EL ESAS Fİ'S SÜNNE / HADİSLERLE İBADET ANSİKLOPEDİSİ 6.CİLT

 

Bir Açıklama

 

Müşrikler ticaretle uğraşıyor, Müslümanlar da onların ticaretlerinden ya­rarlanıyorlardı. Müşriklerin Mescidi Haram'a yaklaşmaları yasak edilince, Müslümanlar onların ticaretlerinden yararlanma imkânlarının kalmadığını düşündüler. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Eğer yoksulluğa düşmekten korkarsanız (bilin ki) Allah dilerse sizi ken­di lütfuyla zengin edecektir. Şüphesiz ki Allah alimdir, hakimdir." [6]

Sonra bunu izleyen âyette cizye helâl kılındı. Daha önce böyle bir şey alınmıyordu. Yüce Allah bunu, müşriklerin sağladığı ticari imkânların yerine geçirdi. Şanı yüce olan Allah bu konuda da şöyle buyurdu:

"Kendilerine kitap verilmiş olanlardan Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah'ın ve Peygamber'inin haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyenlere karşı, küçük düşürülmüş bir halde kendi elle­riyle cizye verinceye kadar savaşın." [7]

Yüce Allah Müslümanlara bunu helâl kılınca, kendilerinin müşriklerin sağladığı ticari imkânların gitmesiyle kaybetmekten korktukları şeyden daha hayırlısının onun yerine geçirildiğini anladılar."

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Hz. Ebu Bekir (r.a), beni kurban gününde Mina'da: "Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac edemeyecektir ve kimse çıplak olarak Ka'be'yi tavaf ede­meyecektir" diye duyuruda bulunacakların arasında gönderdi. Büyük hac günü kurban günüdür. Büyük hac ise bizzat hacdır," [8]

Nesai'nin nakletmiş olduğu sahih bir rivayete göre de Ebu Hureyre (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ın, Hz. Ali bin Ebi Tâlib (r.a)'i Mekke halkına Berâe suresini okuması üzere gönderdiğinde ben de onunla birlikte gittim."

Kendisine: "Neyin duyurusunu yapıyordunuz?" diye soruldu. O da dedi ki: "Şu duyuruyu yapıyorduk: "Cennete mü'min olan candan başkası gire­meyecektir. Çıplak biri Ka'be'yi tavaf edemeyecektir. Kimin Resulullah (a.s) ile arasında bir antlaşması varsa bunun süresi dört aya kadardır (yani dört ay sonra bütün antlaşmaların süresi dolmuş olacaktır). Dört ay geçtikten sonra artık Allah ve Peygamber'i müşriklerden beridir. Bu yıldan sonra bir müşrik hac edemeyecektir." [9]

 

2680- Tirmizi, Hz. Ali (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Ona: "Hacda ne için göndirildin?" diye soruldu. O da şöyle söyledi:

"Dört şey için gönderildim: Çıplak biri Ka'be'yi tavaf edemeyecektir. Ki­minle Resulullah (a.s)'m arasında anlaşma varsa o, belirlenen süresine ka­dar geçerli olacak, anlaşmaları olmayanlar için ise dört ay süre tanınmıştır. Mü'min olan candan başkası cennete giremeyecektir. Bu yıldan sonra mü'minlerle müşrikler (hacda) bir araya gelmeyecektir. (Yani bu dört şeyi duyurmak için görevlendirildim)." [10]

 

Bir Açıklama

 

Resulullah (a.s) ile bazı müşrikler arasında genel anlamda anlaşmalar vardı. Bazılarıyla da arasında belli bir süreye bağlanmış anlaşmalar vardı. Belli bir süreye bağlanmış olan anlaşmalar, belirlenen sürelerinin dolmasına kadar geçerli sayılmıştır. Genel anlamda anlaşma yapmış veya hiç anlaşma yapmamış olanlara ise dört ay süre tanınmıştır. Bu süreden sonra onlarınartık herhangi bir anlaşmaları olmayacaktı.

 

2681- Buhari, Zeyd bin Vehb (rh. a.)'den şöyle rivayet etmiştir: [11]

"Huzeyfe (r.a)'nin yanında bulunuyorduk. Şöyle dedi:

"Bu âyetin kasdettiklerinden sadece üç kişi kaldı. Münafıklardan da sa­dece dört kişi kaldı."

Bunun üzerine bir bedevi şöyle söyledi:

"Siz Muhammed'in ashabısınız. Bize bir takım haberler veriyorsunuz. Ama biz bunlan(n aslını) bilmiyoruz. Dört kişiden başka münafık olma­dığını ileri sürüyorsunuz. Peki şu evlerimizi açanların, değerli şeylerimizi israf edenlerin durumu ne oluyor?" O da şöyle söyledi:

"Onlar fasıklardır. Evet dört kişiden başka münafık kalmadı. Bunlardan biri yaşlı bir adamdır. Soğuk su içse onun soğukluğunu hissetmez." [12]

 

Bir Açıklama

 

Bu hadis, Buhari'nin Sahih'inde bu şekilde âyet zikredilmeksizin ancak âyete sadece işarette bulunulmak suretiyle geçmektedir. Ancak Buhari bu hadisi: "Antlaşma yapmalarından sonra yeminlerinden dönerler ve dini­nize dil uzatırlarsa küfrün önderleriyle savaşın," [13] âyetini içeren başlığın altında vermiştir.

Cami'u'1-Usul yazarı da bu âyete hadisin metninde yer vermiştir. Tahkikçi şöyle söylemiştir:

"Belki Cami'u'1-Usul yazarı hadisin geçtiği babı esas alarak âyeti hadismetnine sokmuştur. Çünkü Buhari bu hadisi Yüce Allah'ın: "Antlaşma yapmalarından sonra yeminlerinden dönerler ve dininize dil uzatırlarsa küfrün önderleriyle savaşın" sözünü içeren başlığın altında vermiştir."

Hafız İbni Hacer bu konuyla ilgili yorumunda şöyle söylemiştir:

"Böyle müphem olarak nakledilmiştir. el-îsmaili'nin İbni Uyeyne'nin İsmail bin Ebi Halid'den rivayeti tankıyla verdiği metinde şöyle denmekte­dir:

"Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri dostlar edin­meyin..." [14] âyetinde kastedilen münafıklardan sadece dört kişi kalmıştır. Onların biri de çok yaşlı bir adamdır."

el-İsmâili şöyle söylemiştir:

"Eğer âyet İbni Uyeyne rivayetinde verilen âyetse, bu hadisin Mumte-hine süresiyle ilgili bölümde verilmesi uygun olurdu."

Buhari, bu hadisi Berâe süresindeki (ilgili) âyetle birlikte vermekle Nesai ve ibni Merdeviye'ye muvafakat etmiştir. O ikisi bu hadisi İsmail'e dayanan tanklarla vermişlerdir. Ancak onlardan hiçbiri âyeti belirlememiştir, (Yani âyeti hadisin metni içinde vermemiştir) Sadece İbni Uyeyne bu belirlemeyi yapmıştır. Ancak el-İsmâili'nin Hâlid bin Tahhan'm İsmail'den rivayeti tankıyla naklettiği bir başka hadis bulunmaktadır ki bu hadisin sonunda şöyle denmektedir.

"İsmail dedi ki: "Huzeyfe (r.a)'nin yanında bulunuyorduk. Şu âyeti oku­du:

"Antlaşma yapmalarından sonra yeminlerinden dönerler ve dininize dil uzatırlarsa küfrün önderleriyle savaşın."

Sonra şöyle söyledi:

"Bu âyette kastedilenlerle şimdiye kadar savaşılmadı."

A'meş'in Zeyd bin Vehb'den rivayeti tankıyla da benzer bir hadis nakle­dilmiştir. Onlarla savaşılmadığının söylenmesiyle, onlarla savaşılması için gereken şartların oluşmadığı anlamı kastedilmiştir. Çünkü âyette: "Antlaş­ma yapmalarından sonra yeminlerinden dönerler ve dininize dil uzatırlarsa küfrün önderleriyle savaşın" denmektedir. Dolayısıyla onlar yeminlerinden dönmedikleri ve (Müslümanların) dinlerine dil uzatmadıklarından dolayı kendileriyle savaşılmamıştır.

Taberi, Suddi'ye ulaşan bir tankla onun şöyle söylediğini rivayet et­miştir:

"Küfrün önderleriyle kastedilenler Kureyş kâfirleridir." Dahhak'm daşöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Küfrün önderleri Mekke halkından müş­riklerin başını çekenlerdir."

Huzeyfe (r.a)'nin küfrün önderlerinden sadece üç kişinin kaldığı sözüyle kastedilen anlam: "Antlaşma yapmalarından sonra yeminlerinden dönerler ve dininize dil uzatırlarsa küfrün önderleriyle savaşın" âyetinde, Resulullah (a.s) döneminde kendileriyle çarpışılması emredilen kimselerden sadece bu kadar kimsenin kaldığıdır. Yoksa küfür önderlerinden daha sonra kendileriyle çarpışılması emredilen kimse kalmadığı anlamı değildir. Hatta, Hafız'ın el-Feth'de bildirdiğine göre Taberani, Zeyd bin Veheb'in şöyle söylediğini riva­yet etmiştir:

"Huzeyfe (r.a)'nin yanında bulunuyorduk. Şu âyeti okudu: "Antlaşma yapmalarından sonra yeminlerinden dönerler ve dininize idil uzatırlarsa küfrün önderleriyle savaşın." Sonra şöyle söyledi:

"Bu âyette kastedilenlerle şimdiye kadar savaşılmadı."

el-A'meş'in Zeyd bin Veheb'den rivayeti tankıyla da benzer bir hadis   ak-

ledümiştir, Bu gösteriyor ki, küfür önderleri ileride ortaya çıkacaktıf ve buümmetin onlarla savaşması gerekir.

 

2682- Müslim, Nu'man bin Beşir (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [15]

"Resulullah (a.s)'ın minberinin yanında bulunuyordum. Bir adam: "Müslüman olduktan sonra hacılara su vermek dışında hangi ameli yap­madığıma aldırış etmem" dedi. Bir başkası: "Müslüman olduktan sonra Mescidi Haram'ı tamir etmek dışında hangi ameli yapmadığıma aldırış et­mem" dedi. Bir diğeri: "Allah yolunda cihad sizin söylediklerinizden üstün­dür" dedi. Hz. Ömer (r.a) onlara engel oldu ve: "Resulullah (a.s)'m minberi­nin yanında seslerinizi yükseltmeyin" dedi. Bu olayın olduğu gün de Cuma'ydı. Ben Cuma namazını kıldıktan sonra (Resulullah (a.s)'ın yanına) girdim ve (sözü edilenlerin) görüş ayrılığına düştükleri konuyu sordum. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Hacılara su verilmesini ve Mescidi Haram'm onarılmasını, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden(in yaptığı) ile bir mi tutuyorsunuz? Allah katında bir olmazlar. Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez." [16]

Tirmizi, Adiy bin Hatem [et-Tâi] (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet et­miştir:

"Resulullah (a.s)'m yanına gittim. Boynumda da altın bir haç vardı. Bana şöyle söyledi:

"Ey Adiy! Şu putu üzerinden at."

Bu arada şu âyeti okuduğunu duydum:

"Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i kendilerine rab edindiler. Oysa tek bir ilâh olan Allah'a kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. O, onların ortak koştuklarından yü­cedir." [17]

Sonra da şöyle buyurdu:

"Onlar, onlara (bilginlerine ve rahiplerine) tapmıyorlardı. Ancak onlar kendilerine bir şeyi helal kıldığında onu helâl kabul ediyor, üzerlerine bir şeyi haram kıldıklarında da onu haram sayıyorlardı." [18]

 

Bir Açıklama

 

Bu hadis, aslında bizim şartımıza göre değildir. Ancak insanların dille­rinde çok dolaştığından bazıları bunun makbul olduğunu ve dört imamı taklid etmeyi tenkidde delil olduğunu sanmaktadırlar. Oysa bu iddianın gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü sözü edilen bilginler kendi kafalarına göre bir şeyleri helâl veya haram sayıyorlardı, Allah'tan gelen bir delile dayanarakdeğil. Dolayısıyla değil dört imam, Müslümanlardan herhangi bir kişinin tutu-j mu bile onların tutumlarıyla kıyaslanamaz...

Bununla birlikte yukarıdaki hadis zayıftır. Tirmizi şöyle söylemiştir:

:"Bu hadis garibdir. Abdusselâm bin Harb dışında rivayet edildiğini bil miyoruz. (Onun naklettiği) hadisin senedinde adı geçen Gutayf bin A'yu ise bilinmeyen biridir."  [19]

Abdusselâm sika biridir. Ancak Gutayf zayıftır. Tirmizi de Gutayf ı esa alarak yukarıdaki hükmü vermiştir.

 

2683- Buhari, Zeyd bin Veheb (rh.a.)'den şöyle rivayet etmiştir: [20]

"Rebze'den geçtim. Orada Ebu Zer (r.a) ile karşılaştım. Kendisine: "St buraya yerleşmene sebep olan nedir?" diye sordum. Şu cevabı verdi:

"Şam'da idim. Şu âyet hakkında Muaviye ile görüş ayrılığına düştün

"Ey iman edenler! Hahamların ve rahiplerin çoğu insanların mailen haksızlıkla yemekte ve Allah'ın yolundan alıkoymaktadırlar. Altın ' gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcanmayanları acıklı bir azapla müjdele!" [21] Muaviye:                                  

"Bu, kitap ehli hakkında inmiştir" dedi. Bense: "Hem bizim hem de on­ların hakkında inmiştir" dedim. Bu konuda aramızda bir tartışma oldu. O da beni şikâyet etmek için Hz. Osman (r.a)'a yazı yazdı. Hz. Osman (r.a) da bana Medine'ye gelmem için yazı yazdı. Ben de geldim. Çok sayıda insan başıma toplandı. Sanki beni daha önce hiç görmemiş gibiydiler. Bunu Hz. Osman (r.a)'a bildirdim. O da: "İstersen bir kenara çekilebilirsin. Yakın bir yerde bulunursun" dedi. İşte benim buraya yerleşmeme sebep olan gelişme budur. Başıma bir habeşiyi (bir zenciyi) geçirseler bile sözünü dinler ve itaat ederim." [22]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Hafız îbni Hacer, el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Bu hadis, çeşitli hususları ortaya koymaktadır. Bunları şu şekilde sıra­layabiliriz:

1.  Kâfirler, şeriatın teferruatına dair hükümlerden de sorumludurlar. Çünkü Ebu Zer (r.a) ve Muaviye (r.a) bu âyetin, ehli kitap hakkında indiği üzerinde ortak görüş ortaya sürmeleri bunu göstermektedir.

2.  Bu olay, yöneticilerin ilim adamlarına yumuşak davranmaları gerek­tiğini ortaya koymaktadır. Çünkü Muaviye (r.a), doğrudan Ebu Zer (r.a)'e karşı durmaya cesaret etmemiş, yönetimde kendinden daha üst seviyede olan biriyle yazışma gereği duymuştur. Hz. Osman (r.a) da, kendi yorumuna aykırı bir yorum yapmasına rağmen Ebu Zer (r.a)'i sıkıştırmamıştır.

3.  Hadis aynı zamanda yöneticilere başkaldırmaktan ve onlara karşı taşkınlık etmekten sakındırmakta, yönetimde söz sahibi olanlara itaat et­meye teşvik etmektedir. Yine bir bozulmaya yol açmamak için daha üstün biri varken ondan alt seviyede birinin yönetime geçirilmesinin caiz olduğu, içtihadlarda görüş ayrılığına düşmenin mümkün olduğu, kişinin vatanını terketmesine   yol   açacak   olsa   bile   iyiliği   emir   konusunda   kararlılık göstermenin gerektiği, bozulmaya sebep olacak bir durumu gidermenin bir yarar elde etmekten öncelikli olduğu (mefsedetin definin maslahatın cel­binden evlâ olduğu) anlaşılmaktadır. Çünkü Ebu Zer (r.a)'in Medine'de ka­larak ilmini, ilim elde etmek isteyen çok sayıda insana kazandırmasında büyük yarar vardı. Ancak Hz. Osn.an (r.a), söz konusu meselede onun sert­lik yanlısı tutumunun yayılmasında sakınca görmüştü. Bununla birliktekendisine bu görüşünden dönmesini emretmem iş ti. Çünkü onların her ikfl-si de müçtehiddi."  [23]

Bu konuda İbni Kesir de şöyle söylemiştir:

"Ebu Zer (r.a) çoluk çocuğun geçimi için gerekli olandan fazla mal IbirilJ-tirmenin haram olduğu görüşündeydi. Kendisi bu yönde fetva verir ve başkalarını da buna teşvik ederdi. Buna muhalif davramlmasma karşı d sert davranırdı. Muaviye (r.a) onu bu davranışından nehyetti. Ancak o, bj tutumuna son vermedi. Bunun üzerine onun bu konuda bir zararının olaj-j bileceğinden korktu ve mü'minlerin emiri Hz. Osman (r.a)'a yazı yazarak Ebu Zer (r.a)'i şikâyet etti ve onu kendi yanma almasını istedi. Hz. Osman (r.a) da onu Medine'ye çağırdı ve Rebze'ye yalnız bir halde yerleştirdi. O da Hz. Osman (r.a)'ın halifeliği döneminde orada vefat etti. Allah kendisinde: \ razı olsun." [24]

İlim adamlarının çoğunluğuna göre zekât, çoluk çocuğun geçimi, aç olduğ i haberi alınan kimsenin doyurulması gibi mal varlığıyla ilgili hakları yerine gt tirenler, ayeti kerimede tehdid edilenlerin arasına girmezler.

Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet el mistir:

"Altım ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanla ;ı acıklı bir azapla müjdele!" âyeti indiğinde bu ayet Müslümanlara çok ağ r geldi. Hz. Ömer (r.a): "Ben sizi rahatlatacağım" dedi. Sonra çıkıp: "Ey Allaâ-'ın Resulü! Bu âyet senin ümmetine çok ağır geldi" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Allah zekâtı sırf sizin mallarınızın geriye kalan kısımlarının arın d rılması için farz kılmıştır. Mirası, sizden sonrakilerin olması için farz kıjLjr mıştır."

Hz. Ömer (r.a) tekbir getirdi. Sonra (Resulullah a.s) kendisine şöyle bılj yurdu:

"Bir kişinin biriktirdiği şeyin en hayırlısının ne olduğunu sana bildir yim mi? Saliha bir kadın. Baktığı zaman onu hoşnud eder. Bir şey emrej tiğinde itaat eder. Yanından ayrıldığında da onu (yani malını ve ırzını) h rur." [25]

Bu hadis zayıftır. Çünkü senedinde Ca'fer bin İyâs vardır. Bu kişi sikadır. Ancak burada olduğu gibi Mücâhid'den rivayeti zayıftır. Çünkü o, ondan hadis duymamıştır. Şu'be de bu hadisi illetli görmüştür. [26]

Zehebi bu hadisin sahih olduğu konusunda Hakim'in açıklamasına muva­fakat etmemiş ve şöyle söylemiştir:

"Osman'ı tanımıyorum ve rivayeti de ilginçtir (ilginç bir mahiyet ta­şımaktadır)." Osman derken, kasdettiği hadisin, Hakim'in kitabında yer alan şeklini Ca'fer bin İyâs'tan rivayet eden İbni'l-Kattan el-Huza'i'dir. Biz dikkat çekmek amacıyla burada bu rivayete yer verdik. Çünkü ifade ettiği anlam, genel olarak doğrudur. Bu hadisin koyduğu anlam İslâm'da mal varlığıyla ilgili düzenin genel ilkelerini ortaya koymaktadır. Bir mal varlığı eğer helâl yoldan elde edilmiş ve üzerindeki haklar da yerine getirilmişse artık o saygındır ve mubahtır. Kimsenin bu mal varlığına saldırma hakkı yoktur. Yönetimin de sa­hibinin izni olmadan o mal varlığını alma hakkı yoktur. Sadece zorunlu hal­lerde veya istisnai şartlarda ehil kişiler tarafından ve kuvvetli delillere da­yanılarak verilmiş fetvalara göre alınması durumu bunun dışındadır.

 

2684- Taberani, el-Evsat'ta, Abdullah bin Amr bin As (r.a)'tan şu şekilde rivayet etmiştir:

"Araplar bazen bir ayı, bazen iki ayı helâl sayıyorlardı. (Yani haram aylar­dan birini veya ikisini helâl aylara katıyorlardı). Haccı da ancak yirmi altı yılda bir kere kendi dönemine denk getiriyorlardı. İşte bu uygulama Yüce Allah'ın Kitab'mda sözünü ettiği nesidir. (Haccın kendi dönemine denk gel­diği) yıl gelince Hz. Ebu Bekr (r.a) insanlara hac yaptırdı (yani hac emiri ola­rak insanların başında bulundu). Bu yıl hac normal dönemine denk geldi. Yüce Allah da bu haccı "haccı ekber" olarak adlandırdı. Sonra ertesi yıl Resu-lullah (a.s) hac yaptırdı. İnsanlar hilalleri gözetlediler. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Zaman, Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumuna döndü." [27]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Muhammed bin Muhammed Süleyman, (İbni Amr'ın): "Haccı da anca c    :-mi altı yılda bir kere kendi dönemine denk getiriyorlardı" sözüyle ilgili şunları söylemiştir:

"Sanıyorum bu sözün "otuzaltı yılda bir" şeklinde olması gerekir. Çün­kü onları nesi yapmaya yönelten sebep, haccı meyve devşirme dönemine denk getirmekti. Böylece hacıların meyve getirmelerini istiyorlardı. Böylece yaklaşık her otuz altı yılda bir haccm başlangıcı Zilhicce'nin dokuzuna denk gelmekteydi. Bir yıl Muharrem'i, ikinci yıl Muharrem ve Safer'i, üçüncü yıl da sadece Muharrem'i helal sayarlarsa bu üç yılda Zulhicce'nin dokuzunda hac etmiş olurlar. Sonra dördüncü yılda Safer ve Rebiulevvel'i, beşinci yılda yalnız Safer'i, altıncı yılda da Safer ve Rebiulevvel'i helâl saymaları duru­munda bu üç yılda da Muharrem'in dokuzunda haccetmiş olurlardı. Kalan zamanlar için de aynı durum söz konusuydu. Hac döneminin Zulkade'nin dokuzuna gelmesi ancak bu süre içinde oluyordu. Bu izaha göre yukarıdakihadisin sahih bir anlamı olur. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir." Yukarıdaki metinde işaret edilen âyet, Yüce Allah'ın şu sözleridir:

"Haram ayları başka aylara ertelemek küfürde ileri gitmektir. Bu uygula­mayla inkâr edenler saptırılırlar. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uy­durmak için bir ayı bir yıl helâl ve bir yıl haram sayıyorlar. Böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kılıyorlar. Onlara kötü işleri güzel gösterildi. Allah kâfirler topluluğunu doğru yola erdirmez." [28]

Şanı yüce olan Allah, namaz vakitlerini sabahleyin güneş doğmasından gece fecrin ortaya çıkması arasında, güneşin hareketlerine göre ayarlamıştır. Gölgenin uzaması ve güneşin batması vakitleri namaz vakitlerinin belirlen­mesine imkân sağlayan gelişmelerdir. Bunun gibi oruç ve hac vakitlerini de ayın hareketleriyle bağlantılı kılmıştır. Böylece insanlar genel anlamda da özel anlamda da ibadet vakitlerini belirleme İmkânı bulabilmektedirler. Aynı zamanda bu uygulama değiştirmeye ve tahrifata imkân verecek bir açık bırakmamayı da amaçlamaktadır. Oruç vaktinin ayın hareketlerine göre ayar­lanmasının daha başka hikmetleri de vardır. Bunlardan biri de şudur: Bütün yeryüzü halkı yaklaşık 36 yılda bir, senenin her gününde oruç tutmuş olmak­tadır. Hac döneminin belirlenmesinde ayın hareketlerinin esas alınmasının hikmetlerinden biri de bütün insan sınıflarının şartlarının ve durumlarının göz önünde bulundurulmasıdır. Böylece her kesimin imkânlarına, zamanlarına ve durumlarına uygun bir hac dönemi ortaya çıkabilmektedir. Böylece güneş yılına göre hac dönemleri değişmekte ve bütün mevsimleri dolaşmaktadır. Bu durum sadece belli vakitlerde hacca gidebilecek veya belli vakitlerde hacca gitmek kendileri için daha kolay olan kesimlerin durumları da göz önünde bu­lundurulmuş, onlara da hac imkânı sağlanmış olmaktadır. Ancak bu gecik­tirme hac farzını yerine getirmeyi geciktirmenin mümkün olduğu görüşüne göredir. Yani bazılarına göre birinin üzerine hac farz olursa, onun hemen ilk fırsatta bu görevi yerine getirmesi gerekir. Bazılarına göre ise bu görevi ge­ciktirmek mümkündür. İşte belli zamanlarda hacca gitmek kendileri için daha rahat olan kimselerin hac döneminin kendi şartlarına uygun zamana denk gel­mesini beklemelerini mümkün kılan fetva da bu fetvadır.

 

2685- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [29]

"(Yüce Allah şöyle buyuruyor):

"Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bi-Ur." [30]                                                                                                       

Bunu, Nur Süresindeki şu âyet nesh etmiştir:

"Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişler­dir, toplu bir işte O'nunla birlikte olduklarında O'ndan izin almaksızın git­mezler. Senden izin isteyenler, işte onlar Allah'a ve Peygamberine iman edenlerdir. Bazı işleri için senden izin istediklerinde onlardan dilediğine izin ver ve onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah bağışla­yandır, rahmet edendir." [31]

İbni'l-Cevzi, Zâdu'l-Mesir'de Ebu Süleyman ed-Dimeşki'den şöyle bir söz nakle tmiştir:

"Burada neshi gerektirecek bir durum söz konusu değildir. Çünkü her iki âyete göre de amel edilmesi mümkündür. Çünkü birinci âyet, özürleri olmadığı halde cihaddan geri kalmak için izin isteyen münafıkları kına­maktadır. Mü'minlerin ise ihtiyaç dolayısıyla izin istemeleri caiz kılınmış­tır. Oysa münafıklar Resulullah (a.s) ile birlikte bulundukları zaman bir ih­tiyaçlarının ortaya çıkması durumunda O'ndan izin istemeksizin çeker gi­derlerdi." [32]                                                                                           

 

Bir Açıklama

 

Bu konuda müfessirlerin şöyle bir açıklamaları bulunmaktadır:

Cihada katılmak için izin istemeye gerek yoktur. Aksine Müslümanlar cihaddan geri kalmak için izin istemek bir yana, izin istemeye gerek duymadan cihada katılmak için birbirleriyle yarışırlar. Bu yoruma göre Abdullah bin Ab-bas (r.a)'ın Tevbe süresindeki ilgili âyetin Nur süresindeki söz konusu âyetle nesh edildiği görüşü anlaşılmaktadır. Nur süresindeki âyet, bir Müslümanın ihtiyacından dolayı izin istemesinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu yoruma göre Tevbe süresindeki âyet, cihaddan geri kalmak için izin istemeyi yasaklamakta, Nur süresindeki âyet ise izin istemeyi caiz kılmaktadır. Ancak cihaddan geri kalmak için izin istemeye gerek görülmesi, cihadın farzı ayn olması durumunda söz konusudur. Bu durumda mazereti olan kişi izin isteyebi­lir. Demek ki bu durumda mazereti olan birinin bile izin istemesi gerekir. Çünkü belki mazeretine uygun yani mazeretinin kendisine engel olmayacağı bir görev üstlenebilir.

 

2686- Buharı, Ebu Mes'ud el-Bedri [Ukbe bin Amr] (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [33]

"Sadaka âyeti inince, biz sırtlarımızda yüklerimizi taşıyorduk. Bir adam geldi bol miktarda bir şey tasadduk etti. Onlar (yani münafıklar): "Gösteriş yapıyor," dediler. Bir adam geldi bir sa' (az miktarda) bir şey tasadduk etti. Onlar: "Allah'ın bu adamın verdiği bir sa'ya ihtiyacı yoktur" dediler. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Mü'minlerden gönülden bolca sadaka verenlere ve imkânının elver­diğinden başkasını bulamayanlara dil uzatarak onlarla alay edenler var ya, Allah onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için acıklı bir azap vardır." [34]

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) bize sadaka vermemizi emrettiğinde birimiz çarşıya çıkar, sırtıyla yükünü taşır ve bir müd bir şey elde ederdi. Bugün ise bazılarmm yüz binleri var." [35]

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir:

"Adeta kendini arzederdi." [36]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) bize sadaka vermemizi emrettiğinde biz sırttır zda yüklerimizi taşırdık. Ebu Akil yarım sa' bir şey getirdi. Bir kimse de dahi faz­lasını getirdi. Münafıklar şöyle dediler:

"Allah'ın şunun verdiği sadakaya ihtiyacı yoktur. Şunun verdiği''de sırf gösteriş içindir." Bunun üzerine (yukarıda geçen) âyet indi." [37]

Nesai: "Bugün ise bazılarının yüz binleri var" sözünden sonra şu|faz-lalığa yer vermiştir:

"Oysa onun (o zaman) bir dirhemi yoktu." [38]

 

2687- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [39]

"Abdullah bin Ubeyy bin Selul vefat ettiğinde oğlu Abdullah, Resulullah (a.s)'a gelerek, babasını kefenlemesi için gömleğini kendisine vermesini iste­di. Resulullah (a.s) def ona (gömleğini) verdi. Sonra üzerine namaz kılma­sını istedi. Resulullah (a.s) da onun üzerine namaz kılmak üzere kalktı. Bu sırada Hz. Ömer (r.a) de kalkıp Resulullah (a.s)'ın elbisesine yapıştı ve:

"Ya Resulullah (a.s)! Rabbin seni onun üzerine namaz kılmaktan neh-yettiği halde sen onun üzerine namaz kılacak mısın?" diye sordu. Resulul­lah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Şanı yüce olan Allah beni muhayyer kıldı (bana seçim hakkı verdi) ve şöyle buyurdu:

"Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme. Sen onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de Allah onları bağışlamayacaktir. Bu, onların Allah'ı ve Peygamberini inkâr etmelerinden dolayıdır. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola eriştirmez." [40]

Ben, onun için yetmiş kereden fazla bağışlanma dileyeceğim."

(Hz. Ömer r.a): "O münafıktır" dedi. Resulullah (a.s) yine de üzerine na­maz kıldı. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Onlardan ölen birinin üzerine asla namaz kılma ve kabrinin başında da bulunma. Onlar Allah'ı ve Peygamberini inkâr ettiler ve fasık kimseler ola­rak öldüler." [41]

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir:

"Bunun üzerine onların (münafıkların) üzerlerine namaz kılmayı bı­raktı." [42]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbn Hacer, Feth'de şöyle demektedir:

"Hz. Ömer (r.a)'in, sözü edilen kişinin münafıklığını kesin bir ifadeyle söylemesi, onun durumu hakkında edindiği bilgiler dolayısıyla idi. Bununlabirlikte, Resulullah (a.s) onun sözünü esas almamış ve ölen kişinin üzerine namaz kılmıştır. Bunu yapmaktaki amacı, daha Önce değerlendirmesi ya­pıldığı üzere, onun görünüş itibariyle Müslüman olmasının esas alınaca­ğına dair hükmün gereğini yerine getirmek ve hükmün zahirine göre hare­ket etmekti. Aynı zamanda bu hareketiyle ölen kişinin, sâlih biri olduğu ke­sinlik kazanmış olan oğluna iyilikte bulunmak, kavminin kalbini ısındırma gibi yararı göz önünde bulundurmak ve doğabilecek zarara yol vermemek istiyordu. Resulullah (a.s) başlangıçta müşriklerin eziyetlerine sabrediyor, onları bağışlıyor ve yaptıklarına aldırış etmiyordu. Daha sonra müşriklere karşı savaşmakla emrolundu. Bundan sonra, içinde taşıdığı düşünce farklı da olsa görünüş itibariyle Müslüman olan kimseleri affetmeye ve yaptık­larına aldırış etmemeye devam etti. Böyle yaparken, onların kalplerini ısındırmaktan ve nefretlerini uyandırmamaktan doğacak yararı göz Önünde bulunduruyordu.   Bu yüzden şöyle buyurmuştur:

"İnsanlar, "Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor," demesinler."

Fetih gerçekleştikten, müşrikler İslâm'a girdikten, küfür ehlinin sayısı azaldıktan ve onlar aşağılık bir duruma düştükten sonra münafıklara karşı mücadele etmekle emrolundu. İşte bu değerlendirmeyle yukarıda anlatılan olayda görülen mesele Allah'ın izniyle çözülmektedir." [43]

 

2688- Buharı, Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Ubeyy bin Selul ölünce Resulullah (a.s) onun üzerine na­maz kılması için çağrıldı. Resulullah (a.s) kalkınca ben hemen kendisini tut­tum ve:

"Ya Resulullah (a.s)! Sen İbni Ubeyy'in üzerine namaz mı kılıyorsun? Oysa o şöyle şöyle günde, şöyle şöyle sözler etmişti" dedim ve kendisine onun söylediği sözleri aktardım. Resulullah (a.s) gülümsedi ve şöyle buyur­du:

"Beni bırak ey Ömer!"

Ben ısrar edince de şöyle buyurdu:

"Ben muhayyer bırakılmadım mı? (Bana bir tercih hakkı verilmedi mi?) Ben de tercihimi yaptım. Bilseydim ki onun için yetmişten fazla mağfiret dilesem affolunacak, muhakkak daha fazla mağfiret dilerdim."

Sonuçta Resulullah (a.s) onun üzerine namaz kıldı. Sonra ayrıldı. Çok kısa bir süre bekledikten sonra Berâe Süresindeki şu iki âyet indi:

"Onlardan ölen birinin üzerine asla namaz kılma ve kabrinin başında da bulunma. Onlar Allah'ı ve Peygamberini inkâr ettiler ve fasık kimseler ola­rak öldüler. Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlar­la onlara dünyada azab etmeği ve canlarının kâfir olarak çıkmasını diliyor."

 (Hz. Ömer r.a) dedi ki:

"Doğrusu ben o gün Resulullah (a.s)'a karşı gösterdiğim cür'etkârlığıma hayret ettim. Allah ve Peygamberi daha iyi bilir."

Tirmizi şu fazlalığa yer vermiştir:

"Resulullah  (a.s)  ondan sonra, Allah ruhunu alıncaya kadar hiçbir münafığın üzerine namaz kılmadı ve kabrinde de bulunmadı." [44]

 

2689- Tirmizi, Hz. Ali bin Ebi Tâlib (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Bir adamın müşrik olan anne ve babası için mağfiret dilediğini dull-dum. "Sen müşrik oldukları halde anne ve baban için mağfiret mi diliy sun?" diye sordum. O da şöyle dedi:

"İbrahim (a.s) müşrik olduğu halde babası için mağfiret diledi."

Ben bu hususu Resulullah (a.s)'a hatırlattım. Bunun üzerine şu indi:

"Cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, akraba bile olsalar Alla ortak koşanlar için mağfiret dilemek Peygamber'e ve mü'minlere yar, maz." [45]

Konuyla ilgili olarak Said bin Museyyeb'in babasından nakletmiş olduğu bir rivayet bulunmaktadır. Bu rivayeti Ahmed bin Hanbel, Buhari ve İmân bölümünde Müslim rivayet etmiştir.  Rivayet şöyledir:

"Ebu Tâlib'e ölüm hali gelince Resululîah (a.s) yanma gitti. Ebu Cehil ve Abdullah bin Ebi Umeyye bin Muğire de orada idi. Resulullah (a.s), Ebu Tâlib'e:

"Ey amcacığım! "Allah'tan başka ilâh yoktur" de, bu sözü Allah katında senin için bir hüccet olarak göstereyim" diye buyurdu. Ebu Cehil ve Ab­dullah bin Ebi Umeyye de:

"Ey Ebu Talib! Abdulmuttalib'in dininden dönüyor musun?" dedilit Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Nehy edilmediğim sürece senin için Allah'tan mağfiret dileyeceği Bunun üzerine şu ayet indi:

"Cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, akraba bile olsalar Allama ortak koşanlar için mağfiret dilemek Peygamber'e ve mü'minlere yaraşmaz. [46]

 

2690- Ahmed bin Hanbel, Yüce Allah'ın: "Şüphesiz ilk günden takva üzere kurulan mescid içinde namaz kılman daha lâyıktır" sözüyle ilgili ola­rak Sehl bin Sa'd (r.a)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: [47]

"Resulullah (a.s)'ın zamanında iki kişi takva üzere kurulan mescidin hangisi olduğu üzerinde görüş ayrılığına düştüler. Birisi: "Bu mescid, Resu­lullah (a.s)'ın Mescidi'dir (Mescidi Nebevi'dir)" dedi. Diğeri de: "Kubâ Mes-cidi'dir" dedi. Sonra Resulullah (a.s)'m yanma gidip bu hususu O'na sordu­lar. O da şöyle buyurdu:

"O, benim şu mesddimdir."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s)'a takva üzere kurulan mescidtlen sorulduğunda şöyle derdi:

"O, benim mescidimdir." [48]

 

HADİSLERLE YUNUS SURESİNİN TEFSİRİ

 

2691- Tirmizi, Ebu Derdâ (r.a)'dan şu şekilde rivayet etmiştir: "Ona Mısır halkından bir adam şu âyet hakkında soru sordu:

"Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah'ın söz| rinde bir değişme olmaz. İşte bu, büyük kurtuluştur." [49]

O da şöyle söyledi:

"Bunu Resulullah (a.s)'a sorduğumdan beri kimse bana bununla ildi olarak soru sormamıştı. Resulullah (a.s) (benim soruma cevaben) şöyle Wl-yurmuştu: [50]

"Bu âyet indirildiğinden beri, onun hakkında senden başka kimse bana soru sormadı. Bununla kastedilen, doğru rüyadır. Müslüman bu rüyayı gö­rür veya kendisine gösterilir."

