HAYATIMIZDAKİ  İSLÂM

Sorular, Cevaplar, Dergi Yazıları

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önsöz

Yeni Şafak Gazetesi'nde çıkan yazılarımı, "Laik Düzende Dini Yaşamak" adlı kitapta toplayıp yayınlamıştık; son çıkan cildi ile bu kitap üç cilde ulaşmış oldu.
Çoğu Gerçek Hayat, Eğitim Bilim dergisinde çıkan makâle şeklindeki yazılarım ile yurt içinden ve dışından gelen sorulara verdiğim cevapları da bu kitapta, "Hayatımızdaki İslâm" adıyla okuyucularımıza takdim ediyoruz.
Neden "Hayatımızdaki İslâm" dedik?
Çünkü bu yazıların çoğunun ilham kaynağı veya yazılış sebebi, gelen sorular ile bizim gözlemlerimiz ve tesbitlerimizdir; bunların da tamamı müslümanların dîni, hayatlarına uygularken karşılaştıkları sorular ve meselelerdir; hiçbiri hayali, farazî (olursa, olsa kabilinden) değildir.
"Dîni bireyin özel hayatına indirgemeyi, kamu ve toplum hayatından dışlamayı amaçlayan" laikliği ve dünyevîleştirmeyi sosyal ve siyasî programlarının omurgası yapanlar, belli bir dönemi kaplayacak dayatmalar, eğitim ve öğretim faâliyetleri sonunda İslâm'ın, toplum hayatından uzaklaşacağı ve bireyin özel alanına, özel hayatına hapsolacağı, bir sonraki aşamada da belki bir "geçmiş zaman hatırâsı" olarak kalacağı hesabını yaptılar. Bizde ve başka ülkelerde, insan ve toplum bilimlerine de aykırı olan bu hesaplar tutmadı. Pozitivist düşünce mensuplarının meşhur "üç hal, durum, aşama" teorileri de geçerliğini kaybetti. Bugün Batı'da ve Doğu'da, zengin ve yoksul ülkelerde, okumuşlar ve okumamaşlarda bilim, din, hattâ efsâne yanyana yaşıyor. Bazı zaman ve zeminlerde biri, bazılarında diğeri ön plâna çıkıyor. Sanılanın ve beklenenin aksine, madde ile uğraşan ve ancak madde dünyasının bazı bilinmeyenlerini bilinir hale getiren bilim, insanların bütün ihtiyaçlarına cevap vermiyor, boşluklar sanatla (üstelik bunun da gerçek hayattan kaçan ve uzaklaşan türleri ile), uyuşturucuyla, efsâne ve hurâfelerle, dinle dolduruluyor. Bizim dînimizin, fert ve topluluklar olarak bütün insan hayatına hitap etme özelliği, bu din temelinde oluşmuş kültür ve medeniyetimiz ve hâlâ bunlara sahip çıkan toplumumuz başka -kültür guruplarına nisbetle- dînimizi daha içten ve daha yoğun olarak yaşıyor. Kanun ve cezâi yaptırım yoluyla mecbûr edilmedikleri, hattâ önlerine engeller konduğu halde dîni, hayatlarına uyguluyor, hayatın her alanı ve ilşkisi ile ilgili sayısız sorular soruyor, fetvâlar istiyorlar. İşte bu sorular, fetvâlar, hakemlik talepleri bizim için, hayatımızdaki İslâm'ın bir aynası oluyor; oraya bakarak, kitaplarda yazanı, teorik olanı değil, hayatın hemen her alanında uygulananı ve yaşayanı görüyor, öğreniyoruz.
Kitaba olabildiği kadar bir düzen verebilmek için sorular ve cevapları makâlelerden ayırdık. Makâleleri de ibâdetten sosyal hayat ilişkilerine doğru bir sıralama içinde vermeye çalıştık.
Sorularda genellikle birden fazla ve farklı alanlara ait konu bulunduğu için, içeriği açıklayan başlıklar koymakla beraber bulma ve yararlanmayı kolaylaştırmak için bir indeks yaptık. Bu alfabetik indekse bakarak aranan konu kolayca bulunup okunabilecektir.
Gayret bizden, başarı lûtfu Allah'tandır.
Hayreddin Karaman
İstanbul, 2002

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İbâdetler
Helâller Haramlar


Türkçe Kur'ân olur mu?

Bunu, kim niçin istiyor?
Bugünlerde Kur'ân'ın ve ezanın Türkçeye çevrilmesi, ibâdetlerde Türkçe okunması konusu yeniden tartışma gündemine getirildi. Konuyu gündeme getirenler namazında niyazında olan müslümanlar değil; çünkü bunların gündeminde olan şeyleri içlerinden biri olarak biz de biliyoruz. Bizlerin talebi halkımızın dünyada başı dik olacak kadar güçlü olması, herkesin temel ihtiyaçlarının temin edilmesi, -diğerlerine olduğu gibi- müslümanca yaşamak isteyenlere de - inanma, ibâdet etme, öğrenip öğretme, işlerini ve işlemlerini müslümanca yürütme ve gerektiği kadar örgütlenme alanlarında- hürriyet verilmesidir. Ezan ve Kur'ân'ın ibâdetlerde Türkçe okunmasını isteyenler, anne ve babalarının cenazelerini câmîye getirip, müminler cenaze namazını kılarken uzaktan seyredenlerin, sonra da dua edecek ve ölümü düşünecek yerde -onlara inat olsun diye- alkış tutanların bir kısmıdır.
"Niçin istiyorlar?" sorusuna verilebilecek cevaplar arasında ikisini önemsiyorum: a) Türk müslümanlarını dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan müslümanlardan ayırmak istiyorlar. b) Kur'ân-ı Kerim ibâdetlerde asıl dilinde okunursa müslüman çocuklarının Kur'ân öğrenmeleri, bunun için hocaya gitmeleri gerekir, hoca çocuklara Kur'ân öğretirken aynı zamanda din eğitimi verir, ibâdetlerde Kur'ân'ı Türkçe okutarak din eğitimini baltalamak istiyorlar...
Kur'ân-ı Kerim bin yıl öncesinden başlayarak yüzlerce defa başka dillere çevrilmiştir. Bu çevirilerin yapılmasından maksat, Arapça bilmeyenlere İslâm'ı anlatmak ve öğretmektir. Belki başka metinleri de ama özellikle Kur'ân'ı, söz ve mânâsından hiçbir unsuru zâyî etmeden bir başka dile aktarmak mümkün değildir. Yapılan çeviriler, çevirenin anladığıdır, yorumudur; bu sebeple de onlara "meâl" denilmesi tercih edilmiştir. şu halde "yalnızca vahyedilen Arapça metin Kur'ân'dır, hiçbir çeviri Kur'ân değildir". Allah Tealâ "Kur'ân'ı Arapça olarak indirdiğini" bildirmiş (Zümer:39/289) ve namaz kılarken "Kur'ân'dan kolayımıza gelen yeri" okumamızı istemiştir (Müzzemmil:73/20), Hz. Peygamber (s.a.v.) de " Kitab'ın Fatiha'sı okunmadan namaz olmaz" buyurumuştur. Bu bilgi ve emirler yanyana getirildiğinde çıkan sonuç şudur: a)Kur'ân Arapçadır. b) Namazda, Arapça olan bu Kur'ândan bir parça okunacaktır. c) Tercüme ve meâl Kur'ân değildir, Arapça okumayı öğrenmiş birisi namazda, başka dilden Kur'ân okuyamaz. d) Bir kimse yeni müslüman olur veya gayret etse bile Arapçaya dili dönmezse, geçici olarak, Arapçadan ezberleyip okur hale gelinceye kadar başka dilden mânâsını okuyabilir.
Anlamak, bilmek, inanmak ve yapmak için bir metni okuyan onun mânâsını anlamak mecbûriyetindedir; bunlar anlamadan olmaz. şiar, şuur, duygu sözkonusu olduğunda anlama şartı ortadan kalkar. Ezan İslâm ümmetinin şiarıdır; işaret ve sembolüdür. Nerede çan çalsa hristiyanlık ve nerede ezan okunsa müslümanlık akla gelir. şiarlar değiştirilemez, değiştirme ümmetin bütünlüğünü bozar. Ayrıca ezan beşerî bir metin de değildir, birden fazla sahâbiye rüyalarında ilham, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından da tasdik ve tatbik edilmiştir. Namaz bir şuur, huzur, huşû, duygu hâsılı ibâdet halidir; bu halde anlamak ikinci plânda kalır, buna ihtiyaç duyulmaz. İhtiyaç duyanlar ayrıca mânâsını öğrenirler ve meselâ Fâtiha'yı asıl metninden okurken Allah Tealâ'nın bu sûrede ne dediğini de bilip düşünebilirler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Kur'ân'ın ibâdetlerde Türkçe okutulmasına teşebbüs edilmiş, fakat daha başlamadan vazgeçilmiştir. Ezan da 1932 yılında Türkçeye çevrilerek cebren Türkçe okutulmaya başlanmış, müslüman halkın gösterdiği tepki ve aslına dönme konusundaki ısrarlı talep üzerine, 1950 den sonra, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) okuduğu ve öğrettiği metne dönülmüştür. Denenmişi tekrar denemek ahmaklıktır.
Laik ve demokrat geçinenler şunu bilmelidirler ki, ezan ve Kur'ân'ın ibâdette Türkçe okunması için yapılacak baskılar, zorlamalar ve dayatmalar, çağdaş insanî değerlere de aykırıdır.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fıkıh'ta Türkçe İbâdet
Hayat pahalılığı gibi yetmiş milyon insanımızın tamamını ilgilendiren âcil problemler var, sosyal güvenlik ve sağlık gibi nüfusun önemli bir kısmını ilgilendiren meseleler var, ülkemizin varlık ve bekâsına yönelik dış tehditler var; şu memleketi yönetsinler diye seçilmiş bir kısım adamlar ile onların emrinde çalışsınlar diye tâyin edilmiş bazı bürokratlar, bu önemli ve hayatî meseleri bir tarafa bırakmışlar bir kaşık suda fırtına koparmakla meşgûller, ideolojik ve siyasî tartışmalarla günlerini geçiriyorlar, üstlerine vazife olmayan şeyler ile iştigal ediyorlar. Türkçe ibâdet de bunlardan biri. Laik bir ülkede ibâdetin dili yalnızca inananları ve ibâdet edenleri ilgilendirir, dileyen ibâdet eder ve istediği şekilde bu vazifesini yerine getirir, isteyen inanmaz veya ibâdet etmez; başkasının buna karışma hakkı yoktur. Bizde ise bir kısım memurlar ve yöneticiler işi gücü bırakmışlar müslümanların ezanları ve namazları ile uğraşıyorlar, garipliklerde rekor kırmak için yarışıyorlar. Kulağımıza gelen haberlere göre din ilimleri ile meşgûl olan bazı zevâtı da sıkıştırmaya başlamışlar, onlardan fetvâ almaya teşebbüs etmişler. Bu sebeple meselenin genel durumunu daha önceki bir yazımızda açıklamıştık, bu yazıda da Fıkıh'ta ibâdet dili konusunu ele almak istiyoruz.
Konunun müctehid imamlar (mezheb imamları) zamanında ele alındığı anlaşılmaktadır. Muhtemelen Arap olmayan müslümanlardan bazılarının (ilk olarak İranlı bazı müslümanların) Arapça okumayı öğreninceye kadar namazda Fâtiha'yı kendi dillerinde okuma uygulamaları (Serahsî, Mebsut, I,37) sonradan fıkıhçıların gündemine girmiş ve tartışma konusu edinilmiştir. İslâm müctehidleri ve bu arada meşhur dört fıkıh mezhebinin imamları arasında -Ebu-Hanîfe hariç- namazda Kur'ân'ın başka bir dilden okunmasını câiz gören bir âlim yoktur. Cevaz verilen husus, Arapça okumayı öğreninceye kadar -geçici olarak- kendi dilinde okumasıdır. İmam Şaf'î bunu da câiz görmemiş, namazını okumadan kılar demiştir. Ebu-Hanife'ye gelince, Hanefî fıkıh kitaplarına göre o da, önce namazda başka dilden Kur'ân okumayı câiz görmüş, sonra bu ictihadından geri dönerek (İbnu'l-Humam, Feth,I, 201) diğer müctehidlere katılmıştır; mezhebde geçerli ve fetvâya dayanak olan hüküm budur. İmam'ın önceki ictihadı da mutlak olmayıp şöyle bir şarta bağlı idi :" Okuyan, okuduğu dildeki sözlerin kesin olarak Kur'ân âyetinin mânâsını ihtivâ ettiğini biliyorsa namazı sahîh olur, aksi halde (tefsirini okursa) sahîh olmaz; çünkü tefsirin (ve tefsirî tercümenin) mânâyı eksiksiz aktardığı kesin değildir." (Serahsî, 37). Ebu-Hanife'nin ictihadından dönmeden önceki şartını, ictihadından döndüğüne dair rivâyeti ve bu rivâyetin mezhebce benimsenmiş bulunduğunu göz önüne aldığımızda ona (Ebu-Hanife'ye) dayanarak da böyle bir fetvâ vermenin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır.
İktidarlar ve makamlar emanettir, onların sahibi millettir, milletin sesine kulak vermeyenler, millî menfaati ön plânda tutmayanlar emanete hiyanet etmiş olurlar, hainlerin akibeti ise dünyada ve ukbâda rezil ve perişan olmaktır.
Konu eskiden tartışılmış ve uygulama birliği sağlanmıştır:
Namazda farz olan kırâatin (Kur'ân'dan yeteri kadar okumanın) hangi dilden olacağı konusu daha çok fıkıh usûlü kitaplarının "Kur'ân'ın tarifi" bahsinde ele alınmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in yalnızca mânâsının ilâhî ve kutsal ve eşsiz (mu'ciz) olmayıp lâfzının da aynı niteliği taşıdığı konusunda ittifak vardır. Namazda Kur'ân okunmasının farz olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de "namazda Kur'ân okunması emredilmiş" (Müzzemmil: 73/20), Kur'ân'ın Arapça olduğu da bildirilmiştir (Yusuf: 12/2; Şu'arâ: 26/195). Bu iki emir yanyana getirildiği zaman çıkacak sonuç "namazda Kur'ân'ın vahyedildiği dilde okunmasının farz olduğu"dur. Peygamberimiz de (s.a.v.) "Fâtihasız namaz olmaz" buyurmuştur. Tercüme metnin aynı olmadığına göre Fâtiha'nın tercümesini okuyan Fatiha'yı okumuş sayılmaz.
Bu delîllere dayanan bütün müctehidler, Arapça okuyabilen bir kimse için namazda başka bir dilden kırâatin câiz ve geçerli olmadığında birleşmişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ise sonradan vazgeçtiği (rucû ettiği) rivâyet edilen bir ictihadında " Arapçayı okuyabilen bir kimse bile namazında Kur'ân'ı kendi dilinde okursa namazı geçerli olur" demiştir. Ebû Hanîfe'nin bu ictihadının neye dayandığı, delîlinin ne olduğu kendisi tarafından açıklanmış değildir. Onun namına açıklama yapan bazı fıkıhçıların ileri sürdükleri delîller ise zayıf bulunmuştur. Hanefî mezhebi Ebû Hanîfe'nin değil, Ebû Yûsuf ve Muhammed gibi diğer Hanefî müctehidlerin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadını benimsemiş, bu mezhepte fetvâ buna göre verilmiş, bu hükümde kendi başına namaz kılan ile imam olan ve cemâatle kılan arasında bir fark gözetilmemiştir.
Namazda kırâat meselesinin fıkıhtaki hükmü bundan ibarettir. Dinî ve ilmî olmaktan ziyade siyasî, ideolojik ve pragmatik sebepler ve saikler yüzünden namazda kırâatin Türkçe olmasını savunan bazı ilâhiyatçılar, fıkıhta kırâat konusunu açıklarken kasten bazı saptırmalar ve hîleler yapmaktadırlar. Bunların, bizim dikkâtimize çarpan önemlilerini - işin doğrusuna işaret ederek- sıralamak gerekirse:
1. Ebû Hanîfe'nin "başka dilde kırâati câiz görme" ictihadından rucû ettiği yalnızca Nûh b. Meryem tarafından rivâyet edilmiş değildir. Meselâ Ebû Yusûf'ün öğrencilerinden Ali b. el-Ca'd de bunu rivâyet etmiştir Kurtubî, Tefsir, 16/149; Zemahşerî, 4/434). Yalnızca Nuh b. Meryem'i zikredip onun mûteber bir nakilci olmadığını isbatta hîle vardır.
2. Serahsî Mebsut isimli eserinde Ebû Hanîfe'nin ictihadını naklettikten sonra İmamın bunu mekruh gördüğünü de kaydetmiştir. Bunu nakletmemek, gizlemek dürüstlüğe aykırıdır. Aynı eserde Selman el-Fârisî'nin Fâtiha'yı Farsça'ya tercüme ettiği, Acemlerin, dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar namazlarında bu tercümeyi okudukları kaydedilmiştir. Bu ifade içinde geçen "dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar" kısmını halktan saklamak ilim ahlâkına sığmamaktadır. Arapça okumaya dili dönmeyenlerin, alışıncaya kadar başka dilde okuyabilecekleri hükmü zaten birçok müctehid tarafından benimsenmiştir. Serahsî fıkıh usûlü ilim dalında yazdığı Usûl'ünde de bu konuyu ele almış, özetle şu değerlendirmeyi yapmıştır: Kur'ân-ı Kerim'in lâfzı da mânâsı da eşsizdir (mu'cizdir, mu'cizedir), benzeri yapılamaz; bu konuda Hanefî imamların (Ebû Hanîfe, Ebû Yusûf ve Muhammed'in) ittifakları vardır. Namazda okuma konusuna gelince, iki öğrenci imlama göre iki unsurun da (hem lâfzın -ki bu Arapça'dır- hem de mânânın) kırâatte bulunması gerekir. Tercümeden okunduğunda yalnızca mânâ (unsurlardan biri) bulunabilir, bu ise -Arapça okuyabilenler için- yeterli olmaz. Hocalarına göre ise her iki unsur da kutsal ve eşsizdir, ancak biri (yalnızca mânâ) bulunduğunda namaz için yeterli olur; fakat Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine ve asırların uygulamasına aykırı olduğu için tercümeden okumak mekruh olur (II,282).
Serahsî Mebsut'ta Ebû Hanîfe'nin rucû ettiğine temas etmemiştir, fakat el-Mahît ve el-Câmi'u's-sağîr şerhinde rucû ettiği rivâyetine yer vermiştir (M. Sabrî, Mese'eletü-Tercemeti'l-Kur'ân, s. 29).
Serahsî'nin naklettiği Hz. Selman olayı, Peygamberimizin (s.a.v.) hayatında ve O'nun izni ile cereyan etmiş olamaz; çünkü "Acemler Selman'a yazarak istediler, o da tercüme edip gönderdi..." deniyor. Acemlerin İslâm'a girmeleri Hz. Peygamber'in (s.a.v.) irtihalinden sonra vukûbulmuştur.
3. el-Ensârî'nin "Müselemmü's-sübût isimli Usûl kitabı üzerine yazdığı "Fevâtihu'r-rahamût" adını taşıyan şerhinde, Hasenü'l-Basrî'nin dostu Habîb el-Acemî isimli İslâm büyüğünün, Arapça'ya dili yatmadığı, Arapça okuyamadığı için farz olan kırâati Farça okuduğu kaydedilmiştir. Bu ifadeyi nakleden bazı ilâhiyatçıların "Arapça'ya dili dönmediği için" kısmını atlamaları, hîleli bir "uzun atlama"dır.
Fıkıh kitaplarında aradıklarını bulamadıkları için tarih ve seyahatnâme kitaplarına başvuran bazı ilâhiyatçılar buralardan , "tarihte, bazı bölgelerde, Kur'ân'ın namazda tercümesinden okunduğuna dair" bilgiler nakletmekte ve tezlerine bunu delîl kılmaktadırlar. Halbuki sahîh ibâdet konusunda, sahâbe devri sonrasına ait uygulamalar delîl olmaz. Ayrıca bu uygulamanın, "Arapça'ya dilleri dönmediği için ve geçici olması" ihtimâli daima mevcûttur.
4. Meşhur tefsirci Zemahşerî, Ebû Hanîfe'nin câiz görmesi konusuna şu önemli açıklamayı getirmiştir: Ona göre bunun câiz olması, Arapça lâfzın ihtivâ ettiği mânânın tam olarak başka dile aktarılmış olması şartına bağlıdır. Kendisi Farsça'yı bilmediği için bunun olabileceği varsayımına dayalı bir fetvâ vermiştir; biz biliyoruz ki bu mümkün değildir; şu halde onun "câiz" demesi, "câiz değil" demesine eşittir, bu mânâya gelmektedir (Dühân: 44/43. âyetin tefsiri).
İşlerine gelmediği zaman fıkıh kitapları ve sahîh mezhep fetvâları bir yana sahîh hadîsleri bile kâle almayan, mûteber saymayan kimselerin, dinî olmayan sebepler ve saiklerle karara ve hükme vardıkları bir konuyu isbat için fıkha dönmeleri, mezhepte terkedilmiş bir ictihada sarılmaları, sıhhatini ve detaylarını kontrol mümkün olmayan tarihî rivâyet ve uygulamaları delîl göstermeleri ibret alınacak davranış örnekleridir.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkçe Ezan
Ezan Türkçe veya başka bir dilden okunamaz; çünkü o, Evrensel İslâm'ın şiarıdır
İslâm evrensel bir dindir:
Kur'ân-ı Kerim Son Peygamber'i (s.a.v.), "Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusu" olarak takdim etmektedir (Ahzâb: 33/40). İlâhî Kitaba göre O "âlemlere rahmettir" (Enbiyâ:21/107), "Bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir" (Sebe' :34/28). Bu âyetlerin ilk muhatabı olan Hâtemu'l-enbiyâ Efendimiz (s.a.v.) vazifesinin şuuru içinde hareket ederek İslâm davetini Araplara ve Arap Yarımadası'na mahsus (özgü) kılmamış, dîni bu dar çerçeve içinde tebliğ etmekle yetinmemiş, İran, Habeşistan, Bizans, Mısır gibi o çağın dünyasının bilinen kültür ve medeniyet merkezlerine mektuplar ve temsilciler göndererek farklı din, renk, dil ve coğrafyadan olan insanları İslâm'a çağırmıştır. Kendisi bu fânî dünyadan ayrıldıktan sonra samîmî ve sadık mensupları dünyanın dört bir yanına yayılarak İslâm'ı tebliğ etmişler, Çin'den İspanya'ya kadar büyük bir cofrafya üzerinde İslâm'ın tanınmasını, benimsenmesini ve yayılmasını sağlamışlardır.
Bu apaçık âyetlere ve tarihî gerçeklere rağmen, önündeki ağacı görüp koca ormanı göremeyen zihin miyopları gibi " Sen ancak uyarıcısın ve her bir kavmin de bir yol göstericisi (rehberi) vardır" (Ra'd: 13/7) meâlindeki âyete takılarak Peygamberimiz'in (s.a.v.) elçiliğini ve İslâm'ın kapsamını daraltmaya, Araplara özgü kılmaya yeltenenler büyük bir gaflet ve yanılgı içindedirler. Peygamberimiz'in (s.a.v.) Kur'ân'da sayılan vasıfları ve özellikleri âyetlerin bağlamlarına, işlenen konulara uygun olarak serpiştirilmiştir. "Uyarıcılık" vasfının zikredildiği âyet, âhireti inkâr eden ve Peygamber'e Rabbinden, kendilerini inandıracak bir mûcizenin gelmesini isteyen kâfirlere cevap olarak gönderilen âyetler arasında indirilmiştir. Bu âyetler bağlamının ifade ettiği mânâ şudur: "Peygamber insanları hidâyete getiremez, onun vazifesi tebliğ etmek ve uyarmaktır, bu kavme olduğu gibi bundan önceki kavimlere de hidâyet rehberleri, yol göstericiler gönderilmiştir. İnsanlar hür irâdeleriyle o hidâyet rehberlerine uyarlarsa doğru yolu bulurlar, uymazlarsa doğru yoldan sapmış olurlar". Şu halde Son Peygamber'in (s.a.v.) gönderildiği kavme bir uyarıcı, bir de hidâyet rehberi gönderilmiştir. Bu kavim/kavimler İslâm'ın ilk muhatapları olmaları itibariyle Araplar'dır, İslâm'ın evrenselliği itibariyle de mîlâdi 610 yılından itibaren bütün dünya insanlığıdır. Gönderilen uyarıcı Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğuna göre hidâyete götüren, rehber olan (hâdî) kimdir veya nedir? Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce âyette bu sorunun cevabı şöyle verilmiştir: "Hâdî Allah'tır, insanları -irâdelerini değerlendirerek- saptıran veya doğru yola kavuşturan O'dur, O istemedikçe -peygamberler dahil- hiçbir kimse bir başkasını doğru yola getiremez, iman etmesini sağlayamaz. Allah Teâlâ'nın yol göstericiliği ve hidâyet rehberliği, peygamberleriyle gönderdiği kitaplar vâsıtasıyle olmaktadır. O'nun bütün kitapları doğru yolun rehberleridir (hüdâ, hâdî), doğru yolun adı İslâm'dır, bütün peygamberler kavimlere (Allah'ın kullarına) onu tebliğ etmişler, hayatını ona göre yaşayanları müjdelemişler, sapanları ise uyarmışlardır. Hâtemu'l-enbiya da (s.a.v.) aynı hidâyetin temsilci ve tebliğcisidir (En'âm: 6/84-90). Kendisi örnektir, uyarıcıdır, müjdeleyicidir, hidâyetin şahididir, dâvetçisidir, insanlığın ufkunu aydınlatan ve açan ışıktır; onunla gönderilen rehber ( hâdî ve hüdâ) Kur'ân'dır, muhatabı da bir kavim değil, bütün insanlıktır. Son Peygamber (s.a.v.) den sonra ulusal veya evrensel bir peygamber daha gelmeyecektir; hangi sosyal ve siyasî ölçütlere göre bölünürlerse bölünsünler bütün insanlığın son peygamberi, "öncekilerin getirdikileri dinlerin özünü tasdik ve teyit eden" Muhammed Mustafâ'dır (s.a.v.).

Evrensel İslâm'ın Mensupları:
Evrensel bir din olan İslâm'ın mensuplarına Arapça'da "müslim" denir, bu kelime Türkçemize "müslüman" olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir; bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı "İslâm Ümmeti"tir. İslâm ümmetini (müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere, belliklere "şi'âr, çoğulu: şe'âir" denir. Müslümanları birbirine bağlayan ve guruplara göre farklı olan tabîî, sosyal, siyasî, coğrafî... bağlar vardır. Bu bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm'a aykırı olmadıkça meşrûdur, çoğu teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları destekleyen, kontrol eden ve aşan bağ "dindaşlık bağıdır", müslüman kimliğinin temsil ettiği ilişkidir. Kur'ân'a göre bu ilişkiyi ifade eden ve yönlendiren temel kavramlar "kardeşlik, velâyet (birbirinin velîsi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak), yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah'ın ipine sarılmadır". Müslümanlar bu kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren kurallar haline getirmedikçe ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm Medeniyetini dünyaya takdim edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Araba, ne Aceme, ne Türk'e, ne de başka bir kavme aittir; o, bütün müslüman kavimlerin ortaklaşa oluşturdukları ve katkı sağladıkları "müslümanlar medeniyeti" veya "İslâm Medeniyetidir".

İslâm'ın Şiarları:
Yukarıda tanımı geçen şiarlar, müslüman kavimlerden, uluslardan, guruplardan birine veya birkaçına değil, bütün müslümanlara (ümmete) ait şiarlardır; semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık sembollerine benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC. kelimesi veya ay-yıldız işareti görüldüğünde onun Türk ve TC. vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede, gurupta, kurumda, yerleşim bölgesinde... İslâmî şiarlar görüldüğünde veya işitildiğinde de o kimisenin, o şeyin ve orasının müslüman olduğu, İslâm'a ait bulunduğu anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar zikredilmektedir: Besmele, selâm, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble, cemâatle namaz, cum'a namazı, câmî, minare, Kur'ân, Hac ibâdeti, Peygamber (s.a.v.) in sünneti.

Şiarların Korunması:
Kur'ân-ı Kerim'de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara:2/158; Mâide: 5/2; Hac: 22/32,36). Fıkıh ve Siyaset-i şer'iyye kitaplarında, ezan, cemâatle namaz gibi şiar-ibâdetleri toptan terkeden bölgelerin, cebrî tedbirlerle uygulamaya zorlanabileceklerinden bahsedilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) , içlerinde müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen bir bölgeye (dâru'l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa oraya baskın yapılmazdı, duyulmaz ise orada oturanların müslüman olmadıklarına hükmedilir ve buna göre davranılırdı. (Buhari, Ezan, 6). Bu tarihi vâkıa da meselâ ezanın İslâmî sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.
İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, guruba) mahsus olmadığı, bütün müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir gurubun malı olmuş olur, şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş olmaz.

Şiar olarak ezan-ı Muhammedî
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye hicret ettikten sonra müslümanlar rahatlık içinde cemâatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç üzerine müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usûl arandı, Yahudiler gibi boru çalma, hristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar Peygamberimizin (s.a.v.) içine sinmedi. Sahâbe'den Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında iki parça yeşil elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat "Sana bundan daha hayırlı bir yol göstereyim" dedi ve bugüne kadar okuyageldiğimiz ezanı Abdullah'a öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz Resûlullah'a (s.a.v.) koştu, gördüklerini anlattı, O da "Bu gördüğün Allah'ın izniyle hak olan bir rüyadır" buyurdu, sesi daha gür olduğu için Bilâl'e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilal'e öğretti, Bilâl uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer, bir yandan elbisesini giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî, Neylü'levtâr, II,37 vd.Tirmizî'den naklen). Peygamberimizin (s.a.v.) müezzinlerinden Ebû-Mahzûre de bu ezanı, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bizzat kendisine öğrettiğini ifade etmiştir (Müslim, Salât, 6).
Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahîh hadîsler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) bunun ilâhî bir yoldan geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilâl'e okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu ezanı öğretmiştir. Şu halde ezân-ı Muhammedî İslâm'dan önce Arapların bildiği bir usûl ve metin değildir, İslâm'dan sonra bulunup uygulanmıştır, kaynağı da ilâhîdir, nebevîdir ( ilham edilmiş, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından da benimsenmiştir). İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan onbeş asırdır bütün İslâm aleminde "aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde" okunmuş, dili ve kavmiyeti ne olursa olsun bütün müslümanlar onu duyduklarında ezan olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı almışlardır. Ezanın dili değiştirilecek olursa onun şiar olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan çıkar, sünnete aykırı "ulusal ezan" olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak câiz değildir. Bazı fıkıh kitaplarında bulunan "Başka dilde okunan ezanın ezan olduğu anlaşılırsa okunan yeterli olur" cümlesi "başka dilde ezan okumanın câiz ve sünnete uygun olduğunu" ifade etmez, "böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş olur, tekrar okunması gerekmez" mânâsına gelir. Geçen haftanın yazısında Ebû Hanîfe'nin de, "Kur'ân'ı namazda -dili yatmayanların- başka dilden okumaları câiz olsa bile sünnete aykırı olduğu için mekruhtur" dediğini nakletmiştik. Ana dili ne olursa olsun bütün müslümanlar 15 asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta, minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ'ya dua ve niyaz etmektedirler.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ramazan (1)
Soru: Ramazan ayı nasıl başlar? Ramazan hilâli nasıl gözlenir, nasıl tesbit edilir?

Cevap: Rasathaneler yok iken, gözleme araçları gelişmemiş iken Ramazan hilâli, hem hasbi ve fahri olarak (Allah rızâsı için) bu işi üstlenen kimseler tarafından hem de devletin (vali veya kadının) bu işe memur ettiği kişiler tarafından gözlenirdi. Şaban ayının 29. günü akşamı uygun bir yerden batı ufkuna bakılırdı. Güneş batınca yeni ay hilâl şeklinde görülürse ertesi günün Ramazan ayının başlangıcı olduğu anlaşılır ve uygun şekilde duyurulurdu.
Hattâ bazı zaman ve mekânlarda bir borç dâvâsı zımnında mahkeme, şâhitleri dinleyerek Ramazan ayının girdiğine hüküm verirdi. Hilâl, Şaban ayının otuzuncu günü akşamı da, hava bulutlu olduğu için görülmez ise ertesi günün Ramazanın başlangıcı olduğu -bu defa hesap yoluyla- ilân edilirdi; burada hesaptan maksadımız, bir önceki ayın günlerinin sayılması ve otuz günün dolmuş bulunduğunun tesbit edilmesidir. Bu usûl Hz. Peygamberin (s.a.v) konu ile ilgili hadîsine dayanmaktadır.
Günümüzde hem rasat aletleri hem de hesaplama usûlü gelişmiştir. 1978 yılında İstanbul'da yapılan, uluslararası ilmî toplantıda tesbit edilen kriterlere göre ilgili kuruluşlar gözlem yaptırmakta, "hilâlin, insanların yaşadığı herhangi bir yerden görülebilirliği" esasına dayalı olarak Ramazan ayının girişi hesaplanarak tesbit edilmekte, ayrıca gözlem ile de hesap desteklenmektedir. Türkiye'de, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın veya vakfının yayınladığı takvim, yukarıda açıklanan esaslara göre yapılmaktadır ve buna uymak gerekir.

Ramazan (2)
Soru: Bir günlük orucun nasıl tutulması gerektiğini kısaca anlatır mısınız?

Cevap: Oruç bir egzersiz, bir perhiz değildir; oruç önemli bir ibâdettir. İbâdet Allah için yapılır, onun faydaları varsa da bu faydalar değil, Allah rızâsı amaçlanır. Ramazan yaklaşınca mümin, başı rahmet, ortası bağışlanma, sonu âhiret cezâsından kurtulma vesîlesi olan önemli bir aya girmekte olduğunu, bu fırsatı lâyıkıyla değerlendirmesi gerektiğini düşünmeye başlamalıdır.
Ramazanın gecesi ve gündüzü çeşitli ibâdetlerle dolu bulunduğundan mümin, bu ibâdetler sâyesinde bir ay, keyfiyetsiz olarak (nasıllık, nicelik düşünülmeksizin) Allah ile beraberlik şuuru içinde olmaya, huzur maallahı yaşamaya çalışmalıdır.
Mümkün ise tan yeri ağarmadan sahura kalkılır, Allah ne verdiyse helâlinden yenilir, içilir, ağız yıkanır, oruca "Allah'ım rızân için yarın oruç tutmaya niyet ettim" diyerek veya bu cümle zihinden geçirilerek niyet edilir. Oruç günü yasak olan şey, yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmaktır. Bu yasağa, niyetle ve ibâdet şuuru içinde riâyet edilir. Akşam olup da güneş batınca helâl bir yiyecek veya içecek ile oruç açılır; yani iftar yapılır.
İftarın geciktirilmemesi matlûptur. İftardan önce şöyle bir dua okunması uygundur: "Allahım senin için oruç tuttum, sana iman ettim, sana güvendim ve dayandım, senin lûtfettiğin rızık ile orucumu açıyorum, geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla Rabbim!"

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ramazan (3)
Sahur ve İmsak
Sahur Ramazan gecesinde, oruç tutmak niyetiyle kalkıp yenilen ve içilen şeylerdir; bu maksatla kalkmaya, yiyip içmeye de sahur denilmektedir. Hadîs'te "Sahura kalkın, çünkü onda bereket vardır" buyurulmuştur. İmsak ise yiyip içmeye son vermek, oruca fiilen başlamaktır.
Sahurun başlangıcı, iftar yemeğinden sonra kişinin yeniden yiyip içecek hale gelmesi ile gerçekleşir, bunun için belli bir saat yoktur; ancak tutulacak oruca medar olsun, oruçlunun açlık ve susuzluk çekeceği zaman asgarîye insin diye sahurun mümkün olduğu kadar geciktirilmesi, iftarın ise vakit girer girmez yapılması tavsiye edilmiştir. Sahurun son vakti tan yerinin ağarmaya başlamasıdır ki buna eski dilimizde "fecr-i sâdık" denilmektedir. Sahur bitince başlayan zaman imsaktır, şu halde sahurun bittiği zaman aynı zamanda imsakın gerçekleştiği, devreye girdiği zaman olmaktadır.
Allah Teâlâ kitabında, "Tan yeri ağarması sebebiyle tarafınızdan siyah ip beyaz ipten iyice ayırt edilinceye kadar yiyin ve için..." (Bakara: 2/187) buyurmaktadır. Burada geçen siyah ipten gecenin karanlığı, beyaz ipten de, doğu ufku boyunca önce beyaz bir ip gibi başlayan, sonra kalınlaşarak yayılan tan ışığı kastedilmiştir. Günümüzde tan olayının başlaması; yani sahurun sona erme ve imsakın başlama vakti hesapla daha önceden belirlenmekte, takvimlere yazılmaktadır. Eskiden ise bu da gözlenerek, doğu ufkuna bakılarak tesbit edilirdi. İlgili âyet "iyice ayırt edilinceye kadar" diyor; bu da ya şüphesiz olarak tan olayının başlamasını veya siyahın beyazdan şüphesiz olarak ayırt edilmesini ifade eder. Hesaplamada imsaki dakika olarak ifade etmek mümkündür, fakat asırlarca süren gözle tesbitte belli bir dakika değil, doğu ufkunda ağarmanın açıkça görülmesi esas alınmıştır. Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür: Normal hallerde takvimde yazılı saat ve dakikaya uyulmalıdır. Geç uyanma gibi hallerde ise daha beş on dakika yemek ve içmek mümkündür.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Teravih Namazı
Terâvîh kelimesinin sözlük mânâsı "dinlenmeler"dir. Bu isimle kılınan namazın her dört rekâtından sonra Kâbe'yi tavaf ederek, tesbih çekerek, salavât okuyarak namaza ara verildiği ve bir mânâda dinlenme yapıldığı için ona "terâvîh" denilmiştir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu namazı kılarlardı, ümmetini de "Kim Ramazan gecesini, imanı gereği ve Allah rızâsı için bu namazla ihyâ ederse onun geçmiş gelecek günahları bağışlanır" buyurarak teşvik etmişlerdir. Kendileri bu namazı önce Mescid'de kılmaya başlamış, cemâati de kendisine uymuşlardı. Bu iki gece böyle kılındı, üçüncü gece yine cemâat toplanıp O'nu beklediler, fakat Mescid'e gelmedi, odasında kıldı. Ertesi gün de "Toplanıp beni beklediğinizi biliyorum, devam edersek farz olabilir diye gelmedim" dedi.
Teravih namazının vakti, yatsının farzından sonra ve vitir namazından öncedir. Vitir namazının da gecenin geç vaktinde, müminin yatmadan önce kılacağı son namaz olması tavsiye edildiğine göre, teravihin vakti yatsıdan sonra başlamakta, imsak vaktine kadar devam etmektedir. Bu namaz hem kadınlar hem de erkekler için sünnettir. Tek başına kılmak da câiz olmakla beraber daha iyi ve ecirli olanı mescid'de, cemâatle kılmaktır.
Sahâbe başlangıçta bu namazı, Peygamberimizin (s.a.v.) uygulamasına bakarak sekiz rekât olarak kılmışlardır. Bu sekiz rekâtta kıyamları çok uzun tutmuşlar ve sayfalarca Kur'ân okumuşlardır. Giderek bu uygulama insanlara zor gelince rekât sayısını arttırmış, okumayı azaltmışlardır. Böylece bazı tesbitlere göre bu namaz otuz altı rekâta kadar çıkarılmıştır. Hanefîlerin uygulama ve tercihleri yirmi rekâttır. Bunun da sekiz rekâtı sünnet, geri kalan oniki rekât ise müstehabdır. "Müstehab", Peygamberimizin yaptığı değil, tavsiye ettiği veya yaptıklarına bakılarak yapılmasının iyi ve ecirli olacağı düşünülen ibâdettir.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ramazan Bağışlanma Ayıdır
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetini sevdiği, onların sonunda cennet ve cemâl ile müşerref olabilecek bir hayat sürmelerini istediği için bu fırsatı bahşeden davranışları ve ibâdetleri teşvik etmiştir. Bu cümleden olarak Ramazan ayının orucu ve teravihi ile ilgili, insanı heyecanlandıran ve heveslendiren güzel sözleri vardır. Bunlardan birinde "İnancının gereği olarak ve Allah rızâsı için Ramazan ayını oruç tutarak geçiren kulun Allah, geçmiş günahlarını bağışlar" buyurmuşlardır. Bu hadîs sahîh kaynaklarda yer almıştır, bu sebeple uydurma demek mümkün değildir. Öte yandan Kur'ân'da ve hadîslerde, işlenen günahlarla ve bunların getireceği sonuçlarla ilgili açıklamalar yapılmıştır. Meselâ haksız yere bir mümini öldürmenin âhirete ait cezâsının uzun müddet yanmak üzere cehenneme girmek olduğu bildirilmiştir (Nisâ: 4/93). Dünyadaki cezâsının da kısas olduğu malûmdur. Böyle bir günahı işledikten sonra katilin, bir ay oruç tutarak hem dünya hem de âhiret cezâsından kurtulacağı düşünülemez. Böyle hadîsleri yorumlarken ilgili âyet ve hadîslerin tamamını bir arada değerlendirmek gerekir. Bu değerlendirmeyi yapan âlimler, Peygamberimizin (s.a.v.) maksadının bütün günahlar olmayıp "küçük günahlar" olduğunu ifade etmişlerdir. İnsan günde yüzlerce küçük günah işlemektedir, bunlar da çoğalınca büyük günah kadar kötü sonuçlar doğuracaktır. Mümin yılda bir ay oruç tutarak (başka hadîslere göre Cuma namazı kılarak, kadir gecesini ihyâ ederek, umre yaparak, abdest alarak...) birikmiş küçük günahlarının affedilmesini sağlayabiliyorsa bu da büyük bir kazançtır.
Büyük günahların affını Allah Teâlâ tövbeye bağlamıştır.Tövbe pişman olmak, Allah'tan affetmesini dilemek ve bir daha yapmamaya azmetmekle gerçekleşir. Allah'a şirk koşmak (bir tek Allah'tan başka tanrılar edinmek ve bunlara tapınmak) müstesna Allah'ın bağışlamayacağı bir günah yoktur.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Orucun Faydaları
Bütün ibâdetlerin bir genel faydası, bir de her birine mahsus özel faydaları vardır.
Orucun genellikle ibâdetlerde bulunan faydası, oruç sâyesinde insanın yaratılış amacını gerçekleştirmesi, Allah rızâsını elde etmesi, âhiret sermayesi demek olan sevap kazanması, onu Allah'a yakınlık vesîlesi kılmasıdır.
Oruca mahsus bulunan fayda ve özellikleri de şöylece sıralamak mümkündür:
Oruç bir irâde terbiyesidir. İnsan, aklı ve irâdesiyle insandır. Ondaki güdüler, heyecanlar, duygular, arzular aklı perdeler veya aklın hükmünün işlemesini engeller. Aklın, dînin, ahlâkın doğrularını, güzellerini hayata geçirebilmek için güçlü bir irâdeye ihtiyaç vardır. Güçlü irâde eğitimle elde edilir, oruç da çok uygun bir "irâde terbiyesi aracı"dır.
Oruç kesintisiz bir ibâdet olduğu ve beşerî ihtiyaçlar sebebiyle devamlı olarak kendisini hatırlattığı için bir "huzur maallah" vesîlesidir. Huzur maallah'tan maksat, kulun kendini Allah ile beraber, O'nun huzurunda, Allah'ı yanında hissetmesi, böyle düşünmesi ve buna göre yaşamasıdır.
Oruç -diğer ibâdetleden farklı olarak- kendini dışa vurmayan bir ibâdettir. Söylemedikçe bir kimsenin oruçlu olduğu bilinemez. Bu sebeple de orucun, göstermek ve işittirmek maksadıyla yapılması zordur. Bir ibâdetin, başkaları bilsin, görsün, değerlendirsin diye değil de sırf Allah rızâsı için yapılması "ihlâs"tır. Dîni hayatın can damarı olan ihlâs eğitimi bakımından da oruç müstesna bir ibâdettir.
Oruç, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yiyip içme konusundaki sünnet ve tavsiyelerine uygun hareket etmek şartıyla insan sağlığına olumlu etki yapar, fazlalıkların erimesini, sindirim organlarının dinlenmesini sağlar.
Dilimizde "Tok, acın halinden ne anlar!" diye bir söz vardır. Her istediğini önünde bulan, alıp yemeye gücü yeten insanlar, bundan mahrûm olanların, açlık, yokluk ve yoksulluk içinde yaşayanları halini anlayamazlar. Oruç, toplum içindeki yoksulların, aç ve açıkta olanların haliyle hallenmeyi, onları anlamayı, acımayı ve yardım elini uzatmayı sağlar.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Lüks İftarlar
1960'lı yıllarda Kadıköy merkez vaizi olarak görev yaptım. Cumartesi günleri Sahrayıcedit camiinde vaaz ederdim. Topbaş ve Kulaksızoğlu ailelerinden bazı zevât da muntazaman vaazlarıma gelirlerdi. Arada böyle bir ilişki oluştuğu için birkaç kere, her ikisi de merhum olan Muammer ve Atâ Beyler'in iftar davetlerine katıldım. Bu iftarlar lüks değildi, müsait olduğu için evlerinde veriyorlardı, yemekleri kendi aşçıları hazırlıyordu, en önemlisi de davetliler arasında mutlaka ve önemli sayıda yoksulun bulunması, bunlarla beraber oturulması ve yemekten sonra kendilerine diş kirası (para, kumaş, başkaca hediyeler) verilmesi idi. İftardan sonra namaz için hazırlanmış salona geçilir, akşam namazı cemâatle eda edilir, isteyenler kalır, çay kahve içilerek sohbet edilir, yatsı vakti girince de cemâatle yatsı ve teravih namazları kılınırdı. Aradan yıllar geçti, şimdi lüks yerlerde, oldukça ihtişamlı iftar davetleri dönemine girildi, İslâm ile bu mânâda ilişkisi olan zenginler, ya çok yıldızlı bir otelde yahut da lüks/pahalı bir lokantada iftar veriyorlar. Davetliler arasında fakir fukara yok, ya firmanın ağır müşterileri veya eş dost, itibarlı kişiler var. Davetliler her zaman bu yemekleri bulabilen, yiyebilen kimseler, davetli profiline bakıldığında amacın da ticarî, siyasî, maddî olduğu anlaşılıyor. Yemekten sonra abdest alacak, namaz kılacak doğru dürüst bir yer bile yok, garsonlar perde veya masa örtüleri getiriyorlar, daracık yerlere seriyorlar, kıbleyi de yalnızca onların bir kısmı biliyor.
Dünkü yazımızda Ramazan'ın faydalarını sıralarken, "yoksulların halleriyle hallenmek, onları anlamak, yardım için motive olmak" demiştik. Lüks iftarlar böyle bir hallenme ve şevklenmenin eseri olmaktan uzak. Pahalı iftarlara ödenen paralarla belki bin fakirin önemli ihtiyaçları karşılanabilir. Şuurlu ve samîmî zenginlerimize tavsiyemiz, bu çeşit iftarlar vermek yerine, yukarıda güzel örneklerini sunduğumuz neviden iftarlara yönelmeleri, Ramazan rûhaniyet, bereket ve şefkatini iftar ziyafetlerine de yansıtmak için gayret göstermeleridir.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Oruç Ahlâkı
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bir kutsî (öznesi Allah olan, Allah'ın buyurduğu) hadîslerinde şöyle diyorlar:
"İnsanoğlunun her amel ve ibâdeti kendisi içindir, yalnız oruç müstesna; çünkü o, benim içindir, onun özel ödülünü de ben vereceğim. Oruç (koruyucu) bir kalkandır. Oruç günü olunca kimse kötü söz söylemesin, bağırıp çağırmasın, cahilce davranmasın. Birisi sataşır veya bulaşırsa, "Ben oruçluyum, ben oruç tutmaktayım!" desin.
Bu ve benzeri hadîslerle orucun amacı göz önüne alındığında kâmil bir orucun, yalnızca yeme içme ve cinsel teması terk etmekten ibaret olmadığı, oruç tutan müminin her an Allah şuuru içinde bulunması gerektiği, her zaman ayıp ve günah olan davranışlardan, oruçlu iken daha çok, daha titizlikle uzak kalmanın kaçınılmaz olduğu, orucun insanı âdeta melekleşmeye doğru götürmesi icabettiği ortaya çıkmaktadır. Güzel ahlâkın, insanı insan yapan erdemlerin oruç sâyesinde güçlenmesine, daha şuurlu ve güçlü bir nitelikte yaşanmasına "oruç ahlâkı" diyoruz. Bu yönüyle oruç aynı zamanda iyi bir "ahlâk eğitimi aracı" olmaktadır.
Bir başka hadîste "Nice oruçlu vardır ki, orucundan kendisinde kalan yalnızca açlıktır, nice gece boyu namaz kılan vardır ki, namazından yanına kalan sadece uykusuzluktur" buyuruluyor. Bütün ibâdetler gibi orucun da - kula, insanlara ait- faydaları, maddî ve manevî güzel sonuçları vardır. Bunları hâsıl etmeyen bir oruç, aç ve mahrûm kalmaktan ibaret kalır. Bu böyle olmakla beraber, orucun mânâ ve hikmetini kendinde gerçekleştiremeyen insanların onu bırakmaları da gerekmez; çünkü her ava çıkan av yapamazsa da, ava çıkmayı terk edip evinde oturanın av yapma ihtimâli hiç yoktur. Sonuç ne olursa olsun oruç tutmak, ancak bu ibâdeti yaparken şekil yanında öze de yönelmek, orucun maddî ve manevî bereketini elde etmeye çalışmak, özellikle oruç ahlâkına sahip olmak için çaba göstermek tercih edilecek en doğru yoldur.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Orucun Tutulmaması ve Bozulması

Ramazana ulaşan ve orucu tutmamak için yeterli/meşrû sebebi bulunmayan müslümanın oruç tutması farz, tutmaması ise haramdır. Mazeretsiz oruç tutmayan kimse önemli bir günah işlemiş, İslâm'ın beş şartından biri olan oruç ibâdetini terk etmiş olmaktadır; bunun âhirette cezâsının bulunduğunda şüphe yoktur, ancak niyet edip de bozmadığı için dünyadaki borcu ve cezâsı, tutmadığı sayıda orucu kazâ etmek; yani Ramazan dışında, oruç tutmanın câiz olduğu günlerde tutmaktır.
Zamanında oruca niyet edip başladıktan sonra mazeretsiz olarak orucunu bozan kimsenin de hem âhirette cezâsı, hem de dünyada borcu ve belki de âhiret cezâsını ortadan kaldıracak telâfi imkânı vardır. Bu borcun ne olduğu hususu bozma şekline bağlıdır. Normal şekilde cinsel ilişki yaparak oruç bozan kimseye keffâret gerektiği konusunda görüş birliği vardır. Gıda veya ilâç olacak bir şeyi yemek ve içmek sûretiyle orucunu bozan kimseye ise keffâretin gerekli olup olmadığı tartışmalıdır.
Hz. Peygamber'e (s.a.v.) birisi gelip şöyle dedi:
- Mahvoldum, ey Allah'ın elçisi!
- Seni mahveden şey nedir, ne oldu?
- Ramazanın gündüzünde eşimle cinsel ilişkide bulundum.
- Bir köle azat edebilir misin?
- Hayır.
- Kesintisiz olarak iki ay oruç tutabilir misin?
- Hayır.
- Altmış fakiri doyurabilir misin?
- Hayır.
Bu konuşmanın üzerinden kısa bir müddet geçtikten sonra Peygamberimize (s.a.v.) bir kap dolusu hurma getirdiler. Muhatâbına , "Bunu götür, yoksullara dağıt" dedi. Adam: "Yemin ederim ki şu Medine'de benden yoksul, buna benim ailemden daha muhtaç bir kimse yoktur" dedi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), dip dişleri görülecek kadar güldükten sonra, "Al götür, ailene yedir, bozduğun orucun yerine de bir gün oruç tut" buyurdu.
Bu olayı dayanak olarak alan fıkıhçıların çoğu, cinsel ilişki dışında kalan oruç bozmalarda keffâret (Peygamberimizin soru sahibine sıraladığı telâfi yolları; yani sırayla hangisine gücü yeterse "köle azat etmek, altmış gün oruç tutmak, altmış yoksulu bir gün doyurmak) gerekmez demişlerdir. Hanefîlere göre kasten yeyip içerek oruç bozanlara da kazâ yanında keffâret gerekir.
Hayız ve lohusalık sebebiyle oruç tutamayan hanımlarla tam anlamıyla yeme, içme ve cinsel temas sayılmayan bir şekilde oruç bozanlara yalnızca gününe gün kazâ gerekmektedir.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Orucu Bozanlar: Bayılma, iğne vb.
Bayılmak, bir şeyi yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak demek olmadığı için bayılanın orucu bozulmaz. Oruçlu iken günün belli bir süresinde bayılan kimsenin orucu bozulmaz, ayılınca orucuna devam eder. Ancak hastalığı yüzünden bir ilâç alması, bir şey yiyip içmesi gerekirse orucunu bozar ve sonra -sıhhati avdet edince- bozduğu ve tutmadığı kadar orucu kazâ eder.
Âyetler ve hadîslere bakıldığında orucu bozan şeylerin "yemek, içmek ve cinsel ilişki"den ibaret olduğu görülmektedir. Bunların da unutarak değil, bilerek yapılmış olması orucu bozar. Unutmadan fakat kazarâ, istemeden boğazından içeriye bir şeyler giden kimsenin de orucunun bozulacağı konusunda görüş birliği yoktur. Yeme ve içmenin şekli bellidir, ilgili nasları (âyet ve hadîsleri) tabîi mânâ ve sınırları içinde ele alan ve değerlendiren âlimlere göre ancak normal deliklerden vücûdun içine giren şeyler yeme ve içme sayılır ve orucu bozar. Yaradan, deriden (emilme yoluyla), vücûda sokulan iğneden içeriye giren nesneler, yeme içme sayılamayacağı için orucu da bozmazlar. Yine bazı âlimlere göre lavman, içeriye gıda vermeyi değil, barsaklardakini dışarı çıkarmayı sağladığı için orucu bozmamaktadır.
Hasta ve yolcu olanların orucu tutmayıp başka zamanlarda kazâ etmelerine izin verildiğini biliyoruz. Hiçbir zaman oruç tutamayacak durumda olanlar, güçleri varsa, her oruca karşılık bir fakire, bir günlük yiyecek veya bedelini verirler. Buna da gücü yetmeyenlerin bir şey yapmaları gerekmez.
Belli zamanlarda enjeksiyon yoluyla insülin almaları gereken şeker hastaları gibi hastaların oruç tutmalarında tıp bakımından bir sakınca bulunmazsa, oruçlu iken iğnelerini yaptırabilirler, bu iğne orucu bozmaz.
Müctehidler bir konuda farklı hükümleri benimsemiş olurlarsa, âlim olmayan müslümanlar bu hükümlerden herhangi birini alıp uygulayabilirler, "belli bir müctehidinki alınacak ve daima buna bağlı kalınacak" diye bir kural yoktur. İhtiyaçlar ve zarûretler kolaylık kapılarını açar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Orucu Neler Bozmaz?
Bir önceki yazıda orucu bozmayan şeylerin bir kısmına temas etmiştik. Burada tam listeyi vermek faydalı olacak:
1. Başından aşağı su dökerek veya suya girerek yıkanmak.
2. Göze sürme çekmek veya ilâç damlatmak.
3. Eşini öpmek.
4. Damardan veya deri altından iğne yaptırmak.
5. Kan vermek, kan aldırmak.
6. Ağza ve buruna su alıp geri çıkarmak.
Abdest alırken istemeden boğaza kaçan az su birçok âlime göre orucu bozmaz, Hanefîlelere göre bozar.
Buruna ilâç damlatılır o da istemeden boğaza ve içeriye giderse bazı âlimlere göre oruç bozulur ve güne gün kazâ edilmesi gerekir.
7. Koklamak. Koklanan ne olursa olsun oruç bozulmaz.
8. Sakız çiğnemek. Sakız ağızda parçalara ayrılmıyor ve tükürükle parçalar yutulmuyorsa oruç bozulmaz; ancak sakız çiğnemek mekruh görülmüştür.
9. Yemeğin veya satın alınacak bir şeyin tadına bakmak. Yutmamak şartıyla orucu bozmaz.
10. Tükürük, toz, un vb. şeyleri elerken tozan nesnelerin yutulması orucu bozmaz.
11. Dişlerin arasından çıkan kan tükürükten daha fazla olmadıkça orucu bozmaz.
12. İmsaktan önce cünüb olan (boy abdesti alması gerekli hale gelen) kimsenin böylece oruca girmesi ve daha sonra yıkanması câizdir.
13. Barsaklarda olanı boşaltmak için yapılan lavman orucu bozmaz.
14. Astımlı hastaların ağızdan siprey ile alıp akciğerlerine gönderdikleri nesne orucu bozmaz.
Bunların tamamı yeme, içme ve cinsel ilişki mânâ ve mâhiyetinde olmadığı için orucu bozmamaktadır.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yolculukta Oruç
İlgili âyette "Hasta ve yolcu olanlarınız başka günlerde tutarsınız" (Bakara: 2/184) buyurulmaktadır. Sünnî mezhepler ittifakla, hastaların ve yolcuların, sonradan kazâ etmek üzere oruçlarını bozabilecekleri veya niyet etmeyip tutmayabilecekleri hükmünü benimsemişlerdir.
Mazeret sayılan hastalık, oruç tutulduğu takdirde artacak, tedâvisi gecikecek veya tutana -sağlıklı olduğu zamana göre- daha fazla külfet getirecek hastalıktır.
Yolculuktan maksat, namazları kısaltarak ve birleştirerek kılmayı da câiz kılan yolculuktur. Bunu mesafesi konusunda 20 civarında farklı ictihad/yorum vardır. Âyet, bir mesafe belirlemeden "yolcu olanlarınız" demiştir. Sahîh hadîslerde "üç mil, bir fersah" ölçüleri geçmektedir. Bu ise 5-6 Km.lik bir mesafeden ibarettir. Şu halde insanın içinde yaşadığı zamana, mekâna ve şartlara göre yolculuk kabûl edilen, şehir veya köy içinde gidip gelmeden farklı olan, örfe göre "oturduğunuz yerden başka bir yere gitmek üzere yola çıkma" sayılan yolculuklar, orucu ertelemek için bir mazeret olarak kabûl edilmiştir.
Yolculuk haline rağmen oruç tutmak câizdir. "Bu durumda oruç tutmak mı yoksa kazâya bırakmak mı daha iyidir?" sorusuna farklı cevaplar verilmiştir. Doğrusu "hükmün, kişinin durumuna göre değiştiği"dir. Maddî ve manevî bakımlardan yolculuk halinde oruç tutmak daha iyi sonuçlar verecekse tutmak, vermeyecekse kazâya bırakmak daha uygun olacaktır. Araba kullanan bir kimse, oruç tuttuğu takdirde dikkâtinin azalması, reflekslerinin gevşemesi ihtimâli varsa orucu kazâya bırakmalıdır; onun için bu daha efdaldır, tercihe şayandır. Yolcu olmasına rağmen oruç tutan kimse riyadan korkuyorsa (böyle bir ihtimâl varsa) yine kazâya bırakmalıdır. Diğer durumlar bu örneklere bakılarak değerlendirilebilir.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Oruç Tutmayanlar
Mazeretsiz oruç tutmamak günahtır, İslâmî değerlerin sosyal ağırlığının bulunduğu yerlerde bu davranış ayıp da sayılır. Günahlara ve ayıplara karşı toplumun tepki göstermesi tabîidir ve kaçınılmazdır, ancak bu tepkinin amacı, nefret ettirmek, insanı meselâ günahkâr iken kâfir (inkârcı) kılmak, toplumun düzenini bozmak ve fitne çıkarmak değil, irşâd ve ıslâh etmek, düzeltmek, eğitmek, yola getirmek, sevdirerek benimsetmek olmalıdır.
Orucu açıkça, göstere göstere yiyenlere karşı bazı zamanlarda ve mekânlarda aşırı tepki gösterildiği, meselâ bunların oruç tutanlar tarafından dövüldüğü medyada ileri sürülüyor. Bunun yaygın olmadığı açık bir gerçek; çünkü oruç tutmayanların onda biri bile oruç tutanlar tarafından dövülseydi ülkemizde her gün binlerce vak'a meydana gelirdi. Nadir de olsa aşırı tepkiler bulunabilir, bu tepkilerde oruç tutanların kusurları da bulunabilir, ancak meşhur deyişle "Hırsızın hiç suçu yok mudur?" Hattâ bazıları sırf hâdise çıksın, İslâm'ın ve müslümanların imajı çirkin görünsün diye tertip ve tahriklerde bulunmuş olamazlar mı? Bu sorulara cevap teşkil eden bir hikâye bir de şiir nakletmek istiyorum:
Yahudinin biri mahallelerde dolaşıp incik boncuk, şeker, sakız vb şeyleri, mal karşılığı satıyor ve müslümanları kandırıyormuş. Akıllı bir müslüman çocuk durumun farkına vararak arkadaşlarını uyarmaya kalkışınca Yahudi satıcı, çocuğu çaktırmadan çimdiklemiş, canı acıyan çocuk ağlamaya başlayınca da ondan daha yüksek sesle kendisi ağlamış, gürültüye büyükler gelmişler, Yahudi -çocuğun ağzını açmasına fırsat vermeden- "Bu çocuk beni çimdikledi" diye şikâyette bulunmuş, çocuk bir tokat da büyüklerden yemiş, ağlayarak evinin yolunu tutmuş, bir daha aklını kullanmamaya azmetmiş.
Oruçluyu tahrik etme kastına yönelik bir davranış ve bunun sonucunu M. Akif şöyle dile getirmiş:
Saat on bir sularındaydı vapur beklerken
Yolcular Bafra'yı tellendirivermez mi sana...
Hayır oğlum, nasıl olduysa apıştım kaldım
Çocuğun tavrı değişmişti. Dedim: "Bak Asım,
Dalaşırsan bu heriflerle üzersin babanı."
İçlerinden biri, hem şüphesiz en kaltabanı
Üç nefes püfleyerek burnuma : "Sen söyle hoca!
Neye bağlanmalı hayvan gibi hâlâ oruca?"
Deyivermez mi, tabîî senin oğlan tokadı,
Herifin yırtılacak ağzına kalkıp yamadı...
Galiba pek canı yokmuş ki yuvarlandı leşi
Asıl itler gerideymiş, koşarak dördü beşi
Ansızın serdiler evlâdımı karşımda yere
Ben şaşırmış "Aman oğlum" demişim bir kere...
Bu çomarlarda o vaz'iyyete gelmişlerdi
Hepsinin hakkını Allah için oğlan verdi!...
Müslümana düşen hikmet, merhamet, hoşgörü ve sevgi...
Her duyduğunu doğru sanmak ve hemen müslümanları suçlamak da yanlış.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ramazan ve Kur'ân
Kur'ân-ı Kerim'in Ramazan ayında ve Kadir gecesinde indirildiğini biliyoruz. Bu mübarek kitabın tamamı bir günde gelmediğine, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) peygamberlik hayatı boyunca yaklaşık yirmi iç senede tamamlandığına göre, kadir gecesinde gelmesini "gelmeye, vahyedilmeye başlaması" şeklinde anlamamız gerekecektir. Allah Teâlâ Kur'ân'ın gelmeye başladığı geceyi "mübarek bir gece" olarak nitelemektedir. Mübarek, "kutlu, bereketli, insana maddî ve manevî imkânlar bahşeden, fırsatlar sunan" demektir. Kur'ân'ın böyle bir gecede inmeye başlaması hem o gecenin ve onu ihtivâ eden Ramazan ayının hem de Kur'ân'ın önem ve değerini açıkça ortaya koymaktadır. Değerli ödüller önemli günlerde verilir; Kur'ân Allah'ın, kullarına en büyük lûtfu, eşsiz nimetidir ve bu ödül Rahmet Peygamberi aracılığı ile ümmetine Ramazan ayında verilmiştir.
Kur'ân'ın Ramazan ayında gelmiş olması ve her Ramazan gecesi Cebrail'in Hz. Peygambere (s.a.v.) gelerek Kur'ân'ı müzakere etmeleri, karşılıklı birbirlerine okumaları güzel bir geleneğin de kaynağı olmuştur; bu geleneğe "mukâbele" denilmektedir. Şimdilerde uygulaması azalan bu gelenek yerleşim bölgesinin büyük câmîlerinde icrâ edilirdi. Daha çok sabah ve ikindi namazından önce ve sonra belli sayıda hafız, en kuvvetli bir hafız başkanın yönetiminde halkalanır, sırayla belli miktarda ezbere Kur'ân okurlar, cemâat de ya Kur'ân'a bakarak veya bakmadan bu okumayı takip eder, dinlerdi. Hali vakti müsait olan bazı aileler de evlerinde mukâbele okuturlar, konu komşu toplanarak bunu dinlerdi. Yavuz Sultan Selim zamanında hilâfetle beraber mukaddes emanetler de Osmanlı'ya intikâl edince içlerinde Yavuz'un da bulunduğu kırk kadar hafız, Hırka-i Saâdet dairesinde Kur'ân hatmine başlamışlar ve bu hatim -ki bu da bir nevi mukâbeledir- devletin hayatı boyunca devam etmiştir.
Oruç aynı zamanda bir irâde terbiyesi, Kur'ân da ilâhî emrin alındığı yer, bulunduğu kaynaktır; emri alıp güçlü bir irâde ile uygulamanın ödülü ise iki cihanda saâdettir.
Elbette Kur'ân müminin başucu kitabıdır, o bir düzgün hayat, makbûl kulluk kılavuzudur, bu sebeple her zaman okunmalıdır, fakat Ramazanla olan sıkı ilişkisi sebebiyle bu ayda daha ziyade okunmalı, dinlenmeli; üzerinde, Ramazan rûhaniyetinin bahşettiği ilhamlı bir zihin ve gönül ile düşünülmelidir.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İki Ramazan Arasında
Yapılan sosyal araştırmalar bu yıl (2000 Ramazanı) oruç tutanların, tutabileceklerin yüzde seksenine yaklaştığını göstermektedir. Bu, dünyada eşine az rastlanacak bir "toplumsal dinî davranış, dîne yöneliş" örneğidir. Din sosyolojisi ve psikolojisi ile meşgûl olanlar bu vâkıanın sebep ve sonuçları üzerinde durmalıdırlar. Siyasîler ile eğitimciler de din ile ilişkisi bu denli samîmî ve yoğun olan bir toplum için nasıl bir kültür ve eğitim politikası uygulamak gerektiği, bugüne kadar yapılanların doğruları ve yanlışları üzerine eğilmelidirler. Allah, Kur'ân'ı ve dolayısıyla İslâm'ı koruyacağını vaat ediyor. On beş asırdır süregelen bunca yıkıcı ve bozucu faâliyete rağmen İslâm, kitaptaki saflık ve sahîhliği ile dimdik ayakta, öğreniliyor ve yaşanıyor.
İbâdetler kullar içindir, Allah'ın ibâdetlerimize ihtiyacı yoktur. Bir kutsî hadîsde de ifade edildiği gibi bütün insanlar kâfir olsa bu Allah'ın büyüklüğüne zarar vermez, tamamı mümin ve itâatkâr olsalar bu da, O'nun büyüklüğüne bir şey katamaz. İbâdetler beşerin, ilâhî plâna uygun insan haline gelebilmesi için vâsıtalar, vesîleler olarak buyurulmuştur. Bedenin ve rûhun (zihin ve şuurun) iştirakiyle yapılan ibâdetler insanı Allah'a yaklaştırmakta, bu yakınlıktan farklı bilgiler, inanç ve ahlâk elde edilmektedir.
Ramazandan Ramazana oruç tutan, namaz kılan insanlarımızı âdeta paylayan, "Devamlı olmadıkça bu ibâdetlerin faydası yok diyen" sözde din öğreticilerine katılmıyorum. Ömründe bir oruç tutan, bir namaz kılan insan bile bunu da yapmayan diğerlerine göre güzel bir şey yapmıştır. Ancak matlûp olan ibâdetin dengeli, düzenli, devamlı yapılmasıdır. Biyolojik olarak nasıl bedenimiz dengeli ve yeterli beslenmeye muhtaç ise manevî olarak rûhumuz da dengeli ve yeterli ibâdete muhtaçtır. Düzensiz ibâdet edenler, alaca bînamazlar sık sık perhizi bozan, bir gün spor yapıp beş gün bırakan, bulunca çok yiyip bulamayınca az yiyen insanlara benzerler. Allah Teâlâ ibâdetleri, farzından nafilesine öyle düzenlemiştir ki, bunu programı aksatmadan yerine getirenlerin sonuç almaması imkânsızdır.
İçinde yaşadığımız hareketli, gürültülü, maddî âlemi kadar manevî ve ahlâkî âlemi de kirlenmiş dünyada ferdin, tek başına, yalnızca ferdi irâde ve imanından güç alarak kulluk çizgisinden sapmaması veya kulluk vazifelerini aksatmaması âdeta imkânsız hale gelmiştir. Bu konuda fertlerin diğerleriyle bir araya gelerek, birliktelikler, küçük cemâatler (dostluk, dayanışma, hayatı paylaşma gurupları) oluşturarak yardımlaşmaları gerekiyor. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) cemâat üzerinde o kadar ısrar etmesini yalnızca "yirmi yedi kat sevap almaya yönelik bir tavsiye" olarak algılamak yanlıştır; o tavsiyenin sebebi, aynı zamanda sosyal olan dîni yaşayabilmek için cemâatleşmenin zorunlu olmasıdır.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ramazan'da Türbe Ziyaretleri
1960'lı yıllarda İstanbul'da, Yüksek İslâm Enstitüsünde okuyorduk. Elimize, Ahmed Hilmi Efendi'nin "Ziyârât-ı Evliyâ: Evliyâ Türbelerinin Ziyareti" isimli bir kitap geçti. İstanbulda medfun (gömülmüş) ve evliyâ olduklarına inanılan zatların türbelerini teker teker bizzat ziyaret eden müellif kitabında, her türbe sahibinin kısa hayatını, özelliklerini, türbesinin yerini ve durumunu, kitabeleri... anlatıyordu. Birkaç arkadaş bu kitabı elimize alarak ve çoğuna yürüyerek ulaşmak sûretiyle birer ziyaret de biz yapmıştık. Bu ziyaretimizde bazı İslâm büyüklerinin hayat ve hatırâlarını öğrendik, türbelerine bakarak halkın kendilerini hâlâ nasıl ilgi gösterdiklerine tanık olduk, ibret ve örnek aldık, kendilerine dua ettik, Fâtiha okuduk...
Ramazan insanları, sair zamanlardan daha fazla dîne yöneltiyor, halk bu fırsat ayından yararlanarak dinî kusurlarını telâfi etmenin yollarını arıyor, bu arada aslı olsun olmasın bir takım söylentilere ve rivâyetlere de inanarak kiminden faydalanmak, kiminden de ibret veya -ziyaretinden- sevap almak maksadıyla türbelere akın ediyorlar. Bazı hocalar, halkın türbe ziyaretlerindeki hatâlarından yola çıkarak ve durumu abartarak sert değerlendirmeler yapıyor, bu insanların küfre, şirke düştüklerini ilân ediyorlar. Biz bu abartıya katılmıyoruz. Hz. Peygamber (s.a.v.), bedevî bir kadının mümin olup olmadığını anlamak üzere ona Allah hakkında bir soru yöneltmiş, kadın parmağıyla semâya işaret edince "Bu kadın Allah'a inanıyor" demiştir. Bir kelâm âlimi "Allah göktedir" dese belki dinden çıkar, ama cahil kalmış bir dağlı bunu söylediğinde mümin olduğuna hükmedilir. Evet halkın, hem bu türbelerde yatan kimselerin özellikleri hem, hem onlarla kurdukları ilişki, hem de onlardan veya onlar vâsıtasıyla bir şeyler istemeleri konularında önemli yanlışlar yapıyorlar, ancak bunların büyük çoğunluğu şöyle inanarak bunları yapıyor: Allah bu sevgili kullarına bazı yetkiler, imkânlar, özellikler bahşetmiştir, bunlar şefâatçilerimizdir, bizler günahkâr olduğumuz için doğrudan Allah'tan istemeye yüzümüz yok, belki bunlar sâyesinde Allah dileklerimizi kabûl eder...
Türbe ziyaretleri, bazı zararları ve kusurları yanında din duygusunun güçlenmesi ve dindarın tatmin bulması yönünde müsbet sonuçlar da doğuruyor. Dindarlığın artmasından telâşa kapılarak ve bu arada "bid'at ve hurâfe" kavramlarını istismar ederek ziyaretlere karşı çıkanların da bulunduğunu bilmeliyiz. İyi niyetli hocalara ve eğitimcilere ise tavsiyemiz, türbe ziyaretlerindeki yanlışları, kusurları; yıkmadan, kırmadan, incitmeden düzeltmeye çalışmalarıdır.
Bize göre hayatlarını öğrenmek, başarılı kulluk tecrübelerini örnek edinmek ve ibret almak üzere kabir/türbe ziyareti, sakıncalı değil, faydalıdır; yeter ki müminler, Allah'tan istemeleri gerekeni kuldan istemesinler, Allah'a yapmaları gerekeni kula yapmasınlar!

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İtikâf
Sözlük anlamı "bir şeye bağlanmak, kendini ona vermek" olan itikâf İslâm'da oldukça etkili ve değerli bir ibâdetin adıdır. Bu ibâdet, Allah rızâsı için itikâfa niyet ederek mescide girmek ve orada gerekli kurallara riâyet ederek bir müddet kalmak sûretiyle yapılır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) daha ziyade Ramazan ayının son on gününde bu ibâdeti yapardı, Rabbine kavuştuğu yılın Ramazan'ında ise süreyi yirmi güne çıkarmıştır. Eşleri ve sahâbesi de ona uyarak bu ibâdeti hem onun sağlığında hem de ondan sonra yapmışlardır.
Yerleşim merkezinin büyük camiinde en az bir kişinin Ramazan ayının son on gününde itikâf yapması kifâî sünnet (orada yaşayanlar adına yapılması sünnet) olarak kabûl edilmiştir.
İtikâf niyetiyle câmîye giren mümin (âdet ve lohusalık halinde olmayan hanımlar da itikâf yapabilirler) orada yatar, kalkar, yer içer, ancak zorunlu ihtiyaçları için dışarı çıkar, dünya işleri ve zorunlu olmayan sebeplerle dışarı çıkmaz. Câmînin uygun bir yerinde çadır benzeri bir yer yapılması ve itikâfa giren şahsın bunun içinde kalması müstehabdır (sünnete uygundur, iyi olur).
İtikâfın esası Allah rızâsı için dünya işlerini terk ederek bir süre O'nun evi olan câmîde kalmak ise de bu süreyi şu meşgûliyetlerle doldurmak uygun görülmüştür:
a) Nafile namaz kılmak.
b) Kuran okumak.
c) Allah'ı ve O'nun yarattıklarında görülen nişanlarını düşünmek.
d) Allah'ı çeşitli zikir şekilleriyle anmak
e) İstiğfar etmek, kendisi ve başkaları için af dilemek.
f) Kendisi ve diğer insanlar için dua etmek.
g) Hz. Peygamber'i (s.a.v.) anmak, ona salat ve selâm getirmek.
h) Din alanında faydalı bilgiler almak ve vermek (ilmî faaliyet).
İtikâf ibâdeti yalnızca Ramazan'da on gün süreyle yapılmaz. Müminler itikâfa niyet ederek her zaman mescide girip bir süre orada kalmak sûretiyle bu müstesnâ ibâdetin feyzini ve zevkini, elde edebilirler.
Şu gürültülü, yıpratıcı, âdî, maddî, insanı kendine yabancılaştıran dünyada itikâfa ne kadar muhtacız!

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zekât ve Fitre
En tartışılmaz insan hakkı yaşama hakkıdır; yaşama hakkından maksat yarı aç yarı tok sürünmek değildir, tabîi ihtiyaçlarını gidererek yaşamaktır. Bugün dünya üzerinde yaşayan insanların inançları, dünya görüşleri ne olursa olsun bütün insanlar için böyle bir yaşama imkânını sağlamak ödevleri vardır; bu her şeyden önce bir insanlık ödevidir, ödevin ihmâl edilmesi, umursanmaması, bu yüzden milyarlarca insanın yarı aç ve ihtiyaç içinde yaşamaya mahkûm olmaları, namus ve özgürlüklerinden feragat etmek mecbûriyetinde kalmaları bir insanlık suçudur. Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının giderek daha da yoksullaşmaları pahasına servetlerini arttırmaya devam etmeleri vicdanlarını sızlatmıyorsa Allah onlardan bunun hesabını soracaktır. "Ben O'na inanmıyorum ki..."diyenler de öte dünyadan önce burada, ya yoksullar eliyle veya başka yollardan cezâlarını çekebileceklerini unutmasınlar.
İslâm ilk günlerinden itibaren yoksulluk meselesi ile ilgilenmiş, mensuplarına, yoksulların durumlarını iyileştirmek üzere kimi mecbûrî, kimi ihtiyarî bir çok ödev vermiş, yol göstermiştir. Zenginlerin muhtaç akrabaya bakma (nafaka) mecbûriyeti, komşu hakkı, devam eden hayırlar (sadaka-i câriye, bu çerçevede vakıf kurumu), zekât, fitre, kurban, yoksulluk maaşı (son kapı olarak devlet yardımı) bu yolların ve ödevlerin başlıcalarıdır. Bu konuda genel İslâmî ölçü şudur "Muhtaç olanların, kime ait olursa olsun ihtiyaçtan fazla malda hakları vardır; servet belli ellerde toplanmamalıdır, her şahıs için ekonomik olarak da fırsat eşitliği bulunmalıdır; sebebi ne olursa olsun yoksulluk, yaşama hakkını temin edecek ölçüde yardım sebebidir" (Zâriyât: 51/19; Me'âric: 70/25; Tevbe: 9/60; Haşr: 59/7).
Eğer belirlenmiş ölçüde zekât ödendiğinde yoksulluk derdine çare bulunuyor; yani temel ihtiyaçlar karşılanıyorsa zenginlerden, bu maksatla başka bir şey istenmez, ama zekât ödendiği halde ihtiyaç devam ediyorsa kırkta bir ile yetinilemez; çünkü farz olan yalnızca belli malın, belli şartlarda kırkta birini vermek değildir, yaşama hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli bulunan mâlî yardımın yapılmasıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ve dört halifesinin yaşadığı çağda, normal bir ailenin yıllık geçim ihtiyacı göz önüne alınarak bir miktar (çeşitli mallardan birer miktar, nisâb) belirlenmiş, kişinin temel ihtiyaçlarına (havâic-i asliyyesine; çünkü bu miktar zekâttan muaftır) ek olarak nisap denilen miktarda artıcı malı olursa bundan zekât vermesi gerektiği bildirilmiş, uygulama da buna göre olmuştur. Fitre borcu için malın artıcı, gelir getirici olması da şart değildir. Ancak bu ölçüleri; yani belli miktarlarda olup o güne göre değerleri birbirlerine eşit bulunan malları günümüzde değerlendirdiğimiz; paraya çevirdiğimiz veya birbiri ile değiştirmek istediğimiz zaman karşımıza bazı problemler çıkmaktadır. Meselâ bugün kırk koyun, otuz sığır, 200 dirhem (640 gr.) gümüş, 20 miskal (85 gr. altın), değer, satın alma ve mübadele gücü bakımından birbirine eşit değildir. Gümüşü ölçü olarak alsanız -fakiri zengin sayacağınız için- ödeme yükümlüsü, koyunu esas alsanız zengini fakir sayacağınız ve zekâttan muaf tutacağınız için- yoksullar sıkıntıya düşeceklerdir. Gümüşe göre 50-60 milyonu olan zengin sayılacak, zekât alamayacak, aksine ödeyecek, fitre verecek, kurban kesecek, yoksul akrabasına bakmaya mecbûr olacaktır... Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için iki yola başvurmak, iki çözüm teklif etmek mümkündür:
1. Lâfızdan, şekilden hareket edip belirlenmiş malların miktarı (nisap) değişemez diyenlere göre altın, gümüş, deve, sığır, koyun nisapları teker teker TL. ye çevirilir, toplanır ve tür sayısına bölünür, çıkan miktar TL. cinsinden nisap olarak kabûl edilir. Bu malların aynına mâlik olanlar, diğer şartlar da bulunduğunda zaten her bir malın belli miktarını vereceklerdir, esas borçları budur. Para, ticaret malı vb. ne sahip olanlar ve yükümlü olup olmadıklarını öğrenmek isteyenler de yukarıdaki usûle başvururlar.
2. Amaçtan ve temel ölçüden (ailenin bir yıllık geçim karşılığı olma ölçüsünden) hareket edebilenlere göre -ki bizce de bu ölçü kullanılabilir- yıllık ortalama geçim indeksleri esas alınabilir. Buna (indeks miktarına) ek olarak bu kadar parası, ticaret malı vb. olanlar malın kırkta birini zekât olarak öderler. Bir daha tekrar edelim ki, bu ölçüler, ödenen zekâtın, yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılaması halinde geçerlidir. Bu miktar ödendiği halde yoksulluk/ihtiyaç devam ediyorsa, bundan belki tek başına bir zengin sorumlu tutulamaz (çünkü bir kişi bütün servetini dağıtsa bile problem çözülmeyecektir) ama bu zengin de dahil bütün toplum sorumlu olur.
 

Bir müslümanın zekât vermekle yükümlü olabilmesi için ne kadar mala, servete (nisap) sahip olması gerekir? Dünkü yazıda bunu, günümüzde anlaşılır, uygulanabilir ve amaca uygun bir formüle sokabilmek için iki yol ve ölçüden söz etmiştik: 1. Hadîslerde ve fıkıh kitaplarında, belli mallar (deve, koyun, sığır, altın, gümüş...) için verilen miktarları (nisapları) teker teker kuruşlandırmak, yani bugünkü para ile karşılıklarını tesbit etmek, sonra bunların ortalamasını almak ve "günümüzde nisap budur" demek. Bu durumda dînin hedeflediği zenginlik sınırını yaklaşık olarak tesbit etmek mümkündür. Çağdaş âlimlerden Kardâvî "altını esas alalım" diyor, buna göre nisap 500 milyon civarında olur. Gümüşü alalım diyenlere göre 60 milyon olur. Kırk koyunu 30 milyonla çarpsanız 1.2 milyar eder. Hem 55 milyon sahibini hem de milyar sahibini eşit derecede zengin saymak âdil değildir, İslâm bunu hedeflemiş olamaz. 2. Bu nisaplar, tesbit edildiği zamanda birbirine eşit ve normal bir ailenin bir yıllık geçiminin karşılığı olduğu için, buradan hareket ederek günümüzde ailenin yıllık asgarî geçim indeksini esas almak ve temel ihtiyaçları karşılayan malvarlığı dışında bu kadar zekâtlık mala sahip olanların "nisaba mâlik olduklarını" söylemek. Her iki çözüme göre de "gümüşü esas alarak 50-60 milyonu olanın zengin olduğunu, zekât alamayacağını, aksine zekât vermesi gerektiğini" söylemek yanlıştır. İkinci formüle göre, asgarî aylık geçim indeksinin iki yüz milyon olduğunu varsayarak kaba bir hesap yapacak olursak yıllık geçim tutarı 2.4 milyar eder. Birinci hesap şeklinin de bu rakama yakın bir sonuç vereceğini sanıyorum. Her iki şekilde de dinî metinlerin belirlediği zenginlik ölçüsünü (nisabı) değiştirmek sözkonusu değildir; yapılan şey nisabın, günümüz ölçülerine göre tesbit ve ifade edilmesidir. Geçen yazıda söylediğimiz gibi bu hesaplar ve ölçüler, yoksulun ihtiyacının böylece karşılanır olması durumunda geçerlidir. İhtiyaç devam ediyorsa yükümlülük ölçüleri de değişir.
Zekât konusunda iki husus sıkça sorulmaktadır: 1. Kadınların örf ve âdete göre normal ölçülerde edinip kullandıkları altın ve gümüş zînetlerden, takılardan zekât verilecek midir? Hanefîler dışındaki üç mezhebin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadına göre zînet, kadının temel (aslî) ihtiyaçlarından sayılır ve zekâta tâbî değildir; yani bunlardan zekât ödenmez. Ben de bu ictihada katılıyorum. 2. Bir temel ihtiyacı karşılamak (meselâ ev almak, ameliyat olmak, ihtiyaç halinde araba, okumak için kitap, işinde kullanmak içini makina, âlet vb. almak) için biriktirilen para birçok Hanefî fıkıhçıya göre zekâta tâbî değildir; ben de bu görüşü tercih ediyorum.
Zekât kimlere verilir?
Zekâtın kimlerin, hangi derecede zengin olanların verecekleri konusu daha önce açıklanmıştı. Zekâtı belli bir zenginliğe, servet fazlasına sahip olanlar, geliri olmayanlara veya geliri olsa bile giderini karşılamayanlara, temel ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla gideremeyenlere vereceklerdir. Zekât verecek kadar zengin olmayanlar, "zekât almaya hak kazanmış yoksu" sayılmaktadır. "Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, (zekâtı toplama ve dağıtma işinde çalışan) memurlarına, kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlere verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolculukta ihtiyaç içine düşenlerin ihtiyaçları için sarfedilir" (Tevbe: 9/60)
"Allah yolunda olanlar"dan maksat kimlerdir? Yorumcuların çoğuna göre bunlar İslâm askerleridir; Allah'ın dînini ve müslümanları korumak, İslâm'ı insanlara ulaştırmak için gerektiğinde savaşanlardır. Bazı yorumcular bu kavramı geniş tutarak içine, savaş dışındaki bir kısım çalışmaları ve hizmetleri de sokmuşlardır. Buna göre dîne ve millete faydası dokunacak ilmin taliplerine (öğrencilerine) ve hayır kurumlarına da zekât verilir.
Kölelere zekâttan pay ayırılmış olması, İslâm'ın köleliğe karşı olduğunu, onu zaman içinde ortadan kaldırmak için tedbir aldığını göstermektedir.
Fitre, hicretten sonraki ikinci yılda oruç ile birlikte farz (Hanefîlere göre vacip) kılınmıştır. Borç olarak tahakkuk etmesi Ramazan bayramının birinci günü tan yerinin ağarması ile başlar, ancak daha önce ödemek de câizdir. Zekât verecek kadar serveti olanlar hem kendileri, hem de bakmakla yükümlü oldukları aile fertleri için fitre öderler. Türkçe'de fitre denilen "fıtra", hem oruç açmak mânâsındaki iftarın köküdür hem de yaratılış mânâsındaki fıtrattır. Fitre, oruç ibâdeti ile geçirilmiş bir ayın teşekkürü ve insan olarak yaratılmış olmanın minneti olarak ödenir, bayramda yoksulların da sevinmelerini sağlar.
Hurmadan, üzümden, buğdaydan... şeklindeki farklı maddeler ve bunlara bağlı farklı para miktarları kafaları karıştırmaktadır. İşin esası şudur: Her ailenin temel beslenme maddesi ne ise onun orta kaliteli olanından, bir yoksulun bir günlük yiyeceğini karşılayan miktardır. Bir aile bayram günü bir yoksulu yemeğe çağırsa, uğurlarken de -akşam karnını doyuracak kadar bir diş kirası verse fitreyi ödemiş olur. Bunu karşılayacak parayı vermekle de fitre borcu ödenir. Aylık, yıllık mutfak masrafınızı fert başına günlük olarak hesap edebiliyorsanız fitre miktarını da bulmuş olursunuz. Bir başka ölçü de şudur: İçi (2176) gram arpa alacak bir kabı dolduracak kadar arpa, buğday, kuru üzüm, hurma kaç lira ediyorsa fitra miktarı da odur; bunların mal olarak verilmesi de, birinin veya ortalamasının bedelinin verilmesi de câizdir.
Zekât ve fitre verilen kimseye bunun zekât veya fitre olduğunu açıklamak gerekli değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kadir Gecesi
Allah Teâlâ ibâdetlere verdiği ecir, sevap ve ödülleri arttırdığı, af isteyenleri bağışladığı, duâları kabûl ettiği, manevîyatımızı oluşturan unsurları takviye ettiği, dünyamızı ve hânemizi nûr, bereket ve rahmetle doldurduğu günler ve geceler tahsis ederek kullarına lutûflarda bulunmaktadır. Böyle gecelerden biri de Ramazan ayı içinde idrak edilen Kadir gecesidir. Bütün Ramazan geceleri ibâdet şuuru içinde geçirilsin, ihyâ edilsin diye bu gecenin hangisi olduğu kesin olarak belirtilmemiştir; son on gün içinde ve yirmi yedinci gecede olması ihtimâli daha fazladır. Kadir gecesine özgü bir ibâdet yoktur. O gece de yatsı ve teravih namazının cemâatle kılınması, sonra evde bir miktar nafile namaz kılınması, Kur'ân okunması, istiğfar edilmesi (günahların bağışlanması için Allah'a yalvarılması), dua edilmesi, yatmadan önce son namaz olarak da vitir namazının kılınması tavsiye edilebilir.
Kadir gecesinin özellik ve güzelliklerini vaktiyle bir manzumede şöyle ifade etmiştik:

Kadir Gecesi
Rûhlarla buluşur kullar bu gece
Allah'la konuşur kullar bu gece
Bize Kur'ân geldi Mevlâ katından
Mevlâ'ya kavuşur kullar bu gece

Süzülür melekler gökten bu gece
Kanatları okşar bizi gizlice
Rûh denen o Rabbe yakın bilmece
Onu Allah bize yollar bu gece

Peygamber aşkına Hak sevgisine
Tutulup da yanan erircesine
Bağlanan Kur'ân'ın her hecesine
Mutlu olur işte onlar bu gece

Bizi rahmetine daldır ilâhî
Kur'ân'ından nasip aldır ilâhî
Aradan perdeyi kaldır ilâhî
Nasipsiz inmesin kollar bu gece

İstanbul
1965 Kadir gecesi
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Evrensel İslâm ve Onun Nişanları (Şiarları)
Evrensel bir din olan İslâm'ın mensuplarına Arapça'da "müslim" denir, bu kelime Türkçemize "müslüman" olarak geçmiştir. Müslümanlık aynı zamanda bir kimliktir; bu kimliği taşıyanlar, dil, renk, vatandaşlık, coğrafya, sosyal sınıf, millî kültür, etnik özellikler üstünde bir birliğin üyeleridirler; bu birliğin adı "İslâm Ümmeti"tir. İslâm ümmetini (müslümanlar bütününü) diğer din ve ideoloji mensuplarından ayıran ve tanınmalarını sağlayan işaretlere, sembollere, nişanlara, belliklere "şi'âr" (çoğulu: şe'âir) denir. Müslümanları birbirine bağlayan ve guruplara göre farklı olan tabîî, sosyal, siyasî, coğrafî... bağlar vardır. Bu bağlar ümmet birliğine, dolayısıyla İslâm'a aykırı olmadıkça meşrûdur, çoğu teşvik de edilmiştir. Ancak bütün bu bağların üstünde olan, onları destekleyen, kontrol eden ve aşan bağ "dindaşlık bağıdır", müslüman kimliğinin temsil ettiği ilişkidir. Kur'ân'a göre bu ilişkiyi ifade eden ve yönlendiren temel kavramlar "kardeşlik, velâyet (birbirinin velîsi, koruyucusu, temsilcisi, tarafı olmak), yardımlaşma, dayanışma, hep birden Allah'ın ipine sarılmadır". Müslümanlar bu kavramları hayatlarını yöneten ve yönlendiren kurallar haline getirmedikçe ümmeti oluşturamazlar, ümmeti oluşturmadıkça da güçlü olamaz, diğer kültür ve medeniyetlere alternatif olacak çağdaş İslâm medeniyetini dünyaya takdim edemezler. Tarihte oluşturulan İslâm medeniyeti ne Araba, ne Aceme, ne Türk'e, ne de başka bir kavme aittir; o, bütün müslüman kavimlerin, etnik ve kültürel gurupların ortaklaşa oluşturdukları ve katkı sağladıkları "müslümanlar medeniyeti" veya "İslâm medeniyetidir".

İslâm'ın Şiarları:
Yukarıda tanımı geçen şiarlar, müslüman kavimlerden, uluslardan, guruplardan birine veya birkaçına değil, bütün müslümanlara (ümmete) ait şiarlardır; semboller, işaretler ve belliklerdir. Onlar kimliklerdeki vatandaşlık sembollerine benzerler, bir kimsenin kimliğinde TC. kelimesi veya ay-yıldız işareti görüldüğünde onun Türk ve TC. vatandaşı olduğu anlaşılır; bir kimsede, gurupta, kurumda, yerleşim bölgesinde... İslâmî şiarlar görüldüğünde veya işitildiğinde de o kimsenin, o şeyin ve orasının müslüman olduğu, İslâm'a ait bulunduğu anlaşılır. İslâmî şiarlar için verilen listelerde şunlar zikredilmektedir: Besmele, selâm, dinî günler ve bayramlar, ezan, kıble, cemâatle namaz, cum'a namazı, câmî, minare, Kur'ân, Hac ibâdeti, Peygamber (s.a.v.) in sünneti.
Gelecek yazılarda bunlar sırayla açıklanacaktır.
Nişanların Korunması:
Kur'ân-ı Kerim'de -yer yer bazıları zikredilerek- İslâmî şiarların korunması önemsenmiş ve emredilmiştir (Bakara:2/158; Mâide: 5/2; Hac: 22/32,36). Fıkıh ve Siyaset-i şer'iyye kitaplarında , ezan, cemâatle namaz gibi şiar-ibâdetleri toptan terkeden bölgelerin, yaptırımlarla uygulamaya zorlanabileceklerinden bahsedilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), içlerinde müslümanların bulunup bulunmadığı bilinmeyen bir bölgeye (dâru'l-harbe) sefer ettiğinde uygun bir yerde konaklar ve sabah namazının vaktini beklerdi, vakit gelince ezan sesi duyulursa orasının müslümanlara ait olduğuna, duyulmaz ise orada oturanların müslüman olmadıklarına hükmedilir ve buna göre davranılırdı. (Buhari, Ezan, 6).
Bu tarihi vâkıa, meselâ ezanın İslâmî sembol olma özelliğine açıklık getirmektedir.
İslâmî şiarlar belli bir kavme (ulusa, guruba) mahsus olmadığı, bütün müslümanlara (ümmete) ait bulunduğu için bunların korunması, dilin ve şeklin korunmasına bağlıdır. Dil ve şekil değiştirildiği zaman şiar değişmiş, belli bir gurubun malı olmuş olur, şiarı koruma emri gerçekleştirilmiş, yerine getirilmiş olmaz.
Başlıca İslâmî şiarlar ve özellikleri:

1. Besmele:
"Bismillahirrahmanirrahîm" şeklinde söylenen besmele, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) vahyedilmiş bir cümledir, Fâtiha sûresine dahil bir âyettir, diğer sûrelerin başlarında birer âyet olarak tekrarlanmıştır, Peygamberimiz tarafından müminler "Her önemli işe başlarken besmele çekmeye" teşvik edilmişlerdir. Bu özellikleri besmeleyi bir şiar haline getirmiştir; bütün dünya müslümanları onu, Hz. Peygamber'in ağzından çıkan şekliyle söylerler ve okurlar. Besmele başka bir dile çevrilerek söylendiğinde ümmetin birlik ve bütünlüğüne katkı yapan şiar özelliğini kaybeder.

2. Selâm:
Selâmın nasıl alınıp verileceği Kur'ân'da (Nûr: 24/27; Nisâ: 4/86...) ve birçok hadîste açıklanmış ve selâmlaşma teşvik edilmiştir. Selâm "Selamun aleyküm" veya "es-selâmu aleyküm" şeklinde verilir, "ve aleykümüsselâm", "aleyküm selâm" gibi cümlelerle de alınır, karşılanır. Bu şekliyle selâm ümmetin şiarı olmuştur; dünyanın neresinde bu selâmı birisinden duysanız onun müslüman olduğuna hükmedersiniz ve bu cümlelerle selâmlaşanlar arasında bir sıcak ilişki kurulur. Selâm başka dillere çevrilirse şiar özelliğini kaybeder.
1960 lı yıllarda, bugün Kur'ân için yürütülene benzer bir kampanya yürütülmüş, sokaklara "Arabın selâmını bırak, Türk'ün günaydınını kullan" benzeri pankartlar asılmıştı. Hastalık âmili, bünyeyi zayıf bulduğu/zannettiği zaman derhal işine dönmekte, tahribâtına devam etmektedir. Bünyeyi etkiye açık hale getirebilmek için istismar edilen duygulardan biri de "miliyetçilik duygusudur". Buradaki yanılgıyı bir alan araştırması değerinde ortaya koyan meşhur anekdota burada yer vermenin zamanıdır. Bu anekdot, Anadolu'dan hacca gidip dönen bazı vatandaşlardan defalarca duyulmuştur. Vatandaşlar şöyle diyorlar:" Bu Arapların işine akıl ermiyor; selâmı bizim gibi Türkçe alıp veriyorlar, namazı bizim gibi Türkçe kılıyorlar, Kur'ân'ı bizde olduğu gibi Türkçe okuyorlar, sıra konuşmaya gelince işi karıştırıyorlar, anlaşılmaz şeyler söylemeye; (yani Arapça konuşmaya) başlıyorlar". Evet kendileri bir millete mensup bulundukları halde bir üst kültür olarak İslâm Ümmetine bağlı bulunan vatandaşlar, Arapça olduğu halde İslâmî şiar haline gelmiş bulunan selâmı ve Kur'ân'ı duyduğunda onu Türkçe zannedecek/bilecek kadar onunla hemhal olmuşlardır (onu benimsemiş ve içselleştirmişlerdir). Darısı diğer vatandaşların başına!
3. Dinî günler ve bayramlar:
Kavimlerin, bölge ve cemâatlerin, günümüzde ulusların her birine mahsus şenlik ve bayram günleri vardır; bunların tarihî sebepleri, ihtivâ ettikleri inançlar, değerler ve semboller İslâm'a ters düşmedikçe dinî bakımdan sakınca yoktur, her biri kutlanır ve yaşanır. Bunların yanında bir de bütün müslümanların ortak "dinî günleri ve bayramları" vardır; kandil geceleri, Ramazan ve Kurban bayramları bunların en meşhur ve yaygın olanlarıdır. İşte bu günler ve geceler de ümmetin birliğinin hem destekleyici ve besleyicileri hem de işaret ve nişanlarıdır. Bunların değiştirilmesi ve "ulusallaştırılması" mümkün ve câiz değildir.

4. Ezan:
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye hicret ettikten sonra müslümanlar rahatlık içinde cemâatle namaz kılar hale gelmişlerdi. İlk günlerde ezan yoktu, namaz vakti yaklaşınca mescitte toplanıyor, vaktin gelmesini bekliyorlardı. İhtiyaç üzerine müslümanları uyarıp namaza çağıracak bir usûl arandı, Yahudiler gibi boru çalma, Hristiyanlar gibi çan çalma teklifleri yapıldı ise de bunlar Peygamberimizin içine sinmedi. Sahâbe'den Abdullah b. Zeyd bir gece rüyasında iki parça yeşil elbise giymiş, elinde çan bulunan bir zat gördü, namaza çağırmak üzere bu çanı satın almak istedi, yeşil elbiseli zat "Sana bundan daha hayırlı bir yol göstereyim" dedi ve bugüne kadar okuya geldiğimiz ezanı Abdullah'a öğretti. Abdullah uyanır uyanmaz Rasulullah'a koştu, gördüklerini anlattı, O da "Bu gördüğün Allah'ın izniyle hak olan bir rüyadır" buyurdu, sesi daha gür olduğu için Bilâl'e öğretmesini söyledi, Abdullah ezanı Bilâl'e öğretti, Bilâl uygun bir yere çıkıp ezanı okumaya başlayınca Hz. Ömer bir yandan elbisesini giyerek heyecan içinde koşup geldi ve aynı rüyayı kendisinin de gördüğünü söyledi. (Şevkânî, Neylü'l-evtâr,II,37 vd. Tirmizî'den naklen). Peygamberimizin müezzinlerinden Ebû-Mahzûre de bu ezanı, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bizzat kendisine öğrettiğini ifade etmiştir. (Müslim, Salât, 6).
Ezanın ortaya çıkışı ile ilgili sahîh hadîsler gösteriyor ki, ezan rüya ve ilham yoluyla bir iki sahâbîye öğretilmiş, Peygamberimiz bunun ilâhî bir yoldan geldiğini tasdik etmiş, benimsemiş ve sesi müsait bulunan ilk müezzin Bilâl'e okumasını emretmiştir. Başka müezzinler edindikçe de onlara bizzat kendisi bu ezanı öğretmiştir. Şu halde ezân-ı Muhammedî İslâm'dan önce Arapların bildiği bir usûl ve metin değildir, İslâm'dan sonra bulunup uygulanmıştır, kaynağı da ilâhîdir, nebevîdir ( ilham edilmiş, Hz. Peygamber tarafından da benimsenmiştir). İşte o tarihte bu metinle başlayan ezan on beş asırdır bütün İslâm aleminde "aynı şekilde, aynı metinle, aynı dilde" okunmuş, dili ve kavmiyeti ne olursa olsun bütün müslümanlar onu duyduklarında ezan olduğunu anlamışlar, gerekli tepkiyi göstermişler, çağrıyı almışlardır. Ezanın dili değiştirilecek olursa onun şiar olma özelliği kaybolur, ümmete ait olmaktan çıkar, sünnete aykırı "ulusal ezan" olur. Ezanı böyle bir değişikliğe uğratmak câiz değildir. Bazı fıkıh kitaplarında bulunan "Başka dilde okunan ezanın ezan olduğu anlaşılırsa okunan yeterli olur" cümlesi "başka dilde ezan okumanın câiz ve sünnete uygun olduğunu " ifade etmez, "böyle okunduğu takdirde ezan okunmuş olur, tekrar okunması gerekmez" mânâsına gelir. Ana dili ne olursa olsun bütün müslümanlar 15 asırdır okunan ezanı anlamakta, bundan büyük bir haz duymakta, minarelerinden bu ezanın eksik olmaması için Mevlâ'ya dua ve niyaz etmektedirler.
5. Kıble:
Bütün müslümanların namaz ibâdeti yaparken yöneldikleri Kâbe'nin bulunduğu Mekke şehrinin coğrafî yeri/yönü müslümanların kıblesidir. Kıbleye yöneliş hem Allah'ın birliğini hem de ümmetin bütünlüğünü işaretlemekte ve temsil etmektedir. Kâbe bir tanedir, kıble de tektir, birden fazla "ulusal kıbleler" olamaz.
6. Cuma namazı:
Cemâatle kılınan cuma namazı bir bölgede yalnızca müslümanların bulunduklarını değil, aynı zamanda orasının bir İslâm bölgesi, beldesi, ülkesi olduğunu gösterir. Günümüzde bazı Batı ülkelerinde de izin verildiği için cuma namazı kılınmaktadır; bu da oralarda bir cemâat teşkil edecek kadar müslümanın bulunduğuna delîl teşkil etmektedir. Cuma namazı aynı zamanda İslâm ümmetinin haftalık bayram namazıdır.

7. Cemâatle namaz:
Hz. Peygamber (s.a.v.) cemâatle namazı teşvik etmiş, erkekler için ise -mazeret dışında- âdeta mecbûr kılmıştır. Cemâatin fertleri müslümanlardır, cemâat olmak için müslüman olmak yeterlidir; bunun dışında bir âidiyet şartı yoktur; bu sebeple müslüman, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun ezanı duyunca, bir mazereti yoksa câmîye gelir ve cemâate katılarak namazını kılar. Namaz ibâdeti Türkçe yapılmaya kalkışıldığı takdirde bu bütünlük bozulur, cemâatle namaz ulusal hale gelir, başka uluslardan olan müslümanlar ona katılamazlar; çünkü onlara göre " ya bu namaz sahîh değildir, Türkçe okuyan imamın arkasında namaz kılınamaz, yahut da -kılınsa bile- bütünlük rûhu yok olur, parçalanmışlık şuuru hâkim olur". Türk müslüman da başka dilde Kur'ân okuyarak namaz kılan imama uymaz; çünkü buna göre de namazda Türkçe okumak gereklidir. Görülüyor ki ibâdet dili ulusal hale getirilince ümmet birliği bozulmakta, cemâat rûhu ve şuuru zedelenmektedir.

8. Câmî ve minare:
Kilise nasıl hiristiyanlığın, havra Yahudiliğin, ateşgede mecusiliğin şiarı (bellik ve nişanı) ise câmî ve minare de İslâm'ın şiarıdır. Kur'ân'ı okurken uygulanan mûsikî makamları, okuyuş tavrı, harflerin telaffuzu anadilleri farklı müslümanlara göre az da olsa değişik olabilmektedir. Ama okunan aynı (Arapça) Kur'ân'dır. Bunun gibi câmî ve minare yapımında ve bu yapılara uygulanan mimaride de uluslara ait farklı çizgiler, üslûb ve renkler bulunabilmektedir. Ancak bu farklara rağmen, alt kültürü ne olursa olsun, bir müslüman yapıyı gördüğünde onun câmî ve minare olduğunu anlar; çünkü temel şekil ve öz değişmemiştir. Bu yapıların İslâm'a mahsus dinî yapılar ve semboller olduğunu müslüman olmayanlar da anlarlar ve bunların bulunduğu yerlerde ya halen veya geçmişte müslümanların yaşadıklarına hükmederler.
9. Kur'ân-ı Kerim:
Hem lâfzı (dili; harf, kelime ve cümleleri) hem de mânâsı Allah'a ait bulunan; yani Allah tarafından Son Peygamber'e (s.a.v.) vahyedilmiş olan Kur'ân-ı Kerim ümmetin bir başka şiarıdır ve Arapçadır. Onu başka bir dile çevirdiğimiz zaman ortaya çıkan metin Kur'ân değil, onun çevirisidir; yani mânâsının bir kısmının başka bir dilde ifadesidir; "bir kısmının ifadesidir"; çünkü hiçbir tercüme Kur'ân âyetlerinin ihtivâ ettiği geniş ve derin mânâların tamamını -tercüme tekniğinde- bir başka dile aktaramaz. Onu gören, okuyan ve dinleyen Kur'ân olarak telâkkî etmez (onu Kur'ân olarak kabûl etmez), Kur'ân çevirisi olarak bilir; çevrildiği dili bilmeyen -başka ulustan- müslümanlar ise böyle bir kitabı gördüklerinde veya içinden bir parçayı duyduklarında onu Kur'ân çevrisi olarak da bilmezler ve anlamazlar. Durum böyle, gerçek de bundan ibaret olunca ulaşılan sonuç şudur ki, bütün İslâm âlemi için bir Kur'ân-ı Kerim vardır; bu da Hz. Peygambere (s.a.v.) Arapça olarak vahyedilen ve asırlardır noktası değiştirilmeden nakledilen Kur'ân'dır. "Hepiniz birden Allah'ın ipine sarılın ve asla ayrılığa düşmeyin" (3/103) meâlindeki âyette emredilen "birlikte sarılma" da ancak tek olan Kur'ân'a sarılmakla gerçekleşir. Bir müslümanın, dünyanın neresine giderse gitsin, hangi ulus ferdinin elinde görürse görsün ve kim tarafından okunursa okunsun kendi bildiği ve okuduğu Kur'ân'ı görmesi ve dinlemesi, müslümanlar arası birlik, dayanışma ve kaynaşma için eşi bulunmaz bir bağdır, vâsıtadır, durumdur ve saiktir. Kur'ân-ı Kerim Mekke ve Medine'de Arapça olarak vahyedilmiştir, ancak -belli dönemlerde de olsa- Mısır'da en güzel okunmuş, Osmanlı ülkesinde en güzel yazılmıştır. Yavuz Sultan Selim Mukaddes Emanetleri İstanbul'a getirdiği zaman bunları yerleştirdiği özel dairede, birisi kendisi olmak üzere kırk hafıza Kur'ân tilâveti başlatmış, "burada Kur'ân ve minarelerde Muhammedî ezan" okunduğu müddetçe devletin payidar olacağına inanılmıştır.
İslâm şiârı olan Kur'ân Arapça Kur'ân'dır, ibâdette (namazda) okunacak Kur'ân Arapça Kur'ândır; çünkü başka dilde Kur'ân yoktur ve olamaz. Ancak bu hususlar anlamak ve yaşamak için Kur'ân'ın mânâlarını başka dillere çevirmeye, o dillerde âyetleri açıklamaya engel değildir. Her müslüman ulusun bilenleri, Kur'ân-ı Kerim'i kendi dillerinde açıklarlar, aslını anlamayanlar da bu meâl ve açıklamalardan yararlanırlar; kendi kâbiliyetleri ve bilgileri çerçevesinde anlar ve istifade ederler.Lakin bu arada bir şiâr olarak Kur'ân'ın tekliğinin korunması ve ibâdet dilinin Kur'ân dili olması zarûrîdir; İslâm birliği için, ümmet bütünlüğü için, ibâdette okunan şeyin Kur'ân olması için, yapılan ibâdetin (namazın) sahîh olması için zorunludur.
11. Hac ibâdeti:
Mekke'de hac ibâdeti ile ilgili mekânlar, bu ibâdet yapılırken giyilen elbiseler, icrâ edilen merâsimler ve ibâdet-fiiller aynı zamanda İslâmî sembollerdir; yalnız müslümanlara ve bütün müslümanlara aittir, onları tanıtır, tanıştırır, kaynaştırır. İhrama girmiş her ulustan müslümanlar hac ibâdetini yaparken "Rableri, dinleri, kıbleleri, ibâdet dilleri, Kitapları, Peygamberleri bir olan" büyük bir insan topluluğunun, muhteşem bir camianın bir ümmet teşkil edişini görürler ve yaşarlar. Orada insanların bir bütüne ait olduklarını hissetmeleri ve bu aidiyeti yaşamaları için alıp verdikleri selâm, namaza çağıran ezan, cemâat olup kıldıkları namaz, namazda dinlediklerdi tek Kur'ân, hepsinin birden yöneldiği tek kıble (Kâbe) ve hep birden saygı gösterdikleri aynı mukaddesler yeterli olmakta, dil ve alt kültür farkları bu birlik ve bütünlüğe zarar vermemektedir.

