi ve Öğretimi
Mayıs başında bazı Avrupa ülkelerine giderek oradaki dindaşlarımızla görüştüm,
sohbetler yaptım, konferanslar ve seminerler verdim. Bu defa iki değişiklik
dikkâtimi çekti: a)Türkiye'ye bakış veya Türkiye ile ilişki b) Din eğitimi
(Okullarda İslâm dersleri).
a) Daha önceleri Türkiye'den Avrupa'ya -daha çoğu da Almanya'ya- giden
insanlarımız orayı geçici bir ekmek kapısı olarak görüyorlar, Türkiye'de mesken
ve mülk ediniyorlar, Türkiye'ye yatırım yapıyorlardı. Son yıllarda bu tutumları
önemli ölçüde değişti, çoğu Almanya vatandaşı oldu veya olmayı düşünüyor, orada
mal ve mülk ediniyorlar, ev ve dükkan alıyorlar. Türkiye'ye dönmeyi değil,
sıla-i rahîm veya hasret gidermek için ara sıra gelip gitmeyi düşünüyorlar.
Türkiye'de ticaret ve üretim yapan firmalar (holdingler) yıllarca buralara
gelmişler, her biri kendi dünya görüşüne uygun elemanları kullanarak
gurbetçilerden para toplamışlar, ellerine hisse senedi vb. bir kağıt vermişler
ve bol kâr vaadinde bulunmuşlar. Yeni paraların gelmesini sağlamak için eski
para (hisse) sahiplerine, kazanılmamış kârlar dağıtmışlar, birgün gelmiş
değirmenin suyu bitmiş, kâr bir yana ana para da gitmiş, holding sorumluları
kaçacak delik aramış ve bulmuşlar (Sayıları az da olsa dürüst ve hesaplı çalışan
holdingler de vardır, bunları istisnâ ediyorum, isim vermek yerine ortak olmak
isteyenlere ihtiyat ve sorup soruşturma tavsiye ediyorum)... Gurbetçilerin
sütten ağızları yanınca, yatırımlarını Türkiye'ye yapma hevesleri de tükenme
noktasına gelmiş.
b) Ekmek parası kazanmak için çoğu tek başına Avrupa'ya giden vatandaşlarımız,
önce nerede iş bulursa -olumsuz şartlara aldırmaksızın- kabûllenip çalışmış,
biraz etrafını tanıyıp olup biten hakkında bilgi edinince, şartlarını düzeltme
yoluna girmiş, imkân bulan iş değiştirmiş, kendine ait iş kurmuş, ailesini
yanına almış, çocuklarını okula göndermiş, bazıları dînini ve millî kültürünü
kaybetmemek için tedbirler düşünmüş, biraraya gelerek dernek kurmuş, câmî ve
kurs açmışlar... Avrupa'da para olduğunu gören, bilen, öğrenen Türkiyeli
guruplar, cemâatler, şahıslar adamlarını buraya göndermişler; bir yandan -kendi
anlayışları ve ilkeleri doğrultusunda- din hizmeti vermişler, bir yandan da
buradan kazandıklarını, topladıklarını Türkiye'deki ana kuruluşa, guruba
aktarmışlar. Bir yerde farklı din ve hizmet anlayışı ile para varsa orada
mutlaka guruplar arası taassup, rekâbet ve kavga da vardır. Burada da kural
değişmemiş, guruplar arasında amansız bir (yarış demeyeceğim) rekâbet ve kavga
başlamış. Bu tefrika o derecelere varmış ki -bizzat gördüm- bir bina içinde veya
birbirine yakın iki binada iki ayrı guruba ait, iki dernek ve câmî açılmış, bir
câmîye gidenler diğerine gitmez olmuş, din cemâat (manevî akraba topluluğu,
birliği) oluşturacak yerde fırkalar oluşturmaya âlet edilmiş. Burada hizmet (!)
veren guruplar, Avrupa'da İslâm varlığını korumak ve geliştirmek için işbirliği
yapmak ve faâliyetlerinde buradaki insanların ihtiyaçlarına öncelik vermek
yerine, gurup taassubuna ve ilkelerini korumaya ağırlık vermiş, Türkiye'deki ana
kuruluşun veya merkezin menfaatine öncelik tanımışlardır. Sonuç dağınıklık,
düzensizlik, başarısızlık, sayısız insanımızın kaybedilmesi, ele âleme rezîl
olmak ve kötü örnek sergilemek şeklinde tecellî etmiş. Bu cümleden olarak,
Avrupa ülkelerinde din hizmetleri için çok önemli olan cemâat temsilciliği
konusu, yıllardır askıda kalmıştır. Avrupa ülkeleri din ve vicdan özgürlüğünü de
kapsayan insan haklarına dayalı demokrasiyi benimsedikleri için, din işlerine
karışmıyorlar; dinî örgütlenmeyi ve din eğitimi de dahil olmak üzere din
hizmetlerini yürütmeyi cemâatlere (din topluluklarına) bırakıyorlar.
Hristiyanların ve Yahudilerin din temsilcilikleri var. Müslümanlara gelince
böyle bir temsilcilik yok. Cemâat ve gurupların bir araya gelerek bir
temsilcilik oluşturmaları gerekiyor, fakat iç çekişmeler ve rekâbet yüzünden
bunu bir türlü yapmıyorlar. Temsilcilik olmayınca devletin muhatabı da olmuyor,
bu yüzden diğer din mensuplarının yararlandığı bir kısım haklardan yararlanmak
da mümkün olmuyor.
Avrupa'da yaşayan müslümanların önemli ve öncelikli ihtiyaçlarından biri de din
eğitim ve öğretimi. Bunun hem okullarda hem de sivil kuruluşların özel
mekânlarında yapılması gerekiyor. Avrupa'da genellikle okullarda din dersi
vardır. Dîni İslâm olan kimselerin çocuklarına okullarda İslâm dersi verilir. Bu
dersin programı, müfredâtı ve öğretmenlerini belirleme konusunda cemâat
temsilciliğinin önemli ve belirleyici rolleri vardır. Almanya'da yıllarca din ve
dil (Türkçe) dersleri aynı derste ve aynı öğretmen tarafından verildi. Şimdi
ise, Avrupa ülkeleri İslâm derslerinin Türkçe verilmesini istemiyor. Birçok
gerekçe arasında ikisi önemli; 1. Bu dersi alacak olanlar yalnızca Türk
çocukları değil, çeşitli müslüman gurupların çocuklarına kendi dillerinde İslâm
dersi verilemez, birinin diline de diğerleri râzı olmaz ve bu dili bilmezler, şu
halde ülke dili ne ise, İslâm dersi de o dilde verilmelidir. 2. Avrupa vatandaşı
olan müslümanlar bulundukları ülkenin dilini iyi öğrenmeli, "Türkiyeli, Mısırlı,
Pakistanlı müslüman" değil, "Avrupalı müslüman" olmalıdırlar.
Müslümanlar İslâm dersi istiyorlar, Avrupa ülkeleri de İslâm dersine "evet", her
etnik gurubun kendi dilinde derse "hayır" diyor. Avrupalıyı kendi menfaat ve
politikası bakımından haksız bulmak mümkün değildir. Müslümanların hem din, hem
dil (millî kültür) talepleri de haksız değildir, hattâ kültür dînin öğrenilmesi
ve korunması için bile -zorunlu değilse- önemli ölçüde faydalıdır. Meselâ Alman
dili ve kültürü ile İslâm'ı anlatmak, benimsetmek, özümsetmek oldukça zordur. Bu
karşılıklı/çelişen talepleri bir arada gerçekleştirmek mümkün olmadığına göre
(mümkün olmadığı anlaşılıyor) o zaman yapılacak şey, İslâm dersinden vazgeçmek
olamaz, bu ders, devlet hangi dilde verilmesine izin veriyorsa o dilde verilmeli
ve alınmalıdır. Dil ve kültürün korunması için ise iki yol vardır: 1. Yine
Avrupa okullarında okutulmasına izin verilen isteğe bağlı Türkçe derslerini
almak. 2. Sivil toplum kuruluşlarının açacağı kurslarda çocuklara Türkçe
öğretmek.
Avrupa'da İslâm resmî din olarak tanındıkça ve sivil İslâm temsilcilikleri de
oluştukça, hem din derslerinin içeriğini hem de dersi verecek öğretmenleri
belirleme hakkı, bu temsilciliklere ait olacaktır. Bu temsilcilikler sivildir,
dinîdir ve devlete bağlı, devletin yönetim ve müdahalesine açık değildir;
Avrupa'nın demokrasi ve din özgürlüğü anlayışı buna engeldir. Bu sebeple
Türkiye'nin, açık veya kapalı olarak devlete bağlı kurum ve kuruluşların din
temsilcisi olarak tanınması yönündeki gayretleri boşunadır. Tutulması gereken
yol (Avrupa'da yaşayan müslümanların yapmaları gereken şey), istismarcıları
ayıklayarak samîmî din hizmeti taliplerini (bu nitelikteki bütün gurupları)
biraraya getirmek ve işbirliği yapmalarını sağlamaktır. Türkiye'deki
bölünmüşlüğü, çekişmeleri, ocak bucak gayretlerini Avrupa'ya taşımak gaflettir,
oradaki insanımıza kötülüktür. Orada hizmet vermek isteyenler, öncelikle İslâm
için ve özellikle oradaki insanlarımızın faydasına olan hizmetlere kendilerini
adamalıdırlar.
Doğru İslâm, Mezhepler ve Savaş
Almanya'da müslüman üniversite gençlerine bir konferans vermiştim. Yazılı olarak
cevaplandırmam dileğiyle bir de yazılı sorular vermişlerdi. Cevapları
Türkiye'deki okuyucularımızla paylaşmayı uygun buldum.
1. Peygamberimiz'den (s.a.v.) sonra İslâmiyet ne kadar doğru gelişmiştir?
Cevap:
Allah Teâlâ vahyettiği kitabın özelliklerini açıklarken daha ikinci sûrenin
başında onun "Allah'a karşı sorumluluk bilinci içinde yaşamak isteyenler için
bir rehber, bir kılavuz" olduğunu bildiriyor. Yine kitabında, Peygamberinin
(s.a.v.) müminlere güzel bir örnek, yollarını aydınlatan bir ışık, Kur'ân'ı
açıklayan bir tefsirci ve hem sözleri hem de davranışlarıyla Kur'ân'ın hayata
uygulanışında ortaya çıkan boşlukları dolduran bir elçi olduğunu ifade ediyor.
İlk müminler, Allah'ın bu açıklamalarını doğru anlıyor; İslâm'ın hem anlama hem
de yaşama bakımından Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hayatı ile sınırlı olmadığını,
ondan sonra da kıyâmete kadar devam edeceğini, insanların hayat yoluna ışık
tutacağını idrâk ediyorlar, bunun için de hemen Kur'ân'ı ezberliyorlar,
yazıyorlar, Peygamberimiz'den (s.a.v.) sonra bir cilt içinde topluyorlar, zamanı
gelince nüshalarını çoğaltıyorlar ve İslâm dünyasına dağıtıyorlar. İkinci kaynak
olan Allah Resûlü'nün (s.a.v.) hayatını, söz ve davranışlarını da titizlikle
kaydediyor, yine zamanı gelince kitaplaştırıyorlar. İşte bu irâde ve gayretlerin
sonucu olarak müslümanların elinde iki din kaynağı -dünya durdukça durmak üzrere-
kalıyor.
İlk nesil, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile beraber olmanın ve Kur'ân'ın kendi
dilleriyle inmiş olmasının bereketi (etkisi, bahşettiği imkân) sebebiyle bu iki
kaynaktan İslâm'ı kolayca anlıyor ve uyguluyorlar. Hem dil ve kültür değiştikçe
hem de hayat daha problemli bir hale geldikçe Kur'ân'dan ve Sünnet'ten doğru
İslâm'ı anlayabilmek için, araya âlimlerin girmesine zarûret hâsıl oluyor. Dil
başta olmak üzere Kur'ân'ı ve sünneti doğru anlamak için yeterli temel bilgilere
sahip olmuş âlimler, isteyenlere İslâm'ı yazılı ve sözlü olarak anlatıyorlar. Bu
âlimlerin çevresinde toplanan, ictihadlarını benimseyen müslüman guruplar
"mezhepleri" oluşturuyorlar. Bir âlimin (müctehidin) farklı ictihadları bütününe
mezhep (mezheb) deniyor. Dinde inanç ve amel (ibâdet, hukuk, cemiyet nizâmı,
ahlâk) kısımları bulunduğundan, inançla ilgili ilmî düşünce ve açıklamalara "itikâd
mezhebi", amel ile ilgili olanlara ise "amel mezhebi" deniyor.
Bütün mezhepler, Kur'ân ve sünnetin özünü bozmadan, muhtemel mânâlar
çerçevesinde oluşan "hak mezhepler" ile öze dokunan, ilâhî maksada ters düşen,
uzak ihtimâllere takılan "bâtıl, bid'at mezhepler" diye ikiye ayrılıyor. Hak
mezheplerin itikâda ait olanları "Selef, Mâtürîdiyye ve Eş'ariyye"
mezhepleridir. Amele ait olanları (Fıkıh mezhepleri) ise başta dört mezhep
(Hanefî, Şâfi'î, Mâlikî, Hanbelî) olmak üzere onbeş kadar mezheptir. Bunların
bugün cemâati olanları dört mezheptir. İşte bu "hak olan itikâd ve amel
mezhepleri"nin anladığı, anlattığı, ortaya koyduğu İslâm doğru İslâm'dır.
Bunların aralarındaki fark, dînin özünü bozmaz, değiştirmez, Allah'ın muradından
uzak düşmez, bunlara göre İslâm'ı anlayan ve yaşayan bir mümin doğru anlamış,
doğru yaşamış olur. Eski müctehidlerin temas etmedikleri yeni konular ve
problemler çıktıkça yeni âlimler, yine aynı kaynaklara, aynı usûl ile başvurarak
müslümanların yolunu aydınlatır, problemlerini çözer, sorularını
cevaplandırırlar. Nitekim ben de bunu yapanlardan biriyim.
Hak mezheplerin dışında kalan İslâm mezhepleri, farklı anlayış ve ictihadlarında
hatâ etmiş sayılırlar. Bunlara göre İslâm'ı anlayan ve yaşayanlar da -hak mezhep
mensuplarına göre- dîni yanlış anlamış müslümanlardır.
2. Toplumun mezheplere bağlanması (kutuplaşması) ne kadar doğrudur?
Cevap:
Mezhep ile müslüman arasındaki ilişkiyi üç boyutta ele alabiliriz: a) Birine
bağlanmadan, dîni öğrenmede onlardan yararlananlar (çok mezhepliler). b) Birine
bağlanarak yalnızca ondan dîni öğrenen ve buna göre amel (hareket) edenler (tek
mezhepliler). c) Birine bağlanan, gerçeği yalnız onda gören, diğerlerine gitmeyi
câiz görmeyenler (mezhepçiler).
İlgili kaynaklarda (Usûl kitaplarında) bir müslümanın, kendisi müctehid değil
ise (müctehidler başkasının mezhebini, ictihadını taklit edemezler) tek bir
müctehide bağlanmasını da, birine bağlanmadan, tamamından yararlanmasını da câiz
görmüşlerdir (Bu konuda geniş bilgi için benin, Dört Risâle ve İslâm Hukukunda
İctihad isimli kitaplarıma bakılabilir). Câiz olmayan, İslâm'a zarar veren
üçüncü tavır ve yaklaşımdır. Soruda "mezhebe bağlanma" yanında, parantez içinde
"kutuplaşma" kelimesine yer verilmiş, bağlanmanın kutuplaşma şeklinde olanı
sorulmuştur. Evet, her bağlanma kutuplaşma değildir. Diğer mezhepleri de hak
bilen, bunlardan yararlanmayı da câiz gören, farklı mezheplere bağlı
müslümanları birbirinden ayırmayan kimseler yalnızca "mezheplidir", bunların
bağlılıkları "kutuplaşma" doğurmaz. Mezhebi din yerine koyanlar, bir mezhebe
bağlanmayı farz görenler, bir mezhebe bağlanan kimsenin ondan ayrılmasını ve
başkalarından da yararlanmasını haram bilenler... işte bunlar mezhepçidir ve
kutuplaşma böyle bir yaklaşımdan doğabilir.
Müslümanlar, yeterli bilgiye sahip olmadıkları için (böyle olanlar) zorunlu
olarak bir veya birkaç âlimden yararlanırlar, onların düşünce ve ictihadlarına
uyarlar. Ancak bununla yetinmek ve imkân bulunduğu halde bu noktada kalmak câiz
değildir. Bir âlime bağlanmak (taklid) bir zorunluluk (zarûret) sonucu câiz
olmuştur. İmkân bulup bilgisini artıranlar için bağlanma zorunluluğu derece
derece ortadan kalkar. Az bilenler, bilgilerini arttırmak için temel kaynakları
ve bunlara ait açıklamaları okumalıdırlar, kendi aralarında küçük cemâatler
(öğrenme toplulukları) oluşturarak problemlerini ve bilgilerini
paylaşmalıdırlar.
3. İslâmiyette savaş var mıdır?
Cevap:
İlgili âyetler ve hadîslerden yola çıkan İslâm âlimleri, İslâm'ın savaşla
alâkası konıusunda iki farklı sonuca varmışlardır:
a) İslâm'da barış esastır, savaş meşrû savunma sebebiyle zorunlu kalınca
yapılır. Başkaları müslümanların hak ve özgürlüklerine saldırmadıkça kimse ile
savaş yapılmaz; ancak her an savaşa hazır olunur.
b) Müslüman olmayanlara güvenilemez, güçlenip fırsat bulduklarında müslümanların
maddî ve manevî değerlerine saldırır, hak ve özgürlüklerini ellerinden almak
isterler. Bu sebeple müslümanlar, imkân buldukları kadar diğerleri ile
savaşmalı, onları egemenlikleri altına almalı, dünyada İslâm'ın egemenliği
altında barışı, adâleti, hak ve özgürlükleri teminat altına almalıdırlar.
Bu yorum ve anlayışları, âlimlerin içinde bulundukları çağların şartları içinde
eğerlendirmek doğru olur. Bugün dünya milletleri, bütün insan guruplarının hak
ve özgürlüklerinin korunması konusunda anlaşırlar, saldırgana karşı ortak tutum
gösterirlerse İslâm'ın da amacı gerçekleşmiş olur, bu durumda illâ da savaş
gerekmez.
Zarûret, Zekât, Namazda Örtünme
1. İslâmiyette zarûret kavramının tanımlanması nasıl yapılabilir?
Cevap:
"Zarûret"in sözlük anlamı "zorunda kalmak, mecbûr olmak, başka çare bulamamak"
tır.
İslâm'da zarûret, "mümini bir yasağı çiğnemeye, bir haramı işlemeye iten, mecbûr
eden durum"dur. Zarûretin oluşmasının unsurları "zorlayan, zorlanan ve zorlama
aracı"dır.
Bazı fıkıhçılara göre zorlayanın devlet olması gerekir, devleti temsil eden biri
dışındakilerin zorlamaları mûteber değildir; çünkü onlar, insanı bir şeye mecbûr
edecek kadar zorlama gücüne sahip olamazlar. Fakat vâkıa, devletin zayıfladığı
dönemlerde âsîlerin ve haydutların insanlara uyguladıkları zorlamalar, bu fıkıh
görüşünü çürütmüş, devletten başka güçlerin de insanları zarûrete
düşürebilecekleri kabûl edilmiştir. Zorlayan güç sahibi şahıs olabileceği gibi
açlık, susuzluk, hastalık gibi hallerde de olabilir.
Zorlanan kişinin kendisi olduğu gibi onu başkaları -meselâ eşi ve çocukları-
vâsıtasıyla da zorlamak mümkündür.
Zorlama aracı başta ölüm, dayanılmaz işkence ve bir organın, vücuttan bir
parçanın kesilmesi, koparılması, ezilmesi şeklinde anlaşılmış, daha sonra "bunun
en şiddetli zorlama şekli" olduğunu, bunun daha altında kalan zorlama
araçlarının da bulunduğuna hükmedilmiş, bu cümleden olarak "insanların, temel
ihtiyaçlarından mahrûm kalması veya mahrûm edilmesi de zarûret sebebi olarak
değerlendirilmiştir.
Beslenme, sıhhat ve mal varlığından üç örnek üzerinde uygulamalı bir açıklama
yapmak gerekirse.
Başka yiyecek ve içeceği bulunmayan, şarabı içmedikçe, domuzu veya başkasının
fazla yiyeceğini -sahibinin izni olmadığı halde- yemeden yaşaması mümkün olmayan
(yemediği takdirde hemen kendini kaybedecek sonra da ölecek olan) kimse zarûret
durumundadır, bunları yer ve içer. Normal hallerde yemesi ve içmesi haram olan
bu nesnelerden ölmeyecek kadar değil, ayakta kalacak, gerekli bulunan işlerini
görecek, gideceği yere ulaştıracak kadarını da yer ve içer.
Bir ilâcı kullanmadığı veya bir operasyon geçirmediği takdirde hemen ölecek olan
şahıs, bu ilâcı -normal hallerde haram bir nesne de olsa- kullanır ve gerektiren
bir sebep bulunmadığında, vücüdunu kesip biçmesi haram olduğu halde bunu da
yapar ve yaptırır.
Rüşveti almak da vermek de haramdır. Ancak bir mümin, meşrû bir işini görmek,
hakkını alabilmek, helâl malını kurtarabilmek için birine rüşvet vermek
mecbûriyetinde kalsa bunu verir; bu durumda rüşvet, verene -zarûret sebebiyle-
câiz, alana haram olur (Bu konuda daha geniş bilgi için benim,
İslam'ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabıma bakılabilir).