 

2692- Tirmizi, Ubade bin Sâmit (r.a)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'a Yüce Allah'ın şu âyeti hakkında soru sordum:

"Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah'ın sözle­rinde bir değişme olmaz. İşte bu, büyük kurtuluştur."

O da şöyle buyurdu:

"Bununla kastedilen, doğru rüyadır. Müslüman bu rüyayı görür veya kendisine gösterilir." [51]

 

2693- İmam Malik, Urve bin Zubeyr bin Avvâm (r.a)rın, Yüce Allah'ın: "Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah'ın sözle­rinde bir değişme olmaz. İşte bu, büyük kurtuluştur," sözüyle ilgili olarak şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Bununla kastedilen, doğru rüyadır. Müslüman bu rüyayı görür veya kendisine gösterilir." [52]                                  

 

HADİSLERLE HUD SURESİNİN TEFSİRİ

 

2694- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [53]

"Muhammed bin Abbâd bin Ca'fer el-Mahzumi şöyle bildirdi: "Abdullah bin Abbas (r.a) şu âyeti okuyordu: "İyi bilin ki, onlar ondan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Yine iyi bi­lin ki, onlar elbiselerine bürünürlerken O, onların gizlediklerini de,| açığa vurduklarını da bilmektedir. Şüphesiz O, gönüllerde olanı bilendir." [54] Ben kendisine bu âyet hakkında soru sordum. O da şöyle söyledi: "Bazı kimseler helaya çıkınca göğe doğru (yani göğün altında) açılmaktan, yahut hanımlarıyla ilişkide bulunurken göğe doğru görünmekten utanıyorlardı.

Bu, onların hakkında indi."

Bir rivayete göre de Amr bin Dinar şöyle demiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a): "İyi bilin ki onlar ondan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Yine iyi bilin ki, onlar elbiselerine bürünürlerken O onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilmektedir. Şüphesiz O, gönüllerde olanı bilendir" âyetini okudu.

Başka birinin İbni Abbas (r.a)'tan rivayet ettiklerine göre "elbiselerine bürünürken" ibaresi "başlarını örterken" anlamındadır. [55]

 

Bir Açıklama

 

Bu iki rivayette geçen okunuş tarzı, Hz. Osman (r.a) mushafındaki yazıya uymamaktadır. Bu iki rivayetteki okunuş, şazz okuyuştur, dolayısıyla Kur'an-'dan sayılmaz. Ancak bu okunuş tarzları, tefsir hükmündedir. Yukarıdaki rivayetlerde âyet metni olarak verilen metinlerde, "tesnevni suduruhum" iba­resi yer almaktadır. Oysa bu ibare Hz. Osman (r.a) mushafında "yesnune sü-durehum" şeklinde geçmektedir.

 

2695- Ahmed bin Hanbel, Câbir (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [56]

"Resulullah (a.s) bir savaş esnasında Hicr'de konaklayınca insanlara şöyle hitab etti:

"Ey insanlar peygamberinizden mucizeler istemeyin. Bunlar (Hicrliler) peygamberlerinden kendilerine bir deve gönderilmesini istediler. O da on­ların istediklerini yaptı. O deve bu yoldan geliyor, kendisine ayrılan günde suyunu içiyordu. Sağım gününde de, verdikleri (su) gibi sütünden sağıyor­lardı.

Sonra şu yoldan çıkıp gidiyordu. Ama onlar o deveyi kestiler. Allah da onlara üç gün süre tanıdı. Allah'ın vaadi asılsız değildi. Sonra bir bağırtı gel­di. Allah da, Allah'ın hareminde bulunan bir adam dışında onlardan gökle yer arasında kim varsa hepsini helak etti. O adamı Allah'ın haremi, Allah­'ın azabından korudu."

"Ya Resulullah (a.s)! O kimdi?" diye soruldu. "Ebu Riğal" cevabını vı di."

Burada sözü edilen olay, Hud Suresinin 61-68. âyetlerinde anlatılıra tadır.

 

2696- Buhari ve Müslim, Ebu Musa el-Eş'ari (r.a)'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: [57]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Allah zâlime biraz mühlet verir. Ama ele aldığında artık bırakmaz."

Sonra şu âyeti okudu:

"Rabbinin, zulmeden şehirleri yakaladığında yakalaması işte böylec Şüphesiz O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir." [58]

 

2697- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şu şekilde ri­vayet etmişlerdir: [59]

"Bir adam bir kadını öptü. Sonra Resulullah (a.s)'a gelerek bunu söyledi. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın vakitlerinde na­maz kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüt­tür." [60]

Bunun üzerine adam: "Bu bana özel midir?" diye sordu. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:                                                   

"Ümmetimden kim bunu işlerse." 

Yine Müslim'in bir rivayetine göre Abdullah bin Mes'ud (r.a) şöyle de­miştir:

"Bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek şöyle dedi:

"Ya Resulullah (a.s)! Ben Medine'nin kenar bir yerinde bir kadınla oynaştım ve cinsel ilişki dışında her şeyi yaptım. İşte ben bunu yaptım. Artık benim hakkımda ne hüküm veriyorsan ver."

Hz. Ömer (r.a) adama: "Allah senin günâhını örtmüş, sen de kendi günâhını örtseydin ya?" dedi. Resulullah (a.s) herhangi bir cevap vermedi. Adam kalkıp gitti. Resulullah (a.s) arkasından bir adam gönderdi. Onu yanma çağırdı ve şu âyeti okudu;

"Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın vakitlerinde na­maz kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür."

Orada bulunanlardan bir adam: "Ya Resulullah (a.s)! Bu, sadece ona özel midir?" diye sordu. Resulullah (a.s) da: "Hayır, bütün insanlar içindir," diye buyurdu." [61]

 

2698- İbni Huzeyme, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediğif rivayet etmiştir:

"Bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek şöyle dedi:

"Ya Resulullah (a.s)! Ben bahçede bir kadınla karşılaştım. Onu kendime çektim, sarıldım ve öptüm. Kendisine her şeyi yaptım. Sadece cinsel ilişkide bulunmadım."

Resulullah (a.s) sustu. Sonra şu âyet indi:

"Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür." [62]

Bunun üzerine Resulullah (a.s) onu yanma çağırdı ve kendisine bu âyeti okudu. Hz. Ömer (r.a) de: "Ya Resulullah (a.s)! Bu sadece ona özel midir yoksa bütün insanlar için midir?" diye sordu. Resulullah (a.s) da şöyle bu­yurdu:

"Hayır, aksine bütün insanlar içindir."

 

2699- Bezzar, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'ın ashabından bir adamı bir kadın seviyordu. Adam bir ihtiyacı için Resulullah (a.s)'tan izin istedi. O da kendisine izin verdi ve adam yağmurlu bir günde çıktı. Bir de o kadının bir su havuzunda yıkan­dığını gördü. Onunla bir erkeğin kadınla oturması gibi oturdu. Cinsel or­ganını hareket ettirmeye başladı. Bir de onunla iyice yanyana geldiğini gördü. Ardından Resulullah (a.s)'m yanma gelerek olanları O'na anlattı. Re­sulullah (a.s) da: "Dört rek'at namaz kıl" diye buyurdu. Sonra Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın vakitlerinde na­maz kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüt­tür." [63]

 

HADİSLERLE YUSUF SURESİNİN TEFSİRİ

 

2700- Buhari, Urve bin Zubeyr (r.a)'den rivayet etmiştir: [64]

"O, Hz. Aişe (r.a)'ye, Yüce Allah'ın şu sözü hakkında sordu sordu:

"Nihayet peygamberler ümitlerini kestiklerinde ve (insanlar onların) ya­lanlandıklarını sandıklarında onlara yardımımız ulaştı ve dilediğimiz kur­tarıldı. Azabımız ise suçlular topluluğundan geri çevrilmez." [65]

 

Hz. Aişe (r.a) de şöyle söyledi:

"Aksine kavimleri onları yalanlamıştır."

(Urve (r.a) dedi ki):

"Bunun üzerine: "Onlar kavimleri kendilerini kesin olarak anlamış­lardı. Peki sanmalanyla ("sandıklarında" sözüyle) anlatılmak istenen ne­dir?" diye sordum. O da şöyle söyledi:

"Ey Urve'ciğim! Öyledir. Onlar bunu kesin olarak anlamışlardı." Ben:

"Belki de onlar yalan söyletildiklerini sanmışlardı?" dedim. O da şöyle söyledi:

"Allah'a sığınırız. Peygamberlerin, Rableri hakkında böyle bir zanda bu­lunmaları söz konusu olamaz." Bu kez ben:

"Öyleyse bu âyetin anlamı nedir?" diye sordum. Şöyle söyledi:

"Onlar peygamberlere uyanlardı. Rablerine inanmış ve onları (peygam­berleri) doğrulamışlardı. Üzerlerindeki imtihan uzun sürdü. Kendilerine (vaadedilen) yardım gecikti. Sonuçta peygamberler kavimlerinden kendile­rini yalanlayanlara karşı (üstünlük elde etmekten) ümit kestiklerinde ve kendilerine uyanların da kendilerini yalanladıklarını sandıklarında Allah­'ın yardımı onlara ulaştı."

Abdullah bin Ubeydullah bin Ebu Muleyke (r.a)'den nakledilen rivayete göre de adı geçen râvi şöyle demiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Nihayet peygamberler ümitlerini kestiklerinde ve yalan söyîetildik-lerini sandıklarında..."

Burada âyetin metninde geçen "kuzzibu" fiilini şeddesiz olarak "kuzibu" şeklinde okudu. Sonra da şunu okudu:

"Onlar öylesine darlık ve sıkıntı içerisine düştüler ki, peygamber ile ya­nındakiler "Allah'ın yardımı acaba ne zaman?" diyecek kadar sarsıldılar. Bi­lin ki, Allah'ın yardımı yakındır." [66]

(Râvi) dedi ki:

"Ben Urve bin Zubeyr'le karşılaştım. Bu hususu kendisine söyledim. O da şöyle söyledi:

"Hz. Aişe (r.a) dedi ki:

"Allah'a sığınırız. Vallahi, herhangi peygambere vaadde bulunduysa (opeygamber) o vaadedilenin kendisi ölmeden Önce mutlaka gerçekleşeceğini bilmiştir. (Yani bu konuda kesin bir inanç taşımıştır). Ancak peygamberlerin üzerindeki imtihanlar uzun sürmüş, dolayısıyla kavimlerinden kendile­riyle beraber olanların kendilerini yalanlayacaklarından korkmuşlardır." Hz. Aişe (r.a) bu âyeti "kuzzibu" şeklinde şeddeli olarak okuyordu." [67]

 

Bir Açıklama

 

Zâdu'l-Mesir'de şöyle denmektedir:

"İbni Kesir, Ebu Amr ve Ibni Amir (âyetteki söz konusu ibareyi) "kuz­zibu" şeklinde okumuşlardır. Anlamı ise şudur:

"Peygamberler kavimlerinin kendilerini yalanladığını kesin olarak an­ladıklarında..."

Buna göre burada zan ile kesin bilgi anlamı kastedilmiş olmaktadır. Ha­san, Atâ ve Katade'nin görüşleri bu yöndedir. Asım, Hamza ve Kisâi ise söz konusu ibareyi "kuzibe" şeklinde şeddesiz olarak okumuşlardır. Bu durum­da anlam şöyle olmaktadır:

"Kavimleri, peygamberlere kendilerine yardım edileceği konusunda vaad ettikleri şeylerde yalan söyletildiğini sandıklarında..." Çünkü peygam­berler böyle zanna kapılmazlar." [68]

Hafız İbni Hacer de el-Feth'de şöyle diyor:

"Hz. Aişe (r.a) ayetteki zamirin peygamberlere delalet ettiği esasından ha­reket ederek "kuzibu" şeklinde şeddesiz okunmasına karşı çıkmıştır. Ancak zamir onun açıkladığı şekilde peygamberlere delalet etmiyor. Bu okuyuş şeklinin de geçerli olduğunun kesinlik kazanmasından sonra bu tarzdaki okunuşa karşı çıkılmasının bir anlamı yoktur. Belki bu okunuş tarzı onu bi­lenler tarafından Hz. Aişe (r.a)'ye ulaştırılmamıştı. Asım, Yahya bin Visâb, A'meş, Hamza ve Kisâi gibi Kufeli kıraat imamları, söz konusu ibareyi "kuzibu" şeklinde şeddesiz olarak okumuşlardır. Hicazlı imamlardan da Ebu Ca'fer bin Ka'ka' onlara muvafakat etmiştir. Bu okuyuş tarzı Abdullah bin Mes'ud (r.a), Abdullah bin Abbas (r.a), Ebu Abdurrahman es-Sulemi, Ha­sanı Basri, Muhammed bin Ka'b el-Kurazi ve daha başkalarının okuyuş­larıdır." [69]

 

HADİSLERLE  RA'D SURESİNİN TEFSİRİ

 

2701- Bezzâr, Enes (r.a)'ten şu şekilde rivayet etmiştir: [70]

"Resulullah (a.s), ashabından bir adamı cahiliyenin ileri gelenlerinden bir adama, kendisini Allah'a çağırması üzere gönderdi. Adam:

"Beni kendisine çağırdığın Rabbin nasıl bir şeydir? Demirden midir, bakırdan mıdır, gümüşten midir yoksa altından mı?" diye sordu. Sahabi Re-sulullah (a.s)'a döndü ve olayı O'na anlattı. Resulullah (a.s) o sahabiyi ada­ma tekrar gönderdi. Adam yine aynı şeyi söyledi. Sahabi tekrar Resulullah (a.s)'a döndü ve olayı aktardı. Resulullah (a.s) üçüncü kez tekrar gönderdi. Adam yine aynı şeyi söyledi. Sahabi tekrar Resulullah (a.s)'a döndü ve olayı haber verdi. Daha sonra Yüce Allah onların üzerlerine yıldırım gönderdi ve o adamı yaktı. Resulullah (a.s) da (sahabisine) şöyle buyurdu:

"Yüce Allah senin adamına (yani senin yanına gidip geldiğin adama) yıldırım gönderdi ve o yıldırım onu yaktı."

Bunun üzerine şu âyet indi:

"O, yıldırımlar göndererek onları dilediğine çarpar. Onlar Allah hakkın­da tartışmaya giriyorlar. Oysa O, azaplandırması (darbesi) pek çetin olandır." [71]

 

HADİSLERLE İBRAHİM SURESİNİN TEFSİRİ

 

2702- Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şu şekilde ri­vayet etmiştir:

"Resulullah (a.s), Yüce Allah'ın: "Güzel söz, kökü sabit dalları ise gökte olan güzel bir ağaç gibidir," [72] sözüyle ilgili olarak şöyle buyurdu:

"O, yaprakları dökülmeyen (sürekli yeşil kalan) ağaçtır." Ayetin tamamı şöyledir (meâlen):

"Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermektedir: Güzel söz, kökü sabit dalları ise gökte olan güzel bir ağaç gibidir." [73]

 

2703- Buhari ve Müslim, Berâ bin Azib (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [74]

"Resulullah (a.s) şu âyeti okudu:

"Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam söz üzere kararlı kılar." [75]

Sonra şöyle buyurdu:                

"Bu, kabir azabı hakkında indi."

Bir rivayete göre de Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Müslümana kabirde soru sorulduğunda, Allah'tan başka ilâh olmadı­ğına, Muhammed'in de Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet eder. İşte bu, Yüce Allah'ın şu sözünde bildirilen husustur:

"Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam söz üzere kararlı kılar." [76]                                                      

Bir başka rivayete göre ise şöyle buyurmuştur:

"Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam söz üzere kararlı kılar." Bu, kabir azabı hakkında inmiştir. Ona (kabre konan Müslü­mana): "Rabbin kimdir?" diye sorulur. O da: "Rabbim Allah, peygamberim de Muhammed (a.s)'dir" der." [77]

 

2704- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Allah'ın nimetini küfre değiştirenleri ve kavimlerini helak yurduna konduranları görmedin mi?" [78] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir1:   i"

"Onlar Mekke halkının kâfirleridir."

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Vallahi onlar Kureyş'in kâfirleridir."

Amr dedi ki: "Onlar Kureyşilerdir. Muhammed (a.s) de Allah'ın nimeti­dir."                                                                                                     

"Kavimlerini helak yurduna konduranlar", yani Bedir gününde kkvtm-

lerini cehenneme atmışlardır." [79] [80]

 

2705- Müslim, Abdullah bin Amr bin As (r.a)'dan rivayet etmiştir: [81]

"Resulullah (a.s), Yüce Allah'ın şu sözünü okudu:

"Rabbim! Gerçekten onlar insanlardan çoğunu saptırdılar. Artık kim ba­na uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz sen bağışlayan­sın rahmet edensin." [82]                                                                

Bir de Hz. İsâ (a.s)'nm (Kur'an'da geçen) şu sözünü okudu:

"Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Şayet ken­dilerini bağışlarsan, şüphe yok ki, sen yücesin, hakimsin." [83]

Ardından ellerini kaldırdı ve şöyle buyurdu:  

"Ey Allah'ım! Ümmetim, ümmetim!"                

Sonra ağladı. Yüce Allah da şöyle buyurdu:             

"Ey Cibril! Muhammed'e git -Rabbin daha iyi bilir de-,Sen ona: "Seni ağlatan nedir?" diye sor."                                                                                 Cibril (a.s) geldi. Sordu. O da söylediği şekilde cevap verdi -Ki O daha iyi bilir-. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:   

"Ey Cibril! Muhammed'e git. O'na de ki: "Biz seni ümmetin hakkında memnun edeceğiz ve seni zorda bırakmayacağız."

 

2706- Müslim, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'a, Yüce Allah'ın: "O gündeki yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) dönüştürülür,"  sözü hakkında soru sordum ve: "Ya Resulullah (a.s)! O zaman insanlar nerede olurlar?" dedim. "Sırat üzerinde" diye buyurdu." [84]

 

HADİSLERLE HİCR SURESİNİN TEFSİRİ

 

2707- Ebu Ya'la, Abdullah bin Abbas (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Senin ömrüne yemin olsun ki..." [85]sözü hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Senin hayatına yemin olsun ki..." [86]

 

2708- Tirmizi, Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir: [87]

"Resulullah (a.s), Yüce Allah'ın şu sözlerini okudu:

"Şüphesiz onların tümü için vaadedilen yer cehennemdir. Onun yedikapısı vardır. Her kapı için onlardan bir bölüm ayrılmıştır." [88] Sonra şöyle buyurdu:

"Onlardan bir kapı, ümmetime karşı kılıç çeken içindir." Yahut: "Muhammed'in ümmetine karşı..." diye buyurdu."

 

2709- Nesai, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'a ikişerlerden yedi uzun (sure) verilmiştir."

Bir rivayette bildirildiğine göre de: "Andolsun sana ikişerlerden yediyi ve Büyük Kur'an'ı verdik" [89] sözü hakkında şöyle buyurdu:

"Bu (yedi ile kastedilen), yedi uzun suredir." [90]

 

2710- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah: "Andolsun sana ikişerlerden yediyi ve büyük Kur'an'ı verdik" sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:          

"Bunlar, yedi uzun suredir." [91]

 

2711- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

(Yüce Allah şöyle buyuruyor): "Onlar ki, Kur'an'ı kısım kısım ya [92] (İbni Abbas (r.a) bu âyet hakkında şöyle dedi):

"Bunlar kitap ehlidir. Yahudiler ve Hıristiyanlar, kitabı bölümlere dılar. Bazılarına inandı, bazılarını inkâr ettiler." [93]

 

HADİSLERLE NAHL SURESİNİN TEFSİRİ

 

2712- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın: "İnkâr edip de Allah'ın yolundan alıkoyanlar (var ya); onlara bozgunculuk yapma­larına karşılık azap üstüne azap ekleriz," [94] sözüyle ilgili olarak şöyle söyr lediğini rivayet etmiştir:

"Üzerlerine uzun hurmalar gibi hortumları olan akrepler artırılarak gönderilir." [95]

 

2713- Ahmed bin Hanbel, Osman bin Ebi'I-As Sakafi (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [96]

"Resulullah (a.s)'ın yanında bulunuyordum. Gözünü iyice açtı. Sonra yere doğru baktı. Adeta yere düşecek gibi oldu. Yine gözünü iyice açtı. (Son­ra) şöyle buyurdu:

"Bana Cibril geldi. Şu âyeti, şu suredeki, şu yere koymamı istedi:

"Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder, haya­sızlıktan, kötülükten ve zorbalıktan da nehyeder. Olur ki öğüt alırsınız diye size öğüt veriyor." [97]

 

2714- Taberani, Mesruk (r.a)'un, Yüce Allah'ın: "Doğrusu  İbrahim Allah'a boyun eğmiş, dosdoğru çizgideki bir ümmetti. Müşriklerden değil­di/' [98] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [99]

"Abdullah bin Mes'ud (r.a) dedi ki:

"Şüphesiz Muaz, Allah'a boyun eğmiş, dosdoğru çizgideki bir ümmetti. Müşriklerden değildi."

Eşca'dan Ferve adlı bir adam: "Şüphesiz İbrahim" sözünü unuttu" dedi. O da şöyle söyledi:

"Kim unuttu! Biz Muaz'ı İbrahim'e benzetirdik."

"Bu arada kendisine (burada) "ümmet" ile kastedilenin ne olduğu soruldu. O da şöyle söyledi: "Hayır öğreticisi."

Yine "boyun eğmiş" ibaresiyle neyin kastedildiği soruldu. O da şu cevâ verdi:

"Allah'a ve peygamberine itaat eden."

  

2715- Tirmizi, Ubey (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Uhud olayı olduğunda ensardan altmış dört kişi hayatını kaybetti. Mu­hacirlerden de altı kişi hayatını kaybetti ve onların çeşitli organları kesildi. Bunun üzerine ensariler: "Biz de eğer bir gün onlara böyle bir üstünlük sağlarsak kendilerine, organ kesme konusunda aynı uygulamayı yapacağız" dediler. Daha sonra Mekke'nin fethi gerçekleşince Yüce Allah şu âyeti indir­di:

"Eğer cezalandıracak olursanız, size uygulanan cezanın aynıyla ceza­landırın. Ama eğer sabredersiniz andolsun bu, sabredenler için daha ha­yırlıdır." [100]

Bir adam: "Bugünden sonra artık Kureyş yoktur" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Dört kişi dışında bu adamların peşini bırakın." [101]

 

HADİSLERLE İSRA SURESİNİN TEFSİRİ

 

2716- Buharı, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un İsrailoğullan (yani Isrâ), Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ sureleri hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bunlar, Mekke'de ilk inen surelerdendir. Aynı zamanda bunlar benim ilk öğrendiğim surelerdendir." [102]

 

2717- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın: [103]

 

"Onların çağırdıkları (taptıkları) da, hangileri daha yakındır diye Rabblerine vesile arar, O'nun rahmetini umar ve azabından korkarlar. Gerçekten Rab-binin azabı korkunçtur/' [104] sözü hakkında şöyle rivayet etmiştir:

"İnsanlardan bir topluluk cinlerden bir topluluğa tapıyorlardı. Cinlerden olan topluluk Müslüman oldu. Diğerleri de ibadetlerini bıraktılar. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Onların çağırdıkları (taptıkları) da, hangileri daha yakındır diye Rabble­rine vesile arar, O'nun rahmetini umar ve azabından korkarlar. Gerçekten Rabbinin azabı korkunçtur."

 

2718- Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Sana göster­diğimiz rüyayı ve Kur'an'da lanetlenmiş ağacı ancak insanlar için bir imti­han kıldık," [105] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu, âyân olan rüyadır. O, Resuîullah (a.s)'a İsrâ'ya çıkarıldığı gece gös­terilmişti. Kur'an'da lanetlenmiş olan ağaç da zakkum ağacıdır." [106]

 

2719- İmam Malik, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [107]

"Güneşin duluku, batıya yönelmesidir."

 

2720- Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "Şüphesiz salbah namazı şahid olunandır," [108] sözü hakkında şöyle rivayet etmiştir:

"Resuîullah (a.s) şöyle buyururdu:

"Onda gecenin melekleri de gündüzün melekleri de hazır bulunurlar.”

Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin merfu olarak şöyle bir lettiğini rivayet etmişlerdir: [109]

"Cemaatle kılınan namazın tek başına kılman namaza olan üstünlüğü yirmi beş kattır. Gecenin melekleriyle gündüzün melekleri sabah nama­zında bir araya gelirler. İsterseniz şunu okuyun: "Sabah namazını da (kıl). Şüphesiz sabah namazı şahid olunandır." [110]

 

Bir Açıklama

 

İbni Kesir şöyle'demiştir:

"Buna göre: "Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Sabah namazını da (kıl). Şüphesiz sabah namazı şahid olunan­dır," âyetine beş vakit namazın hepsi de girmektedir. Yüce Allah âyette önce şöyle buyuruyor:

"Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl."

Gecenin kararması ise karanlığın çökmesidir. Burada belirtilen süre öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerini içine almaktadır. Ayetin devamında da:

"Sabah namazını da (kıl)" diye buyuruluyor. Resuîullah (a.s)'dan sözlü ve fiili olarak ve mütevâtir bir şekilde nakledilen sünnette bu vakitlerin taf­silatıyla ilgili bilgiler aktarılmıştır. Bunlar da günümüzde İslâm ümmetinin uygulamakta olduğu şekildir. Bu uygulamaları sonraki nesiller, önceki ne­sillerden, bir dönemin insanları kendilerinden önceki dönemde yaşayan in­sanlardan aktararak sürdürmüşlerdir."

 

2721- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söyle­diğini rivayet etmişlerdir: [111]

"Ben Resulullah (a.s) ile birlikte bulunuyordum. Kendisi de bir hurma dalına dayanarak yürüyordu. Bu arada Yahudilerden bir grubun yanından geçti. İçlerinden bazıları: "O'na ruhun ne olduğunu sorun" dedi. Bazıları: "O'na bir şey sormayın ki, sizin hoşunuza gitmeyecek bir şeyi size duyur­masın (söylemesin)" dediler. Sonra kalkıp yanma gittiler ve: "Ey Ebu'l-Kâsım! Bize ruhtan söz et" dediler. Uzun bir süre ayakta bakınıp durdu. Bu sırada kendisine vahiy geldiğini anladım. Vahiy gelmesi bitinceye kadar bek­ledim. Sonra şunu okudu:

"Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilim­den ancak az bir şey verilmiştir." [112]

Bunun üzerine birbirlerine: "Size: "Ona bir şey sormayın" demiştik" de­diler." [113]

 

Bir Açıklama

 

Ibnu'l-Kayyim bu konuda şöyle diyor:

"İlim,adamlarının ortak görüşleriyle burada emir ile kastedilen, bir şeyin yapılmasını istemek değildir. Burada kastedilen anlam emredilen şeydir (me'murdur). Halk kelimesinin mahluk anlamına kullanıldığı gibi emr ke­limesi de yerine göre me'mur anlamına kullanılır. (Yani burada kastedilen anlama göre "ruh" Rabbinin emrine dayanan veya O'nun emrine göre hare­ket eden bir varlıktır. -Çeviren)

Bu anlamda bir âyette de şöyle buyuruluyor.

"Rabbinin emri gelince, onların Allah'tan başka tapmakta olduklar ilâhları kendilerine bir şey sağlayamadı." [114]

İbni Battal ise şöyle diyor:

"Bu rivayetin delâlet ettiği anlama göre ruhun gerçekte ne olduğuna i bilgiyi Allah kendine özel kılmıştır. Bunu böyle müphem bırakmasının hilj meti ise yaratıkların ulaşamadıkları konularla ilgili bilgileri elde etmekten aciz olduklarını anlamaları ve bu konuların ilmini Allah'a havale etmeleri için onları imtihan etmektir."                                                                  

İbni Kesir de Tefsir'inde şöyle diyor: "Bu anlatımdan ilk bakışta çıkan sonuca göre bu âyet Medine'de1 ha­miştir. Ayet Yahudilerin Medine'de bu konuda soru sormaları üzerine inmiştir. Ancak surenin tamamı Mekkidir (Mekke'de inmiştir). Bu noktada verilecek cevap şudur:  Söz konusu âyet Resulullah  (a.s)'a daha Önce Mekke'de vahyedildiği gibi Medine'de ikinci kez vahyedilmiştir. Yahut ken­disine, o Yahudilerin sordukları soruya daha Önce inmiş olan bu âyetle ce­vap vermesi üzere vahiy gelmiştir."  [115]                                                   

Resulullah (a.s)'a bu konuda Yahudiler tarafından, O daha Mekke'deyken soru sorulmuş da olabilir. Bu soruyu Mekke'ye yanma kadar gelerek veya Kureyşilerle göndererek sormuş olabilirler. Bu yönden açıklama yapmak, âyetin ikinci kez vahyedildiği yolundaki açıklamadan daha uygundur. Aşağıda gelecek rivayet de bu açıklamayı desteklemektedir:                                 

 

2722- Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söyle­diğini rivayet etmiştir:

"Kureyşiler, Yahudilere: "Bize bir şey verin onu şu adama soralım" de­diler. Yahudiler de: "Ona ruh hakkında soru sorun" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilim­den ancak az bir şey verilmiştir."

Onlar: "Bize çok ilim verildi. Bize Tevrat verildi. Kime Tevrat verilirse ona çok hayır verilmiştir" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indir­di:

"De ki: "Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa, bir o Ra­darını daha destek olarak getirsek Rabbimin sözleri bitmeden deniz biter." [116]

 

2723- Darimi, Şeddad bin Ma'kil (r.a)'den rivayet etmiş, o da Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediğini bildirmiştir:

"Bu Kur'an sizin aranızdan çekilip alınacaktır."

(Ravi dedi ki): "Ben: "Ey Ebu Abdurrahman! Nasıl çekilip alınır? Biz onu kalplerimize yerleştirdik. Bununla birlikte mushaflarımıza da kaydet­tik?" dedim. O da şöyle söyledi: [117]

"Bir gecede o kaldırılır. Artık hiç bir kulun kalbinde ve hiçbir musharfe ondan bir şey kalmaz. Böylece insanlar hayvanlar gibi fakir kimseler halime gelirler."

Sonra şu âyeti okudu:

"Andolsun, eğer dilersek sana vahyettiğimizi tamamen gideririz. Sonra onun için bize karşı bir vekil bulamazsın." [118]

 

2724-  Muvatta  ve Ebu  Davud  dışında  Kütübi  Tis'a  sahipleri

(cemaat), Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma. Bu ikisinin arasında (orta) bir yol tut," [119] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Bu âyet, Resulullah (a.s)'m Mekke'de kendini sakladığı sırada indi. Se­sini yükselttiğinde müşrikler duyuyor ve Kur'an'a, onu indirene ve onu getirene sövüyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Namazında sesini çok yükseltme". (Yani Kur'an okurken sesini çok yükseltme ki, müşrikler duymasınlar.) "Çok da kısma" ki, ashabın duyama­yacak kadar sessiz bir şekilde okumuş olmayasın. "Bu ikisinin arasında (orta) bir yol tut." (Yani onlara sahabilerine duyur.) (Müşrikler) senden [120]Kur'an'ı alacak (duyacak) kadar da sesini yükseltme." Bir rivayette de şöyle deniyor:

"Bu ikisinin arasında (orta) bir yol tut." Diyor ki: "Sesli okuma ile gizli okuma arasında bir yol tut." [121]

 

2725- Buhari ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Şu âyet dua hakkında inmiştir:

"Namazında sesini çok yükseltme çok da kısma. Bu ikisinin arasında (orta) bir yol tut."

(Ayette geçen ve genellikle "namaz" anlamı verilen "salât" kelimesiyle burada dua kastedilmektedir. "Salat" kelimesi, yerine göre dua anlamına da gelir. -Çeviren) [122]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbni Hacer, eî-Feth'de şöyle demektedir:

"Bu âyet, dua hakkında inmiştir. Nitekim Hz. Aişe (r.a) de bunu ifade etmiştir. Dua hakkında indiği esas alınırsa taşıdığı anlam daha genel olur. Çünkü bu durumda namazın içinde olanı da dışında olanı da kapsar."

 

2726- Ibni Huzeyme, Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Şu âyet teşehhüd hakkında inmiştir:

"Namazında sesini çok yükseltme çok da kısma. Bu ikisinin arasında (orta) bir yol tut." [123]

 

HADİSLERLE KEHF SURESİNİN TEFSİRİ

 

2727- Taberani, Abdurrahman bin Sehl bin Huneyf (r.a.)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [124]                                                                    

"Şu  âyet Resulullah  (a.s)'a O'nun evlerinden  (odalarından) birine olduğu bir sırada inmiştir:

"Allah'ın rızasını isteyerek sabah ve akşam Rabblerine dua edenlerle t raber sen de sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlard| ayırma." [125]

(Resulullah (a.s) burada nitelenenleri) aramak üzere çıktı. Allah'ı zikreden bir topluluk buldu. İçlerinde başı kalkık, bedeni çıplak, tek kat elbise giyinmiş olanlar vardı. Resulullah (a.s) onları görünce onlarla birlikte, otur­du ve şöyle buyurdu:

"Ümmetimin içinde benim kendileriyle birlikte sabretmemi emrettiği kimseleri var eden Allah'a hamdolsun."                                             

 

2728- İmam Malik, Said bin Museyyeb (rh.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Kalıcı olan iyi davranışlar..." [126] Bunlar kulun "Allahu ekber", "Sub-hanallah", "Elhamdülillah", "Lâ ilahe illa'llah" ve "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi'llah" demesidir." [127]

 

2729- Buhari ve Müslim, Said bin Cubeyr (rh.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir: [128]

"Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Nevf el-Bikâli, İsrailoğullanna gönderilen Hz. Musa (a.s)'nm Hızır'a arkadaşlık eden kişi olmadığını ileri sürüyor" de­dim. O da şöyle söyledi:

"Allah'ın düşmanı yalan söylemiş. Ben Ubeyy bin Ka'b (r.a)'ın şöyle söylediğini duydum:

"Resulullah (a.s)'m şöyle buyurduğunu duydum:

"Musa (a.s), İsrailoğullarına karşı konuşmaya başladı. Kendisine: "İn­sanların en bilgilisi kimdir?" diye soruldu. O da: "En bilgilileri benim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah, ilmi kendi zâtına havale etmediğinden dolayı azarladı. Sonra Yüce Allah kendisine şöyle variyetti:

"İki denizin birleştiği yerde benim kullarımdan bir kul vardır. O senden daha bilgilidir." Musa (a.s) dedi ki:

"Ey Rabbim! Ona nasıl ulaşabilirim?" Bunun üzerine kendisine şöyle de­nildi:

"Bir zembilin içine bir balık koy. Balığı nerede kaybedersen o oradadır." Bundan sonra yola koyuldu. Kendisiyle birlikte adamı (kölesi veya hiz­metçisi) da çıktı. O Yuşa' bin Nun'du. Musa (a.s) bir zembilin içine balığı koydu. Hizmetçisi ile birlikte yürüyerek yola koyuldular. Bir kayanın yanma geldiler. Musa (a.s) ve hizmetçisi orada uyuya kaldılar. Balık zembilin içinde canlandı. Zembilin içinden çıktı ve denize daldı. Allah onun için suyun akışım durdurdu. Öyleki adeta bir set gibi oldu. Balık için bir delik açıldı. Musa (a.s) ve hizmetçisi için de şaşılacak bir şey oldu. Sonra tekrar yola ko­yuldular ve o gün ve gecenin kalan kısmında yolculuklarına devam ettiler. Musa (a.s)'nm arkadaşı olanları ona bildirmeyi unuttu. Sabah olunca Musa (a.s) arkadaşına dedi ki:

"Azığımızı getir. Andolsun, bu yolculuğumuzdan dolayı yorgun düş­tük." [129] Durması emredilen yeri aşmcaya kadar yorulmadı. "(Genç) dedi ki:

"Gördün mü! Biz o kayaya çekildiğimizde ben balığı unutmuşum. Bana onu hatırlamamı şeytandan başkası unutturmamıştır. O da şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tuttu". (Musa):

"İşte bizim aradığımız da buydu" dedi. Böylece izlerini takib ederek geri döndüler." [130]

İzlerini takib ederek geri döndüler. Sonunda kayanın yanma geldiler. Orada bir örtüye bürünmüş bir adam gördü. Musa (a.s) kendisine selâm ver­di. (Bu adam Hızır'dı) Hızır:

"Senin toprağında selâmı nerden öğrendin?" diye sordu. (Musa a.s):

"Ben Musa'yım" dedi. (Hızır):

"İsrailoğullarmm Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet" dedi. (Hızır):

"Sen Allah'ın ilminden sana öğrettiği bir ilme sahipsin ki, ben onu bil­mem. Ben de Allah'ın ilminden bana öğrettiği bir ilme sahibim ki sen onu bilmezsin" dedi. Musa (a.s) ona dedi ki:

"Doğruya iletici (bilgi) olarak sana öğretilenlerden bana da öğretmen için sana uyabilir miyim?" O da dedi ki:

"Doğrusu sen benimle sabretmeye güç yetiremezsin. özünü etraflıca kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?" (Musa) dedi ki:

"İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim". Hızır da ona dedi ki:

"Eğer bana uyarsan, ben ondan sana söz edinceye kadar bana bir şey hakkında soru sorma." [131]

Musa (a.s): "Evet" dedi. Musa (a.s) ve Hızır denizin kenarında yürüyerek yola koyuldular. Yanlarından bir gemi geçti. Kendilerini gemiye almaları için onlarla (geminin sahipleriyle) konuştular. Hızır'ı tanıdılar ve her ikisi­ni de ücretsiz olarak gemiye aldılar. Hızır geminin tahtalarından birine yanaşarak onu söktü. Musa (a.s):

"Adamlar bizi ücretsiz olarak bindirdiler. Sense onların gemilerine zarar vererek deliyorsun" dedi. (Sonra): "Sen içindekileri boğmak için mi bunu deldin? Andolsun şaşılacak bir şey yaptın!" dedi. (O kul):

"Ben, sen benimle sabretmeye güç yetiremezsin, dememiş miydim?" dedi. (Musa a.s) dedi ki:                                   

"Unuttuğum şeyden dolayı beni sorguya çekme ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma!" [132]

Sonra gemiden çıktılar. Kıyıda yürürlerken bir çocuğun diğer çocuklarla oynadığım gördüler. Hızır onun kafasından tutup söktü ve bu şekilde çocuğu öldürdü. Musa (a.s):

"Bir can karşılığı olmaksızın suçsuz bir canı öldürdün ha? Doğrusu çök çirkin bir şey yaptın!" dedi. (O kul):                                                             

"Ben, sen benimle sabretmeye güç yetiremezsin, dememiş miydirr?" dedi." [133] Bu uyan birincisinden daha sertti. "(Musa a.s) dedi ki:               

"Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. Be­nim tarafımdan (benden ayrılmak konusunda) mazerete sahip olursun".