12. Peygamber sünneti:
Ahlâkı Kur'ân, yaşayışı ve davranışı en güzel örnek olan Fahr-i Kâinât'ın (s.a.v.) hem maddî, hem de manevî ve ruhânî hayatı müslümanlar için rehberdir, hayat programıdır. Müslümanlar O'nun izinden gidenlerin Allah sevgisine ulaşacaklarına, Allah rızâsı ile kucaklaşacaklarına inanırlar; bu sebeple sünnet-i seniyyeye (O'nun örnek davranışlarına) sarılırlar. Dünyanın neresine gitseniz, alt kültürleri farklı müslümanlarda ortak bir başka unsur olarak sünneti görür ve bulursunuz. Müslümanların kılık ve kıyâfetlerinden beşerî ilişkilerine, günlük hayat ve alışkanlıklarına kadar birçok alanda O'nun sünnetinin "ortak" izlerini farkedersiniz. Sünnetin birçok parçası ümmetin şiarı haline gelmiş, onun bir başka yapı taşını teşkil etmiştir.
Bütün bu şiarların ırkçılık ve Arapçılıkla hiçbir ilişkisi yoktur. İslâmî şiarların çoğu, İslâm öncesi Arapların inanç, âdet ve alışkanlıklarına aykırıdır, onları değiştirmiş, kavmiyeti aşan bir camianın sembolleri olarak yerlerini almıştır. Bunlar, "aralarında tanışma ve fazilette yarışma olsun diye küçük büyük sosyal guruplara ayrılmış insanlık camiasının müslüman kesimine ait" şiarlardır; bu câmiada üstünlük ölçüsü ahlâktır ve fazilettir, hiçbir kavmin diğeri üzerinde peşin üstünlüğü yoktur, üstünlük fazilet yarışında elde edilecek, onun da meyvesini bütün insanlık paylaşacaktır.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ramazan Kültürü
Ramazan bir ibâdet ayıdır, bu ayı çeşitli ibâdetlerle geçiren müslümanlar ülkelere, bölgelere ve alt kültürlere göre değişiklik gösteren Ramazan kültürleri de oluşturmuşlardır.
Osmanlı döneminde Ramazan'ın, edebiyat, sanat, günlük hayat, mutfak, eğlence hayatını etkilediği ve bu alanlara damgasını vurduğu bilinmektedir. Osmanlı Ramazan kültürü bütün boyutlarıyla alındığında ancak kitaplara sığacak hacımdadır. Ramazan'a mahsus ekmekler, başta güllâç olmak üzere tatlılar, iftar sofrasını süsleyen iftariyeler, büyüklerin konaklarında verilen diş kiralı ziyafetler dillere destandır. Minarelerde mahyalar kurulur, kandiller yakılır, hattâ uçurulurdu. Daha ziyade gece bekçileri davul çalarak ve mâni söyleyerek halkı sahura uyandırırlardı.
Yeni Câmî direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım toktur amma
Arkadaşım börek ister
Kabilinden zarif mâniler defterler dolduracak kadar zengindir. Belli bir zamandan itibaren iftar ve imsak topları da meşhur olmuştur. Benin çocukluğumun geçtiği Çorum'da önce fişek atılır, hemen arkasından top gürlerdi. Biz çocuklar bu ilânı büyük bir merakla ve bıkmadan her akşam bekler ve izlerdik. Sesi güzel müezzinler şehrin uygun câmîlerinden, zikir, salavât, dua gibi metinlerden oluşan ve adına "temcîd" denilen metinleri okuyarak da halkı sahur için uyandırırlardı. Bu o kadar yaygın hale gelmişti ki, sahur yerine temcid, sahurda yenilen pilava da temcid pilavı denir olmuştu.
İstanbul birçok şeyin olduğu gibi en zengin Ramazan kültürünün de merkezi idi. Burada yapılan belli câmîlerin avlularında sergiler ve Direklerarası gezintileri hâlâ anlatılır. Sergilerde, çeşitli ülkelerden getirilmiş baharat, şeker, şekerleme, tesbih, ağızlık gibi şeyler sergilenir ve satılırdı. Şehzadebaşındaki Direklerarasında, ikindi ile akşam arasında, çoğu yaya bazıları arabalı genç kadın ve erkekler bir aşağı bir yukarı gezinti yaparlardı. Akşam ezanından önce Ayasofya ve Eyüp câmîlerine gelenler burada, türbedarların verdikleri su ile iftar ederler, akşam namazını kıldıktan sonra çevredeki aşçı dükkanlarından birine giderek yemek yerlerdi.
Çağdaş hayat, şartları değiştirdi, yeni şartlarda yeni Ramazan kültürü unsurları bulunup hayata geçirilebilirdi, fakat bu yapılamadı, eskiler eksik gedik tekrarlanıyor. Bugünün müslümanları hocalar kadar sanatçılara da muhtaç durumdadırlar; edebiyat, mûsikî, eğlendirici gösteri ve oyunlar, giyim kuşam biçimi (moda) alanlarında yetişmiş sanatçılarımız çoğaldıkça ve halkımızın dîne yönelişi, din eğitimi yoğunlaştıkça yeni Ramazan kültürleri de oluşacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ramazan Bayramı
Ramazan bayramı (asla şeker bayramı değil), Şevval ayının birinci günüdür, bu günde oruç tutmak câiz değildir. Ramazan'ın 29. gününün akşamı hilâl beklenir, görüldüğü takdirde ertesi gün bayram yapılır. Bazen ay otuz gün çektiği için 29. gün hilâl görülmezse bir gün daha oruç tutulur ve ertesi gün -başta hatâ yapılmamış ise- mutlaka hilâl görülecek ve bayram yapılacaktır. Günümüzde insanların hilâl gözlemesine gerek yoktur, bu iş ilgili kurumlarca yapılmakta ve günler ilân edilmektedir.
Ramazan bayramı gecesi ve sabahı ilâhî rahmetin her tarafı doldurup taşırdığı müstesna zamanlardır. Bayram namazına giderken bulunabilirse birkaç hurma yemek, câmîye giderken başlayıp hutbeye kadar zaman zaman tekbir getirmek sünnettir. Bayram namazına erkekler gibi kadınlar ve çocuklar da giderler. Hattâ âdet gören kadınların bile namaza katılmaksızın namazgâhın kenarında durmaları ve duaya, feyiz ve berekete katılmaları tavsiye edilmiştir. Zorluk ve engel bulunması halinde bayram namazı evde ve tek başına da olsa kılınabilir. Namazın vakti, bayram günü güneşin ufuktan üç metre kadar yükselmesiyle başlar, öğleye kadar (zevâl vaktine kadar) devam eder.
Bayram günleri tebrik, ziyaretleşme ve nezih bir şekilde eğlenme günleridir. Sırf insanlardan, ziyaretleşme külfetinden kaçmak için bayramda şuraya buraya gitmek en azından bayrama saygısızlıktır, bencilliktir, rahatı sünnete tercih etme kabalığıdır.
Bayram günlerinde ziyaretleşmeler yapılmalı, özellikle çocuklara hediyeler verilerek sevinmeleri sağlanmalı, yoksulların yüzleri güldürülmelidir. Keşke mümkün olsa da ziyarete gidilen yere tatlı vb. şeyler götürme âdeti kaldırılsa; çünkü hem israfa sebep olmakta hem de bazı bütçeler için külfet, dolayısıyla ziyaret engeli oluşturmaktadır.
Bir bayram günü Hz. Âişe annemiz, genç kızlara tef eşliğinde millî şarkılar söyletiyor ve dinliyordu. Bu esnada Efendisi de (s.a.v.) onun dizine başını koymuş istirahat ediyordu. Babası Ebû Bekir geldi ve Peygamber evinde müzik icrâsını uygun bulmayarak engellemek istedi, Peygamberimiz "Bırak çalsınlar, bu bizim bayram günümüz" dedi.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mekke'de Bayram Namazı

Her evin sahibi var bunun sahibi Allah
İbrahim'e yap diyen, işin tâlibi Allah

Bayram için arınmış, Allah evi süslenmiş
Sevip gelenlerine izzet ikram üslenmiş

Çevresindeki Mescit mukaddes ve muhterem
Onun da çevresinde yasaklı bölge harem

Burda yoğun melekler, tecellîler, rahmetler
Yolculuk zor olsa da unutulur zahmetler

Bin kilometre yoldan sırf bayram namazına
Çoluğu çocuğuyla gelen var niyazına

Ümmetin numûnesi milyonlar toplanıyor
Her biri diğerini selâm ile tanıyor

İnsanlar yağmur olmuş sokaklardan akıyor
Melekler saf saf olmuş gıpta ile bakıyor

Çapraz akan sel burda girdap olup dönüyor
Fert kendini girdapta damla gibi görüyor

Bu girdapta damlalar döndükçe yaklaşıyor
Sonunda vâsıl olup asla, kucaklaşıyor

İşte bayram neş'esi tekbir ve top sesleri
Rûhlar semada artık açılmış kafesleri

Allahu ekber, Allah birdir, başka tanrı yok
Bayram bereketiyle şükür, artık açlar tok

Tekbir tekbir üstüne arkadan rükû, sücûd
Bu namaza katılır sanırım cümle mevcûd

Ve selâm verilince sağa sola, melekler
Sevinç içinde alır selâmı bir de ekler

Rahmet diler Mevlâ'dan kullarına ve aklar
Kucaklaşırken kullar bu rahmet rûhu paklar

Tanışma faslı başlar Türk, Fars, Berber, Ummanlı
Hepimiz müslümanız ve çoğumuz Osmanlı

El sıkışalım kardeş saflar sıklaşadursun
Ayrılmayalım artık, yürekler toplu vursun

Ya Rab bu ibâdeti vesîle biliyoruz
Bağışlanıp rızâna ermeyi diliyoruz

Diliyoruz bayramda yaşanan rahmet birlik
Daim olsun, canlansın ümmette beraberlik

Ya Rab öksüz ümmeti himâyene al, amin
Düşmanların kalbine büyük korku sal, amin!

H. Karaman
Ramazan Bayramı,Mekke.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İslâm'a Göre Doğum Kontrolü ve Kürtaj

Giriş
"İslâm'da doğum kontrolünün ve bir kontrol yöntemi olarak da kullanılan kürtajın hükmünü ortaya koymayı" hedefleyen bu yazıda, "İslâm'da bağlayıcı hüküm getiren temel kaynakların taranması, konu ile ilgili metinlerin analizi, yorumu ve fıkıh geleneğine yansımış bulunan anlayış ile karşılaştırılması" şeklinde özetlenebilecek bir metod uygulanacaktır.
Bütün gerekçe ve şekilleriyle hükmü araştırılacak olan kürtaj, geleneksel İslâmî kaynaklarda bu isim ile ele alınmamıştır; çünkü bu operasyonun tarihi oldukça yenidir. Tarihi kaynaklarda kürtajın hükmü, cenîn diye bilinen "ana rahmindeki çocuğun" herhangi bir döneminde annenin veya bir başkasının müdahalesi ile ölüp dışarı çıkması, yahut da dışarı çıkıp ölmesi ile ilgili örneklerde aranacak, çağdaş operasyonun hükmü buradan çıkarılacaktır. Çocuk düşürmek, ana hayatı ve sağlığı bakımından kürtajdan farklı olsa bile, cenînin imhâsı veya çocuğun öldürülmesi bakımından bu iki eylem arasında bir fark yoktur.
Doğum kontrolünün -çocuk düşürme dışında kalan- geleneksel yöntemleri erkeklerin yaptığı"azil" ile kadınların yaptığı "rahim ağzını tıkama"dır. Kaynaklardaki açıklamalara göre azilden maksat, cinsî temas sırasında erkeğin çekilmesi ve meniyi dışarıya boşaltmasıdır. Kadının rahim girişini uygun bir nesne ile tıkamasının da amacı sperm ile yumurtanın buluşmasını -dolayısıyla hâmile kalmayı- engellemektir. Çocuk olmasın, kadın hâmile kalmasın diye, kadın veya erkeğin bu tedbirleri almalarının câiz görülmesi halinde, başkaca bir sakıncası bulunmaması şartıyla diğer yöntemlerin de câiz olması gerekecektir.
 

I- Doğum Kontrol Yöntemi Olarak Kürtaj Dışındaki Tedbirler, Azil ve Rahim Girişini Tıkamak

A- Konu ile ilgili naslar:
Kur'ân-ı Kerim'in nâzil olduğu zaman parçasında ve bölgede yaşayanların hâmileliği önlemek üzere başvurdukları yaygın tedbir azildir. Rahim ağzını tıkama tedbiri daha sonraki zamanlara aittir. Azil konusunu doğrudan hükme bağlayan bir âyet mevcût değildir. Hadîslere gelince, aşağıda sıralanacak ve sahîh rivâyetlere dayalı olan rivâyetlerde farklı hükümlere dayanak olabilecek ifade farlılıkları vardır:
Hz. Câbir'in ifadesi şöyledir:"Kur'ân-ı Kerîm nâzil olurken biz azil yapardık" (Buhârî, Nikâh, 96; Müslim, Nikâh, 136).
Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivâyet ediliyor: Biz azil yapıyorduk, Hz. Peygambere'e (s.a.v.) sorduk, "Siz bunu da mı yapıyorsunuz?" diye üç kere sorduktan sonra " Kıyâmet gününe kadar olacak olan olacaktır (Allah'ın takdir ettiğine engel olamazsınız)" buyurdu (Müslim, Nikâh, 127).
"Azil gizli veiddir (Doğmuş kız çocuğunu diri diri gömerek öldürmenin üstü örtülü bir çeşidididir)" (Müslim, Nikâh, 141)
"Yahûdîler azlin gizli veid olduğunu ileri sürüyorlar" denilince şöyle buyurdular:" Yahudiler yalan söylüyorlar; Allah Tealâ yaratmayı dileseydi sen onu önlemeyemezdin." (Ebû Dâvûd, Nikâh, 48).
Bir savaş sırasında sahâbe azlin câiz olup olmadığını sorduklarında şu cevabı veriyorlar: " Size yapmamak gerekli değildir." (Müslim, Nikâh, 128-131)
Bu son hadîsteki ifade "Hayır, yapmamanız gerekir" şeklinde de anlaşılmaya müsait görülmüştür.

B- Nasların yorumu ve fıkıhta azil:
Dînin gâyeleri yanında bu hadîsleri değerlendiren İslâm âlimlerinin çoğunluğu -şartlı veya şartsız olarak- azli câiz görmüşler, kadının rahim ağzını kapatarak hâmileliği engellemesini de azle kıyas etmişlerdir. Hadîsleri farklı yorumlayan, câiz kılan hadîslerin, meneden hadîsler tarafından neshedildiğini (önce câiz iken sonra bu hükmün kaldırıldığını) ileri süren İbn Hazm (Zâhiriye mezhebinin imamlarından biridir) gibi birkaç âlim ise azli câiz görmemişlerdir (el-Muhallâ, X, 70).
Azli câiz gören âlimlerin görüşlerini üç gurupta toplamak mümkündür: Mutlak câiz görenler, şartlı câiz görenler, "câiz olmakla beraber mekruhtur, yapılmaması tercih edilmelidir" diyenler.
1. Gazzâlî, Nevevî gibi Şâfiî mezhebi âlimlerinin açık ifadelerine göre bu mezhepte azil câizdir; ancak tenzihen mekruhtur, yapılmaması tercih edilmelidir; dînin gâyesi (neslin korunması ve çoğaltılması) ve azlin yapılmamasını tavsiye eden hadîsler bu hükmün delîli ve dayanağıdır (Gazzâlî, İhyâ, II, 47-48; Nevevî, el-Mecmû', XV, 577).
2. Hanbelî mezhebine göre kadının izin vermesi halinde azil câizdir, kadın izin vermezse kocanın tek taraflı irâdesiyle azil yapması mekruh, hattâ bazı Hanbelîlere göre haramdır (Keşâfu'l- kınâ', III, 112; el-Muğnî, VII, 23-24).
3. Malikî mezhebine göre de kocanın azil yapmasının câiz olması karısının iznine ve rızâsına bağlıdır (eş-Şerhu'l-Kebîr, II, 266).
4. Hanefîlere göre karısının rızâsı bulunmadan kocanın azil yapması mekruhtur; ancak düşman ülkesinde bulunmak veya toplum ahlâkının bozulmuş olması sebebiyle doğacak çocuğun İslâmî kimlik ve kişilikten uzak yetişmesi ihtimâli gibi sebepler bulunursa koca, karısına rağmen azil yapabilir ve bu azil mekruh olmaz (Kâsânî, Bedâi', II, 334; İbn Âbidin, Radd, III, 176).
Mazeretli azil:
Bazı hallerde kadının izni bulunmasa bile azli câiz kılan sebepler (mazeretler) fıkıhçılar tarafından şöyle açıklanmıştır:
a) Düşman ülkesinde bulunmak ve çocuk doğduğu takdirde düşmanın eline düşerek esir veya köle olması ihtimâlinden korkmak.
b) Toplum ahlâkının ve eğitiminin bozuk olması sebebiyle çocuğun iyi bir müslüman olarak yetiştirilmesinin güç hale gelmiş olması
c) Câriyelerin bulunduğu dönemlerde bunların hâmile kalıp çocuk yapmalarının istenmemesi. Çünkü çocuk yapan câriyenin statüsünün değişmesi, artık çocuk anası (ummu'l-veled) olan câriyenin alınır satılır olmaktan çıkması söz konsudur.
d) Kadının zayıf, emzikli veya hasta olması gibi sebeplerle hâmile kalması halinde zarar görmesi ihtimâlinin bulunması.
e) Kocanın gelirinin az olması veya ibâdet gibi başka faâliyetlere de zaman ayırmak istemesi sebebiyle fazla çocuk yapmayı istememesi.
Hanefîlere göre ilk iki sebep bulunduğunda karının izni şart değildir.
Diğer sebepler bulunduğunda azlin câiz olabilimesi için zevcenin izni şarttır; çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "zevcenin izni olmadıkça azil yapılmasını yasakladığı" rivâyet edilmiştir (İbn Mâce, I, 625).
Mazeretsiz azil:
Yukarıda sıralanan veya bunlara benzeyen mazeretler ve sebepler bulunmadığı halde yalnızca çocuk yapma, eğitme ve büyütme külfetinden kaçmak için azil yapılacaksa buna zevcenin izin vermesi, râzı olması azli câiz kılar mı?
Bu soruya müsbet cevap verenler, "evet, câiz olur" diyenler bulunmuş ve bunlar, " cinsî temasın tamam olması ve çocuk doğurma hakları kadına aittir, kadın bunlardan vazgeçer de azle izin verirse sakınca kalmaz" şeklinde bir delîle dayanmışlardır. Soruya olumsuz cevap verenler, "meşrû bir mazeret bulunmazsa azil, kadın izin verse de tenzihen mekruhtur, daha iyi olanı terketmektir " diyenler ise burada bir de dînin ve ümmetin hakkı bulunduğu, çocuğun olmasında dînin ve ümmetin menfaatinin sözkonusu olduğu fikrinden hareket etmişlerdir (Zeydân, el-Mufassal, VII, 257 vd.)

C- Kadının tedbir alması:
Kadının -eski uygulamaya göre- rahim ağzını geçici olarak kapatmak, tıkamak sûretiyle hâmile kalmayı önleme tedbiri alması, hüküm ve şartlar bakımından erkeğin azline kıyas edilmiş, "onun gibidir" denilmiştir ( İbn Âbidin, III, 176).

D-Azil ve rahim ağzını tıkama dışındaki kontrol tedbirleri:
Erkek veya kadının hâmileliği önlemek için ilâç kullanmaları konusu oldukça erken devirlerde (yaklaşık yedi asır önce) konuşulmuş, câiz görenler ve görmeyenler olmuştur. Geçmişte yerleşen ve uygulamaya esas olan görüş, çocuk yapmayı devamlı ve dönüşsüz olarak engelleyen ilâç ve tedâvinin câiz olmadığı, geçici engelleme yapan tedbirlerin ise câiz olduğu şeklindedir (Remlî, Nihâyetu'l-Muhtâc, VIII, 416; Zeydân, el-Mufassal, VII, 260).
Çağımızda bu konuya eğilen âlimlerimiz -bizim de katıldığımız- şu hükmü benimsemişlerdir:
Aşağıdaki şartlar dahilinde hâmile kalmayı engelleyen ilâçlar, tedâvîler ve operasyonlar câizdir:
1. Devamlı ve dönüşsüz olmamak.
2. Zararsızı veya -tıp ve dinî yasaklar bakımından- daha az zararlısı ve mahzurlusu var iken başkasına başvurmamak.
3. Alınan tedbirin taraflardan birine, yapıldığı zaman veya daha sonra önemli bir zarar vermemesi.
4. Mevcût çocuğa veya ileride doğacak çocuğa zarar vermemesi.
5. Alınan ilâcın, başvurulan tedbirin yalnızca spermin yumurtayı aşılamasına mânî olması. Eğer aşılanmış yumurtanın bozulmasına veya ölmesine ve düşmesine sebep olursa bu kürtaj mâhiyetindedir ve câiz değildir. Meselâ spiral koydurmanın hükmü, etkisi üzerindeki farklı görüşler ve tesbitler yüzünden tartışılmıştır. Bizim daha önce kendilerinden bilgi aldığımız uzmanlar, spiralin, aşılanmayı değil, aşılanmış yumurtanın rahim duvarına tutunarak beslenmesini engellediğini ileri sürmüşlerdi, biz de bu bilgiye dayanarak spiral tedbirinin kürtaj gibi olduğunu söylemiştik. Daha sonra, çok sayıda uzmanla birlikte yaptığımız bir seminer çalışmasında spiralin, daha çok aşılanmayı engellediği, aşılanmış yumurtanın ölümüne sebep olmasının ise daha az ve nadir olduğu ortaya çıktı. Biz de fetvâmızı değiştirdik; "böyle ise câiz olur" dedik. Çünkü fıkıhta hükümler nadir olana değil, gâlip ve çok olana binâ edilir ve şer'an mümkün olduğu, dince sakınca bulunmadığı ölçüde/takdirde insanlar zora sokulmaz.*
6. İkinci madde ile de bağlı olarak alınan tedbirin şer'an (dince) sakıncalı olan bir eylem ve işleme sebebiyet vermemesi. Meselâ kadın veya erkeğin ilâç alarak veya erkek kaput kullanarak -zararsız bir şekilde- hâmileliği önlemelerinin mümkün olması durumunda operasyon câiz olmaz; çünkü bunda avret yerlerini açmak ve -gören, dokunan doktor da olsa, zarûrî olmadığı halde- başkalarına göstermek ve dokundurmak gibi sakıncalar vardır.

 



* Tüp bebeği uygulamasında ihtiyaten birden fazla yumurta sperm ile birleştiriliyor, sonra bunların en uygun olanı rahime yerleştiriliyor, geri kalanları imha ediliyor. Bunu caiz gördüğümüz takdirde -rahim duvarına tutunarak beslenmeye başlama safhasına kadar- embriyonun imhasını da (dolayısıyla buna sebep olsa bile spirali de) caiz görmemiz gerekir. Kendi haline bıraktığımız, müdahele ile imha etmediğimiz takdirde çocuk olacak embriyo ancak rahim duvarına tutunmuş embriyodur. Bundan önceki safhalarda imha edilen sperm, yumurta, zigot, ve embriyo kürtaj sayılamaz.

II- Kürtaj:
A- Tanım:
Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.
Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.
Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.

B- Tarihî geçmişi:
Kur'ân-ı Kerim'de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilmi oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (hicrî birinci asrın sonlarından itibaren) önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müctehid imamların yaşadığı ve icitihad faâliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.

C- Bağlayıcı kaynaklarda kürtaj:
Kur'ân-ı Kerim'de "ve'du'l-benât" terimi ile ifade edilen "kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi" cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir. Özellikle "haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan" âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.
1. En'âm sûresinde (6/98) Allah Teâlâ'nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn, "nefis" kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak dahildir.
2. Mümtehine sûresinde (60/12) Hz. Peygamber'e (s.a.v.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında "çocuklarını öldürmek" de vardır. Bu âyetteki çocuklara "cenîn" de dahildir.
Hadîslerde doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ edilmesine değil, siperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle "gizli veid" denilmiştir. İleride açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların "ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz olduğuna delîl kıldıkları "rûhun üflenmesi" ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

D- Fıkıhta kürtaj:
Bağlayıcı delîl ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacib, mendûb, mubah, mekruh, haram... olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki yönden ele alınmıştır: a) câiz olup olmadığı, b) Kasten veya kazâ yoluyla cenîn imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.

1. Câiz olup olmaması bakımından kürtaj:
Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup omadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tesbiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm'ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevkeden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan "yanlış tıp ve canlılar âlemi" bilgisidir.
Eksik ve yanlış bilgiler:
Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde uzman olan Gazzâlî, İhyâu-ulûmi'd-din isimli eserinde azil konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: "Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve'd) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsılı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir... İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir" dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır..." (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).
Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan Gazzâlî o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arzetmektedir:
a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı, dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ') demektedirler.
b) İki su karıştığında yani aşılanma olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, aşılanmış yumurta böyle nitelendirilmektedir.
c) Yumurta aşılandıktan sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine alâka ve muzğa ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre alâka "pıhtılaşmış kan", muzğa ise "bir çiğnemlik çiğ et parçası" demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.
d) Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.
e) Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -hükme dayanak kılınacak- bilgi yoktur.
f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî'nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi "insan varlığının bir aşaması" olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mâhiyetindedir.
Rûhun üflenmesi ile ilgili hadîs:
Buhârî ve Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir hadîse göre Peygamberimiz (s.a.v.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alın yazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor:" Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar alâka (katılaşmış kan veya asılan nesne) olur, sonra aynı süre kadar muzğa (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edeceekleri) ve ebedî hayattaki durumu; cenhnetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır..." (Buhârî, Bed'u'l-halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).
Buharî ile Müslim'de yer alan bu rivâyet dışında hadîsin Müslim'deki başka rivâyetlerinde önemli farklılıklar görülmektedir:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre yukarıdaki rivâyette 120 gün olduğu halde diğer rivâyetlerde üç rakam daha zikredilmiştir: 40, 45, 42.
b) Rivâyetlerin birinde kırk iki günden sonra göz, kulak, deri, et ve kemiğin yaratıldığı, sonra melek tarafından Allah'a "erkek mi, yoksa kız mı" diye sorulduğu, Allah'ın hükmettiği ve meleğin de yazdığı kaydedilmiştir.
Bu hadîslerin yer aldığı kaynaklar sağlam olduğu için sened (rivâyet eden şahıslar) bakımından olumsuz şeyler söylemek, "bu hadîsi uydurmuşlardır, yalan söylüyorlar..." demek doğru değildir. Ancak metin üzerinde yapılan inceleme sonunda hem birbiri ile çelişen farklı ifadeler, hem de ilim ve gerçeklik bakımından tutarsızlıklar tesbit edilince hadîsi Peygamberimiz'den (s.a.v.) ilk nakleden râvilerin veya onlardan alanların "yanıldıklarını, olduğu gibi nakletmekte hatâya düştüklerini" söylemek gerekir; aksi halde tutarsızlıklar ve gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait olur ki, bunu bir müslümanın kabûl etmesi mümkün değildir. Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur'ân'da (meselâ Müminûn: 23/14) ve hadîslerde dıştan bakan birinin göreceği manzaraya (görüntüye) göre açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Tealâ'nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadîsleri nakleden râviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hatâya düşmüşlerdir. Hadîsler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırab) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:
a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda olduğuna göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.
b) Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (aşılanmanın gerçekeleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.
c) Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur.
Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadîsin "cenini öldürme, cenîn üzerinde tasarrufta bulunma" konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadîsçiler bu hadîsi "Yaratılış" ve "Kader" bahislerinde rivâyet etmişlerdir.
Fıkıhta kürtajın câiz olup olmadığını ortaya koymak üzere açılan bu alt başlıkta, fıkıhçıların hükümlerine dayanak kıldıkları akıl (bilgi) ve nakil (hadîs) delîlleri ile ilgili olarak yaptığımız bu giriş mâhiyetindeki açıklamalardan sonra mezheblere göre kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:

Hanefî mezhebinde:
Bu mezhepte, 120 günden sonra cenînin imhâ edilmesi ve düşürülmesinin câiz olmadığı hükmünde ittifak edilmiş, daha öncesi ile ilgili olarak da iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Birinci görüş bunun câiz olduğudur. Câiz diyenler yukarıda zikredilen hadîse dayanmış, 120 günden önce henüz çocuk olarak bir şeyin yaratılmadığını, mevcûdun insan olmadığını, kan, et gibi bir şey olduğunu, organlarının belirmediğini ileri sürmüşlerdir (İbn Âbidin, III, 176; İbn el-Hümâm, II, 495). İkinci görüş câiz olmadığıdır. Bu görüşü savunan Hanefî fıkıhçılara göre -önemli bir mazeret ve sebep bulunmadıkça- cenînin, 120 günden önce de imhâ edilmesi ve düşürülmesi câiz değildir; çünkü hac ibâdeti yapmak üzere ihrama giren bir kimsenin avlanması yasak olduğu gibi, kuşun yumurtasını kırması da, "yumurta kuşun temel unsurudur, kuş yumurtadan olmaktadır" denilerek câiz görülmemiştir. Burada da cenîn öldürüldüğü veya düşürüldüğünde günah sözkonusu olur, ancak bunu yapanın günahı ve suçu, doğup yaşayan bir kimseyi öldüren katilin günahı kadar değildir (el-Fetâvâ el-Hâniyye, III, 410). Bu eserde "önemli mazeret" için iki örnek verilmiştir:
a) Bir kadın çocuğunu emzirirken hâmile kalsa ve bu yüzden sütü kesilse, kocasının da süt anne kiralayacak imkânı bulunmadığından çocuğun açlıktan ölme tehlikesi belirse, bu durumda, 120 günü doldurmadığı ve organları belirmediği için henüz kan sayılan cenîni, dışarıda ve yaşayan bir çocuğu kurtarmak için düşürmek câiz olur.
b) Çocuk yolda takılsa ve doğum mümkün olmasa bakılır; eğer çocuk ölmüş ise bunun parçalanarak çıkarılması câizdir. Çocuk yaşıyorsa, anayı kurtarmak için onu parçalayıp çıkarmak câiz değildir; çünkü buradaki iki can birbirine eşittir ve öldürülenin bunu hak edecek bir suçu yoktur.
Görüldüğü üzere Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. "Rahimdeki kitle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb. den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez" denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık onbeş gün sonra muayene ve test ile tesbit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.
Malikî mezhebi:
Bu mezhebin fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir (Derdîr, II,266-267).
Şâfiî mezhebi:
Bu mezhebe bağlı bulunan bazı fıkıhçılar kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin düşürülmesinin -Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle- câiz olduğunu söylerken Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün mûteber olduğu kaydedilmiştir (Şebrâmellesî, VI, 179).

Hanbelî mezhebi:
Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar ise -yukarıda açıklanmış bulunan- eksik bilgilere dayanmışlardır.
Zâhiriyye mezhebi imamlarından İbn Hazm, 120 günden önce çocuğunu düşüren anneye mâlî cezâ, daha sonra düşürene ise kısas veya diyet gerekeceğini ifade etmiştir; bu ifade onun, baştan itibaren çocuk düşürmeyi câiz görmediğini göstermektedir (Muhallâ, XI, 31; Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).

Sonuç:
Mezheplerin ictihad devirlerinden sonra gelen fıkıhçılarının önemli bir kısmı, isabetli olarak hiçbir aşamasında cenînin imhâ edilmesini ve düşürülmesini câiz örmemişlerdir. Câiz görenlerin ise delîlleri zayıftır; eksik veya yanlış bilgiye ve yanlış yoruma dayanmaktadır. Bugünkü bilgiler karşısında bu fıkıhçılara uyularak fetvâ verilemez, verilirse cinayete iştirak edilmiş olunur.
Tedâvi veya hayat kurtarmak amacıyla kürtaj konusuna gelince, çocuk alınmadığı takdirde hem ananın hem de çocuğun (ceninin) ölmesine muhakkak nazarıyla bakılması halinde çocuğu alıp anayı kurtarmak câiz olur.
İkisinden birini öldürerek diğerini yaşatmanın mümkün olması halinde ise ananın tercih edilmesi gerektiği fikri ağır basmakla beraber - bu durumda bile- cenînin imhâ edilmesinin cevazı sağlam bir delîle değil, zarûret ictihadına dayanmaktadır.
Ceninin kürtaj edilerek alınmaması veya bir başka şekilde imhâ edilmemesi halinde ananın veya doğacak çocuğun hasta, sakat, kusurlu, geri zekâlı, kısa ömürlü olması gibi mazeretler meşrû değildir; doğmuş sakat, hasta ve eksikli çocuklar nasıl öldürülemez ise ana rahmindeki cenîn de öyle öldürülemez; çünkü o da bir insandır. Rûhun üflenmemiş olması veya üflendikten hattâ doğumdan sonra -ölüm sebebiyle- vücuttan ayrılarak geldiği yere geri gitmesi, rûhsuz cesede eşya muamelesi yapmak için yeterli sebep değildir. Ölüler bile ulu orta kesilip biçilmezken rahimdeki canlı cenîni kesip biçmenin cevâzına delîl bulunamaz.

 


 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Kürtaj suçu ve cezâsı:
Kürtaj suçu:
Cenini bir insan veya giderek tamamlanacak olan bir insan parçası/başlangıç maddesi olarak kabûl eden fıkıhçılar, bunu imhâ etmenin bir cinayet (suç) olduğunda birleşmekle beraber bu cinayetin oluştuğuna hükmedebilmek için rahimdeki kitlenin cenîn olduğunun kesin olarak bilinmesini şart koşmuşlardır. Karındaki şişlik ve hareketin ur, gaz ve benzeri şeylerden olma ihtimâli bulunduğu müddetçe onu yok etmenin cinayet sayılmayacağı ileri sürülmüş, çoğunluğa göre ihtimâlin ortadan kalkması için müdahale sebebiyle "kitlenin dışarı çıkması ve cenîn olduğunun görülmesi" şart koşulmuştur. Cinayetin oluşabilmesi için belli bir müddetin geçmesi, çıkarılan, düşürülen kitlenin kısmen de olsa organlarının belirmiş olması şartları da aynı gerekçeye dayanmaktadır; maksat çıkan şeyin insan olduğunun kesin olarak anlaşılmasıdır. Günümüzde rahimdeki kitlenin cenîn mi yoksa başka bir nesne mi olduğunu anlamak basit bir muayene ve inceleme konusu haline geldiği için, bu konudaki tereddüt ve görüş ayrılıkları da ortadan kalkmış sayılır.
Fıkıhçıların cinayete hükmedebilmek için üzerinde durdukları bir konu da cenînin ölümünün müdahale ile meydana geldiğinin bilinmesi şartıdır. Eskiden rahimdeki cenînin hayatta olduğunu bilmenin yolları sınırlı ve ancak ilerlemiş aşamalarda mümkün olduğundan bazı fıkıhçılar, "cenin sağ olarak çıkmalı ve sonra ölmelidir, aksi halde müdahaleden önce ölü olup olmadığı bilinemez" demişlerdir. Bugün bu konuda da bir tereddüt kalmamıştır; hem bütün aşamalarda cenînin hayatta olup olmadığını hem de ölümün hangi sebepten kaynaklandığını bilmek mümkün hale gelmiştir.
Kısas ve diyet gibi cezâların belirlenmesi bakımından önemli olun bir unsur da cinayette "kasıt"tır. Mâlikî mezhebi fıkıhçıları, cenînin ölmesine sebep olan fiilin kasten yapılmış olması halinde cinayetin kasten (teammüden) işlenmiş olduğuna hükmetmişlerdir. Diğer üç mezhepte mûteber olan görüşe göre cenînin insanlığı ve cinayet fiilinden önce rahimde yaşıyor olması hususları kesin olmadığından cinayet kasten (amden, teammüden) değil, kasten yapılana benzeyen (şibhu'l-amd) veya kazâ yoluyla (hatâen) olarak değerlendirilir.

Fıkıhçılara göre kürtajın ve çocuk düşürmenin cezâsı:
Ananın veya bir başkasının haksız ve müessir fiilinin sonucu olarak cenînin ölmesi, öldürülmesi ve düşmesinin cezâsı, klâsik fıkıhta, çeşitli durumlara göre değişik olarak verilmiştir:
a) Cenînin ölmüş olarak çıkması:
Bu durumda ölümün fiilden kaynaklandığı konusunda şüphe bulunduğundan cezâ diyettir. Maddî tazminat mânâsına gelen ve "ğurre" adı verilen diyetin miktarı beş deve veya bunu karşılayan nakit vb. olarak takdir edilmiştir.
b) Cenînin ana rahminden diri olarak çıkması ve çıktıktan sonra -rahimde iken yapılmış müessir fiil sebebiyle- ölmesi:
Bu durumda ölümün, dışarıdan yapılan müdahale ile meydana geldiği kesinleşmiş bulunduğundan, cenîne karşı cinayeti "kasten" sayanlara göre kısas, "kazâ yoluyla veya kastene benzer" sayanlara göre tam diyet gerekir. Tam diyet erkek çocuğu için yüz deve, kız çocuğu için elli deve veya bunların karşılığıdır.
c) Cenînin diri olarak çıkması ve sonra başka bir sebeple ölmesi:
Bu durumda ölüm, düşürme ve çıkarma fiiline bağlı bulunmadığından buna (erken doğuma) sebep olanlara tâzir gerekir; tâzir devletin veya hâkimin takdirine bırakılmış cezâdır.
d) Cenînin, ananın ölümünden sonra çıkması veya çıkmayıp içeride kalması:
Bu durumda da ya cenîn ölecek veya erken doğum olacaktır. Her iki halde de -sonucun oluşmasına- suçlunun fiilinin sebep olduğu bilinmedikçe cezâ tâzirdir; bilinirse cezâ diğer şıklara göre belirlenir.
e) Cenîni öldüren fiilin failine verilen cezâ yalnızca kısas veya diyetten ibaret olmayıp bir de keffâret cezâsı vardır; bu da köle azad etmek, bulamazsa iki ay kesintisiz oruç tutmak, bunu da yapamazsa -bazı fıkıhçılara göre- altmış yoksulu bir gün doyurmak şeklinde yerine getirilir (Geniş bilgi için bak. Ûdeh, et-Teşrî'u'l-cinâî, II, 292-303).

Günümüzde kürtajın cezâsı:
Kürtaj, rahimde sağ olduğu bilinen çocuğun, herhangi bir aşamada öldürülmesi ve rahimin boşaltılmasıdır. Burada öldürülenin çocuk olduğu, kürtajdan önce yaşadığı ve öldürme fiilinin kasten işlendiği konusunda hiçbir şüphe yoktur. Şu halde kürtaj fiili -yerinde açıklanan- meşrû bir mazerete dayanmadığı takdirde kasten işlenmiş bir cinayettir ve cezâsı da böyle bir cinayete verilen cezâ olacaktır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Başörtüsü Yasağı ve Çözüm Yolu

1. İslâm'da Örtünme (tesettür):
Müslümanların takvimine göre Medine'ye hicretten bu yana on dört asrı geride bıraktık. Bu uzun zaman dilimi içinde müslümanlar Kur'ân'ı okudular, Sünnet ve Sîret'in (Hz. Peygamberin (s.a.v.) açıklamaları ve uygulamalarının) da yardımıyla onu anladılar, hayatlarına uyguladılar; bir hidâyet, bir rehber olarak gönderilen Kur'ân bu vazifesini yerine getirdi. Hicretten sonra uzunca bir süre (yedi sekiz yıl) içinde parça parça indirilen Nûr sûresinde iki âyet örtünme ve iffeti koruma vazifesi ile ilgili idi, bu sûre iner inmez İslâm kadınları başörtülerini, boyun ve gerdanlarını da örtecek şekilde bağladılar, ondört asır hiçbir âlim örtünme emrini farklı anlamadı; yüz, eller ve ayaklar dışında bütün vücûdun, uygun giysilerle örtülmesinin farz olduğu hükmünde ittifak edildi (icmâ meydana geldi). Son birkaç asırda oryantalizm, sömürgecilik ve kültür istilâsı bazı müslümanların kafalarını karıştırdı, kendi değerlerinin evrensellik veya geçerliğinden şüphe etmeye başladılar, bunları başka düşünce ve kültürlerin değerleriyle değiştirmenin zorunlu olduğuna inandılar, bunu yapabilmek için yine dîne dayanmak gerektiğinden usûle uygun olmayan, zorlamalara ve saptırmalara dayanan ictihadlara (!) kalkıştılar. Bu yeni, zorlama ve uyarlama (kitabına uyudurma) amacına yönelik ictihadların, son yirmi otuz yıl içinde yöneldiği hedeflerden biri de örtünme oldu. Yeni yorumcular ondört asırlık uygulamayı, Kur'ân âyetlerini, hadîsleri, fıkıh âlimlerinin icmâını bir yana bırakarak önce "madem ki uygar dünya örtünmüyor güzel ve doğru olan budur, biz de böyle yapmalıyız" fikrine geldiler, sonra bu fikri zorla uygulamaya koyanların işini kolaylaştırmak için, mûteber olmayan okuma ve yorumlama yollarına saptılar.
Türkiye altmışlı yılların sonlarına doğru başörtüsünü üniversitelerde (önce Ankara İlâhiyât'ta) yasakladı, sonra bütün fakülteler yasak kapsamına alındı derken sıra İlâhiyât Fakültelerine ve İmam Hatip okullarına geldi. Buralarda okuyan ve dinî uygulamalar bakımından daha hassas olan kızlarımız, yasağa karşı direnmeye başlayınca bir yandan cezâ uyguladılar, öğrenim haklarını ellerinden aldılar, "ya kırk katır ya kırk satır" dediler, insanları en tabîî iki hak ve taleplerinden birini diğeri için fedâ etmek (ya örtünmeyi, ya okumayı ve çalışmayı seçmek) durumunda bıraktılar, bir yandan da örtünmeyi dinî bir gereklilik olmaktan çıkarmak için ilâhiyatçılardan yetkisiz, bilgisiz, duyarsız, uyumlu olan bazı kimseleri devreye soktular. Şimdi onlar her gün yeni bir şey bulduklarını zannederek (veya iddia ederek) yirmi otuz yıl önce söylenmiş ve cevaplandırılmış "argümanlarını" tekrarlıyorlar.
Sekiz on yıl önce, bana, Ezher Üniversitesine ve Diyanete, "bir dergi adına Dr. Fahri demir tarafından" sorulmuş sorular ile bunlara tarafımdan verilmiş cevaplar, İslâm'da Kadın ve Aile isimli kitabımda yayınlanmıştır. Okuyanlar göreceklerdir ki, bugün söylenenler yeni değildir ve insaflı olanlar için iknâ edici açıklamalar yapılmış, cevaplar da verilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Başörtüsü yasağının doğurduğu problemin çözümü:
Bize göre çözüm, başörtüsü yasağı yüzünden zarar gören, zarar görenlerle aynı duygu, düşünce ve değerleri paylaşan, çağımızda geçersiz olan bir zihniyet ve tutum sebebiyle insanların zarar görmelerine, mutsuz olmalarına sebebiyet veren tarafların üzerlerine düşeni yapmaları sonucunda elde edilecektir.
a) Başörtüsü yasağına karşı direnen ve bu direnme sebebiyle zarar gören, görevden atılan veya atılma durumunda olan, öğrenim hakkını kaybeden veya kaybetme durumunda olan kimselerin önünde iki seçenek vardır: Azîmet ve ruhsat.
Azîmet zor, fakat sevaplı, onurlu, normalde olması gereken yolu tutmak, şahsî zararı, genel menfaat için (din özgürlüğünü korumak, hakkı almak için) göğüslemek, gerekirse ve imkânlar müsait ise diplomadan vazgeçmek, başka yollardan bilgi ve eğitim eksiğini gidermek, isteniyorsa yurtdışında okumak, resmî değil ise sivil kesimde iş bulmak, hayatını meşrû şekilde yaşamak ve değerlendirmek.
Ruhsat ise zarûret sebebiyle geçici ve sınırlı olarak yasağın kalkması hükmünden yararlanmaktır. Kadın vücûdunu normal hallerde yabancıya (namahreme) göstermez, ama hasta olursa muayene ve tedâvi için doktora gösterir, hattâ dokundurur. İşte bu, zarûrete dayalı bir ruhsattır. Okumadığı veya çalışmadığı takdirde güç durumda kalacağını veya kalınacağını bilen kızlar ve kadınlar da, geçici olarak ve yalnızca yasak bölgede olmak şartıyla başlarını açarlarsa ruhsat hükmünden yararlanmış olurlar.
b) Ruhsattan yararlananlar, azîmet yolunu seçenler ve kendileri yasak kapsamına girmeseler de, girenlerin dertlerini ve meselelerini paylaşmak durumunda olanlar (yani müslümanlar ve kendileri inanmasalar, inandıkları halde pratikte kusurları olsa bile insan hak ve özgürlükleri için mücadele etmeyi insanlık ödevi bilenler), evet bu üç gurup, başörtüsü yasağının kalkması, haksız ve hukuksuz uygulamaların son bulması, din özgürlüğünün tanınması ve gereğinin yerine getirilmesi için -hukuk ve meşrûiyet içinde kalarak- olanca güçleriyle mücadele edeceklerdir. Bilinmelidir ki, bu üç gurup, milletin kâhir ekseriyetini teşkil etmektedir. Yapılan kamu oyu araştırmaları, halkın yüzde yetmişine yakın bir kısmının başörtüsü yasağına karşı olduğunu ortaya koymuştur. Bu mücadelenin (aslında katılımcı demokrasinin ve genel olarak hak hukuk mücadelesinin) başarıya ulaşmasının ön şartı sivil toplum örgütleri oluşturmaktır ve ortak konularda bütün sivil toplum örgütlerinin işbirliği yapmalarıdır. Başörtüsü yasağı kendi aile fertlerini ilgilendirmese bile, "bütün müminler kardeştir ve bibirinin velîsidir" ilkesi gereğince başörtüsü mağdurlarının yanında yer almayan, yasağın kalkması için elinden gelen gayreti sarfetmeyen müminler sorumludurlar, günah işlemektedirler, zarûret sebebiyle inançlarının gereğini yerine getiremeyenlerin de veballerini yüklenmektedirler.
Sadece İslâm değil, aynı zamanda demokrasi, hukuk, laiklik ve çağdaş uygarlık başörtüsü yasağını koyan ve uygulayanların değil, ona karşı çıkanların yanındadır. Tarafsız ilim adamlarının makâle ve kitaplarında defalarca açıklandığı üzere laiklik, din, inanma, inanmama özgürlüğünü garanti altına almak için vardır. Bu özgürlük, evrensel metinlerde tanımlanmıştır, onun içinde inanmak, inancını yaşamak, yaymak, öğrenmek, öğretmek, örgütlenmek de vardır. Hak ve özgürlükleri kısıtlayan hukukî ve meşrû kıstaslar/gerekçeler içinde anlamsız fobiler, vehimler, uydurma tehlikeler yoktur. Objektif, açık ve yakın tehlikeler vardır. TC. Anayasa Mahkemesinin 10-12-1988 yılında, Y. Ö. Kanununun ek 16. maddesini ( "...Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü ve türban ile kapatılması serbesttir." diyen maddeyi) iptal ederken yazdığı gerekçe, yasak için bir kanun gibi, uygulama dayanağı olarak kullanılamaz (Anayasa, md. 153). Danıştay'ın kararları Anayasa Mahkemesinin gerekçesine dayandığı için maluldür. Ayrıca bu kararlar, "dinî inanca dayalı mevzûât ile uygulamalar içindir", "dinî inancım budur, bunun için örtünüyorum" diye ilân etmeyen, göğsüne levha asmayan bir öğrencinin niçin örtündüğünü kimse soramaz, sormadan "inancı yüzündendir" diye hükmedemez ve yasağı uygulayamaz; belli bir giyim şahsî zevk, tercih ve moda gereği de olabilir. Dinî gerekçe açıklanmadığı sürece ek 17. madde çok açıktır, buna göre "üniversitelerde kılık kıyâfet serbesttir." Avrupa İnsan Hakları Komisyonu mahkeme değildir, karşı tarafın savunmasını dinleyerek hüküm vermez, ayrıca komisyonun bilgisi eksiktir, ifadelerden Türkiye'de, laik olmayan üniversitelerin de var olduğunu, dileyenlerin buralarda okuyabileceklerini sandıkları anlaşılmaktadır. Komisyon'un, eğitim ve öğretim hakkını kişinin elinden alacak bir karar vermesi mümkün değildir (Daha geniş bilgi için, İ.H.H. Vakfının yayımladığı, Vakur Alperen'in "Başörtüsü Yasağının Hukukî Açıdan Değerlendirilmesi" isimli kitabına bakılabilir).
Demokrasi halk irâdesine dayanır, çoğunluğun değil, azınlığı hattâ bireyin hak ve özgürlüklerini devlete karşı korur. %70 lerin meşrû ve insan hakkı olan talebi, meşrû hiçbir gerekçe yok iken reddedilemez. Azınlığın gücüne dayanılarak reddedilirse o sistemin adı demokrasi olmaz.
Başörtüsü yasağını savunanların hukukî dayanakları yukarıda özetlenmiştir. Bu dayanaklar zayıftır, tutarsızdır, tartışmaya açıktır. Yasağa karşı olanların haklı olmalarına rağmen sonuç alamamalarının sebebi örgütsüzlük, eğitimsizlik, korkaklık, nemelâzımcılık ve gevşekliktir.
c) Demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine, laikliğe (veya din ve vicdan özgürlüğüne) ve çağdaş uygarlığa aykırı olduğu halde inat, taassup, şartlanmışlık, eksik bilgi ve anlamsız korku yüzünden yasağı devam ettirenler, yanlış yolda olduklarını, bu kadar değere ve güce karşı uzun süre direnmenin mümkün olmadığını, ülkemiz ve insanımız daha fazla zarar görmeden bu yanlış yoldan dönmek gerektiğini anlamalıdırlar. Yasaktan yana olanların samîmî kesimi, tarafsız ilim adamlarını ve araştırmaları da dinlemeli, görmeli, yeniden düşünmelidirler; yasağı çıkarları için bir araç olarak kullanan bir avuç insanı da başta onlar yola getirmeli veya oyunlarına âlet olmamalıdırlar.
Pratik olarak en kolay çözüm, Y.Ö.K. nun yasağı kaldırmasıdır. Ek 17. madde açıktır, kılık kıyâfet serbesttir, yasak dîne dayalı mevzûât ile ilgilidir, böyle bir mevzûât yoktur, örtünen ve açılanın hangi gerekçe ile böyle yaptığı da -açıklamadığı, reklâm ve propaganda yapmadığı süraca- kimseyi ilgilendirmez.
Y.Ö.K. u bunu yapmazsa iş meclise düşer. Meclis, kanunla oluyorsa bununla, olmuyorsa Anayasa'nın ilgili maddesine, "kılık kıyâfetin laikliğe aykırı olarak yorumlanamayacağına" dair bir fıkra ekleyerek bu meseleyi çözebilir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kılık Kıyâfet ve Örtünme
İslâm dîni kadın ve erkekler için -belli kimselere karşı belli ölçülerde- örtünme (tesettür) yükümlülüğü getirmiştir, ancak örtülecek yerlerin hangi kılık ve kıyâfetle örtüleceği konusunda bir belirleme ve sınırlama yapmamıştır. Açılması, gösterilmesi câiz olmayan yerler, altını gösterecek kadar ince veya şeffaf olmayan, örtülen yerin biçimini/şeklini gözler önüne serecek kadar dar olmayan giysilerle örtüldüğü takdirde, tesettür (örtünme) vazifesi yerine getirilmiş olmaktadır. Bundan ötesi ihtiyaç, örf ve âdet, tercih meselesidir. Asırlardan beri Anadolu kadını şalvar adı verilen bir alt giysi, etekleri onun içine sokulmuş bir entari veya gömlek, başı örten bir başörtüsü ile örtünür, bu kıyâfetle dışarıda (tarlada, bahçede, harmanda, ormanda...) çalışır. Bu şekilde örtünme câiz görülmüş, âlimlerce yadırganmamıştır. Bazı eski fıkıhçılar, böyle örtünen bir kadının, başörtüsünden sarkan uzun saçları bulunursa, bunları örtü içine almak zor olduğu için açıkta bırakabileceği, ama erkeklerin bu saça bakmalarının câiz olmadığı şeklinde fetvâ bile vermişlerdir.
Daha çok şehirlerde, tesettürlü olmaya özen gösteren bazı müslüman kadınlar ve kızlar da ceket-pantolon veya ceket-etek giymektedirler. Baş örtülü, ceket uygun kalınlık, genişlik ve uzunlukta (kabaları örtecek kadar uzun), pantolon veya etek de yine uygun genişlik, kalınlık ve uzunlukta olursa bunlarla dînin istediği örtünme gerçekleşmiş bulunur.
Kadının ceket ve pantolon giymesini, "erkeklere özenme ve benzeme olduğu" için câiz görmemek uygun değildir; çünkü kadın ceketi ve pantolonu onlara özgü, farklı, erkeklerin kullanmadığı biçimde giysilerdir.
Arapça'da adına "cilbâb" denilen dış giysi, İslâm'ın geldiği asırda yaygın olan kölelik uygulaması yüzünden, hür kadınların kadın kölelerden (câriyelerden) ayırt edilmesini sağlamak için istenmiştir. Şimdi câriye kalmadığı için böyle bir giysi ile ayırt etme ihtiyacı da ortadan kalkmıştır. Cilbâb kamu düzenini sağlamaya yönelik ve değişmeye açık bir giysidir, örtünme (tesettür) ise iffeti ve aileyi korumaya yönelik bir din emridir, değişmeye açık değildir.
"Örtünmeyenlerin iffetleri yok mudur?" şeklindeki soru/itiraz, tahrike ve kafa karıştırmaya yönelik değilse yersizdir; çünkü dînin ve dindarların tezi, "örtünmeyenler iffetsizdir" şeklinde olmayıp, örtünme emrinin, her iki tarafın iffetini korumaya yardımcı olacağı, bunun için tesettürün farz kılındığı, bu farzı yerine getirmeyenlerin -iffetsiz değil, emre uymadıkları için- günahkâr olacakları şeklindedir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Başını Örtenlerin Beyin Göçü
Türkiye'den çeşitli sebeplerle önemli
ölçüde beyin göçü olmuştur; kazancını beğenmeyenler, akademik hayatla bağdaştırılması mümkün olmayan özgürlük kısıtlamalarından rahatsız olanlar, ilim ahlâkına aykırı kayırmalar veya hak gasplarından zarar görenler, bekledikleri takdir ve teşviki bulamayanlar... o güzel beyinlerini başka ülkelerde, başka milletlerin yararına kullanmak ve kullandırmak üzere ülkemizi terkedip gitmişlerdir. İrtica bahanesiyle insanımızı bölenler; dindarlara "irticâ" yaftası takanlar ve bu yaftayı taktıkları gerçek ve tüzel kişileri "yeşil" ile ifade edenler, son birkaç yıl içinde ülkemize bir kötülük daha yaptılar; yeşil diye niteledikleri sermaye başka ülkelere göç etmeye başladı, milyarlarca dolarlık ekonomik hareket ve üretimden -ülkemiz bu kadar ihtiyaç içinde iken- başka ülkeler yararlanıyorlar. Bu iki olayda iki tarafa yönelik tenkitler, farklı değerlendirmeler ve beklentiler olabilir. Ama biz bu yazıda daha başka bir beyin göçünden söz etmek istişyoruz: "Başını örterek okumak isteyen dindar kızlara bu imkân verilmediği için, çareyi başka ülkelere giderek okumakta bulmaları ve muhtemelen önemli bir kısmının, tahsili tamamladıktan sonra da bu ülkelerde kalarak hizmet üretecek olmaları" şeklindeki beyin göçünden. Bu beyin göçü yalnız başını örten dindar kızlarımızla da sınırlı değil; aldıkları puanlar kuşa çevrilerek, hakları açıkça yenerek kazandıkları (aldıkları puan hakkaniyete uygun değenlendirilseydi kazanacakları, bu mânâda potansiyel olarak kazandıkları) üniversitelere alınmayan İmam Hatip Lisesi mezunu (diğer meslek liselerinden mezun olanlar da böyledir) erkek öğrenciler de bu öğrenci/beyin göçüne katılmışlardır.
Bizim ülkemiz, ehliyetsiz yöneticiler ve ideolojik saplantılar yüzünden büyük garâbetler yaşmaktadır. Bir yandan elimizde torba (şimdi çanta) kapı kapı borç veya bağış para arıyoruz, üç kuruşluk mal satabilmek, turizmden biraz döviz elde edebilmek için nice fedâkârlıklara katlanıyoruz, öte yandan eğitim sektörünün bir gelir kaynağı olduğunu göremiyor, buradan önemli kayıplara uğruyoruz. Bu kayıplar hem yabancı öğrenci sayısını arttıramamak hem de kendi çocuklarımızı başka ülkelerde okumaya mecbûr hale getirmekten kaynaklanıyor. Halbuki İngilizce öğretim veren ülkelerle, ekonomik ve kültürel menfaat pazarında rekâbet edebilmek ve talebe çekebilmek için Fransızca ve Almanca öğretim yapan ülkeler, öğrenci kabûlünde ve öğrenim harcında kolaylıklar getiriyor, daha başka teşvikleri de devreye sokuyorlar.
Geçen yıl bazı sivil kuruluşlar ve daha ziyade gayretli velîler sâyesinde, başörtüsü kullandığı veya İmam Hatip Lisesinden mezun olduğu için Türkiye'de mağdur edilmiş üçyüze yakın erkek ve kız öğrencimiz, Avusturya gibi öğretim dili Almanca olan ülkelere gittiler. Bazı bağnaz laikçilerin engelleme teşebbüsleri başarılı olmadı, Avrupa zihniyeti bu bağnazlıkları hayretle karşıladı, öğrencileri kabûl ettiler, hem ekonomik katkılarından yararlanıyorlar hem de kendi dil ve kültürlerine adam kazanıyorlar. Bu yıl için Fransa kapısını da açmak için teşebbüsler yapıldı. Bir daha hatırlatalım ki, Almanya, Avusturya, Fransa üzerinde durmalarının sebebi ekonomiktir; çünkü bu ülkelerde üniversite parasızdır ve hayat da nisbetem ucuzdur. Bir örnek vermek gerekirse geçen yıl (2000-20001 ders yılında) Avusturya'da dört öğrenci bir ev tutar ve üniversitede okursa her birinin aylık gideri 200 dolar civarında oluyordu.
Elbette ideal, hattâ normal olan her öğrencinin kendi ülkesinde okuması, alacağı öğrenimin, dünya ile rekâbet edecek düzeyde olmasıdır. Biz bunu her şeyden önce kültür ve ekonomi yönünden gerekli görürüz. Ancak öğrenci/beyin göçünün ülkemizde, ideolojik ayrımcılıktan başka sebepleri de var. Vaktiyle bir Fransız lisesinde öğretmenlik yapmıştım. Oldukça kaliteli bir öğretim yaplıyor ve iki dil öğretiliyordu. Son sınıf öğrencileri yılın başından itibaren, hararetli bir şekilde yabancı ülkelerin üniversiteleriyle yazışmaya başlar ve her biri birkaç üniversiteden kabûl almaya uğraşırlardı. Kendilerine niçin ülkemizde yüksek öğrenim yapmak yerine başka ülkelere gitmek istediklerini sorduğumda, "öğrenim kalitesini, burs imkânlarını ve mezun olduktan sonra iş bulma şansını" gerekçe göstermişlerdi. Cumhuriyet döneminde eğitim ve öğretim hayatımızda devrimler yapıldığını, büyük başarılar elde edildiğini söyleyerek boş yere öğünenlerin bu durum karşısında utanç duymaları gerekiyor. Bunca emeğe, bunca masrafa rağmen, ilme ve öze değil, ideolojiye ve şekle ağırlık verildiği için elde edilen sonuç, ancak mecbûr olanın, başka çaresi bulunmayanın ülkede kalması, yüksek tahsilini burada yapması oluyor. İmkânı olanlar isteyerek, öğrenim hakkı elinden alınanlar da istemeyerek yurt dışına gidiyorlar. Bu durum karşısında oturup düşünmesi, yanlış yoldan dönmek için çareler araması gerekenler, üniversite öğreniminin seviyesini Batı'nın başarılı üniversiteleri düzeyine çıkarmak için tedbir alacak yerde, başörtüsünü birinci mesele yapıyorlar, rektörleri, dekanları, öğretim üyelerini bu bakımdan değerlendiriyor, takdir veya tekdir ediyorlar!
Bu ülke bizim. Biz derken inancı ve hayat tarzı ne olursa olsun bütün vatandaşları kastediyorum. Kimseyi dışlamıyorum. Ama bu ülke vatandaşlarının büyük ekseriyetinin müslüman olduğunu ve bunların %80'e yakın çoğunluğunun da "isteyen başını örtsün, isteyen açsın; devlet bu işe karışmasın" dediğini bilimsel araştırmalara dayalı olarak biliyorum. Bu durum karşısında ideolojik saplantı ve ayrımcılıkta ısrar edenlere şunu hatırlatmakta yarar görüyorum: Girdiğiniz yol yanlıştır, çağdışıdır, İslâm'a olduğu gibi insan haklarına ve demokrasiye de aykırıdır. İnsanları böyle tedbirlerle tektip (inancı, dünya görüşü, hayat tarzı aynı) hale getiremezsiniz, milletin birlik ve beraberliğini sağlamak için -eşyanın tabiatına aykırı ve imkânsız olan tektipleştirme yerine- başka modeller, yöntemler yollar ve alınacak tedbirler vardır. Bunları başında sosyal ve hukukî adâlet, özgürlük, hoşgörü ve "ortak kültür, tarih ve menfaatler"e bağlı bir ortak bilinç oluşturmak gelir.
Karşı taraf bu öğütlere kulak asıncaya ve aklın, sağduyunun, insafın emrettiği yola girinceye kadar dindar müslümanlara düşen vazife, ülkemizde mağdur edilen çocuklarını okutmak için gerekirse yurtdışı imkânlarından yararlanmak, bu durumda olan öğrencilere de yardımda bulunmaktır. Allah'a şükür hali vakti iyi veya orta birçok müslüman var; bunlar birer ikişer gencin yurtdışında öğrenim masrafını üstlenseler binlerce mağdur kızımız ve oğlumuz iyi seviyede öğrenim görebilirler ve şundan emin olalım ki; bunların büyük bir kısmı ülkelerine geri döner, beyinlerini bu aziz milletin hizmetine sunarlar.
Bütün imkân sahiplerini bu iki başlı hizmet yarşına davet ediyorum.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çok Eşlilik ve İslâm
Çok eşlilik teorik olarak ya karının veya kocanın birden fazla olması ile gerçekleşir. Ancak bir ailede karının tek, kocanın birden fazla olması uygulaması tarih boyunca çok nadir olmuş ve ilâhî dinlerin hiçbirinde meşrû görülmemiştir. Kocanın tek, karılarının birden fazla olması ise hem tarihte daha çok görülmüş geldiği coğrafyada sınırsız olarak çok karılı aileler vardı hem de dinler tarafından, bazı kayıtlar ve sınırlarla onaylanmıştır.
Kur'ân-ı Kerim'in, birden fazla kadınla evlenmenin meşrûiyetine, doğrudan buna yönelik bir ifade ile değil, bir başka münasebetle (yetimlerin hakını korumaktan söz ederken) temas etmiş olması düşündürücüdür. Şöyle buyuruluyor: "Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu büyük bir günahtır. Yetimlerin hakkına riâyet edememekten korkarsanız (bunların yakasını bırakın da) beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız bir tane kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye (ile yetinin); bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır (Nisâ: 4/2-3).
İnsanoğlunun dünya hayatında mutluluğu bulabilmesi ve yaratılış amacını gerçekleştirmesinin maddî şartları içinden ikisinin önceliği vardır: a) Aile ve cemiyet içinde sağlıklı, dengeli ve düzenli "karşılıklı ilişkiler", b) Âdil ve makûl bir "insan-servet ilişkisi". Nisâ sûresinin ikinci âyetinden altıncı âyetin sonuna kadar -birinci âyette önemle tavsıye edilen aile ve akrabalık bağlarına riâyetin tabiî sonuçları olarak- geniş ailede yetimlerin haklarından söz edilmiş, velîsi ile yetim arasındaki şahsî ve mâlî tasarruf ilişkisi kaidelere bağlanmıştır. Aradaki iki âyette evlilik ve mehir konularına temas edilmiştir; ancak bu temas, yetimlerin hukuku ile ilgili kaideler koyma ve tavsiyelerde bulunma irâdesinden doğduğu için "dolaylı" olmuştur. Yani meşhur teaddüd-i zevcat (birden fazla kadınla evlenme) izni doğrudan hüküm konusu olmamış, yetimlerin haklarını korumak için bir araç olarak "dolaylı yoldan" zikredilmiştir.
Âyetin dolayısıyle temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti, İslâm'ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. İslâm öncesi çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran'da, eski Yunan ve Roma toplumlarında, Yahûdîlerde ve Araplarda ya nikâhlamak, yahut da evde veya evin dışında bir yerde dost tutmak sûretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyorlar veya evliliğe benzer ilişkiler yaşıyorlardı. Bu çağlarda birden fazla kadınla evlenmenin birden fazla sebebi mevcûttu. İslâm'ın geldiği coğrafyada sınırsız olarak çok karılı aileler vardı. Kırsal bölgede özellikle köylerde ve dağ başlarında yaşayan bedevîlerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem korunma, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç göstermesidir. Diğer sebepler arasında kırsal hayatın güçlüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayıca eşitlik dengesinin erkek aleyhine bozulmasıdır.
Şu halde İslâm bunu (teaddüd-i zevcâtı, poligamiyi) getirmemiş, mevcût uygulamayı belli şartlara ve hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a)Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmelerini tavsîye etmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adâlete riâyet edememe tehlikesinin bulunduğunu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile getirmiştir. b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap etmiş, birden fazla kadın arasında adâlete tam riâyetin mümkün olmadığını bir kere daha hatırlattıktan sonra hiç olmazsa adâletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir. 129. âyette şöyle buyurulmaktadır: "Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine tamamen kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a itâatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir." Burada ne kadar istense, üzerine düşülse, gayret edilse de birden fazla eş arasında âdil davranmanın mümkün olmadığı açık ve kesin bir ifade ile dile getirilmiştir. Bu gerçeklik karşısında beklenirdi ki Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenmeyi yasaklasın; ancak O, zarûretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği için bunu yasaklamadı, kulların uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü yerine ikili bir tavsiye ile yetindi: a) Tek hanımla evli olanlar -aksine bir zarûret bulunmadıkça bununla yetinmelidirler; çünkü birden fazla kadınla evlenmeleri halinde haksızlıklar olacak ve bundan dolayı günaha girebileceklerdir. b) Fiilen birden fazla kadınla evli bulunan erkekler ise gönül ilişkisi, sevgi ve bağlılık gibi insanın elinde olmayan durumlar ve farklılıklar dışında, objektif, ölçülebilir, maddî konularda kadınlarına eşit davranacak, biri ile evlilik hayatını fiilen yaşarken diğerini askıda (yalnız, ilgi ve ilişkiden dışlanmış, ihtiyaç içinde veya maddî bakımdan diğerlerinden aşağı durumda) bırakmayacaklardır.
İslâm'ın tek veya çok eşlilik konusundaki bu tavrı, resmen bir kadınla evlenmeyi âdet edinmiş ve kanunlaştırmış başka kültür ve din mensupları tarafından ele alınmış, şu itirazlar ve tenkitler ileri sürülmüştür:
a) Bir kadının üzerine bir başka kadınla evlilik yapıldığında eşler arasındaki karşılıklı sevgi ve şefkatin yerini nefret, kıskançlık, kin ve intikâm duyguları alır. Bu duyguların etkisi altında kalan kadın aile içi vazifelerini ihmâl eder, kocasınıdan intikâm almaya kalkışır, bunun için israftan kocasını aldatmaya kadar birçok olumsuz davranışlara sapabilir.
b) Tarih boyunca yaşanan tecrübe, kadınla erkeğin yaklaşık olarak eşit sayıda olduklarını ortaya koymaktadır; bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi bu tabiî ve fıtrî eşitliği, dengeyi bozmaktadır, tabiî olana aykırıdır.
c) Birden fazla kadınla evlenmeye izin vermek erkeklerin şehvete ve doyumsuzluğa sevkedilmesi, cinsî tatmine öncelik verilmesi sonuçlarını doğurur.
d) Evlilikte bir erkeğe karşı dört kadın dengesi, kadının şeref ve haysiyeti bakımından küçük düşürücüdür; İslâm bile şâhitlik, miras gibi konularda bir erkeğe karşı iki kadın dengesini getirdiğine göre evlilikte dört kadın dengeyi bozmaktadır.
Yabancıların başlattığı, giderek bazı müslümanların da katıldığı bu tenkit ve itirazlara şu cevaplar verilmiştir:
a) İslâm duyguyu dışlamamakla beraber aileyi, duygu temeli üzerine değil, mantık ve fayda temeli üzerine kurmuştur. Bu tercih insanların duygularını öldürmeye değil, ikinci plâna itmeye, aklın ve inancın kontrolüne vermeye yöneliktir. Duygular, meyiller ve psikolojik tavırların çoğu telkin ve eğitim ile oluşur ve değişirler; birden fazla kadınla evliliğin yaygın olduğu bir toplumda İslâm kadınının duyguları ile, tek kadınla evliliğin geçerli olduğu toplumlardaki kadınların -bu konu ile ilgili duygu ve eğilimleri- aynı değildir. Bu olgunun delîli, kadın ve erkeğin zinâsı konusunda İslâm ve Batı toplumları arasındaki farklı anlayış ve tavır alıştır. İslâm kadınları meşrû nikâhla evlenmiş kadınlara ve birden fazla kadınla evli erkeklere karşı fazla olumsuz tepki göstermezken, gerek kadının ve gerekse erkeğin karşı cins ile veya hemcinsi ile yaptığı zinâya, fuhşa karşı olumsuz bir tavır takınmakta, bu fiili şiddetle kınamakta, ayıp ve günah saymaktadırlar. Bu sosyo-psikolojik vâkıanın tabîi bir sonucu olarak Batı toplumlarında zinânın her çeşidi daha fazla yaygınlık kazanmış, hattâ meşrûlaştırılmak üzere kanun teklifleri, hukukî düzenlemeler yapılmıştır.
İslâm topluluklarında ikinci eşler, kendi serbest irâdeleri ile ikinci eş olmayı istemektedirler, birinci eşler de ortak istememeleri halinde, evlenme akdini yaparken bunu şart olarak ortaya koyma hakkına sahiptirler. Tarihî tecrübe İslâm ailelerinde, birden fazla kadının bulunması halinde israf, intikâm zinâsı, aileye ait vazifelerin ihmâli gibi davranışların nadir olduğunu göstermiştir. Kadınların ikinci eşi istememeleri doğumdan gelme (fıtrî, tabiî) bir kıskançlık duygusu yanında, belki bundan daha etkili olarak sosyal, psikolojik ekonomik ve hukukî âmillere bağlı olarak edinilmiş (ârızî) bir şuur ve irâde halinden kaynaklanmaktadır.
b) Tabiatın kadınla erkeği eşit kıldığı, birden fazla kadınla evlenmeye izin verildiğinde bu eşitliğin bozulacağı iddiası da gerçeğe uymamaktadır. Fizyolojik ve psikolojik olarak evliliğe hazır hale gelme bakımından kadınların önceliği vardır; sıcak bölgelerde kızlar dokuz yaşında bu olgunluğa erişirken erkeklerin onaltı yaşlarını beklemeleri gerekmektedir. Medenî denilen ülkelerde kızların, kanunî evlenme çağına gelinceye kadar bekâretlerini korumaları gittikçe daha zor ve nadir hale gelmektedir, bu da onların evliliğe daha önceden hazır duruma geldiklerinin bir başka delîlidir. Buradan hareketle bir hesap yapıldığında şu sonuç çıkacaktır: Belli bir yılda onaltı yaşına girmiş bin erkek ve dokuz yaşına girmiş bin kız olsa, kanunî evlenme çağı olan yirmi beş yaşa kadar erkeklerden on nesil, kızlardan ise onbeş nesil biyolojik olarak evlenmeye hazır hale gelmiş olacaklardır, bu takdirde biyolojik büluğ bakımından kızların sayısı -farazî olarak- erkeklerinkinin iki katına da çıkabilecektir; bu vakıa, tabiat eliyle (sünnetullah gereği) bir erkeğe iki kızın hazırlanmasını ifade eder.
Kadınların ortalama ölüm yaşları erkeklerinkinden uzundur, buna karşılık erkeklerin de çocuk sahibi olma yaşları kadınlarınkinden daha uzundur. Bu iki yaş ortalaması farkı bir arada düşünüldüğünde, ortalama olarak çocuğu olabilecek yüz erkeğe karşı çocuk yapabilecek elli kadın bulunur.
Başta savaş olmak üzere ölüm getiren olaylar daha çok erkek ölümü getirmektedir. Bu sebeple bazı büyük savaşların sonunda toplumda, kadınların evlenecek erkek bulamadıkları ve hükumetlerinden iki kadınla evliliğe izin talep ettikleri olmuştur.
Kadınlar ile erkeklerin eşit sayıda olduklarından hareketle, poligaminin sosyal sıkıntılara yol açacağı iddiası ancak bütün erkeklerin veya çoğunun birden fazla kadınla evlenmesi durumunda düşünülebilir. Halbuki İslâm'ın ikinci kadınla evlenebilmek için koştuğu şartlar erkelerin çoğunda değil, azında gerçekleşmektedir. Yaşanılan tecrübe de poligaminin uygulandığı yerlerde kadın kıtlığının değil, tek kadınla evlenmenin kanunlaştırıldığı yerlerde bekâr erkek kıtlığının yaşandığını ortaya koymuştur.
c) İslâm'ın kadınlar için getirdiği edep kuralları ve terbiye tarzı onların cinsî duygu ve güçlerinin -erkeklere nisbetle- daha az gelişmesi ve tahrik edilimesi sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca tabiatları icabı yaşadıkları ay hali, gebelik, lohusalık, emzirme gibi haller evlilik hayatlarının üçte birinde onları cinsî hayattan uzak tutmaktadır. Bunlara bir de İslâm'ın, ümmet sayısının çoğalmasına verdiği önem eklenince gerekli durumlarda bir erkeğin, birden fazla kadınla evlenebilmesinin câiz kılınması kaçınılmaz olmaktadır. İslâm da bunu yapmış, birden fazla kadınla evlenmeyi menetmediği gibi, farz, vacib, müstehab da kılmamıştır.
İnsanlar menedildikleri şeye karşı düşkünlük gösterirler. Müslüman erkek fiilen evlenmese bile bir başka kadınla daha evlenme imkânının bulunduğunu bilerek bu "yasaklılık" psikolojisinden kurtulmaktadır.
d) İslâm'ın kadına nasıl değer verdiği, onun haklarının korunmasına nasıl îtîna gösterdiği hem dinî metinlerde, hem de örnek devirlere ait uygulamalarda açıkça görülmektedir. Birden fazla kadınla şartlara bağlı evlenme izninin, kadınların hakları ve değerleri ile olumsuz bir ilgisi yoktur; bu iznin gerekçesi yukarıdaki maddelerde açıklandığı üzere dînî, ictimaî, iktisadî, ahlâkî zarûretlere dayanmaktadır.
Uyugulamada çok kadınla evli erkeklerin adâletsizliği, kumalar arasındaki geçimsizlik, böyle ailelerde evlerin cehennem çukuruna dönüşmesi, insanlar arasındaki güzel ilişkilerin çirkinleşmesi bir vâkıadır. Ancak bu çirkinliklerin ve kötülüklerin âmili kanun (şerîat) değil, onu uygulayan -daha doğrusu uygulamayan- müslümanlardır. Demokrasiyi ele alalım, Batı'da güzel sonuçlar verdiği halde Doğu'da adı mevcût, kendisi mefkuddur (yoktur). Birçok yerde demokrasi terkedilmiş, komünizme geçilmiş, bu defa onda insanlık için huzur, adâlet ve saâdet aranmıştır, ancak uygulama teoriye uymamış, onda da aradığını bulamayanlar yeniden demokrasiye geçer olmuşlardır. Şu halde bir hukukî, ictimaî, siyasî sistem hakkında doğru değerlendirme yapabilmek için sistemin kendisi ile uygulamayı birbirinden ayırmak, birinin kusurunu diğerine yıkmamak gerekmektedir.
Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler. İslâm'da köklü değişim sözkonusu değildir, onda değişmez kurallar vardır, ancak hangi kural olursa olsun uygulandığında tabiî olmayan bir olumsuz sonuç doğuyorsa uygulamayı durdurma imkânı da mevcûttur. Bu cümleden olarak bir cevazdan (izinden, serbest bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde İslâmî yönetim tarafından engellenebilir; bu kanunu (şerîatı) değiştirmek mânâsına gelmez; bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeglemesine benzer. Günümüzde bizde ve bize benzer toplumlarda tek kadınla evlilik örf ve âdet haline geldiği için, bir kimsenin karısına kuma alması, birinci kadını, ondan olma çocukları ve çevresini, başka çağ ve toplumlarda olandan daha ziyade etkilemekte, üzmekte, perişan etmektedir. Bir müminin, insanları bu kadar üzüntüye sokacak bir davranışta bulunabilmesi için, zevkten başka sebepleri olmalıdır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Savaş ve İslâm
İslâm'ın diğer devletleri bir vâkıa, inkârı kabil olmayan bir varlık olarak tanıdığında, buna göre onlarla çeşitli milletlerarası ilişkilere girdiğinde şüphe ve tartışma yoktur. Ancak İslâm'ın diğer devletlere karşı dînî-hukukî tavrının ne olduğu, ne olması gerektiği tartışılmış ve ortaya iki görüş çıkmıştır:
Birincisi, İslâm'a göre sulh esas, savaş ârızîdir (geçici sebeplere bağlıdır). İslâm devleti, karşı tarafın tecavüzü, hak ihlâli vb. sebepler bulunmadıkça gayr-i müslim devletlerle devamlı sulh içinde yaşar ve ilişkiler kurar. İslâm'da savaş barış içindir ve savunmaya yöneliktir; ilk taarruz daima karşıdandır...
Buna karşı ikinci görüş şudur: İslâm yeryüzünde yalnız ilâhî hükümranlığa boyun eğmiş ve bunu temsil eden devletin meşrûiyet, varlık ve istiklâlini tanır; bu devlet ise İslâm devletidir. Diğer devletler gayr-i müslim oldukları müddetçe müslüman devlet onlarla savaş durumundadır. Barış, ya İslâm devletinin güçsüzlüğünden, ya gayr-i müslimlerin İslâm'ı kabûl etmelerinden yahut da İslâm devletinin egemenliği altına girmelerinden dolayı tercih edilir.
Daha ziyade muasır İslâm hukukçularına ait bulunan birinci görüş sahipleri mesned olarak Kur'ân-ı Kerim'in "sulh isteyen düşmanla sulh yapılmasını" (el-Enfal: 8/61), "taarruz ve tecavüzde bulunulmamasını" (el-Bakara: 2/190) emreden ve "tecavüze uğradıkları için müslümanlara savaşma izni verildiği"ni bildiren (el-Hacc: 22/39) nasları delîl olarak kullanmışlardır. Cumhuru teşkil eden ikinci görüşün sahipleri ise "fitnenin (küfrün) ortadan kalkmasına ve dînin yalnız Allah'ın dîni haline gelmesine kadar savaşmayı" (el-Bakara: 2/193), "ehl-i kitab ile, İslâm hâkimiyetini kabûl edip cizye vergisini ödeyinceye kadar savaşılması"nı buyuran (et-Tevbe: 9/29) âyetlere ve bunları teyid eden hadîslere dayanmakta, karşı tarafın delîllerini ise "onlar müslümanların zayıf oldukları zamanlara ait ve geçicidir" şeklinde yorumlamaktadırlar. Cumhurun görüşünü destekleyen bir husus da İslâm devletinin karakteridir. Bilindiği gibi İslâm devleti vatan, ırk vb. maddî değerler üzerine değil, manevî değerler ve özellikle din temeli üzerine kurulmuş bir devlettir. Din ise belli bir toprak parçasına veya topluma hapsedilemez; onun hedefi cihan hâkimiyetidir; nûru bütün insanlığı aydınlatacak, kula kulluk son bulacak, insanlar yalnızca Allah'a kulluk ederek eşref-i mahlûkât (yaratıkların en şereflisi, en üstünü) olduklarını ispat edecek, iki cihan mutluluğunun kapılarını açacaklardır. Savaşın gâyesi -hiç şüphe yok ki- bütün insanları zorla müslüman etmek değildir; savaş, isteyenlerin İslâm'a girmelerini, istemeyenlerin ise İslâm'ın hâkimiyeti altında dünya nimetlerinden istifade ederek adâlet ve hürriyet içinde yaşamalarını sağlayacaktır. İşte bu mânâda ve bütün insanlığa şâmil barış, refah ve mutluluk müslümanların kılıçlarının gölgesi altında gerçekleşecektir (bir çeşit pax islâmica). "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu etmeyin, Allah'tan âfiyet (rûh ve beden sağlığı, huzur...) isteyin. Düşmanla karşılaşınca da sabır ve sebat gösterin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır."(Müslim, el-Cihad, 5.) diyen hadîs bu mânâlara ışık tutmaktadır. Yine bu hadîse göre İslâm'da savaş arzu edilen, sadiste zevk alınan bir vâsıta değil, başka çare bulunmadığı zaman başvurulan, yüce gâyelere yönelik bir vâsıtadır.
Bize göre bu iki görüşü/yorumu şöyle bir noktada buluşturup birleştirmek mümkündür: İslâm'da savaşın sebebi başkalarının zararına maddî menfaat, nüfuz ve hâkimiyet sağlamak değildir. Sebep haksızlıktır, hukukun çiğnenmesidir (din ve vicdan özgürlüğünün ortadan kaldırılması, insanların yurt ve yuvalarının ellerinden alınması, zayıfların sömürülmesidir) Bu husus birçok âyette vurgulanmıştır. Eğer bu sebep sulh yoluyla ortadan kaldırılabilseydi, amaca barış yolundan ulaşmak mümkün olsaydı savaş "israf, zulüm ve mânâsız" olur, dolayısıyla gayr-i meşrû hale gelirdi. Gerek Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde ve gerekse sonraki İslâm devletlerinde fetihler, barış yoluyla dünyada hakkın ve adâletin korunmasının mümkün olamaması vakıasına dayanmaktadır. Tarihi gerçek şudur ki, müslüman olmayan topluluklar, kendi kavimlerinden veya dinlerinden olmayanlara hak ve özgürlük tanımamışlar, güçlenip fırsat bulduklarında saldırmışlar, akla, hayale, vicdana sığmaz zulümler yapmışlardır. Bu böyle olduğu müddetçe hakka ve adâlete bağlı bir gücün (İslâm devletinin), savaş yoluyla da olsa önceden tedbir almasında, zulme fırsat tanımamasında zarûret vardır. Eğer bir gün insanlık, savaşmadan, güç kullanmadan hakkı teslim edecek, kime karşı olursa olsun zulmü engelleyecek bir olgunluğa ulaşır ve buna göre uluslararası bir örgüt oluşturursa, müslümanların buna katılmayıp savaşa devam etmeleri için bir sebep kalmayacaktır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Savaş Halinde Yasak Fiiller
Başka çare kalmadığında meşrû hale geldiği için başvurulan savaş, İslâm'a göre bir katliâm, bir körükörüne imhâ hareketi değildir, hedefi belli bir askeri harekettir. Bundan sivillerin, masûmların, çevrenin zarar görmemesi için sınırlamalar ve yasaklar getirilmiştir:
a) İşkence. Öldürülecek olan kimseye dahi işkence edilemez; zulüm ve işkence bütün çeşitleriyle yasaktır.
b) Savaşçı olmayanların öldürülmesi. Savaşçı, fizik bakımından savaşabilecek kimselerdir. Bunların dışında kalanlar kasten ve doğrudan öldürülemez. Bu cümleden olarak kadınlar, çocuklar, sahiplerine hizmet için gelmiş köleler, körler, dünyadan el etek çekmiş din adamları, akıl hastaları, yaşlılar, hastalar, kötürümler vb. leri öldürülmez.
c) İnsan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi.
d) Verilmiş söze ve yapılmış andlaşmaya aykırı hareket.
e) Savaş zarûreti bulunmadıkça ziraî mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması.
f) Namus ve şereflere tecavüz, zinâ ve gayr-i meşrû münasebetler. Düşman kadınlarının ırzına geçen sivil ve asker müslümanlar zinâ cezâsı çekerler.
g) Düşmandan alınan rehineleri öldürmek. Bunlar misilleme yoluyla dahi öldürülemez.
h) Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir etmek.
ı) Katliâm. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Raşid Halifeler zamanlarında savaştan sonra esirler veya zaptolunan yerlerin ahalisi için katliam emri verildiğine dair bir tek örnek dahi yoktur. Mekke fethini müteakip Rasulullah (s.a.v.) bazı harb suçluları ve hainler dışında kalan düşmanlarını affetmiştir.
i) Kesin bir meşrû müdâfaa sözkonusu olmadıkça akrabayı öldürmek. Akraba düşman saflarında olsa dahi öldürülmez.
j) Çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile ilgili olmayan kimseleri öldürmek.
k) Harb esirlerini kalkan yapmak, onların arkasında düşmânâ doğru ilerlemek.
l) Bazı İslâm hukukçularının açık ifadelerine göre (meselâ Mâlikîlerden Halil) zehirli ok kullanmak.( Buhari, Cihad, 150 vd.; el-Benna, el-Fethu'r-rabbânî (Tertibu-Müsnedi-Ahmed), C. XIV, s. 61 vd.)
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İslâm'da Savaş ve Barış
İslâm dînini peşin hükümle veya maksatlı olarak -olduğundan farklı- anlatan ve yorumlayanların bir kısmına göre o bir savaş ve kılıç dînidir, kendisini insanlara zorla kabûl ettirmiştir, müslümanlar imkân bulur, bir ülkede veya dünyada hâkimiyeti ele geçirirlerse başka dinden olanlara hayat hakkı tanımazlar. İktidara gelememeleri ve güç yetirememeleri halinde ise teröre başvurur, masûm insanları öldürürler...
İslâm'ın temel kaynağı Kur'ân-ı Kerim ile Hz. Peygamber'in (s.a.v.) açıklama ve uygulamaları yukarıdaki iddiayı/iftirayı kesin bir dille reddetmektedir. Eğer müslümanlar şu veya bu yerde ve zamanda İslâm'ın buyruklarına, örnek Peygamber'in (s.a.v.) uygulamalarına aykırı davranmışlarsa bu İslâm'ın değil, onların (bunu yapan şahıs veya gurupların) suçu, günahı, ayıbı olur; hem hükümde hem de cezâda genelleme yapmak zulümdür, terörün bir başka çeşididir.
Savaş ve barış konusunda birçok âyet içinde birkaç örneğe baktığımızda şu tablo ile karşılaşırız:

"Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a güven; O her şeyi işitendir ve bilendir. 62- Seni oyuna getirmeye kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O'dur. 63- Müminlerin gönüllerini birleştiren de O'dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti, O izzet ve hikmet sahibidir." (Enfal: 8/61-62)
"Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 76-İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâvâ uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır." (Nisâ: 4/75- 76)
"Kendilerine haksız yere saldırılan kimselere savaşma izni verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir./ Onlar ki, sadece "bizim Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Çünkü Allah insanların bir kısmı ile diğer kısmını savunmamış (onlara yönelen haksız saldırıyı püskürtmemiş) olsaydı şüphesiz içlerinde Allah'ın isminin çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."(Hacc:22/39-40)

Ebû Bekir İbn el-Arabî'nin de isabetle kaydettiği gibi (Ahkâm, II, 854) bazı âyetlerde geçen "fitne ortadan kalkıncaya ve dînin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın..." meâlindeki cümleyi (meselâ Enfal: 8/39) iki şekilde anlamak mümkündür. 1. "Dünyada veya bölgede hiçbir müşrik kalmayıncaya ve herkes müslüman oluncaya kadar". 2. "Din ve vicdan hürriyeti yerleşinceye, herkesin serbestçe dînini yaşaması imkânı doğuncaya ve böylece hak olsun bâtıl olsun din seçimi ve dinî hayat baskıya değil, samîmî inanca dayanıncaya kadar. İkinci anlayışın doğru olduğu, Hz. Peygamber'den (s.a.v.) beri örnek devirlerde görülen uygulama ile ortaya çıkmıştır; çünkü hiçbir devirde savaş, müslüman olmayanları zorla İslâm'a sokmak veya öldürmek için yapılmamıştır.
İslâm'ın savaştan amacının ne olduğu, meâli yukarıda verilmiş olan âyetle (Enfal:8/61) açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimâlini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak. Bu zarûretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulümden ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesi ile gereksiz hale geleceği için buna müsbet cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur.
Savaş ve barışla ilgili âyetleri bir bütün halinde değerlendirerek genel bir sonuç çıkarma konusunda tefsirciler görüş ve söz birliğine ulaşamamışlardır. Savaşın amacını dünyada müşrik kalmaması veya müminlerin dünyaya hâkim olmaları olarak anlayanlara göre barışı emreden âyetlerin hükmü, sonradan gelen şu âyetlerle kaldırılmış, neshedilmiştir: Müşriklerin yakalandıkları yerde öldürülmelerini emreden âyet (Tevbe: 9/5) veya Ehl-i kitab'a karşı, İslâm'ı kabûl edinceye yahut da İslâm devletine boyun eğerek cizye ve haraç vermeye râzı oluncaya kadar savaşılmasını emreden âyet (Tevbe: 9/29), kezâ "Siz üstün durumda iken düşmanı barışa çağırarak gevşeklik göstermeyin (Muhammed :47/35) meâlindeki âyet.
Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbn el-Arabî'nin (II, 875 vd.) ve Cessâs'ın (III, 68) dile getirdikleri ikinci görüş şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dînin amaçlarına bağlıdır; buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabûl ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek câizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) de buna göre davranarak Medine'ye geldiğinde bazı Yahudi ve müşrik guruplarla barış antlaşması yapmıştır, kezâ Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhunu yapmış, karşı tarafın anlaşmayı bozarak -müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan- Huzâ'a kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Necran hristiyanları ile barış antlaşması imzalamıştır. Müslümanlar güçlenince Ehl-i kitab'a ya İslâm, ya cizye, yarımada müşriklerine ise " ya İslâm, ya bölgeyi terk veya ölüm" teklifi gelmiştir. "Savaş ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının gözetilmemesi" hükmünün uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir
Savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezâsını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adâleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Girişte meâlleri verilen iki âyet (Nisâ:4/75-76) savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsı, b) Zulmü engelleyip adâleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından kullara râci olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme râzı olmadığı için "Allah rızâsı için savaşmak", adâlet, hukuk ve hakkâniyet uğrunda savaşmaktır. Allah'a ve hak dîne inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itâat ettikleri -nefis dahil maddî, manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler Kur'ân'a göre tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tâbî olanların savaş amaçları ise hukuk ve adâletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.
Hacc sûresinin meâlleri verilen 39-40. âyetleri, İslâm'ın farklı dinler ve inançlar konusundaki tavrını, hiçbir şüpheyi barındırmayacak ölçüde açık olarak ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ'nın, kendisine itâat eden mücahid kulları ile koruduğu mâbetler yalnızca mescitler değil, aynı zamanda diğer dinlere ait ibâdet yerleridir. İslâm'a göre ve gerçekte Allah bir olduğu için, O'nun adını anıp başka bir varlığı kastedenler veya adını -O'na yakışmayan- niteliklerle birlikte ananlar da, bilerek bilmeyerek, doğru veya yanlış Allah'ı zikretmektedirler. Dünyada insanları, farklı inanıyorlar, inançları belli bir dîne aykırı düşüyor diye cezâlandırmak veya baskı altına almak İslâm'ın -câiz görmesi bir yana- savaş sebebi saydığı bir davranıştır.
Silâhlı mücadele ve şiddet, amacı veya şekli bakımından -din, hukuk ve ahlâkça meşrû sayılan- sınırları aşınca zulüm olur, terör olur; İslâm'ın bunu da tasvip ve tecviz etmesi düşünülemez.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonuç olarak:
Cihad, ümmetin itimad ettiği âlimler topluluğunun (ehlü'l-halli ve'l-akd: işi çözüp bağlayanlar) "meşrûdur" mutâlâası/kararıyla, yine ümmetin bağlı bulunduğu siyasî otorite tarafından ilân edilen savaştır. Bu savaşın sebebi, kuvvetle muhtemel veya vâkî bir saldırıdır: Dîne, mala, cana, namusa; maddî, ve manevî değerlere karşı haksız saldırıdır. Evet cihad din savaşı değildir, dinler arası savaş da değildir, Allah Teâlâ'nın, mümin kullarına vazife olarak verdiği, ister müslümanlara ister başka dinden olanlara karşı yapılmış olsun, haksız saldırının defedilmesi, hak ve adâletin yerini bulması için yapılan savaştır. Cihad "kutsal savaş" da değildir; savaşın kutsalı olmaz; cihad, yukarıda sıralanan sebeplerin zorunlu kıldığı bir eylemdir. Onun ibâdet olması; yani bu anlamda kutsallıkla ilgisi, şartlarına uygun olmsına ve sırf Allah rızâsı için yapılmasına bağlıdır.

Savaş ve Barış
Allah Buyuruyor ki:
71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın da ya ayrı bölükler halinde yahut da hep birden savaşın. 72- İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır; eğer size bir felâket erişirse "Allah'tan bana bir lutûf oldu da onlarla beraber bulunmadım" der. 73- Eğer Allah'tan size bir lutûf erişirse -sanki sizinle onun arasında bir arkadaşlık yokmuş gibi- "keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir kazanç elde etseydim" der. 74- O halde, dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. 75- Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 76-İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâvâ uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır.