2. Vergi ve zekât aynı anlama gelebilir mi?
Zekât özel bir vergidir. Özelliğ şu niteliklerinde görebiliriz:
a) Zekât dinî bir vergi olduğu için laik devlette olmaz, İslâm'ı temel referans
olarak kabûl eden devletlerde olabilir.
b) Zekâtı kimlerden, hangi malların ne kadar olanından ne miktarda alınacağı ve
kimlere, nerelere sarf edileceği dinî naslar ve ictihadlarla belirlenmiştir.
c) Zekât dinî bir vergi, yükümlülük olduğu için, mümin zekâtı vermediği takdirde
Allah'a karşı da sorumlu olacağından, devlet almasa bile onu yerine sarf etmek
mecbûriyeti vardır.
d) Zekât dışında İslâm devletinin müminlerden vergi alabilmesi için zarûret
bulunması, vergi alınmadığı takdirde devlet ve toplum hayatının zora düşmesi
gerekir. Başka bir ifade ile zekât yükümlülüğü Allah emrine, vergi zarûrete
dayanmaktadır.
e) Devlet topladığı vergiyi, zekâtın harcanacağı yerlerin dışındaki kalemlere
harcarsa, müminler ödedikleri vergiyi zekât sayamazlar, ayrıca zekâtı yerine
vermeleri gerekir.
3. Müslüman bir hanım namaz kılarken ve Kur'ân okurken mutlaka başını örtmesi
gerekir mi?
Cevap:
Namazın ön şartlarından biri de eskilerin "setr-i avret" dedikleri örtünmedir.
Namaza başlamadan önce kadın ve erkek, "avret" denilen ve örtülmesi gereken
yerlerini uygun giysilerle örteceklerdir. Bu örtünme namaz boyunca da devam
edecek, namazın bir parçasını (rüknünü, meselâ secdenin tamamını) yerine getirme
süresince açılmayacaktır. Yani meselâ secdeye kapanınca baş açılsa, secde
bitmeden yeniden kapanacaktır. Kadının başının ve saçının avret olduğunda
mûteber âlimlerin ittifakı vardır; şu halde mümin kadın namaza başlamadan başını
da örtecektir.
Kur'ân okurken kadının başını örtmesi farz değildir. Kur'ân'a karşı saygının bir
ifadesi, bir edep kuralı olarak gelenekleşmiştir. Bu geleneğin şöyle bir dinî
dayanağı da olabilir: Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) Aişe validemize, Cebrâl'in evde
açık kadın bulunduğunda rahatsız olduğunu bildirmiştir. Öte yandan Kur'ân okunan
yere, bu faâliyetle ilgili meleklerin geldiğine dair rivâyetler vardır. Bu iki
bilgi yanyana getirildiğinde, Kur'ân okurken gelecek ve okuyana rahmet dileyecek
olan meleklerin rahatsız olmamaları için, tedbir almak ve avret yerlerini
kapatmak gerekecektir. Böyle bir anlayışın, Kur'ân okunurken kadınların
başlarını örtmelerini edep haline getirmiş olduğu düşünülebilir.
Şoklayarak Boğazlama, Namaz Vakti, Nişanlılar Arasında Mahremiyet
(Yurtdışında okuyan üniversiteli gençlerin sorularını cevaplandırmaya devam
ediyoruz)
Soru: Kurban kesiminde hayvanın elektrik şoku veya başka bir yolla bayıltılması,
İslâmî kurallar içinde câiz olur mu?
Cevap:
Hayvana acı vermemek için önce bir şekilde bayıltıp sonra kesmekte bir sakınca
yoktur; yeter ki hayvan ölmeden önce usûlüne göre kesilmiş olsun!
Soru: Bir hesaplamaya göre yaz aylarında bazı bölgelerde yatsı namazının vakti
girmediği için o vakit kılınmamaktadır, bu uygulama doğru mudur?
Cevap:
Müslümanlar vakte, zamana, aya, güneşe, gölgeye değil Allah'a ibâdet etmekte, O'
istediği, rızâsı buna bağlı bulunduğu için namaz kılmaktadırlar. Normal
mıntıkalardaki namaz vakitlerinin "şafak, gölge, tan" gibi alâmetleri
bulunmadığında da Allah vardır, O'nun lutûf ve nimetleri kesintisiz olarak
kullarına akmakta ve yağmaktadır. Namaz kesintisiz nimetlere şükrün en güzel
şekillerinden biridir. İmkânlar elvermediğinde, ortada bir daralma ve sıkıntı
bulunduğunda namazın dış ve iç unsurları, parçaları ve şartlarından bazıları
terkedilir, ama namaz terkedilmez. Su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan
çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen bir tarafa kıble niyetiyle yönelir, yolculukta,
darlıkta bir namaz, diğerinin vaktinde kılınır, Arapça okuyamayan kendi dilinde
okur, hiç okuyamayan Alllah'ın adını anar, rükû ve secdeyi normal yapamayan îmâ
(baş işlaret) ile kılar... Şu halde bir vaktin alâmetini göremeyen de o alâmet
bulunmadan namazını kılar.
Yatsı namazının iki vakti vardır. Birincisi batı ufkunda, güneşin batmasından
sonra oluşan "kırmızı şafak"ın kaybolması ile başlar, ikincisi ise bu kırmızı
şafaktan sonra oluşan "beyaz şafak"ın kaybolması ve batı ufkunun kararması ile
başlar. Kırmızı şafağın kaybolması olayı, sözü edilen mıntıkalarda da
olmaktadır; orada bulunan müslümanlar yatsı namazını buna göre kılabilirler.
Farzedelim ki kırmızı şafak da kaybolmuyor, bu takdirde, daha önceki vakitte
veya 45. enlem dairesindeki vakitte yatsı namazlarını kılarlar.
Bazı fıkıhçıların, "nasıl kolu olmayan kimseye kolunu yıkamak farz değil ise,
vakti (vaktin alâmeti) olmayan kimsenin de o vakti kılması gerekmez" şeklinde
bir kıyas yapmışlarsa da bu kıyas geçerli değildir. Çünkü ibâdeti koymak ve
kaldırmak için kıyas yapılamaz. Ayrıca vakit vardır ve insan o vakti yaşamakta,
o vaktin bütün nimet ve imkânlarından yararlanmaktadır. Olmayan alâmettir
(meselâ beyaz şafağın kaybolmamasıdır), bu takdirde namaz terkedilemez, alâmete
riâyet etmeden kılınır. Nitekim Deccâl olayını anlatırken Peygamberimize
(s.a.v.), "Bir yıl güneş gökte kalıp hiç batmadığında namazları nasıl
kılacağız?" diye sorulmuş, o da "Daha önceki normal vakitleri hesap ve takdir
ederek kılarsınız" cevabını vermiştir. Hadîs Müslim isimli sahîh kitapta vardır.
Soru: İslâm fıkhına göre nişanlı iki genç namahrem olur mu? Bu iki genç için
tanınan bazı tavizler olabilir mi?
Cevap:
Nişanlı olmak evli olmak değildir, nişan sözleşmesi, evlenme akdi (nikâh) yerine
geçmez; şu halde nişanlı çift birbirine namahremdir. Nişan döneminde çiftin
birbirini daha iyi tanıması ve ileride kuracakları yuvanın sağlıklı ve devamlı
olması için gerektiği kadar görüşmeleri, konuşmaları câizdir. Bu cevazı kötüye
kullanmadıkları, sınırı aşmadıkları takdirde tavsiye de edilmiştir. Sınır, avret
yerlerinin açılmaması ve buralara dokunulmamasıdır. Eğer sınırı koruma konusunda
kendilerine güvenemiyorlarsa yapılacak iki şey vardır: 1. Nişanla beraber nikâhı
da yapmak. 2. Nişanlı iken -zorunlu tanıma amacı dışında- görüşmemek.
Nişanlı iken fiilen evlenmeden nikâhlanan çiftin arası açılabiliyor, taraflardan
biri veya ikisi nişanı ve nikâhı bozmaya karar verebiliyorlar. Bu durumda kız
ayrılmak ister, erkek de boşamazsa problem çıkıyor. Bu problemi çözmenin de iki
yolu vardı:
a) Evlenme akdi yapılırken kız da boşama hakkı talep edebilir, erkek buna "evet"
derse, gerektiğinde kız da boşar ve evlenme akdini sona erdirir.
b) Böyle bir şey yapılmamış, boşama hakkı alınmamış olup kız ayrılmak ister,
erkek de sırf ona zarar vermek için boşamazsa mesele iki tarafın belirleyeceği
hakemlere havâle edilir. Hakemler makûl ve meşrû sebeplerle bu evliliğin
yürümeyeceğine, evli kalmanın taraflara veya birine zarar vereceğine kanî olur,
karar verirlerse çifti ayırırlar (tefrik), hakemlerin ayırdığı çift boşanmış
gibi olur; yani artık evli değillerdir, taraflar başkalarıyla evlenmekte serbest
hale elmiş olurlar.
Yemin, Resim, Kız İsteme
Sorular
1. Yemin keffâreti ile ilgili, bir sorumuz olacaktı size. Bildiğimiz kadarıyla
yemin keffâreti, 10 fakire bir gün ya da bir fakire 10 gün eklinde veriliyor.
Fakat bir fakire 10 gün eklinde verilirken muhatabın incindiğini, zoruna
gittiğini gözlemliyoruz. Bu konu ile ilgili görüünüzü bildirirseniz memnun
olacağız.
Allah râzı olsun, hayırlı Ramazanlar! (Soru Ramazan'da gelmişti)
Mahmut Yıldız-Afyon
Cevap:
Yemin konusunda Kur'ân-ı Kerim'de öyle buyuruluyor:
"Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu
tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar.
Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğinizin (kalite bakımından) orta hallisinden
on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir.
Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde
yeminlerinizin keffâreti ite budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah size âyetlerini
açıklıyor; umulur ki şükredersiniz." (Mâide: 5/89).
Yemin Allah'ın isim ve sıfatları üzerine olur, bunun dışında bir şey üzerine
yapılan yemin, dinî bakımdan yükümlülük getiren yemin olmaz. Meselâ "çocuğumun
üzerine yemin ederim ki..." yahut "babamın başı için..." dense bunlar yemin
sayılmaz. Allah'ın ve sıfatlarının üzerine yapılan yemin ise "Allah'ı şâhit
tutmak, O'na veya O'nun adına söz vermek, inancı ileri sürerek insanlara güven
vermek" gibi mânâlar içermektedir. Bunun kötüye kullanılması, istismar edilmesi,
insanlara zarar vermesi ihtimâli bulunduğu için maddî ve manevî yaptırımlar ön
görülmüştür; yalan yere yeminin dünyada itibâr kaybettirmesi, âhirette cezâlık
olması ile bozulan yeminin keffâreti ile bu yaptırımların en önemlilerini tekil
etmektedir.
Mümin olur olmaz yerde yemin etmemelidir. İstemeden, dalgınlık veya alışkanlık
sonucu ağızdan çıkan yemin sonuç doğurmaz.
Bilerek, düşünerek, belli bir söz, istek ve kararı pekiştirmek için yapılan
yemin geçerlidir ve sorumluluk getirir. Yalan yere veya meşru olmayan bir konu
için yemin etmek câiz değildir. Yalan yere yemin eden kimse günah işlemiş olur
ve tövbe etmesi gerekir.
Yapılmaması gereken (yapılması haram veya mekruh olan) bir şeyi yapacağım
(meselâ vallahi seni döveceğim, çalacağım, zarar vereceğim) diye yemin eden
kimsenin yeminini bozması, câiz olmayan şeyi "yemin ettim diye" yapmaya
kalkımaması, yeminini bozduğu için de keffâret vermesi gerekir. Yapılması
gereken bir şeyi yapmamak üzere yemin eden kimsenin de yeminini bozup keffâreti
vermesi gerekir. Meselâ bir kimse, ana babamı ziyaret etmeyeceğim, namaz
kılmayacağım, çocuklarımın nafakasını vermeyeceğim diye yemin etse, "yemin
ettim" diyerek bunları terkedemez, yeminini bozar, yapılması gerekeni yapar,
keffâretini de öder.
Âyette açıkça söylendiği üzere yeminin keffâreti, gücü müsait olanların şu üç
şeyden birini (hangisini isterse onu) yapmasıdır: Ya on fakiri bir gün doyurmak,
ya on fakiri giydirmek, yahut bir köleyi hürriyetine kavuşturmak. Bunlardan
birine gücü yetmiyorsa üç gün oruç tutmak.
On fakiri doğrudan doyurmak geçerli olduğu gibi, bir günlük yemek bedelini para
olarak ödemek de mümkündür. Yemeğin kalite ve miktarı, yemin eden kimsenin
sosyal ve ekonomik durumuna uygun olacak ve devamlı yiyip içtiklerinin orta
hallisinden hesap edecek veya yedirecektir.
Âyette "on fakiri doyurmak" ifadesi geçtiği için fıkıhçılar "Ya on fakiri bir
günde doyurmak veya bir fakiri on gün, iki fakiri beş gün... doyurmak; yani
sonuç olarak on adet yoksulu doyurmak şarttır, başka türlü olmaz; meselâ bir
fakire on gün doyuracak bir yiyecek veya para vermekle keffâret yerine
getirilmiş olmaz" demişlerdir. Bu lâfza bağlı, amacı göz ardı eden bir yorumdur.
Amaç göz önüne alınırsa "bir fakire on günlük yiyeceğin veya onun para olarak
bedelinin verilmesiyle de keffâret ödenmiş olur" diyebilmek gerekir.
Bir yoksula toplam otuz milyon lira vereceğinizi düşünelim. Her gün üç milyon
lira vermek için ya sizin onu veya onun sizi bulması ve on kere yoksulluğunu
hatırlatan, elini açtıran bir davranışın tekrarlanması gerekecektir. Mutlaka on
yoksula verilmesini gerekli gören yorumun faydası, doyacak yoksul sayısının
arttırmasıdır. Bir yoksula birden fazla günlük keffâret verilmesi ise onun ve
ailesinin daha önemli bir ihtiyacını karşılar veya tek alış verişle işin
bitirilmesi imkân ve kolaylığını sağlar. Yükümlü kişi, duruma göre bu
faydalardan birine öncelik vererek ödevini yerine getirmelidir.
Soru
1. Hocam size birkaç sorum olacak beni bu konularda aydınlatırsanız sevinirim.
İHL mezunuyum resim öğretmenliğine gitmeyi düşünüyorum, câiz mi?
Cevap:
Müstehcen veya şirk ve küfür konusu (put vb.) resimler yapmamak şartıyla resim
yapmanın câiz olduğu görüşünü tercih ediyorum. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında
resim konusunda titiz davranılmış ve yasaklar getirilmiştir. Ancak bu titizlik
ve kapsamlı yasaklamanın sebebi, yeni putperestlikten kurtulmuş bir topluluğun
temiz inancını (bir tek Allah'a imanını) korumaktır. O devirde resim yapanlar
genellikle putların resim ve heykellerini yapıyorlar, yaptıranlar da bunu
istiyorlardı.
2. Bir görücü meselesi oldu, önce ablam için geldiler ablamın bir başkasıyla
görüştüğünü öğrenince daha sonra aynı kişi benim için geldi... İslâmî açıdan bir
problem olur mu?
Cevap:
Bir problem olmaz. Ablanızı isteyip bu olmayınca, onunla evlenemeyeceği ortaya
çıkınca sizi isteyebilir. Eğer ablanızla evlenmiş olsaydı, onunla evli bulunduğu
sürece sizinle -ikinci bir eş olarak- evlenemezdi, iki kızkardeşi aynı zaman
içinde birden almak, nikâhlamak câiz değildir. Ama meselâ ölmüş bir kadının
kızkardeşi ile (yani baldız ile) evlenmek câizdir. Vaktiyle ablanızla evlenmiş
bir kimse bile -o ölünce veya boşanınca- sizinle evlenebilyorsa, ablanızı
istemiş, fakat onunla evlenmemiş birinin sizi istemesinde ve evlenmenizde
elbette bir sakınca olmaz.
Ehli Kitap, Alevîler ve Din
Eğitimi
Burada, Almanya'da yaşayan gençlerden gelen soruların son dördüne cevap
veriyoruz.
1. İslâm'ın Hristiyanlık dîni ve başka dinlere bakışı hakkında bilgi verebilir
misiniz?
Cevap:
İslâm'a göre dinler ikiye ayrılır: Hak dinler; yani Allah'ın peygamberleri
aracılığı ile vahyettiği dinler, bâtıl dinler; yani putperestlerin dinleri gibi
kökü vahye dayanmayan, beşer tarafından uydurulmuş, gelenekleşmiş dinler. Meselâ
Kafirûn sûresinde "Sizin dîniniz var, benim de bir dînim var" buyuruluyor;
burada onların dîni (putperestlik) bâtıl dindir, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) dîni
ise hak dindir, İslâm'dır.
Vahye dayanan dinler içinden, geldiği gibi duran, kitabı tahrif edilmemiş,
kendisi bozulmamış tek din İslâm'dır. Diğer dinlerin kitapları geldiği gibi
korunamamış, kendileri de, mensupları tarafından haksız ve yetkisiz olarak
önemli değişikliklere uğratılmışlardır. Bu dinlere mensup olanlara "Ehl-i kitap"
denilmektedir.
İslâm geldikten sonra Allah'a makbûl kulluk, O'nun râzı olduğu hayat tarzı ancak
müslüman olmakla mümkündür. Müslüman olmayan Ehl-i kitap, doğru ve yoğun olarak
İslâm'dan haberdar olamamış, kendi dînini şirksiz olarak yaşamış olursa
kurtuluşa erebilir. İslâm dîni hakkında doğru ve yoğun olarak bilgi sahibi
olduğu halde onu (Hz. Peygamber'i (s.a.v.) ve Kurân'ı) inkâr ederse ebedî
hayatta kurtuluşa eremezler.
2. Almanya gibi değişik kültürlerin yaşadığı bir toplumda İslâm dîni eğitiminde
dikkât edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap:
Bu sorunun cevabı uzun olması gerekir. Bizim yerimiz ve vaktimiz buna müsait
olmadığından kısaca birkaç noktaya temas edelim:
a) Günümüzde yalnız Almanya'da değil, laik ülkelerin tamamında çeşitli
kültürler, inançlar ve hayat tarzları vardır; bunların mensupları birarada
yaşamaktadırlar.
b) Bazı dinler, ideolojiler ve kültürler davetçidir; başkalarını kendilerine
benzetmeye, aralarına almaya çalışırlar. Bunların propagandaları karşısında
uyanık, dikkâtli ve tedbirli olmak gerekir.
c) Almanya'da okullarda İslâm bilgisi dersi almak mümkündür. Türkçe alınması
tercihimiz olmakla beraber buna imkân verilmemesi halinde Almanca da olsa bu
ders alınmalıdır. Dersin kitapları, müfredâtı ve hocalarının daha iyi olabilmesi
için "İslâm temsilciliği kurumu"na ihtiyaç vardır. Hem devletin kabûl edeceği,
muhatap alacağı hem de bütün müslüman gurupların benimseyeceği "bir temsilcilik"
tez elden gerçekleştirilmeli, buna engel olanlar "emir bi'l-marûf nehiy ani'l-münker"
vazifesi gereğince yola getirilmelidir; yani dil ve gönül ile, ilişkileri
ayarlayarak bunlar etkilenmeli, hak olanda birleşme sağlanmalıdır.
d) Dînin eğitimi öğretiminden, uygulaması bilgisinden daha önemlidir ve zor elde
edilir. Sivil kuruluşlar (vakıf, dernek, kulüp vb.) oluşturarak çocukların ve
gençlerin din eğitimi almaları sağlanmalı, bunun için uzmanlardan
yararlanmalıdır.
e) Dînimizi başkalarına doğru tanıtmak ve sevdirmek için "doğru İslâm"
öğrenilmeli ve yaşanmalıdır; en güzel tebliğ, dînin güzellikleri, rahmeti,
şefkati yaşanarak yapılan tebliğdir.
3. Şu andaki Hristiyan ve Yahudi toplumu için "Ehl-i kitap" kavramı geçerli
midir?
Cevap:
Şu andaki Hristiyan ve Yahudilerin İslâm'a ve kendi dinlerinin aslına aykırı
olan inanaç ve uygulamaları Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında; yani Kur'ân
vahyedilirken de vardı. Buna rağmen onlara Ehl-i kitap denildi ve bazı özel
hükümlere, imtiyazlara sahip kılındılar. Evet bugünküler de Ehl-i kitaptır.
4. Günümüzde yaşanan alevîliğin, İslâm sınırları içinde kalan bir mezhep veya
tarîkat olduğu düşünülebilir mi?
Cevap:
Günümüzde dünyanın her yerinde aynı şekilde bilinen ve yaşanan bir alevîlik
yoktur; çeşitli alevîlik anlayış ve uygulamaları vardır. Anadolu'da yaşayan
alevîlerin büyük bir kısmı, sünnî müslümanların inandıklarına inanırlar; Hz. Ali
ile diğer sahâbe hakkında farklı değerlendirmeleri vardır, yine sünnîlerden
farklı bazı uygulamaları mevcûttur. Bunlar kendilerini müslüman bildiklerine,
âmentüye inandıklarına göre, farklı inanç, değerlendirme ve uygulamaları da
kendilerini dinden çıkarmadığına göre (böyle olduğu sürece) elbette onlar da
müslümandırlar. Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Kur'ân konularında -insanı
İslâm'dan çıkaran- yanlış ve farklı inanç taşıyanlar varsa bunlar müslüman
değillerdir.
Şu halde alevîleri kural/genel olarak müslüman kabûl etmemiz gerekir, alevîyim
diyerek İslâm'a aykırı (kişiyi dinden çıkaracak kadar aykırı) inanç taşıyanlar
ise tabîî müslüman olarak kabûl edilemezler.
Modernite Üzerine
Şöyle bir değerlendirme yapılıyor: "Modernite Müslümanları sanıldığından çok
etkiledi. Hem düşünce plânında hem davranış plânında..." Hattâ "melez
kişilikler" oluştuğu ifade ediliyor bazı sosyologlar tarafından. Kimi bunu
kaçınılmaz olarak görüyor, kimi "Müslümanlığının aşındığı" düşüncesiyle kaygıya
kapılıyor.
-Size göre moderniteden ana çerçeve itibariyle neyi anlamak lâzım? Modernite bir
ideolojik bütünlük ihtivâ ediyor mu? İslâm'la ayrıldığı ana çizgiler nelerdir?
Cevap:
Modernite ve sonrasını (postmoderniteyi) İslâm'ın bakış açısından bir bütün, bir
süreç olarak görüyorum. Her ikisi de dîni (önce kiliseyi sonra vahye dayalı
dîni), evrensel/dinî ahlâkı ve geleneği dışlıyor; bunları insan özgürlüğünü
kısıtlayan anlamsız ve faydasız şeyler olarak telâkkî ediyor. Modernite sonrası,
modernitenin aklı, bilimi, bilimciliği, ideolojik ilkeleri dînin yerine
koymasına, birey hak ve özgürlüğünün karşısına "yeni tanrılar" çıkarmasına
itiraz ediyor.