Yeniden yola koyuldular. Nihayet bir kasaba halkının yanma varıp on­lardan yiyecek istediler. Ama onlar, onları misafir etmekten kaçındılar. Ora­da yıkılmak üzere bir duvar buldular -Resulullah (a.s) buyurdu ki: "Duvar yana doğru meyilliydi. Hızır eliyle şöyle yaptı ve onu doğrulttu. Musa (a.s) dedi ki:                                                                                                              

"Biz onların yanına gittik.  Onlar bizi misafir etmediler ve bize yemekle vermediler."- "İsteseydin onun karşılığında bir ücret alırdın". Dedi ki:       iŞi;1 "İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (vakti)dir. Haklarında sabır göste­remediğin şeylerin yorumlarını sana bildireceğim." [134]

Resulullah (a.s) buyurdu ki: "Allah, Musa (a.s)'ya rahmet eylesin. İster­dim ki, sabretmiş olsaydı da böylece bize onun başından geçenleri aktar-saydı."

Ravi dedi ki: "Resulullah (a.s) sonra şöyle buyurdu: "Bunların birincisi Musa (a.s)'nm unutması sebebiyleydi." Yine şöyle buyurdu: "Bu arada bir serçe geldi. Geminin kenarına kondu. Sonra denizi gaga­ladı. Hızır bunun üzerine dedi ki: "Benim ve senin ilmin, Allah'ın İlmin­den şu serçenin denizden eksilttiği kadarını bile eksiltmez. (Yani bizim Al­lah'ın ilminden edindiğimizin miktarı Allah'ın ilminin yanında, şu kuşun denizden aldığı suyun denizin yanındaki miktarı kadar bile değildir. -Çeviren)

Bir rivayette: "...ve bütün yaratıkların ilimleri..." ilavesi vardır. Bundan sonrası aynıdır. [135]

Said bin Cubeyr şöyle demiştir:

"Şu âyeti de (bu olayı aktarırken) okuyordu: "Gemi, denizde çalışan bir takım yoksullara aitti. Ben onu kusurlu yapmak istedim. (Çünkü) arka­larında her (sağlam) gemiyi zorla alan bir kral vardı." [136]

Yine şöyle diyordu:

"Çocuk ise kâfirdi."

(Bu açıklamadan çocuğun yükümlülük çağma gelmiş olduğu anlaşıl­maktadır- Çeviren)"

Bir rivayete göre şöyle söylemiştir:

"Hz. Musa (a.s) kavminin içinde Allah'ın imtihanlarından, O'nun ni­metlerinden ve belâlarından söz ederken bir ara şöyle dedi:

"Yeryüzünde benden daha hayırlı veya daha bilgili birini bilmiyorum..." Daha sonra hadisin devamını aktardı.

Bu rivayette balıktan: "Tuzlanmış bir balık" şeklinde söz edilmektedir. Yine bu rivayette şöyle deniyor:

"Bir elbiseye bürünmüş ve ensesinin üzerine yatmış halde bir adamla karşılaştı."

Yine bu rivayette geçtiğine göre Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Allah bize de, Musa'ya da rahmet eylesin. Eğer acele etmemiş olsaydı, hayret edilecek şeyler görecekti. Ancak o arkadaşının kendisini azarlama­sından sıkıldı ve şöyle dedi:

"Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. Be­nim tarafımdan (benden ayrılmak konusunda) mazerete sahip olursun." [137] Sabretmiş olsaydı hayret edilecek şeyler görecekti."

(Râvi) dedi ki:

"(Resulullah (a.s) peygamberleri andığında önce kendini anardı (yani "Allah bize ve filanca peygambere rahmet eylesin" şeklinde başta kendini sonra sözünü edeceği peygamberi anardı. -Çeviren)

Sonra şöyle söyledi:

"Yeniden yola koyuldular. Nihayet bir kasaba halkının yanma vardık­larında..." [138] Onlar çok cimri kimselerdi. Onlardan bir topluluğun yanma uğrayıp kendilerinden yemek istediler. "Ama onlar, onları misafir etmekten kaçındılar. Orada yıkılmak üzere bir duvar buldular ve (o kul) hemen onu doğrulttu. (Musa a.s) dedi ki:

"isteseydin onun karşılığında bir ücret alırdın". Dedi ki:

"İşte bu benimle senin aranda ayrılma (vakti)dir. Haklarında sabır gös­teremediğin şeylerin yorumlarını sana bildireceğim." [139] Sonra elbisesinden tuttu."

Resulullah (a.s) daha sonra şu âyeti okudu:

"Gemi, denizde çalışan bir takım yoksullara aitti. Ben onu kusurlu tya mak istedim. (Çünkü) arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla alan bir | kJ vardı." [140]

Gemileri gasbeden kişi geldiğinde onun delik olduğunu gördü. Dola|H-sıyla onu bırakıp geçti. Sahipleri de gemiyi bir tahtayla onardılar. O oğlan i$e kendisine belli bir tabiat verildiği gün kâfir tabiatı almıştı. Anne babaları da onu çok seviyorlardı. İdrak çağma ererse: "Biz onun onları taşkınlığa ve küfre sürükleyeceğinden korktuk. Böylece Rablerinin onun yerine kendile­rine temizlikte daha hayırlı ve merhamette daha yakın birini vermesini istedik."  [141]

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Kayanın dibinde adına "hayat" denilen bir kaynak vardı. Onun suyun­dan kim içse canlanırdı. Balığa da o kaynağın suyu dokundu ve hareke: etti. Sonra zembilden çıktı." Sonra aynı şeyleri söyledi." [142]

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Ona: "Yanına bir balık al. Ona ruh üfleninceye kadar (yanında taşı)." Nitekim bir balık aldı. Onu bir zembile koydu. Hizmetçisine de: "Senden, bu balık seni terkettiğinde beni haberdar etmenden başka bir şey istemiyorujin" dedi. O da: "Benden pek büyük bir şey istemiyorsun" dedi..." Sonra hadimin devamını nakletti.                                                                                 

 

Bu rivayette şöyle denmektedir:                                          

"Hızır'ı denizin kenarında yeşil bir yaygının üzerinde yatar halde buldu­lar. Hızır, Musa (a.s)'ya dedi ki: "Tevrat'ın elinde olması, sana vahiy geliyor olması yetmez mi? Ey Musa! Benim, senin bilmenin pek uygun olmayacağı bir ilmim var. Senin de benim bilmemin uygun olmayacağı bir ilmin var j

Bu rivayette, oğlan çocuğun öldürülüş şekli hakkında şöyle denmekıec tr:

"Onu yere yatırdı ve bıçakla kesti."

Yine bu rivayette şöyle denmektedir:

"Anne babası mü'min kimselerdi. O (çocuk) ise kâfirdi. "Biz onun onları taşkınlığa ve küfre sürükleyeceğinden korktuk." [143]

Ona olan sevgilerinin kendilerini onun dinini izlemeye yönelteceğin­den korkuldu. Bu cevabı (Musa (a.s)'nın): "Bir can karşılığı olmaksızın suçsuz bir canı öldürdün mü?" sözüne karşı verdi.

"Merhamette daha yakın..." Yani Hızır'ın öldürdüğü birinci çocuktan daha çok kendilerine merhamet edecek olan. [144]

Bir rivayette bildirildiğine göre onlara bu erkek çocuğun yerine daha sonra bir kız çocuk verilmiştir. [145]

Ubeydullah bin Abdullah bin Utbe bin Mes'ud'un rivayetinde de şöyle den­mektedir:

"Abdullah bin Abbas (r.a) ile Hur bin Kays bin Hisn el-Firâri Hz. Musa (a.s)'nın arkadaşının (yani Kehf süresindeki olayda sözü edilen kişinin) kim olduğu üzerinde tartıştılar. Abdullah bin Abbas (r.a) onun Hızır olduğunu söyledi. Bu sırada Ubeyy bin Ka'b yanlarından geçti. Abdullah bin Abbas (r.a) onu çağırdı ve şöyle söyledi:

"Ey Ebu Tufeyl! Yanımıza gel. Ben ve şu arkadaşım, Hz. Musa (a.s)'nın kendisine ulaşmak için yol aradığı arkadaşının kim olduğu üzerinde tartıştık. Resulullah (a.s)'ın onun hakkında bir şey söylediğini duydun mu?" Ubey (r.a) de şöyle söyledi:

"Ben Resulullah (a.s)'m şöyle buyurduğunu duydum:

"Musa (a.s), İsrailoğullarmm arasında bulunduğu bir sırada bir adam yanma gelerek, kendisine: "Senden daha bilgili birini biliyor musun?" diye sordu. Musa (a.s) da: "Hayır" dedi. Yüce Allah da: "Hayır. Aksine kulumuz Hızır (daha bilgilidir)" diye vahyetti. Bunun üzerine Musa (a.s) ona ulaşa­bilmek için yol aradı. Allah da onun için balığı bir işaret kıldı... Bundan son­ra hadisin kalan kısmını şuraya kadar aktardı:

"Böylece izlerini takib ederek geri döndüler." Hızır'ı buldular. Olayınbundan sonrası Yüce Allah'ın kitabında anlattığı şekildedir." [146]

Müslim, bu olayla ilgili olarak bir başka rivayeti uzun şekliyle aktarmış

Bu rivayette şöyle denmektedir:

"Sonra yola koyuldular. Derken oyun oynayan bir takım oğlan çocuklar

rastladılar. (Hızır) hemen onlardan birine doğru yanaştı ve onu öldürdü

Musa (a.s) bu yapılan hareketi hayretle karşıladı ve karşı çıktı. Sonra da şöyle

söyledi: "Bir can karşılığı olmaksızın suçsuz bir canı öldürdün mü? Doğrus

çok çirkin bir şey yaptın!" dedi."

Resulullah (a.s) bunu belirttikten sonra şöyle buyurdu:

"Allah'ın rahmeti bizim ve Musa'nın üzerine olsun. Eğer acele etmeseyi

di hayret verici şeylerle karşılaşacaktı. Ancak o arkadaşının tenkitlerinde

dolayı sıkılmıştı." [147]

Bir rivayette de, Yüce Allah'ın: "(O kul): "Ben, sen benimle sabretmeyi güç yetiremezsin, dememiş miydim?" dedi" [148] sözüyle ilgili olarak şÖyl buyurduğu bildirilmiştir:                                                                           .

"Birincisi, unutmak dolayısıyla olmuştu. İkincisi, şart dolayısıyla, üçün­cüsü de bilerek olmuştu." [149]

Müslim'in nakletmiş olduğu bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) şunu okudu: "İsteseydin onun karşılığında bir ü:ret alırdın." [150] [151]

Yine onun rivayetine göre râvi şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Hızır'ın Öldürdüğü oğlan kâfir tabiatı almıştı. Eğer yaşasaydı muhakkak anne ve babasını da taşkınlığa ve küfre yöneltirdi." [152]

Tirmizi'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle buyurmuştur:

"Hızır'ın öldürdüğü oğlan kendisine belli bir tabiat verildiği gün kâ tabiatı almıştı..." Buna ek olarak bir şey söylemedi." [153]

Ebu Davud bu hadisin iki kısa bölümünü Ubeyy bin Ka'b (r.a)'dan rivayet etmiştir. Birincisinde Ubey (r.a) şöyle demiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Hızır'ın öldürdüğü oğlan kendisine belli bir tabiat verildiği gün kâfir tabiatı almıştı. Eğer yaşasaydı muhakkak anne ve babasını da taşkınlığa ve küfre yöneltirdi." [154]

İkincisinde bildirildiğine göre de Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Hızır, diğer oğlanlarla birlikte oynayan bir oğlan çocuğu gördü. Onun kafasını yakaladı ve söktü. Bunun üzerine Musa şöyle dedi:

"Bir can karşılığı olmaksızın suçsuz bir canı öldürdün mü? Doğrusu çok çirkin bir şey yaptın!"

Hafız İbni Hacer, el-îsabe'de şöyle söylemiştir:

"Buhari ve Müslim'in Sahih'lerinde bildirildiğine göre o kişinin Hızır olarak adlandırılmasının sebebi şuydu:

"O, beyaz üstünde ot olmayan bir toprağın üzerine oturmuştu. Bir de baktı altında yeşil otlar canlanıyor. (Hızır kelimesi "yeşil" anlamındaki "ahdar ve hadrâ" kelimeleriyle aynı kökten gelmektedir. -Çeviren) Bu ibare, İmam Ahmed bin Hanbel'in nakletmiş olduğu ibaredir ve Mübârek'in Ma'mer'den, onun Hemmâm'dan, onun da Ebu Hureyre (r.a)'den rivayeti tankıyla nakletmiştir." [155]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Abdullah bin Abbas (r.a)'ın: "Allah'ın düşmanı yalan söylemiş" sözüyle ilgili olarak ilim adamları şöyle demişlerdir:

"Bu söz, onun söylediği gibi laflar edilmesine karşı katı ve sert dav-ranılması açısından söylenmiştir. Yoksa gerçekte onun Allah'ın düşmanı olduğu inancı taşımıyordu. Bu sözü sadece, onun (adı geçen kişinin) Resu­lullah (a.s)'m sözüne ters bir laf etmesinden dolayı kendisine karşı çıkmada mübalağalı bir ifade kullanmak amacıyla söylemiştir. Abdullah bin Abbas (r.a) bazen bir şeye şiddetle karşı çıktığından dolayı çok kızdığı zaman bu tür tavır gösterirdi. Bazen insan bir şeye fazla kızınca bir takım sözler sarfeder ama gerçekte o sözlerin taşıdığı anlamı kasdetmez."

el-Feth'de şöyle denmektedir:

"O, senden daha bilgilidir." Bu sözün ortaya koyduğu anlama göre Hı (a.s) bir peygamber (nebi) veya rnürseldi (kendisine kitap verilmediği halde vahiyde bulunulan bir peygamberdi.) Çünkü öyle olmasaydı üstünlük vasıflarına sahip olan biri kendisinden daha üstün olan birinin üstüne çıkarılmış olurdu. Böyle bir şey ise söz olarak geçersizdir. Hızır (a.s)'ın nebi (peygamber) olduğunu gösteren en açık delil ise şu ifadedir: "Ben bunu ken­di görüşümle yapmadım." Bu itibarla onun peygamber olduğuna inanmak daha uygundur. Böyle olunca sapık anlayış üzere olanlar, velilerin peygam­berlerden daha üstün oldukları iddialarında kendilerine bir dayanak bula-masınlar. Böyle bir iddiadan Allah'a sığınırız." [156]

İmam Nevevi şöyle demiştir:

"Genci" yani beraberindeki arkadaşı. "Nun" da "Nuh" gibi bilinmekte­dir. Bu hadis, Musa (a.s)'nm gencinin onun bir kölesi olduğu yolunda tefsir yapanların bu açıklamalarının ve bunun dışındaki birtakım tutarsız sözlerin geçersizliğini ortaya koymaktadır. İlim adamları bu kişinin Yuşa bin Nun ibni Efrâyim ibni Yusuf olduğunu söylemişlerdir." Yine İmam Nevevi şöyle söylemiştir:

"Allah onun için suyun akışını durdurdu. Adeta bir set gibi oldu": Bu şekilde su adeta bir set gibi yükselmiş ve altındaki kısım boş kalmıştır.^ Yine Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle söylemiştir: "İşte bizim aradığımız da buydu." Yani "bizim istediğimiz de buydu." Çünkü balığın kaybolması, onlar için bir işaret olarak belirlenmişti. Yani bu olayın meydana geldiği yer, Hızır'ın bulunduğu mevki için bir işaretti. Ha­diste de taassubun söz konusu olmaması durumunda insanların birbirlerin­den ilim almalarının, bir konuda tartışma çıkması durumunda ilim sahiple­rine başvurmanın, doğru sözlü olan bir kişinin verdiği habere göre amel etmenin ve ilim öğrenmek yahut ilmi artırmak amacıyla deniz yolculuğuna çıkmanın caiz olduğu bildirilmektedir. Bu olaydan aynı zamanda yolculukta yanma azık almanın şeriata uygun olduğu ve her durumda alçakgönüllü ol­manın gerektiği anlaşılmaktadır. Bu sebepten dolayı Musa (a.s) Hızır'la buluşmak, ondan ilim almak, kavmine kendi edebiyle edeplenmelerinin ge­rektiğini öğretmek ve nefsini arındıranın alçakgönüllülük yolunu tutmaları

gerektiğini kendilerine hatırlatmak için büyük bir çaba harcamıştır." [157]

"Nereden?" Yani senin bulunduğun topraklarda selâm nerden biliniyor. Bu açıklamayı tefsirde geçen: "Benim toprağımda selâm diye bir şey var mı?" sözü de te'yid etmektedir. Yahut bu söz: "Sen neredensin?" anlamın­dadır.

Nitekim Yüce Allah'ın sözünde şöyle buyuruluyor:

"ennâ leki hazâ" Bu ifadenin anlamı ise şudur: "Selâmın bilinmediği şu topraklarda selâm da nereden geliyor?" Anlaşıldığına göre o topraklar küfür topraklarıydı. Yahut aralarındaki selamlaşmaları selâm ibaresiyle değildi.

Bu olay, peygamberlerin ve derece olarak onların altında olanların gayb-la ilgili olarak Allah'ın kendilerine öğrettiğinin dışında bir şey bilmedikleri­ni göstermektedir. Çünkü Hızır (a.s) gaybe ait her şeyi biliyor olsa Hz. Musa (a.s)'nın da kim olduğunu daha kendisine sormadan anlayabilirdi. [158]

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Musa ona dedi ki: "Doğruya iletici (bilgi) olarak sana öğretilenlerden bana da Öğretmen için sana uyabilir miyim?"

İbni Kesir kıraatında bu âyetteki "tu'allimeni" ibaresinin sonunda "yâ" vardır. Asım kıraatında ise "yâ" yoktur."

Yine İmam Nevevi şöyle diyor:

"Hadiste bildirildiğine göre kastedilen anlamın farklı olduğu kesin­leşinceye kadar zahire göre hükmedilir. Musa (a.s)'mn olanlara karşı çıkması bunu gösteriyor. Kadı şöyle söylemiştir:

"İlim adamları Hz. Musa (a.s)'nın: "Andolsun şaşılacak bir şey yaptın!" ve "Doğrusu çok çirkin bir ,şey yaptın!" sözlerinin hangisinin daha sert olduğu hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir görüşte "şaşılacak" sözünün daha sert olduğu çünkü bana daha ağır olduğu, aynı zamanda gem­inin delinmesi fiiline karşı söylendiği ileri sürülmüştür. Zira böyle bir ha­reketten dolayı genellikle geminin içindekilerin ve onların mallarının bat­ması ihtimali vardır. Dolayısıyla onların topluca helak olmaları bir çocuğun öldürülmesinden daha ağırdır. Burada sadece bir can gitmektedir. Bir başka görüşte de "çirkin" sözünün daha sert olduğu söylenmiştir. Çünkü Hz. Musa (a.s) bu sözü doğrudan öldürme işinin bilfiil gerçekleştirilmesine karşı söylemiştir. Gemiyi delme işinde ise öldürme olayının olacağı kesin değil, ihtimalidir. Normalde kurtulmaları ihtimali de vardır. Nitekim burada an­latılan olayda, gemide bulunanlar fiilen kurtulmuşlardır da. Bu olayda yapılan iş sadece geminin delinmesinden ibarettir. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir."

Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle diyor:

"Ey Musa! Benim, senin bilmenin pek uygun olmayacağı bir ilmim var" sözünün anlamı şudur: Yani bu ilmin tamamını öğrenmen senin açından uygun olmaz.

"Senin de benim bilmemin uygun olmayacağı bir ilmin var": Yani: "Tamamını bilmemin uygun olmayacağı." Bunun takdiri ise belirlidir. Çün­kü Hızır (a.s) zahiri hükümlerden kendisini bağlayıcı olan şeyleri biliyordu. Hz. Musa (a.s) da batini şeylerden kendisine vahiy ile gelenleri biliyordu.

Süfyân'm rivayetinde de şu ifade geçmektedir:

"Ey Musa! Ben Allah'ın ilminden bana öğrettiği bir ilme sahibim. Sen onu bilmezsin." Bu da daha önce geçen ifadeyle aynı anlama gelmektedir.[159]

"(Çünkü) arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla alan bir kral vardı." Ha­diste geçen bir okunuş tarzında bu cümle: "(Çünkü) önlerinde her (sağlam) gemiyi zorla alan bir kral vardı" anlamına gelecek şekilde okunmaktadır.

Zerkeşi bu okunuş tarzı hakkında: "Bu tefsir anlamında bir kıraattir" demiştir. Çünkü bu okunuş şekli Hz. Osman (r.a) mushafmdaki yazılış tarzına uymamaktadır. Dolayısıyla bu ibarenin Kur'an metni olarak okun­ması caiz olmaz."

 

2730-  Buharı ve Müslim, Zeyneb bintu Cahş (r.a)'tan şöyle rivayet etmişlerdir: [160]

"Resulullah (a.s.) bir keresinde hızla onun (yani Zeyneb (r.a)'in) yanına girerek şöyle buyurdu:

"Allah'tan başka ilâh yoktur. Yaklaşan bir zorluktan dolayı vay Arap­ların haline! Bugün Ye'cuc ve Me'cuc'un duvarından (yani Zulkarneyn'in Ye'cuc ve Me'cuc kavimlerine karşı yapmış olduğu duvardan) şunun gibi bir delik açıldı." Bunu derken baş parmağıyla onun bitişiğindeki parmağını halka yaptı.

(Zeyneb (r.a) dedi ki):

"Ben: "Ya Resulullah (a.s.)! İçimizde sarihler bulunduğu halde biz helak olur muyuz?" diye sordum. O da şöyle buyurdu:

"Evet. Eğer pislikler artarsa." Bir Açıklama

Bu hadis, burada Yüce Allah'ın şu sözüyle olan ilgisi dolayısıyla zikredil­miştir:

"Böylece onlar (Ye'cuc ve Me'cuc) ne onu aşmaya ne de delmeye güç ye-tirebildiler. Dedi ki: "Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi geldi­ğinde onu dümdüz eder. Rabbimin vaadi haktır." [161]

Ye'cuc ve Me'cucdan Kehf Suresinde söz ediliyor olmasından dolayı bu hadise burada yer verdik. Söz konusu duvarla ilgili geniş bilgilere ise bu ese­rin Önceki bölümü olan 'Hadislerle İslam Akaidi' adlı eserimizde yer ver­miştik. Bu hadiste Tatarların ve Moğolların İslâm beldelerine yönelik saldı­rılarına işaret vardır. Bu saldırılar dolayısıyla Abbasi hilafeti sona ermiştir. Burada sözü edilen miktardaki açılma, Meryem oğlu İsa Mesih (a.s)'in inişi zamanında gerçekleşecek olan açılmaya nisbetle küçüktür.

 

2731- Buharı, Mus'ab bin Sa'd ibni Ebi Vakkas (r.a)'ın şöyle dediğini ri­vayet etmiştir: [162]

"(Babama): "Ben Yüce Allah'ın: "De ki: "Ameller bakımından en çok zi­yana uğrayacakları size haber verelim mi? Onlar, dünya hayatmda(ki) bütün çabaları boşa gittiği halde kendilerinin iyi iş yaptıklarını sanırlar. İşte onlar Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden ve bu yüzden amelleri boşa gidenlerdir. Artık kıyamet günü onlar için bir tartı tutmayız. İşte, inkâr ettikleri ve ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için onların ceza­ları cehennemdir," [163] sözleri hakkında soru sordum ve: "Bunlar haruriler midir?" dedim. O da şöyle söyledi:

"Hayır. Onlar yahudiler ve hıristiyanlardır. Yahudiler Muhammed (a.s.)'i yalanladılar. Hıristiyanlar ise cenneti yalanladılar ve: "Onda ne yiye­cek ne de içecek vardır" dediler. Haruriler ise şunlardır: "Bunlar, Allah'a vermiş oldukları sözü kesinlik kazandırdıktan sonra bozarlar; Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Zarara (hüsrana) uğrayacak olanlar da bunlardır." [164]

Sa'd (r.a) onları fâsıklar olarak adlandırırdı." [165]

 

Bir Açıklama

 

el-Feth'de şöyle denmektedir:

"Haruriler, Harura'ya nisbetle böyle adlandırılmışlardır. Burası iSe jbır köydür ve hariciler Hz. Ali (r.a)'ye karşı ilk isyan hareketini burada! b.ışıât-mışlardır." [166]

İbni Merdeviye'nin, Husayn'm Mus'ab'dan rivayeti tankıyla bildirdiğine göre (Mus'ab) şöyle söylemiştir:

"Haruriler isyan hareketini başlattıklarında ben babama: "Allah'ın hak­larında âyet indirdiği kimseler bunlar mıdır?" diye sordum.

Yine İbni Merdeviye'nin, Ebu'l-Kâsım bin Bezze'den, onun Ebu Tu-feyl'den onun da Hz. Ali (r.a)'den rivayeti tankıyla naklettiğine göre Hi. Ali (r.a) bu âyetle ilgili olarak: "Sanıyorum bunların bazıları Harurilerdii" de­miştir."

Hakim'in bir başka yoldan rivayet ettiğine göre Ebu Tufeyl şöyle söy­lemiştir:

"Hz. Ali (r.a) şöyle dedi: "Nehrevan ahalisi de onlardandır."

Bunu onların isyan hareketi başlatmalarından önce söylemişti. Belki de Mus'ab'ın bu konuda kendisine soru sormasının sebebi buydu. Hz. Ali bin Ebi Tâlib (r.a)'in söylediği uzak bir ihtimal değildir. Çünkü her ne kadar âyetin iniş sebebi Özel olsa da ibare onları da içine almaktadır.

İbni Kesir'in kitabında rivayet edildiğine göre Mus'ab şöyle söylemiştir:

"Babama -yani Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a)'a Yüce Allah'ın şu sözü hak­kında soru sordum..." bu rivayet daha sağlamdır.

Buhari'nin rivayetinde: "Hıristiyanlar ise cenneti yalanladılar" sözünün yerine: "Hıristiyanlar ise cenneti inkâr ettiler" denmektedir.

 

2732- Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir: [167]

"Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Kıyamet günü şişman büyük bir adam gelir. Ama Allah katında sivrisi­nek kadar bile bir ağırlığı olmaz."

Sonra şöyle buyurdu:

"Şunu okuyun: "Artık kıyamet günü onlar için bir tartı tutmayız." [168]

 

2733- Tirmizi, Ebu Said bin Ebi Fudâle (r.a)'niri şöyle söylediğini vayet etmiştir:

"Resulullah (a.s.)'m şöyle buyurduğunu duydum:

"Allah, geleceğinde şüphe olmayan günde insanları topladığında bir ses-lenici şöyle seslenir: "Kim Allah için işlediği bir amel için herhangi birini ortak koşuyor idiyse sevabını ondan istesin. Allah, ortakların ortaklığından en uzak olandır." [169]

 

Bir Açıklama

 

Bu hadisi Kehf,Süresindeki şu âyetle olan ilgisi dolayısıyla naklettik:

"De ki: "Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilâhınızın tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabbine olan ibadetine kimseyi ortak tutmasın." [170]

 

HADİSLERLE MERYEM SURESİNİN TEFSİRİ

 

2734- Müslim, Muğire bin Şu'be (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Necran'a vardığımda bana şöyle soru sordular: "Siz: "Ey Harun'un kızkardeşi!" [171] diye okuyorsunuz. Oysa Hz. Musa (a.s), Hz. İsâ (r.a)'dan Öncedir. Ben de Resulullah (a.s.)'m yanma vardığımda bu konuyu kendisine sordum. O da şöyle buyurdu:

"Onlar kendilerinden önceki peygamberlerin ve geçmiş salih kimselerin adlarıyla adlandırılırlardı."

Tirmizi de bunu şu şekilde rivayet etmiştir: [172]

"Resulullah (a.s.) beni Necran'a gönderdi. Onlar dediler ki: "Siz şöyle o-kumuyor musunuz: ....?" Daha sonra hadisin devamını aktardı (yani devamı yukarıdaki gibidir.)"

İmam Nevevi şöyle söylemiştir:

"Onlar kendilerinden Önceki peygamberlerin ve geçmiş salih kimselerin adlarıyla adlandırılırlardı."

Bazıları buna dayanarak, kişileri peygamberlerin adlarıyla adlandır­manın caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu konuda (yani peygamberlerin ad­larıyla adlandırmanın caiz olduğu konusunda) ilim adamları görüş birliği üzeredirler. Sadece daha önce verdiğimiz ve Hz. Ömer. bin Hattab (r.a)'dan nakledilen iki rivayet müstesnadır. Ancak Resulullah (a.s) oğlunun adını ibrahim koymuştur. Sahabilerinden bazıları da çocuklarına peygamberlerin adlarını koyuyorlardı. Bazı ilim adamları, meleklerin adlarının da kul­lanılabileceğini söylemişlerdir. Bu görüşü ileri süren el-Hâris bin Miskin-'dir. Ancak İmam Malik, Cibril (Cebrail) ve Yasin gibi adlar koymayı mek­ruh görmüştür." [173]

 

Bir Açıklama

 

O zaman Necrân halkı Hıristiyandı. Yüce Allah'ın: "Ey Harun'un kızkar-deşi!" sözünü anlayamamışlardı. Oysa âyetin metninden gayet açık bir şe­kilde anlaşıldığı üzere çevresindeki insanlar Hz. Meryem'i üstün özelliklere sahip olması dolayısıyla ve bu derece üstün özelliklere sahip olmasına rağ­men babasız bir çocuk dünyaya getirmesine hayret etmeleri sebebiyle öyle adlandırmışlardı. Böyle hayrete düşmeleri, onu zina işlemekle suçlamaları do-layısıylaydı. O ise böyle bir şeyden uzaktı. Bu konuda Suheyli'nin nakletmiş olduğu bir başka açıklama daha bulunmaktadır. O açıklama ise şudur:

"Harun, İsrâiloğullannın çalışkan âbidlerinden biriydi. Meryem de ça­lışkanlıkta ona benziyordu. Yoksa burada kastedilen kişi Musa bin Imrân'm kardeşi olan Harun değildir."

 

2735- Tirmizi, Katade (rh.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [174]

"Yüce Allah'ın Hz. İdris (a.s.) hakkındaki: "Biz onu yüce bir yere yükselttik." [175] sözüyle ilgili olarak şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Mi'raca çıkarıldığımda İdris (a.s)'i dördüncü gökte gördüm."

 

2736- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [176]

"Resulullah (a.s.), Cibril (a.s.)'e şöyle buyurdu:

"Şunu bizi ziyaret ettiğinden daha fazla ziyarette bulunmana ne kıgel oluyor?"

Bunun üzerine şu âyet indi:

"Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bin arasında ne varsa O'nundur. Senin Rabbin asla unutkan değildir." [177]

Hafız İbni.Hacer, el-Feth'de şöyle diyor:

"Yüce Allah'ın: "Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, mızda ve bunlar arasında ne varsa O'nundur.   Senin Rabbin asla un ıtkan değildir" sözü hakkında, Abdurrezzâk, Ma'mer'den, o da Katâde'den yetle şöyle demiştir:

"Önümüzdeki" âhirettir, "arkamızdaki" de dünyadır. "Bu ikisi a daki" ise iki üfleme arasmdakidir."

 

2737- Bezzar, Ebu Derdâ (r.a)'dan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

"Allah'ın kitabında helâl kıldığı şeyler helâl, haram kıldıkları da ha­ramdır. Hakkında bir açıklamada bulunmadıkları da affettikleridir, Allah­'tan O'nun afiyetini kabul edin. Allah bir şeyi unutacak değildir. Sonra şu âyeti okudu:

"Senin Rabbin asla unutkan değildir."

"Yüce Allah şöyle buyurmuyor mu: "Sizden oraya uğramayacak Sonra Resulullah (a.s.) şöyle buyurdu:

yokta»

"Sonra takva sahiplerini kurtarır; zalimleri ise orada dizüstü çöl halde bırakırız." [178]

 

2738- Müslim, ensârdan Ümmü Mubeşşir (r.a)'den rivayet etmiştir: [179]

O, Resulullah (a.s.)'m Hafsa (r.a)'nm yanında şöyle dediğini rivayet

etmiştir:

"Sizden oraya uğramayacak yoktur." [180] (Resulullah (a.s.) bununla ilgili

olarak) şöyle buyurdu:

"Yüce Allah aynı zamanda şöyle buyurmuştur:

"Sonra takva sahiplerini kurtarır; zalimleri ise orada dizüstü çökmüş halde bırakırız." [181]

 

Bir Açıklama

 

İbni Kesir, bu rivayetin vârid olmasına sebep olan olayı anlatmış ve şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s.), Hafsa (r.a)'nm yanında bulunuyordu. Şöyle buyurdu:

"Bedir ve Hudeybiye savaşlarına katılmış olanlardan hiç kimse cehen­neme girmez."

Bunun üzerine Hafsa (r.a) dedi ki:

 

2739- Tirmizi, Suddi (rh. a.)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bir keresinde Hemedâni'ye Yüce Allah'ın: "Sizden oraya uğramayacA yoktur," sözü hakkında soru sordum. O da bana şöyle rivayet etti:          

"Abdullah bin Mes'ud (r.a) kendilerine şöyle nakletmiş:

"Resulullah (a.s.) buyurdu ki:

"insanlar oraya varırlar, sonra oradan amellerine göre çıkarlar. İlkleşBİ şimşek çakması gibi, sonraki rüzgâr gibi, sonraki kısrağın koşması gibi, söv.* raki bineği üzerindeki binekli gibi, sonraki bir adamın koşması gibi, sonraleri de yürümesi gibi (çıkar)." [182]                                                   

 

2740- Buharı ve Müslim, Habbab bin Eret (r.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir:

"Ben cahiliye döneminde kuyumcu idim. Sehmoğullarından As bin Vâil'de de alacağım vardı. Kendisinden borcumu istemek için yanma gittim. -Bir rivayete göre de şöyle demiştir: "As bin Vâil için bir kılıç yaptım. Borcu­mu istemek üzere yanına gittim. Bana: "Muhammed'i inkâr etmediğin sürece vermem" dedi. Ben de:

"Vallahi Allah seni öldürüp tekrar diriltmedikçe inkâr etmem" dedim. O: "Ben ölüp tekrar dirilecek miyim?" dedi. Ben: "Evet, öyle" dedim. O da:

"Öyleyse beni bırak. Ölüp tekrar dirileyim. O zaman bana çok mal ve çocuk verilir, böylece senin borcunu Öderim" dedi. Bunun üzerine şu âyetler indi:

"Şu ayetlerimizi inkâr eden ve: "Bana elbette mal ve çocuklar verilecek" diyeni gördün mü? Gaybden haberdar mı oldu yoksa Rahman'm katından bir ahid mi aldı? Asla! Biz onun dediğini yazacak ve onun için azabı uzattıkça uzatacağız. Söylediklerine biz varis oluruz ve o bize tek başına ge­lir." [183]

Bunu Tirmizi de rivayet etmiştir ve onun rivayetine göre Habbab (r.a) şöyle demiştir:

"Ben, kendisindeki bir hakkımı istemek üzere As bin Vâil'in yanma git­tim. O da: "Muhammed'i inkâr etmediğin sürece (onu) sana vermem" de­di..." Devamı yukarıdaki gibidir. [184]

 

Bir Açıklama

 

Hafız bin Hacer, el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Sözü edilen kişi ünlü sahabi Amr bin'l-As'ın babasıdır. O, cahiliyedöneminde saygın biriydi. Ancak Müslüman olmaya muvaffak kılınmadı.", İbnu'l-Kelbi de şöyle söylemiştir:

"Söz konusu kişi (As bin Vâil), Mekke'nin sözü dinlenir adamlarıı dandı. Hicretten önce Mekke'de öldü. Resulullah (a.s.) ile alay edenlerde biriydi. Abdullah bin Amr şöyle söylemiştir:                                               ı

"Babamın şöyle dediğini duydum: "Babam seksenbeş yıl yaşadı. Eşeğe bi­nerek Taife yolculuğa çıkardı. Eşeğe bindiğinden çok yaya yürürdü."