Allah'a ve Resûl'e (s.a.v.) itâat emredilip bunun gerçek imanla alâkası etkili bir şekilde açıklandıktan sonra emir konularının en ağırlarından biri olan "savaşa" intikâl buyuruluyor. Müslümanların düşmanlarına karşı savaşmalarına daha önce izin verilmiş ve altıncı yılda gelen bu sûreden önce Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlar gelip geçmiş bulunduğuna göre bu âyetlerde teşvik edilen savaşın "Mekke Fethi" olması ihtimâli kuvvetli görünmektedir.
Hudeybiye andlaşmasından sonra müslümanlar biraz nefes alma imkânı bulmuşlardı, fakat Mekkeli müşrikler ile Medineli münafıklar işbirliği halinde çalışıyor, müslümanların kökünü kazımak için plânlar yapıyor, tuzaklar kuruyorlardı. Ayrıca Mekke'de ve başka yerlerde, kafirler arasında kalmış, baskı altında yaşayan müminler ile dinleri ne olursa olsun zayıf, arkasız ve yoksul oldukları için hakları yenen, zulme uğrayan insanlar vardı. Hem bunları kurtarmak hem de gerektiğinde kendilerini savunmak için müminlerin uyanık ve güçlü olmaları gerekiyordu. Bu âyet müslümanları, antlaşmaya güvenerek tedbirsiz kalma ve gafil avlanmaya karşı uyarmaktadır. Müminler daima uyanık ve cenge hazır durumda olacaklar, gerektiğinde savaşacaklar ve düşmanı mağlub edebilmek için -topyekün taarruz, küçük guruplar halinde taciz ve vurkaç harekâtı gibi- hangi taktiği uygulamak gerekirse onu uygulayacaklardır.
Müminler savaşa çağrıldığında ağırdan alanlar, mağlubiyet olursa "Allah'tan ben onlarla beraber bulunmadım" diye içten içe sevinenler, zafer ve ganimet elde edilirse 'keşke onlarla beraber olsaydım..." diye dövünenler kimlerdir sorusuna iki cevap verilmiştir. Bir kısım tefsirciye göre bunlar, henüz gönüllerinde iman, gereği gibi yerleşip güçlenmemiş, hayatı ile imanı arasında tam bir paralellik hâsıl olmamış müminlerdir; çünkü âyet "İçinizden bazıları vardır ki... " diye başlamaktadır. Diğer guruba göre bunlardan maksat münafıklardır, "İçinizden..." ifadesi, görünüşe göredir; zira münafıklar dış yüzleri, görünüşleri bakımından müminler gibidirler, zahirde onların cemâatine dahildirler. Bize göre müminlerin içinde bulunan zayıf imanlı, kararsız ve sebatsız müslümanlar ile münafıkların birlikte kastedilmiş olması da mümkündür. İmanı, dâvâsı yolunda ölüme götürecek güçte ve seviyede bulunmayan sıradan insanların iç hesaplaşması, teşebbüsün getiri ve götürü ihtimâlleri arasında gelgitleri hemen daima âyette tasvir edildiği gibidir.
Allah'a ve âhirete hakkıyle iman etmiş olanların fayda-zarar, kazanç-kayıp hesapları dünya hayatı ile sınırlı değildir, Allah rızâsı ve ebedî hayat daima hesaba dahildir, dahil olmanın da ötesinde "terazide ağır basmaktadır". İşte Allah rızâsı ve âhiret menfaati; ölçüsünde, tercihinde, değerlendirmesinde ağır basan, âhiretini dünyasına değil, dünyasını -gerektiğinde- âhiretine fedâ eden müminler, Kur'ân dilinde "dünyayı verip âhireti satın alanlardır". Allah emri olan savaş bu ölçüye vurulduğunda çıkacak sonuç âyette şöyle tasvir edilmektedir: Savaşa giren ya zafer kazanır veya yenilir ve şehit olur. Her iki durumda da âhireti tercih eden mümin kazançlıdır; çünkü Allah savaşıp galip gelenlere de, şehit olanlara da büyük mükâfatlar vermektedir, rağbet edilmesi gereken de işte bu mükâfattır.
Müslümanlar Mekke'ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazen başka kabileler ve Medineli bir kısım yahûdîler ile işbirliği yaparak Bedir, Uhut ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dînin saliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi, ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî altıncı yılda Hudeybiye sulhunu yapmaya mecbûr kaldılar. Bu anlaşmanın bir maddesine göre "bundan sonra müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti". Böylece hicret imkânı bulamayan müslümanlar ile bu madde gereği iade edilen müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah'a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihîilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezâsını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adâleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. İşte bu âyetlerden -burada gördüğümüz- ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsı, b) Zulmü engelleyip adâleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından kullara râci olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme râzı olmadığı için "Allah rızâsı için savaşmak", adâlet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah'a ve hak dîne inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itâat ettikleri -maddî, manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler Kur'ân'a göre tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tâbî olanların savaş amaçları ise hukuk ve adâletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnsan Hakları, Terör ve Filistin Örneği
İnsana hak veren, insanı hakka ehil kılan ne insanın kendisidir, ne de kendisi gibi olan bir başka insandır; hakkı takdir eden ve veren, insanı yoktan var eden, bir hikmete bağlı olarak vücûda getirendir; yani Allah'tır. Varlık tesadüfen, kendi başına vücut bulmadığı gibi insan da kendiliğinden hak sahibi olamaz. Olursa her hak sahibi, hakkı belirleyen bir tanrı olur ve diğer insanların kendine kul olmalarını ister, "başkası cehennemdir" der ve kendinden başkasını düşünmez. Çağımızda bireysel hak ve özgürlük anlayışı insanları egoizme, yalnızlığa ve hiçliğe itmiş, bütün değerleri yiyip bitirmiştir. İnsanlar ödevlerinden, görevlerinden bahsetmez olmuş, herkes kendisi için uygun bulduğu hak peşine düşmüştür. İnsanların bu kaostan kurtulmaları tevhide, bir Allah'ın kulluğuna dönmelerine bağlıdır. Yalnızca bir Allah'a kul olan toplum içinde kula kulluk olmaz, kula kulluğun olmadığı yerde zulüm yaşama zemini bulamaz, herkes hakkını alır, bu hakkı kendisine veren Allah'a kulluk eder, yani haklarını vazifesi için kullanır. Gâyeyi ve vazifeyi haktan önce düşünen insanlar, almada değil, vermede yarışırlar; böyle insanların oluşturduğu bir toplum fazilet ve saâdet toplumudur. İşte İslâm insanları bu hak ve vazife anlayışına davet etmektedir.
Terör, meşrû olmayan bir amaca, meşrû olmayan şiddeti kullanarak ulaşma eylemidir. Burada "meşrû olmanın ölçüsü" dindir, şerîattır, ilâhî/tabîî hukuktur ve ahlâktır. Bu tanıma ve ölçüye göre terör günahtır, ayıptır, suçtur; herkesin ona karşı çıkması ve onu lânetlemesi gerekir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Filistin örneği
Filistinlilerin yurtlarındaki tarihi varoluşları milattan öncesine kadar uzanmaktadır. Yahudiler Mısır'dan göç ederek bu topraklara geldiklerinde (M.Ö. 12. yüzyıl) orada yaşayan halklar arasında Filistinliler de vardı. Hz. Ömer'in fethinden itibaren Filistin toprakları İslâm hâkimiyetine girdi ve hâkim nüfus da bugün adına Filistinliler dediğimiz müslümanlaşmış Araplar oldu. Diğer halklar gibi Yahudiler de Osmanlı döneminin sonuna kadar bu topraklarda huzur ve adâlet içinde yaşadılar, göçlerle çoğaldılar. Herşeye rağmen 1947 taksim plânında bir milyon Filistinli müslümana karşı beşyüz bin Yahudiye toprakların yarıdan fazlası verildi. Hazırlıklı Yahudi kıtaları, Arapların parçalanmışlık ve dağılmışlıklarından yararlanarak ve arkalarına Amerika, İngiltere gibi destekçileri de alarak, 1948'de Filistinlileri -ülkenin yüzde yetmişine ulaşan- topraklarından sürüp çıkardılar, bunu yaparken hiçbir meşrûiyyet ölçüsüne dayanmadılar, hiçbir uluslararası kural ve karara uymadılar. 1967'de ise Gazze ve Batı Şeria'da (Filistin'in yaklaşık onda birinde) sıkışmış olan Filistinlileri buradan da sürdüler, yerlerini işgâl ettiler ve kalanları da yönetimleri altına aldılar. Dağılmış, birbirine düşmüş, her birinin yönetimi halktan kopmuş, belli bir ideolojinin -ve bu ideolojiyi temsil eden dünya gücünün- dümen suyuna girmiş İslâm ülkeleri bu olup bitenler karşısında ya hissiz ve ilgisiz, yahut da aciz kaldılar. Bir avuç Filistinli zulme ve yok edilmeye karşı direndi.
Filistinli direnişçiler "niçin direndiler?" İnsan tabiatı, hukuk, ahlâk, dinler, "İsrail'in yaptıkları karşısında direnmeyi, boyun eğmemeyi gerektirdiği, hattâ emrettiği için" direndiler. İsrail ülkede, sulh ve adâlet içinde kendilerine de bir yurt edinmenin peşinde değildi. Onun amacı Fırat'tan Mısır'a kadar uzanan bölge içinde yalnızca Yahudilere ait bir yurt edinmek ve bu yurt içinde başka hiçbir bağımsız, insan haklarına sahip insan grubunu barındırmamak idi. Bu amaç karşısında binlerce yıldan beri bu topraklarda yaşamış Filistinli ya yok olacak, yahut da direnecekti. Direnmeye karar verildi. Elinde yumruğu, tırnağı ve taşından başka silâhı yoktu. Eğer silâh bulabildiyse, bu da, İsrail'in elindeki gelişmiş silâhlara karşı birkaç küçük el silâhı, bomba ve modası geçmiş küçük, kısa menzilli füze idi. Filistinli işte bu imkânsızlıklar içinde direndi, direniyor, İsrail'i korkutuyor, rahatsız ediyor, âdil bir barışa zorluyor...
Elli yıldan beri Filistinlinin Yahudiden neler çektiğini bilmeyen, İsrail'in etkili propagandasına aldanmış, gaflete hattâ hiyanete düşmüş birçok müslüman, direnen Filistinlileri ayıplıyor, zulümden ve aldatmacadan ibaret olan barışa râzı olmasını istiyor, direnişte kullandığı yöntem ve araçları normal -hattâ tarihi- şartların kurallarına göre değerlendiriyor, sorguluyor ve mahkûm ediyorlar. Sivillere zarar veren, eylemciyi de yok eden bazı eylemlerin meşrû olmadığını savunuyorlar. Onlara şu birkaç hususu hatırlatmak belki faydalı olur:
a) Şimdi savaşlar kılıç, ok ve mancınıkla değil, ateşli silâhlarla yapılıyor ve bu silâhların zarar veren etkisini askerlere tahsis -sivillere zarar vermeden savaş- mümkün olmuyor.
b) Normal hallerin kuralları, fevkalâde hallere, çaresizlik içinde yapılan eylemlere uygulanmaz; zarûretler gerektiği ölçüde yasakları, haramları kaldırır. Gazzali'nin kaide kalıbına soktuğu şekliyle ifade etmek gerekirse "zarûret topluma ait (genel) ve kesin olunca nasların yasaklarını -geçici olarak- kaldırır." Yine onun verdiği örneği kullanmak gerekirse "Önlerine müslüman esirleri siper edinerek İslâm ordusuna veya kalesine doğru ilerleyen düşman askerlerini yok etmek için, müslümanlar atış yaparlar. Bu atışta müslüman esirlerin isabet almaları kaçınılmazdır, ancak bunda zarûret vardır ve atışı yapan müslümanların maksadı esirlere zarar vermek değil, düşmanın ilerlemesini durdurmaktır."
Özetlemek gerekirse Yahudiler, önce İngilizlerin sonra da Amerika'nın himâye ve yardımı ile müslüman Filistin topraklarını gasbetmiş, şiddet kullanarak insanları yurdundan etmiş, tüyler ürpertecek işkenceler yapmışlardır ve bu eylemlerine dünyanın gözü önünde devam etmektedirler. Kendileri için uzun vâdede bile olsa tehlike gördükleri her oluşumu ortadan kaldırmakta, bunun için -her ölçüye göre- meşrû olmayan yolları ve yöntemleri kullanmaktadırlar. Filistin halkına zorla kabûl ettirmeye çalıştıkları barış ve antlaşma da maskeli ve katmerli bir zulümdür. İşte bütün bu eylemler terördür, bunları yapanlar da teröristtir. Öte yandan Filistinli mücahitlerin eylemleri terör değil, cihaddır; çünkü onlar canlarını, dinlerini, mallarını, nesillerini, rûh ve akıl sağlıklarını korumak ve savunmak için eylem yapmaktadırlar; yerine bir başkasını koymaları mümkün olmayan eylemler yapmaktadırlar, yaptıkları meşrû müdâfaadır ve meşrû müdafâa bütün hukuklara göre insan hakkıdır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cihad Çağrısı
Amerika'nın Afganistan'a, Irak'a, Sudan'a, hâsılı kendi çıkarı için saldırması, itâat altına alması gereken her yere saldırmak için bahane aradığı, bazan bu bahaneyi kendi oluşturduğu, bazan da meydana gelen bir olayı sihirbaz medyası yoluyla büyüterek, sanal bir gerçeklik yaratarak, insanları aldatarak, ayartılmış dünya kamuoyunu arkasına alarak harekete geçtiği artık cümlenin malûmudur (Derin uykularda kalmayı yararlı görenler bu cümleye dahil değildir).
Üsâme b. Ladin malûm terör olayını yaptırmadığını ifade ediyor; yapanları tebrik ettiğine göre korkup da yalan söylüyor diyemeyiz; şu halde onun bu işte parmağı yok. Ama Amerika yıllardır onun peşinde, bir taşla iki kuş vurmak, hem onu yakalamak veya öldürmek hem de artık kendisine itâat etmeyen (veya dolaylı da olsa yönlendiremediği) Talibân'dan kurtulmak için son terör olayını bahane ediyor. Elinde kanıtlar varmış, kimse bunların neler olduğunu bilmiyor, Pakistan'a bidirdi, tatmin olmadılar, yalnızca T.C.'nin başbakanı "Amerika'nın iknâ olması bizim için yeterlidir" şeklinde tarihe geçecek (ne olarak geçecek ayrı mesele) bir vecize buyurdular. Her neyse kendisi hem hâkim, hem dâvâcı, hem şâhit olarak hükmünü verdi, çıkarları müşterek olanlar da ona katıldılar, terörü önleyeceğiz, dünyaya ebedî barış (!) getireceğiz diye devlet terörüne (hayır devletlerarası, devletlerle ortak) giriştiler. Şimdi Afganistan'da masûm halk bombalanıyor, bunlar Yahudi, Hristiyan, dinsiz, Amerikalı, Avrupalı olmadıkları için herhalde tam adam da sayılmıyorlar ki, adam (insan) haklarına duyarlı çevreler bu teröre ısyan etmiyorlar.
Gelelim Talibân hükumetine;
Afganlılar ve diğerleri Ruslara karşı şanlı, şerefli ve sevaplı bir cihaddan sonra zafer kazandılar, Rusları dize getirdiler, ama bu, İslâm'a göre "küçük cihad" idi, bir de büyük cihad vardı, nefse karşı verilecek, meşrû olmayan arzulara karşı verilecek "büyük cihad. İşte Afganlılar bunu kazanamadılar, fert, gurup, kabile ve bilmem ne adına iktidar kavgasına tutuştular, birlikten doğan güç tefrika yüzünden yok oldu, hâsıl olan zarar, ziyan, zulüm hesaba kitaba sığmaz. Sonunda elde edilen hiçbir şey de yok; ülkede yıllardır süren iç savaş, açlık, perişanlık, zillet, zulüm... Şimdi de dışarıdan, Amerika ve müttefikleri tarafından saldırıya uğrayınca müslümanları cihada çağırıyorlar. Bu müslümanların bir kısmı, düne kadar savaştıkları kimseler. Diğer kısmı ise tesbih taneleri gibi dağılmış, her biri ayrı bir devlet kurmuş, uluslararası anlaşma ve antlaşmalar yapmış, müslümanı koyup gayr-i müslim ile dost olmuş, müslümandan gelecek tehlikeye karşı gayr-i müslime sığınmış kimseler, guruplar, sözüm ona devletler. Bu devletler mi cihad çağrısına cevap verecekler? Bunlar mı Amerika ve Avrupa'ya karşı bu Afganlıların veya başka mazlum müslümanların, toplulukların yanında yer alacaklar!?
Kutsal, şerefli, değerli kavram ve kurumları ucuza vermeye, yere sermeye, alay konusu yapmaya ve yıpratmaya kimsenin hakkı yoktur.
Cihad, ümmetin itimad ettiği âlimler topluluğunun (ehlü'l-halli ve'l-akd: işi çözüp bağlayanlar) "meşrûdur" mutâlâası/kararıyla, yine ümmetin bağlı bulunduğu siyasî otorite tarafından ilân edilen savaştır. Bu savaşın sebebi, kuvvetle muhtemel veya vâkî bir saldırıdır: Dîne, mala, cana, namusa; maddî, ve manevî değerlere karşı haksız saldırıdır. Evet cihad din savaşı değildir, dinler arası savaş da değildir, Allah Teâlâ'nın, mümin kullarına vazife olarak verdiği, ister müslümanlara ister başka dinden olanlara karşı yapılmış olsun, haksız saldırının defedilmesi, hak ve adâletin yerini bulması için yapılan savaştır. Eğer yukarıda açıklanan şartlar bulunsaydı elbette haksız olarak saldırıya uğramış bir insan topluluğunu kurtarmak için cihad yapılırdı. Şartlar mevcût olmadığına, ortada bir ümmet (tek bir İslâm ülkesi veya İslâm ülkeleri topluluğu), ümmetin itimad ettiği bir âlimler heyeti, bu heyetin kararını uygulayacak bir siyasî otorite... bulunmadığına göre yapılacak şey, zulme uğrayanların, zulmedenden yana olmayan herkesten yardım istemesi, "insafsız avcıya hizmet etmekten zevk almayan" herkesin de mazluma yardımda bulunmasıdır. Bu yardım terim mânâsında cihad değildir, şekli imkânlara, fayda-zarar dengesine bağlıdır, iyi niyetle, ölçülü ve düzenli yapıldığında yapana ibâdet sevabı kazandırır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hırsızlık Cezâsı
Hırsızlık farklı şekillerde tanımlansa da hemen bütün dinlerde, hukuk ve ahlâk sistemlerinde kınanmış, yasaklanmış ve cezâya bağlanmıştır. Eski Ahd'in meşhur "on emri" arasında "çalmayacaksın" talimâtı da yer almıştır.
İslâm'dan önce Arabistan'da hırsızlığın suç sayıldığı ve bu suçu işleyenlerin cezâ olarak ellerinin kesildiği, ilk el kesme hükmünü Velîd b. Muğîre'nin verip uyguladığı bilinmektedir.
İslâm gelince Câhiliye devri düzen, âdet ve uygulamalarının tamamını kaldırmamıştır; bunların bir kısmını olduğu gibi devam ettirmiş, bir kısmında değişiklikler yapmış, kalanını da -İslâm'ın tevhid ve ahlâk ilkelerine aykırı olduğu için- tamamen değiştirmiştir. Hırsızlığın suç sayılması ve bu suça uygulanan cezâ da İslâm'ın, Câhiliye'den devralıp devam ettirdiği uygulamalar arasındadır.
Hısızlık suçu ve cezâsı ile ilgili âyette şöyle buyurulmuştur: "Hırsızlık yapan erkeğin ve kadının, yaptıklarının cezâsı ve Allah'tan caydırıcı bir yaptırım olarak ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim bu haksız fiilinden dolayı pişman olur (tövbe eder) ve durumunu düzeltirse Allah da onun tövbesini kabûl buyurur. Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır" (Mâide, 5/39).
El kesme cezâsının çok ağır bir cezâ olduğunda şüphe yoktur. Bu kadar ağır bir cezânın uygulandığı suçun da aynı derecede ağır olması, suç ile cezâ arasında bir dengenin bulunması gerekir; âyetin sonunda Allah'ın "hikmet sahibi, hakîm" olduğunun zikredilmesi, bu denge düşüncesini desteklemektedir; çünkü hikmet "her şeyi yerinde, uygun, düzenli ve dengeli yapma" anlamını içerir. Bir suçun ağırlık ve hafifliğini belirleyen âmiller arasında sosyo-ekonomik yapı ve durum da vardır. Buradan yola çıkan bazı modernist yorumcular, Cahiliye'de ve İslâm'ın ilk dönemlerinde mülkiyetin, mal ile ona sahip olan insan arasındaki hayatî ilişkinin daha önemli olduğunu, bu sebeple çalmanın ağır bir suç teşkil ettiğini, o gün için verilen cezânın da dengeli bulunduğunu, bugün ise kişinin malı ile hayatı arasındaki ilişkinin o derecede önemli olmadığını, cezânın da buna göre hafifletilmesinin ilâhî maksada aykırı olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Bu cesaretli yorumun şüphesiz tartışılması ve araştırılması gereken yönleri vardır. Klâsik yorum ve fıkıhçıların ittifakla benimsedikleri hüküm, el kesme cezâsının -şartları bulunduğunda- bugün de uygulanacağıdır.
El kesme cezsının uygulanma şartlarının detaylarına burada girmek gerekmez; ancak bunlardan bir tanesi var ki, zikretmeden geçmek, konunun anlaşılmasını olumsuz etkileyecektir; bu şart, hırsızlık yapan kimseyi, suçu işlemeye iten sebeple ilgilidir. Bütün ilgili kaynaklarda yer alan, Hz. Ömer'in halifelik döneminde geçmiş bir vâkıa ve uygulama vardır. Sahibi tarafından aç bırakılan köleler yiyecek çalarken yakalanıp halifeye getirilmişler, halife yaptığı soruşturmada bunu açlık yüzünden yaptıklarını öğrenince çalanları cezâlandırmamış, sahiplerini çağırtmış, köleleri bir daha aç bırakırsa kendisini cezâlandıracağını söylemiştir. Yine Hz. Ömer bir kıtlık yılında, genellikle insanlar karınlarını doyurmak için çalmak mecbûriyetinde kaldıkları için bu cezânın uygulanmasını, bolluk avdet edinceye kadar durdurmuştur. Sahâbenin gözü önünde cereyan eden ve kimsenin itiraz etmediği bu uygulamalar bizi bir genel kurala götürmektedir: Hırsızlık cezâsının uygulanma şartlarından biri de toplum içinde, kimsenin aç, açık, temel ihtiyaçlar bakımından muhtaç durumda kalmaması, herkes için mümkün olan en yüksek bir sosyal refah tabanının oluşturulmasıdır. Buna rağmen yani insanı çalmaya iten "meşrû sebep" ortadan kalktığı halde kolay yoldan, çalışıp terlemeden servet sahibi olmak maksadıyla başkalarının helâl yoldan kazanılmış mallarını çalanlar elbette cezâ göreceklerdir.
Âyet'te yer alan "tövbe, pişmanlık, bir daha yapmama azmi, bu kötü alışkanlığı bırakarak ıslâh olmak, durumunu düzeltmek" cezâyı nasıl etkiler? Bu soruya klâsik fıkhın verdiği cevap şudur: Allah'ın tövbeyi kabûl etmesi, âhirette cezâ vermemesi demektir, tövbe dünyada verilecek cezâyı kaldırmaz. İlk devir müctehidlerinden Atâ'ya göre, yakalanmadan tövbe eden, pişman olup teslim olan, çaldığını iade ve tazmin eyleyen kimsenin el kesme cezâsı da düşer. Fıkıhçılar mülkiyetin korunması ilkesi ile pişmanlığın kötüye kullanılması halinde hukukî istikrarın, mal ve can güvenliğinin korunamayacağı endişesine dayalı olarak bu yorumda ısrar etmişlerdir. Bize göre âyetin açık ifadesi, gerekli araştırma ve denemeler yapılarak -yakalanmadan önce olsun sonra olsun- pişmanlığında samîmî olduğu ve kendini ıslâh ettiği anlaşılan kimselere bu cezânın uygulanmaması gerektiğini göstermektedir. Bu şartlarla Allah'ın bağışlaması, kullarının da bağışlaması gerektiğine bir delîldir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kehânet ve Sihir
1. Kehânet
Binlerce yıl öncesinden beri insanlar, herkeste bulunan bilme, öğrenme, anlama âlet ve yetenekleriyle bilnemeyen şeyleri (gaybı) merak etmiş, bunları bilmek istemişlerdir. İşte bu istek ve merak bazı özel yetenekli insanları harekete geçirmiş, çeşitli yolardan gaybı bildiklerini iddia eden bu şahıslara Arapça'da, ortak ve farklı yanlarıyla "kâhin, arrâf, müneccim" denilmiştir. Gaybı bildiğini iddia eden şahıslar bu bilgiye cinler, yıldızlar, hesap, fizyonomi gibi yollardan ulaştıklarını ileri sürmüşlerdir.
Sağlam bir esasa (bilme aracına) dayanmadan zan, hayal, vehim ve bazı gerçek bilgi kırıntılarını birbirine karıştıran, insanların yanılmalarına, sapmalarına, maddî ve manevî olarak zarar görmelerine sebep olan bu kâhinlere gitmeyi, onlara inanmayı Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) yasaklamış, "Kâhine inanan, vahyi inkâr etmiş olur" meâlinde sözler söylemiştir. Yine O'nun yaptığı önemli bir açıklamaya göre mümin olmayan cinler, melekler arasında konuşulan, alınıp verilen (sıradan insanların bilmeleri mümkün olmayan) bazı gayb bilgilerini, gizlice onların bulunduğu bölgeye yaklaşarak kısmen (birkaç kelime, cümle parça olarak) alırlar, o bölgelerin gözcüleri tarafından devamlı kovuldukları için tam bilgi elde edemezler, ancak bu eksik bilgi kırıntılarının birine bin katarak gelip kâhinlere aktarırlar; böylece hem onları hem de onlara inananları saptırırlar (Hem hadîsler, hem de açıklamaları için bak. H. Karaman, Günkük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 114 vd.).
İslâm bilgi kaynaklarına göre gayb, gözle görülmeyen; akıl, duyular vb. beşerî bilgi vâsıtalarıyla bilinemeyen varlıklar, ilişkiler ve oluşlardır. Allah, vahiy, kader, yaratılış, rûh, kıyâmetin zamanı, kabirde olacaklar, yeniden dirilme, toplanma, sırat, terazi, cennet, cehennem... hep gayb âlemine dahildir. Bunlar hakkında bilgi alınabilecek iki kaynak vardır: Vahiy ve ilham. Akıl, ancak bu iki kaynaktan alınacak bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar getirebilir. Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tarafından haber verilmek (tahdîs), sadık rüya gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham ancak İslâm'a sağlam iman ve onun esaslarını samîmîyetle (ihlâs ile) yaşama sonucu elde edilmiş bulunursa mûteber olur; yine de ilham, objektif, herkes için geçerli, üzerine genel hüküm bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmiş ise onu ilgilendirir, umumî ve kesin delîllere (vahiy bilgisine) aykırı olmamak şartıyla onu bağlar. Dünyaya, maddeye, insanlar arası veya insanlar ile eşya arası ilişkilere ait olduğu halde yine de normal yollardan, normal (genel, herkeste veya bilimini tahsil eden kimselerde bulunan) bilgi vâsıtalarıyla bilinemeyen şeyler de göreceli olarak gayba dahildir. Meselâ bir kimsenin, biraz sonra kimi göreceğini, onun ne yapacağını, gökte yerde ne olacağını... bilmesi konusu da bir mânâda gaybı bilmek olur. Bu konularda yine geçerli iki bilme yolu vardır: İlham ve bilim. Bunların dışında kalan, cinler, rûhânî varlıklar, yıldızlar, rûhlar, çeşitli fallar vb. yollarla elde edildiği iddia edilen bilgiler güvenilir, tutarlı, şaşmaz, sağlam bilgiler değildir. Bunlar hayale, vehme, yalana, istatistik bilgilere, tahminlere, tecrübeye dayanabilmektedir. Genellikle söylenen sözler yuvarlak, birçok kişi ve duruma uyarlanabilir, atma tutma kabilinden ifadelerdir.
Kur'ân'da yer alan ve gaybın bilgisi ile ilgili bulunan bir âyette Allah teâlâ şöyle buyurmaktadır: " Şüphe yok ki kıyâmetin ne zaman kopacağının bilgisi yalnız Allah katındadır; O, yağmuru indirir, rahimlerde ne olduğunu bilir. Hiçbir kimse yarın (gelecekte) ne kazanacağını (başına ne geleceğini) bilemez, hiçbir kimse nerede öleceğini bilemez. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır (Lukman: 31/34). Bu âyete dayanarak "beş gayb"dan söz edilmiştir. Ancak âyetin ifade ve üslûbuna dikkât edilirse burada geçen beş bilinmezin aynı mâhiyette olmadıkları anlaşılır. 1.Kıyamet günü, 2.insanın gelecekte nelerle karşılaşacağı ve 3.nerede öleceği konularının insan tarafından bilinemeyeceği açık ve kesin olarak ifade edilmiştir. 4.Yağmur hakkında "kimse bilmez" denmemiş, "Allah indirir, yağdırır" buyurulmuştur. 5.Rahimdeki çocuk hakkında da "kimse bilemez" denmemiş, "Allah bilir" denmiştir. Bu üslûp ve ifade farkından çıkan sonuç şöyledir: Bazı konular mutlak gayba dahildir, onları ancak Allah bilir; vahiy veya ilham yoluyla bildirmedikçe kimse bilemez.. Bazı konular ise göreceli olarak gayba dahildir; bunları da Allah bilir, kullar ise ilim tahsil ederek, âlet icat ederek, tecrübe yaparak bilir, bunların bilgisine ulaşabilirler. Nitekim bugün meteoroloji bilim dalı yağmur, kar, rüzgar vb. konularında, tıp da rahimdeki çocuk konusunda bu yollardan bilgiye ulaşmış bulunmaktadır. Ancak bunları da cin, rûh, fal gibi yollardan sağlıklı ve sağlam olarak bilmek mümkün değildir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. Sihir
Sihir, "sebebi ve kaynağı gizli durum, büyü, gözbağcılık" gibi anlamlara gelen Arapça bir kelime olup, terim olarak tabiat üstü güçlerle ilişki kurmak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabîî nesneleri kullanmak sûretiyle faydalı, koruma gâyeli veya zararlı bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işleri ifade eder. Sihir veya büyünün başlıca gâyesi, bitkileri, hayvanları, insanları, doğal olayları, güçleri veya nesneleri kullanarak ya da kontrol ederek biri üzerinde, iyi veya kötü bir etki meydana getirmek, maddî veya mânevî bir menfaat ve başarı sağlamaktır. Bu anlamda büyü tarihin çok eski dönemlerinden beri her toplumda yapılmış ve yapılmakta olup; antropoloji, sosyoloji, fenomenoloji, dinler tarihi, etnoloji, mitoloji gibi bilim dallarıyla uğraşanlar büyünün nitelik ve özellikleri, tarif ve tasnifi, din ile büyünün ilişkisi, benzer ve farklı yönleri vb. konular üzerinde durmuşlar, sonuçta bu alanda çok geniş bir literatür oluşmuştur.
Câhiliye döneminde de sihir yaygındı; cincilik, kehânet, fal okları atmak, yıldızlara bakmak, küçük kareler çizip içlerine harf veya sayı yazmak, düğüm atmak ve üflemek gibi sihir çeşitleri uygulanmaktaydı ve bütün bu işler putperestlikle birlikte yürütülüyordu. Araplar sihirbazlardan çekinir ve onlara saygı duyarlardı.
Özellikle eski dönemlerde Firavun gibi hak dîne karşı mücadele verip onu başarısız kılmaya kalkışanların sihir ve sihirbazlardan yararlanma yoluna gitmesi; ayrıca müşriklerin, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ve İslâm'ın başarısını sihir diye niteleyerek gölgelemeye çalışmaları sebebiyle Kur'ân-ı Kerîm ve hadîslerde de sihir konusuna yer verilmiştir.
Fahreddin Râzî (III, 206-213), sihrin mümkün olup olmadığı sorusuna cevap vermeden önce sihir kavramı içine giren bütün uygulamaları sekiz madde altında toplamıştır:
1. Keldânîler'in sihri. Yıldızperestliğin hâkim olduğu, dünyanın yıldızlar tarafından yönetildiğine inanılan bu kültürde, tılsım da denilen bu sihir çeşidinin gök cisimlerinin yardımıyla yapıldığına inanılırdı.
2. Güçlü rûh (nefis) sahiplerinin sihri. Bazıları, insanın rûhu uygun biçimde eğitilirse gizli şeyleri görecek düzeyde duyu, algı ve irâde gücünün geliştirilebileceğini ve bu sâyede başkalarınca imkânsız gibi düşünülen birçok bilgiler edinebileceğini veya birçok işler başarabileceğini söylerler.
3. Yerdeki rûhlardan yardım alınarak gerçekleştirilen sihir. İnsan rûhunun bu rûhlarla veya cinlerle bağlantı kurması sûretiyle yapıldığına inanılan sihirdir.
4. El çabukluğu ve algı yanıltmaları şeklindeki sihir. Hokkabazlık, gözbağcılık gibi uygulamalar bunun örneğidir.
5. Bazı teknik cihazlarla sergilenen sihir. Mahâretli bir âleti kullanarak bununla ilk kez sergilenen görüntüler (ses çıkaran heykeller, ışık gösterileri gibi), işin mâhiyetini bilmeyen insanlarca olağan üstü sanılır.
6. İlâçlar yardımıyla yapılan sihir (sporcunun doping yapmak sûretiyle normal gücünün üstünde performans göstermesi gibi).
7. Kalbi (insanın idrak ve duyularını) bağlayarak (etki altına alarak) yapılan sihir. Sihirbazın, şarlatanlık yaparak, ism-i a'zamı bildiğine, bununla istediğini yapabileceğine muhatabını inandırmak sûretiyle onu etki altına alıp dilediğini yaptırmasıdır.
8. Kovculuk yapmak, insanları birbirine düşürmek sûretiyle yapılan sihir. Râzî, bunun insanlar arasında yaygın olduğunu da belirtir.
Râzî'nin tesbitine göre Mu'tezile âlimleri, sihir adı altında ileri sürülen, fakat gerçekte doğal nedenlere dayalı doğal olaylardan ibaret olan gösterilerin sihir olmadığını belirtmişler; bunun dışında kalan ve olağan üstü güçler yardımıyla gerçekleştirildiği öne sürülen bütün sihir çeşitlerini asılsız, imkânsız olan sahte gösterilerden ibaret saymışlardır (Râzî, III, 213). Ehl-i sünnet âlimlerinden bir kısmı, sihir diye ortaya konan işlemlerin büyük bölümünün gerçekte hünerli bazı kimselerin sergilediği el çabukluğu, algı yanıltması, halkın bilgisizliğinden yararlanarak bazı fizik kanunlarını istismar etme, esrar, morfin vb. uyuşturucu veya sarhoş edici maddeler veya ilâçlar içirerek bir kısım insanları etkileme, umulmadık yöntemlere başvurarak insanları birbirine düşürme gibi gerçekte normal olan bir olayın olağan üstü bir yanı varmış gibi gösterilmesinden ibaret olduğunu belirtmişlerdir. Şâfiîlerden Ebû Bekir el- Esterâbâdî, Hanefîlerden Ebû bekir Râzî gibi âlimlerin benimsedikleri bu görüşe göre sihirin etkisi hayal ve vehimden ibarettir; fiziki bir etkisi yoktur (Tehânevî, Keşşâf, sihir maddesi). İbn Haldûn'un da içlerinde yer aldığı birçok sünnî âlim ise Hârut Mârut hikâyesi, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) sihir yapıldığını anlatan hadîsler gibi delîllere dayanarak sihirin maddî etkisinin de bulunduğunu, ancak bunu sihirbazın değil -onun sebepleri yerine getirmesi sonucunda- Allah'ın yarattığını kabûl ve ifade etmişlerdir. (Râzî, Bakara sûresi, 2/102-103. âyetlerin tefsiri, İbn Haldun, Mukaddime, Vâfî neşri, s. 1147 vd.; Tehânevî, aynı yer).
Bize göre sihrin, maddî değil, ancak vehim ve hayal boyutunda bir etkisi olabileceği görüşü daha isabetlidir. Karşı görüşün en güçlü iki nakli (âyet ve hadîs) delîlinin, karşı tezi isbat etmediği aşağıdaki açıklamalardan anlaşılacaktır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hârût ve Mârût'un âyette şöyle buyurulmaktadır. "Süleyman'ın egemenliği konusunda onlar, şeytanların (uydurup kulaklarına) okuduklarına tâbî oldular. Halbuki Süleyman (büyü yaparak) Allah'ı inkâr etmedi, ama şeytanlar inkâr edip kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de, iki meleğe; Hârût ile Mârût'a indirilenleri (bildirilenleri) öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi, 'Biz ancak imtihan için gönderildirk, yanlış yapıp küfre girmeyin' demeden kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Onlar, o ikisinden, kişiyi eşinden ayırmada kullanacakları şeyi öğreniyorlardı; ancak onlar, Allah izin vermedikçe öğrendikleri ile kimseye zarar verebilecek değillerdir. Onlar, kendilerine zarar vereni, fayda vermeyeni öğreniyorlar. Ayrıca onu (sihri) bedel ödeyerek alan ve uygulatanların âhirette hiçbir nasiplerinin olmayacağını da çok iyi biliyorlar. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötü; keşke bunu bilseler! (Bakara:2/102).
Görüldüğü üzere âyet, Süleyman'a atılan iftiralar ile Hârût ve Mârût'un sihir öğretişi hakkında iki ana konuya dair bilgi vermektedir. Müfessirler bu âyetin sihir öğretmenin ve öğrenmenin sakıncalarını vurguladığı konusunda hem fikirdirler.
Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında ayrıntıya girilmediği, ayrıca Hârût ve Mârût ile ilgili senedi güvenilir hiçbir hadîs bulunmadığı halde tarih ve tefsir kitaplarında, özellikle "İsrâiliyat" denilen ve hadîs literatürüne de giren Yahudi kaynaklı rivâyetlerde bazı ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ancak Taberî, Kadı İyâd İbn Hazm, Ebû Bekir İbn el-Arabî, Kurtubî, İbn Kesîr, İbn Cevzî, Fahreddin Râzî, Tabersî gibi müslüman tefsirci ve bilginler bu rivâyetleri tenkit etmişler, uydurma veya zayıf olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ İbn Kesîr bu rivâyetlerin hepsinin uydurma olduğunu ve gerçekte Yahudi asıllı Ka'b el-Ahbâr'dan kaynaklandığını belirtir. Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan okunuşu "melekeyn" (iki melek) şeklinde olmakla birlikte, İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Ebü'l-Esved ve Dahhâk gibi bazı âlimler bu kelimeyi "melikeyn" (iki melik, iki kral) şeklinde okuyarak Hârût ve Mârût'u insan isimleri olarak kabûl etmişlerdir. İbn Hazm ise bunların melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi olduğunu ileri sürmüştür. Buradaki "melekeyn" (iki melek) kelimesinin, "iki kudretli kişi" veya "iki rûhanî kişi" anlamında mecaz olduğunu ileri sürenler de vardır (R. Rıza, el-Menâr, I, 402).
Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemindeki Yahudiler, Kur'ân'nın verdiği bilgileri kabûl ederek, diğer bütün peygamberler gibi Hz. Süleyman'ın da mâsum, faziletli ve hikmet sahibi bir peygamber olduğuna inanmak yerine, Yahudi literatüründe geçen ve onu, işlerini sihirle yürüten, işretçi, âsi ve günahkâr, hattâ putperestliğe sapmış bir kral olarak gösteren düzmece bilgilere, isnat ve iftiralara inanırlardı. Yersiz yurtsuz dolaşmaları ve uzun zamanlar esir hayatı yaşamaları nedeniyle cahilleşen, yoksullaşan ve İbrâhimî kültürden uzaklaşıp yozlaşan Yahudiler, kendi tarihlerinde gelip geçmiş birçok peygamber gibi Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında da şeytanların, cinlerin veya şeytan karakterli insanların telkinlerine, kâhinlerin derlediği sihir kitaplarına uyarak gerçek dışı kanâatlere sapmışlar; cinlerin insanlara gaybı öğrettiği, Süleyman'ın ilminin bu kaynaktan geldiği, saltanatını da bu bilgilerle gerçekleştirdiği, bu bilgiler sâyesinde insanları, cinleri, rüzgârı emri altına aldığı yolunda inançlara kapılmışlardır (Zemahşerî, I, 85).
Müfessirlerin çoğu Hârût ve Mârût'a indirilenin de sihir olduğunu belirtirler. Buna göre şeytanların öğrettiği şey, Allah tarafından bu iki meleğe indirilen sihirdir. Fakat bazı eski ve yeni müfessirler, "...indirileni (bildirileni).." diye çevirdiğimiz "ve mâ ünzile ale'l-melekeyni" cümlesindeki "mâ" kelimesini olumsuzluk edâtı kabûl ederek bu cümleyi, "İki meleğe (Cebrâil ile Mîkâil'e) böyle bir şey indirilmedi" şeklinde anlamışlardır (bk. Taberî, I, 452; Şevkânî, I, 131; el-Menâr, I, 403). İbn Abbas ve Rebî' b. Enes'e isnat edilen bu yorumu dikkâte alan Taberî âyeti şöyle anlamlandırıyor: "Onlar (Yahudiler), Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanın düzüp koştuğu şeylere uydular. Halbuki iki meleğe böyle bir şey indirilmedi; fakat inkârcı şeytanlar Bâbil'de yani insanlara Hârût ve Mârût'a sihir öğretiyorlardı. Buna göre âyetteki iki melekten maksat Cebrâil ve Mîkâil'dir. Çünkü Yahudi sihirbazları, Allah'ın Süleyman'a sihri Cebrâil ve Mîkâil'in diliyle indirdiğine inanırlardı. İşte âyette Allah bunu yalanlamış ve elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.v.), Cebrâil ve Mîkâil'in asla sihir indirmediğini; haber vermiş; ayrıca Süleyman'ı, Yahudilerin isnat ettikleri sihirden tenzih etmiş; sihrin bir şeytan işi olduğunu, şeytanların Bâbil'de insanlara sihir öğrettiklerini; aslında insanlara bunu, önceden uyararak öğretenin, Hârût ve Mârût isimli iki kişi olduğunu bildirmiştir. Bu anlayışa göre Hârût ve Mârût insan isimleridir ve böylece Yahudilerin iddiaları reddedilmiş olmaktadır (Taberî, I, 452).
Seyyid Kutub da âyeti bu yönde açıkladıktan sonra şöyle diyor: "Anlaşılan ortada bu iki melekle ilgili bir hikâye vardı. Yahudiler ya da şeytan, bu iki meleğin büyücülüğü bildiklerini, onu halka öğrettiklerini iddia ediyor ve bu sanatla ilgili bilginin onlara Allah tarafından verildiğini yayıyorlardı. İşte Kur'ân-ı Kerîm bu iftirayı, yani büyücülüğün bu iki meleğe indirildiği iftirasını da yalanlıyor" (Fî Zılâli'l-Kur'ân, I, 146). Ancak Hamdi Yazır, âyetin devamının böyle bir yorumu kabûle elverişli olmadığı kanâatindedir (I, 445-446).
Âyette sihrin bir fitne, yani ona inanıp inanmayacakları, bu işle meşgûl olup olmayacakları hususunda insanlar için bir imtihan vâsıtası olduğu; sihirbazların, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyecekleri bildirilmiş; bu arada Yahudilerin, kendisini sihre kaptıran bir kimsenin âhiret hayatını büsbütün kaybedeceğini bile bile, yarar sağlayacak bilgiler yerine zarar getirecek bilgiler peşinde koştukları ifade edilmek sûretiyle sihre inanmanın, yapmanın ve yaptırmanın dinî bakımdan ne kadar sakıncalı olduğu bir kez daha ortaya konmuştur.
Sonuç olarak bu âyet, Hz. Peygamber dönemindeki Medine Yahudilerinin ve onlardan etkilenen Araplar'ın bir peygamber olan Hz. Süleyman'ın putperestliğe saptığı yolundaki iftiralarını reddetmektedir. Sihir denilen sahtekârlık veya fitne-fesat işlerini ancak şeytanlar türetip insanlara öğretirler. Bunlar müslüman işi değildir. Melekler insanlara, kötülük yapsınlar diye bilgi vermezler; onların öğrettiği hususlar birer deneme vesîlesidir; dolayısıyla insanlar onları iyi maksatlar veya -eşlerin arasını bozmak gibi- kötü maksatlar için kullanabilirler ve Allah katında bu tutumlarına göre yargılanırlar. Şunu da bilmek gerekir ki, Allah'ın izni olmadıkça kötü niyetliler zarar veremezler; onlar sadece âhirette kendilerine zarar verecek şeyleri satın almış ve böylece çok kötü bir iş yapmış olurlar.
Şu halde âyetin asıl maksadı Hz. Süleyman'ı Yahudilerin iftiralarından tenzih etmek, kötülüğün kaynağının peygamberler veya melekler değil, şeytanlar veya şeytan tabiatlı cinler yahut insanlar olduğunu, meleklerin insanlara telkin edeceği bilgileri, birer imkân ve dolayısıyla imtihan sebebi bilip bunları hayırlı konularda değerlendirmek gerektiğini anlatmak, böylece müminleri yanlış inanç ve uygulamalardan korumaktır. Konumuz bakımından en önemli husus da âyette, Hârût ile Mârût'un öğrettiği bildirilen şeyin "sihir" olduğunun ifade edilmiş olmadığıdır. Tam aksine âyet, insan ve cin şeytanlarının insanlara sihir öğrettiklerini bir de o iki meleğe bildirileni öğrettiklerini söylüyor; bu ifade açıkça gösteriyor ki, Allah'ın gönderdiği, bildirdiği bilgi sihir değil, başka bir bilgidir. Bu bilgiyi ve sihri, karı kocayı ayırmak için kullananlar kötülük peşindeki insanlardır. Karı ve kocanın ayrılması sonucunu doğuran da -yine âyete dikkât edilirse görüleceği üzere- büyü değil, büyücülerdir, onların telkinleri, bilgilerini kötü maksatla kullanmaları ve bozucu ifadeleri, çabaları, düzenleridir, düzmeceleridir; yani Kur'ân, "sihir karı kocayı ayırır" da dememiştir.
Yine Kur'ân-ı Kerim'de Firavun'un sihirbazları ile Hz. Mûsâ'nın bunlara karşı yürüttüğü mücadele anlatılmıştır. Bu âyetlerde sihirbazların yaptıkları şeyin göz boyama (bir çeşit illüzyon) ve insanları korkutarak etki altına alma ve hayal görmelerini sağlama" olduğu açıkça ifade edilmiştir Bunların, illüzyon yoluyla yılan sûretinde gösterdikleri ipleri ve değnekleri, Allah'ın, peygambri Mûsâ'ya lütfettiği mûcize sâyesinde yok olup gitmiştir (A'râf: 7/116; Tâhâ: 20/66).
Âyette geçen "Allah izin vermedikçe öğrendikleri ile kimseye zarar verebilecek değillerdir." cümlesini, "Allah izin verirse sihir tesir eder ve zarar verir" şeklinde anlamak doğru değildir. Doğru anlayış şudur: Sihirbazlar aksini söyleseler de onların yaptığı sihir, öyle istedikleri için insanlara tesir etmez, zarar vermez, ancak Allah isterse (isteseydi, böyle bir kanun koysaydı) zarar verir, akıl ve nakil delîlleri sihrin böyle bir etki ve zararının olmadığını ortaya koymuştur; şu halde Allah izin vermemiştir ve sihir kimseye zarar veremez.
Felâk ve Nâs sûrelerinin tefsirinde, ayrıca hadîs kitaplarının (Meselâ Buhârî'nin) Tıp ve Yaratılış bölümlerinde rivâyet edilen hadîse göre Yahudiler, Peygamberimize (s.a.v.) sihir yapıyorlar, o da bundan etkileniyor; bir şeyi yaptığı halde yapmadığını sanıyor, gücü azalıyor...
Bu hadîs karşısında müslüman âlimlerin farklı tavırları olmuştur:
1. Mutezile âlimleri, Peygamber'in (s.a.v.) sihirden etkilenmesinin, peygamberlik ve vahiy konusunda şüpheye sebep olacağından bu hadîsin sahîh olmadığını, yanlış bir anlama ve nakletmeye dayandığını ileri sürmüşlerdir. Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimizin (s.a.v.) sihirlenmiş olması iddiasını reddetmektedir (İsra: 17/47).
2. Sünnî âlimler hadîsin sahîh olduğunu, ancak sihirin etkisinin baş ağrısı, ateşlenme gibi, peygamberliğe zarar vermeyecek ölçüde bir etki olduğunu, alınan tedbir ile bunun da geçtiğini ileri sürmüşlerdir.
Hadîsin bazı rivâyetlerinde "öyle olmadığı halde kendisine yapmış, olmuş gibi geldiği, öyle hayal ettiği" ifadesi geçmektedir. Bu da yukarıda geçen, "sihirin gerçek ve maddî tesiri yoktur, vehim ve hayal etkisi vardır" görüşü ile örtüşmektedir.
İlim ve itikâd (kesin bilgi ve dinî inanç) konularında mütevatir olmayan (yalan ve yanlış olma ihtimâlini ortadan kaldıracak kadar büyük bir topluluk tarafından rivâyet edilmeyen) hadîsler geçerli ve yeterli olmadığından bize göre bu hadîsi de bilgi ve inanç konusunda bir delîl, bir dayanak, bir kaynak olarak kullanmak doğru değildir.
Allah Teâlâ'nın Peygamberine (s.a.v.), vahyi tebliğ etmesini emrettikten sonra "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Mâide: 5/67) buyurmuş olması da, başkalarına etkisi olsa bile ona sihrin tesir etmesine izin vermeyeceğini göstermektedir.
Şu halde sihirin etkisi konusunda vahye dayalı olup tartışma götürmez bir delîl yoktur. Bilim de sihirbazların iddialarını isbat için kullandıkları delîlleri -bilim alanında, bilim yöntemleri ölçütünde- geçerli bulmamıştır.
Bir başka mantıkî kanıt da şöyle ifade edilebilir: Hem gayıptan haber verdiklerini hem de insanlara sihir yoluyla bir şeyler yaptıklarını ve yaptırdıklarını iddia edenler, kandırdıkları kimselerden aldıkları üç beş kuruşla geçiniyorlar, kendilerini basmaya gelen emniyet güçlerinden haberdar olamıyorlar, sihir yapıp hapisten ve cezâdan kurtulamıyorlar, yer altında, definelerde saklı büyük servetlerin yerini bulup onlara sahip olamıyorlar

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sihir öğrenme ve yapmanın hükmü
İster etkili olsun ister olmasın sihir, kötüye de kullanıldığı, psikolojik olarak insanları etkilediği, kontrol edilemez olduğu, Allah'ın kurduğu tabîî düzeni değiştirmeyi amaçladığı, insanların -dinde "sünnetullah" diye ifade edilecek kadar önemli kabûl edilen- bilimsel gerçeklere (meselâ bilimsel tedâvi yöntemlerine) güvensizlik duymalarına yol açtığı, insanların zaaflarını, dertlerini, korkularını veya ümitlerini sömürmeye ve onları aldatmaya elverişli olduğu, inanca zarar verdiği ve bunlara benzer daha başka sakıncaları da bulunduğu için şiddetle yasaklanmıştır. Büyücü veya sihirbazların birçok gizli şeyleri bilebildiği, tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki yaygın inançlar, mûteber kaynaklarda İslâm'a aykırı görülmüş, sihri mubah saymanın, haramı helâl saymak anlamına geleceği, bu sebeple de müslümanın dinden çıkmasına sebep olacağı kanâatine varılmış; ayrıca en yetkili ve güvenilir müslüman bilginler, bir kimsenin, sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, sihir yapmasının veya yaptırmasının ya da sihre ve sihirbaza inanmasının da büyük günah olduğu konusunda ittifak etmişlerdir (bu husustaki hadîsler için meselâ bk. Buhârî, "Vesâyâ", 23; Müslim, "Îmân", 144; Ebû Dâvûd, "Vesâyâ", 10). Aslında sihir menfaat amaçlı bir uygulama olduğundan Allah, Peygamber ve din gibi kutsal gerçekleri tanımaz; bununla birlikte, ihtiyaç duyduğunda bu değerleri menfaat ve başarı aracı olarak kullanmaktan da çekinmez. Bütün bu anlayış ve uygulamalar, Allah'ın irâde ve kudretinin üstünde işler başarabileceği iddiasında olan veya öyle sanılan ya da eyleminin içeriğinde böyle bir iddia saklı bulunan sihirbaza Peygamber'den, hattâ Allah'tan daha büyük değer vermek anlamını ortaya çıkarmakta olup, sihir yapmayı ve yaptırmayı yasaklayan hükmün temelinde öncelikle bu gerekçeler bulunmaktadır. Sihir öğrenmeyi mutlak olarak haram sayanlar yanında, yalnızca bilgi sahibi olmak ve koruyup korunmak için öğrenmenin câiz olduğunu söyleyenler de vardır. (İbn Haldun, s. 1157; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, Kahire, 1959, XII, 335; Günay Tümer, "Büyü", DİA, VI, 501-506).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İki Binli Yıllarda Dinin Geleceği

Din
Dînin özü ve işlevi ile ilgili açıklamalar ve tanımlar, bunları yapan şahısların içinde bulundukları etki alanınına (felsefe, inanç, önkabûller, dünya görüşü, açıklama modeli, paradigmalar) ve açıklama konusu olan dîne ve dinlere göre farklı olmuştur. İslâm'a göre din (ed-Din) birdir, kaynağı Allah'tır, bilgi iletişim yolu vahiydir, bu bilgiyi alanlar peygamberlerdir, özü değişmez; değişen, bu özün insanlar tarafından anlaşılması, benimsenmesi ve yaşanması için gerekli olan araçlar ve pratiklerdir. Bu dînin dışında kalan ve onun yerini tutan diğer inançlar, hak din (ed-Din) olmayıp uydurma, bâtıl, aslından sapmış yollardır; bu mânâda dinlerdir.
Sağlam, gerçek, yönlendirici ilâhî yapı olan din (ed-dinu'l-kayyim) insan fıtratıdır; insanda yaratılıştan var olan özellikler ve ihtiyaçların gereğidir, fıtratla örtüşmektedir, o insansız, insan onsuz -fıtratına uygun bir oluşta- olamaz. "Başkasına sapmadan kendini hak dîne yönelt; o fıtrata ki, Allah insanları ona göre yaratmıştır, Allah'ın yaratmasında değişme yoktur, o sağlam rehber olan dindir, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30) meâlindeki âyete göre Peygamber ve insanlar o dîne yönelmeli, onu benimseyip hayatlarını ona göre yaşamalıdırlar; çünkü Büyük Yaratıcı insanları ona göre, onu yaşamak ve bu sâyede tekâmül ederek yaratılış amaçlarını gerçekleştirmek üzere yaratmıştır. Hak dinden başka inançlar, onun yerine konan dinler ve inançsızlık/dinsizlik insanların fıtratlarına ters düşer. Bunlar, insanların madde ve toprak olan unsurlarının gereği olan arzu, istek ve ihtiraslarının din veya dinsizlik şeklini almış görüntüleridir, bunlara (maddî, biyolojik unsura) hizmet ederek manevî unsuru (rûhu, kalbi) köreltir, tekâmülü engeller, insanı aşağılara (esfel-i sâfilîne) çeker, çamura mahkûm ederler.
İnsanların ortak amacı mutluluktur. Mutluluğa ne mânâ verilirse verilsin, insanın hem maddî hem manevî (hem bedene hem rûha ait) ihtiyaçları karşılanmadıkça mutlu olması mümkün değildir. Bu ihtiyaçların karşılanması ancak bir cemâat ve cemiyet içinde mümkün olmakta, topluluğun devamı ve işlevini yerine getirebilmesi de bir düzene (kurallara, kanunlara, kurumlara) muhtaç bulunmaktadır. Düzenlerin temelinde inançlar ve felsefeler vardır; başka bir deyişle her düzen bir temel inanca ve düşünceye dayanmaktadır. İlk insandan beri Allah tarafından verilmiş bulunan hak din, işte bu düzeni ( gerçeğe, sahîh inanca ve insanın yaratılışına uygun düzeni) getirmektedir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dînin geleceği
Dînin geleceği üzerinde -bilime bağlı- tahmin yürütürken en sağlıklı yöntem, dînin geçmişine, insanla ilişkisine ve insanın kendine yeterliği problemine bakmaktır.
1. İnsanlık tarihine bakıldığında ilkelinden medenîsine bütün dönemlerde ve devirlerde dînin mevcût olduğu, insanların hak veya bâtıl bir dîne inandıkları ve farklı ölçü ve şekillerde de olsa onu hayatlarına soktukları görülmektedir. İlkel insanda olduğu gibi medenî insanın da hayatında dînin bulunması, cahil ve avam takımında olduğu kadar âlim ve havas takımında da dindarlığın var olması, üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
2. İlkel olsun medenî olsun insanda maddî ve manevî şeklinde ikiye ayrılması mümkün olan ihtiyaçlar vardır. Bitki ve hayvan nevilerinin maddî ihtiyaçları sağlandığında, varlık ve sağlıkları devam eder ve kendilerinden bekleneni verirler. İnsan ise bitki ve hayvanların ihtiyaçlarına ortak olduğu gibi onları aşan ve yalnız kendi nev'inde bulunan ihtiyaçların da muhtacıdır. Kendisiyle devamlı ilgilenen ve hayat yoluna ışık tutan bir Allah'a inanma ve O'na tapınma ihtiyacı, manevî ihtiyaçların başında gelmektedir. Kur'ân-ı Kerim, daha insanlar yaratılıp bu dünya hayatları başlamadan önce, Allah Teâlâ'nın, onlara ait özleri (zürriyetlerini) huzuruna alıp "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunu, onların da "Evet, Rabbimizsin" cevabını verdiklerini bildirerek ezelde vâkî olan bu sözleşmenin (ahit, mîsak) din duygusu ve inanma ihtiyacı olarak insan fıtratında var olduğuna, din duygusu ve ihtiyacının fıtratın gereği bulunduğuna işaret etmektedir. İnsanların pek çoğu bu ihtiyaçları gerçek mânâda ve yeterli ölçüde tatmin edilmediğinde bunalıma düşmekte, en azından mutlu olamamaktadırlar. Farazî olarak bunalım ve mutsuzluk sözkonusu olmasa bile insana mahsus tekamül yolculuğu güdük ve eksik kalmakta, eşi bulunmaz ömür sermayesi değerliye değil, değersize ve geçici (fânî) olana sarf edilmiş olmaktadır.
3. İnsan aklı, insanın bilgi kapasitesi bütün varlığı, farklı bilgi kapasitelerine göre bilinmesi mümkün olan her şeyi bilmeye yeterli midir? Bu soruya dinlerin, iman ehlinin ve dindarların verdiği cevap "Hayır, yeterli değildir, insanın bilgi kapasitesini aşan alanlarda aşkın bir kaynaktan gelecek bilgiye, irşâd ve hidâyete ihtiyaç vardır..." şeklinde olmuştur. Kant metafiziği inkâr etmek yerine, insandaki bilgi kapasitesinin dışında kaldığını ifade ederken Viyana okulu gibi neo-marksistler, bilinemeyenin yok ve saçma olduğunu ileri sürmüşler, aydınlanma dönemi konuyu, "dinî toplum hayatının dışına atmak, insanın bilmek ve yaşamak için dîne muhtaç olmadığını, beşerî aklın ve bilgi kâbiliyetinin insana yeterli bulunduğunu ilân etmek sûretiyle" kendince çözüme bağlamıştır. Post-modern dönemin düşünürleri rasyonalizm ve aydınlanmanın bilgiç ve dik başlı tavrına karşı çıkmışlar, insanın bilemediği şeylerin ve çözüme kavuşturamadığı problemlerin varlığından söz etmişler, ancak bilmek ve çözmek için dîne dönmemişler, bir yol ve yöntem de sunamamışlardır.
İnsanların dün bilemedikleri ve bu sebeple yok saydıkları/sandıkları birçok şeyin bugün bilinir hale geldiği ve insan hayatına girdiği düşünülürse; "bilinmeyeni yok sayma" düşünce ve yaklaşımının tutarsız olduğu ortaya çıkar. Varlığı "bilimsel" olmayan yollardan bilinen, bilimsel metodlarla isbat ve deney alanına sokulamayan metafizik varlıklar göz önüne alındığında, ileriye dönük olarak da beşerî-ilmî buluşların ve bilişlerin ötesinde kalacak hakikatlerin ve varlıkların olduğunu kabûl etmek gerekecektir. Konu yalnızca bilgi ile de sınırlı değildir. Sosyal hayatın sağlıklı, fıtrata uygun ve olabildiğince insana mutluluk sağlayacak bir şekilde/düzende yürüyebilmesi için de, aşkın bir irşâda ve hidâyet kaynağına, insan aklını test eden ve ihtiraslarını kontrol eden bir üst mîzana ihtiyaç vardır. Kur'ân-ı Kerim'in deyişiyle " Hayır, insan kendini kendine yeterli sandığı için başkaldırıp sınırları çiğner; Rabbine dönmek (O'nun irşâdına başvurmak) kaçınılmazdır" ( Alak: 96/6-8).
Bu üç noktadan dînin geleceğine bakıldığında insanlar bu fıtratlarıyla var oldukları müddetçe dînin de varolacağını söylemek akla ve bilime ters düşmez. A. Compte "insan fıtratı" unsurunu ihmâl ederek, meseleye yalnızca bilgi ve aydınlanma açısından bakmış, bilimin hâkim olmasıyla geleneksel dînin ortadan kalkacağı kehânetinde bulunmuştu; bu kehânet tutmadı. Halk ve aydınların önemli kısmı bir yana mûcitler, kâşifler ve Nobel ödüllüler arasında bile dindarların bulunduğu bir gerçektir. "Medeniyetin sonu" tezi de -dînin toplum hayatından çıkacağını öngören kısmı bakımından- tutmayacaktır; çünkü Batı'da dînin hayata dönmesinden, "Tanrının İntikâmı"ndan söz edilmektedir. Batı uygarlığı ve toplumları dîni birey düzeyine indirmişlerse de, dînin toplumsal gerçekliğini ortadan kaldıramamışlardır. " "Dîne dayalı medeniyet ve kültürlerin çatışması" tezine karşı da, "dinlerin özde birliği" tezi vardır ve dinler arası diyalog çağrıları yapılmaktadır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonuç
İnsan, fıtratını değiştirmedikçe -ki Allah bunun değişmeyeceğini bildiriyor ve asırlar boyu da değişmedi- dîne olan ihtiyacı devam edecektir. Rönesans, reform ve aydınlanma fırtınaları, yalnızca dînin üstündeki külleri ve tortuları atmış, hâlis dînin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Çağın uygarlığı içinde din dimdik ayaktadır. İnsanlar birey, topluluklar ve toplumlar olarak akıl ve bilgileriyle hayatı sürdürürken çok önemli hatâlara düşmüşler, yeri doldurulamaz maddî ve manevî kayıplar vermişlerdir. Ne tek başına akıl ve beşerî bilgi, ne de bunlara arkasını dönen din insanlara mutluluk getirebilecektir. İnsanlar mutluluk peşinde koştukça dîni bir güneş gibi sağ ellerinde, aklı ve bilimi da bir ay ve yıldızlar gibi sol ellerinde tutmak durumundadırlar. İnsan evreni ne güneşsiz olacaktır, ne de aysız ve yıldızsız.
Bu fıtrî, tabîî, ilâhî gerçeklik karşısında durmak ve direnmek mümkün olmadığı için, ülkemizin boşuna kürek çeken bir kısım aydınları ve seçkinleri de abesle meşgûl olmaktan vazgeçecek, dîne düzgün bakmayı, din ve vicdan özgürlüğünü evrensel ölçütlere uygun seviyede tanıyıp benimsemeyi öğreneceklerdir. Din bilgisi ve kültürü zayıf olan tabaka (bunlara sıradan halk demiyorum; çünkü okumuşlar, yüksek mevkîlere gelmişler içinde de böyleleri çoktur) bugüne nisbetle din bilgisini arttıracak, dîne inanan ve inanmayana, dîni yaşayan ve yaşamayana müsamaha göstermeyi bilecektir. Dinlerin ve ideolojilerin bağlıları, ötekini baskı altında tutarak veya yok ederek varlıklarını sürdüremeyeceklerini anlayacak, varolmak, gelişmek ve yayılmak için başka usûller ve yollar arayacaklardır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Avrupa Birliğinde Müslümanlar
Avrupa Birliği birkaç devlet arasında yapılan kömür çelik birliğinden başlayarak Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Avrupa Topluluğu (AT) ve Avrupa Birliği'ne (AB) doğru gelişmiş bulunan bir uluslararası birleşmedir. Bu topluluk zaman içinde hukuk, ekonomi, ticaret, para ve dış siyasette birlik sağlayarak tek bir devlet (birleşik devlet) olma yolunda ilerlemektedir. Avrupa toplulukları arasında -farklı yönleri bulunmakla beraber- bir kültür birliğinden, bir "Avrupa kültüründen" bahsetmek de mümkün ve tutarlıdır. Durum böyle olunca bir müslüman topluluğun/milletin Avrupa Birliğine girmesi demek; bu birliğin hukuk, ekonomi, dış siyaset, hattâ kültür alanına girmesi, kendine ait ve farklı olanlarla bunları değişmesi demektir. Böyle bir değişimi İslâm nasıl karşılar, başka bir deyişle Avrupa birliğine girmek câiz midir? Bu yazıda işte bu konuyu kısaca açmak ve tartışmak istiyoruz.
Avrupa Birliği "bir ekonomik topluluk/işbirliği" mâhiyetinde iken ben de, birçok başka fıkıhçılar gibi bu topluluğa girmenin câiz ve faydalı olacağını yazmıştım; çünkü bazı koruyucu şartlar ileri sürmekle beraber eski fıkıhçılar da "müslüman olmayanlarla iş ve ticaret ortaklığını" câiz görüyorlardı. Kurucu antlaşmalarda ve buna bağlı olarak topluluğun isminde önemli değişiklikler yapıldıkça bu hükmü yeniden gözden geçirmek gerekmişti, yeniden gözden geçirdikten sonra, "eğer bir zarûret yoksa bu birliğe girmek câiz değildir" noktasına geldim. Aradan yıllar geçti, şimdilerde hemen hemen tartışmaksızın, bir emr-i vâkî olarak bu birliğe girmenin câiz olduğu bir yana, "denize düşenin yılana sarılması" kabilinden olarak zarûrî ve vacip olduğu söylenmeye başladı. Ama meseleye biraz daha yakından bakıldığında, alternatifler, fayda ve zarar listeleri bir daha gözden geçirildiğinde böyle bir hükme varmanın en azından çok kolay olmadığı ve huzur içinde "evet" denemeyeceği görülecektir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İslâm'ın hedefi
İslâm, diğer ilâhî/semâvî dinlerin geldiği kaynaktan, Allah tarafından, vahiy yoluyla gönderilmiş, en son ve en kâmil dindir. Bu din geldikten sonra Allah, başka dinleri (bir başka yoruma göre ise aslı ve özü bozulmamış ilâhî dinler demek olan İslâm'dan başka bir dîni) asla kabûl etmeyeceğini bildirmiştir (Âl-i İmran: 3/85). Kur'ân'daki pek çok âyetin ortak ifadesine göre İslâm'a inananlar Allah katında başkalarından üstündür, birbirlerinin kardeşleridir, hür irâdeleriyle Allah'a itâat ve kulluk etme emanetini yüklenmiş, bu yüzden -yalnızca diğer insanlar gibi potansiyel olarak değil, aynı zamanda fiilen- yaratılmışların en üstünü olmuşlardır. Kutlu ve kutsal bir misyon yüklenmişlerdir: Zorlamadan, herkese din hürriyeti vererek insanlara İslâm'ı anlatmak ve sevip benimsemeleri için çaba sarfetmek. Müminler hem kendi maddî ve manevî değerlerini korumak hem de bütün dünyada adâlet ve din hürriyetini sağlamak için -bunların düşmanlarına karşı- güçlü olmak durumundadırlar. Allah'ın vahyettiği ve bu vahye dayalı olarak ictihad yoluyla elde edilen hayat kuralları uygulanacak ve bunlar başkalarıyla değiştirilmeyecektir. Müslümanların dinden ve buradan beslenmiş bulunan kültürden oluşmuş değerleri toplumun yüksek değerleri olarak muhâfaza edilecek, bunlara ters düşen değerler toplum tarafından reddedilecek, dışlanacaktır. İslâm toplumu bir erdemli insanlar toplumu olacak, bu nitelikleriyle diğer insan guruplarına örnek olacaklardır. Müslümanların dinleri ve şereflerine ilâve olarak hayatları, akılları, malları ve nesilleri korunacaktır. Bir müminin yakından uzağa bütün diğer insanlara karşı ödevleri ve sorumlulukları vardır ve o bu dünyayı geçici bir imtihan yeri olarak bilir, amacı Allah'ın rızâsını, O'nun cennet ve cemâlini elde etmektir...
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Avrupa Birliği'nin hedefleri
Avrupa Birliği bir din veya ahlâk birliği değildir; dinden bağımsız (laik, seküler) Batı değerleri temeline oturan ekonomik, siyasî, hukukî ve kültürel bir birliktir. Batılı değerlere göre bireyin özgürlüğü azamî ölçüde tutulmalı, din ve ahlâk adına kısılmamalıdır. Liberal kapitalist düzen gereği serbest rekâbet esastır. Dünya, "ekonomi, bilim ve teknoloji" açısından gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler olarak ikiye ayrılmıştır. Gelişmemiş ülkelerin dünya pazarında rekâbet şansları olmadığına göre bunlar, gelişmiş ülkelere ucuz ham madde ve emek temin edecek, ellerine geçen üç beş kuruşu da yine gelişmiş ülkelerden alacakları pahalı tüketim mallarına yatıracaklardır. Bu gidişin sonu kendilerinin gittikçe daha yoksul, ötekilerin ise daha zengin hale gelmelerinden ibarettir. Ötekiler hâli hazırda tek bir blok değildir, Amerika baş patron olmakla beraber başka patronlar da vardır ve bunların arasında kıyasıya bir rekâbet hüküm sürmektedir. Avrupa Birliği öncelikle bu rekâbette ezilmeme, dünya pazarından yeterli pay alma arzusunun sonucudur. Temeli ahlâkî ve manevî değil maddîdir; adâlete değil, egoizme ve menfaate yöneliktir. İnsan hakları vurgulanmakta, fakat insanın ödevleri, özellikle ahlâkî ve manevî olanları üzerinde durulmamaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, inancı yüzünden başını örterek okumak isteyen bir kızın dâvâsını reddeden İnsan Hakları Mahkemesi, eşcinsellerin haklarını titizlikle korumaktadır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müslümanların vazifesi
İslâm'ın ve Batı'nın (AB'nin) hedeflerinin örtüşmediği açıkça ortadadır. Buna göre müslümanların vazifesi kendi güçleriyle ayakta durmak, maddî ve manevî değerlerini korumak ve bugün var olandan daha güzel, âdil, şefkâtli bir dünya düzenini kurup işletmek için gayret göstermek, formüller ve modeller oluşturmaktır. Keşke mümkün olsaydı da (müslümanlar şuurlu davransalar, gereken fedâkârlıklarda bulunsalardı da) teker teker güçlü ve gelişmiş olan İslâm ülkeleri arasında bir birlik kursalar, bu birlikten doğan gücü, zayıfları sömürmek için değil, bütün insanlığın hayrına kullansalardı.

Zarûret
Burada sayıp dökemeyeceğimiz sebeplerle bu birlik kurulamadı, kurulamıyor. Her bir İslâm ülkesi tek başına kalıp hareket etse amacına ulaşamıyor, ulaşamayacağını zannediyor. Bazı ülkelerde İslâm'ın yüce ve kapsamlı amaçlarını gerçekleştirmek için çaba göstermek şöyle dursun, fert, aile ve cemâat olarak İslâm'ı gereği gibi yaşamak mümkün olmuyor, bu ülkelerin sistemleri veya bağnaz, totaliter yöneticileri müminlere imkân vermiyorlar. Bu durum karşısında bunalan, çaresiz kalan müminlerin bir kesimi, Avrupa'da yaşayan müminlerin nisbeten daha geniş olan özgürlüklerine bakarak "biz de onlara katılalım, bu daha iyi olur" diyorlar. (Hayalleri geniş olup "biz bu yoldan Avrupa'ya İslâmî değerleri taşırız" diyenleri hayalleri ile başbaşa bırakıyorum).
Sonuç 2
Müslümanların Avrupa Birliği'ne girme arzuları maddî olarak sömürülmekten, manevî ve dinî olarak da baskıdan kurtulma ümitlerinden kaynaklanıyor. Ama sömürülmekten kurtulup sömürenler arasına katılmak, baskıdan kurtulmak, ama İslâm'ın yüce ve kapsamlı hedeflerine vedâ etmek "güle oynaya girilecek bir yol, cennet gibi tercih edilecek bir alternatif" değildir. Hiç olmazsa mümin korku, endişe ve üzüntü içinde olmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Örnek Konusunda Yaşadıklarım
İlk örnek alma çağına geldiğimde, ağabeyim yoktu, babam bir demirci esnafı idi ve dünyalarımız arasında bir bağ, bir ortak nokta mevcût değildi; o zaman babaların çoğu böyle idi. Mahallemizin yaşları bizden büyük delikanlılarını, bunların da en yakışıklı, yiğit, bıçkın, yaramazlığı ile dikkât çekmiş olanlarını örnek alırdık. Köşe başında toplanır, bize göre yüksek seviyede olan âdî şeyleri konuşurlar, sağa sola bakarak kimseler görmesin korkusu içinde sigara çekiştirirler ve biz onlara yaklaştığımız zaman o deli eden cümleyi tekrar ederlerdi; "Oğlum sen daha çocuksun, git sütünü em, bu işler sana göre değil...". Biz de onlara büyüdüğümüzü isbat etmek için olmadık şeyler yapmaya kalkışırdık.
Daha ziyade kış geceleri belli odalarda toplanılır, Battâl Gâzî, Ebâ Müslim-i Horasânî, Sîretü'n-Nebî, Hayber Kal'ası ve Kan Kal'ası cenkleri gibi manzum tarih ve tarihi romanlar okunurdu. Ama bu kitaplar birer roman olarak değil, kutsal kitap gibi okunur, aralarda Hz. Peygamber'e (s.a.v.) salât selâm getirilir, olaylara iştirak edilir, taraf ve takım tutulur, ağlanır, gülünür, bazan da uyunurdu. Bizler ya örnek alalım veya hizmet edelim diye bu meclislere götürülürdük. Dinlediklerimizden dolayı hayalî kahramanlarımız, örneklerimiz olmaya başladı.
Evimize babamın ve dedemin dostları gelirdi, geçmişten gelecekten konuşulur, çoğu askerlikle ilgili abartılı ve katkılı hatırâlar anlatılır, yakın tarihte yaşamış büyüklerin menkıbeleri dile getirilir, Osmanlı'dan Cumhuriyete geçişle ilgili vak'alar ve şahıslar hakkında konuşulur, değerlendirmeler yaplırdı. Bu sohbetlerde bazı âlimler, Gazi Osman, Ali İhsan, Nureddin, Deli Halid, Fevzi, Kazım Karabekir Paşalar hatır ve zihinlerimize yerleşti. Televizyon, sinema, gazete, dergi yoktu; dünyamız Türkiye ile, Türkiyemiz de yerleşim alanımız ile sınırlı gibiydi.
İlkokul çağı geldi, okulda öğretmenle karşılaştık; bıyıksız, kravatlı, dili ve davranışları dinden ve yerli değerlerden arındırılmış, (genellikle) eli sopalı, erkek olanları sert ve merhametsiz bir kimlik ve kişilik. Standart dışı olanlar -ki sayıları çok azdı- bir yana bunlar pek kahramanlarımız olamadılar. Ortaokulu bitirmeden tahsile ara vermiştik. Ergenlik ve isyan çağında şehrin efeleri ve kabadayılarına imrendik.
Sinemaya gitme imkânımız sınırlı idi, çoğumuzun evinde radyo da yoktu. Türk sanat mûsikîsini tanımazdık, o biraz da meyhane malı idi. Batı müziği bize hiçbir şey söylemezdi. Dansı başkalarına ait bilirdik. Önceleri türkü söyledik, dinledik, saz çalmaya çalıştık, millî oyunlar (halay vb) oynamayı tecih ettik. Radyo ve plâk biraz çoğalınca Sadettin Kaynak, Münir Nureddin, Selâhaddin Pınar gibi sanat mûsikîsi üstadları ile de tanıştık.
Buraya kadar zikri geçen örnekler ve kahramanların ortak noktası milletine yabancılaşmamış, dîne ve millî değerlere saygılı, imrenilme noktaları din, ahlâk ve tarihçe onaylanabilir olmalarıydı.
Yeniden tahsile döndüğüm zaman 18 yaşıma gelmiş, biraz da medrese usûlü okumuştum. Konya İmam Hatip'te okula başlamıştım. Solcular, milliyetçiler (bunların Irkçı, Anadolucu, Osmanlıcı gibi versiyonları vardı) ve İslâmcılar dergi, gazete ve kitaplarıyla kendilerini arzettiler. Örnek arama ve alma durumunda olan neslin karşısına artık farklı yönleri, ortak niteliklerine ağır basan tipler çıkmış oluyordu; seçimler de farklı oldu. Konya'da bir pansiyonda kalıyordum, her okuldan öğrenci vardı. Ötüken filân gibi eski Türk tarihine ait isimler taşıyan dergileri pansiyona taşıyan Türkçüler ile solcular ve solcu olmadıkları halde, milliyetçiliğin bu türüne karşı olanlar arasında bazan kavgaya varan tartışmalar oluyordu. Derken Bedîüzzeman, Eşref Edip, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Ali Fuat Başgil, Remzi Oğuz Arık'ın kitaplarını okumaya başladık. Hem bu yazarlar ve düşünürler favorilerimiz arasına girdi, hem de onların dünyalarına dahil olduk. Benim gibi az sayıda arkadaşım bunların tamamından -kendi yapısı- bir buket oluştururken, çoğu yeni yetişen; içlerinden birini imam, rehber, baş kahraman ediniyor, onun gibi veya onun dediği gibi olmaya yöneliyordu. Biz din öğrendiğimiz için tarihe intikâl etmiş din kahramanları ile de tanışmıştık; bunlar arasında peygamberler, âlimler, mücahidler, ermişler vardı. Kişiliğimizin oluşmasında bunlar da önemli ölçüde etkili idiler. Din bilgisi ve uygulaması kişiyi temel, belirleyici, diğerlerinin üstünde iki kaynağa götürür: Allah'ın kitabı, Resûlünün (s.a.v.) sünneti. Kitabın ve Resûlün (s.a.v.) örnek alınması iki türlü olur: 1. Daha önce bunları örnek alarak yaşamış ve kemâle ermiş tarihî kahramanları/büyükleri izlemek, onlar aracılığı ile, onların anladığı ve yaşadığı gibi anlamak ve yaşamak. 2. Onlardan yararlanarak doğrudan kaynağa ulaşmak, Kur'ân'la, Hz. Peygamber'le (s.a.v.) aracısız temas kurmak, bunları kendi anlayış, kavrayış, hissediş kapasitesi çerçevesinde örnek edinmek. Bunlardan birinci yol daha kolay olduğu için daha çok kullanılmıştır.
Gazetenin, derginin, kitabın çoğaldığı, okuma yazma oranının arttığı, sinema, tiyatro, televizyon ve bilgisayarın yaygınlaştığı döneme girildi. Dünya küçüldü, örnekler ve kahramanlar iyiden iyiye karıştı, değerler altüst oldu. Bir evin içinde bile ortak değerler azalmaya, her bir bireyin ayrı telden çaldığı bir ortam oluşmaya başladı. Dinî ve millî değerlerimiz öğretim ve eğitim yoluyla yeni nesillere kazandırılmıyor, böyle bir program ve politika mevcût değil. Bebekler bilgisayarla tanıştı, sinemalar evlere girdi, günde birkaç filim seyrediliyor, dizilere "bizimkiler" diyebilmek için iyice zorlanmanız gerekiyor, bize ait olan birçok önemli unsur kasten tıraşlanmış oluyor...
Böyle bir kültür çevresinde düzgün örnek ve kahraman seçimi, başarılması imkânsıza yakın derecede zorlaşmıştır. Yine de çare yok değildir; çare aileyi sağlam kurmak, sağlam tutmak, kişiler ve aileler arasında "dar cemâat" birlikleri/gurupları oluşturmaktır. Üç beş kişi ve ailenin birbirine yakın yaşamaları, devamlı temas içinde olmaları, hayatı ve değerleri paylaşmaları hem koruyucu hem de geliştirici olarak son sığınaktır. Küçük cemâatler birbirine eklendikçe veya aynı hayat tarzını sürdürdükçe büyürler, koruma çemberi genişler, sağlıklı örnek seçimleri mümkün olur, ortak sivil kurumlar oluşur, toplum için zenginlik olan farklı hayat tarzları sunulabilir, tektipleştirmeye "dur" denilebilir.

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Modernist mi, Eyyamcı mı?
İslâm'ın getirdiği, Kur'ân'ın ve Peygamber (s.a.v.) uygulamasının ihtivâ ettiği evrensel, ebedî, kâmil insanlık için zarûrî ilkeleri ve değerleri her çağın, her şartın ihtiyacına göre formülleştirip, uygun üslûp ve düzene sokup insanlara telkin ve tebliğ etme işi ictihada, yani âlimlere bırakılmıştır. İslâm tarihi boyunca birçok müctehidler (birinci sınıf İslâm âlimleri) ve müceddidler (dîni özüne ve amacına uygun olarak yenileyenler, başka bir ifadeyle evrenseli verili bir konu ve konuma uygulayanlar) bu şerefli ve önemli ödevi hakkıyla yerine getirmişlerdir. Büyük Gazzâlî'nin ölümsüz eserine verdiği isim bu bakımdan ilgi çekicidir: "İhyâu-ulûmi'd-din= Din ilimlerini canlandırmak". Bu isimden yola çıkarak yukarıdaki ifadeyi şu kalıba da sokabiliriz: Din eskimez, ölmez; eskiyen, ölen din ilimleri olabilir, yani müctehidlerin, müceddidlerin, içinde yaşadıkları çağlar ver şartlar için ürettikleri İslâm kaynaklı bilgiler ölebilir, değerlerini ve işlevlerini yitirebilir, bunları ihyâ etmek, yeni şartlarda aynı kaynaklardan yeni baştan üretmek âlimlerin işidir.
İslâm din ve kültür tarihi daha önce de yabancı kültürlerle tanışmış, onların meydan okumalarına marûz kalmıştır. Bu kültürler karşısında İslâm'ın mâhiyet ve değerini ortaya koymak, müslümanların tavırlarını belirlemek üzere iki farklı yaklaşım ortaya çıkmıştır: 1. İslâm felsefecilerinin yaklaşımı: Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ gibi müslüman felsefeciler, hakikati temsil ve ifade ettiğine inandıkları Yunan felsefesini temel alarak Kur'ân âyetlerini (vahyi) felsefeye uyarlamaya çalışmışlar, bazan sınırı çok aşan, inkârla eşit sonuç doğurma noktalarına yaklaşan açıklamalar ve yorumlar yapmışlardır. 2. Fıkıhçı ve kelâmcıların yaklaşımı: Bunlar vahyi esas almış, buna ters düşen felsefe, inanç ve düşünceleri vahye ve "müslüman aklına" dayanarak reddetmiş, sözlü ve uygulamalı nakle dayanan İslâm'ı savunmuş, bunu başka düşünce ve kültürlere karşı "farklı İslâmî seçenek" olarak takdim etmişlerdir. Her iki yaklaşımın da benzer özelliği İslâm'dan vazgeçmemek, başka bir düşünce veya inancı onun yerine koymamaktır. Felsefeciler filozof aklı ile vahyi uzlaştırarak dîni muhâfaza etmeye çalışırken fıkıh ve kelâm okullarının yetiştirdiği, bazılarının ayrıca tasavvuf yolundan da beslendiği bilinen mezheb imamları, Gazzali, Râzi, Şâh Veliyyullah gibi âlimler, İslâmî olmayan (başka inanç ve kültürlerden etkilenmiş) akıl ve felsefelere karşı vahyi savunmuşlar, hakikati ve insan için ideal hayat düzenini bu kaynakta aramış, bulmuş ve açıklamışlardır.
İnanç, ahlâk ve kültürün önemli unsurlarında üstünlüğünü muhâfaza eden İslâm âlemi, 17. yüzyıldan itibaren -İslâm kültüründen de etkilendiği bilinen- rönesans ve reformun meyvalarını devşirerek düşünce ve bilim alanında sıçrama yapmaya başlayan Batı'ya karşı, kendi değerleri ve dinamiklerini işleterek alternatif üretememiş, bu alanlarda hızlı ilerleyen âlemin gerisine düşmüştür. Düşünce ve bilim, teknoloji ve ekonomiyi de etkileyip dengeleri değiştirince, hep yenen ve kazanan İslâm âlemi yenilmeye ve kaybetmeye başlamıştır. Artık Ebû Hanîfeleri, Gazzâlîleri, Râzîleri, Şâh Veliyyullahları olmayan, olanları da dinleyip anlamaktan uzaklaşmış bulunan müslümanlar, mağlubiyetin verdiği şaşkınlık içinde derdi doğru teşhis koyamamış, devayı isabetli tâyin edememiş, yapacak yerde yıkmış, düzeltecek yerde bozmuştur. İşte bu kültür çatışması İslâm dünyasının hâlâ yaşadığı ikinci büyük çatışmadır. Bu çatışmanın içinden kendini koruyarak, rüşdünü ve yeterliğini isbat ederek çıkma ödevi hâlâ başarılamamıştır.
Bu yeni çatışma döneminde eski müctehid ve müceddidlerin yollarını takip eden İslâm âlimleri yanında filozofların yaklaşımlarını (uzlaştırma, uyarlama) benimseyenler de vardır. Bunlara, bizim "eyyamcı" diye nitelediğimiz bir üçüncü sınıf daha eklenmiştir. Eyyamcılar da tek tip değildir, ancak ortak özellikleri, önce parça parça, sonra da toptan İslâm'ın ilke ve değerlerini, İslâm kültür ve medeniyetini Batı'ya (onların deyişiyle çağa) ait olanla değişmek ve değiştirmektir. Bu değiştirmeyi tepeden inmeci ve açıktan inkârcı bir tavırla yapanlar, yapmaya uğraşanlar da vardır. Eyyamcılar ise tepeden inmecileri desteklemekle beraber açıktan inkâr yerine, tevil (yorum) yoluyla inkâr usûlünü tercih etmişlerdir. Bunlara "modernist, çağdaş, âlim" gibi haysiyetli nitelikleri yakıştırmak haksızlıktır. Bunlar düpedüz oportünist, çıkarcı, eyyamcı takımıdır; çıkarları öyle gerektirse müslüman (!) bile olabilirler.
Haysiyetli İslâm âlimlerine yakışan davranış ve onların omuzlarında bir yük olarak duran sorumluluk, hem İslâm'ı hem çağı bütün gerçeklikleri ile tanımak, tanıtmak ve İslâm'ın eskimeyen, ölmeyen, değerini asla yitirmeyen özünü, çağın anlayacağı bir dil ve üslûba kavuşturmak, ona muhtaç olan insanlığa sunmaktır. Bunun için de hem din eğitimi ve öğretiminin geliştirilip yaygınlaştırılması, hem de İslâm ilmi çalışmalarının desteklenmesi gerekmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ahlâkın İki Kaynağı
"Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır"
Mehmet Akif

Her insanda bir ahlâk vardır, ""insan bir bakıma "ahlâkı olan canlıdır". Ahlâk da iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Yukarıdaki beyitte millî şâirimiz M. Akif, ahlâkı iyi ve yüce kılan, yükselten şeyin, aşkınlığı olmayan beşer bilgisi veya vicdanı olmadığını, dîne imanın insanda hâsıl ettiği Allah bilincinin ve buna bağlı Allah korkusunun, Allah'a olan saygının, O'nun rızâsına aykırı davranmaktan çekinme duygusunun ahlâkı yücelttiğini, iyileştirdiğini haklı olarak ifade ediyor.
Dîne inanmayan ve iyi ahlâk sahibi olmak için dindar olmayı şart koşmayanlar, hattâ dînin ahlâka zarar vereceğini düşünenler insan vicdanının ve doğru bilginin güzel ahlâk için yeterli olduğunu ileri sürüyorlar.
Bir tarafta "din ve iman yoksa ahlâk da yoktur" diyenler, öte tarafta "din varsa ahlâk yoktur" diyenler var. Bu iki ucun ortasında yer alanlar ise "dîni ve ahlâkı oldukları gibi kabûl ediyor, bu ikisi arasında bir diyalogun bulunduğunu, dînin ahlâkı terkip ve teşvik edici bir işleve sahip bulunduğunu" söylüyorlar. Bunlara göre Allah'a inanmak, ahlâk ödevlerinin yerine getirilmesini kolaylaştırmak bakımından yeni bir "çevre" oluşturur. Dîne inanmadığı halde ahlâk ilkelerine uyan bir insanın, dînin ahlâk için geçersiz olduğunu iddia etmesi doğru değildir. Kendi ahlâk problemini kolaylıkla çözebilen insanlar olabilir, ama böyle kimselerin varlığı, bizim ahlâk hayatımızda birtakım yardım ve teşviklere, meselâ dîne ihtiyaç duymamızı gereksiz kılmaz (Bu konu için bak. M. Aydın, Din Felsefesi, s.238-257).
Din ve felsefe cephelerinde yürütülen tartışma, dînin ahlâkla ilişkisi üzerinde cereyân etmektedir, inançlılar ve dindarların yanında felsefecilerin de önemli bir kısmı, dînin ahlâk için -şart olmasa bile- faydalı ve yardımcı olduğunu kabûl etmektedirler. Genel kabûl gören bir başka konu da ahlâkın eğitimle, olmazsa olmaz ilişkisidir. Din gibi ahlâk da yalnızca bir bilgi ve inanç meselesi değildir, ahlâkın hayata geçmesinin, fert ve toplum hayatında etkili olmasının şartı eğitimdir; zamanında ve uygun yöntemlerle din ve ahlâk eğitimi verilmesidir.
İşin teorik yönünü bir yana bırakarak pratiğe geldiğimizde, Türkiye millî eğitiminde yıllardan beri din ve ahlâk eğitiminin verilmediğini görüyoruz. 1970 yıllarda orta öğretime, eğitmek için değil, bilgi vermek ve öğretmek için İslâm ahlâkı dersi konulmak istendiğinde, malûm çevreler buna şiddetle tepki gösterdiler, sonunda İslâm çıkarılarak "Ahlâk Bilgisi" adıyla bir ders kondu, birçok yerde buna da olumsuz tepkiler gösterildi, sonunda ders kaldırıldı. 1980'den sonra "Din Kültürü Ahlâk Bilgisi" adıyla anayasaya da giren mecbûrî bir ders okutulur oldu. Dersin adına dikkât edilsin, dînin kendisi, özü, imanı, ibâdet, talimâtı değil, kültürü; yani dinleri yaşayan insanların, toplulukların ürettikleri düşünce, sanat, örf, âdet vb. öğretilecek. Ahlâkın da eğitimi yapılamayacak, bilgisi verilecek. Bu kadar beşerî ve dünyevî (seküler) bir ders olarak plânlanmış olmasına rağmen o gün bugün bu derse de itiraz edenler, kaldırılmasını isteyenler eksik olmamıştır.
Medyaya, sanat faâliyetlerine bakıyoruz, burada ahlâkın adı var, çok yücelerde bir kavram ama kendi yok, bir şahsın veya gurubun davranışlarını ahlâk açısından değerlendirmeye kalkışanların hemen ağızları tıkanıyor, "Kim kodlamış, onun iyi veya kötü ahlâk olduğuna kim karar veriyor, başkalarını niçin ilgilendiriyor...?" gibi itiraz sesleri yükseliyor.
Bütün bunların sonucunda Türkiye'de her türlü ahlâksızlık kol geziyor; emanet, adâlet, iffet, doğruluk, sadâkat, ahde vefâ (sözünde durmak)... gibi erdemler rafa kaldırılmış. Okuma ve şehirleşme nisbeti arttıkça belli alanlardaki ahlâksızlılar da artıyor. Lisans ve lisans üstü öğrenim görmüş, önemli mevkîlere gelmiş, toplum içinde itibar kazanmış insanlar devleti soyuyorlar, çoğu yoksul, hattâ yoksulluk sınırının altında yaşayan halkın servetini özel mülkiyetlerine geçiriyorlar, haksız servet iktisaplarının ceremesini yoksul halka ödetiyorlar, eşler birbirini aldatıyor, medya aldatmayı meşrûlaştırmaya yönelik programlara yer veriyor, üretilen mal hem çürük üretiliyor, hem de pahalıya satılıyor, insanlar birçok işte ve alanda yalanla kandırılıyor...
Eğer yukarıda örnekleri verilen ahlâk arızalarından şikâyet ediyorsak bunun çaresini aramalıyız. Çare ise ahlâk eğitimidir. Tartışmalar ahlâkın iki kaynağını veya desteğini öne çıkarmaktadırlar: Din ve vicdan. Dîne inananlar onu da devreye sokarak, hattâ merkeze alarak, inanmayanlar ise kendilerine göre ahlâkı hangi temele oturtuyorlarsa oradan hareket ederek insanımıza ahlâk eğitimi vermenin kanallarını açmalı, kurumlarını oluşturmalıdırlar. Unutmayalım ki insanın ahlâksız olanı, canavarın ahlâksız olanından (!) daha kötüdür, daha tehlikelidir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tasavvuf ve Tarîkatler

Ortaya Çıkışı
Tasavvufun başka bir kültürden mi iktibas edildiği yoksa İslâm'ın içinden ve özünden mi çıktığı konusu tartışılagelmiştir. Müslümanların konuya yaklaşımını, tasavvuf tarihinin önemli ve ilk kaynaklarından biri olan Kuşeyrî (v.465/1072) Risâlesi'nden takip edelim:
"Resûlullah'tan (s.a.v.) sonra müslümanların ileri gelenleri, O'nunla beraber olmaktan daha büyük bir meziyet bulunmadığı için, bunu ifade eden "suhbet" kelimesinden başka bir isim almadılar ve onlara "sahâbe" denildi. Onlardan sonra gelen iki nesil de onlarla beraber olmayı büyük şeref bildikleri için "tâbiler" ve "tâbilere tâbiler" diye anıldılar. Sonra insanlar arasındaki fark açılmaya, dereceler zıtlaşmaya başladığında dîne titizlikle sarılanlara zâhidler (zühhâd) ve âbidler (ubbâd) denildi. Daha sonra bid'atler ortaya çıktı, her bir gurup (fırka) zahidlerin kendilerinde bulunduğunu iddia eder oldular, ehl-i sünnet içinden her nefeslerinde Allah ile olmaya riâyet eden, kalplerine gafletin yol bulmasını engellemeye çalışanlara tasavvuf ismi tahsis edildi, hicretin ikinci yüzyılından önce bunlar, bu isimle meşhur oldular" (s.7).
Bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere "tasavvuf" ve "mutasavvıf" isimleri başlangıçta, ehl-i sünnetin iyi derecede dindar olanlarına ve onların takip ettikleri eğitim-öğretim yoluna verilmiş isimlerdir.
"Bu işin temeli ve belkemiği şerîatın sınır ve âdâbını korumak, harama ve şüpheli olana el uzatmamak, duyu organlarını yasaklardan korumak, bir nefes dahi Allah'tan gafil olmamaya çalışmak, rahat ve serbestlik zamanını bırak zarûret halinde bile, içinde şüphe bulunan susam tanesini bile helâl saymamak ve şehvetin peşine düşmemek için nefisle cihad etmektir... (Risâle, s.185).
Kuşeyrî'nin bu sözleri de tasavvuf-İslâm ilişkisi konusunda iki noktayı açıklığa kavuşturmaktadır: a)Tasavvufun yöneldiği amaç, şekli/kabuğu atmak değil, onunla ve onun içinde özü yakalamaktır; öz ise ihlâstır, ihsandır, rızâdır, kurbdur... b) Tarih içinde iki türlü tasavvuf anlayışı, uygulaması ve çizgisi bulunmuş ve gelişmiştir; birisi Kur'ânî olan, Allah Rasulü'nün (s.a.v.) örnekliğinde gelişen, bid'atlere cephe alan tasavvuf, ikincisi bid'atlere ve sapıklıklara bulanmış, İslâm'ın özünden de, şeklinden de uzaklaşmış tasavvuf.
İslâm'ın ilim, düşünce ve ahlâk alanlarında yapılan teorik ve pratik çalışmalar/uygulamalar -İslâm'ın ikinci yüzyılının sonlarında tasavvuf adıyla anılan- bilgi ve eğitim okulunu doğurmuştur. İslâm'ı bilme ve yaşamada tutulan bir yolun genel adı olan tasavvuf içinde, daha ziyade öne çıkan isimler ile bunların eğitimde (seyir ve sülûk) uyguladıkları yol ve yönteme bağlı olarak tarîkatlar oluşmuştur. Her tarîkatin, sonu ya Hz. Ebû Bekir veya Hz. Ali yoluyla Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ulaşan bir silsilesi (zinciri) vardır; bu zincirin halkaları, baştan sona; yani yaşayan mürşide kadar sıralanmış mürşidlerden meydana gelir. Mürşid kelimesinin lügat mânâsı "yol gösteren"dir. Tarîkatlerin müminleri eğitmek ve amaçlanan kemâl mertebesine, ilimde ve ahlâkta olgunluk ve yetkinlik derecesine ulaştırmak için uyguladıkları -ortak tarafları yanında farklılıkları da bulunan- yöntemleri vardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Osmanlı'da Meşrûiyetin Resmîleşmesi
İslâm tarihi boyunca İslâm'ı anlama ve uygulama faâliyeti içinde bulunan hadîs, fıkıh, kelâm, felsefe, tasavvuf okulları arasında tartışmalar olmuş, bu tartışmalar -işin içine taassup, siyaset ve menfaatin de girdiği zamanlarda- çığırından çıkmış, karşılıklı ithamlar, ağır suçlamalar yapılmış, bir gurubun diğerini tekfir ettiği (İslâm'dan çıkmış olarak nitelediği) de görülmüştür. Tasavvufun bilgi ve inanç ile ilgili kısmına ve özellikle vahdet-i vücûd (varlığın yalnızca Allah'a mahsus olduğu, diğer varlıkların görüntüden ibaret bulunduğu) inancına şiddetli itirazlar yapılmış ise de aslına, yani bir ahlâk terbiyesi yolu olarak tasavvufa ciddî bir itiraz yapılmamış, bu mânâ ve mâhiyetteki tasavvuf İslâm'ın bir yorumu, uygulaması ve kurumu olarak kabûl görmüştür. Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında, sünnî müslümanlığın ilim, fetvâ ve idare merkezi olan Şeyhülislâmlık tasavvuf ve tarîkatların meşrû birer İslâmî kurum olduklarını onaylamakla kalmamış, bunları kendi yönetim ve denetim çerçevesine dahil ederek mevzûâta da kavuşturmuştur. Bu mevzûattan biri "tekkelerde uygulanmak üzere çıkarılan yönetmelik"tir (Cerîde-i ilmiyye, 1337,sayı: 39). Bu yönetmelik (talimâtnâme) 27 madde olup, başta bazı terimler açıklanmış, sonra 1. fasılda tekke içi vazifeleri, 2. fasılda tekke dışı vazifeleri, 3. fasılda ise dervişler ve muhiblerin vazifeleri açıklanmıştır. Yönetmeliğe göre:
1. Tarîkat: İslâm'ın gerçek/mûteber inanç esaslarını benimsemiş, dînin temel, vazgeçilmez ve tavizsiz talimâtını hayatına (uygulamalarına) rehber kılmış olarak bir kâmil şeyhin manevî (rûhânî) irşâd ve terbiyesi ile mânâ âlemine ait makam, mertebe ve basamaklarda ilerleme ve olgunlaşmaya götüren özel bir yoldur.
2. Şeyh: Tarîkatının zinciri kesintisiz olarak Peygamberlerin Sonuncusu olan Efendimize (s.a.v.) ulaşan, kâmil ve mükemmil (yetkin ve yetkinleştirici) bir mürşidin rehberliğinde eğitimini (seyir ve sülûkünü) tamamlayarak, içte ve dışta yüksek ahlâk ve yetkinlik özelliklerini kazanarak insanları irşâd etmekle görevlendirilen kâmil ve mükemmil kimsedir.
3. Derviş ve mürîd: Bir kâmil mürşide bağlanan ve tarîkat eğitimi alan (seyir ve sülûk ile meşgûl olan) kimselerdir.
4. Tekke: Bir şeyhin idaresi altında olup içinde tarîkat eğitimi verilen hayır kurumlarıdır.
İkinci maddeyi biraz açarak şeyh, mürşid, pîr diye anılan tarîkat rehberlerinin özelliklerini, olmazsa olmaz niteliklerini görelim:
a) Şeyhin elinde, mürşidi tarafından kendisine verilmiş bir mürşidler zinciri (tarîkat silsilesi) bulunacaktır. Bu zincirde, isimleri ve hayatları mûteber kaynaklara geçmiş kâmil mürşidlerin adları, sondan başa; yani Hz. Peygamber'e (s.a.v.) kadar sıralanmış olacak.
b) Şeyh, kendi mürşidinin terbiyesinde, insanı kemâle erdiren önemli bir eğitimi (seyir ve sülûkü) tamamlamış, hem dışta (objektif, herkesin bilip anlayacağı şekilde) hem de içte (ancak erbâbının, aynı derecede yetkin insanların bilebileceği) yüce nitelikleri, olgunlukları, bilgi, iman, ahlâk, ve ilâhî yakınlıkları elde etmiş olacak.
c) Mürşidi tarafından insanlara tarîkat eğitimi vermekle görevlendirilmiş olacak.
d) Kendisine bağlanan kimseleri fiilen eğiterek kemâl yolculuğunda ilerlemelerine, kâmil mânâda mümin ve müslüman olmalarına katkıda bulunacak.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cumhuriyet ve Sonrası
Osmanlılar, ictimâî ve dinî bir vâkıa olan, yasaklamakla, ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekle yok olması mümkün bulunmayan tarîkatları yasaklamak yerine, bir sivil dinî kurum (hayır müessesesi) olarak düzenlemeyi ve "meclis-i meşâyih, encümen-i meşâyih" isimlerini verdiği ilimî/dinî daireler vâsıtasıyla denetlemeyi tercih etmiştir. Cumhuriyet idaresi aynı yolu tutmamış, tarîkat faâliyetlerini yasaklamış ve tekkeleri kapatmıştır. Ancak Cumhuriyet tarihi boyunca tarîkatlar yok olmamış, bütün İslâm dünyasında olduğu gibi Türkiye'de de açık veya gizli (Türkiye'de gizli) olarak faâliyetini sürdürmüştür. Gizli olan bir faâliyetin ilmî ve idârî yönden denetlenmesi mümkün olmadığı için, tarîkatler denetim dışında kalmış, iyi niyetli ve ehliyetli az sayıda insan yanında, maddî ve manevî rant peşinde olan birçok kimse de "Ben mürşidim, şeyhim, silsilem ve tarîkatım, hattâ görevlendirme belgem var" diye ortaya çıkmış, tasavvuf ve tarîkati istismar ederek meşrû olmayan menfaat sağlamış, saf, temiz kalpli ve iyi niyetli müminleri kandırmış, yoldan çıkarmış, yanlış bilgiler vererek, inançlar telkin ederek dîne ve dindara zarar vermişlerdir.
Şunu da ifade etmek gerekir ki, Cumhuriyet döneminde faâliyetleri yasaklanan kurumlar tarîkatlardır. Tasavvuf bütünüyle yasaklanmış değildir. 1930'lu yıllardan sonra Millî Eğitim Bakanlığı, başta Mevlânâ'nın eserleri olmak üzere birçok tasavvuf kitabını Türkçeye çevirterek basmış ve Türk okuyucusuna sunmuştur. Ayrıca tarih boyunca tarîkatlar, bugün adına bazı kesimlerce irticâ denilen "İslâmî hareket"in içinde değil, karşısında olmuşlar, halka ahlâk terbiyesi vermeyi öncelemişlerdir. Birkaç münferit örnekten yola çıkarak tarîkatları -güç kullanarak, devrim yaparak şerîatı getirme faâliyeti mânâsında- irticâ'ın içinde göstermek tarihi gerçekliğe aykırıdır. Tarîkatlar, devrimleri, isyan ve ihtilâlleri desteklemek bir yana, halkı sosyal faâliyetlere ve problemlere yönelmekten alıkoydukları ve pasifleştirdikleri için tenkit ve şikâyet konusu olmuştur.
Milletin tarihi boyunca özümsediği bir İslâmîleşme yöntemini, kültürümüzün söküp atılamaz önemli bir karesini illegal ilân etmek, yasaklamak, yok etmeye çalışmak çıkar yol değildir. Tarîkatların bir sivil toplum örgütü olarak yeniden -meşrûiyet çerçevesinde- hayata sokulması, toplum içinde olumlu ve yapıcı bir rol oynamasının sağlanması üzerinde durulmaya ve düşünmeye değer bir konudur.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müslümana Tarîkat Gerekli midir?
1. Bir müminin Allah rızâsına uygun bir hayat yaşaması ve cennetlik olabilmesi için bir tarîkata girmesi gerekli ve zarûrî değildir. Dînini bilenlerden sorarak, dinleyerek, okuyarak öğrenir. Eğitimini hocalardan alabilir, iyi insanlarla arkadaş olarak kendini yetiştirip koruyabilir.
2. Daha kolay, daha iyi olsun (belki olur) diyerek bir tarîkata girmek isteyenler, yanlış bir kimseyi seçtikleri takdirde, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da mahrûm kalma tehlikesini unutmamalıdırlar. Ben mürşidim diye ortaya çıkan veya çıkarılan kimselerde açık ve kapalı bazı vasıfların bulunması hem din hem de tasavvuf erbâbına göre gereklidir. Açık, herkesin bilebileceği, bilene sorarak öğrenebileceği ve bu bilgiye göre kontrol edebileceği vasıflar "mûteber bir İslâm inancı, eksiksiz ibâdet, yeterli İslâm bilgisi ve güzel ahlâk"tır. Bunlara sahip bulunmayan bir kimse havada uçsa, su üzerinde yürüse, karşısındakinin kalbinden geçenleri okusa bile mürşid olmak bir yana mümin olup olmadığı şüphe götürür. Olağan dışı fiil, bilgi ve görüntülere aldanmamak gerekir, her inanç ve düşüncede böyle uçanlar kaçanlar vardır, bu davranış ve gösterilerin din, güzel ahlâk ve yetkinlikle doğrudan bağlantısı yoktur, özel egzersizlerle ve şeytanın yardımıyla da elde edilebilir. Yukarıda özetlediğimiz dış şartlar bir şeyhte mevcûtsa ona bağlanan kimselerin dinî hayatları tehlikeye girmez, hiç olmazsa bir hoca gibi ondan istifade edilebilir. İç şartlara gelince bunu, tarîkata girmek isteyen sıradan bir mümin değil, bazan şeyhin kendisi bile bilemez. Eğer iç ve dış şartları, nitelikleri tamamlanmış bir mürşid, bir kimse için "Bu kâmildir, mürşiddir" derse, ona inananlara göre bu tanıklık bir değer taşır.
3. İyi niyetli, samîmî bir mümin elinden gelen gayreti gösterip yeterli dinî bilgiyi elde edip bunları hayatında gerçekleştirirse bilgi, iman, samîmîyet (ihlâs) ve ahlâk bakımından gelişir, onun gelişmesini ilim, ibâdetler ve iyi arkadaşlıklar sağlar, eğer birinin yardım ve eğitimine ihtiyacı olursa o da Allah tarafından sağlanır; bazan bu, mürşidini bilmeden, tanımadan bile sağlanır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Câmî ve Değişim
Toplumumuzun her alanda geçirmekte olduğu değişimi iyi gözlemlemek, değerlendirmek ve eğitim/kültür politikasını bu gözleme ve millî amaçlara göre daima yeniden gözden geçirmek ve ayarlamak kaçınılmaz olsa gerektir. İşi oluruna bırakmak da, toplum mühendisliğine soyunarak tabîî ve normal değişim ve oluşumları baskıya dayalı tedbirlerle engellemeye ve değiştirmeye çalışmak da çıkmaz yoldur, millete zarar verir.
Meşrûtiyettten Cumhuriyete geçiş yıllarında bir hurâfe edebiyatı furyası başlamıştı, sonradan Günaltay soyadını alan ve başbakan olan müderris (prof.) M. Şemseddin yazdığı bir kitabın adını "Hurâfâttan Hakikata" koymuştu. M. Akif, Ahmed Naim, Aksekili Ahmed Hamdi gibi İslâmcılar da bid'at ve hurâfelerden arındırılmış bir din projesi üzerinde çalışıyor, yazılar yazıyorlardı. Bu zevâtın örnek olarak kullandıkları hurâfe ihtivâ eden kitaplar arasında, Hopalı bir vâiz yazdığı için "Hubevî" diye de bilinen Dürretü'l-vâ'izîn isimli kitap da vardı; bu kitabın içinde yer alan meşhur "üstüste bindirilmiş deniz, balık, öküz, dünya" varlıkları nazariyesi (!) en çok konuşulan örnekler arasında idi. Bu arada, bid'at ve hurâfelere din sosyolojisi ve eğitimi açısından da bakmak gerektiğini, halkın eline eğitim ve öğretim yoluyla sağlam bir din inancı ve pratiği verilmediği takdirde, bid'at ve hurâfelerle mücadelenin din hayatı bakımından kötü sonuçlar da verebileceği tezini savunanlar da vardı. Eskilerden Kâtip Çelebi'nin, yenilerden Yahya Kemal'in buna benzer tezlerine karşı A. Naim gibi zatlar tasfiyeyi savunuyorlardı. Derken Cumhuriyet dönemi geldi, hurâfe ve bid'ata batmış dînin Türk milletini geri bıraktığı tezinden yola çıkan Cumhuriyetçiler eski din eğitim ve öğretimi kurumlarını kapattılar, eğitim faâliyetlerini yasakladılar, yerine de yenisini koymadılar. Onlara göre "Gerçek mürşid ilim" idi, pozitivistlerin dediği gibi "ilim devri gelmiş, din devri bitmişti", artık milletin dîne de, eğitimine de ihtiyaçları yoktu, bireylerin dinleri olacaksa, bu da kimselerin görmediği, bilmediği yerlerde olmalıydı, kamuya ait alanlarda bulunmamalıydı. Bu program başarı ile sonuçlanırsa câmîler de kendiliğinden kapanırdı. Hâsılı bu dönemde hurâfe ile mücadeleden, din hayatı ile mücadeleye geçiş yapılmıştı. Çok partili döneme girildiğinde yine sosyolojik (daha doğrusu insan bilimleri bakımından) bir hatâ yapıldığı, kapalı kapılar ardında, masa başlarında yapılan değerlendirmelerin, alınan tedbirlerin yanlış ve tutarsız olduğu ortaya çıktı. Hem dünyada modernizm sonrası dönemine giriliyor, dîne dönüş hareketi yaşanıyordu, hem de ülkede, yeraltına indiği için daha da hurâfeli bir din hayatı devam etmişti, alanı dar olan ilim her şeye yetmemişti, toplum/tabiat boşluk kaldıramayacağı için insanlarımız, din ve manevîyat ihtiyaçlarını pek de sağlıklı olmayan yollardan karşılamışlardı. Halk Partisi iktidarının devrilmesiyle sonuçlanan millet irâdesini harekete geçiren dinamiklerin başında (veya önemli bir yerinde) din hayatına getirilen kısıtlamalar ve müdahaleler bulunuyordu. Sonrası malûm: İmam Hatip Okulları, Kur'ân Kursları, Yüksek İslâm Enstitüleri, İlâhiyât Fakülteleri, yayınlar, çoğalan câmîler, canlanan dinî hayat; bu arada yapılan yanlışlar, istismarlar, komplolar... Her parti dîni istismar ettiği halde bunlardan birini öne alıp bütün dinî faâliyetleri de ona bağlayarak yeniden yasaklama, kapatma, kısıtlama ve bastırma dönemine geçiş...
Bütün bunları hatırlama ve hatırlatmama sebep olan olaya gelince: Bayram ile sılayı birleştirmek üzere yola çıktığımızda, Kırıkkale ile Sungurlu arasında, yol üzerinde bulunan bir köyde mola vermiştik; çünkü namaz vakti gelmişti, köyün camii de hemen yolun kıyısında idi. Cemâat dağıldığı için ortalıkta kimse yoktu, câmî eski ile yeniyi -mezcetmemiş, terkip etmemiş- karıştırmıştı, karışık ve yanyana duruyordu. Mimari ilkeldi ama câmî idi, bina eski idi ama boyası yeniydi ve kısmen yağlıboya idi, minberi, mihrabı eski ve biçimsizdi ama beş tane gâyet güzel ve kullanışlı elektrikli ısıtıcı vardı, avizesi yoktu ama floresans lâmbaları vardı. Bunlardan daha önemlisi ise kitaplardı. Kalın duvarların pencere oyuklarına konmuş kitaplara baktım; burada da eski ile yeni yanyana idi, henüz biri diğerini kovmamıştı, fakat birinin yanına diğeri de gelmişti. Eskimiş olduğu halde burada hâlâ duran ve yeni baskılarından okunan iki kitap "İlâhîli Dua Kitabı" ile yukarıda sözünü ettiğimiz Hubevî idi. Yenilerden iki kitap Celâl Yıldırım'ın Fıkıh kitabı ve Yeni Şafak Gazetesinin dağıttığı M. Esed'in meâli "Kur'ân Mesajı". İlâhîli Dua kitabını açtım, karşıma çıkan sayfadaki bir ilâhîde şöyle diyordu "Kebairden dört bin gider/ La ilahe illallah de". Yani bir kere la ilahe illallah dersen büyük günahlardan (adam öldürme, zinâ, hırsızlık, tefecilik, iftira, yalancı şâhitlik..." dört bin tanesi bağışlanır, tertemiz olursun. Elbette bu uydurma bir rivâyete dayanıyor, aslı astarı yok, hurâfe, ama kitapta yer almış ve hâlâ köy (belki şehir) câmîlerinde okunuyor. Hubevî'nin de içinde buna benzer nice hurâfeler, uydurma rivâyetler var. Ancek öte yanda usûlüne uygun olarak yazılmış, Hanefî mezhebi yanında diğer mezheplerin de ictihadlarına yer veren bir fıkıh kitabı var, Batı insanını hedef kitle olarak aldığı için bize göre aşırı yorumları, hattâ bazan saptırmaları olan (yani oldukça modern) bir açıklamalı meâl var. Bu iki gurup kitabın aynı câmîde bulunması ve -herhalde- okunması bize göre çok önemli bir değişmedir. Bu değişme, devlet merkezli bir programın eseri değildir, toplumun kendi dinamikleri ile oluşan bir değişmedir ve bu bakımdan sağlıklıdır. Câmî hocası ve cemâat birbirine zıt din anlayışı ve açıklamaları okuyunca kafasında sorular oluşacak, bunları konuşacak, danışacak, aşmak ve açmak için okumaya ve düşünmeye devam edecektir...
Seyahattan döndükten sonra dünkü Milliyet'te şöyle bir haber okudum: " Samsun'da, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Kurupelit Yerleşkesi'nde yapımı devam eden Ondokuz Mayıs Üniversitesi Câmîsi tamamlandığında, 10 bin kişi ibâdet edebilecek. Câmî, Adana'daki 28 bin kişilik Sabancı Merkez Camii'den sonra Türkiye'nin ikinci büyük câmîsi olacak. DYP Kahramanmaraş Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Sağlam'ın rektör olduğu 1990'da yapımına başlanan ve bugünkü rayiç bedellerle 1 trilyon liraya mal olması plânlanan câmînin yapımı, İlâhiyât Fakültesi karşısında yer alan yerleşkeye hâkim bir tepede sürüyor.Yaklaşık 5 bin 450 metrekaresi kapalı olmak üzere, toplam 10 bin metrekare alanda 2 katlı olarak inşâ edilen câmî külliyesinde ibâdet mahallerinin yanı sıra serbest okuma salonu, kitap deposu, imam ve müezzin lojmanı, kafeterya ve bilgisayar laboratuvarı gibi sosyal tesisler de yer alıyor."
Bir yanda kapatılan üniversite mescitleri, genel olarak câmî yapımına getirilen kısıtlamalar ve engeller, bir yanda çağdaş bir üniversite camii. Kapatma ve kısıtlama bilime ve eşyanın tabiatına aykırı bir gelişme, müdahale, tasarruf; Sağlam'ın teşebbüsü ise olması gerekene örnek. Evet değişme olacak ama tabîî olacak, müspet ve hürriyet içinde olacak, millete ve insanlığa mutluluk, refah ve yeni ufuklar getirecek, insanın yetenek ve imkânlarını daraltmayacak, bir düşünceyi ve ideolojiyi herkese dayatma şeklinde ve yoluyla olmayacak, ferdi ve milleti kendisi olmaktan çıkarmayacak...Bunun da yolu, câmî ve okul kapatmak, din ve düşünce özgürlüklerini kısıtlamak değil, her düşünceye, hürriyet içinde değişme ve gelişme imkânı tanımaktır. Bu ise meselâ üniversitede hem kulüp hem de Sağlam'ınkine benzer câmî açmakla gerçekleşir, evet ancak böyle gerçekleşebilir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YÖK'nun Kötüye Kullandığı Geniş Yetkileri
YÖK, üniversiteler arasında denge ve düzeni, ülkenin yüksek öğrenimle ilgili hedeflerinin gerçekleşmesini sağlamak üzere öngörülmüş bir üst kuruluş olması gerekirken, kendisine tanınan aşırı yetkiler ve daha da önemlisi bu yetkileri kullanış biçimi bakımından yüksen öğrenim için âdeta bir kâbus olmuştur. Üniversitelerin ve fakültelerin elleri kolları bağlıdır, kendilerine ait olması gereken birçok yetki YÖK'na verilmiştir, kurum yönetici, üniversiteler ise yönetilen birimlerdir.
YÖK ile ilgili mevzûât ile bunlara dayalı ve yetkiyi kötüye kullanmaya örnek teşkil eden birkaç uygulama iddiamızı isbata yeterli olacaktır:
1."Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faâliyette bulunma serbestliği vermez."
Alev Erkilet Başer'in, Ortadoğu'da Modernleşme ve İslâmî Hareketler isimli bilimsel çalışması yukarıdaki maddeye ters düşmediği halde görevine son verilmiştir.
Özgürlük ve demokrasi talebimizi dile getirdiğim konuşmalarımdan dolayı hakkımda soruşturma açılmıştır.
2. Üniversite ve fakülte açma ve kapatma konusundaki yetkisini kötüye kullanarak, meşrû ve hukukî bir sebep bulunmadığı halde Fatih Üniversitesi'nin kapatılması için düğmeye basmıştır.
3. "Yükseköğretim kurumları içinde bölüm, anabilim ve anasanat dalları ile uygulama ve araştırma merkezi açılması, birleştirilmesi veya kapatılması; konservatuvar, meslek yüksekokulu veya destek, hazırlık okulu veya birimleri kurulması ile ilgili olarak doğrudan veya üniversitelerden gelecek öneriler üzerine karar vermek".
YÖK bu maddeye dayanarak İ. Ü. Edebiyat Fakültesi'ndeki "Türk-İslâm Düşünce Tarihi" anabilimini kaldırmaya teşebbüs etmiştir.
4. "Kanunun belirlediği usûl ve esaslara göre; rektörler Cumhurbaşkanınca, dekanlar ise Yükseköğretim Kurulunca seçilir ve atanır."
Bu maddeye dayanarak rektör ve dekan atamalarında, ilgili üniversite ve fakültelerin seçim ve taleplerine değer verilmemiş; delikanlıya, istemediği halde görücü usûlüyle kız alan otoriter ana babalar gibi rektör ve dekan atama yoluna gidilmiştir. Değerli rektörler ve dekanlar görevden alınmış, istifaya zorlanmışlardır.
5. Fakültelere ve bölümlere alınacak öğrenci sayısı ile seçme ve kabûl esaslarını belirleme yetkisine dayanarak, İlâhiyât Fakültelerine alınacak öğrenci sayısını (özellikle öğretmenlik programında çok sayıda elemana ihtiyaç var iken) azaltma ve az tutma yoluna gitmiştir.
6. Yine aynı yetkiye dayanarak, meslek lisesi mezunlarının puanlarını düşük yüzde ile çarpma esasını kabûl etmiş bu yüzden, mevzûâta rağmen fırsat eşitliği ilkesini çiğnemiştir.
7. İlgili kanun üniversitelerde kılık kıyâfet serbesttir dediği halde, uygulamayı dinî inanca bağlı göstererek ve böylece baş örtmeyi laikliğe aykırı sayarak yasaklayıcı talimât yayımlamış, uygulamayanları soruşturma açmak ve cezâ vermekle tehdit etmiştir.
Üniversitelerde bilim ve düşünce üretilebilmesi için iki şeye ihtiyaç vardır: Finansman ve özgürlük. Bu iki ihtiyaç (ekmek-su ve hava) temin edilmedikçe üniversitelerden hayır gelmez. Bu YÖK böylece varlığını sürdürdüğü müddetçe de mâlî ve bilimsel özgürlük ve özerklik bahis konusu değildir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Karı-koca Mal Rejimi
Bugünlerde Türk Medenî Kanunu'nun bazı maddeleri değiştirilmektedir; bunlar arasında karı-koca mal rejimi ile ilgili maddeler de vardır ve bunlar, getireceği faydalar ve zararlar ile geleneğimize uygunluk yönünden tartışılmaktadır.
Bugüne kadar Türk Aile Hukuku'nda geçerli olan kanunî (yasal) mal rejimi "Mal Ayrılığı"dır. (TMK. M. 170, 186 vd.) . Bunun yanında, eşlerin yapacakları bir evlenme mukavelesi ile Mal Birliği (TMK. M. 191 vd.) veya Mal Ortaklığı (TMK. M. 211 vd.) sistemlerinden birini seçebilecekleri de kabûl edilmektedir (TMK. 1.171 vd.). Ancak evlenecek çiftlerin bu mal rejimlerinden birini, sözleşme ile belirlemeleri, alışılagelmiş bir uygulama olmadığı gibi , çoğunun bu mal rejimlerinden haberi ve bilgisi dahi yoktur. Böylece, mevcût evliliklerde Mal Ayrılığı sistemi, "kanunî mal rejimi" olarak süregelmektedir.
Kadını koruyucu özelliği dolayısıyla tercih edilen bu mal rejimi, zaman içinde kadının aleyhine işleyen ve özellikle, boşanmalarda onun aczine ve mağduriyetine yol açan bir sisteme dönüşmüştür. Şöyle ki, Türk ailesi bünyesinde, bir meslek ve sanatı olmayan ev kadınları çoğunluktadır. Erkek hegemonyasının hüküm sürdüğü toplumumuzda, boşanma ile birlikte kadın, tamamen kocanın insafına bırakılmaktadır.
Özellikle kırsal kesimde ve tarım sektöründe, kadın, evin dışında da çalışıp erkeğine bir ekonomik katkı sağladığı halde, kazanılan malların mülkiyeti çoğunlukla erkeğe ait olmaktadır. Şehirde ise; kadının kocasının iş yerinde çalışıp ona yardımcı olması veya evde ürettiği el emeğini satması sonucu kazanılan malların da koca üzerine geçirilmesine kadın, aile düzeninin sarsılmaması için çoğu zaman ses çıkarmamaktadır. Hattâ kocasının bozulan işi için veya ona sermaye yapsın diye, ailesinden kalan kişisel mallarını (hattâ düğünde hediye edilen ziynet eşyalarını) satarak katkıda bulunması da, yine bizim toplum hayatımızda karşılaşılan gerçeklerdir.
Sözkonusu rejimin uygulanmasındaki zorluklar ve pratik olmaması sakıncaları olarak ileri sürülmektedir. Ayrıca tasarı, evliliği bir nevi "ortaklığa" dönüştürmektedir. Öyle ki; bu tasarı kanunlaştıktan sonra, hiç de sağlıklı olmayan "yatırım evlilikler"inin doğması veya eşler arasında güvensiz bir iş ortaklığı tedirginliği ve birbirinden mal kaçırmak amacıyla çeşitli entrikalar ile karşılaşılması muhtemeldir.
Bu sakıncalar yanında, uygulanabilme güçlüğü, boşanmalarda sürati önemli derecede azaltacak ve bu da yargıçların ağır olan dâvâ yükünü daha da arttıracaktır. Buna bağlı olarak mal tasfiyesi de sağlıklı yapılamayacak ve yıllarca sürecek boşanma dâvâları ile karşılaşılabilecektir. Ayrıca; evlilik devam ettiği sürece eşlerin resmî envanter tutulması konusunda göstereceği hassasiyet de oldukça şüphelidir.
Bütün bu sakıncaları nedeniyle; öğretide, "Edinilen Mallara Katılma" rejimi yerine, "kazanç ortaklığı" gibi daha basit ve Türk gelenek ve alışkanlıklarına uygun alternatif rejim ve çözümler teklif edilmiştir.
Meseleye İslâm Hukuku açısından baktığımızda özetle şunları kaydetmek mümkündür:
İslâm çocukların, yetimlerin, dulların ve genellikle kadınların korunması, ezilmemesi, mağdur edilmemesi, aç ve açık kalmaması, hattâ rızkı için çalışmak mecbûriyetinde bırakılmaması konularında titizlik göstermiş, maddî manevî tedbirler getirmiştir. İslâm Hukuku'nun kadınlarla ilgili kuralları eksiksiz uygulandığı takdirde ister evli olsun, ister dul veya bekâr, hiçbir kadın aç, açık, ihtiyaç içinde -ve bu sebeple olumsuz şartlarda da olsa çalışmak mecbûriyetinde- bırakılamaz. Onun nafakasını (normal ölçülerde ihtiyacını) yakından uzağa erkek akrabaları sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğe ek olarak daha başkaları da bulunduğu için, erkek kardeşe mirastan, kıza nisbetle iki kat pay verilmiştir.
Evlilik elbette bir ticaret, bir servet edinme yolu değildir; kutsala yakın bir konumu olan aileyi oluşturma maksadının içinde, tabîî/biyolojik ihtiyaçları meşrû yoldan karşılamak, nesli devam ettirmek, yeni nesillere başta din ve millî kültür olmak üzere manevî değerleri aktarmak önemli yer tutmaktadır. Kadın evlenirken, boşanıp kocasının mallarına (meselâ yarısına) sahip olmayı amaçlamaz, amaçlamamalıdır, ancak evlendikten sonra aile malvarlığının edinilmesine katkıda bulunmuş ise, boşandığı veya kocası vefât ettiği takdirde, bundan mahrûm olması ve servetin edinilmesinde doğrudan katkıları olmayan diğer varislerle eşit muamele görmesi (yalnızca miras payını almakla yetinmesi) de âdil değildir.
Esasen İslâm Hukuku mal ayrılığı ilkesini benimserken kadının menfaatini gözetmiştir. Kadının, ister baba ocağından getirmiş olsun, ister evlendikten sonra çalışarak veya bağış vb. yollardan kazanmış bulunsun malı, serveti kendisine aittir. Bunda kocasının ortaklığı ve dolayısıyla müdahale hakkı yoktur. Yine bu sebeple kadının zengin, kocanın yoksul olması ve -aksi câiz olmadığı halde- karısının ona zekât ödemesinin câiz olduğundan söz edilmiştir. Kadının kendisine ait malına kocasının ortak olması nasıl haksızlık ise ve bu yüzden engellenmiş ise, kadının katkısı olmadan kocanın kazandığı mala ortak olması da o derecede haksızlıktır. Bu sebeple yapılması gereken, İslâm'ın amacına uygun düşen şey, iki tarafın da emeği ve çabası ile elde ettiği kazanca ve servete sahip olabilmesidir. Evlilik hayatı boyunca ev işleri yanında gelir sağlayan işler yapan veya kocasının işine yardım eden, böylece resmen ve örfen kocanın üstünde olsa bile servette payı bulunan bir kadının, boşanma veya kocanın ölmesi durumunda bu servetten mahrûm kalması, emeğinin karşılığını alamaması hakkâniyet ve adâlete aykırıdır. Miras, geçici nafaka vb. bu hakkın yerine ikâme edilemez. Bu sebeple yapılacak düzenlemenin hedefi, taraflara hak etmedikleri, edinilmesinde emek ve katkıları bulunmayan mala ortak olma hakkını sağlamak değil, edinilmesinde emek ve katkı sağlanmış maldan hakkın ve payın alınmasını temin etmek olmalıdır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İmam Hatip Liseleri
1. İmam Hatip Liseleri hem mesleğe hem de yüksek öğrenime öğrenci yetiştiren bir orta öğretim kurumu idi; bu statünün korunması gerekir. Diğer meslek liseleri ile birlikte bu okuldan mezun olanlar, diledikleri ve imtihanını kazanabildikleri yüksek öğrenime öğrenci olabilmelidirler. Normal lise mezunlarına avantaj tanımak fırsat eşitliği ilkesine aykırıdır. Liselerden meslek adamı yetiştirilmek isteniyorsa bunun için teşvikler konabilir ve serbest irâdeleri ile doğrudan mesleğe geçenler ile meslek doğrultusunda "meslekî yüksek öğrenim" görenler ihtiyacı karşılar. İnsanları zorlayarak, kısıtlamalar getirerek belli bir mesleğe ve bunun tahsiline yönlendirmek insan haklarına aykırıdır.
2. İmam Hatip Liseleri'ni talep eden halkın amacı yeterince din eğitim ve öğretimi görmüş meslek elemanı, bu nitelikte serbest meslek adamı ve yüksek öğrenim adayı yetiştirmektir. Toplumun talebi "ihtiyaç"tır. Talep bulunduğu sürece devlet onu karşılar. Toplum talepten vazgeçerse okullar da kendiliğinden kapanır. Talep devam ederken başka maksatlar ve gerekçelerle bunları kapanmaya mahkûm etmek demokratik değildir. İmam Hatip Liseleri hem meslek adamı yetiştirme hem de diğer amaçları bakımından ihtiyaca cevap vermiştir. Budamak yerine kalitesini iyileştirmek için tedbir alınsaydı amacını daha yüksek kalite düzeyinde gerçekleştirirdi.
3. İhtiyaç duyanlar alternatifi olmadığı için eski şekli ve hakları ile devamını istiyorlar. Buralardan gerici çıktığını sananlar da, sayılarını asgarîye indirerek kontrol altına almak istiyorlar. Bu çelişik istekler devam ettiği sürece İmam Hatip Liseleri gündemde olur.
4. Temel eğitim kesintisiz ve yönlendirmesiz sekiz yıla çıkınca ve İmam Hatip Liseleri'nden mezun olanların diledikleri yüksek öğrenim kurumuna girmeleri de engellenince bu liselere talep azaldı. Velîler, elbette dinlerinden veya çocuklarına yeterli din eğitimi verme talebinden vazgeçmediler, fakat birini tercih ile başbaşa kalınca, din eğitimi vermenin elbet bir başka yolunu buluruz diyerek normal liseleri tercih ettiler. Devlet, vatandaşların çocuklarına yeterli din eğitimi verebilmelerini sağlayacak bir tedbir getirmediği gibi, Kur'ân kurslarına, tatil zamanlarında gidip eğitim ve öğretim görmelerini bile kısıtladı; yaz tatilinde çocukları Kur'ân kurslarına gönderebilmek için dahi 12 yaşlarına girmelerini beklemek gerekiyor. Çocukların dinlenip eğlenmeleri gereken yaz aylarında, donanımı yeterli olmayan Kur'ân kurslarında -yalnızca buralarda- verilecek din eğitiminin ihtiyacı karşılamayacağı açıktır. Vatandaşlar yasakları delerek din eğitim ve öğretimi verme yoluna gireceklerdir. Bu yol sağlıklı değildir. Engellemenin çaresi ise sağlıklı yolları açmaktır.
5. İmam hatip Liseleri'nden mezun olanlar arasından millet ve devlet düşmanı çıkmadı, kötü yola düşenler görülmedi, suç işleyenler ve ayıp edenler devede kulak, mezunlar yüksek öğrenimde, çeşitli meslek ve görevlerde başarılı oldular, üzerlerine düşeni yaptılar.
İlâhiyât Fakülteleri ortaya tepki koymada sanıldığı kadar hür değildir. Toplu yazılı beyanda bulunanlar cezâlandırıldı. Ayrıca ülkemizde, okumuşu, okumamışı ile halkın tepkisine kimsenin aldırdığı yok. Adı demokrasi olan bir yönetimde, seçilmiş seçilmemiş belli guruplar karar alıp uyguluyorlar. Vatandaşın demokrasi bilincinin ve demokratik tepkilerinin daha da gelişmesine ihtiyaç var.
6. Bütün meslek liselerinin mezunları, diledikleri dalda yüksek öğrenime başlama şansı bakımından eşit muamele görmelidir. Hayatının bir döneminde -bazan mecbûr da olarak- belli bir meslek lisesinde okumayı tercih etti diye, bir genci o meslek doğrultusunda okuma ve çalışmaya zorlamak temel hak ve özgürlüklere aykırıdır.
7. Avrupa Birliği'ne bütün tarafların pek de gönüllü girmediklerini zannediyorum Her gurubun kendine göre beklentisi, sıkıntısı, çekincesi var. Türk insanının dindarlaşmasını tehlikeli bulanlar, her şeye rağmen kısıtlama yoluna gidiyorlar. Ama bu davranışın devamlı olması mümkün değildir; ya demokrasi ve AB, yahut da dünyadan soyutlanmış, kendi içine kapanmış bir Türkiye. İkincisi mümkün değil ise birincisi kaçınılmaz gibi gözükmektedir; çünkü henüz üçüncü bir yol ufukta görülmüyor.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlâhiyât'ta Olup Bitenler Üzerine
1. Hiçbir tahrikin böyle bir olaya sebep olmasını istemezdim. Baştan beri böyle bir şeyin olabileceğinden çekinerek öğrencilere dikkâtli olmalarını, bu gibi düşünce ve teşebbüsleri engellemelerini tavsiye etmiştim. Çünkü bu ve benzeri olayları kullanarak, bizi kamuoyu önünde mahkûm etmek, haklı dâvâmızı zaafa uğratmak, kötü emellerini hayata geçirmeye vesîle kılmak için bekleyenler olduğunu biliyorduk. Böyle de oldu. Ancak şunu da kimse unutmasın ki, böyle bir olay olsun olmasın başörtüsü yasağını uygulama kararı alanlar dediklerini yapacak, uygulamayı başlatacaklardı. Z. Beyaz yasağı, öğrencileri iknâ ederek uygulamayı düşünüyordu. İknâ etmesi mümkün değildi; çünkü öğrenciler iknâ edilerek değil, kendi inanç, düşünce ve tercihlerine dayalı olarak örtünmekte idiler. Ayrıca iknâ için kullandığı üslûp da yanlıştı. Z. Beyaz, laik devletin aldığı bir kararı uygulamak için dîni kullanıyor, Kur'ân'dan yola çıkmaya çalışıyordu, bunu da yanlış yapıyor, âyeti yanlış yorumluyordu. Bana göre bir İlâhiyât hocası veya yöneticisi kız öğrencilere, "Başörtünüzü açın ve okuyun" dememeli, bunun yerine "Bizim tercihimiz isteyenin açarak, isteyenin örterek okumasıdır, İlâhiyâtlı kızların örtünerek okumaları çok tabîîdir, ancak bizim gücümüz talebimizi gerçekleştirmeye yetmiyor, hep beraber çalışalım, gereken yerlere başvuralım, yöneticilere sesimizi duyuralım ve istediğimizi alalım..." demelidirler. Zorla uygulamanın da başında bir İlâhiyât hocası bulunmamalı, ipi çekecekse başkaları çekmelidir.
2. Olaydan sonra başörtüsü yasağının hemen uygulanmaya konması birçok yönden yanlıştır:
a) Bütün öğrenciler töhmet altında bırakılmış, bıçak tamamının elinde imiş gibi işlem yapılmıştır.
b) Başörtüsü yasağının bir cezâlandırma olduğu izlenimi verilmiştir.
c) Fakülteye kayıtlı öğrenciyi okula almama hakkı kimsede yoktur; kıyâfet yasağına uymayan öğrenci alınır, sınıfa girip ders almasına ve imtihan vermesine izin verilir ve hakkında disiplin kovuşturması yapılır. Öğrenciyi bu şekilde okula almamak öğrenim hakkını engellemektir, anayasa aykırıdır ve suçtur.
d) Yasakçıların amacının iknâ filân olmadığı, zorla uygulamaya taraftar oldukları ortaya çıkmıştır.
3. Başörtüsü yasağını kaldırmak YÖK'nun alacağı bir karara bağlıdır, çözüm bu kadar kolaydır. Kurum, dîne dayandırmadan, üniversitelerde kılık kıyâfetin serbest olduğunu söyleyen kanundan hareket ederek bu kararı alacak ve başörtüsü, saç, sakal gibi şeyleri serbest bırakacaktır. Buna kimsenin itiraz hakkı yoktur ve olamaz. YÖK' na bu kararı aldırabilmek için kamunun, sivil toplum örgütlerinin, demokratik baskı guruplarının desteğine ihtiyaç vardır. Herkesten önce öğrenci velîleri ve onların yakınları (20 İlâhiyât'ı düşünürseniz bunların sayısı hakkında bir fikir edinirsiniz) meseleye asılmalı, en azından yakınlarına iş bulmak veya kredi ve ihâle almak için yaptıkları kadar takip ve baskı yapmalı, gerekirse partilerin, medyanın ve Ankara'nın yollarını aşındırmalıdırlar.
4. Öğrenciler üzerlerine düşen fedâkârlığı yapıyorlar, şu kışta kıyâmette sokakta bekliyor, derslere ve imtihanlara girmiyorlar. Kapı kapı dolaşıyor destek arıyorlar. İlâhiyât öğrencilerinden daha ne beklenir, anarşi mi? Onu bekleyenler avuçlarını yalasınlar, İlâhiyât öğrencileri oyuna gelmeyecek, makûl, meşrû ve ısrarlı davranışlarıyla sonuç alacaklardı; er veya geç!
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayreddin Karaman'la İlâhiyât Fakülteleri Üzerine
1. İlâhiyât Fakültelerinin İslâm Medeniyeti geleneğinde size göre yeri nedir? Bir geleneğin devamından söz edilebilir mi?
(Zaman darlığı sebebiyle bu büyük sorulara küçük cevaplar vermek durumundayım)
İslâm medeniyetinde kurucu unsurlardan biri olarak âlimlerin (ulemânın) önemli bir yeri vardır. Batı'ya bağlı olarak dünya, Hristiyan takviminin üçüncü bin yılına girerken on beşinci asrını yaşayan İslâm medeniyeti, önemli meydan okumalarla karşı karşıyadır. Bu meydan okumalar karşısında tekrarların ve savunmacı yaklaşımların faydası ve değeri yoktur. Medeniyetimizin açıklanması ve ihyâsı, çağın Gazzâlîlerini beklemektedir. İlâhiyât fakültelerinin Gazzâlîler yetiştirebilmesi için ise zihniyet, kurumlar ve ilkeler yönünden bambaşka bir Türkiye'ye ihtiyaç vardır. Türkiye'nin böyle bir dönüşümü yaşayabilmesi için de kendi bilgimizi üretmemiz gerekir, kendi bilgimizi, kendi ilim ve bilim adamlarımız üretecek. Şimdi, "Tavuk mu, yumurta mı, hangisi önce, önceyi bulmak için sonraya ihtiyaç göstermiş olmuyor musunuz?" kabilinden çelişkiye mi düşmüş olduk? Hayır, çelişki yok, her biri diğerini doğurarak, mevcûttan mükemmele doğru yürüyerek bu iş kotarılacaktır.