Modernite ideolojik bir bütünlük arzetmiyor, ancak dinlerin ve ideolojilerin en
büyük hasmı olarak ortaya çıkıyor ve bu bakımdan insanlara yol gösteren bir din,
bir ideoloji gibi algılanıyor.
Modernite'de aşkın bir din yok, insanların rehberi, mürşidi akıl ve bilim,
modernite sonrasında ise mürşid de, ona ihtiyaç da yok, birey ve onun hak ve
özgürlükleri var. İslâm'a göre aklın ve ilmin belli alanları, işlerlik sınırları
var, bütün gerçeklik bu sınırların içine sığmıyor, onun dışında kalana
ulaşabilmek için vahyin rehberliğine (mürşide) ihtiyaç var. Akla ve bilime
aykırı olmayan "akıl ve bilim ötesi" dînin, inkâr edilemez bir gerçeğidir.
-Müslümanların moderniteden etkilendiği, hattâ sanıldığından çok etkilendiği
görüşüne katılıyor musunuz? Düşünce ve davranış plânındaki
etkilenme-değişmelerden en belirgin örnekler nelerdir size göre?
Cevap:
- İnsanoğlu hayat tarzını ve dünya düzenini bir inanç, bir temel düşünce üzerine
kuruyor. İnancı da dinî ve din dışı diye ikiye ayırmak gerekiyor. Dinî inancın
müslümancası "âmentü" formülü içinde ifade edilmiştir. Dinî olmayan inanca ise
"inkâr" da dahildir; meselâ Tanrı'nın olmadığı veya yarattıklarının hayatına
karışmadığı, âhiretin yaşanmayacağı gibi düşünceler ve inkârlar da birer
inançtır; çünkü bunları da bilimsel yöntemlerle ifade ve isbat münkün değildir.
İşte modernite bu ikinci inanç türü (inkâr) üzerine kurulmuştur. Dinî inanca
sahip olan ve hayat tarzını, dünya düzenini buna göre oluşturan müslümanlar,
dinlerini anlamakta ve yaşamakta önemli kusurlara düştükleri ve/veya dünya-âhiret
dengesi içinde düzen kuranlar ile yalnızca dünya için düzen kuranlar arasındaki
fark "bilimde, teknolojide, ekonomide..." kendini gösterince, bütün insanlığın
hayatını etkileyince bundan müslümanlar da etkilendi. Bu etkilenme sonunda
kabaca üç gurup ortaya çıktı: 1. Anlamak, değerlendirmek, tedbir almak için bile
olsa modern ve modernite ile ilgilenmeyen, kendilerini ona karşı kapatan,
geleneksel hayat düzenini olduğu gibi korumayı yeğleyenler. 2. Kısmen veya
tamamen dîni verip moderniteyi alanlar, 3. Moderni ve moderniteyi anlayan, doğru
değerlendiren, modrnitenin dayattığı inanç (inkâr) ve hayat tarzına karşı İslâm
inancını, dünya görüşünü, düzenini ve hayat tarzını yeni bir dil ile, yeni bir
üslûp içinde, bütün insanlığa bir "alternatif olarak" sunma yolunu tutanlar,
bunun için çaba gösterenler. 18. yüzyıldan bu yana İslâm münevverleri son iki
kategori içinde yer almışlar ve asrın son çeyreğinde üçüncü kategori ciddîye
alınır olmuş, ricâli de yetişmiştir, yetişmektedir.
-Kendi düşünce ve davranışlarınızı dikkâte aldığınızda "Acaba ben de
modernitenin etkisi altında mı böyle düşünüyor, böyle davranıyorum?" diye
kaygılandığınız oluyor mu? "Başka çare var mı? Moderniteye karşı koymak mümkün
mü?" gibi determinist-boyun eğmeci düşünceler de geçiyor mu içinizden?
Cevap:
- Teorik olarak hiçbir zaman teslim olmadım, kendimizi çaresizlik içinde
görmedim, bizdekini değersiz, ötekine ait olanı değerli bulmadım. Ama ben bir
fıkıhçıyım, Dimyat'a pirince giderken, "oradaki pirince" ulaşıncaya kadar eldeki
pirinci, o da yoksa başka şeyleri yemek, yaşamak, güç toplamak ve hedefe doğru
yürümek durumunda olan insanımıza yol göstermek, pratik çareler üretmek
mecbûriyetindeyim. İşte bunu yaparken bastıran modernitenin etkisi altında
kalmamak, onu kâle almamak, "zarûret ve maslâhât" ilkelerine bağlı geçici
çözümler üretmemek mümkün olmuyor.
-Müslümanın moderniteden yararlanacağı şeyler de var, görüşüne katılır mısınız?
Cevap:
- Bu yararlanma hâdisesini biraz organ nakline benzetmek mümkündür. Yaratıcının
irâdesi böyle olduğu için eskiyen, yıpranan, değişmesi gereken organlar
olabilir. Eğer bu organlar başka bünyelerden alınacak olanlarla
değiştirilecekse, vücûdun yeni organla uyumu, bunu kabûl edip etmeyeceği, kabûl
ettiği takdirde hangisinin diğerini etkileyeceği ve kendi özelliklerini
dayatacağı hususları göz önüne alınmalıdır. Vücut yeni organı gerektiği kadar
değiştirerek, kendisinin yenilenmiş bir parçası haline getirebilecekse, yeni
organ bünyeye bir virüs, bir mikrop, bir bozukluk getirmiyorsa alınır,
yararlanılır.
-Müslümanlar nezdinde bir İslâm-modernite hesaplaşmasının yapılması gereğine
inanır mısınız? Böyle bir süreç yaşadı mı Müslümanlar? Ya da nasıl gelişti
Müslüman-modernite ilişkisi?
Cevap:
- Bu süale yukarıda kısmen cevap vardır. Ek olarak şunlar da söylenebilir.
Yüzyılımızın -yaklaşık- son çeyreğine kadar modernite karşısındaki tavır ve
davranış, meydan okumaya karşı düşmanı tanıyıp gerekli tedbirleri alma,
alternatif sunma ve hesaplaşma yerine hayranlık, çaresizlik, zorunluluk
karşısında sıkışma, yanlış değerlendirme, yanlış birleştirme şeklinde olmuştur.
Evet modernite ile mutlaka hesaplaşmak gerekir. İslâm kendisine zıt olan,
kendisi için tehdit oluşturan hiçbir inanç ve düşünce ile izdivaç edemez, sulh
yapamaz; mücadele eder, kendini korur, kendi bünyesinde, kendi yöntemleriyle,
özünü bozmadan değişmesi gerektiği kadar değişir ve bu sâyede hem kendisi hem de
yeni olarak varlığını sürdürür, insanların hep muhtaç olacakları bir "mürşid"
olarak kalır; kıyâmet kopuncaya kadar...
Reklâm, Kumar ve Öşür
Konya ve Afyondan önemli, güncel sorular var. Bu sayıda bir kısmını, gelecek
hafta da tamamını, inşallah cevaplandırmış olacağız:
Konya'dan M. Furkan soruyor:
1. Reklâm alırken yalan, abartı vb. durumların yanlış olduğunu biliyorum.
Bunların dışında reklâm aldığım firmanın dîne zarar verir nitelikte olmasından
ben sorumlu olur muyum?
2. Ajanslığı aldığım firma reklâmını gayri-İslâmî yayın yapan kurumlara vermemde
herhangi bir sorumluluğum var mı? Yani bir bakıma o kurumun o yayınına destek
niteliği taşır mı?
Genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığım sorum bu şekilde. İlgileneceğinizi umuyor
saygılarımı sunuyorum.
Cevap:
1. Kapitalist liberal ekonominin ahlâkı yok, hırsı vardır; iç ve dış piyasa
şartlarının oluşmasında büyük sermaye sahipleri ve zenginler kulübü devreye
girerler, ticareti ve ekonomiyi ilgilendiren mevzûâta da müdahale eder,
diledikleri gibi değiştirir ve çıkartırlar; bütün bunlar olup bittikten sonra,
benzetmek gibi olmasın da "âyet gibi" bir kural okurlar: "Ekonomiye müdahale
edilemez, o, piyasa şartlarında ve tabîî oluşumunda kendini ayarlayarak yürür
gider, hükümetler ekonomiye müdahale ederlerse dengeler bozulur, kriz çıkar
(bozarız, kriz çıkarırız demektir). Dokunmazlığı olan ticaretin birçok
zararından biri de tüketim çılgınlığı oluşturmak, insanların kazandıklarından
fazlasını harcamalarına sebep olmak ve reklâm yaparken en azından abartarak
yalan söylemek, insanları bir anlamda büyüleyerek/aldatarak malı satmaktır. Eğer
ticaretin dîni ve ahlâkı da olsaydı israfı körüklemezdi, sun'î (yapay, gerçek
olmayan) ihtiyaç yaratmazdı, sattığı mal ile alâkası olmayan (kadın vb.) objeler
kullanmazdı; reklâmlarında, satışa arzettiği malı yalnızca tanıtırdı,
özelliklerini ve işlevlerini açıklardı, benzeri mallardan farkını -varsa
üstünlüğünü- ortaya koyardı.
Dünyada ve ülkemizde "tüketiciyi korumak" diye bir kavram ve bu kavram
çerçevesinde yapılmış mevzûât, oluşturulmuş kurumlar var; bence bu kurumun
aldatıcı reklâmları da engellemesi gerekir.
Bir firma reklâmcılık çerçevesine giren bir iş yapıyorsa, İslâm'a göre câiz
olmayan bir unsurun girdiği reklâmın herhangi bir halkasında bulunmaması
gerekir. Müslümanlar, ya sivil toplum kuruluşu veya profesyonel meslek sahibi
olarak, meşrû olmayan ve tüketiciye zarar veren reklâmcılıkla mücadele
etmeliler; olabiliyorsa bu yoldan para kazanmalılar, olmuyorsa -parayı başka
yerden bulup- bu hizmeti vermeliler.
2. İslâm'a aykırı yayın yapan bir kuruma ve kuruluşa reklâm vermek sözkonusu
olduğunda şu soruların cevabı aranmalıdır:
a) Bu kuruluşa reklâm verilmediği takdirde yayınına devam edebilir mi?
b) Bu yayın kuruluşu, satım ve tanıtımı yapılmak istenen şeyi hedef kitleye
ulaştırma bakımından ikâme edilemez (yerine başkası konamaz) nitelikte midir?
c) Satımı ve tanıtımı yapılan şeyden müslümanların elde edecekleri fayda ile,
malûm yayın kuruluşuna reklâm vermeden hâsıl olan zarar karşılaştırıldığında
hangisi daha büyük ve daha önemlidir?
Müslümanlar reklâm vermese bile yayın kuruluşu işine devam edebilecekse, onun
yerine başkasını koymak mümkün değilse (aynı faydayı ve etkiyi sağlamıyorsa) ve
müslümanların elde ettikleri fayda, gördükleri zarardan daha önemli ise bu
takdirde kuruluşa reklâm verilebilir.
Kumar
1. Kumarın tam olarak tanımı nedir, şartları nasıl oluşur?
Cevap:
Kumar, tarafların ortaya koydukları bir malı veya menfaati, baştan kimin
kazanacağı, kimin elde edeceği belli olmayan bir iş ve işlem sonunda
-taraflardan- birinin kazanması, alması, kendine mal etmesidir.
Tariften şartlar da anlaşılır olmakla beraber ayrıca sıralamak gerekirse
kumarda:
a) Para ve mal koyanlar ile kazanma ihtimâli bulunanlar aynı şahıslar olacak;
meselâ birisi para koysa, yarışan veya oynayanlar başkaları olsa ve kazanan o
parayı alsa bu kumar olmaz.
b) Oyunun, çekilişin vb. nin sonucu -önceden bilinmez olacak.
c) Amaç, şansa bağlı bir iş ve işlem sonunda bir mal veya para kazanmak olacak.
2.Eğer yenilenin halı saha kirasını ya da masrafı ödemesi meşrû ise, halk
arasında yaygın olan ve kahvehanelerde oynanan (okey, bilardo, tavla vb.)
oyunlarda yenilenin çay, kola vb. masrafları ödemesi de meşrû mudur?
Cevap:
Halı sahada futbol oynamaktan maksat, kumar yoluyla para kazanmak değildir; yani
futbol kumar değildir, futbol oynayanlar ortaya para koyarak yenenin buna mâlik
olmasını amaçlamıyorlar. Ancak parasız halı sahalar bulunmadığı için oyun
süresince sahanın kiralanması gerekiyor. Bu kiranın bedeli şu şekillerde
ödenebilir: a) taraflar eşit olarak öderler, b) taraflardan başkası öder, c)
sırayla öderler, d) yenilen öder. Yalnızca son şekilde ödeme yapıldığında bir
kumar şüphesinden söz edilebilir. Bize göre bu da kumara girmez; çünkü bu
durumda yenen bir mal veya para kazanmıyor, yenen takım ile beraber yenilen
takımda menfaatten istifade ediyor; yani kiralanan ve taraflardan birinin
(yenilenin) kirasını ödediği sahadan iki taraf da yararlanıyor; halbuki kumarda
yalnızca bir taraf kazanır, karşı taraf kaybeder. Kirayı taraflardan birinin
(yenilenin) ödemesi, meşrû ve faydalı bir sporu daha iyi yapmayı teşvik ediyor.
Kahvehanelerde oynanan oyunlar spor değildir. Bunlar hiçbir menfaat elde
etmeksizin oynandığında bile, ancak bazı ek şartlarla (müptelâ olmamak, zamanı
aşırı derecede israf etmemek, namazı ve gerekli işleri ihmâle sebep olmamak...)
câiz olabilir. Bu oyunlar oynanırken de kağıt, tavla, bilardo vb.
kiralanmaktadır. Bu kira bedelini taraflardan biri (meselâ yenilen) ödeyebilir,
ama bunun dışında yenilenin istifade etmediği, başkasının içtiği çay ve kahve
parasını ödemesi kumara girer; yani yenen, içilen çay ve kahve parasını bu oyun
sâyesinde kazanmış ve etrafına ikrâm etmiş olur, bu ise câiz değildir.
3. Futbol da şans oyunları arasına girer mi?
Cevap:
Futbol şans oyunu değildir. Futbol oynanırken birileri ortaya para koyar ve
"filân yenerse ona oynayanların, falân yenerse buna oynayanların olsun"
derlerse, böyle bir oyun düzeni kurarlarsa, futbol oynayanlar değil, onların
üzerinden, açıklanan şekilde para kazanmak isteyenler kumar oynamış olurlar.
Siyasal İslâmcılık Üzerine
Siyasal İslâmcılık bitti mi, niçin?
Siyasal İslâmcılık nisbeten yeni bir terim, İslâm'ın mensuplarından
istediklerinden bir kısmının, belli bir dönemin şartları içinde öne alınmasıyla
ve gerçekleştirilme stratejileriyle ilgili. Bu bir kısmından maksat da İslâm'ın
siyasî, sosyal, hukukî ve ekonomik talepleridir. "Bütün olmadan parça da olmaz"
düşüncesinden yola çıkan İslâmcılar, "inancın, ibâdetin, eğitimin, medeniyetin
olabilmesi için siyasî iktidarın da müslümanların elinde olması gerekir"
diyorlardı. Bu düşünce dün de, bugün de yanlış değildir, ancak müslümanların
bütün misyonu, siyasî iktidar şartına bağlı değildir, siyasî iktidar
başkalarının elinde olduğu zaman da İslâm, müslümanlar ve onların insanlığa
rahmet olan dîni temsil ve tebliğ vazifeleri devam eder. Ben buna da İslâmcılık
dediğim için "İslâmcılık bitmez" diyorum. İslâmcılığın muhtevâsını yalnızca
siyasî iktidar ile sınırlamak doğru değildir, hiçbir devrin İslâmcısı da
dâvâsının sınırını böyle çizmemiştir. Dün siyasî iktidar da müslümanların elinde
olsun diye çalışanlar, bu amaçlarına eremedikleri zaman ve zeminlerde yine
İslâmcı olarak misyonlarını -geri kalan alanlarda, ama iktidar mücadelesinden de
vazgeçmeden- sürdürüyorlardı. Bugünün müslümaları -ki bana göre hepsi aynı
zamanda İslâmcıdır, işte bunların bir kısmı- yaşadığımız dünyanın şartları
içinde, yeni bir siyasî İslâmcılık çizgisi/hedefi belirlediler: Demokratik,
laik, çoğulcu bir düzen içinde (bunlar müslümanların talebi değil, verili
şartlardır), başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermedikçe İslâm'ı, azamî
ölçülerde yaşamak; bunu içinde bütün şubeleriyle sosyal hayat da vardır.
Bir başörtüsü yüzünden bir partinin kapatılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Parti kapatılmaya karar verilmiş, bunu bir hukukî formül/kural içine
yerleştirmek (işi kitabına uydurmak) gerekiyor, "odaktan mı, devamdan mı"
kapatalım diye düşünüyorlar, odağa karar veriyorlar, odak olmanın alâmet ve/veya
kanıtı olarak da "bir milletvekilinin meclise başörtülü olarak girmesini"
değerlendiriyorlar. Karar, dayanak ve kanıt malûl, hepsi siyasî, tartışmaya
açık, yıllarca tartışılacak. Türkiye çağdaş değerler çizgisinde ilerlemeye devam
ederse bir gün bu ve benzeri kararlar, tasarruflar gülerek hatırlanacak. Önemli
olan, bu siyasî kararı alanların şunu bilme ve düşünmelerinin zamanının
geldiğidir: Dinler, dinî talepler ve bu talepleri hayatlarında gerçekleştirmeyi
hayatlarının amacı kılan müminler, asla yok edilemeyecektir. Dinlerin ve
özellikle İslâm'ın, inananlardan talebi yalnızca bireysel hayatlarında müslüman
olmak, özel mekânlarında ibâdet etmek değildir. İslâm'a göre müslüman, hayatının
her adımını, dinden meşrûiyet (onay) alarak atar. Başkalarını, kendisi gibi
olmaya zorlamaz, ama kendisi de başkaları gibi olmaya zorlanamaz, böyle bir
zorlamaya asla baş eğemez, gücü yetmediği için baş eğmiş gözükebilir.
Müslümanların yaşadığı ülke demokratik, laik bir hukuk devleti ise orada,
kendilerine daha geniş dinî hürriyetler ve imkânlar verilmelidir; bu hürriyetler
ve imkânlar/haklar bir imtiyaz değildir, demokrasinin her inanç gurubuna
tanıdığı haklardır, başkalarına verilenler onlara da verilmelidir. Bu haklar
verilmedikçe, hürriyetler kısıldıkça, dîne müdahale edildikçe mücadele devam
edecektir. Bu mücadelenin legal olmasını isteyenler parti kapatmazlar.
Öşür, Kredi, Temel İhtiyaç
1. Çiftçinin vereceği öşür, masraflar çıkılarak mı ölçülür yoksa çıkmadan mı
ölçülür?
Cevap:
Çifçinin vereceği öşürün oranı, yağmur suyu dışında, emekli ve masraflı bir
sulama ile elde edilen üründe yirmide birdir. Sulama dışında yapılan zirai
mücadele, gübreleme, çapa vb. masraflar (giderler, girdiler) sebebiyle oran
değişmez, ancak çıkan üründen önce yapılan bu masraflar düşülür, geri kalanından
öşür ödenir.
2. Dükkân almak amacıyla para biriktiren bir kardeşimizin biriktirdiği meblağa
zekât düşer mi? Hâcet-i aslîyeden midir?
Cevap:
İşi, geçimi bir dükkân, atölye, âlet, makina vb. edinmeye bağlı olan bir kimse
bunları edinmek üzere para biriktirirse, bu paradan zekât ödemez; çünkü bunlar
aslî ihtiyaçlardandır.
3.Dükkân almak kastıyla banka kredisi kullanabilir mi?
Cevap:
İşi, geçimi mülk olan bir dükkân almayı zorunlu kılmıyorsa, kiralık dükkanda
işini yürütüyor ve geçimini sağlıyorsa, banka kredisi ile dükkân alamaz; çünkü
banka kredisi almak demek oraya faiz ödemek demektir. Faiz ancak zarûret halinde
alınır, verilir; burada ise zarûret yoktur.
4.Kişinin kullandığı araba, değer olarak lüx sınıfında ya da normal bir değerde
olabilmektedir. Bu noktada zekât konusunu nasıl değerlendirmeliyiz, ölçü ne
olmalıdır?
Cevap:
Lüks ve israf kavramları izafîdir, çeşitli şartlar içinde değerlendirilir ve
hükme varılır. Bir devlet başkanının, bir elçinin elbisesi ve bineği, sıradan
bir kişininki ile eşit olmayabilir. Temsilcilerin, devletin şanına lâyık elbise
ve binek kullanması lüks sayılabilir, ama israf sayılamaz, şu halde sakıncası da
bulunmaz. Kezâ yeterince olgunlaşamamış bir insan, giyimi, kuşamı, yiyecek ve
içeceği, evi, arabası... yüzünden aşağılık duygusu yaşayabilir, sıkıntıya
düşebilir. "Arap atı çul içinde de belli olur" diyebilecek kadar kendini
bilenler ise, itibarı eşyada ve sûrette aramazlar; işte bu iki sınıfın da
eşyaları bu sebeple birbirinden farklı olabilir.
İnsanların kullanacakları ev, eşya, binek vb. elbette hem kendilerinin hem de
ülkenin genel şartlarına, ekonomik durumuna uygun olmalıdır. Nüfusun yarısı
yoksul iken bir müminin, milyarlar değerinde Mercedes, Jaguar vb. arabalara
binmesi, yakınlarının kabrini ve kendi köşklerini renkli ve pahalı mermerlerle
süslemesi, yeterinden fazla mesken ve eşya kullanması câiz değildir; Allah
bunların hesabını soracaktır. "Malımın zekâtını verdim, geri kalanı istediğim
gibi kullanırım" demek doğru ve uygun değildir. Yoksulların, temel ihtiyaçları
giderilinceye kadar zenginlerin mallarında hakları vardır. Sorumluluk duygusuna
sahip bir mümin, zekâtını verdikten, buna ek olarak da -işini olumsuz
etkilemeyecek, emsali ile meşrû rekâbeti engellemeyecek... ölçüde- yardımda
bulunduktan sonra yine de kendisi için ölçülü harcama yapmalıdır.