Söylendiğine göre eşeği onu bir dikenin üzerine düşürdü. Diken ayağına battı. Sonra orası şişti ve o yüzden öldü."

Yine Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle diyor: "Sen ölüp tekrar diriltilmedikçe..."

Bu sözden Habbab (r.a)'ın, bu olayın olmasından sonra inkâr edebileceği anlamı çıkıyor. Ancak o, bu anlamı kasdetmemiştir. Çünkü o esnada inkâr tasavvur edilemez. O bu sözüyle bir bakıma: "Ben asla inkâr etmem" demek istemiştir. Burada yeniden dirilmeyi anmasındaki nükte, As'a yeniden di­rilmeye inanmadığının hatırlatılmasıydı. Bu açıklamayla: "Bir şeyi küfre bağlayan küfre düşmüş olur" diyerek, onun (Habbab (r.a)'m) yukanda geçen sözünü anlamakta zorluk çekenin problemi giderilmiş olur. Burada onun As'a kendi inancına göre hitab ettiğini ve onun düşüncesine göre imkânsız olan bir şeye atıfta bulunduğunu düşünürse isabet eder. Birinci yorum da za­ten bu cevaba ihtiyaç bırakmamaktadır. " [185]

 

HADİSLERLE TAHA SURESİNİN TEFSİRİ

 

2141- Ebu Ya'lâ, Sa'id bin Cubeyr (r.a)'den, o da Abdullah bin Abbas (r.a)'tan Yüce Allah'ın: "Seni çeşitli şekillerde imtihan etmiştik/' [186] sözü hakkında şöyle rivayet etmiştir: [187]

"Ona (yani İbni Abbas (r.a)'a), imtihanların neler olduğunu sordum. O dö şöyle söyledi:  "Günün başında gel, ey Cubeyr'in oğlu! Bunun çok uzun bir hikâyesi

Ertesi sabah olunca, imtihanlar hakkında bana söz verdiği bilgileri alma* \ üzere erkenden Abdullah bin Abbas (r.a)'m yanma gittim. Şöyle söyledi:   

"Firavun, adamlarıyla oturup Yüce Allah'ın, soyundan gelenleri peyi gamber ve kral yapacağı hususunda Hz. İbrahim (a.s.)'e olan vaadi hakkında görüş alışverişinde bulundu. Bazıları dediler ki:

"İsrailoğulları buna şüpheyle bakıyorlar. Yakup oğlu Yusuf (a.s)'un böyle olduğuna inanıyorlardı. O ölünce: "Artık böyle değildir. Şanı yüce olan Allah İbrahim (a.s)'e vaadde bulunmuştu" demeye başladılar." Firavun:

"Peki bunu nasıl görüyorsunuz?" diye sordu. Onlar aralarında görüş­tüler ve şu fikir üzerinde karar kıldılar: (Firavun) beraberlerinde keskin bıçaklar olan adamlar gönderecekti. Onlar İsrâiloğullarınm arasında dolaşacaklardı. Erkek olarak dünyaya gelmiş herhangi çocuk bulurlarsa kese­ceklerdi. Nitekim öyle de yaptılar. Sonra baktılar ki İsrailoğullarından büyükler ecelleriyle ölüyorlar. Küçükler de kesiliyorlar. Bu kez dediler ki: "Böyle giderse İsrailoğullarını tamamen ortadan kaldırırsınız ve onların si­zin için yürüttükleri birtakım işlere bizzat sizin girmeniz gerekebilir. En iyisi bir yıl onların doğan bütün erkek çocuklarını öldürün. Böylece onlardaki nüfus artışı azalsm. Bir yıl da sağ bırakın ki, onlardan ölen her büyüğün ye­rine çocuklardan bir kişi öldürülmeyip büyüsün. Sizin sağ bıraktıklarınızla onlar artmazlar ki, sayıca size üstün gelmelerinden korkasınız. Öldürdükle­rinizle de tamamen yok olmayacaklardır ki, onlara ihtiyaç içinde kalasınız." Böylece bu teklif üzerinde görüş birliğine vardılar.

Musa (a.s)'nın annesi, Harun'a erkek çocukların kesilmediği yılda ha­mile kaldı. Dolayısıyla onu güven içinde ve açıktan dünyaya getirdi. Ertesi yıl olunca da Musa (a.s)'ya hamile kaldı. Bunun üzerine kalbini bir düşünce ve hüzün sardı. -İşte bu imtihanlardan biridir, ey Cubeyr'in oğlu!- Ondan dolayı, kendisine yapılması istenenden dolayı annesinin kalbine düşen her düşünce (bir imtihandır). Şanı yüce olan Allah ona (annesine) şöyle ilham etti:

"Onu emzir. Başına bir şey gelmesinden korkacak olursan onu denize bırak. Korkma ve üzülme. Çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız." [188]

Yüce Allah ona, çocuğu doğurduğu zaman bir tabutun (sandığın) içine koymasını, sonra denize (Nil nehrine) atmasını emretti. O da çocuğu doğu­runca aynen böyle yaptı. Oğlu gözünden kaybolunca şeytan yanma geldi. O da içinden: "Oğluma ne yaptım. Yanımda kesilseydi onu kefenlerdim ve gö­merdim. Böyle yapmak benim için, onu denizin karanlıklarına ve yılanla­rının arasına atmaktan daha iyi olurdu" dedi. Su ise onu aldı, Firavun'un karısının cariyelerinin su aldıkları yerde bir girinti buluncaya kadar görürdü. Cariyeler onu görünce aldılar ve sandığı açmayı düşündüler. Bazıları:

"Bunun içinde mal vardır. Biz onu açarsak kralın karısı bulduğumuzu bize vermez" dediler.

. Böylece ondan bir şeye dokunmaksızın olduğu haliyle kralın hanımına götürdüler. Kadın onu açınca içinde bir oğlan çocuk gördü. Daha önce hiçbir insana karşı göstermediği bir sevgiyle onun üzerine kapandı. Bunun üzerine Musa (a.s)'nın annesinin kalbi Musa (a.s)'nm düşüncesi dışında bütün düşüncelerden sıyrıldı.

Cellatlar onu (Musa (a.s)'yı) kesmekle emrolununca, onu kesmek üzere bıçaklarıyla Firavun'un karısının yanına geldiler. -İşte bu da imtihanlardan biridir, ey Cubeyr'in oğlu!- Kadın onlara:

"Onu bırakın. Bu tek kişi İsrail oğullarına bir şey kazandırmaz. Ben Fira-vun'a giderek kendisinden onu bana bağışlamasını isteyeceğim. Eğer onu bana bağışlarsa siz de güzel ve iyi bir iş yapmış olursunuz. Eğer kesilmesini emrederse o zaman sizi kınamam" dedi.

Böylece onu Firavun'un yanma götürdü ve: "Benim için de senin için de göz nuru" dedi. Firavun da şöyle söyledi:

"Senin için olabilir. Benim ise böyle bir şeye ihtiyacım yok." Resululîah (a.s) buyurdu ki:

"Kendi adına yemin ettiğime yemin olsun ki, eğer Firavun, karısının ik­rar ettiği gibi onun kendisi için göz nuru olacağını ikrar etseydi şüphesiz Allah onu, onun vasıtasıyla doğru yola erdirirdi. Ama onu bundan mah­rum etti."

Daha sonra Firavun'un karısı ona süt anne bulmak için etrafında ne ka­dar sütlü kadın varsa hepsine haber gönderdi. Onlardan ne zaman bir kadın emzirmek üzere o çocuğu kucağına alsa çocuk onun memesini kabul etnu yordu, öyle ki Firavun'un karısı çocuğun hiçbir süt anneyi kabul etme yeceğinden ve bu yüzden öleceğinden korktu. Bundan dolayı hayli üzüldü. Çocuk bir ara, insanların toplandığı pazar yerine çıkarıldı. Kadın çd cuğun kabul edeceği bir süt anne bulabileceği ümidiyle çocuğu çıkardı. Am| çocuk (gösterilen süt anneleri) kabul etmedi. Musa (a.s)'nm annesi çocıJ ğunu çok arzuluyordu. (Musa (a.s)'nm) kızkardeşine dedi ki:                     ı

"Onu takib et. İzini takib et ve onu (çocuğu) bulmaya çalış. Bak bakalım hiç ondan söz edildiğini duyuyor musun? Bakalım oğlum sağ mıdır yoksa onu hayvanlar mı yedi?"

Allah'ın onun hakkında vaadettiklerini unuttu. O da Ötekiler farkına varmadan onu uzaktan gözetledi. Süt anne arama işi ötekileri bitkin düşü­rünce rahatlık içinde:

"Sizin için onun bakımını üstel enecek ve ona iyi davranacak bir aileyi size göstereyim mi?" dedi. Böyle deyince onu yanlarına alıp: "Onlara iyi dav­ranacaklarım nerden biliyorsun? Sen onu (çocuğu) tanıyor musun?" diye sordular. Bundan dolayı şikâyetçi oldular. -İşte bu da imtihanlardan biridir, ey Cubeyr'in oğlu!- O da şöyle söyledi:

"Onların ona iyi davranmaları ve şefkatleri krala akraba olma ümidiyle ve bundan dolayı elde edecekleri menfaat beklentisi dolayısıyladır" dedi.

Sonra onu (kasdettiği kişileri getirmesi üzere) gönderdiler. O da doğfcu annesine gitti. Olanları kendisine haber verdi. Ardından annesi geldi. Onu kucağına alınca hemen memesine üşüştü. İki yanı da dolacak şekilde d<*-yasıya ondan emdi.                                                                           

Hemen müjdeci Firavun'un hanımına giderek: "Oğluna süt anne bul­duk," diye haber verdi. Firavun'un hanımı hemen (süt anneye) haberci gönderdi. Anne de çocuk da getirtildi. Çocuğun o kadın karşısındaki tutu­munu görünce şöyle söyledi:

"Benim yanımda kalarak şu çocuğumu emzir. Ben onu sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmedim." Musa (a.s)'nm annesi de dedi ki:

"Evimi ve. çocuklarımı bırakamam. Sonra perişan oluruz. Eğer onu bana vermeye gönlün razı olursa onu evime götürürüm. Benimle birlikte olur. Kendisinden hiçbir hayrı esirgemem. Aksi takdirde ben evimi ve çocuk­larımı bırakamam."

Bu sırada Musa (a.s)'nm annesi şanı yüce olan Allah'ın kendine olan vaadini hatırladı. Bu konuda Firavun'un karısına ısrarda bulundu ve Allah'ın vaadini mutlaka gerçekleştireceğini anladı. Sonra oğluyla beraber

evine döndü. KÖy halkı da bir araya toplanıp içlerinde olandan dolayı büyücülerden ve zâlimlerden sakınmaya başladılar.

Çocuk biraz büyüyünce Firavun'un karısı Musa'nın annesine: "Bana oğlumu göstermeni istiyorum" dedi. O da bir gün onu kendisine göstermek üzere söz verdi. Firavun'un karısı hizmetlilerine, kapıcılarına, süt anne ola­rak çalıştırdıklarına:

"Sizden hiç kimse kalmaksızın herkes oğlumu bir hediyeyle ve iyilikle karşılayacak. Ben de bunu göreceğim. Ayrıca sizden herbir kişinin ne yaptı­ğını belirleyecek olan bir emin (güvenli bir kontrolcü) göndereceğim" dedi. Böylece hediyeler, ikramlar, iyilikler ta annesinin evinden çıktığı andan iti­baren başladı ve Firavun'un karısının evine girinceye kadar devam etti. Fi­ravun'un karısının yanma girince, o kendisine büyük değer verdi, bolca ik­ramda bulundu, kendisini görmekten dolayı sevindi ve çok hoşlandı. Annesine de onda bıraktığı güzel izlerden dolayı büyük değer verdi. Sonra şöyle söyledi:

"Bunu (çocuğu) Firavun'a götüreceğim. Muhakkak o da kendisine değer verecek ve ikramda bulunacaktır."

Kadın çocuğu onun yanına götürünce, kendi özel odasına soktu. Musa (a.s), Firavun'un sakalından tutup yere doğru çekti. Bunun üzerine Allah düşmanı taşkınlar Firavun'a dediler ki:

"Allah'ın peygamberi İbrahim'e ne vaadettiğini görmüyor musun? (Bu vaade göre) o senin başına geçecek, sana üstün gelecek ve seninle çarpı­şacak."

(Firavun bunu duyunca) onu kesmeleri için cellatlara adam gönderdi, -İşte bu da imtihanlardan biridir, ey Cubeyr'in oğlu!- Onun imtihan edildiği her belâdan sonra çeşitli sıkıntılar vardır.

Bu durum üzerine Firavun'un karısı koşarak geldi ve:

"Bana bağışladığın bu çocuk hakkında aklına ne geldi?" diye sordu. Fira­vun:

"Biliyor musun, o benimle savaşacağını ve bana üstün geleceğini ileri sürüyor" dedi. Kadın da dedi ki:

"Benimle aranda bir işaret belirle. Onunla gerçeği anlarsın. İki adet kor iki adet de inci getirt. Onları kendisine yaklaştır. Eğer iki inciyi alır ve iki kordan uzak durursa onun akıllı olduğunu anlarsın. Eğer iki koru almaya kalkışır ve iki inciyi istemezse, bilirsin ki, bir kimse akıllı olduğu halde iki koru iki inciye tercih etmez."

Söylenilenleri yanma yaklaştırdılar. O, korları aldı. Kendisini yakacağı korkusuyla hemen onları elinden aldılar. Kadın: "Görmüyor musun?" dedi.

Böylece adamın o düşüncesinden sonra Yüce Allah onu kendisinden vzkk-laştırdı. Allah onun işini tam ve mükemmel yürütüyordu.

Delikanlılık çağma geldiği ve adamlar arasına girdiği sırada, Firavun ai­lesinden, zulüm ve büyücülükle beraber İsrailoğullarmdan bir kimsemle dostluk kuranlar çok sakınıyorlardı.                                                  

Musa (a.s) bir ara şehrin bir kenarmdayken aralarında kavga eden iki adamla karşılaştı. Bunlardan biri Firavun tarafından, diğeri İsrailoğulların-dandı. İsrailoğullarmdan olan Firavun tarafından olana karşı yardım istedi. Musa (a.s) bu duruma iyice sinirlendi. Çünkü o (Firavun'un tarafından olan adam), Musa (a.s)'nm İsrailoğullarınm yanındaki yerini ve onları koru­duğunu bilmesine rağmen ona (karşısındaki adama) sataşmıştı. İnsanlar bu­nun sırf süt emmekten kaynaklandığı kanaatini taşıyorlardı. Ancak bu, ya Musa (a.s)'nm annesinden ya da Allah'ın başkalarına bildirmediği bazı şeyleri Musa (a.s)'ya bildirmiş olmasından ileri geliyordu.                      

Musa (a.s), Firavun'un tarafından olan adamın üzerine atıldı ve bnu öldürdü. Onları, Allah ve İsrailoğullarmdan olan adamın dışında I !inse görmüyordu. Musa (a.s) adamı öldürünce şöyle söyledi:

"Bu şeytanın işindendir. Şüphesiz o, apaçık saptırıcı bir düşmandır. [189] Sonra şöyle dedi:

"Rabbim! Ben kendime haksızlık ettim, beni bağışla!" [190] Bundan ibrira şehirde korku içinde dolaşmaya başladı. Gelen haberleri dikkatle takilU ieiii-yordu. Firavun'un yanma gelindi ve kendisine denildi ki:

"İsrailoğullan Firavun ailesinden bir adam öldürmüşler. Bizim kımızı al ve onlara izin verme." Firavun da dedi ki:

"Bana onu öldüreni ve (öldürenin) aleyhine şahitlik edecek kişiyi geti­rin. Kral her ne kadar kendi kavminin tarafını tutsa da herhangi bir delile ve işarete dayanmadan bir kimseyi tutuklaması doğru olmaz. Bana bu konu­da bilgi araştırın, ben de sizin hakkınızı alayım."

Onlar dolaşıp duruyor ancak bir dayanak bulamıyorlardı. Durum böy­leyken Musa (a.s) ertesi gün İsrailoğullarmdan aynı kişinin FiraVun'un ta­rafından bir başka adamla kavga ettiğini gördü. İsrailoğullarmdan olan, Fira­vun tarafından olana karşı ondan yine yardım istedi. Musa (a.s) başına ge­lenden dolayı pişmanlık duymuş bir halde bu olayla karşılaştı. İsrailoğul­larmdan olan kişinin kızgınlık halini görünce bundan hoşlanmadı, jkdam Firavun'un tarafından olanın üzerine atılmak istiyordu. Bunun üzerine

İsrailoğullarmdan olan adamın o gün ve bir önceki gün yaptığını gör­düğünden ona:

"Doğrusu sen apaçık azgın birisin" dedi. [191] Musa (a-s)'nın bu sözu söylemesi üzerine İsrailoğlu Musa (a.s)'ya doğru baktı. Kendisinin önceki günkü gibi çok sinirli bir halde olduğunu gördü. Bu durum karşısında Fira-vun'un tarafından olana yapmasını istediği şeyi kendisine yapabileceğinden korktu. Oysa (Musa a.s) onun üzerine değil Firavun'un tarafından olanın üzerine gitmek istemişti. Ama İsrailoğlu kızdı ve Firavunun tararından olan adamı kendine siper edinerek:

"Ey Musa! Dün bir canı öldürdüğün gibi beni de Öldürmek mi istiyor­sun?" dedi. [192] Bu sözü Musa (a.s)'nm kendisini öldürmek istemiş olabi­leceği korkusuyla söylemişti. O ikisi (Musa (a.s) ve İsrail°ğlu> aralarında tartıştılar ve dalaştılar. Bu arada Firavun'un tarafından olan adam ayrılıp kavminin yanma gitti ve İsrailoğlunun:

"Dün bir canı öldürdüğün gibi beni de öldürmek mi istiyorsun?" sözünü söylemesi sırasında duyduğu haberi onlara bildirdi. Bunun üzerine Firavun, Musa (a.s)'yı kesmeleri üzere cellatları gönderdi. Firavun'un elçileri büyük yolu tuttular. Heybetli halleriyle dolaşarak Musa'yı arıyorlardı. Kaçırabile­ceklerinden endişe etmiyorlardı. Bu arada Musa (a.s)'nın taraftarlarından bir adam şehrin en uzak semtinden geldi. Bu adam kestirme bir yolu kullana­rak cellatlardan Önce Musa (a.s)'ya ulaştı ve haberi kendisine ulaştırdı, -işte bu da imtihanlardan biridir, ey Cubeyr'in oğlu!-

Musâ (a.s), Medyen tarafına doğru yönelerek yola çıktı- Daha önce böyle bir zorluğa düşmemişti. Rabbinin kendisine yardımcı olacağı konusundaki hüsni zannından başka, yol hakkında da bir bildiği yoktu. Buna binaen:

"Umarım Rabbim beni doğru yola iletir" dedi.

Medyen suyuna vardığında orada (hayvanlarını) sulayan bir insan toplu­luğu buldu. Onların gerisinde de (sürülerini suya gitmekten) alıkoyan iki kadın gördü.

"Sizin derdiniz nedir?" dedi." [193] Bununla koyunlarını alıkoyan iki ka­dını kastediyordu. Onlara dedi ki:

"Sizin derdiniz nedir, böyle kenara çekilmiş bekliyorsunuz? insanlarla birlikte koyunlarınızı sulamıyorsunuz?" Onlar:

"Bizim buradaki insanlara karşı direnecek bir gücümüz yok. Biz onların artıklarını bekliyoruz," dediler.

Bunun üzerine onların koyunlarını suladı. Kuyuya saldığı kovayla o Ka­dar çok su alıyordu ki, çobanların ilkinkinin kovası boş çıkıyordu. Sonra; o iki kadın koyunlarını alıp babalarının yanma gittiler. Musa (a.s) da bir kenaL ra çekilip bir ağacın altında gölgelenmeye başladı.

"Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayıra muhtacım," dedi. [194]       

Babaları, kızların koyunlarını böyle erkenden ve kana kana sulayıp dönmelerim hayretle karşıladı ve: "Bugün sizin farklı bir durumunuz var," dedi. Onlar da Musa (a.s)'nm kendileri için yaptığını bildirdiler. Bunun üzerine babaları onlardan birine (Musa (a.s)'yı) kendisine çağırmasını emret­ti. Kız, Musa (a.s)'nm yanma gelip onu davet etti. (Musa (a.s) kızların baba­larıyla) konuşunca babaları dedi ki:

"Korkma! O zalimler topluluğundan kurtuldun. [195] Firavun'un da onun kavminin de bizim üstümüzde bir yetkisi yoktur ve biz onların mem­leketinde değiliz."

(Kızlardan) biri: "Babacığım! Onu ücretle tut. Çünkü ücretle tuttuk­larının en hayırlısı, bu güçlü ve güvenilir adamdır" dedi. [196]

Onun (babanın) kıskançlığı kendisini şöyle söylemeye yöneltti:

"Sen onun güçlü ve güvenilir olduğunu nerden biliyorsun?" Kız daşöyle söyledi:

"Güçlü olduğunu bizim koyunlarımızı sulaması sırasında kovayla su çekmesinde gördüm. Bu su çekme işinde ondan daha güçlü bir adam görmemiştim. Güvenilirliğine gelince: Ona doğru döndüğümde bana baktı. Ben dikkatlice kendisine baktım. O benim bayan olduğumu anlayınca başını çevirdi ve kaldırmadı. Senin mesajını kendisine iletinceye kadar da bana doğru hiç bakmadı. Sonra da: "Sen benim arkamdan yürü ve bana yolu tarif et" dedi. Bir kimse güvenilir olmadığı sürece böyle yapmaz."

Bu sözler kızm babasını hoşnud etti, Baba bu sözleri doğruladı ve duru­mun onun söylediği gibi olduğuna kanaat getirdi. Sonra ona (Musa (a.s)'ya şöyle söyledi:                                                                                  

"Ne dersin? Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer (çalışmanı) on (yıl)a tamamlarsan artık o da senden (bir iyilik) olur. Ben sana zorluk çıkarmak istemem. İnşallah beni sa-lihlerden bulacaksın." [197]

O da kendisine teklif edileni kabul etti. Böylece sekiz yıllık çalışma Allah'ın peygamberi Musa (a.s) için vâcib oldu. İki yıl da onun kendinden bir vaad oldu. Allah her iki vaadini de yerine getirmeye muvaffak kıldı ve böylece on yıla tamamladı. Sa'id dedi ki:

"Hıristiyanların bilginlerinden bir adam benimle karşılaştı ve: "Musa (a.s)'nrn iki süreden hangisini tamamladığını biliyor musun?" diye sordu. Ben: "Hayır" dedim. Ben, o zaman henüz bilmiyordum. Daha sonra Ab­dullah bin Abbas (r.a)'la karşılaştım. Kendisine bu hususu sordum. O da şöyle söyledi:

"Sekiz yıl Musa (a.s)'nm üzerine vacipti, bunu bilmiyor musun? Allah­'ın peygamberi ondan bir şey eksiltecek değildir. Yine bilir ki, Allah Musa (a.s)'nm vaad ettiğini yerine getirmesine de imkân verecektir. İşte bu şekilde o, süresini on yıla tamamlamıştır."

Sonra aynı Hıristiyanla karşılaştım ve bu bilgileri kendisine aktardım. O da:

"Kendisine soru sorduğun ve sana bilgi veren kişi bu konularda senden daha mı bilgili?" diye sordu. Ben:

"Evet öyle ve aynı zamanda daha uygun (bu konuların sorulması için daha uygun)" dedim.

Musa (a.s) ailesiyle birlikte yola çıkınca ateşle karşılaşması, bastonunun yılana dönüşmesi ve elini cebine sokunca beyaz çıkması olayları gerçekleşti. Bu olayları Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de anlatmaktadır. Bu arada Fira-vun'un adamlarının kendisine yapabileceği kötülük hakkında duyduğu korkuyu ve dilinin tutukluluğunu Rabbine arzetti. Dilinde bir düğüm (kabarcık) vardı. Bu düğüm (kabarcık) uzun süre konuşmasına engel oluyor­du. Rabbinden, yanında destekçi olması için kardeşi Harun'u yanına yardımcı olarak ve kendisinin dilinin elvermediği zamanlarda uzun süre konuşması üzere vermesini istedi. Allah ona dilediğini verdi ve dilindeki düğümü de çözdü. Allah Harun'a da vahyetti ve onunla (Musa (a.s)'yla) buluşmasmı emretti. Musa (a.s) bastonuyla yola çıktı, Harun (a.s)'la bulu-şuncaya kadar devam etti. Sonra ikisi birlikte Firavun'un yanma gittiler. Kendilerine içeri girme izni verilmediği sırada kapısında durdular. Sonra kuvvetli bir perde (engel) konulduktan sonra içeri girmelerine izin verildi. Firavun'a:

"Biz Rabbinin iki elçisiyiz," [198] dediler. (Firavun) dedi ki:

"Sizin Rabbiniz kimdir, ey Musa?" [199] Musa (a.s). Yüce Allah'ın Kur-j 'an'da bildirdiği bilgileri aktardı. Firavun:                                                    

"Sen ne istiyorsun?" dedi. Bu arada daha önceki adam öldürme olayıni1 hatırlattı. (Musa a.s) senin duymuş olduğun (yani Kur'an'da geçtiği) şekilde ondan özür diledi. Ayrıca şöyle söyledi:                                                       

"Ben, senin Allah'a inanmanı ve benimle birlikte İsrailoğullannı gönjf dermeni istiyorum."                                                                                    

Firavun bunu kabul etmek istemedi ve:                                         

"Eğer doğru sözlülerden isen, bir delü getir" dedi. Bunun üzerine basto­nunu yere attı. Baston birden ağzını açmış, Firavun'a doğru koşan büyük bir yılana dönüştü. Firavun onun kendi üzerine -doğru geldiğini görünce kork­tu ve tahtından aşağı atladı. Onu üzerinden savması için Musa (a.s)'dan yardım istedi. (Musa a.s) istediğini yaptı. Sonra cebinden elini çıkardı. Onun da herhangi bir hastalık -yani baras hastalığı- sebebiyle olmaksızın bembeyaz olduğunu gördü. Sonra onu yeniden cebine soktu ve eski rengine döndü. Bu durum karşısında Firavun gördükleriyle ilgili olarak etrafındaki adam­larıyla bir istişarede bulundu. Onlar kendisine şöyle dediler:

"Bunlar muhakkak,. büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu (dininizi) yok etmek isteyen iki büyücüdür." [200] Yani kendi­lerinin içinde bulundukları saltanat ve yaşayışı ortadan kaldırmak istedikle1-rini ileri sürüyorlardı. Firavun'un, onun (Musa (a.s)'nm) istediklerinden bir şeyi kendisine vermesini kabul etmediler ve şöyle dediler:

"Bize büyücüleri topla. Onlar senin toprağında hayli çoktur. Böylece on­ların büyüleri bu iki kişinin büyüsüne üstün gelsin."

Bunun üzerine Firavun şehire adamlar gönderdi. Bütün bilgin büyü­cüleri basma topladı. Büyücüler Firavun'un başına toplanınca:

 "Bu büyücü ne ile iş yapıyor?" diye sordular. O da: "Yılanlarla iş yapıyor" dedi. Büyücüler bu kez: "Vallahi, yeryüzünde yılanlarla ve bastonlara bizim yaptığımız büyüyü yapabilen bir tek kişi yoktur. Eğer üstün gelirsek mükâfatımız ne olacak?" dediler. Firavun da onlara:

"O zaman benim yakınlarım ve Özel adamlarım olacaksınız. Ben sizin için istediğiniz her şeyi yapacağım" dedi. Süs gününde [201] ve insanların toplanacağı kuşluk vaktinde [202] buluşmak üzere aralarında sözleştiler.

Said (r.a) dedi ki:

"Abdullah bin Abbas (r.a)'m bana bildirdiğine göre süs günü, Yüce Allah'ın Musa (a.s)'yı Firavun'a ve büyücülere üstün çıkardığı gündü. O gün de aşura (Muharrem'in onuncu) günüydü. Bir tepenin üzerine top­landıklarında insanlar birbirlerine dediler ki;

"Çıkın şu olayı bir görelim. Umarız ki, üstün gelenler onlar olurlarsa büyücülere uyarız." [203]

Bu sözleriyle Musa (a.s) ve Harun (a.s)'u kastederek onlarla alay etmek istiyorlardı. Büyücüler, büyülerinde çok kuvvetli olduklarından -Musa (a.s)'ya- dediler ki:

"Ey Musa! Sen mi atacaksın yoksa önce atan biz mi olalım?" [204] Musa

"Önce siz atın" dedi. Böylece iplerini ve bastonlarını attılar ve: "Fira-vun'un büyüklüğü adına mutlaka biz üstün geleceğiz" dediler. [205] Musa (a.s) onların büyülerini görünce, içine biraz korku düştü. Bunun üzerine şanı yüce olan Allah kendisine: "Asanı at" [206] diye vahyetti. Onu atınca ağzını açmış halde büyük bir yılan oluverdi. Musa (a.s)'nm duasıyla bastonlar da iplere sarılmaya ve havuç haline gelerek o büyük yılanın ağzına girmeye başladı. Böylece yılan bir tek baston ve ip bırakmaksızın hepsini yuttu. Büyücüler bu durumu görünce dediler ki:

"Bu işi, eğer bir büyü olsaydı bizim büyümüze ulaşamazdı. Bu muhak­kak şanı yüce olan Allah tarafından olan bir iştir. Biz Allah'a ve Musa (a.s)'nm getirdiğine iman ettik. Daha önce olduğumuz halden Allah'a tevbe ediyoruz." İşte orada Allah, Firavun'un arkasını ve desteğini kesti ve hakkı öne çıkardı.

"Böylece hak ortaya çıktı ve onların yaptıkları ortadan silindi. Onlar bu­rada yenildiler ve zelil oldular." [207]

Firavun'un karısı da bir kenara çekilmiş kendini huşu içinde ibadete vermiş Musa (a.s)'nın Firavun'a üstün gelmesi için Allah'a dua ediyordu.

Onu kim görse Firavun'a ve adamlarına acıdığından dolayı böyle kendini! saldığım sanıyordu. Oysa onun üzüntüsü ve düşüncesi Musa (a.s) içindi. ; Musa (a.s)'nm, Firavun'un yalancı vaadleri için beklemesi bir hayli uzadı. Ne zaman kendisine bir mucize gösterse, (Musa (a.s)'ya İsrailoğullarını beraberinde göndereceğini vaadediyordu. Ama zaman geçince vaadinj den dönüyor ve:                                                                                         

"Senin Rabbin bunun dışında bir şey yapabilir mi?" diye soruyordu. Bu nun üzerine Yüce Allah onun ve kavminin üzerine ayrı ayrı alametler ola rak tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdi. Bunların hepsinden^ dolayı Musa (a.s)'ya şikâyetçi oluyor ve başlarına gelen belâyı üzerlerinden kaldırmasını istiyordu. O da İsrailoğullannı kendisiyle beraber göndermesi üzere bu konuda onunla (Firavun'la) anlaşıyordu. Ama belâ üzerlerinderi kaldırılınca sözünden dönüyor ve ahdini bozuyordu. Sonunda (Musa a.s) kavmini alıp çıkmakla emrolundu. O (Musa a.s.) da bir gece vakti onlarlö birlikte çıktı. Sabah olunca Firavun onların çıkıp gittiklerini gördü. Hemen şehirlere, arkasından büyük ordular takmaları üzere toplayıcılar gönderdi. Yüce Allah denize:

"Kulum Musa sana asâsıyla vurduğu zaman oniki kola ayrıl. Böylece Musa ve beraberindekiler geçsin. Sonra Firavun ve adamlarından geride ka­lanların üzerlerinde birleş" diye ilham etti. Musa (a.s) denize asayla vurmayı unuttu. Tam denizin kenarına kadar dayandı. Deniz de, "Musa (a.s) kendisi­nin gafil olduğu bir anda asâsıyla vurur da onu isyanla karşılarım" korku­suyla gür bir ses çıkarıyordu.

İki grup birbirini görünce ve birbirine yaklaşmca Musa (a.s)'nm adamları şöyle dediler:                                                                                           

"İşte yakalandık. [208] Sen Rabbinin sana emrettiğini yap. Şüphesiz yal! çıkarılmazsın ve sen kendin de yalan söylemezsin." O da şöyle söyledi:   

"Allah bana denize geldiğimde onun benim için, bizim geçmemiz üzere oniki kola ayrılacağını vaad etmişti." Sonra asâ işini hatırladı. Böylece de­nize  asâsıyla vurdu.  Firavun'un askerlerinin ilklerinin. Musa  (a.s)'mn askerlerinin en sonda olanlarına yaklaştıkları sırada deniz ayrıldı. Tam o es­nada deniz Rabbinin kendisine emrettiği şekilde ve Musa (a.s)'a vaadedil-diği tarzda ayrıldı. Musa (a.s) ve adamlarının tümü denizi geçtikten sonra, Firavun ve adamlarının da denize (yani denizin ayrıldığı alana) girdikleri sırada sular birbiriyle birleşti. Allah'ın emrettiği şekilde sular onların üstünde birbirine birleşmiş oldu.                                                

Musa (a.s) denizi geçtikten sonra (adamları) dediler ki:                                                                  

"Biz Firavun'un boğulmamış olacağından korkuyoruz. Biz onun Öl­düğüne inanamıyoruz."

Bunun üzerine Musa (a.s) Rabbine dua etti ve (Rabbi) onun (Fira­vun'un) cesedini dışarı çıkardı. Böylece onun öldüğünü kesin olarak an­ladılar.

Sonra kendilerine ait bir takım putlara ibadet eden bir topluluğun yanından geçtiler.

"Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap" dediler. (Musa a.s) dedi ki:

"Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz. Şunların içinde bulun­dukları şey, mahvolup gitmeye mahkumdur; yapmakta oldukları da hep boşunadır." [209] "Size yetecek ibretler gördünüz ve duydunuz."

Sonra yoluna devam etti. Musa (a.s) onları bir konak yerinde konaklattı. Sonra onlara:

"Harun'a itaat edin. Ben sizin başınıza, yerime halife olarak onu geçirdim. Ben şimdi Rabbime gidiyorum" dedi. Kendilerine aynı zamanda otuz gün süre verdi ve bu süreden sonra döneceğini bildirdi.

Rabbine gidince O'nunla o otuz günde konuşmak istedi. O günlerin ge­celerini ve gündüzlerini oruçlu olarak geçirmişti. Rabbiyle konuşurken ağ­zından, oruçlunun ağzından çıkan bir koku çıkarmak istemedi. Bu yüzden Musa (a.s) yer bitkilerinden bir şeyler alarak çiğnedi. Gidince -olanları daha iyi bilmekle birlikte- Rabbi ona: "Orucunu bozdun mu?" diye sordu. O da:

"Rabbim! Seninle ağzımın güzel bir koku çıkardığı hal dışında bir halle konuşmak istemedim" dedi. Yüce Allah da buyurdu ki:

"Ey Musa! Bilmez misin ki, oruçlunun ağız kokusu benim katımda misk kokusundan daha güzeldir. Şimdi on gün oruç tutmak üzere geri dön. Son­ra bana gel."

Musa (a.s) da kendisine emredileni yaptı.

Musa (a.s)'nın kavmi, onun kendi söylediği vakitte yanlarına dön­mediğini görünce bu durum onlara dokundu. Harun (a.s) kendilerine bir konuşma yapmış ve şöyle demişti:

"Siz Mısır'dan çıktığınızda Firavun kavminin üzerinizde bazı emanetle­ri ve alacakları vardı. Aynı şekilde sizin de onların üzerinde emanetleriniz ve alacaklarınız vardı. Ben sizin onların yanında kalan mallarınız için se­vap ummanızı uygun görüyorum. Size hiçbir emaneti ve alacağı helâl görmüyorum. Biz bunlardan onlara bir şey geri vermeyeceğiz. Bunları kendi yanımızda da saklamayacağız."

Ardından bir kuyu kazdı. Yanlarında herhangi bir emanet veya' süs eşyası bulunan bütün kabilelere bu eşyaları o kuyuya atmalarını emretti. Sonra onların üzerine ateş yaktı ve orada toplananların hepsini yakarak imha etti ve: "Bunlar ne bizim için, ne de onlar için olur" dedi.