2. Batı toplumlarının modernizm adı altında müslüman toplumlara empoze ettiği kültürel ikilemi müslüman toplumlar ne ölçüde yaşıyor?
Müslüman toplumların kültür alanında bir ikilem yaşadıkları doğrudur. Bunun sebebi, müslüman ulusların ve İslâm milletinin, uygun kurumlar ve mekânizmalarla kendi kültürünü çağdaşlaştırarak hem toplumuna hem de -bir farklı renkte kültür- olarak dünyaya sunma konusundaki başarısızlıklarıdır. Batlılı guruplar bunu yapabildikleri için başka kültürlere hayranlık duymuyor, onların karşısında komplekse kapılmıyor -doğrusu onları da bir değer, bir zenginlik saymak ve saygı göstermek, yaşamasına imkân tanımak iken- bunu da yapmıyor, bütün dünyaya kendi kültürünü yaymak için çaba sarfediyor, ötekileri yok veya ilkel sayıyorlar. Toplumlarımızın (müslüman ulusların) bir millî kültür fikri, programı ve politikasına ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyacın karşılanabilmesi için halkların/insanımızın, kendi geleceğine sahip çıkması, sürü olmaktan kurtulması, işbölümünde vazife alan ve veren toplum bireyleri haline gelmesi gerekmektedir. Akif merhum "Her eski eski diye atılmaz, kötü ise atılır, her yeni yeni diye alınmaz, iyi ise alınır" demişti. "Modern" yeni, modernist ise yenilikçi demektir. Yenilikçi olmak, yeniye tapmaktır, yeniye, sırf yeni olduğu için bir değer izâfe etmektir. Üstelik bizim modernistlerimizin yenisi, kendilerinin değil, Batı'nın eskisi ve yenisidir. Bize gerekli olan ise bizim "iyi olan" eskimiz ve yenimizdir. Onu daima, kendi malzememizden kendi insanlarımız ve yöntemlerimizle yeniden üretmek durumundayız.

3. İlâhiyât fakültelerinde bugün yaşanan problemler İlâhiyâtların ve İlâhiyâtçıların kimlik problemlerinden doğmakta değil midir? İlâhiyâtçının bir özeleştiriye ihtiyacı var mıdır?
Her kesin ve kesimin özeleştiriye ihtiyacı vardır. Özeleştiri (nefis muhasebesi) İslâmî bir gerekliliktir.
Kimlik problemi yalnızca İlâhiyâtlara ve İlâhiyâtçılara ait değildir; hattâ onlarda bu problemin daha az olduğunu söylemek bile mümkündür. Müslümanlar çeşitli etnik guruplardan gelen, farklı alt kültürlerden oluşan bir ümmettir. Bugün bunlar, siyasî zorunluluklar yüzünden ulus devletler olarak teşkilâtlanmışlardır. Ulus devletlerin halkları da etnisite ve alt (kısmen İslâm öncesinden de gelen) kültürler bakımından homojen değildir, farklı kesimlerden oluşmaktadırlar. Bunları birbirine bağlayacak, birliği sağlayacak bir bağa, bir bağlantıya ihtiyaç vardır; bize göre bu bağ "İslâm"dır. İslâm bağının üstün ve hâkim birlik unsuru olması, diğer din ve inanç sahiplerinin ayrılmasını, mağdur ve mazlum olmasını gerektirmez; çünkü geçmiş tecrübemiz vardır, müslümanlar, farklı inanç ve kültürlere sahip gurupları biraraya getirip insanca yaşamalarını sağlamıştır. İslâm'dan başka, her ferde ve guruba hakkını verecek, insanca yaşamasını sağlayacak bir "genel ve üst vicdan" mevcût değildir. Bugünkü dünyanın patronları, yaldızlı sözler ve çekici sloganlara sığınarak dünyayı, kendi ulusları adına sömürmeyi hedeflemektedirler. Kitabın kavlince yaşayan müslüman bunu yapamaz.
Ötekilerin de insana yakışır bir dünya hayatı için müslümanların rehberliğine/işbirliğine ihtiyaçları vardır.
İlâhiyâtlar ne kadar özerk ve özgür olursa o kadar kimlik problemlerini çözebilir ve diğer kardeşlerininin de bu problemi çözmelerine yardımcı olabilirler.

4. Yıllarca bir İlâhiyât Fakültesi'nde ders verdiniz. İlâhiyât denince akla gelen ilk isimsiniz. Şimdi ise dışardan baktığınızda İlâhiyât fakültesini ve İlâhiytatçıları -başörtüsü problemini de göz önüne alarak- nasıl bir gelecek beklemektedir?
İlâhiyât Fakültelerinin geleceği, mensuplarının inanç, amaç, ahlâk ve gayretlerine bağlıdır. Halkın da -diğer millî kurumlar yanında- bu kurumlara sahip çıkmaları gerekir.
Başörtüsü problemi millî çözümlere karşı olanların bizi oyalamak ve mümkün ise eritmek amacıyla önümüze koydukları bir tuzaktır. Bu oyuna gelmemek için uyanık, dikkâtli, soğukkanlı, azimli, kendinden emin ve gayretli olmamız gerekiyor. Kızlarımızın okuması ve toplum içinde, hem ortak hem farklı yetenek ve özellikleriyle çeşitli misyonlar üstlenmesi, vazifeler görmesi çok önemlidir. Belli şekil ve derecelerde dindar olan erkeklerimizin ve kızlarımızın, bu yüzden öğrenim haklarını kaybetmeleri, başka bir deyişle bu hakkın onlardan alınması kabûl edilemez; buna karşı meşrû yollardan mücadele bütün hak yocularının ödevidir. Kızlarımız geçici bir süre için okuma haklarını kaybetseler bile bu kayıp devamlı olmayacaktır. Problem yalnızca onlara ait değildir, çözümü de yalnızca onlara düşmez; aklı, inancı, vicdanı olan herkes bu haksızlığa karşı duracak, erinde gecinde olumlu/olması gereken sonuca ulaşılacaktır.

5. Son olarak ilâhiyatçı gençliğe neler tavsiye edersiniz?
Yukarıda söylediklerim de ilâhiyatçı gençlik için idi. Bunlara bir şey eklemek isterim:
İlâhiyât öğrencisi, ahlâkını korumak için iyi arkadaşlar (bu mânâda bir gurup) edinebilir, ama hiçbir gurup onun düşünme, öğrenme, yeni ufuklara yönelme imkân ve kâbiliyetini sınırlamamalıdır. Müslümanları "bir"leştiren İslâm belirleyici, son sözü söyleyici olmalı, onun şemsiyesi altında oluşmuş farklılıklar birliğe ve dayanışmaya zarar vermemelidir. Buna zarar veren farklılılların meşrû olmadığına hükmedilmelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güneşin Doğması Yakındır
Müslümanların takvimine göre Medine'ye hicretten bu yana on dört asrı geride bıraktık. Bu uzun zaman dilimi içinde müslümamanlar Kur'ân'ı okudular, Sünnet ve Sîret'in (Hz. Peygamberin (s.a.v.) açıklamaları ve uygulamalarının) da yardımıyla onu anladılar, hayatlarına uyguladılar; bir hidâyet, bir rehber olarak gönderilen Kur'ân bu vazifesini yerine getirdi. Hicretten sonra uzunca bir süre (yedi sekiz yıl) içinde parça parça indirilen Nûr sûresinde iki âyet örtünme ve iffeti koruma vazifesi ile ilgili idi, bu sûre iner inmez İslâm kadınları başörtülerini, boyun ve gerdanlarını da örtecek şekilde bağladılar, ondört asır hiçbir âlim örtünme emrini farklı anlamadı; yüz, eller ve ayaklar dışında bütün vücûdun, uygun giysilerle örtülmesinin farz olduğu hükmünde ittifak edildi (icmâ meydana geldi). Son birkaç asırda oryantalizm, sömürgecilik ve kültür istilâsı bazı müslümanların kafalarını karıştırdı, kendi değerlerinin evrensellik veya geçerliğinden şüphe etmeye başladılar, bunları başka düşünce ve kültürlerin değerleriyle değiştirmenin zorunlu olduğuna inandılar, bunu yapabilmek için yine dîne dayanmak gerektiğinden usûle uygun olmayan, zorlamalara ve saptırmalara dayanan ictihadlara (!) kalkıştılar. Bu yeni, zorlama ve uyarlama (kitabına uyudurma) amacına yönelik ictihadların son yirmi otuz yıl içinde yöneldiği hedeflerden biri de örtünme oldu. Yeni yorumcular ondört asırlık uygulamayı, Kur'ân âyetlerini, hadîsleri, fıkıh âlimlerinin icmâını bir yana bırakarak önce "madem ki uygar dünya örtünmüyor güzel ve doğru olan budur, biz de böyle yapmalıyız" fikrine geldiler, sonra bu fikri zorla uygulamaya koyanların işini kolaylaştırmak için mûteber olmayan okuma ve yorumlama yollarına saptılar.
Türkiye altmışlı yılların sonlarına doğru başörtüsünü üniversitelerde (önce Ankara İlâhiyât'ta) yasakladı, sonra bütün fakülteler yasak kaplamına alındı derken sıra İlâhiyât Fakültelerine ve İmam Hatip okullarına geldi. Buralarda okuyan ve dinî uygulamalar bakımından daha hassas olan kızlarımız, yasağa karşı direnmeye başlayınca bir yandan cezâ uyguladılar, öğrenim haklarını ellerinden aldılar, "ya kırk katır ya kırk satır" dediler, insanları en tabîî iki hak ve talebinden birini diğeri için fedâ etmek (ya örtünmeyi, ya okumayı ve çalışmayı seçmek) durumunda bıraktılar, bir yandan da örtünmeyi dinî bir gereklilik olmaktan çıkarmak için ilâhiyatçılardan yetkisiz, bilgisiz, duyarsız, uyumlu olan bazı kimseleri devreye soktular. Şimdi onlar her gün yeni bir şey bulduklarını zannederek (veya iddia ederek), yirmi otuz yıl önce söylenmiş ve cevaplandırılmış "argümanlarını" tekrarlıyorlar.
Başörtüsü yasağına taraftar olanlarda görülen tutarsız ve çelişkili bir yaklaşım da, çağdaşlıktan yola çıktıkları, başlarını örtenleri çağdışı saydıkları halde, kendileri "tektipçilik, dargörüşlülük, baskıcılık/dayatmacılık" yaparak çağın dışına düşmeleridir. Başlarını örten müslümanlar, örtmeyenleri İslâm'dan dışlamıyorlar, onlarla insanca ve kardeşçe ilişkiler kurmaktan imtinâ etmiyorlar, başlarını açanları çalışma ve okuma haklarından mahrûm etmiyorlar. "Dileyen ve öyle inanan örter, farklı inanan veya yaşamak isteyen de açar" diyorlar. Karşı taraf ise örtünenleri ,"Ya açarsın, yahut yanımızdan (ülkemizden, okulumuzdan, kamu alanından) kaçarsın şeklinde bir dar boğaza, bir ikileme mahkûm ediyorlar.
Ümidimiz odur ki, sonunda akl-ı selîm gâlip gelecek, tâassup, saplantı, ideolojik bağnazlığın yerini demokratik hoşgörü ve paylaşım alacak, karşılıklı saygı ve haktanırlık barış getirecek, insanımızın yüzü gülecek, herkes olanca gücü ve imkânı ile ülkesi, milleti ve insanlık için iyilikler ve güzellikler üretmeye koyulacaktır.
Çocuklarım sakın ümitsizliğe düşmeyin, güneşin doğması yakındır! Güç haklının ve hakkındır. Yeter ki haklılar ve hakçılar, haksızlar ve zorbalar kadar dâvâlarına sahip çıkmayı, hakkın gücünü meşrû şekilde kullanarak sonuca ulaşmayı bilsinler. Saflarını sıklaştırsın, teferruatta boğulmasın, ayrılığa düşmesin, el ve güç birliği yapabilsinler!
Not: Yukarıdaki yazı, M.Ü. İlâhiyât fakültesinin bu yılki mezuniyet albümü için -öğrencilerin isteği üzerine- yazılmıştı. Yönetim yazının albüme alınmaması için baskı yaptığından çocuklar çıkarmak mecbûriyetinde kalmışlar, biz de Gerçek Hayat'ın sayfalarından duygu ve düşüncelerimizi ifade ettik.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mezuniyet Günü Konuşmasının Şerhi
M.Ü. İlâhiyât Fakültesi'inden bu yıl mezun olan gençlere yaptığım kısa konuşmada üç şey söyledim:
1. İslâm'ım parolası kelime-i tevhiddir; yani "lâ ilâhe illallah..."tır. Mümin "lâ ilâhe" dediği zaman, zâtında ve sıfatında Allah'a denk hiçbir varlığın bulunmadığını ifade etmekte, kendini Allah'ın yerine koymaya kalkışan veya O'na isyan ederek kendisine itâat edilmesini isteyen şahısları ve makamları inkâr ve reddetmektedir. "illallah" deyince de "itâat ve tapınmaya mutlak mânâda lâyık olan, zâtından ve sıfatlarından dolayı bunu hak eden tek varlığın Allah olduğunu" itiraf etmekte, bu imanını dile getirmektedir. Tevhid cümlesinin birinci kısmını; yani düşünce, inanaç ve uygulamada Allah'tan başkalarının tanrı yerine konulmasını, O'na denk tutulmasını ret ve inkâr etmek, bunu fiilen gerçekleştirebilmek ikinci kısmından daha zordur. Çünkü Allah'a rağmen, O'nun emir ve rızâsına aykırı olduğu halde emirler veren, kurallar koyan ve bunlara itâat edilmesini isteyenler aynı zamanda güç sahibi olabilmekte, ellerinde yaptırım imkânları bulunabilmekte ve kendilerine itâat etmeyenlere zarar verebilmektedirler. Allah rızâsını ve tevhîdin birinci unsuruna sadık kalmayı dünya menfaatine tercih etmek mânen yiğit olanların kârıdır.
İlâhiyât Fakültesi'nde okuyanların amacı dinlerini doğru ve etraflı bir şekilde öğrenmek, öğrendiklerini öncelikle kendilerinde uygulamak, sonra da müslüman halkımızın din eğitim ve öğretimine yardımcı olmak, onlara bu amaçla hizmet vermektir. Öğrencilerin öğrendikleri ve kendilerinde uyguladıkları bir hüküm de, "tesettür" kelimesiyle ifade edilen Allah emridir. Onlar, tevhid sözünün ikinci unsuru gereğince buna itâat ettiler, sonra birileri çıkıp, "Allah emretse de, sizin inancınız böyle olsa da biz açılmanızı istiyoruz, Allah'a değil, bize itâat edeceksiniz, aksi halde sizi bu 'millete ait okulda' okutmayız, atarız, öğrenim hakkınızı elinizden alırız..." dediler. İki emir arasında kalan öğrenciler, tevhid sözünün birinci unsuru gereğince bu "Allah emrine karşı çıkan, onun yerine kendi emirlerini koyanlara" itâat etmediler, hukuk ve meşrûiyet çerçevesinde mücadele verdiler, sonunda başlarını açmadan okuyup mezun oldular. Bu yüzden kendilerini tebrik ettim, tevhid sözünü iyi öğrenmiş ve hakkıyla uygulamış olduklarını söyledim.
2. "Siz bu millet için ne ifade ediyorsunuz?" diye bir soru sordum ve şu cevabı verdim: Siz kökü mâzide olan âtîsiniz, Hira'da başlayan sesin devamısınız, bu bakımdan yaklaşık bin beşyüz yaşındasınız, besmele ile (Allah'ın adıyla) okuyanlarsınız, bin ikiyüz yıl önce İslâm ile müşerref olmuş bir milletin çocuklarısınız; bu bakımdan da bin ikiyüz yaşınızdasınız; evet siz asla yetmiş seksen yaşında değilsiniz, kadim ve büyük bir medeniyetin temsilcilerisiniz, bu medeniyeti çağdaşlaştırmak ve insanlığa sunmak sizin misyonunuzdur.
3. Sizi biz sevgi, sevinç, takdir ile, alkış, neş'e ve mehter ile uğurluyoruz; ama her yerde ve her kesten bu itibarı göreceğinizi zannetmeyiniz ve beklemeyiniz. Sizi sevenler, size ümit bağlayanlar ve bağrına basanlar yanında sevmeyenler, önünüzü kesmek isteyenler, haklarınızı ellerinizden almak için her tedbire başvuranlar, anlamını açıklamadan irticâ ile suçlayanlar... olacaktır. Siz her şeye rağmen yılmayacak, ümitsizliğe düşmeyecek, halkın levmine (kınamasına) aldırmayacak, Hâlık'ın (Yaratıcı'nın) medhine gönül bağlayacaksınız. Dünyanın ve dünyacıların alnınızdan öpmesi mârifet değildir, mârifet, Fahr-i kâinât'ın (s.a.v.) fahrederek alnınızdan öpmesine lâyık olmaktır. Siz birincisine talip olmayın, ikincisine tâlip olun. Şu geçici dünyanın menfaati için nefis ve dünya insanlarını memnun etmek üzere dîne kıymayın, inancınızdan, ilkelerinizden, ahlâkınızdan taviz vermeyin. Ne yapsanız inanmayanları, değerlerinizle ters düşenleri memnun edemezsiniz; tamamen istediklerini söyleseniz ve yapsanız bile müslüman kimliğinizden bir kırıntı kaldığı sürece yine de size güvenmezler; boşuna onların güvenini kazanmaya çalışmayın. Açık ve seçik olarak kim olduğunuzu ve ne istediğinizi ortaya koyun. Ben sizden biri olarak şöyle diyorum: Ben elhamdülillah müslümanım, şerefli bir milletin evlâdıyım, dedelerimden (geçmişimden) utanmıyor, onlarla iftihar ediyorum, insanlığa müspet katkımızın başka topluluklardan daha büyük ve önemli olduğuna inanıyorum, Türkiye Cumhuriyeti'nde müslüman olarak, din özgürlüğünden kâmil mânâda yararlanarak yaşamak istiyorum, bu ülke başka inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına bağlı olanlar kadar, hattâ -geçmişi ve çoğunluğu göz önüne alırsak- onlardan fazla bana da aittir, kimse onu benden fazla sevmeye, sahiplenmeye, korumaya ve beni dışlamaya kalkışmasın, herkes dînini, inancını, dünya görüşünü yaşasın, ben de benimkini yaşayayım, "herkese serbest sana yasak" demeye kimsenin hakkı yoktur, bunu diyenler er veya geç yanlış yolda olduklarını anlayacak ve doğru yola geleceklerdir. Ülkenin genel ahlâkında bizim değerlerimiz hâkim olmalıdır, bu değerleri çürütmek ve bizi kendimize yabancılaştırmak isteyenlerle mücadele edeceğim, insan hakları bana bu imkânı bahşetmekte, inancım da bunu emretmektedir. Bu ülkede gizlenecek bir şey varsa o ayıplar ve günahlar olmalıdır, ibâdetler ve erdemler değil. İşte ben bunları istiyorum, bunun için yaşıyorum ve insana yaraşır biçimde mücadele veriyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İslâm Ansiklopedisi ve Z. Beyaz
İslâm Ansiklopedisi'nde Demokrasi Yok Sayılıyormuş
Marmara Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi'nin İslâm Ansiklopedisi'ni hazırlayan ekip içinde yer alan 16 öğretim üyesi, Dekan Prof. Dr. Zekeriya Beyaz'ın önerisi ile rektörlük tarafından 2 ay önce bu görevden alındı.
İlâhiyât Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, Diyanet Vakfı'na bağlı İslâm Araştırmaları Merkezi'nce hazırlanan, 75 bin tirajlı ansiklopedide, Arap kültürü ve Osmanlı'nın övüldüğünü, cumhuriyet ve demokrasinin ise yok sayıldığını söyledi.
Öğretim üyelerinin görevlendirmesini neden sona erdirdiklerini Türkiye Diyanet Vakfı'na da bildirdiklerini belirten Beyaz, şöyle dedi:
''Bu ansiklopedi Arap kültürünü ve bilim adamlarını, Pakistan bilim adamlarını, Osmanlı'yı öne çıkarıyor. Bunlara ve fazlasıyla yer veriyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, cumhuriyet döneminin ünlü kişileri ve konulara yer vermiyor, ihmâl ediyor ya da geçiştiriyor. Bu zihniyete sahip ansiklopedide, benim öğretim üyelerimin çalışmasını istemiyorum. Türk halkının parasıyla hazırlanan bu ansiklopedide, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin aleyhine dolaylı da olsa bazı maddelerin bolca bulunduğunu gördük ve bizim katkımız olmasın istedik. Türk milleti ve onun lideri Atatürk'ü, cumhuriyeti, demokrasiyi yok sayan, yer vermeyen bir zihniyetin temsilcisi olmak istemiyoruz.''
Beyaz, ansiklopedide bazı maddelerin Hizbullah, PKK gibi yasadışı örgütlerin 'anlayış ve yararına' uygun olduğunu belirterek, 'dâr-ı harp'in (Müslümanların savaş halinde bulunması) anlatılmasına dikkât çekti. Beyaz, bu maddenin, terörist eylemlerin haklılığı konusunda Diyanet'in fetvâsı olarak yorumlanabileceğini söyledi.
Bugüne kadar 22 cildi yayınlanan ansiklopedide cumhuriyet ve demokrasi maddeleri bulunmuyor. Tüm liderlerin soyadına göre harf sırasıyla yer aldığı ansiklopedide A harfinde Atatürk'ün karşısında 'bkz.Mustafa Kemal Atatürk' deniliyor. Çanakkale Savaşları'nın anlatıldığı bölümde 'Yarbay Mustafa Kemal'in adı sadece 1 kez geçerken, Sultan Reşad'ın resmî ve el yazısıyla şiiri yer alıyor.

İşin Gerçeği:
On yıldan fazla bir zamandan beri çıkan TDV (Türkiye Diyanet Vakfı) İslâm Ansiklopedisi, ilmi siyasete ve çıkara âlet etmeyen yerli ve yabancı âlimler tarafından beğenilen, takdir hattâ iftihar edilen bir eserdir. Daha önce tercüme ve ikmal yoluyla çıkarılan İslâm Ansiklopedisi bizim milletimizin âlimlerinin kaleminden çıkmış sayılmaz, bu eser ise yerli ve telif ilk İslâm Ansiklopedisidir.
Ansiklopedi binlerce maddeden oluşur, her ilim dalının başkanı vardır, yazarlar ehliyet esasına göre seçilir, madde yazıldıktan sonra merkezde tashih ve neşredilir. Bu bir İslâm Ansiklopedisi olduğu için meddeler "İslâm" merkezli olarak seçilmiş, hacımlar da buna göre ayarlanmıştır. İslâm yalnızca Türklerin dîni değildir, ona mensup olan, İslâm dînine hizmet etmiş, İslâm kültür ve medeniyetinde iz bırakmış insanlara -bu bakımlardan- önemleri ölçüsünde yer verilmiştir. Ayrıca terimler, eserler, coğrafya ve olaylar da maddelere dahil edilmiştir.
İslâm Ansiklopedisi'nde demokrasi diye bir madde olusa "niçin" diye sorulabilir, olmazsa tabîîdir, "neden yok" denilmez; çünkü demokrasi terim olarak klâsik İslâm din, kültür ve medeniyeti kaynaklarında bulunmadığı gibi çağdaş demokrasinin teorik ve pratik olarak gündeme gelmesi de İslâm'dan asırlarca sonra olmuştur. Demokrasi Ansiklopedi'de ancak dolaylı olarak ve mukayese için zikredilebilir, bu da olmuştur.
Yıllardan beri birçok öğretim üyesi, rektörlüklerden izin alınarak bu büyük esere katkıda bulunmuşlardır. Hem hocalar hem de yöneticiler ansiklopediyi okumuşlardır. Tarafsız okuyan, öküzün altında buzağı aramayan, bağcıyı dövmek değil üzüm yemek isteyenler Beyaz'ın iddialarından hiçbirini görmemiş, onun yaptığı şekilde bir değerlendirme de yapmamışlardır. Her biri branşında uzman ve en az Beyaz kadar millet ve memleket sevgisi ile dolu hocalar, büyük bir hizmet yapmanın şevki içinde bugüne kadar çalışmışlardır. Beyaz'ın üslûbu ve tutumu, temyizsiz çocuklar ile onları koruyan babanın tutumuna benziyor, hocalar ne yaptıklarını, nasıl bir kabahat işlediklerini bilememişler, rektörler de bugüne kadar atlamışlar, ilk defa allâme Beyaz gerçeği görmüş, hem rektörlüğü hem de hocaları büyük bir ayıptan kurtarmış, fakültenin namusunu temizlemiş...(!)Ben fakülte'de çalışmakta olsaydım ne yapacağımı bilirdim, oradaki hocaların ne yapacakları kendilerini ilgilendirir; ancak şımarık çocuklar, hadleri bildirilmedikçe durmadan zarar verir, çam devirirler; bunu olsun hatırlatmak isterim.
Dâru'l-harb, PKK, Hizbullaf lâfları, Beyaz'ın da inanmadan söylediği, ortalığı kızıştırmak için istismar ettiği lâflardır. Madde'yi yazan arkadaş oradadır, kendisi Türkiye'nin dâru'l-İslâm olduğu kanâatindedir, bunu defalarca söylemiş ve yazmıştır; Ansiklopedi'nin Dâru'l-İslâm gibi ilgili maddelerinde de gereken bilgi vardır.
Tabuları kullanarak ülkede terör estirenlerin devri geçmiştir, bunlar son can çekişme sesleridir, bir yere gelmek ve orada kalmak için ehliyet ve hizmet şarttır. Ehliyetsiz ve hizmetsiz insanların istismar yoluyla ele geçirdikleri makamların, millet tarafından -demokrasi yoluyla- ellerinden alınması yakındır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kadınların Laikleşmesi
(Aşağıda okuyacağınız yazıyı internetten aldım. Yazar ismini kaydetmemiş. Önce yazıyı okuyalım, sonra cevap verelim. H.K.)

Yeni Şafak yazarı (Hayrettin Karaman) köşesinde "kadının laikleşmesi ile ilgili bir yazı" yazmış ve çağdaşlaşan kadının dinden çıkacağını îmâ ederek İslâmî hayatın kadının sosyal haklarını ve özgürlüklerini kısıtlamadığını bildirmiş, ancak işkembe-i kübradan atmış çünkü en ufak bir kaynak göstermemiş.
Hep aynı şey oluyor. Köktendinciler laiklik sözünü duyunca irkilip sayfalar dolusu yazılar yazıyor. "Sosyal ve hukuksal hayatı" din kuralları ile yönlendirme tezlerine gelen ufacık eleştirilerden pek gocunuyorlar. Oysa bazı gerçekler vardır ki kaçamazsınız. Eğer "dinde böyle bir kural yok aslı şöyledir" derseniz kuru lâfla olmaz, referans göstermelisiniz. Demogojinin sonu olmadığı gibi köktendincilerin de verdikleri cevaplarda son yoktur, her yöne kaçarlar. Demokrasiyi bile "demokrasiyi yoketmeye yönelik"bir silâh gibi kullanan zihniyetten başka ne beklenir ki? Ben bu yazımda Kuran ve ilmihallerden referanslar vereceğim. Her neyse, konuya döneyim.
Bu yazımı sosyal ve hukuksal hayatı salt din kuralları ile yönetmek isteyenler özellikle okusun, sözümüz dîni çeşitli eylemlerine alet etmek isteyenlere yani köktendincileredir.
Efendim, dinî kurallara göre kadınların değil devlet kademelerinde bir yerlere gelmesi, süslerini gizledikleri çarşaflarının dışına çıkmaları bile yasaktır. (1) Erkeklerle aynı yerde çalışmaları yasaktır. (2) Isıttıkları koltuklara sonradan erkeklerin oturması (3) ve kadın sesinin ortalarda duyulması (4) din açısından çok sakıncalıdır. Kadın, yanında kocası olmadan izinsiz evin dışına bile çıkamaz. (5) Çağdaş yaşamda kadın devlet görevlilerine, bakan hattâ başbakanlara rastlanabilir ama bu bir İslâm ülkesinde kesinlikle olamaz. Çünkü kadın dînen "beyinsiz" sayılır.(6)
Yazar biraz abartmış: "kadınlar mahkemelerde hâkim bile olabilirler"!! Hangi mahkemede? (Lütfen bu sorumu dikkâte alıp bana kaynak göstersin) Çağdaş mahkemelerde evet ama dinî inancın hukuğunda zaten mahkeme kavramı yok ki! Kadı dediğimiz din görevlilerine düşer adâleti sağlamak ve ben hayatımda, okuduğum bunca okulda, okuduğum binlerce kitapta kesinlikle ve kesinlikle "kadın kadı" diye bir şey duymadım... Bu çok komik olurdu zaten. Böyle satır aralarına sıkıştırdıkları yalan yanlış sözlerle neyin içinden sıyrılabileceklerini sanıyorlar ?
Gelelim kadının din tarafından sınırlanmış haklarına: Kadının şâhitliği erkeğin şâhitliğinin yarısı kadardır. (7) Bu da kadının dînen eksikli bulunması nedeniyledir. Kadının eksik olduğu peygamberin kendisi tarafından gâyet güzel anlatılmış, izah edilmiştir. Kimse kırılıp gücenmesin...(8)
Erkek karısını isterse rahatlıkla boşar ve kadının böyle bir hakkı yoktur. (9)
Erkek karısının serkeşliğinden şüphe (bile) ederse karısını dövebilir. Bu bir sünnet ya da farz değildir elbette ama erkeğe verilmiş bir haktır. (10)
Düşünebiliyor musunuz? Kadın dînen yasaklanmış olmasına rağmen -İslâm'da kadınların çalışıp para kazanma gibi bir hakkı yoktur zaten beyinsiz sayıldığından buna yeteneği de yoktur, İslâm'da erkek kadına bakar, onu yedirir , içirir ve erkek kadının hâkimi, efendisidir- (11) gidip erkeklerin bulunduğu bir işyerine giriyor, para kazanıyor, bu arada ev işlerini , çocuğunun bakımını da üstlenmesi gerekir çünkü dindar(!) erkek çocuğun altını zinhar temizlemez ve mutfağa girip salata bile yapmaz. (Bu salata işini yapabilen mollalar tepki göstermesinler en azından onlar da bulaşık yıkamayıp , imam bayıldı pişirmeyeceklerdir) Neticede erkekten ev işlerinde gerekli paylaşımı ve yardımlaşmayı göremeyecektir. Böylece laik sistemde erkeklerle aynı haklara sahip dindar(!) kadınımız büyük özverilerle hem işini hem de evini idare etmeye çalışacaktır. Üstelik kocası onun bir hareketine bile bozulsa -serkeşlik olarak algılasa-önce ikaz edip, sonra yatağını ayırıp en sonunda onu bir temiz dövecektir. Kızımız ertesi sabah mor ve şiş gözlerle işe gidip "şerîatın kestiği parmak ve şişirdiği göz acımaz" diyerek işine devam edecektir. BU DURUMDA KADININ LAİKLEŞMESİNDEN ÇOK ERKEĞİN LAİKLEŞMESİ DAHA ZORUNLU GÖRÜNMEKTEDİR. Yazar şöyle demiş: "Laikleşme adına Müslüman ve dindar kadınların, kendilerine çağdaş diyen diğer kadınlar gibi olmalarını ve yaşamalarını istemek haksızlıktır; din ve vicdan özgürlüğü ilkesi ile bağdaşmaz." Aslında "Müslüman ve dindar kadınların " yerine köktendinci ve yobaz demek gerekir çünkü çağdaş kadınlar da pekala müslüman ve dindar olabilirler, dindarlık burada kesinlikle konu dışıdır. Yazar çağdaşlıkla dindarlığı bilinçli ve plânlı olarak ayrı saflarda tutarak çağdaşlığı dinsizlik gibi göstermeye çalışmaktadır. (Lütfen oyununa gelmeyiniz. ) Gelelim sözüne: Çağdaş kadın gibi olursa bizim müslüman ve dindar kadında bazı değişmeler olacaktır ve bu istenmemektedir. Örneğin kadın , sosyal ve hukukî açıdan erkeklerle aynı hakları isteyecektir. Kadın maddî özgürlüğünü elinde tutup gerektiğinde erkeğe kafa tutabilecektir. O zaman kadını o kadar örtülere (çarşaf) sarmak, evlere kapatmak, çocuk doğuran bir "tarla" (12) yerine koymak ne işe yarıyacaktır? Dinler vâsıtasıyla erkeğin kazandığı tüm bu haklar birer birer elinden gidince sudan çıkmış balığa dönecektir. İşte aslında yazarın değinmek istediği nokta da budur. Ayrıca yazar "çağdaş" dünyaya olan kinini üstü örtülü bile olsa şöyle ortaya döküyor:
"Faizcilik, eşcinsellik, zinâ, sömürü, alkollü içki ve uyuşturucu kullanımı, kumar, israf, hukuk ve ekonomide adâletsizlik... çağdaş ve yaygın diye dînin de bunlara uyum yapması, bunlarla uzlaşması, bağdaşması beklenemez. "
Demogojiye bakınız.. "Çağdaş ve yaygın diye..." sözü ne kadar anlamlı değil mi? Sanki uygar dünya bütün suçları serbest bırakıyormuş ve sanki laik sistemde suç sayılan davranışların hiç cezâsı yokmuş gibi bir tavır. Bu paragrafı total olarak değil madde madde eleştireceğim.
Faizcilik: İslâmî sermayenin bankaları bildiğimiz tarz bankalardan hangi yönden ayrılmaktadır merak ederim. Bizim mollalar kendi kendilerini kandırıp, güya mübah bankalar yaratıp bir güzel faiz almaktadırlar. Ayrıca, Kuran'da geçen ve şiddetle yasaklanan faizciliğin "tefecilik" anlamında kullanıldığı görüşündeyim, tanıdığım pek çok tefeci de dîni bütün müslümanlardır.
Eşcinsellik: Kuran'da adı geçen gılmanlar kimin içindir? (13) "İslâm'da eşcinsellik serbest midir yoksa yasak mıdır?" araştırmadım ama bence çağdaş insanlar bir diğerinin cinsel tercihlerine takılmamalıdır. Tıpkı başkalarının dinî tercihlerinin diğerlerini hiç ilgilendirmemesi gerektiği gibi. Eğer eşcinsellik İslâm'da tiksinilecek bir sapkınlıksa, sayın yazara soruyorum: Bunun için Kuran'da bir yaptırım veya caydırıcılık var mı ki çağdaş dünyayı suçluyorsunuz? Müslüman ülkelerde hiç mi eşcinsel yok? Ve bu insanları kazanmak için ne yaptınız?
Zinâ: 24/2. Zinâ eden kadın ve erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'in dîni konusunda o ikisine acımayın. Onların cezâ görmesine, inananlardan bir topluluk da şâhit olsun. Ve âyetler devam ediyor: 24/4. Iffetli kadınlara zinâ isnat edip de, sonra dört şâhit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahidliğini kabûl etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Bu âyetler mi insanları zinâdan caydıracak? Din kurallarının hukukî sistem açısından önerdiği hiçbir şey günümüz insanına hitabetmemektedir. Zinâ medenî kanuna göre de suçtur ve tutarlı, mantıklı bir cezâsı vardır.
Sömürü: İslâm kanunları ile devlet idaresinde sömürü nasıl önlenmektedir? Hukuk ve ekonomideki adâletsizlikler İslâm ile nasıl çözülecektir? İslâm'ın kitabı olan Kuran'da namaz kuralları bile yazmamaktadır, pek çok uygulama cemâat, devlet, toplum liderlerine bırakılmıştır. O halde baştaki liderin koyacağı kanunlar İslâm adına uygulanacak ve bunun adına İslâm denecektir. Seneler ve yüzyıllar boyunca zaten böyle olmuştur ve İslâmî esaslarla yönetildiği iddia edilen hiçbir ülkede ne yoksulların ne de masûmların hakları korunmamıştır.
Kumar, Alkol ve uyuşturucu kullanımı: Ülkemizde en çok alkollü içki tüketimi Konya gibi dîni bütün kentlerdedir. İran'da alkol yasak olduğu halde evlerde kendi ürettikleri içkileri, şarapları âfiyetle içtiklerini biliyoruz. Uyuşturucu kullanımı ülkemizde ve pek çok batı ülkesinde yasaktır, çağdaş yaşamın uyuşturucu tüketimini körüklediği gibi bir durum sözkonusu değildir. Ayrıca eski İslâm liderlerinden Hasan Sabbah'ın Haşhaşiye tarîkatını da unutmamak lâzım: Sabbah bu tarîkatte mürîdlerini haşhaş içirerek kendinden geçirir ve bir bahçeye götürerek orayı "cennet" diye takdim edermiş. Sonra da doğru savaşa gönderirmiş , kafalarını dumanladığı mürîdlerini. Kumar ise az gelişmiş ülkelerde (hangi dinden olursa olsun) yaygındır. Kumar bağımlılığının irâdesizlikten kaynaklandığını ve psikolojik bir sorun olduğunu düşünmekteyiz.
Bu durumda kötü alışkanlıkların din, mezhep tanımadığını, bağımlı insanların da her dinden çıkabildiğini bilmeli ve çağdaş yaşamı ona göre eleştirmeliyiz.
Zaten önemli olan dışımızdaki yaşamdan çok kendi kafamızın çağdaş olabilmesidir. Aksi takdirde çağdaş yaşamın kendine sunduğu bilgisayar, faks, cep telefonu, araba, internet, uçak, mikrofon, uydu anteni gibi tüm imkânları kullanan molla hem bunları kullanıp hem de güdümlü yazılarına devam edebilmektedir. (Sözümüz meclisten dışarı...)
Üstelik bütün bunları bilimsellik, laiklik, modernlik adına yapmaktadır.

REFERANSLAR
(1) Nûr Sûresi, Âyet 31. Mumin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadinları veya câriyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi icin ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saâdete ermeniz icin hepiniz tevbe ederek Allah'in hükmüne dönün.
Ahzap Sûresi , Âyet 59 : "Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle..."
(2) "Halvet ve birbirine yabancı olan erkekle kadınların karışık olarak birarada çalışmaları ve gayrımeşrû yaşamaya vesîle olacak şekilde birarada bulunmaları özellikle de kadınların İslâmî tesettüre riâyet etmemeleri kesinlikle haramdır." Peygamber şöyle buyuruyor: "Bir erkek yalnız olarak bir kadınla kaldı mı mutlaka onların üçüncüleri şeytandır" (Tirmizî) - İzahlı Kadın İlmihali Ansiklobedisi Asım Uysal sf.392-
(3)Yabancı kadının kalktığı sıcak yere hemen oturmak doğru değildir. Ve böyle yapan kişi kötü niyetinden dolayı mesuldür. - İzahlı Kadın İlmihali Ansiklopedisi Asım Uysal sf.164-
(4) Sesi şehveti tahrik edip fitneye vesîle olursa kadın sesi haram olur. - İzahlı Kadın İlmihali Ansiklobedisi Asım Uysal sf.367-
Ahzab Sûresi Âyet 32: Eğer Allah'tan korkuyorsanız size yabancı olan erkeklere yumuşak söylemeyin. Sonra kalbinde maraz bulunanlar ümide düşerler.
(5) Hadîs "Kadın avrettir (örtünmesi gerekli mahremlerdendir) Dışarı çıktığı vakit şeytan onu takip eder. Kadının Allah'a en yakın olması hali, evde bulunduğu zamandır." - İzahlı Kadın İlmihali Ansiklopedisi Asım Uysal sf.401-
Hadîs "İzinsiz olarak evden dışarı çıkan kadın dönene kadar melekler ona lânet eder." - İzahlı Kadın İlmihali Ansiklobedisi Asım Uysal sf.395-
(6) Nisâ Sûresi, Âyet 5 : "Allah'ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı beyinsizlere vermeyin, kendilerini bunların geliriyle rızıklandırıp giydirin ve onlara güzel söz söyleyin..." (Burada beyinsizlerden murad, -Hadîs ve nüzûl sebepleri- adli kitaplara göre; kadındır...Bu âyet gereğince kadınlar imam olamaz, yargıç ya da yönetici olamaz... Sonra beyinsiz bir kisiye güzel söz söylemenin, onları giydirmenin ne anlamı olabilir?)
(7) Bakara Sûresi Âyet 282: "Erkeklerinizden iki sahit tutun ; eğer iki erkek bulunmazsa, şâhitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir..." (İki kadın gerekiyor, çünkü kadın beyinsiz olduğundan unutkandır ve biri unutursa diğeri hatırlatacaktır...)
(8) Hadîs: Peygamber bir gün "Ey kadınlar, sadaka veriniz. Çünkü ben cehennemliklerin çoğunu sizin meydana getirdiğinizi gördüm." buyurdu.
Kendisini dinleyen kadınlardan biri "neden cehennemliklerin çoğunu biz meydana getiriyoruz? " diye sordu.
Peygamber ona "çünkü çok lânet okur; Ve eşlerinize karşı nankörlük edersiniz.
Akıl ve din yönünden eksik olmanıza rağmen sizin kadar aklı başında olanlara baskın çıkanını görmedim" buyurdu.
Kadın bu sefer "akıl ve din noksanlığı ne bakımdan?" diye sordu.
Peygamber kendisine "iki kadının şâhitliğinin bir erkeğin şâhitliğine denk olması ve bir çok günler namaz kılmamanız." buyurdu. (sened: İbni Ömer, kaynak : Müslim )
(9) Nisâ Sûresi, Âyet 20 : ""Bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, birincisine bir yük altın vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın..."
Nisâ Sûresi, Âyet 24 : "Kendilerinden istifade ettiğiniz kadınların takdir olunan ücretlerini veriniz."
(10) Nisâ Sûresi, Âyet 34 : "Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün " (Dünyanın hiçbir hukukunda kuşku üzerine yaptırım uygulanmamıştır.)
(11) Kuran, Nisâ Sûresi, Âyet 34 : "Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı, erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler
(12) Bakara Sûresi, Âyet 223 : "Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır, tarlanıza istediğiniz gibi girin..."
(13) Tur Sûresi Âyet 22. O müttekilere arzu ettikleri meyvaları ve etleri bol bol veririz. 23. Onlar Cennet'de, aralarında dolu şarap kadehleri teâti ederler. Onda ne boş söz ve ne günaha sokma yoktur. 24. Hizmetleri için de kendilerine mahsus, hiç el dokunmamış, guya sedeflerinde gizlenmiş inciler gibi gılmanlar etraflarında devreder.
İnsan Sûresi Âyet 19. Hizmetlerinde her dem ter ü taze çocuklar (genç nedimler) dolaşır. Sen görünce onları sanki saçılmış inciler sanırsın.
 

Kadının Laikleşmesi
(Yukarıda okuduğunuz yazıya tarafımızdan verilen cevaptır. H.K.)


İnternet sitelerinden birinde, ismini yazmamış bir yazar, benim "Kadının Laikleşmesi" başlıklı bir yazımı ele alarak tenkit etmiş, bazan hakarete varan sözler söylemiş, meselâ "Yeni Şafak yazarı (Hayrettin Karaman) köşesinde "kadının laikleşmesi ile ilgili bir yazı" yazmış ve çağdaşlaşan kadının dinden çıkacağını îmâ ederek İslâmî hayatın kadının sosyal haklarını ve özgürlüklerini kısıtlamadığını bildirmiş ancak işkembe-i kübradan atmış çünkü en ufak bir kaynak göstermemiş..." demiştir. Kendisi tenkit ve iddialarına dayanak olarak bazı âyet ve hadîs meâlleri ile Asım Uysal'ın, Kadın İlmihali Ansiklopedisi'ni zikretmiştir. Ben kendisine toplu bir cevap verdikten sonra adı geçen yazıyı Gerçek Hayat'ta bir daha yayımlamayı uygun gördüm.
1. Benim yazım, bir akademisyenin yazısına reddiye veya cevap olarak Yeni Şafak'taki köşemde çıkmıştı. Köşe yazılarında, ilmî makâlelerde olduğu gibi kaynak vermek âdet değildir. Orada yazdıklarım benim ve başkalarının kitaplarında, makâlelerinde defalarca tekrarlanmış, kaynakları gösterilmiş bilgiler ve hükümlerdir. Yazara, Ensâr yayınları arasında çıkan "İslâm'da Kadın ve Aile" isimli kitabıma bir bakıvermesini tavsıye ediyorum.
2. Kadının hâkim olup olmaması, izinsiz dışarıya çıkması, örtülecek yerleri, sesi, şâhitliği, çalışması, aklı, eşitliği, diğer hakları ve özellikleri konularında ilgili âyet ve hadîslerin farklı yorumları, fıkıhçıların ve tefsircilerin farklı ictihadları vardır. Yazarın dediklerini diyen fıkıhçılar bulunuğu gibi benim yazdıklarımı benimseyenler de vardır; ayrıca ben de bir fıkıhçıyım, âyet ve hadîsleri yorumlarım, başka fıkıhçıların söylediklerini kabûl veya reddebilirim. Benim yazdıklarımın kaynakları, yukarıda adını yazdığım kitapta (İslâm'da Kadın ve Aile isimli kitabımda) gösterilmiştir, yazar, işine gelen, maksadına uygun düşen ilmihale değil de -veya onun yanında- benim yazdıklarıma da bakabilirdi.
3. Bir ictihad, yorum, mezhep hükmü/görüşü tek başına dîni temsil etmez, din ondan ibaret değildir. İctihad bir başka ictihadı bağlamaz ve hükümsüz kılmaz. İctihad edemeyen müslümanlar ehliyetli âlimlerin fetvâlarına uyarlar; bunlara "Niçin A'ya değil de B'ye uydun?" denemez, kimse bu yüzden kınanamaz. Toplumu/kamuyu ilgilendiren konularda ictihadlar/yorumlar içinden birini seçmek idareye bırakılmıştır. İdareyi de seçen ve değiştiren halktır.
4. Çağdaşlaşan kadının dinden çıkacağını îmâ etmedim, aksine "müslüman kadının dinden çıkmadan, dînin bağlayıcı kurallarına ters düşmeden çağdaşlaşmasının mümkün ve gerekli olduğunu" söyledim, söylüyorum. Bunun yolu da başka kültürleri taklit etmek değil, kendi dîni, kültürü ve değerleri çerçevesinde gelişmektir.
Şimdi yazarın tenkit ettiği yazımı bir daha okuyalım:
 

 

 

 

 

 

Kadının Laikleşmesi
Akademisyen bir köşe yazarı şöyle diyor: "Kentleşme, eğitimin yaygınlaşması, Medenî Yasa, ekonomik gereksinmeler, kültürel değişimler.. derken şimdi kadın toplumsal yaşamın neredeyse tüm kılcal damarlarına nüfuz etmiş durumda. Bu toplumsal yaşamda demokratikleşmeyi, katılımı ve laikleşmeyi de birlikte getirecek bir değişimdir. Kendisiyle aynı işi yapan, aynı sorumlulukları paylaşan, aynı geliri kazanan kadına, 'Mirasta sana yarım pay düşüyor, istersem seni döverim, ticaret dâvâsında erkek varken sen tanıklık yapamazsın, istersem sokağa çıkmana izin vermem,' diyecek erkek sayısında bir düşme olmalıdır. ('Kadın yönetici fitneye yol açar,' diye Çiller'in başbakanlığına karşı çıkanlar oldu, ama pek ciddîye alınmadılar. Gerçi Çiller yönetiminin bu yargıyı haklı çıkardığını söylemek de mümkün gözüküyor!) Kızlarımız okumalı ve iş sahibi olarak toplumsal yaşama katılmalıdır. Kadının özgürleşmesi ve toplumun laikleşmesi için daha iyi bir formül bilmiyorum."
Bu ifadeden anlaşıldığına göre yazar, laikliği bir devlet tavrı olarak değil (veya bununla beraber) bireysel bir tutum olarak görüyor. Devletin ve çağdaş toplum hayatının da katkıları/zorlamaları sâyesinde kadınların gittikçe laikleşeceklerini, yani hayatlarını yöneten kuralların din ile bağlantısını koparacaklarını bekliyor. Yazara göre bu beklentinin hem meşrûiyet hem de imkân yönünden dayanağı ise din kuralları ile çağdaş hayatın bağdaşamaz oluşudur.
Bize göre din kuralları ile çağdaş hayatın bazı yönlerinin bağdaşmaz oluşu din adına bir kusur değildir, dînin varoluş amaçlarından biri de, geldiği ve uygulandığı zamandaki (çağdaki) çirkin, kötü, uygunsuz, İslâm insanına yakışmayan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, ıslâh etmek, düzeltmektir. Faizcilik, eşcinsellik, zinâ, sömürü, alkollü içki ve uyuşturucu kullanımı, kumar, israf, hukuk ve ekonomide adâletsizlik... çağdaş ve yaygın diye dînin de bunlara uyum yapması, bunlarla uzlaşması, bağdaşması beklenemez.
Laik tavırlı bir devlet düzeni içinde başka inanç ve hayat tarzlarına sahip insanlar gibi Müslümanlar'ın da, kendi inanç ve hayat tarzlarını sürdürme imkânları olmalıdır. Bunun ötesi eğitim ve güzellikte, iyilikte yarış meselesidir. Laikleşme adına Müslüman ve dindar kadınların, kendilerine çağdaş diyen diğer kadınlar gibi olmalarını ve yaşamalarını istemek haksızlıktır; din ve vicdan özgürlüğü ilkesi ile bağdaşmaz.

Verilen örneklere gelelim:
İslâm miras hukukundaki kadın erkek farkı, yükümlülük ve sorumluluk farkına bağlıdır. Bu ikisi arasında bir denge kurulmuştur.
Müslüman erkek karısına, "canım isterse döverim, dışarı çıkmana izin vermem..." diyemez; bunlar erkeğin canının istemesine bırakılmış değildir. İslâm kadın dövmeyi farz veya sünnet kılmıyor ki, bu kötü davranış ortadan kalkınca din gitmiş, laiklik gelmiş olsun. Tam aksine İslâm'ın amacı, kadının dövülme ve ezilmesini engellemek olduğu için bunlar gerçekleştikçe İslâmîleşme de gerçekleşmiş olur.
Namaz, öğrenme, ana baba ziyareti gibi dinî ödevler için izin verme mecbûriyeti, aile yuvası kurulurken yapılan sözleşmelere dayalı izinler, örf ve âdete bağlı uygulamalar, diğer konu ve alanlarla ilgili izinler için örnek teşkil etmekte ve kural oluşturmaktadır. Yani kocanın karısına izin verip vermemesi onun keyfine bırakılmış değildir.
Ticaret dâvâlarında kadının şâhitliği, erkeğin bulunmamasına bağlı değildir. Hakkın zâyî olmaması için, tanıklığını ifade eden kadının yanında, yanılırsa düzeltmek üzere bir kadının daha bulunması -belki de o günün şartları böyle gerektirdiği için- istenmiştir. Öte yandan kadın mahkemede, şâhit olmayı bırak hâkim bile olabilmektedir.
İslâm'da kadının devlet başkanı olmasını yasaklayan kesin (ihtilâfsız, yorumu tek olan) bir nas yoktur. Ancak uygulamada kadının devlet başkanı olmasına hoş bakılmamış, imkân tanınmamıştır. Çağdaş dünyada devlet başkanı ve başbakan olan kadın sayısı ile erkek sayısı göz önüne alınırsa Müslümanlar'ın tutumlarının çağdaş olduğu da ortaya çıkmaktadır.

Sayın yazara bir bilgi notu vereyim.
İslâm'a göre bir Müslüman, bağlayıcı bir din kuralını uygulamaz ise günahkâr olur, inkâr ederse (ben bunu kabûl etmiyorum derse) Müslümanlık'tan ayrılmış bulunur. Herhangi bir çağdaş uygulamayı, din kaynaklarına göre meşrû bulur, yorumla meşrûlaştırır ve uygularsa laik olmaz ve dindarlığına da zarar gelmez. Şu halde laik tavırlı bir devlet düzeninde dindar bir Müslüman (kadın ve erkek), bazen devletin -bağlayıcı ve zorlayıcı olmayan- kurallarını uygulamayarak, kendi kurallarına uygun bulduğunu ise uygulayarak dindarca yaşamaya devam eder, edebilir, hayatını yönlendiren din kurallarını başkalarıyla değiştirmek durumunda kalmaz.
Gelelim diğer konulara:

1. itiraz:
Faizcilik: İslâmî sermayenin bankaları bildiğimiz tarz bankalardan hangi yönden ayrılmaktadır merak ederim. Bizim mollalar kendi kendilerini kandırıp, güya mübah bankalar yaratıp bir güzel faiz almaktadırlar. Ayrıca, Kuran'da geçen ve şiddetle yasaklanan faizciliğin "tefecilik" anlamında kullanıldığı görüşündeyim, tanıdığım pek çok tefeci de dîni bütün müslümanlardır.
Cevap:
Hem faiz hem de özel finans kurumları konularında yüzlerce sayfa yazdım. Kitaplarıma bakılabilir.
Özel finans kurumları faizcilik yapamaz, kanunları buna engeldir. Onlar mal alır satarlar, ortak yatırım ve üretim yaparlar, mal ve araç alıp kiraya verirler.
Tefecilik yapan kimse "dîni bütün müslüman" olmaz, buna böyle diyen yazarın ne dediğini bilmiyor olması gerekir.

2. itiraz:
Eşcinsellik: Kuran'da adı geçen gılmanlar kimin içindir? (13) "İslâm'da eşcinsellik serbest midir yoksa yasak mıdır?" araştırmadım ama bence çağdaş insanlar bir diğerinin cinsel tercihlerine takılmamalıdır. Tıpkı başkalarının dinî tercihlerinin diğerlerini hiç ilgilendirmemesi gerektiği gibi. Eğer eşcinsellik İslâm'da tiksinilecek bir sapkınlıksa, sayın yazara soruyorum: Bunun için Kuran'da bir yaptırım veya caydırıcılık var mı ki çağdaş dünyayı suçluyorsunuz? Müslüman ülkelerde hiç mi eşcinsel yok? Ve bu insanları kazanmak için ne yaptınız?

Cevap:
Kur'ân'da adı geçen gılmanlar, erkek ve kadın cennetliklere hizmet eden gençlerdir; onlarla, hizmet ettikleri arasında bir cinsel ilişki yoktur.
İsamda eşcinsellik şiddetle yasaklanmış, bu ahlâksızlığı yapan Lut kavminin ibretli kısaları Kur'ân'da anlatılmıştır. Ayrıca Nisâ Sûresinde (4/16) erkekler arasındaki fuhuş için cezâ öngörülmüştür. Hadîslerde eşcinsel ilişki ye "Lut kavminin yaptığı iş" denilmiş ve bunu yapanlar hakkında ağır ifadeler kullanılmıştır (Ebû Dâvûd, Hudûd, 18). Fıkıh kitaplarında ve kanunnâmelerde kadınlar ve erkekler arasında yapılan eşcinsel ilişkilerle ilgili çeşitli cezâlardan söz edilmiştir.
Başkalarının dîni tercihlerine karışmamak İslâm'ın da kabûl ettiği evrensel insan haklarına dahildir. Ama cinsel tercih tabîî ve fıtrî olanın dışına çıktığında buna yalnız İslâm değil, diğer dinler ve ahlâk anlayışları da karşı çıkar. Cinsel özgürlük ve eşcinsellik tercihi evrensel bir insan hakkı değildir. Batı, hukuk alanında bunu özgür hale getirse bile birçok Batılı buna karşı çıkacak, bu hakkı tanımayacak, eşcinsellere şerefli ve ahlâklı insan nazarıyla bakmayacaktır. Müslümanlara gelince, bütün dünya aksini iddia etse ve uygulasa bile İslâm dünyası bu çirkin fiile karşı çıkacak, onu lânetleyecek ve mahkûm edecektir.

3. itiraz:
Zinâ: 24/2. Zinâ eden kadın ve erkeğin herbirine yüzer değnek vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah'in dîni konusunda o ikisine acımayın. Onların cezâ görmesine, inananlardan bir topluluk da şâhit olsun. Ve âyetler devam ediyor: 24/4. Iffetli kadınlara zinâ isnat edip de, sonra dört şâhit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahidliğini kabûl etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Bu âyetler mi insanları zinâdan caydıracak? Din kurallarının hukukî sistem açısından önerdiği hiçbir şey günümüz insanına hitabetmemektedir. Zinâ medenî kanuna göre de suçtur ve tutarlı, mantıklı bir cezâsı vardır.

Cevap:
Medenî kanuna göre değil (Bu kanun suç ve cezâyı içermez) cezâ kanununa göre suçtur. Ancak cezâ kanunu da, dîne ve ahlâka göre günah, ayıp ve çirkin olan birçok zinâ çeşidini suç olmaktan çıkarmıştır. Meselâ yetişkin insanların istek ve rızâlarıyla yaptıkları cinsel temas bu kanuna göre suç değildir. Ayrıca kanunun zinâ için öngördüğü cezâ da bana "tutarlı, mantıklı ve caydırıcı" değildir. İslâm hukuku ise hem suçlunun canını yakan bir cezâ koymuş, hem de "şâhitliğini kabûl etmemek" sûretiyle onun hukukî kişiliğini, sosyal itibarını düşük hale getirmiştir. Caydırıcı olma bakımından bu cezâ daha tutarlı ve mantıklıdır. Hukuk kuralları ile hukuk sosyolojisi ve siyaseti arasında sıkı bir ilişki vardır. Sopanın cezâ olarak kullanıldığı bir dünyada (dönemde, çağda) onu hukuka sokmak yadırganamaz. Din kuralları her çağda inanan insanlara hitap eder, inanmayanlara hitap etmemesi normaldir.

4. itiraz:
Sömürü: İslâm kanunları ile devlet idaresinde sömürü nasıl önlenmektedir? Hukuk ve ekonomideki adâletsizlikler İslâm ile nasıl çözülecektir? İslâm'ın kitabı olan Kuran'da namaz kuralları bile yazmamaktadır, pek çok uygulama cemâat, devlet, toplum liderlerine bırakılmıştır. O halde baştaki liderin koyacağı kanunlar İslâm adına uygulanacak ve bunun adına İslâm denecektir. Seneler ve yüzyıllar boyunca zaten böyle olmuştur ve İslâmî esaslarla yönetildiği iddia edilen hiçbir ülkede ne yoksulların ne de masûmların hakları korunmamıştır.

Cevap:
Allah'ın adâleti ve ihsanı emrettiğini, Cuma namazı kılanlar (hutbelerin sonunda devamlı okunduğu için) ezberlemişlerdir. Zekât başta olmak üzere sosyal yardımla ilgili emirler ve düzenlemeler sosyal adâletin sağlanması amacına yöneliktir. Faiz yasağı sosyal adâlet ve refah bakımından çok önemli bir tedbirdir; çünkü faiz girdisi daima mâliyete yansıtılır, enflasyon doğurur ve halkın cebinden çıkar, yoksuldan ve dar gelirliden, rantiye sınıfına para aktarır. Kur'ân bir yandan "serveti (ganimet toprakları dağıtın ki, o zenginler arasında dolaşan bir değer olmaktan çıksın" (Haşr: 59/7)) derken öte yandan detaylara inerek ölçüyü ve tartıyı düzgün tutmamızı, dengeyi korumamızı emretmekte (En'âm: 6/152; Mutaffifîn: 83/3; İsrâ: 17/35), insanların paralarını ve mallarını haksız yollardan alıp yemeyi yasaklamaktadır(Bakara. 2/188). Her sosyal kurumun başkanı ve yöneticileri vardır. Devlet yöneticileri İslâm'da, kendi keyif ve arzularına göre kural ve kanun koyamazlar. Yöneticiye itâat, "onun emrinin, kanun ve irâdesinin dîne aykırı olmaması" ile sınırlanmıştır. Ayrıca İslâm'a göre bir kimsenin başkan, yönetici, hâkim gibi kamu görevine getirilmesi için aranan ehliyet şartları içinde dürüstlük, dindarlık, sabıkasızlık şartları vardır. Bütün bunlar sömürüyü, hortumlamayı engellemez, yoksulun ve masûmun hakkını koruyamazsa ne koruyabilir. Tarihte hak ve adâletin gerçekleşmesi bakımından güzel şeyler de vardır, kötü örnekler de, kötüsü sistemden değil, ihmâlden ileri gelmiştir.

5. itiraz:
Kumar, Alkol ve uyuşturucu kullanımı: Ülkemizde en çok alkollü içki tüketimi Konya gibi dîni bütün kentlerdedir. İran'da alkol yasak olduğu halde evlerde kendi ürettikleri içkileri, şarapları âfiyetle içtiklerini biliyoruz. Uyuşturucu kullanımı ülkemizde ve pek çok batı ülkesinde yasaktır, çağdaş yaşamın uyuşturucu tüketimini körüklediği gibi bir durum sözkonusu değildir. Ayrıca eski İslâm liderlerinden Hasan Sabbah'ın Haşhaşiye tarîkatını da unutmamak lâzım: Sabbah bu tarîkatte mürîdlerini haşhaş içirerek kendinden geçirir ve bir bahçeye götürerek orayı "cennet" diye takdim edermiş. Sonra da doğru savaşa gönderirmiş , kafalarını dumanladığı mürîdlerini. Kumar ise az gelişmiş ülkelerde (hangi dinden olursa olsun) yaygındır. Kumar bağımlılığının irâdesizlikten kaynaklandığını ve psikolojik bir sorun olduğunu düşünmekteyiz.
Bu durumda kötü alışkanlıkların din, mezhep tanımadığını, bağımlı insanların da her dinden çıkabildiğini bilmeli ve çağdaş yaşamı ona göre eleştirmeliyiz.
Zaten önemli olan dışımızdaki yaşamdan çok kendi kafamızın çağdaş olabilmesidir. Aksi takdirde çağdaş yaşamın kendine sunduğu bilgisayar, faks, cep telefonu, araba, internet, uçak, mikrofon, uydu anteni gibi tüm imkânları kullanan molla hem bunları kullanıp hem de güdümlü yazılarına devam edebilmektedir. (Sözümüz meclisten dışarı...)
Üstelik bütün bunları bilimsellik, laiklik, modernlik adına yapmaktadır.

Cevap:
Hasan Sabbah bir İslâm lideri değildir; dinsiz imansız bir bâtınîdir (Hz. Peygamber'in (s.a.v.) öğrettiği ve uyguladığı din anlayışını reddetmiş, onun yerine ipe sapa gelmez saptırmalar ve sözde içe bakan (bâtınî) yorumlarla kendine mahsus bir din icat etmiştir. Bu kişiye İslâm lideri, yoluna da tarîkat diyen kimse en azından cahildir.
Kötü alışkanlıkların önemli sebepleri arasında bunların serbest olması (suç, ayıp, günah olmaması) ve insanların ahlâk, san'at ve din eğitiminden yoksun olmaları vardır. Türkiye'de bu iki sebebin bulunması bakımından Ankara, İzmir ve Konya'nın önemli bir farkı yoktur. Millî Eğitim bütün ülkeye aittir, kanunlar da öyledir. Konyalıları din, içki ve kumardan alıkoyamamış ise -ki, bu yazarın iddiasıdır ve biz katılmıyoruz- bunun suçu dinde ve dindarlıkta değil, dînin insan hayatındaki fonksiyonunu sıfırlamaya çalışan etkin çevrelerdedir. İran'da gizli olarak içki yapılıyor ve içiliyorsa, başka yerlerle karşılaştırıldığında bunun daha az olduğu görülecektir. Zaten bu alışkanlıkları hiçbir tedbir sıfırlayamaz; amaç azaltmaktır; İran da bunda başarılı olmuştur. Çağdaş hayatın kötü alışkanlıkları ve bağımlılıkları körüklediği konusunda ciddî araştırmalar, raporlar ve açıklamalar vardır. Kendini çağdaş zanneden, fakat peşin hüküm, tarafgirlik ve bağnazlığın kendisini kör ve sağır hale getirmiş olduğu anlaşılan yazar, mollaların internet adreslerini değil, çağdaş araştırmacılara ait raporların adreslerine bakarsa bu bilgilere ulaşacaktır.
Yazarın, çağdaş araçların "mollalar" tarafından da kullanılır olmasına bozulduğu anlaşılmaktadır; ne var yani, onları ikinci sınıf insan yerine koymak ve en tabîî haklarından mahrûm etmek çağdaşlık mı oluyor!
Ben kendi payıma, vahye, yoruma, bilime dayanarak yazmaya ve konuşmaya çalışıyorum. Modernlik -bana göre- Batı taklitçiliğine değil, müslümanların kendi değerlerine ve dinamiklerine dayanan bir modernlik olduğunda mûteberdir. Laikliğe gelince, Tükiye'de hâkim anlayış ve uygulamasıyla laikliği, İslâm'a, insan hak ve özgürlüklerine, çağdaş demokrasiye aykırı görüyorum, onun adına hiç konuşmuyor, aksine onu tenkit ediyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dolar Hutbesi
Bizim tarihimizde para ile hutbe arasında bir ilişki yok değildir; bir devlet kurulduğunda, o devlete mahsus para basılır ve başkanı (sultanı, halifesi, emîri) adına hutbe okunurdu. Bu Cuma günü de câmîlerimizde para ile ilgili bir hutbe okundu, fakat ne gariptir ki, bu hutbenin konusu, halkı tarafından büyük ölçüde terkedilen devlet parasının kullanılması, hem halkı hem de idarecileri tarafından büyük ölçüde kullanılan bir yabancı paranın (doların) da terkedilmesi talebi ile ilgili idi. Bu devletin önemli sayıdaki halkı ve aydınları (beyinleri) de, tıpkı parasını terkettikleri gibi ülkesini de terketmişler, yabancı ülkelere giderek orada hayat sürmeye ve üretim yapmaya koyulmuşlardı. Diyanet İşleri Başkanlığı'na "dolar yerine Türk lirası kullanılmasını isteyen, teşvik eden" bir hutbe okutmasını telkin edenlerin, önce TL.nin terkedilmesinin sebeplerini teşhis etmeleri, sonra da bu teşhise dayalı tedbirler almaları gerekirdi. Bir de daraldıkları zaman başvurdukları dîne ve dindara karşı tavırlarını gözden geçirmeleri icap ederdi. Ne onu yaptılar, ne bunu; hutbe istediler okundu, ne sonuç vereceğini göreceğiz.
Halk TL. yi niçin terkediyor, niçin dolara hücûm ediyor? Herkes biliyor ki, bunun sebebi parasının değerini korumak, durduğu yerde, üzerindeki rakkam aynı iken satın alma gücünün azalmasını engellemektir. Paranın değeri niçin azalıyor? Yine herkes biliyor ki, bunun da sebebi yıllardan beri süre gelen "kötü ekonomi yönetimidir". Yapılan ekonomi yönetiminin ülkeyi, bugün gelinen noktaya getireceğini ilkokul çocukları bile bilir hale gelmiş iken bunda ısrar edilmiş, bazı azınlık menfaatleri tercih edildiği ve/veya oy kaygısı ön plânda tutulduğu için köklü ve düzeltici tedbirler alınmamış, almak isteyenler de engellenmiştir. Hükümetlerin bir mârifetmiş gibi yaptıkları şey, içeriye ve dışarıya borçlanmak, borçları daha yüksek faizlerle borç alarak ödemek, bütçeyi faiz ödemelerine bağlı/ancak yeter hale getirmek, halkın oran ve derece bakımından yoksulunu ve yoksulluğunu arttırırken, bir avuç kapital sahibi rantiyeri zengin etmek olmuştur. Üretimden değil, paradan para kazanmak o kadar cazip hale gelmiştir ki, işletmeler bir kısım sermayelerini üretimdem çekerek faize yatırmışlardır. Şimdi bu uçurum yolculuğuna dur diyecek hangi köklü ve yeterli tedbirler, bağımsız bir irâde ile alınmıştır da, durum düzelecek, halkın parası dururken erimeyecektir de onlardan fedakârlık istenmekte, dolardan TL.ye dönmeleri talep edilmektedir.

Gelelim dîne ve dindara karşı yapılanlara:
Birkaç yıldan beri irticâyı önleme adı altında yapılan şey, dindarlıkla savaşmak ve halkın dindarlaşmasını engelleyecek bütün tedbirleri almaktan ibarettir. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin işlediği ülkelerde, insan haklarını ve bunun teminâtı olarak görülen demokrasiyi ortadan kaldırmaya yönelik faâliyetler engellenir. Ancak "faâliyetlerin bu amaca yönelik olduğunun tesbiti" objektif ölçütlere bağlanmıştır, öyle buluttan nem kaparak, "baş örtüsü simgedir" diyerek, "bunlar çoğalır da kamu görevi alır veya iktidara gelirlerse rejim tehlikeye düşer" teranesine devam ederek, "şunu yazdığı, bunu söylediği" bahane edilerek din ve düşünce özgürlüğü kısıtlanmaz, başkalarının hak ve özgürlüklerine hemen, açık ve kesin olarak zarar vermeyen dindarlar rahatsız edilmezler. Bizde dindarlar rahatsız edilmişlerdir; eğitim, istihdam, teşebbüs hakları zedelenmiş, hattâ bazıları ellerinden alınmıştır, büyük kitleler, kötü yöneticileri ve temsilcileri yüzünden devlete küstürülmüştür... İşte bu sebeple devletin telkini altında okunan bir hutbenin de fazla bir etkisi olmayacaktır.
Bulunduğum yerde hatip, "paranın onurumuz ve şerefimiz olduğunu, onu yabancılarınki ile değiştirmemizin doğru olmayacağını..." söyledi. Düşündüm, bizim onurumuz, şerefimiz yalnızca paramız mı idi ki, başka parayı ona tercih ettiğimizde bu değerlerimiz zâyî olacaktı? Borç insanı esir eder, niçin durmadan borçlandık? Ödemeden aldık, kazanmadan harcadık, üretmeden tükettik? Bir millet dîni, kültürü, öz değerleri ile vardır. Biz dînimizi, kültürümüzü, öz değerlerimizi koruduk mu? Bunlar bizim şerefimiz, onurumuz, hattâ varlığımız, kendimiz değil miydi? Bunları niçin terkettik, terkediyoruz, başkalarına ait olanlarla değiştiriyoruz? Din ve ahlâkımıza karşı mücadele veriliyor, kültürümüz yozlaştırılıyor, bizi biz yapan değerler kaybolup gidiyor... Bunlar karşısında hassasiyet gösterilmiyor, "millet-devlet elele vererek bu değerlerimize sahip çıkalım, bunları koruyalım" denmiyor da, aman paramızı koruyalım" deniyor.
Elbette paramızı da korumak önemlidir, ancak bunun için yapılacak fedakârlık yine yoksul ve dar gelirli halkın boynuna yüklenmemek şartıyla. Aksi halde hırsız, vurguncu, yolsuz, hortumcu... kim olursa olsun helâl mal ve servet sahibinin ona karşı tedbir almak hakkı vardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Küreselleşme, Demokrasi, Adâlet
Ağzını açan "küreselleşme"den söz ediyor, ona pozitif işlevler yüklüyor, onun adına kendine ait olan birçok değeri terketmeye hazır görünüyor. Sanki küreselleşmenin patronları, gaspedilmiş servetlerden ve emeklerden oluşan zenginliklerini daha âdil bir dünya sistemi içinde paylaşmaya karar vermiş, sanki kendi insanları için var olan ve kullanılan insan hak ve özgürlüklerini, bütün insanlara yaymayı amaç edinmiş, sanki yeryüzünde yaşayan bunca kültürün tek bir pota içinde eritilip, bu kültürlerin sahibi olan toplulukların tamamını hoşnut kılacak bir kültür birliğine (!) ulaşmak mümkünmüş gibi küreselleşme adına hayaller kuruluyor.
"Demokarsi araç mı, amaç mı?" konusunun tartışıldığı ülkemizde bu sistem tabulaştırılıyor, insanlığın amacı ve her derde deva olarak gösteriliyor.
İdeolojiler ve sosyal/siyasal sistemler birbiri ile karşılaştırılıyor, taraflar kendilerine ait olanın yaşadığını ve en iyisi olduğunu savunmaya devam ediyorlar; bu arada insan, onun mutluluk ve huzuru, ihtiyaçlarının temin ve tatmini, acılarının dindirilmesi, hâsılı adâletin gerçekleştirlmesi devamlı erteleniyor; isteneni vermek yerine ümit veriliyor.
Bizler içeriden "küreselleşme, demokrasi, kapitalizm, piyasa ekonomosi" ile ilgili anlayış ve uygulamaları tenkit ettiğimiz, bunlarla ilgili problemleri ortaya koyduğumuz zaman "çağın gerisinde kalmak vb." sloganlarla suçlanıyoruz. Bu sebeple bir de "dışarıdan bir şahidi konuşturalım" dedik. Bu şâhit, Polonya asıllı bir sosyalbilimci, Zygmunt Bauman. Postmodernlik ve hoşnutsuzlukları" adıyla Türkçeye çevirilen kitabında şunları söylüyor:
Artan bu eşitsizliğe eşlik eden bir diğer kaçınılmaz gelişme de "küresel yoksullar"ın -yani, dünyanın, hiç bitmeyen bir yoksulluğa duçar kalan ya da bırakılan bölgeleri- polis yoluyla hizaya getirilmesi ve dolayısıyla da suçlulaştırılmasıdır. Bu, zengin dünyanın önündeki, geciktirilmeye hiç gelmeyecek, çok daha karmaşık bir sorundur. Polis operasyonları, askerî seferler ve sorunlu bölgelerin uzun vâdeli "barışa kavuşturulması" ("pacification") mâliyeti yüksek işlerdir ve de tuzu kuru vergi mükellefleri evlerinden daha uzakta (ve dolayısıyla da kendi saâdetleriyle daha az ilgili) görünen yerlerdeki sorunlar için finansman sağlamaya hiç yanaşmıyorlar. Bundan dolayı "küresel yoksullar"ı etkisizleştirme işi, içerideki cezâevi sisteminde yarım ağızla ve zorla yürütülen, cezâi ve nezaretsel faâliyetlerin serbestleştirilmesi, özelleştirilmesi ve ticarîleştirilmesi için en uygun durumdur. Bu işin tamamen, bütçenin "borç" kısmından "alacak" kısmına geçirilmesi için öyle çok da yaratıcı olmaya gerek yok: uzak memleketlerdeki yerel şefler ve diktatörlere sofistike silâhlar vererek hem finansal kazanç sağlarsınız hem de herkesin gözü önünde yaşamın bu şekilde vahşîleştirilmesiyle yoksulların itiraz potansiyellerini kırarsınız. Hiç bitmeyen, gittikçe daha yıkıcı ve daha az ideolojik (ya da bu anlamda, başka "amaçlar-doğrultusunda" yürütülen) iç (ya da basitçe çete) savaşlar(ı), zengin ülkelerin gözünde, küresel yoksulları bastırma ve yatıştırmanın en etkin, ucuz ve çoğunlukla kârlı yoludur. Herkesin izlemesi için milyonlarca TV ekranından yayımlanan bu görüntüler, yoksulların vahşetinin ve sefâletlerinin kendi kendini yakan karakterlerinin apaçık bir şahidi olmanın yanında, bırakın servetin yeniden dağıtılmasını, bunlara yardım etmenin bile boşuna olduğu argümanını destekliyor...
Aynı şekilde demokrasi, sorunların -ve özellikle de toplumsal adâlet sorunu ile kamu işlerinin etik kalitesi sorununun- kamuda özgürce tartışılmasının da gerekli bir koşuludur. Demokrasi ve bunun ifade ve açık tartışma özgürlüğü olmadan iyi bir toplumun nasıl olacağının, siyasal karar alma mekânizmasının öngörmesi gereken genel hedeflerin, bunların sonuçlarının eleştirel olarak değerlendirileceği ilkelerin ciddî biçimde değerlendirilmesini ya da olası riskler ve bunların engellenme yolları hakkındaki kamusal bilincin varlığını düşünmek zordur. Ancak burada da görülüyor ki, kamusal bilincin gerekli bir koşulu olan demokrasi, böyle bir bilincin gerektirdiği bir kamusal hareketin yeterli koşulu değildir. Kamusal tartışmalarda desteklenen değerler ile gerçekleşmeleri siyasal uygulamalara bağlı olan değerler arasında artan bir uçurum ve hattâ bir çelişki görülüyor. Bugün neredeyse herkes savaştan, zulümden, katliâmdan, tecavüzden ve yağmadan nefret ediyor. Fakat gittikçe artan bir ölçekte cereyan eden savaş ve katliâmlar, bugün savaşan ve gelecekte savaşacak olan gruplara, üretim ve satışları ulusal ödemeler dengesi ve istihdamın muhâfazası adına, siyasetçilerce ve seçmenlerce gayretle desteklenen modern silâhların sağlanması ile biraz daha kolaylaştırılıyor. Açlık ve yoksulluk tabloları evrensel tehlike ve öfkeyi körüklüyor. Buna rağmen, serbest ticaret, açık piyasalar ve lehte ticaret dengeleri adına yoksun ve kadersiz halkların ekonomik öz-yeterliliklerinin baltalanması, demokratik seçmenlerin büyük desteğini alabiliyor. Doğal kaynakların gittikçe tüketilmesi ve böylece gelecek kuşakların yaşam koşullarının ipotek altına alınması, herkesin protesto ettiği ve yasını tuttuğu bir şey. Fakat "ekonomik büyüme"nin arttırılmasını -yani yenilenemeyen doğal kaynakların biraz daha tüketilmesini- vaat eden politikacılar her yerde hâlâ seçim (başarıları) kazanabiliyorlar...
Gerçekten de, "küreselleşme" ile "yerelleşme" ("territorialization") arasında yakın bir akrabalık, karşılıklı bir koşullanma ve teşvik görünüyor. Küresel finans, ticaret ve enformasyon endüstrisi, kendi amaçlarını kovalama doğrultusunda gereken sınırsız özgürlük ve hareket serbestileri için, dünya sahnesinin siyasal parçalanmasına muhtaçtırlar. Yani, bunların çıkarları "zayıf devletler"den yanadır: evet, hâlâ devlet olan zayıf devletler. Böyle devletler kolaylıkla, işlerin yürütülmesi için gereken minimum düzeni sağlayan, fakat küresel şirketlerin özgürlükleri için etkin bir fren olmaktan uzak, (faydalı) yerel karakollara indirgenebilir. Bu "zayıf devletler"in yerine, küresel bir tür yasama, ve polis güçlerinin ikâmesinin yerel-ötesi şirketlerin çıkarlarına ters/zararlı olduğunu görmek hiç de zor değildir. Yine, birbiriyle çatışmaktan çok uzak olan siyasal "kabileleşme" ve ekonomik "küreselleşme"nin, danışıklı dövüşen yakın dostlar olduğu pekâlâ söylenebilir. [Danışıklı dövüşerek] komplo kurdukları şey ise, adâletin gerçekleştirilmesi ve gerçekleştirilecek olması olasılığıdır. Bir de, yerel sorumlulukların, sürekli/tutarlı bir küresel adâlet bilincine dönüşmesi -ve etkin bir biçimde etik ilkelerin yönettiği bir siyaseti doğurması- olasılığıdır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Allah'ın Râzı Olduğu Din: İSLÂM
Hak Din

Dînin özü ve işlevi ile ilgili açıklamalar ve tanımlar, bunları yapan şahısların içinde bulundukları etki alanınına (felsefe, inanç, önkabûller, dünya görüşü, açıklama modeli, paradigmalar) ve açıklama konusu olan dîne ve dinlere göre farklı olmuştur. İslâm'a göre din (ed-Din) birdir, kaynağı Allah'tır, bilgi iletişim yolu vahiydir, bu bilgiyi alanlar peygamberlerdir, özü değişmez; değişen, bu özün insanlar tarafından anlaşılması, benimsenmesi ve yaşanması için gerekli olan araçlar ve pratiklerdir. Bu dînin dışında kalan ve onun yerini alan diğer inançlar hak din (ed-Din) olmayıp uydurma, bâtıl, aslından sapmış yollardır; bu mânâda "diğer dinler"dir.
Sağlam, gerçek, yönlendirici ilahî yapı olan din (ed-dinu'l-kayyim) insan fıtratıdır; insanda yaratılıştan var olan özellikler ve ihtiyaçların gereğidir, fıtratla örtüşmektedir, o insansız, insan onsuz -fıtratına uygun bir oluşta- olamaz. "Başkasına sapmadan kendini hak dîne yönelt; o fıtrata ki, Allah insanları ona göre yaratmıştır, Allah'ın yaratmasında değişme yoktur, o sağlam rehber olan dindir, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm: 30/30) meâlindeki âyete göre Peygamber ve diğer insanlar o dîne yönelmeli, onu benimseyip hayatlarını ona göre yaşamalıdırlar; çünkü Büyük Yaratıcı insanları ona göre, onu yaşamak ve bu sâyede tekamül ederek yaratılış amaçlarını gerçekleştirmek üzere yaratmıştır. Hak dinden başka inançlar, onun yerine konan dinler ve inançsızlık/dinsizlik insanların fıtratlarına ters düşer. Bunlar, insanların madde ve toprak olan unsurlarının gereği olan arzu, istek ve ihtiraslarının din veya dinsizlik şeklini almış görüntüleridir, bunlara (maddî, biyolojik unsura) hizmet ederek manevî unsuru (rûhu, kalbi) köreltir, tekâmülü engeller, insanı aşağılara (esfel-i sâfilîne) çeker, çamura mahkûm ederler.
İnsanların ortak amacı mutluluktur. Mutluluğa ne mânâ verilirse verilsin, insanın hem maddî hem manevî (hem bedene hem rûha ait) ihtiyaçları karşılanmadıkça mutlu olması mümkün değildir. Bu ihtiyaçların karşılanması ancak bir cemâat ve cemiyet içinde mümkün olmakta, topluluğun devamı ve işlevini yerine getirebilmesi de bir düzene (kurallara, kanunlara, kurumlara) muhtaç bulunmaktadır. Düzenlerin temelinde inançlar ve felsefeler vardır; başka bir deyişle her düzen bir temel inanca ve düşünceye dayanmaktadır. İlk insandan beri Allah tarafından verilmiş bulunan hak din, işte bu düzeni ( gerçeğe/gerçek inancı, insanın yaratılışına uygun düzeni) getirmektedir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Farklı İslâm anlayışları/tanımlamaları:
1. "Türkiye'de ve dünyada çok farklı İslâm anlayışları vardır" cümlesini/kaziyyesini kabûl veya reddetmeden önce biraz açmak gerekiyor. İslâm ile ilgili anlayış ya İslâm çerçevesi içinde kalır, "hatâlı veya isabetli, hak veya sapmış" diyerek İslâm çerçevesi içinde yer verilebilir yahut da verilemez; yani İslâm'ın dışına taşar, gayr-i İslâm (küfür) olarak değerlendirilir. Bu ikincisini "İslâm anlayışlarından biri" olarak ele almak doğru değildir. Ancak gayr-i İslâm (küfür) sayılacak anlayışın belirlenmesinde en sağlam ve ihtiyatlı ölçütlerin kullanılması ve ezcümle İslâm âlimleri ve mezheblerinin ittifak ettikleri küfür ölçütünün esas alınması gerekir.
İslâm çerçevesi içinde kalan, İslâm sayılan anlayışları da ikiye ayırmak gerekiyor: Ortayol (sünnî) İslâm anlayışına önemli ölçüde (ittifakla sünniliğin dışına çıkaracak ölçüde) ters düşmeyen anlayışlar ile ters düşen anlayışlar. İşte bu iki anlayışın ikisi de İslâmîdir, ancak aralarındaki fark da önemlidir.
İslâm dünyasında ortaya çıkan farklı İslâm anlayışları bu çağa mahsus değildir. Önemli farklılıklar, asırlar boyu müslüman fert ve guruplar arasında mevcût olmuş, âlimler bu farklı anlayışları İslâm'a ve sahîh (orta, sünnî) İslâm'a nisbetleri/uyumları bakımından incelemiş ve değerlendirmişlerdir
İslâmî öğretim kavramı (eğitim kısmen ayrı bir konudur) hem öğretilenin sahîh İslâm olmasını, hem de öğretme usûlünün İslâm'a ve İslâmî geleneğe -rûh ve amaç bakımlarından- uygun bulunmasını ihtivâ etmektedir. Meseleye bu açılardan bakıldığında dün olduğu gibi bugün de "İslâm'ı doğru öğrenmek ve anlamak", başka bir deyişle "Allah'ın râzı olduğu dînin (İslâm'ın) bilgisine ulaşmak, bunun kaynaklarını ve usûlünü belirlemek gibi bir meselemizin bulunduğunu kabûl etmek gerekir.
2. İhtilafın (farklı İslâm anlayışlarının) sebeplerini iki temel sebebe ircâa etmek mümkündür: a)İnsanın fıtratından ve dînin kaynaklarının tabiatından (özelliğinden) gelen sebepler. b)Bu fıtrat ve tabiatı olumsuz etkileyen yabancı müdahalesinden (yabancı bilgi, eğitim, kültür karışımından) kaynaklanan sebepler.
İnsan anlayış ve kavrayış bakımından tek tip değildir, hem zekâları, mizaç ve kişilikleri, hem de çevrelerinin farklılığı sebebiyle müslümanların aynı metni farklı anlamaları, aynı örneğe farklı kıyaslamalar yapmaları, aynı hükümleri farklı maksatlara bağlamaları... mümkündür.
İslâmî zihniyete, İslâm'ın temel hüküm ve değerlerine ters düşen, bunlardan önemli ölçüde farklı bulunan zihniyet, hüküm ve değerler ile (yabancı kültürlerle) temas sağlıksız olduğu takdirde müslüman bundan etkilenir, zihni ve vicdanı kirlenir, virüs kapar; böyle bir zihniyet ve önkabûller ile İslâm'ı anlamaya yönelen müslümanın doğru anlama ve değerlendirme kapasitesi önemli ölçüde zaafa uğramış, şartlanmış demektir ve bunun sonucu olarak, yanlıştan başlayarak sapık olana veya küfür sayılana kadar farklı anlayışlar ortaya çıkabilir.
3. İslâm'ı doğru anlamak ve öğrenmek için izlenmesi gereken yol konusunda şunları söylemek mümkündür:
a) İslâm'ın kesin hükümleri ve doğruları ile beşerî olan veya ötekine ait bulunan kesin bilgi ve hükümleri doğru tesbit etmek, farklı kategorileri birbirine karıştırmamak, elmalar ile armutları toplamaya kalkışmamak. Bu şart gerçekleşmezse hem İslâm'a nisbet edilen bilgi ve hükümlerin kesin olmayanları diğerleri ile, hem de beşerî bilgi ve hükümlerin kesin olanları kesin olmayanları ile karıştırılır, farklı kategoriler birbirine karışır, yanlış sonuçlara, gereksiz tartışmalara yol açılır).
b) İslâm'ın kesin, değişmez, dînin özü ile ilgili bilgi ve hükümleri ile böyle olmayanları doğru, sağlam ölçütler ile ayırdıktan sonra birinciler çerçevesinde oluşmuş bir akıl, düşünce sistemi ve usûl oluşturmak; bir mânâda fürûdan (vahyin kesin verilerinden) hareket ederek usûle ulaşmak ve boşlukları bu usûl ile doldurmak, ötekini bu usûl ile değerlendirmek, Bu şarta uymayıp önce virüslü bilgiler, önkabûller, ötekine ait zihniyet unsurları ile bir usûl, bir ölçüt oluşturmak, sonra da vahyi bununla anlamaya ve değerlendirmeye kalkışmak yanlıştır; bu usûlün varacağı nokta en azından sahîh olmayan (Allah'ın râzı olmadığı) bir İslâm anlayışı olacaktır.
c) Zaman içinde insanın fıtratında değişme olmadığı gibi, ilişkilerinde de aynı kalan hususlar çoktur. İşte bu eşit yapı ve şartlara dayalı/bağlı anlayışlar her zaman çağdaştır ve çağa ışık tutacak vasıftadır. Müslüman geleneğinde bugün, aynen benimsenecek veya ölçü alınacak çok zengin bir bilgi, değerlendirme ve anlayış hazinesi vardır. İslâm'ı doğru anlamak ve öğrenmek isteyenlerin, bizzat Allah'ın Rasulü (s.a.v.) tarafından yetiştirilmiş ve anlayışları da kontrol ve tasdikten geçmiş sahâbe neslinden başlayarak, birbirini etkileyen müslüman nesillerden faydalanmayı ihmâl etmeleri, bu hazineyi yok saymaları, işe her asırda yeniden/sıfırdan başlamaları mümkün, doğru ve akıl kârı değildir. Özellikle İslâm'ın inanç, ibâdet ve ahlâk esaslarını öğrenirken, anlarken gelenekten büyük ölçüde istifade edilecektir, bu konularda mâhiyet farkı sayılacak kadar farklı anlayışlar ve değerlendirmeler yapılamaz, yapılırsa hatâya düşülmüş olur.
Sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel... şartların değişmesi ile kısmen değişmeye açık bulunan hükümler ve ilişkiler alanına gelindiğinde, burada her çağın farklı hüküm ve değerlendirmelere gitmesi mümkündür; bunu ehli olanlar, temel itibariyle klâsik usûle dayanarak yaptıkları takdirde, farklı anlayışlarını, "farklı İslâm anlayışları" veya "farklı müslümanlıklar" olarak değerlendirmek doğru olmaz, bunların hepsi birden tek İslâmdır, ümmet için rahmet olan zenginliklerdir.
d) İslâm'ı doğru anlamanın, Allah'ın râzı olduğu İslâm'ı bilmenin tabîî ve kâmil yolu, her bir müslümanın, İslâm'ın temel kaynaklarını (Kur'ân-ı Kerimi ve hadîsleri) anlayacak kadar bir bilgi altyapısı oluşturması ve bilgisini, anlayışını doğrudan bu kaynaklara dayandırmasıdır. Anlama ve öğrenmede metod bu (ictihad) olunca da başka ictihadlara bakmak, onlardan yararlanmak yasak değildir. Eğer bir müslüman henüz bu ehliyeti elde edememiş ise, bu takdirde yapacağı şey "bir bilene sormaktır". Bu bir bilen "bir" değildir, birçoktur, birçoğuna sormak, verilen bilginin, açıklanan hükmün delîlini de öğrenmek, bilir diye kendisine sorulan kişinin /âlimin, aynı zamanda ilmi ile âmil olup olmadığını (ahlâkını, İslâmî şahsiyetini) de göz önüne almak gerekir. Âlimin yazdıklarını okumak da ona sormak gibidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Din-Devlet İlişkisi Üzerine
1.Devletin ve hükümetin beşerî bir ihtiyaçtan doğduğu doğrudur, elbette toplu halde yaşayan insanların buna ihtiyaçları vardır, ancak; "devlet ve hükumetin Kur'ân'da bahis konusu olmadığı ve İslâm'ın, bu konularda bir talebinin bulunmadığı" iddiası isabetli değildir. Bize göre doğru olanı vaktiyle şöyle ifade etmiştik:
İslâm'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile, İslâm ve devlet ilişkisi son yıllarda sıkça gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu tartışmada İslâm'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar, doğrudan naslara ve özellikle Kur'ân'a bakmışlar, bu kaynakta mâhiyet ve niteliklerini Allah'ın belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'ân doğru okunduğunda, nitelikleri dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda bulmak da mümkündür (Bu konu için benim, Laik Düzende Dini Yaşamak II isimli kitabıma bakılabilir, s. 253 vd), ancak biz burada dînin müminlerden istediklerini hareket noktası yaparak, "İslâm'ın devlet talebi" konusuna yaklaşmayı deneyeceğiz. Bunun için de fazla uzaklara gitmeden iki örnek üzerinde duracağız: Örtünme ve Kur'ân öğretimi.
İslâm, kendisine inanan ve hayatını inancına göre yaşamak isteyenlerden -ferde veya topluma yönelik birçok şey arasında- belli ölçülerde örtünmelerini ve dinlerini, onun ana kaynağını öğrenmelerini, öğrendiklerini hayata geçirmek için gerekli bulunan din eğitimini almalarını da istemektedir. Bir müslüman İslâm'ın bu taleplerini yerine getirmek için örgütlenmeye muhtaçtır. Bu örgütlenmeyi ya devlet yapacaktır, yahut da müslümanların sivil olarak örgütlenmelerine izin ve imkân verecektir. Devlet bir yandan örtünenlerin okumalarını ve kamu görevi almalarını, diğer yandan da din eğitimini ve Kur'ân öğrenimini engeller, sınırlar ve yasaklarsa İslâm ile devlet, müminlerin yerine getirmek mecbûriyetinde oldukları "dînin emir ve talepleri" ile devletin talepleri arasında çatışma ortaya çıkar. Müminler açıkça dînin taleplerine aykırı bulunan devlet emirlerine uymakta zorlanırlar, ikileme düşerler; devletin emri usûlüne göre yapılmış ictihada dayanmaz da -laiklik ilkesi gerekçe gösterilerek- din kâle alınmadan, din ve vicdan hürriyetinin gereğine uyulmadan verilmiş/çıkarılmış olursa bu emre uyamazlar, bu emri veren devlete karşı yabancılaşmaya başlarlar.
Böyle bir durumda müslümanların şunları yapmaları muhtemel hale gelir: a) Sivil itâatsizlik (yani kanunun hukuka aykırı olması sebebiyle ona uymamak, cezâ alsa da dînin talebini yerine getirmeye devam etmek. b) Kâmil mânâda din ve vicdan hürriyeti veren bir devlet/iktidar talep etmek, bunun için elden gelen meşrû gayretleri göstermek. c) Başka inanç ve hayat tarzı sahipleri ile anlaşarak böyle bir iktidarın oluşturulması mümkün olmazsa -başkalarına da din ve vicdan hürriyeti tanımakla beraber- İslâm'ı önceleyen, onu hak ve ona aykırı olanları bâtıl olarak değerlendiren, bâtılın değil, hakkın gelişip yayılmasını hedefleyen devleti ve iktidarı oluşturmak.

2. İslâm devleti veya İslâmî devletin terim olarak farkı oturmuş değildir, bunları ayrı mânâlarda kullanan kimselerin maksatlarını açıklamaları gerekir. Nisbeten oturmuş olan iki terim, İslâm ülkesi devleti ile İslâm veya İslâmî devlettir. Bunlardan birincisi halkının çoğu müslüman olan, müslüman nüfusun hâkim bulunduğu devleti ifade etmektedir; böyle bir devletin İslâmî tanımlamasına uyması da, uymaması da vâkî olmaktadır. İslâm devleti veya İslâmî devletten maksat ise devletin temel referansının İslâm olduğu bir yapıdır.
İslâm bugüne kadar bilinen ve uygulanan siyasî sistemlerden/rejimlerden birini isim vererek ve tanımlayarak öngörmemiş, emretmemiştir. Ancak bu, her siyasî sistemin İslâm'a uygun düşeceği mânâsına da gelmez. İslâm'ın ortaya koyduğu, iman edenleri bağladığı esaslar, kurallar, amaçlar siyasî sistemlerin de İslâm'a uygun ve meşrû olup olmadıklarını belirlemede yol göstericidir, belirleyicidir. İslâmî siyaset sisteminin ve devletin yapısında, her biri Kur'ân'da defalarca zikredilen ve Kur'ânî anlamları da belli olan şu unsurlar vardır: Tevhîd, itâat, hilâfet, bey'at, şûrâ, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker, velâyet, mülk, hüküm, adâlet, ehliyet ve emanet. Bunları ihtivâ eden sistemler İslâmîdir, meşrûdur.

3. Medine Vesikası'ndan yola çıkılarak oluşturulan ve teklif edilen siyasî-sosyal model, vaktiyle denenmiş, müslümanlar dışındaki tarafların hiyanetleri (sözleşmeye bağlı kalmamaları) yüzünden bozulmuş, yerine İslâm'ın amaçlarını -ki bunların içinde din ve vicdan hürriyyeti de vardır- müslümanların hâkim bulunacakları bir siyasî sistem içinde gerçekleştirme yolu ve usûlü ikâme edilmiş olan bir modelin, günün şartlarında başka türlüsü mümkün görülmeyerek yeniden devreye sokulma projesidir. Hedef din, düşünce ve vicdan hürriyeti üzerindeki baskıları kaldırmak, toplu hayatın zarûrî kıldığı ortak alan, bu alana mahsus mevzûât ve uygulamalar dışında bütün din ve düşünce mensuplarına özgürlük getirmektir. Bu projeyi savunanların düşünce ve tekliflerinde, 28 Şubat'tan sonra ne gibi değişiklikler olduğunu net ve tam olarak bilmiyorum. Projenin, müslümanların yaşadıkları realiteye uygun olup olmadığı konusunda kesin bir şey söylemek, bana göre mümkün değildir, bunu deneme ortaya çıkaracaktır. Bu arada müslümanların marûz bulundukları baskıların hafifletilmesi veya ortadan kaldırılması için başka modellerin/projelerin olup olmadığı, var ise bunların imkân, meşrûiyet ve uyumu da sorgulanmalıdır.

4. İslâm'a yakınlık veya uzaklık isme değil, ismin ifade ettiği mâhiyete (yapıya, sisteme) bağlıdır. Hangi yapının İslâm'a uygun olacağı konusu yukarıda açıklanmıştır.

5. Velâyet-i fâkih kavramını ait olduğu mezhebin bağlamından çıkararak, İslâm âlimlerinin siyasî ve sosyal selâhiyet ve sorumlulukları olarak anladığımız takdirde, iki mezhebin âlimlerinin böyle bir anlayışta birleşmeleri halinde mesele kalmaz. İslâmî-siyasî model içinde özellikle şûrâ, ictihad ve denetim fonksiyonlarında âlimlerin başkasıyla ikâme edilemez yerleri vardır.

6. Hz. Davûd ve Hz. Süleyman Allah tarafından peygamberliğe lâyık görülmüş ve zamanı gelince de vahye mazhar olmuş seçkin insanlardır. Bunlar hükümdar (sultan) olsalar bile ehliyet, emanet, adâlet gibi ilkeler zâyî olmaz. Başkalarını bunlara kıyas etmek mümkün değildir. Bu sebeple peygamber olmayan şahıslar, devletin başına geçerken ümmetin rızâsını almak ve onların (temsilcilerinin, eh-i hall ve akdin) denetimlerine teslim olmak durumundadırlar. Saltanat bu iki unsuru reddettiği için meşrû değildir.
7. İslâmî düzen kurduklarını ve bu düzenin ana kanunu olmak üzere İslâmî anayasa yaptıklarını iddia eden bazı İslâm ülkelerinin yapıp ettikleri, ictihadın geniş ölçüde rol oynadığı denemelerden ibarettir. İctihadın isabet etmesi kadar hatâ etmesi de ihtimâl dahilindedir. İyi niyetli ve ehliyetli kadroların rehberliğinde yapılan tecrübeler hem müslümanlar hem de insanlık için bir kazançtır. Müslüman olmayanlar, müslüman olup da ictihadları farklı bulunanlar taassubu bir yana bırakmalı, bu tecrübelerin sağlıklı yapılabilmesi için olumsuz müdahaleler yapmamalı, kendilerine göre hatâlı olan yönleri açıklayıp tartışmalıdırlar.

8. Yeni bağımsızlıklarına kavuşan İslâm ülkelerine her inançtan insanlar ve guruplar akın etmekte, halka ve yöneticilere karşı yoğun bir telkin ve propaganda kampanyası yürütmektedirler. Bunların içinde inanç bakımından samîmî olanlar yanında, bu ülkelerden elde edecekleri menfaate göre bir politika takip edenler de vardır. Şaşırmış ve başları dönmüş, kafaları karışmış bulunan bu " İslâmî bilgi ve kültür altyapısı zayıf" müslümanların sağlıklı bir İslâmî-siyâsî yapı oluşturmaları oldukça zor görünüyor. Menfaat ve taassuptan uzak bir İslâmî rehberlik de ortada gözükmüyor. Deneyerek, yanıldığını anlayıp yeniden deneyerek iyi bir sonuca ulaşmalarını diliyorum. Bu arada samîmî ve ehliyetli İslâm âlimleri de sorumluluklarını unutmamak durumundadırlar.

9. Bu gibi konularda bütün müslümanları kastederek hüküm vermek ve değerlendirme yapmak mümkün ve doğru olmaz. Şöyle olanlar/yapanlar, böyle olanlar/yapanlar var denilebilir; bunların da nisbetleri belli değildir. Şöyle bir genel değerlendirme yanlış olmasa gerektir: Müslümanların sivil kurum ve kuruluşları ile yaptıkları faâliyetler, evrensel kriterlere göre de hakları olan şeyleri almaları ve korumaları için yeterli olmamıştır.