Elbette takvâ sahibi zengin müminler, tek başlarına bütün servetlerini dağıtarak
yoksulluk problemine çözüm getiremezler, ancak hem onların hem de başka
ilgililerin, yoksulluk âfetine çare bulmak üzere de çalışmaları, ellerinden
gelen çabayı sarfetmeleri kifâî (yeterli sayıdaki insanın yapması) farzdır. Bunu
yapacak ve kendileri de ölçülü harcayacak yerde "zekâtımı veririm, gerisini
saçar savururum veya lüks içinde yaşarım" demek müminin kârı değildir.
Hisse Senetleri
Soru:
Selâmün Aleyküm,
Efendim, dince çok soru sormanın haram olduğunu biliyorum, ama bunlara cevap
verecek ehliyette başka birini tanımıyorum; sorularım şöyle:
1) Değişik şirketlere ait hisse senetleri satın almıştım. Ancak, sonradan aklıma
gelen şöyle bir nokta var: Aldığım senetlerden birisi (...) ye ait, orada içki
satılmakta. Dolayısıyla, kârlarının bir kısmı buradan gelmekte. Bu şirketin
senetlerini ("Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar" Nesil Yayınları,
1991-kitabınızda belirttiğiniz üzere) sadece ticaret amacıyla olsa da satın
almamak mı gerekir?
2) Benzeri bir şey sahip olduğum diğer senetler için de geçerli. Bunlar (...)
Holding ve (...) Holding. Birincisinin iştiraklerinden bazılarında içki
satmakta. Bunların da ticaretini yapmamalı mıyız?
3) Bu şirketlerin verdikleri temettüleri ne şekilde değerlendirmek gerekir?
(Kitabınızda şirket gelirlerinin faizden hâsıl olan kısmını ayırıp, fakir
fukaraya vermek gerekir deniliyor) Senetleri değerlendiğinde satmak amacıyla
almışsak, elden çıkarmak için beklemenin bir zaman sınırı var mıdır? Yani bu
senetlerden zararda olduğum için beklemek istiyorum, câiz midir, hemen
satmalımıyım?
4)Vakıfbank Menkûl Kıymetler ile çalışıyorum. Senet alım veya satım işleminin
gerçekleşmesinden iki gün sonra para transferi gerçekleşiyor. Bu iki gün
zarfında aracı kurum parayı repoda veya fonda değerlendiriyor. Bu işlem külliyen
mi gayri-câizdir, yoksa sadece elde edilen gelir (paranın beklediği iki günde
elde edilen repo veya fon geliri) mi haramdır?
5) Kızımın (2.5 yaşında) dedesi, torunu için vâdeli offshore hesaba para
yatırmış ve bir miktar faiz tahakkuk etmiş. Bu faiz haramdır sanırım, öyle ise
kamuya geri dönecek bir amme mal veya hizmetine mi vermek gerekir, yoksa fakir
fukaraya mı vermeliyiz?
Efendim, çok değerli vaktinizi aldım, kusura bakmayınız, ancak size duacı
olacağım.
Hürmetlerimle...
(İmza mahfuzdur)
Cevap:
1-2. Dînimize göre soru sormanın hükmü, sorunun miktarına değil, soranın
maksadına, sorunun yer, zaman ve içeriğine bağlıdır. Peygamberimiz (s.a.v.)
vahiy inerken ve onu tebliğ ederken, detaylar ile ilgili soru sormayı men
etmiştir; bunun gerekçesi, ümmete zor gelecek yükümlülüklere sebep olma
ihtimâlidir. Kezâ bir faydası olmayan, kafa karıştırmaktan başka bir şeye
yaramayan sorular hoş görülmemiştir. Bilmeye, öğrenmeye, uygulamaya yönelik
sorular ise teşvik edilmiştir.
Hisse senedini aldığınız şirket veya şirketler gurubu, genel ve esas iş olarak
ne yapıyor, ne üretiyor, ne alıp satıyor buna bakmak gerekir. Meselâ tekelin
veya bankanın hisse senedini alırsanız, bu iki kurumdan birinin genel ve esas
işi haram içki üretmek, diğerininki haram olan faizli işlemler yapmak olduğu
için bu ve benzeri şirketlerin senetleri alınıp satılamaz.
Esas işi ve fiilen işlerinin kahir ekseriyeti meşrû ticaret ve üretim olan bir
şirket, bazan faizli kredi alıyor veya parasını bankaya yatırıyorsa, kezâ
sattığı ürünler arasında -bu ürünlerin küçük bir cüzünü, yüzdesini teşkil eden-
içki vb. şeyler varsa müslümanlar, şirketin esas işini, iş ve işlemlerinin
çoğunu göz önüne alarak bunun hisse senedini satın alabilirler. Onların niyeti,
yapılan işin helâl kısmına iştirâk etmek, yalnızca bu kısma ortaklık olmalıdır.
Bu böyle olmakla beraber, öncelikle tercih edilmesi gereken şirketler, az da
olsa harama bulaşmayan şirketlerdir. Eğer böyleleri varsa, bunlar da güvenilir
ve başarılı ise, onlara ortak olmak (hisse senetlerini bulup almak) mümkün ise
diğerlerine gitmek câiz olmaktan çıkar.
3. Elinde bankaların, çoğunlukla haram iş, üretim ve işlem yapan şirketlerin
hisse senedi veya bono ve tahvil olan müslümanların, hiç vakit kaybetmeden
bunları satmaları gerekir. Senetler ve bonolar satılınca, alış fiatından aşağıya
satılmış ise mesele yoktur, daha fazlaya satılmış olursa fazlanın yoksullara
verilmesi gerekir. Ayrıca bu senetlerden bir temettû elde edilmiş olursa onların
da yoksullara dağıtılması lâzımdır.
Genellikle işi helâl ve meşrû olan bir şirket, arada bir yaptığı faizli işlemden
kâr sağlamış, bunu da temettû olarak ortaklarına dağıtmış ise, yalnızca bu haram
temettû miktarının fakirlere verilmesi gerekir.
4. Aracı kurum olarak bankadan başkasını kullanmak mümkün ise bu tercih
edilmelidir. Bankadan başka bu işi görecek güvenilir aracı kurum yoksa, banka
vâsıtasıyla da, alınması câiz olan hisse senedi alınıp satılabilir. Banka senedi
sattıktan ancak iki gün sonra bedelini sahibine ödüyor ve bu arada parayı
faizcilikte değerlendiriyorsa, öncelikle buna mânî olmak gerekir, mânî olmak
-mevzûât gereği- mümkün değilse yaptığı işin günahı bankaya ait olur,
alacaklının parasını -iki günlüğüne- gasbetmiş sayılır. Bankalarda parası
mecbûrî olarak bekleyen alacaklılar, paralarını bekleme faizi ile birlikte
alırlarsa (yani bekletme sebebiyle faiz ödenmiş olursa) bu faizi yoksullara
vermelidirler.
5. Offshore hesabından olsun başka hesaplardan olsun, mevduat sahibine ödenen
faizlerin öncelikle bankalarda bırakılmayıp alınması gerekir. Alınan faizleri
zarûrî ihtiyaç içinde olmayan mevduat sahibi yiyemez, kendi yararı için
kullanamaz, mutlaka yoksullara dağıtması gerekir.
Haram para yoksullara dağıtılınce onlara helâl olur mu?
Paranın kendisi, şarap ve domuz gibi pis ve bundan dolayı haram değildir. Parayı
haram kılan şey, onun elde edilme yoludur. Sermaye sahibi paradan faiz yoluyla
haram para kazanınca bu kazanç, kendisine haram olur, ancak onu yoksullara
bağışlayınca, yoksulun parayı elde etme yolu faizcilik, hırsızlık, gasp gibi
gayr-i meşrû değil, bağışlama (hibe) şeklinde meşrû olduğu için onlara helâl
olur. Faizden elde edilen kazancın yoksullara verilmesinin câiz ve helâl olduğu
hükmü, "hakkın sahibine iade edilmesi" esasına göre de açıklanmıştır.
Faizciliğin yasal olduğu ülkelerde, faizli kredi alarak üretim ve ticaret
yapanlar, ürettikleri mala faizi de eklerler (üretim girdileri arasına faizi de
sokarlar), sermayeli çalışmayan dar gelirliler ve emekleriyle geçinenler bu malı
aldıklarında "maliyet ve kârını" ödeyerek alırlar; maliyete faiz de girdiği için
bunu da ödemiş olurlar. İşte bu faizi kazanan kişiler yoksullara
dağıttıklarında, onların malını, parasını, hakkını kendilerine iade etmiş
olmaktadırlar.
Cemâatle
Namazda Sesli veya Sessiz Okumanın Hikmeti
Esselâmu Aleyküm Hocam,
Nasılsınız, inşaallah iyisinizdir. Bizler elhamdulillah iyiyiz ve sizlere
duacıyız.
Hocam bizler üniversitede arkadaşlarla arasıra sohbetler düzenleyince, bazı
sorular otomatikman konu oluyor ve bizi aşınca cevap bulamıyoruz. Sizlere
sormayı daha uygun bulduk. Arkadaşların ve bizim ögrenmek istediğimiz; cemâatle
kılınan farz namazlarda bazıları içten ve bazıları aşikâr okunuyor, fakat bunun
nedenleri bir türlü teferrûâtlı anlatılmıyor. Arkadaşlar ricâ ettiler, hocamız
bizi aydınlatır mı diye. Bende size yazayım dedim. Şimdiden yardımlarınız icin
teşekkürler ve Allah sizi başımızdan eksik etmesin!
Duâ ve Selâmlarımızla.
Duisburg Üniversitesi Gençleri
Cevap:
Sevgili gençler, sizinle, üniversitenizin konferans salonunda yaptığımız sohbeti
unutmuyorum, sizleri hatırladıkça, oralardaki insanımızın manevî hayatı
bakımından ümitlerim güçleniyor, gayretlerinizle güzel gelecekler bekliyorum.
Namaz, bugün bildiğimiz şekli, vakitleri ve miktarı ile müslümanlara mahsus bir
ibâdet, Allah Teâlâ'nın onlara bahşettiği bir lutûf, bir arınma, bağışlanma,
O'na yaklaşma, rûhen ve mânen yücelme aracıdır. Namazın bu etkileri ve sonuçları
âyetlerde ve hadîslerde açıklanmış, ümmet tarafından da tecrübe edilmiş,
yaşanmış ve fiilen onaylanmıştır.
Namaz bir ibâdet olduğu ve ibâdetler akılla değil, vahiy ile sabit olacağı,
belirleneceği ve bildirileceği için namazda yaptığımız her şeyi, "Peygamberimiz
(s.a.v.) öyle yaptığı, öyle yapmamızı bildirdiği için yapıyoruz". Bu
yapılanların hikmetine, niçin öyle olduğuna gelince, bunların çoğunu bilmiyoruz,
bizi şu ilgilendiriyor: Allah namaz ibâdetini böyle yapmamızı buyurmuştur, biz
bunu O'nun istediği gibi yaptıkça şu sonuçları elde ediyoruz...
Asıl cevap yukarıda yazılanlardır. Kimseyi bağlayıcı olmamak kaydıyla ben, farz
namazlarda okumanın belli vakitlerde sesli, diğerlerinde sessiz olmasının şöyle
bir hikmete bağlı bulunabileceğini düşünüyorum: Namazda huzur ve huşû (şuurun
Allah ile meşgûl olması ve kalbin O'na saygı, sevgi, teslimiyet duygusu ve namaz
ibâdetinin doğurduğu heyecan ile dolu bulunması) çok önemlidir. İnsanın
biyolojik durumu ve ihtiyaçları huzur ve huşû'u etkilemektedir; bu sebeple
meselâ kişinin abdesti sıkışık iken namaz kılması mekruhtur. İnsanlar genellikle
gündüz çalışmakta, ayakta kalmakta, gece ise yorgun vücutlarını dinlendirmek
üzere uyumaktadırlar. Güneş battıktan sonra hem gündüzün yorgunluğu hem de
kendini hisettiren uyku ihtiyacı, namaza konsantire olmayı olumsuz
etkileyebilir; bu durumda sesli okumak yararlı olabilir. Sabah namazı için
uyanıldığı zaman da henüz uykunun etkisinden kurtulamayanlara sesli okuma -huzur
ve huşû bakımından- faydalı olabilir. Cuma namazı gündüz kılındığı halde sesli
okuma belki büyük bir cemâatle kılınması sebebiyledir.
Bu vesîle ile şunu da hatırlatmakta fayda vardır: Sessiz okumak, "kendisi de
duymayacak kadar sessiz okumak" demek değildir. Namaz kılan sessiz okuduğunda
yanındaki insan rahatsız olmayacak, fakat kendisi okuduğunu işitecektir.
Kalbinden, zihninden okumak yeterli değildir.
Sigara Satmanın Hükmü
Esselâmu Aleyküm,
Allah'ın selâmı sizin ve ailenizin ve bütün inananların üzerine olsun.
Muhterem hocam; sigara içmekle alâkalı olarak değişik fetvâlar mevcût. Bir
görüşe göre tahrimen mekruh, başka bir görüşe göre haram. Biz içmediğimiz için
içmekle alâkalı sorunumuz yok. Sorun bir kardeşimiz bakkal dükkânı açmak
istiyor. Sigaranın satışı ile ilgili olarak tereddütleri var. Bu konudaki
tavsiyeniz, görüşünüz nedir? Yakın ilginizden dolayı teşekkür ederiz, Allah râzı
olsun.
Mahmut Yıldız-Afyon
Cevap:
"Sigara mübahtır, serbesttir, içilebilir" veya (Haram değil, mekruhtur" diyenler
iki delîle ayanıyorlar: a) Naslarda (âyetlerde ve hadîslerde) yasaklayan bir
ifade yok. b) Sigaranın zararı yok.
Bize göre bu delîllendirme şekli isabetli değildir. Kesin naslarda şaraptan
başka içki adı yoktur, fakat etkisine bakarak, şarabın yaptığını yapan sıvı ve
katı nesnelerin haram olduğuna hükmedilmiştir.
"Sigaranın zararının olmadığı" iddiası ilgili bilime ve tecrübeye/vâkıaya
aykırıdır. Sigaranın sağlığa zararlı olduğu, bazı ülkelerde kanun gereği paket
üzerine yazılmıştır. İçenden başkalarını da rahatsız ettiği ve onlara zarar
verdiği için umuma açık ve ait olan yerlerde sigara içmek yasaklanmıştır. Bir
iki tane sigara içen ve tiryakî olmayan kimselerin bu yaptıklarına "mekruh"
denebilir, ancak tiryakî olarak sigara içen kimselerin yaptıkları haramdır;
çünkü sağlıklarına zarar vermektedir, başkalarını rahatsız etmekte ve onların da
sağlıklarına zarar vermektedir, zararlı bir şeye para vermek israftır, israfın
da ötesinde bir yasak harcamadır. İslâm'ın bunları (sağlığa zarar vermeyi,
insanları rahatsız etmeyi ve boşuna, faydasız, zararlı yerlere ve şeylere para
harcamayı yasakladığı kesindir.
Haram olan bir şeyi, haram kılınan şekilde kullanmak isteyene satmak da câiz
değildir.
İnsanların içki ve sigaradan başka -dînin helâl kıldığı- birçok şeye ihtiyacı
vardır. Bir bakkal temiz, kaliteli ve nisbeten ucuz olarak bu helâl nesneleri
satarsa müşteri bulur, haram satmaya ihtiyacı olmaz.
Kur'ân Hukuku
Soru:
Kur'ân hukukunun eskidiğini, güncel geçerliğinin kalmadığını, çağdaş hukukun,
Kur'ân'ın amacını da gerçekleştirdiğini ileri sürenler var, sizin bu konudaki
değerlendirmeniz nasıldır?
Cevap:
1. Her hukuk, toplum ile fert, fert ile diğer fertler arasındaki hak ve borç
ilişkilerini düzenlemek ister. Ancak beşerî hukuklar bunu yaparken toplumda
yerleşmiş değer hükümleri, âdetler ve uygulamalardan hareket ederler, bu sebeple
de bazen bu düzenlemeler ahlâka, yahut dîne aykırı olabilir. Meselâ kumar, zinâ,
faiz ile ilgili düzenlemeler böyledir. İslâm hukuku ise bu düzenlemeleri
yaparken ahlâk ve din esaslarını topluma değil, toplumu bunlara uydurmayı, tâbî
kılmayı hedef edinir. Bu sebeple belli zaman ve zeminlerde âdet haline gelse ve
hoş görülse dahi, hakların kötüye kullanılmasını, rüşveti, kumarı, faizi,
stokçuluğu, haksız kazancı, sömürüyü, fahiş fiatı... yasaklar ve bunları önleyen
tedbirler getirir.
2. Diğer hukuk sistemleri çağlarının felsefesinden müteessir olmuşlar, kimi
zaman ferdi, kimi zaman toplumu merkez olarak almışlar, bu ikisinden birinin
menfaatine ağırlık verdiklerinde diğerini ihmâl etmişlerdir. Kur'ân Hukuku daha
başından itibaren fert ile devlet ve toplum arasındaki dengeyi en âdil ve uygun
biçimde kurmuştur, hem ferdi topluma ezdirmemiş, hem de gerektiği ölçüde
toplumun menfaatini gözetmiş ve korumuştur.
3. Bugün hukuklar genellikle laikleşmiş, dînin hukuka etkisini engellemiş,
hukuk-ahlâk ilişkisini de asgarîye indirmişlerdir. İslâm Hukuku ise din ve ahlâk
ile içiçedir; bu üç müessese çözülmez bir örgü ve bozulmaz bir bütünlük
içindedir. Bu sebeple beşerî hukuklarda kanunu ihlâl eden kişinin vicdan ve
imanında bir rahatsızlık meydana gelmez; hattâ bazı hallerde bunu kitabına
uyduranlar için ihlâl ve yan çizme mârifet sayılır. Halbuki bir müslüman kanunu
ihlâl ettiği, kanun gereği olan bir hakkı îfâ etmediği zaman hukuk yanında hem
ahlâk bakımından kusurludur, hem de din bakımından günah işlemiştir; bu üç
müeyyide onu mutlaka rahatsız edecek ve itâata sevkedecektir.
4. Beşerî hukuklarda suçların cezâsı dünyevîdir; dünyada çekilir yahut affa
uğrar ve biter. İslâm Hukukunda suçların bir dünyada, bir de âhirette cezâsı
vardır. Bunların biri diğerini engellemez, birinin affedilmesi diğerini
düşürmez.
5. Beşerî hukuklarda hak ve hukuka riâyet eden kişilerin yaptırımından kurtulmak
ve iyi bir vatandaş olmaktan öte elde edecekleri mükâfat yoktur. İslâm hukuk
kaidelerinin nihai olarak vâzıı Allah olduğu için, buna itâat edenler, aynı
zamanda Allah Tealâ'ya kulluk (ibâdet) etmekte ve bu yüzden sevap kazanmakta, en
büyük emel olan Allah rızâsını elde etmektedirler. Müslümanın imanına göre Allah
rızâsını elde etmek demek, ebedî mutluluğu kazanmak demektir. Bu da hukuk
düzeninin korunması bakımından önemli bir teşvik unsurudur.
6. Diğer Hukuk sistemlerinin asırlarca süren mücadelelerden, isyan ve
ihtilâllerden sonra tanıdığı birtakım hak ve hürriyetleri Kur'ân Hukuku başından
beri kabûl ve ilân etmiştir: Hukukun üstünlüğü, kanun karşısında eşitlik, suçun
şahsîliği ve kanûnîliği, akit hürriyeti, kadın hakları ve özellikle kadına
şahsiyet ve mülkiyet hakkı, saltanat ve istibdât yerine bey'at ve meşveret, din,
vicdan, söz ve düşünce hürriyetleri, mülkiyet, çalışma, seyahat ve sosyal
güvenlikten yararlanma hakları bunlar arasındadır.
Bütün bunlardan sonra sormak gerekiyor: Kur'ân Hukuku'nun hangi hükmü ve
prensibi eskimiş, çağ dışı kalmış, insanlık idealine ters düşmüş, uygulama
kâbiliyetini yitirmiştir? Bu prensiplere arkasını dönen toplumlar hem hayatı
zehir eden ve insanı yalnızlaştıran, hem de çevreyi yaşanmaz hale getiren
düzenleme ve uygulamaları ile daha iyi ve daha insanî sonuçlar mı elde
etmişlerdir? Müslümanım diyen bazı toplumların geri kalmaları, bedbaht olmaları
bu prensiplere bağlı kaldıklarından mı, yoksa bunlarla bağlarını
kopardıklarından mıdır? Fuhuş mu iyidir, evlilik mi; büyükleri ya hizmetçi
olarak kullanılan, yahut da huzursuzluk evlerinde mahbus kalan aile mi iyidir,
bunları sevgi, saygı ve merhamet ile kucaklayan aile mi; evin direği, ışığı ve
sıcaklığı, toplumun bacısı ve tamamlayıcısı olan kadın mı saygındır, vücûdu ve
güzelliği pazarlanan kadın mı; çocuğunun bakım ve eğitimini başka ellere bırakıp
ekonomik özgürlük peşinde koşan kadın mı toplum için daha hayırlıdır,
yaratılıştan gelen kâbiliyetleri doğrultusunda evinde ve toplum içinde hizmet
veren kadın mı; faiz mi iyi, ortaklık mı; milyonların zararına fahiş ve haksız
kazanç mı iyi, herkesin hakkını gözeten helâl kazanç mı; zayıfı, geri kalanı,
bilmeyeni ezmek ve sömürmek mi iyi, bunların elinden tutup kaldırmak, haklarını
almak mı; hakkın gücü ve arkası olanlara verilmesi mi iyi, hak edene, lâyık
olana verilmesi mi; anarşi mi iyi, düzen mi; insanların din, renk ve
pasaportlarına göre farklı muamele görmeleri mi iyi, eşit muamele görmeleri mi;
âdil paylaşma mı iyi, arslan payını elde etme mücadelesi mi; sür'atle tecellî
eden adâlet mi iyi, sürümcemede kalan dâvâ, geciken adâlet mi....? Ve bütün bu
iyilikleri getirip anlatan, uygulayıp insanlığa huzur ve mutluluk yollarını
gösteren Ümmî (s.a.v.) ne büyük! O'nun getirdiği Kitab ne yüce! Salât ve selâm O
Ümmî'ye, binlerce şükür ve tekbir O'nu insanlığa lütfeden Allah'a.