Sâmiri de ineğe tapan bir kavme mensup bir adamdı. İsrailoğullarmdan değildi. Onlara komşu bir kavimdendi. Musa (a.s) ve İsrailoğullarmın yola çıkmaları üzerine o da onlarla birlikte yola çıkmıştı. İlâhi takdirle o bir iz gördü. Ondan bir avuç (toprak) aldı. Harun (a.s)'un yanından geçti. Harun (a.s) ona:

"Ey Sâmiri! Elindekini atmıyor musun?" diye sordu. O bunu avucunda tutuyordu ve o kadar süre içinde kimse görmemişti. (Harun (a.s)'a):

"Bu, sizi denizden geçiren elçinin izinden bir avuç (toprak)tır. Onu attığım zaman benim istediğimin olması üzere Allah'a dua etmediğin sürece onu bir yere atmam" dedi. Nihayet o attı ve Harun (a.s) da onun için dua etti. O da:

"Bir buzağı olmak istiyorum (veya "Bir buzağımın olmasını istiyorum") dedi. Bunun üzerine kuyunun içinde eşya, süs, bakır ve demir türünden ne varsa hepsi toplanıp içi boş canı olmayan ama bir ses çıkaran buzağı haline geldi."

Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Hayır, vallahi. Onun sadece bir sesi vardı. Rüzgâr dübüründen girip ağzından çıkıyordu. O ses de bu rüzgâr hareketinden meydana geliyordu. Bu olay üzerine İsrailoğulları çeşitli gruplara ayrıldılar.

Bir grup:

"Ey Sâmiri! Bu nedir? Onun ne olduğunu sen daha iyi bilirsin" dedi!/; O da:

"Bu sizin Rabbinizdir. Ancak Musa yolu şaşırdı" dedi.

Bir grup da dedi ki:

"Musa (a.s) yanımıza dönünceye kadar bu sözü yalanlamayız. Eğer Rabbi-miz ise onu zayi etmemiş oluruz ve onu (Musa (a.s)'yı) gördüğümüzde bu­nun (buzağının) önünde eğiliriz. Eğer Rabbimiz değilse o zaman da Musa (a.s)'nın sözüne uyarız."

Bir grup da dedi ki:

"Bu, şeytanın işidir. Bizim Rabbimiz değildir. Biz ona iman onu doğrulamayız."

Samiri'nin buzağı hakkında söylediklerini doğrulama düşüncesi bir gru­bun kalbine iyice yerleşmişti ve onu (karşı düşünceyi) yalanladıklarını açıkladılar.

Harun (a.s) onlara dedi ki:

"Ey kavmim! Şüphesiz siz bununla imtihan olundunuz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman'dır. Siz bana uyun ve emrime itaat edin." [210] Durum böyle değildir."

Onlar da şöyle dediler:

"Peki öyleyse Musa (a.s)'ya ne oldu da otuz gün sonunda döneceği üzere söz verdiği halde bu verdiği sözde durmadı? İşte tam kırk gün geçti."

Kafaları pek çalışmayan avamileri:

"O, Rabbini bulamadı. Şimdi O'nu arıyor ve O'nu bulmaya çalışıyordur" dediler.

Allah, Musa (a.s)'yla konuşunca ve kendisine söylediğini söyleyince, kavminin kendisinden sonra içine düşmüş olduğu durumu ona haber ver­di. "Musa öfkeli ve üzgün bir halde kavminin yanma döndüğünde..." [211] Si­zin Kur'an'dan duyduğunuz şeyleri söyledi. "Kardeşinin kafasından tutup kendine doğru çekti." Bu arada levhaları yere attı. Daha sonra kardeşinden özür diledi ve onun için mağfiret diledi. Ardından Samiri'nin yanına gitti ve ona:

"Seni bu yaptığın işe yönelten ne oldu?" diye sordu. O da şöyle söyledi:

"Elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç (toprak) aldım. Onu ben farkettim. Size ise bu gösterilmedi. Onu (buzağı heykelinin) içine attım. Nefsim de böyle yapmayı bana hoş gösterdi". (Musa) dedi ki:

"Git! Senin hayat boyunca yapacağın "bana dokunulmasın" demek ola­caktır. Senin için kendisinden kaçınamayacağın bir buluşma vakti de vardır. Şimdi kendisine tapındığın şu ilâhına bak! Andolsun biz onu yakacak sonra da darmadağın edip denize savuracağız." [212] Eğer ilâh olsaydı bundan bir şey onun içine gitmezdi. Böylece İsrailoğulları da durumun öyle olduğunu ya-kinen anlamış oldular. Buzağı hakkındaki görüşleri aynen Harun (a.s)'un görüşü gibi olanlar bundan dolayı kıvanç duydular. Cemaatleri Musa (a.s)'ya dediler ki:

"Rabbinden bizim için tevbe kapısını açmasını iste de tevbe edelim.

Böylece yaptıklarımızın üstünü örtelim."

Musa (a.s) bunun için kavminden, buzağıyı Allah'a ortak koşmamış olanların arasından yetmiş adamı dağa gelmeleri üzere seçti. Onları yanma alıp söz konusu kişiler için tevbe istemek üzere yola çıktı. Yer onları sarstı. Kendilerine bu muamele yapılınca, Allah'ın peygamberi kavminden ve heyetinden utandı ve şöyle söyledi:

"Ey Rabbim! İsteseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki düşüncesizler yüzünden bizleri helak eder misin?" [213]

Onların içinde kalbine, buzağıya inanma duygusu yerleşmiş olduğunu Allah'ın bildiği bir kimse vardı. Yer onları bu yüzden sarsmıştı. (Yüce Allah) buyurdu ki:

"Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu, sakınan, zekâtı veren ve ayet­lerimize iman edenlere yazacağım. Onlar, kendi yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları okuma yazma bilmeyen, kendilerine iyiliği emre­dip kötülükten sakındıran, temiz şeyleri onlara helal kılıp pis şeyleri haram eden, ağır yüklerini ve daha Önce üzerlerinde bulunan bağları indiren p nebi peygambere iman ederler." [214] (Musa a.s) dedi ki:

"Ey Rabbim! Senden Rabbim için tevbe istedim. Sense rahmetini ~ kavmimden başka bir kavim için yazdığını söyledin. Keşke, kendisine met edildiğini söylediğin o adamın ümmeti içinde canlı olarak çıka'rmak üzere beni geciktirmiş olsaydın."

Bunun üzerine sânı yüce olan Allah şöyle buyurdu: "Onların tevbeleri, onlardan her bir adamın baba veya oğuldan kime rastlarsa kılıçla öldürmesidir. O yerde kimi öldürdüğüne aldırmayacak. Musa (a.s) ve Harun (a.s)'a gizli kalan, ancak Allah'ın günâhlarını bildiği şahıslar da gelirler, o günâhlarını itiraf ederler ve kendilerine emredileni ya­parlar."

Böylece Allah hem öldüreni hem de Öldürüleni bağışladı. Daha sonra Musa (a.s) onları alıp kutsal toprağa doğru yürüdü. Sinirlilik hali geçtikten sonra levhaları aldı. Onlara, kendisinden tebliğ etmesi istenen görevleri ilet­ti. Ancak bu görevler onlara ağır geldi ve kabul etmekten kaçındılar. Bunun üzerine Yüce Allah dağı onların üzerlerine adeta bir gölgelik gibi yükseltti. Dağ kendilerine doğru yaklaştı. Bu durum karşısında onun üzerlerine

düşeceğinden korktular. Böylece dağa ve yere dikkatlice kulak asarak sağ el­leriyle kitabı aldılar. Kitap ellerinde dururken onlar, üzerlerine düşebileceği korkusuyla dağa doğru bakıyorlardı. Sonra yollarına devam ettiler ve kutsal topraklara ulaştılar. Orada, içinde zorba bir topluluk bulunan bir şehir bul­dular. O insanların çok kötü huylan vardı. Onların ürünlerinden garip bir olayı hatırladılar ve:

"Ey Musa! Orada zorba bir toplum var." [215] Biz onlara karşı koyabilecek bir güce sahip değiliz. Onlar orada bulunduğu sürece biz asla oraya girmeyiz. "Eğer onlar oradan çıkarlarsa, o zaman biz gireriz" dediler." [216] O zorbalar topluluğundan olan ama Allah'tan korkanlardan, Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki kişi: [217]

"Biz Musa (a.s)'ya iman ettik" dediler ve onlarla birlikte çıktılar. O ikisi:

"Biz kavmimizi daha iyi tanırız. Siz eğer onların şu gördüğünüz beden­lerinin büyüklüğünden ve sayılarının çokluğundan korkuyorsanız bilin ki onların kalpleri yoktur. Aynı zamanda onları koruyacak bir şeyleri de yok­tur. Onların üzerine kapıdan girin. Oradan girerseniz siz üstün gelirsiniz" dediler.

İnsanlar o iki kişinin Musa (a.s)'nın kavminden olduğunu sanıyor. Said bin Cubeyr (a.s)'den nakledildiği ileri sürülen bir rivayete göre o iki kişi zor­balar topluluğundan, Musa (a.s)'ya iman etmiş olan iki kişiydi. Ayette: "Korkanlardan (veya "kendilerinden korktuğu kimselerden")" deniyor. Bu­nunla İsrailoğullarının kendilerinden korktuğu kimseler kastediliyor. "(Israiloğulları) bu kez:

"Ey Musa! Onlar orada bulundukları sürece biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidip çarpışın, biz şurada oturuyoruz" dediler."

Bu sözleriyle Musa (a.s)'yı kızdırdılar. O gün onların aleyhine dua etti ve kendilerini "fâsıklar" olarak adlandırdı. Daha Önce onlardan gördüğü bütün karşı gelmelere ve kötülüklere rağmen, o günkü olay yaşanmcaya kadar aleyhlerine dua etmemişti. Allah da duasını kabul etti ve onları aynen Musa (a.s)'nm adlandırdığı şekilde: "Fâsıklar" olarak adlandırdı. O yeri kendile­rine kırk yıl haram kıldı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Sabah olunca çıkıyor hiçbir karar veremeden öylesine yürüyüp duruyorlardı. Daha sonra çölde üzerlerine bulutlan gölge etti. Kendilerine kudret helvası ve bıldırcın indirdi. Onlara eskimeyen ve kirlenmeyen elbiseler verdi. Arkalarında dört köşeli bir kaya var etti. Musa (a.s)'ya da emretti ona (kayaya) asâsıyla vurdu. "Bunun üzerine ondan oniki pınar fışkırdı." [218] Kayanın her bir kenarında üç pınar bulunuyordu. (Musa a.s) her bir kola (kabileye) su içecekleri pınarını öğretti. Her nereye göç etseler o kaya da, aralarında bir önceki gün bulunduğu mekânda (konumda) bulunurdu."                

Abdullah bin Abbas (r.a) bu hadisi Resulullah (a.s)'a dayandırmış Bence bunu doğrulayan bir olay da bulunmaktadır. O da şudur:

"Muaviye, Abdullah bin Abbas (r.a)'m bu hadisi naklettiğini duyc Musa (a.s)'ya karşı Öldürülen adamla ilgili öldürme olayını açan kişinin fi­ravun tarafından olan adam olduğu iddiasına karşı çıktı ve şöyle söyledi:

"Bu olayı nasıl açıklayabilir ki? O, bu olayı bilmiyordu. Söz konusu olay­da bulunan ve şahid olan İsrailoğlundan başka hiç kimse o olaya muttali ol­mamıştı. Bunun üzerine Abdullah bin Abbas (r.a) kızdı ve Muaviye'nin elinden tutarak onu Sa'd bin Mâlik ez-Zuhri'nin yanma götürdü ve şöyle söyledi:

"Ey Ebu İshak! Resulullah (a.s)'m bize, Musa (a.s)'nm Firavun taraftar-larından bir adamı öldürmesi olayını anlattığı günü hatırlıyor musun? İsraüoğlu mu o olayı açığa vurmuştu yoksa Firavun'un adamı mı?" O da:

"Onu, olaya şahid olan ve bizzat bulunan İsrailoğlundan duyduğu üzere Firavun'un adamı açığa vurmuştu" dedi."

 

2742- Taberani, Evsat'ta Abdullah bin Selâm (r.a)'m şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [219]

"Resulullah (a.s), ailesinin bir darlığa düşmesi durumunda onlara na­maz kılmalarını emreder sonra şu âyeti okurdu:

"Ailene namazı emret. Kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç takva (sahipleri)nindir." [220]

 

Bir Açıklama

 

Ani bir durumla karşılaştığında hemen namaza başvurmak Resulullah (a.s)'m sünnetindendi. Yukarıdaki rivayet de O'nun kendinin veya ailesinin bir darlıkla karşılaşması durumunda, ailesine hemen namaza başvurmalarını emrettiğine işaret etmektedir. Kur'an nassı ise bu konuda daha geniş bir an­lam içermektedir. [221]

 

HADİSLERLE ENBİYA SURESİNİN TEFSİRİ

 

2743- Ahmed bin Hanbel, Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a)'m şöyle söyle­diğini rivayet etmiştir: [222]

"Mescid'de (Mescidi Nebevi'de) Hz. Osman bin Affan (r.a)'m yanmdan geçtim. Kendisine selâm verdim. Bana doğru doyasıya bir baktı sonra selâ­mımı almadı. Bunun üzerine mü'minlerin emiri Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'m yanma gittim ve kendisine:

"Ey mü'minlerin emiri! İslâm'da yeni bir gelişme mi oldu?" diye sor­dum. Bu soruyu iki kere tekrar ettim.

"Bu da nerden geliyor?" diye sordu. Dedim ki:

"Bir şey yok. Ancak ben az önce Mescid'de Hz. Osman (r.a)'ın yanından geçtim. Kendisine selâm verdim. Bana doğru doyasıya bir baktı sonra selâ­mımı almadı."

Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a)'a adam gönderdi. Onu yanına çağırttı. Ona:

"Kardeşinin selâmını almamışsın. Sana engel olan neydi?" diye sordu. Hz. Osman (r.a):

"Öyle bir şey yapmadım" dedi. Ben:

"Hayır yaptı" dedim. Sonuçta o yemin etti, ben de yemin ettim. Sonra Hz. Osman (r.a) hatırladı ve şöyle söyledi:

"Evet doğru. Allah'tan mağfiret diliyor ve O'na tevbe ediyorum. Az önce sen benim yanımdan geçtin. O esnada ben de içimden kendi kendime Resu­lullah (a.s)'tan duymuş olduğum bir sözü söylüyordum. Vallahi ben ne za­man onu hatırlasam gözümü ve kalbimi bir örtü bürür."

Sa'd (r.a) dedi ki:

"Ben onu sana haber vereyim. Resulullah (a.s) bize ilk duadan söz etti. Sonra O'na bir bedevi geldi ve kendisini meşgul etti. Derken Resulullah (a.s) kalktı. Ben de peşinden gittim. Bu sırada benden önce evine varacağından korktum. Ayaklarımla yere vurdum. Bunun üzerine Resulullah (a.s) bana doğru bakü.

"Bu kimdir? Ebu İshak mı?" diye buyurdu. Ben:

"Evet, ya Resulullah (a.s)!" dedim. "Öyleyse, bırak" diye buyurdu. Ben:

"Hayır, Vallahi. Ancak sen bize ilk duadan söz ettin. Sonra yanına şu be­devi geldi ve seni meşgul etti" dedim. O da şöyle buyurdu:

"Evet. Zunnun'un balığın karnında olduğu sıradaki duası: "Senden baş­ka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Ben zalimlerden oldum." [223]

Bir Müslüman, bununla bir şey hakkında ne zaman dua etse, mutlaka Rabbi duasını kabul eder.

Hz. Osman (r.a)'ın yemini yanlışlıkla yapılmış olan dolayısıyla geçersiz bir yemindi. Çünkü o, bu yemini unutarak yapmış, sonra doğrusunu hatırla­mıştı. [224]

 

HADİSLERLE HACC SURESİNİN TEFSİRİ

 

2744- Bezzâr, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [225]

"Resulullah (a.s), sahabilerinin yanında olduğu bir sırada şu âyeti oku­du:

"Ey insanlar! Rabbinizden sakının. Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın, emzirdiğinden geçer ve her gebe kadın, yükünü düşürür. İnsanları sarhoş görürsün. Oysa onlar sarhoş değildirler ama Allah'ın azabı şiddetlidir." [226]

Ardından: "Bu gün hangi gündür, biliyor musunuz?" diye buyurdu.

Oradakiler: "Allah ve peygamberi daha iyi bilir" dediler. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Bu öyle bir gündür ki, o günde şanı yüce olan Allah şöyle buyurur: "Ey Adem! Kalk ve cehenneme bir kitle gönder!" O:

"Cehenneme gönderilecek olanlar da nelerdir (kimlerdir)?" diye sorar. Yüce Allah:

"Her bin kişiden dokuzyüzdoksandokuz kişi cehenneme, bir kişi cen­nete," diye buyurur."

Bu durum orada bulunanlara zor geldi. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ben sizin cennetin yansım oluşturacağınızı umuyorum." Resulullah (a.s) daha sonra şöyle buyurdu:

"Amel edin ve ümitlenin. Siz iki topluluk arasındasınız. Onlar her ki­minle bulunsalar onları çoğaltırlar. Onlar Ye'cuc ve Me'cuc'dur. Siz değişik toplumların arasında devenin yanındaki bir ben veya bir hayvanın baca­ğındaki eklem gibisiniz. Ümmetim bin parçadan bir parçadır." [227]

 

Bir Açıklama

 

Bu konuyla ilgili olarak Buhari, Müslim ve Nesai'nin kitaplarında Ebu Said el-Hudri (r.a)'den, Tirmizi ve Ahmed bin Hanbel'in kitaplarında da Imran bin Husayn (r.a)'dan hadisler rivayet edilmiştir. Tirmizi naklettiği hadisin sa­hih olduğunu söylemiştir. Yine Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde ve Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde Hz. Aişe (r.a)'den hadis nakledilmiştir. Dördüncü bir hadis de Ahmed bin Hanbel tarafından Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edil­miştir.

 

2745- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan (yarım yamalak) ibadet eder. Eğer kendine bir hayır dokunursa, onunla tatmin olur ve eğer başına bir bela gelirse yüzüstü döner. O, dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte bu apaçık bir kayıptır." [228]

Bazen öyle olurdu ki, bir adam Medine'ye gelir, Müslüman olurdu. Karısı oğlan çocuk doğurur, atı yavrularsa: "Bu din uygun (uğurlu) bir din­miş" derdi. Ama karısı (istediği) gibi doğurmaz veya atı yavrulamazsa: "Bu, kötü (uğursuz) bir dinmiş" derdi." [229]

 

2746- Buhari, Hz. Ali (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [230]

"Kıyamet günü dava için (hak almak için) Rahman'm önünde ilk çökecek olan benim."

Kays bin Ubbad dedi ki:

"Şu âyet onların hakkında indi:

"Bunlar Rableri hakkında çekişen iki hasım taraftır." [231]

Dedi ki: "Onlar Bedir gününde teke tek çarpışmaya çıkan kişilerdir. On­lar da: Hz. Ali (r.a), Hz. Hamza (r.a), Ubeyde bin Haris (r.a), Şeybe bin Rebi'a (r.a), Utbe bin Rebi'a (r.a) ve Velid bin Utbe (r.a)."

 

2747- Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir (Şu'be bu rivayeti merfu olarak nakletti. Ancak ben bunu sana ref et­miyorum):

"Abdullah bin Mes'ud (r.a), Yüce Allah'ın: "Kim orada saptırmaya ve zulme yeltenirse biz ona acıklı bir azap tattırırız," [232] sözü hakkında şöyle derdi:

"Bir adam, Aden olduğu halde, orada bir saptırmada bulunmaya yelte­nirse, muhakkak Allah ona acıklı azabı tattırır." [233]

 

2748- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [234]

"Resulullah (a.s) Mekke'den çıktığında Hz. Ebu Bekir (r.a) dedi ki:

"Peygamberlerine O'nu çıkmaya zorlayacak kadar eziyet ettiler. Onlar muhakkak helak olacaklardır."

Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Kendileriyle savaşılan (mü'minlere) zulmedilmeleri dolayısıyla (savaşa) izin verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye güç yetirir." [235]

Hz. Ebu Bekir (r.a) de dedi ki:

"Bir çarpışma olacağını bilmiştim."

Nesai'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Mekke'den çıkarıldığında Hz. Ebu Bekir (r.a) dedi ki:

"Peygamberlerini (yurdundan) çıkardılar. Biz Allah'tanız ve yine O’na döneceğiz." Ardından şu âyet indi:

"Kendileriyle savaşılan (mü'minlere) zulmedilmeleri dolayısıyla (sa şa) izin verilmiştir. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye güç yetirir."

Ben bir çarpışma olacağını anladım."

Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Bu âyet, çarpışma hakkında inen ilk âyettir." [236]

 

HADİSLERLE MU'MİNUN SURESİNİN TEFSİRİ

 

2749- Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:  "Ben dedim ki: "Ya Resulullah (a.s)! (Yüce Allah şöyle buyuruyor):

"Ve verdiklerini Rabblerine döndürülecekleri için kalpleri ürpererek ve­renler." [237] Bunlar şarap içen ve hırsızlık yapanlar mıdır?" [238]

 (Resulullah a.s) da şöyle buyurdu:

"Hayır, ey Sıddık'm kızı! Aksine onlar oruç tutanlar, [namaz kılanlar] ve sadaka verenlerdir. Verdiklerinin kendilerinden kabul edilmemesinden korkarlar."

"İşte onlar hayırlarda yarışırlar ve bunda ileri geçerler." [239]

 

HADİSLERLE NUR SURESİNİN TEFSİRİ

 

2750- Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şu şekilde rivayet etmiştir: [240]

"Hilâl bin Umeyye, Resulullah (a.s)'m yanında, kendi karısını Şerik bin Sehmâ'yla düşüp kalkmakla suçladı. Resulullah (a.s) da:

"Yâ delil getirirsin, ya da had cezası senin sırtına vurulur" diye buyurdu. Adam dedi ki:

"Ya Resulullah (a.s)! Bizden biri, bir adamı karısının yanından çıkarken görürse onun delil araması gerekir mi?"

Resulullah (a.s) şöyle söylemeye başladı:

"Ya delil getirirsin, ya da had cezası senin sırtına vurulur." Bunun üze­rine Hilâl:

"Seni hak üzere gönderene yemin olsun ki, ben doğru söylüyorum. Mu­hakkak ki, Allah benim sırtımı had cezasından kurtaracak bir şey indirecek­tir."

Bunun ardından Cibril (a.s) indi ve O'na (Resulullah (a.s)'a) şu âyetleri indirdi:

"Eşlerine (zina suçu) atıp da kendilerinden başka şahitleri bulunmayan­lardan birinin şahitliği ise kendinin mutlaka doğru söyleyenlerden oldu­ğuna Allah'ı dört kere şahit tutmasıdır. Beşincisinde; eğer yalancılardansa Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerine olmasını (diler). Kadının da onun mutlaka yalan söyleyenlerden olduğuna Allah'ı dört kere şahit tut­ması, üzerinden cezayı kaldırır. Beşincisinde; eğer o doğru söyleyenlerdense Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerine olmasını (diler)." [241]

"Muhakkak onunla benim aramda bir durum olurdu": Bu sözüyle şu an­lamı kasdetmiştir: Eğer ki, Yüce Allah Han hakkındaki ayetlerinde geçen hüküm­lerini indirmiş ve bundan dolayı had cezasını onun üzerinden kaldırmış olmasaydı ona muhakkak had cezası uygulardım. Çünkü doğan çocuk kendisiyle düşüp kalktığı söylenen adama benzer nitelikte doğmuştur.

Bunun üzerine Resulullah (a.s) yana çekildi. O ikisine adam gönderdi. Hilâl geldi ve şahitlik etti. Resulullah (a.s) da şöyle diyordu:

"Allah ikinizden birinin yalan söylediğini biliyor. Şimdi ikinizden tevbe edecek olan var mı?" Sonra kadın kalktı, o da şahitlik etti. Beşinciye gelince onu (kadını) durdurdular ve:

"Bu, (cennet veya cehennemden birini) gerekli kılıcıdır" dediler.   

Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:                                                  

"Bunun üzerine kadın duraksadı. Geriye çekildi. Biz (şehadetinden) döneceğini sandık. Sonra:

"Ben bugünün diğer kısmmda kavmimi rezil etmem" dedi ve devam etti.

Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Ona bakın! Eğer dünyaya getirdiği çocuk göz kapaklan esmer, kalçaları tombul, baldırları şişmanca olursa, o Şerik bin Sehmâ'dandır."

Kadın da aynen öyle bir çocuk dünyaya getirdi. Resulullah (a.s) bu kez şöyle buyurdu:

"Eğer ki, Allah'ın kitabında açıklanmış hüküm olmasaydı, muhakkak onunla benim aramda bir durum olurdu."                                         

 

2751- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [242]

"Allah'ın tevbelerini kabul ettiği üç kişiden olan (yani özürsüz olarak Tebük Savaşı'ndan geri kaldıkları halde uzun süre istiğfarda bulunmaları ve Resulullah (a.s)'a karşı doğru konuşmaları dolayısıyla tevbeleri Allah ta­rafından kabul edilen üç kişiden biri olan) Hilâl bin Umeyye, yatsı vaktinde tarlasından döndü. Ailesinin yanında bir adam buldu, (Olayı) iki gözüyle gördü ve iki kulağıyla duydu. Sabah oluncaya kadar herhangi bir heyecana kapılmadı. Ertesi gün erkenden Resulullah (a.s)'m yanma gitti ve dedi ki:

"Ya Resulullah (a.s)! Ben yatsı vakti ailemin yanına geldim. Yanlarında bir adam buldum. İki gözümle gördüm ve iki kulağımla duydum.

"Resulullah (a.s) onun getirdiği haberden hoşlanmadı ve kendisine karşı sert davrandı. Bunun üzerine şu âyetler indi:

"Eşlerine (zina suçu) atıp da kendilerinden başka şahitleri bulunmayan­lardan birinin şahitliği ise, kendinin mutlaka doğru söyleyenlerden ol­duğuna Allah'ı dört kere şahit tutmasıdır. Beşincisinde; eğer yalancılardansa Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerine olmasını (diler). Kadının da onun mutlaka yalan söyleyenlerden olduğuna Allah'ı dört kere şahit tut­ması üzerinden cezayı kaldırır. Beşincisinde; eğer o doğru söyleyenlerdense Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerine olmasını (diler)." [243]

Bunun üzerine Resulullah (a.s) rahatladı ve şöyle buyurdu:

"Gözün aydın ey Hilâl! Allah senin için bir çözüm ve çıkış yolu getii<

Hilâl (r.a) de dedi ki:

"Ben de şanı yüce olan Rabbimden bunu temenni ediyordum."

Ardından Resulullah (a.s): "Kadına haber gönderin" diye buyurdu. Ka-dın geldi. Resulullah (a.s) her ikisine de bu âyetleri okudu. Durumu kendi­lerine arzetti. Ahiret azabmm dünya azabından daha ağır olduğunu kendile­rine bildirdi. Hilâl:

"Vallahi, ben onun hakkındaki sözümde doğru söyledim" dedi. Kadın: "Yalan söyledi" dedi. Resulullah (a.s):

"İkisini birbiriyle mulaana yaptırın (yani âyette anlatıldığı şekilde Allah­'ın lanetinin yalan söyleyenin üzerine olmasını karşılıklı olarak dilemeleri­ni isteyin) diye buyurdu. Hilâl'e: "Şahitlik et" denildi. Hilâl de kendisinin doğru söyleyenlerden olduğu üzere Allah adına dört kere şahitlik etti. Be­şinciye gelinince Hilâl (r.a)'e:

"Ey Hilâl! Allah'tan sakın. Şüphesiz dünya azabı ahiret azabından daha hafiftir. Şüphesiz bu durum senin azaba çarptırılmanı gerektirebilir" denil­di. Hilâl de:

"Vallahi, Allah nasıl bundan dolayı beni değnek cezasıyla cezalandırma-dıysa azaplandırmayacaktır da" dedi ve beşincisinde, eğer yalan söyleyenler-dense Allah'ın lanetinin kendisinin üzerine olması üzere şahitlik etti.

Sonra kadına: "Şahitlik et" denildi. O da, (kocasının) yalancılardan oldu­ğu üzere Allah adına dört kere şahitlik etti. Beşinciye gelinince kendisine:

"Allah'tan sakın. Şüphesiz dünya azabı ahiret azabından daha hafiftir. Şüphesiz bu durum senin azaba çarptırılmanı gerektirebilir" denildi. Önce bir süre duraksadı. Sonra:

"Vallahi ben kavmimi rezil etmem" dedi ve beşinci kez de, (kocası) doğru söyleyenlerdense Allah'ın lanetinin kendisinin üzerine olması üzere şahitlik etti. Bunun üzerine Resulullah (a.s) o ikisinin arasını ayırdı (bo­şadı). Ondan doğacak çocuğun herhangi bir babaya nisbet edilmemesi, kadına zina suçu atılmaması, çocuğun da zina çocuğu olarak değerlendiril­memesi üzere hüküm verdi. Kadını zina işlemekle suçlayan veya çocuğunu zina çocuğu olarak değerlendiren had cezasıyla cezalandırılacaktı. Aynı şekilde kadının (iddet süresi içinde) konak ve geçim masrafının da kocanın üzerine yüklenmemesine hükmetti. Çünkü o ikisi normal boşama veya ölüm dışında bir sebepten dolayı birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Resulullah (a.s) buyurdu ki:

"Eğer kadının doğurduğu çocuk sarışın, kalçaları ve bacakları zayıf, bü­yük karınlı, ince baldırlı olursa, o, Hilâl'dendir. Eğer doğurduğu çocuk tom­bul, kısa boylu ve şişmanca, tombul baldırlı ve kalçaları etli olursa o, kadı­nın kendisiyle ilişkide bulunduğu ileri sürülen kişidendir."

Sonra kadın tombul, kısa boylu ve şişmanca, tombul baldırlı ve kalçaları etli bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Eğer yeminler olmasaydı benirn onun hakkında bir uygulamam olur­du."

Daime dedi ki:

"Herhangi bir babaya nisbet edilmeyen o kadının çocuğu, daha sonra Mısır'a emir olmuştur."

 

2752- Buharı ve Müslim, Muhammed bin Şihâb (rh.a)'dan şu şekilde rivayet etmişlerdir:

"Sehi bin Sa'd es-Sa'idi'nin ona haber verdiğine göre Uveymir el-Aclâni, ensardan Asım bin Adiyy'in yanma geldi ve ona şöyle söyledi:

"Ey Asım! Ne dersin, bir kimse karısının yanında bir adam bulsa (yani karısının adamla zina işlediğini bizzat tesbit etse) onu öldürecek mi? O za­man siz de onu öldürürsünüz. Peki ne yapacak? Ey Asım! Bu konuyu benim için Resulullah (a.s)'a sor." Asım da Resulullah (a.s)'a sordu. Resulullah (a.s) sorulan şeylerden hoşlanmadı ve bunları kınadı (yani bu sorulardan dolayı azarladı). Resulullah (a.s)'tan duyduğu şeyler Asım'ın ağırına gitti. Asım ailesinin yanma döndüğünde Uveymir yanına geldi ve:

"Ey Asım! Resulullah (a.s) ne söyledi?" diye sordu. Asım da şöyle dedi:

"Bana iyi bir karşılık vermedi. Resulullah (a.s) benim kendisine sor­duğum hususlardan hoşlanmadı." Bunun üzerine Uveymir dedi ki:

"Vallahi. Ben bu konunun peşini bırakmayacak ve kendisine sormaya devam edeceğim." [244]

Sonra Uveymir kendisi yola çıkarak, insanların arasında Resulullah (a.s)'ın yanına geldi ve şöyle söyledi:

"Ya Resulullah (a.s>! Ne dersin? Bir adam karısıyla beraber bir adam bu­lursa onu öldürecek mi, yoksa ne yapacak?" Resulullah (a.s) da şöyle buyur­du:

"Sen ve eşin hakkında hüküm indi. Git onu getir." Sehl dedi ki:

"Daha sonra o ikisi (yani Uveymir ve eşi) mulaane yaptılar. (Yukarıda geçen âyetlerde bildirilen uygulamayı yaptılar.) Ben de diğer insanlarla bir­likte Resulullah (a.s)'m yanında bulunuyordum. İşlerini bitirince Uveymir dedi ki:

"Vallahi, ya Resulullah (a.s), ben eğer onu nikâhım altında tutarsam hakkında yalan söylemiş olurum" dedi ve daha Resulullah (a.s) kendisine emretmeden o, onu üç talakla boşadı."

İbni Şihâb dedi ki:

"Birbirlerine karşı mulaane yapanların sünnetleri buydu."

Benzeri bir rivayette hadisin metni içinde şu ifadeler de geçmektedir:

"Onun (Uveymir'in) karısından ayrılması, bundan sonra birbirleriyle mulaane yapanlar hakkında sünnet oldu."

Bu rivayette bu ifadenin Zuhri'nin sözü olduğu söylenmiyor. Bu rivayette şu fazlalığa da yer verilmiştir:

"Sehl (r.a) dedi ki: "Kadın hamileydi. Oğlu (daha sonra) annesine nisbet edilirdi. Daha sonra gelen uygulamaya göre o (koca) ona (kadına) mirasçı olurdu. O da (kadın da) Allah'ın farz kıldığı şekilde ondan (kocadan) miras alırdı." [245]

Bunun benzeri bir başka rivayete göre de râvi şöyle söyledi:

"Bunun üzerine Mescid'de (yani Mescidi Nebevi'de) mulaane yaptılar. Ben de şahittim."

(Râvi) bu sözlerinden sonra da şöyle söyledi:

"Bunun ardından daha Resulullah (a.s) kendisine emretmeden onu (karısını) üç kere boşadı. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Bu ayrılma, birbirleriyle mulaane yapan kan-kocalann hepsi arasındauygulanacaktır." [246]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir: "Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Eğer kadının doğurduğu çocuk kırmızı tenli ve adeta yere yapışık gibi kısa boylu olursa, sanıyorum kadın doğru söylemiş ve erkek onun hakkında yalan konuşmuştur. Ama eğer doğurduğu çocuk siyah tenli, iri gözlü (veya gözlerinin siyahları iri), şişkin kalçalı olursa o zaman da sanıyorum adam, kadın hakkında doğru konuşmuştur. Daha sonra kadının doğurduğu çötiuk kendisi hakkında hoş karşılanmayacak nitelikte oldu." [247]

Bir başka rivayete göre de Sehl bin Sa'd şöyle söylemiştir:

"Ben daha onbeş yaşındayken birbirleriyle mulaane yapanlara sahi ol­dum. Onlar birbirlerinden ayırd edildiler (yani nikâhları iptal edildi)." [248]

Ebu Davud'un Sehl bin Sa'd'dan nakletmiş olduğu rivayette de şöyle den­mektedir:

"Resulullah (a.s), Asım bin Adiyy (r.a)'e şöyle söyledi: "Doğum yapıncaya kadar kadını yanında tut." [249]

Yine Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir başka rivayette d|İ şöyle den­mektedir:

"Ben onların Resulullah (a.s)'ın yanında yaptıkları mulaanelerinde bu­lundum. O zaman ben onbeş yaşındaydım."                                         

Daha sonra hadisin devamını veriyor. Devamında şu ifade geçmektedir:

"Sonra kadın hamile olarak çıktı. Çocuk annesine nisbet edilerek ad­landırılırdı." [250]

Hadisin sonunda Buhari ve Müslim'in vermiş oldukları fazlalığa yer ver­miştir.  Bu rivayetin ibaresi ise şöyledir:

(Râvi) dedi ki:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "O kadına bakın. Eğer doğurduğu çocuğun gözlerinin siyahı koyu ye iri.

kalçaları da tombulca olursa, adamın doğru konuşmuş olacağından başka bir şey sanmam. Ama doğurduğu çocuk kırmızı tenli ve adeta yere yapışık gibi kısa boylu olursa, o zaman da onun yalan konuşmuş olacağından başka bir şey sanmam."

(Râvi) dedi ki:

"Daha sonra kadın hoş karşılanmayan nitelik üzere doğum yaptı."

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir:

"Bu çocuk anasına nisbet edilerek çağrılırdı." [251]

Bir başka rivayette de şu fazlalığa yer verilmiştir:

"(Râvi) dedi ki:

"Bunun üzerine Resulullah (a.s)'m yanında onu (karısını) üç boşamayla boşadı. Resulullah (a.s) da bunu uygulamaya koydu. Böylece onun yaptığı, Resulullah (a.s)'ın nazarında sünnet oldu."

Sehl (r.a) şöyle dedi:

"Ben Resulullah (a.s)'m yanında bu olayda bulundum. Daha sonra bir­birleriyle mulaane yapanlar hakkında geçerli olan sünnet (uygulama) şu olmuştur: Birbirlerinden ayırdedilirler (nikâhları bozulur), sonra ömür boyu birbirleriyle nikâhlanamazlar." [252]

Bir diğer rivayette de şu fazlalığa yer verilmiştir:

"Daha sonra miras hakkında da şu sünnet (uygulama) geçerli olmuştur: O ona, o da ona (kadın kocaya, koca da kadına) Allah'ın farz kıldığı üzere mirasçı olur." [253]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle diyor:

"Bu şekilde bu rivayette H'an (mulaane) âyetlerinin Hilâl bin Umeyye (r.a) hakkında indiği bildirilmiştir. Sehl (r.a)'den nakledilmiş olan hadiste bildirildiğine göre ise bu âyetler Uveymir el-Aclâni (r.a) hakkında inmiştir. Bu rivayetin ibaresi ise şöyledir:

"Uveymir (r.a) geldi ve dedi ki:

"Ya Resulullah (a.s)! Bir adam hanımının yanında bir başka adam bulu­yor. Şimdi onu Öldürecek mi? O zaman siz de onu öldürüyorsunuz. Peki o zaman ne yapacak?"