10. Abant toplantılarını ben hiçbir zaman bir inanç ve zihniyet uzlaşması arayışı olarak görmedim ve böyle algılamadım. Bana göre böyle bir uzlaşma arayışı, meselâ ateistin biraz müslüman, müslümanın da bir parça ateist olması arayışı kadar paradoksaldır, imkânsızdır. Faraza böyle bir uzlaşma olsa ortaya çıkan şey ne ateizm olur ne de İslâm. Abant'ta şunlar hedefleniyor (veya ben bunun için oraya gidiyorum): a) Aynı ülkede yaşayan farklı inanç ve hayat tarzına sahip insanların birbirlerini tanımaları, dinlemeleri, anlamaları (diyalog). b) Hepsinin birleştiği olumlu fikir ve oluşlar varsa desteklenmesi, olumsuz/kötü olaylar ve oluşlar varsa bunlara da karşı çıkılması. Herkesin haksız olduğunda birleştiği dayatmalara karşı ortak mücadele zemininin oluşturulması. c) Farklıların bir arada, farklılıklarını koruyarak; adâlet, eşitlik ve özgürlük çerçevesinde yaşamalarının mümkün olup olmadığının araştırılması, mümkün görülürse bunun modelinin, projesinin hazırlanmasına katkıda bulunulması.
"Abant toplantıları amacına ulaşsa bu ideal bir İslâmî model mi olur?" şeklinde soru soranlara vereceğim cevap, şu karşı sorulardan ibarettir: Bin yıldan fazla İslâm âlemine hâkim olan saltanat modeli İslâmî ve ideal miydi? İslâm âlimleri, zâlim, fâsık, gayr-i müslim idarecilerin yönetimi altında bulunan müslümanların -bunları değiştirmeye güçleri yetmediğinde- dinlerini nasıl yaşayacakları konusuna eğilmediler mi? Zulme ve haksızlığa karşı ötekilerle iş ve güç birliği yapmak İslâm'a aykırı mıdır?
Bu toplantılar, amacından saptırılmaz, kötü zannın hâkimiyeti altında değerlendirilmez, inançtan ve ilkeden tâviz vermeye dönüşmez ve böyle algılanmaz ise fayda getirebilir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kıyâmetin İşaretleri ve Dâbbetü'l-arz
İmanın şartlarından biri de âhirete inanmaktır. Âhirete iman "öldükten sonra kabir (berzah) hayatı için dirilme, sonra kıyâmet kopunca tekrar ölme (yok olma), dünyanın ve evrenin düzeninin bozulması, Allah'ın zâtından başka her şeyin yok olması, sonra O'nun dilediklerinin yeniden yaratılması, dünya hayatında yapılanların hesabının verilmesi, bu hesap neticesine göre ödüllendirme veya cezâlandırma, ödüllendirmenin cennette, cezâlandırmanın cehennemde olması ve bu ikinci hayatın sonsuza kadar devam etmesi..." olaylarını ve safhalarını içermektedir.
Dünya hayatının ve dünyanın sonu yaklaşınca Allah'ın takdir ve irâdesiyle bazı olaylar meydana gelecek ve bunlardan kıyâmetin yaklaştığı anlaşılacaktır. Kıyâmetin yaklaştığına işaret eden bu olaylara kıyâmetin belirtileri, işaretleri mânâsında "eşrâtü's-sâ'a", "alâmâtü's-sâ'a, alâmâtü'l-kıyâme" denilmektedir. Kıyâmet alâmetlerinin bir kısmı Kur'ân'da, bir kısmı da hadîslerde açıklanmıştır. Bunların önemli ve büyük olanları olağanüstü ve gayba dahil olaylar olduğu için insanlar bunları ancak, vahyin açıkladığı kadar bileceklerdir; bundan öte bilgi imkânı -beşer için- yoktur. Ebû Hanîfe'ye nisbet edilen el-Fıkhu'l-ekber gibi en eski akaid (inanç konusunu işleyen) metinlerde kıyâmet alâmetleri zikredilmiş ve "Bunlar âyetlerde ve sahîh hadîslerde nasıl anlatılmış ise öylece gerçektir ve olacaktır" denilmiştir. Daha sonra gelen âlimlerin bir kısmı tevil yoluna gitmeden "Vahye dayalı metinlerde nasıl anlatılmış ise öyle kabûl etmek gerekir" demişler, bir kısmı ise tevil yoluna gitmişler, meselâ "Deccâl'dan maksat şudur, Dâbbe'den maksat budur..." demişlerdir.
Kur'ân'da geçen ve geçmeyen kıyâmet alâmetlerini sıralayan hadîslerde on "büyük alâmet"ten söz edilmiştir: Doğuda, Batıda ve Arap Yarımadasında meydana gelecek üç büyük zelzele ve çökme, Deccâl, Hz. İsa'nın tekrar gelmesi, Ye'cûc ve Me'cûc, Dâbbetü'l-arz, güneşin batıdan doğması ve dünyayı kırk gün sürecek bir dumanın kaplaması. Yine hadîslerde, başta Peygamberimiz'in (s.a.v.) (âhir zaman peygamberi olarak) gelmesi olmak üzere zulmün, israfın, ahlâksızlığın yaygınlaşması gibi işaretlerden de (küçük âlâmetler) söz edilmiştir.
Bize göre küçük alâmetler çoktan beri ortadadır. Büyük alâmetlere gelince bunların hiçbiri henüz olmamış, meydana gelmemiştir. Bir âyette (Muhammed: 47/18), "kıyâmetin alâmetleri geldi bile" buyurulmuştur, ancak tefsirciler, Hz. Peygamber'in (s.a.v.), gelmiş değil, gelecek olan alâmetleri zikrettiğini göz önüne alarak ve haklı olarak bu âyette geçen alâmetten maksat, "insanın sorumlu ve ölümlü olarak dünyaya gelmesidir, Son Peygamber'in (s.a.v.) gelmesidir, bazı küçük alâmetlerdir ve ayın ikiye ayrılmasıdır" şeklinde yorumlar yapmışlardır. Bu alâmetlerle ilgisi bulunmayan bazı olayları zorlama yorumlarla alâmet olarak kabûl etmek ve "filân kıyâmet alâmeti gerçekleşmiştir" demek tutarsızdır, delîlsizdir, şahsî yakıştırmadır.
Örnek olarak son günlerde tartışılan Dâbbetü'l-arz'ı ele alabiliriz:
Bir ilâhiyatçı, "bundan maksat meşhur İngiliz ilim adamı S. Hawking'dir" iddasını ortaya attı. Bu yorumcuya göre Hawking'in nitelikleri Kur'ân'da zikredilen kıyâmet alâmetleri ve Dâbbetü'l-arz ile örtüşüyormuş. Bize göre bu iddia da -diğer büyük alâmetlerle ilgili teviller ve yorumlar gibi- tutarsız, delîlsiz ve şahsî yakıştırmadan ibarettir. Çünkü:
1. Kur'ân'da "dâbbe" kelimesi, yalnızca insanı ifade etmek üzere kullanılmamış, ya bir şekilde hareket eden hayvanlar veya insanın da içlerinde bulunduğu canlılar için kullanılmıştır. Meselâ Sebe sûresinde zikredilen (34/14), Hz. Süleyman'ın vefât ettiği halde, dayanarak ayakta durduğu bastonunu kemiren ve onun yere düşmesini, böylece öldüğünün anlaşılmasını sağlayan "dâbbetü'l-arz", bütün tefsircilere göre insan değil, bir ağaç kurdudur; yani hayvandır.
2. Kur'ân ve hadîs diline göre Allah bir insan yaratacak ve buna bir görev verecekse bu insanın ortaya çıkması "yerden bitiririz, çıkarırız" şeklinde değil, yaratırız, göndeririz, gelir, iner, doğar..." şeklinde ifade edilir. Kıyâmet alâmeti olarak zikredilen (Neml: 27/82) dâbbe ise "onlar için yerden bir dâbbe çıkarırız" şeklinde ifade edilmiştir.
3. Allah'ın yerden çıkaracağı dâbbenin konuşacak olması ille de insan olmasını gerektirmez; Kur'ân'a göre mûcizevî olarak konuşan başka yaratıklar ve uzuvlar da vardır.
4. Bu yaratık (Dâbbe) insanlara, "Allah'ın âyetlerine hakkıyla iman etmediklerini söyleyecek, bu konu üzerinde konuşacak, insanları iman ve âhirete hazırlık konusunda uyaracaktır. S. Hawking, benim bilgime göre Allah'a ve âhirete inanmıyor, onun söylediği, "insanların kendi elleriyle dünyayı yaşanamaz hale getirecekleri ve böylece yok olacaklarıdır, böyle bir tehlikenin varlığıdır". Tedbir olarak tavsiyesi de "Allah'a inanın, âhirete hazırlanın, ibâdet edin, kötülük yapmayın..." değildir. Onun tedbir olarak tavsiyesi "uzayda insanların hayatlarına devam edebilecekleri alanlar ve ortamlar oluştumalarından ibarettir." Buna göre Hawking'in nitelikleri ve söyledikleri, Kur'ân'da geçen Dâbbetü'l-arz ile örtüşmemektedir, hattâ hiçbir ilgisi yoktur.
5. Kur'ân'a göre dünya kıyâmeti ile bütün evreni hattâ maddî varlıkları kapsayan kıyâmeti birbirinden zaman olarak ayırmak da mümkün değildir. İlâhî kitaba göre insanlar, dünya kıyâmetinden sonra başka bir yıldızda veya uzay kolonisinde yaşamayacaklardır, böyle bir anlayışın Kitab'da delîli yoktur.
6. Tabîî yollardan dünyaya gelmiş, okuyup öğrenmiş bir insanın, iman üzerine konuşmasının alâmet olacak bir olağanüstü yanı yoktur; asırlardan beri insanlar bu konuları konuşmakta, inanmayanları, inanıp da gereğini yerine getirmeyenleri uyarmaktadırlar. Alâmet olacak yaratığın olağan dışı bir varlık olması akla daha yatkındır.
Kıyâmet alâmetleri bir mümini niçin ve nasıl ilgilendirir?
İman bakımından: Allah Teâlâ ve O'nun elçisi bunlardan bahsettikleri için mümin bunlara inanır, "nasıl açıklanmışlarsa öylece var olacak, yapacaklarını yapacaklardır" der.
Amel bakımından: Küçük büyük alâmetler zuhûr ettikçe kıyâmetin yaklaştığını anlar, kendini buna göre hazırlar, hayatına ve programlarına bu çerçevede çekidüzen verir. Esasen Allah'a ve âhirete inananan, sorumluluk duygusu taşıyan şuurlu bir mümin için, şu ölümlü dünyada geçirdiği her anın onu hayatın sonuna doğru taşıdığını bilmesi, âhir zaman peygamberinin gönderildiğinden haberdar olması, küçük alâmetlerin içinde yaşaması derlenip toparlanmak, hesaba hazır yaşamak için yeterlidir. Onun büyük alâmetleri beklemeye de, tevil ederek anlamaya ve tabîîleştirmeye çalışmaya da ihtiyacı yoktur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tıpla İlgili Hadîsler
Dînin amacı; insanlara doğru yolu göstermek, Allah rızâsına uygun bir hayatın kurallarını vermek, imtihan için yaratılmış geçici dünya hayatında, insanların kulluk imtihanını kazanmalarına ve böylece iki cihanda mutlu olmalarına yardımcı olmaktır. Dînin amacı; insanların kendi akılları ve beşerî bilgi edinme yollarıyla ile elde edebilecekleri ve gelişme çizgilerine göre geliştirecekleri bilgiler, teknik ve teknoloji konularında bilgi vermek değildir. Bu konularda yeri geldikçe verilen misaller ve bilgiler amaç değildir, bu konularda insanları bilgilendirmek için verilmemiştir; dînin amacına yardımcı olsun, imanı ve din duygusunu güçlendirsin diye verilmiştir.
Allah Teâlâ yüceler yücesi, akıl ve fikrin kavrama kapasitesinin ötesinde bir varlık olduğu için, O'nun kullarına hitabı doğrudan (insanların konuşmaları ve bilgi alış verişinde bulunmaları şeklinde) olmamış, peygamberler vâsıtasıyla olmuştur. Peygamberler de beşer (insan türünden) olduğu için, din bilgisi onlara vahiy denilen ve keyfiyeti bilinmeyen ilâhî bir dil veya iletişim aracı ile verilmiştir. Peygamberler bu vahyi alacak şekilde eğitilmişler, aldıkları vahyi muhatapları olan insanlara eksiksiz fazlasız iletmişlerdir. Peygamberlerin vahiy alıp iletmekten başka da vazifeleri olmuştur; bunların en önemli ikisi, vahyi açıklamak ve yaşayışlarıyla ümmetlerine örnek olmaktır. Bir insanın diğerine örnek olabilmesinin ilk şartı kendi türünden olması ve yaptıklarının başkalarınca da yapılabilmesidir. Eğer peygamberlerin bütün hayatları olağanüstü mûcizelerle dolu olsaydı, sıradan insanlara örnek olamazlardı. Onların örnek olmaları, irâdeye bağlı ve her isteyenin yapabileceği fiillerde en güzeli, en doğruyu yaparak gerçekleşmiştir.
Peygamberimizin (s.a.v.) söz ve davranışlarının tamamı, ümmete örnek ve bağlayıcı olma yönünden aynı değildir. Kendine mahsus olanları, beşer olmasından kaynaklananları, nafile ve farz olanları, devlet başkanı, hâkim, hakem olarak yaptıkları, tavsiye ve teşvik mâhiyetinde olanları... vardır.
Kadı Iyâd isimli âlim (v.544/1149), İslâm dünyasında bir zamanlar en fazla okunan kitaplardan biri olan ve Peygamberimiz'in (s.a.v.) şekil ve şemâilini, ahlâk ve özelliklerini anlatan eş-Şifâ isimli eserinde O'nun beşerî yönünü şöyle açıklamaktadır: "Resûlullah da (s.a.v.) diğer peygamberler gibi beşer nev'indendir (yani cin, melek veya başka türden bir yaratık değil, insandır), O'nun cismi ve dış varlığı tamamen beşerîdir, diğer insanlar için câiz ve vâkî olan hastalıklar, değişmeler, acılar, sancılar ve ölüm O'nun için de câizdir... Allah resûlü (s.a.v.) hastalanmış, inlemiş, soğuk ve sıcaktan etkilenmiş, acıkmış, susamış, öfkelenmiş, canı sıkılmış, usanmış, yorulmuş, zayıflamış, yaşlanmış, bineğinden düşüp yaralanmıştır, inkârcılar kendisini yaralamış ve dişini kırmışlar, zehirli et vermişler, sihir yapmışlardır. O da maddî ve manevî araçlara/çarelere başvurarak tedâvi görmüş, tedbirler almış nihayet Büyük Dostuna kavuşmuş ve dünyayı terketmiştir... Hz. Peygamber'e (s.a.v.) eşi Zeyneb bt. Cahş bal şerbeti sunmuş ve bu yüzden onun yanında biraz fazla kalmıştı. Bunu kıskanan diğer iki eşi "Ağzından kötü bir koku geliyor, içtiğin bal şerbetinden olmalı!" deyince bir daha bal şerbeti içmemeye azmetmiş, olayın arkasından gelen vahiy, kadınlarını memnun etmek için Allah'ın helâl kıldığı bir nesneyi kandisine haram kılmasının (bir daha içmeyeceğim demesininin) uygun olmadığını açıklamıştır (Tahrîm: 66/1). Medine'ye gelip hurma ağaçlarının erkek hurmalarla tozlaştırılması (bir nevi çifleştirilmesi) olayını ilk görünce "Bunu yapmasanız olmaz mı?" demiş, sahâbe yasakladığını zannederek tozlaştırmayı terketmişler ve hurmalar iyi ürün vermemiştir. Durum kendisine arzedilince "Ben yalnızca yapmasanız olmaz mı dedim, yasaklamadım, bu dünya işidir, siz onu daha iyi bilirsiniz." buyurmuştur. Bu örneklere göre "O, kendi arzusuna göre konuşmaz, o (söylediği veya tebliğ ettiği) kendisine vahyedilen Allah sözüdür" meâlindeki âyeti (Necm: 53/4 ) genel mânâda değil, özelleştirerek almak ve şöyle yorumlamak gerekmiştir: Onun tebliğ ettiği vahiydir veya din olarak söyleyip yaptıkları vahiydir, beşer olarak, dinle alâkası olmayan (mübah alanda) söyleyip yaptıkları kendine aittir; beşerî bilgi ve tecrübesine dayanır. Ancak O, hiçbir zaman Allah rızâsına aykırı bir şey söylemez ve bir davranışta bulunmaz, yanılarak bulunması halinde ise derhal vahiy yoluyla düzeltilir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hem kendisi hastalandıkça hem de çevresindekilerin sağlıkları bozulunca, çeşitli tedâvi yolları ve ilâç olarak kullanılan nesnelerden bahsetmiş, bunları tavsiye etmiştir. Bazı araştırmacılar bunların tamamının veya çoğunun vahiyle bildirildiğini, isabetli olduğunu, yanlış veya yetersiz olma ihtimâlinin bulunmadığını, bu mânâda bir "Peygamber tıbbı: Tıbb-ı Nebevî" bulunduğunu savunmuşlardır. Ancak tavsiye edilen şeyler teker teker ele alındığında böyle bir anlayışın doğru olmadığı ortaya çıkar. Peygamberimizin (s.a.v.) tavsiye ettiği tedâvi şekillerinin ve ilâçların (ilâç yerine kullanılan nesnelerin) hemen tamamı, hem içinde yaşadığı toplum tarafından hem de daha eski topluluklarca bilinmekte ve kullanılmaktadır. Buhârî'nin rivâyet ettiği şu hadîs de bizim anlayışımızı desteklemekedir: "Sizin ilâçlarınızda eğer bir fayda varsa ancak kan alanın âletinde, bal şerbetinde ve derde uygun olarak yapılacak ateşle dağlamada vardır; ben dağlanmayı sevmiyorum." Hadîste "...sizin ilâçlarınızda" buyuruluyor; bu ifade, "Öteden beri kullanmakta olduğunuz ilâçlar ve tedâvi araçlarınızda" demektir. Yasaklamamakla beraber yine öteden beri kullanılan "yarayı ateşle dağlama" tedâvisinden de hoşlanmadığını söylüyorlar.
Genel olarak O'nun, tıpla ilgili tavsıyelerinden şu sonuçları çıkarmak mümkündür:
a) Bir hadîste de geçtiği üzere "Allah yarattığı her derdin devâsını da yaratmıştır, insanlar onu bulup hastaları tedâvi etmeye çalışmalıdırlar.
b) İlâç ve tedâvi şekilleri ile araçları dünya işidir ve beşerî bilgi alanına girer. Beşerî bilgi de zamana, mekâna, şartlara bağlı olarak değişir ve gelişir. Peygamberimiz'in (s.a.v.) tavsiye ettiği tedâvi araçlarının çoğu beşerî bilgi ve tecrübeyle elde edilmiştir. Onları aşmak ve daha iyileriyle değiştirmek dîne de, sünnete de aykırı değildir.
c) Peygamberimiz'in (s.a.v.) tavsiye ettiği, yaşadığı zamanın şartları içinde iyi ve geçerli olan tedâvi araçları, uygun kullanıldığında, insanlara hiçbir zaman --faydasından daha fazla- zarar vermez; zarar verecek olsaydı Allah, Peygamberini (s.a.v.) uyarır, insanlara zarar verecek bir tavsiyede bulunmasını engellerdi.
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) tıpla ilgili tavsiyelerinin din ve vahiy ile ilişkisi konusunda, büyük âlim ve Buhârî şârihi İbn Hâcer'in şu sözleri dikkât çekicidir: "Tıp (tedâvî) ikiye ayrılır: Kalbin tıbbı, bedenin tıbbı. Kalbin (insanı insan yapan manevî varlık/yapının, bir mânâda rûhun) tedâvisi ancak Resûlün Rabbinden getirdiği (vahiy, din) ile olur. Bedenin tedâvisine gelince, bu konuda Hz. Peygamberden nakledilenler (O'nun söyledikleri) de vardır, başkalarının söyledikleri de vardır ve bunların çoğu tecrübeye dayanır. (Fethu'l-Bârî, Tıp bölümünün girişi).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kafa Karıştıranlar
Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibâdetler ile yeme, içme, alıp satma konularındaki helâller ve haramlar, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanından beri var olan, uygulanan, bilinen ibâdetler, davranışlar ve işlemlerdir. Bunların hükümleri ve şekilleri konusunda, temele inmeyen, ictihad ve yorum farkına dayanan farklılıklar, farklı anlama ve uygulamalar vardır. Bunlar da tartışılmış, ihtilâf (farklı anlama ve uygulama) sebepleri anlaşılmış, âlimler tercihlerine göre, bilmeyenler ise güvendikleri bir âlime (mezhebe, müftüye, hocaya) sorarak dinlerini yaşamışlar, kulluk vazifelerini yerine getirmişlerdir, getirmektedirler. Bu arada özellikle son zamanlarda, müslümanlar arasında iki gurup zuhûr etmiştir (türemiştir): Hariçten gazel okuyanlar, buluş (!) yapıp şöhret olarak köşeyi dönmek veya birilerine yaranmak isteyenler.
1. Hariçten gazel okuyanlar, nüfus kayıtları ve bazı inanç ve davranışları bakımından müslüman olan veya böyle bilinen, fakat hayatlarının geri kalan kısmını akıl ve arzularına göre yaşayanlardır. Bunlar kendi problemleri olmadığı halde, sık sık dindar müslümanların din anlayış ve uygulamalarını ele almakta, tartışma ve tenkit konusu yapmakta, bazan sınırı aşarak dindarları incitmekte, huzurlarını kaçırmaktadırlar. Medyada bilir bilmez dinî konuları tartışan ve seyirci toplayıp para kazanmak için "hariçten gazel okuyanları" tartıştıranları da bu kategoriye sokmak mümkündür.
2. Yıllarca önce konuşulmuş, tartışılmış, kabûl veya reddedilmiş, tercihe bırakılmış konuları yeniden piyasaya sürüp "Bunlar müslümanlardan gizleniyor veya bunları kimse bilmiyor, ilk defa ben açıklıyorum, yahut bunu bilmek bana nasip oldu" gibi çıkışlarla kendini gösteren ilâhiyatçılar, araştırmacı/İslâmcı yazarlar, uyarıcılar... bu alanın sahte mucitleridir. Yaptıkları belki kendi işlerine yarıyor, şöhret ve kazanç elde etme, birilerine yaranma ve onlar yoluyla bazı amaçlara ulaşma gibi hedeflerini gerçekleştiriyordur ama müslümanların, dindarların işlerine yaramadığı, dîne de zarar verdiği apaçık ortadadır. Bir dostumun anlattığı şu hikâye onların da durumuna uygun düşüyor: Olmadan oldum zanneden bir öğrenci, bir kitap yazarak hocasına takdim etmiş ve tenkit etmesini istemiş. Hoca okuduktan sonra aralarında şu konuşma geçmiş:
-Güzel, yeni...!
-Öyle mi hocam, çok sevindim.
-Acele etme, sözün gerisi var: Bu kitapta olanların güzelleri yeni değil, yenileri ise güzel değil.
Takip edebildiğim kadarıyla, yeni bir şey söylediklerini ileri sürerek medyada boy gösterenlerin söylediklerini -genellikle- böyle değerlendiriyorum: Ya söyledikleri yeni değil, daha önce başkaları tarafından söylenmiş, kimsenin gizlediği filân yok, kitaplarda yazılı. Sadece iyi niyetli âlimlerin, öteden beri muhatabın durumuna göre fetvâ vermeleri âdet olduğu, hikmete uygun bulunduğu için her konu her yerde ve herkese anlatılmamış. Evet bunların söyledikleri ve yazdıkları genellikle ya yeni değildir yahut da güzel değildir; yani doğru, dînin amacına ve kurallara uygun, dindarlara veya insanlara yararlı değildir. Kafa karıştırmak, güvensizlik oluşturmak, dinî hayatı gevşetmek gibi olumsuz etkileri vardır.
Bize sık sık soruluyor:
"Niçin medyaya çıkıp bunlara cevap vermiyorsunuz, bunlarla tartışmıyorsunuz?
1. Bunlara cevap veriyoruz. Ben üç yerde yazıyorum: Gerçek Hayat'ta, Yeni Şafak'ta ve Eğitim-Bilim dergisinde. Bunların dışında birçok gazete ve dergiye konuşma yapıyorum, görüş bildiriyorum, sorularına cevap veriyorum. TV'lerde ve radyolarda konuşmalar da yapıyorum. Son zamanlarda tartışma konusu yapılmış her mesele üzerinde, ben de doğru bildiklerimi ve bulduklarımı -buralarda- söyledim ve yazdım. Söylediklerimin ve yazdıklarımın önemli bir kısmı kitap olarak da basıldı (İz Yayıncılık'ta, Ensar Neşriya'ta, Diyanet Vakfı yayınlarında...).
2. Medyaya çıktığımı söylemiş oldum. Bazı TV.lerde yapılan tartışmalara katılmak şöyle dursun onları kınıyorum. Oraya çıkan iyi niyetli bazı dostları da uyarıyorum; asla oyuna gelmesinler, oralarda boy göstermesinler. Çünkü bu tartışmaları yaptıranların amacı müslümanlara ve İslâm'a hizmet değildir, İslâm'ı kullanarak para kazanmaktır, bir kısmının niyeti/amacı daha da kötüdür: İslâm'ın imajını zedelemek, insanları şüpheye düşürmek, dinden soğutmak ve uzaklaştırmaktır. O tartışmalara, ehliyetli ve iyi niyetli kimseler katılmazsa, kısa zamanda mumları sönecek, dinleyici bulamayacak, kendileri çalıp yine kendileri oynayacak ve kötü veya âdî emellerine ulaşamayacaklardır.
Ben buradan bütün medya kuruluşlarına hitap ediyorum: Beni çağırsınlar, karşıma (kırmızı koltuk örneğinde olduğu gibi) soru sormasını bilen, konuşacağımız konuda biraz hazırlık yapmış, öğrenme, öğretme, insanları aydınlatma gibi iyi niyetler taşıyan bir insan çıkarsınlar, istediklerini sorsunlar açıklamaya çalışayım. Başka zamanlarda da farklı düşünenleri aynı format içinde konuştursunlar. Tercihi dinleyenlere bıraksınlar. Lütfen horoz döğüştürüp bahisten ve dühûliyeden para kazanma işinden vazgeçsinler; çünkü din buna müsait değildir, inanca saygı medeniyettir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müslüman Akıl
Bir felsefe lügatında (İsmail Fennî, Lügatçe-i Felsefe) akıl, "Bilme gücü" olarak, bilmek de "Fikirler, tasavvurlar teşkil etmek, hükümler vermek, kıyas ve istidlâller tertip etmektir" şeklinde tarif ediliyor. "Duyuların algılama alanına girmeyen hiçbir şey akılda yoktur." diyenlere karşı "Aklın kendisi; yani yaratılıştan var olan tasavvurlar ile aklın ilkeleri müstesna" diyen filozofun sözü naklediliyor. Bu tarif ve açıklamalardan bizim çıkardığımız sonuç şudur: Yüce Yaratıcı insana akıl denilen bir güç, bir yetenek vermiştir, insan bu sâyede -duyu organları aracılığı ile edindiği bilgiler dışında- bazı temel tasavvurlara ve ilkelere sahiptir. Bunların üzerine duyu organları ve tecrübe ile elde edilen bilgiler gelir. Aklın sahip olduğu, sonradan edindiği bilgiler bunlardan ibaret değildir; akıl sahiplerinin edindiği bilgi birikimi de, çocukluk döneminden başlayarak ömrün sonuna kadar devam eden eğitim, öğretim ve bilgilenme yoluyla insanlara geçer. İnsan aklı, tasavvurları biraraya getirerek önermeler, bunları belli bir düzende birleştirerek kıyaslar/istidlâller yapar ve sonuçlara (bilinenleri kullanarak yeni bilgiye veya mevcût bilginin kesinliği yahut yanlışlığı hükmüne) ulaşır.
İnsanın davranışlarını yöneten ve yönlendiren güç akıldan ibaret değildir. İnsanda inanç, önkabûl, peşin hüküm, duygu, arzu, heyecan, güdü gibi aklı ve irâdeyi etkileyen başka güçler vardır. Bu güçler ile akıl çatışabilir, bu takdirde doğru ve hayırlı karar verebilmek için aklın önünde önemli bir engel var demektir. Telkinle ve taklit yoluyla (delîlini bilmeden, etkili çevre böyle diyor, böyle inanıyor diye kabûl edilen) edinilen tasavvur, inanç ve önkabûller aklı esir eder, onun elini kolunu bağlarlar. Akıl bunlara rağmen yoluna devam edebilmek için ya onları denetim dışında tutarak bir şekilde kabûl eder, yahut da kendini onlara göre şekillendirir (eğer bu inanç ve tasavvurlar akla aykırı ise bir anlamda akıl kendini bozar). Dîne inanmayı örnek olarak alalım. Bazıları aksini söyleseler de akıl ve bilim insanları, zorunlu olarak imana götürmez. Akıllı birçok bilim adamı ve düşünür dîne inanmazken birçoğu da inanmaktadır. Akıllı bir bilim adamının inandığı dinde, akla ve bilime aykırı bir şey yoksa bu inanç aklı bozmaz; normal işleyişini sağlıklı karar verme ve bilgi edinme gücünü olumsuz etkilemez. Dinde akla aykırı taraflar varsa, bilim adamı ya din ve inançla aklı ve bilimi birbirinden ayrı tutatacak (?) ve/veya aklını inancına uygun hale getirecek; yani bozacaktır.
Ben dîni inançla ilişkisi bakımından aklı üçe ayırıyorum: İslâm aklı, müslüman aklı, bâtıla inanan kişinin aklı.
İslâm aklı, bütün hak dinlerde ortak olan akıldır; düşünme ilkeleri ve doğru bilgi malzemesidir. Bu akıl ilâhîdir; hem aklı (insanı) yaratan hem de dîni vahyeden Allah'tandır. Bu fıtrî akıl ile din arasında çelişki yoktur (Rûm: 30/30).
Müslüman aklı, hak dîne inanan insanın aklıdır. İnsan, hak dinlerde ortak olan saf/mücerret aklı bütünüyle, olduğu gibi alamaz; bunu ancak vahiy yoluyla peygamberler alırlar; şu halde peygamberlerde İslâm aklı ile müslüman aklı birleşir, aynılaşır, biri diğerini temsil eder. Peygamberler dışındaki insanlara gelince bunlarda İslâm aklı, başka akıllarla (bâtıla inananların akıllarıyla) karışır. Bu yüzden hatâlar, ihtilâflar, görüş, anlayış ve bilgi farkları ortaya çıkar. Bu farklılıklar içinde doğru olanı (saf İslâm aklına ait/uygun olanı) diğerlerinden ayırabilmenin üç birleşik (bir arada uygulanması gereken) yolu vardır: 1. Özellikle gece yarısından sonraki zamanlarda Kur'ân'ı, Kur'ânla düşünerek okumak, 2. Başta namaz olmak üzere ibâdetlere devam etmek, 3. İslâm Peygamberi'nin (s.a.v.) siretini (hayat hikâyesini ve tarzını) öğrenmek, bu yoldan, bir beşerde tecellî eden İslâm aklına ulaşmaya çalışmak.
Bâtıla inanan kimsenin aklı, hak olmayan dîne inanıp bağlanan veya hiçbir dîne inanmayan kimselerin aklıdır. Burada "hiçbir dîne inanmayanları" da "bâtıla inananlar" içine sokmuş olduk;bu böyledir; çünkü inkâr eden de, "Allah'ın ve dînin gerçek olmadığına inanmaktadır", bu da bir bilim verisi değil, bir inançtır. Bâtıla inanıp bağlanmış aklın, İslâm aklı ile buluştuğu noktalar olacaktır; çünkü aklın fıtratında (tabiatında) İslâm aklı ile örtüşme/aynılaşma kâbiliyeti vardır. Ancak çevrenin telkinleri ve akıl dışındaki diğer insanî güçler ve saikler, hak dîne inanmayanların aklına daha ziyade musallattır, onu daha çok etki altına almakta ve burada tutmaktadır. Bu aklın ıslâhının tek çaresi ise müslüman aklı haline gelmesidir; yani sahibinin müslüman olmasıdır. Müslüman olmadığı halde müslüman aklına sahip olmak, müslüman gibi düşünmek ve inanmak mümkün değildir; başka bir deyişle "böyle olmak, müslüman olmaktır".
İslâm düşünürleri insandaki manevî gücü/yeteneği, her biri diğerinden ince farklarla ayrılan çeşitlilik ve zenginlik içinde görmüşler, bunlara "akıl, rûh, nefis, kalb" gibi isimler vermişlerdir. Bizi tatmin eden tanımlamaya göre nefis, beşerin manevî varlığıdır, insanla beraber -her ferde mahsus ayrı nefisler olarak- yaratılır, insanla gelişir, insanın dünyadaki ölümünden sonra da devam eder. Kalb ile nefis aynı şeydir. Kur'ân'a göre nefis insanı kötülüğe çeker (Yûsûf: 12/53), asıl körlük kalbin körlüğüdür(Hac: 22/46). Kul dünyada imtihan için; yani kâbiliyetlerini, serbest irâdesiyle iyi kullanarak kâmil insan olma amacını gerçekleştirmek için bulunmaktadır. Dünya hayatı gerekli kıldığı için insana duyular, güdüler, arzular... verilmiştir; bunlar nefsi aşağılara çekerken hemen yanıbaşındaki ilâhî rûh da yukarılara çekmekte, Peygamberle gelen vahiy ile onun örnekliği de bu çekişe yardımcı olmaktadır. Rûh ilâhîdir, Allah'ın emridir (O'nunla ilgili bir mechul kutsaldır), insan belli bir kıvama gelince ona üflenir (onunla ilişki kurar), nefsi Allah'a çeker, bununla yükümlüdür, insan ölünce vazifesi biter, onunla ilişkisi kesilir.
İşte müslüman aklı insanın, önce inanma, sonra da inancına göre düşünme, karar verme, yaşama yolculuğunda Peygamber'in yolunu izleyen, bu izlemede birbiriyle uyum içinde olan -veya olma mücadelesi veren- nefsi, rûhu ve kalbinin bütünüdür; bunların tamamı birden müslüman aklını oluşturur.
Dünyanın barış, sevgi, merhamet ve adâletin hâkim olduğu bir yaşama/geçiş alanı olması, bu hale gelmesi, "İslâm aklına doğru yolculuğunu, gelişerek sürdürecek müslüman aklı"nın insanlığa hâkim olmasına bağlıdır.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kimin Yılbaşı
Resmî yılbaşı her geldiğinde gecesinin kutlanmasının veya o geceye mahsus faâliyet ve eğlencelerden bir kısmına katılmanın İslâm'daki yeri (hükmü) tartışılır. Din hizmetlileri ve muhâfazakâr müslümanlar "bu geceye mahsus bir faâliyete katılmanın câiz olmadığını" söyler, müslümanların böyle bir yılbaşı gecesi yokmuş gibi davranmalarını, normal hayatlarına devam etmelerini ister, bunu tavsiye ederler. Bir kısım modernist İslâm yorumcuları ile amelsiz veya İslâm'ın gerektirdiği hayat konusunda duyarsız müslümanlar ise "dünyanın kutladığı ve eğlendiği bu geceye katılmakta ve eğlenmekte bir sakınca bulunmadığını" söylerler.
Son zamanlarda moda oldu, bir konunun İslâm'daki yeri sorulurken, araştırılırken mutlaka bir âyet veya hadîs de aranıyor. Böyle bir yaklaşımın bilgi eksikliğinden kaynaklandığı kesindir. Çünkü İslâmî hüküm ve değerlendirmenin kaynağı vahiy (âyet ve hadîsler) olmakla beraber, bunların sınırlı olduğu, bir mesele hakkında âyet ve hadîs yok ise (doğrudan, adını ve niteliklerini belirterek meseleyi hükme bağlayan bir nas yoksa) ictihada gidilir. Bu konuda uzman (âlim) olanların bildiği usûle uygun olarak yapılan ictihad ile ulaşılan sonuç da (hüküm ve değerlendirme de) dîne dahildir, İslâmîdir, ictihad eden âlimi ve bilgileri yetersiz olduğu için âlimden sorma durumunda olan diğer müslümanları bağlar.
Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında yılbaşı kutlamaları bulunmadığı için, doğrudan bu konuyu hükme bağlayan bir âyetin veya hadîsin bulunmaması tabîîdir. Ama bizim dünyamızda önümüze çıkan bu konunun -çeşitli ictihad yöntemleriyle- İslâmdaki yerini belirleyebilmek, hükmünü (haram, mekruh, mübah olup olmadığını) ortaya koyabilmek için yararlanabileceğimiz birçok âyet, hadîs, kural ve ilke vardır.
Meselemizin hükmünü araştırmadan önce ne olduğunu açıklamak gerekir. Yılbaşı, tarih başlangıcı olarak müslümanlara ait değildir, Hristiyanlara aittir. Aslında kış gün dönümünü kutlama âdeti çeşitli Asya ve Avrupa putperest (pagan) topluluklarında vardı. Tarihî kayıtlara uygun olmadığı halde Hz. İsa'nın doğduğu gün kilise tarafından 25 Aralık'a çekildi, eskiden beri yapılmakta olan kutlamaların Hristiyanlığa dahil edilmesi hedeflendi. Ancak zaman içinde bu kutlamaya katılan diğer kiliseler aynı tarihte birleşmedi, farklı tarihleri benimsediler. Yılbaşında yapılan Noel Yortusuna (Hristiyanlığa mahsusu bir âyine) adı karıştırılan Noel Baba (Aziz Nichola, Santa Claus) aslında; yani tarihî bir şahıs olarak bir Hristiyan azizi (ermişi, velîsi) dir. Zaman içinde bu azizin tarihi kimliği değiştirilmiş, kendisiyle ilgili birçok efsâne uydurulmuş ve ilk defa 17. asırda Almanya'da Noel Yortusuna karıştırılmış, daha sonra bu uygulama Hristiyan dünyasına yayılmıştır.
Müslümanlar tarih başlangıcı olarak hicreti kullanırlar. T.C. Devleti Hristiyanlara ait bulunan bu tarih başlangıcını resmen benimsediği için bu yılbaşı, aynı zamanda "Türkiye'nin resmî yılbaşı"dır, millî ve dinî yılbaşı değildir.
Bu kısa tarih bilgisinden çıkan sonuç şudur:
a) 1. Ocak. 2002 yıl önce müslümanların veya Türklerin tarihinde, tarih başlangıcı olacak bir olay geçmemiştir.
b) Hz. Îsa'nın doğum tarihine uygun olmamakla beraber onun doğumu bu tarihin başlangıcı olarak kabûl edilmiş; bundan öncesi ve sonrası için "milattan (İsa'nın doğumundan) önce, sonra" denilmiştir.
c) Hz. İsa biz müslümanlara göre aziz bir peygamberdir (aleyhisselâm), ancak Hristiyanlar onu peygamberlikten çıkarmış, tanrılaştırmışlardır.
d) Noel Baba aslında bizce de saygıya değer bir mümindir (Hz. İsa'nın tebliğ ettiği dîne inanmış ve o din içinde yetişmiş ve ermiştir), ancak dün Hristiyanların, bugün dinli dinsiz Batı'nın Noel Babası, nitelikleri bakımından bu aziz, bu velî, bu mümin değildir. Onun adının karıştırldığı yortu da bir Hristiyan ibâdetidir.
Böylece yukarıda ana hatlarıyla açıklanan yılbaşının, din olarak aslından saptırlmış Hristiyanlığa, kültür olarak da Hristiyan Batı kültürüne dayandığı, onun bir parçası olduğu ortaya çıkmıştır.
Müslümanlar bu yılbaşını takvim başlangıcı yaparlarsa, yılbaşı gecesinde yapılan âyin veya eğlencelere iştirak ederlerse ne olur?
Yılbaşı dolayısıyla yapılan dinî âyine katılan (Hristiyanlarla beraber bu toplu ibâdeti yapan) müslümanlar en azından haram (büyük günah) işlemiş olurlar. Bu hükmün akla ve vahye dayalı delîllerini zikretmeye bile gerek yoktur.
Dinî âyîne katılmadan yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan müslümanlar, bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm'dan başka ve ona göre bugün mûteber olmayan bir dîne dayalı) olan bir faâliyete katıldıkları ve başka dinden olanlara -dinle ilgili bir konuda- benzer hale geldikleri için günah işlemiş olurlar. "Bir din ve kültür topluluğuna kendini benzetenler onlardan sayılır" meâlindeki hadîs bu davranışı yasaklamaktadır.
Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve bunlarla ilgili âdetler bir milletin kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor olmakla beraber bunu yapabilirse- kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dîni veya dinsizliği gelir. Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dîni yakından ilgilendirir. İslâm'ın beş temel amacından biri dîni (müslümanların hayatında İslâm'ı) korumaktır. İslâm'ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazan bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye göçünce, burada öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar, dînin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek çok hadîste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan âdet ve uygulamaları müslümanlara yasakladı.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dinin Meseleleri
Bu yazıda, yeniden bir okuma yapmadan ve kaynak göstermeden, genel okuma ve bilgilerime dayanarak günümüzde din ile ilgili bazı meseleler üzerine izlenim ve kanâatlerimi okuyucularla paylaşmak istiyorum.
Bugün yeryüzünde birçok yaşayan din ve sayılmayacak kadar çok mezhep ile dinî guruplar var. Burada dînin geleceği ve meseleleri konusu ele alınırken bütün dinler değil, üç büyük semâvî din (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm) esas alınacaktır.
Genelde dinlerin ve özel olarak da üç büyük dînin yalnızca iman, ibâdet ve ahlâktan ibaret olmadığı, teklifleri arasında dünya hayatını düzenleyen kuralların veya bu kuralları oluşturmada kaynak/ilhâm kaynağı olacak esasların bulunduğu inkârı kâbil olmayan bir gerçektir.
Yahudilik millî bir din haline gelmiş bulunduğu için teklifleri de yalnızca İsrailoğullarına yöneliktir. Teorik olarak din devlet ayrımı ortodoks Yahudilikte kabûl görmemiştir. Daha ziyade İsrail Devleti dışında, kısmen de devletin vatandaşı olarak yaşayan Yahudilerin bir kısmı (modernistler) laikliği benimsemişlerdir. Ancak geleneksel öğretiyi savunan muhâfazakâr Yahudiler şerîata bağlılık, din ve dünya işlerinin ayrılmaması konusunda ısrarlıdırlar. Bu köklü ihtilâfın etkileri, İsrail devletinde sosyal ve siyasî alanlarda açıkça görülmektedir. Şeriatçı Yahudilerin ictihad yoluyla çağdaşlaşmaları önemli bir iç mesele olarak durmaktadır.
Onsekizinci asrın sonlarına kadar kilise, yalnızca iman ve ibâdet işlerine değil, dünya işlerine de karışmış, hem din hem de dünyaya ait otoriteyi elinde tutmaya çalışmıştır. Büyük ihtilâlden ve aydınlanma hareketinden itibaren kilise, dünya hükümranlığını kaybetmeye başlamış, giderek başta kürtaj olmak üzere bir elin parmak sayısı kadar mesele dışında dünya işleri ile ilgili taleplerinden de vazgeçmiştir. Kilisenin bu değişimi fazla zorlanmadan gerçekleştirebilmesinde Eski Ahd'in getirdiği şerîatın Pavlus tarafından neshedilmiş olması, papaların din kuralı koyma ve yorumlama konusundaki selâhiyetleri, kilisenin duvarları içinde kalarak da olsa varlığını sürdürebilmesi için başka bir çarenin kalmamış bulunması gibi âmillerin önemli rolleri olmuştur. Hıristiyan mezhepleri arasındaki temel ihtilâflar, tarihten devralınan -mezhepler arası- psikolojik soğukluk ve dışlama temayülü, serbest kiliselerin ayrı dinler olarak değerlendirilebilecek ölçüdeki farklı inanç ve pratikleri, çağdaş insan ile kilise ve din arasında olumlu bir ilişki kurabilmek için bulunacak ve dînin özünü bozmadan uygulanacak yolların bulunması, başka dinlerle diyalog gibi konular çağdaş Hıristiyanlığın ve kilisenin önemli meseleleri arasında yer almaktadır.
İslâm, bütün peygamberlere vahiy yoluyla Allah'tan gelen dinlerin sonuncusu olarak gelmiş, bütün insanları hedef kitle olarak seçmiş, insanların fert ve topluluk olarak bütün işlerini çerçevesi içine almış, vahye dayalı ve bu bakımdan başkalarıyla değiştirilemez metinler yanında, hem bu metinleri yorumlamak, uygulama şartlarını tesbit etmek, hem de kıyas, mesâlih gibi başka yöntemleri kullanmak sûretiyle gerçekleştirilecek olan ve değişime açık bulunan ictihada yer vermiş bir dindir. İslâm'ı anlamak ve uygulamak isteyenlerin önünde, geldiği gibi muhâfaza edilmiş bir Kitap (Kur'ân-ı Kerim), onu insanlığa tebliğ ve müslümanlara emanet eden Peygamber'in (s.a.v.), aslına uygun olarak tesbit edilmiş hayat hikâyesi, titizlikle toplanıp korunmuş sözleri ve uygulamaları, bu kaynaklara dayanarak ictihad eden âlimlerin (fukahânın) zengin fıkıh külliyyâtı, inanç ve düşünce alanında kafa yormuş, fikir, bilgi ve irfan üretmiş bulunan kelâmcıların, mutasavvıfların ve İslâm felsefecilerinin eserleri vardır. Farklı inanç, düşünce ve uygulamalar da bulunmakla beraber, bu bilgi kaynaklarının ortaya koyduğu ortak bir İslâm anlayışı tarih boyunca, âlimler ve halk olarak müslümanlar tarafından benimsenmiş ve uygulanmıştır.
19. asra kadar İslâm, içeriden ve dışarıdan vâkî meydan okumaların hakkından gelmiş, yok olmadan ve bozulmadan kendini korumuştur. Doğru İslâm anlayış ve yaşayışını temsil ettiklerine inanan ve çoğunluğu teşkil eden müslümanlar, kendilerine "ehlüssünne ve'l-cemâa" demişler; bunlar, bozulmadan korunmuş İslâm'ın da kendi anladıkları ve uyguladıkları İslâm olduğuna inanmışlardır. Bu İslâm'a "merkezî" diyecek olursak çevreyi teşkil eden anlayış, inanış ve yaşayışlar da varlıklarını sürdürme imkânını bulmuşlar, fakat -onlara yaşama hakkı veren- merkez tarafından meşrû (hak, sahîh) sayılmamışlardır.
19. asra gelindiğinde İslâm'ın/müslümanların karşılaştıkları yeni durum modernitedir ve yeni meydan okuma da buradan gelmiştir. Bu asırda ümmetin merkezinde Osmanlı Devleti ve topluluğu vardır. 17. asırdan itibaren başka din, düşünce ve medeniyet mensuplarına yenilmeyen Devlet, bu asırdan itibaren yenilginin acısı ile karşılaşınca, yeterince takip edemediği rakiplerinin geçirdiği ve geçirmekte olduğu büyük değişimi kavrayamamış, sathî ve parçacı bazı değişiklikler (ıslâhât) ile bu meydan okumayı da aşabileceğini zannetmiştir. Rönesans, reform, aydınlanma, sanayileşme çizgisinde baştan ayağa değişmiş ve güçlenmiş bulunan rakiplerin hamleleri devam ettikçe, yenilgiler ve kayıplar da devam etmiştir. Rakibi hakkında yeterli bilgi ve buna göre tedbir alıp karşılaşmaya çıkmak yerine, kendine güvenen tedbirsiz/gafil boksör gibi üst üste aldığı yumruklarla sarsılan müslümanlarda, sağlıklı düşünme ve tedbir önemli bir problem olarak ortaya çıkmıştır.
Bu dönemde de gerek Osmanlı'da ve gerekse diğer müslüman topluluklarda merkezî İslâm anlayışı hâkimdir. Ancak bu anlayışın -modernitenin meydan okumaya başladığı çağdaki- âlimlerinin çoğu, daha öncekilerin ürettiklerini sürekli tekrarlayan, dünyayı tanımayan, takip etmeyen, ictihad/tefekkür ehliyet ve melekesinden büyük ölçüde yoksun kimselerdir. Batı'nın meydan okumasının eskiye göre şekli ve mâhiyeti değişmiştir. Fikir alanında eski ve ortaçağ felsefesi yerine aydınlanma devri felsefesi, bilim alanında Descartes, Bacon, Newton, Kopernik, Einstein... çizgisinde tecrübeye dayalı araştırmanın ortaya koyduğu yenilikler ve buluşlar ile, bunların hayata uygulanmasından doğan sivil ve askeri teknoloji, bilimcilik, siyaset alanında totaliter yönetime karşı cumhuriyet, demokrasi, laiklik, toplum hayatında sosyolojizm, sanat ve ahlâk alanlarında yenilikler, devrimler...
Bu meydan okumalar karşısında aciz kalan ilim ve siyaset adamlarının önleyemediği yenilgiler ve kayıplar, yeni fikir hamle ve cereyanlarının doğmasına yol açtı. Müslüman münevverlerin bir kısmı, farklı bir meydan okuma karşısında bulunduklarının farkına vararak, yeni savunma mekânizmaları ve yöntemleri oluşturma peşine düştüler. Bunlara sonradan İslâmcılar ve İslâm modernistleri denecektir. Bir kısmı da dînin, hayata müdahale sınırını asgarîye indiren bir yorumla veya inanç olarak da dinden uzaklaşarak, Batı'ya (yeni meydan okumaya) teslimiyeti seçtiler; bunlar da batıcılardır; batılılaşarak, kültür ve medeniyet değiştirerek çağdaşlaşmayı savunanlardır. Hâlâ kâmil mânâda temsilcilerini bekleyen üçüncü bir hamle/hareket ise İslâm'dan, müslümanların ürettiği kültür ve medeniyet değerlerinden yola çıkarak, Batı modelinin ne benzeri, ne de zıttı, fakat farklı ve başka olan bir çağdaşlaşma modeli, çağdaş medeniyet projesi üretme çabasıdır.
Eskiyi tekrarlayarak bugünün dünyasında varlıklarını sürdüreceklerini sananların sayısı ve etkisi kâle alınmayacak boyutlara düşmüştür.
İslâmcılar ile İslâm modernistlerini bir kefeye koyanlar var ise de biz bunları usûl bakımından farklı -dolayısıyla ayrı guruplar- olarak görüyoruz. İslâmcılar ictihad ve tecdid istiyorlar, ancak bunu klâsik usûl çerçevesinde gerçekleştirmeyi hedefliyorlar. İslâm modernistleri de ictihad, değişme ve yenileşmeyi kaçınılmaz buluyorlar, ancak bunu yeni bir usûl (yöntem, metodoloji) ile gerçekleştirmeyi teklif ediyorlar. İslâmcılara göre kutsal metinler hem lâfzı, hem parça hükümleri ve çözümleri, hem de amacı bakımından kaynaktır, halâ geçerlidir, bağlayıcıdır, yol göstericidir. İslâm modernistlerine göre kutsal metinler (bundan da daha ziyade Kur'ân'ı kastederler) lâfızları ve parça hükümleri bakımından değil, amaçları bakımından delîldir, kaynaktır, yol göstericidir. "Amaç"tan maksat da eskilerin "meqâsıdü'ş-şerî'a" diye ifade ettikleri, "çerçevesi ve tanımı da Kur'ân ve Sünnet'e dayalı İslâmî maksatlar" değil, evrensel değerler/amaçlardır. Her iki gurup da Batı örneğini önemsemekte, oradan bir şeylerin alınmasının kaçınılmaz olduğunu savunmaktadırlar; ancak hem listeler hem de meşrûlaştırma kalıpları arasında önemli farklılıklar vardır.
Bir yanda Kitab'ı ile Sünneti ile medeniyet ve kültür mirası ile İslâm, diğer yanda çağdaş dünya, ihtiyaçlar ve meydan okumalar. Bunlardan yola çıkarak "yeni, özgün, İslâm'ın özünü ve vazgeçilemez değerlerini çürütmeyecek bir model ortaya koymak mümkündür, bu yapılmalıdır" diyenler henüz temenninin, genel çerçeveli söylemlerin ve diğer hamle/hareket mensuplarına yönelik sert eleştirilerin (bunlar da önemli ve değerli olmakla beraber) ötesinde bir şey yapmış sayılmazlar. Esasen bir medeniyet projesi ile yaşanan hayat arasında, karşılıklı olarak birbirine vücut veren ve birbirini değiştiren/geliştiren sıkı bir ilişki vardır. Medeniyet bir teori olmaktan ziyade bir pratiktir; bir topluluk (ümmet) belli bir dîni ve kültürü yaşayarak medeniyetini oluşturur. Bugün müslümanların içinde yaşadıkları karmaşık ve kozmopolit kültür ortamından, çağdaş bir İslâm Medeniyetinin (teori ve pratik olarak) çıkması da çok önemli (aşılması zor da denebilir) bir problem olarak durmaktadır.
Müslümanların kendi değerlerini yaşayarak ortaya koymaları ve bunlara uygun bir "çağdaş idrak ve söylem kalıbı" oluşturabilmeleri için, özgürlüğe ihtiyaçları vardır. Dünya henüz, farklı kültür ve medeniyetlerin, -Batı'nınkine- rakip ve alternatif olacak ölçüde gelişip serpilmesine imkân verecek demokratik kıvama gelmemiştir. Söylenenler ve yazılanlar ile yapılanlara bakıldığında önemli tutarsızlıklar göze çarpmaktadır. Halen "evrensel" diye dayatılan Batı uygarlığıdır; diğer uygarlıklar ve özellikle İslâm tehlike olarak algılanmakta veya böyle algılanması için özen gösterilmektedir. Bununla beraber uluslararası insan hakları ve demokrasi hareketi, bu hareketin hukukî çerçevesini oluşturan antlaşmalar, sözleşmeler, şartlar, deklârasyonlar... gelecek için ümit vâdetmektedir.
İslâm ülkelerinde yaşanan kültürel kaos, Batılılaşmış ve kendi değerlerine yabancılaşmış aydınların (büyük ölçüde sivil ve asker bürokratlar, akademisyenler, medya mensupları, sermaye kesimi bu guruba dahildir) baskısına eklenince, İslâm'ın birey hayatında yaşanması bile mesele haline gelmektedir. Bireyin bile inancını serbest yaşayamadığı bir zeminde, bu inancın sosyal ve siyasî hayata ilhâm kaynağı olmasını -söylemek değil- düşünmek bile mesele olmakta, böyle bir düşünce ve söylem sahipleri "mürteci, fundamantalist, kökten-dinci, siyasal İslâmcı" gibi yaftalarla fişlenmektedirler.
Bütün olumsuzluklara rağmen hayatını inancına göre düzenlemek ve yaşamak isteyen fertlerin ve gurupların önünde iki önemli ve öncelikli engel vardır: Bilgi/çözüm eksikliği, özgürlük eksikliği.
İnanç, düşünce, ibâdet ve hayat düzeni olarak İslâm'ın açık, seçik, sahîh ve bu çağda yaşayan insanlar tarafından anlaşılabilir bir üslûpta ortaya konabildiği söylenemez. Bu konuda gösterilen meşkür ve değerli gayretler varsa da henüz yeterli değildir, ayrıca bunlar, ifsat edici gayretlerce de gölgelenmektedir, bu sebeple kafalarda hayli karışıklık oluşmuştur.
İçeride ve dışarıda İslâm'ı bir tehlike olarak algılayanlar veya -kendi menfaatleri icabı böyle algılanmasını isteyenler- siyasî ve ekonomik iktidarlarından yararlanarak din özgürlüğünü, ellerinden geldiği ölçüde kısıtlama yoluna gitmektedirler. Daha fazla din özgürlüğü isteyen müslümanların siyasî ve ekonomik iktidarları (güçleri), bu isteklerini gerçekleştirmeye yetmemektedir. Başkalarının dayattığı, meselâ AB'ne girebilmek için şart koştukları demokrasi ve özgürlükler, kısmen dinî ve millî değerleri de zorlayan, herkese ve her kesime yönelik haklar ve özgürlüklerdir. Böyle bir siyasî, sosyal ve kültürel ortama girilmesi halinde de -beşerî zaaflar ve arzular karşısında- manevî ve dinî değerleri korumak önemli bir problem olarak müslümanların karşısında duracaktır.
İlim ve düşünce adamları İslâm'ı/müslümanları, makûl ve meşrû ölçüler içinde çağdaşlaştırmanın ilmini yapmak, yöntemini bulmakla meşgûl iken, siyasî ve gayr-i siyasî guruplar da inandıkları ve bir şekilde anladıkları İslâm'ı hayata geçirmek için farklı yollardan yürüyorlar. Ülkede olanla kendilerine göre olması gereken arasındaki farkı, farklı şekillerde değerlendiriyor ve buna göre tavır alıyorlar. Bu guruplar arasındaki ilişkiler (daha ziyade kopukluk, birbirini dışlama, çelişme ve çatışma ilişkisi) de önemli bir mesele teşkil ediyor. Yeterli ilim ve istişare bulunmaksızın yapılan teşebbüsler, hareketler; gurupların içine sızan ve hareketleri yozlaştıran, saptıran, başka emellere âlet eden ajanlar, bütün bunlardan kaynaklanan hatâlar İslâm imajını bozduğu gibi, makûl ve meşrû faâliyetlerin başarı şansını da azaltıyor.
Durum ne olursa olsun Allah tarafından, insanlığın yolunu aydınlatsın diye yakılmış bulunan İslâm meş'alesini, O dilemedikçe kimse söndüremeyecektir. Bütün semâvî dinlerin ve ilâhî hikmetlerin geldiği kaynaktan vahyedilen din, insanlık için bir alternatif olarak orada durmakta, kendini arzetmektedir. Bu arzın işe yaraması, amacına ulaşması için iki şart vardır: İnsanlığın, serbest irâdesi ile onu talep etmesi, mensuplarının arzetmeyi bilmesi. İşte İslâm'ın günümüzdeki en önemli meselesi!
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çet (Chat) Rezâleti
Bilgisayarın sayılmaz faydaları var, âdeta asra damgasını vuran bir îcat, ancak herhangi bir âletin yerinde ve yolunda kullanılmamasının önemli zararları da var. Bu yazıda bilgisayarın yersiz kullanılmasından doğan üç zararı üzerinde durmak ve ilgilileri uyarmak istiyorum.

1. Müstehcen yayınlar
Bir kısım din, ahlâk ve gelenek tanımaz çağdaşlara göre "kadının ve erkeğin çıplak olması müstehcen değildir; soyunan kimse, cinsel tahrik veya cinsiyeti kullanarak menfaat sağlama kastı taşıyorsa bu müstehcendir, porno kavramına girer; soyunan yalnızca vücut güzelliğini sunmak istiyorsa, bu san'attır, müstehcenlikle alâkası yoktur".
Bizim dînimize, geleneğimize ve ahlâk anlayışımıza göre; kadının ve erkeğin belli durumlarda ve belli kimselere karşı örtülmesi gereken (avret) yerleri vardır, bu durumlarda belli yerlerin açılması, karşı tarafa gösterilmesi ayıptır ve günahtır; ayıp olduğuna göre de müstehcendir, çirkin karşılanır, hoş görülmez, namahrem kimselerin yanında açılıp saçılan, senli benli konuşanlara iyi gözle bakılmaz. Dîni, ahlâkı, geleneği takmayan birilerinin çıkıp da "ayıp, günah ve çirkin" olan bir şeye "normal, meşrû, güzel ve sanat" demeleri eşyanın mâhiyet ve niteliğini değiştirmez; bu, aka kara, eğriye doğru demek gibidir, böyle diyenlere göre hükmümüzü ve değerler sistemimizi değiştirmeyiz, diyenlerin görme ve değerlendirme kâbiliyetlerinin bozulduğuna hümederiz. Sesli, görüntülü veya başka şekillerdeki yayınlarda, bize göre müstehcen olan şeyler varsa bunları hoşgöremeyiz, elimizden geliyorsa, böyle yayınları meşrû yollardan engellemeye çalışırız, gücümüz yetmiyorsa onaylamadığımızı bildirir, hoşlanmadığımızı hissetirir, özel hayatımıza sokmayız, evimizde barkımızda izletmeyiz..
Bilgisayarlar internet bağlantısı ile sesli, hareketli veya hareketsiz müstehcen ve pornografik yayınları almakta, kullanıcıya sunmaktadır. Kullanıcıların büyük bir çoğunluğu da, bu imkân karşısında kendisini kontrol etme irâdesinden yoksundurlar; veya "kendini kontrol etmeyi" gerekli görmemektedirler. Birçok dindar, muhâfazakâr ailenin de evinde artık bilgisayarlar ve internet bağlantıları vardır, aile fertlerinin bu imkânı nasıl kullandıkları ile ilgilenmek şuurlu ve sorumluluk duygusuna sahip aile fertlerine düşmektedir.
2. Oyun
Belli yaşlardaki çocukları (ve hâlâ çocukluğunu yaşayan yaşlı başlı adamları) ne zaman bilgisayarın başında görsem oyun oynuyorlar. Bitmez tükenmez oyun kasetleri, disketleri, CD'leri...var. Oyunların büyük çoğunluğu faydasız olmanın ötesinde zararlı; oyun kahramanlarının kişilikleri, oyunların konuları, dilleri, değer yargıları bozuk, bozucu, maddî ve manevî olarak tahrip edici. Ana babalar, "çocuklar yaramazlık veya bizi meşgûl etmesinler de ne yaparlarsa yapsınlar" diyerek onları bu oyunlarla başbaşa burakıyor, kendi işleri (!) ile meşgûl oluyorlar. Bu işin sonu neye varar diye düşünmüyor, uzmanların -manevî zararı bir yana koyalım; çünkü bununla meşgûl olan uzman bulmak oldukça zordur- maddî zarar konusundaki uyarılarını bile kâle almıyorlar.

3. Çetleşme:
Bilgisayarların ve internetin sunduğu imkânlardan biri de birbirini görmeyen, tanımayan kimselerin kimliklerini açıklamadan, isimlerini rumuzlarla gizleyerek haberleşmeleri, çetleşmeleridir. Son zamanlarda mesleğim ve konumum gereği bana sıkça sorulan, benimle paylaşılan problemler sebebiyle, çetleşmenin çok önemli bir ifsad aracı olduğunu öğrenmiş oldum. Kötü yolun yolcuları zaten her imkânı kullanarak nefislerini tatmin ediyorlardı, çetleşmeyi de bu amaçla bolca ve rahatça kullandıkları anlaşılmaktadır. Benim yeni öğrendiğim olay, muhâfazakâr ve dindar ailelerin oğul, kız, kadın ve gelinlerinin, çetleşme yüzünden içine düştükleri belâlar, altından kalkılamaz faciâlardır. Her şey bir merakla başlamaktadır. "Nasıl olsa karşı taraf beni tanımıyor, bakayım şu konularda neler düşünüyor, benim şu sözüme veya talebime nasıl cevap veriyor?" merakı ile başlayan çetleşmeler, bazan "öğrenme merakının görme/görüşme merakına, bu merakın da dokunma ve dokundurma macerasına" doğru gelişmesine sebep oluyor. Bir de bakıyorsunuz ki namazında niyazında, örtülü edepli bir aile kızı, birgün ortadan kayboluvermiş veya pişman ve perişan bir halde dönüp gelmiş, arkasından tevbeler, itiraflar, karşı tarafın haklı haksız tepkileri, kavgalar, dayaklar, boşanmalar, huzursuzluklar, aile faciâları.
Müslümanlar, bırakın yabancı kültürleri ve hayat tazlarını çağın bilim ve teknolojisinden yararlanırken bile kılı kırk yarmak, bu yararlanmaların kendi özlerini, değerlerini, kimlik ve kişiliklerini nasıl etkileyeceğini iyice düşünmek durumundadırlar. Öyle çiftler vardır ki, bizim değerler sistemimize göre bunlar, birarada olamazlar; faizle helâl kazanç bir arada, birbirine yabancı (mahrem, evlenemeyecek kadar yakın akraba olmayan) kadınla erkek başbaşa, günah ve içki meclisi ile bir müslüman yanyana... olamazlar. Bu birarada olamayışın hikmeti, kötünün iyiyi etkilemesi, bozması, tahrip etmesi ihtimâl ve tehlikesidir. Bir dünya görüşü ve hayat tarzı zinâ kavramını ortadan kaldırmış, evliliğin, sadâkatin, iffetin değerini düşürmüş, zorlama olmadıkça ve yaşları müsait bulundukça birbiriyle evli olmayan çiftlerin cinsel hayat yaşamalarını meşrû görmüş, hattâ biraz da teşvik etmiş olursa ona mensup olanların, tenhalarda menhalarda biraraya gelip fingirdeşmeleri, gece gündüz çetleşmeleri, sonra da bu çetleri fiilen çatmaları, vücutlarını birbirlerine cömertçe sunmaları (gösterip dokundurmaları) çok tabîî olur, sonu , daha ilerisi serbest olanın başı da serbest olur. Ama bir din, bir ahlâk sistemi, bir değerler bütünü, evli olmayan çiftler arasındaki cinsellikle ilgili her alış verişi haram kılmış, ayıp ve günah telâkkî etmiş ise, yasak ilişkilerin başını sonundan ayırmak, birincisini serbest bırakmak makûl ve tabîî olmaz. Mermer zemini yağladıktan ve insanların bu zemin üzerinde dolaşmalarını serbest bıraktıktan sonra, düşmeyi ve çarpmayı yasaklamak abestir, hattâ insanlara zulümdür. Asırlardır milletimize rehber olan yüce dînimiz aileyi, iffeti, sadakati yüceltmiş, bu erdemlere sahip olanları, olmayanlardan üstün kılmış, sosyal hayatta onlara bazı öncelikler tanımıştır. Aileye zarar vereceği, insanlık şeref ve haysiyeti ile bağdaşmadığı için zinâyı yasaklamış, bu yasağın hayata geçmesini, uygulanmasını kolaylaştırmak için de zinâya götüren (götürmesi muhtemel olan) yolları tıkamış, tedbirini baştan almıştır.
Başını örten, Kur'ân ahlâkını yaşamak isteyen kimselerin, çağdaş hayat tazını benimseyenlerle ilişkilerinde titiz davranmaları, nefsin hoşuna giden davranışları sahte mantıklarla meşrûlaştırmaktan sakınmaları, gerektiğinde "Ne Şam'ın şekeri ne arabın yüzü" demeyi bilmeleri, mümin ile kâfirin, takvâ sahibi, salih bir Allah kulu ile günahkâr bir nefis kölesinin, İslâm'a göre birbirlerine eşit olmadıklarını unutmamaları, biri diğerinden bir şeyler alacaksa, alacak tarafın "nefis kulları" olduğu kuralını devamlı akılda tutmaları hayatî derecede önemlidir. Müslümanlar küçük büyük cemâatler halinde birleşir, dayanışma yapar ve paylaşırlarsa, ötekilerin kültürleri ve hayat tarzları onlara zarar veremez, kendilerini koruyabilir, hattâ başkaları için iyi örnekler de oluşturabilirler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müminin öncelikleri
1. Müslümanları okumuşlar (dîni bilenler, uygulamaları kendi bilgilerine dayanan kimseler) ve okumamışlar (bilenlerin dediklerini veya önceki nesillerden gördüklerini yapanlar) olmak üzere ikiye ayırırsak, birinci tabakaya girenlerin önceliklerini din anlayışlarının belirlediğini söyleyebiliriz. Dîni siyasete âlet etmek gibi bir kötü kasıtları olmayan okumuş müslümanlar, "Dîni yaşama ve din hizmetinde başarılı olma neye bağlıdır, öncelikle hangi eksiklerin tamamlanması gerekir?" sorusu üzerine eğildikleri zaman farklı sonuçlara ulaşabiliyorlar. Tasavvuf erbâbının da içinde bulunduğu bir gurup, cemiyetin kusurlarını ıslâh ile meşgûl olmak yerine, her ferdin kendi kusurlarını gidermekle meşgûl olmasını yeğliyorlar. Eskiden selefiyye diye bilinen gurup ile genellikle tasfiye konusunda onların yolunu izleyen müceddidler, dîne girmiş hurâfe ve bid'tlarla mücadeleye öncelik vermişlerdir. İslâmî uyanışın başladığı son iki asır içinde, "dinde tasfiye ve asr-ı saâdet İslâm'ına dönüş" hareketi yanında, İslâm'ın siyasallaşması da devreye girmiş, bu yaklaşımı benimseyenler siyasî ve sosyal ıslâhata öncelik vermişlerdir. Aslında bütün düşünce ve hareket guruplarının örneği Hz. Peygamber (s.a.v.), temel referansı da Kur'ân olduğuna göre, ibâdetlerin mümin hayatındaki yerinin hiç değişmemesi gerekirdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu dîni namazla, cemâatle ve câmî ile öğretti, özümsetti, müslüman hayatının önemli bir parçası haline getirdi. Düşmanla sıcak çatışma halinde dahi, gerekli tedbirleri alarak üstelik cemâatle namaz kılmayı (tehlike halinde namaz, salâtu'l-havf) terk etmedi.
Bir zamanlar Türkiye'de, kendilerine göre cihat yaptıklarını söyleyenler, başta namazların ihmâli olmak üzere, bir kısım haramları işlemek de dahil, dîni kusurları görüldüğünde "Biz cihat yapıyoruz, Allah affeder" diyorlardı. Allah belki affeder, biz o konuda "olur veya olmaz" diyemeyiz, ama "namazı ihmâl ederek sürdürülen bir bir İslâmî hayat, ne kadar başarılı olabilir, namaz kılmayanların cihadı (o da ne ise) nasıl bir cihat olur?" sorusunu sorabiliriz.
Din hayatlarını bir bilene sorarak veya gelenek ve göreneğe tâbî olarak sürdürenler de kimin peşine düşüyorlarsa onun önceliklerini benimsiyorlar.
Siyasetin (demokrasilerde parti siyasetinin) din ile bu denli içiçe sokulduğu zamanlarda, din hizmetinin ve kulluğun nasıl gerçekleştirileceği, müminin önceliğinin ne olacağı konusunda önemli yanlışlıklar yapılmaktadır. Ayrıca iktidarı ve serveti elinde tutanların "parmak yalama" hakları da büyük fesatlara (günahlara, sapmalara, haksızlıklara, yolsuzluklara) sebep olmaktadır. Bu kusurların baş sebebi, insan seçerken aranması gereken ehliyet kriterleri arasında iman, ibâdet ve ahlâka verilen yerin zayıf/yetersiz olmasıdır.
Beş vakit namaz kılmadan iyi bir mümin, kâmil bir müslüman, makbûl bir Allah kulu olmak mümkün değildir. Avamı bırakın havasta (okumuş yazmış, bu konuda özellik kazanmış kimselerde) bile görülen namaz gevşekliği asla iyiye alâmet sayılamaz.

 

Mâlî ibâdetler (Adâlet)
2. Dünya Bankası Başkanı J. Wolfensohn bir konuşmasında, dünyada yaşayan altı milyar insanın yarısının yoksul olduğunu, günde 2 dolar ile yaşamaya çalıştıklarını, bunların yarsının da günlük gelirinin bir doların altında bulunduğunu ifade etmektedir. En tartışılmaz insan hakkı yaşama hakkıdır; yaşama hakkından maksat, yarı aç yarı tok sürünmek değildir, tabîi ihtiyaçlarını gidererek yaşamaktır. Bugün dünya üzerinde yaşayan insanların inançları, dünya görüşleri ne olursa olsun, bütün insanlar için böyle bir yaşama imkânını sağlamak ödevleri vardır; bu her şeyden önce bir insanlık ödevidir, ödevin ihmâl edilmesi, umursanmaması, bu yüzden milyarlarca insanın yarı aç ve ihtiyaç içinde yaşamaya mahkûm olmaları, namus ve özgürlüklerinden feragât etmek mecbûriyetinde kalmaları bir insanlık suçudur. Zengin toplulukların ve fertlerin, başkalarının giderek daha da yoksullaşmaları pahasına, servetlerini arttırmaya devam etmeleri vicdanlarını sızlatmıyorsa, Allah onlardan bunun hesabını soracaktır. "Ben O'na inanmıyorum ki..."diyenler de öte dünyadan önce burada, ya yoksullar eliyle veya başka yollardan cezâlarını çekebileceklerini unutmasınlar.
İslâm ilk günlerinden itibaren yoksulluk meselesi ile ilgilenmiş, mensuplarına, yoksulların durumlarını iyileştirmek üzere kimi mecbûrî, kimi ihtiyari bir çok ödev vermiş, yol göstermiştir. Zenginlerin muhtaç akrabaya bakma (nafaka) mecbûriyeti, komşu hakkı, devam eden hayırlar (sadaka-i câriye, bu çerçevede vakıf kurumu), zekât, fitre, kurban, yoksulluk maaşı (son kapı olarak devlet yardımı) bu yolların ve ödevlerin başlıcalarıdır. Bu konuda genel İslâmî ölçü şudur "Muhtaç olanların, kime ait olursa olsun ihtiyaçtan fazla malda hakları vardır; servet belli ellerde toplanmamalıdır, her şahıs için ekonomik olarak da fırsat eşitliği bulunmalıdır; sebebi ne olursa olsun yoksulluk, yaşama hakkını temin edecek ölçüde yardım sebebidir" (Zâriyât: 51/19; Me'âric: 70/25; Tevbe: 9/60; Haşr: 59/7).
Eğer belirlenmiş ölçüde zekât ödendiğinde yoksulluk derdine çare bulunuyor; yani temel ihtiyaçlar karşılanıyorsa zenginlerden, bu maksatla başka bir şey istenmez, ama zekât ödendiği halde ihtiyaç devam ediyorsa kırkta bir ile yetinilemez; çünkü farz olan yalnızca belli malın, belli şartlarda kırkta birini vermek değildir, yaşama hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli bulunan mâlî yardımın yapılmasıdır.
 

Faizsiz finans kurumları
3. Faizsiz Finans Kurumları, Türkiye'nin özel şartları yüzünden daha ziyade murâbaha adı verilen işlemi yapıyor. Murâbaha teriminin mânâsı "malı peşin fiatla (peşin de olmayabilir) alıp vâde farkı koyarak veresi satmak"tır. Kurum vâde farkı koyarken bazı kriterlerden hareket ediyor; bu kriterler arasında enflasyon var, piyasada dolaşan paranın başka enstrümanlara yatırıldığında muhtemel geliri var ve daha başka hususlar var... Kurum, kendisine para yatıran ortakların (kâra ve zarara katılım hesabı sahiplerinin) beklentilerini karşılamak mecbûriyetindedir. Kâr beklentisi ile para yatıran bir ortak (hesap sahibi) parasının enflasyon farkını; yani enfilasyonun sebep olduğu değer kaybını bile telâfi edemezse, buradan parasını çeker ve kurum işleyemez hale gelir. Değer kaybını karşılamak da yetmez, bunun üzerine bir miktar da reel kâr vermek gerekir. İşte vâde farkı bu gereklere göre ayarlandığı için bir yandan banka faizlerine yakın olmakta, diğer yandan -bazı durumlarda- banka faizi nisbetini de aşmaktadır. Ama yalnızca bu duruma (yani kâr ile faizin miktar olarak birbirine yakın veya farklı olmasına) bakarak işlemin meşrû olmadığını söylemek mümkün değildir. Genel olarak meşrû ticarette ve sanayi kesiminde kâr böyledir; kimi zaman faize eşit olur, kimi zaman da farklı.
Ticaret malı bedel karşılığında alıp satmak sûretiyle yapılır. Finans kurumları da -murabaha işleminde- bunu yapıyorlar. Alıp satma iki şekilde oluyor:
a) Kurum kendi adamını gönderiyor, malı teslim aldırıp müşteriye teslim ettiriyor, faturalar da buna uygun olarak (biri ilk bâyî tarafından satış,diğeri kurum tarafından satış olmak üzere iki fatura olarak) kesiliyor.
b) Kurum kendisinden mal almak isteyen müşteriye (sorudaki ifadeye göre fon kullanmak isteyene) vekâlet veriyor, müşteri kurumun vekili olarak malı -kurum adına- satın alıyor, kuruma fatura kestiriyor, kurum adına malı teslim alıyor, kurumun istediği yere -bu yer kendisinin deposu veya dükkanı da olabilir- naklettiriyor, sonra müşteri sıfatı ile kurumdan o malı satın alıyor, bu sefer de kurum ona fatura kesiyor.
Bu iki işlem şekil yönünden fıkha (İslâm'a) uygundur. Buna hîle diyebilmek için tarafların maksadına bakmak gerekir; maksat araya bir işlem sokarak faizli kredi vermek/almak ise bu hîle olur, maksat gerçekten bir malı alıp vâde farkı koyarak satmak ise (mal gerçekten alınıyor ve satılıyorsa) buna hîle denemez.
Özel finans kurumlarının faizsiz sisteme -ekonomik ve sosyal etkisi bakımından- daha yakın, daha uygun bulunan iki işlemi daha vardır: Mudârabe ve müşâreke.
Mudârabede sermaye kurumdan, proje ve işletme (amel, teşebbüs) karşı taraftan olmak üzere bir ortaklık kurulur. Kâr anlaşmaya göre paylaşılır. Kurumun hissesine düşen kâr da kurum ile ona para yatıran katılım hesabı sahipleri arasında paylaşılır.Teşebbüs zarar ederse zararı kurum ve hesap sahipleri yüklenir.
Müşârekede sermaye ortaklığı vardır, sermayesi olan, fakat daha fazlasına da ihtiyacı bulunan müteşebbis kurumdan sermaye katarak ortak olmasını ister, anlaşma yapılır, kâr anlaşmaya göre, zarar da sermaye nisbetine uygun olarak paylaşılır. Faizsiz bankacılığın finansal kiralama, faizsiz ödünç verme, havale, tahsil gibi birçok işlemi ve hizmeti daha vardır.
Mudârabe ve müşâreke, özel finans kurumu uygulamalarında, murâbahaya göre daha küçük oranlarda gerçekleşmektedir. Bunun sebepleri arasında hesap sahiplerinin sabırsızlığı, riske düşmeden kâr beklentisi, müteşebbis firmaların hesaplarının kısmen kayıt dışı olması, iş dünyasında emanet, ahde vefâ, sadâkat, haram-helâl şuur ve duygularının zayıflamış olması sebebiyle hâsıl olan güven bunalımı... vardır. Biz kemiyet ve keyfiyet yönünden ne kadar iyi müslümanlar olursak, kurumlarımız da o kadar iyi (müslümanca) olacaktır.
 

 

Başörtüsü yasağı
4. Başörtüsü yasağı dîne, hukuka ve insan haklarına aykırıdır. İslâm dîninde örtünme/kapanma (tesettür) yükümlülüğü vardır; sınırları tartışılsa bile tesettürün bulunmadığını kimse iddia edemez. Son yıllara kadar hiçbir İslâm âlimi, başörtüsünün gerekli olmadığını söylememiş, asırlar boyunca Kur'ân'dan ve Sünnet'ten "kadınların başlarını örtmeleri gerektiği" hükmü çıkarılmış, ilgili metinler böyle anlaşılmıştır. Son yıllarda kendilerini de âlim sayan birkaç kişinin karşıt tezleri, yalnızca kendilerini ve onlara tâbî olanları bağlar. İslâm'a göre hiçbir âlimin/müctehidin, başkalarını kendi ictihadını kabûle zorlama hakları yoktur. Türkiye laik bir ülke olduğu için, "devlet şu ictihadı benimsemiştir, artık o bağlayıcıdır" denemez; çünkü laik ülkeler dinî ictihadları alıp kanun yapmaz.
Başörtüsü yasağı hukuka, insan haklarına aykırıdır. Bu konuda kanun, yönetmelik, kararname vb. çıkarılsa bile bunlar hukuka aykırı olur; çünkü Türkiye'nin de altına imza attığı insan hakları belgelerinde "din özgürlüğü" vardır, din özgürlüğüne aykırı mevzûât (kanun, yönetmelik vb.) hukuka da aykırı olur. Din özgürlüğü "inancına göre yaşamayı, bu arada giyinmeyi" de içermektedir.
Durum böyle olunca Türkiye'de, hukuka saygı gösterenlerin, insan hak ve özgürlüklerinden yana olanların tamamının başörtüsü yasağına karşı demokratik-sivil tepki koymaları ve hukuk mücadelesi vermeleri zorunludur.
Bu mücadele sürerken öğrenciler ve çalışanlar ne yapsınlar?
Durumu müsait olanlar haksız yasağa uymaz, hukuk mücadelesine devam ederler. Durumları müsait olmayanlar (kendilerini okumaya veya çalışmaya mecbûr görenler, mecbûriyet içinde olanlar) geçici olarak zarûret hükümlerinden yararlanırlar. Zarûrete bir örnek verelim: Çalışan bir kadın, başörtüsü yüzünden işten atıldığında aç ve açık kalacaksa, önemli maddî veya manevî sıkıntılara uğrayacaksa çalışma yerinde (yalnızca mecbûr olduğu yarda) başını açar ve çalışır.
 

 

 

Laiklik:
5. Bu sorunun cevabını yalnızca devlet bunun yanında laiklik kavramını da göz önüne alarak vermeyi uygun buluyorum
İslâm dîni ve ona bağlı bulunan müslümanlar bakımından laikliğin üç mânâsı önem taşımaktadır:
a) Kilise ve din adamı olmayan kimse.
b) Dîne karışmayan ve dîni kendi işine karıştırmayan; yasama, yürütme ve yargıda dîni referans olarak kabûl etmeyen ve kullanmayan, -bütün vatandaşları bağlamasa ve özgürlükleri kısıtlamasa bile- belli inanç sahiplerinin, inançlarına göre yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları düzenlemeleri yapmayı laikliğe aykırı bulan devlet.
c) Herhangi bir dîni resmen benimsemeyen, bütün dinlere ve ideolojilere eşit mesafede duran, belli bir dînin kurallarını ona inanmayanlara dayatmamak şartıyla din ve vicdan özgürlüğünün gerektirdiği düzenlemeleri yapan, dindarlara -haklarından yoksun kalmaksızın- inançlarını yaşama imkânı veren devlet.
İslâm dîni bu üç mânâsıyla da laiklik ile bağdaşamaz; laikliği içselleştiremez, laik İslâm ve laik müslüman olamaz; çünkü:
a) İslâm'da din ve kilise adamına mukâbil olarak bir din ve câmî adamı yoktur; yani hiçbir müslüman dünya ile onun nimetleri ve işleri ile alâkasını büsbütün keserek kendini câmî ve din hizmetine veremez. Müslümanın günlük hayatı içinde din ile dünya yanyana durur ve beraber yürür; müslüman çalışırken namaz vakti gelir, ezan okunur, isterse câmîde, isterse (temiz olmak şartıyla) bulunduğu yerde namazını kılar, araya hiçbir aracı koymadan duasını eder ve dünya işine dönerek devam eyler. Hz. Paygamber (s.a.v.) devrinde daha fazla ibâdet etmek üzere aile hayatını, istirahatı ve dünya işlerini terletmeye kalkışanlar olmuş ancak Peygamberimiz bunları menederek kendisi gibi -kendilerini dünyaya kaptırmadan- iki işi birlikte sürdürmelerini emretmiştir. İslâm'a göre câmîlerde namaz kıldıran, hutbe okuyan, halka va'zeden. fetvâ veren kimseler de -herkesin çalışarak elde edebilecekleri bilgi ve beceriler dışında- diğer insanlar gibidirler, hiçbir ayrıcalık ve kutsallıkları yoktur, bu vazifeleri yanında dünya işlerini yürütür ve aile hayatlarını da yaşarlar.
b) Müslümanlar bir devlet kurabildikleri takdirde bu devletin işlerine dîni karıştırmamaları mümkün ve câiz değildir; onlar, bireysel hayatlarında olduğu gibi toplumsal hayatlarında da, Allah'ın irâde ve rızâsını gözetmek ve izlemekle yükümlüdürler. Böyle bir devlette kurallar oluşturulurken İslâm dîni temel kaynaktır. Başka dinden olanlar müslüman olmaya zorlanmazlar, kendi dinlerini tam bir din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde yaşarlar; ancak bu laiklik gereği değil, bizzat İslâm'ın, onun temel kaynaklarının bu imkânı vermiş bulunmasındandır. Müslüman olanlar da dîne göre yapılması gerekenleri yapma ve kaçınılması gereken hususlardan da uzak durma konusunda -dinî bakımdan- zorlanamazlar; çünkü bütün bunlar ibâdettir, kulluktur ve kulluk zorlama ile olmaz; ancak kamu düzenini ve umûmî ahlâkı korumak bakımından alenî ihlâllere karşı bazı kısıtlamalar getirilir.
c) (3.) Fert olarak müslüman ve cemâat olarak müslümanlar (bunun en büyüğü ve siyasî bakımdan teşkilâtlanmış bulunanı devlettir) bütün dinler ve ideolojilere karşı eşit mesafede olamazlar; birçok âyet ve hadîs müslüman olanlar ile olmayanları, hak ile bâtılı, helâl ile haramı, bunlara riâyet edenler ile etmeyenleri... birbirinden ayırmakta ve farklı değerlendirmelere tâbî tutmaktadır. Müslümanlara göre hak din "Allah'ın peygamberleri vâsıtasıyla vahyettiği dindir". Bugün yeryüzünde Allah'tan geldiği gibi korunmuş bulunan tek hak din İslâm'dır. Müslümanlar onu korumak, ona uygun yaşamak ve kimseyi zorlamadan onu insanlara tebliğ etmek durumundadırlar; onu korumak, yaşamak ve tebliğ etmek için de devlet dahil bütün imkânlarını kullanırlar. Ancak yukarıda işaret edildiği gibi "dinde zorlama yoktur", "zorla dindarlık olmaz", "müslümanların dinlerine güvenleri tamdır, rekâbet ve yarıştan yana korkuları yoktur"; bu sebeple dünyaya açık olurlar ve kendi ülkelerini de başka inançtan olanlarla paylaşırlar, onlara kâmil mânâda din ve vicdan özgürlüğü tanırlar, fakat her dîne, her inanca hak (gerçek ve Allah katında mûteber) demezler, sırf insan olmaya bağlı hakları herkese tanırken, liyâkat ve ehliyete bağlı haklarda müslümanlara ve onların da iyi hal sahibi olanlarına bazı imtiyazlar tanır, öncelikler verirler.
Laikliği bir rejim ve siyasî sistem ilkesi olarak benimsemiş bir ülkede, müslümanlar da yaşamak durumunda olurlarsa, sıkıntının ve gerginliğin asgarî düzeye inmesinin, barış ve birliğin oluşup devam etmesinin şartı, devletin, üçüncü şık ( c şıkkı) olarak zikrettiğimiz laiklik anlayış ve uygulamasını benimsemesidir. Bu anlayışa göre devlet bütün dinlere eşit mesafede duracak, bir dîni resmî (devlet dîni) olarak benimsemeyecek, bir dîne ait kuralları bütün vatandaşlarına dayatmayacaktır. Ancak vatandaşları arasında bulunan farklı inançlara bağlı fert ve gurupların dinlerine göre yaşamalarını, din ve vicdan özgürlüğünden eksiksiz olarak yararlanmalarını sağlayacak düzenlemeleri de yapacaktır. Osmanlı Devleti bir İslâm (şerîat) devleti olmasına rağmen -dîni buna imkân verdiği için- 1917 yılında çıkardığı bir aile kanununda, müslümanlar yanında Musevîler ve İsevîler için de maddeler sevketmiş, kanunu din ve vicdan hürriyetine halel getirmeyecek bir şekilde çıkarmıştır. Böyle bir kanun şerîat devletine zarar vermediği gibi laik devlete de zarar vermemelidir; laik devlet de dîni ve inancı gereği belli bir kılık ve kıyâfeti kullanmaya, belli ilişkilerden kaçınmaya, belli şekil şartlarına uymaya mecbûr olan vatandaşlarına bu imkânı sağlamalıdır; hiçbir kimse belli bir inancı benimsediği ve ona uygun yaşadığı için ikinci sınıf vatandaş olmamalı ve hiçbir haktan mahrûm kalmamalıdır. İşte gerçek demokrasi ve laiklik budur, demokrasiyi ve laikliği kullanarak (istismar ederek) bir kısım insanları "insan haklarından mahrûm eden" devlet ne laiktir, ne de demokratiktir; örtülü olarak despotiktir, dayatmacıdır, belli bir ideolojinin ve yalnızca onu benimseyenlerin devletidir.
Din ve vicdan özgürlüğünün kamu alanına ve kısmen yasamaya yansıması ne "üçüncü mânâda" laikliğe zarar verir, ne de ülkede ikilik çıkarır ve kaos doğurur; çünkü dünyada böyle bir laiklik anlayışını benimseyen ve uygulayan ülkeler vardır, buralarda herhangi bir problem çıkmamıştır. Milleti kamplara ayıran, birbirine düşüren, millet-devlet bütünlüğünü bozan uygulamalar baskıcı yönetimler ve ikinci maddede tanımlanan laiklik uygulamalarıdır.
Muhtemel riske (meselâ demokrasinin ortadan kaldırılması tehlikesine) ağırlık verilirse, demokrasi ve özgürlükler bundan zarar görür, hattâ bazen tamamen isim ve şekilden ibaret kalırlar; özgürlüğe ağırlık verilir ve ölçü kaçırılırsa bundan da devlet ve millet zarar görebilir; önemli ve ideal olan dengeyi bulmak ve korumaktır. Medenî ve demokrat dünyanın denge formülü, objektif kıstaslara göre hemen, doğrudan ve sıcak tehlike baş göstermedikçe özgürlükleri kısma yoluna gitmemektir, rüzgârdan nem kapıp hayatı güneşe kapalı hale getirmemektir.
 

 

 

Terör:
6. Terör dünyanın her bucağında, her türlü inanç veya inançsızlık gurubu içinde bulunan, meydana gelen bir olaydır/sosyal vâkıadır. Bu sebeple terör, bir inanca veya ideolojiye bağlı olarak ve bu bakımdan farklı tanımlanmaz; bir meşrûiyet kriteri esas alınarak buna göre meşrû ve legal olmayan, belli nitelikli olaylar "terör" çerçevesine alınır. Durum böyle iken Türkiye'de ısrarla teröre "İslâmî" niteliğini yapıştıranlara, bazı hususları anlatmak veya hatırlatmanın faydalı olacağını düşünüyorum:
Eğer bir davranış, bir tasarruf, bir eylem... İslâmî ise "İslâm'a göre meşrû, makbûl ve güzel" demektir. Bu niteliklerin, İslâm'ın ana kaynaklarında delîli ve dayanağı var demektir. İslâm'ı bilerek konuşanlar "terör İslâmî bir eylemdir" demediklerine göre hariçten gazel okuyanlar bu hükmü nereden çıkarıyorlar?
"İslâmî terör"den maksat, kendilerini müslüman olarak tanımlayan bir gurubun ortaya koyduğu terör eylemi ise buna da İslâmî demenin anlamı yoktur; çünkü bir gurup bütün müslümanlar demek değildir ve bir gurubun -varsa- yorumu İslâm bütününe izâfe edilemez.
Müslümanlara zulmedilmesi, din özgürlüklerinin kısıtlanması, maddî ve manevî değerlerinin gasp edilmesi durumunda, bu zulmü ortadan kaldırmak için başka bir çarenin kalmaması halinde, zulüm odaklarına karşı kanunsuz eylemlerin (buna terör denilirse bu mânâda terörün) câiz olup olmadığı İslâm âleminde tartışılan, müspet ve menfî cevapları olan bir konudur. Bunu şartları oluştuğunda câiz görenlere göre ortada, zarûrete dayalı bir meşrû müdafaa vardır, meşrû müdafâa evrensel bir kavramdır, onu da İslâm'a maletmenin, "İslâmî" demenin bir anlamı yoktur.
Özellikle masûm insanlara, yaşlılara, kadınlara, çocuklara; suçlu suçsuz ayırımı yapmadan cana, haklı haksız farkı gözetmeden mala (bu ayırım ve gözetme ancak selâhiyetli makam tarafından ve hukuk içinde yapılabilir) yönelik terör bir insanlık suçu olduğu, nereden ve kimden gelirse gelsin ona karşı bir nefret doğurduğu için İslâm ile terörün yan yana zikredilmesi, bütün müslümanları üzmektedir. Bunu ısrarla yapanlara karşı "Acaba insanları İslâm'dan nefret ettirmek mi istiyorlar?" şeklinde bir şüphenin doğmasına sebep olmaktadır.
Zihinlerde hâsıl olan bir başka tereddüt de, terör ile İslâm'ı yanyana zikrederek, bir müslüman gurubun amacına ulaşmak için teröre başvurmasını (eğer böyle ise) bahane ederek, samîmî dindarların özgürlüklerini kısıtlamak için zemin ve gerekçe hazırlanmasının sözkonusu olup olmaması ile ilgilidir. Şunu unutmamak gerekir ki, şiddet olaylarını asgarî boyutlara indirmenin çarelerinden biri de toplumdaki gerginlikleri gidermek, baskıları azaltmak, zorunlu hale gelmedikçe özgürlükleri sınırlamaktan uzak durmaktır. Sınırlama gerekçesi kılınan tehlikenin, "açık, yakın veya fiilî" olması şarttır. Rüzgârdan nem kapma psiklolojisi aşırı tedbir getirir, aşırı tedbir korumaz, hattâ bazen hasta eder ve öldürür. Toplum vicdanının mahkûm ettiği her eylem, devlet tarafından yok edilmese bile devam imkânı bulamaz, böyle bir eylem karşısında devletin aldığı tedbir de toplum vicdanınca onaylanır. Toplumun onaylamadığı kısıtlamalar ve bu mânâda tedbirler ise yalnızca tedirginlik, gerginlik ve itâatsizlik doğurur.
 

 

Muhâlefet
7. Hz. Peygamber (s.a.v.) İslâm dînini vahiy yoluyla Allah'tan alıp, yakınlarından başlayarak insanlara tebliğ etmeye koyulduğu günlerden itibaren, bu dînin müminleri yanında muhâlifleri de olmuştur.
Muhâlifler açık ve gizli olmak üzere ikiye ayrılırlar; gizli muhâlifler münafıklardır, müslümanlara karşı takıyye yapan, gerçek inancını ve tavrını gizleyen inkârcılardır. Her iki gurup da, bir din olarak İslâm'a muhâlif olanlar ve -İslâm'ı benimsemekle beraber- belli bir anlayış veya temsiline muhâlif olanlar şeklinde ikişer kısma ayrılabilir.
İslâm'ın muhâliflerinin bir kısmı muhâlefetlerini fikir ve inanç olarak muhâfaza ederler, ancak karşı tarafın farklı inanmasına ve yaşamasına müsâmaha gösterirler; bunlarla bir topluluk oluşturup beraber yaşamak üzere anlaşmak, farklılık içinde bir çeşit birliktelik kurarak toplum hayatını paylaşmak mümkündür. Diğer kısmı ise baskıcı ve tektipçidir, karşı tarafa, farklı inanca, düşünce ve hayata tahammülleri yoktur, bazı araştırmacıların tesbitlerine göre bunlar, tarih boyunca en az yüz kere, müslümanları yok etmek ve İslâm'ı ortadan kaldırmak üzere plân yapmış, eyleme geçmişler, ancak muvaffak olamamışlardır. İslâm dîni bu saldırgan ve baskıcı muhâliflerine karşı ve bunlar bulunduğu için cihadı meşrû, gerektiğinde farz kılmıştır. Bu çeşit muhâliflere karşı kendilerini koruyabilmek için müslümanların güçlü ve aktif olmaları kaçınılmaz görülmüştür.
İslâm'ın muhâliflerini guruplar halinde ve kendilerine karşı alınacak tedbirleri de açıklayarak, şöyle tanımlamak mümkündür:
İslâm'ın bütününe açıktan karşı olan, İslâm'ı bir din olarak benimsemeyen kimselere "kâfir" denir, halk dilinde bu kelimenin karşılığı "gâvur"dur. Kâfirler ister başka bir dîne inansınlar, ister hiçbir dîne inanmasınlar müslümanlar onları, İslâm'a girmeleri için zorlayamazlar, onlar saldırmadıkça saldıramazlar, din ve vicdan hürriyetlerini engelleyemezler. Ülkenin içinde ve dışında olan kâfirlerle güvenlik anlaşması yaparak yaşarlar, ihanet etmeleri ihtimâli karşısında uyanık olurlar.
Kâfirlerin -Kur'ân'a göre- en kötüsü münafıklardır, bunlar kendilerini gizledikleri için şerlerinden emin olmak, zararlarını engellemek çok zordur. Hemen her zaman müslümanlar en büyük darbeyi bunlardan yemişler, bunların açık düşmanlarla işbirliği yapmaları sebebiyle, büyük zararlara ve kayıplara marûz kalmışlardır. Kimsenin kalbini (beynini) yarıp içindekini görmek mümkün olmadığı gibi, insanların gizlisini araştırmak da câiz değildir. Ancak bir kimsenin veya gurubun yapıp ettiklerine bakarak bir kanâate varmak, eğer güçlü delîller var ise onlara karşı tedbirli olmak mümkündür ve gereklidir. Kuvvetli şüphelerin ve tehlikenin bulunması halinde araştırma da yapılabilir.
İçeriden muhâlifler, müslüman oldukları veya "müslüman olduklarını sandıkları" halde inanç, düşünce ve eylem olarak sahîh İslâm'a ve bunun mensupları olan müslümanlar çoğunluğuna karşı olanlardır, bunların anladıkları, temsil ettikleri ve yaşadıkları İslâm'ı kabûl etmeyen, farklı bir İslâm anlayışını veya İslâmî yaşayışı benimseyen fertler ve guruplardır. "Sahîh, doğru, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ilk dönem müslümanlarının anladıkları ve yaşadıklarına uygun bir İslâm anlayış ve yaşayışını benimseyen çoğunluğun" Bid'atçılar ve sapıklar (ehlü'l-bid'a ve'd-dalâle) diye isimlendirdiği bu "azınlıkta veya marjinal kalan" guruplara karşı da, onlar saldırmadıkça, kamu düzenini bozmadıkça, başkalarının inanç ve düşünce hürriyetlerine zarar vermedikleri sürece dokunulmaz, her iki taraftan câhil ve mutaassıp kişilerin, gurupların haksız davranışları bir yana bırakılırsa tarihte de dokunulmamıştır. Bütün bu guruplarla iyi niyetle, edep ve usûl içinde kalarak tartışmak, inanç ve düşünceyi karşı tarafa aktarmak ve savunmak, normal insan ilişkileri kurmak, arkadaş, iş ortağı, komşu... olmak elbetteki serbesttir.
Zamanımızda müslümanım ve bu konuda yeterli bilgim de var diyerek ortaya çıkan, ancak düşünceleri ve eylemleri (yapıp ettikleri) bakımından yukarıdaki kısımlardan birine sokulmaları kolay olmayan kimseler vardır. Bunlardan bazılarının İsam adına ileri sürdükleri düşünce ve anlayışları, sahîh olsun, sapık olsun klâsik bir İslâm anlayışı içine yerleştirmek mümkün olmamaktadır. Müslümanların bunlara karşı da uyanık ve dikkâtli olmak gibi bir yükümlülükleri vardır. İslâmî ilimleri okumamış, bu konularda bilgisi yetersiz olanlar, İslâm adına konuşanların inanç, ahlâk ve iyi niyetlerinden emin olduktan sonra ehliyetlerini (ilmî yeterliliklerini) bu işin ehli olanlardan sorarak öğrenmeli, ancak bunlardan müspet değerlendime aldıktan sonra onları dinlemeli ve güvenmelidirler.
Vücûdumuz tedâviye muhtaç olduğunda her doktorum diyene, bürosuna doktor tabelası asana gitmiyoruz, erbâbından sorarak önce doktorum diyen kimsenin, ilmî, ahlâkî ehliyet ve tecrübesinden emin olmak isitiyoruz, sıra dînimize geldiğinde de aynı hassasiyeti göstermeliyiz, samîmî olarak yanlış yolda olanlara karşı da, dînin ticaretini yapanlarla, kalemini ve düşüncesini satanlara karşı da - bu ikincilere karşı daha çok- uyanık olmalıyız.
Geçmiş zamanda müslümanların ülkelerinde hem gayr-i müslimler, hem de itikâd veya siyasî görüş bakımından çoğunluktan ayrılan, farklı düşünen, farklı yaşayan müslümanlar olmuştur. Gayr-i müslimler devlete vergilerini ödedikleri ve ihanet de etmedikleri sürece geniş hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamışlardır. Müslüman muhâliflerin ilk örneği Hâricîlerdir. Hz. Ali Sıffîn savaşında ihtilâfın hakemlere götürülmesi teklifini kabûl edince, bir gurup bunun Kur'ân'a aykırı olduğunu iddia etmiş, Hz. Ali ve tâbîlerininin kâfir olduklarını ilân etmiş, onlara karşı düşmanca bir tavır içine girmişlerdi. Her yerde aleyhte propaganda yaparlardı. Bir gün Hz. Ali câmîde halka hitap ederken ayağa kalkıp "Hakem Allah'tır, hüküm Allah'a aittir" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali onlara şöyle seslendi: " Dediğiniz doğrudur, ancak siz bu sözü saptırıyor, bâtıl dâvânıza delîl kılmak üzere kullanıyorsunuz. Siz bize saldırmadıkça, fiilen haklarımızı çiğnemedikçe biz de size dokunmayız, sizi câmîye gelmekten menetmeyiz, bizimle birlikte düşmana karşı savaşırsanız elde ettiklerimizden siz de payınızı alırsınız" Hz. Ali'nin bu sözleri, uygulamada bir kanun gibi olmuş, muhâlifler bu esaslara göre muamele görmüşlerdir.
Müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği şehirlerde gayr-i müslimlerin, yortu günlerinde süslenmiş haçı ilâhiler eşliğinde gezdirmek gibi bazı merâsimlerine kısıtlama getirilmiştir; bunu sebebi müslümanların etkilenmesini engellemek ve âsâyişi korumaktır. İçinde oturanların çoğu veya tamamı gayr-i müslim olan yerlerde böyle kısıtlamalar da yapılmamıştır. Müslümanlar açıkça oruç yemek, şarap içmek gibi bir ihlâlde bulunurlarsa buna izin verilmemiş, engellenmiş ve cezâlandırılmışlardır; ancak bunun da gerekçesi insanları zorla müslüman kılmak ve ibâdet ettirmek değil, kötü örnekliği engellemek ve kamu düzenini korumaktır. Evinin içinde, gizli olarak bu ihlâlleri yapan kimselerin üzerine gidilmemiş, evlerin gözetlenmesi, gizliliklerin ortaya çıkarılması yasaklanmıştır.
Bugün Türkiye'de ve benzeri İslâm ülkelerinde şehirleri ayırarak ve yalnızca veya çoğunlukla müslümanların oturduğu şehirlerde farklı düzenlemeler yaparak, dinî hayatı korumak imkânsız hale gelmiştir. Esasen dünya küçülmüş, bir küçük radyo veya televizyon ile bütün dünyada olup biteni görmek ve bilmek mümkün hale gelmiş, engellenemez olmuştur. İran, Suudî Arabistan gibi ülkelerde bile halkın, dünyada olup biteni görüp öğrenmesine mânî olunamamıştır. Şu halde müslümanların, dinî hayatlarını ve ahlâklarını korumak için -farklılarla birlikte, onlara tahammül ederek yaşarken- işe yarayacak başka usûllere, tedbirlere, yöntemlere ihtiyaçları vardır; bunları bulmak ve açıklamak da âlimlere, eğitimcilere düşmektedir. Tasavvufta bir terim vardır, "halvet der encümen: kalabalık içinde yalnızlık". Bu kavramın, eğitime aktarılması, çevreden olumsuz etkilenmenin asgarî boyutlara indirilmesi bir hedef olmalıdır.
Farklı inanan ve yaşayan insanların da müslümanlara tahammül etmeleri, kendi hak ve özgürlüklerine dokunulmadıkça, farklı bir İslâmî hayat yaşayan kimselerin din hürriyetlerine dokunmamaları, hem insan haklarının gereğidir, hem de farklıların huzur içinde bir ülkede yaşamalarının kaçınılmaz şartıdır.
 

 

 

Aile
8. Aile ilişkileri bakımından üç anlayış ve uygulamayı birbirinden ayırmak gerekiyor: Teorik İslâm, geleneksel hayatımız ve modern dünya.
Kitapta (Kur'ân'da, hadîslerde) anlatılan, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından örneklendirilen aile kuruluş ve ilişkileri hem fıtrata (insanın yaratılışına ve var oluş amacına) uygundur, hem de topluma yeni katılan bireylerin amaca uygun, sağlıklı bir şekilde sosyalleşmesine elverişlidir. Aile, aksine bir zarûret bulunmadıkça karı koca ve çocuklarından oluşur. Karı ve kocanın ana babaları varsa bunların ayrı evlerde oturmaları ve orada bakılmaları gerekebilir. Erkek çocuklar büyüyüp evlenince ayrı ev açarlar, kızlar da kocaya giderler. Aile reisi babadır; babanın reisliği bir düzenleyicilikten, aile düzenini koruma sorumluluğundan ibarettir. Reisin yetkilerini ve ödevlerini bir yandan Kitap (hukuk, kanun), diğer yandan örf ve âdet sınırlayıp belirlemektedir. Müminlerin diğer işlerinde olduğu gibi aile yönetiminde de reis, aile fertleriyle danışma yapacaktır. Aile fertleri arasında sevgi, saygı, şefkât, dayanışma, adâlet ve paylaşma esasları hâkimdir. Bu sosyal ve ahlâkî esaslar yalnızca dar aile içinde değil, halka halka genişleyen büyük aile içinde de geçerlidir.
Geleneksel İslâm aile düzenini yalnızca kitaptaki İslâm belirlememiş, hem eski kültürlerden ham de komşu kültürlerden taşınan birçok unsur devreye girmiştir. Genellikle sıkı bir babaerkillik, sınırsıza yakın bir erkek hâkimiyeti, evin içinde veya ailenin işinde bulunan, buralarda çalışan, itâatkâr, tâbî bir kadınlık sözkonusudur. Aile kuruluken de bozulurken de kadına sorulmaz, sorulsa bile irâdesi geçerli olmaz, son söz aile büyüğü erkeğe aittir.
Modernleşmiş aileler nerede ise bir karı bir kocadan oluşacak kadar daralmıştır. Çocuklar ilk fırsatta bağımsızlıklarını ilân etmekte, imkân bulurlarsa evden da ayrılmaktadırlar. Aile fertleri arasındaki ilişki ne kadar mümkünse o kadar özgürlüğe dayanmaktadır. Çocuk terbiyesi daha ziyade beden ve rûh (psikolojik) gelişmesine, maddî istikbâl teminine yöneliktir, ahlâk, din ve tefekkür eğitimi unutulmuş gibidir.
Kimliklerinde İslâm ağır basan aileler kentli iseler, her üç aile tarzından da izler taşımakta, bir mânâda kozmopolit bir yapı kazanmış bulunmaktadırlar. Altı kaval üstü şişhane kabîlinden manzaralar mebzuldür. Birden fazla kadınla evlenmek, kadına itâat baskısı yapmak istediklerinde şerîatı hatırlayan babalar, diğer sorumluluk ve yükümleri sözkonusu olduğunda yan çizmektedirler. Namazda, oruçta, hacda, umrede takvâyı oynayanlar, kendilerine ve çocuklarına eş, okul ve eğitim tarzı seçerken moderne yönelmektedirler. Köylülerde geleneksel aile tipinin izleri daha göze çarpar durumda olmakla beraber, medyanın etkisi dağları aşmakta, ücra köşelere ulaşmaktadır.

 

 

 

 

 

 

Eğitim ve tebliğ
9. Çağımızda bütün alanlarda değişim çok hızlanmıştır. Özellikle öğrenim ve eğitimleri yetersiz olan ana babalar, çocuklarını kuşatan şartları anlama, değerlendirme, buna bağlı olarak sağlıklı bir iletişim kurma, eğitim yöntemi oluşturma konusunda yetersiz kalıyorlar. Ana babaların çok okumaları, dinlemeleri, düşünmeleri ve danışmaları gerekiyor. En önemlisi de küçük cemâatler oluşturmaktır. Aileler üçer beşer guruplar yapmalı, bu guruplara dahil fertler (erkekler, kadınlar, çocuklar) birbirleriyle düşüp kalkmalı, sosyal, ekonomik, kültürel ilişkilerini yoğunlaştırmalı, ortak değerlerini koruyarak gelişme yolunda yardımlaşmalı ve dayanışmalıdırlar. Bu guruplar arasında yapılacak işbirliği ile okul, şirket, vakıf, dernek, kulüp gibi kurumlaşmalar da gerçekleştirilmeli, bize ait güzellikleri başkalarına da sunmak için ibâdet vecdi ve şuuru içinde yarışılmalıdır.

İslâmî holdingler

10. "İsâmî holding" yerine kimlik ve kişiliğinde İslâmî değerler ağır basan veya kendilerini böyle tanıtan fertlerin ve gurupların kurdukları şirketlerden ve holdinglerden söz etmek bana daha uygun geliyor. Bu holdinglerin çoğu, günün şartlarına ve icaplarına göre kuruluyor ve işletiliyorlar. Pek çoğunda bir din âliminin danışmanlığına başvurulmadığını biliyorum. Faiz, içki yasağı gibi çok bilinen konular dışında, İslâm'ın genel olarak ekonomiye, özel olarak ticarete bakışını, bu faâliyetlerden beklentisini, bu faâliyetlere hâkim olmasını istediği ahlâkı bilen ve uygulayanları da çok değil. İslâm en çok ortak ve para toplanırken hatırlanıyor ve hatırlatılıyor.
Emeğin hakkı kavramı çok problemli, tartışmalı bir kavram. Emeğin hakkını evrensel ölçütlere kavuşturmak da imkânsız gibi bir şey. Aslında emeğin hakkından önce "teşebbüsün ve sermayenin hakkı nedir" sorusunu cevaplandırmak gerekir. Vahşi kapitalizm ahlâk, insaf, merhamet, paylaşım, adâlet, kanâat, hak gibi kavramları ve değerleri öldürmüş, onun yerine kârın maksimize edilmesi, pazarın genişlemesi, tüketimin arttırılması, emeğin ucuzlatılması gibi kavram ve değerleri getirmiştir. Bunlara rekâbet zarûretini de eklediğimiz zaman İslâmî holdinglerin hareket alanları da epeyce daralmaktadır. Yine de bunlardan, ötekilere göre daha âdil, ahlâkî, paylaşımcı, hak tanıyıcı, kanâatkâr davranışlar ve uygulamalar beklemek hakkımızdır. Bunlar beklenirken bazılarının, ötekilerden daha katı, merhametsiz, gaddar uygulamalara girmeleri sinir ve moral bozucu olmaktadır.
 

 

 

Ahlâk
11. "İslâm güzel ahlâktır, erdemler bütünüdür" desek abartmış olmayız. Peygamberimiz (s.a.v.) "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurmuştur. İbâdetlerin amacı Allah'a yakınlık elde etmek, âhirete yatırım yapmak ve güzel ahlâk eğitimi almaktır. Oruç tutan ama sabretmesini bilmeyen, namaz kılan ama işinde gücünde Allah'ı aklına bile getirmeyen, Kur'ân okuyan fakat Kur'ân ahlâkından nasibi olmayan, sakalı düzgün, fakat ticaret ahlâkı bozuk olan kimselerin ibâdetleri bir mânâda boşa gitmiş sayılır; başka bir deyişle bu İslâmî kimlik nişanları yarın ondan dâvâcı olurlar. Bugün müslümanların servet, şehvet, iktidar, çeşitli kazançlar ve kayıplar gibi alanlarda ve konularda imtihanı kazanamadıkları, sınıfta kaldıkları, tavizler verdikleri, ahlâkî olmayan uygulama ve eğilimlere girdikleri bir gerçektir. "Diğerleri çok mu iyi?" şeklindeki bir soruyu abes buluyorum; çünkü İslâm, diğerlerini beğenmediği, ıslâh etmek istediği için gelmiştir, onu din olarak benimseyenler kendilerini, ötekilerle değil, din ve ahlâk kahramanlarıyla mukâyese edebilirler.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İletişim ve medya
12. Medya ile ilgili sorunuz, bizim gibi kişiliklerin medyadaki yerleri ile ilgili bir başka tartışmayı hatırlattı. Televizyon ve gazeteler din alanında uzmanlaşmış veya konuşan kimselere teklif de bulununca iki farklı yaklaşım ortaya çıktı: 1. Bu bir fırsattır, gazete, T.V. farkı gözetmeden konuşalım, yazalım, bu sâyede farklı hedef kitleleri oluşturalım, daha geniş kitlelere ulaşalım. 2. Hayır, bunlar iyi niyetli değil, bizi yem olarak kullanıyorlar, bir taşla birçok kuş vuruyorlar, kendilerini meşrûlaştırıyorlar, bizim insanlarımıza ulaşıyorlar, belge kişilerimizi yıpratıyorlar... oyunlarına gelmeyelim. O gün bu gün ben seçim yapma yolunu tuttum, her çağırana gitmedim.
Müslümanlar sinema başta olmak üzere sanatı ve medyayı kullanmaya karar verince de benzer bir tartışma ortaya çıktı. Hem sinema hem ilmihale riâyet bir arada olmuyor, hem televizyon yayını hem de dinî sansür bir arada yürümüyor. Önce "sanatın medyanın kullanılması gerekli mi, zorunlu mu, olmazsa olmaz mı" sorusuna cevap verilecek. Bu sorunun cevabı "Evet" olursa zarûret hükmü devreye girecek ve ölçüyü kaçırmadan zarûrî olduğu kadar mahzurlu şeylere de yer verilecek. Cevap "Hayır, zarûrî değil, olmasa da olur" şeklinde ise bu alanlara hiç girilmeyecek.
Küçülen dünyada, kirlenmemiş bir havanın bulunması/solunması imkânsız hale gelmiş bir atmosferde insanlardan uzak yaşamak, nefes almadan hayata devam etmek mümkün değildir. Korunarak yaşamak için yeni ve uygun mekânizmalar oluşturmamız şarttır. Eğitimcilerimiz, her yaşta, durumda ve meslekte en az kirlenerek ve belli metodlarla hemen temizlenerek, hayata nasıl devam edebileceğimizin usûl ve formüllerini keşfetmek durumundadırlar. Benim ısrarlı teklifim dar cemâat dayanışmasıdır. Üç beş kişinin ve ailenin oluşturacağı küçük dünya, büyük dünyayı mağlup edebilir; yani etkisine sıfırlayabilir. Küfrün ve ahlâksızlığın kol gezdiği toplumlarda yaşanan ihtidâ olayları ve tertemiz dinî hayat örnekleri bunun başarılı olabildiğini göstermektedir.
 

 

 

 

 

 

 

 

Gençler
13. Müslüman genç için de ilk söyleyeceğim şey, seçeceği iyi arkadaşlarla küçük bir dünya oluşturmalarıdır. Bu küçük ülkelerinde, uygun kimselere danışarak kendilerine mahsus bir öğrenme ve eğitim programı yapmalı ve bunu, en azından kendilerine dünyada istikbâl sağlayacak programlar kadar ciddî ve ısrarlı olarak uygulamalıdırlar.

Dinî guruplar
14. Dinî cemâatlerin korunma bakımından bir zırh oluşturduğunda şüphe yoktur. Ama gelişme sözkonusu olduğunda cemâatler, sorgusuz süalsiz teslim olmuş mensupları için ciddî bir engel teşkil etmektedir. Küçük cemâatten maksadımız, "karizmatik liderli, kendine göre kurallı, özel kitaplı geniş cemâatler" değildir. Küçük cemâatlerde karizmatik lider yoktur, olsa olsa biraz daha fazla bilen ve iyi uygulayan hocalar, geçici başkanlar vardır. Tek kitap Kur'ân, tek örnek Allah Resûlüdür (s.a.v.). Her imam, her âlim, her lider her şeyh hatâ edebilir, günah işleyebilir. Bu ölçüler içinde her İslâm büyüğü okunur, her kitaptan usûlünce yararlanma yoluna gidilir. Kur'ân ve Sünnet insanlara ve insanların yorumlarına göre değerlendirilmez, aksine insanlarınki Kur'ân'a ve Sünnete göre değerlendirirlir.
Bir yolu ve çaresi bulunur da cemâatler -hak mezhepler ve tarîkatlar gibi- birer meşrû okul haline getirilir, demir perdelerle birbirinden ayrılmış, mensupları birbirine yabancılaşmış ülkeler, toplumlar olmaktan çıkarlarsa zararları azalır, faydaları artar. Bunun olabilmesinin ilk şartı, cemâatleşmenin hâkim motifinin menfaat değil, Hakk'a hizmet olmasıdır.
 

 

28Şubat
15. Yirmisekiz Şubat süreci, çok partili demokrasinin başlamasıyla başlayan ve gittikçe genişleyen dinî özgürlükler ve etkinliklerden rahatsız olan "seçkinlerin, aydınların, jakobenlerin, toplum mühendislerinin, yetkiyi kendilerinden almış despotların" sermayeyi, medyayı, siyaseti ve zinde güçleri arkalarına almayı başararak, müslümanların kazanımlarını geri alma operasyonlarıdır. Bahane "irticâî faâliyet"tir. Anayasayı, parlamentoyu, demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini askıya almanın gerekçesi olan bu "irticâ" tanımsızdır; adı bilinen, kendisi meçhul olan bir öcüdür. Alınan tedbirlere bakarak bir tanımlama yapmak gerekirse "namazlı, niyazlı, harama helâle karşı titiz bir dindarlık" derecesidir. Bu derece dindar olanların dahi kamu hizmetinden ve etkili faâliyetlerden uzaklaştırılmaları hedeflenmektedir. Gerekçeyi güçlendirmek için dillere pelesenk kılınan "siyasal İslâm" bir bahaneden ibarettir; takip ve arındırma siyasal İslâm'a değil, dindarlığa yöneliktir.
Elbette ve kuşkusuz olarak Türkiye'de din özgürlüğü çok eksiktir. İlgili belgelere göre eksiksiz bir din özgürlüğünün beş unsuru vardır: 1. İnanma ve inanmama, 2. İnancını yaşama, uygulama; tek başına ve toplu olarak âyin, ibâdet vb. , 3. İnancını ve düşüncesini açıklama, 4. Dînini öğrenme ve öğretme, 5. Dînin ve din hayatının gerektirdiği şekilde örgütlenme. Bu unsurlardan Türkiye'de yalnızca ilk ikisi eksik olarak vardır, diğerleri yok mesabesindedir.
Müslümanların yapması gereken şey, bu beş unsuru ile din özgürlüğünün yaşandığı bir ülke düzeni istemek ve bunu elde edebilmek için sivil toplum örgütleri kurarak meşrû zeminlerde mücadele etmektir.

 

 

Sorular-Cevaplar

İslâmcılık
1. "İslâmcılık" kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu adlandırma ne kadar isabetli? İslâmcılıkla Müslümanlık arasında bir fark mı var? Siz, "Islamcı" olarak nitelendirildiğinizde buna itirâzınız oluyor mu?

Cevap:
İslâmcılık kelimesi Meşrûtiyet döneminde "Batıcı ve Türkçü olamayan, İslâm'ı dâvâsının merkezine alan, Batıcı veya Türkçülerin/Turancıların dünya görüşü ve devlet/toplum tasavvurlarından farklı bir görüş ve tasavvura sahip bulunan kesim" mânâsında kullanılıyordu. Bugün ise kemalist, çağdaşçı, milliyetçi, solcu gibi kavramların karşısında, bunlara alternatif düşünce ve hareket için kullanılıyor. Şu halde İslâmcı terimi, siyasî ve ideolojik bir kavrama sahip bulunuyor. İslâm, beşerî tefekkürün ürünü olan diğer ideolojilerin ve dâvâların karşısına konduğunda mâhiyet ve değer bakımından da onlarla eşit bir seviyeye indirilmiş, çerçeveye sokulmuş oluyor.
Yukarıda tanımlanan İslâmcılık ile müslümanlık arasında fark vardır; meselâ bugün Türkiye'de Türkçü/Milliyetçi/Ülkücü diye bilinen, böyle adlandırılan kesimin bireylerinin kahir çoğunluğu müslümandır, ama İslâmcı değildir. İslâmcı, ideolojisini ve siyasî projesini, kendi anlayışı çerçevesinde İslâm'a dayandırmaktadır. Bir teze göre Batılı veya başka bir yabancı modele İslâm elbisesi giydirmekte, bilerek bilmeyerek onu İslâm düzeni/modeli olarak takdim etmektedir. Meselâ aynı zamanda müslüman olan Türkçü ise siyasî projesini/modelini, Türk, İslâm ve Çağdaş değer ve kuralları mezcederek (böyle yaptığını söyleyerek, zannederek) oluştumakta, iddiasına göre İslâm'a aykırı olmayan ama Türk modeli olan bir yapı ortaya koymaktadır. Öte yandan o İslâmcı ile bu Türkçü/milliyetçi câmîde, düğünde, cenazede, hacda, umrede, birçok hüzün ve neşe münasebetlerinde bir arada, aynı safta bulunmaktadırlar.
Bana "İslâmcı" dediklerinde, ister Meşrûtiyet dönemindeki, ister günümüzdeki mânâsında İslâmcılık ile kendi dâvâm ve konumum arasında bir aynılık ve âidiyet ilişkisi kuramıyorum. Ama benim de -karıştırma sakıncası olmasaydı- İslâmcılık diye adlandırabileceğim bir dâvâm vardır, bu dâvâ şuurlu bütün müslümanların ortak dâvâsıdır ve bu tanımlamada İslâmcı ile müslüman aynı kimliktir. Bana göre İslâmcı, müslümandır, müslüman da düşünce ve inançtan davranışa, ferdi hayattan ictimâi hayata kadar bütün alanlarda, ilişki ve eylemlerde Allah'ın irâde ve rızâsını gözeten, buna aykırı bir inanç, düşünce ve eylem içinde olmamayı hayatının gâyesi edinen kimsedir. Benim İslâmcım dünyayı tanır, başka inançlar, dünya görüşleri, hayat tarzları hakkında doğru bilgi sahibi olur, ancak bunları büyütmez, kendini hiçbir alanda geri ve aşağı görmez, "iyi kötü, ileri geri, güzel çirkin" değerlendirmelerini kendi ana kaynaklarına, değer ölçütlerine göre yapar, kendine ait değerlendirmelerde -herhangi bir alanda- geçer not alamazsa kusuru kendinde arar, telâfiyi kendi ölçütleri ve dinamikleri ile gerçekleştirmeye yönelir. İslâmcı/müslüman vahye ve İslâm aklına dayanır, beşerî ve tarihî katkısı olan kurum, değer ve kuralların eskiyeni olursa bunları yine kendine ait araçlarla yeniler (tecdid ve ictihad eder).

2. Bir de "dindar" kavramı var. İslâmcılık kelimesinden rahatsız olanlar dindar demeyi tercih ediyor; fakat biliyoruz ki dindarlık da çeşitli derecelerde yaşanabilir. Meselâ siz, bu memlekette Müslüman olan yüzde 90 küsurluk kesimin aynı zamanda belli ölçüler ve dereceler içinde dindar olduklarını söylüyorsunuz. "İslâmcılık" daha çok siyasî bilince işaret ediyor olmalı?

Cevap:
Yaygın mânâsıyla İslâmcılığın daha ziyade siyasî bilinçle ilgili olduğuna yıkarıda işaret edilmiş oldu.
Dindarlık kavramı, kişi ile din arasındaki bire bir ilişki ile ilgilidir. İslâm âlimlerine göre iman ile amel arasında sıkı ilişki bulunmakla beraber, bu iki kavram birbirinden farklıdır ve ikincisi, birincinin olmazsa olmaz şartı değildir; yani kişi, amel etmese, namazı, orucu, haccı olmasa, bazı günahları günah bilerek işlese bile mümin olabilir. Dînin hüküm ve kurallarına aykırı davrandığı için bunun dünyada ve âhirette cezâsını görebilir, ama her şeye rağmen imanını korur ve Rabbine, bu iman ile kavuşursa ebedî kurtuluştan da nasibi olur, bir zaman gelir cennete girer. Dindarlık her şeyden önce bir amel, inanç ve düşünceyi uygulama, hayata geçirme meselesidir. Amelsiz veya amelî asgarî düzeyde olan müslümanlara/müminlere dindar denmiyor. Dindar miminler de amellerinin keyfiyet ve kemmiyetine göre "az veya çok" dindar oluyorlar.

3. Son yıllarda "İslâmcılar"ın, başka bir ifadeyle siyasî bilince sahip Müslümanların dindarlıklarında bir azalma olduğu gözleniyor. İslâm'ın siyasî yönüne vurgu yapan insanların bir kısmının dinî pratikleri daha az yaşadıkları, dinî hassasiyetlere daha az riâyet ettiği gözleniyor. Bu tespitlere katılır mısınız; bu durumu nasıl yorumlarsınız?

Cevap:
Meşrûtiyet dönemi İslâmcılarının hayatlarını araştırdığınızda, onlar arasında da dinî pratikleri eksik olanları görürsünüz. İslâmcılık inanç, siyasî tasavvur ve şuurla ilgili olduğu için bu bakımdan eksiği olmayan İslâmcılar, dindarlık yönünden eksiklikler, kusurlar, ihmâller içinde olabiliyorlar.
Günümüze yakın zamanlarda biraz kavram değişikliğine de uğrayan İslâmcılığın mensupları, temsilcileri de böyle. Bunların amelce kusurlu olanlarının kusur gerekçeleri farklı; kimi eğitim almamış, kimi yaptığı "İslâmcılık" faâliyetini cihad ve en önemli/öncelikli amel olarak biliyor, diğer kusurlarını bunun örteceğini düşünüyor, kiminin de İslâm anlayışı bu gibi kusurları kusur saymıyor.
Benim ilk işaretlerini almaya başladığım bir değişim ve gelişim de İslâmcılık anlayış ve uygulaması alanında gerçekleşiyor, bu değişim, İslâmcılığın yaygın anlamından benim İslâmcılık tanımlamama doğru oluyor. İslâm ile siyaseti ve ideolojiyi aynılaştıranlar, İslâm'ın siyaset ve ideolojiyi aştığını bilmeyenler bunun hatâlı olduğunu anlamaya başladılar. Türkiye'de siyasetin kendi kuralları, kadroları ve söylemi ile, İslâmcılığın, müslüman kalma ve yaşama mücadelesinin de kendi mâhiyetine ve amacına uygun kurallar, söylemler, yöntemler ve kadrolarla yapılması gerektiği anlayışına doğru bir gelişmenin rüzgârını almaktayım.