Küreselleşme, Yeni
Dünya Düzeni ve Müslümanlar
Aksaray'da bir konferansımın ardından M. Şalkacı şunları sormuştu:
1.İslâm'ın "beraber yaşama" diye ifade edilen emri bugünkü globalleşme ile aynı
şey midir?
2. Yeni dünya düzeninde İslâm ülkelerinin yeri nedir?
3. Dünyada müslüman kanı akmaya devam eder mi? Nasıl Duracak?
4. Fert olarak benim yapabileceklerim nedir?
Cevap:
1. İslâm'a göre insanların birlikteliğini ikiya ayırıyorum: Birlik ve
beraberlik. Birlik müslümanlar arasındaki sosyal ilişkinin veya bağın adıdır.
Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir; bu kardeşlik ilişkisi lâf olsun diye
söylenmemiştir, onun hukûkî, ahlâkî, dinî ve ictimâî yükümlülükleri vardır.
Beraberlik ise müslümanlar ile ötekilerin; yani başka din, inanç ve dünya görüşü
sahiplerinin ilişkisidir veya aralarındaki birliktelik bağının adıdır.
Müslümanlar bir yerde iktidarı ele geçirip, kendi ilkeleri ve değerlerine dayalı
bir sisteme göre ülkeyi yönetmeye başladıklarında birlik ve beraberlik bağları
bakımından insanları dört guruba ayırmak gerekir:
a) Ülkede yaşayan müslümanlar. Bunlar ülkenin müslümanlara mahsus kanunlarına
tâbîdir ve haklardan tam olarak yararlanır, ödevlerini de yerine getirirler.
b) Ülkede devamlı yaşayan gayr-i müslimler: Bunlarla anlaşma yapıldığı ve
kendilerine birtakım haklar verildiği (haklar teahhüt edildiği) için,
kendilerine, teahhüt verilmiş gayr-i müslimler anlamında "ehl-i zimmet veya
zimmî (zımmî değil) denir. Zimmîler müslümanların eşiti ve kardeşleri
değildirler, ancak onlara temel haklar (liyâkat ve ehliyete bağlı olanlar değil,
insan ve vatandaş olmaya bağlı olanlar) tanınır, bu haklardan yararlanarak
müslümanlarla beraber yaşarlar. Temel haklar içinde din ve düşünce özgürlüğü de
vardır.
c) Başka ülkelerde yaşayan müslümanlar: Bunlar İslâm ülkesine gelip yerleşerek,
bugünkü deyişle vatandaş olmadıkça -müslümanların egemenliği başka ülkeleri
kapsamadığı için- devletin/toplumun koruma ve sahiplenmesi hakkından
yararlanamazlar, ama uluslararası kurallar çerçevesinde onların da hakları
korunmaya çalışılır.
d) Bu üç guruba girmeyen insanlar başka ülkelerin başka inançtaki vatandaşları
ve sakinleridir. Bunlarla ilişki; kural olarak barış ilişkisidir; ancak barış
içinde yaşarken, insan hak ve özgürlüklerini çiğnemeleri muhtemel yabancılara
karşı, İslâm ülkesinin uyanık ve hazırlıklı olması gerekmektedir; çünkü
müslümanlar, bütün insanlara karşı yapılan zulmü engellemekle yükümlüdürler.
İşte İslâm'ın beraber yaşama kuralları kısaca yukarıda özetlendiği gibidir.
Küreselleşme (globalleşme) terimi, teorik olarak bütün dünyayı bir ülke gibi,
bütün insanlığı da kendi insanı (insanlık câmiasının bir ferdi) gibi görerek,
bilerek, bu hedefe yönelerek, bunu gerçekleştirmeyi plânlayarak yaşamak,
ilişkileri böyle bir anlayış içinde kurmak ve geliştirmektir. Gerçekleşene
bakıldığında ise, dünya kalkınmış ve kalkınmakta olan diye ikiye ayrılmıştır.
Kalkınmış ülkeler aralarında birlikler kurarak rekâbet etmekte, dünya
patronluğunu elde etmek ve bu patronluğun nimetlerinden (haram meyvasından)
yararlanmak için, üstü örtülü bir mücadele (âdeta soğuk savaş)
sürdürmektedirler. Bugün Amerika patrondur, kendi menfaati nasıl gerektiriyorsa
öyle bir dünya düzeni teklif etmiştir, bunu yerleştirmek ve uygulamak için
çalışmaktadır, adına da -insanları kandırmak için- "küreselleşme" demektedir.
Dün Rusya, bugün Amerika, yarın Çin veya başkası patron olduğunda, bir yerde
egemenlik kurduğunda yapacağı şey zulümdür, hakkı güçlüye tanımak ve vermektir,
zayıfı ya açıkça veya kandırarak, iğfal ederek ezmektir, sömürmektir. Evet
böyledir; çünkü beşer (birey olsun, topluluk olsun) egoisttir, onu özgeci ve
âdil kılacak olan saik, yaşanan bir hak dindir, böyle bir dîni olmayan veya olup
da yaşamayanlardan insanlığa hayır gelmez.
2. Yeni dünya düzeninde patron Amerika'dır. Birleşmiş Milletler'de ve özellikle
Güvenlik Konseyi'nde onun dediği olur, kararları veto eden Konsey'de hiçbir
İslâm ülkesi yoktur, B.M. genel kurulunda ise oyları hem dağınıktır, hem de
yetersizdir. İslâm ülkeleri kalkınmakta olan (yani geri kalmış) ülkeler arasında
yer almaktadır. Patron veya patronların talimâtı dışına çıkan İslâm ülkeleri
"terörist ülke" ilân edilmekte ve cezâlandırılmaktadır. Anlaşılacağı üzere
"terörist ülke", patrona itâat etmeyen ülke demektir. Asya Kaplanları örneğinde
olduğu gibi, patrona isyan etmemekle beraber, kendileri için çizilmiş kalkınma,
veya ekonomik güç sınırını aşma istidadı gösteren ülkeler de, başka yollardan
engellenmektedirler.
3. Birçok İslâm ülkesi vatandaşı, Türkiye'yi ağabey, kurtarıcı, dağılan ümmeti
toparlamaya namzet birikimi olan topluluk... olarak görmekte iken Türkiye
onlardan uzaklaşmakta, İsrail ile çeşitli -bu arada askerî- anlaşmalar yapmakta,
Avrupa Birliği'ne girmeye can atmaktadır. Diğer İslâm ülkelerinde de hem halk
hem de aydınlar ve yöneticiler, kendileri olmak ve kendi menfaatleri için
dayanışmak, güç toplamak, çalışmak bakımından henüz uygun kıvama gelmemişlerdir.
Resmî eğitim ve öğretim böyle bir kıvamı vermek için uygun değildir. Dünyada
kurtlar ve kuzular oldukça, kurdun kuzuyu yemesini engelleyecek çobanlar da
bulunmadıkça kuzu yenir (kan akar), kurt da yer. Kuzuların koç, hattâ arslan
olabilmesi, müslümanların dünyada adâlet ve hakkâniyetin çobanı (bekçisi)
konumuna geçmesi için sivil hareketlere ve gayretlere ihtiyaç vardır.
4. Fert olarak her müslüman yapabileceklerini yapmalıdır. Neyi nasıl yapacağını
bilmek için öğrenmek, öğrenmek için okumak ve dinlemek, bunun için de müslüman
cemâatçikler olarak biraraya gelip çalışmak ve dayanışmak gerekir. Bugün câmî
cemâatleri, şehir içi veya şehirler arası yolcu otobüslerinde biraraya gelmiş
yoculara benziyorlar; namaz bitiyor (yol bitiyor), câmîden çıkıyorlar (otobüsten
iniyorlar) evli evine yocu yoluna ayrılıp gidiyorlar. Câmî cemâati bu değildir,
küçük müslüman cemâatçikleri (birlikte öğrenme ve yaşama gurupları) bu değildir;
cemâat, Medine'ye ilk hicret eden müslümanlar ile oralı olanlar arasındaki
ilişkiyi, veya benzerini yaşayanların birliğidir. Fertler bu birliklerin üyesi
olmaya bakmalıdırlar.
Namazların Cem'i,
Telfîk, Enflasyon ve Nemâ
Sorular:
1. Hadîste Hz. Peygamber (s.a.v.): "Kur'ân'da bir delîl bulunursa onunla amel
edin, yoksa sünnete müracâat ediniz. Sünnette de yoksa ashâbımın söyledikleriyle
amel ediniz" buyuruyor.
Bu hadîse dayanarak namazların cem'i meselesinde "İbn Abbas (r.a) der ki: Hz.
Peygamber (s.a.v.) korkulacak bir durum olmadığı ve seferde de bulunmadığı halde
öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kıldırmıştır."
(Müslim, Müsâfirîn, 57)
Bu rivâyete dayanarak veya Telfîk yapılarak diğer mezheplerin görüşleriyle
hastalık, yolculuk, mesai saatlerinde vb. namazlar birleştirilerek kılınabilir
mi?
2. İbâdetlerimizi yaparken telfikten yararlanabilir miyiz?
3. Enflasyon oranında faiz câiz midir?
4. Nemâların kullanılması câiz midir?
Cevaplar:
1-2. Önce hadîsin başka bir rivâyet şeklini de verelim:
İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) öğle ile ikindiyi, akşam
ile yatsıyı (birlikte) yedi (rek'at) ve sekiz (rek'at) olarak kıldırırdı." (Tecrid-i
Sarih Tercemesi, 11/487, Ank. 1972)
Bu hadîse dayanarak öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir arada kılmaya "iki
namazı birleştirmek: cemi' beyne's salâteyn" denmektedir. Peygamber Efendimiz'in
(s.a.v.) Vedâ haccında Arafat'ta öğle ile ikindiyi, Müzdelife'de akşam ile
yatsıyı birleştirerek kıldırdığında ittifak vardır. Yılın başka zamanlarında ve
başka bölgelerde cemi' yapılması konusunda müctehidler ihtilâf etmişlerdir.
Hanefî imamları ile İmam Evzai'ye göre cemi' sadece Hacc mevsiminde Arafat ve
Müzdelife'de yapılır.
İbn Ömer, Urve b. Zübeyr (r.a) Said b. El-Müseyyeb, Ömer b. Abdülaziz, Ebu Bekr
b. Abdurrahman, Zührî, Ebu Seleme, Medine fakihlerinin hepsi, İmam Malik, İmam
Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel gibi zevât, korku, sefer, şiddetli yağmur gibi şer'î
özürler bulunduğu takdirde her zaman ve her yerde cemi' yapmak câizdir,
demişlerdir.
Cem'i câiz görmeyenler, öğle namazını son vaktine kadar geciktirip ikindiyi de
ilk vaktinde; akşamı son vaktine kadar geciktirip yatsıyı da ilk vaktinde kılan
Rasûlullah'ın (s.a.v.) bu amelinin iki namazı birleştirmiş gibi göründüğünü,
aslında cem'in bulunmadığını ifade etmektedirler.
Buna mukâbil cem'in var olduğunu savunanlar, ayrıca bu cem'in sadece Hacc
mevsimine ve Arat ile Müzdelife'ye mahsus olmadığını, bunun meşakkat halinde her
zaman ve her yerde câiz olduğunu söylemekte, bu konuda Rasûlullah'ın (s.a.v.)
müteaddit hadîslerini delîl olarak zikretmektedirler. (Geniş bilgi için bkz.
Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 11/487-489, Ank. 1972)
İlimî ve dinî dayanak olarak rivâyetlerden (hadîslerden) yararlanmakla telfik
yapmayı birbirinden ayırmak gerekir. Rivâyetlerden (hadîslerden) yararlanmak
demek; "onlardan hüküm çıkarmak, din hayatımızı onlara göre yaşayabilmek için
onlardan çıkacak uygulama kuralını ortaya koymak" demektir; buna da Fıkıh
Usûlünde "ictihad" denir. Bir müminin bilgisi hadîsi anlayacak, değerlendirecek
ve ondan hüküm çıkaracak seviyede ise elbette bunu yapacak, hem kendisi hadîsle
amel edecek, hem de başkalarına yol gösterecektir.
Bilgi seviyesi ictihad için yeterli olmayan müminler bilenlere sorar, onların
yazdıklarını okurlar. Kendisine farklı iki ictihad nakledilen (meselâ namazları
birleştirme konusunda iki farklı ictihad var, birisine göre câiz, diğerine göre
değil denilen) mümin, bu bilgiyi alınca, daha önce uyguladığı ictihadı (mezhebi)
bırakır da yeni öğrendiği mezhebi uygularsa intikâl ve telfik gerçekleşir.
İntikâl: Bir mezhebi toptan veya belli birkaç meselede terkederek diğerine
geçmektir. Telfîk ise bir uygulamada, birbirine zıt mezhep hükümlerini bir araya
getirmek ve böylece uygulamaktır. Hanefî mezhebinde olan bir mümin, şartları
oluştuğunda namazları birleştirerek kılarsa intikâl ve telfik yapmış olur; yani
bir namazda vakit bakımından diğer imamlara, meselâ okunacak sûre ve miktar
bakımından Hanefîlere uymuş bulunur.
Fıkıh âlimlerinin kahir ekseriyetine göre intikâl ve çoğuna göre telfik câizdir.
Şu halde yukarıda geçen hadîse dayanarak ictihad yoluyla veya ilmihal bilgisine
dayanarak; taklit ve telfik yoluyla namazları birleştirerek kılmak câizdir.
Yolculuk halinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı; ya öncekinin ya sonrakinin
vaktinde (hangisi yocu için daha uygun ve kolay ise o vakitte) kılınır. Meselâ
yola çıkmadan öğle namazının vakti girmiş ise önce öğle, hemen ardından
ikindinin farzları kılınır ve yola çıkılır. Öğle namazının vakti girmemiş olursa
kılmadan yolculuk başlar, öğle namazının vakti yolda geçer, ikindinin vakti
girerse, akşam olmadan, bulunan fırsatta önce öğlenin farzı, ardından da
ikindinin farzı kılınır... Bu kılış kazâ değildir, edadır, Hz. Peygamber'in
(s.a.v.) sünnetine dayanmaktadır, binekte (meselâ otobüste), vakti
kaçırmayacağım diye birçok rüknü (kıbleye dönmeyi, rükû ve sücudu...) terkederek
farz kılmak ise sünnette yoktur.
Hadîslerden müctehidlerin çıkardığı hükme göre korku, tehlike, şiddetli yağmur
ve kar, yürümeyi zorlaştıran çamur, hastalık, hastaya bakma gibi sebepler ve
mazeretler bulunduğunda, yolcu olmayanların da namazları, yukarıda açıklandığı
şekilde birleştirerek kılmaları câizdir. Ancak namaz vakitli bir ibâdet olduğu
için birleştirmenin, mazeretli olması gerekir. Bugün ameliyata giren doktor,
bulunduğu yer ve durumda namaz kılması -yukarıda sıralanan sakıncalar ölçüsünde
sakınca doğuran- müminler, fırsat bulduklarında namazlarını birleştirerek
kılarlar. Din, müminlerin zorluk çekmelerini, ibâdet yüzünden zarar görmelerini
değil, gönül huzuru ile Allah'a ibâdet etmelerini istemektedir; dinde güçlük
yoktur.
3. Enflasyon oranında faiz değil, enflasyon farkını almak câizdir. Bir para faiz
ise haramdır, alınamaz. Enflasyon farkı faiz olmadığı için alınır, verilir.
Birisine borcunuz var diyelim, vâdesi geldiği halde ödememişsiniz, aradan meselâ
altı ay geçmiş, bu esnada %30 enflasyon olmuş, ödeme gerçekleşirken işte bu
yüzde otuz farkın da ödenmesi gerekir; aksi halde bocunuzun bu kadarını ödememiş
olursunuz. Ödenen %30 faiz değildir, çünkü faiz borç ile ödenen meblağ
arasındaki reel fazlalıktır, enflasyon farkı ise reel fazlalık değildir, rakkam
olarak fazlalıktır, değer (satın alma gücü) olarak yapılan borca eşittir, eşit
olmalıdır.
Bankalara para yatırır da bundan enflasyon ölçüsünde faiz alırsanız bu câiz
olmaz; çünkü: a) Sizin paranızla banka gerçek (reel) faizcilik yapar, yapmıştır,
b) Siz para yatırırken -daha enflasyon gerçekleşmeden- belli bir faiz alacağınız
bildirilmiş, buna râzı olmuş, imza atmışsınızdır.
4. Memurların maaşlarından kesilen (devletin ödünç aldığı) keseneklerden nemâ
almak câizdir. Çünkü devlet faizci kurum değildir, memur faiz alacağım diye
devlete para vermiş değildir ve devletin ödediği nemâlar da daima enflasyonun
altındadır.
Din Eğitimi ve Öğretimi
Almanya'da, çoğu üniversite öğrencisi olan gençlere bir konferans vermiştim.
Sonunda yazılı olarak sorular aldım ve cevaplandırdım. Bu sorulardan birisi
şöyleydi:
"Câmîde ve ailede alınan İslâm dîni bilgileri bir çocuk için 16 yaşına kadar
yeterli değil midir? 16 yaşından sonra bazı bilgiler insanlar için geç mi? 16
yaşından önce olmuyorsa 16 yaşından sonra olsun, ne kayıp oluyor ki? Ve
Türkiye'deki öğretmenler hristiyan değiller ki, çocuklara 16 yaşına kadar
bambaşka bir şeyler öğretsinler..."
Soru sahibi genç, kâğıdın altına, "Kusura bakmayın, Türkçem kıt" diye de bir not
düşmüştü.
Yurt dışına küçük yaşta giden veya orada doğup büyüyen çocuklarımız Türkçe'yi
büyük ölçüde kaybediyorlar. Bunun için alınması gereken tedbirler ayrı bir yazı
konusu olabilir.
Konferansta ben özetle "Türkiye'de, okullarda din eğitiminin bulunmadığını, din
öğretiminin yetersiz olduğunu, okul dışında câmîlerde, Kur'ân kurslarında,
dernek ve vakıfların açacağı kurslarda, 8 yıllık ilköğretim okulunu bitirmemiş
veya bu öğretim yaşını doldurmamış (yani 16 sına girmemiş) çocuklara din eğitim
ve öğretiminin verilmesinin yasaklandığını..." söylemiştim. Soru sahibi genç
buna itiraz ediyor ve itirâzını soru şekline sokmuş bulunuyor.
Cevap:
1. Almanya'da yaş sınırı bulunmaksızın, sivil kurum ve kuruluşların çocuklara
din eğitim ve öğretimi vermesi serbesttir. Elbette bunun bazı sakıncaları da
vardır; ancak bu sakıncaların giderilmesi için tedbir alacak olanlar yine de
velîlerdir, sivillerdir, devlet buna karışmaz. Türkiye'de, Anayasa'ya göre
mecbûrî olan "Din Kültürü Ahlâk Bilgisi" dersi dışında, yine Anayasa'nın yer
verdiği "velîlerin isteğine bağlı olarak çocuklar için de bir din eğitim ve
öğretimi vardır, ancak devlet bu maddeyi işletmemekte, sivil kurum ve
kuruluşların hattâ Diyanet İşleri Başkanlığının, 16 yaşına gelmemiş çocuklara
din eğitim ve öğretimi vermesini engellemektedir. Bir kere ben buna itiraz
ediyorum, devletin böyle bir hakkının bulunmadığını, ayrıca Anayasa'ya göre de,
sözünü ettiğim din eğitimini engelleyenlerin hıukuka aykırı davrandıklarını
söylüyorum.
2. Halen ilköğretim okullarında mecbûrî bir ders olarak okutulan Din Kültürü
Ahlâk Bigisi dersi, bir "İslâm dîni öğretim ve eğitimi" değil, karma karışık bir
bilgi verme eylemidir. Bilgi eksiktir, öğretenler işin ehli değildir, eğitim hiç
yoktur. Şimdi bu üç hususu biraz açalım:
a) Bilgi eksiktir, tam olabilmesi için, devletin müdahalesi dışında, ehliyetli
bir heyetin hazırlayacağı programa göre yazılmış ve yine bu heyetin uygun
gördüğü kitaplar okutulmalıdır.
b) Bu dersi okutanların, bilhassa ilköğretim okullarının 4. ve 5. sınıflarında
okutanların çoğu sınıf öğretmenleridir, bu dersi okutmak için yetiştirilmiş
değillerdir, bir kısmının inancı ve ameli de İslâm ile bağdaşmamaktadır. Bu
dersi okutmak üzere öğretmen yetişsin diye, İlâhiyât Fakültelerinde bir program
açılmıştır, fakat YÖK ile M.E. Bakanlığı işbirliği yaparak bu programa yeterli
öğrenci almamaktadırlar. Halen İlâhiyât Fakültesi mezunu birçok eleman bulunduğu
halde, bunlar öğretmen olarak tâyin edilmemekte, norm kadro bahane edilerek
ders, uzman öğretmenlere değil, sınıf öğretmenlerine verilmektedir.
c) Öğretmekle eğitmek birbirinden farklı kavramlar ve eylemlerdir. Özellikle din
bilgisi her yaşta verilir ve alınırsa da -diğer birçok alanda olduğu gibi bu
alanda da- din eğitiminin her yaşta verilmesi ve alınması mümkün değildir; daha
doğrusu; bu eğitimin küçük yaşta (dört yaş civarında) başlayarak ömür boyu devam
etmesi gerekmektedir. Din yalnızca bir bilgi yığını değildir, o imandır,
ibâdettir, ahlâktır, hayat tarzıdır, duygudur, alışkanlıktır... Bunların bireye
kazandırılması için belli yöntemler ve programlar çerçevesinde yapılan
faâliyetler bütünü eğitimdir. Dört, yedi, on... yaşında alınması gereken din
eğitimini, 16 yaşından sonra vermek ve almak ya imkânsızdır ve ya zordur.