Resulullah (a.s) da buyurdu ki:

"Allah sen ve eşin hakkında hüküm indirdi."

Ardından o ikisine birbirleriyle mulaane yapmalarını emretti."

İlim adamları bu konuda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. İçlerinde kıları bu âyetlerin Uveymir (r.a) hakkında indiği görüşünü tercih etmijg ilerdir.  Bazıları da bu farklı rivayetleri şu şekilde birleştirmişlerdir:

Ayetler önce Hilâl (r.a) hakkında indi. Uveymir (r.a)'in başından çeçen olay da onunla aynı döneme denk geldi. Dolayısıyla aynı anda her ikisinin hakkında birden inmiş oldu."

Hafız İbni Hacer daha sonra şöyle diyor:

"Ayetler bir kere inmiş olsa da onunla bağlantılı birden çok olayiri: ya­şanmış olması ihtimali vardır. Muhtemel ayetler önce Hilâl (r.a) hakkında inmiştir. Uveymir (r.a) geldiğinde Hilâl (r.a) hakkında inenleri bilmiyordu. Böylece Resulullah (a.s) ona bu meseleyle ilgili hükmü bildirdi. Bu yüzdendir ki (râvi) Hilâl (r.a)'le ilgili rivayette: "Ardından Cibril (a.s) indi" demiştir. Uveymir (r.a)le ilgili olayı aktaran rivayette ise şöyle denmektedir:

"Allah senin hakkında hüküm indirdi."

"Allah senin hakkında hüküm indirdi" sözü, şu şekilde te'vil edilebilir:

"Yani Allah, durumu senin gibi olanlar hakkında hüküm indirdi, eş-Şâmil'de de meseleye böyle açıklama getirilmekte ve şöyle denmektedir:

"Ayet Hilâl (r.a) hakkında inmiştir. (Resulullah (a.s)'m): "Sen ve eşin hakkında hüküm indi" sözünün anlamı şudur: "Hilâl (r.a) olayıyla ilgili o-larak inen hüküm, (senin için de geçerlidir).

Enes'in Ebu Ya'lâ'dan rivayet etmiş olduğu hadiste geçen şu ibare de bu­nu destekliyor:

"İslâm'da gerçekleşen ilk H'an (mulaane) olayı şu olmuştu: Şerik biri Sehmâ'yı Hilâl bin Umeyye kendi karısıyla ilişkide bulunmakla suçlac l|." hadis böyle devam ediyor."

 

2753- Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [254]

"Biz, bir Cuma gecesi Mescid'deydik. Bu sırada ensardan bir adam geldi ve şöyle söyledi:

"Bir adam karısının yanında bir adam bulsa bundan söz etse, onu (iftira suçu işledi diye) celd eder misiniz (iftira haddi cezasıyla cezalandırır mı­sınız?) Yahut (karısını) öldürse, onu (kendisini) öldürür müsünüz? Eğer su­sacak olursa o zaman da kızgın bir halde susmuş olacaktır. Vallahi bu konu­da Resulullah (a.s)'a soru soracağım."

Ertesi gün olunca Resulullah (a.s)'ın yanına geldi ve kendisine meseleyi sordu. Şöyle dedi:

"Bir adam karısının yanında bir adam bulsa bundan söz etse, onu (iftira suçu işledi diye) celd eder misiniz? Yahut öldürse, onu öldürür müsünüz? Eğer susacak olursa o zaman da kızgın bir halde susmuş olacaktır."

Resulullah (a.s) da:

"Allah'ım bir çıkış yolu göster!" diye buyurdu ve dua etmeye başladı. Bu­nun üzerine (şu mealde) lian âyeti indi:

"Eşlerine (zina suçu) atıp da kendilerinden başka şahitleri bulunmayan­lardan birinin şahitliği ise, kendinin mutlaka doğru söyleyenlerden oldu­ğuna Allah'ı dört kere şahit tutmasıdır. Beşincisinde; eğer yalancılardansa Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerine olmasını (diler). Kadının da onun mutlaka yalan söyleyenlerden olduğuna Allah'ı dört kere şahit tutması, üzerinden cezayı kaldırır. Beşincisinde; eğer o doğru söyleyenlerdense Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerine olmasını (diler)." [255]

Bununla insanların içinden o adam imtihan edildi. Daha sonra o adam ve eşi Resulullah (a.s)'a geldi. Birbirleriyle mulaane yaptılar. Adam kendisi­nin doğrulardan olduğu üzere Allah adına dört kere şahitlik etti. Sonra beşincisinde lanet okudu ve yalan söyleyenlerden olması durumunda Al­lah'ın lanetinin üzerine olmasını istedi. Daha sonra mulaane de bulunmak üzere kadın geldi. Resulullah (a.s): "Bırak (iyi düşün)" dedi. Ama kadın ka­bul etmek istemedi ve mulaane de bulundu. Her ikisi de gittikten sonra Re­sulullah (a.s) buyurdu ki:                                                                          "Belki kadın siyah tenli kısa boylu bir çocuk doğurur." Gerçekten de siyah tenli kısa boylu bir çocuk doğurdu."

 

2754-Buhari ve Müslim, Said bin Cubeyr (r.a.)'den rivayet etmişlerdir: [256]

"Mus'ab bin Zubeyr'in emirliği döneminde birbirleriyle mulaane yapan­ların aralarının ayrılıp ayrılmayacağı (nikâhlarının iptal edilip edilmeyeceği) hakkında bana soru soruldu. Nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim. Mekke­'de Abdullah bin Ömer (r.a)'in evine gittim. Köleye: "Benim için izin iste" dedim. Köle: "O, şu anda kaylule (Öğle) uykusunda" dedi. Ancak (Abdullah r.a) benim sesimi duydu. "İbni Cubeyr mi?" diye sordu. "Evet" dedim. "Gir. Vallahi bu saatte seni buraya herhangi bir ihtiyaçtan başka bir şey getirme­miştir" dedi. Ben içeri girdim. O kendisine ait bir eğer sermiş (onun üzerine oturmuş) ve içi lif dolu bir yastığa yaslanmıştı. Dedim ki:

"Ey Ebu Abdurrahman! Birbirleriyle mulaane edenlerin nikâhları bozu­lur mu?"

Şu cevabı verdi:

"Subhanallah! Evet. Bu konuda ilk soru soran kişi Filan oğlu Filan'dı. Dedi ki:

"Ya Resulullah (a.s)! Birimiz kansmı bir fuhuş üzere yakalarsa ne yapar? Bunu konuşursa büyük bir şey mi konuşmuş olur? Sustuğunda da aynen bu şekilde mi susmuş olur?" Resulullah (a.s) bunun üzerine sustu ve ona her­hangi bir cevap vermedi. Daha sonraki gelişinde ise şöyle buyurdu:

"Senin hakkında soru sorduğun konuda bana imtihanda bulunuldu. Al­lah onunla ilgili olarak Nur Süresindeki şu âyetleri indirdi:

"Eşlerine (zina suçu) atıp da kendilerinden başka şahitleri bulunmayan­lardan birinin şahitliği ise kendinin mutlaka doğru söyleyenlerden oldu­ğuna Allah'ı dört kere şahit tutmasıdır...."

Bu âyetleri ona okudu. Ayrıca ona nasihat etti ve kendisine uyarıda bu­lundu. Dünya azabının ahiret azabından daha kolay olduğunu kendisine bSl!-dirdi. O ise şöyle söyledi:

"Hayır. Seni hak üzere gönderene yemin ederim ki, ben onun hakkini» yalan söylemiyorum."                                                                              

Resulullah (a.s) daha sonra kadını çağırdı. Ona da öğüt verdi, uyanda p -lundu. Dünya azabının ahiret azabından daha kolay olduğunu kendisine bil­dirdi. O da şöyle söyledi:

 "Hayır. Seni hak üzere gönderene yemin ederim ki, o yalancıdır."       

 ' Bunun üzerine önce adamdan başladı. O da, kendisinin doğrulardan olduğu üzere Allah adına dört kere şahitlik etti. Beşincisinde; eğer yalancı-lardansa Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerine olmasını diledi. Sonra kadına döndü. Kadın da onun (adamın) mutlaka yalan söyleyenlerden oldu­ğuna Allah'ı dört kere şahit tuttu. Beşincisinde; eğer o doğru söyleyenler-dense Allah'ın lanetinin muhakkak kendi üzerine olmasını diledi. Sonra onların aralarını (nikâhlarını) ayırdı."                                               

Sa'id'in Abdullah bin Ömer (r.a)'den nakletmiş olduğu bir rivayete göre: de Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle söylemiştir:                                     

 "Resulullah (a.s) mulaane yapanlara dedi ki:

"Sizin hesabınız Allah'ın üzerinedir. İkinizden biriniz yalancısınız. Se-n (adam) için onun (kadının) aleyhine bir yol yoktur."

 Adam: "Ya Resulullah (a.s)! Malım ne olacak?" diye sordu.

"Senin için mal yoktur (yani verdiğin mihri geri alamazsın). Eğer c»n;un hakkında doğru söylemişsen o zaman bu, onun tercini kendine helâl kılmanın karşılığıdır. Eğer onun hakkında yalan söylemişsen o zaman bu senin için daha uzaktır (yani mihrinin sana geri dönmesi imkânı bu du­rumda daha kesin bir şekilde ortadan kalkar -Çeviren)." [257]

Yine onun Abdullah bin Ömer (r,a)'den nakletmiş olduğu bir rivayete göre

İbni Ömer (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Acalanoğullarının iki kardeşinin arasını ayırdı ve-i-şöyle buyurdu:                                                                                              

"Allah biliyor ki, sizin ikinizden biri yalancıdır. Sizden tevbe edecekj biri yok mudur?" [258]                                                                                  

Bir başka rivayete göre de Sa'id bin Cubeyr şöyle söylemiştir:

"Mus'ab birbirleriyle mulaane eden kan-kocamn nikâhını ayırmadı. Sonra bu husus Abdullah bin Ömer (r.a)'e bildirildi. O da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) Acalânoğullarmın iki kardeşinin arasını ayırdı." [259]

Yine ondan (Said bin Cubeyr'den) nakledilen bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Abdullah bin Ömer (r.a)'e: "Bir adam karısına zina suçlamasında bulu­nuyor (hakkında ne yapılacak)?" dedim. Şöyle dedi:

"Resulullah (a.s) Acalânoğullarmın iki kardeşinin arasını ayırdı ve şöyle buyurdu:

"Allah biliyor ki, sizin ikinizden biri yalancıdır. Sizden tevbe edecek biri yok mudur?"

Bu sözü üç kere tekrar etti. Her ikisi de (tevbeye yanaşmaktan) kaçındı. Resulullah (a.s) da aralannı ayırdı (nikâhlarını bozdu)." [260]

Nafi'in Abdullah bin Ömer (r.a)'den nakletmiş olduğu bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s)'m zamanında bir adam karışma zina suçlamasında bu­lundu ve doğurduğu çocukla da kendisinin ilgisinin olmadığını söyledi. Bu­nun üzerine Resulullah (a.s) onlara emretti ve Yüce Allah'ın buyurduğu ü-zere birbirleriyle mulaane yaptılar. Sonra çocuğun kadına nisbet edilmesine hükmetti. Mulaane yapılanların arasını da ayırdı (nikâhlarını bozdu)." [261]

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) ensardan bir adamla karısı arasında mulaane yaptırdı ve aralarım ayırdı." [262]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) bir adamla karısını birbirleriyle mulaane ettirdi. Adam da kadmm çocuğuyla ilgisinin olmadığını açıkladı. Bunun üzerine Resulul­lah (a.s) aralarını ayırdı (nikâhlarını bozdu). Çocuğu da annesine nisbet etti." [263]

Nesai'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir: "Adam: "Malım ne olacak?" dedi. (Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Sana mal yoktur (yani mihrin geri verilmeyecektir). Eğer hakkında doğ­ru konuştuysan, zaten onunla gerdeğe girdin. Eğer yalan söylüyorsan 6 za­man zaten bu daha uzaktır (mihrinin geri dönmesi imkânı tamamen orta­dan kalkar.)" [264]

 

2755- Buhari ve Müslim, Muhammed bin Şihâb ez-Zuhri (r.a)'den ri­vayet etmişlerdir: [265]

O da Urve bin Zubeyr, Said bin Museyyeb, Alkame bin Vakkas el-Leysi ve Ubeydullah bin Utbe bin Mes'ud'dan rivayet etmiştir. Ha­dis Resulullah (a.s)'m hanımı Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edilmiştir ve Hz. Aişe (r.a)'ye iftirada bulunanlar, onun hakkında söyledikleri sözleri söyle­meleri ve Allah'ın onu, onların söylediklerinden temize çıkarması olayıyla il­gilidir:

"Zuhri dedi ki:                                     

"Bunların (sayılanların) hepsi, bana, onun hadisinin bir bölümünü nak­letti. İçlerinden bazılarının hafızaları diğerlerininkinden daha kuvvetliydi ve olayı daha sağlam bir şekilde aktarıyordu. Ben bunlardan birinden Hz. Aişe (r.a)'den nakletmiş olduğu hadisi ezberledim. Zaten onların hadisleri birbirlerinidoğruluyordu. Dediler ki: "Hz.' Aişe (r.a) şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) bir sefere çıkmak istediğinde hanımları arasında kur'a çekerdi. Kur'a hangisinin payına çıkarsa, onu beraberinde alırdı. Çıktığı gaz­velerden birinde yine aramızda kur'a çekti. O kur'a da benim payıma çıktı. Böylece ben kendisiyle birlikte çıktım. Bu olay, Yüce Allah'ın örtünme emri­ni indirmesinden sonraydı. Ben hevdecimin (devenin üstüne konan bir bi­nektik) içinde taşmıyor ve onunla (bineğimden) indiriliyordum. Bu şekilde yola devam ettik. Sonuçta Resulullah (a.s) bu gazvesini tamamlayınca yola çıktı. Medine'ye yaklaştık. Bir gece yola çıkılacağını duyurdu. Yola çıkılacağı duyurulunca ben de kalktım. Yürüdüm ve ordunun bulunduğu mevkinin dışına çıktım. İhtiyacımı görünce konak yerine geldim. Göğsümü yokladım. Bir de baktım ki, Yemen taşından yapılma gerdanlığım yok. Döndüm. Ger­danlığımı aradım. Onu aramak beni alıkoydu. Bu arada beni (yani hevdeci-mi) taşıyan grup gelmiş. Hevdecimi götürmüş ve onu bindiğim devenin üzerinde götürmüşler. Onlar beni onun içinde sanıyorlarmış. O sıralarda kadınlar hafiftiler, bir ağırlık etmezlerdi. -Ravilerden biri şöyle demiştir: "Pek et tutmazlardı (ki ağırlıkları olsun)"- Kendilerini et sarmazdı. Çok az miktarda yemek yerlerdi. Dolayısıyla hevdeci taşıyan grup onu kaldırdık­larında ağırlığının az olmasını garip karşılamamışlar. Alıp götürmüşler. Ben de o zaman oldukça genç yaşta bir kadındım. Bu şekilde deveyi sürüp yollarına devam etmişler. Ordu devam ettikten sonra ben gerdanlığımı bul­dum. Ben onların yerine geldim. Vardığımda orada bir tek kişi bile yoktu. -Ravilerden biri de şu ifadeye yer vermiştir:

"Onların konak yerlerine geldim. Orada ne bir çağıran ne de cevap veren vardı." Ben de bulunduğum yere çomeldim. Beni bulamayacaklarını ve geri benim yanıma döneceklerini düşündüm. Ben öyle otururken gözlerime uyku çöktü ve uyudum. Safvân bin Muattal es-Sulemi -sonra Zekevâni- de ordunun arkasından yürüyerek kalanları topluyordu. Bu arada karanlık çöker. O da benim bulunduğum yere gelir. Uyuyan bir insan karartısı görür. Yanıma gelir ve beni görünce tanır. Örtünmeden (örtünme emri gelmeden) önce beni görürdü. Onun beni tanıması üzerine: "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi raciun" demesiyle uyandım. Hemen yüzümü cilbabımla örttüm. Vallahi be­nimle tek kelime bile konuşmuş değildir. "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi ra­ciun" sözünden başka da ondan herhangi bir söz duymuş değilim. Bineğin­den indi. Devesini çökertti. Elleriyle tuttu ve ben de bindim. Sonra da benim bindiğim devenin yularından tutarak yoluna devam etti. Bu şekilde, bir başka yerde konaklamaları sırasında orduya yetiştik. -Bir riva-yette de şöyle denmektedir: "Öğle sıcağı esnasında bir yerde gölgelenmeleri esnasında..."-

(Hz. Aişe (r.a) sonra dedi ki:

"İşte bunun üzerine benim hakkımda helake giden gitti. İftiranın en büyüğünü yüklenen de Abdullah bin Ubey bin Selul oldu. Medine'ye vardık. Orada bir ay süreyle rahatsızlandım. İnsanlar iftirada bulunanların sözlerini aralarında konuşuyorlarmış, benim ise hiç haberim olmadı. Bu­nunla birlikte benim daha önce rahatsız olduğum sıralarda Resulullah (a.s)'dan gördüğüm ilgiyi bu seferkinde görememem beni tereddüde düşü­rüyor ve acıya sokuyordu. Sadece yanıma giriyor selâm veriyor: "Durumun nasıl?" diye soruyor, sonra da çıkıp gidiyordu. İşte beni tereddüde düşüren bu oluyordu. Ancak iyileşip kendime gelinceye kadar fena olayden haberdarolamadım. Derken ben ve Ümmü Mistah birlikte abdest bozulan yerlere doğru çıktık. Burası bizim ihtiyacımızı gördüğümüz yerdi. Buraya ancak ge­ceden geceye çıkardık. Bu da evlerimizin yakınlarında tuvaletler yap­mamızdan önceydi. O zaman büyük abdest bozma konusundaki uygula­mamız eski Arapların uygulamalarıydı. Evlerimizin civarında tuvalet edinmekten rahatsız oluyorduk. Ben ve Ummu Mistah ilerledik. O da Ebu Ruhm bin Abdi Menâfin kızıdır. Anası da Sahr bin Amir'in kızı, Ebu Bekir Sıddık (r.a)'ın teyzesiydi. Oğlu da Mistah bin Usâse bin Abbâd bin Mutta-lib'di. İşimizi görüp de yürümeye başlayınca Ümmü Mistah elbisesinin içinde serkti. Bunun üzerine:

"Mistah'ın yüzü yerde sürünsün" dedi. Ben:

"Ne kötü bir söz söyledin! Sen Bedir'de bulunmuş bir adama sövüyor musun?" dedim. O da: "Vay zavallı! Sen onun ne dediğini duymadın mı?" dedi. Ben:

"Ne dedi?" diye sordum. O da iftirada bulunanların sözlerini bana haber verdi. Bunun üzerine benim hastalığım daha da arttı. Eve döndüğümde Re-sulullah (a.s) yanıma girdi. Selâm verdi ve:

"Durumun nasıl?" diye sordu. Ben:

"Bana izin ver anne-babamm yanına gideyim" dedim.

O zaman ben o ikisinden haberin kesin şeklini öğrenmek istiyordum, Resulullah (a.s) benim için izin verdi. Ben de anne-babamın yanma gittim. Anneme:

"Ey anneciğim! İnsanlar bu konuda neler konuşuyorlar?" dedim. Annem:

"Ey kızcağızım! Kendini üzme. Sen kenidini ve sağlığını düşün. Vallahi bir erkeğin yanında onun sevdiği, parlak, güzel bir kadın bulunursa ve onun da bir çok ortakları varsa, onun aleyhine çok laf etmeleri kaçınılmaz olur" dedi. Ben:

"Subhanallah! İnsanlar bunu konuşuyorlarmış?" dedim. Bunun üzerine bütün gece ağladım. Sabaha kadar gözümün yaşı dinmiyor, gözüme uyku gelmiyordu. Sonra ağlayarak sabah ettim. Resulullah (a.s) o sabah, Hz. Ali bin Ebi Tâlib (r.a) ile Usâme bin Zeyd (r.a)'i yanma çağırdı. Vahyin gelmesi gecikince ailesinden ayrılması konusunda onlarla görüş alışverişinde bulu­nuyordu. Usâme bin Zeyd (r.a), Resulullah (a.s)'m ailesinin haklarında iddia edilenlerden uzak olduğunu ve içinde de ona karşı bir sevgi olduğunu bil­diğinden (onunla olan beraberliğini devam ettirmesi yönünde) işarette bu­lundu. Usâme dedi ki:

"Ya Resulullah (a.s)! Onlar senin aüendir. Biz onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmeyiz."

Hz. Ali bin Ebi Tâlib (r.a) ise şöyle söyledi:

"Ya Resulullah (a.s)! Allah sana darlık vermiş değil. Ondan (Hz. A şje (r.a)'den) başka birçok kadın var.  Onun (Hz. Aişe (r.a)'nin) câriyesir (Berire'ye) de sor, o da sana doğruyu söyleyecektir." Bunun üzerine Resulujl lah (a.s) Berire'yi çağırıp:

"Ey Berire! Onda (Hz. Aişe (r.a)'de) sana şüphe veren bir durum gördü mü?" diye buyurdu. Berire de:

"Seni hak üzere gönderen Allah'a yemin olsun ki, ben onun genç yaşi bir hanım olmasının dışında kendisini ayıplayabileceğim bir şey görmü değilim. (Yani gördüğüm sadece genç yaşta bir hanım olmasından kaynakla nan bazı hallerdir ki, onlar da ayıplanmasını gerektirecek şeyler değildin Çünkü bu gibi hallerin genç yaştaki bir hanımda görülmesi normaldir. Çeviren) Ailesi hamur yoğururken uyur, o esnada evin besi koyunu gel hamuru yer."

Bunun üzerine Resulullah (a.s) o gün kalkıp Abdullah bin Ubey bin Sie lul hakkında kendisine yardımcı olunmasını istedi. Resulullah (a.s) bunık için minberde bulunduğu halde şöyle buyurdu:

"Ailem hakkında bana rahatsızlık veren kişi hakkında kim bana yalr dımcı olur? -Ravilerden birinin söylediğine göre: "Aile halkım hakkındaı diye buyurdu- Vallahi ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyor um. Bunlar (bu konuda konuşanlar) hakkında hayırdan başka bir şey biliri diğim bir adamı andılar. (Yani bu insanların haklarında iddiada bulundu lan kişilerin biri, benim hakkında iyilikten başka bir şey bilmediğim aile diğeri yine hakkında iyilikten başka bir şey bilmediğim salih bir adamdır. Çeviren). Bu kişi benimle birlikte olmadığı sürece ailemin yanma girme, di."

Bunun üzerine Abduleşheloğullarmdan biri olan Sa'd bin Mu'az (rj.£ kalkarak:

"Ya Resulullah (a.s)! Vallahi, o kişi hakkında sana ben yardımcı ola­cağım. Bu kişi, eğer Evs'tense onun boynunu vururum. Eğer Hazrec'ten olan kardeşlerimizdense o zamanda onun hakkında senin emrettiğini ye­rine getiririz" dedi. Bunun üzerine Hazrec'in efendisi olan Sa'd bin Ubâde ayağa kalktı. Hassan'ın (Hassan bin Sâbit'in) annesi, onun kulundandı ve amcasının kızıydı. Bu kişi daha önceleri salih bir kimseydi. Ama orada ha-miyyet (kabilecilik) kendisini harekete geçirdi. -Ravilerden biri de şu ifadeye yer vermiştir:

"Ancak burada hamiyyet (kabilecilik) kendisini cahilce bir hareke] yöneltti."-  Sa'd bin Muaz'a karşı:

"Yalan söyledin.  Allah'ın  sonsuzluğuna  yemin ederim  ki,  senöldüremezsin ve buna gücün yetmez."

Bu kez Sa'd bin Muaz (r.a)'ın amcasının oğlu Useyd bin Hudayr ayağa kalkarak, Sa'd bin Ubâde'ye karşı:

"Yalan söyledin. Allah'ın sonsuzluğuna yemin ederim ki, onu mutlaka Öldürürüz. Şüphesiz sen münafık birisin ki, münafıkları savunuyorsun" dedi.

Bunun üzerine iki kabile Evs ve Hazrec kabilesi harekete geçti ve hatta birbirleriyle vuruşmaya niyetlendiler. Resulullah (a.s) da bu sırada minberin üzerinde ayakta duruyordu. Resulullah (a.s) da sürekli onları yatıştırmaya uğraştı. Sonuçta onlar sustular ve O da sustu.

Ben ise o gün sürekli ağladım. Gözümden yaş dinmiyor ve hiç gözlerime uyku gelmiyordu. Sonra onu takib eden gece boyunca da ağladım. Bu gece de gözümden yaş dinmedi ve gözüme hiç uyku girmedi. Anne ve babam da be­nim yanımda sabahladılar. Bir gece ve bir gün (sürekli) ağladım. Ağlamanın ciğerimi parçalayacağını sandım. -Ravilerden biri şu ifadeye yer vermiştir:

"Annem - babam ağlamanın ciğerimi parçalayacağım sandılar."- Onlar öyle yanımda oturmakta oldukları ve benim de ağlamakta olduğum bir sırada ensardan bir kadın yanımıza girmek için izin istedi. Ben kendisine izin verdim. O da benimle birlikte oturup ağlamaya başladı. Biz böyle (ağlarken) bir ara Resulullah (a.s) yanımıza girdi. Bize selâm verdi. Sonra oturdu. Oysa Resulullah (a.s) daha önce hakkımda dedikoduların başladığı günden beri hiç böyle gelip yanıma oturmamıştı. Resulullah (a.s) bir ay bek­lediği halde benim durumumla ilgili olarak kendisine herhangi bir şey vah-yolunmamıştı. Resulullah (a.s) yanımıza oturunca şehâdet getirdi. Sonra şöyle buyurdu:

"Bundan sonra: Ey Aişe! Senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Sen eğer suçsuzsan, Allah seni temize çıkaracaktır. Ama eğer bir günâha yaklaştıysan Allah'tan mağfiret dile ve O'na tevbe et. Kul eğer günâhını iti­raf eder sonra da tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul eder."

Resulullah (a.s) sözünü bitirince, benim gözyaşını dindi. Öyleki bir dam­la bile hissetmiyordum. Babama:

"Söylediği hususta benden Resulullah (a.s)'a cevap ver" dedim.

"Vallahi ben Resulullah  (a.s)'a ne diyeceğimi bilmiyorum" dedi. Anneme de:

"Söylediği hususta benden Resulullah (a.s)'a cevap ver" dedim. O da:

"Vallahi ben Resulullah (a.s)'a ne diyeceğimi bilmiyorum" dedi. Ben de o zaman henüz genç yaşta bir hanımdım. Kur'an'dan fazla bir şey okumu­yordum. Dedim ki:

"Vallahi, ben biliyorum ki, siz insanların söylediklerini duydunuz Öyleki bu sizin nefislerinize yerleşti ve (onları) bu konuda doğruladımz Eğer ben size: "Ben suçsuzum" desem -ki benim suçsuz olduğumu Yüo Allah mutlaka bilmektedir- ama siz beni bu konuda doğrulanmayacaksınız Herhangi bir itirafta bulunursam -ki Allah benim suçsuz olduğumu bilmek tedir- o zaman beni doğrularsınız. Vallahi, benimle sizin aranızdaki durun için Yusuf'un babasının başından geçen olaydan daha güzel bir örne göremiyorum. Hani o şöyle demişti:

"Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzdüklerinize karşı cak Allah'tan yardım istenir," [266]

Sonra oradan ayrıldım. Yatağımın üzerinde yanüstü yattım. VallaHi zaman suçsuz olduğumu ve Yüce Allah'ın benim suçsuz olduğumu orta^ koyacağını biliyordum. Ancak, vallahi, Yüce Allah'ın benim hakkımd (Kur'an'da) okunacak bir vahiy indireceğini sanmıyordum. Benim kend nazarımdaki değerim, Yüce Allah'ın hakkımda (Kur'an'da) okunacak söz söylemesine değmeyecek kadar aşağıydı.

-Ravilerden birisi ise şu ifadeye yer vermiştir:

"Ben kendi nazarımda Yüce Allah'ın hakkımda Kur'an'da okunacaksöylemesine değmeyecek kadar aşağıydım."

Ancak Resulullah (a.s)'m, uykusunda Yüce Allah'ın benim suçsuzluğu­mu kendisine bildireceği bir rüya görmesini umuyordum. Derken, vallahi, daha Resulullah (a.s) oturduğu yerden kalkmamıştı ve ev halkından da hiç kimse dışarı çıkmamıştı ki, Yüce Allah peygamberine vahiy indirdi. Vahiy gelmesi sırasında kendisini kuşatan (vahiy hali) hemen O'nu kuşattı. Üzerine indirilen sözün ağırlığından kış gününde bile çıkan inci taneleri gibi terler çıkarmaya başladı. Ardından üzerinden bu hal açıldığında gülüyordu. Söylediği ilk söz de bana söylediği şu söz oldu:

"Ey Aişe! Allah'a hamdet!" -Ravilerden biri şu ifadeye yer vermiştir: "Müjde sana ey Aişe!" Sonunda Allah senin suçsuzluğunu ortaya çıkarq Bunun üzerine annem bana:

"Kalk Resulullah (a.s)'a (teşekkür et)" dedi. Bense:

"Hayır, vallahi, ben O'na (teşekkür için) kalkmam. Allah'tan başkasına hamdetmem. Benim suçsuzluğumu bildiren (vahy)i indiren O'dur. İşte (bu vahiyde) Yüce Allah şunları indirdi:

"O düzmece haberi (iftirayı) getirenler içinizden bir gruptur. Siz onu kendiniz için kötü sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her birine kazandığı  günâhdn cezası) vardır.  Onlardan  (suçun) büyüğünü

üstlenene ise büyük bir ceza vardır. Onu duyduğunuzda mü'min erkeklerle mü'min kadınların kendileri hakkında hayır düşünmeleri ve: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Ona dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki şahit getiremediler öyleyse onlar Allah katında ya­lancıların kendileridir. Eğer dünya ve ahirette size Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız şeyden dolayı size büyük bir azap dokunurdu. Çünkü siz onu dillerinize doluyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz ve onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysa o Allah katında büyüktür. Onu duyduğunuzda: "Bize bunu konuşmak yakış­maz. (Ey Rabbimiz!) Sen yücesin! Bu büyük bir iftiradır" demeli değil miydi­niz? Eğer mü'minler iseniz bunun benzerine bir daha asla dönmemeniz için Allah size öğüt vermektedir. Allah size ayetleri açıklıyor. Allah bilendir, hakimdir. İman edenlerin arasında çirkin sözlerin yayılmasını arzulayanla­ra dünya ve ahirette acıklı bir azap vardır, Allah bilir siz ise bilmezsiniz." [267]

Hz. Ebu Bekri Sıddik (r.a) daha önce Mistah bin Usâse'nin kendisine olan yakınlığı ve fakir olması dolayısıyla ona infakta bulunuyordu. Yüce Allah benim suçsuçluğumu ortaya koyan bu âyetleri indirince:

"Vallahi, Aişe hakkında bu söylediklerini söylemesinden sonra artık Mistah'a asla bir şey vermeyeceğim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Sizden fazilet ve varlık sahibi olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah bağışla­yandır, rahmet edendir." [268]

Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a):

"Evet. Vallahi, ben elbette Allah'ın beni bağışlamasını arzularım." dedi. Sonra yine kendisine daha önce verdiği Mistah'a döndü (ona infakta bulun­maya devam etti) ve: "Vallahi bunu ondan artık asla kesmeyeceğim." dedi.

Resulullah (a.s) benim meselem hakkında Zeyneb bintu Cahş (r.a)'a soru sormuş ve:

"Ey Zeyneb! Ne biliyorsun? Ne gördün?" demişti. O da şöyle demişti:

"Ya Resulullah (a.s)! Ben kulağımı ve gözümü koruyorum. Vallahi ben onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum."

O (Zeyneb r.a) Resulullah (a.s)'m hanımları arasında bana rekabet eden kadındı. Allah verayla (vera sahibi olması dolayısıyla) onu korudu. Kız kardeşi Hamne ise ona karşı cephe aldı ve iftiraya girenlerden helake giden-

lerle birlikte helake gitti."

Ibni Şihâb dedi ki:

"Saydığımız  şahısların nakletmiş  olduğu hadislerden baru (metin) işte budur."

Ravilerden şu fazlalığa yer verenler de olmuştur:

"Urve dedi ki:

"Hz. Aişe (r.a) şöyle söyledi:

"Hakkında dedikodu yapılan adam (yani Safvan bin Mu'attal) şöyle diyordu:

"Subhanallah! Canım elinde olana yemin olsun ki, hayatımda hiçbir kadının Örtüsünü açmış değilim."

Bu kişi daha sonra Allah yolunda öldürüldü."

Urve'den nakledilen bir başka rivayete göre de Hz. Aişe (r.a) şöyle söylemiştir:

"Hakkımda dedikoduların söylendiği ve benim de bir şeyden haberimin olmadığı sırada Resulullah (a.s) hutbe vermek (konuşmak üzere) kalkıyor, şehâdet getiriyor. Allah'a hamdediyor ve O'nu lâyık olduğu bir şekilde sena ettikten sonra şöyle buyurdu:

"Bundan sonra: Ailemi töhmet altına sokan insanlar hakkında yapıl­ması gerekeni bana işaret edin. Allah'a yemin ederim ki, ben ailem hakkın­da asla bir kötülük bilmedim (böyle bir şey duymadım ve hissetmedim.) On­larla töhmet altına soktukları kimse hakkında da vallahi asla bir kötülük bilmiş (görmüş veya duymuş) değilim. Ben bulunmadığım takdirde asla evime girmiş değildir. Her ne zaman bir yolculuk için (evimin) dışında kaldıysam, o da benimle birlikte yolculuğa çıktı. Bunun üzerine Sa'd bin Mu'az (r.a) kalktı ve:

"Ya Resulullah (a.s)! Bize izin ver onların boyunlarını vuralım" dedi. Bu kez Hazrecoğullarından bir adam kalktı -Hassan'm (Hassan bin Sâbit'in) annesi bu adamın yakınlarmdandı- ve şöyle dedi:                        

"Yalan söyledin. Vallahi, onlar eğer Evs'ten olsalardı boyunlarıij m vu­rulmasını istemezdin."

Bunun üzerine Mescid'de Evs ve.Hazrec arasında bir sürtüşme başgös-terdi. Ben henüz (bu olan bitenleri, hakkımda söylenenleri) bilmiyordum. O günün akşamı olunca ihtiyacımı gidermek için dışarı çıktım. Bera-berimde Ummu Mistah da vardı. Bu kadm bir ara tökezledi ve:  

"Mistah'm yüzü yerde sürünsün" dedi. Ben:

"Ey anne! Sen oğluna sövüyor musun?" dedim. Sustu. Sonra ikihci kez tökezledi ve yine:

"Mistah'ın yüzü yerde sürünsün" dedi. Ben:

"Ey anne! Sen oğluna sövüyor musun?" dedim. Sustu.    Daha sonra üçüncü kez tökezledi ve:

"Mistah'ın yüzü yerde sürünsün" dedi. Ben bu kez kendisini azarladım.

O da şöyle söyledi:

"Vallahi ben ona senden dolayı sövüyorum." Ben:

"Benim neyimden dolayı?" diye sordum.

Bunun üzerine olayı anlattı. -Ravilerden bazılarının bildirdiğine göre ise şu ifadeyi kullanmıştır: "Bunun üzerine olayı etraflı bir şekilde anlattı"-

Ben:

"Bütün bunlar oldu mu?" diye sordum.

"Evet, vallahi," dedi. Ardından evime döndüm. Öyle bir hale gelmiştim ki, dışarı çıkmama sebep olan ihtiyaçtan ne az ne de çok bir şey hissediyor­dum. İyice hasta düştüm. Resulullah (a.s)'a:

"Beni annemin evine gönder" dedim. Benimle birlikte oğlanı (köleyi) . gönderdi. Eve girdim. Ummu Rumân'ı evin alt katında buldum. Hz. Ebu Bekir (r.a) de evin üst katında Kur'an okuyordu. Annem:

"Senin gelmene sebep olan ne oldu, ey kızcağızım?" diye sordu. Ben de durumu kendisine bildirdim ve söylenileni aktardım. Bir de baktım bana daha önce bir haber ulaşmadığı gibi ona da bu konuyla ilgili olarak herhangi bir haber ulaşmamıştı. Dedi ki:

"Ey kızcağızım! Bunun sıkıntısını üzerinden at. Vallahi bir erkeğin yanında onun sevdiği, güzel bir kadın bulunursa ve onun bi rçok ortağı (yani erkeğin bir kaç hanımı) olursa, ona (sevdiği güzel hanımına) hased et­medikleri ve hakkında dedikodu çıkarmadıkları durum çok azdır."