4. Dinî pratikler açısından son yıllardaki gevşemenin daha çok İslâmcıların içgelişme/ değişmesinden mi; yoksa dışarıdan/ yukarıdan yapılan müdahalelerin etkisinden mi kaynaklandığı söylenebilir?

Cevap:
Dinî pratiklerden namaz, oruç, hac, umre, zekât, cemâat vb. kastediliyorsa benim tesbitlerime göre bu alanlarda bir gevşeme yok, hattâ başka mahrûmiyet ve baskılara bir tepki olarak zaman zaman yoğunluğu değişen bir artmadan da söz edilebilir. Müslümanların hak ve özgürlük alanlarını genişletmek için yapılan mücadelede gevşemeden söz ediliyorsa bu doğrudur. Bana göre bu alandaki gevşemenin sebebi, 28 Şubat sürecinde yaşananlar sonunda, insanların birçok şeyi yeniden gözden geçirme durumuna girmiş olmalarıdır. Yapılanlar, söylenenler, hedefler, sloganlar gözden geçirilecek, alınan sonuçlar açısından değelendirilecek, buna göre yeni guruplar, taraftarlıklar, yöntemler, hedefler ve söylemler benimsenecektir; böyle bir sürece girilmiştir. Bunun da bir zaman alması, bu zaman içinde kararsızlık ve hareketsizlik görülmesi tabîîdir. Hızlandırmak isteniyorsa hızlı düşünenlere, halkın içine girerek, ayaklarına giderek yardımcı olmak düşüyor.

5. Türkiye'de yaşayan bir Müslümanın bugün için önceliği nedir; ya da öncelik sırası nasıl olmalı? Daha çok eğitim mi, daha çok tebliğ mi, daha çok isyan mı, daha çok uzlaşma mı?

Cevap:
Uzlaşma daha çok değil, hiç yoktur, olmamalıdır. Benim uzlaşmadan anladığım, karşılıklı fedakârlıklarla, kabûl ve terklerle yeni bir sistem oluşturmak ve bu sistemi hayata geçirmektir. Bir müslüman, kendine ait olmayan, kendi değerlerine ve meşrûiyet ölçülerine uygun düşmeyen hiçbir şeyi alamaz, kabûl edemez, benimseyemez, kendine ait olanı bununla değiştiremez. Laikliği örnek olarak alalım: Bu kavram, bazı düşünce, davranış ve kurumların din dışına çıkarılmasını, dînin bu alanlara müdahalesinin engellenmesini ifade etmektedir. Laikliği benimseyenlerle bir masaya oturan müslümanların uzlaşması demek, aslında dîne dahil olduğu halde bazı davranış, ilişki ve kurumların dinden bağımsız ve tabîî bazan da ona aykırı olarak düzenlenmesine ve uygulanmasına râzı olmaları demektir. Allah'ın kendi hükmüne, talimâtına, irâdesine tâbî ve bağlı kıldığı konuları O'nun hükmünden dışarı çıkarmak bir müslümanın yapacağı şey değildir. Uzlaşma, liberal İslâm adı verilen bir anlayışı benimseyen ve savunanların işidir; liberal İslâmcı, farklı okuma ve yorumlama sloganına sarılarak her gerekli gördüğünde Kur'ân'ı yeniden yazan "yorumcu" demektir. Bu sebeple ben, "uzlaşma" kelimesi yerine, "anlaşma veya sözleşme" kelimelerini tercih ediyorum. Müslümanlar aynı zamanda hâkim gücü temsil ettiklerinde ülkede temel referans İslâm (dinî delîller, kaynaklar) olur. İslâm'a inanmayanların da, bu kaynakların tanıdığı temel insan hakları vardır, bunlar tanınır, verilir ve birlikte yaşanır. Müslümanlar dünyada veya bir ülkede hâkim gücü oluşturamadıklarında, kendileri olabildiğince kâmil mânâda bir din hayatını sürdürebilmek için başkalarıyla anlaşma/sözleşme masasına otururlar. Bu masada kabûl edilen, İslâm'da olanı değiştirmez, mevcût şartlarda mümkün olanı kabûl mânâsına gelir; zarûrete ve maslâhata (müslümana faydalı olanı, zararlı olana tercih etme ilkesine) dayanır.
İsyan devamlıdır. Müslüman Allah'a itâat, nefse ve şeytana isyan ile yükümlüdür; bu yükümlülük kesintisiz olarak ömür boyu sürer; çünkü şeytanı müslüman olanlar (yani şeytanları azdırmaktan ümit kesip teslim olanlar, nefisleri emmâre olmaktan çıkıp râzıye ve merzıyye olanlar) nâdirdir. Dışarıdan gelen azdırma, saptırma, hakkı ve ödevi engelleme faâliyetlerine karşı isyan da kesintisizdir; ancak bu isyanın şekli güce ve maslâhata bağlıdır; dil ile olur, gönül ile olur, tavır ile olur...
Tebliğ ve eğitim, tavuk ve yumurta gibidir; biri olmadan diğeri olmaz, birini durdurarak diğeri yapılamaz; belki ağırlıkları zamana ve ihtiyaca göre değişebilir. Bilgi ve yöntem eksikliği tebliği kötü etkilediği zamanlarda, tebliğ -ki bu da bir eğitimdir- yapacak olanların eğitilmesine (eğitimcilerin eğitimine) öncelik ve ağırlık verilmelidir.

6. Geçtiğimiz yıllarda onuruyla ayakta duran insanlarımızın birçoğu, sosyal ve ekonomik durumlarında gerilemelerle karşılaştılar. Öğrenciyseler okuldan atıldılar, memur iseler işten atıldılar ya da daha az aktif olacakları bir yere gönderildiler, iş adamı iseler işleri aksadı. Bu durum gerek tek tek bireylerin hayalleri açısından, gerekse bütün bir İslâmî hareketin seyri açısından önümüzdeki 10 yılı nasıl etkileyebilir.

Cevap:
Önce onuruyla (inancıyla, ilkeleriyle, değerleriyle, taviz vermeden) ayakta durmak yerine araziye uyanları konuşalım. İnsanlar inandıkları gibi yaşmazlarsa yaşadıkları gibi inanmaya alışırlar. Meselâ İlâhiyât Fakültelerinde araziye uyan bazı kızların, yalnızca mecbûr oldukları yerde başörtüsünü çıkarmakla da yetinmeyip her yerde açtıklarını, bunun da ötesinde dinî davranış ve yaşantılarında önemli değişmelerin meydana geldiği konusunda bilgiler alıyorum. Bu tiplerin önemli bir kısmı pazarlık müslümanlarıdır; menfaatlerine uygun düştüğü, yollarına engel çıkmadığı sürece belli bir İslâmî hayat ve hizmet içinde bulunurlar, imtihan (mihnet, sıkıntılarla sınanma) devri gelince de hemen araziye uyar, dünya menfaati öncelikli hayatlarını sürdürmeye bakarlar.
Onurlarıyla ayakta duranlar kimlik, kişilik ve ahlâklarının gereğini yerine getirmişlerdir; bu duruşun bir bedeli varsa onu da ödemişlerdir.
"Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten"
diyen şair, onurlu duruşun bedelini ödemenin, bu duruş sahiplerini zaafa uğratmak şöyle dursun, azim ve azimetlerini arttırdığını beliğ bir şekilde dile getiryor. İmam-ı Rabbânî'nin sık sık tekrarladığı bir özdeyiş var: "Hükümdara ait yükleri ancak onun at ve develeri taşıyabilir." Elbette Allah yolunda mihnet ve meşakkatlara göğüs germe bakımından müminler aynı kâbiliyette değildir. Ama benim beklentim, büyük çoğunluğunun daha bilinçli, azimli, fedâkâr, Allah rızâsı öncelikli bir hayata daha yatkın hale gelecekleri, kendilerini daha hasbî ve fahrî (karşılık beklemeden) hizmete verecekleri, kapanan resmî hizmetlerin yerine yeni sivil hizmet alanları bulup açacakları şeklindedir. Kayıp daha ziyade araziye uyanlar arasında olacak, kazanç ise daha çok duruşunu bozmadığı için maddî kayba uğrayanlara ait bulunacaktır. En önemli kazanç da, maddî kayıp korkusu azalan, bu bakımdan hür ve bağımsız hale gelen müminlerin sivil toplum örgütleri oluşturarak, meşrû zeminlerde güçlü ve etkili hak talebini başlatmaları ve sürdürmeleri olacaktır.

Başörtüsü yasağına karşı
7. Şu ana kadar hep başörtülü kız öğrencilerin ne yapmaları gerektiği üzerinde konuşuldu daha çok... Peki başörtülü kızlar için neler yapılmalı? Ebeveynler ne yapmalı, işadamları, siyasîler... ne yapmalı? (Meselâ her iş adamı, imkânları ölçüsünde bir ya da birkaç kişinin eğitimini tamamlamasını sağlasa ya da işten atılanlara iş sahası açsa?..)
Cevap:
Gerçekten de öyle, her soran sorumluluğu bir başkasının omuzuna atabilmek için kaçacak delik keşfine çıkarak soruyor; "Kızlar ne yapmalı, bu devirde okumadan olur mu, başı kapalı okumalarına izin vermediklerine göre ne yapmalılar...?" Soruların çoğunda aranan cevap da bellidir: "Tabîî, açıp okumalılar, açıp çalışmalılar, başka çare yok...". Bazıları da sıcak koltuklarında çaylarını yudumlarken aç ve üşümüş olarak okullarının önünde bekleyen kızlarımız ile onları destekleyen erkek kardeşlerini takdir ettiklerini söylüyor, "Dayanın çocuklar, aferin!" diyorlar. Tıpkı fil ile sineklerin hikâyesinde olduğu gibi. Bir yerde sinekler, en verimli doyum yerleri olan filin vücûdunda otlanırken onun hortum sallaması yüzünden verdikleri kaybı ve önleyici tedbirleri görüşmüşler, sonunda hep birlikte file hücûm ederek onu hüküm altına almaya karar vermişler. Binlerce sinek filin üzerine konunca hayvan rahatsız olmuş, hortumunu sağa sola bir iki sallamış, binlerce sinek telef olmuş, kalanlar hemen kaçmışlar, yukarıda bir yerde toplanıp aşağıya bakmışlar, bir de ne görsünler, sineklerden biri filin hortumundan içeri girmiş, bir yere tutunmuş onu dehşetli rahatsız ediyor, fil hortumunu sallıyor ama nafile, içerideki sineğe zarar veremiyor, yukarıdakiler bu azim ve azimetten ders alarak arkadaşlarının yardımına koşacak yerde hep bir ağızdan sineğe bağırmaya başlamışlar: "Ye onu, ye onu, ye onu...!" Okullarının önünde bekleşen mağdurların yanında binlerce velî olsaydı onlar mağdur olurlar mıydı?
Kızlara ne yapmalı?
a) Onlara karşı yapılan haksızlığı ortadan kaldırmak için elden gelen -meşrû ve makûl- bütün tedbirlere kesintisiz başvurulmalı.
b) Maddî ihtiyaç içinde olanlara bu bakımdan yardım etmeli. (Bu vesîle ile başörtüsü mağdurlarına ikinci eş olmalarını teklif edenler varsa bunları şiddetle kınıyorum.)
c) Analar babalar çocuklarına, başlarını açarak okumaları için baskı yapmamalı, onlara bağladıkları maddî ümitleri varsa bunları, servet sahibi başka insanlar karşılamalı.
d) Başörtüsü mağdurlarına hem öğrenimlerini tamamlamak hem de iş bulmak için başka seçenekler bulmak ve oluşturmak üzere sivil oluşumlar ve teşebbüsler yapılmalı.
e) Mağdurlar için iş ve hizmet alanları oluşturulmalı, onlara öncelik verilmeli.

8. Normal şartlar altında kadın ya da erkeğin peruk kullanmasının hükmü nedir? Olağanüstü durumlarda, kadının peruk takması örtünme yerine geçer mi? Peruk kullanmaya cevaz verilecek bir durum var mıdır?

Cevap:
Başı kel, yaralı bereli, görüntüsü rahatsızlık veren insanlar bu görüntüyü kapatmak üzere insan saçı dışında malzemelerden yapılmış peruk kullanabilirler.
Başı namahreme (yabancıya, saçı görmemesi gereken kişilere) karşı örtmek için başörtüsü yerine peruk kullanılamaz; çünkü peruk, örtüneni aynen gösteren, açık olduğunda verdiği manzarayı ve etkiyi veren bir araçtır. Bir kadının, vücut çizgilerini aynen veren, gösteren dar elbise (meselâ pantolon) giymesi bile câiz değildir; içeride kalan vücûdun çizgisini yansıtan giysi câiz olmayınca, yalnızca çizgiyi değil, şekli, rengi ve etkiyi de veren giysi elbette câiz olmaz.
Bir bayan, güvenilir bir âlimden, içinde bulunduğu zarûret hali sebebiyle fetvâ almış olursa onun yapacağı şey, mecbûr olduğu yerde başını açması, oradan ayrılınca kapatmasıdır. Peruk ona da gerekli değildir. Bir bayan için zarûret haline bir örnek verelim: Bir iş yerinde çalışan bayan oradan ayrıldığı takdirde iş bulamıyorsa, aç ve açıkta kalıyorsa, iş yerinde de başını örterek çalışmasına izin verilmiyorsa, örtülü olarak çalışacağı işi buluncaya kadar başını açarak çalışabilir. Bu durumda ona günah yoktur; günah kimindir diye sorulacak olursa, ona başını açmasını emredenlerindir, işi terk etmesi halinde iş veya aş temin etmeyenlerindir, bu haksız baskıları ortadan kaldırmak için çalışmayanlarındır.
Zarûret böyle bireyin kendine ait bir ihtiyaçtan kaynaklandığı gibi müslümanların cemâat ve cemiyetini ilgilendiren bir ihtiyaçtan da kaynaklanabilir. Zarûretin takdiri, tâyini, uygulama şartları, alanı ve şekli mutlaka işi bilen ve güvenilir kişilerle danışılarak belirlenmelidir.

 

Flört
9. Evlilik öncesi arkadaşlık yapmanın (flört) hükmü nedir?

Cevap:
Birbiri ile evlenmeleri câiz olan, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadınla bir erkeğin arkadaşlık yapmaları bizim geleneğimizde olmadığı gibi, dînimizde de câiz değildir. Böyle bir çiftin ilişkileri ancak tabîi ihtiyaçlar ve zarûretler çerçevesinde bulunur ve taraflar bu tabîî ilişkiye cinsel bir boyut katmadıkları, cinsel boyut katmasalar bile -zarûret bulunmadıkça- başbaşa kalmadıkları sürece câiz olur. Tabîî ve zarûrî beraberliklerin, ilişkilerin daha iyi anlaşılabilmesi için bazı örnekler vermek faydalı olabilir. Köylerde, kırsal bölgelerde, hayvancılık ve çiftçilik yapan aileler arasında imeceler yapılır, tarlada, ormanda, harmanda, bahçede, hasatta erkekler ve kızlar, kadınlar bir arada çalışabilirler, yer ve içerler, iş ve durum gereği konuşur görüşürler. Bir hocanın eğitim ve öğretim meclisinde erkekler ile kadın ve kızların bir arada bulunmaları gerekebilir. Câmîlerde namaz kılarken erkeklerin önünde olmamak şartıyla kadınlar ve kızlar da bulunurlar ve cemâatle namaz kılarlar, vaaz, mevlit vb. şeyler dinleyebilirler...
Evlenmek isteyen erkek ve kızın, talip olduğu veya kendisini isteyen kimseye alıcı gözüyle bakması, gerekiyorsa "el, yüz ve ayaklardan" başka meselâ saçını, başını, kollarını görmesi, kezâ birlikte bir kenara çekilip -özel mekânda uzun süre başbaşa kalmamak şartıyla- birbirlerini anlamak ve tanımak üzere konuşmaları da -mezhepler arasında farklı görüşler bulunmakla beraber- câiz görülmüştür. Bunların ötesinde, ergenlik çağına gelmiş erkeklerle kızların arkadaşlık etmeleri câiz olmaz. Erkekler erkeklerle kızlar da kızlarla arkadaşlık ederler. Bir erkeğin kız ve kadın arkadaşı, bir kadının da erkek arkadaşı ancak hayat arkadaşı (eşi) olur.
 

 

 

 

Gizli nikâh
10. Gençlerin ailelerden habersiz evlenmesinin, "gizli nikâh" yapmanın hükmü ve muhtemel sakıncaları nelerdir?

Cevap:
Evlenmenin din, ahlâk, hukuk, aile ve cemiyetle ilgili yönleri, etkileri, sonuçları vardır. Evlenme akdi yalnızca cinsel ilişkiyi câiz kılmaz, bunun yanında taraflara birçok haklar ve ödevler de yükler. Müminlerin eşleri dışında kalan ana baba, büyükler, kardeşler ve diğer hısımlara karşı da hukuk ve ahlâk alanına giren ödevleri vardır. Ana babaya haber vermeden, onların rızâsını almadan evlenen gençler ana babayı derinden üzmüş ve kırmış olmaktadırlar. Bu kırgınlıklar bazan hayat boyu sürmekte, aile ilişkileri temelden sarsılmaktadır. Bu konu kendisine sorulan hocalar, dar açıdan (yalnızca evlenme akdinin unsurları yönünden) bakarak câiz derken, işe bir de evlilik hukuku, aile ilişkileri ve ahlâk açısından bakmalı, kendi kızları ve oğulları haber vermeden biriyle evlense bunun kendilerini nasıl etkileyeceğini düşünmelidirler. Anaya babaya haber vermeden, onlardan izin almadan, şâhitlere gizlemelerini tembih ederek, nüfusa da kaydettirmeden evlenme akdi yapanların evlilikleri, yalnızca cinsel ilişkiyi zinâ olmaktan çıkarsa bile -ki, bunu da kabûl etmeyen ictihadlar vardır- evlenme hukuku, ana baba hakları ve ahlâk bakımından birçok sakınca taşımakta ve günaha sebep olmaktadır. Önemlice sakıncalarından biri de, kızın ayrılmak istemesine, hattâ fiilen eşini terk etmesine rağmen erkeğin onu boşamaya yaklaşmaması, bu durumda kızın bir başkasıyla evlenmesinin imkânsız hale gelmesidir.
Bizim tavsiyemiz, evlenmeyi zorlaştıran gelenekleri aşarak kolay ve ucuz evlenme yollarının açılması, erkeklerin ve kızların evlenme yaşlarının öne alınması (yirmi beş, otuz yaşlarına kadar bekletilmemesi), meselâ öğrenci iken evlenen çifte geçim yardımı yapan hayır kurumlarının oluşturulması ve bu kolaylıklar hâsıl olunca da ana babaya haber vererek, onların rızâlarını alarak evlenmenin gerçekleştirilmesidir. Ana babalara düşen vazife de gelin ve damat seçiminde önceliği çocuklarına vermeleri, ortada önemli bir engel bulunmadıkça talepleri geri çevirmemeleridir. Gizli evlenmelerin başlıca sebepleri arasında evlenmeyi zorlaştıran ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine de aykırı olan zorluklar, ekonomik sıkıntılar, ana babaların anlayış göstermemeleri gibi hususların bulunduğu unutulmamalıdır.

 

 

 

 

İkinci eş
11. Erkeklerin ikinci bir eş almalarına nasıl bakıyorsunuz?

Cevap:
Birden fazla kadınla evlenmeyi câiz kılan âyetin meâli şöyledir: "Yetimlerin hakkına riâyet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın... ile yetinin; bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır." (Nisâ: 4/3).
İnsanoğlunun dünya hayatında m
utluluğu bulabilmesinin ve yaratılış amacını gerçekleştirmesinin maddî şartları içinden ikisinin önceliği vardır: a) Aile ve cemiyet içinde sağlıklı, dengeli ve düzenli "insanî ilişkiler", b) Âdil ve mâkûl bir "insan-servet ilişkisi". Nisâ sûresinin ikinci âyetindenen altıncı âyetin sonuna kadar -birinci âyette önemle tavsiye edilen aile ve akrabalık bağlarına riâyetin tabîî sonuçları olarak- geniş ailede yetimlerin haklarından söz edilmiş, velîsi ile yetim arasındaki şahsî ve mâlî tasarruf ilişkisi kaidelere bağlanmıştır. Aradaki iki âyette evlilik ve mehir konularına temas edilmiştir; ancak bu temas, yetimlerin hukuku ile ilgili kaideler koyma ve tavsiyelerde bulunma irâdesinden doğduğu için dolaylı olmuştur. Yani meşhur teaddüd-i zevcât (birden fazla kadınla evlenme) izni doğrudan hüküm konusu olmamış, yetimlerin haklarını korumak için bir araç olarak ve bu münasebetle zikredilmiştir. Yedinci âyetten itibaren de servet dağılımının en önemli unsurlarından biri olan miras hükümlerine yer verilecektir.
İnsanoğlu bugüne kadar savaşa, tabîî felâketlere ve ölüme çare bulamamıştır. Bir gün savaşa çare bulsa ve devamlı bir barış ortamı sağlasa bile dünya hayatını, diğer ikisiyle beraber yaşayacağı anlaşılmaktadır. Savaşlar, tabîî felâketler ve ölümler arkada babalarını ve analarını kaybetmiş çocuklar bırakmaktadır. Babalarını kaybeden çocuklar (yetimler) şahısları ve malları için bir koruyucuya, eğitici ve temsilciye muhtaç olurlar, işte bu koruyucu ve temsilciler "velîler "dir. Velînin vazifesi yetimi görüp gözetmek, onun şahsî ve malî menfaatini kollamaktır, yetimi himâyesi altına alan, koruyup yetiştiren kimselere Resûlullah'ın (s.a.v.), cennette kendisiyle beraber olacakları müjdesi vardır (Buhârî, "Talâk", 25, "Edeb", 24; Müslim, "Zühd", 42). Bunu yapmayan, üstelik yetim malını yemeye, gaspetmeye, onu kendine ait kötü mal ile değiştirmeye kalkışan velî, vazife ve salâhiyetini kötüye kullanmış, emanete hıyanet etmiş olmaktadır. Temizi ve iyiyi, pis ve kötü olanla değiştirmenin bir başka şekli de helâli bırakıp haramı, hakkı olmayan şeyi almak ve yemektir, haramdan yararlanmaktır.
Yetimler çoğu kez velîleri tarafından evlendirilmekte, damat adayı ile şartlar konusunda da velîlerin isteği belirleyici olmaktadır. Yetim bir başkası ile evlendirilirken onun menfaatinin koruyucusu velîdir. Eğer yetimi bizzat velî almak, nikâhlamak isterse bu takdirde onun koruyucusu yoktur, şartları belirlemek de - aynı zamanda evlenme akdinin diğer tarafı olan- velîye kalmaktadır; bu durumda hakkın kötüye kullanılması, yetimlerin hukukunun zâyî olması ihtimâli artacağından Allah Teâlâ velîlere, adâletten sapma riski karşısında, himâyeleri altında bulunan ve kendileriyle evlenemeleri câiz olacak kadar da uzak akrabaları olan yetim kızlarla evlenmek yerine, başka kadınlarla evlenmelerini tavsiye etmekte, "ikişer, üçer, dörder" demek sûretiyle de dünyada evlenilecek kadınların tükenmediğine, velâyeti altındaki yetim kızlar dışında birçok kadının bulunabileceğine işaret buyurulmaktadır. Hz. Âişe'nin "yetimlerin hakkına riâyet edemeyeceğinizden korkarsanız..." meâlindeki âyetin geliş sebebi olarak zikrettiği yaygın âdet ve sorular, yukarıdaki açıklamanın tarihî bir vâkıa olduğunu göstermektedir; buna göre velîler ya mallarına göz koydukları için istemedikleri/sevmedikleri halde himâyeleri altındaki yetimlerle evleniyorlardı yahut da isteyerek evleniyor, fakat mehirlerini ve çeyizlerini emsaline göre eksik belirliyorlardı (Buhârî, "Tefsîr", 4/1).
Âyetin dolaylı olarak temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti, İslâm'ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. İslâm öncesi çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran'da, Eski Yunan ve Roma toplumlarında, Yahudilerde ve Araplar'da ya nikâhlamak, yahut da evde veya evin dışında bir yerde dost tutmak sûretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyorlar veya evliliğe benzer ilişkiler yaşıyorlardı. Bu çağlarda birden fazla kadınla evlenmenin birden fazla sebebi mevcûttu. İslâm'ın geldiği bölgede, özellikle köylerde ve dağ başlarında yaşayan bedevîlerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem düşmana karşı korunmanın, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç göstermesidir. Diğer sebepler arasında, kırsal hayatın güçlüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayıca eşitlik dengesinin erkek aleyhine bozulması gösterilebilir.
Şu halde erkeğin birden fazla kadınla evlenme imkân ve uygulamasını (teaddüd-i zevcâtı, poligamiyi) İslâm getirmemiş, mevcût uygulamayı belli şartlara ve hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a) Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmelerini tavsiye etmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adâlete riâyet edememe tehlikesinin bulunduğunu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile getirmiştir. b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap etmiş, birden fazla kadın arasında adâlete tam riâyetin mümkün olmadığını bir kere daha hatırlattıktan sonra, hiç olmazsa adâletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir.
Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilirler. İslâm'da bir bütün halinde köklü değişim sözkonusu değildir, onda değişmez kurallar vardır, ancak hangi kural olursa olsun uygulandığında tabîî olmayan bir olumsuz sonuç doğuyorsa, uygulamayı durdurma imkânı da mevcûttur. Bu cümleden olarak, tarihî ve ictimaî şartlara bağlı bir cevazdan (izinden, serbest bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde, müslümanların veya salâhiyetli temsilcilerinin kararı ile engellenebilir; bu tasarruf, beşer eliyle kanunu (şerîatı) değiştirmek mânâsına gelmez; bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin, tek kadınla evli kalmayı yeğlemesi gibidir; tarihî şartlar avdet edinceye veya ihtiyaç hâsıl oluncaya kadar uygulama durdurulur
Ortada önemli bir gerekçe (ihtiyaç, zarûret) bulunmadıkça sırf zevk için ikinci bir kadınla evlenen erkekler, herkesin tek kadınla evlenip yaşadığı bir ortamda bunun, birinci eşi ile onun çevresini ve aileyi nasıl etkilediğini de hesaba katmak durumundadırlar. "Her şeyden önce bir din kardeşimiz olan birinci eşlerimizi, sırf zevkimizi tatmin etmek için bu kadar üzmeye, yıkmaya, hasta etmeye, din ve imanını tehlikeye atmaya hakkımız var mı?" diye düşünmek mecbûriyetindedirler. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Ali'nin, Fatma üzerine ikinci bir eşle evlenmesine izin vermemiş, bu evliliğin Fatma üzerinde muhtemel kötü etkisini gerekçe olarak ileri sürmüştür.

12. Ikinci evlilik yapan kişiler, gerek resmî gerekse sosyal baskılar nedeniyle genellikle bunu gizlemektedirler. Bu durumda nikâhın ilânı şartı nasıl gerçekleşebilir, bu nikâh geçerli olur mu?

Cevap:
Yukarıdaki cevaplar içinde bu sorunun da cevabı vardır.

13. Kadınların erkeklerle konuşmasının hükmü?
Kadınların erkeklerle konuşmaları genel hüküm/kural olarak câizdir. Kur'ân'da Hz. Peygamber'in (s.a.v.) eşlerine mahsus olarak indirilen âyette (Ahzâb: 33732) bile onların erkeklerle konuşması yasaklanmamış, konuşurken karşı cinsi tahrik edecek bir ses ve tavır içinde olmaları yasaklanmıştır. Erkeklerle perde arkasından konuşma hükmü Hz. Peygamber'in eşlerine mahsus (özgü) bir hükümdür, diğer kadınların yalnızca tesettürlü olmaları yeterlidir. Bir mümin kadın ciddîyet içinde, iyi niyetle (meselâ İslâm'ı anlatmak için) veya ihtiyaç bulunduğu için erkeklerle konuşur, hattâ kocasının arkadaşları evlerine geldiğinde onlara ikramda bulunabilir. Sahâbe ailelerinde bunun örnekleri yaşanmış (Buhârî, Nikâh, 77; Müslim, Eşribe,86), fıkıhçılar da buradan hareketle câiz olduğunu söylemişlerdir. Câiz değil diyenler naslara (yasaklayan âyet veya hadîse) değil, sedd-i zerîa kaidesine dayanıyor olsalar gerektir. Bu kaide "insanları harama götürmesi muhtemel davranışları yasaklamak" demektir. Ancak harama götürmesi ihtimâli zayıf, faydalı olma ihtimâli kuvvetli olduğunda bu kaide geçerli olmaz. Sizin örneğinizde tesettürlü mümin bir kadının, dînini ve kültürünü tanıtmak için yaptığı faâliyet faydalıdır, bu faâliyeti yürüten kadınların, kalabalık içinde konuştukları Fransız erkeklerine karşı cinsel duygu ve düşünce sahibi olmaları ihtimâli ise zayıftır.
 

 

 

 

Kur'ân Kimin Sözü?
Kur'ân-ı Kerîm Allah tarafından Hz. Peygamber'e (s.a.v.) vahiy adı verilen özel bir iletişim aracı ve Cebrail isimli melek aracılığıyla gönderilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisine Kur'ân gelmeden önce Mekke'de, tanınmış bir ailenin çocuğu olarak kırk yıl yaşamıştı. Onun ahlâkı, kişiliği ve konuşma şekli (dili, üslûbu) toplumu tarafından bilinmekteydi. Kur'ân gelmeye başlayınca onu şartlanmamışlık içinde okuyanlar, "Bu Muhammed'in sözü değil!" dediler; çünkü daha önce iyi bildikleri "onun dili" ile arasında önemli farklılıklar vardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) daha sonra da -Kur'ân'ı tebliğ etme ve okuma dışında- konuştu; onun sözleri hadîsler olarak elimizdedir. Arapça bilenler, Kur'ân dili ile hadîslerin dilinin ne kadar farklı olduğunu hemen anlarlar. Kırk yıl toplumun en saygın, dürüst ve güvenilir ferdi olarak yaşamış bulunan Hz. Peygamber (s.a.v.) birgün, Allah'tan gelmeye başlayan bir kitabın ilk âyetlerini okuyor ve "Bunu bana Allah vahyetti" diyor. O güne kadar bir kere bile yalan söylediği görülmemiş bir zâtın, bu beyanı, ilk mü'minler tarafından tereddütsüz kabûl ediliyor. İnanmayanlar ise -dil farkını bildikleri ve anladıkları için- ona büyü yapıldığını, aklını yitirdiğini veya bir başkası tarafından bu sözlerin (farklı üslûp ve muhtevâdaki sözlerin) kendisine öğretildiğini iddia ettiler. Peygamberimiz (s.a.v.) bu iddialara karşı ömrünün sonuna kadar direndi, mücadele etti. Kur'ân'ın Allah'tan geldiğini ısrarla açıkladı, bunun böyle olduğunu ispat etmek üzere çeşitli yöntemler kullandı: Allah'ın lütfu ve yaratması ile mûcizeler gösterdi, "Kur'ân benim (sizin) gibi bir beşerin sözü ise siz de benzerini söyleyin" diyerek meydan okudu, inkârcılara devamlı Kur'ân'ı okumalarını, üzerinde düşünmelerini, bunu yaptıkları takdirde onun Allah'tan geldiğini anlayacaklarını söyledi. Bu çabalar meyvesini verdi, birçok insan ona inandı ama o günden bugüne inanmayanlar da oldu. İnanmayanların bir kısmı edebini korudu, başkalarının inanç ve hassasiyetlerine karşı saygılı davrandılar, bir kısmı ise bunu da yapamadılar/yapmadılar; edepsizce saldırdılar, inananları rencide edecek sözler söylediler.
Son günlerde derginize gönderilen bir yazı, ikinci gruba giren (saygısız, edepsiz) inkârcılardan birine ait. Bu şahıs kendine göre Kur'ân'da yanlışlar ve çelişkiler bulmuş, bunlara dayanarak da "Kur'ân'ın Allah'a değil, Muhammed'e ait olduğu" sonucuna varmış. Aslında kendisi Allah'a da inanmıyor. Yazının üslûbuna bakıldığında anlaşılıyor ki, inkârcı, niçin inanmadığını değil, mü'minlerin nasıl olup da böyle bir kitaba inanabildiklerini sormak, daha doğrusu onları bu yüzden sorgulamak ve kınamak için yazıyor; "1400 yıl önceki bedevîler inanabilirlerdi ama bugün, bu akıl ve bilim çağında yaşayanlar nasıl inanabilirler?" demek istiyor.
Bana göre en temel bilgilerden mahrûm olan bu inkârcının yazdıklarını ciddîye almak ve cevap vermek gerekmezdi ama, dergi yöneticileri "Aynı şeyleri başka yerlerde de yazar ve söyler, yazanlar ve söyleyenler var, bunları okuyup işin aslını bilmedikleri için etki altında kalabilecekler bulunur, bunlar için cevap vermeye değer" dedikleri için, kısaca cevap vereceğim. İnkârcı sözü çok uzattığı için onları aynen nakletmeyecek, özetleyecek, sonra cevabını yazacağım.

SORU 1: Kur'ân Allah'tan gelseydi onda çelişkiler bulunmazdı, halbuki böyle değil, çelişkiler var. Başta Fâtiha sûresi olmak üzere birçok sûre ve âyette konuşan Allah değil, Peygamber veya başkalarıdır. Meselâ Fâtiha'da "Yalnız sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz" deniyor, bunu Allah demeyeceğine göre Kur'ân da onun sözü değildir...

CEVAP 1: Bir milyar insanın iman ettiği bir dîni ve onun kitabının Allah'tan geldiğini inkâr eden birinin daha bilgili ve sağlam kanıtlı olmasını bekleyenler bu ilk itiraz örneği karşısında şaşırmış olmalıdırlar; evet inkârcı aynen böyle düşünüyor. Bilmiyor ki, Allah Kur'ân'da böyle konuşuyor; geçmiş olayları (kıssaları) anlatıyor, insanlar arasında geçen konuşmaları, peygamberlerle inkârcılar ve iman edenler arasında cereyan eden diyalogları naklediyor, mü'minlere nasıl dua edeceklerini, nasıl sözleşme yapacaklarını anlatıyor, kendisini tanıtıyor ve bunu yaparken kimi zaman "o", kimi zaman "ben", kimi zaman "biz" diyor; bütün dillerde ve özellikle Arapça'da bu anlatım şekli biliniyor ve bütün bunları kendisi söylediği, vahyettiği için de "Kur'ân'ın Allah kelâmı olması yönünden" ortada bir çelişki bulunmuyor.

SORU 2: Kur'ân'daki sayısal hatâlar: Kur'ân'da bol miktarda sayısal hatâlar da bulunmaktadır. Allah (varsa eğer), basit aritmetik işlemlerde bile hatâ yapamayacağına göre (Ne de olsa kâinatı yarattığına inanılıyor, yani bilgisi her konuda yüksek olmalı...), bu hatâları Kur'ân'ın yazarı olan ve hesap yapma kâbiliyeti olmayan Muhammed'in yaptığı anlaşılmaktadır: Cennet ve dünyayı yaratmak kaç gün aldı?
A'raf/7:54. "Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!"
Yunus/10:3. "Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istivâ eden Allah'tır. O'nun izni olmadan hiç kimse şefâatçi olamaz. İşte O Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz!"
Evet, yukarıdaki âyetlerin tümünde, yerin ve göğün altı günde yaratıldığı söyleniyor. Halbuki aşağıdaki âyetlerdeyse yer ve göğün sekiz günde yaratıldığı anlaşılıyor ki, bu âyetlerle yukarıdaki âyetler bir çelişki içindedir.
Fussılet/41:9. "De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir."
Fussılet/41:10. "O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti."
Fussılet/41:12. "Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir."
Hesap edelim: 2 gün (yer) + 4 (gıdaların oluşumu)+ 2 (gökler)= 8 gün (6 değil!)

CEVAP 2: Yerin ve göklerin altı günde yaratıldığını bildiren âyetlerden sonra bunlarla çeliştiğini söylediği "Fussılet" sûresinin âyetlerini sıralarken sapla samanı birbirine karıştırıyor sonra da -ilkokul öğrencilerinin bile yapmayacağı birşeyi yaparak- elmalarla armutları topluyor. Evet Allah Teâlâ yeri ve gökleri altı günde yarattığını söylemiştir, ancak bizim bildiğimiz "gün", güneş sistemine, yerin ve göklerin yaratılmış olmasına bağlı bulunduğundan, yaratmanın süresini bildiren "gün" kelimesine aynı mânâyı veremeyiz; bu sürenin miktarını Allah bilmektedir. Bizim buradan çıkaracağımız sonuç, yerin ve göklerin yaratıldığı ve birden değil, belli bir süre içinde var edildiğidir. Yaratmanın süresini bildiren günlerde "Sizin günlerinizden altı günde" ifadesi yoktur.
Fussılet sûresinde geçen günlere gelince:
a) 9. âyette "yerin iki günde yaratıldığı" ifade edilmiştir. Yer ve gökler altı günde, bunlardan yalnızca yer iki günde yaratılmış; bunda bir çelişki yok.
b) 10. âyette yaratmadan değil, gıdaların takdir edilmesinden sözediliyor, ortada bir çelişki yoktur; yer iki günde yaratılmış, dört günde gıdalar takdir edilmiştir; yani yeryüzünde yaşayacak canlıların gıdalarının burada nasıl yetişeceği, elde edileceği, üretileceği kurallara bağlanmıştır.
c) 12. âyette yine yerin ve göğün iki günde yaratıldığı söylenmiyor ki çelişki bulunsun. Burada açıklanan "yedi gök"tür. Yedi göğün de yaratılmasından değil, "yedi olarak hükme bağlanmasından" sözediliyor, yaratma mânâsına gelen "halaka" kelimesi değil, "hükme bağlamak, takdir etmek" mânâsına gelen "kadâ" fiili kullanılıyor. Yani Kur'ân'ın hiçbir yerinde, göklerin ve yerin altı günden daha fazla veya daha az zamanda yaratıldığını söyleyen bir âyet yoktur. Fussılet âyetleri yerin iki günde yaratıldığını açıkladığına göre, geriye kalan dört günde de gökler yaratılmıştır. Göklerin yaratılması dört gündedir, bunun iki günü göklerin yedi gök olarak tasarlanıp düzenlenmesine ayrılmıştır, yaratılmasına değil. Çelişki Kur'ân'da değil, elmalarla armutları toplayanların kafasındadır.
SORU 3: Muhammed'in ya hesabı zayıftı, ya da Kur'ân'ı yazdırırken daha önce ne söylediğini unutuyor ve böylece çelişkili âyetler oluşturuyordu. Kur'ân'daki miras hukukunda sayısal hatâlar:
Kadınların cenaze namazı kılıp kılmaması konusunda bile büyük eksikliklere sahip olan Kur'ân'da, miras konularına nedense büyük yer ayrılmış ve bu konuda çok detaylı âyetlere yer verilmiştir.
Aşağıdaki âyetler, "miras" hukuku ile ilgilidir. Bu âyetlere göre hesap yapıldığında, mirasçılarda, "sona kalan dona kalmakta"dır; çünkü mirasın payları toplandığında, toplam, mirastan "fazla" olmaktadır!
Önce âyetlere bakalım... Nisâ/4:11, 12, 176...
Varsayalım ki, bir adam öldü ve geride üç kız evlât, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı. Yukarıdaki âyetlere göre miras paylaşımı şöyle olacaktır: Üç kız evlâda mirasın 2/3'ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır.
Bu durumda matematik yapalım: (2/3)+(1/6)+ (1/6)+ (1/8) = 1.125 bulunur! (1.0 olması gerekirdi!..)
Yani miras paylaşıldığı zaman her bir mirasçının aldığının toplamı, mirastan fazla çıkmaktadır!.. Allah miras paylaşımında böyle büyük bir hesap hatâsı yapamayacağına göre, âyet Allah'a ait olamaz, Muhammed'e aittir... Hesap bilmeyen Muhammed'e...
Bir diğer örnek verelim: Bir adam ölür ve geride anası, karısı ve iki kızkardeş kalır. Kur'ân'ın yukarıda verilen ilgili miras âyetlerine göre; anaya mirasın 1/3'ü, karısına mirasın 1/4'ü, iki kızkardeşe de toplam 2/3'ü kalacaktır.
Hesap yapalım: (1/3)+(1/4)+(2/3) = 15/12 = 1.25!.. Burada da, miras paylaşılıyor, paylar toplanınca, mirastan daha büyük, %25 daha büyük çıkıyor!..
Allah -varsa eğer- bu kadar hesap bilmez olabilir mi? Bu yanlış paylaşım oranları ile dolu âyeti Allah gönderemeyeceğine göre, Muhammed kendisi yazmış olmaktadır...

CEVAP 3: (İnkârcının itiraz ve kanıtlarını aktarma zorunluluğu sebebiyle bu satırları aktarırken bile duygularım incinmiştir.)
Saygısız inkârcıya göre miras âyetlerinde belirtilen paylar hesapsız belirtilmiştir, bu yüzden uygulamada miras paylardan az olabiliyor ve bir kısım (sona kalan) mirasçılar pay alamıyor; bunu da Allah yapmayacağına göre...
Bu Amerika'yı yeniden keşfettiğini zanneden bilgisiz inkârcıya hemen bildireyim ki, ortaya koyduğu mesele İslâm'ın ilk devrinden beri bilinmektedir; maksat anlaşılmış, çözüm oluşturulmuş, buna göre uygulama yapılmış ve hiçbir mirasçı mahrûm bırakılmamıştır. "Payların mirastan fazla geldiği" ifade ve düşüncesi bilgisiz inkârcıya aittir, doğrusu ise payların, mirastan değil, hesap gereği olarak paydalar eşitlenince paydadan fazla olabildiğidir. Böyle bir "mirasçılar tablosu" karşımıza çıktığında çözüm, paylar toplamının payda olarak alınmasından ibarettir, çok eski zamanlardan beri bilinen bu hesaplama usûlüne "avl" denmektedir. Verilen birinci örneğe göre uygulama şöyle olacaktır: Paylar toplamı 27 olduğuna göre payda da 27'ye çıkarılacak, miras 24'e değil, 27'ye bölünecek ve her bir mirasçı, Kur'ân'da belirtilen payını, 27'de 16, 4, 4, 3 olarak (bu oranlarda) alacaktır.
Belki sonradan aklına gelir veya birilerinin kitabında okur diye hemen söyleyelim: Bazen de payda, paylar toplamından fazla olabilir, bu duruma "reddiyye" denir, çözümü de artan payın, karı ve koca dışındaki mirasçılara yine âyetlerde bildirilen oranlarda paylaştırılması şeklindedir. Bu çözümler kısmen hadîslere, kısmen de ictihada dayanmaktadır. İslâm'ın kaynağı da yalnızca Kur'ân değil, aynı zamanda -ona aykırı olmayan, onun maksadını ve delâletini esas alan- sünnet ve ictihaddır.
Kadınların cenaze namazı kılıp kılmayacakları konusunda Kur'ân'da eksik açıklama yoktur; çünkü Allah, Kur'ân'da dînin bütün kurallarının ve hükümlerinin detaylarını açıklamayı murad etmemiştir. Kur'ân'da açıklanmayan hususların bir kısmı sünnette açıklanır, diğer kısmı da ictihada bırakılmıştır. Kadınların cenaze namazı kılmaları konusu yeni bir konu değildir; Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında da kadınlar vardı, insanlar ölüyordu ve cenaze namazı kılınıyordu. Bugün bir problem varsa bu, dindeki eksiklikten değil, din karşıtlığını cenaze namazlarına kadar taşımak isteyen bazı bağnaz kadınların davranışlarından kaynaklanmaktadır.

SORU 4: Allah'ın 1 günü 1000 yıl mı, 50.000 yıl mı? Kur'ân'daki bazı âyetlerde Allah'ın bir gününün kaç dünya yılına eşdeğer olduğu konusunda da çelişkiler bulunmaktadır: Hacc/22:47. "(Resûlüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah va'dinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir."
Secde/32:5. "Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine çıkar."
Yukarıdaki âyetlerde Allah'ın bir gününün dünyanın 1000 yılına denk olduğu söyleniyor. Halbuki aşağıdaki âyette ise, Allah'ın bir gününün dünyanın 50.000 yılına denk olduğu ifade ediliyor:
Meâric/70:4. "Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar."
Peki, bunlardan hangisi doğru? Bu birbiriyle çelişen âyetlere göre, Allah'ın bir günü, dünyanın 1000 yılına mı, 50.000 yılına mı eşdeğer? Bu hatâyı Allah yapmış olabilir mi, yoksa, Kur'ân'ı Muhammed mi yazdı?

CEVAP 4: İnkârcı yine hesabı şaşırdı; çünkü anlamak ve anlatmak için değil, peşin hükmünü tekrarlamak ve başkalarına telkin etmek için yazıyor.
Bir gün bin yılınıza denk düşer diyen âyeti lügat mânâsıyla alıp hiçbir yorum yapmazsak, Allah'ın katındaki bir günün bizdeki bin yıl kadar bir süreye eşit olduğunu anlarız. Gün (yevm) kelimesini dünya düzenine ait süre mânâsında (böylece sözlük mânâsında) almaz da mecaz olarak alırsak kelimenin mânâsı "uzunca bir süre" olur. Kelimelerin hakikat ve mecaz mânâlarıyla kullanılması her dilde vardır ve iki mânâ arasında çelişkiden sözedilmez. Burada kelimeyi mecaz mânâsıyla almamız gerekir; çünkü Allah'ın zamanla ilişkisi yoktur; O, mekân ve zamandan münezzehtir, ezelî ve ebedîdir. "Allah katında gün", Allah'ın günü anlamına gelmez; çünkü O'nun günü yoktur, buna göre âyetin mânâsı şudur: Sizin gününüz ve buna göre belirlenmiş süreleriniz var, bunları olduğu gibi alıp Allah'ın vaadlerini buna göre hesaplamayın, "Şu gecikti, bu erken geldi" demeyin; "erken ve geç"in size göre mânâsı başkadır, Allah'a göre başkadır, günün size göre süresi başkadır, Allah'ın vaadine göre süresi başkadır.
Günün elli bin yıl olarak ifade edildiği âyete gelelim:
Bu âyette "Allah katında bir gün, sizin elli bin yılınızdır" demiyor ki, yukarıda meâli verilen "bir günü bin yıldır" sözü ile çelişkili olsun. Burada âyet (70/4) şöyle diyor: "Melekler ve rûh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir." Burada "Allah katındaki bir günün miktarı nedir?" sorusuna cevap verilmiyor, "meleklerin ve rûhun Allah katına yükselmelerinin süresi" açıklanıyor ve bu sürenin de "elli bin yıla denk düşen bir gün" olduğu bildiriliyor; bu âyette geçen gün, Allah katındaki -vaadlerin gerçekleşmesi ile ilgili- gün değil, meleklerin ve rûhun O'nun katına yükselmelerinin zamansal süresi ile ilgili bir gündür. Gün kelimesi farklı bağlamlarda ve farklı mânâlarda kullanılınca bundan çelişki sonucuna varılamaz, günün Kur'ân'da hangi mânâlarda kullanıldığı bilgisine ulaşılır. Eğer Kur'ân'da, "Allah'a göre bir gün sizin bin yılınızdır", "Allah'a göre bir gün sizin elli bin yılınızdır." şeklinde iki cümle bulunsaydı o zaman çelişkiden söz edilebilirdi. Böyle çelişkili iki ifade Kur'ân'da yoktur.

SORU 5: Kur'ân'daki çelişkilerden biri de, "cennet" sayısıdır. Bir tane mi cennet var, yoksa, birden çok mu cennet var? Muhammed Kur'ân'ı yazdırırken bu konuya pek dikkât etmemiş... Bazen tekil, bazen çoğul ifade kullanmış... Bu da, Kur'ân'ın, Allah'ın kelâmı değil, fakat Muhammed'in kelâmı olduğunu gösteriyor. Âyetlere bakalım:
Zümer/39:73. "Rablerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler... Fussılet/41:30-32, Hadîd/57:21, Nâziât 79:40-41.
Yukarıdaki âyetlerde "cennet" tekil olarak yazılmış... Yani bir "adet" cennet anlamında... Halbuki aşağıdaki âyetlerdeyse tam tersi yazılmış: Cennet değil, ama "cennetler"den sözedeliyor:
Kehf/18:30-31. "İyi hareket edenin ecrini zâyî etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfat ve ne güzel yaslanacak yer!" Ayrıca bak. Hacc/22:23; Fâtır/35:33; Nebe'/78:31-34.
Hangisine inanacaksınız? Kur'ân, Allah'ın -varsa eğer- kelâmı olsa idi, böyle yanlışlar yapar mıydı? Ama Muhammed'in kelâmı olunca, bu tip yanlışları yapmış Muhammed.

CEVAP 5: Kur'ân âyetleri ve hadîsler okunduğunda cennetin birçok bölümden oluştuğu ve her bir bölümün "cennet" genel adı içinde anıldığı gibi "Adn, Firdevs" şekillerinde özel adlarıyla da anıldığı anlaşılmaktadır. Ortada hiçbir çelişki yoktur. Anadolu vardır, Kuzey, Güney... Anadolu vardır; bunlar böyle ifade edilince aklı başında birisi çıkıp da Anadolu bir mi, çok mu demez, bu sözde bir çelişki aramaz.

SORU 6: Kur'ân'a göre dağlar depremleri önlemek için(miş)...
Tüm dünyada zaman zaman depremler oluyor. Müslüman olmayan topraklar, Müslüman olan topraklar demeden, dünyanın belirli bölgelerinde depremler oluyor. 1999 yılının 17 Ağustos ve 12 Kasım günlerinde de Türkiye'de olan depremlerde onbinlerce kişi öldü, milyarlarca dolar maddî kayıp oluştu.
Peki, niye deprem oldu? Muhammed'in Kur'ân'ında, deprem olmasın, insanlar sallanmasın diye, Allah'ın dağları yarattığı yazmıyor mu? Bu bilimsel (!) gerçeğe rağmen, niye deprem oluyor?
Enbiyâ/21:31. "Yeryüzüne, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yerleştirdik; rahat gidebilsinler diye aralarında geniş yollar var ettik."
Nahl/16:15-16. "Yeryüzünde, sarsılmayasınız diye, sabit dağlar, nehirler ve belki yolunuzu bulursunuz diye yollar ve işaretler meydana getirmiştir. Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar."
Lokman/31:10. "Allah gökleri gördüğünüz gibi direksiz yaratmış, sizi sallar diye yeryüzüne sabit dağlar koymuş; orada her türlü canlıyı yaymıştır. Gökten su indirip orada her hoş çiftten yetiştirmişizdir."
İrdeleyelim: 1) Allah, yarattığı dağlarda imalât hatâsı yapmıştır. Dağlar, yeterince ağır olmamıştır, onun için yerin sallanmasını önleyemiyor... Allah kendisine verilen işi iyi yapmıyor... (Tevbe, tevbe... Estağfirullah...) 2) Muhammed, palavra atmıştır...
Her konuyu bilen (!), tüm zamanlara (!) hitabeden Kur'ân'ın Muhammed'in kelâmı olduğu bir kez daha anlaşılıyor...

CEVAP 6: Edepsiz inkârcı, içindeki çirkin, karmaşık, kara duyguları dışa vuran ifadelerle Kur'ân'a ve Hz. Peygamber'e (s.a.v.) sataşmaya devam ederek deprem konusuna geliyor. Onun anladığına göre Kur'ân, "dağların, depremleri engellemek için yaratıldığını" söylüyormuş, halbuki depremler oluyormuş, şu halde ortada bir tutarsızlık varmış...
İşin doğrusu şudur:
Kur'ân'da, "Dağlar, deprem olmasın diye yaratıldı" denilmemiştir, bu meâlde bir âyet yoktur. Dağların "direk ve kazık" olduğu ve insanların yeryüzünde devamlı sallanmadan ve sarsılmadan yaşamalarını sağladığı ifade edilmemiştir. Bugün bilim adamları da dağların, yeryüzünde bir denge unsuru olduğunu, balans sağladığını tesbit etmişlerdir. Eğer dağlar olmasaydı devam eden oluşumlar ve yer hareketleri yüzünden altımız durmadan sallanırdı ve bizler de devamlı sarsılırdık; dağlar depremi değil işte bu olayı engelliyor, Kur'ân da bunu ifade ediyor, hiç deprem olmayacağını söylemiyor.

SORU 7: Yıldızlar neden yaratıldı?
Kur'ân'a göre yıldızların neden yaratıldığı da, her zamanki "bilimsellik" (!) ile açıklanıyor. 1500 yıl öncesinin Bedevî'si belki kanardı ama 1998 yılının insanı için bir masaldan ibaret: Mülk/67:5; Sâffât/37/6; 37/7; 37/8-9.

CEVAP 7: İşaret edilen âyetlerde yıldızların güzel görünüşleri ile bazı manevî fonksiyonlarından sözediliyor. Başka âyetlerde yıldızların daha başka faydaları da açıklanmıştır. Yıldızlardan şeytanın ve cinlerin, bir nevi silâh ile kovulması, tevilsiz ve yorumsuz alındığında fizik ötesi bir olaydır, bilimin sınırı dışında kalır, bilim böyle bir olay için ne "olmuştur" der, ne de "olamaz" der. Mü'minler buna inanırlar, nasıl olduğunu da bilmezler, bunun (gaybın) bilgisi Allah'a aittir.

SORU 8: Hristiyanlar cennete gidebilir mi?
Kur'ân'daki âyetlerden Bakara/2:62 ve Mâide/5:69'a göre "evet", gidebilirler. Ama yine Kur'ân âyetlerinden Mâide/5:72 ve Âl-i İmrân/3:85'e göre ise "hayır", gidemezler. Demek ki, bu konuda da Kur'ân'da çelişki vardır.

CEVAP 8: Hayır, Kur'ân'da çelişki yoktur; çelişki bazı kafalardadır. Kur'ân'ın cennete gireceklerini bildirdiği Yahudîler ve Hristiyanlar ile cehenneme gireceklerini bildirdikleri arasında fark vardır. Allah'a şirk koşmadan, Allah'ın bildirdiği dinlerine göre yaşayan ehl-i kitap (Yahudîler ve Hristiyanlar) cennete girecekler, şirke düşenler, "İsa Allah'ın oğludur..." diyenler, kendi dinlerine göre zulmedenler, haram yiyenler cehenneme gireceklerdir. Nitekim Müslümanlar da böyledir; iman ve salih amel sahipleri cennete, günahkârlar ise cehenneme gireceklerdir. Bunun böyle olduğunu bildiren âyetler arasında çelişki yoktur, birbirini tamamlama, konuyu bütünüyle açıklama ilişkisi vardır.
SORU 9: Nuh'un ailesine "Tufan"da ne oldu? Nuh'un ailesinin tufanda başına gelenler, Kur'ân'ın ayrı âyetlerinde ayrı şekilde hikâye edilmektedir. Kur'ân'ın Enbiyâ/21:76 âyetine göre, Nuh'un ailesi kurtulur. Sâffât/37:77, soyunun devam ettiğini söyler. Halbuki âyet Hud/11: 42-43 ise Nuh'un oğlunun tufanda boğulduğunu söyler. Hangisine inanacaksınız?

CEVAP 9: Biz ikisine de inanıyoruz ve aralarında hiçbir çelişki bulmuyoruz. Hz. Nuh'un ailesi içinden -oğullarından biri gibi- ona uymayanlar, sözlerini dinlemeyenler vardı, bir de ona uyanlar ve itâat edenler vardı. İtaat edenler kurtuldu, etmeyenler boğuldu; mesele bu kadar basit.

SORU 10: İnsan "ne"den yaratıldı?
İnsan, "yaratıldı" ise, "ne"den yaratıldı? Önemli bir soru... İslâmcılar ile bilimciler farklı görüşteler... Bakalım, Kur'ân'da bu konuda neler yazıyor? Okuyunca aklınız karışacak, çünkü Kur'ân bu konuda farklı şeyler söylüyor. Diğer bazı konularda olduğu gibi, bunda da çelişkili ifadeler var. Ne kadar çok çeşitli maddeden yaratıldığını söylüyor insanın, Kur'ân... Bu kadar değişik ve akıl karıştıran ifadelerin, Allah'ın -varsa eğer- kelâmı olması mümkün mü? Yoksa Muhammed'in kelâmı mıdır? "Kan pıhtısı"ndan (96:1-2), "su"dan (21:30, 24:45; 25:54), "toprak"tan (15:26, 3:59, 30:20, 35:11), "hiç"ten (19:67, 52:35), "nutfe"den (16:4) ve de "meni"den (75:37).

CEVAP 10: İnsanın neden yaratıldığı konusunu açıklayan âyetlerde çelişki yok, bir gerçeğin aşamalarının farklı bağlamlar içinde açıklanması var. Bunlar biraraya getirilip sâlim kafa ile düşünüldüğünde aralarında bütünlük olduğu görülür. Evet, Allah yaratılanları "hiçten" yaratmıştır, yok iken var etmiştir. Yok iken var ettiği "toprak"tan, onun da "özel bir nevi çamur"undan insanı yaratmıştır. Bu ilk insandır, ondan sonraki insanları "su"dan; yani "meniden" yaratmıştır. "Alâka"nın "Kan pıhtısı" şeklindeki çevirileri yanlıştır, doğrusu "rahime asılmış embriyo"dur, evet insanın yaratılış aşamalarından biri de budur, "alâka"dır. Ortada hiçbir çelişki veya tutarsızlık yoktur.

DİĞER SORULAR: İnkârcının takıldığı iki nokta daha var, bunları özet halinde verip kısaca cevaplamak istiyorum.
a) Yazın sıcağının, kışın soğuğunun cehennemden olduğunu bildiren bazı rivâyetlerden (hadîslerden) yola çıkarak konuyu alaya alıyor.
Bize cenneti, cehennemi, âhireti anlatan metinler müteşabihtir; asıl anlamları tarafımızdan anlaşılamaz, çünkü âhiret ayrı bir varlık boyutudur; oradaki eşyayı, varlıkları bu dünyanın kelimeleri ile anlamak mümkün değildir. Kullar bir fikir edinsinler diye cennetten, cehennemden, sırattan, mizandan bahsedilmiş; ancak bunların dünyadakilerden farklı, bambaşka şeyler oldukları da bildirilmiştir.
Yazın sıcağı ve kışın soğuğunun cehennemin sıcaklık ve soğukluğu, nefes alıp vermesi ile ilişkilendirilmesi tamamen mecazî ve temsilî bir anlatımdır. Amacı da insanlara cenneti ve cehennemi hatırlatmak, dünya hayatlarını sorumluluk içinde yaşamalarını sağlamaktır.
b) Cinler ve şeytanların görünüp görünmemeleri, beslenmeleri, insanlarınkine benzer organ ve nesnelerle ilişkileri konusu:
Genel olarak (sıradan) insanlar cinleri ve şeytanları göremezler. Geçmiş Peygamberler zamanında, özellikle Hz. Süleyman döneminde istisnaî olarak hem görülmüşler, hem de istihdam edilmişlerdir. Aynı şekilde Peygamberimiz de (s.a.v.) -istisnaî olarak- onları görmüş, konuşmuş, yakalamış, bağlamış ve çözmüştür. O bir peygamberdir, mûcizelerle donatılmış ve desteklenmiştir. Bütün bunlar arasında bir çelişki yoktur.
Bilimsellik konusuna gelince, tabiat bilimlerinin konu ve yöntemleri cin konusunu incelemeye uygun değildir, bu konu bilimin dışında kalmaktadır (Bilim bu konularda birşey söyleyemez). Parapsikoloji adı verilen bir disiplin bu konularla ilgilenmektedir. Amerikalılar ve Ruslar parapsikolojiyi, hattâ cincileri kullanarak cinlerden faydalanma yolunu ararken, bizim geri kalmış materyalistlerimiz, cinleri inkâr etmek için kanıt aramakla meşgûl oluyorlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hz. İsa (a.s.)
Soru: Kanal 7'de Ramazan ayında yapmış olduğunuz programı zevkle seyrettim. Ne yazık ki zevkim yarıda kaldı. Aradan bir ay geçti, yayınlanmakta olan bir dergide Hz. İsa'nın inmesi ile ilgili şu başlık: "Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) inecek diyor, bunlar inmeyecek diyorlar." Şaşırdım, bana sorulan sorulara nasıl cevap verecektim? Ben ne yapacağımı bilemiyordum; sizin söylediklerinizi anlatsam Peygamber'e muhâlefet etmiş gibi oluyorduk. Cemâat açısından iş kapandı, fakat benim açımdan kapanmadı. Kime nasıl inanacağız? Kitaplar karışık, âlimler karışık, biz ise şaşırdık. Hakkınızı helâl edin.
Ali Ergün
(Din Görevlisi)
Cevap:
Önce Kur'ân-ı Kerim'de ve eldeki İncillerde Hz. İsâ'nın vefâtı ile ilgili neler var, bunu görelim: Nisâ Sûresinin 156-159. âyetlerinde şöyle buyuruluyor:
"156- Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından; 157- "Allah elçisi Meryem Oğlu Îsâ Mesîh'i öldürdük" demeleri yüzünden... Halbuki onu ne öldürdüler, ne de çarmıha gerdiler; (başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bu konuda tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmemişlerdir. 158- Bilâkis Allah onu kendine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. 159- Ehl-i kitaptan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyâmet gününde onlara şâhit olacaktır."
Gerçi Âl-i İmrân'da (3/55) Hz. Îsâ'nın "vefât ettirilmesi ve Allah nezdine kaldırılması" konusuna temas edilmiştir, ancak orada da bu vefâtın ve kaldırılmanın nasıl ve ne zaman olduğu konusunda açıklık yoktur. Burada açık olarak ifade edilen husus ise, Hz. Îsâ'nın Yahudiler tarafından katledilmediği ve aşağıda açıklanacak olan "salb" olayının da Hz. Îsâ üzerinde gerçekleşmediğidir.
Elde bulunan İnciller'de (Matta, 26-28; Markos, 14-16; Luka, 22-24 Yuhanna, 19-21) -olayın detaylarında önemli farklılıklar bulunmakla beraber- Hz. Îsâ'nın âkıbeti şöyle anlatılmaktadır: On İki Havârî'den biri olan Yahuda İskariyot, Yahudilerin başkâhinine gidip para karşılığında onu kendilerine teslim edebileceğini söyledi. Yahuda'ya otuz gümüş verdiler, Îsâ'nın yerini onlara haber verdi, gelip yakaladılar, çarmıha gerdiler, burada rûhunu teslim etti, tâbîleri onu alıp bir kabre gömdüler, bilâhare kabre geldiklerinde üzerindeki taşın kaldırılmış, kabrin içinin de boş olduğunu gördüler; Îsâ diriltilmiş, kıyam etmişti. Bazı şâkirdlerine göründükten ve getirdiği dîni yaymalarını onlara vazife olarak verdikten sonra, göklere çıkmış ve babasının (Tanrı'nın) sağına oturmuştu...
Hz. Îsâ'nın yaşadığı çağda ve bölgede idamlar çarmıha germek sûretiyle yapılır, mahkûmlar çarmıhta bir müddet kaldıktan sonra, kemikleri ve özellikle de omurga kemikleri kırılıp omuriliği çıkarılarak öldürülürdü. Arapça "salb" kelimesi hem mahkûmu haça çivilemek, hem de "omurgasını kırıp omuriliğini çıkararak öldürmek" mânâlarına gelmektedir (Râgıb, el-Müfredât, "slb" md.). Diğer İnciller'de bulunmamakla beraber Yuhanna'daki şu ifade bu bakımdan ilgi çekicidir: "... başını eğip rûhu verdi...Askerler gelip diğer mahkûmların bacaklarını kırdılar; fakat Îsâ'ya gelip onun zaten ölmüş olduğunu görünce bacaklarını kırmadılar... Çünkü bu şeyler "Onun hiçbir kemiği kırılmayacaktır" yazısı yerine gelsin diye vâki oldu (19/28-37).
İnciller'de yazılanlar bu şekilde olmakla beraber Hıristiyanlar Hz. Îsâ'nın âkıbeti konusunda ikiye ayrılmışlardır: Çoğunluğa ve resmî inanca göre, o çarmıha gerilerek öldürülmüş, böylece insanlığın günahını (ilk günahı) canıyla ödemiş, sonra babasının yanına gitmiştir. Barnaba İncili'ne ve bir kısım Hıristiyanlara göre ise Hz. Îsâ çarmıhta öldürülmemiştir, birisi ve muhtemelen onu ihbar eden Yahuda, Allah tarafından Îsâ'ya benzetilmiş, Yahudiler de onu tutup çarmıha gererek öldürmüşlerdir (Neccâr, Kısasü'l-enbiyâ, s. 403, 448 vd.; İbn Âşûr, Tefsîr, V, 22).
Bu bilgileri ihtivâ eden kaynakların önemlilerinden biri olan Barnaba İncili, Hz. Îsâ'nın havârilerinden ve Markos'un amcasıoğlu Aziz Barnaba'ya aittir. Konsillerde oluşturulan ve daha çok Paulus'un etkisinde kalan resmî Hıristiyanlığa aykırı düştüğü için yasaklanmış, uzun müddet bazı yüksek seviyeli din adamlarının elinde gizli kaldıktan sonra 1738'de Viyana Kütüphanesi'ne konmuş ve böylece ortaya çıkmış, birçok dile tercüme edilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'in açık ve kesin ifadesine göre Hz. Îsâ bir peygamberdir, düşmanları tarafından çarmıha gerilerek öldürülmemiştir, Allah Teâlâ peygamberini onlardan korumuş, aralarından çıkarıp himâyesine almış, nezdine yükseltmiştir. "(Başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler" şeklinde çevirilen kısımda geçen teşbîh kelimesinin bir mânâsı "benzetmek, benzer kılmak" bir başka mânâsı da "şüpheye düşürmek"tir. Bu mânâlardan birincisine göre ihbarcı Hz. Îsâ'ya benzetilmiş ve çarmıha gerilerek katledilmiştir. İkincisine göre "Hz. Îsâ'yı çarmıha gerip öldürmüş değillerdir, bu konuda zaten kendileri de şüphe ve ihtilâf içindedirler". 157. âyetin sonundaki "Onu kesin olarak öldürmediler" cümlesini de iki şekilde anlamak mümkündür: 1. "Onu öldürdüklerini iddia edenler bu konuda kesin bilgiye sahip değildirler; bu mânâ, teşbihin ikinci mânâsını teyit etmektedir. 2. "Onu öldüremedikleri kesindir"; bu mânâ da teşbihin, "birini diğerine benzetme" anlamını desteklemektedir.
Kur'ân'a göre Hz. Îsâ'yı çarmıha gererek öldüremedikleri kesin olmakla beraber, âkıbetinin ne olduğu konusunda aynı kesinlik yoktur. Taberî ve İbn Kesîr gibi tefsirlerde, uzun uzadıya yer verilen rivâyetlere ve müslümanlar arasında yaygın olan inanca göre Hz. Îsâ, basıldıkları evin tavanında açılan bir delikten göğe çıkarılmıştır, maddî olmayan bir semâda yeniden geleceği günü beklemektedir, o gün gelince yere inecek, Deccâlı öldürecek, bütün dinlerin nihâî bir özeti ve özü olan İslâm'a hizmet edecek, yeryüzünü ahlâkî yönden ıslâh eyleyecektir... (Taberî, VI, 12 vd.; İbn Kesîr, II, 427 vd.). Ancak Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesi böyle bir anlayış için kesin ve ihtimâlsiz bir delîl olarak kullanılamaz; çünkü gerek burada açıklanan 158. âyette ve gerekse Âl-i İmrân sûresinin 55. âyetinde Allah Teâlâ, onu "kendine yükselttiğini, kaldırdığını" ifade buyuruyor; burada "semâ"dan söz edilmiyor, "Onu semaya kaldırdı" denmiyor; O'na yükselen şeyin ise yaratılmiş bir nesne (rûh ve ceset) olması da uygun, hattâ mümkün değildir. Allah Teâlâ'nın her şeye kadir olduğunda, peygamberlerine nice mûcizeler lûtfettiğinde şüphe bulunmamakla beraber, burada "Hz. Îsâ'nın bedeniyle beraber göğe yükseltildiği" ifadesi mevcût değildir. Aksine Nisâ sûresinin 158. âyetinde "kendisine yükseltti, kaldırdı", Âl-i İmrân'da ise "Seni vefât ettireceğim ve kendime yükselteceğim, kaldıracağım" buyurulmuştur. Bu iki âyete bir arada mânâ verildiği zaman ortaya çıkacak sonuç, "onun önce vefât ettirildiği, sonra Allah'a götürüldüğüdür ve bunun, asırlarca sonra değil, öldürme teşebbüsü sırasında veya kısa bir müddet sonra vukû bulduğudur". İşte bu gerçekler, bilgiyi -bütün diğer peygamberlerin aldığı- tek kaynaktan, vahiy yoluyla Allah'tan alan son peygamberin (s.a.v.) gelmesiyle ortaya çıkmış ve insanlığa ilân edilmiştir; nitekim Hz. Îsâ da, bugün elde bulunan İnciller'de yer alan şu cümleleriyle buna işaret etmiştir: "... benim gitmem sizin için hayırlıdır; çünkü gitmezsem tesellici size gelmez... Size söyleyecek daha çok şeylerim var, fakat şimdi dayanamazsınız. Fakat o hakikat rûhu gelince size, her hakikate yol gösterecek; zira kendiliğinden söylemeyecek, fakat her ne işitirse söyleyecek... Benimkinden alacak ve size bildirecektir" (Yuhanna, 16/8-16; krş. Saf 61/6). Burada geçen "tesellici" ve "hakikat rûhu"nun aslında Ahmed'e (s.a.v.) tekâbül eden bir kelime olduğu, fakat Ehl-i kitabın kelimeyi bu şekilde değiştirdikleri, birçok araştırmacı tarafından ileri sürülmüştür (Hamidullah, Le Saint Coran, 739).
"Ehl-i kitaptan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyâmet gününde onlara şâhit olacaktır" meâlindeki âyet (159) iki şekilde anlamaya müsaittir: 1. "Hz. Îsâ'nın ölümünden önce...". Bu anlayış ve yorum, "onun ölmediği, semâda ineceği günü beklediği" inancına delîl kılınmıştır. Ancak Hz. Îsâ âhir zamanda yeryüzüne indiğinde yaşamakta olan Ehl-i kitap, gelmiş geçmiş bütün Yahudiler ve Hıristiyanlar olmadığı için bu anlayış/yorum, âyetin açık mânâsına -lafzî bir delîl bulunmadığı halde kapsamını daraltmadıkça (tahsise gidilmedikçe)- ters düşmektedir. 2. "Her bir Ehl-i kitap mensubu kendi ölümünden önce...". Bu anlayışa göre Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Îsâ'ya bir lûtuf ve tesellî olarak her bir Yahudi ve Hıristiyana, son nefeslerini verirken gerçeği gösterecek, Yahudiler onun peygamber olduğuna, Hıristiyanlar da Allah'ın oğlu değil, peygaberi ve elçisi olarak gönderildiğine inanacaklardır; âhir nefeste gerçekleşecek olan bu "yeis hali imanı, hayattan ümit kesildikten sonraki inanma onlara bir fayda sağlamayacaktır (Râzî, XI, 103-104). İş işten geçtikten sonra inanma fayda vermediği gibi bunu hesap (mahkemeleşme) sırasında, berâet delîli olarak ileri sürmenin de faydası olmayacaktır; çünkü onların Hz. Îsâ'ya, Allah'ın bir peygamberi olarak -inanmanın işe yaradığı bir zamanda- iman etmediklerine o da şâhitlik edecektir.
Âl-i İmrân'da (3/55) "...sana tâbî olanları, kıyâmete kadar seni inkâr edenlerden üstün kılacağız", burada 155. âyette de Yahudiler kastedilerek "... onların ancak pek azı iman ederler" buyurulmuştur. Bu iki âyet de "her bir Ehl-i kitap mensubunun ölmeden önce ona iman edecekleri anlayışına ters düşmektedir. İbn Âşûr "...ölümünden önce ona iman edecektir" kısmında geçen "ona" zamirinin "Hz. Îsâ'ya değil, "yukarıda anlatılan "katledilmediği, aksine Allah nezdine yükseltildiği" vâkıasına ait bulunduğunu, ona işaret ettiğini ileri sürmüştür. Ona göre Yahudiler ve Hıristiyanlar, ömürlerini tereddüt içinde geçirseler de sonunda Hz. Îsâ'nın çarmıha gerilmediğine, Yahudiler tarafından bu şekilde öldürülmediğine iman edeceklerdir.
Bütün bu açıklamalar şu kanâatimizi teyit etmektedir: Kesin olan, Hz. Îsâ'nın Yahudiler tarafından çarmıha gerilerek, omurgası parçalanarak öldürülmediği, Allah Teâlâ'nın kulu ve elçisini onların elinden bir şekilde kurtardığı, onu daha sonra vefât ettirdiği ve kendine yükselttiğidir. Vefât ettirmenin şekli ve zamanı ile kendine yükseltmenin nasıllığı konusu ihtimâllere açıktır. Kur'ân-ı Kerîm'de şehidlerin mutlu sonlarını anlatırken "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın; bilâkis onlar diridirler, Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar..." buyurulmuştur. Bu âyete göre şehidler de diğer insanların ölmesi gibi ölmemişlerdir, Rableri nezdinde rızıklara mazhar olmaktadırlar; ancak bu ifadeyi "Rûhları ve cesetleriyle Allah'ın nezdine yükseltilmişlerdir ve orada dünyalılar gibi yaşamaktadırlar" şeklinde anlamak mükün değildir. Şu halde hayatın da, ölümün de çeşitleri vardır ve Allah nezdinde olmak, Allah'a yükseltilmek maddî olarak anlaşılamaz; çünkü Allah zamandan, mekândan ve maddeden münezzehtir.
İslâm âlimlerine göre inanç konusunda bir hadîsin delîl olarak kabûl edilebilmesi için onun mütevatir olması (ilk nesilden itibaren birçok râvî tarafından aktarılması) gerekir. Hz. İsâ'nın yeniden geleceğini bildiren hadîslerden hiçbiri mütevatir değildir. Tamamında ortak olan "yeniden gelecek" kısmı için mütevatir diyenler vardır, onlara göre de -bu ortak kısım dışında kalan- detaylar mütevatir değildir, delîl olmaz. Bir iki kişinin rivâyet ettiği bir hadîsi, inanç konusunda delîl olarak kabûl etmemek, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) muhâlefet değildir; "O'nun böyle bir söz söylediğine dair güçlü delîl yok, söylememiş olabilir" demektir. Böyle ihtimâlli sözler ile de bir İslâm inancı oluşmaz.
Bir Mehdî ve Îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. Îsâ'nın, bir ıslâhat vazifesi ile dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesini ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zarûrî değildir; bunun ilâhî takdir ve kudret ile başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür. Müslümanların vazifesi de ıslâhat için Mehdî'yi veya Hz. Îsâ'yı beklemek değildir, kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslâhatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır.
"Kitaplar ve hocalar karışık" derken, "iyisi kötüsüne, doğrusu yanlışına karışmış, hangisi iyi, doğru bilinemiyor" demek istiyorsanız durum pek böyle değildir. Temel İslâm bilgilerini elde etmiş olan bir mümin, gerektiğinde daha çok bilenlerle de istişare ederek iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt edebilir

 

 

 

Zekât ve Kurban
Soru: Bir müslümanın zekât vermekle yükümlü olabilmesi için ne kadar serveti olmalıdır?

Cevap: Hz. Peygamber (s.a.v.) ve dört halifesinin yaşadığı çağda, normal bir ailenin yıllık geçim ihtiyacı göz önüne alınarak bir miktar (çeşitli mallardan birer miktar ki buna nisab denir) belirlenmiş, kişinin temel ihtiyaçlarına (havâic-i asliyyesine; çünkü bu miktar zekâttan muaftır) ek olarak nisap denilen miktarda artıcı malı olursa bundan zekât vermesi gerektiği bildirilmiş, uygulama da buna göre olmuştur. Ancak bu ölçüleri; yani belli miktarlarda olup o güne göre değerleri birbirlerine eşit bulunan malları günümüzde değerlendirdiğimiz; paraya çevirdiğimiz veya birbiri ile değiştirmek istediğimiz zaman karşımıza bazı problemler çıkmaktadır. Meselâ bugün kırk koyun, otuz sığır, 200 dirhem (640 gr.) gümüş, 20 miskal (85 gr. altın), değer, satınalma ve mübadele gücü bakımından birbirine eşit değildir. Gümüşü ölçü olarak alsanız -fakiri zengin sayacağınız için- ödeme yükümlüsü zorluk çekecek, koyunu esas alsanız zengini fakir sayacağınız ve zekâttan muaf tutacağınız için- yoksullar sıkıntıya düşeceklerdir. Gümüşe göre 50-60 milyonu olan zengin sayılacak, zekât alamayacak, aksine zekât ve fitre verecek, kurban kesecek, yoksul akrabasına bakmaya mecbûr olacaktır... Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için iki yola başvurmak, iki çözüm teklif etmek mümkündür:
1. Lâfızdan, şekilden hareket edip belirlenmiş malların miktarı (nisap) değişemez diyenlere göre altın, gümüş, deve, sığır, koyun nisapları teker teker TL. ye çevirilir, toplanır ve tür sayısına bölünür, çıkan miktar TL. cinsinden nisap olarak kabûl edilir. Bu malların aynına mâlik olanlar, diğer şartlar da bulunduğunda zaten her bir malın belli miktarını vereceklerdir, esas borçları budur. Para, ticaret malı vb. ne sahip olanlar ve yükümlü olup olmadıklarını öğrenmek isteyenler de yukarıdaki usûle başvurarak bunu öğrenebilirler.
2. Amaçtan ve temel ölçüden (ailenin bir yıllık geçim karşılığı olma ölçüsünden) hareket edebilenlere göre -ki bizce de bu ölçü kullanılabilir- yıllık ortalama geçim indeksleri esas alınabilir. Buna (indeks miktarına) ek olarak bu kadar parası, ticaret malı vb. olanlar malın kırkta birini zekât olarak öderler. Bir daha tekrar edelim ki, bu ölçüler, ödenen zekâtın, yoksulların temel ihtiyaçlarını karşılaması halinde geçerlidir. Bu miktar ödendiği halde yoksulluk/ihtiyaç devam ediyorsa, bundan belki tek başına bir zengin sorumlu tutulamaz (çünkü bir kişi bütün servetini dağıtsa bile problem çözülmeyecektir) ama bu zengin de dahil bütün toplum sorumlu olur.
Çağdaş âlimlerden Kardâvî "altını esas alalım" diyor, buna göre nisap (2001 yılı, Ramazan-Kurban arasında) 500 milyon civarında olur. Gümüşü alalım diyenlere göre 60 milyon olur. Kırk koyunu 50 milyonla çarpsanız 2 milyar eder. Hem 60 milyon sahibini hem de iki milyar sahibini eşit derecede zengin saymak âdil değildir, İslâm bunu hedeflemiş olamaz. Bu nisaplar, tesbit edildiği zamanda birbirine eşit ve normal bir ailenin bir yıllık geçiminin karşılığı olduğu için, buradan hareket ederek "günümüzde ailenin yıllık asgarî geçim indeksini esas almak ve temel ihtiyaçları karşılayan malvarlığı dışında bu kadar zekâtlık mala sahip olanların "nisaba mâlik oldukların söylemek" bize göre en doğru olan çözümdür. Her iki çözüme (ortalamayı veya geçim indeksini esas almaya) göre de "gümüşü zenginlik ölçütü kılarak 50-60 milyonu olanın zengin olduğunu, zekât alamayacağını, aksine zekât vermesi gerektiğini" söylemek yanlıştır. İkinci formüle göre, asgarî aylık geçim indeksinin iki yüz milyon olduğunu varsayarak kaba bir hesap yapacak olursak, yıllık geçim tutarı 2.4 milyar eder. Birinci hesap şeklinin de bir milyarı aşacağı ortada.
Her iki şekilde de dinî metinlerin belirlediği zenginlik ölçüsünü (nisabı) değiştirmek sözkonusu değildir; yapılan şey nisabın, günümüz ölçülerine göre tesbit ve ifade edilmesidir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kadının zînetinden zekât ödenir mi?

Soru: Kadınların örf ve âdete göre normal ölçülerde edinip kullandıkları altın ve gümüş zînetlerden, takılardan zekât verilecek midir?

Cevap: Hanefîler dışındaki üç mezhebin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadına göre zînet, kadının temel (aslî) ihtiyaçlarından sayılır ve zekâta tâbî değildir; yani bunlardan zekât ödenmez. Ben de bu ictihada katılıyoruım.


Soru: Temel (aslî) ihtiyaçlardan birini karşılamak üzere ayrılmış mal ve para için zekât gerekir mi?

Cevap: Bir temel ihtiyacı karşılamak (meselâ ev almak, ameliyat olmak, ihtiyaç halinde araba, okumak için kitap, işinde kullanmak içini makina, alet vb. almak) için biriktirilen para birçok Hanefî fıkıhçıya göre zekâta tâbî değildir; ben de bu görüşü tercih ediyorum.


Soru: Kurbanı zenginler mi keser?

Cevap: Kurban kesmekle yükümlü olmak için kişinin zengin olması gerekir. Bu zenginliğin ölçüsü de -detaylarda bazı farklılıklar bulunmakla beraber; meselâ nisaba ulaşan malın artıcı mal veya para olması şart değilidir, fazladan daire, dükkan, tarla, bahçe, arsa vb. olabilir- zekât zenginliği gibidir. Gümüşten hareket ederek 60 milyonu olana kurban kestirmek yanlıştır. Kurban kesmenin vacip (farz ile sünnet arasında bir yükümlülük derecesi) olduğu hükmü de ittifaklı değildir. Meselâ Hanefî mezhebinden Ebû Yûsûf'a (kendisinden rivâyet edilen iki farklı ictihaddan birine) ve İmam Şâfi'î'ye göre kurban kesmek sünnettir.


Soru: Bir aile içinde birden fazla zengin yükümlü bulunursa kaç kurban kesilir?

Cevap: Hanefîlere göre her yükümlü birer kurban keser. Diğer müctehidlerin çoğuna göre aile reisi, aile adına bir kurban keser.


Soru: Kurbanlık hayvanı önce bayıltmak veya uyuşturmak, sonra kesmek câiz olur mu?

Cevap: Kurban veya etlik hayvan keserken önce hayvanı bayıltmak, uyuşturmak, böylece acı duymasını asgarîye indirmek, sonra boğazlamak câizdir; önemli olan kalp atışları durmadan ve bu mânâda ölüm gerçekleşmeden hayvanı boğazlamaktır. Hadîslerde, kesilecek hayvana eziyet edilmemesi emredilmiştir.


Soru: "Kurban kesmek insandaki şiddet eğilimini güçlendirir, sevgi ve merhamet dîni olan İslâm'da bu olmamalıdır" diyenler var; siz ne dersiniz?
Cevap: Kurban bayramı yaklaşınca hayvanseverler ve etyemezler kurban kesmenin şiddetle ilgili yönünü öne çıkarıp bunu tartışıyorlar, kurban kesmek isteyen müslümanlar bazı detayları merak ediyor ve bu arada kurban derilerini ve etlerini istedikleri yere verme haklarını kısıtlayanları konuşuyorlar. İslâm âlemi kurban bayramı ve hac ibâdetinin manevî atmosferi içinde dinî tefekkür ve heyecanın yüce ufuklarına kanat açıyor..
Şiddet kayıtsız ve sınırsız olarak mahkûm edilemez; bir milletin maddî ve manevî değerlerine göz diken ve saldıran düşmana karşı şiddetin adı cihaddır, meşrû savaştır, bu savaşta ölenlere şehid, kalanlara gâzî denir. Tartışılan şiddet içeriye ve dışarıya, kendi insanlarına veya başka insanlara yönelik "haksız, hukuksuz" şiddettir.
Av yaparak veya belli usûller ile öldürerek hayvanların etinden ve başka parçalarından yararlanmak insanlık kadar eskidir, bütün ilâhî dinlerde meşrûdur ve ahlâka da aykırı değildir. Eğer insan dışındaki canlılar; gerektiği, insanlar buna ihtiyaç duydukları halde öldürülmeyecekse ne tarımcılık yapılabilir hattâ ne de -gözle görülmeyen canlılara basıp öldürme ihtimâli bulunduğu için- kırda bayırda yürünebilir. Merhamet adına söylenebilecek şey, hayvanların gereksiz yere öldürülmemesi ve gerektiği için öldürülecek hayvana eziyet edilmemesidir.
Kurban kesmekle insandaki şiddet eğilimi arasında kurulan ilişkiler, kurban keserek şiddet arzusunu tatmin eden insanın başka canlılara ve insana yönelik şiddet eğiliminin azalacağı gibi düşünceler, ilmî verilere dayanmamaktadır. Şiddeti azaltacak şey sevgidir, merhamettir, özellikle bütün yaratıkların sahibi ve yaratıcısı olan Allah sevgisidir, O'nun merhametinden yansımalara sahip olmaktır; bunlar da sağlıklı bir din ve ahlâk eğitimi ile elde edilir.
Sâffât sûresinde (102-110) Hz. İbrâhim'in, oğlu yerine kestiği kurban olayı güzel ve etkili bir üslûp içinde özetlenmiştir. Buna göre Hz. İbrâhîm rüyasında, Allah için oğlunu kurban ettiğini görmüş, bunu teslimiyet sembolü olarak almak yerine zahiri ile alıp uygulamaya kalkışmış; onun ve oğlunun bu itâat, fedâkârlık ve teslimiyeti Allah tarafından kurban olarak kabûl edilmiş ve bunun yerine bir koç kurban etmesine izin verilmiş, koç kurbanı, oğul (can) kurbanı yerine geçmiştir. Bu kurbanın gökten indirildiği, cennetten geldiği şeklindeki rivâyetler âyetlerde ve sahîh hadîslerde yoktur.


Soru: İki yaşından küçük dana kurban edilebilir mi?

Cevap: "Altı ayını doldurmuş kuzular, bir yaşını doldurmuş koyunlar kadar iri ve gelişmiş olursa kurban edilmeleri câizdir" denilmiştir. Ancak aynı özellikteki sığır için fıkıhçıların çoğu bu cevâzı vermemişlerdir. Halbuki günümüzdeki besleme teknik ve imkânları, iki yaşında olmadığı halde, otlakta beslenen iki yaşındaki sığırlar kadar iri ve etli sığır yetiştirmeyi mümkün kılmıştır. Dişlerine bakarak değil, gövde büyüklüklerini ve kilolarını esas alarak "otlakta büyümüş iki yaşındaki ortalama sığır" büyüklüğündeki danayı kurban olarak kesmek, fıkıhçıların koyun için verdikleri ölçülere kıyas edilince câiz olmalıdır. Bu konu ile ilgili olarak rivâyet edilen hadîsleri böyle yorumlamak da mümkündür; nitekim Atâ ve Evzâî gibi müctehidler böyle yorumlamışlardır.

 

 

 

 

 

 

Şefâat ve Tevessül
Soru: "Sayın hocam, bir TV programında 'Kur'ândan tarîkatler de çıkar' buyurdunuz. Doğru söylüyorsunuz. Yine aynı Kur'ândan Şîa'da çıkıyor. Dayandığı âyetin yarısını okuyan Zekeriya Beyaz'lar da çıkıyor. Evrenesoğulları ve sahte mesihler de çıkıyor... Maalesef "ilmihal kitabı ve Kur'ân meâli" ile iyi müslüman olunmaz yaklaşımının arkasına sığınan ve yaratıcının mesajından bihaber müslümanlar; cemâatlerin, tarîkatlerin ve türlü türlü sapkınlıkların girdabında tarümar oluyorlar. Sorarım size; Kur'ân gibi bir argümanla değil de felsefenin, batınîlerin, oryantalistlerin, materyalistlerin argümanlarıyla mı müslüman birey yoluna çıkanların eğrisini büğrüsünü ayırdedebilecek? Kur'ânla irtibatın dışındaki ikinci şık, "aklını mahallindeki bir şeyhin cebine koy" olacaktır. Eğer şansı varsa ne âla. Sayın hocam, hepimizin aynı Allah (CC)'a yöneldiğimiz muhakkak. Ancak "..iyyake nestain.." de problem var. Bunun da az bir fark olmadığı açıktır. Sözkonusu farkı gözardı etmek büyük bir mes'uliyet olsa gerektir. Bu duruma "Müslüman'ın müşrikliğe en yakın olduğu yer" mi denir, "gizli şirk" mi denir, "şirkin sığ suları" mı denir bilemem. Fakat bir şekilde bu tehlikeli fiili durum otoritelerce ele alınıp ortaya konmalıdır. Daha çok insanı kapsamak veya bir kitleyi bölmemek maksadıyla verilecek bir taviz bana İsra Sûresinin 73/74/75. âyetlerinin nuzûl sebebini anımsatıyor...
H. M. Arslan, İstanbul

Cevap: Soru sahibini şahsen de tanıdığım için iyi niyetinden eminim, endişesi müslümanların tevhîdden (inanmada, ibâdette ve yardım dilemede bir, tek, eşsiz, ortaksız, benzersiz, zıtsız Allah'tan başkasını O'nun yerine koymama, O'na ortrak koşmama tavrından) sapmamaları, kendilerini iki cihan saâdetine kavuşturacak olan itikâdlarını bozmamalarıdır. Bu endişeye katılmamak mümkün değildir, Allah'ın affetmediği tek günah şirktir, elbette ondan, vebadan kaçar gibi kaçmak gerekir. Ancak sorudan bazı sözlerimin yanlış anlaşıldığı veya yorumlandığı sonucunu çıkardığım için, bunları düzeltemeye çalışacağım. Bir de "yalnız senden yardım dileriz" âyetinden yola çıkılarak gizli şirk konusundaki anlayışı biraz açmanın, şefâat talebi ve tevessülün bu kapsama girip girmediğinin incelenmesinin faydalı olacağını düşünüyorum.
1. "Kur'ândan tasavvuf çıkar" dedim, meşrûlaştırma yönteminde eşitlik/benzerlik bulduğum için de fıkıh ve itikâd mezheblerini buna örnek gösterdim; "nasıl sünnî inanç ve fıkıh mezhebleri isim ve kurum olarak, Kur'ân'da olmadığı halde yorum ve ictihad ile ondan çıkarılmış, üretilmiş ve meşrû kabûl edilmiş ise özellikle zühde (âhireti ve Allah rızâsını önceleme ahlâkına) dayalı tasavvuf da böylece Kur'ân'dan çıkar ve meşrû olur" dedim ve ekledim: "Bundan bir müddet sonra, tasavvuf hayatını yaşayanların, kısmen farklı Kur'ân yorumlarına dayalı bir "bilgi tasavvufu" doğdu, bunun meşrûiyeti ve Kur'ân'dan çıkması konusu tartışmalıdır." Bu sözleri alıp, meşrû ve mûteber olmadığı halde Kur'ân'dan çıkarıldığı iddia edilen anlayış, mezhep ve hayat tarzlarına uygulamak, genellemek ve bundan bir itiraz delîli çıkarmak doğru ve tutarlı değildir. Kur'ân'dan bana göre çıkar dediğim şeye, "bana göre çıkmaz" diyeceğim şeyleri kıyas etmek haksızlıktır.
2. "İlmihal kitabı ve Kur'ân meâli ile iyi müslüman olunmaz" sözünü ben söylemedim. Benim dediğim şudur: Dindarlık, din hayatı yalnızca inanç ve bilgiden ibaret değildir, başta ibâdetler, ahlâk ve şuur olmak üzere birçok dinî değerin insana eğitim ile aşılanması, benimsetilmesi, özümsetilmesi gerekir. Şu halde din eğitim ve öğretimi ferdî değil, ictimâi bir olaydır. Dinî topluluğa, din hayatına giren müslümanın sağlıklı bir ortam içinde -yalnız öğretim değil- eğitim de alması gerekir. Tarîkatlar böyle bir fonksiyon da îfâ etmişlerdir, ancak bu yolun tabiatında bulunan bazı özellikler onu istismara müsait hale getirdiği için kötüye kullanıldığı, pirince giderken bulgurun da (temiz inanç, sahîh ibâdetler, duygu ve bağlılıkların da) zâyî edildiği olmuştur, olmaktadır. Bugün için daha sağlıklı bir yol, küçük cemâatler (öğrenme, eğitme, paylaşma, yaşama gurupları) oluşturmaktır. İllaki bir tarîkata gireceğim diyen müminler de bu tarîkatin şeyhini ve kendisine verilen vazifeleri, sünnî müslümanlığın herkesi bağlayan ölçütlerine vurmalıdır, kendi vuramıyorsa bir bilene götürmeli, ona danışmalıdır. Bir şeyh suyun üzerinde yürüse, havada uçsa, insanın kalbinden geçenleri okusa bile inancı, düşüncesi, söyledikleri ve davranışları İslâm'ın temel esaslarına (İlmihal kitaplarında açıklanan ve üzerinde ittifak edilmiş din bilgilerine) ters düşüyorsa, o kimse mürşid değil, şeytandır, yol kesicidir, tuzaktır.
3. "Allah'ım, yalnız senden yardım dileriz" cümlesi, tevessül ve şefâati dışlıyor mu?" konusuna gelelim:
Fâtiha sûresinde yer alan bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah'tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu âyetin kapsamına girseydi, bir insana "şu konuda bana yardım et" diyen herkes şirke düşmüş olurdu. Halbuki Allah, Kitabında "Siz Allah'a yardım ederseniz o da size yardım eder..." buyuruyor; yani kulların da Allah'ın dînine hizmet ve kendi problemlerini çözmek için gayret etmeleri, yardımlaşmaları isteniyor. Şu halde cümlenin maksadını doğru anlayabilmek için kapsamını daraltarak yorumlamaya ihtiyaç vardır. Bu da iki şekilde yapılabilir: a) Yalnızca Allah'ın yapabileceği, Allah'tan başkasının yapmaya güç ve kudretinin yetmeyeceği şeyleri Allah'tan başkasından istemek bu âyete aykırıdır; bunu yapan gizli veya açık şirke düşmüş olur. b) Hiçbir kimse diğerine, Allah dilemedikçe, izin ve imkân vermedikçe -tabîî olarak insanların yapabilecekleri varsayılan konularda bile- yardım edemez. Bu sebeple bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın, ilâhî yardıma vâsıta olduğunu, Allah'ın o kulu vâsıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır. Bir beşerin, basit bir konuda bile bir başkasına yardımını, Allah'ın izin ve irâdesinden bağımsız yaptığına inanan kimse de gizli veya açık şirke düşmüş olur.
Şimdi, bizim doğru olduğuna inandığımız bu anlayışımız çerçevesinde, bu haftanın yazısında tevessül ve gelecek haftanın yazısında da şefâat konularını ele alabiliriz.
Tevessül kelimesinin kök mânâsı yaklaşmak, yaklaşmak için yol ve çare aramak/kılmaktır. Bir dîni terim olarak tevessül, Allah'a yaklaşmak, duaların kabûlünü sağlamak için bir şahıs veya ibâdet/amelden yararlanmak, bunu vesîle kılmaktır.
Bir insanın yaptığı ibâdeti ve hayırlı, ecirli davranışı vesîle kılarak, araya koyarak Allah'a yakarmasında sakınca yoktur. Kezâ Peygamberimiz (s.a.v.) ile onun amcası gibi yakınları hayatta iken onların araya konarak dua edilmesi de câiz görülmüştür. Bu iki tevessül şeklinin câiz olduğunda görüş birliği vardır. Bunun dışında kalanlar meselâ vefâtından sonra Peygamberimiz'in (s.a.v.), yakınlarının veya kâmil bilinen diri ve ölü bir kimsenin vesîle kılınması, bunlarla tevessül edilmesi konusu tartışmalıdır. İbn Teymiyye ve onun gibi düşünen âlimlere göre, ittifak edilen şekil dışında tevessül, Hz. Peygamber (s.a.v.) dahil herhangi bir ölünün kabrinin, bir fayda elde etmek veya bir zararı defetmek maksadıyla ziyaret edilmesi ve tevvessülde bulunulması haramdır, hattâ şirktir. Bu âlimler, anlayış ve iddialarını, şu meâldeki âyet ve hadîslere dayandırmışlardır:
a) Putperestler ve müşrikler tapındıklarına, vâsıta ve vesîle diye inanmış, bu yüzden şirke düşmüşlerdir.
b) Kul ile Allah arasında vâsıtaya, vesîleye, aracıya ihtiyaç yoktur, Allah kullarına, kendilerinden daha yakındır, O'nun izni olmadan kimse kimseye yardımda bulunamaz, Allah'tan başkasına dua edilemez.
c) Hz.Peygamber (s.a.v.) en yakınlarına dahi faydası olamayacağını, insanı kendi iman ve amelinin kurtaracağını ifade etmiştir.
d) Herkes kendi yaptığından ve yapması gerekenden sorumludur.
Bu anlayış ve iddia ya karşı, tarih boyunca İslâm âlimlerinin çoğunun bilgi, inanç ve uygulamaları şöyle olmuştur: Yalnız Allah'tan istenebilecek bir şeyin, ölü veya diri bir beşerden istenmesi câiz değildir. Fakat hakkında hüsnizan beslenen, iyi bilinen, Allah tarafından sevildiği sanılan ölü veya diri bir kimseyi aracı kılarak Allah'a yalvarmak, O'ndan dileklerin kabûlünü talep etmek, bunun için peygamberlerin ve salih kulların kabirlerini ziyaret etmek câizdir. Bu ziyaretten başkaca manevî kazançlar da elde edilebilir.
Bu inancı savunan âlimlerin dayandıkları delîller de şunlardır:
a) "Ey iman edenler! Allah'a itâatsizlikten sakının ve O'na (yaklaşmaya) yol arayın, bir de O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz" (Maide: 5/35) meâlindeki âyette "yol" diye tercüme ettiğimiz "vesîle" kelimesi, tevessülü de içine almaktadır.
b) Buhârî'nin rivâyet ettiği bir hadîse göre Hz. Ömer, bir kuraklık ve kıtlık yılında Hz. Abbâs'ı vesîle kılarak (araya koyarak) şöyle dua etmiştir: "Allah'ım biz, sana duamızda Peygamberimiz'i (s.a.v.) araya koyuyorduk (onunla tevessül ediyorduk) da bize yağmur veriyordun; şimdi de Peygamberimiz'in (s.a.v.) amcasını sana vesîle kılıyoruz, bize yağmur lütfet!" Bu dua üzerine yağmur yağmıştır.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) vefâtından sonra onun kabri başında (o vesîle kılınarak) dua edildiğine, kezâ başka iyi bilinen insanlar ile de duada tevessül edildiğine dair birçok hadîs rivâyet edilmiştir (Kevserî, Muhikku't-takavvul isimli eserinde bunları toplamıştır). Bu kitapta ifade edildiğine göre Teftâzânî, Fahreddin Râzî, Seyyid Şerif Cürcânî gibi büyük âlimler de tevessülün câiz olduğunu söylemiş ve savunmuşlardır.
Muhâlifler âyetin, câiz görmedikleri tevessülü içine almadığını, aynı mânâdaki hadîslerin de sahîh olmadığını ileri sürmüşlerdir.
1970'li yıllarda yazıp Diyanet Dergisinde yayımladığım bir makâlede şunları söylemişim: "İbn Teymiyye, biraz da çağdaşlarının tutumları sebebiyle tevessül konusunda ifrata (aşırılığa) düşmüştür; ancak tevhîd inancını korumak gibi iyi ve yüce bir niyeti vardır, bundan dolayı ecir alır. Onun karşısındakiler de zaman zaman sert ve insafsız davranmışlar, sonuçta bugün de devam eden tefrika (ayrılık, bölünme) doğmuştur. Bize göre şu çizgide birleşmek mümkündür: Ölmüş gitmiş kimselerle tevessül etmenin gerekli ve zarûrî olduğuna dair bir nas (ayet, hadîs) yoktur. Bunu kabûl etmeyen, bu mânâda tevessül yoktur diyen, ehl-i sünnet câmiasından çıkmaz. Allah'a ortak koşmadan, O'nun sevdiği bilinen veya sanılan, ölü yahut diri bir kul vâsıta kılınarak dua etmek mânâsında bir tevessülü yasaklayan bir nas da yoktur; şu halde bunu yapanlar da kınanamaz..." (İslâm'ın Işığında, I, 76).
Şimdi bu sözlere şunları eklemek isterim: Kur'ân-ı Kerim'in hassasiyet gösterdiği husus, Allah'tan başkasını O'nun yerine koymak veya O'na yaklaşmak, dileğin kabûlünü sağlamak için O'nun yerine bir başka şeye ibâdet etmektir; yani müşrikler, putları araya koyarak "Bunların hürmetine dualarımızı kabûl et" diye Allah'a yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibâdet ediyorlardı. Müminlerin Allah'a yalvarırken Peygamberimiz'i (s.a.v.) veya salih bir kulu araya koyarak "Ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı sebebiyle duamızı kabûl buyur" demelerini şirke sokmak, müşriklerin yaptıklarına benzetmek doğru değildir.
İnsan bedeni veya rûhu ve şuuru ile kiminle beraber olur, kimi devamlı anarsa ondan etkilenir, onun düşünce, ahlâk ve davranışlarını özümser. Bu sebeple İslâm ahlâkçıları ve eğitimcileri iyi insanlarla beraber olmayı, onları ve yaptıklarını anmayı tavsiye etmişlerdir. Böyle insanlar dirilerden olabileceği gibi ölülerden de olabilir. Allah rızâsına ermiş bilinen, geride güzel eserler bırakarak Rabbine kavuşan kimselerin kabirlerini ziyaret etmek, bu vesîle ile onların hayatlarını anmak, yalnızca ölümü hatırlatmaz, bunun ötesinde faydalar sağlar. Hadîslere göre Peygamberimiz (s.a.v.), bugün de kendisine verilen selâmlara -Allah'ın izni ile- cevap vermektedir. Bir insan belli zamanlarda yalnızlık köşesine çekilip bir süre Peygamberimiz'i (s.a.v.) düşünse, onun güzel ahlâkını, imanını, cihadını, ibâdetlerini, insanlarla ilişkisini okusa veya hatırından geçirse çok önemli faydalar elde eder. Aynı şeyi, onun yolunda yetişmiş büyükler için de yapabilir. Bu davranışların şirk ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Kötü örnekler az olsun çok olsun iyi örnekleri ortadan kaldıramaz. Eğitimcilerin vazifesi kötü örnekleri, yanlış anlama ve uygulamaları ortadan kaldırmak, iyi olanları yaygınlaştırmak için çaba sarfetmektir.
Bu vesîle ile işaret etmeyi uygun bulduğum kötü, yanlış, sakıncalı uygulamalardan birkaçı şöyledir:
1. Allah'tan başkasına dua etmek, niyazını Allah'a değil de bir başka varlığa yöneltmek. Meselâ Allah'tan başkasından istenmeyecek bir konuda " Ya Rabbi, Peygamberimiz (s.a.v.) için bana şunu ver, beni şu belâdan kurtar", demek yerine "Ey Peygamberim, bana şunu ver, beni şu beladan kurtar!" demek.
2. Namaz kılmak, kurban kesmek, adakta bulunmak, etrafında tavaf etmek gibi ibâdetleri -peygamber de olsa- bir beşer için yapmak. Meselâ Anadolu'da çok yaygın olan "Filân dedeye kurban kes, kestim..." ifadeleri bu sakıncalı davranış çerçevesine girer.
3. Kabir ziyaretinin, Allah'ın lûtfuna vesîle olarak değil, doğrudan bir faydayı celp, zararı def edeceğine inanmak ve bu maksatla dede ve türbe ziyaret etmek.
 

 

 

 

Şefâat
Geçen hafta tarîkatların meşrûiyeti, tevessül, şefâat, gizli şirk gibi konuları içine alan bir soruya cevap veriyorduk. Söz uzadığı için şefâat konusunu bu haftaya bırakmıştık. Soru sahibi şunu da söylüyordu: "Daha çok insanı kapsamak veya bir kitleyi bölmemek maksadıyla verilecek bir taviz bana İsrâ Sûresinin 73/74/75. âyetlerinin nuzûl sebebini anımsatıyor..."

Cevap: Şefâat kelimesi mânâ bakımından tevessülle oldukça yakındır; tevessül daha ziyade dünyadaki aracılıklar, aracı koymalarla, şefâat ise âhirettekilerle ilgili olarak kullanılır. Aynı mânâda ve yerde kullanıldıkları da vardır.
Şefâat için şöyle bir tarif yapılabilir: "Bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddî veya mânevî bir imkânı elde etmesi için yetkilisi nezdinde aracılık yapma", özellikle dinî bir terim olarak "günahkâr bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için, Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O'na dua etmesi, dilekte bulunması" ve daha çok "bu yüksek mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vukû bulacak aracılık ve dilekleri".
"Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden şefâat kabûl olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz" (Bakara:2/48) meâlindeki âyete ve benzeri delîllere dayanan Mu'tezile bilginleri, âhirette günahkârlara şefâat edilmesinin sözkonusu olmayacağını, ancak sadece sevaba müstahak olanlara mükâfatlarının arttırılması yönünde şefâat edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri ise her iki durumda da şefâatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan, diğer seçkin insanlar tarafından şefâat edilebileceğini savunurlar. Ancak Allah'ın izin vermediği hiçbir kimse şefâat edemeyecektir (meselâ bk. Bakara 2/255; Meryem 19/87; Tâhâ 20/109).
Allah'a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O'na denk olduğuna değil, O'nun nezdinde reddedilemez şefâat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. Âyetü'l-kürsî içinde yer alan "Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefâat edemez" meâlindeki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta, şefâatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefâat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağırılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir; ancak bu merâsimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefâatlerine izin verilecek olanlar da Allah'a yakın ve sevgili kullar olacaktır. Ayrıca bunların başkaları hakkında istediklerinin Allah tarafından kabûl şansı daha fazladır.
Kur'ân'ın ilgili âyetlerinin üslûbundan, âhirette şefâat mümkün olmakla birlikte bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefâate bel bağlamadan, kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında insan için gerekli olan şey, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılarak, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek ve ahlâkını düzeltmek, geçmişteki günahlarından dolayı da tövbe etmektir. Çünkü gerek Kur'ân-ı Kerîm'de gerekse hadîslerde içtenlikle yapılacak tövbelerin geri çevrilmeyeceğine dair çok açık ve kesin açıklamalar vardır. Kur'ân'ın şefâat konusundaki -2/48. âyette olduğu gibi- ümit kırıcı üslûbu, şefâat beklentisinin insanları dinî ve ahlâkî hayatlarında gevşekliğe sürüklemesinden; yine Kur'ân'ın tövbelerin kabûl buyurulacağına dair çok net ifadeleri ise, tövbenin kişiye hatâlı inanç ve davranışlarını terkettirmesinden, böylece düzeltici ve ıslâh edici bir fonksiyon icrâ etmesinden ileri gelmektedir. İşte peygamberlerinin kendilerine şefâat edeceklerine güvenerek İslâm'ı kabûl etmemekte ve Hz. Muhammed'e (s.a.v.) inanmamakta direnen Yahudileri uyarmakta olan bu âyet, aynı zamanda bütün insanlar ve müslümanlar için de bir ikaz anlamı taşımakta; insanın asıl kurtuluşunun, yanlışlardan dönmesine ve başta imanı olmak üzere, dünya hayatında kendisinin yaptığı hayırlı işlere bağlı olduğunu vurgulamaktadır.
Buhârî, Müslim gibi sahîh hadîsleri toplayan müelliflerin kitaplarında yer alan birçok hadîs, bütün insanların mahşerde, korku içinde bekleşirken işlemin bir an önce başlaması konusunda Peygamberimiz'e (s.a.v.) mahsus şefâatten ve bunun yanında gerek O'nun ve gerekse diğer peygamberlerin, salih kulların, hocaların, talebelerin, dostların şefâatlerinden söz etmekte, bu şefâatlerin hak ve gerçek olduğunu söylemektedir. Dünyada insanların Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kabrini ziyaret etmek, O'na salât ve selâm okumak, ezan okunduktan sonra vesîle duasını yapmak, iyi insanlarla beraber olmak, onların sevgisini kazanmak, iyi evlât ve öğrenci yetiştirmek gibi amellerinin (iş, hizmet ve eserlerinin) ilgililerin şefâatlerini hak etme bakımından tesirleri olduğunu ifade eden sahîh hadîsler de mevcûttur.
Bütün bu delîller karşısında bir kimse, diğerine "bana şefâat et" derse bunda bir yanlışlık olmaz. "Şefâat yâ Resûlallah!" demek de böyledir. Bunu diyen kimse, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şefâatini istemektedir. Bunu isterken de Allah'ın O'na şefâat selâhiyet ve izni verdiği bilgisine dayanmaktadır. "Allah izin versin vermesin sen bunu yapabilirsin" diyen yoktur ve bu talebin açık veya gizli bir şirkle alâkası bulunamaz. Olsa olsa şu denebilir: "Hz. Peygamber vefât etmiştir, bu durumda kendisinden şefâat dilemenin anlamı ve faydası yoktur". Böyle düşünenler öldükten sonra O'nun, başkalarına eşit hale geldiği kanâatinde oluyorlar. Şefâat isteyenler ise, O'nun Allah katındaki derece ve konumunu bildikleri için, öldükten sonra da O'ndan şefâat istemenin yararlı olabileceği kanâatinde oluyorlar. Bu iki kanâatin kesin olarak biri siyah diğeri beyaz değildir.
Biz bunları yazarken, söylerken dinde olmayan, dince yanlış olan bir sözü, "sırf birilerini memnun etmek, insanları bölmemek, daha çok insanı kapsamak için" söylemiyoruz ki İsra sûresinin ilgili âyetlerinin nüzûl sebebinin kapsamına girelim! O âyetlerden maksat, dost kazanmak ve birilerini memnun etmek için dinden taviz vermeyi yasaklamaktır. Hz. Peygamber'in böyle bir şeyi yapması düşünülemeyeceğine göre onun şahsında ümmet uyarılmaktadır. Peygamberlerin ısmet (günahtan korunma) nitelikleri vardır, âyetler "böyle olmasaydı peygamber bile insanları memnun etme duygusuna kapılabilirdi" demek istiyor ve başkalarında ısmet sıfatı olmadığı için onları uyarıyor.
 

 

 

 

 

Yiyecekler, Süt Bankası, Başörtüsüne Meshetmek
Sorular:

1. Hayvan atıklarından (domuz ve helâl olmayan tüm hayvanlar dahil) oluşan yemden yiyen hayvanların eti, sütü ve yumurtasının yenmesi câiz midir?
2. Sarık üzerine meshetmeye kıyasen başörtü üzerine mesh edile bilinir mi?
3. Helâl kesilmeyen hayvanın kursağından oluşturulan peynir mayası ile yapılmış peynirlerin durumu nedir?
4. Insan saçında ve domuz kılında çokca bulunan amino asidler ekmek sanayiinde ekmeğin taze ve yumuşak kalması amacıyla kullanılmakta. Kimyasal remzi „E 920, E 921" olan bu maddenin kullanılması karşısında ne yapılabilir?
5. Almanyada bazı hastanelerde süt bankaları bulunmakta. Bankalar aracılığıyla sütü fazla olan anneler sütlerini sağıp erken doğan bebeklere verilmesini sağlayabilirler. Bu durumda sütler karıştırılıp verildiğinden dolayı süt kardeşlik meselesi nasıl oluyor ve süt bağışında bulunmak câiz midir?