Aslında bu hususu, din eğitimini isteyenler de, engelleyenler de bilmektedirler;
engelleyenler "hiç almasın daha iyi" demekte, isteyenler de "küçük iken almazsa
sonra alamaz, iş işten geçer" diye istemektedirler. İnsan hakları belgeleri ile
bunlara dayalı olarak yapılmış anayasalar, küçüklerin dînini seçme ve bunlara
gerekli din eğitimi verme/verdirme yetkisini, velîlere verdiğine göre,
engelleyenlerin yaptığı hem hukuka, hem de din özgürlüğüne aykırıdır. Yine
engelleyenlerin "Büyüdükten sonra dîni tanısın, isterse kabûl etsin ve yaşasın,
istemezse reddetsin" şeklindeki argümanları da samîmî ve tutarlı değildir; çünkü
Türkiye gibi ülkelerde çocuklar, 16 yaşlarına kadar nötr, din karşısında
tarafsız/bilgisiz yetişmiyorlar. Onlara bir şekilde din hakkında bilgi ve kanâat
veriliyor, hattâ yönlendiriliyorlar. Bir müslüman velî düşünelim, çocuğuna İslâm
eğitim ve öğretimi vemek istiyor, ama 16 yaşına kadar bunu kendisi, istediği
yerde ve istediği şekilde verdiremiyor, okulda da verilmiyor, hattâ din hakkında
bazı olumsuz, yanlış, tek yanlı... telkinler de sözkonusu olabiliyor. Çocuğa
namaz ve oruç gibi ibâdetlerin eğitimini (bilgisini değil) vermek şöyle dursun,
aileden aldığı yarım yamalak eğitimle bunları yapmak isteyen öğrenciler
engelleniyorlar; şimdi bu müslüman velî ne yapacak? Çocuk onun mu, başkalarının
mı? İşte bizim şekvâmız bununla ilgilidir. Din eğitimini engelleyenler insanları
dinden kurtarmak istiyor ve bunun onlara iyilik olduğuna inanıyorlar. Din
eğitimi almak, aldırmak isteyen müminler ise; insanlar için dînin bir "iki
cihanda mutlu olma aracı" olduğuna inanıyor, insanları dindarlaştırmayı onlara
yapılacak en büyük iyilik olarak kabûl ediyorlar. Taraflardan biri diğerine,
mecbûr kılarak veya engelleyerek kendi inanç ve arzusunu dayatırsa bu
çözümsüzlük demektir. Din eğitimi büyüklerin kendi arzularına, küçüklerin ise
velîlerine bırakılırsa problem çözülmüş olur. Devletin yapacağı din eğitimi
isteyen ve istemeyen vatandaşlarına -her birine istediğini vererek- yardımcı
olmaktır.
Emlâkçı komisyonu
Soru: Yukarıdaki konu ile pek alâkası bulunmamakla beraber bize yazılı olarak
gelen bir soru da, emlâk alım ve satımına aracılık edenlerin bundan aldıkları
ücretle (komisyonla) ilgilidir.
Cevap.
Emlâk alım ve satımında dürüst, tarafsız ve insaflı olarak aracılık eden, satmak
isteyene müşteri, almak isteyene emlâk vb. bulan şahsın, bu hizmetinden dolayı
tarafalardan bir ücret almasında sakınca yoktur. Bu ücret için bir raiç varsa
buna uyulabilir. Yoksa pazarlık yapılır ve anlaşmaya göre hareket edilir.
Tesettür ve Kıyâfet
Aşağıdaki değerlendirmeli sorular, tesettür ve kılık kıyâfet konusundaki inanç,
bilgi ve düşüncelerimi yazmam için bir derginin editörü tarafından
tertiplenmiştir. Bu soruları esas alarak günümüzde ve ülkemizde tesettür ile
uygun kıyâfet ve giyim tarzı üzerine düşüncelerimi arzediyorum:
Sorular
* Evli veya bekâr, bir Müslüman hanım canlı renklerin hâkim olduğu, 100 metre
ileriden bile farkedilen, göz kamaştırıcı, cicili bicili, albenili, cezbedici,
câlib-i dikkât renk, desen ve şekilde kıyâfetler giyerek evden dışarı çıkabilir
mi?
* Kılık kıyâfetin estetik olmasıyla câiz olması arasındaki sınır nedir?
* Tesettür modalarının ve defilelerinin günümüzde arzettiği manzara câiz midir?
* Üstüne başına düzen vermek demek, tesettür modası defilelerini kaçırmamakla
eşanlamlı mıdır?
* Pardesü yerine çeşitli modellerde pantolon ve ceket giymek câiz midir?
* Çarşafı "olmazsa olmaz şart" gösterenler var. Bu konuda söylenecek son söz
nedir?
* Mehmet Şevket Eygi beyefendinin hakikaten hak verilir tarz ve ölçülerdeki
estetik anlayışı (Müslümanın zarif ve estetik giyinmesi, kılık kıyâfetinin
paspal ve zevksiz olmaması vb.) -özellikle hanımlar açısından- hangi Îslâmî
sınırlar dahilinde ele alınmalıdır?
Cevap:
Bazı konuları sormak üzere bize gelen bir hanımefendi, komşuları ve
arkadaşlarıyla sohbetine devam etmeye başladıkları bir hoca hanımın, örtünme ve
kıyâfet konusunda söylediklerini nakletti, bunların kafasını karıştırdığını,
âdeta kendisini bunalıma ittiğini söyledi ve bizden açıklama istedi. Bayanın
sıkıntısı ve hocahanımın söyledikleri yukarıdaki sorularla büyük ölçüde
örtüşüyordu. Kendisine yaptığımız açıklamayı, yukarıdaki sorularda geçen yeni
unsurların cevaplarını da ekleyerek sizlerle paylaşmanın faydalı olacağını
düşündüm.
Hocahanım şunları söylemiş: "
Başörtüsü ve uzun manto veya tunik ve etek veya pantolon... giyerek örtünme
olmaz. Böyle örtünenler açık sayılırlar. Evinizden çıkarken çarşaf giymeniz
şarttır. Pantolon giyen bir kadını evinizden kovmanız gerekir. Evinize mahrem
olmayan erkek müsafir geldiğinde de, dışarı çıkar gibi çarşaf giymeniz ve
müsafirin yanına onunla çıkmanız gereklidir. Evde yabancı olmadığında bile
tesettürlü bulunmak lâzımdır. Kadınların dışarı çıkarken veya evde mahrem
olmayanlar bulunduğunda, giyecekleri giysilerin çekici olmaması, hattâ rengi ve
biçimi itibariyle itici olması şarttır..."
Şüphe etmiyorum ki, hocahanım bunları iyi niyetle söylemiştir, bazı kitaplarda
görmüştür, bunları takvânın (günaha düşmeme tedbirinin) bir gereği olarak
değerlendiriyordur. Ancak maksat ne olursa olsun, "Kur'ân, sünnet, icmâ gibi
bütün müminler için bağlayıcı olmadıkça hangi kitapta görürse görsün, meseleye
bir de şu yönlerden bakması gerekirdi: a) Farklı düşünen ve yazan mûteber
âlimler var mı? b) Takvâyı kurtaralım derken imanı veya ameli tehlikeye düşürme
ihtimâli var mı? c) İçinde yaşadığımız cemiyette, üzerimize kara bulutlar gibi
çöken olumsuz şartlar içinde, bunları uygulamak mümkün mü, teklif edilenlere zor
gelmez mi?
Bizim bilgi ve tercihlerimize göre tesettür ve kıyâfet konusunda İslâm'ın
talimâtı özetle şöyledir:
1. İslâm erkeklerden ve kadınlardan belli bir kıyâfete bürünmelerini değil,
örtülmesi gereken, "zînet ve avret" diye ifade edilen yerlerini örtmelerini,
örtmek için giydikleri elbisenin, altını gösterecek kadar ince ve örtülen yerin
şeklini apaçık (açık görüldüğünde yapacağı etkiyi yapacak şekilde) dışa
yansıtacak kadar dar olmamasını istemektedir.
2. Kadının, mahrem olmayan erkekler yanında açmasına izin verilen zîneti - en
geniş tanımlamaya göre- yüzü, bilekleriyle birlikte elleri, topuktan biraz
yukarıya kadar ayaklarıdır. Erkeğin açabileceği yerleri ise göbeği ile dizkapağı
arası dışında kalan vücûdudur. Dizkapağının yukarısı (uyluk kısmı) da
gerektiğinde açılabilir diyen müctehidler vardır. Aralarında devamlı olarak
evlenme engeli bulunan (dinen evlenmeleri câiz olmayan) baba, oğul, kardeş gibi
akraba yanında kadın -bazı müctehidlere göre sırtı müstesna- göbek-dizkapağı
arası bölge dışında kalan vücûdunu açabilir. Şu halde ev içinde -na-mahrem
kimseler yok iken- tesettürlü olmak mecbûriyeti yoktur. Karı-koca arasında
açılmayacak zînet ve avret yoktur.
3. Mahrem akrabanın, açılması câiz olan yerlere dokunması da câizdir. Baba
kızını, anne oğlunu öpebilir, kızı babasının ellerini, yanağını öpebilir...
4. Dışarı çıkarken çarşaf giymek şart değildir. Kur'ân'da geçen "cilbâb"
kelimesinın birden fazla mânâsı vardır; genel anlamı üst giysi demektir, baştan
basenlere kadar örten üst giysiye de cilbab denmiştir. Dînin istediği belli bir
giysi veya kıyâfet değil, uygun bir şekilde örtünmektir, tesettürdür. Bir köylü
hanım düşünelim, tarlada çalışmaya gidecek, entarisinin üzerine geniş şalvarını
çeker, başına da saçını, boynunu ve göğsünü örtecek (buralarda açık yer
bırakmayacak) bir başörtüsü bağlar ve işine gider; bu örtünme ve giyinme dîne
uygundur, bununla tesettür emri yerine getirilmiş olur. Şehirde bir hanım dışarı
çıkarken, üzerine uzunca (topuklarına yakın) bir pardesü ve başına da uygun
bağlanmış bir başörtüsü giydiğinde, örtünme emrini yerine getirmiş olur. Uygun
örtünmeyi sağlayan, daha fazla parçadan oluşan başka kıyâfetler de bulunabilir,
kullanılabilir. Bunları bulmak, sunmak, beğendirerek gençlerin örtünmesini
sağlamak üzere özel çalışmalar yapılmalıdır. Tesettür defilelerinin amacı
ticaret ise, bu amaca ulaşmak için dînin şekil ve amaç olarak koyduğu sınırlar
aşılıyorsa bunlara câiz diyemeyiz. Ama; bizim yukarıda "yapılmalıdır" dediğimiz
çalışmalar çerçevesine giriyorsa elbette câiz, hattâ gerekli olur.
5. Elbisenin ismi değil, hangi cinse ait olduğu önemlidir. Eskiden şalvar
denilen giysinin erkek için olanı da, kadın için olanı da vardı. Bugün de ceket,
yelek, hırka, pantolon... ismi verilen giysilerin kadınlara ve erkeklere mahsus
olanları vardır. Kadın "kadın pantolonu veya şalvarı" giyebilir, bunu yaptığında
erkek elebisesi giymiş, erkekliğe özenmiş olmaz. Ancak pantolon giymesi halinde
yukarısı dar olacağından üzerine -vücûdunun hatlarını belli eden kısmı örtmek
üzere- başka bir şey daha giymesi gerekir.
6. Sahâbe kadınlarının giysileri içinde beyaz, siyah, yeşil, sarı renkte
olanlarının bulunduğu sağlam rivâyetlerde zikredilmiştir. Giyilen elbisenin
çirkin ve itici olması gerektiğine dair hiçbir nakli delîl (âyet, hadîs) yoktur.
Erkeğin ilgisini çekmesin diye kadınlara, Allah'ın ve Resûlü'nün (s.a.v.)
yüklemediğini yüklemek, istemediklerini onlardan istemek doğru değildir. Kadın
el içine çıkacak kadar ve şekilde giyinir. Giysileri seksi olmamak, karşı cinsin
dikatini çekmek amacıyla düzenlenmiş bulunmamak şartıyla güzel, zarîf, estetik
de olabilir. Bundan sonrası kadını değil, ona bakan erkekleri ilgilendirir;
sorumluluk onlara geçer, onlar da gözlerini sakınmak, kendilerini firenlemek
sûretiyle kulluklarını yerine getirmek mecbûriyetindedirler. İmtihan dünyası,
günah imkân ve fırsatlarının yok olduğu, yok edildiği, insanların isteseler bile
günah işleyemeyecekleri bir dünya değildir. İmtihanı, bu imkân ve fırsatlara
rağmen irâdesini kullanan ve dînin sınırları içinde yaşayanlar kazanacaklardır.
Din, birileri günaha girmesin diye diğerlerinin hak ve özgürlüklerini
-gereğinden fazla, bilinen sınırların dışında- kıstlama yoluna gitmemiştir.
Bu konularda farklı düşünen, ölçüleri farklı tutan âlimler de vardır; ancak
hiçbir beşerî ictihad ve yorum bütün müslümanları bağlamaz; bilgisi az olan
müminler âlimlerden aldıkları fetvâya uyarlar, farklı fetvâlar onları bağlamaz.
Kadınlarımıza, kızlarımıza İslâm'ı öğretmeye kalkışanlar, kaş yaparken göz
çıkarmamak gibi bir sorumluluklarının da bulunduğunu bilmelidirler. İslâm, maddî
ve manevî pislikleri temizlemek, çirkinlikleri ortadan kaldırmak ister,
güzelliğe düşman değildir ve kolaylık dînidir.
Yazılanların kaynak ve delîlleri için bizim, Helâller Haramlar ve İslâm'da Kadın
ve Aile isimli kitaplarımıza bakılabilir.
Kozmetik Ürünleri,
Estetik Operasyon, Sünnet
Başlıkta geçen konuları mektup yazarak ve telefon ederek soranlar oldu. Özel bir
yanı olmadığı için cevapları burada vermek, aynı konularda bilgi eksikliği
bulunanlara yardımcı olmak daha iyi olur diye düşündük.
1. Kozmetik ürünler iki önemli iş görüyor: Güzelleştirmek ve korumak.
Meselâ cildi korumayı ele alalım; bunun dîne ve ahlâka aykırı bir yanının
bulunmadığı açıktır.
Güzelleştirme konusuna gelince, eğer bunun dışında maddî veya manevî bir zarar
sözkonusu değilse elbette din, güzelleştirmeye de karşı çıkmayacaktır; Allah
mutlak güzeldir ve güzeli sever.
Kozmetik sanayii veya iptidâi usûllerle güzelleşme iki türlü zarara sebep
olabilir: Sıhhî ve ahlâkî.
Geçici bir güzelleşme uğruna uzun vâdede bedene zarar veren bir şeyi kullanmak
tıp yönünden sakıncalı olursa buna din de izin vermez; çünkü vücut Allah'ın
emanetidir, onu korumak gibi de bir yükümlülüğümüz vardır.
Ahlâkî sakınca, karşı cinsi tahrik etmek ve ayartmakla gerçekleşir. Bu maksada
yönelik veya böyle olmadığı halde bu sonucu -açık, kesin, yaygın olarak- doğuran
süslenmeler de dînin hoş görmediği bir davranıştır.
Meseleye bir de israf yönünden bakılabilir. İçinde yaşadığımız dünyada açlar,
açıklar, muhtaçlar var iken, kozmetik ürünlerine sarfedilen büyük paraların
saracağı nice yaralar, kapatacağı nice ihtiyaçlar ortada iken, bu harcama
kaleminde itidâlin dışına çıkmak israfa girebilir ve bu takdirde câiz olmaz.
Kozmetik ürünleri hayra da şerre de kullanılabileceğine, kullanma irâdesi de
satın alanların elinde olduğuna göre; onları üretmeye ve satmaya haram
diyemeyiz..
2. Estetik operasyon ile iki farklı şey yapılmaktadır: Normal olanı, daha güzel
olsun veya modaya uysun, yahut da imaj değişsin diye değiştirmek. Bu israftır,
aldatıcıdır, gerekli değil iken normal yapıyı bozmak ve değiştirmektir,
zararlıdır ve bu sebeplerle dince câiz değildir.
İnsanlar için normal sayılmayan, normal bulunmayan, yadırganan, sahibini maddî
veya psikolojik olarak sıkıntıya sokan yapıları değiştirerek düzeltmek; böyle
bir operasyon, Allah'ın insanlara verdiği normal şekli, biçimi -belki de beşerî
kusurlar yüzünden bozulduğu için- asıl ve tabîî şekline döndürmek, düzeltmek
demektir; câiz olmaması için bir sebep yoktur. Normal bir yüz şekline göre
anormal gözüken, anormal bir şekil almış olan burun, kulak, dudak, çene gibi
yapıları düzeltmek câiz olan estetik ameliyatın örnekleridir.
Normal ve tabîî olarak kadınların vüctlarında ve yüzlerinde kıl olmaz; bulunduğu
takdirde bunları yok etmek de câizdir. Ama normal ve tabîî ölçülerde bir kaşı
inceltmek, gözün üst köşesinde kaştan arındırılmış çirkin bir yumru oluşturmak
câiz değildir; çünkü bu, iyiyi, normali ve güzeli bozmakta, kötüsü ile
değiştirmektedir.
3. "Sakal, bıyık, cüppe, şalvar, sarık gibi giysi ve kıyâfetlerin sünnetle bir
ilgisinin bulunmadığını, bunların Araplara mahsus âdetler olduğunu" söyleyen
bazı hocalardan bahsedildikten sonra benim düşünce ve değerlendirmem soruluyor.
İslâm âlimleri Hz. Peygamber'den (s.a.v.) bize geçen davranışları, kılık,
kıyâfet ve âdetleri "âdet sünneti" ve "din (hüdâ, hidâyet, rehberlik) sünneti
diye ikiye ayırmışlardır.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) haram olduğunu söylemediği halde yemekten ve içmekten
hoşlanmadığı şeyler yenilir ve içilir; bu davranışı din sünneti değildir, şahsî
ve beşerî âdetidir, tercihidir.
Kur'ân'da açıklanmamış olan bazı ibâdet şekilleri ile ilgili açıklama ve
uygulamaları din sünnetidir, bağlayıcıdır, bunlara uyulur.
Sakal örneği gibi bazı davranışları vardır ki, bunlara âdetin ötesinde anlamlar
ve işlevler yüklediği veya teşvik edici sözler söylediği için, iki sünnet
çeşidinden hangisine girdiği ve tarihî olup olmadığı konusunda tereddütler
oluşmuştur; eski fıkıhçılar arasında "sakalı tıraş etmek haramdır veya
mekruhtur" diyenler çoğunluktadır.
Peygamberimiz (s.a.v.) beşerdir, bizim gibi insandır, ama sıradan bir insan
değildir. O'nu Rabbimiz özel olarak peygamberlik ve insanlığa örneklik için
hazırlamış, eğitmiş, bu yüce vazifeye uygun kâbiliyet ve nitelikler ile
donatmıştır. Onun ahlâkı Kur'ân'dır, dünyayı teşrîfi insanlar için rahmettir,
berekettir, iki cihanda saâdet fırsatıdır. Allah O'na selâm etmiş, salât etmiş,
melekler ve müminler de bunu yapmışlardır, yapmaktadırlar. Böyle bir varlığı
doğru tanıyıp da sevmemek, saymamak, bağlanmamak mümkün değildir. Müminlerin,
Peygamber (s.a.v.) âşıklarının, yaratılmışlar içinde en çok sevdikleri bu zâtın
âdetlerini de taklit etmeleri, "mâdem ki o böyle idi, böyle yapardı biz de
yapalım, dîne dahil olmasa da ona benzeyelim" demeleri sevginin tabîî bir
tezahürüdür, sonucudur. Dîne dahil olmayan veya bu konuda tereddüt bulunan
sünnetlere -başkalarını ayıplamamak, aynısını yapmaya zorlamamak şartıyla-
uymak, en azından kınanacak bir davranış değildir. Bu sünnetlere uyanlar Arap
aşığı değil, Peygamber (s.a.v.) âşıklarıdır. Arap düşmanlarının bunu dillerine
dolamaları ve onları ayıplamaya kalkışmaları ise ayıbın ta kendisidir.
Spiral, Banka Kartı ve Kadın
Pantolonu
A. Sezgin'in soruları:
1. Spiral kullanmanın hükmünü açıklayabilir misiniz?
2. Banka kartı kullanmanın hükmü?
3. Pantolon-ceket ve etek-ceket tesettürü yerine getiriyor mu?
Cevap:
1. Erkeğin spermi ile kadının yumurtasının aşılanmasından sonra, rahimde
tutunarak beslenmeye ve büyümeye başlayan cenînin (rahimdeki çocuğun) imhâ
edilesi, ilâçla veya kürtajla yok edilmesi/öldürülmesi, başka yöntemlerle
düşürülmesi insan hayatına karşı işlenmiş bir cinayettir ve haramdır. Bazı fıkıh
kitaplarında "üç kırk gün (120 gün) geçmedikçe cenîni imhâ etmek câizdir"
şeklinde bir ifade bulunmaktadır, ancak bu ifade, cenîn hakkındaki bilgi
yetersizliğine ve bu konuyla hiç ilgisi bulunmayan "insanın ana rahminde oluşma
safhalarını anlatan" bir hadîsin yanlış anlaşılmasına dayandığı için geçerli
değildir.
Sperm ile yumurtanın buluşmasını ve aşılanmasını engelleyen doğum kontrolü
tedbirleri -başkaca bir sakınca taşımadığı ve daha uygunu var iken başkasına
geçilmemesi şartıyla- câiz görülmüştür; eskiden yaygın olarak kullanılan azil
(meni gelirken erkeğin çekilmesi), günümüzde kullanılan haplar ve prezervatif
bunun örnekleridir.
Rahim yoluna spiral adı verilen korunma aracının takılması, azil, hap,
prezervatif kullanma tedbirlerine göre avantajları bulunduğu için uygulanan bir
yöntemdir. Spiralin etkisi ilgili uzmanlarca tartışılmış, üzerinde araştırmalar
yapılmıştır. Sonuç olarak spiralin, aşılanmış yumurtayı imhâdan ziyade
aşılanmayı engellediği bildirilmektedir. Bu bilgiye göre spiralin kullanılması
câizdir.