Ben: "Babamın bundan haberi var mı?" diye sordum. "Evet" dedi. "Re­sulullah (a.s)'ın da mı?" diye sordum. "Evet, Resulullah (a.s)'ın da," dedi. Ben bunu söyletmek istedim ve ağladım, Hz. Ebu Bekir (r.a) sesimi duydu. O evin üst katında Kur'an okuyordu. (Sesimi duyunca) indi. Anneme: "Bu­nun nesi var?" diye sordu. "Hakkında söylenenler kendisine ulaşmış," dedi. Onun da gözleri doldu ve şöyle söyledi:

"Ey kızcağızım! Sana yeminle söylüyorum ki, şimdi sen evine döne­ceksin (mutlaka evine dönmeni istiyorum)." Ben de döndüm. Resulullah (a.s) da evime geldi. Cariyeme benim hakkımda soru sordu. O:

"Hayır, vallahi, ben onun hiçbir kusurunu görmedim. Sadece şu var ki, o uyurdu, bu sırada koyun içeri girer ekmeğini veya hamurunu yerdi" dedi. Bunun üzerine (Resulullah (a.s)'ın) sahabilerinden bazıları onu azarladı ve: "Resulullah (a.s)'a doğru söyle" dediler. Hatta o dedikodu edilen hususu kendisine açıktan söylediler. Bunun üzerine câriye şöyle söyledi:

"Sübhanallah!  Vallahi ben onun (Hz. Aişe (r.a)'nin) hakkında kuyumcu­nun halis kırmızı altın hakkında bildiğinden başka bir şey bilmiyorum."  j Haber, hakkında dedikodu edilen adama kadar ulaşır. O da şöyle dedi: "Sübhanallah! Vallahi, şimdiye kadar asla bir kadının örtüsünü açmış değilim."                                                                                                

Hz. Aişe (r.a) dedi ki:

"Bu adam daha sonra Allah yolunda şehid olarak öldürüldü." (Hz. Aişe r.a) daha sonra sözlerine şöyle devam etti: "Annem babam benim yanımda sabahladılar. Hiç yanımdan ayrıl-ma-Üılar. Sonunda Resulullah (a.s) yanıma girdi. İkindiyi kılmış ondan sonra girmişti. Annem ve babam da sağımdan ve solumdan benim etrafımı sar­mışlardı. (Resulullah (a.s) Önce) Allah'a hamdetti, O'nu sena etti. Sonra

şöyle buyurdu:

"Bundan sonra: Ey Aişe! Bir kötülük işlediysen veya zulüm işlediysen Allah'a tevbe et. Şüphesiz, Allah kullarından tevbeyi kabul eder."

Bu sırada ensardan da bir kadın gelmiş ve kapı tarafında oturmuştu. Ben: "(Böyle) bir.şeyi anmaktan dolayı şu kadından sıkılmıyor musun?" de­dim. Bunun üzerine Resulullah (a.s) nasihatte bulundu. Ben de babamın ta­rafına doğru döndüm. "O'na cevap ver," dedim. "Ne diyeyim?" dedi. Bu kez anneme doğru döndüm ve: "O'na cevap ver," dedim. O da: "Ne diye­yim?" dedi. Onlar O'na cevap vermeyince şehadet getirdim, Allah'a ham-dettim, O'na lâyık olduğu şekilde sena ettim sonra şöyle söyledim:

"Bundan sonra, ben eğer: "Ben bir şey yapmadım" dersem -ki Allah be­nim doğru söylediğimi biliyor- bu sizin nazarınızda benim için bir yarar sağ­lamayacak. Siz dillerinizle bunu konuşmuşsunuz ve kalplerinize bu yer et­miş. Eğer: "Ben bunu yaptım" dersem -ki Allah benim yapmadığımı biliyor-o zaman da: "Kendi nefsi hakkında itirafta bulundu" diyeceksiniz. Ben ken­dimle sizin aranızdaki durum için Yusuf'un babasının -Bu sırada Yakub'un adını hatırlamaya çalıştım ama aklıma gelmedi- durumundan daha güzel örnek göremiyorum. Hani o şöyle demişti: "Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzdüklerinize karşı ancak Allah'tan yardım istenir." [269]

Hemen o sırada Resulullah (a.s)'a vahiy indirildi. Biz sustuk. Sonra va­hiy hali üzerinden kalktı. Ben yüzünden sevinç duygularını hissediyordum. O, alnından terleri silerken şöyle diyordu:

"Müjde sana ey Aişe! Allah senin suçsuzluğunu ortaya koyan (vahy)i in­dirdi."

Ben o sırada (yani daha önce bana söylenenlerden dolayı) son derece öfkeli bir haldeydim. Annem babam bana: "Kalk O'na (teşekkür et)" dediler. Ben de:

"Vallahi, ben O'na kalkıp (teşekkür etmem). O'na hamdetmem. Size de hamdetmem (teşekkürde bulunmam). Ancak benim suçsuzluğumu ortaya koyan (vahy)i indiren Allah'a hamd ederim. Siz O'nu duydunuz ve kendi­sine karşı çıkmadınız. Sözünü değiştirmediniz de."

Hz. Aişe (r.a) derdi ki:

"Zeyneb bintu Cahş'ı Yüce Allah diniyle korudu (dindarlığından dolayı korudu). O, iyilikten başka bir şey söylemedi. Kızkardeşi Hamne ise helake gidenlerle birlikte helake gitti. Bunun hakkında (yani bu olay hakkında) konuşanların arasında Mistah, Hassan bin Sabit ve münafık Abdullah bin Ubeyy bin Selul de vardı. Bu dedikodunun dibini kurcalayan ve derleyip (yayan) da oydu. Bu yüzden yükün büyüğünü yüklenen onunla Hamne olmuştu. (Vahyin gelmesinin ardından) Hz. Ebu Bekir (r.a) Mistah'a daha önce sağladığı yararı bir daha asla sağlamamaya yemin etti. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Sizden fazilet ve varlık sahibi olanlar -yani Ebu Bekir (r.a)- yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek üzere yemin etme­sinler. Affetsinler, -yani Mistah'ı- geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzu­lamaz mısınız? Allah bağışlayandır, rahmet edendir." [270]

Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a) dedi ki:

"Evet, vallahi, ey Rabbimiz, şüphesiz biz, bizi bağışlamanı elbette arzu­larız."

Sonra yine aynı verdiği şeyi vermeye devam etti." [271]

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Hz. Aişe (r.a)'ye olayla ilgili haber ulaştırılınca şöyle söyledi:

"Ya Resulullah (a.s)! Benim ailemin yanına gitmeme izin veriyor mu­sun?"

Resulullah (a.s) da kendisine izin verdi. Onunla birlikte köleyi de gönderdi.

Ensardan bir adam şöyle diyordu:

"Subhâneke! Bize bunu konuşmak yakışmaz. Subhâneke! Bu büyük bir iftiradır." Buna ek olarak hiçbir şey söylemiyordu." [272]

Buhari'nin bir rivayetine göre de (râvi) şöyle söylemiştir: "Zuhri dedi ki:

"İftiraya sebep olan olay, Mureysi Gazvesi'nde olmuştu."

Buhari bunu (bu olayla ilgili hadisi) Huza'a üzerine yapılan Muşta! oğulları gazvesinde vermiş ve şöyle söylemiştir:

"Mureysi' Gazvesi budur."

İbni İshak da şöyle söylemiştir:

"Bu olay, h. 6 yılında meydana gelmiştir."

Musa bin Ukbe ise şöyle söylemiştir:

"Buhari'nin burada aktardığına göre h. 4 yılında meydana gelmiştir."

Yine Buhari, Zuhri'nin naklettiği hadiste onun şöyle söylediğini bildi mistir:

"Velid bin Abdulmelik bana: "Hz. Ali (r.a)'nin de Hz. Aişe (r.a)'ye iftira atanların arasında olduğuna dair sana herhangi bir haber ulaştı mı?" diie sordu. Ben de şöyle söyledim:                                                                    

"Hayır. Ancak senin kavminden iki adam, Ebu Seleme bin Abdurrah-man ve Ebu Bekir bin Abdurrahman bin Haris bin Hişâm, bana şu rivayeti naklettiler:                                                                                           

"Hz. Aişe (r.a) onlara şöyle söylemiş:                                 

"Hz. Ali, onun (yani benim) hakkında (hakkımda) söylenenleri kabulle­nenlerdendi." [273]                                                                                    

Yine Buhari'nin Zuhri'den, onun Uıve'den rivayet ettiğine göre Hz. Aışe (r.a) şöyle söyledi:

"Onlardan (suçun) büyüğünü üstlenene ise büyük bir ceza vardır." [274]

Bu kişi Abdullah bin Ubeyy'dir." [275]

Bir rivayette de şu fazlalığa yer vermiştir:

"Urvedediki:

"Bana bildirildiğine göre bu dedikodular yayılıyor, onun (yani Abdullah bin Ubey'in) yanında konuşuluyordu. O da tasdik ediyor, etrafa yayıyor ve iy­ice kurcalıyordu. İftiraya dalanlar içinde ayrıca (İbni Ubey'den başka) Hassan bin Sabit, Mistah bin Usâse, Hamne bintu Cahş ve diğer bazı kişiler dışında kimse bizzat isim vererek konuşmamıştı. Öteki şahısların kimler olduğunu ben bilmiyorum. Ancak Yüce Allah'ın buyurduğu gibi onlar bir gruptu. Hz. Aişe (r.a) yanında Hassan'a kötü söz söylenmesinden hoşlan-maz ve şöyle derdi:

"Şu sözü söyleyen odur:

"Şüphesiz benim babam ve O'nun babası ve namusum,

Muhammed'in namusudur. Sizden korunur."

(Yani: "Ben O'nun babasını kendi babam yerinde görürüm. O'nun na­musunu aynen kendi namusum gibi kutsal sayarım. Sizin O'nun hakkında söz söylemenize izin vermem. Sizin hoş olmayan laflarınızdan O'nun soyu­nu ve namusunu korurum." -Çeviren) [276]

Yine o ikisinin bir rivayetinde de şöyle denmektedir: "Mesruk bin Ecda' dedi ki:

"Hz. Aişe (r.a)'nin yanma girdim. Yanında da Hassan vardı ve şiir söy­lüyordu. Bir takım beyitler diziyordu. Bu arada şöyle söyledi:

"İffetli, ağırbaşlı bir kadına şüpheli şeylere dayanılarak iftira atılamaz. Ve o bir takım gafillerin etlerine acıkır."

(Yani: "Bazı şüpheler iffetli ve ağırbaşlı bir kadına iftira atmak için daya­nak olarak görülemez. Aksine bazı gafil kimseler onun hakkında ulu orta konuşmaktan dolayı kendileri helake giderler. Dolayısıyla o kadın da böyle-lerinden intikamını almış olur." -Çeviren)

Hz. Aişe (r.a) de ona: "Ama sen öyle değilsin," dedi.

Mesruk dedi ki: "Bunun üzerine ben ona (Hz. Aişe (r.a)'ye) şöyle söy­ledim:

"Sen onun yanma girmesine izin veriyor musun? Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Onlardan (suçun) büyüğünü üstlenene ise büyük bir ceza vardır."

O da şöyle söyledi:

"Körlükten daha büyük azap nedir?"

Yine şöyle söyledi.

"O, Resulullah (a.s)'ı (sözlü olarak) savunurdu." [277]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Nevevi'nin Sahihi Müslim Şerhi'nde ve Fethu'l-Bâri'de şöyle denmektedir: "Bu hadiste birçok ibret bulunmaktadır.

1.  Bu hadisten, bir topluluk hakkında mücmel olarak isim vermeden konuşmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır,                                              

2.  Kadınlar arasında bile olsa ve onları yolculuğa götürme durumunda, 'aralarında kur'a çekmenin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Gazvede de olsa yanına kadın almanın caiz olduğu görülmektedir.

3.  Bazı insanları övme, bazılarını yerme anlamı taşısa da bir kadın

hakkındaki tereddütlerin giderilmesine yarayacak olması durumunda onun iyilikleri hakkında şahit olunan olayları anlatmanın caiz olduğu an­laşılmaktadır. Eğer kadının hakkında bir söylenti birine ulaşmış ve bu habe­ri ulaştıran kişinin o kimseye eksik bilgi vermesinden kaynaklanan bir te­reddüdün giderilmesine yarayacaksa, o kadının iyilikleri hakkında bilinen şeyleri anlatmak caizdir. Böylece daha önce haber ulaştıran kişinin sö­zünden dolayı o kimsenin kalbinde bir tereddüt oluşmasına engel olunması amaçlanır.

4.  Yine başkasının içine düştüğü bir günâhtan kendini sakmdırmaya özen göstermenin ve içine dalman günâhtan sakınmak suretiyle ecir kazan­maya çalışmanın kendini o günâha dalar bir halde bırakmaktan iyi olduğu anlaşılmaktadır.

5.  Yine buradan, bir konuda konuşulmasının gerekmesi durumunda yavaş harek etmenin, (etraflıca bilgi toplayıp konunun gerçek yönünü ortaya çıkarmadan ulu orta konuşmamanın) gerektiği anlaşılmaktadır.

6.  Yine hevdecin (binek üstüne kadın için konan binekliğin) kadının örtünmesi açısından ev yerine geçtiği anlaşılmaktadır. Yine bu hadisten bir kadının devenin sırtında hevdece binmesinin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu onun için zor olsa da buna binmeye güç yetirmesi durumunda binmesi gerekir.

7.  Yine buradan kadının örtüsünün içinde olması durumunda ya­bancıların ona hizmet vermesinin caiz olduğu anlaşılmaktadır.

8.  Yine kadının bedenine yapışık olmayan bir örtüyle örtünmesinin caiz olduğu anlaşılmaktadır.

9.  Yine bir kadının, kocasından özel bir izin almadan, bu konuda sadece örfe dayanan genel bir izni kullanarak tuvalet ihtiyacını görmek için yalnız başına bir yana doğru gitmesinin caiz olduğu anlaşılmaktadır.

10.  Yine kadının yolculukta gerdanlık ve benzeri süs eşyaları takrriasının caiz olduğu ve malı zayi etmek nehyedümiş olduğundan az da olsa malı ko­rumanın gerektiği anlaşılmaktadır. Hz. Aişe (r.a)'nin gerdanlığı altın veya cevherden değildi. Buradan çok fazla mal düşkünü olmanın bazen uğur getirmeyeceği de anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Aişe (r.a) onu aramak için çok fazla oyalanmayıp çabuk dönmüş olsaydı ve bir eşyayı bulmak için nor­malde harcanacak vakitten fazla bir vakit harcamasaydı, bu olaylar olmaya­caktı.

11.  Yine emirin izniyle ordunun bir yerde duraklamasının ve bir musi­betle karşılaşınca: "İnnâ Hilalli ve innâ ileyhi raciun (Biz Allah'tanız ve O'na döneceğiz)" demenin uygun olduğu anlaşılmaktadır.

12.   Yine  kadının  yabancının  görmemesi  için  yüzünü  örtmesinin,, sıkıntıda olan, yolda geride kalmış birine yardım etmenin, kaybolmuş birini kurtarmanın, gücü olanların başkalarına iyilikte bulunmalarının ve onları yerlerine bineğe bindirmelerinin, bunun için biraz sıkıntıya katlanmanın gerektiği anlaşılmaktadır.

13.  Yine yabancılara, özellikle kadınlara ve bilhassa kimsenin olmadığı yerlerde kibar davranmanın, kadının yürüyüş esnasında erkek tarafından görülebilecek yerlerinden emin  olması ve gönlünün  rahat olması için erkeğin önden yürümesinin gerektiğine işaret vardır.

14.  Yine bu hadisten erkeğin hanımına iyi davranmasına, gerçekleşmiş olmasa da kişinin kusurlu görülmesine sebep olabilecek bir haberi yaymak­tan uzak durmaya çalışmak gerektiğine işaret vardır. Bunun yararı, duru­mun değişebileceğini önceden kestirebilmek ve daha sonra hatasını itiraf ederek özür dilemek zorunda kalmamaktır.

15.  Yine buradan, bir hastanın ailesinin, hastaya onun içini rahatsız ede­cek dolayısıyla hastalığının daha da artmasına sebep olacak bir haberi iletme­mesi gerektiği anlaşılıyor.

16. Yine bu hadisten, hastayı sormak gerektiği ve söz ve şakalaşma yoluy­la küsme derecelerine işaret etmenin caiz olduğu anlaşılmaktadır.

17.  Yine kadının bir ihtiyaç için dışarı çıktığı zaman güvendiği hiz­metçilerinden veya dostlarından birini yanına arkadaş olarak almasının uy­gun olacağına işaret edilmektedir.

18.  Yine burada, bir Müslümanm bir Müslümanı ve özellikle de fazilet sahibi olanları savunması gerektiğine, yolda da olsa onları rahatsız edecek şeyleri savmasının uygun olduğuna işaret vardır ve burada Bedir Savaşı'na katılanların faziletinin fazla olduğu ortaya konmaktadır.

19.  Yine burada, kötü bir haberin yayılması durumunda, onun aslını araştırmak, hakkında dedikoduda bulunulan kişinin durumunu araştırmak suretiyle yayılan haberin ne derece doğru ve ne derece yanlış olabileceğini anlamaya çalışmak anlatılmaktadır. Daha Önce iyilik sahibi olarak bilinen birinin kötü bir şeyle suçlanması durumunda onun hakkında bu iddia araştırma yapılmadan ortaya atılmışsa, onun önceki iyi halini göz önünde bulundurmak gerektiği anlaşılmaktadır.

20.  Yine buradan Mistah'ın annesinin büyük bir fazilet sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü o, oğlunun Hz. Aişe (r.a) hakkında dedikoduya gir­mesinden hoşlanmamıştı. Aksine bu hareketinden dolayı ona hakarete va­ran sözler söylemişti.

21.  Yine burada, kişinin yalan olduğuna inandığı bir söz duyması es­nasında "Subhanallah" demesinin meşru (şeriata uygun) olduğuna işaret vardır.

22. Yine buradan kadının kendi anne babasının evine gitmek için de olsa evinden çıkmasının kocasının iznine bağlı olduğuna işaret vardır.

23.  Yine burada, hakkında bir şey söylenen konuda araştırma yapmak, hakkında söz söylenen kimsenin işaret ettiği anlama da itibar etmek, doğru da olsa sadece bir kişi tarafından bildirilen haber üzerinde biraz durmak, bil­dirilen haberi zanni durumundan yakmi (kesin) durumuna çıkarmaya çalışmak gerektiğine ve haberi vahidin (tek kaynağı olan bir haberin) parça parça gelmesi durumunda (yani bir olay hakkında farklı kişiler tarafından birbirini tamamlayan haberlerin gelmesi ancak her bir kişinin verdiği habe­rin olayın sadece bir yönünü aktarması, bununla birlikte bu haberlerin bira-rada ele alınması durumunda bütünlük arzetmesi halinde) kasinlik ifade edeceğine işaret vardır. Çünkü Hz. Aişe (r.a)'nin: "Bu haberin doğruluk de­recesinin o ikisi (annem ve babam) tarafından araştırılmasını isteyeceğim" demesi bunu göstermektedir.

24.  Yine haberin kesinlik arzetmesi için kaç kişi tarafından aktarılması gerektiği konusunda bir sayı olmadığı anlaşılmaktadır.

25. Yine burada bir kimsenin akrabalık veya bir başka bağ dolayısıyla ken­disine yakın sırdaş olan kimselerle, Özellikle de başkaları kendisine daha yakın olsalar bile onlardan bu konuda isabetli görüş sahibi olduğu tecrübe edilmiş kimseyle istişare etmesine işaret vardır.

26.  Yine bir konuda suçlanan kimsenin durumunu araştırmak ve onun gerçek durumunun ortaya çıkması için bu konuda (onun durumunun nasıl olduğu hakkında soru sorana) bilgi vermek gerektiğine ve bunun gıybet sayılmayacağına işaret vardır.

27. Yine bir kimsenin suçsuzluğunu ortaya koymak amacıyla: "Onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz" demenin caiz olduğuna ve giz­liliklerine muttali olunan bir kimsenin geçmişte adaleti (doğruluğu, kö­tülüklerden uzak olduğu) ortaya çıkan bir kimse hakkında bu sözü söyle­menin yeterli olacağına işaret vardır.                                                     

28.  Yine burada şahitliği kaydetmeye, imâmın (yöneticinin) önemli bir olay karşısında zeki davranmasına, yabancılara karşı yakın dostlardan

1 yardım istemeye, cezalandırılacak veya azarlanacak bir kimseye özür dileme fırsatı vermeye, üstün derecede olan birinin kendinden daha aşağıda olan bi­riyle istişare etmesine, kendisine bir kimse hakkında bilgi sorulan ve her­hangi bir kusurunun olup olmadığı hakkında açıklama yapması istenen kimsenin onun (hakkında bilgi istenen kimsenin) bir kusurunu bilmesi du­rumunda onu ortaya koyması gerektiğine işaret vardır.

Nitekim Bedre, Hz. Aişe (r.a)'yi t'enkid ederken onun hamuru ha­zırlarken uyuduğunu ifade etmiş, bundan önce de onun henüz genç yaşta bir hanım olduğunu söylemiştir.

29.  Yine buradan, Resulullah (a.s)'m kendisine vahiy gelmeden kendi kafasına göre hüküm vermediği anlaşılmaktadır. Çünkü O, kendisine vahiy gelmeden önce olayla ilgili olarak herhangi bir hüküm vermemiştir.

30.  Yine burada Allah ve Peygamberi için tarafgirlik yapmanın (hamiy-yetin) kmanamayacağma işaret vardır. Yine burada, Hz. Aişe (r.a)'nin, anne ve babasının, Safvan (r.a)'m, Hz. Ali bin Ebi Tâlib (r.a)'in, Usâme (r.a)'nin, Sa'd bin Muaz (r.a)'m ve Useyd bin Hudayr (r.a)'m birçok faziletine işaret vardır.

31. Yine buradan, bâtıl üzere olanlar için taassubda bulunmanın kişiyi sa-lih kimse olmaktan çıkaracağına, bâtıl bir şeye dalan birine hakaret etmenin ve gerçekte olmamış olsa da onu rahatsız edecek bir şeye kendisini nisbet et­menin caiz olduğuna işaret vardır.

 

32.  Yine yanlış bir şey için de yalan demenin ve "Allah'ın sonsuzluğuna yemin ediyorum" sözünü kullanmanın caiz olduğuna işaret vardır.

33.  Yine, husumeti ortadan kaldırmaya, ortaya çıkan bir fitneyi sindir­meye, buna yol açacak şeylerin önünü kapatmaya, iki zarardan büyüğünü savabilmek için küçüğünü yüklenmeye teşvik ve sıkıntıya katlanmanın fa­ziletine işaret vardır.

34.  Yine burada, çok yakın dost da olsa Resulullah (a.s)'a karşı gelen bir kimseyi uzaklaştırmak gerektiğine işaret vardır.

35.  Yine burada  fiille veya  sözle Resulullah (a.s)'a  eziyet edenin öldürülebileceğine işaret vardır. Çünkü Sa'd bin Mu'az (r.a) bunu kesin bir ifadeyle söylemiş ve Resulullah (a.s) da kendisine bundan dolayı karşı çıkmamıştı.

36. Yine burada, başına bir belâ gelene, ağlamak ve yanında sürekli otur­mak suretiyle yardımcı olmanın caiz olduğuna işaret vardır. (Çünkü buşekilde bir kimsenin sıkıntısına katlanmak, onun sıkıntısını paylaşmak an­lamına gelebilir. Anlaşıldığı kadarıyla bu hüküm ensardan bir kadının Hz. Aişe (r.a)'nin yanma giderek onunla birlikte ağlaması, Hz. Aişe (r.a)'nin anne ve babasından yanma giderek bir şey yemeden içmeden onun yanında sabahlamaları gibi fiillerden çıkarılmıştır. -Çeviren).                         

37.  Yine bu rivayetten Hz. Ebu Bekir (r.a)'in meseleler karşısında kararlı biri olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü meselenin ortaya çıkmasının üzerinden bir ay geçmesine rağmen onun bu konuyla ilgili olarak bir tek söz söylediği bile rivayet edilmemiştir.

38.  Yine burada, önemli bir söze şehadet, hamd ve sena ile başlamaya, ardından: "Bundan sonra, şimdi (emmâ ba'du)" demeye, hakkında bir suç iddiasında  bulunulan bir  kimseyle  ilgili  araştırmayı  yaptıktan  sonra hakkında söylenilenlerle ilgili olarak ondan da açıklama istemeye işaret vardır. "Şöyle, şöyle" sözlerinin sayı için kullanıldığı gibi durum için de kul­lanılabileceği sadece sayıya özel olmadığı anlaşılmaktadır.

39.  Yine buradan tevbenin meşru olduğu (şer'i dayanağının olduğu), ih-laslı ve samimi bir şekilde itirafta bulunarak tevbe edenin tevbesinin kabul edileceği, ancak bu konuda sadece itirafta bulunmanın yeterli olmayacağı, kişinin bir itirafta bulunması durumunda başkalarının kendisini doğ­rulayacaklarını ve yaptığı itirafa dayalı olarak herhangi bir hesaba çekile­meyeceğini bilse de olmamış bir şey hakkında itirafta bulunmanın caiz ol­madığı, gerçeği söyleyip susmasının gerektiği anlaşılmaktadır.      

40.  Yine buradan, sabrın sonunun güzel geleceği ve sabreden kimseyegıbta edileceği anlaşılmaktadır.                                                                41.  Yine burada, konuşmada büyüğe öncelik vermek gerektiğine, mesele kendisine karışık gelen kimsenin konuşmayıp susmayı tercih etmesinin ge­rektiğine işaret vardır.

42.  Yine kendisine yeni bir nimet gelenin yahut üzerinden bir zrlüm kal­kanın müjdelenmesine ve bu esnada gülmenin, rahatlamanın ve sevinirte-nin caiz olduğuna işaret vardır.                                                                 ;

43.  Yine bir kimsenin başına zor bir şeyin gelmesine karşı sıkıntıya düşmesi için küçük yaşta olmasının veya benzeri bir şeyin mazeret olarak görülmesine işaret edilmektedir. Kadının kocasına ve anne babasına nazlan­masına, basma bir felaket geldikten sonra bu hal üzerinden kalkan kimseye bu konuyla ilgili haberi birden verip de bir anda haberi alıp ölümüne veya aşırı derecede heyecanlanmasına sebep olmamak için haberi yavaş yavaş vermek gerektiğine işaret vardır.

44. Yine burada bir darlığın iyice şiddetlenmesi durumunda ardından ferahlığın geleceğine, bir işe Rabbi için girenin faziletine, bir kimsenin bu yönünün kuvvetli olması durumunda onun sıkıntı ve kederinin hafif ola­cağına işaret vardır.

45. Yine burada, hayır yolunda infak etmeye, özellikle akrabalığı olanlara vermeye teşvik ve kendisine kötülük eden bir kimseye iyilik edenin veya onu affededin bağışlanacağına işaret vardır.

46.  Yine bir kimsenin herhangi bir iyiliği yapmamaya yemin etmesi du­rumunda bu yeminini bozmasının müstehab olduğuna işaret vardır. Aynı şekilde başa gelen olaylar hakkında Kur'an âyetlerini şahit göstermenin, peygamberlerden ve diğer kimselerden olan büyük kimselerin başına gelen­lerle teselli olmanın caiz olduğuna işaret vardır.

47.  Yine burada hayret verici bir şey karşısında, bir olayı hayretle karşılama durumunda teşbih getirmeye, gıybeti kınamaya işaret, onu dinle­meyi tenkid, aralarında gıybet edenleri özellikle de bir mü'mini yapmadığı bir şeyle itham etme anlamı taşıması durumunda nehyetmeye işaret, kötü bir şeyi yaymayı tenkid ve Hz. Aişe (r.a)'nin suçsuz olduğu hakkında şüphe etmenin haram olduğuna işaret vardır." [278]

 

2756- Buhari'nin bildirdiğine göre Hz. Aişe (r.a) annesi Ummu Rumân ;r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ben ve Hz. Aişe (r.a) birlikte otururken bir ara ensardan bir kadın

bağırarak şöyle söyledi:

"Allah filancaya yapacağını yapsın ve yaptı da!"

Ümmü Rumân: "O da nedir?" diye sordu. Kadın şöyle söyledi;

"Oğlum o sözleri söyleyenler arasında yer aldı."

Ümmü Rumân: "O da nedir?" diye sordu. Kadın şöyle söyledi:

"Şöyle, şöyle!" dedi.

Hz. Aişe (r.a): "Resulullah (a.s) duydu mu?" diye sordu.

Kadın: "Evet" dedi.

Hz. Aişe (r.a): "Peki Ebu Bekir (r.a)?" diye sordu.

Kadın: "Evet" dedi.

Bunun üzerine (Hz. Aişe (r.a) baygın düştü. Ayıklığında kendisini şid­detli titreme yapan bir humma almıştı. Ben elbisesini üzerine koydum. Ken­disini güzelce örttüm. Ardından Resulullah (a.s) geldi ve:

"Bunun nesi var?" diye buyurdu. Ben:

"Ya Resulullah (a.s)! Kendisini aşırı titretmeli bir humma aldı" dedim. (Resulullah a.s):

"Belki de hakkında söylenen sözlerden dolayıdır" diye buyurdu. (Ümmü Rumân): "Evet" dedi. Sonra Hz. Aişe (r.a) oturdu ve şöyle söyledi:

"Vallahi, ben yemin etsem de siz beni doğrulamazsınız. Bir şey söyle­sem, beni mazur görmezsiniz. Benimle sizin aranızdaki durumun örneği, Ya'kub ile oğulları arasındaki durum gibidir. (Hani o şöyle demişti): "Sizin bu düzdüklerinize karşı ancak Allah'tan yardım istenir,"

(Ümmü Rumân) dedi ki:

"Bunun üzerine (Resulullah a.s) oradan ayrıldı ve bana bir şey demedi. Ardından Yüce Allah onun (Hz. Aişe (r.a)'nin) mazur olduğunu bildiren âyetlerini indirdi. O da şöyle söyledi:

"Allah'ın lütfuyla oldu. Ne herhangi bir kimsenin, ne de senin lüt-funla." [279]

 

2757- Taberani, Hişâm bin Urve (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir:

"Günâhın büyüğünü yüklenen kişi Abdullah bin Ubeyy bin Selul, Mis-tah bin Usâse, Hassan ve Hamne bintu Cahş'tır. Bunun büyüğü de Abdullah bin Ubeyy bin Selul tarafındandı."

Katade'nin, Yüce Allah'ın: "Onu duyduğunuzda mü'min erkeklerle mü'min kadınların kendileri hakkında hayır düşünmeleri ve: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?" [280] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Yani, bu iddiayı yalanlamanız ve onu duyduğunuzda: "Bu apaçık bir ya­landır, yemin ederim ki, sen kardeşin hakkında kötü söylemekle yalan konuşuyorsun" demeniz, sizin için daha hayırlı ve onu yaymanızdan, konuşmanızdan ve doğrulamanızdan daha sağlıklıydı." [281]

 

2758- Taberani, İbni Cureyc (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Onu duyduğu­nuzda mü'min erkeklerle mü'min kadınların kendileri hakkında hayır düşünmeleri ve: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?" sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bazılarına: "Onun sözüne kulak asma" derlerdi." [282]

 

2759- Taberani, Katade'nin, Yüce Allah'ın: "Eğer dünya ve ahirette size1 Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız şeyden dolayı sizej büyük bir azap dokunurdu," [283] sözü hakkında şöyle rivayet etmiştir:

"Bu âyet, Hz. Aişe (r.a)'yle ilgili olay ve onun hakkında söylenenlerle il­gilidir. Resulullah (a.s)'ın ashabı bu olaydan dolayı nerdeyse helake gidecek­lerdi."

İfadeden anlaşıldığına göre buradaki tehdid, o konudaki söylentilere gireli veya kalbiyle kabul eden kimselere yöneliktir. [284]

 

2760- Taberani, Mücâhid (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Eğer mü'minler ise;-niz bunun benzerine bir daha asla dönmemeniz için Allah size öğüt ver­mektedir," [285] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Yani sizi bir daha bunun benzerine dönmekten nehy etmektedir."

 

2761- Taberani, Katade (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "O gün Allah onlajr hak olan cezalarını eksiksiz verir" [286] sözü hakkında şöyle söylediğini rivja yet etmiştir:

"Yani hak ehli olanlara hak ettiklerini, bâtıl ehli olanlara da hak ettiklerini verir.

"Ve onlar da Allah'ın apaçık hak olduğunu bilirler.

 

2762- Taberani, Katade (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "Kötülükler kötülere, kötüler kötülüklere; iyilikler iyilere, iyiler de iyiliklere yaraşır," [287] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Yani gerek sözde ve gerek amelde kötülükler kötülere, iyilikler iyilere yaraşır." [288]

 

2763- Taberani, Katade (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "Bunlar onların de­diklerinden uzaktırlar" [289] sözü hakkında şöyle söylediğim rivayet etmiştir:

"Yani söz ve amel itibariyle."

Yüce Allah'ın: "Bunlara bağışlanma ve üstün bir rızık vardır/' [290] sözü hakkında da şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Günâhları için mağfiret ve rızık vardır ki, o da cennettir."

 

2764- Taberani, Mücâhid (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Bunlar onların de­diklerinden uzaktırlar" [291] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştin

"Kim temiz ise, o, Allah'ın kendisi için olan mağfiretiyle, söylediği Yii pis sözden uzaktır. Kim de pis ise, o da söylediği her güzel sözden uzakt \r Allah onu kendisine geri çevirir ve ondan kabul etmez." [292]

 

2765- Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Benim mazur olduğuma dair vahiy inince, Resulullah (a.s) minberde ayakta durdu bu hususu andı ve Kur'an okudu."

Hz. Aişe (r.a) dedi ki:

"Ardından Resulullah (a .s) iki adamla bir kadının had cezasıyla ceza­landırılmalarım emretti ve onlara had cezası uygulandı." [293]

 

2766- Buharı, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğim rivayet etmiştir: "Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eylesin. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar..." [294] âyeti inince, dış giysilerini yarıp onlarla Örtündüler." [295]

"Onlarla örtündüler": Bunun şekli, başörtüsünün başa konması ve sağ yandan sol omuza doğru sarktlmasidır. cl-Fcrrâ şöyle demiştir: "Cahiliye döneminde kadınlar başörtülerini arkalarına doğru sarkarlardı. Bu yüzden önleri açılırdı. Sonra güzelce örtünmekle emrolundular."

Bir başka rivayete göre ise şöyle söylemiştir:

"İzârlarını alıp onları kenar kısımlarından yardılar ve onlarla Örtün­düler." [296]

Ebu Davud'un rivayetine göre ise şöyle söylemiştir: "Dış giysilerinin Örtülerini yarıp onlarla örtündüler." [297]

 

2767- Ebu Davud, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Ensâr kadınlarından söz etti. Onları övdü. Haklarında güzel şeyler söyledi ve şöyle dedi:

"Nur suresi inince, peştemallarını alıp onları yardılar ve başlarına örtü yaptılar." [298]

 

2768- Taberani, Abdullah (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Kendiliğinden görü­nenler dışında süslerini göstermesinler," [299] sözüyle ilgili olarak şöyle söy­lediğini rivayet etmiştir:

"Süs: Bilezik, halka, halhal, küpe, kulaklık ve gerdanlıktır. Kendiliğinden görünen ise.elbise ve cilbabdır." [300]

 

Bir Açıklama

 

Ibni Mes'ud (v.a) örtülmesi gereken süsü tefsir etmiş ve gösterilmesi caiz olan süsün neler olduğunu açıklamıştır. Bu  süsler ise elbise ve cilbaj üzerinde kendiliğinden ortaya çıkan süslerdir. Bu ifadenin delalet ettiği anljaj ma göre sayılan süslerden bunların dışında kalanlar, Örtülmesi gerekenlerdi! Halka denirken kastedilen, kadının bileğini süslemek için taktığı süstür. Hâl hal ise ayağın süslenmesi amacıyla topukların üstünden takılan eşyadır. Bı da aynen bilezik gibidir. Küpe kulağa takılır. Gerdanlık göğse veya boyuna takılır. Bütün bunlar örtülmesi gereken süslerdendir.

 

2769- Müslim, Câbir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [301]

"Abdullah bin Ubeyy bin Selul kendisine ait bir cariyeye: "Git fuhuş ya­parak bize bir şeyler kazan" diyordu. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti in­dirdi:

"Namuslarını korumak isterlerse cariyelerinizi, dünya hayatının çıka­rını elde etmek amacıyla fuhuşa zorlamayın. Kim onları zorlarsa şüphesiz Allah onların zorlanmalarından sonra bağışlayıcı, rahmet edicidir." [302]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Abdullah bin Ubey bin Selul'un adına Museyke denen bir cariyesi vardı. Bir de adına Umeyme denen bir cariyesi vardı. Abdullah bin Ubeyy bu ikisinden zina yapmalarını istiyordu. Onlar da bunu Resulullah (a.s)'a şikâyet ettiler,  Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Namuslarını korumak isterlerse cariyelerinizi, dünya hayatının çıka­rını elde etmek amacıyla fuhuşa zorlamayın. Kim onları zorlarsa şüphesiz Allah onların zorlanmalarından sonra bağışlayıcı, rahmet edicidir." [303]

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Museyke, ensârdan birilerinin yanma geldi ve: "Efendim, beni fuhuş yapmaya zorluyor," dedi. Bununla ilgili olarak: "Namuslarını korumak isterlerse cariyelerinizi, dünya hayatının çıkarını elde etmek amacıyla fuhuşa zorlamayın," âyeti indi." [304]

Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"Mu'temir babasından şöyle rivayet etmiştir:

"Kim onları zorlarsa, şüphesiz Allah onların zorlanmalarından sonra bağışlayıcı, rahmet edicidir."