Cevaplar:
1. İslâm'a göre pis (necis) kabûl edilen nesnelerden yiyen hayvanlar, bunları devamlı veya nadiren yemelerine göre iki kısma ayrılmıştır. Nadiren yiyenlerin eti, sütü, yumurtası yenir, bir tedbir almak gerekmez.
Pislik ve pis olan nesneleri devamlı yiyen hayvanların da eti, sütü ve yumurtası yenir, içilir; ancak bunun için bir tedbir almak gerekir mi? Hanefîlerin de içinde bulunduğu bazı müctehidlere göre bu hayvanların, kesilmeden önce bir müddet dışarı çıkarılmaması ve pis koku vücutlarından çıkıncaya kadar bir süre temiz nesnelerle beslenmesi gerekir, aksi halde etlerini yemek haram değil, ama mekruh olur. Mâlikîlere göre ise mekruh değildir.
Günümüzde insanlar hayvanları kendileri besleyip keserek yemiyorlar, kasaplardan ve marketlerden alıyorlar. Hayvanın ne ile beslendiğini bilmeleri de imkânsız gibidir. Bu sebeple İmam Malik'in ictihadını tercih etmek gerekir, buna göre pis olan nesnelerden yapılmış yemlerle beslenen hayvanların etleri, sütleri ve yumurtaları haram olmadığı gibi, mekruh da değildir.
2. Meshetme konusunda Hanefî mezhebi oldıkça dardır. Diğer mezheplerde gerek ayağa giyilen mest, pabuç, çorap vb. şeyler üzerine ve gerekse başa örtülen, sarılan sarık, başörtüsü vb. üzerine meshetme konusunda genişlik ve kolaylık vardır. Hz. Peygamber' in (s.a.v.) sarık üzerine meshettiğine dair sahîh hadîsler vardır. Muhterem eşleri Ümmü-Seleme annemizin de başörtüsü üzerine meshettiği, İbn Hazm'ın Muhallâ isimli eserinde kaydedilmiştir (II, 60). Yine İbn Hazm, başa bağlanan ve sarılan şeyler üzerine meshetme konusunda erkek ile kadın arasında bir farkın bulunmadığını söylemiştir (II, 58).
Hadîslerde "sarık ve başörtüsü" açıkça zikredilmiş ve bunların üzerine meshedildiği açıklanmıştır. Sahîh ve mânâsı apaçık hadîsleri, şu veya bu sebeple tevil etmenin anlamı yoktur. Sarık ve başörtüsü üzerine meshetmenin câiz olmasının gerekçesi kolaylıktır. Din zorluk istemez, kolaylık olsun, müslümanlar zahmet çekmesinler diye meshetmeye izin verilmiştir. Bugün başını örtmüş, düzenli bir şekilde başörtüsünü yerleştirmiş bir bayanın, saçlarını meshetmek için onu açması, çıkarması, erkeğin sarığını açması kadar, hattâ bazan daha da zordur. Ayrıca erkeğin başı, saçı avret değildir, açıp başkasına gösterebilir, kadınınki ise avrettir, başkalarının görmesi ve onlara gösterilmesi câiz değildir. Şu halde hem kolaylık bulunduğu hem de haramdan kaçmayı sağladığı için -gerektiğinde- kadının başörtüsü üzerine meshetmesi elbette câiz olacaktır.
3. Yüzyıllar öncesinde yazılmış fıkıh kitaplarında da, usûlüne göre kesilmemiş veya kendiliğinden ölmüş hayvanların (meytenin) karnından çıkan yavrunun henüz oluşmamış kursaklarından yapılan peynir mayalarının temiz olduğu açıkça ifade edilmiştir (Meselâ Bedî'u's-sanâyi', -yeni baskı- I, 370). Hanefîler yavrudan alınan peynir mayasının temiz ve helâl olmasını "kanının olmamasına" bağlıyorlar. Onlara göre hayvanı "meyte", yani murdar hale getiren kısım kanıdır. Kemik, saç, boynuz, tırnak, yün gibi kanı olmayan organlar ve parçalar murdar olmaz.
Ayrıca peynir mayası kullanılarak peynir yapılınca değişime de uğramaktadır (istihâle); şarabın sirkeye, domuzun tuza, pis yağın sabuna dönüşmesi veya dönüştürülmesinde olduğu gibi bu değişim, necis (murdar) olan nesneyi değiştirmekte, temiz ve helâl hale getirmektedir.
Dince pis (murdar, yenmez ve belli bir miktarının elbiseye bulaşması namaza mâni olur) nesnelerin temiz hale gelmesi, başka bir deyişle temize karıştığında onu pis hale getirmemesi, bir de az sıvının çok sıvıya karışması ile olmaktadır. Suyu örnek olarak alırsak, müctehidler arasında miktarı ihtilâflı olan çok ve durgun suya pis bir nesne karıştığında, suyun tadı, rengi ve kokusundan (bu üç niteliğinden) biri, karışan pis nesnenin rengi, tadı ve kokusundan birini verir hale gelmedikçe pis temizi kirletmez. Şâfiî'ye göre iki kulle ve daha fazlası çok sudur; bir kulle yaklaşık 80 litre suyu alan küp olarak tanımlanmıştır.
4. Kemik, kıl, boynuz, saç gibi organ ve parçalarda kan olmadığı için Hanefîlere göre bunlar murdar olmuyor. Bedâyî'de yazıldığı gibi kıl, içinde bulunuğu sudan daha çok olmadıkça onu pis hale getirmiyor. Domuz kılının ayakkabıcılar tarafından kullanılmasına -ihtiyaç sebebiyle- izin verilmiştir. İmam Muhammed'e göre suya karışan domuz kılı az olduğu takdirde suyu pis kılmaz. Bu ifadeler doğrudan kılın karışmasıyla ilgilidir. Kıl başka şeylerle karıştırılarak ve sentez edilerek nitelikleri değişirse zaten hükmü de değişir; haram nesnelerden yapılmış sirke, tuz, sabun gibi olur ve kullanılabilir.
5. Bir çocuk aynı günde, aynı beslenmede veya farklı zamanlarda birden fazla kadını emse bu kadınların hepsi onun süt annesi olurlar. Buna göre birden fazla kadının sütü dışarıda karıştırılıp çocuğa içirilse yine aynı sonucu verir, sütleri karıştırlıp içirilen kadınlar, içen çocuğun süt anneleri olurlar. Müslüman kadınların süt bankalarına giderek fazla sütlerini vermeleri câiz değildir. Bunun câiz olabilmesi için hangi çocuğa veya çocuklara verildiğinin bilinmesi, bildirilmesi gerekir. Bu da zor, belki de imkânsız olduğuna göre, süt kardeşlerin birbiri ile evlenmeleri sakıncasını engellemek için sütün bankaya verilmemesi gerekir.
 

 

 

 

 

Alacak, Borç, Enflasyon
Soru:
K.Maraş, Selen Züccaciye adresinden gelen, ismi okunamayan bir faks metninde, aşağıdaki sorular -Sayın Hocalarım hitabına göre bana ve daha başka hocalara- sorulmuş:
"Allah'ın çizdiği sınırlar içinde ticaret yapmaya çalışan insanlarız. Günümüze has problemler yaşıyoruz. Sorularımıza çok çeşitli yorumlar ve cevaplar alıyoruz. Yaşadığımız birçok problemi buraya kaydederek sizden cevaplar almak ve ona göre hareket etmek istedik. Vereceğiniz cevaplar bizim ticaret muamelemize yön verecektir. Kanûnî Sultan Süleyman'ın, Şeyhülislâmın fetvâlarının kendisiyle gömülmesini isteyerek sorumluluktan kurtulmak istediği gibi biz de vereceğiniz cevapları muhâfaza edeceğiz. Allah sizlerden râzı olsun!
1. Enflasyon oranı altında alınan faizler helâl midir?
2. Ev ve araba gibi hâceti asliye için bankaların vermiş olduğu kredileri kullanmak câiz midir? Bunda asgarî sınır nedir?
3. Gününde ödenmeyen paralara ne gibi işlem gerekir? Döviz, altın veya başka kriterleri mi göz önüne almalıyız?
4. Satılan malın bedeli vâdesinde alınmadığında, satılan mal zamlanmamışsa fark almak veya dövize bağlamak câiz midir? Bu durumda fark talep edilebilir mi?
5. Banka teminat mektubu almak veya vermek câiz midir?
6. Finans kurumlarının kâr zarar hesaplarına katılmak câiz midir?
7. Bankaların veya finans kurumlarının sattığı ev, araba veya başka şeyleri satın almak câiz midir?

Cevaplar:
1. A'nın B'den vâdeli, C'den de vâdesiz alacağı var. Vâdeli borç vâde dolduğunda ödenmez ise, bundan sonra geçecek zaman içinde meydana gelen değer kaybının (enflasyonun azalttığı miktarın) borçlu tarafından alacaklıya ödenmesi gerekir. Eğer borçlu, enflasyon kaybını ödemezse bu miktar kadar borçlu kalır. Meselâ ödeme vâdesinde bir milyon lira bir kilo pirinç alıyorsa, fiilen ödeme yapıldığında da bir kilo pirinç alabilmeli, önemli olan kâğıt paranın miktarı değil, satın alma gücüdür, değeridir. Vâdesiz boçlarda ise borç ne zaman ödenirse, o zamana kadar meydana gelmiş enflasyon farkının da ödenmesi gerekir. Alacaklı farkı helâl etmezse borçlu eksik ödeme yapmış olur.
Bankada vâdeli mevdûatı bulunan A, vâde dolduğunda parasını ve faizi alırsa ve bu faiz de enflasyon oranından aşağıda olursa bu faizi alabilir mi? Bu meblağ, enflasyon farkı değil, faiz olduğu için, başta bankaya para yatırılırken enflasyon farkı değil, faiz almak ve vermek üzere işlem yapıldığı için bu fazlalık A'ya helâl değildir, bankaya bırakmak çifte günahtır, alıp yoksullara dağıtmak gerekir.
2. Ev, araba gibi hâceti asliyenin (insanların normal şartlarda yaşamaları ve maddî manevî vazifelerini sıkıntıya düşmeden yerine getirebilmeleri için gerekli olan şeylerin) eksikliği insanlara sıkıntı verir, verimliliği olumsuz etkiler. Bu sebeple aslî hâcetler "zarûrî ihtiyaç" olarak kabûl edilmiştir. Örnek vermek gerekirse bir kimsenin yemediği, içmediği takdirde öleceği yiyecek ve içeceğe ihtiyacı doğrudan zarûrrettir, yaşasa bile yeterli ve dengeli beslenemediği için sağlığını ve gücünü zaman içinde kaybedeceği yiyecek ve içecek ise aslî ihtiyaç ve dolaylı olarak zarûrettir. Müslüman aslî ihtiyaçlarını kendi kazancı ve mal varlığı ile karşılayamıyorsa, ileride ödemeye gücü yeteceği için faizli kredi almak mecbûriyetinde kalırsa (faizsiz borç veren kişi ve kurumlar yoksa veya devlet teşvik kredisi vermiyorsa) faizli borç alabilir. Bu faizin enflasyon oranının altında veya üstünde olması fark etmez, hükmü değiştirmez. Sorudaki örnekleri ele alalım: Bir şahsın evi veya -işi, şahsı, ailesi için ihtiyacı bulunduğu halde- arabası yoksa, bunu kendi parası veya mal varlığı ile alamıyorsa faizli kredi ile alabilir. Bir tacir evi, arabayı vâde farkıyla satıyorsa bakılır; vâde farkı, kredi faizinden fazla olursa, zaten dar gelirli olan şahsa illa da vâde farkı ile alacaksın denilemez. Kredi faizi ile vâde farkı eşit ise elbette vâde farkı ile alma yoluna gidilmelidir.
3. Belli bir tarihte ödenmesi gerektiği halde ödenmeyen borçlar sebebiyle alacaklı iki şekilde zarara uğramaktadır: a) Sermayeden mahrûmiyet zararı; yani parasını zamanında alamadığı ve tekrar ticarete sokamadığı için muhtemel kazancından olması. b) Paranın satın alma gücünün düşmesinden oluşan zarar.
Birinci zararla ilgili cevabımızı inşaallah gelecek sayıda okuyacaksınız.
Paranın değer kaybından dolayı uğranılan zarara gelince, yukarıda bu zararı sineye çekmenin gerekli olmadığını, alacaklıya enflasyon farkının ödenmesi gerektiğini kaydetmiştik. Burada problem, değer kaybını ölçülmesi ile ilgilidir. Hem alacaklının hem de borçlunun zarara uğrmaması, hak edilmeyen bir şeyin alınıp verilmemesi için hangi ölçü kullanılmalıdır? Bu sorunu açık, kesin, değişmez bir cevabını bulmak oldukça zordur. Çünkü enflasyon oranı ile ilgili rakkamlar her zaman tek, kesin ve güvenilir değildir. Altın, döviz, borsa indeksi, demir, çimento gibi maddî değerlere bağlama halinde de bu nesnelerin, genel ve reel enflasyonu yansıtmaları istikrarlı değildir. Bazan bunlardan biri veya diğeri, çeşitli sebeplerle genel değer kaybının altında yahut üstünde bir değere oturabilmektedir. Hattâ döviz esas alınsa dolar ile mark bile, değer kazanma ve kaybetme oranları bakımından farklı olabilmektedir. Bize göre yapılabilecekler şunlardır:
a) Taraflar önceden altın, dolar, demir gibi nisbeten istikrarlı bir ölçüt üzerinde anlaşırlar, borcu ona çevirip kaydederler ve ödeme buna göre yapılır.
b) İlân edilen enflasyon oranlarının ortalaması alınır ve bu ortalama kadar ek ödeme yapılır.
c) Piyasada kullanılan ve İslâm'a göre meşrû olan değer kaybı ölçütleri/birimlerinin ortalaması alınır ve ödeme buna göre yapılır.
Müslüman alacaklı, borçlunun durumunu da göz önüne almalıdır. Kasten ödeme yapmayan, ödemesi gereken parayı kullanarak veya satabileceği malı daha avantajlı bir fiatla satmak üzere bekleterek, haksız kazanaç elde etme yolunu tutan borçlu ile, ödeme güçlüğü içine düşmüş borçlu aynı muameleye tâbî tutulmamalıdır.

 

 

 

 

 

 

Vâdesinde Ödenmeyen Borçlar vb.
Maraş'tan gelen sorulara cevap veriyorduk, cevapları bu sayıya kalan sorular şunlardı:

1. Satılan malın bedeli vâdesinde alınmadığında, satılan mal zamlanmamışsa fark almak veya dövize bağlamak câiz midir? Bu durumda fark talep edilebilir mi?
2. Banka teminât mektubu almak veya vermek câiz midir?
3. Finans kurumlarının kâr zarar hesaplarına katılmak câiz midir?
4. Bankaların veya finans kurumlarının sattığı ev, araba veya başka şeyleri satın almak câiz midir.

Cevap:
1. Satılan mala yerinde zam, fiat artışı gelmemiş ise, ülkede enflasyon yoksa, bu takdirde vâdesi geldiği halde borçlu, aldığı malın bedelini ödemeyince, satıcı (alacaklı) paranın değer kaybından veya sattığı malın vâdeden sonra zamlanmasından dolayı değil, tahsil edemediği alacağını tekrar üretime ve ticarete sokamadığı veya alacağına güvenerek girdiği teahhütlerini yerine getiremediği için zarara uğramaktadır. Bu muhtemel zararı engellemek için faize girmeden bir tedbir alınabilir mi?
Aslında böyle bir zararı engellemek için manevî tedbir, müeyyide her zaman vardır. Allah rızâsı için verilen borçlarda (karz-ı hasende) vâde yoktur, alacaklıya parası lâzım olup da istediği zaman borçlu, bulup buluşturup onu ödemek mecbûriyetindedir. Bir İslâm toplumunda, elinde parası olup âcilen ihtiyacı da bulunmayan herkes, ihtiyacı olana onu ödünç vermek durumunda olduğu için borçlunun para bulması da kolay olacaktır. Vâdeli borçlara gelince; bunlar da vâdesi dolunca alacaklıya ödenecektir. Alacaklıya ödenmesi gereken borç zamanında ödenmeyince borçlu günaha girer, kul hakkına tecâvüz etmiş olur; işte bu manevî müeyyidedir.
İmanların zayıfladığı, ahlâkın gevşediği ve bozulduğu zamanlarda, manevî müeyyideler yetersiz olduğundan maddî yaptırımlara da ihtiyaç vardır. Eski fıkhımızda, zamanında ödenmeyen borçlarla ilgili bir yaptırım benimsenmemiştir. Bunda, eski devirlerde, özellikle para cinsinden sermayenin bugünkü kadar önemli olmamasının rolü olabilir. Bir de faiz belâsına düşmemek için fukahâmız titiz davranmıştır. Akli gerekçe olarak da "Zamanında ödenseydi ve tekrar üretime, ticarete sokulsaydı mutlaka kazanacak mıydı, belki de zarar edecekti, şu halde kaybedilmiş bir kârdan, uğranılmış bir zarardan kesin olarak söz edilemez" denmişti. Yeni fıkıhçılar da bu konuda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Tazminata olumlu bakanlar bunun, ancak mahkeme kararıyla alınabileceğini ileri sürmüşlerdir; yani alacaklı dâvâ açacak, zararı isbat edecek, hâkim de tazminata hükmedecek ve alacaklı taraf ancak bu şartlarla tazminatı alacak.
Bize göre gerek şahısların ve gerekse finans kurumları gibi kuruluşların, hak edilmiş, vâdesi gelmiş alacaklarını, boçlu ödeme zorluğuna düşmediği halde, zamanında ödememiş olursa, doğan zarar sabit olmak şartıyla fark talep etmeleri normaldir. A'nın finans kurumuna veya bir şirkete vâdeli borcu vardır, zamanında ödememiş ve aradan altı ay geçmiştir, bu esnâda kurumun katılım hesabı sahiplerine verdiği kâr da sabit olmuştur; kezâ şirket, aynı malı ve hizmeti başkalarına da satmış ve bundan belli bir para kazanmıştır. İşte böyle bir durumda, A, ödeme imkânı bulunduğu halde kendi çıkarını tercih ettiği için borcunu ödememiş, parayı kullanmış, kurum ve şirket ise açık ve kesin olarak kârdan zarara uğramıştır; zararın miktarı da yaptığı işlemlerden elde ettiği kârdan bellidir. Bu kadar bir farkın talep edilmesi, zararı meneden İslâm'a göre câiz olmalıdır. Câiz olmayan, kurum ve şirketin, kazansın kazanmasın daha baştan, gecikmeye fark koymasıdır.
Yukarıda anlatılanlar akıllarına yatmayanlar için şu formüller de uygulanabilir:
a) Mal ödünç verilir, verildiği zaman -resmî muamele, ticarî işlemin şartları bunu gerekli kılıyorsa- herhangi bir paradan raiç karşılığı da yazılır, ancak yapılan işlem -niyete ve sözlü anlaşmaya göre- satım değil, ödünç verme işlemidir. Malı ödünç alan onu istediği gibi kullanır ve tüketir. Alacaklı talep ettiğinde veya vâdesi geldiğinde borçlu, alacaklıya gelerek isterse malı misliyle (piyasada bulunan aynı cins ve nitelikteki mal ile) öder, isterse -ödünç aldığı gün deftere yazılan meblağı değil- fiilen ödeme tarihindeki bedelini, üzerinde o gün anlaşacakları fiatı öder. Malı satan fiata, gecikmeden hâsıl olan kesin zararı da ekler; yani fiatı böyle tesbit eder, bu da teamül haline gelmiş bir fiat olacağı için fahiş sayılmaz.
b) Vâdeli satımlarda, ödeme sürelerine göre ayarlanmış fiat listeleri vardır; meselâ peşini bir milyarlık mal alan şahıs, üç, altı, dokuz... ayda ödeme yapma talebine göre bu listelerde farklı rakamları ( bir milyar ikiyüz, dört yüz, altı yüz gibi) görür ve kabûl eder. Satım yapılır, müşteri malı teslim alır, ancak fiat, tek vâdede, o vâdeye ait tek fiat olarak değil, ödeme tarihlerine göre belirlenmiş ve kabûl edilmiş olur. Müşteri fiilen ödeme yaptığı tarihte, ne kadar malın parasını ne kadar vâdede ödüyorsa o vâdenin fiatı (listedeki bedeli) alınır. Fıkıh dili ile konuşacak olursak burada, semende (malın bedelinde) satım işlemini bozuk (fasid) kılacak bir belirsizlik yoktur; ödeme tarihlerine göre fiatlar bellidir. Ayrıca bir belirsizlik olsa da, fiilen ödeme yapılınca satım sağlıklı ve geçerli hale gelir.
c) Borçlu, vâdesinde ödeme yapmak istemediğinde alacaklıya gelir, borç doğuran akdi bozarlar (ikâle), yeniden ve yeni bir fiat ve şartlarla satım akdi yaparlar.
d) Hanefîler gasbedilmiş malların menfaatlerinin (kullanma bedellerinin) tazmin yoluyla ödenmesine karşı çıkmış, Şâfi'îlerin aksine bunu câiz görmemişlerdir. Ancak vakıf ve yetim malları ile, üzerinden para kazanmak için bulundurulan mal ve araçların gasbedilmesi (sahibinin izin ve rızâsı bulunmadan kullanılması, elde tutulması) durumunda "istisnaî olarak menfaat tazmin edilir; çünkü insanlar sahibinin izni ve rızâsı olmadan alıp kullandıkları malın kullanma/yararlanma bedellerini ödemezlerse, durmadan bunu (gasp fiilini) yapar, insanları zarara uğratırlar" demişlerdir.
Bugün, sözünü ettiğimiz kurum ve kuruluşlarda sermaye, yatırım ve ticaret yoluyla üzerinden para kazanmak için bulundurulmaktadır. Bunu (vâdesi geldiği ve ödeme imkânı bulunduğu halde ödemeyen) sahibinin izni olmadan kullanan ve para kazanan veya sahibinin zarar etmesine sebebiyet veren kimselerin, zararı tazmin etmeleri tabîîdir. Aksi halde insanlar, İslâmî hassasiyetleri olan kurum ve kuruluşların paralarını, onların rızâları dışında (işte bu gasıp sayılmaktadır) bedava kullanmaya devam edeceklerdir.
Bütün bu işlemler, ödeme imkânı bulunduğu halde çıkarını tercih ederek ödeme yapmayan borçlulara uygulanır. Ödeme güçlüğüne düşen boçluya ise azamî kolaylık gösterilir, omuzuna basarak biraz daha batırma yoluna gidilmez.
2. Bazı işlemlerde banka teminât mektubu istenmekte, mektup alınmadığı takdirde o işlem (ihâle, teahhüt, ithalât, ihracât vb.) yapılamamaktadır. Teminât mektubundan başka garanti kabûl edilmez ve mektup da ancak bankadan alındığında kabûl edilirse alınması zarûrî ve câiz olur. Ödeme emrini de (ödemeye vekâleti de) ihtivâ eden garanti (teminât, kefâlet) işlemlerinde, mektubu veren (garanti eden) kuruma bir bedel ödemekte de sakınca yoktur. Gerektiğinde borcu, ödeme emri ve bunun için az da olsa bir hesabı olmayan mektup taleplerinde, bankaya ödeme yapmanın câiz olup olmadığı tartışılmıştır. Bankanın garantisi, bir hakiki şahsın kefâletinden farklı olduğu, kurum bu iş için mesai sarfettiği ve masraf yaptığı için bir bedel almasını câiz görenlere biz de katılıyoruz.
3. Özel Finans Kurmlarının kâr zarar hesaplarına katılmak, buralara para yatırmak câizdir; faize karşı İslâm'ın seçeneğidir.
4. Haczedilmiş malları satın almak, bu mallar için makûl olan bir fiata kadar arttırmak ve mal sahibini aşırı zarara uğratmamak şartıyla câiz olur. Haczedilip satılan mallar hemen satılmak durumunda olduğu için raiçleri de bir miktar düşük olur, bu normaldir. Ancak fırsattan yararlanıp öldüm fiatına mal kapatma durumunda, fahiş derecede eksik bedel ödenmiş olur ki, bu helâl değildir. Müslümanlar, dinî duyarlığı olanlar bu satımlara katılmalı ve malın fiatını, kendilerini zora sokmayacak makûl seviyeye kadar arttırmalıdırlar; bu da bir hizmettir, dayanışmadır.

İlgili arkadaşa (yukarıdaki çözümlere itiraz eden, tartışan müdüre) bir not:
a) Yazdıklarınız benim bilmediğim şeyler değil. Faizciliğe alternatif olarak oluşturulan kurumlarımızın yaşayabilmesi için, bazı tıkanıklıkları açmak gerekir. Ben bunları nasıl açabileceğimiz konusunda düşünüyor ve vardığım sonuçları açıklıyorum. İtiraz edenlerin de çözüm getirmeleri gerekir. "Başka çözüm yok, kural bu, ona uyar ve batarsa batar..." deniyorsa buna katılamam, batmaması için zarûret ilkesini devreye sokarım.
b) Benim teklif ettiğim çözümde, kurumun bir şekilde ( ya mevzûâta, anlaşmaya... yazarak veya şifahî olarak söylemek sûretiyle) karşı tarafa, yükümlülüklerini bildirmesi gerekir. Karşı taraf, 1 milyon borcunu vâdesinde ödemese de yine bir milyon olarak ödeyeceğini biliyorsa, akit buna göre yapılmış ise sonradan ek para alınamaz. Ama başta liste üzerinden işlem yapılır, hangi vâdede ödeme gerçekleşirse o vâdenin farkı fiat olarak belirlenir ve tahsil edilirse durum ve hüküm değişir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müslüman Kadın
İlâhiyât mezunu, meslek dersleri öğretmeni, C.E. isimli kızımızın, Anadolu kadınının ortak çığlığını temsil eden mektubu şöyle:

"... Size yazmaktaki gâyem, hep gizli kalmış ve toplumsal bir yara halini almış, kadınların da hayli canını yakmış olan dayak meselesidir. Erkekler ve özellikle de kocalar, toplumun ve dînin kendilerine verdiği statüyü ve yetkiyi arkalarına alarak, kadınları dövmekte ve onların haklarına riâyet etmemektedirler. Bunu terbiye amacıyla yaptığını söyler veya öyle zannederler, fakat detaylara inildiğinde, aslında kendi sinirlerini yatıştırmak, kendilerini tatmin etmek, kadını edilgen duruma düşürmek, gözünü korkutmak ve kendilerine zorla da olsa saygı duyulmasını sağlamak için yaptıkları görülmektedir. Pek çok kadın bu durumu sineye çeker, yuvanın dağılmaması için sabreder. Çünkü toplumun dul kadına bakışı ortadadır. Bu bakımdan erkek ne derse o olur. Kadının karakteri, kimliği, istek ve beklentileri silinip gider. Çevremde gördüğüm kadarıyla kadınların %70'i, belki de daha fazlası aynı kaderi paylaşmaktadır. Bu sorun şu anda benim evimde de yaşanmaktadır. Sokak ortasında ağzıma yediğim yumruk dudağımı yaralamakla kalmadı, kalbimde de onulmaz yaralar açtı. Zaman zaman aşağılanıp hakârete uğruyorum. Artık eşime karşı saygı, sevgi ve güvenimi tamamen kaybettim. Çünkü bu ne ilkidir, ne de son olacaktır. Şu anda bu sorunu hiçbir kimse ile paylaşacak güce sahip değilim. Rûhî sıkıntılar yaşıyorum.
"Duygularımı bu şekilde ifade ettikten sonra şimdi size, İslâm Hukuku dalında derin bilgi ve tecrübeye sahip biri olmanız dolayısıyla sormak istiyorum: Âyet ve hadîslerde geçen dayak, kocaya itâat konusuyla ilgili açıklamalar ve yorumlar insanları yanlış yönlendirmiyor mu? Bu konuda yazılmış eserlerin tamamında, durum erkeklerin lehine. Onların hakları sayfalar dolusu anlatılırken, kadınların hakları birkaç sayfa ile geçiştirirlirken isteyerek veya istemeyerek kadınların ikinci derecede bir insan muamelesi görmesine neden olunmuyor mu? Belki erkek olsaydım bu konu beni pek ilgilendirmeyecekti. Ancak kadınlar ve onların haklarından bahsedilirken, bu konudaki âyet ve hadîsler incelenirken, sağduyulu davranılmadığını anlamak için ille de kadın olmak gerekmemeli diye düşünüyorum. Son yıllarda kadınların hem kendi kabuklarını hem de toplumun bu dar çerçevesini kırıp, hem kendini ispatlamaya yönelik hem de demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin, kültür ve medeniyetimizin gelişmesine yönelik çok olumlu adımlar attığını düşünüyordum. Ancak bunun çok da kolay olmadığı ve olmayacağı ortada. Bu durum kadınları derin bunalımlara sürüklüyor, huzursuz ve mutsuz ediyor. Bu konudaki yanlış anlamaları düzeltmek veya insanları aydınlatmak için, bilgilendirmeye ihtiyaç vardır. Bu metni dikkâte alır da sesimize kulak verirseniz, bu yanlış anlamalardan doğan sıkıntılar giderilmiş olacaktır. Saygılar sunarım."
Evet bu metni dikkâte almayı ve sesinize kulak vermeyi bir insanlık vazifesi ve zorunlu bir müslüman tavrı olarak görüyor, gazetemizin iki sayısında çıkacak cevabımı sizin sorularınıza ayırıyorum:

Cevap:
İslâm'dan önceki birçok dinde ve kültürde kadının, hem insan olarak hem de haklar ve ödevler bakımından, erkeğe nisbetle ikinci sınıf bir varlık olarak kabûl ve birçok haktan mahrûm edildiği bilinmektedir
Cahiliye Araplarında da kadının durumu farklı değildi; ana, eş, kardeş ve çocuklar olarak kızlar ve kadınların hakları erkeklerin isteklerine ve keyiflerine bırakılmıştı; dilediklerini verir, dilediklerini alırlardı. Hz. Ömer bu tarihî gerçeği şöyle dile getirmiştir:" Cahiliye devrinde biz kadınları bir şey saymaz, hesaba katmazdık; bu durum Allah Teâlâ'nın onlar hakkında âyetler indirmesine ve kendilerine birtakım haklar vermesine kadar devam etti..." (Müslim, Talâk, 31 vd.). " Erkeklerin bir derecelik fazlalığına rağmen kadınların da erkeklerinkine denk (mümasil, benzer) hakalarının bulunduğunu" bildiren âyet (Bakara:2/229), o günün dünyasında eşi bulunmaz bir "insan hakkı" kuralı ve "kadın hakları vesikası"dır. Hakları ve ödevleri teker teker saymak yerine bir genel çerçeve veren bu âyette yer alan üç kayıt, kadın haklarının mâhiyeti, derecesi ve değişme kâbiliyeti açısından büyük önem arzetmektedir: 1. Kadın haklar bakımından erkeğe eşit değildir; her ikisinin hakları arasındaki nisbet, "benzerlik ve denkliktir." 2. Nasların değişmez kıldıklarının dışında kalan haklar ve ödevlerin değişim ve dengesi sosyal şartlara ve kamu vicdanındaki meşrûiyet ölçülerine (ma'rûfa) göre ayarlanabilecektir. 3. Haklar ve ödevler karşılaştırıldıkları zaman erkeklerin haklarında bir derecelik fazlalık bulunduğu görülecetir. Bu kayıtları biraz daha açmak gerekirse:
1. Ferdin topluma, toplumun da örgütlenme ve düzene ihtiyacı vardır. Örgütler büyükten küçüğe kurum ve kuruluşlar, düzen de ilişkileri düzenleyen kurallardır. Devletten aileye kadar bütün kurumlarda düzen, bir yönetimi, yönetim ise yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı hak, selâhiyet, ödev ve sorumluluklarının belli ve dengeli kılınmasını gerekli kılmıştır. Kadını ve erkeği ile bütün insanlar insanlıkta eşittir, insanlığa bağlı haklar ile yükümlülüklerde de eşittirler. Yönetimin ve düzenin gerektirdiği işbölümüne ve farklı rollere gelindiğinde, eşitlik yerine "denge, adâlet, hakkâniyet, ehliyet, kâbiliyet" gibi değer ve kriterler devreye girer. İslâm insan ve kul olmaya bağlı haklar ve ödevlerde kadınlarla erkekleri eşit kılmıştır; kadınların insanlık ve kullukta erkeklerden aşağı derecede veya geri olduklarını ifade eden bütün söylemler; ya dinî kaynakları bakımından sahîh değildir, yahut da yanlış anlaşılmış ve yorumlanmışlardır. Kurumlar ve toplum içindeki farklı rollere bağlı haklar ve yükümlülüklere gelindiğinde ise, kadınlar ile erkekler arasında eşitlik değil, dengeli ve erkek hakkının misli olma ölçüsü vardır. Eski sosyo-ekonomik ilişkilerden bazı örnekler vermek gerkirse, kadın ekmek ve yemek pişirirken kocası da âlet ve malzemeyi temin edecektir, kadın çocuğuna bakarken kocası rızıklarını temin edecektir, kadın kocasına sadık kalırken kocası da ona sadık kalacak, ikinci evlilik gerekli/kaçınılmaz olursa adâlete riâyet edecektir... Karşılıklı iyi geçinmek, iffetleri korumak, geçimsizlik halinde hakeme başvurmak, aile idaresinde ve çocukların yetiştirilmesinde danışma ve işbirliği gibi konularda ise eşitliğe yakın (kâmil mânâda) hak ve ödev benzerliği vardır.
2. Nasların sabit kılmadığı hak ve ödevlerin takdiri ile değişme ve gelişmesinde, dînin hakem kıldığı ve rol verdiği bir meşrûluk ölçütü de "ma'rûf"tur. M a'r û f, "bozulmamış fıtrat, olumsuz bir şekilde şartlanmamış akıl, dînin temel amacı ve nasları çerçevesinde oluşan, gelişen ve gerektiğinde değişen değerler, kurallar, telâkkîler, kabûller, geleneklerdir". Kadının birden fazla erkek ile aynı zamanda evli olması câiz değildir; bu kural hem değişmez dinî naslarla sabittir hem de ma'ruf ölçütüne uygundur. Hakları eşitlemek veya dengelemek uğruna yahut da -bir zamanlar bazı Batı ülkelerinde moda olan serbest evlilikte olduğu gibi- ma'ruf değişmiştir denilerek bu kural değiştirilemez. Ama karı ile kocanın ev içinde ve dışındaki rollerinde -ma'rûfun değişmesine paralel olarak- değişiklikler olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) damadı Ali ile kızı Fâtıma arasında rolleri dağıtmış ( su taşıma, ev temizliği, ekmek ve yemek pişirme vb. iç işleri Fâtıma, dış işleri ise Ali yapsın demiş) olmasına rağmen, bazı fıkıhçılar bu taksimin bağlayıcı ve devamlı olmadığını, ma'rufa göre değişebileceğini ifade etmişlerdir ( İbn Kayyim, Zâdu'l-me'âd, V, 186 vd.) İslâm'ın geldiği yıllarda yaşanan bir başka değişme ve gelişmeye de Hz. Ömer şöyle işaret etmektedir: "Biz Kureyşliler kadınlarımıza hâkim bir topluluk idik, Medine'ye gelince orada, kadınları erkeklerine hâkim (dediklerini yaptırır olmuş) bir toplum yapısı bulduk, bizim kadınlarımız da onlarınkinden bunu öğrenmeye koyuldular... Bir gün eşime kızdım, baktım bana karşılık verip itiraz ediyor, ben buna tepki gösterince eşim, "Sana karşı çıkmamı niçin yadırgıyorsun, vallahi Peygamber'in eşleri de ona itiraz ediyorlar, hattâ bazıları sabahtan akşama kadar ona küs bile kalıyorlar" dedi, derhal gidip kızım Hafsa'ya sordum, o da bunu doğruladı..." (Müslim, Talâk, 34). Aynı kaynaktaki bir başka rivâyete göre Hz. Ömer konuyu bir de Ümmü-Seleme vâlidemize sormuş, o da " Ömer sana şaşıyorum, her şeye burnunu soktun, şimdi de Resûlullah ile eşlerinin arasına mı giriyorsun!" diyerek onu biraz terslemiş ve hızını kesmiştir (Müslim, Talâk, 31). Bu sahîh rivâyetler, İslâm'ın yaptığı büyük devrim sonucu kısa zamanda kadın-erkek ilişkilerinde meydana gelmiş bulunan önemli değişikliklere ışık tutmaktadır.
3. Erkeklerin haklarındaki bir derecelik üstünlük "aile reisliği" ile ilgilidir. Koca hem ailenin geçimini sağladığı, hem de aileyi temsil, koruma ve yönetme bakımından daha uygun bulunduğu için ailenin reisi kılınmıştır.
İslâm insanın dünya ve âhirette mutluluğunu sağlamak üzere gelmiş ilâhî bir dindir. İnsanın varlığı, yaratılış gâyesinin gerçekleşmesi, ancak bir topluluk içinde olabileceği için dînin hükümleri arasında "topluğun düzeni" ile ilgili talimât ve tavsıyelerde bulunmuştur. En küçük fakat en önemli topluluk birimi ailedir; o da küçük bir topluluk olduğu için düzen gerektirmiş, bu sebeple aile fertlerinin birbirlerine karşı konumları, hak ve sorumlulukları belirlenmiştir. Peygamberimiz'in (s.a.v.) çocuklarla ana baba, karı ile koca, fert ile onun hısımı ve akrabası arasındaki bağ, karşılıklı haklar ve sorumluluklar üzerine söylediklerini, bu çerçeve içinde anlamak gerekirken bazı erkekler, geçmişte ve günümüzde "kadının kocasına itâatı" konusundaki hadîsleri çerçevesinden saptırmışlar, karılarına zulmetmek, onları esirler, hattâ köleler haline getirmek için kullanmışlar; yemek tuzlu oldu diye, kadın yatağa veya çalışmak üzere tarlaya gelmedi diye ... onu azarlamış, hattâ dövmüşler, bu selâhiyeti de İslâm'dan aldıklarını söylemişlerdir.
Evet Hz. Peygamber'in hadîsleri arasında "Kulun kula secde etmesi câiz olsaydı kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim", "Bir koca karısını yatağına çağırır da -karısı gelmezse- sabaha kadar ona melekler lânet eder", "kadın evinize, istemediğiniz bir kimseyi sokarsa onu yola getirmek üzere -başka çare kalmadığında- hafifçe dövebilirsiniz" meâlindeki hadîsler gibi uyarılar, teşvik ve irşatlar vardır. Ama Kur'ân'da ve Sünnette "eşlerimize karşı makûl ve meşrû davranmamız", "onlara evlilik bağı içinde maddî veya manevî zarar vermekten uzak durmamız", "ya iyilikle, güzellikle evli kalmamız yahut da yine iyilik ve güzellikle ayrılmamız" emredilmiştir. Velîleri tarafından sevmedikleri, istemedikleri kimselerle evlendirilmiş kızlar ve kadınların nikâhlarını Peygamberimiz (s.a.v.) iptal etmiştir. Kendi kızı Hz. Fâtıma, kocası Ali'nin ikinci evliliğine râzı olmamış, O da (s.a.v.) kızının tarafını tutmuş, damadına "ya Fâtıma'yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten vazgeçmesini" söylemiştir. Zaman zaman Hz. Fâtıma ile kocası tartışmışlar, küsüşmüşlerdir; bu durumda Sevgili Babası (s.a.v.) kızına "sana melekler lânet eder, hemen barış, dediğini yap" buyurmamış, Hz. Ali karısını dövmeye kalkışmamış, Peygamberimiz aralarına girerek onları barıştırmış, normal evlilik hayatına dönmelerini sağlamıştır. Bizzat kendi eşleri dinî emir konusu olmayan bazı hususlarda ona itiraz etmişler, ondan yapmak istemediği bazı şeyleri istemişler, bir müddet küs kalmışlar, sonra konuşarak anlaşmış, barışmış ve mutlu hayata dönmüşlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) çok yaygın bulunan "kadın dövme olayını" yasaklamış, birden gelen bu kesin yasaklama alışılan düzeni bozduğu için, bilahare "evlilik hukukuna riâyet etmeyen kadına karşı son çare olarak ve hafif olmak şartıyle" izin vermiştir; ancak kendisi ömrü boyunca eşlerine bir fiske vurmamış, "Karılarını dövenler hayırlılarınız değildir", " Akşam bir yatağı paylaşacağınız eşlerinizi nasıl hayvanlar gibi dövebiliyorsunuz" buyurmuştur.
Aile hayatının düzgün yürümesi, kocanın otoritesini kötüye kullanmaması kadar kadının da kadınlığını istismar etmemesi için yapılmış tavsiyeleri, tek taraflı olarak ve bağlamlarından kopararak alan ve karşı tarafa zulmeden, baskı yapan kimseler, Allah ve Rasulü'nün murat ve maksatlarının dışına çıktıklarını bilmelidirler. Ve bilmelidirler ki, hiçbir beşere (bunun içinde koca, ana, baba ve devleti yönetenler de vardır) itâat mutlak değildir. Hiçbir kimseye haksız olan, meşrû olmayan emir ve isteklerinde itâat edilmez. Eğer bir kadın kocasına kırılmışsa, onun gül yaprağından nazik gönlü örselenmiş, kalbi incinmişse; kocanın yapacağı şey " Hemen dediğimi yap, ben reisim, bana itâat edeceksin, etmezsen sana melekler lânet ederler..." demek yerine "En iyileriniz kadınlarına en iyi davrananlarınızdır" hadîsine uyarak onun gönlünü almak, meseleyi açık yüreklilikle ve sevgiyle çözmektir.
Allah Sevgisine ulaşmanın yolu O'nun Örnek olarak gönderdiği Kâmil İnsan'a uymak, onu hayatta rehber edinmek, izinden asla sapmamaktır. O'nun söylediklerinin bir kısmını alıp bir kısmını almamak yerine, sözlerini bir bütün halinde ve maksadına da dikkât ederek alıp uygulamaktır. Eğer bu yapılır, bu yol ve usûl takip edilirse müslümanlar ölmeden, cennete gitmeden de -dünyada olabilecek ölçüde- mutlu olur, mutlu yaşarlar.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yurt Kavramı, Hayvan Kesimi, Ötenazi...
Bu defa sorular Almanya'dan:

1.Almanya gibi Avrupa ülkelerinin dâru'l-harb olup olmadığı konusu sürekli tartışılıyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Avrupa'da bankalardan alınan faizli kredi hakkında neler söylersiniz?

Cevap:
Dâru'l-İslâm, müslümanlar tarafından fethedilmiş olup İslâm hukukuna göre yönetilen ülke demektir. Önce İslâm ülkesi (dâru'l-İslâm) olduktan sonra yeniden kâfirler tarafından zaptedilen veya sakinleri tarafından başka bir hukukla yönetilmeye başlanan ülkenin, "İslâm ülkesi olma" özelliğini kaybedip etmeyeceği ise müctehidler arasında tartışma konusu olmuştur.
Bugün Almanya ve benzeri ülkelerde yaşayan müslümanların durumu, eski zamanlarda buralarda yaşayanlardan farklıdır. Bir kere uluslararası ilişkilerde önemli değişmeler olmuş, insan hakları ile ilgili belgelere bütün ülkeler imza koymuşlardır. Ayrıca meselâ Almanya'da yaşayan bir Türk müslümanın, kendi ülkesinde de İslâm hukukuna göre yönetim yoktur. Türkiye Almanya veya başkalarıyla anlaşmalar yaparken İslâm hukukunu değil, başka hukuku uygulamaktadır. Avrupa'da yaşayan Türkiyeli müslümanların birçoğu bulunduğu ülkenin vatandaşlığına geçmişlerdir. Müslümanın, vatandaşı olduğu bu ülkeler, daha önce müslümanlar tarafından fethedilmiş veya İslâm hukukunu kabûl etmiş olmadıklarına göre İslâm ülkesi olamazlar. Bir müslümanın "küfür ülkesi"nin vatandaşı olması, İslâmî bir vatandaşlık olmayıp, zarûret veya müslümanın menfaati gereği yapılmış bir ikili anlaşma olarak kabûl edilmelidir. Bundan sonra, Allah'ın bildiği -bizim bilemediğimiz- bir zamana kadar müslümanların, İslâm hukukunun uygulanmadığı ülkelerde cemâatler olarak yaşayacakları anlaşılmaktadır. Müslüman cemâatler, insan haklarına riâyet edilen ülkelerde din özgürlüğünden azamî derecede istifade ederek kendi kimliklerini ve menfaatlerini korumak için çaba göstereceklerdir. Bu ülkelerin kanunlarının verdiği imkânlar ölçüsünde, dinlerini yaşayacak, başkalarına tanıtacak ve hidâyetlerine sebep olmaya çalışacaklardır. Bir gün Almanya İslâm'ı kabûl ederse orası İslâm ülkesi olur. Bütün dinlerin ve inançların kendi hayat tarzlarını serbestçe yaşamalarına imkân veren bir düzen yerleşirse, bu defa da, Medine'ye hicret edildiği zaman "Medine Vesikası" çerçevesinde oluşturulan siyasî sisteme yakın bir sistem oluşmuş bulunur. Bu takdirde de müslüman olan ve olmayan guruplar, cemâatlar arasındaki ilişkiye savaş ilişkisi denemez, ülke de "savaş ülkesi (dâru'l-harb)" olmaz. Böyle bir düzende gurupların üzerinde anlaştıkları hukuk kuralları genel, cemâatlerin hukuk kuralları da özel (kendilerine mahsus) olarak geçerli olur.
Avrupa'da bankalarda bulunan paralar yalnızca gayr-i müslimlerin paraları değildir. Büyük miktarda müslümanların da paraları Avrupa bankalarında yatmaktadır. Bu sebeple bankalarla yapılan işlemlerde müslümanlar da birbirleriyle işlem yapmış olmaktadırlar.
Ebû Hanîfe'nin bilinen ictihadı, "savaş ülkesinde, oranın halkı ile yapılan faizli alış verişte müslümanın kârlı çıkması esasına" bağlıdır. "Müslüman kârlı çıkacaksa bu işlemi yapabilir" demiştir.
Bugün Almanya vb. ülkelerde yaşayan müslümanlar ancak zarûret ve ihtiyaç bulunduğunda bankalardan faizli kredi alabilirler. Bunun örneği mesken kredisidir. Oturacak bir evi olmayan şahıs, kendine ait birikmiş parası da yoksa veya bununla ev alması mümkün olmuyorsa, Alman bankalarının verdiği uygun faizli krediyi alabilir, bu ihtiyaca dayalı bir izindir, ruhsattır; ev lüks değildir, temel ihtiyaçlardan birirdir.

2. Avrupa'da kesim işlemleri şoklama yoluyla yapılıyor. Özellikle kurban kesimi konusunda tartışmalar yapılıyor. Diyanet'in bu konuda fetvâsı var. Bayıltma yoluyla kurban kesimine evet diyor. Avrupa'daki müslümanlar bu konuda ne yapmalı?

Cevap:
Hayvanı baymak için kullanılan usûl iki sonuçtan birini verebilir: 1. Bayma, 2. Beyin ölümü.
Eğer yapılan iş hayvanın yalnızca bayılması sonucunu doğuruyorsa onu baygın iken kesmekte bir sakınca yoktur, bayılmış hayvan kurban veya etlik olarak kesilir ve yenir.
Hislerini iptal etmek için yapılan şey hayvanın beynini öldürüyor, fakat kalbini ve kan dolaşımını durdurmuyorsa hayvan yine canlı sayılır ve usûlüne göre kesildiğinde yenir.
Beyni öldükten ve kalbi de durduktan sonra kesilirse murdar olur ve yenmez.
Müslümanlara göre kendileri helâl olup, Ehl-i kitap gayr-i müslimler tarafından bir şekilde öldürülen hayvanların yenmesinin câiz olması, müslümanların usûlüne göre kesmelerine değil, kendi usûllerine göre kesmelerine bağlıdır. Konu ile ilgili âyet, "Ehl-i kitabın kestiği" demiyor, "Ehl-i kitabın yiyeceği, yediği" diyor (Mâide, 5/5). (Bu konuda bilgi ve kaynak için benim, Helaller Haramlar isimli kitabıma bakılabilir.

3. Yakın tarihte tıp dalında kopyalama olayı ortaya çıktı. Yaratma terimi Allah'a mahsus olduğuna göre müslümanların bu konuya bakışı nasıl olmalıdır?

Cevap:
Kopyalama yaratma değildir. Yaratma yoktan var etmedir. Allah canlı ve cansız bütün varlıkları yoktan ve önceden mevcût bir örneğe bakmadan, ondan yararlanmadan yaratmıştır. Genetik kopyalama ise mevcût, yaratılmış genler üzerinde işlemler yaparak gerçekleştirilmektedir. Bunu yaratma ile bir ilgisi olmadığına göre ortada bir "ikinci yaratıcı" da yoktur.
Genetik kopyalama insanlara uygulanamaz. Hayvan ve bitkiler için ise, insanlara faydalı olmak, hiçbir şeye ve kimseye zarar vermemek kaydıyla uygulanabilir.

4. Geçtiğimiz ay Hollanda'da bir kanunla ötenazi (tıbben yaşama umudu olmayan insanların ölümlerini kolaylaştırma veya ölümlerine karar verme) konusunda doktorlara bir yetki verildi. Özellikle Almanya'daki kilise temsilcileri bu konuya aşırı tepki gösterdiler. Meseleye İslâmî açıdan bakıldığında neler söyleyebilirsiniz?

Cevap:
Tıbben tedâvisi mümkün olmayan bir hasta, acıya ve sıkıntıya dayanamadığı için ölmek istiyorsa veya hastanın şuuru yerinde olmadığı için, onun yakınları hayata devam ettirilmesinin hastaya eziyet olduğu kanâatine vararak hayatının sona erdirilmesini talep ediyorlarsa, bu isteğin yerine getirlebilmesi maksadıyla ne yapılacağına bakmak gerekir:
a) Hastanın ölmesini sağlayan bir müdahale, meselâ damarından öldürücü bir nesneyi vücûduna gönderme şeklindeki ötenazi câiz değildir. Çünkü bu müdahale olmasaydı hasta yaşamaya devam edecekti; hap, iğne vb. verilerek yaşayan ve bir süre daha yaşayacak olan hastanın hayatına son verildi. Buna kimsenin hakkı olamaz, hastayı öldürmek yerine acısını dindirmenin yolları aranır.
b) Kalbinin çalışmasını sağlayan bir âlete bağlı hasta örneğinde olduğu gibi, kendi haline bırakıldığında ölecek olan hastadan âlet çekilirse onu, âleti çeken öldürmüş olmaz, hasta tabîî olarak ölmüş bulunur. Âletin çekilmesi, tedâvinin kesilmesi öldürmek değildir, yaşama veya ölümü tabîî şartlara bırakmaktır. Yaşamasından ve tedâvisinden ümit kesilmiş bir hastaya yeni eziyetler vermekten ve gerçek mânâda hayat sayılmayacak yaşantısını, yalnızca süre olarak uzatnaktan başka bir yararı olmayan tedâvi kesilebilir, âlet ve makina çekilebilir. Bu öldürmek değil, tabîî olarak hayat veya ölüme terk etmek demektir.
Tedâvisinden ümit kesilmemiş, iyileşmesi muhtemel bir hastanın -bunu sağlayacağı umulan- tedâvisini kesmek, bağlı bulunduğu makinayı çekmek câiz değildir. Meselâ diyalize girerek yaşayan böbrek hastaları vardır; bunlar diyalize girmeyi terk ederek ölürlerse sorumlu olurlar.
 

 

 

 

 

Mezhep Farkı, Demokrasi, Avrupa'da Din Dersleri
Sorular yine Almanya'dan:

1. İnsanlarımız arasında sosyal bağları koparan bir takım etkenler var. Özellikle alevî-sünnî terimleri ve bu soyut kavramlara taraf olan insanlarımız arasında en azından bir serinlik var. Müslümanların bu konudaki tavrı nasıl olmalıdır?

Cevap:
"Ben müslümanım" diyen, herhangi bir sözü veya davranışı da kendisini yüzde yüz İslâm'ın dışına çıkarmayan (böyle bir söz söylemeyen, iş yapmayan) kimseyi mümin ve müslüman bilmemiz gerekir. Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir. Kardeşler arasındaki anlaşmazlıklar müzakere ile çözülür. Bir kimse kendi doğrusunu, onu paylaşana karşı dayatabilir, o kimseyi bu doğruya çağırabilir. Ama o doğruyu paylaşmayanla ancak usûlüne göre tartışır, onu bilgilendirmeye, iknâ etmeye çalışır. Farklı mezheplerden olan müslüman guruplar, biri diğerinin haklarına saldırmadıkça barış içinde birlikte yaşarlar. Hz. Ali, Hâricîlere şöyle demiştir: "Bize saldırmadıkça size dokunmayız, mescidimize gelirseniz engellemeyiz, bizimle birlikte düşmana karşı savaşırsanız hakkınızı bizimle eşit olarak alırsınız..."
Çok az bir alevî gurup (kendilerine ale
vî diyen az sayıdaki bazı kimseler) kendilerinin müslüman olmadıklarını, alevîliğin ayrı bir din olduğunu söylüyorlar. Bunları genellemek doğru değildir, alevî kardeşilerimizin büyük çoğunluğu bunlardan değildir ve açıkça müslüman olduklarını söylerler.
Müslüman olmayan insanlar da, potansiyel olarak müslümanların düşmanı değildir. Onlarla iyi, insanca, şefkât, marhamet ve dayanışma çerçevesinde ilişkiler kurulur; İslâm'ın güzelliklerini, müslümanların hayat ve ilişkilerinde görmelerine fırsat verilir.

2. İslâm ile demokrasi kavramı arasında bir uyuşmazlık var mıdır? Özellikle Türkiye'de İslâm ile demokrasi arasında bir problemin olmadığını savunan bir gurup var. Bunun aksini de savunan başka bir gurup var. Bu konuya bir açıklık getirir misiniz?

Cevap:
Demokrasi kavramı iki uygulama çerçevesinde oluşmuştur: a) Eski Yunan Site devletlerindeki uygulama, b) Aydınlanma çağından sonra görülen Avrupa ve Amerika'daki uygulama. Her iki uygulamada demokrasinin olmazsa olmaz şartı, siyasî kararların kayıtsız şartsız halk irâdesine dayanması, bu irâdenin üstünde bir irâdenin bulunmamasıdır. İslâm'da ise müslüman ferdin ve cemâatin irâdesi kayıtsız, şartsız geçerli ve meşrû değildir, meşrû olması Allah'ın irâde ve rızâsına uygun olmasına bağlıdır. Meselâ bir ülkede yaşayan müslüman çoğunluk doğrudan yahut temsilcileri vâsıtasıyla Filistin veya Çeçenistan müslümanlarına karşı onların düşmanlarını destekleme, bunlarla işbirliği yapma kararı alsalar, bu demokrasiye uygun, fakat İslâm'a aykırı olur. Kezâ eşcinsellerin üçüncü bir cins olduklarını kabûl etseler, bunların aralarında evlenmeyi mümkün kılan bir kanun çıkarsalar bunlar demokrasiye uygun olur, ama İslâm'a aykırıdır.
Demokrasi ile İslâm bir durumda biribirine yakınlaşır, bir durumda da tam olarak çakışır:
a) Yakınlaşma: Bütün inanç ve düşünce guruplarının, birbirlerine zarar vermemek şartıyla azamî ölçüde din ve düşünce özgürlüğünden yararlanmalarını sağlayan bir siyasî yapı. Böyle bir demokrasi modelinde cemâatleri bir arada tutan bağ din değildir, meselâ sosyal sözleşmedir, cemâat fertlerini bir arada tutan ve daha sıkı ilişkiler içinde olmalarını sağlayan bağ ise dindir.
b) Çakışma, uygunluk: Demokrasiyi benimseyen müslümanların, serbest irâdeleriyle ilâhî egemenliği kabûl ettikleri, irâdelerini Allah'ın irâdesine tâbî kıldıkları siyasî yapı (böyle bir demokrasi).
"Böyle bir demokrasi müslümanlara göre demokrasidir, başkalarına göre de böyle midir?" sorusuna şu cevap verilebilir: Diğer demokrasi uygulamalarında da bireyin özgürlüğü kayıtsız, şartsız ve sınırsız değildir. Ortada sınırlama esasları ve kriterleri bakımından bir fark vardır. Diğer demokrasilerde kamu düzeni, güvenlik, genel sağlık, genel ahlâk, demokratik düzeni koruma gibi kıstlayıcı kriterler vardır. Bu kriterler müslümanların demokrasisinde de onlara mahsus değerler doğrultusunda/çerçevesinde vardır ve uygulanır.

3. Almanya'da din bilgisi öğretimi hangi dilde olmalıdır?

Cevap:
İdeal olanı her kültür (ana dil) gurubunun kendi dilinde olmasıdır. Araplara Arapça, Fransızlara Fransızca, Türklere Türkçe... Ama bunun da amacına ulaşması, din dersi alacak çocukların kendi dillerini bilmeleri, unutmamış olmalar ile mümkündür. Müslüman gurupların ana dillerinde zengin İslâmî unsurlar vardır, bunlar kullanılmadan çocuklara din anlatılamaz, benimsetilemez.
Ya çocukların ana dillerini unutmuş olmaları, ya din dersi verilecek okulda birden fazla dile mensup müslümanların bulunması -ve hepsine ayrı ayrı ders vermenin mümkün olmaması-, yahut da Avrupa ülkelerinin uyum/asimilasyon politikaları gereği, millî dillere râzı olmamaları halinde yine de din dersinden vaz geçilmemeli, meselâ Almanca da olsa bu ders verilmeli, ancak ayrıca okullarda verilen isteğe bağlı ana dil derslerine girilmeli, kezâ sivil kurum ve kuruluşlarca çocuklara millî dili öğretmek için tedbirler alınmalıdır.

 

 

 

Avrupa'da Müslümanların Din Eğitimi ve Öğretimi
Mayıs başında bazı Avrupa ülkelerine giderek oradaki dindaşlarımızla görüştüm, sohbetler yaptım, konferanslar ve seminerler verdim. Bu defa iki değişiklik dikkâtimi çekti: a)Türkiye'ye bakış veya Türkiye ile ilişki b) Din eğitimi (Okullarda İslâm dersleri).

a) Daha önceleri Türkiye'den Avrupa'ya -daha çoğu da Almanya'ya- giden insanlarımız orayı geçici bir ekmek kapısı olarak görüyorlar, Türkiye'de mesken ve mülk ediniyorlar, Türkiye'ye yatırım yapıyorlardı. Son yıllarda bu tutumları önemli ölçüde değişti, çoğu Almanya vatandaşı oldu veya olmayı düşünüyor, orada mal ve mülk ediniyorlar, ev ve dükkan alıyorlar. Türkiye'ye dönmeyi değil, sıla-i rahîm veya hasret gidermek için ara sıra gelip gitmeyi düşünüyorlar. Türkiye'de ticaret ve üretim yapan firmalar (holdingler) yıllarca buralara gelmişler, her biri kendi dünya görüşüne uygun elemanları kullanarak gurbetçilerden para toplamışlar, ellerine hisse senedi vb. bir kağıt vermişler ve bol kâr vaadinde bulunmuşlar. Yeni paraların gelmesini sağlamak için eski para (hisse) sahiplerine, kazanılmamış kârlar dağıtmışlar, birgün gelmiş değirmenin suyu bitmiş, kâr bir yana ana para da gitmiş, holding sorumluları kaçacak delik aramış ve bulmuşlar (Sayıları az da olsa dürüst ve hesaplı çalışan holdingler de vardır, bunları istisnâ ediyorum, isim vermek yerine ortak olmak isteyenlere ihtiyat ve sorup soruşturma tavsiye ediyorum)... Gurbetçilerin sütten ağızları yanınca, yatırımlarını Türkiye'ye yapma hevesleri de tükenme noktasına gelmiş.
b) Ekmek parası kazanmak için çoğu tek başına Avrupa'ya giden vatandaşlarımız, önce nerede iş bulursa -olumsuz şartlara aldırmaksızın- kabûllenip çalışmış, biraz etrafını tanıyıp olup biten hakkında bilgi edinince, şartlarını düzeltme yoluna girmiş, imkân bulan iş değiştirmiş, kendine ait iş kurmuş, ailesini yanına almış, çocuklarını okula göndermiş, bazıları dînini ve millî kültürünü kaybetmemek için tedbirler düşünmüş, biraraya gelerek dernek kurmuş, câmî ve kurs açmışlar... Avrupa'da para olduğunu gören, bilen, öğrenen Türkiyeli guruplar, cemâatler, şahıslar adamlarını buraya göndermişler; bir yandan -kendi anlayışları ve ilkeleri doğrultusunda- din hizmeti vermişler, bir yandan da buradan kazandıklarını, topladıklarını Türkiye'deki ana kuruluşa, guruba aktarmışlar. Bir yerde farklı din ve hizmet anlayışı ile para varsa orada mutlaka guruplar arası taassup, rekâbet ve kavga da vardır. Burada da kural değişmemiş, guruplar arasında amansız bir (yarış demeyeceğim) rekâbet ve kavga başlamış. Bu tefrika o derecelere varmış ki -bizzat gördüm- bir bina içinde veya birbirine yakın iki binada iki ayrı guruba ait, iki dernek ve câmî açılmış, bir câmîye gidenler diğerine gitmez olmuş, din cemâat (manevî akraba topluluğu, birliği) oluşturacak yerde fırkalar oluşturmaya âlet edilmiş. Burada hizmet (!) veren guruplar, Avrupa'da İslâm varlığını korumak ve geliştirmek için işbirliği yapmak ve faâliyetlerinde buradaki insanların ihtiyaçlarına öncelik vermek yerine, gurup taassubuna ve ilkelerini korumaya ağırlık vermiş, Türkiye'deki ana kuruluşun veya merkezin menfaatine öncelik tanımışlardır. Sonuç dağınıklık, düzensizlik, başarısızlık, sayısız insanımızın kaybedilmesi, ele âleme rezîl olmak ve kötü örnek sergilemek şeklinde tecellî etmiş. Bu cümleden olarak, Avrupa ülkelerinde din hizmetleri için çok önemli olan cemâat temsilciliği konusu, yıllardır askıda kalmıştır. Avrupa ülkeleri din ve vicdan özgürlüğünü de kapsayan insan haklarına dayalı demokrasiyi benimsedikleri için, din işlerine karışmıyorlar; dinî örgütlenmeyi ve din eğitimi de dahil olmak üzere din hizmetlerini yürütmeyi cemâatlere (din topluluklarına) bırakıyorlar. Hristiyanların ve Yahudilerin din temsilcilikleri var. Müslümanlara gelince böyle bir temsilcilik yok. Cemâat ve gurupların bir araya gelerek bir temsilcilik oluşturmaları gerekiyor, fakat iç çekişmeler ve rekâbet yüzünden bunu bir türlü yapmıyorlar. Temsilcilik olmayınca devletin muhatabı da olmuyor, bu yüzden diğer din mensuplarının yararlandığı bir kısım haklardan yararlanmak da mümkün olmuyor.
Avrupa'da yaşayan müslümanların önemli ve öncelikli ihtiyaçlarından biri de din eğitim ve öğretimi. Bunun hem okullarda hem de sivil kuruluşların özel mekânlarında yapılması gerekiyor. Avrupa'da genellikle okullarda din dersi vardır. Dîni İslâm olan kimselerin çocuklarına okullarda İslâm dersi verilir. Bu dersin programı, müfredâtı ve öğretmenlerini belirleme konusunda cemâat temsilciliğinin önemli ve belirleyici rolleri vardır. Almanya'da yıllarca din ve dil (Türkçe) dersleri aynı derste ve aynı öğretmen tarafından verildi. Şimdi ise, Avrupa ülkeleri İslâm derslerinin Türkçe verilmesini istemiyor. Birçok gerekçe arasında ikisi önemli; 1. Bu dersi alacak olanlar yalnızca Türk çocukları değil, çeşitli müslüman gurupların çocuklarına kendi dillerinde İslâm dersi verilemez, birinin diline de diğerleri râzı olmaz ve bu dili bilmezler, şu halde ülke dili ne ise, İslâm dersi de o dilde verilmelidir. 2. Avrupa vatandaşı olan müslümanlar bulundukları ülkenin dilini iyi öğrenmeli, "Türkiyeli, Mısırlı, Pakistanlı müslüman" değil, "Avrupalı müslüman" olmalıdırlar.
Müslümanlar İslâm dersi istiyorlar, Avrupa ülkeleri de İslâm dersine "evet", her etnik gurubun kendi dilinde derse "hayır" diyor. Avrupalıyı kendi menfaat ve politikası bakımından haksız bulmak mümkün değildir. Müslümanların hem din, hem dil (millî kültür) talepleri de haksız değildir, hattâ kültür dînin öğrenilmesi ve korunması için bile -zorunlu değilse- önemli ölçüde faydalıdır. Meselâ Alman dili ve kültürü ile İslâm'ı anlatmak, benimsetmek, özümsetmek oldukça zordur. Bu karşılıklı/çelişen talepleri bir arada gerçekleştirmek mümkün olmadığına göre (mümkün olmadığı anlaşılıyor) o zaman yapılacak şey, İslâm dersinden vazgeçmek olamaz, bu ders, devlet hangi dilde verilmesine izin veriyorsa o dilde verilmeli ve alınmalıdır. Dil ve kültürün korunması için ise iki yol vardır: 1. Yine Avrupa okullarında okutulmasına izin verilen isteğe bağlı Türkçe derslerini almak. 2. Sivil toplum kuruluşlarının açacağı kurslarda çocuklara Türkçe öğretmek.
Avrupa'da İslâm resmî din olarak tanındıkça ve sivil İslâm temsilcilikleri de oluştukça, hem din derslerinin içeriğini hem de dersi verecek öğretmenleri belirleme hakkı, bu temsilciliklere ait olacaktır. Bu temsilcilikler sivildir, dinîdir ve devlete bağlı, devletin yönetim ve müdahalesine açık değildir; Avrupa'nın demokrasi ve din özgürlüğü anlayışı buna engeldir. Bu sebeple Türkiye'nin, açık veya kapalı olarak devlete bağlı kurum ve kuruluşların din temsilcisi olarak tanınması yönündeki gayretleri boşunadır. Tutulması gereken yol (Avrupa'da yaşayan müslümanların yapmaları gereken şey), istismarcıları ayıklayarak samîmî din hizmeti taliplerini (bu nitelikteki bütün gurupları) biraraya getirmek ve işbirliği yapmalarını sağlamaktır. Türkiye'deki bölünmüşlüğü, çekişmeleri, ocak bucak gayretlerini Avrupa'ya taşımak gaflettir, oradaki insanımıza kötülüktür. Orada hizmet vermek isteyenler, öncelikle İslâm için ve özellikle oradaki insanlarımızın faydasına olan hizmetlere kendilerini adamalıdırlar.

 

 

 

 

 

Doğru İslâm, Mezhepler ve Savaş
Almanya'da müslüman üniversite gençlerine bir konferans vermiştim. Yazılı olarak cevaplandırmam dileğiyle bir de yazılı sorular vermişlerdi. Cevapları Türkiye'deki okuyucularımızla paylaşmayı uygun buldum.

1. Peygamberimiz'den (s.a.v.) sonra İslâmiyet ne kadar doğru gelişmiştir?

Cevap:
Allah Teâlâ vahyettiği kitabın özelliklerini açıklarken daha ikinci sûrenin başında onun "Allah'a karşı sorumluluk bilinci içinde yaşamak isteyenler için bir rehber, bir kılavuz" olduğunu bildiriyor. Yine kitabında, Peygamberinin (s.a.v.) müminlere güzel bir örnek, yollarını aydınlatan bir ışık, Kur'ân'ı açıklayan bir tefsirci ve hem sözleri hem de davranışlarıyla Kur'ân'ın hayata uygulanışında ortaya çıkan boşlukları dolduran bir elçi olduğunu ifade ediyor. İlk müminler, Allah'ın bu açıklamalarını doğru anlıyor; İslâm'ın hem anlama hem de yaşama bakımından Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hayatı ile sınırlı olmadığını, ondan sonra da kıyâmete kadar devam edeceğini, insanların hayat yoluna ışık tutacağını idrâk ediyorlar, bunun için de hemen Kur'ân'ı ezberliyorlar, yazıyorlar, Peygamberimiz'den (s.a.v.) sonra bir cilt içinde topluyorlar, zamanı gelince nüshalarını çoğaltıyorlar ve İslâm dünyasına dağıtıyorlar. İkinci kaynak olan Allah Resûlü'nün (s.a.v.) hayatını, söz ve davranışlarını da titizlikle kaydediyor, yine zamanı gelince kitaplaştırıyorlar. İşte bu irâde ve gayretlerin sonucu olarak müslümanların elinde iki din kaynağı -dünya durdukça durmak üzrere- kalıyor.
İlk nesil, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile beraber olmanın ve Kur'ân'ın kendi dilleriyle inmiş olmasının bereketi (etkisi, bahşettiği imkân) sebebiyle bu iki kaynaktan İslâm'ı kolayca anlıyor ve uyguluyorlar. Hem dil ve kültür değiştikçe hem de hayat daha problemli bir hale geldikçe Kur'ân'dan ve Sünnet'ten doğru İslâm'ı anlayabilmek için, araya âlimlerin girmesine zarûret hâsıl oluyor. Dil başta olmak üzere Kur'ân'ı ve sünneti doğru anlamak için yeterli temel bilgilere sahip olmuş âlimler, isteyenlere İslâm'ı yazılı ve sözlü olarak anlatıyorlar. Bu âlimlerin çevresinde toplanan, ictihadlarını benimseyen müslüman guruplar "mezhepleri" oluşturuyorlar. Bir âlimin (müctehidin) farklı ictihadları bütününe mezhep (mezheb) deniyor. Dinde inanç ve amel (ibâdet, hukuk, cemiyet nizâmı, ahlâk) kısımları bulunduğundan, inançla ilgili ilmî düşünce ve açıklamalara "itikâd mezhebi", amel ile ilgili olanlara ise "amel mezhebi" deniyor.
Bütün mezhepler, Kur'ân ve sünnetin özünü bozmadan, muhtemel mânâlar çerçevesinde oluşan "hak mezhepler" ile öze dokunan, ilâhî maksada ters düşen, uzak ihtimâllere takılan "bâtıl, bid'at mezhepler" diye ikiye ayrılıyor. Hak mezheplerin itikâda ait olanları "Selef, Mâtürîdiyye ve Eş'ariyye" mezhepleridir. Amele ait olanları (Fıkıh mezhepleri) ise başta dört mezhep (Hanefî, Şâfi'î, Mâlikî, Hanbelî) olmak üzere onbeş kadar mezheptir. Bunların bugün cemâati olanları dört mezheptir. İşte bu "hak olan itikâd ve amel mezhepleri"nin anladığı, anlattığı, ortaya koyduğu İslâm doğru İslâm'dır. Bunların aralarındaki fark, dînin özünü bozmaz, değiştirmez, Allah'ın muradından uzak düşmez, bunlara göre İslâm'ı anlayan ve yaşayan bir mümin doğru anlamış, doğru yaşamış olur. Eski müctehidlerin temas etmedikleri yeni konular ve problemler çıktıkça yeni âlimler, yine aynı kaynaklara, aynı usûl ile başvurarak müslümanların yolunu aydınlatır, problemlerini çözer, sorularını cevaplandırırlar. Nitekim ben de bunu yapanlardan biriyim.
Hak mezheplerin dışında kalan İslâm mezhepleri, farklı anlayış ve ictihadlarında hatâ etmiş sayılırlar. Bunlara göre İslâm'ı anlayan ve yaşayanlar da -hak mezhep mensuplarına göre- dîni yanlış anlamış müslümanlardır.

2. Toplumun mezheplere bağlanması (kutuplaşması) ne kadar doğrudur?

Cevap:
Mezhep ile müslüman arasındaki ilişkiyi üç boyutta ele alabiliriz: a) Birine bağlanmadan, dîni öğrenmede onlardan yararlananlar (çok mezhepliler). b) Birine bağlanarak yalnızca ondan dîni öğrenen ve buna göre amel (hareket) edenler (tek mezhepliler). c) Birine bağlanan, gerçeği yalnız onda gören, diğerlerine gitmeyi câiz görmeyenler (mezhepçiler).
İlgili kaynaklarda (Usûl kitaplarında) bir müslümanın, kendisi müctehid değil ise (müctehidler başkasının mezhebini, ictihadını taklit edemezler) tek bir müctehide bağlanmasını da, birine bağlanmadan, tamamından yararlanmasını da câiz görmüşlerdir (Bu konuda geniş bilgi için benin, Dört Risâle ve İslâm Hukukunda İctihad isimli kitaplarıma bakılabilir). Câiz olmayan, İslâm'a zarar veren üçüncü tavır ve yaklaşımdır. Soruda "mezhebe bağlanma" yanında, parantez içinde "kutuplaşma" kelimesine yer verilmiş, bağlanmanın kutuplaşma şeklinde olanı sorulmuştur. Evet, her bağlanma kutuplaşma değildir. Diğer mezhepleri de hak bilen, bunlardan yararlanmayı da câiz gören, farklı mezheplere bağlı müslümanları birbirinden ayırmayan kimseler yalnızca "mezheplidir", bunların bağlılıkları "kutuplaşma" doğurmaz. Mezhebi din yerine koyanlar, bir mezhebe bağlanmayı farz görenler, bir mezhebe bağlanan kimsenin ondan ayrılmasını ve başkalarından da yararlanmasını haram bilenler... işte bunlar mezhepçidir ve kutuplaşma böyle bir yaklaşımdan doğabilir.
Müslümanlar, yeterli bilgiye sahip olmadıkları için (böyle olanlar) zorunlu olarak bir veya birkaç âlimden yararlanırlar, onların düşünce ve ictihadlarına uyarlar. Ancak bununla yetinmek ve imkân bulunduğu halde bu noktada kalmak câiz değildir. Bir âlime bağlanmak (taklid) bir zorunluluk (zarûret) sonucu câiz olmuştur. İmkân bulup bilgisini artıranlar için bağlanma zorunluluğu derece derece ortadan kalkar. Az bilenler, bilgilerini arttırmak için temel kaynakları ve bunlara ait açıklamaları okumalıdırlar, kendi aralarında küçük cemâatler (öğrenme toplulukları) oluşturarak problemlerini ve bilgilerini paylaşmalıdırlar.

3. İslâmiyette savaş var mıdır?

Cevap:
İlgili âyetler ve hadîslerden yola çıkan İslâm âlimleri, İslâm'ın savaşla alâkası konıusunda iki farklı sonuca varmışlardır:
a) İslâm'da barış esastır, savaş meşrû savunma sebebiyle zorunlu kalınca yapılır. Başkaları müslümanların hak ve özgürlüklerine saldırmadıkça kimse ile savaş yapılmaz; ancak her an savaşa hazır olunur.
b) Müslüman olmayanlara güvenilemez, güçlenip fırsat bulduklarında müslümanların maddî ve manevî değerlerine saldırır, hak ve özgürlüklerini ellerinden almak isterler. Bu sebeple müslümanlar, imkân buldukları kadar diğerleri ile savaşmalı, onları egemenlikleri altına almalı, dünyada İslâm'ın egemenliği altında barışı, adâleti, hak ve özgürlükleri teminat altına almalıdırlar.
Bu yorum ve anlayışları, âlimlerin içinde bulundukları çağların şartları içinde eğerlendirmek doğru olur. Bugün dünya milletleri, bütün insan guruplarının hak ve özgürlüklerinin korunması konusunda anlaşırlar, saldırgana karşı ortak tutum gösterirlerse İslâm'ın da amacı gerçekleşmiş olur, bu durumda illâ da savaş gerekmez.

 

 

 

 

Zarûret, Zekât, Namazda Örtünme
1. İslâmiyette zarûret kavramının tanımlanması nasıl yapılabilir?

Cevap:
"Zarûret"in sözlük anlamı "zorunda kalmak, mecbûr olmak, başka çare bulamamak" tır.
İslâm'da zarûret, "mümini bir yasağı çiğnemeye, bir haramı işlemeye iten, mecbûr eden durum"dur. Zarûretin oluşmasının unsurları "zorlayan, zorlanan ve zorlama aracı"dır.
Bazı fıkıhçılara göre zorlayanın devlet olması gerekir, devleti temsil eden biri dışındakilerin zorlamaları mûteber değildir; çünkü onlar, insanı bir şeye mecbûr edecek kadar zorlama gücüne sahip olamazlar. Fakat vâkıa, devletin zayıfladığı dönemlerde âsîlerin ve haydutların insanlara uyguladıkları zorlamalar, bu fıkıh görüşünü çürütmüş, devletten başka güçlerin de insanları zarûrete düşürebilecekleri kabûl edilmiştir. Zorlayan güç sahibi şahıs olabileceği gibi açlık, susuzluk, hastalık gibi hallerde de olabilir.
Zorlanan kişinin kendisi olduğu gibi onu başkaları -meselâ eşi ve çocukları- vâsıtasıyla da zorlamak mümkündür.
Zorlama aracı başta ölüm, dayanılmaz işkence ve bir organın, vücuttan bir parçanın kesilmesi, koparılması, ezilmesi şeklinde anlaşılmış, daha sonra "bunun en şiddetli zorlama şekli" olduğunu, bunun daha altında kalan zorlama araçlarının da bulunduğuna hükmedilmiş, bu cümleden olarak "insanların, temel ihtiyaçlarından mahrûm kalması veya mahrûm edilmesi de zarûret sebebi olarak değerlendirilmiştir.
Beslenme, sıhhat ve mal varlığından üç örnek üzerinde uygulamalı bir açıklama yapmak gerekirse.
Başka yiyecek ve içeceği bulunmayan, şarabı içmedikçe, domuzu veya başkasının fazla yiyeceğini -sahibinin izni olmadığı halde- yemeden yaşaması mümkün olmayan (yemediği takdirde hemen kendini kaybedecek sonra da ölecek olan) kimse zarûret durumundadır, bunları yer ve içer. Normal hallerde yemesi ve içmesi haram olan bu nesnelerden ölmeyecek kadar değil, ayakta kalacak, gerekli bulunan işlerini görecek, gideceği yere ulaştıracak kadarını da yer ve içer.
Bir ilâcı kullanmadığı veya bir operasyon geçirmediği takdirde hemen ölecek olan şahıs, bu ilâcı -normal hallerde haram bir nesne de olsa- kullanır ve gerektiren bir sebep bulunmadığında, vücüdunu kesip biçmesi haram olduğu halde bunu da yapar ve yaptırır.
Rüşveti almak da vermek de haramdır. Ancak bir mümin, meşrû bir işini görmek, hakkını alabilmek, helâl malını kurtarabilmek için birine rüşvet vermek mecbûriyetinde kalsa bunu verir; bu durumda rüşvet, verene -zarûret sebebiyle- câiz, alana haram olur (Bu konuda daha geniş bilgi için benim, İslam'ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabıma bakılabilir).

2. Vergi ve zekât aynı anlama gelebilir mi?
Zekât özel bir vergidir. Özelliğ şu niteliklerinde görebiliriz:
a) Zekât dinî bir vergi olduğu için laik devlette olmaz, İslâm'ı temel referans olarak kabûl eden devletlerde olabilir.
b) Zekâtı kimlerden, hangi malların ne kadar olanından ne miktarda alınacağı ve kimlere, nerelere sarf edileceği dinî naslar ve ictihadlarla belirlenmiştir.
c) Zekât dinî bir vergi, yükümlülük olduğu için, mümin zekâtı vermediği takdirde Allah'a karşı da sorumlu olacağından, devlet almasa bile onu yerine sarf etmek mecbûriyeti vardır.
d) Zekât dışında İslâm devletinin müminlerden vergi alabilmesi için zarûret bulunması, vergi alınmadığı takdirde devlet ve toplum hayatının zora düşmesi gerekir. Başka bir ifade ile zekât yükümlülüğü Allah emrine, vergi zarûrete dayanmaktadır.
e) Devlet topladığı vergiyi, zekâtın harcanacağı yerlerin dışındaki kalemlere harcarsa, müminler ödedikleri vergiyi zekât sayamazlar, ayrıca zekâtı yerine vermeleri gerekir.
3. Müslüman bir hanım namaz kılarken ve Kur'ân okurken mutlaka başını örtmesi gerekir mi?

Cevap:
Namazın ön şartlarından biri de eskilerin "setr-i avret" dedikleri örtünmedir. Namaza başlamadan önce kadın ve erkek, "avret" denilen ve örtülmesi gereken yerlerini uygun giysilerle örteceklerdir. Bu örtünme namaz boyunca da devam edecek, namazın bir parçasını (rüknünü, meselâ secdenin tamamını) yerine getirme süresince açılmayacaktır. Yani meselâ secdeye kapanınca baş açılsa, secde bitmeden yeniden kapanacaktır. Kadının başının ve saçının avret olduğunda mûteber âlimlerin ittifakı vardır; şu halde mümin kadın namaza başlamadan başını da örtecektir.
Kur'ân okurken kadının başını örtmesi farz değildir. Kur'ân'a karşı saygının bir ifadesi, bir edep kuralı olarak gelenekleşmiştir. Bu geleneğin şöyle bir dinî dayanağı da olabilir: Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) Aişe validemize, Cebrâl'in evde açık kadın bulunduğunda rahatsız olduğunu bildirmiştir. Öte yandan Kur'ân okunan yere, bu faâliyetle ilgili meleklerin geldiğine dair rivâyetler vardır. Bu iki bilgi yanyana getirildiğinde, Kur'ân okurken gelecek ve okuyana rahmet dileyecek olan meleklerin rahatsız olmamaları için, tedbir almak ve avret yerlerini kapatmak gerekecektir. Böyle bir anlayışın, Kur'ân okunurken kadınların başlarını örtmelerini edep haline getirmiş olduğu düşünülebilir.

 

 

 

Şoklayarak Boğazlama, Namaz Vakti, Nişanlılar Arasında Mahremiyet
(Yurtdışında okuyan üniversiteli gençlerin sorularını cevaplandırmaya devam ediyoruz)

Soru: Kurban kesiminde hayvanın elektrik şoku veya başka bir yolla bayıltılması, İslâmî kurallar içinde câiz olur mu?

Cevap:
Hayvana acı vermemek için önce bir şekilde bayıltıp sonra kesmekte bir sakınca yoktur; yeter ki hayvan ölmeden önce usûlüne göre kesilmiş olsun!

Soru: Bir hesaplamaya göre yaz aylarında bazı bölgelerde yatsı namazının vakti girmediği için o vakit kılınmamaktadır, bu uygulama doğru mudur?

Cevap:
Müslümanlar vakte, zamana, aya, güneşe, gölgeye değil Allah'a ibâdet etmekte, O' istediği, rızâsı buna bağlı bulunduğu için namaz kılmaktadırlar. Normal mıntıkalardaki namaz vakitlerinin "şafak, gölge, tan" gibi alâmetleri bulunmadığında da Allah vardır, O'nun lutûf ve nimetleri kesintisiz olarak kullarına akmakta ve yağmaktadır. Namaz kesintisiz nimetlere şükrün en güzel şekillerinden biridir. İmkânlar elvermediğinde, ortada bir daralma ve sıkıntı bulunduğunda namazın dış ve iç unsurları, parçaları ve şartlarından bazıları terkedilir, ama namaz terkedilmez. Su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen bir tarafa kıble niyetiyle yönelir, yolculukta, darlıkta bir namaz, diğerinin vaktinde kılınır, Arapça okuyamayan kendi dilinde okur, hiç okuyamayan Alllah'ın adını anar, rükû ve secdeyi normal yapamayan îmâ (baş işlaret) ile kılar... Şu halde bir vaktin alâmetini göremeyen de o alâmet bulunmadan namazını kılar.
Yatsı namazının iki vakti vardır. Birincisi batı ufkunda, güneşin batmasından sonra oluşan "kırmızı şafak"ın kaybolması ile başlar, ikincisi ise bu kırmızı şafaktan sonra oluşan "beyaz şafak"ın kaybolması ve batı ufkunun kararması ile başlar. Kırmızı şafağın kaybolması olayı, sözü edilen mıntıkalarda da olmaktadır; orada bulunan müslümanlar yatsı namazını buna göre kılabilirler.
Farzedelim ki kırmızı şafak da kaybolmuyor, bu takdirde, daha önceki vakitte veya 45. enlem dairesindeki vakitte yatsı namazlarını kılarlar.
Bazı fıkıhçıların, "nasıl kolu olmayan kimseye kolunu yıkamak farz değil ise, vakti (vaktin alâmeti) olmayan kimsenin de o vakti kılması gerekmez" şeklinde bir kıyas yapmışlarsa da bu kıyas geçerli değildir. Çünkü ibâdeti koymak ve kaldırmak için kıyas yapılamaz. Ayrıca vakit vardır ve insan o vakti yaşamakta, o vaktin bütün nimet ve imkânlarından yararlanmaktadır. Olmayan alâmettir (meselâ beyaz şafağın kaybolmamasıdır), bu takdirde namaz terkedilemez, alâmete riâyet etmeden kılınır. Nitekim Deccâl olayını anlatırken Peygamberimize (s.a.v.), "Bir yıl güneş gökte kalıp hiç batmadığında namazları nasıl kılacağız?" diye sorulmuş, o da "Daha önceki normal vakitleri hesap ve takdir ederek kılarsınız" cevabını vermiştir. Hadîs Müslim isimli sahîh kitapta vardır.

Soru: İslâm fıkhına göre nişanlı iki genç namahrem olur mu? Bu iki genç için tanınan bazı tavizler olabilir mi?

Cevap:
Nişanlı olmak evli olmak değildir, nişan sözleşmesi, evlenme akdi (nikâh) yerine geçmez; şu halde nişanlı çift birbirine namahremdir. Nişan döneminde çiftin birbirini daha iyi tanıması ve ileride kuracakları yuvanın sağlıklı ve devamlı olması için gerektiği kadar görüşmeleri, konuşmaları câizdir. Bu cevazı kötüye kullanmadıkları, sınırı aşmadıkları takdirde tavsiye de edilmiştir. Sınır, avret yerlerinin açılmaması ve buralara dokunulmamasıdır. Eğer sınırı koruma konusunda kendilerine güvenemiyorlarsa yapılacak iki şey vardır: 1. Nişanla beraber nikâhı da yapmak. 2. Nişanlı iken -zorunlu tanıma amacı dışında- görüşmemek.
Nişanlı iken fiilen evlenmeden nikâhlanan çiftin arası açılabiliyor, taraflardan biri veya ikisi nişanı ve nikâhı bozmaya karar verebiliyorlar. Bu durumda kız ayrılmak ister, erkek de boşamazsa problem çıkıyor. Bu problemi çözmenin de iki yolu vardı:
a) Evlenme akdi yapılırken kız da boşama hakkı talep edebilir, erkek buna "evet" derse, gerektiğinde kız da boşar ve evlenme akdini sona erdirir.
b) Böyle bir şey yapılmamış, boşama hakkı alınmamış olup kız ayrılmak ister, erkek de sırf ona zarar vermek için boşamazsa mesele iki tarafın belirleyeceği hakemlere havâle edilir. Hakemler makûl ve meşrû sebeplerle bu evliliğin yürümeyeceğine, evli kalmanın taraflara veya birine zarar vereceğine kanî olur, karar verirlerse çifti ayırırlar (tefrik), hakemlerin ayırdığı çift boşanmış gibi olur; yani artık evli değillerdir, taraflar başkalarıyla evlenmekte serbest hale elmiş olurlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yemin, Resim, Kız İsteme
Sorular

1. Yemin keffâreti ile ilgili, bir sorumuz olacaktı size. Bildiğimiz kadarıyla yemin keffâreti, 10 fakire bir gün ya da bir fakire 10 gün eklinde veriliyor. Fakat bir fakire 10 gün eklinde verilirken muhatabın incindiğini, zoruna gittiğini gözlemliyoruz. Bu konu ile ilgili görüünüzü bildirirseniz memnun olacağız.
Allah râzı olsun, hayırlı Ramazanlar! (Soru Ramazan'da gelmişti)
Mahmut Yıldız-Afyon

Cevap:
Yemin konusunda Kur'ân-ı Kerim'de öyle buyuruluyor:
"Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğinizin (kalite bakımından) orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti ite budur. Yeminlerinizi koruyun. Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz." (Mâide: 5/89).
Yemin Allah'ın isim ve sıfatları üzerine olur, bunun dışında bir şey üzerine yapılan yemin, dinî bakımdan yükümlülük getiren yemin olmaz. Meselâ "çocuğumun üzerine yemin ederim ki..." yahut "babamın başı için..." dense bunlar yemin sayılmaz. Allah'ın ve sıfatlarının üzerine yapılan yemin ise "Allah'ı şâhit tutmak, O'na veya O'nun adına söz vermek, inancı ileri sürerek insanlara güven vermek" gibi mânâlar içermektedir. Bunun kötüye kullanılması, istismar edilmesi, insanlara zarar vermesi ihtimâli bulunduğu için maddî ve manevî yaptırımlar ön görülmüştür; yalan yere yeminin dünyada itibâr kaybettirmesi, âhirette cezâlık olması ile bozulan yeminin keffâreti ile bu yaptırımların en önemlilerini tekil etmektedir.
Mümin olur olmaz yerde yemin etmemelidir. İstemeden, dalgınlık veya alışkanlık sonucu ağızdan çıkan yemin sonuç doğurmaz.
Bilerek, düşünerek, belli bir söz, istek ve kararı pekiştirmek için yapılan yemin geçerlidir ve sorumluluk getirir. Yalan yere veya meşru olmayan bir konu için yemin etmek câiz değildir. Yalan yere yemin eden kimse günah işlemiş olur ve tövbe etmesi gerekir.
Yapılmaması gereken (yapılması haram veya mekruh olan) bir şeyi yapacağım (meselâ vallahi seni döveceğim, çalacağım, zarar vereceğim) diye yemin eden kimsenin yeminini bozması, câiz olmayan şeyi "yemin ettim diye" yapmaya kalkımaması, yeminini bozduğu için de keffâret vermesi gerekir. Yapılması gereken bir şeyi yapmamak üzere yemin eden kimsenin de yeminini bozup keffâreti vermesi gerekir. Meselâ bir kimse, ana babamı ziyaret etmeyeceğim, namaz kılmayacağım, çocuklarımın nafakasını vermeyeceğim diye yemin etse, "yemin ettim" diyerek bunları terkedemez, yeminini bozar, yapılması gerekeni yapar, keffâretini de öder.
Âyette açıkça söylendiği üzere yeminin keffâreti, gücü müsait olanların şu üç şeyden birini (hangisini isterse onu) yapmasıdır: Ya on fakiri bir gün doyurmak, ya on fakiri giydirmek, yahut bir köleyi hürriyetine kavuşturmak. Bunlardan birine gücü yetmiyorsa üç gün oruç tutmak.
On fakiri doğrudan doyurmak geçerli olduğu gibi, bir günlük yemek bedelini para olarak ödemek de mümkündür. Yemeğin kalite ve miktarı, yemin eden kimsenin sosyal ve ekonomik durumuna uygun olacak ve devamlı yiyip içtiklerinin orta hallisinden hesap edecek veya yedirecektir.
Âyette "on fakiri doyurmak" ifadesi geçtiği için fıkıhçılar "Ya on fakiri bir günde doyurmak veya bir fakiri on gün, iki fakiri beş gün... doyurmak; yani sonuç olarak on adet yoksulu doyurmak şarttır, başka türlü olmaz; meselâ bir fakire on gün doyuracak bir yiyecek veya para vermekle keffâret yerine getirilmiş olmaz" demişlerdir. Bu lâfza bağlı, amacı göz ardı eden bir yorumdur. Amaç göz önüne alınırsa "bir fakire on günlük yiyeceğin veya onun para olarak bedelinin verilmesiyle de keffâret ödenmiş olur" diyebilmek gerekir.
Bir yoksula toplam otuz milyon lira vereceğinizi düşünelim. Her gün üç milyon lira vermek için ya sizin onu veya onun sizi bulması ve on kere yoksulluğunu hatırlatan, elini açtıran bir davranışın tekrarlanması gerekecektir. Mutlaka on yoksula verilmesini gerekli gören yorumun faydası, doyacak yoksul sayısının arttırmasıdır. Bir yoksula birden fazla günlük keffâret verilmesi ise onun ve ailesinin daha önemli bir ihtiyacını karşılar veya tek alış verişle işin bitirilmesi imkân ve kolaylığını sağlar. Yükümlü kişi, duruma göre bu faydalardan birine öncelik vererek ödevini yerine getirmelidir.

Soru
1. Hocam size birkaç sorum olacak beni bu konularda aydınlatırsanız sevinirim. İHL mezunuyum resim öğretmenliğine gitmeyi düşünüyorum, câiz mi?

Cevap:
Müstehcen veya şirk ve küfür konusu (put vb.) resimler yapmamak şartıyla resim yapmanın câiz olduğu görüşünü tercih ediyorum. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında resim konusunda titiz davranılmış ve yasaklar getirilmiştir. Ancak bu titizlik ve kapsamlı yasaklamanın sebebi, yeni putperestlikten kurtulmuş bir topluluğun temiz inancını (bir tek Allah'a imanını) korumaktır. O devirde resim yapanlar genellikle putların resim ve heykellerini yapıyorlar, yaptıranlar da bunu istiyorlardı.

2. Bir görücü meselesi oldu, önce ablam için geldiler ablamın bir başkasıyla görüştüğünü öğrenince daha sonra aynı kişi benim için geldi... İslâmî açıdan bir problem olur mu?

Cevap:
Bir problem olmaz. Ablanızı isteyip bu olmayınca, onunla evlenemeyeceği ortaya çıkınca sizi isteyebilir. Eğer ablanızla evlenmiş olsaydı, onunla evli bulunduğu sürece sizinle -ikinci bir eş olarak- evlenemezdi, iki kızkardeşi aynı zaman içinde birden almak, nikâhlamak câiz değildir. Ama meselâ ölmüş bir kadının kızkardeşi ile (yani baldız ile) evlenmek câizdir. Vaktiyle ablanızla evlenmiş bir kimse bile -o ölünce veya boşanınca- sizinle evlenebilyorsa, ablanızı istemiş, fakat onunla evlenmemiş birinin sizi istemesinde ve evlenmenizde elbette bir sakınca olmaz.
 

 

 

 

 

 

Ehli Kitap, Alevîler ve Din Eğitimi
Burada, Almanya'da yaşayan gençlerden gelen soruların son dördüne cevap veriyoruz.

1. İslâm'ın Hristiyanlık dîni ve başka dinlere bakışı hakkında bilgi verebilir misiniz?

Cevap:
İslâm'a göre dinler ikiye ayrılır: Hak dinler; yani Allah'ın peygamberleri aracılığı ile vahyettiği dinler, bâtıl dinler; yani putperestlerin dinleri gibi kökü vahye dayanmayan, beşer tarafından uydurulmuş, gelenekleşmiş dinler. Meselâ Kafirûn sûresinde "Sizin dîniniz var, benim de bir dînim var" buyuruluyor; burada onların dîni (putperestlik) bâtıl dindir, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) dîni ise hak dindir, İslâm'dır.
Vahye dayanan dinler içinden, geldiği gibi duran, kitabı tahrif edilmemiş, kendisi bozulmamış tek din İslâm'dır. Diğer dinlerin kitapları geldiği gibi korunamamış, kendileri de, mensupları tarafından haksız ve yetkisiz olarak önemli değişikliklere uğratılmışlardır. Bu dinlere mensup olanlara "Ehl-i kitap" denilmektedir.
İslâm geldikten sonra Allah'a makbûl kulluk, O'nun râzı olduğu hayat tarzı ancak müslüman olmakla mümkündür. Müslüman olmayan Ehl-i kitap, doğru ve yoğun olarak İslâm'dan haberdar olamamış, kendi dînini şirksiz olarak yaşamış olursa kurtuluşa erebilir. İslâm dîni hakkında doğru ve yoğun olarak bilgi sahibi olduğu halde onu (Hz. Peygamber'i (s.a.v.) ve Kurân'ı) inkâr ederse ebedî hayatta kurtuluşa eremezler.

2. Almanya gibi değişik kültürlerin yaşadığı bir toplumda İslâm dîni eğitiminde dikkât edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Cevap:
Bu sorunun cevabı uzun olması gerekir. Bizim yerimiz ve vaktimiz buna müsait olmadığından kısaca birkaç noktaya temas edelim:
a) Günümüzde yalnız Almanya'da değil, laik ülkelerin tamamında çeşitli kültürler, inançlar ve hayat tarzları vardır; bunların mensupları birarada yaşamaktadırlar.
b) Bazı dinler, ideolojiler ve kültürler davetçidir; başkalarını kendilerine benzetmeye, aralarına almaya çalışırlar. Bunların propagandaları karşısında uyanık, dikkâtli ve tedbirli olmak gerekir.
c) Almanya'da okullarda İslâm bilgisi dersi almak mümkündür. Türkçe alınması tercihimiz olmakla beraber buna imkân verilmemesi halinde Almanca da olsa bu ders alınmalıdır. Dersin kitapları, müfredâtı ve hocalarının daha iyi olabilmesi için "İslâm temsilciliği kurumu"na ihtiyaç vardır. Hem devletin kabûl edeceği, muhatap alacağı hem de bütün müslüman gurupların benimseyeceği "bir temsilcilik" tez elden gerçekleştirilmeli, buna engel olanlar "emir bi'l-marûf nehiy ani'l-münker" vazifesi gereğince yola getirilmelidir; yani dil ve gönül ile, ilişkileri ayarlayarak bunlar etkilenmeli, hak olanda birleşme sağlanmalıdır.
d) Dînin eğitimi öğretiminden, uygulaması bilgisinden daha önemlidir ve zor elde edilir. Sivil kuruluşlar (vakıf, dernek, kulüp vb.) oluşturarak çocukların ve gençlerin din eğitimi almaları sağlanmalı, bunun için uzmanlardan yararlanmalıdır.
e) Dînimizi başkalarına doğru tanıtmak ve sevdirmek için "doğru İslâm" öğrenilmeli ve yaşanmalıdır; en güzel tebliğ, dînin güzellikleri, rahmeti, şefkati yaşanarak yapılan tebliğdir.

3. Şu andaki Hristiyan ve Yahudi toplumu için "Ehl-i kitap" kavramı geçerli midir?

Cevap:
Şu andaki Hristiyan ve Yahudilerin İslâm'a ve kendi dinlerinin aslına aykırı olan inanaç ve uygulamaları Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında; yani Kur'ân vahyedilirken de vardı. Buna rağmen onlara Ehl-i kitap denildi ve bazı özel hükümlere, imtiyazlara sahip kılındılar. Evet bugünküler de Ehl-i kitaptır.

4. Günümüzde yaşanan alevîliğin, İslâm sınırları içinde kalan bir mezhep veya tarîkat olduğu düşünülebilir mi?

Cevap:
Günümüzde dünyanın her yerinde aynı şekilde bilinen ve yaşanan bir alevîlik yoktur; çeşitli alevîlik anlayış ve uygulamaları vardır. Anadolu'da yaşayan alevîlerin büyük bir kısmı, sünnî müslümanların inandıklarına inanırlar; Hz. Ali ile diğer sahâbe hakkında farklı değerlendirmeleri vardır, yine sünnîlerden farklı bazı uygulamaları mevcûttur. Bunlar kendilerini müslüman bildiklerine, âmentüye inandıklarına göre, farklı inanç, değerlendirme ve uygulamaları da kendilerini dinden çıkarmadığına göre (böyle olduğu sürece) elbette onlar da müslümandırlar. Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Kur'ân konularında -insanı İslâm'dan çıkaran- yanlış ve farklı inanç taşıyanlar varsa bunlar müslüman değillerdir.
Şu halde alevîleri kural/genel olarak müslüman kabûl etmemiz gerekir, alevîyim diyerek İslâm'a aykırı (kişiyi dinden çıkaracak kadar aykırı) inanç taşıyanlar ise tabîî müslüman olarak kabûl edilemezler.

 

 

 

 

Modernite Üzerine
Şöyle bir değerlendirme yapılıyor: "Modernite Müslümanları sanıldığından çok etkiledi. Hem düşünce plânında hem davranış plânında..." Hattâ "melez kişilikler" oluştuğu ifade ediliyor bazı sosyologlar tarafından. Kimi bunu kaçınılmaz olarak görüyor, kimi "Müslümanlığının aşındığı" düşüncesiyle kaygıya kapılıyor.

-Size göre moderniteden ana çerçeve itibariyle neyi anlamak lâzım? Modernite bir ideolojik bütünlük ihtivâ ediyor mu? İslâm'la ayrıldığı ana çizgiler nelerdir?

Cevap:
Modernite ve sonrasını (postmoderniteyi) İslâm'ın bakış açısından bir bütün, bir süreç olarak görüyorum. Her ikisi de dîni (önce kiliseyi sonra vahye dayalı dîni), evrensel/dinî ahlâkı ve geleneği dışlıyor; bunları insan özgürlüğünü kısıtlayan anlamsız ve faydasız şeyler olarak telâkkî ediyor. Modernite sonrası, modernitenin aklı, bilimi, bilimciliği, ideolojik ilkeleri dînin yerine koymasına, birey hak ve özgürlüğünün karşısına "yeni tanrılar" çıkarmasına itiraz ediyor.
Modernite ideolojik bir bütünlük arzetmiyor, ancak dinlerin ve ideolojilerin en büyük hasmı olarak ortaya çıkıyor ve bu bakımdan insanlara yol gösteren bir din, bir ideoloji gibi algılanıyor.
Modernite'de aşkın bir din yok, insanların rehberi, mürşidi akıl ve bilim, modernite sonrasında ise mürşid de, ona ihtiyaç da yok, birey ve onun hak ve özgürlükleri var. İslâm'a göre aklın ve ilmin belli alanları, işlerlik sınırları var, bütün gerçeklik bu sınırların içine sığmıyor, onun dışında kalana ulaşabilmek için vahyin rehberliğine (mürşide) ihtiyaç var. Akla ve bilime aykırı olmayan "akıl ve bilim ötesi" dînin, inkâr edilemez bir gerçeğidir.

-Müslümanların moderniteden etkilendiği, hattâ sanıldığından çok etkilendiği görüşüne katılıyor musunuz? Düşünce ve davranış plânındaki etkilenme-değişmelerden en belirgin örnekler nelerdir size göre?

Cevap:
- İnsanoğlu hayat tarzını ve dünya düzenini bir inanç, bir temel düşünce üzerine kuruyor. İnancı da dinî ve din dışı diye ikiye ayırmak gerekiyor. Dinî inancın müslümancası "âmentü" formülü içinde ifade edilmiştir. Dinî olmayan inanca ise "inkâr" da dahildir; meselâ Tanrı'nın olmadığı veya yarattıklarının hayatına karışmadığı, âhiretin yaşanmayacağı gibi düşünceler ve inkârlar da birer inançtır; çünkü bunları da bilimsel yöntemlerle ifade ve isbat münkün değildir. İşte modernite bu ikinci inanç türü (inkâr) üzerine kurulmuştur. Dinî inanca sahip olan ve hayat tarzını, dünya düzenini buna göre oluşturan müslümanlar, dinlerini anlamakta ve yaşamakta önemli kusurlara düştükleri ve/veya dünya-âhiret dengesi içinde düzen kuranlar ile yalnızca dünya için düzen kuranlar arasındaki fark "bilimde, teknolojide, ekonomide..." kendini gösterince, bütün insanlığın hayatını etkileyince bundan müslümanlar da etkilendi. Bu etkilenme sonunda kabaca üç gurup ortaya çıktı: 1. Anlamak, değerlendirmek, tedbir almak için bile olsa modern ve modernite ile ilgilenmeyen, kendilerini ona karşı kapatan, geleneksel hayat düzenini olduğu gibi korumayı yeğleyenler. 2. Kısmen veya tamamen dîni verip moderniteyi alanlar, 3. Moderni ve moderniteyi anlayan, doğru değerlendiren, modrnitenin dayattığı inanç (inkâr) ve hayat tarzına karşı İslâm inancını, dünya görüşünü, düzenini ve hayat tarzını yeni bir dil ile, yeni bir üslûp içinde, bütün insanlığa bir "alternatif olarak" sunma yolunu tutanlar, bunun için çaba gösterenler. 18. yüzyıldan bu yana İslâm münevverleri son iki kategori içinde yer almışlar ve asrın son çeyreğinde üçüncü kategori ciddîye alınır olmuş, ricâli de yetişmiştir, yetişmektedir.

-Kendi düşünce ve davranışlarınızı dikkâte aldığınızda "Acaba ben de modernitenin etkisi altında mı böyle düşünüyor, böyle davranıyorum?" diye kaygılandığınız oluyor mu? "Başka çare var mı? Moderniteye karşı koymak mümkün mü?" gibi determinist-boyun eğmeci düşünceler de geçiyor mu içinizden?

Cevap:
- Teorik olarak hiçbir zaman teslim olmadım, kendimizi çaresizlik içinde görmedim, bizdekini değersiz, ötekine ait olanı değerli bulmadım. Ama ben bir fıkıhçıyım, Dimyat'a pirince giderken, "oradaki pirince" ulaşıncaya kadar eldeki pirinci, o da yoksa başka şeyleri yemek, yaşamak, güç toplamak ve hedefe doğru yürümek durumunda olan insanımıza yol göstermek, pratik çareler üretmek mecbûriyetindeyim. İşte bunu yaparken bastıran modernitenin etkisi altında kalmamak, onu kâle almamak, "zarûret ve maslâhât" ilkelerine bağlı geçici çözümler üretmemek mümkün olmuyor.

-Müslümanın moderniteden yararlanacağı şeyler de var, görüşüne katılır mısınız?

Cevap:
- Bu yararlanma hâdisesini biraz organ nakline benzetmek mümkündür. Yaratıcının irâdesi böyle olduğu için eskiyen, yıpranan, değişmesi gereken organlar olabilir. Eğer bu organlar başka bünyelerden alınacak olanlarla değiştirilecekse, vücûdun yeni organla uyumu, bunu kabûl edip etmeyeceği, kabûl ettiği takdirde hangisinin diğerini etkileyeceği ve kendi özelliklerini dayatacağı hususları göz önüne alınmalıdır. Vücut yeni organı gerektiği kadar değiştirerek, kendisinin yenilenmiş bir parçası haline getirebilecekse, yeni organ bünyeye bir virüs, bir mikrop, bir bozukluk getirmiyorsa alınır, yararlanılır.

-Müslümanlar nezdinde bir İslâm-modernite hesaplaşmasının yapılması gereğine inanır mısınız? Böyle bir süreç yaşadı mı Müslümanlar? Ya da nasıl gelişti Müslüman-modernite ilişkisi?

Cevap:
- Bu süale yukarıda kısmen cevap vardır. Ek olarak şunlar da söylenebilir. Yüzyılımızın -yaklaşık- son çeyreğine kadar modernite karşısındaki tavır ve davranış, meydan okumaya karşı düşmanı tanıyıp gerekli tedbirleri alma, alternatif sunma ve hesaplaşma yerine hayranlık, çaresizlik, zorunluluk karşısında sıkışma, yanlış değerlendirme, yanlış birleştirme şeklinde olmuştur.
Evet modernite ile mutlaka hesaplaşmak gerekir. İslâm kendisine zıt olan, kendisi için tehdit oluşturan hiçbir inanç ve düşünce ile izdivaç edemez, sulh yapamaz; mücadele eder, kendini korur, kendi bünyesinde, kendi yöntemleriyle, özünü bozmadan değişmesi gerektiği kadar değişir ve bu sâyede hem kendisi hem de yeni olarak varlığını sürdürür, insanların hep muhtaç olacakları bir "mürşid" olarak kalır; kıyâmet kopuncaya kadar...

 

 

 

 

 

 

Reklâm, Kumar ve Öşür
Konya ve Afyondan önemli, güncel sorular var. Bu sayıda bir kısmını, gelecek hafta da tamamını, inşallah cevaplandırmış olacağız:

Konya'dan M. Furkan soruyor:
1. Reklâm alırken yalan, abartı vb. durumların yanlış olduğunu biliyorum. Bunların dışında reklâm aldığım firmanın dîne zarar verir nitelikte olmasından ben sorumlu olur muyum?
2. Ajanslığı aldığım firma reklâmını gayri-İslâmî yayın yapan kurumlara vermemde herhangi bir sorumluluğum var mı? Yani bir bakıma o kurumun o yayınına destek niteliği taşır mı?
Genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığım sorum bu şekilde. İlgileneceğinizi umuyor saygılarımı sunuyorum.

Cevap:
1. Kapitalist liberal ekonominin ahlâkı yok, hırsı vardır; iç ve dış piyasa şartlarının oluşmasında büyük sermaye sahipleri ve zenginler kulübü devreye girerler, ticareti ve ekonomiyi ilgilendiren mevzûâta da müdahale eder, diledikleri gibi değiştirir ve çıkartırlar; bütün bunlar olup bittikten sonra, benzetmek gibi olmasın da "âyet gibi" bir kural okurlar: "Ekonomiye müdahale edilemez, o, piyasa şartlarında ve tabîî oluşumunda kendini ayarlayarak yürür gider, hükümetler ekonomiye müdahale ederlerse dengeler bozulur, kriz çıkar (bozarız, kriz çıkarırız demektir). Dokunmazlığı olan ticaretin birçok zararından biri de tüketim çılgınlığı oluşturmak, insanların kazandıklarından fazlasını harcamalarına sebep olmak ve reklâm yaparken en azından abartarak yalan söylemek, insanları bir anlamda büyüleyerek/aldatarak malı satmaktır. Eğer ticaretin dîni ve ahlâkı da olsaydı israfı körüklemezdi, sun'î (yapay, gerçek olmayan) ihtiyaç yaratmazdı, sattığı mal ile alâkası olmayan (kadın vb.) objeler kullanmazdı; reklâmlarında, satışa arzettiği malı yalnızca tanıtırdı, özelliklerini ve işlevlerini açıklardı, benzeri mallardan farkını -varsa üstünlüğünü- ortaya koyardı.
Dünyada ve ülkemizde "tüketiciyi korumak" diye bir kavram ve bu kavram çerçevesinde yapılmış mevzûât, oluşturulmuş kurumlar var; bence bu kurumun aldatıcı reklâmları da engellemesi gerekir.
Bir firma reklâmcılık çerçevesine giren bir iş yapıyorsa, İslâm'a göre câiz olmayan bir unsurun girdiği reklâmın herhangi bir halkasında bulunmaması gerekir. Müslümanlar, ya sivil toplum kuruluşu veya profesyonel meslek sahibi olarak, meşrû olmayan ve tüketiciye zarar veren reklâmcılıkla mücadele etmeliler; olabiliyorsa bu yoldan para kazanmalılar, olmuyorsa -parayı başka yerden bulup- bu hizmeti vermeliler.
2. İslâm'a aykırı yayın yapan bir kuruma ve kuruluşa reklâm vermek sözkonusu olduğunda şu soruların cevabı aranmalıdır:
a) Bu kuruluşa reklâm verilmediği takdirde yayınına devam edebilir mi?
b) Bu yayın kuruluşu, satım ve tanıtımı yapılmak istenen şeyi hedef kitleye ulaştırma bakımından ikâme edilemez (yerine başkası konamaz) nitelikte midir?
c) Satımı ve tanıtımı yapılan şeyden müslümanların elde edecekleri fayda ile, malûm yayın kuruluşuna reklâm vermeden hâsıl olan zarar karşılaştırıldığında hangisi daha büyük ve daha önemlidir?
Müslümanlar reklâm vermese bile yayın kuruluşu işine devam edebilecekse, onun yerine başkasını koymak mümkün değilse (aynı faydayı ve etkiyi sağlamıyorsa) ve müslümanların elde ettikleri fayda, gördükleri zarardan daha önemli ise bu takdirde kuruluşa reklâm verilebilir.

 

 

 

Kumar
1. Kumarın tam olarak tanımı nedir, şartları nasıl oluşur?

Cevap:
Kumar, tarafların ortaya koydukları bir malı veya menfaati, baştan kimin kazanacağı, kimin elde edeceği belli olmayan bir iş ve işlem sonunda -taraflardan- birinin kazanması, alması, kendine mal etmesidir.
Tariften şartlar da anlaşılır olmakla beraber ayrıca sıralamak gerekirse kumarda:
a) Para ve mal koyanlar ile kazanma ihtimâli bulunanlar aynı şahıslar olacak; meselâ birisi para koysa, yarışan veya oynayanlar başkaları olsa ve kazanan o parayı alsa bu kumar olmaz.
b) Oyunun, çekilişin vb. nin sonucu -önceden bilinmez olacak.
c) Amaç, şansa bağlı bir iş ve işlem sonunda bir mal veya para kazanmak olacak.

2.Eğer yenilenin halı saha kirasını ya da masrafı ödemesi meşrû ise, halk arasında yaygın olan ve kahvehanelerde oynanan (okey, bilardo, tavla vb.) oyunlarda yenilenin çay, kola vb. masrafları ödemesi de meşrû mudur?

Cevap:
Halı sahada futbol oynamaktan maksat, kumar yoluyla para kazanmak değildir; yani futbol kumar değildir, futbol oynayanlar ortaya para koyarak yenenin buna mâlik olmasını amaçlamıyorlar. Ancak parasız halı sahalar bulunmadığı için oyun süresince sahanın kiralanması gerekiyor. Bu kiranın bedeli şu şekillerde ödenebilir: a) taraflar eşit olarak öderler, b) taraflardan başkası öder, c) sırayla öderler, d) yenilen öder. Yalnızca son şekilde ödeme yapıldığında bir kumar şüphesinden söz edilebilir. Bize göre bu da kumara girmez; çünkü bu durumda yenen bir mal veya para kazanmıyor, yenen takım ile beraber yenilen takımda menfaatten istifade ediyor; yani kiralanan ve taraflardan birinin (yenilenin) kirasını ödediği sahadan iki taraf da yararlanıyor; halbuki kumarda yalnızca bir taraf kazanır, karşı taraf kaybeder. Kirayı taraflardan birinin (yenilenin) ödemesi, meşrû ve faydalı bir sporu daha iyi yapmayı teşvik ediyor.
Kahvehanelerde oynanan oyunlar spor değildir. Bunlar hiçbir menfaat elde etmeksizin oynandığında bile, ancak bazı ek şartlarla (müptelâ olmamak, zamanı aşırı derecede israf etmemek, namazı ve gerekli işleri ihmâle sebep olmamak...) câiz olabilir. Bu oyunlar oynanırken de kağıt, tavla, bilardo vb. kiralanmaktadır. Bu kira bedelini taraflardan biri (meselâ yenilen) ödeyebilir, ama bunun dışında yenilenin istifade etmediği, başkasının içtiği çay ve kahve parasını ödemesi kumara girer; yani yenen, içilen çay ve kahve parasını bu oyun sâyesinde kazanmış ve etrafına ikrâm etmiş olur, bu ise câiz değildir.