2. Banka kartı (kredi kartı) kullanan kimse, yanında para taşımadan harcama
yapma imkânına sahip olmaktadır. Kredi kartı ile yapılan harcamaların bedeli
banka tarafından firmaya (ticarethaneye, otele, lokantaya...) ödenmekte, belli
bir zaman içinde faizsiz, o zaman aşıldığı takdirde ise faizli olarak kart
sahibinden tahsil edilmektedir. Kredi kartı, faizsiz çalışan özel finans
kurumlarınca da verilmektedir.
a) Bankalardan alınan kredi kartı ile bir harcama yapıldığı takdirde bunun
bedeli, faizsiz ödeme süresi içinde ödenmelidir; bu takdirde bankadan kredi
alınmış olmamaktadır, bu sebeple de işlemde bir sakınca yoktur. Süre geçirilirse
bankanın firmaya yaptığı ödeme, kart hâmiline verilmiş kredi (faizli ödünç para)
haline gelmekte, geciktiği ölçüde faiz alınmaktadır; böyle yapıldığı takdirde
işlem faizli ve haram olur.
b) Özel finans kurumları kartla yapılan işlemleri, "kuruma vekâleten kart
hâmilinin malı (kurum için) alması, sonra da kendisi vâdeli olarak kurumdan
satın alması" esasına dayandırmaktadırlar. Bu işleme "murâbaha" denilmektedir;
yani vâde farkı ile mal satma işlemidir ve bu da câizdir.
3. İslâm dîni kadın ve erkekler için -belli kimselere karşı belli ölçülerde-
örtünme yükümlülüğü getirmiştir, ancak örtülecek yerlerin hangi kılık ve
kıyâfetle örtüleceği konusunda bir belirleme ve sınırlama yapmamıştır. Açılması,
gösterilmesi câiz olmayan yerler, altını gösterecek kadar ince veya şeffaf
olmayan, örtülen yerin biçimini/şeklini gözler önüne serecek kadar dar olmayan
giysilerle örtüldüğü takdirde tesettür (örtünme) vazifesi yerine getirilmiş
olmaktadır. Bundan ötesi ihtiyaç, örf ve âdet, tercih meselesidir. Asırlardan
beri Anadolu kadını şalvar adı verilen bir alt giysi, etekleri onun içine
sokulmuş bir entari veya gömlek, başı örten bir başörtüsü ile örtünür, bu
kıyâfetle dışarıda (tarlada, bahçede, harmanda, ormanda...) çalışır. Bu şekilde
örtünme câiz görülmüş, âlimlerce yadırganmamıştır. Bazı eski fıkıhçılar, böyle
örtünen bir kadının, başörtüsünden sarkan uzun saçları bulunursa, bunları örtü
içine almak zor olduğu için açıkta bırakabileceği, ama erkeklerin bu saça
bakmalarının câiz olmadığı şeklinde fetvâ bile vermişlerdir.
Daha çok şehirlerde, tesettürlü olmaya özen gösteren bazı müslüman kadınlar ve
kızlar da, ceket-pantolon veya ceket-etek giymektedirler. Baş örtülü, ceket
uygun kalınlık, genişlik ve uzunlukta (kabaları örtecek kadar uzun), pantolon
veya etek de yine uygun genişlik, kalınlık ve uzunlukta olursa bunlarla dînin
istediği örtünme gerçekleşmiş bulunur.
Kadının ceket ve pantolon giymesini, "erkeklere özenme ve benzeme olduğu" için
câiz görmemek uygun değildir; çünkü kadın ceketi ve pantolonu onlara özgü,
farklı, erkeklerin kullanmadığı biçimde giysilerdir.
Arapça'da adına "cilbâb" denilen dış giysi, İslâm'ın geldiği asırda yaygın olan
kölelik uygulaması yüzünden, hür kadınların kadın kölelerden (câriyelerden)
ayırt edilmesini sağlamak için istenmiştir. Şimdi câriye kalmadığı için böyle
bir giysi ile ayırt etme ihtiyacı da ortadan kalkmıştır. Cilbâb kamu düzenini
sağlamaya yönelik ve değişmeye açık bir giysidir, örtünme (tesettür) ise iffeti
ve aileyi korumaya yönelik bir din emridir, değişmeye açık değildir.
"Örtünmeyenlerin iffetleri yok mudur?" şeklindeki soru/itiraz, tahrike ve kafa
karıştırmaya yönelik değilse yersizdir; çünkü dînin ve dindarların tezi,
"örtünmeyenler iffetsizdir" şeklinde olmayıp, örtünme emrinin, her iki tarafın
iffetini korumaya yardımcı olacağı, bunun için tesettürün farz kılındığı, bu
farzı yerine getirmeyenlerin -iffetsiz değil- günahkâr olacakları şeklindedir.
Faiz, Ödül ve Muamele Ahlâkı
Selâmün Aleyküm, Hocam,
Rabbim size sıhhat, afiyet ve uzun ömür versin. İsmim:..., son sınıf 1. dönemde
sizden ders almıştım. Bu sene yüksek lisansa başlıyorum inşallah. Malûm
başörtüsü meselesinden dolayı siz emekli olmuştunuz. Lâkin problem bu sene yine
devam ediyor. Benim eşim bu sene son sınıfı okuyacaktı. Başını açmaya ve peruk
kullanmaya sıcak bakmadığımız için devam edebilecek gibi görünmüyor. Hattâ bu
sene peruk bile kabûl etmeyeceklermiş. Öğrenci harçlarını % 100 arttırdılar. 2.
öğretim yıllık 400 milyonu buldu. Okulda bir söylenti var. Kayıtların bitmesine
yakın akşam 5' ten sonra kayıt için alacaklar diye. Ancak ben bunun tamamen para
koparmak için düzenlenmiş bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Bile bile bu parayı
vermek de zoruma gidiyor. Bir dostumuz parasını faize yatırmış. Sonra da manevî
duyguları gâlip geldiğinden, bu parayı ne yapacağını kara kara düşünmeye
başlamış. Bu parayı bu iş için kullanmamızı teklif etti. Lâkin biz, diğer
arkadaşların vereceği helâl paraları da düşünerek içimize sindiremedik. Siz ne
tavsiye edersiniz?
Hocam, benim bir eniştem var. Siz medya ile ilgileniyorsunuz, Show TV de bir
yarışma programı var. "Kim 500 milyar ister" diye. Yarışmaya katılmak için
herhangi bir ödeme yapılmıyor. Gazeteden şifreler alınıp tlf. u düşüren
kazanıyor. Eniştem eğer paralı askerlik çıkarsa bu yarışmadan aldığı parayı bana
vermeyi düşünüyor. Bu para enişteme helâl olur mu? Paralı askerlik için
verilmesi uygun olur mu? Benim askerliği paralı yapacak maddî gücüm yok. Sizin
tavsiyeleriniz nelerdir Hocam?
Cevap:
Zarûret hali dışında faizi almak da vermek de haram olduğu için bir müslüman,
mecbûr olmadıkça faiz getiren bir işleme, faiz alıp vermek için çalışan (işi bu
olan) bir kuruma para yatırmamalıdır. Eğer mecbûr kalır da yatırırsa bu durumda
da, tahakkuk eden faizi mutlaka almalı, bankaya bırakmamalı, fakat kendisi için
harcamamalı, özellikle yoksul, dar gelirli kimselere vermelidir. Faiz "bu dar
gelirli, kapital sahibi olmayan kimselerin cebinden çıkan, harcamalarında ek
olarak ödedikleri bir fazlalık" olduğu için, haksız olarak onlardan alınan, bir
mümin tarafından kurtarılıp sahiplerine geri verilmiş olmaktadır; yani zengine
haram, onun verdiği yoksula helâldir. Buna göre siz geçim darlığı çekiyorsanız
(temel ihtiyaçlarınızı sağlayacak gelir ve servetiniz yoksa) dostunuz faizden
aldığı parayı size verebilir, siz de onu istediğiniz şekilde harcayabilirsiniz;
yani harç olarak da verebilirsiniz.
Bahsettiğiniz bilgi yarışması İslâm'da haram ve yasak değildir. Yarışmayı
kazananlara, onu tertip edenlerin ödül vermeleri de câizdir. Enişteniz soruları
bilir de ödül kazanırsa bu ödülü kendisi için de sizin için de harcayabilir.
Size verdiği takdirde bu hîbe (bağış) olur. Hibe edilen parayı alınca o sizin
mülkiyetinize geçmiş bulunur ve dilediğiniz yere harcarsınız. Bu yelerden biri
de, yeniden uygulanırsa bedelli askerlik olabilir. Oradan kazanacağınız vakti
yararlı bir şekilde sarfederseniz nimetin şükrünü edâ etmiş olursunuz.
Alım satım akdi, muamele ahlâkı:
Bir hocam anlatmıştı: Pazara çıkmış, bir sergiciden bir kilo kabak tarttırıp
almış, bozuk parası olmadığından "Kabak burada dursun, ben diğer sergilerde
parayı bozdurayım, sonra gelir alırım" demiş. Bir süre sonra geldiğinde satıcıya
kabağını sorunca "Sattım" cevabını almış. Bundan sonra aralarında şu konuşma
geçmiş:
- Sen benim kabağımı nasıl satarsın!
- Adama bak, kabak neden senin oluyormuş, benimdi ve sattım, istediğime satarım.
-Oğlum, biz seninle akit (satım sözleşmesi) yaptık, bu sözleşme dînimize göre
geçerli ve bağlayıcıdır, artık kabak benim malım oldu, sen de onun bedeli için
alacaklı oldun. Şimdi bedelini getirdim, benim malım olan kabağı başkasına
satamazsın, onu bana vermezsen hakkımı yemiş, hukuku çiğnemiş olursun, bu işin
büyüğü küçüğü olmaz...
- Uzatma, kabağı sattım, işine bak!
- Âhirette senden hakkımı isterim.
- Ha ha! Âhiret olsun da iste!
Hocam üzülerek şöyle demişti: Ben tebliğ etmek, öğretmek, uyarmak için konuştum,
ama adama zararım oldu, dîni öğreteyim derken imanını zedelemesine sebep oldum.
Dînimiz ibâdetleri farz kıldığı gibi, dünya hayatımızda haram ve helâllere
dikkât etmememizi de farz kılmıştır. Kul hakkını Allah'ın re'sen
bağışlamayacağı, âhirette hakkı yiyenden, hakkı yenilenin hakkını alacağı
bilinmektedir. Aile hayatında, sosyal ilişkilerde, hukuk ve ekonomi alanında...
yaptığımız işlemlerle ilgili dînin hükümleri, sınırları, buyrukları vardır.
Bunlara riâyet etmezsek yalnızca namaz oruç gibi ibâdetlerle, takke ve tesbih
gibi aksesuarlarla kâmil müslüman olamaz, Allah rızâsını ve âhiret saâdetini
kazanamayız.
Aile ve Nüfus Plânlaması
1- İslâm'ın nufus artışına yaklaşımı nasıldır? Evlenip çoğalmayı teşvik eden
hadîsleri, sayısal çoğalma mı yoksa niteliksel çoğalma olarak mı
değerlendirmeliyiz?
Cevap:
İslâm ümmetinin çoğalmasını teşvik eden hadîslerde "...diğer ümmetlere karşı
sizinle öğüneceğim", "...başkalarına karşı sizin çokluğunuzla yarışacağım" gibi
kayıtlar vardır. İslâm nesilleri ilim, ahlâk ve ihlâs yönünden
derecelendirilmiş, ilk üç nesil öğülmüş, sonrakiler ise bozulmaya karşı
uyarılmıştır. Bir hadîste, başkaları Hz. Peygamber'in yolundan (sünnetinden)
ayrılırken orada sebât edenlere büyük ödüller vaad edilmiştir. Bütün bunlardan
anlaşılan odur ki, çoğalması istenen ümmet (müslüman nüfus) kaliteli nüfustur;
imanda, amelde, bilgide, ahlâkta, ihlâsta (bu menevî değerler temelinde oluşmuş
medeniyette) başkalarına örnek olan, "İşte bizimki; en güzeli!" diyebilen
ümmettir. Sonraki fıkıhçılar da bunu böyle anlamış olmalıdırlar ki,
ahlâksızlığın yaygınlaştığı ve çocukların müslümanca yetiştirilmelerinin
zorlaştığı zamanlarda, doğum kontrolünün câiz veya gerekli olacağını
söylemişlerdir.
2- Dünya nufusunun 1,5-2 milyarının müslüman olması, nüfusun da bir güç olduğunu
ifade eder mi? Bosna, Çeçenistan, Filistin, Kesmir ve Afganistan'da
müslümanların sayısını azaltmak için sistematik bir katliâm yapılmıyor mu? Bu
anlamda aile plânlamasının İslâm ülkelerinde yaygınlaştırılmaya çalışıldığı
halde Avrupa ve Amerika'da çocuk sahibi olmanın teşvik edilmesi, Mevdûdî'nin
görüşünü haklı kılıyor mu? Yoksa aile plânlaması ile nüfus plânlamasını ayrı
ayrı mı ele almak gerekir?
Cevap:
Aile plânlaması; yani devletin değil de ailenin ne kadar çocuk yapmak istediğine
karar vermesi, ve bu sayıya ulaştıktan sonra doğum kontrolü yapması câizdir ve
devletin yapacağı "nüfus plânlaması"ndan farklıdır, ayrı ayrı ele alınmaları
gerekir.
Aslında dünya düzenininin patronları tüketici nüfusun artmasını isterler;
tüketme konusunda ayartamadıkları veya ekonomik durumları bakımından ayartılamaz
olan nüfusun ise yok olmasını isterler. Dünyada İslâm nüfusu, genellikle iki
özelliği yüzünden "yok edilmesi gereken" nüfustur: a) İnançları ve hayat
ilkeleri bakımından ayartılmaları, şuursuz tüketiciler haline getirilmeleri
oldukça zordur. b) Ekonomik bakımdan yoksul ve geri kalmış topluluklara
dahildirler. İyi tüketiciler olsunlar diye onları kalkındırmanın da siyasî
bakımdan sakıncaları olabilir. Bu iki özelliğe bir de "zâlim, sömürücü, egoist,
kapitalist dünya sistemine" muhâlefet özelliği eklenince İslâm nüfusunun
azaltılması daha da istenir hale gelir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, nüfusun
çoğaltılması teşvik edilmelidir. Ama bir de, kalitesiz ve yoksulluk içinde
çoğalmanın ortaya çıkardığı olumsuzluklar yönünden bakmak gerekir; buradan
bakıldığında ise kaliteli çoğalmayı sağlayarak çoğalmanın gerekli olduğu ortaya
çıkar.
3- Kimi iktisatçıların, ekonomik krizlerin, yoksullukların açlıkların temel
sebebi, nüfusun çok olması, artışıdır demeleri, azli onaylayan hadîsler ile
örtüşebilir mi? Gazalî'nin de dediği gibi çok çocuk, fakirler için ekonomik
sıkıntının artmasına sebep olur mu? Rızık, tevekkül, kader anlayışımız ve çocuk
hakları, yaşama hakkı açısından nasıl açıklanabilir? Fakir insanların sıkıntıdan
kurtulması ve kürtajların önüne geçmek için, aile plânlamasını uygulamak teşvik
edilmeli mi?
Cevap:
Allah ne kadar canlı yaratmışsa o kadar ve daha fazla da rızık yaratmıştır,
yaratmaktadır. İnsanların haksız, egoist, zâlim bir yaklaşımla yaptıkları
paylaşmayı bir yana bırakarak (teorik ve farazî olarak), dünya yüzündeki rızkı
yaşayan insanlara âdil paylaştırırsanız, hiçbir canlı aç ve açıkta kalmaz. Bugün
yapılması gereken, âdil paylaşımın sağlanması ve bunu yapabilecek bir dünya
düzeninin oluşturulmasıdır. Bu yapılmadıkça, insan hakları antlaşmaları ve
vesikaları birer aldatmaca, oyalamaca ve edebiyattan ibaret kalacaktır. Doksanlı
yıllarda, dünyanın en zengin %20 si ile en yosul %20si arasındaki gelir farkı 60
mislini geçmiştir. Dünyanın bir bölgesinde insanların yıllık ortalama gelirleri
20 bin doların üstünde iken, dünyada üç milyar insan, yılda 400 doların altında
bir gelirle geçinmektedirler. Dünyada mevcût rızık yetmiyor diye, insanları
ölürmek veya hayata gelmelerini engellemek yerine bu gelir dağılımı çarpıklığını
düzeltmek gerekir. Âdil paylaşım sağlandıktan sonra rızık yaşayanlara yetmez
hale gelirse nüfus plânlaması devreye girebilir. Bu takdirde de zenginlerin
kaderi çoğalma, yoksulların kaderi ise azalma olamaz, ayarlamanın da âdil ve
eşit olması gerekir.
Gazzâlî'nin söylediği dar plânda, mevcût şartlarda geçerlidir; toplum adâlet
tedbirlerini ihmâl ederse yoksullarda nüfus artışının darlığa sebep olacağı
açıktır. Her doğan çocuğun rızkı da yaratılmıştır ama, bu rızkı ona ulaştırmak
insanlara verilmiş bir ödevdir; önce babası, sonra yakın akrabası, sonra
topluluk bu ödevi yerine getirecektir. Ödev ihmâl edilirse Gazzâlî'nin dediği
olur. Bu takdirde kadercilik ve tevekküle sığınmak ilâhî kanuna aykırıdır; ilâhî
kanun (âdet, sünnet, kural) şöyledir: Takdir Allah'tan tedbir kuldan. Tedbiri de
Allah'a havale etmek edepsizlik olur.
4- Erkek ve kadınların kısırlaştırılmasını (gönüllü cerrahi sterilizasyon:
vazektomi-tüp ligasyonu) kısırlığı bir hastalık kabûl edersek, câiz kabûl
edebilir miyiz?
Cevap:
Kısırlaştırma normal vücut fonksiyonlarından birini yok etmedir; eksiksiz insanı
eksikli hale getirmek, bu mânâda yaratılışı değiştirmektir ve elbette câiz
değildir.
5- Rahim içi araç (ria), mahremiyet ve döllenmiş yumurtanın oluşmasından sonra
rahme tutunmasına engel olması açısından câiz değildir denebilir mi?
Cevap:
Bu aracın fonksiyonu çoğunlukla/genellikle/kural olarak döllenmiş yumurtanın
rahim cidarına tutunmasını engellemek ve böylece imhâ edilmesini sağlamak ise
"bu aracı kullanmak" câiz olmaz. Dergimizin daha önceki sayılarından birinde bu
konuya cevap vermiştik. Bana uzmanların verdiği bilgiye göre spiral, daha
ziyade/genellikle döllenmeyi engellemektedir. Böyle olunca da onu kullanmak câiz
olur.
6- Akraba evliliğine, hastalıklı gene sahip olanların çocuklarının sakat doğma
ihtimâli (%25) var diye, İslâm adına karşı çıkmak ve bunu bir aile plânlaması
olarak görmek nasıl değerlendirebilir?
Cevap:
Helâl olan gıdalar da bazı bünyelere ve hastalara zarar verebilir, bu takdirde
"helâldir" diye o gıdaları, kendisine zararlı olan kimselerin kullanması câiz
olmaz; çünkü sağlığı korumak da bir ödevdir.
İslâm yakın akrabalarla evlenmeyi haram, belli bir dereceden sonra (nisbeten
uzak) akraba ile evlenmeyi ise helâl kılmıştır. Dar bölgelerde, kabile düzeninde
yaşayan insanların hemen hepsi birbiri ile akrabadır. Akaraba evliliğini,
uzağına yakınına bakmadan mutlak olarak yasaklamak buralarda sıkıntıya sebep
olur, adaylar evlenecek kimse bulamazlar. Bu bakımdan nisbeten uzak olan akraba
ile evlenmenin serbest bırakılması gerekir ve böyle de yapılmıştır. Ancak
hastalıklı gene sahip olan kimseler arasında akraba evliliği, doğacak çocuğun
sakat doğma ihtimâlini arttırmaktadır. Araştırmalar bu sonucu ortaya çıkardığına
göre, özellikle bu tür hastalık taşıdığı bilinen kimseler akraba evliliği
yapmamalıdırlar. Çok uzak olmayanlar arasında akraba evliliği de ihtiyaten
tercih edilmemelidir; buna eskiden yaşamış âlimler de işaret etmişlerdir.
"Tercih edilmeme" dışında mutlak olarak yasaklama, haram kılma gibi tedbirler
geçerli değildir.
7- Ana-babada genetik bir hastalık varsa çocuklarına bu hastalığı bulaştırmamak
icin aile plânlaması yapmaları -M.Şeltut'un dediği gibi vacip görülebilir mi,
yoksa ne olursa olsun ana-babanın çocuk isteme ve çocuğun da doğma ve yaşama
hakkı var mıdır?
Cevap:
Burada gâlip ihtimâle göre hareket etmek uygun olur. Uzmanlar "Büyük ihtimâlle
doğacak çocuk sakat olur" diyorlarsa doğum kontrolü (hâmile kalmamak için
tedbir) uygulanmalıdır, ihtimâl düşük olursa ana babanın çocuk sahibi olma
arzuları ve hakları öne çıkar ve tercih edilir.
8-İslâm'ın beş ana gâyesinden biri olan neslin korunmasından yola çıkarak, meşrû
olmayan (evlilik dışı: zinâ veya tecavüz) ilişki sonucu doğacak çocuğun,
isteyerek düşürülmesi (kürtaj vb. uygulanmasi) câiz midir? Yoksa çocukların
herhangi bir suçu olmadığı için, hayatlarının sonlandırlması, yaşama hakkına
yönelik bir saldırı veya cinayet sayılabilir mi?
Cevap:
Müslümanlığı sonradan kabûl etmiş nice insan, İslâm öncesi zinâ da yapmıştır.
Birçoğu mûteber olmayan evlilik veya zinâ sayılan ilişki sonucunda meydana
gelmiştir. Eğer zinâ mahsulü olmak, iyi bir insan ve müslüman olmaya engel
teşkil etseydi bunların da iyi müslüman ve iyi insan olmaları mümkün olmaz,
müslümanlığa davet edilmeleri de uygun bulunmazdı. Ayrıca İslâm'da kural şudur:
"Her koyun kendi bacağından asılır", "Kimsenin günah ve suçunun cezâsını başkası
çekmez", "Her yükümlü hür irâdesiyle iyi ve kötü olabilir, iyilik ve kötülük
yapabilir". Kendisinin hiçbir kusuru olmadan ana ve babasının zinâ yapmaları
sonucu oluşan bir çocuğu kürtaj vb. bir yöntemle öldürmek cinayettir. O çocuk
doğar, iyi bir aile ortamında yetiştirilir, kendisine hayat ve imtihan hakkı
tanınır.