3. Futbol da şans oyunları arasına girer mi?

Cevap:
Futbol şans oyunu değildir. Futbol oynanırken birileri ortaya para koyar ve "filân yenerse ona oynayanların, falân yenerse buna oynayanların olsun" derlerse, böyle bir oyun düzeni kurarlarsa, futbol oynayanlar değil, onların üzerinden, açıklanan şekilde para kazanmak isteyenler kumar oynamış olurlar.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Siyasal İslâmcılık Üzerine
Siyasal İslâmcılık bitti mi, niçin?
Siyasal İslâmcılık nisbeten yeni bir terim, İslâm'ın mensuplarından istediklerinden bir kısmının, belli bir dönemin şartları içinde öne alınmasıyla ve gerçekleştirilme stratejileriyle ilgili. Bu bir kısmından maksat da İslâm'ın siyasî, sosyal, hukukî ve ekonomik talepleridir. "Bütün olmadan parça da olmaz" düşüncesinden yola çıkan İslâmcılar, "inancın, ibâdetin, eğitimin, medeniyetin olabilmesi için siyasî iktidarın da müslümanların elinde olması gerekir" diyorlardı. Bu düşünce dün de, bugün de yanlış değildir, ancak müslümanların bütün misyonu, siyasî iktidar şartına bağlı değildir, siyasî iktidar başkalarının elinde olduğu zaman da İslâm, müslümanlar ve onların insanlığa rahmet olan dîni temsil ve tebliğ vazifeleri devam eder. Ben buna da İslâmcılık dediğim için "İslâmcılık bitmez" diyorum. İslâmcılığın muhtevâsını yalnızca siyasî iktidar ile sınırlamak doğru değildir, hiçbir devrin İslâmcısı da dâvâsının sınırını böyle çizmemiştir. Dün siyasî iktidar da müslümanların elinde olsun diye çalışanlar, bu amaçlarına eremedikleri zaman ve zeminlerde yine İslâmcı olarak misyonlarını -geri kalan alanlarda, ama iktidar mücadelesinden de vazgeçmeden- sürdürüyorlardı. Bugünün müslümaları -ki bana göre hepsi aynı zamanda İslâmcıdır, işte bunların bir kısmı- yaşadığımız dünyanın şartları içinde, yeni bir siyasî İslâmcılık çizgisi/hedefi belirlediler: Demokratik, laik, çoğulcu bir düzen içinde (bunlar müslümanların talebi değil, verili şartlardır), başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermedikçe İslâm'ı, azamî ölçülerde yaşamak; bunu içinde bütün şubeleriyle sosyal hayat da vardır.
Bir başörtüsü yüzünden bir partinin kapatılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Parti kapatılmaya karar verilmiş, bunu bir hukukî formül/kural içine yerleştirmek (işi kitabına uydurmak) gerekiyor, "odaktan mı, devamdan mı" kapatalım diye düşünüyorlar, odağa karar veriyorlar, odak olmanın alâmet ve/veya kanıtı olarak da "bir milletvekilinin meclise başörtülü olarak girmesini" değerlendiriyorlar. Karar, dayanak ve kanıt malûl, hepsi siyasî, tartışmaya açık, yıllarca tartışılacak. Türkiye çağdaş değerler çizgisinde ilerlemeye devam ederse bir gün bu ve benzeri kararlar, tasarruflar gülerek hatırlanacak. Önemli olan, bu siyasî kararı alanların şunu bilme ve düşünmelerinin zamanının geldiğidir: Dinler, dinî talepler ve bu talepleri hayatlarında gerçekleştirmeyi hayatlarının amacı kılan müminler, asla yok edilemeyecektir. Dinlerin ve özellikle İslâm'ın, inananlardan talebi yalnızca bireysel hayatlarında müslüman olmak, özel mekânlarında ibâdet etmek değildir. İslâm'a göre müslüman, hayatının her adımını, dinden meşrûiyet (onay) alarak atar. Başkalarını, kendisi gibi olmaya zorlamaz, ama kendisi de başkaları gibi olmaya zorlanamaz, böyle bir zorlamaya asla baş eğemez, gücü yetmediği için baş eğmiş gözükebilir. Müslümanların yaşadığı ülke demokratik, laik bir hukuk devleti ise orada, kendilerine daha geniş dinî hürriyetler ve imkânlar verilmelidir; bu hürriyetler ve imkânlar/haklar bir imtiyaz değildir, demokrasinin her inanç gurubuna tanıdığı haklardır, başkalarına verilenler onlara da verilmelidir. Bu haklar verilmedikçe, hürriyetler kısıldıkça, dîne müdahale edildikçe mücadele devam edecektir. Bu mücadelenin legal olmasını isteyenler parti kapatmazlar.
 

 

 

 

 

Öşür, Kredi, Temel İhtiyaç
1. Çiftçinin vereceği öşür, masraflar çıkılarak mı ölçülür yoksa çıkmadan mı ölçülür?

Cevap:
Çifçinin vereceği öşürün oranı, yağmur suyu dışında, emekli ve masraflı bir sulama ile elde edilen üründe yirmide birdir. Sulama dışında yapılan zirai mücadele, gübreleme, çapa vb. masraflar (giderler, girdiler) sebebiyle oran değişmez, ancak çıkan üründen önce yapılan bu masraflar düşülür, geri kalanından öşür ödenir.

2. Dükkân almak amacıyla para biriktiren bir kardeşimizin biriktirdiği meblağa zekât düşer mi? Hâcet-i aslîyeden midir?

Cevap:
İşi, geçimi bir dükkân, atölye, âlet, makina vb. edinmeye bağlı olan bir kimse bunları edinmek üzere para biriktirirse, bu paradan zekât ödemez; çünkü bunlar aslî ihtiyaçlardandır.

3.Dükkân almak kastıyla banka kredisi kullanabilir mi?
Cevap:
İşi, geçimi mülk olan bir dükkân almayı zorunlu kılmıyorsa, kiralık dükkanda işini yürütüyor ve geçimini sağlıyorsa, banka kredisi ile dükkân alamaz; çünkü banka kredisi almak demek oraya faiz ödemek demektir. Faiz ancak zarûret halinde alınır, verilir; burada ise zarûret yoktur.

4.Kişinin kullandığı araba, değer olarak lüx sınıfında ya da normal bir değerde olabilmektedir. Bu noktada zekât konusunu nasıl değerlendirmeliyiz, ölçü ne olmalıdır?

Cevap:
Lüks ve israf kavramları izafîdir, çeşitli şartlar içinde değerlendirilir ve hükme varılır. Bir devlet başkanının, bir elçinin elbisesi ve bineği, sıradan bir kişininki ile eşit olmayabilir. Temsilcilerin, devletin şanına lâyık elbise ve binek kullanması lüks sayılabilir, ama israf sayılamaz, şu halde sakıncası da bulunmaz. Kezâ yeterince olgunlaşamamış bir insan, giyimi, kuşamı, yiyecek ve içeceği, evi, arabası... yüzünden aşağılık duygusu yaşayabilir, sıkıntıya düşebilir. "Arap atı çul içinde de belli olur" diyebilecek kadar kendini bilenler ise, itibarı eşyada ve sûrette aramazlar; işte bu iki sınıfın da eşyaları bu sebeple birbirinden farklı olabilir.
İnsanların kullanacakları ev, eşya, binek vb. elbette hem kendilerinin hem de ülkenin genel şartlarına, ekonomik durumuna uygun olmalıdır. Nüfusun yarısı yoksul iken bir müminin, milyarlar değerinde Mercedes, Jaguar vb. arabalara binmesi, yakınlarının kabrini ve kendi köşklerini renkli ve pahalı mermerlerle süslemesi, yeterinden fazla mesken ve eşya kullanması câiz değildir; Allah bunların hesabını soracaktır. "Malımın zekâtını verdim, geri kalanı istediğim gibi kullanırım" demek doğru ve uygun değildir. Yoksulların, temel ihtiyaçları giderilinceye kadar zenginlerin mallarında hakları vardır. Sorumluluk duygusuna sahip bir mümin, zekâtını verdikten, buna ek olarak da -işini olumsuz etkilemeyecek, emsali ile meşrû rekâbeti engellemeyecek... ölçüde- yardımda bulunduktan sonra yine de kendisi için ölçülü harcama yapmalıdır.
Elbette takvâ sahibi zengin müminler, tek başlarına bütün servetlerini dağıtarak yoksulluk problemine çözüm getiremezler, ancak hem onların hem de başka ilgililerin, yoksulluk âfetine çare bulmak üzere de çalışmaları, ellerinden gelen çabayı sarfetmeleri kifâî (yeterli sayıdaki insanın yapması) farzdır. Bunu yapacak ve kendileri de ölçülü harcayacak yerde "zekâtımı veririm, gerisini saçar savururum veya lüks içinde yaşarım" demek müminin kârı değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Hisse Senetleri
Soru:
Selâmün Aleyküm,
Efendim, dince çok soru sormanın haram olduğunu biliyorum, ama bunlara cevap verecek ehliyette başka birini tanımıyorum; sorularım şöyle:

1) Değişik şirketlere ait hisse senetleri satın almıştım. Ancak, sonradan aklıma gelen şöyle bir nokta var: Aldığım senetlerden birisi (...) ye ait, orada içki satılmakta. Dolayısıyla, kârlarının bir kısmı buradan gelmekte. Bu şirketin senetlerini ("Günlük Hayatımızda Helâller ve Haramlar" Nesil Yayınları, 1991-kitabınızda belirttiğiniz üzere) sadece ticaret amacıyla olsa da satın almamak mı gerekir?

2) Benzeri bir şey sahip olduğum diğer senetler için de geçerli. Bunlar (...) Holding ve (...) Holding. Birincisinin iştiraklerinden bazılarında içki satmakta. Bunların da ticaretini yapmamalı mıyız?

3) Bu şirketlerin verdikleri temettüleri ne şekilde değerlendirmek gerekir? (Kitabınızda şirket gelirlerinin faizden hâsıl olan kısmını ayırıp, fakir fukaraya vermek gerekir deniliyor) Senetleri değerlendiğinde satmak amacıyla almışsak, elden çıkarmak için beklemenin bir zaman sınırı var mıdır? Yani bu senetlerden zararda olduğum için beklemek istiyorum, câiz midir, hemen satmalımıyım?

4)Vakıfbank Menkûl Kıymetler ile çalışıyorum. Senet alım veya satım işleminin gerçekleşmesinden iki gün sonra para transferi gerçekleşiyor. Bu iki gün zarfında aracı kurum parayı repoda veya fonda değerlendiriyor. Bu işlem külliyen mi gayri-câizdir, yoksa sadece elde edilen gelir (paranın beklediği iki günde elde edilen repo veya fon geliri) mi haramdır?

5) Kızımın (2.5 yaşında) dedesi, torunu için vâdeli offshore hesaba para yatırmış ve bir miktar faiz tahakkuk etmiş. Bu faiz haramdır sanırım, öyle ise kamuya geri dönecek bir amme mal veya hizmetine mi vermek gerekir, yoksa fakir fukaraya mı vermeliyiz?

Efendim, çok değerli vaktinizi aldım, kusura bakmayınız, ancak size duacı olacağım.

Hürmetlerimle...
(İmza mahfuzdur)

Cevap:
1-2. Dînimize göre soru sormanın hükmü, sorunun miktarına değil, soranın maksadına, sorunun yer, zaman ve içeriğine bağlıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) vahiy inerken ve onu tebliğ ederken, detaylar ile ilgili soru sormayı men etmiştir; bunun gerekçesi, ümmete zor gelecek yükümlülüklere sebep olma ihtimâlidir. Kezâ bir faydası olmayan, kafa karıştırmaktan başka bir şeye yaramayan sorular hoş görülmemiştir. Bilmeye, öğrenmeye, uygulamaya yönelik sorular ise teşvik edilmiştir.
Hisse senedini aldığınız şirket veya şirketler gurubu, genel ve esas iş olarak ne yapıyor, ne üretiyor, ne alıp satıyor buna bakmak gerekir. Meselâ tekelin veya bankanın hisse senedini alırsanız, bu iki kurumdan birinin genel ve esas işi haram içki üretmek, diğerininki haram olan faizli işlemler yapmak olduğu için bu ve benzeri şirketlerin senetleri alınıp satılamaz.
Esas işi ve fiilen işlerinin kahir ekseriyeti meşrû ticaret ve üretim olan bir şirket, bazan faizli kredi alıyor veya parasını bankaya yatırıyorsa, kezâ sattığı ürünler arasında -bu ürünlerin küçük bir cüzünü, yüzdesini teşkil eden- içki vb. şeyler varsa müslümanlar, şirketin esas işini, iş ve işlemlerinin çoğunu göz önüne alarak bunun hisse senedini satın alabilirler. Onların niyeti, yapılan işin helâl kısmına iştirâk etmek, yalnızca bu kısma ortaklık olmalıdır. Bu böyle olmakla beraber, öncelikle tercih edilmesi gereken şirketler, az da olsa harama bulaşmayan şirketlerdir. Eğer böyleleri varsa, bunlar da güvenilir ve başarılı ise, onlara ortak olmak (hisse senetlerini bulup almak) mümkün ise diğerlerine gitmek câiz olmaktan çıkar.
3. Elinde bankaların, çoğunlukla haram iş, üretim ve işlem yapan şirketlerin hisse senedi veya bono ve tahvil olan müslümanların, hiç vakit kaybetmeden bunları satmaları gerekir. Senetler ve bonolar satılınca, alış fiatından aşağıya satılmış ise mesele yoktur, daha fazlaya satılmış olursa fazlanın yoksullara verilmesi gerekir. Ayrıca bu senetlerden bir temettû elde edilmiş olursa onların da yoksullara dağıtılması lâzımdır.
Genellikle işi helâl ve meşrû olan bir şirket, arada bir yaptığı faizli işlemden kâr sağlamış, bunu da temettû olarak ortaklarına dağıtmış ise, yalnızca bu haram temettû miktarının fakirlere verilmesi gerekir.
4. Aracı kurum olarak bankadan başkasını kullanmak mümkün ise bu tercih edilmelidir. Bankadan başka bu işi görecek güvenilir aracı kurum yoksa, banka vâsıtasıyla da, alınması câiz olan hisse senedi alınıp satılabilir. Banka senedi sattıktan ancak iki gün sonra bedelini sahibine ödüyor ve bu arada parayı faizcilikte değerlendiriyorsa, öncelikle buna mânî olmak gerekir, mânî olmak -mevzûât gereği- mümkün değilse yaptığı işin günahı bankaya ait olur, alacaklının parasını -iki günlüğüne- gasbetmiş sayılır. Bankalarda parası mecbûrî olarak bekleyen alacaklılar, paralarını bekleme faizi ile birlikte alırlarsa (yani bekletme sebebiyle faiz ödenmiş olursa) bu faizi yoksullara vermelidirler.
5. Offshore hesabından olsun başka hesaplardan olsun, mevduat sahibine ödenen faizlerin öncelikle bankalarda bırakılmayıp alınması gerekir. Alınan faizleri zarûrî ihtiyaç içinde olmayan mevduat sahibi yiyemez, kendi yararı için kullanamaz, mutlaka yoksullara dağıtması gerekir.

Haram para yoksullara dağıtılınce onlara helâl olur mu?
Paranın kendisi, şarap ve domuz gibi pis ve bundan dolayı haram değildir. Parayı haram kılan şey, onun elde edilme yoludur. Sermaye sahibi paradan faiz yoluyla haram para kazanınca bu kazanç, kendisine haram olur, ancak onu yoksullara bağışlayınca, yoksulun parayı elde etme yolu faizcilik, hırsızlık, gasp gibi gayr-i meşrû değil, bağışlama (hibe) şeklinde meşrû olduğu için onlara helâl olur. Faizden elde edilen kazancın yoksullara verilmesinin câiz ve helâl olduğu hükmü, "hakkın sahibine iade edilmesi" esasına göre de açıklanmıştır. Faizciliğin yasal olduğu ülkelerde, faizli kredi alarak üretim ve ticaret yapanlar, ürettikleri mala faizi de eklerler (üretim girdileri arasına faizi de sokarlar), sermayeli çalışmayan dar gelirliler ve emekleriyle geçinenler bu malı aldıklarında "maliyet ve kârını" ödeyerek alırlar; maliyete faiz de girdiği için bunu da ödemiş olurlar. İşte bu faizi kazanan kişiler yoksullara dağıttıklarında, onların malını, parasını, hakkını kendilerine iade etmiş olmaktadırlar.

 

 

 

 

Cemâatle Namazda Sesli veya Sessiz Okumanın Hikmeti
Esselâmu Aleyküm Hocam,
Nasılsınız, inşaallah iyisinizdir. Bizler elhamdulillah iyiyiz ve sizlere duacıyız.
Hocam bizler üniversitede arkadaşlarla arasıra sohbetler düzenleyince, bazı sorular otomatikman konu oluyor ve bizi aşınca cevap bulamıyoruz. Sizlere sormayı daha uygun bulduk. Arkadaşların ve bizim ögrenmek istediğimiz; cemâatle kılınan farz namazlarda bazıları içten ve bazıları aşikâr okunuyor, fakat bunun nedenleri bir türlü teferrûâtlı anlatılmıyor. Arkadaşlar ricâ ettiler, hocamız bizi aydınlatır mı diye. Bende size yazayım dedim. Şimdiden yardımlarınız icin teşekkürler ve Allah sizi başımızdan eksik etmesin!
Duâ ve Selâmlarımızla.
Duisburg Üniversitesi Gençleri

Cevap:
Sevgili gençler, sizinle, üniversitenizin konferans salonunda yaptığımız sohbeti unutmuyorum, sizleri hatırladıkça, oralardaki insanımızın manevî hayatı bakımından ümitlerim güçleniyor, gayretlerinizle güzel gelecekler bekliyorum.
Namaz, bugün bildiğimiz şekli, vakitleri ve miktarı ile müslümanlara mahsus bir ibâdet, Allah Teâlâ'nın onlara bahşettiği bir lutûf, bir arınma, bağışlanma, O'na yaklaşma, rûhen ve mânen yücelme aracıdır. Namazın bu etkileri ve sonuçları âyetlerde ve hadîslerde açıklanmış, ümmet tarafından da tecrübe edilmiş, yaşanmış ve fiilen onaylanmıştır.
Namaz bir ibâdet olduğu ve ibâdetler akılla değil, vahiy ile sabit olacağı, belirleneceği ve bildirileceği için namazda yaptığımız her şeyi, "Peygamberimiz (s.a.v.) öyle yaptığı, öyle yapmamızı bildirdiği için yapıyoruz". Bu yapılanların hikmetine, niçin öyle olduğuna gelince, bunların çoğunu bilmiyoruz, bizi şu ilgilendiriyor: Allah namaz ibâdetini böyle yapmamızı buyurmuştur, biz bunu O'nun istediği gibi yaptıkça şu sonuçları elde ediyoruz...
Asıl cevap yukarıda yazılanlardır. Kimseyi bağlayıcı olmamak kaydıyla ben, farz namazlarda okumanın belli vakitlerde sesli, diğerlerinde sessiz olmasının şöyle bir hikmete bağlı bulunabileceğini düşünüyorum: Namazda huzur ve huşû (şuurun Allah ile meşgûl olması ve kalbin O'na saygı, sevgi, teslimiyet duygusu ve namaz ibâdetinin doğurduğu heyecan ile dolu bulunması) çok önemlidir. İnsanın biyolojik durumu ve ihtiyaçları huzur ve huşû'u etkilemektedir; bu sebeple meselâ kişinin abdesti sıkışık iken namaz kılması mekruhtur. İnsanlar genellikle gündüz çalışmakta, ayakta kalmakta, gece ise yorgun vücutlarını dinlendirmek üzere uyumaktadırlar. Güneş battıktan sonra hem gündüzün yorgunluğu hem de kendini hisettiren uyku ihtiyacı, namaza konsantire olmayı olumsuz etkileyebilir; bu durumda sesli okumak yararlı olabilir. Sabah namazı için uyanıldığı zaman da henüz uykunun etkisinden kurtulamayanlara sesli okuma -huzur ve huşû bakımından- faydalı olabilir. Cuma namazı gündüz kılındığı halde sesli okuma belki büyük bir cemâatle kılınması sebebiyledir.
Bu vesîle ile şunu da hatırlatmakta fayda vardır: Sessiz okumak, "kendisi de duymayacak kadar sessiz okumak" demek değildir. Namaz kılan sessiz okuduğunda yanındaki insan rahatsız olmayacak, fakat kendisi okuduğunu işitecektir. Kalbinden, zihninden okumak yeterli değildir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sigara Satmanın Hükmü
Esselâmu Aleyküm,
Allah'ın selâmı sizin ve ailenizin ve bütün inananların üzerine olsun.
Muhterem hocam; sigara içmekle alâkalı olarak değişik fetvâlar mevcût. Bir görüşe göre tahrimen mekruh, başka bir görüşe göre haram. Biz içmediğimiz için içmekle alâkalı sorunumuz yok. Sorun bir kardeşimiz bakkal dükkânı açmak istiyor. Sigaranın satışı ile ilgili olarak tereddütleri var. Bu konudaki tavsiyeniz, görüşünüz nedir? Yakın ilginizden dolayı teşekkür ederiz, Allah râzı olsun.
Mahmut Yıldız-Afyon

Cevap:
"Sigara mübahtır, serbesttir, içilebilir" veya (Haram değil, mekruhtur" diyenler iki delîle ayanıyorlar: a) Naslarda (âyetlerde ve hadîslerde) yasaklayan bir ifade yok. b) Sigaranın zararı yok.
Bize göre bu delîllendirme şekli isabetli değildir. Kesin naslarda şaraptan başka içki adı yoktur, fakat etkisine bakarak, şarabın yaptığını yapan sıvı ve katı nesnelerin haram olduğuna hükmedilmiştir.
"Sigaranın zararının olmadığı" iddiası ilgili bilime ve tecrübeye/vâkıaya aykırıdır. Sigaranın sağlığa zararlı olduğu, bazı ülkelerde kanun gereği paket üzerine yazılmıştır. İçenden başkalarını da rahatsız ettiği ve onlara zarar verdiği için umuma açık ve ait olan yerlerde sigara içmek yasaklanmıştır. Bir iki tane sigara içen ve tiryakî olmayan kimselerin bu yaptıklarına "mekruh" denebilir, ancak tiryakî olarak sigara içen kimselerin yaptıkları haramdır; çünkü sağlıklarına zarar vermektedir, başkalarını rahatsız etmekte ve onların da sağlıklarına zarar vermektedir, zararlı bir şeye para vermek israftır, israfın da ötesinde bir yasak harcamadır. İslâm'ın bunları (sağlığa zarar vermeyi, insanları rahatsız etmeyi ve boşuna, faydasız, zararlı yerlere ve şeylere para harcamayı yasakladığı kesindir.
Haram olan bir şeyi, haram kılınan şekilde kullanmak isteyene satmak da câiz değildir.
İnsanların içki ve sigaradan başka -dînin helâl kıldığı- birçok şeye ihtiyacı vardır. Bir bakkal temiz, kaliteli ve nisbeten ucuz olarak bu helâl nesneleri satarsa müşteri bulur, haram satmaya ihtiyacı olmaz.
 

 

 

 

Kur'ân Hukuku
Soru:
Kur'ân hukukunun eskidiğini, güncel geçerliğinin kalmadığını, çağdaş hukukun, Kur'ân'ın amacını da gerçekleştirdiğini ileri sürenler var, sizin bu konudaki değerlendirmeniz nasıldır?

Cevap:
1. Her hukuk, toplum ile fert, fert ile diğer fertler arasındaki hak ve borç ilişkilerini düzenlemek ister. Ancak beşerî hukuklar bunu yaparken toplumda yerleşmiş değer hükümleri, âdetler ve uygulamalardan hareket ederler, bu sebeple de bazen bu düzenlemeler ahlâka, yahut dîne aykırı olabilir. Meselâ kumar, zinâ, faiz ile ilgili düzenlemeler böyledir. İslâm hukuku ise bu düzenlemeleri yaparken ahlâk ve din esaslarını topluma değil, toplumu bunlara uydurmayı, tâbî kılmayı hedef edinir. Bu sebeple belli zaman ve zeminlerde âdet haline gelse ve hoş görülse dahi, hakların kötüye kullanılmasını, rüşveti, kumarı, faizi, stokçuluğu, haksız kazancı, sömürüyü, fahiş fiatı... yasaklar ve bunları önleyen tedbirler getirir.
2. Diğer hukuk sistemleri çağlarının felsefesinden müteessir olmuşlar, kimi zaman ferdi, kimi zaman toplumu merkez olarak almışlar, bu ikisinden birinin menfaatine ağırlık verdiklerinde diğerini ihmâl etmişlerdir. Kur'ân Hukuku daha başından itibaren fert ile devlet ve toplum arasındaki dengeyi en âdil ve uygun biçimde kurmuştur, hem ferdi topluma ezdirmemiş, hem de gerektiği ölçüde toplumun menfaatini gözetmiş ve korumuştur.
3. Bugün hukuklar genellikle laikleşmiş, dînin hukuka etkisini engellemiş, hukuk-ahlâk ilişkisini de asgarîye indirmişlerdir. İslâm Hukuku ise din ve ahlâk ile içiçedir; bu üç müessese çözülmez bir örgü ve bozulmaz bir bütünlük içindedir. Bu sebeple beşerî hukuklarda kanunu ihlâl eden kişinin vicdan ve imanında bir rahatsızlık meydana gelmez; hattâ bazı hallerde bunu kitabına uyduranlar için ihlâl ve yan çizme mârifet sayılır. Halbuki bir müslüman kanunu ihlâl ettiği, kanun gereği olan bir hakkı îfâ etmediği zaman hukuk yanında hem ahlâk bakımından kusurludur, hem de din bakımından günah işlemiştir; bu üç müeyyide onu mutlaka rahatsız edecek ve itâata sevkedecektir.
4. Beşerî hukuklarda suçların cezâsı dünyevîdir; dünyada çekilir yahut affa uğrar ve biter. İslâm Hukukunda suçların bir dünyada, bir de âhirette cezâsı vardır. Bunların biri diğerini engellemez, birinin affedilmesi diğerini düşürmez.
5. Beşerî hukuklarda hak ve hukuka riâyet eden kişilerin yaptırımından kurtulmak ve iyi bir vatandaş olmaktan öte elde edecekleri mükâfat yoktur. İslâm hukuk kaidelerinin nihai olarak vâzıı Allah olduğu için, buna itâat edenler, aynı zamanda Allah Tealâ'ya kulluk (ibâdet) etmekte ve bu yüzden sevap kazanmakta, en büyük emel olan Allah rızâsını elde etmektedirler. Müslümanın imanına göre Allah rızâsını elde etmek demek, ebedî mutluluğu kazanmak demektir. Bu da hukuk düzeninin korunması bakımından önemli bir teşvik unsurudur.
6. Diğer Hukuk sistemlerinin asırlarca süren mücadelelerden, isyan ve ihtilâllerden sonra tanıdığı birtakım hak ve hürriyetleri Kur'ân Hukuku başından beri kabûl ve ilân etmiştir: Hukukun üstünlüğü, kanun karşısında eşitlik, suçun şahsîliği ve kanûnîliği, akit hürriyeti, kadın hakları ve özellikle kadına şahsiyet ve mülkiyet hakkı, saltanat ve istibdât yerine bey'at ve meşveret, din, vicdan, söz ve düşünce hürriyetleri, mülkiyet, çalışma, seyahat ve sosyal güvenlikten yararlanma hakları bunlar arasındadır.
Bütün bunlardan sonra sormak gerekiyor: Kur'ân Hukuku'nun hangi hükmü ve prensibi eskimiş, çağ dışı kalmış, insanlık idealine ters düşmüş, uygulama kâbiliyetini yitirmiştir? Bu prensiplere arkasını dönen toplumlar hem hayatı zehir eden ve insanı yalnızlaştıran, hem de çevreyi yaşanmaz hale getiren düzenleme ve uygulamaları ile daha iyi ve daha insanî sonuçlar mı elde etmişlerdir? Müslümanım diyen bazı toplumların geri kalmaları, bedbaht olmaları bu prensiplere bağlı kaldıklarından mı, yoksa bunlarla bağlarını kopardıklarından mıdır? Fuhuş mu iyidir, evlilik mi; büyükleri ya hizmetçi olarak kullanılan, yahut da huzursuzluk evlerinde mahbus kalan aile mi iyidir, bunları sevgi, saygı ve merhamet ile kucaklayan aile mi; evin direği, ışığı ve sıcaklığı, toplumun bacısı ve tamamlayıcısı olan kadın mı saygındır, vücûdu ve güzelliği pazarlanan kadın mı; çocuğunun bakım ve eğitimini başka ellere bırakıp ekonomik özgürlük peşinde koşan kadın mı toplum için daha hayırlıdır, yaratılıştan gelen kâbiliyetleri doğrultusunda evinde ve toplum içinde hizmet veren kadın mı; faiz mi iyi, ortaklık mı; milyonların zararına fahiş ve haksız kazanç mı iyi, herkesin hakkını gözeten helâl kazanç mı; zayıfı, geri kalanı, bilmeyeni ezmek ve sömürmek mi iyi, bunların elinden tutup kaldırmak, haklarını almak mı; hakkın gücü ve arkası olanlara verilmesi mi iyi, hak edene, lâyık olana verilmesi mi; anarşi mi iyi, düzen mi; insanların din, renk ve pasaportlarına göre farklı muamele görmeleri mi iyi, eşit muamele görmeleri mi; âdil paylaşma mı iyi, arslan payını elde etme mücadelesi mi; sür'atle tecellî eden adâlet mi iyi, sürümcemede kalan dâvâ, geciken adâlet mi....? Ve bütün bu iyilikleri getirip anlatan, uygulayıp insanlığa huzur ve mutluluk yollarını gösteren Ümmî (s.a.v.) ne büyük! O'nun getirdiği Kitab ne yüce! Salât ve selâm O Ümmî'ye, binlerce şükür ve tekbir O'nu insanlığa lütfeden Allah'a.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni ve Müslümanlar
Aksaray'da bir konferansımın ardından M. Şalkacı şunları sormuştu:

1.İslâm'ın "beraber yaşama" diye ifade edilen emri bugünkü globalleşme ile aynı şey midir?
2. Yeni dünya düzeninde İslâm ülkelerinin yeri nedir?
3. Dünyada müslüman kanı akmaya devam eder mi? Nasıl Duracak?
4. Fert olarak benim yapabileceklerim nedir?

Cevap:
1. İslâm'a göre insanların birlikteliğini ikiya ayırıyorum: Birlik ve beraberlik. Birlik müslümanlar arasındaki sosyal ilişkinin veya bağın adıdır. Müslümanlar birbirlerinin kardeşleridir; bu kardeşlik ilişkisi lâf olsun diye söylenmemiştir, onun hukûkî, ahlâkî, dinî ve ictimâî yükümlülükleri vardır. Beraberlik ise müslümanlar ile ötekilerin; yani başka din, inanç ve dünya görüşü sahiplerinin ilişkisidir veya aralarındaki birliktelik bağının adıdır. Müslümanlar bir yerde iktidarı ele geçirip, kendi ilkeleri ve değerlerine dayalı bir sisteme göre ülkeyi yönetmeye başladıklarında birlik ve beraberlik bağları bakımından insanları dört guruba ayırmak gerekir:
a) Ülkede yaşayan müslümanlar. Bunlar ülkenin müslümanlara mahsus kanunlarına tâbîdir ve haklardan tam olarak yararlanır, ödevlerini de yerine getirirler.
b) Ülkede devamlı yaşayan gayr-i müslimler: Bunlarla anlaşma yapıldığı ve kendilerine birtakım haklar verildiği (haklar teahhüt edildiği) için, kendilerine, teahhüt verilmiş gayr-i müslimler anlamında "ehl-i zimmet veya zimmî (zımmî değil) denir. Zimmîler müslümanların eşiti ve kardeşleri değildirler, ancak onlara temel haklar (liyâkat ve ehliyete bağlı olanlar değil, insan ve vatandaş olmaya bağlı olanlar) tanınır, bu haklardan yararlanarak müslümanlarla beraber yaşarlar. Temel haklar içinde din ve düşünce özgürlüğü de vardır.
c) Başka ülkelerde yaşayan müslümanlar: Bunlar İslâm ülkesine gelip yerleşerek, bugünkü deyişle vatandaş olmadıkça -müslümanların egemenliği başka ülkeleri kapsamadığı için- devletin/toplumun koruma ve sahiplenmesi hakkından yararlanamazlar, ama uluslararası kurallar çerçevesinde onların da hakları korunmaya çalışılır.
d) Bu üç guruba girmeyen insanlar başka ülkelerin başka inançtaki vatandaşları ve sakinleridir. Bunlarla ilişki; kural olarak barış ilişkisidir; ancak barış içinde yaşarken, insan hak ve özgürlüklerini çiğnemeleri muhtemel yabancılara karşı, İslâm ülkesinin uyanık ve hazırlıklı olması gerekmektedir; çünkü müslümanlar, bütün insanlara karşı yapılan zulmü engellemekle yükümlüdürler.
İşte İslâm'ın beraber yaşama kuralları kısaca yukarıda özetlendiği gibidir. Küreselleşme (globalleşme) terimi, teorik olarak bütün dünyayı bir ülke gibi, bütün insanlığı da kendi insanı (insanlık câmiasının bir ferdi) gibi görerek, bilerek, bu hedefe yönelerek, bunu gerçekleştirmeyi plânlayarak yaşamak, ilişkileri böyle bir anlayış içinde kurmak ve geliştirmektir. Gerçekleşene bakıldığında ise, dünya kalkınmış ve kalkınmakta olan diye ikiye ayrılmıştır. Kalkınmış ülkeler aralarında birlikler kurarak rekâbet etmekte, dünya patronluğunu elde etmek ve bu patronluğun nimetlerinden (haram meyvasından) yararlanmak için, üstü örtülü bir mücadele (âdeta soğuk savaş) sürdürmektedirler. Bugün Amerika patrondur, kendi menfaati nasıl gerektiriyorsa öyle bir dünya düzeni teklif etmiştir, bunu yerleştirmek ve uygulamak için çalışmaktadır, adına da -insanları kandırmak için- "küreselleşme" demektedir. Dün Rusya, bugün Amerika, yarın Çin veya başkası patron olduğunda, bir yerde egemenlik kurduğunda yapacağı şey zulümdür, hakkı güçlüye tanımak ve vermektir, zayıfı ya açıkça veya kandırarak, iğfal ederek ezmektir, sömürmektir. Evet böyledir; çünkü beşer (birey olsun, topluluk olsun) egoisttir, onu özgeci ve âdil kılacak olan saik, yaşanan bir hak dindir, böyle bir dîni olmayan veya olup da yaşamayanlardan insanlığa hayır gelmez.
2. Yeni dünya düzeninde patron Amerika'dır. Birleşmiş Milletler'de ve özellikle Güvenlik Konseyi'nde onun dediği olur, kararları veto eden Konsey'de hiçbir İslâm ülkesi yoktur, B.M. genel kurulunda ise oyları hem dağınıktır, hem de yetersizdir. İslâm ülkeleri kalkınmakta olan (yani geri kalmış) ülkeler arasında yer almaktadır. Patron veya patronların talimâtı dışına çıkan İslâm ülkeleri "terörist ülke" ilân edilmekte ve cezâlandırılmaktadır. Anlaşılacağı üzere "terörist ülke", patrona itâat etmeyen ülke demektir. Asya Kaplanları örneğinde olduğu gibi, patrona isyan etmemekle beraber, kendileri için çizilmiş kalkınma, veya ekonomik güç sınırını aşma istidadı gösteren ülkeler de, başka yollardan engellenmektedirler.
3. Birçok İslâm ülkesi vatandaşı, Türkiye'yi ağabey, kurtarıcı, dağılan ümmeti toparlamaya namzet birikimi olan topluluk... olarak görmekte iken Türkiye onlardan uzaklaşmakta, İsrail ile çeşitli -bu arada askerî- anlaşmalar yapmakta, Avrupa Birliği'ne girmeye can atmaktadır. Diğer İslâm ülkelerinde de hem halk hem de aydınlar ve yöneticiler, kendileri olmak ve kendi menfaatleri için dayanışmak, güç toplamak, çalışmak bakımından henüz uygun kıvama gelmemişlerdir. Resmî eğitim ve öğretim böyle bir kıvamı vermek için uygun değildir. Dünyada kurtlar ve kuzular oldukça, kurdun kuzuyu yemesini engelleyecek çobanlar da bulunmadıkça kuzu yenir (kan akar), kurt da yer. Kuzuların koç, hattâ arslan olabilmesi, müslümanların dünyada adâlet ve hakkâniyetin çobanı (bekçisi) konumuna geçmesi için sivil hareketlere ve gayretlere ihtiyaç vardır.
4. Fert olarak her müslüman yapabileceklerini yapmalıdır. Neyi nasıl yapacağını bilmek için öğrenmek, öğrenmek için okumak ve dinlemek, bunun için de müslüman cemâatçikler olarak biraraya gelip çalışmak ve dayanışmak gerekir. Bugün câmî cemâatleri, şehir içi veya şehirler arası yolcu otobüslerinde biraraya gelmiş yoculara benziyorlar; namaz bitiyor (yol bitiyor), câmîden çıkıyorlar (otobüsten iniyorlar) evli evine yocu yoluna ayrılıp gidiyorlar. Câmî cemâati bu değildir, küçük müslüman cemâatçikleri (birlikte öğrenme ve yaşama gurupları) bu değildir; cemâat, Medine'ye ilk hicret eden müslümanlar ile oralı olanlar arasındaki ilişkiyi, veya benzerini yaşayanların birliğidir. Fertler bu birliklerin üyesi olmaya bakmalıdırlar.

 

 

 

 

Namazların Cem'i, Telfîk, Enflasyon ve Nemâ
Sorular:
1. Hadîste Hz. Peygamber (s.a.v.): "Kur'ân'da bir delîl bulunursa onunla amel edin, yoksa sünnete müracâat ediniz. Sünnette de yoksa ashâbımın söyledikleriyle amel ediniz" buyuruyor.
Bu hadîse dayanarak namazların cem'i meselesinde "İbn Abbas (r.a) der ki: Hz. Peygamber (s.a.v.) korkulacak bir durum olmadığı ve seferde de bulunmadığı halde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kıldırmıştır." (Müslim, Müsâfirîn, 57)
Bu rivâyete dayanarak veya Telfîk yapılarak diğer mezheplerin görüşleriyle hastalık, yolculuk, mesai saatlerinde vb. namazlar birleştirilerek kılınabilir mi?
2. İbâdetlerimizi yaparken telfikten yararlanabilir miyiz?
3. Enflasyon oranında faiz câiz midir?
4. Nemâların kullanılması câiz midir?

Cevaplar:
1-2. Önce hadîsin başka bir rivâyet şeklini de verelim:
İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Nebiyyi Ekrem (s.a.v.) öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı (birlikte) yedi (rek'at) ve sekiz (rek'at) olarak kıldırırdı." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, 11/487, Ank. 1972)
Bu hadîse dayanarak öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı bir arada kılmaya "iki namazı birleştirmek: cemi' beyne's salâteyn" denmektedir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Vedâ haccında Arafat'ta öğle ile ikindiyi, Müzdelife'de akşam ile yatsıyı birleştirerek kıldırdığında ittifak vardır. Yılın başka zamanlarında ve başka bölgelerde cemi' yapılması konusunda müctehidler ihtilâf etmişlerdir.
Hanefî imamları ile İmam Evzai'ye göre cemi' sadece Hacc mevsiminde Arafat ve Müzdelife'de yapılır.
İbn Ömer, Urve b. Zübeyr (r.a) Said b. El-Müseyyeb, Ömer b. Abdülaziz, Ebu Bekr b. Abdurrahman, Zührî, Ebu Seleme, Medine fakihlerinin hepsi, İmam Malik, İmam Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel gibi zevât, korku, sefer, şiddetli yağmur gibi şer'î özürler bulunduğu takdirde her zaman ve her yerde cemi' yapmak câizdir, demişlerdir.
Cem'i câiz görmeyenler, öğle namazını son vaktine kadar geciktirip ikindiyi de ilk vaktinde; akşamı son vaktine kadar geciktirip yatsıyı da ilk vaktinde kılan Rasûlullah'ın (s.a.v.) bu amelinin iki namazı birleştirmiş gibi göründüğünü, aslında cem'in bulunmadığını ifade etmektedirler.
Buna mukâbil cem'in var olduğunu savunanlar, ayrıca bu cem'in sadece Hacc mevsimine ve Arat ile Müzdelife'ye mahsus olmadığını, bunun meşakkat halinde her zaman ve her yerde câiz olduğunu söylemekte, bu konuda Rasûlullah'ın (s.a.v.) müteaddit hadîslerini delîl olarak zikretmektedirler. (Geniş bilgi için bkz. Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 11/487-489, Ank. 1972)
İlimî ve dinî dayanak olarak rivâyetlerden (hadîslerden) yararlanmakla telfik yapmayı birbirinden ayırmak gerekir. Rivâyetlerden (hadîslerden) yararlanmak demek; "onlardan hüküm çıkarmak, din hayatımızı onlara göre yaşayabilmek için onlardan çıkacak uygulama kuralını ortaya koymak" demektir; buna da Fıkıh Usûlünde "ictihad" denir. Bir müminin bilgisi hadîsi anlayacak, değerlendirecek ve ondan hüküm çıkaracak seviyede ise elbette bunu yapacak, hem kendisi hadîsle amel edecek, hem de başkalarına yol gösterecektir.
Bilgi seviyesi ictihad için yeterli olmayan müminler bilenlere sorar, onların yazdıklarını okurlar. Kendisine farklı iki ictihad nakledilen (meselâ namazları birleştirme konusunda iki farklı ictihad var, birisine göre câiz, diğerine göre değil denilen) mümin, bu bilgiyi alınca, daha önce uyguladığı ictihadı (mezhebi) bırakır da yeni öğrendiği mezhebi uygularsa intikâl ve telfik gerçekleşir. İntikâl: Bir mezhebi toptan veya belli birkaç meselede terkederek diğerine geçmektir. Telfîk ise bir uygulamada, birbirine zıt mezhep hükümlerini bir araya getirmek ve böylece uygulamaktır. Hanefî mezhebinde olan bir mümin, şartları oluştuğunda namazları birleştirerek kılarsa intikâl ve telfik yapmış olur; yani bir namazda vakit bakımından diğer imamlara, meselâ okunacak sûre ve miktar bakımından Hanefîlere uymuş bulunur.
Fıkıh âlimlerinin kahir ekseriyetine göre intikâl ve çoğuna göre telfik câizdir. Şu halde yukarıda geçen hadîse dayanarak ictihad yoluyla veya ilmihal bilgisine dayanarak; taklit ve telfik yoluyla namazları birleştirerek kılmak câizdir.
Yolculuk halinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı; ya öncekinin ya sonrakinin vaktinde (hangisi yocu için daha uygun ve kolay ise o vakitte) kılınır. Meselâ yola çıkmadan öğle namazının vakti girmiş ise önce öğle, hemen ardından ikindinin farzları kılınır ve yola çıkılır. Öğle namazının vakti girmemiş olursa kılmadan yolculuk başlar, öğle namazının vakti yolda geçer, ikindinin vakti girerse, akşam olmadan, bulunan fırsatta önce öğlenin farzı, ardından da ikindinin farzı kılınır... Bu kılış kazâ değildir, edadır, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine dayanmaktadır, binekte (meselâ otobüste), vakti kaçırmayacağım diye birçok rüknü (kıbleye dönmeyi, rükû ve sücudu...) terkederek farz kılmak ise sünnette yoktur.
Hadîslerden müctehidlerin çıkardığı hükme göre korku, tehlike, şiddetli yağmur ve kar, yürümeyi zorlaştıran çamur, hastalık, hastaya bakma gibi sebepler ve mazeretler bulunduğunda, yolcu olmayanların da namazları, yukarıda açıklandığı şekilde birleştirerek kılmaları câizdir. Ancak namaz vakitli bir ibâdet olduğu için birleştirmenin, mazeretli olması gerekir. Bugün ameliyata giren doktor, bulunduğu yer ve durumda namaz kılması -yukarıda sıralanan sakıncalar ölçüsünde sakınca doğuran- müminler, fırsat bulduklarında namazlarını birleştirerek kılarlar. Din, müminlerin zorluk çekmelerini, ibâdet yüzünden zarar görmelerini değil, gönül huzuru ile Allah'a ibâdet etmelerini istemektedir; dinde güçlük yoktur.
3. Enflasyon oranında faiz değil, enflasyon farkını almak câizdir. Bir para faiz ise haramdır, alınamaz. Enflasyon farkı faiz olmadığı için alınır, verilir. Birisine borcunuz var diyelim, vâdesi geldiği halde ödememişsiniz, aradan meselâ altı ay geçmiş, bu esnada %30 enflasyon olmuş, ödeme gerçekleşirken işte bu yüzde otuz farkın da ödenmesi gerekir; aksi halde bocunuzun bu kadarını ödememiş olursunuz. Ödenen %30 faiz değildir, çünkü faiz borç ile ödenen meblağ arasındaki reel fazlalıktır, enflasyon farkı ise reel fazlalık değildir, rakkam olarak fazlalıktır, değer (satın alma gücü) olarak yapılan borca eşittir, eşit olmalıdır.
Bankalara para yatırır da bundan enflasyon ölçüsünde faiz alırsanız bu câiz olmaz; çünkü: a) Sizin paranızla banka gerçek (reel) faizcilik yapar, yapmıştır, b) Siz para yatırırken -daha enflasyon gerçekleşmeden- belli bir faiz alacağınız bildirilmiş, buna râzı olmuş, imza atmışsınızdır.
4. Memurların maaşlarından kesilen (devletin ödünç aldığı) keseneklerden nemâ almak câizdir. Çünkü devlet faizci kurum değildir, memur faiz alacağım diye devlete para vermiş değildir ve devletin ödediği nemâlar da daima enflasyonun altındadır.
 

 

 

 

 

 

Din Eğitimi ve Öğretimi
Almanya'da, çoğu üniversite öğrencisi olan gençlere bir konferans vermiştim. Sonunda yazılı olarak sorular aldım ve cevaplandırdım. Bu sorulardan birisi şöyleydi:

"Câmîde ve ailede alınan İslâm dîni bilgileri bir çocuk için 16 yaşına kadar yeterli değil midir? 16 yaşından sonra bazı bilgiler insanlar için geç mi? 16 yaşından önce olmuyorsa 16 yaşından sonra olsun, ne kayıp oluyor ki? Ve Türkiye'deki öğretmenler hristiyan değiller ki, çocuklara 16 yaşına kadar bambaşka bir şeyler öğretsinler..."

Soru sahibi genç, kâğıdın altına, "Kusura bakmayın, Türkçem kıt" diye de bir not düşmüştü.

Yurt dışına küçük yaşta giden veya orada doğup büyüyen çocuklarımız Türkçe'yi büyük ölçüde kaybediyorlar. Bunun için alınması gereken tedbirler ayrı bir yazı konusu olabilir.
Konferansta ben özetle "Türkiye'de, okullarda din eğitiminin bulunmadığını, din öğretiminin yetersiz olduğunu, okul dışında câmîlerde, Kur'ân kurslarında, dernek ve vakıfların açacağı kurslarda, 8 yıllık ilköğretim okulunu bitirmemiş veya bu öğretim yaşını doldurmamış (yani 16 sına girmemiş) çocuklara din eğitim ve öğretiminin verilmesinin yasaklandığını..." söylemiştim. Soru sahibi genç buna itiraz ediyor ve itirâzını soru şekline sokmuş bulunuyor.

Cevap:
1. Almanya'da yaş sınırı bulunmaksızın, sivil kurum ve kuruluşların çocuklara din eğitim ve öğretimi vermesi serbesttir. Elbette bunun bazı sakıncaları da vardır; ancak bu sakıncaların giderilmesi için tedbir alacak olanlar yine de velîlerdir, sivillerdir, devlet buna karışmaz. Türkiye'de, Anayasa'ya göre mecbûrî olan "Din Kültürü Ahlâk Bilgisi" dersi dışında, yine Anayasa'nın yer verdiği "velîlerin isteğine bağlı olarak çocuklar için de bir din eğitim ve öğretimi vardır, ancak devlet bu maddeyi işletmemekte, sivil kurum ve kuruluşların hattâ Diyanet İşleri Başkanlığının, 16 yaşına gelmemiş çocuklara din eğitim ve öğretimi vermesini engellemektedir. Bir kere ben buna itiraz ediyorum, devletin böyle bir hakkının bulunmadığını, ayrıca Anayasa'ya göre de, sözünü ettiğim din eğitimini engelleyenlerin hıukuka aykırı davrandıklarını söylüyorum.
2. Halen ilköğretim okullarında mecbûrî bir ders olarak okutulan Din Kültürü Ahlâk Bigisi dersi, bir "İslâm dîni öğretim ve eğitimi" değil, karma karışık bir bilgi verme eylemidir. Bilgi eksiktir, öğretenler işin ehli değildir, eğitim hiç yoktur. Şimdi bu üç hususu biraz açalım:
a) Bilgi eksiktir, tam olabilmesi için, devletin müdahalesi dışında, ehliyetli bir heyetin hazırlayacağı programa göre yazılmış ve yine bu heyetin uygun gördüğü kitaplar okutulmalıdır.
b) Bu dersi okutanların, bilhassa ilköğretim okullarının 4. ve 5. sınıflarında okutanların çoğu sınıf öğretmenleridir, bu dersi okutmak için yetiştirilmiş değillerdir, bir kısmının inancı ve ameli de İslâm ile bağdaşmamaktadır. Bu dersi okutmak üzere öğretmen yetişsin diye, İlâhiyât Fakültelerinde bir program açılmıştır, fakat YÖK ile M.E. Bakanlığı işbirliği yaparak bu programa yeterli öğrenci almamaktadırlar. Halen İlâhiyât Fakültesi mezunu birçok eleman bulunduğu halde, bunlar öğretmen olarak tâyin edilmemekte, norm kadro bahane edilerek ders, uzman öğretmenlere değil, sınıf öğretmenlerine verilmektedir.
c) Öğretmekle eğitmek birbirinden farklı kavramlar ve eylemlerdir. Özellikle din bilgisi her yaşta verilir ve alınırsa da -diğer birçok alanda olduğu gibi bu alanda da- din eğitiminin her yaşta verilmesi ve alınması mümkün değildir; daha doğrusu; bu eğitimin küçük yaşta (dört yaş civarında) başlayarak ömür boyu devam etmesi gerekmektedir. Din yalnızca bir bilgi yığını değildir, o imandır, ibâdettir, ahlâktır, hayat tarzıdır, duygudur, alışkanlıktır... Bunların bireye kazandırılması için belli yöntemler ve programlar çerçevesinde yapılan faâliyetler bütünü eğitimdir. Dört, yedi, on... yaşında alınması gereken din eğitimini, 16 yaşından sonra vermek ve almak ya imkânsızdır ve ya zordur. Aslında bu hususu, din eğitimini isteyenler de, engelleyenler de bilmektedirler; engelleyenler "hiç almasın daha iyi" demekte, isteyenler de "küçük iken almazsa sonra alamaz, iş işten geçer" diye istemektedirler. İnsan hakları belgeleri ile bunlara dayalı olarak yapılmış anayasalar, küçüklerin dînini seçme ve bunlara gerekli din eğitimi verme/verdirme yetkisini, velîlere verdiğine göre, engelleyenlerin yaptığı hem hukuka, hem de din özgürlüğüne aykırıdır. Yine engelleyenlerin "Büyüdükten sonra dîni tanısın, isterse kabûl etsin ve yaşasın, istemezse reddetsin" şeklindeki argümanları da samîmî ve tutarlı değildir; çünkü Türkiye gibi ülkelerde çocuklar, 16 yaşlarına kadar nötr, din karşısında tarafsız/bilgisiz yetişmiyorlar. Onlara bir şekilde din hakkında bilgi ve kanâat veriliyor, hattâ yönlendiriliyorlar. Bir müslüman velî düşünelim, çocuğuna İslâm eğitim ve öğretimi vemek istiyor, ama 16 yaşına kadar bunu kendisi, istediği yerde ve istediği şekilde verdiremiyor, okulda da verilmiyor, hattâ din hakkında bazı olumsuz, yanlış, tek yanlı... telkinler de sözkonusu olabiliyor. Çocuğa namaz ve oruç gibi ibâdetlerin eğitimini (bilgisini değil) vermek şöyle dursun, aileden aldığı yarım yamalak eğitimle bunları yapmak isteyen öğrenciler engelleniyorlar; şimdi bu müslüman velî ne yapacak? Çocuk onun mu, başkalarının mı? İşte bizim şekvâmız bununla ilgilidir. Din eğitimini engelleyenler insanları dinden kurtarmak istiyor ve bunun onlara iyilik olduğuna inanıyorlar. Din eğitimi almak, aldırmak isteyen müminler ise; insanlar için dînin bir "iki cihanda mutlu olma aracı" olduğuna inanıyor, insanları dindarlaştırmayı onlara yapılacak en büyük iyilik olarak kabûl ediyorlar. Taraflardan biri diğerine, mecbûr kılarak veya engelleyerek kendi inanç ve arzusunu dayatırsa bu çözümsüzlük demektir. Din eğitimi büyüklerin kendi arzularına, küçüklerin ise velîlerine bırakılırsa problem çözülmüş olur. Devletin yapacağı din eğitimi isteyen ve istemeyen vatandaşlarına -her birine istediğini vererek- yardımcı olmaktır.

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Emlâkçı komisyonu
Soru: Yukarıdaki konu ile pek alâkası bulunmamakla beraber bize yazılı olarak gelen bir soru da, emlâk alım ve satımına aracılık edenlerin bundan aldıkları ücretle (komisyonla) ilgilidir.

Cevap.
Emlâk alım ve satımında dürüst, tarafsız ve insaflı olarak aracılık eden, satmak isteyene müşteri, almak isteyene emlâk vb. bulan şahsın, bu hizmetinden dolayı tarafalardan bir ücret almasında sakınca yoktur. Bu ücret için bir raiç varsa buna uyulabilir. Yoksa pazarlık yapılır ve anlaşmaya göre hareket edilir.

 


 

 

 

 

 

Tesettür ve Kıyâfet
Aşağıdaki değerlendirmeli sorular, tesettür ve kılık kıyâfet konusundaki inanç, bilgi ve düşüncelerimi yazmam için bir derginin editörü tarafından tertiplenmiştir. Bu soruları esas alarak günümüzde ve ülkemizde tesettür ile uygun kıyâfet ve giyim tarzı üzerine düşüncelerimi arzediyorum:

Sorular
* Evli veya bekâr, bir Müslüman hanım canlı renklerin hâkim olduğu, 100 metre ileriden bile farkedilen, göz kamaştırıcı, cicili bicili, albenili, cezbedici, câlib-i dikkât renk, desen ve şekilde kıyâfetler giyerek evden dışarı çıkabilir mi?
* Kılık kıyâfetin estetik olmasıyla câiz olması arasındaki sınır nedir?
* Tesettür modalarının ve defilelerinin günümüzde arzettiği manzara câiz midir?
* Üstüne başına düzen vermek demek, tesettür modası defilelerini kaçırmamakla eşanlamlı mıdır?
* Pardesü yerine çeşitli modellerde pantolon ve ceket giymek câiz midir?
* Çarşafı "olmazsa olmaz şart" gösterenler var. Bu konuda söylenecek son söz nedir?
* Mehmet Şevket Eygi beyefendinin hakikaten hak verilir tarz ve ölçülerdeki estetik anlayışı (Müslümanın zarif ve estetik giyinmesi, kılık kıyâfetinin paspal ve zevksiz olmaması vb.) -özellikle hanımlar açısından- hangi Îslâmî sınırlar dahilinde ele alınmalıdır?

Cevap:
Bazı konuları sormak üzere bize gelen bir hanımefendi, komşuları ve arkadaşlarıyla sohbetine devam etmeye başladıkları bir hoca hanımın, örtünme ve kıyâfet konusunda söylediklerini nakletti, bunların kafasını karıştırdığını, âdeta kendisini bunalıma ittiğini söyledi ve bizden açıklama istedi. Bayanın sıkıntısı ve hocahanımın söyledikleri yukarıdaki sorularla büyük ölçüde örtüşüyordu. Kendisine yaptığımız açıklamayı, yukarıdaki sorularda geçen yeni unsurların cevaplarını da ekleyerek sizlerle paylaşmanın faydalı olacağını düşündüm.
Hocahanım şunları söylemiş: "
Başörtüsü ve uzun manto veya tunik ve etek veya pantolon... giyerek örtünme olmaz. Böyle örtünenler açık sayılırlar. Evinizden çıkarken çarşaf giymeniz şarttır. Pantolon giyen bir kadını evinizden kovmanız gerekir. Evinize mahrem olmayan erkek müsafir geldiğinde de, dışarı çıkar gibi çarşaf giymeniz ve müsafirin yanına onunla çıkmanız gereklidir. Evde yabancı olmadığında bile tesettürlü bulunmak lâzımdır. Kadınların dışarı çıkarken veya evde mahrem olmayanlar bulunduğunda, giyecekleri giysilerin çekici olmaması, hattâ rengi ve biçimi itibariyle itici olması şarttır..."
Şüphe etmiyorum ki, hocahanım bunları iyi niyetle söylemiştir, bazı kitaplarda görmüştür, bunları takvânın (günaha düşmeme tedbirinin) bir gereği olarak değerlendiriyordur. Ancak maksat ne olursa olsun, "Kur'ân, sünnet, icmâ gibi bütün müminler için bağlayıcı olmadıkça hangi kitapta görürse görsün, meseleye bir de şu yönlerden bakması gerekirdi: a) Farklı düşünen ve yazan mûteber âlimler var mı? b) Takvâyı kurtaralım derken imanı veya ameli tehlikeye düşürme ihtimâli var mı? c) İçinde yaşadığımız cemiyette, üzerimize kara bulutlar gibi çöken olumsuz şartlar içinde, bunları uygulamak mümkün mü, teklif edilenlere zor gelmez mi?
Bizim bilgi ve tercihlerimize göre tesettür ve kıyâfet konusunda İslâm'ın talimâtı özetle şöyledir:
1. İslâm erkeklerden ve kadınlardan belli bir kıyâfete bürünmelerini değil, örtülmesi gereken, "zînet ve avret" diye ifade edilen yerlerini örtmelerini, örtmek için giydikleri elbisenin, altını gösterecek kadar ince ve örtülen yerin şeklini apaçık (açık görüldüğünde yapacağı etkiyi yapacak şekilde) dışa yansıtacak kadar dar olmamasını istemektedir.
2. Kadının, mahrem olmayan erkekler yanında açmasına izin verilen zîneti - en geniş tanımlamaya göre- yüzü, bilekleriyle birlikte elleri, topuktan biraz yukarıya kadar ayaklarıdır. Erkeğin açabileceği yerleri ise göbeği ile dizkapağı arası dışında kalan vücûdudur. Dizkapağının yukarısı (uyluk kısmı) da gerektiğinde açılabilir diyen müctehidler vardır. Aralarında devamlı olarak evlenme engeli bulunan (dinen evlenmeleri câiz olmayan) baba, oğul, kardeş gibi akraba yanında kadın -bazı müctehidlere göre sırtı müstesna- göbek-dizkapağı arası bölge dışında kalan vücûdunu açabilir. Şu halde ev içinde -na-mahrem kimseler yok iken- tesettürlü olmak mecbûriyeti yoktur. Karı-koca arasında açılmayacak zînet ve avret yoktur.
3. Mahrem akrabanın, açılması câiz olan yerlere dokunması da câizdir. Baba kızını, anne oğlunu öpebilir, kızı babasının ellerini, yanağını öpebilir...
4. Dışarı çıkarken çarşaf giymek şart değildir. Kur'ân'da geçen "cilbâb" kelimesinın birden fazla mânâsı vardır; genel anlamı üst giysi demektir, baştan basenlere kadar örten üst giysiye de cilbab denmiştir. Dînin istediği belli bir giysi veya kıyâfet değil, uygun bir şekilde örtünmektir, tesettürdür. Bir köylü hanım düşünelim, tarlada çalışmaya gidecek, entarisinin üzerine geniş şalvarını çeker, başına da saçını, boynunu ve göğsünü örtecek (buralarda açık yer bırakmayacak) bir başörtüsü bağlar ve işine gider; bu örtünme ve giyinme dîne uygundur, bununla tesettür emri yerine getirilmiş olur. Şehirde bir hanım dışarı çıkarken, üzerine uzunca (topuklarına yakın) bir pardesü ve başına da uygun bağlanmış bir başörtüsü giydiğinde, örtünme emrini yerine getirmiş olur. Uygun örtünmeyi sağlayan, daha fazla parçadan oluşan başka kıyâfetler de bulunabilir, kullanılabilir. Bunları bulmak, sunmak, beğendirerek gençlerin örtünmesini sağlamak üzere özel çalışmalar yapılmalıdır. Tesettür defilelerinin amacı ticaret ise, bu amaca ulaşmak için dînin şekil ve amaç olarak koyduğu sınırlar aşılıyorsa bunlara câiz diyemeyiz. Ama; bizim yukarıda "yapılmalıdır" dediğimiz çalışmalar çerçevesine giriyorsa elbette câiz, hattâ gerekli olur.
5. Elbisenin ismi değil, hangi cinse ait olduğu önemlidir. Eskiden şalvar denilen giysinin erkek için olanı da, kadın için olanı da vardı. Bugün de ceket, yelek, hırka, pantolon... ismi verilen giysilerin kadınlara ve erkeklere mahsus olanları vardır. Kadın "kadın pantolonu veya şalvarı" giyebilir, bunu yaptığında erkek elebisesi giymiş, erkekliğe özenmiş olmaz. Ancak pantolon giymesi halinde yukarısı dar olacağından üzerine -vücûdunun hatlarını belli eden kısmı örtmek üzere- başka bir şey daha giymesi gerekir.
6. Sahâbe kadınlarının giysileri içinde beyaz, siyah, yeşil, sarı renkte olanlarının bulunduğu sağlam rivâyetlerde zikredilmiştir. Giyilen elbisenin çirkin ve itici olması gerektiğine dair hiçbir nakli delîl (âyet, hadîs) yoktur. Erkeğin ilgisini çekmesin diye kadınlara, Allah'ın ve Resûlü'nün (s.a.v.) yüklemediğini yüklemek, istemediklerini onlardan istemek doğru değildir. Kadın el içine çıkacak kadar ve şekilde giyinir. Giysileri seksi olmamak, karşı cinsin dikatini çekmek amacıyla düzenlenmiş bulunmamak şartıyla güzel, zarîf, estetik de olabilir. Bundan sonrası kadını değil, ona bakan erkekleri ilgilendirir; sorumluluk onlara geçer, onlar da gözlerini sakınmak, kendilerini firenlemek sûretiyle kulluklarını yerine getirmek mecbûriyetindedirler. İmtihan dünyası, günah imkân ve fırsatlarının yok olduğu, yok edildiği, insanların isteseler bile günah işleyemeyecekleri bir dünya değildir. İmtihanı, bu imkân ve fırsatlara rağmen irâdesini kullanan ve dînin sınırları içinde yaşayanlar kazanacaklardır. Din, birileri günaha girmesin diye diğerlerinin hak ve özgürlüklerini -gereğinden fazla, bilinen sınırların dışında- kıstlama yoluna gitmemiştir.
Bu konularda farklı düşünen, ölçüleri farklı tutan âlimler de vardır; ancak hiçbir beşerî ictihad ve yorum bütün müslümanları bağlamaz; bilgisi az olan müminler âlimlerden aldıkları fetvâya uyarlar, farklı fetvâlar onları bağlamaz.
Kadınlarımıza, kızlarımıza İslâm'ı öğretmeye kalkışanlar, kaş yaparken göz çıkarmamak gibi bir sorumluluklarının da bulunduğunu bilmelidirler. İslâm, maddî ve manevî pislikleri temizlemek, çirkinlikleri ortadan kaldırmak ister, güzelliğe düşman değildir ve kolaylık dînidir.
Yazılanların kaynak ve delîlleri için bizim, Helâller Haramlar ve İslâm'da Kadın ve Aile isimli kitaplarımıza bakılabilir.

 

 

 

Kozmetik Ürünleri, Estetik Operasyon, Sünnet
Başlıkta geçen konuları mektup yazarak ve telefon ederek soranlar oldu. Özel bir yanı olmadığı için cevapları burada vermek, aynı konularda bilgi eksikliği bulunanlara yardımcı olmak daha iyi olur diye düşündük.
1. Kozmetik ürünler iki önemli iş görüyor: Güzelleştirmek ve korumak.
Meselâ cildi korumayı ele alalım; bunun dîne ve ahlâka aykırı bir yanının bulunmadığı açıktır.
Güzelleştirme konusuna gelince, eğer bunun dışında maddî veya manevî bir zarar sözkonusu değilse elbette din, güzelleştirmeye de karşı çıkmayacaktır; Allah mutlak güzeldir ve güzeli sever.
Kozmetik sanayii veya iptidâi usûllerle güzelleşme iki türlü zarara sebep olabilir: Sıhhî ve ahlâkî.
Geçici bir güzelleşme uğruna uzun vâdede bedene zarar veren bir şeyi kullanmak tıp yönünden sakıncalı olursa buna din de izin vermez; çünkü vücut Allah'ın emanetidir, onu korumak gibi de bir yükümlülüğümüz vardır.
Ahlâkî sakınca, karşı cinsi tahrik etmek ve ayartmakla gerçekleşir. Bu maksada yönelik veya böyle olmadığı halde bu sonucu -açık, kesin, yaygın olarak- doğuran süslenmeler de dînin hoş görmediği bir davranıştır.
Meseleye bir de israf yönünden bakılabilir. İçinde yaşadığımız dünyada açlar, açıklar, muhtaçlar var iken, kozmetik ürünlerine sarfedilen büyük paraların saracağı nice yaralar, kapatacağı nice ihtiyaçlar ortada iken, bu harcama kaleminde itidâlin dışına çıkmak israfa girebilir ve bu takdirde câiz olmaz.
Kozmetik ürünleri hayra da şerre de kullanılabileceğine, kullanma irâdesi de satın alanların elinde olduğuna göre; onları üretmeye ve satmaya haram diyemeyiz..
2. Estetik operasyon ile iki farklı şey yapılmaktadır: Normal olanı, daha güzel olsun veya modaya uysun, yahut da imaj değişsin diye değiştirmek. Bu israftır, aldatıcıdır, gerekli değil iken normal yapıyı bozmak ve değiştirmektir, zararlıdır ve bu sebeplerle dince câiz değildir.
İnsanlar için normal sayılmayan, normal bulunmayan, yadırganan, sahibini maddî veya psikolojik olarak sıkıntıya sokan yapıları değiştirerek düzeltmek; böyle bir operasyon, Allah'ın insanlara verdiği normal şekli, biçimi -belki de beşerî kusurlar yüzünden bozulduğu için- asıl ve tabîî şekline döndürmek, düzeltmek demektir; câiz olmaması için bir sebep yoktur. Normal bir yüz şekline göre anormal gözüken, anormal bir şekil almış olan burun, kulak, dudak, çene gibi yapıları düzeltmek câiz olan estetik ameliyatın örnekleridir.
Normal ve tabîî olarak kadınların vüctlarında ve yüzlerinde kıl olmaz; bulunduğu takdirde bunları yok etmek de câizdir. Ama normal ve tabîî ölçülerde bir kaşı inceltmek, gözün üst köşesinde kaştan arındırılmış çirkin bir yumru oluşturmak câiz değildir; çünkü bu, iyiyi, normali ve güzeli bozmakta, kötüsü ile değiştirmektedir.
3. "Sakal, bıyık, cüppe, şalvar, sarık gibi giysi ve kıyâfetlerin sünnetle bir ilgisinin bulunmadığını, bunların Araplara mahsus âdetler olduğunu" söyleyen bazı hocalardan bahsedildikten sonra benim düşünce ve değerlendirmem soruluyor.
İslâm âlimleri Hz. Peygamber'den (s.a.v.) bize geçen davranışları, kılık, kıyâfet ve âdetleri "âdet sünneti" ve "din (hüdâ, hidâyet, rehberlik) sünneti diye ikiye ayırmışlardır.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) haram olduğunu söylemediği halde yemekten ve içmekten hoşlanmadığı şeyler yenilir ve içilir; bu davranışı din sünneti değildir, şahsî ve beşerî âdetidir, tercihidir.
Kur'ân'da açıklanmamış olan bazı ibâdet şekilleri ile ilgili açıklama ve uygulamaları din sünnetidir, bağlayıcıdır, bunlara uyulur.
Sakal örneği gibi bazı davranışları vardır ki, bunlara âdetin ötesinde anlamlar ve işlevler yüklediği veya teşvik edici sözler söylediği için, iki sünnet çeşidinden hangisine girdiği ve tarihî olup olmadığı konusunda tereddütler oluşmuştur; eski fıkıhçılar arasında "sakalı tıraş etmek haramdır veya mekruhtur" diyenler çoğunluktadır.
Peygamberimiz (s.a.v.) beşerdir, bizim gibi insandır, ama sıradan bir insan değildir. O'nu Rabbimiz özel olarak peygamberlik ve insanlığa örneklik için hazırlamış, eğitmiş, bu yüce vazifeye uygun kâbiliyet ve nitelikler ile donatmıştır. Onun ahlâkı Kur'ân'dır, dünyayı teşrîfi insanlar için rahmettir, berekettir, iki cihanda saâdet fırsatıdır. Allah O'na selâm etmiş, salât etmiş, melekler ve müminler de bunu yapmışlardır, yapmaktadırlar. Böyle bir varlığı doğru tanıyıp da sevmemek, saymamak, bağlanmamak mümkün değildir. Müminlerin, Peygamber (s.a.v.) âşıklarının, yaratılmışlar içinde en çok sevdikleri bu zâtın âdetlerini de taklit etmeleri, "mâdem ki o böyle idi, böyle yapardı biz de yapalım, dîne dahil olmasa da ona benzeyelim" demeleri sevginin tabîî bir tezahürüdür, sonucudur. Dîne dahil olmayan veya bu konuda tereddüt bulunan sünnetlere -başkalarını ayıplamamak, aynısını yapmaya zorlamamak şartıyla- uymak, en azından kınanacak bir davranış değildir. Bu sünnetlere uyanlar Arap aşığı değil, Peygamber (s.a.v.) âşıklarıdır. Arap düşmanlarının bunu dillerine dolamaları ve onları ayıplamaya kalkışmaları ise ayıbın ta kendisidir.
 

 

 

Spiral, Banka Kartı ve Kadın Pantolonu
A. Sezgin'in soruları:
1. Spiral kullanmanın hükmünü açıklayabilir misiniz?
2. Banka kartı kullanmanın hükmü?
3. Pantolon-ceket ve etek-ceket tesettürü yerine getiriyor mu?

Cevap:
1. Erkeğin spermi ile kadının yumurtasının aşılanmasından sonra, rahimde tutunarak beslenmeye ve büyümeye başlayan cenînin (rahimdeki çocuğun) imhâ edilesi, ilâçla veya kürtajla yok edilmesi/öldürülmesi, başka yöntemlerle düşürülmesi insan hayatına karşı işlenmiş bir cinayettir ve haramdır. Bazı fıkıh kitaplarında "üç kırk gün (120 gün) geçmedikçe cenîni imhâ etmek câizdir" şeklinde bir ifade bulunmaktadır, ancak bu ifade, cenîn hakkındaki bilgi yetersizliğine ve bu konuyla hiç ilgisi bulunmayan "insanın ana rahminde oluşma safhalarını anlatan" bir hadîsin yanlış anlaşılmasına dayandığı için geçerli değildir.
Sperm ile yumurtanın buluşmasını ve aşılanmasını engelleyen doğum kontrolü tedbirleri -başkaca bir sakınca taşımadığı ve daha uygunu var iken başkasına geçilmemesi şartıyla- câiz görülmüştür; eskiden yaygın olarak kullanılan azil (meni gelirken erkeğin çekilmesi), günümüzde kullanılan haplar ve prezervatif bunun örnekleridir.
Rahim yoluna spiral adı verilen korunma aracının takılması, azil, hap, prezervatif kullanma tedbirlerine göre avantajları bulunduğu için uygulanan bir yöntemdir. Spiralin etkisi ilgili uzmanlarca tartışılmış, üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Sonuç olarak spiralin, aşılanmış yumurtayı imhâdan ziyade aşılanmayı engellediği bildirilmektedir. Bu bilgiye göre spiralin kullanılması câizdir.
2. Banka kartı (kredi kartı) kullanan kimse, yanında para taşımadan harcama yapma imkânına sahip olmaktadır. Kredi kartı ile yapılan harcamaların bedeli banka tarafından firmaya (ticarethaneye, otele, lokantaya...) ödenmekte, belli bir zaman içinde faizsiz, o zaman aşıldığı takdirde ise faizli olarak kart sahibinden tahsil edilmektedir. Kredi kartı, faizsiz çalışan özel finans kurumlarınca da verilmektedir.
a) Bankalardan alınan kredi kartı ile bir harcama yapıldığı takdirde bunun bedeli, faizsiz ödeme süresi içinde ödenmelidir; bu takdirde bankadan kredi alınmış olmamaktadır, bu sebeple de işlemde bir sakınca yoktur. Süre geçirilirse bankanın firmaya yaptığı ödeme, kart hâmiline verilmiş kredi (faizli ödünç para) haline gelmekte, geciktiği ölçüde faiz alınmaktadır; böyle yapıldığı takdirde işlem faizli ve haram olur.
b) Özel finans kurumları kartla yapılan işlemleri, "kuruma vekâleten kart hâmilinin malı (kurum için) alması, sonra da kendisi vâdeli olarak kurumdan satın alması" esasına dayandırmaktadırlar. Bu işleme "murâbaha" denilmektedir; yani vâde farkı ile mal satma işlemidir ve bu da câizdir.
3. İslâm dîni kadın ve erkekler için -belli kimselere karşı belli ölçülerde- örtünme yükümlülüğü getirmiştir, ancak örtülecek yerlerin hangi kılık ve kıyâfetle örtüleceği konusunda bir belirleme ve sınırlama yapmamıştır. Açılması, gösterilmesi câiz olmayan yerler, altını gösterecek kadar ince veya şeffaf olmayan, örtülen yerin biçimini/şeklini gözler önüne serecek kadar dar olmayan giysilerle örtüldüğü takdirde tesettür (örtünme) vazifesi yerine getirilmiş olmaktadır. Bundan ötesi ihtiyaç, örf ve âdet, tercih meselesidir. Asırlardan beri Anadolu kadını şalvar adı verilen bir alt giysi, etekleri onun içine sokulmuş bir entari veya gömlek, başı örten bir başörtüsü ile örtünür, bu kıyâfetle dışarıda (tarlada, bahçede, harmanda, ormanda...) çalışır. Bu şekilde örtünme câiz görülmüş, âlimlerce yadırganmamıştır. Bazı eski fıkıhçılar, böyle örtünen bir kadının, başörtüsünden sarkan uzun saçları bulunursa, bunları örtü içine almak zor olduğu için açıkta bırakabileceği, ama erkeklerin bu saça bakmalarının câiz olmadığı şeklinde fetvâ bile vermişlerdir.
Daha çok şehirlerde, tesettürlü olmaya özen gösteren bazı müslüman kadınlar ve kızlar da, ceket-pantolon veya ceket-etek giymektedirler. Baş örtülü, ceket uygun kalınlık, genişlik ve uzunlukta (kabaları örtecek kadar uzun), pantolon veya etek de yine uygun genişlik, kalınlık ve uzunlukta olursa bunlarla dînin istediği örtünme gerçekleşmiş bulunur.
Kadının ceket ve pantolon giymesini, "erkeklere özenme ve benzeme olduğu" için câiz görmemek uygun değildir; çünkü kadın ceketi ve pantolonu onlara özgü, farklı, erkeklerin kullanmadığı biçimde giysilerdir.
Arapça'da adına "cilbâb" denilen dış giysi, İslâm'ın geldiği asırda yaygın olan kölelik uygulaması yüzünden, hür kadınların kadın kölelerden (câriyelerden) ayırt edilmesini sağlamak için istenmiştir. Şimdi câriye kalmadığı için böyle bir giysi ile ayırt etme ihtiyacı da ortadan kalkmıştır. Cilbâb kamu düzenini sağlamaya yönelik ve değişmeye açık bir giysidir, örtünme (tesettür) ise iffeti ve aileyi korumaya yönelik bir din emridir, değişmeye açık değildir.
"Örtünmeyenlerin iffetleri yok mudur?" şeklindeki soru/itiraz, tahrike ve kafa karıştırmaya yönelik değilse yersizdir; çünkü dînin ve dindarların tezi, "örtünmeyenler iffetsizdir" şeklinde olmayıp, örtünme emrinin, her iki tarafın iffetini korumaya yardımcı olacağı, bunun için tesettürün farz kılındığı, bu farzı yerine getirmeyenlerin -iffetsiz değil- günahkâr olacakları şeklindedir.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Faiz, Ödül ve Muamele Ahlâkı
Selâmün Aleyküm, Hocam,
Rabbim size sıhhat, afiyet ve uzun ömür versin. İsmim:..., son sınıf 1. dönemde sizden ders almıştım. Bu sene yüksek lisansa başlıyorum inşallah. Malûm başörtüsü meselesinden dolayı siz emekli olmuştunuz. Lâkin problem bu sene yine devam ediyor. Benim eşim bu sene son sınıfı okuyacaktı. Başını açmaya ve peruk kullanmaya sıcak bakmadığımız için devam edebilecek gibi görünmüyor. Hattâ bu sene peruk bile kabûl etmeyeceklermiş. Öğrenci harçlarını % 100 arttırdılar. 2. öğretim yıllık 400 milyonu buldu. Okulda bir söylenti var. Kayıtların bitmesine yakın akşam 5' ten sonra kayıt için alacaklar diye. Ancak ben bunun tamamen para koparmak için düzenlenmiş bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Bile bile bu parayı vermek de zoruma gidiyor. Bir dostumuz parasını faize yatırmış. Sonra da manevî duyguları gâlip geldiğinden, bu parayı ne yapacağını kara kara düşünmeye başlamış. Bu parayı bu iş için kullanmamızı teklif etti. Lâkin biz, diğer arkadaşların vereceği helâl paraları da düşünerek içimize sindiremedik. Siz ne tavsiye edersiniz?
Hocam, benim bir eniştem var. Siz medya ile ilgileniyorsunuz, Show TV de bir yarışma programı var. "Kim 500 milyar ister" diye. Yarışmaya katılmak için herhangi bir ödeme yapılmıyor. Gazeteden şifreler alınıp tlf. u düşüren kazanıyor. Eniştem eğer paralı askerlik çıkarsa bu yarışmadan aldığı parayı bana vermeyi düşünüyor. Bu para enişteme helâl olur mu? Paralı askerlik için verilmesi uygun olur mu? Benim askerliği paralı yapacak maddî gücüm yok. Sizin tavsiyeleriniz nelerdir Hocam?

Cevap:
Zarûret hali dışında faizi almak da vermek de haram olduğu için bir müslüman, mecbûr olmadıkça faiz getiren bir işleme, faiz alıp vermek için çalışan (işi bu olan) bir kuruma para yatırmamalıdır. Eğer mecbûr kalır da yatırırsa bu durumda da, tahakkuk eden faizi mutlaka almalı, bankaya bırakmamalı, fakat kendisi için harcamamalı, özellikle yoksul, dar gelirli kimselere vermelidir. Faiz "bu dar gelirli, kapital sahibi olmayan kimselerin cebinden çıkan, harcamalarında ek olarak ödedikleri bir fazlalık" olduğu için, haksız olarak onlardan alınan, bir mümin tarafından kurtarılıp sahiplerine geri verilmiş olmaktadır; yani zengine haram, onun verdiği yoksula helâldir. Buna göre siz geçim darlığı çekiyorsanız (temel ihtiyaçlarınızı sağlayacak gelir ve servetiniz yoksa) dostunuz faizden aldığı parayı size verebilir, siz de onu istediğiniz şekilde harcayabilirsiniz; yani harç olarak da verebilirsiniz.
Bahsettiğiniz bilgi yarışması İslâm'da haram ve yasak değildir. Yarışmayı kazananlara, onu tertip edenlerin ödül vermeleri de câizdir. Enişteniz soruları bilir de ödül kazanırsa bu ödülü kendisi için de sizin için de harcayabilir. Size verdiği takdirde bu hîbe (bağış) olur. Hibe edilen parayı alınca o sizin mülkiyetinize geçmiş bulunur ve dilediğiniz yere harcarsınız. Bu yelerden biri de, yeniden uygulanırsa bedelli askerlik olabilir. Oradan kazanacağınız vakti yararlı bir şekilde sarfederseniz nimetin şükrünü edâ etmiş olursunuz.
Alım satım akdi, muamele ahlâkı:
Bir hocam anlatmıştı: Pazara çıkmış, bir sergiciden bir kilo kabak tarttırıp almış, bozuk parası olmadığından "Kabak burada dursun, ben diğer sergilerde parayı bozdurayım, sonra gelir alırım" demiş. Bir süre sonra geldiğinde satıcıya kabağını sorunca "Sattım" cevabını almış. Bundan sonra aralarında şu konuşma geçmiş:
- Sen benim kabağımı nasıl satarsın!
- Adama bak, kabak neden senin oluyormuş, benimdi ve sattım, istediğime satarım.
-Oğlum, biz seninle akit (satım sözleşmesi) yaptık, bu sözleşme dînimize göre geçerli ve bağlayıcıdır, artık kabak benim malım oldu, sen de onun bedeli için alacaklı oldun. Şimdi bedelini getirdim, benim malım olan kabağı başkasına satamazsın, onu bana vermezsen hakkımı yemiş, hukuku çiğnemiş olursun, bu işin büyüğü küçüğü olmaz...
- Uzatma, kabağı sattım, işine bak!
- Âhirette senden hakkımı isterim.
- Ha ha! Âhiret olsun da iste!
Hocam üzülerek şöyle demişti: Ben tebliğ etmek, öğretmek, uyarmak için konuştum, ama adama zararım oldu, dîni öğreteyim derken imanını zedelemesine sebep oldum.
Dînimiz ibâdetleri farz kıldığı gibi, dünya hayatımızda haram ve helâllere dikkât etmememizi de farz kılmıştır. Kul hakkını Allah'ın re'sen bağışlamayacağı, âhirette hakkı yiyenden, hakkı yenilenin hakkını alacağı bilinmektedir. Aile hayatında, sosyal ilişkilerde, hukuk ve ekonomi alanında... yaptığımız işlemlerle ilgili dînin hükümleri, sınırları, buyrukları vardır. Bunlara riâyet etmezsek yalnızca namaz oruç gibi ibâdetlerle, takke ve tesbih gibi aksesuarlarla kâmil müslüman olamaz, Allah rızâsını ve âhiret saâdetini kazanamayız.
 

 

 

 

 

Aile ve Nüfus Plânlaması
1- İslâm'ın nufus artışına yaklaşımı nasıldır? Evlenip çoğalmayı teşvik eden hadîsleri, sayısal çoğalma mı yoksa niteliksel çoğalma olarak mı değerlendirmeliyiz?

Cevap:
İslâm ümmetinin çoğalmasını teşvik eden hadîslerde "...diğer ümmetlere karşı sizinle öğüneceğim", "...başkalarına karşı sizin çokluğunuzla yarışacağım" gibi kayıtlar vardır. İslâm nesilleri ilim, ahlâk ve ihlâs yönünden derecelendirilmiş, ilk üç nesil öğülmüş, sonrakiler ise bozulmaya karşı uyarılmıştır. Bir hadîste, başkaları Hz. Peygamber'in yolundan (sünnetinden) ayrılırken orada sebât edenlere büyük ödüller vaad edilmiştir. Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, çoğalması istenen ümmet (müslüman nüfus) kaliteli nüfustur; imanda, amelde, bilgide, ahlâkta, ihlâsta (bu menevî değerler temelinde oluşmuş medeniyette) başkalarına örnek olan, "İşte bizimki; en güzeli!" diyebilen ümmettir. Sonraki fıkıhçılar da bunu böyle anlamış olmalıdırlar ki, ahlâksızlığın yaygınlaştığı ve çocukların müslümanca yetiştirilmelerinin zorlaştığı zamanlarda, doğum kontrolünün câiz veya gerekli olacağını söylemişlerdir.
2- Dünya nufusunun 1,5-2 milyarının müslüman olması, nüfusun da bir güç olduğunu ifade eder mi? Bosna, Çeçenistan, Filistin, Kesmir ve Afganistan'da müslümanların sayısını azaltmak için sistematik bir katliâm yapılmıyor mu? Bu anlamda aile plânlamasının İslâm ülkelerinde yaygınlaştırılmaya çalışıldığı halde Avrupa ve Amerika'da çocuk sahibi olmanın teşvik edilmesi, Mevdûdî'nin görüşünü haklı kılıyor mu? Yoksa aile plânlaması ile nüfus plânlamasını ayrı ayrı mı ele almak gerekir?

Cevap:
Aile plânlaması; yani devletin değil de ailenin ne kadar çocuk yapmak istediğine karar vermesi, ve bu sayıya ulaştıktan sonra doğum kontrolü yapması câizdir ve devletin yapacağı "nüfus plânlaması"ndan farklıdır, ayrı ayrı ele alınmaları gerekir.
Aslında dünya düzenininin patronları tüketici nüfusun artmasını isterler; tüketme konusunda ayartamadıkları veya ekonomik durumları bakımından ayartılamaz olan nüfusun ise yok olmasını isterler. Dünyada İslâm nüfusu, genellikle iki özelliği yüzünden "yok edilmesi gereken" nüfustur: a) İnançları ve hayat ilkeleri bakımından ayartılmaları, şuursuz tüketiciler haline getirilmeleri oldukça zordur. b) Ekonomik bakımdan yoksul ve geri kalmış topluluklara dahildirler. İyi tüketiciler olsunlar diye onları kalkındırmanın da siyasî bakımdan sakıncaları olabilir. Bu iki özelliğe bir de "zâlim, sömürücü, egoist, kapitalist dünya sistemine" muhâlefet özelliği eklenince İslâm nüfusunun azaltılması daha da istenir hale gelir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, nüfusun çoğaltılması teşvik edilmelidir. Ama bir de, kalitesiz ve yoksulluk içinde çoğalmanın ortaya çıkardığı olumsuzluklar yönünden bakmak gerekir; buradan bakıldığında ise kaliteli çoğalmayı sağlayarak çoğalmanın gerekli olduğu ortaya çıkar.
3- Kimi iktisatçıların, ekonomik krizlerin, yoksullukların açlıkların temel sebebi, nüfusun çok olması, artışıdır demeleri, azli onaylayan hadîsler ile örtüşebilir mi? Gazalî'nin de dediği gibi çok çocuk, fakirler için ekonomik sıkıntının artmasına sebep olur mu? Rızık, tevekkül, kader anlayışımız ve çocuk hakları, yaşama hakkı açısından nasıl açıklanabilir? Fakir insanların sıkıntıdan kurtulması ve kürtajların önüne geçmek için, aile plânlamasını uygulamak teşvik edilmeli mi?

Cevap:
Allah ne kadar canlı yaratmışsa o kadar ve daha fazla da rızık yaratmıştır, yaratmaktadır. İnsanların haksız, egoist, zâlim bir yaklaşımla yaptıkları paylaşmayı bir yana bırakarak (teorik ve farazî olarak), dünya yüzündeki rızkı yaşayan insanlara âdil paylaştırırsanız, hiçbir canlı aç ve açıkta kalmaz. Bugün yapılması gereken, âdil paylaşımın sağlanması ve bunu yapabilecek bir dünya düzeninin oluşturulmasıdır. Bu yapılmadıkça, insan hakları antlaşmaları ve vesikaları birer aldatmaca, oyalamaca ve edebiyattan ibaret kalacaktır. Doksanlı yıllarda, dünyanın en zengin %20 si ile en yosul %20si arasındaki gelir farkı 60 mislini geçmiştir. Dünyanın bir bölgesinde insanların yıllık ortalama gelirleri 20 bin doların üstünde iken, dünyada üç milyar insan, yılda 400 doların altında bir gelirle geçinmektedirler. Dünyada mevcût rızık yetmiyor diye, insanları ölürmek veya hayata gelmelerini engellemek yerine bu gelir dağılımı çarpıklığını düzeltmek gerekir. Âdil paylaşım sağlandıktan sonra rızık yaşayanlara yetmez hale gelirse nüfus plânlaması devreye girebilir. Bu takdirde de zenginlerin kaderi çoğalma, yoksulların kaderi ise azalma olamaz, ayarlamanın da âdil ve eşit olması gerekir.
Gazzâlî'nin söylediği dar plânda, mevcût şartlarda geçerlidir; toplum adâlet tedbirlerini ihmâl ederse yoksullarda nüfus artışının darlığa sebep olacağı açıktır. Her doğan çocuğun rızkı da yaratılmıştır ama, bu rızkı ona ulaştırmak insanlara verilmiş bir ödevdir; önce babası, sonra yakın akrabası, sonra topluluk bu ödevi yerine getirecektir. Ödev ihmâl edilirse Gazzâlî'nin dediği olur. Bu takdirde kadercilik ve tevekküle sığınmak ilâhî kanuna aykırıdır; ilâhî kanun (âdet, sünnet, kural) şöyledir: Takdir Allah'tan tedbir kuldan. Tedbiri de Allah'a havale etmek edepsizlik olur.

4- Erkek ve kadınların kısırlaştırılmasını (gönüllü cerrahi sterilizasyon: vazektomi-tüp ligasyonu) kısırlığı bir hastalık kabûl edersek, câiz kabûl edebilir miyiz?

Cevap:
Kısırlaştırma normal vücut fonksiyonlarından birini yok etmedir; eksiksiz insanı eksikli hale getirmek, bu mânâda yaratılışı değiştirmektir ve elbette câiz değildir.

5- Rahim içi araç (ria), mahremiyet ve döllenmiş yumurtanın oluşmasından sonra rahme tutunmasına engel olması açısından câiz değildir denebilir mi?

Cevap:
Bu aracın fonksiyonu çoğunlukla/genellikle/kural olarak döllenmiş yumurtanın rahim cidarına tutunmasını engellemek ve böylece imhâ edilmesini sağlamak ise "bu aracı kullanmak" câiz olmaz. Dergimizin daha önceki sayılarından birinde bu konuya cevap vermiştik. Bana uzmanların verdiği bilgiye göre spiral, daha ziyade/genellikle döllenmeyi engellemektedir. Böyle olunca da onu kullanmak câiz olur.
6- Akraba evliliğine, hastalıklı gene sahip olanların çocuklarının sakat doğma ihtimâli (%25) var diye, İslâm adına karşı çıkmak ve bunu bir aile plânlaması olarak görmek nasıl değerlendirebilir?

Cevap:
Helâl olan gıdalar da bazı bünyelere ve hastalara zarar verebilir, bu takdirde "helâldir" diye o gıdaları, kendisine zararlı olan kimselerin kullanması câiz olmaz; çünkü sağlığı korumak da bir ödevdir.
İslâm yakın akrabalarla evlenmeyi haram, belli bir dereceden sonra (nisbeten uzak) akraba ile evlenmeyi ise helâl kılmıştır. Dar bölgelerde, kabile düzeninde yaşayan insanların hemen hepsi birbiri ile akrabadır. Akaraba evliliğini, uzağına yakınına bakmadan mutlak olarak yasaklamak buralarda sıkıntıya sebep olur, adaylar evlenecek kimse bulamazlar. Bu bakımdan nisbeten uzak olan akraba ile evlenmenin serbest bırakılması gerekir ve böyle de yapılmıştır. Ancak hastalıklı gene sahip olan kimseler arasında akraba evliliği, doğacak çocuğun sakat doğma ihtimâlini arttırmaktadır. Araştırmalar bu sonucu ortaya çıkardığına göre, özellikle bu tür hastalık taşıdığı bilinen kimseler akraba evliliği yapmamalıdırlar. Çok uzak olmayanlar arasında akraba evliliği de ihtiyaten tercih edilmemelidir; buna eskiden yaşamış âlimler de işaret etmişlerdir. "Tercih edilmeme" dışında mutlak olarak yasaklama, haram kılma gibi tedbirler geçerli değildir.
7- Ana-babada genetik bir hastalık varsa çocuklarına bu hastalığı bulaştırmamak icin aile plânlaması yapmaları -M.Şeltut'un dediği gibi vacip görülebilir mi, yoksa ne olursa olsun ana-babanın çocuk isteme ve çocuğun da doğma ve yaşama hakkı var mıdır?
Cevap:
Burada gâlip ihtimâle göre hareket etmek uygun olur. Uzmanlar "Büyük ihtimâlle doğacak çocuk sakat olur" diyorlarsa doğum kontrolü (hâmile kalmamak için tedbir) uygulanmalıdır, ihtimâl düşük olursa ana babanın çocuk sahibi olma arzuları ve hakları öne çıkar ve tercih edilir.

8-İslâm'ın beş ana gâyesinden biri olan neslin korunmasından yola çıkarak, meşrû olmayan (evlilik dışı: zinâ veya tecavüz) ilişki sonucu doğacak çocuğun, isteyerek düşürülmesi (kürtaj vb. uygulanmasi) câiz midir? Yoksa çocukların herhangi bir suçu olmadığı için, hayatlarının sonlandırlması, yaşama hakkına yönelik bir saldırı veya cinayet sayılabilir mi?

Cevap:
Müslümanlığı sonradan kabûl etmiş nice insan, İslâm öncesi zinâ da yapmıştır. Birçoğu mûteber olmayan evlilik veya zinâ sayılan ilişki sonucunda meydana gelmiştir. Eğer zinâ mahsulü olmak, iyi bir insan ve müslüman olmaya engel teşkil etseydi bunların da iyi müslüman ve iyi insan olmaları mümkün olmaz, müslümanlığa davet edilmeleri de uygun bulunmazdı. Ayrıca İslâm'da kural şudur: "Her koyun kendi bacağından asılır", "Kimsenin günah ve suçunun cezâsını başkası çekmez", "Her yükümlü hür irâdesiyle iyi ve kötü olabilir, iyilik ve kötülük yapabilir". Kendisinin hiçbir kusuru olmadan ana ve babasının zinâ yapmaları sonucu oluşan bir çocuğu kürtaj vb. bir yöntemle öldürmek cinayettir. O çocuk doğar, iyi bir aile ortamında yetiştirilir, kendisine hayat ve imtihan hakkı tanınır.

9- Prenatal (doğum öncesi) tanı ile aşırı derecede sakat doğacağı tespit edilen fetusun düşürülmesi câiz midir? Ultrasonografide %40-70 arası hatâ ihtimâli olsa da yaptığım araştırmalara göre tıbbi biyoloji ve genetik bölümlerinin cenînden aldıkları bir kan örneği ile yaptıkları genetik incelemede % 99.9 başarı elde edildiği, cenînin 14 kadar hastalıktan birine yakalanıp yakalanmadığı, anormal olup olmadığının tespit edildiği ve bunun çok güvenilir bir yöntem olduğu ifade ediliyor. Bu durumda fetal tanı ile kürtaja cevaz verilebilir mi?

Cevap:
Rahimde tutunarak yaşamaya ve gelişmeye başlamış cenîn bir insandır. Onun hukukî şahsiyeti ve hakları vardır. Ona cansız varlık veya kasaptaki et parçası gibi muamele yapılamaz. Sağlıklı doğup büymüş bir çocuk, bir hastalık veya kazâ sonucu sakatlansa onu öldürebilir miyiz? "Dünyada böyle bir çocuğun ne yararı olabilir, kendisi ve çevresi için eziyetten başka bir şey olmayan bu varlığı dünyaya gelmeden imhâ etmek daha uygun değil midir?" diye soranlara şu cevabı veriyoruz: Müslümana göre dünya hayatının değer ve önemi, âhirette işe yaramasına bağlıdır; dünya hayatı amaç değil, araçtır, âhiretin ekeneğidir, burada elde edilecek âhiret sermayesi (ecir, sevap, hasenât) kişiye ebedî hayatta sonsuza dek mutluluk getirecektir. Meseleye buradan bakıldığında değil sakat bir insan yavrusuna, bir köpeğe, bir böceğe bile rahmetle, şefkâtle muamele etmek değerlidir, boşuna değildir, imtihanda başarı notu almak için bir fırsattır.

10-Yardımcı üreme tekniklerinden a-Vekil (kiralık) annelik haram mı yoksa süt anneliğe benzetilerek cevaz verilebilir mi? b-Henüz rahim nakli yapılamıyor. Acaba kadından kadına yumurta bağışını organ nakli gibi görmek mümkün mü, yoksa sperm bağışı gibi haram mı kabûl edilmeli?

Cevap:
Rahim kiralandığı zaman, kiralanan kadınla nikâhlı olmayan bir erkeğin sipermi aşılanmış bir başka kadının yumurtası oraya girmekte, yerleştirilmektedir. Yumurta nakli yapıldığı takdirde de, o yumurta, yumurta sahibi kadınla nikâhlı olmayan bir erkeğin spermi ile birleştirilmektedir. Kan ve diğer organ nakillerinde, çocuğun oluşumuna katkı bakımından etki yok sayılacak kadar azdır. Rahim kiralama, sperm ve yumurta alma örneklerinde ise çocuğun oluşumuna doğrudan katkı vardır. İslâm bir çocuğun sahîh nesepli olabilmesi için, aralarında geçerli evlilik bağı bulunan bir çiftten olmasını, kadının -kocası ölse veya boşansa bile- bir başkasıyla evlenmeden çocuğunu doğurmasını şart koşmuştur. Sperm, yumurta ve rahim kiralama, alma yöntemleri bu şartlara aykırıdır ve câiz değildir.

 

 

İslâm Dünyası Geri Kaldı mı?
1. İslâm dünyası neden geri kaldı sorusu anlamlı mıdır?

Cevap:
Bu soru böylece mutlak, kayıtsız şartsız sorulduğunda anlamlı ve tutarlı değildir.
Modernitenin ilerlemeci, tektipçi, Batı merkezli dünya görüşünün ürünüdür. Soruyu önce ilerleme ve geri kalma kavramlarını açarak sonra da alanaları belirleyerek sormak gerekir.
Bize göre İslâm dünyasının, belli bir dönemden sonra, dünya bilimi, teknoloji ve ekonomi alanlarında, 16-18. yüzyıllardan itibaren başlayan, Batı dünyası atılımına veya hızına ayak uyduramadığı gerçeği sözkonusudur. Yani İslâm dünyası, kendi dinamikleri ile öteden beri gelişmekte ve olması gerektiği kadar da değişmekte idi. Batı rönesans, reform ve aydınlanma dönemlerinde, İslâm Doğu'dan da yararlandı, ancak İslâm'ı benimsemek yerine, grek-Yahudi/Hristiyan-yerli geleneklere dayanarak, bunları armonize ederek kendine has medeniyete dönüştürdü. Bu dönüşüm ona, bilim, ekonomi ve teknoloji alanlarında, daha önce görülmemiş bir gelişme/değişme ivme ve hızı kazandırdı. İslâm dünyası da ilerliyordu, ama meselâ on km. hızla giden, yüz km. hızla gidenin, belli bir parkurda olmak üzere gerisinde kaldı. Bu noktada çağdaş Amerikalı tarihçi Marshall G.S. Hodgson'dan birkaç alıntı yapmak yerinde olacaktır: "Oysa İslâm geleneğindeki genel durgunluk ancak, 1650 veya 1700 senelerinden sonra ortaya çıkmıştır ve bu da dönüşüm geçiren Batı ile rekâbet edememenin bir neticesiydi... Bir zamanlar çok güçlü olan İslâm dünyası, nasıl oldu da on yedinci ve on sekizinci asırlarda, Garp'taki gelişmelerin gerisinde kaldı? Bu sorunun cevabının, öncelikle İslâm dünyasındaki bir iç bozuklukta yatmadığından eminim. Ayrıca kesinlikle İslâm'ın gelişmeye engel olması filân da sözkonusu değildir. Tam aksine, on sekizinci yüzyılda ne oldu sorusunu sormadan evvel, İslâm dünyasının bin sene boyunca, böyle muazzam bir başarıyı nasıl gerçekleştirdiği meselesini iyice anlamak gerekir..." (Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek, Yöneliş, 2001, 176,177). "...İslâmî sanat ve edebiyatın ve dîni tahayyül ve uygulamanın daha sonraki durumunu yazarken dikkâtli olmak lâzımdır; sadece bugün takdir ettiğimiz ve alıştığımız ihtiyaçlara hitap etmiyor diye onları bir kalemde "geri" diye silip atmayalım. Önceki dönemdekine kıyasla, daha az yaratıcı olsa bile, sonraki dönemlerin İslâm kültürü daha zengin, olgun ve belki de daha değerli idi." (s. 197). "...felsefe sahasında on altıncı yüzyılda ve onyedinci yüzyılın başlarında, oldukça gayretli bir atılım görülmektedir. Bu atılımın en tanınmış şahsiyeti Molla Sadra'ya ait özün değişebilirliğine ilişkin doktrin, geniş bir felsefi hareketler dizisini ortaya çıkarmış olup, yirminci yüzyıl müslümanları arasında hâlâ etkisini sürdürmektedir." (s. 173).
Şu halde hâlâ ne bizi ne de Batı'yı okuyan ve anlayan sözde aydınların papağan gibi tekrarladıkları "Gazzalî felsefeyi öldürdü, ondan sonra İslâm dünyası gerilemeye başladı..." gibi efsânelerin/hurâfelerin tarihi gerçeklikle bir alâkası yoktur. İslâm dünyası bir bütün olarak ve her alanda gerilememiştir, Batı'ya ayak uyduramadığı noktalarda, Batı'nın bulunduğu yerin ileri olduğu da, iyi olduğu da tartışmaya açıktır. Birçok Batılı düşünür, kendi medeniyetlerini ciddî bir eleştiriye tâbî tutmakta, bu medeniyetin ürünü olan sosyal ve ekonomik düzenin -ki bu düzen, dünyayı hükmü altına aldığı ve Batı'ya hâdim kıldığı için, dünya düzeni olarak da adlandırılmaktadır- çöktüğünü, insanlık daha âdil ve daha insanca yeni bir dünya düzeni oluşturamazsa bunun kıyâmet olacağını ifade etmektedirler. İnsanlığın meselesi, yeryüzünü yaşanamaz hale getirdikten sonra, gücü yetenlerin aya gitmesi değildir, insanlığın meselesi dünyayı yaşanır halde tutmak, emaneti korumak, nimetleri âdilce paylaşmak, bütün insanlar için refahın ve dünyada yaşanabilecek ölçüde mutluluğun yollarını açmaktır. Yeyüzünde zenginler ve yoksullar (toklar ve açlar), sömürenler ve sömürülenler, haksızlar ve hakkı çiğnenenler, özgürler ve baskı altında olanlar (güdülenler)... bulundukça insanlık ilerlemiş sayılamaz. Bu alanlarda ilerleme sağlamak sözkonusu olduğunda İslâm'ın ve müslümanların dünyaya verebileceği çok şey vardır.

2. İslâm dünyası neden daima zayıf, mazlum ve geri?
Gerilik ilerilik konusunu birinci soruda ele aldık.
Daima böyle olmadığını da kısaca açıklamış olduk.
Müslümanların 18. yüzyıldan itibaren zayıf düşmesi, daha önce kendileriyle mukâyese edildiğinde daha güçlü olduğu sabit olan ülkelerin, büyük bir dönüşüm sonunda hızla ilerlemeleri/değişmeleri karşısında bu hıza ayak uyduramamasından ileri gelmiştir. Müslümanlar ileri (bilimde, ekonomide, askerlikte... daha güçlü) olduklarında -genel çizgi olarak- zayıfları sömürmemiş, haklı olmayı güçlü olmaya bağlamamış, mazlumların sığınağı olmuştur. Batı ise ileri/güçlü hale geldiğinde ve gelirken gücüne dayanarak zayıfları sömürmüş, kültürleri ve medeniyetleri tahrip etmiş, dünyanın önemli bir kısmının malı, canı, bağımsızlığı pahasına zengin olmuş, nüfûz ve egemenliğini yaymıştır. Güçlünün zâlim olduğu yerde ve zamanda zayıfın mazlum olması kaçınılmazdır. Batı medeniyeti iki sosyal ve ekonomik düzen çıkartmıştır: Komünizm ve kapitalizm. Komünizm emeğin sömürülmesini engellemek üzere yola çıkmış, sonunda onun da patronları zayıfları sömürmüşlerdir. Kapitalizm ise komünizmi de yutarak/kendine dönüştürerek devleşmiş, dünyanın bir yarısını "ayartılmış tüketiciler", "uygun pazar", "ucuz üretim girdileri" halinde tutmak üzere uluslararası bir düzen, bir politika geliştirmiştir; bu palitikanın kaçınılmaz sonucu zulümdür.

3. Mazlum ve zayıf topluluklar ne yapmalıdırlar?

Cevap:
Devletler kendi halklarının hâkimleri, dünya kapitalizminin hâdimleridir. Ulus devletler ve devletçiklerden ezilen ve sömürülenlerin bir imdad beklemeleri boşunadır. Halklar/uluslar/milletler hem kendi kültür ve medeniyetlerini hem de çıkarlarını koruyabilmek, ezilmek ve sömürülmekten kurtulmak; hâsılı kâğıt üzerinde oldukça çekici gözüken insan haklarını, bütün insanlar namına gerçekleştirmek, hayata geçirmek için muhâlif sivil çaba göstermek durumundadırlar. Sivil çaba sivil örgütlenme ile olur, "Allah'ın desteği toplu çalışanlarladır". Ulusaşırı sermayenin medya yoluyla sivil toplum örgütlerinin işleyiş ve etkisini azaltmaya, hattâ ortadan kaldırmaya çalıştığı bilinmektedir. Müslümanların buna karşı "cemâatleşme" gibi bir imkân ve avantajları vardır. İslâm'ı öğrenme ve İslâmî hayatı paylaşma amacıyla birkaç kişi bir araya gelince cemâat oluşur. Câmî cemâatlerini de, "otobüs yolculuğunda bir araya gelen, yolculuk (namaz) bitince dağılan bir topluluk" halinden, yukarıde işaret edilen cemâat haline dönüştürmek gerekir; bu takdirde câmî cemâatleri de önemli ölçüde sivil toplum örgütü işlevini görürler. Sivil toplum hak arama, hakkı koruma, toplumun taleplerini siyasete yansıtma, devleti hâkim olmaktan çıkarıp hâdim kılma bakımlarından çok önemli işlevler üslenebilir, üslenmelidir. Sermayenin kârını azamî hadde ulaştırmak üzere, dünyayı hükmü altına alması demek olan küreselleşmeye karşı, muhâlefet de bir sivil toplum hareketidir ve bütün mazlumlar bu hareketi desteklemelidirler. Sivil toplum eğitimi sivilleştirmeli, kendi insanını ve münevverlerini yetiştirmeli, bu münevverlerin rehberliğinde daha güzel, daha insanca (bize göre bu müslümanca demektir) bir dünya hayatına doğru ilerlemek için çalışmalıdır.
 

 

 

 

 

 

Peygamberler, Namaz, Kur'ân İslâm'ı
Selâmün aleyküm hocam nasılsınız? İnşaallah iyisinizdir. Hocam Peygamberlerin İSMET sıfatı hakkında bilgi verir misiniz? Biz bu sıfatı Peygamberlerin günahsız olması olarak biliyoruz.Meselâ Kur'ân-ı kerim'de Hz. Peygamber'e (s.a.v.) yönelik olarak "kendi günahın ve müminlerin günahı için ba_ışlanma dile" vb. ayetler var. Bunlar ne mânâya geliyor. Hıristiyanlar bu âyetleri kendi ilk günahlarına delîl olarak gösteriyorlar.
İkinci sorum namazlarda farzlara ilaveten kıldığımız sünnet namazlarının dayanağı nedir? Ayrıyeten Kur'ân-ı kerim'de 5 vakit namaz yok mu? Beş vakit namazın dayanağı nedir?
Uzun süredir gündemde olan Kur'ân İslâm'ı hakkında bilgi verirmisiniz?
C. Ünlü, Bursa

Cevap:
Önce bütün müslümanların fıtır (Ramazan) bayramlarını tebrik ediyor, hem onlar hem de bütün insanlık için hayırlı bir geleceğin başlangıcı olmasını Mevlâ'dan niyaz eyliyorum.
1. "İsmet" korumak demektir. Peygamberlerdeki ismet sıfatı da onların, günahlardan korunmuş olmalarını ifade eder. Peygamberlerin vazifeleri arasında, aldıkları vahyi muhataplarına ulaştırmak (tebliğ), uygulamaları için gerekli tedbirleri almak ve onlara örnek olmak da vardır. Allah'ın râzı olduğu kul örneği, günah işlemeyen, Allah'a ve insanlara karşı ödevlerini yerine getiren, güzel ahlâkı davranışlarıyla temsil eden insandır. Eğer peygamberler günah işleselerdi, onları örnek alan ümmet fertleri de günah işlerler, böylece din kağıt üzerinde kalır, hattâ orada da -peygamberin günahları kurallaşacağı için- kalmaz, bozulurdu.
Kur'ân-ı Kerim'de "kendi günahın ve müminlerin günahları için Allah'tan bağışlamasını dile" emri olduğu gibi, onun gelmiş geçmiş günahlarının bağışlandığı ifadesi de vardır (Fetih: 48/2). Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bir günah işlediği görülmemiştir; şu halde onun günahlarına tevbe etmesi, günah işletmeyen Allah'a şükretmesi demektir, Allah'ın onu günahtan koruduğunun bir başka belgesidir. Müminlerin günahları için af istemesi ise, onlar tarafından işlenmiş günahların bağışlanmasını dilemektir. Peygamberimiz'in müminler için duâ etmesi, onların bağışlanmasını istemesi iki önemli kurala daha ışık tutmaktadır: Şefâat ve duâ/ibâdet yardımı. a) Hz. Peygamber, Allah'ın kullarını affetmesi için duâ ederek aracılık (şefâat) etmektedir. b) Onun yaptığı duânın başkalarına faydası dokunmakta, onların Allah tarafından affedilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu iki yardımın başka kullar için de sözkonusu olduğunu gösteren delîller vardır.
2. Namazın belli vakitlerde kılınacağı, vaktinde yapılması gereken bir ibâdet olduğu (Nisâ. 4/103) ve bu vakitlerin yaklaşık tarifleri (Hûd: 11/114; Nûr: 24/58... ) Kur'ân'da vardır. Vakitlerin başlangıç ve sonlarını detaylarıyla belirleyen hadîsler ile Hz. Peygamber'in (s.a.v.) uzun yıllar devam eden uygulaması konuya daha fazla açıklık ve kesinlik getirmiş, ümmet asırlar boyu namazı beş vakit olarak belirlenen zamanlar içinde kılmışlardır. Normal hallerde beş belli vakitte kılınan namazlar, savaş hali, baskın tehlikesi, yolculuk, hastalık, soğuk, çamur, şiddetli yağış gibi durumlarda birleştirilerek de kılınmış, bu da Hz. Peygamber'in (s.a.v.) uygulamasına dayalı bir ruhsat (örnek verilen durumlarda kullanılacak bir kolaylaştırma) olarak kurallaşmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bir savaşta, çarpışma devam ettiği ve namazı normal vaktinde kılmak mümkün olmadığı için, ilk fırsatta dört vakti arka arkaya kıldığı, kezâ yolculukta öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek birinin vaktinde (meselâ öğle vaktinde veya ikindi vaktinde öğle ile ikindiyi) kıldığı sağlam rivâyetlerle (hadîslerle) sabittir.
Namazların önünde ve sonunda kıldığımız sünnet namazlardan on iki rekâtını (iki sabahın farzından önce, dört öğlenin farzından önce, iki de farzdan sonra, iki akşamın farzından sonra, iki de yatsının farzından sonra) Peygamberimiz hayatı boyunca devamlı kılmıştır. Bunlara kuvvetli mânâsında "müekked" sünnet denir. Diğer sünnet namazlar da yine Peygamberimiz'in tavsiye ve teşviklerine dayanmaktadır.
3. Kur'ân İslâm'ı yeni çıkmış (bir mânâda bid'at) bir ifadedir, adlandırmadır. Doğrusu "hak din İslâm"dır. Hak din olan İslâm vahye dayanır. Vahiy iki türlüdür: a) Hem sözleri hem de anlamı vahiy olan Kur'ân, b) Anlamı, içeriği vahyedilen, söz ve uygulaması Hz. Peygamber'e (s.a.v.) ait olan sünnet. Beşerî, özel, belli bir durum ve niteliğe bağlı olmayıp dîni açıklayan, uygulayan, tamamlayan sünnet de vahye dayanır; Allah bildirmiştir veya Hz. Peygamber (s.a.v.) uygulamış O da onaylamış, yanlış olmadığı için değiştirmemiştir. İşte bu iki kaynağa dayanan hak din İslâm'dır; bu sebeple de "Kur'ân İslâm'ı" ifadesi eksiktir, kaynağın birini dışarıda bırakmaktadır. Esasen Kur'ân doğru okunur ve anlaşılırsa onda, Hz. Peygamber'in din konusundaki yetkilerinin açıkça ortaya konduğu konusunda tereddüt gösterilemez. Kur'ân'a göre O örnektir, yolu aydınlatan ışıktır, ona itâat Allah'a itâattir, o bir hüküm ve karar verdiğinde kimsenin başkasını tercih hakkı yoktur, Kur'ân'ın yetkili açıklayıcısıdır. Elçilik kavramı da Hz. Peygamber'in (s.a.v.) din konusundaki yetkisini anlamamız için yeterli delîldir. Şöye düşünebiliriz: Bir âmir memurunun eline bir yazı vererek yönetimindeki insanlara gönderiyor. Yazıda iki husus bulunuyor: a) Bazı bilgiler, öğütler, emirler, yasaklar, b) Tereddüt hâsıl olursa memura sorulması ve ona itâat edilmesi, söylediklerine uyulması, uygulamada onun örnek alınması emri. Bu durumda memurdan yazıyı alanlar "Biz yalnızca burada yazılanlara (a maddesine) uyarız, memurun açıklamaları, örnekliği, uygulamaları ve buyruklarına itâat etmeyiz derlerse, yalnızca memura değil, âmire de itâat etmemiş olurlar. Bu örnekte âmir Allah'tır, memur (elçi) Hz. Peygamberdir, muhataplar da ümmettir, müslümanlardır. "Kur'ân İslâm"ı diyenler, Kur'ân'dan başka din kaynağı tanımayanlar elçiye, dolayısıyla onu gönderene itâat etmemiş olurlar.
 

 

Sağlık Sigortası
Türkiye'deki sigorta mevzûâtı ve uygulaması, haram-helâl konularında hassas olan müslümanların, sigortacı olmalarına engeldir. İslâm'a uygun sigortacılık da mümkündür, bunun İslâm dünyasında uygulamaları da vardır, ancak Türkiye'de buna izin verilmemiştir.
Hayat sigortası yaptırmak câiz değildir.
Bunun dışında kalan ve gerçek mânâda riske tâbî bulunan nesnelerin ve değerlerin, (başkası olmadığı için) mevcût sigorta şirketlerine sigorta ettirilmesi (böylece sigortacı değil, sigortalı olmak) câizdir. Sigortalı olanlar, şirket aracılığı ile, riske karşı -akitte zikretmesler bile karşılıklı hibe yoluyla- dayanışma yapmaktadırlar ve bu dayanışma câizdir.
Sağlık da riske tabi, bozulması muhtemel bir değerdir. Sigorta ettirilebilir. Bunun mânâsı, bozulduğu takdirde, sigortalıların dayanışması sûretiyle hastanın tedâvi görmesidir. Sigorta şirketi ise verdiği organizasyon vb. hizmetinin bedelini (pirimler ve ondan sağladığı menfaatler yoluyla) almaktadır. Sigortacı şirketin aldığı primlerin fâhiş olması veya bunları helâl olmayan yollardan işleterek menfaat sağlaması sigortalıyı sorumlu kılmaz.