9- Prenatal (doğum öncesi) tanı ile aşırı derecede sakat doğacağı tespit edilen
fetusun düşürülmesi câiz midir? Ultrasonografide %40-70 arası hatâ ihtimâli olsa
da yaptığım araştırmalara göre tıbbi biyoloji ve genetik bölümlerinin cenînden
aldıkları bir kan örneği ile yaptıkları genetik incelemede % 99.9 başarı elde
edildiği, cenînin 14 kadar hastalıktan birine yakalanıp yakalanmadığı, anormal
olup olmadığının tespit edildiği ve bunun çok güvenilir bir yöntem olduğu ifade
ediliyor. Bu durumda fetal tanı ile kürtaja cevaz verilebilir mi?
Cevap:
Rahimde tutunarak yaşamaya ve gelişmeye başlamış cenîn bir insandır. Onun hukukî
şahsiyeti ve hakları vardır. Ona cansız varlık veya kasaptaki et parçası gibi
muamele yapılamaz. Sağlıklı doğup büymüş bir çocuk, bir hastalık veya kazâ
sonucu sakatlansa onu öldürebilir miyiz? "Dünyada böyle bir çocuğun ne yararı
olabilir, kendisi ve çevresi için eziyetten başka bir şey olmayan bu varlığı
dünyaya gelmeden imhâ etmek daha uygun değil midir?" diye soranlara şu cevabı
veriyoruz: Müslümana göre dünya hayatının değer ve önemi, âhirette işe
yaramasına bağlıdır; dünya hayatı amaç değil, araçtır, âhiretin ekeneğidir,
burada elde edilecek âhiret sermayesi (ecir, sevap, hasenât) kişiye ebedî
hayatta sonsuza dek mutluluk getirecektir. Meseleye buradan bakıldığında değil
sakat bir insan yavrusuna, bir köpeğe, bir böceğe bile rahmetle, şefkâtle
muamele etmek değerlidir, boşuna değildir, imtihanda başarı notu almak için bir
fırsattır.
10-Yardımcı üreme tekniklerinden a-Vekil (kiralık) annelik haram mı yoksa süt
anneliğe benzetilerek cevaz verilebilir mi? b-Henüz rahim nakli yapılamıyor.
Acaba kadından kadına yumurta bağışını organ nakli gibi görmek mümkün mü, yoksa
sperm bağışı gibi haram mı kabûl edilmeli?
Cevap:
Rahim kiralandığı zaman, kiralanan kadınla nikâhlı olmayan bir erkeğin sipermi
aşılanmış bir başka kadının yumurtası oraya girmekte, yerleştirilmektedir.
Yumurta nakli yapıldığı takdirde de, o yumurta, yumurta sahibi kadınla nikâhlı
olmayan bir erkeğin spermi ile birleştirilmektedir. Kan ve diğer organ
nakillerinde, çocuğun oluşumuna katkı bakımından etki yok sayılacak kadar azdır.
Rahim kiralama, sperm ve yumurta alma örneklerinde ise çocuğun oluşumuna
doğrudan katkı vardır. İslâm bir çocuğun sahîh nesepli olabilmesi için,
aralarında geçerli evlilik bağı bulunan bir çiftten olmasını, kadının -kocası
ölse veya boşansa bile- bir başkasıyla evlenmeden çocuğunu doğurmasını şart
koşmuştur. Sperm, yumurta ve rahim kiralama, alma yöntemleri bu şartlara
aykırıdır ve câiz değildir.
İslâm Dünyası Geri Kaldı mı?
1. İslâm dünyası neden geri kaldı sorusu anlamlı mıdır?
Cevap:
Bu soru böylece mutlak, kayıtsız şartsız sorulduğunda anlamlı ve tutarlı
değildir.
Modernitenin ilerlemeci, tektipçi, Batı merkezli dünya görüşünün ürünüdür.
Soruyu önce ilerleme ve geri kalma kavramlarını açarak sonra da alanaları
belirleyerek sormak gerekir.
Bize göre İslâm dünyasının, belli bir dönemden sonra, dünya bilimi, teknoloji ve
ekonomi alanlarında, 16-18. yüzyıllardan itibaren başlayan, Batı dünyası
atılımına veya hızına ayak uyduramadığı gerçeği sözkonusudur. Yani İslâm
dünyası, kendi dinamikleri ile öteden beri gelişmekte ve olması gerektiği kadar
da değişmekte idi. Batı rönesans, reform ve aydınlanma dönemlerinde, İslâm
Doğu'dan da yararlandı, ancak İslâm'ı benimsemek yerine, grek-Yahudi/Hristiyan-yerli
geleneklere dayanarak, bunları armonize ederek kendine has medeniyete
dönüştürdü. Bu dönüşüm ona, bilim, ekonomi ve teknoloji alanlarında, daha önce
görülmemiş bir gelişme/değişme ivme ve hızı kazandırdı. İslâm dünyası da
ilerliyordu, ama meselâ on km. hızla giden, yüz km. hızla gidenin, belli bir
parkurda olmak üzere gerisinde kaldı. Bu noktada çağdaş Amerikalı tarihçi
Marshall G.S. Hodgson'dan birkaç alıntı yapmak yerinde olacaktır: "Oysa İslâm
geleneğindeki genel durgunluk ancak, 1650 veya 1700 senelerinden sonra ortaya
çıkmıştır ve bu da dönüşüm geçiren Batı ile rekâbet edememenin bir
neticesiydi... Bir zamanlar çok güçlü olan İslâm dünyası, nasıl oldu da on
yedinci ve on sekizinci asırlarda, Garp'taki gelişmelerin gerisinde kaldı? Bu
sorunun cevabının, öncelikle İslâm dünyasındaki bir iç bozuklukta yatmadığından
eminim. Ayrıca kesinlikle İslâm'ın gelişmeye engel olması filân da sözkonusu
değildir. Tam aksine, on sekizinci yüzyılda ne oldu sorusunu sormadan evvel,
İslâm dünyasının bin sene boyunca, böyle muazzam bir başarıyı nasıl
gerçekleştirdiği meselesini iyice anlamak gerekir..." (Dünya Tarihini Yeniden
Düşünmek, Yöneliş, 2001, 176,177). "...İslâmî sanat ve edebiyatın ve dîni
tahayyül ve uygulamanın daha sonraki durumunu yazarken dikkâtli olmak lâzımdır;
sadece bugün takdir ettiğimiz ve alıştığımız ihtiyaçlara hitap etmiyor diye
onları bir kalemde "geri" diye silip atmayalım. Önceki dönemdekine kıyasla, daha
az yaratıcı olsa bile, sonraki dönemlerin İslâm kültürü daha zengin, olgun ve
belki de daha değerli idi." (s. 197). "...felsefe sahasında on altıncı yüzyılda
ve onyedinci yüzyılın başlarında, oldukça gayretli bir atılım görülmektedir. Bu
atılımın en tanınmış şahsiyeti Molla Sadra'ya ait özün değişebilirliğine ilişkin
doktrin, geniş bir felsefi hareketler dizisini ortaya çıkarmış olup, yirminci
yüzyıl müslümanları arasında hâlâ etkisini sürdürmektedir." (s. 173).
Şu halde hâlâ ne bizi ne de Batı'yı okuyan ve anlayan sözde aydınların papağan
gibi tekrarladıkları "Gazzalî felsefeyi öldürdü, ondan sonra İslâm dünyası
gerilemeye başladı..." gibi efsânelerin/hurâfelerin tarihi gerçeklikle bir
alâkası yoktur. İslâm dünyası bir bütün olarak ve her alanda gerilememiştir,
Batı'ya ayak uyduramadığı noktalarda, Batı'nın bulunduğu yerin ileri olduğu da,
iyi olduğu da tartışmaya açıktır. Birçok Batılı düşünür, kendi medeniyetlerini
ciddî bir eleştiriye tâbî tutmakta, bu medeniyetin ürünü olan sosyal ve ekonomik
düzenin -ki bu düzen, dünyayı hükmü altına aldığı ve Batı'ya hâdim kıldığı için,
dünya düzeni olarak da adlandırılmaktadır- çöktüğünü, insanlık daha âdil ve daha
insanca yeni bir dünya düzeni oluşturamazsa bunun kıyâmet olacağını ifade
etmektedirler. İnsanlığın meselesi, yeryüzünü yaşanamaz hale getirdikten sonra,
gücü yetenlerin aya gitmesi değildir, insanlığın meselesi dünyayı yaşanır halde
tutmak, emaneti korumak, nimetleri âdilce paylaşmak, bütün insanlar için refahın
ve dünyada yaşanabilecek ölçüde mutluluğun yollarını açmaktır. Yeyüzünde
zenginler ve yoksullar (toklar ve açlar), sömürenler ve sömürülenler, haksızlar
ve hakkı çiğnenenler, özgürler ve baskı altında olanlar (güdülenler)...
bulundukça insanlık ilerlemiş sayılamaz. Bu alanlarda ilerleme sağlamak
sözkonusu olduğunda İslâm'ın ve müslümanların dünyaya verebileceği çok şey
vardır.
2. İslâm dünyası neden daima zayıf, mazlum ve geri?
Gerilik ilerilik konusunu birinci soruda ele aldık.
Daima böyle olmadığını da kısaca açıklamış olduk.
Müslümanların 18. yüzyıldan itibaren zayıf düşmesi, daha önce kendileriyle
mukâyese edildiğinde daha güçlü olduğu sabit olan ülkelerin, büyük bir dönüşüm
sonunda hızla ilerlemeleri/değişmeleri karşısında bu hıza ayak uyduramamasından
ileri gelmiştir. Müslümanlar ileri (bilimde, ekonomide, askerlikte... daha
güçlü) olduklarında -genel çizgi olarak- zayıfları sömürmemiş, haklı olmayı
güçlü olmaya bağlamamış, mazlumların sığınağı olmuştur. Batı ise ileri/güçlü
hale geldiğinde ve gelirken gücüne dayanarak zayıfları sömürmüş, kültürleri ve
medeniyetleri tahrip etmiş, dünyanın önemli bir kısmının malı, canı,
bağımsızlığı pahasına zengin olmuş, nüfûz ve egemenliğini yaymıştır. Güçlünün
zâlim olduğu yerde ve zamanda zayıfın mazlum olması kaçınılmazdır. Batı
medeniyeti iki sosyal ve ekonomik düzen çıkartmıştır: Komünizm ve kapitalizm.
Komünizm emeğin sömürülmesini engellemek üzere yola çıkmış, sonunda onun da
patronları zayıfları sömürmüşlerdir. Kapitalizm ise komünizmi de yutarak/kendine
dönüştürerek devleşmiş, dünyanın bir yarısını "ayartılmış tüketiciler", "uygun
pazar", "ucuz üretim girdileri" halinde tutmak üzere uluslararası bir düzen, bir
politika geliştirmiştir; bu palitikanın kaçınılmaz sonucu zulümdür.
3. Mazlum ve zayıf topluluklar ne yapmalıdırlar?
Cevap:
Devletler kendi halklarının hâkimleri, dünya kapitalizminin hâdimleridir. Ulus
devletler ve devletçiklerden ezilen ve sömürülenlerin bir imdad beklemeleri
boşunadır. Halklar/uluslar/milletler hem kendi kültür ve medeniyetlerini hem de
çıkarlarını koruyabilmek, ezilmek ve sömürülmekten kurtulmak; hâsılı kâğıt
üzerinde oldukça çekici gözüken insan haklarını, bütün insanlar namına
gerçekleştirmek, hayata geçirmek için muhâlif sivil çaba göstermek
durumundadırlar. Sivil çaba sivil örgütlenme ile olur, "Allah'ın desteği toplu
çalışanlarladır". Ulusaşırı sermayenin medya yoluyla sivil toplum örgütlerinin
işleyiş ve etkisini azaltmaya, hattâ ortadan kaldırmaya çalıştığı bilinmektedir.
Müslümanların buna karşı "cemâatleşme" gibi bir imkân ve avantajları vardır.
İslâm'ı öğrenme ve İslâmî hayatı paylaşma amacıyla birkaç kişi bir araya gelince
cemâat oluşur. Câmî cemâatlerini de, "otobüs yolculuğunda bir araya gelen,
yolculuk (namaz) bitince dağılan bir topluluk" halinden, yukarıde işaret edilen
cemâat haline dönüştürmek gerekir; bu takdirde câmî cemâatleri de önemli ölçüde
sivil toplum örgütü işlevini görürler. Sivil toplum hak arama, hakkı koruma,
toplumun taleplerini siyasete yansıtma, devleti hâkim olmaktan çıkarıp hâdim
kılma bakımlarından çok önemli işlevler üslenebilir, üslenmelidir. Sermayenin
kârını azamî hadde ulaştırmak üzere, dünyayı hükmü altına alması demek olan
küreselleşmeye karşı, muhâlefet de bir sivil toplum hareketidir ve bütün
mazlumlar bu hareketi desteklemelidirler. Sivil toplum eğitimi sivilleştirmeli,
kendi insanını ve münevverlerini yetiştirmeli, bu münevverlerin rehberliğinde
daha güzel, daha insanca (bize göre bu müslümanca demektir) bir dünya hayatına
doğru ilerlemek için çalışmalıdır.
Peygamberler, Namaz, Kur'ân
İslâm'ı
Selâmün aleyküm hocam nasılsınız? İnşaallah iyisinizdir. Hocam Peygamberlerin
İSMET sıfatı hakkında bilgi verir misiniz? Biz bu sıfatı Peygamberlerin günahsız
olması olarak biliyoruz.Meselâ Kur'ân-ı kerim'de Hz. Peygamber'e (s.a.v.)
yönelik olarak "kendi günahın ve müminlerin günahı için ba_ışlanma dile" vb.
ayetler var. Bunlar ne mânâya geliyor. Hıristiyanlar bu âyetleri kendi ilk
günahlarına delîl olarak gösteriyorlar.
İkinci sorum namazlarda farzlara ilaveten kıldığımız sünnet namazlarının
dayanağı nedir? Ayrıyeten Kur'ân-ı kerim'de 5 vakit namaz yok mu? Beş vakit
namazın dayanağı nedir?
Uzun süredir gündemde olan Kur'ân İslâm'ı hakkında bilgi verirmisiniz?
C. Ünlü, Bursa
Cevap:
Önce bütün müslümanların fıtır (Ramazan) bayramlarını tebrik ediyor, hem onlar
hem de bütün insanlık için hayırlı bir geleceğin başlangıcı olmasını Mevlâ'dan
niyaz eyliyorum.
1. "İsmet" korumak demektir. Peygamberlerdeki ismet sıfatı da onların,
günahlardan korunmuş olmalarını ifade eder. Peygamberlerin vazifeleri arasında,
aldıkları vahyi muhataplarına ulaştırmak (tebliğ), uygulamaları için gerekli
tedbirleri almak ve onlara örnek olmak da vardır. Allah'ın râzı olduğu kul
örneği, günah işlemeyen, Allah'a ve insanlara karşı ödevlerini yerine getiren,
güzel ahlâkı davranışlarıyla temsil eden insandır. Eğer peygamberler günah
işleselerdi, onları örnek alan ümmet fertleri de günah işlerler, böylece din
kağıt üzerinde kalır, hattâ orada da -peygamberin günahları kurallaşacağı için-
kalmaz, bozulurdu.
Kur'ân-ı Kerim'de "kendi günahın ve müminlerin günahları için Allah'tan
bağışlamasını dile" emri olduğu gibi, onun gelmiş geçmiş günahlarının
bağışlandığı ifadesi de vardır (Fetih: 48/2). Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bir
günah işlediği görülmemiştir; şu halde onun günahlarına tevbe etmesi, günah
işletmeyen Allah'a şükretmesi demektir, Allah'ın onu günahtan koruduğunun bir
başka belgesidir. Müminlerin günahları için af istemesi ise, onlar tarafından
işlenmiş günahların bağışlanmasını dilemektir. Peygamberimiz'in müminler için
duâ etmesi, onların bağışlanmasını istemesi iki önemli kurala daha ışık
tutmaktadır: Şefâat ve duâ/ibâdet yardımı. a) Hz. Peygamber, Allah'ın kullarını
affetmesi için duâ ederek aracılık (şefâat) etmektedir. b) Onun yaptığı duânın
başkalarına faydası dokunmakta, onların Allah tarafından affedilmesi sonucunu
doğurmaktadır. Bu iki yardımın başka kullar için de sözkonusu olduğunu gösteren
delîller vardır.
2. Namazın belli vakitlerde kılınacağı, vaktinde yapılması gereken bir ibâdet
olduğu (Nisâ. 4/103) ve bu vakitlerin yaklaşık tarifleri (Hûd: 11/114; Nûr:
24/58... ) Kur'ân'da vardır. Vakitlerin başlangıç ve sonlarını detaylarıyla
belirleyen hadîsler ile Hz. Peygamber'in (s.a.v.) uzun yıllar devam eden
uygulaması konuya daha fazla açıklık ve kesinlik getirmiş, ümmet asırlar boyu
namazı beş vakit olarak belirlenen zamanlar içinde kılmışlardır. Normal hallerde
beş belli vakitte kılınan namazlar, savaş hali, baskın tehlikesi, yolculuk,
hastalık, soğuk, çamur, şiddetli yağış gibi durumlarda birleştirilerek de
kılınmış, bu da Hz. Peygamber'in (s.a.v.) uygulamasına dayalı bir ruhsat (örnek
verilen durumlarda kullanılacak bir kolaylaştırma) olarak kurallaşmıştır. Hz.
Peygamber'in (s.a.v.) bir savaşta, çarpışma devam ettiği ve namazı normal
vaktinde kılmak mümkün olmadığı için, ilk fırsatta dört vakti arka arkaya
kıldığı, kezâ yolculukta öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek
birinin vaktinde (meselâ öğle vaktinde veya ikindi vaktinde öğle ile ikindiyi)
kıldığı sağlam rivâyetlerle (hadîslerle) sabittir.
Namazların önünde ve sonunda kıldığımız sünnet namazlardan on iki rekâtını (iki
sabahın farzından önce, dört öğlenin farzından önce, iki de farzdan sonra, iki
akşamın farzından sonra, iki de yatsının farzından sonra) Peygamberimiz hayatı
boyunca devamlı kılmıştır. Bunlara kuvvetli mânâsında "müekked" sünnet denir.
Diğer sünnet namazlar da yine Peygamberimiz'in tavsiye ve teşviklerine
dayanmaktadır.
3. Kur'ân İslâm'ı yeni çıkmış (bir mânâda bid'at) bir ifadedir, adlandırmadır.
Doğrusu "hak din İslâm"dır. Hak din olan İslâm vahye dayanır. Vahiy iki
türlüdür: a) Hem sözleri hem de anlamı vahiy olan Kur'ân, b) Anlamı, içeriği
vahyedilen, söz ve uygulaması Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait olan sünnet. Beşerî,
özel, belli bir durum ve niteliğe bağlı olmayıp dîni açıklayan, uygulayan,
tamamlayan sünnet de vahye dayanır; Allah bildirmiştir veya Hz. Peygamber
(s.a.v.) uygulamış O da onaylamış, yanlış olmadığı için değiştirmemiştir. İşte
bu iki kaynağa dayanan hak din İslâm'dır; bu sebeple de "Kur'ân İslâm'ı" ifadesi
eksiktir, kaynağın birini dışarıda bırakmaktadır. Esasen Kur'ân doğru okunur ve
anlaşılırsa onda, Hz. Peygamber'in din konusundaki yetkilerinin açıkça ortaya
konduğu konusunda tereddüt gösterilemez. Kur'ân'a göre O örnektir, yolu
aydınlatan ışıktır, ona itâat Allah'a itâattir, o bir hüküm ve karar verdiğinde
kimsenin başkasını tercih hakkı yoktur, Kur'ân'ın yetkili açıklayıcısıdır.
Elçilik kavramı da Hz. Peygamber'in (s.a.v.) din konusundaki yetkisini anlamamız
için yeterli delîldir. Şöye düşünebiliriz: Bir âmir memurunun eline bir yazı
vererek yönetimindeki insanlara gönderiyor. Yazıda iki husus bulunuyor: a) Bazı
bilgiler, öğütler, emirler, yasaklar, b) Tereddüt hâsıl olursa memura sorulması
ve ona itâat edilmesi, söylediklerine uyulması, uygulamada onun örnek alınması
emri. Bu durumda memurdan yazıyı alanlar "Biz yalnızca burada yazılanlara (a
maddesine) uyarız, memurun açıklamaları, örnekliği, uygulamaları ve buyruklarına
itâat etmeyiz derlerse, yalnızca memura değil, âmire de itâat etmemiş olurlar.
Bu örnekte âmir Allah'tır, memur (elçi) Hz. Peygamberdir, muhataplar da
ümmettir, müslümanlardır. "Kur'ân İslâm"ı diyenler, Kur'ân'dan başka din kaynağı
tanımayanlar elçiye, dolayısıyla onu gönderene itâat etmemiş olurlar.
Sağlık Sigortası
Türkiye'deki sigorta mevzûâtı ve uygulaması, haram-helâl konularında hassas olan
müslümanların, sigortacı olmalarına engeldir. İslâm'a uygun sigortacılık da
mümkündür, bunun İslâm dünyasında uygulamaları da vardır, ancak Türkiye'de buna
izin verilmemiştir.
Hayat sigortası yaptırmak câiz değildir.
Bunun dışında kalan ve gerçek mânâda riske tâbî bulunan nesnelerin ve
değerlerin, (başkası olmadığı için) mevcût sigorta şirketlerine sigorta
ettirilmesi (böylece sigortacı değil, sigortalı olmak) câizdir. Sigortalı
olanlar, şirket aracılığı ile, riske karşı -akitte zikretmesler bile karşılıklı
hibe yoluyla- dayanışma yapmaktadırlar ve bu dayanışma câizdir.
Sağlık da riske tabi, bozulması muhtemel bir değerdir. Sigorta ettirilebilir.
Bunun mânâsı, bozulduğu takdirde, sigortalıların dayanışması sûretiyle hastanın
tedâvi görmesidir. Sigorta şirketi ise verdiği organizasyon vb. hizmetinin
bedelini (pirimler ve ondan sağladığı menfaatler yoluyla) almaktadır. Sigortacı
şirketin aldığı primlerin fâhiş olması veya bunları helâl olmayan yollardan
işleterek menfaat sağlaması sigortalıyı sorumlu kılmaz.