Said bin Ebi'l-Hasen dedi ki:

"Yani fuhuş yapmaya zorlanan kadınlar için bağışlayıcıdır."

İmam Nevevi şöyle söylemiştir:

"Yüce Allah'ın: "Namuslarını korumak isterlerse" sözü, genel anlam dikkate alınarak söylenmiş bir sözdür. Çünkü genelde zorlama, namusunu korumak isteyen bir kimse için söz konusu olabilir. Başkaları (namuslarını korumak istemeyenler) zorlanmaya gerek görmeden hemen fuhuşa koşarlar. Burada kastedilen anlam ise şudur: İster namusunu korumak iste­sin ve isterse istemesin bir kimsenin zina işlemeye zorlanması haramdır. Namusunu koruma düşüncesi taşımayan bir kimsenin zorlanması ise ken­disi biriyle zina yapmak isterken onun başka biriyle zina yapmaya zorlan­ması suretiyle olur. Bunların hepsi de haramdır." [305]

 

Bir Açıklama

 

İmam Nevevi, bu açıklamasıyla bazı kimselerin ifadeden çıkarabilecekleri yanlış anlaşılma ihtimalini ortadan kaldırmak istemiştir. Bu yanlış anlaşılma da namusunu korumak istemeyen bir cariyenin fuhuşa zorlanmasının caiz olabileceği tarzındaki bir anlamadır. Oysa ayette kastedilen anlam bu değildir. Ayet bizzat olan bir olay hakkında açıklama getirmek için inmiştir. Bu, tıpkı Yüce Allah'ın: "Kat kat faiz yemeyin" sözüne benzemektedir. Faizin büyüğü de küçüğü de haramdır. Aynı şekilde zina da bütün durumlarda ha­ramdır. Ancak yukarıdaki iki âyet, bizzat uygulanan iki şey hakkında doğrudan açıklama getirmek amacıyla indirildiğinden yukarıda geçen ifade­lerle gelmişlerdir. Daha başka âyetlerde faizin ve zinanın kesin şekilde ve şartsız olarak haram kılındığı bildirilmiştir.

 

2770- Taberani, el-Evsat'ta Ubeyy bin Ka'b (r.a)'ın şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir: [306]

"Resulullah (a.s) ve ashabı Medine'ye gelince ve ensâr da kendilerine kucak açınca Araplar (bedeviler) onlara aynı yaydan ok atmaya başladılar.

(Yani hepsi birden onlara karşı ortak bir tavır sergilemeye başladılar. -Çeviren) Bunun üzerine şu âyet indi:

"Allah sizden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden ön­cekileri hükümran kıldığı gibi onları da yeryüzüne hükümran kılacağını vaad etti. Kendileri için seçip beğendiği dinlerini onlar için güçlendirip yerleştirecek ve korkularından sonra onları güvene kavuşturacaktır. Onlar bana ibadet eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Bundan sonra kimler inkâr ederse işte onlar yoldan çıkmış olanlardır." [307]                           

 

2771- Ebu Davud, İkrime bin Ebu Cehil (r.a)'den rivayet etmiştir: [308]

"Irak halkından bazı kimseler dediler ki: "Ey Abbas'm oğlu! Bize emir veren ama hiç kimsenin onunla amel etmediği şu âyet hakkında ne dü­şünüyorsun? Yüce Allah'ın şu sözü hakkında:

"Ey iman edenler! Ellerinizin altındakiler (köle ve cariyeleriniz) ve siz­den henüz ergenliğe ermemiş olanlar (yanınıza girmek için) üç vakitte siz­den izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti elbiselerinizi çıkar­dığınız vakit ve yatsı namazından sonra, Bunlar sizin için üç mahremiyet vaktidir. Bunların dışında (izinsiz yanınıza girmelerinde) sizin için de on­lar için de bir sakınca yoktur. Onlar etrafınızda dolaşırlar; birbirinizin yanma girip çıkarsınız. İşte Allah size ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hakimdir." [309]

Abdullah bin Abbas (r.a) da şöyle söyledi:

"Şüphesiz Allah hilim sahibi, mü'minlere karşı merhametlidir. Örtmeyi sever. İnsanlar öyle bir haldeydiler ki, evlerinin ne örtüleri ne de çatıları vardı. Bazen öyle olurdu ki, adam hammıyla beraberken hizmetçisi veya çocuğu yahut adamın yanında kalan yetim kız yanına girerdi, Bundan dolayı Yüce Allah onlara belirtilen vakitlerde, o mahremiyet vakitlerinde izin istemelerini emretti. Daha sonra Yüce Allah onlara örtü ve servet nasib etti. Ondan sonra kimsenin buna göre amel ettiğini görmedim."

Abdullah bin Abbas (r.a)'tan nakledilen bir başka rivayette de şöyle den­mektedir:

"Onun şöyle dediği duyulmuştur:

"izin isteme âyetinde bununla insanların çoğu emrolunmamışlardır. Ben cariyeme bunu emrediyorum. Benden (belirtilen vakitlerde) izin ister." [310]

 

Bir Açıklama

 

el-Cami'in tahkikçisi şöyle söylemiştir:

"İlim adamları içinde bu âyetin hükmünün neshedildiğini söyleyenler vardır. Bununla birlikte neshedilmeyip geçerli olduğunu söyleyenler de vardır. Çoğunluğun görüşüne göre neshedilmemiştir, geçerlidir.

İbnu'l-Cevzi, Nevâsihu'l-Kur'an'm 110 ve 111. sayfalarında bu âyetin nesh edildiği görüşünün Said bin Museyyeb'e dayandırıldığını belirttikten sonra şöyle söylemiştir:

"Bu bir şey ifade etmez. Çünkü Yüce Allah'ın: "Sizden olan çocuklar," [311] sözünün anlamı şudur:

"Hürlerden olan çocuklar." "Ergenliğe erdiklerinde artık kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler." [312]

Yani artık yanınıza girmek için bütün vakitlerde izin istesinler. "Kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi":

Yani onlardan önce ergenlik çağma girmiş olan hür büyüklerin izin iste­dikleri gibi. Buna göre ergenlik çağma ermiş birinin bütün vakitlerde izin is­temesi gerekir. Çocuk, köle ve cariye ise sadece üç mahremiyet vaktinde izin ister."

Zâdu'l-Mesir'de de şöyle demektedir:

"Müfessir alimlerin çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet nesh edilme­miştir, hükmü geçerlidir. Bu yönde görüş bildirdikleri rivayet edilenler arasında şunlar vardır: Abdullah bin Abbas (r.a). Kasım bin Muhammed, Câbir bin Zeyd ve Şa'bi. Said bin Museyyeb'den rivayet edildiğine göre tse nesh edilmiştir. Birinci görüş ise daha sıhhatlidir." [313]

İbni Kesir de şöyle söylemiştir:

"Bu âyetin hükmü geçerli olmasına ve nesh edilmemesine rağmen in­sanlardan az bir kısmının bu âyete göre amel ettiği görülünce Abdullah bin Abbas (r.a) insanların bu durumuna karşı çıkmış ve bu âyetin hükmünün geçerli olduğuna işaret eden bazı rivayetleri nakletmiştir. Bunlardan biri İbni Ebi Hâtim'in, sahih bir senedle Abdullah bin Abbas (r.a)'a dayanan şu rivayetidir:

(Abdullah bin Abbas r.a) sonra dedi ki:

"Bu âyetin hükmünün geçerli olduğuna ve nesh edilmediğine delalet eden şeylerden biri de Yüce Allah'ın şu sözüdür:

"İşte Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, (hakim­dir." [314]

Yüce Allah sonra şöyle buyuruyor:

"Sizden olan çocuklar ergenliğe erdiklerinde, artık kendilerinden önce­kilerin izin istedikleri gibi izin istesinler." [315]

Yani daha önce sadece üç mahremiyet vaktinde izin isteyen çocuklar er­genlik çağma erdiklerinde artık bütün durumlarda izin istemeleri gerekir. Yani kendilerine yabancı olanlara nisbetle ve üç mahremiyet vaktinde ol­masa bile kişinin hammıyla birlikte olabileceği durumların tümünde." [316]

 

Bir Açıklama

 

Abdullah bin Abbas (r.a)'tan nakledilen rivayet, bu âyetin neshedümediği görüşünü desteklemekte ve insanların bu âyetin hükmüne göre amel etmeme­lerinin sebebini açıklamaktadır. Çünkü kapıların imal edilmesinden sonra, kapılar kapalı olduğu sürece artık bir kimse izin istemeden içeri giremiyordu. Bir Müslümanın âdâbma yakışan ise bir şeyle perdelenmiş olan bir yere gir­mek istediğinde izin istemektir.

 

2772- Bezzâr, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [317]

"Müslümanlar Resulullah (a.s)'la birlikte sefere çıkmayı arzuluyorlardı. Bundan dolayı anahtarlarını güvendikleri kimselere verir ve onlara: "İstediklerinizden yemeyi size helâl kıldık" derlerdi. Onlarsa: "Bu yiyecekler bize helâl olmaz. Çünkü onlar (sahipleri) gönül rızaları olmadan bunlarıbize helâl kıldılar. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Kör için güçlük yoktur, topal için güçlük yoktur, hasta için güçlük yok­tur. Sizin için de gerek kendi evlerinizden, gerek babalarınızın evlerinden, gerek annelerinizin evlerinden, gerek kardeşlerinizin evlerinden, gerek kız-kardeşlerinizin evlerinden, gerek amcalarınızın evlerinden, gerek halaları­nızın evlerinden, gerek dayılarınızın evlerinden, gerek teyzelerinizin evle­rinden, gerek anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden ve gerekse yakın dostunuzun (evinden) yemenizde bir günâh yoktur." [318]

 

HADİSLERLE FURKAN SURESİNİN TEFSİRİ

 

2773- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söyledi­ğini rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'a: "Hangi günâh daha büyüktür?" diye sordum -veya soruldu-. O da şöyle buyurdu: [319]

"Allah seni yarattığı halde, O'na bir şeyi ortak koşmandır."

Ben: "Bu, şüphesiz büyüktür, sonra hangisi?" dedim. Şöyle buyurdu:

"Seninle birlikte yemek yiyeceği korkusuyla çocuğunu öldürmen."

"Sonra hangisi?" dedim. Şöyle buyurdu:

"Komşunun hanımıyla zina etmen."

(Abdullah bin Mes'ud r.a) dedi ki:

"Şu âyet de Resulullah (a.s)'ın sözünü doğrulayıcı olarak indi:

"Onlar, Allah'la beraber başka bir ilâha tapmaz, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmez ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezayı bu­lur." [320]

 

2774- Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [321]

"Bir topluluk ('tan bazıları) insan Öldürdü ve bu konuda ileri gittiler. Yine zina ettiler ve aşırı gittiler. İyice ölçüleri aştılar. Sonunda da Resulullah (a.s)'a gelerek şöyle dediler:                       .

"Ey Muhammedi Şüphesiz senin söylediğin ve kendisine çağırdığın şeyler güzeldir. Bize bildirsen, acaba bizim yaptıklarımızın bir keffareti var mıdır?"

Bunun üzerine şu âyetler indi:

"Onlar, Allah'la beraber başka bir ilâha tapmaz, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmez ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezayı bu­lur. Kıyamet günü ona azap kat kat artırılır ve onun içinde, aşağılanmış ola­rak sonsuza kadar kalır. Ancak tevbe eden, iman edip salih amel işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışla­dandır, rahmet edendir." [322]

(Abdullah bin Mes'ud r.a) dedi ki:

"Allah onların şirklerini imâna, zinalarını da namusa çevirir."

Yine şu âyet indi:

"(Tarafımdan) şöyle söyle: "Ey kendi aleyhlerine aşırıya giden kulların Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günâhla bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayıcı, çok merhamet sahibidir." [323]

 

2775-Taberani, el-Evsat'ta Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle diğini rivayet etmiştir: [324]

"Şunu Resulullah (a.s)'m zamanında yıllarca okuduk:

"Onlar Allah'la beraber başka bir ilâha tapmaz, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmez ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezayı ibtalur."

Sonra şu âyet indi:                                                                       

"Ancak tevbe eden, iman edip salih amel işleyenler müstesna." [325]

Resulullah (a.s)'m buna bir de: "Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih ver­dik," [326] âyetine sevindiği kadar hiçbir şeye sevindiğini görmedim." [327]

 

HADİSLERLE ŞUARA SURESİNİN TEFS

 

2776- Ahmed bin Hanbel, Ma'di Keribe (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Abdullah'ın yanma gittik ve bize yüz âyeti aşan Tâ.Sin.Mim'lerri okt

masını istedik. O da şöyle söyledi:

"Onlar benim ezberimde yok.  Ama siz onları Resulullah (a.s)'taf

öğrenen kişiden, Habbab bin Eret'ten alın. Biz de Habbab bin Eret'e gittik ve bize onları okudu." [328]

 

2777- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [329]

"O (Şuara suresinin 137. âyetini): "Bu, öncekilerin yaratmasından başka bir şey değildir" (anlamına gelecek) şekilde okurdu ve şöyle derdi:

"Yani bu, onların uydurdukları bir şeydir." Bir Açıklama

Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un bu okuyuş tarzı üzere yedi kıraat imamından İbni Kesir, Ebu Amr ve Kisâi okumuştur. (Bu okuyuş tarzında âyetin metnin­deki "huluk" kelimesi "halk" şeklinde okunmaktadır -Çeviren). Dolayısıyla bu okuyuş tarzı mütevâtir bir kıraattir. Geriye kalan kıraat imamları ise âyetin metninde geçen (farklı kıraata konu olan) kelimeyi "huluk" olarak oku­muşlardır. İbni Mes'ud (r.a)'ın kıraatinin anlamı ise şudur:

"Yani onlar Resulullah (a.s)'ın ortaya koyduğu şeyleri yalanladılar ve: "Bu, ancak öncekilerin uydurdukları bir şeydir" dediler."

İkinci kıraatin anlamı ise şudur:

"Onlar Hz. Muhammed (a.s)'in ortaya koyduğu şeyi, geçmiş ataların ve önceki dönemlerde yaşamış insanların gelenekleri üzere süregelen adet, gelenekler olarak değerlendirirler."

Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un kıraatinin ifade ettiği anlama göre bu sözü söyleyen insanlar Resulullah (a.s)'ın geçmişlerin uydurduğu şeyleri kendile­rine karşı yenilemek için ortaya çıktığını ileri sürmek istemişlerdir. Günü­müzdeki maddecilerin ve ateistlerin ortaya attığı iddia da bunun aynısıdır. Bu gibi nasslardan görüyoruz ki farklı kıraatlar bize birbirine ters düşmeyen ak­sine birbirini tamamlayan yeni bir takım anlamlar vermektedir. Bu da Kur'an-ı Kerim'in mucizelerindendir.

 

2778- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'m şöyle söylediğin rivayet etmişlerdir: [330]

"(Önce) en yakın akrabalarını uyar," [331] âyeti inince Resulullah (a.s) Safı tepesine çıkarak şöyle bağırmaya başladı:

"Ey Fihroğulları! Ey Adiyoğulları! -Böylece bütün Kureyş kollarına se lenmiştir-"

Sonuçta bunlar (Kuryş'in kolları) toplandılar. Kendisi gidemeyecek dü rumda olan bir kimse de ne olduğunu öğrenmesi üzere elçi gönderdi. Resti lullah (a.s) buyurdu ki:

"Ben size, vadide bir atlı grubu olduğunu, üzerinize baskın yapmak is diğini haber versem beni doğrular mısınız?"

Onlar: "Evet. Çünkü biz senden doğrudan başka bir şey tecrübe etmedik dediler. Bu kez Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ben şiddetli bir azap Öncesinde sizi uyarıyorum."

Bunun üzerine Ebu Leheb: "Günün diğer kısmında sana yazıklar olsıiı Bizi bunun için mi topladm" dedi. Bunun üzerine şu âyetler indi:             

"Ebu Leheb'in iki eli kurusun ve (zaten) kurudu da.   Malı ve kazandım ona bir yarar sağlamadı."                                                                         

Bazı rivayetlerde: "Zaten kurumuştur da" ifadesi geçmektedir. Niteki A'meş de böyle okumuştur. [332]

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) düz bir alana çıktı. Sonra tepeye çıktı. Ardmdja: "İmdat! İmdat!" diye seslendi. Bunun üzerine Kureyşiler etrafına to O da şöyle buyurdu:

"Ne dersiniz, şimdi ben size: "Düşman sabah vakti veya akşam vaUti üzerinize saldıracak" desem beni doğrular mısınız?"

Onlar: "Evet" dediler. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Ben şiddetli bir azap öncesinde sizi uyarıyorum."

Devamında yukarıdakinin benzerini nakletmiştir. [333]

Yine Buhari'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre şöyle söylemiştir:

"(Önce) en yakın akrabalarını uyar." âyeti inince Resulullah (a.s) onları kabile kabile davet etmeye başladı." [334]

Buhari'nin bir rivayetinde şöyle denmektedir:

"(Önce) en yakm akrabalarını uyar ve onlardan ihlasa kavuşturulmuş adamlarını uyar," âyeti inince Resulullah (a.s) dışarı çıktı. Safa tepesinin üzerine çıktı ve: "İmdat!" diye seslendi. Onlar: "Bu kimdir?" dediler. Ardın­dan da etrafına toplandılar. Bu sırada Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ne dersiniz ben size: "Bir atlı grubu şu dağın eteğinden çıkacak" desem beni doğrular mısınız?"

Onlar: "Biz senin yalan söylediğini tecrübe etmedik" dediler." Devamında yukarıdaki hadisin devamını vermektedir. [335]

 

Bir Açıklama

 

"Ve kad tebbe (Zaten kurumuştur da)" okunuşu, Hz. Osman (r.a) mus-hafındaki yazılışa uymamaktadır. Dolayısıyla buradaki "kad" kelimesinin Kur'an'dan olmadığı üzerinde görüş birliği vardır. Bu kelimenin tilâveti nesh edilmiş de olabilir. Aynı şekilde "ve onlardan ihlasa kavuşturulmuş adam­larını" (anlamına gelen) ibare de böyledir. Bu ibare de tilâveti nesh edilmiş ibarelerdendir. Dolayısıyla Kur'an'dan sayılmayacağı üzerinde icma (görüş birliği) vardır. Çünkü bu ibare Hz. Osman (r.a) mushafının yazılışında yoktur.

Hafız İbni Hacer "Ve kad tebbe" okunuşuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:

"Bu kıraat, kıraat bilginlerinin el-A'meş'ten nakletmiş oldukları kıraatta yoktur. Anlaşıldığı kadarıyla el-A'meş bunu kıraat kasdıyla değil de rivayet kasdıyla okumuştur. Bu siyak içerisinde "yevme izin (o gün)" ibaresini söylemiş olması da bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Bu tutumu onun bu kıraat üzere devam etmediğini ortaya koymaktadır. Rivayetlerden bilindiği kadarıyla bu, sadece Abdullah bin Mes'ud (r.a) kıraatidir."

İbni Mes'ud (r.a)'un da bunu tefsir amacıyla söylemiş olması mümkündür. Böyle olunca tilâveti nesh edilmiş ibareler kısmına girmez. Bu açıklama daha yerindedir. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir.

 

2779- Müslim, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"(Önce) en yakın hısımlarını uyar" âyeti inince, Resulullah (a.s) Safa'nm üzerinde ayakta durdu. Sonra şöyle buyurdu:

"Ey Muhammed'in kızı Fâtıma! Ey Abdulmuttalib'in kızı Safiyye! Ey Abdulmuttalib'in oğulları! Ben Allah katında sizin için bir şey yapamam. Benden malımdan istediğinizi isteyin." [336]

 

2780- Müslim, Kabisa bin Muharik (r.a) ve Zuheyr bin Amr.(ı\a)'ın şöyle söylediklerini rivayet etmiştir: -                                                    "(Önce) en yakın hısımlarını uyar" âyeti inince, Resulullah (a.s) kabalık bir tepeye doğru çıktı. Onun kayasının tepesine kadar çıktı. Sonra şöyle ses­lendi:

"Ey Abdumenâfoğulları! Ben sizin için uyarıcıyım. Benimle sizin aranızdaki durumun örneği, düşmanı görüp de ailesini uyarmak üzere çıkan bir adam örneğidir. Bu kimse 4 düşmanın kendinden önce var­masından korkar dolayısıyla: "İmdat" diye bağırmaya başlar." [337]

 

2781- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Secde edenler arasında dolaşmanı da," [338] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Yani bir peygamberin sulbünden diğer peygamberin sulbüne. Ve böylece peygamber oldun." [339]

 

HADİSLERLE KASAS SURESİNİN TEFSİRİ

 

2782- Buhari, Said bin Cubeyr (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Hiyere halkından bir Yahudi bana: "Musa iki süreden hangisini ta­mamladı?" diye sordu. Ben: "Bilmiyorum. Arapların bilgininin yanına gi­deyim ona sorayım" dedim. Geldim ve Abdullah bin Abbas (r.a)'a sordum. O da şöyle söyledi:

"Çok ve daha güzel olanını tamamladı. Allah'ın peygamberi bir şeyi

söylediğinde onu yapar." [340]

                                 

2783- Ebu Ya'lâ, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Cibril'e: "Musa iki süreden hangisini tamamladı?" diye sordum. "Tam ve mükemmel olanını" dedi." [341]

 

2784- Taberani, el-Mu'cemu's-Sağir ve el-Evsat'ta Ebu Zer (r.a)'in merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Eğer sana: "Musa iki hanımdan hangisiyle evlendi?" diye sorulursa: "O ikisinin küçüğüyle" de. (Musa (a.s)'m yanına) gelen ve: "Babacığım! Onu ücretle tut" [342] diyen de oydu. (Babası): "Onun kuvvetinden neyi gördün?" diye sordu. O da: "Ağır bir taş alarak kuyunun içine attı" dedi. (Babası): "Güvenilirliği hakkında neyini gördün?" diye sordu. O da şöyle söyledi: "Bana: "Benim arkamdan yürü, önümden yürüme" dedi." [343]

 

2785- Taberani, Rifa'a el-Kurazi (r.a)'den rivayet etmiştir: "Şu âyet on adam hakkında inmiştir ki, ben de onlardan biriyim: [344]

"Andolsun biz, olur ki düşünürler diye onlar için sözü (Kur'an'i) birlji ardınca indirdik." [345]                                                                                

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayeti aktaran Kurazi, aslen Yahudiydi, sonra Müslüman oldu. Ay de Kur'an hakkında insaflı olan kitap ehlinin konumundan ve onu anlamaları durumunda nasıl iman ettiklerinden söz etmektedir. Bu âyetin devamında ge­len âyetler de şöyledir:

"Bundan önce kendilerine kitap vermiş olduklarımız buna inanırlar. Onlara (Kur'an) okunduğunda: "Biz ona inandık. Şüphesiz o Rabbimizden (gelen) bir gerçektir. Biz zaten bundan önce de Müslümanlar idik" derler. İşte onlara sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki kere verilecektir. Onlar kötü­lüğü iyilikle savarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden harcar­lar," [346]

 

2786- Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: [347]

"Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, ancak Allah dilediğini doğrujjr$Ia iletir ve O doğru yola erecekleri daha iyi bilir." [348]

"Bu, Resulullah (a.s) hakkında inmiştir. Amcası Ebu Tâlib'i İslâm' kabilmek için uğraşıp durması üzerine indi."

 

2787-  Buhari,   Abdullah bin Abbas (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Şüphesizsana Kur'an'ı farz kılan, seni dönülecek yere yeniden döndürecektir''  [349]

sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Yani Mekke'ye."

 

Bir Açıklama

 

Bu âyet Kur'an'ın mucizelerindendir. Çünkü bu âyet, Resulullah (a.s)'ın Mekke'den çıkmasından sonra oraya yeniden döneceğini müjdelemektedir. Hicret olmuş sonra fetih yoluyla zaferle dönüş gerçekleşmiştir. Bundan önce de Hudeybiye umresi gerçekleşmiştir. [350]

 

HADİSLERLE ANKEBUT SURESİNİN TEFSİRİ

 

2788- Tirmizi, Ümmü Hâni (r.a)'den rivayet etmiştir: [351]

"Resulullah (a.s), Yüce Allah'ın: "Ve toplantı yerlerinizde çirkin işlet rhi yapıyorsunuz?" [352] sözüyle ilgili olarak şöyle buyurdu:

"Yeryüzü halkım alıyor ve onlarla alay ediyorlardı."

İbni Kesir, Yüce Allah'ın: "Ve toplantı yerlerinizde çirkin işler mi Çakı­yorsunuz?" sözüyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:                            '

"Yani, Lut kavmi biraraya geldikleri toplantı yerlerinde yakışıksız iişler işliyor ve sözler söylüyorlardı. Bu konuda birbirlerine karşı çıkmıyorlardı. Bazılarının dediklerine göre öyle ortalıkta birbirlerine tecavüz ediyorlardı.'

Mücâhid'in söylediğine göre bazıları şöyle demişlerdir:

"Birbirlerine karşı yellenir ve gülüşürlerdi."

Hz. Aişe (r.a) ve Kasım şöyle söylemişlerdir:

"Bazılarının söylediklerine göre: "Koçları güreştirir ve horozları dövüştürürlerdi."

Bunların tümü onlar tarafmdan yapılıyordu. Hatta bundan da kötüydüler. İbni Cerir et-Taberi şöyle söylemiştir:

"Bu konuda söylenmiş olan sözlerin doğruya en yakın olanı şu sözün sa­hibinin söylediğidir:

"Bunun anlamı şudur: Yanınızdan geçenleri meclislerinizde alıkoyuyor­sunuz. Onlarla alay ediyorsunuz."

Nitekim bu konuda Resulullah (a.s)'tan da bir rivayet nakledilmiştir."

 

2789- Ahmed   bin   Hanbel, Ebu Hureyre (r.a)'nin, Yüce Allah'ın:  "Gerçekten namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar" [353] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bir adam Resulullah (a.s)'m yanına gelerek: "Filanca, geceleyin namaz kılıyor, sabah olunca hırsızlık yapıyor" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyur­du:

"Senin dediğin onu alıkoyacak." [354]

 

Bir Açıklama

 

Müslümanların çoğu bir kimsenin hem namaz kılıp hem de içki içmek, zina, faizli muamele gibi çirkin işler yapmasını garip karşılıyorlar. Burada o adamın kötülükleri işlemesini garip karşılasalar güzel. Garip karşıladıkları şey adamların bir yandan kötülüklere devam ederken namaz kılmaları. Bunun İslâm'a aykırı olduğunu düşünürler (yani ya namazı bıraksın ya da kötülükleri diye düşünürler). Oysa bu, dini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Nitekim yukarıda sözü edilen adam gece nafile namaz kılarken bir yandan da hırsızlık ediyordu. Resulullah (a.s) onun hakkında kötü konuşmamış ve: "Söylediğin şeyi -yani namazı- onu alıkoyacak" diye buyurmuştu. O günâhı işleyen kimse kötülüğünü terketmemiş de namazı terketmiş ve söz konusu öğütçülerin öğütlerine uymuş olsaydı, muhakkak çok büyük bir hata işlemiş olacaktı.

Bu konu kaynaklarda böyle açıklanmaktadır. [355]

 

HADİSLERLE RUM SURESİNİN TEFSİRİ

 

2790- Tirmizi, Niyâr bin Mukrem el-Eslemi (r.a)'den rivayet etmiştir: [356]

"Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenildiler. (Arap yarımadasına) en yakın bir yerde. Ancak onlar bu yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Bir kaç yıl içinde" [357] âyetleri indi. Bu âyetlerin indiği günde İranlılar Rumlara üstün gelmişlerdi. Müslümanlar ise Rumların onlara üstün gelmelerini arzulu-yorlardı. Çünkü kendileri de onlar da kitap ehliydiler. Yüce Allah'ın şu sözü de bununla ilgilidir:

"Bundan Önce de sonra da iş (emir) Allah'ındır. O gün Müslümanlar sevinirler. Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, güçlüdür, mer­hamet sahibidir." [358]

Kureyşüer ise İranlıların üstün gelmelerini arzuluyorlardi. Çünkü onlar da kendileri de kitap ehli değillerdi, yeniden dirilişe de inanmıyorlardı. Yüce Allah bu âyetleri indirince Hz. Ebu Bekri Sıddık (r.a) dışarı çıkıp:

"Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenildiler. (Arap yarımadasına) en yakın bir yerde. Ancak onlar bu yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Bir kaç yıl içinde" diye bağırmaya başladı. Kureyşten bazı kimseler Hz. Ebu Bekir (r.a)'e:

"Bu benimle senin aranda (bahis konusu) olsun. Senin arkadaşın Rum­ların birkaç yıl içinde İranlılara galip geleceğini ileri sürüyor. Bu konuda se­ninle bahse girelim mi?" dedi. Hz. Ebu Bekir (r.a) de: "Olur" dedi. Bu, bahse girmenin haram kılınmasından önceydi. Böylece Hz. Ebu Bekir (r.a) müşriklerle bahse girdi. Bahiste verilecek miktarı belirlediler. Hz. Ebu Bekir (r.a)'e:

"Birkaç yılı kaç yıl olarak belirliyorsun?" diye sordular. O da: "Üç yıldan dokuz yıla kadar" dedi.

"Seninle bizim aramızda son olarak alacağımız orta bir şey belirle" dedi­ler.  Böylece süreyi altı yıl olarak belirlediler

 (Râvi) dedi ki:

"(Rumlar) üstün gelemeden aradan altı yıl geçti. Müşrikler Hz. Ebu Be­kir (r.a)'in bahse koyduğu malı aldılar. Yedinci yıl olunca Rumlar Farisilere üstün geldiler. Müslümanlar da süreyi altı yıl olarak belirlemesinden sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)'i tenkid ettiler. O da şöyle söyledi:

"Çünkü Allah şöyle buyuruyor: "Bir kaç yıl içinde."

(Râvi) dedi ki:

"Bu olay sırasında çok sayıda insan Müslüman oldu."

 

2791- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenildiler. (Arap yarımadasına) en yakın bir yerde" sözüyle il­gili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [359]

"Yenildi ve yendi. Müşrikler İranlıların Rumlara üstün gelmelerini ar-zuluyorlardı. Çünkü onlar da kendileri de putperesttiler. Müslümanlarsa Rumların İranlılara üstün gelmelerini arzuluyorlardı. Çünkü onlar kitap

ehliydiler. Bunu Hz. Ebu Bekir (r.a)'e söylediler. Hz. Ebu Bekir (r.a) de bunu Resulullah (a.s)'a söyledi. Resulullah (a.s) da: "Bil ki onlar (Rumlar) yakında (İranlıları) yenecekler" diye buyurdu. Hz. Ebu Bekir (r.a) de bunu onlara (müşriklere) söyledi. Onlar da:

"Bizimle senin aranda bir süre belirle, eğer biz kazanırsak bize şöyle şöyle bir şey verilecek" dediler. Beş yıl süre belirledi. Kazanamadılar. (Hz. Ebu Be­kir r.a) bunu Resulullah (a.s)'a bildirdi. O da:

"Onu on yıldan kısa bir süre olarak belirleseydin ya!" diye buyurdu. Said bin Cubeyr dedi ki:                        

"Birkaç (bid1) ondan az anlamındadır." [   ; (Râvi) sonra şöyle söyledi:                  

"Daha sonra Rumlar üstün geldiler. Bu da Yüce Allah'ın şu sözünde bil­dirilen şeydir:

"Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenildiler. (Arap yarımadasına) en yakın bir yerde. Ancak onlar bu yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Bir kaç yıl içinde. Bundan önce de sonra da iş (emir) Allah'ındır. O gün Müslümanlar sevi­nirler. Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, güçlüdür, mer­hamet sahibidir." [360]

Süfyân dedi ki:

"Benim duyduğuma göre onlar (Rumlar), onlara (İranlılara) Bedir olayının meydana geldiği sırada üstünlük sağladılar."  [361]

 

HADİSLERLE LOKMAN SURESİNİN TEFSİRİ

 

2792- Buharı, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [362]

 "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Gaybm anahtarları beştir." Resulullah (a.s) sonra şu âyeti okudu:

"Kıyamet saatinin ilmi, şüphesiz Allah katındadır. Yağmuru O yağ İı rr. Rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç 1 in ise hangi yerde Öleceğini bilmez. Allah bilendir, haberdar olandır." [363]

Yine onun naklettiği bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Gaybın anahtarları beştir. Bunları Allah'tan başka kimse bilmez: Yarın ne olacağını Allah'tan başka kimse bilemez. Hiç kimse rahimlerde'ne ola­cağını bilemez. Hiçbir can yarın ne kazanacağını bilemez. Hiçbir can hangi yerde öleceğini bilemez. Ve hiç kimse yağmurun ne zaman geleceğini bile­mez." [364]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Gaybın anahtarları beştir. Bunları Allah'tan başka kimse bilmez: Ra­himlerin ne yüklendiğini Allah'tan başka kimse bilemez. Yarın ne olacağını Allah'tan başka kimse bilemez. Yağmurun ne zaman geleceğini Allah'tan başka hiç kimse bilemez. Hiçbir can hangi yerde öleceğini bilemez ve (bunu) Allah'tan başkası bilemez. Kıyametin ne zaman gerçekleşeceğini de Al­lah'tan başka kimse bilemez." [365]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Rahimlerde olanın belirlenmesi, ifadedeki mutlak anlama ters değildir. Çünkü rahimlere müvekkel kılınan melek bunu belli bir süreden sonra bilmek­tedir. Ancak bu konuda kapsamlı ve her şeyi kuşatan ilim şanı yüce olan Al­lah'a özeldir.

Şeyh Abdulhamid el-Ahdeb yukarıdaki hadis metniyle ilgili olarak iki nok­ta üzerinde şu şekilde bir yorum yapmıştır:

"Bu hadise; "Günümüz doktorları kadının karnında olanın fotoğrafını çekmek (ultrasonografi) suretiyle çocuğun erkek mi yoksa kız mı, ikiz mi yoksa tek mi olduğunu daha doğmadan kesin bir şekilde bilebilmektedirler" şeklinde itirazda bulunulabilir. Buna verilecek cevap şudur: Hiç kimse kadının karnında olanın mü'min mi yoksa kâfir mi, azgın mı yoksa saadet ehli mi, zengin mi yoksa fakir mi olacağını bilemez. Yüce Allah ise sahih bir hadiste bildirildiği üzere onun rızkını, ecelini, amelini, azgın mı yoksa saa­det ehlinden mi olacağını bilir. Bir süredir bazı Müslüman ilim adamları doktorların, doğacak çocuğun erkek mi yoksa kız mı olduğunu bilmelerinin mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Ancak bugün onların düşüncelerinin yanlış olduğu kesinlik kazanmıştır. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bi­lir.

Yukarıdaki metne, günümüzde meteoroloji bilginlerinin yağmurun ne zaman yağacağını bildikleri hususuyla da itiraz edilebilir. Buna verilecek cevap şudur: Onlar bunu kesin bir şekilde değil de kuvvetli ihtimal üzere tah­min etmektedirler. Bu konuda tahminde bulunurken: "Tahminlerimiz % 90 nisbetinde doğru çıkabilir, ancak % 10 nisbetinde hata payını da göz önünde bulundurmalısınız" şeklinde bir açıklama yapma gereği duyuyorlar Ayrıca onlar yağmurun yağacağını ancak yağmasından kısa bir süre önce tahmin edebiliyorlar. Bir belirtinin ortaya çıktığını, yağmur yüklü veya siyah bir bulutun yaklaştığını gören her insan yağmur yağacağı beklentisi içine gi­rer. Bu konuda olanın hepsi şudur: İlmin ve âletlerin gelişmesi sebebiyle tahminlerin doğru çıkması ihtimali, günümüzde geçmişe göre daha d artmıştır. Yüce Allah'ın ilmi ise kesin bir ilimdir."

Bu iki nokta üzerinde yapılacak daha başka açıklamalar da bulunmaktadır Örneğin: Hiç kimse bütün dünyada rahimlerin neyi eksilttiğini bilemez.

Yahut her bir rahmin, çocuk açısından mükemmelliğe nisbetle neyi eksilt­tiğini bilemez.

Yine örneğin: Hiç kimse bütün dünyada inen yağmurun tam miktarını bi­lemez.

Aynı şekilde her bir toprak parçası üzerine ne kadar yağmur düştüğünü v| bu yağmurların kesin şekilde nerelere düştüğünü bilemez. Bu sonsuz bir dik kati gerektirir. Oysa şanı yüce olan Allah bunların tümünü ve her bir parçasını genel olarak da tafsili olarak da bilir. Sonuç itibariyle bu konularda gaybe ai meseleler bulunmaktadır. İnsanlığın yukarıdaki hadis metinlerinde geçen hu suslarla ilgili bu konuları bilmesi mümkün değildir.

 

2793- Ahmed bin Hanbel, Bureyde (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Beş şey vardır ki, bunları Allah'tan başkası bilemez:

"Kıyamet saatinin ilmi şüphesiz Allah katmdadar. Yağmuru O yağdın . Rahimlerde olanı bilir.   Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kin se hangi yerde öleceğini bilmez. Allah bilendir, haberdar olandır." [366]

 

HADİSLERLE SECDE SURESİNİN TEFSİRİ

 

2794- Tirmizi, Enes bin Mâlik (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Yanları (ibadete kalkmak üzere) yataklarından uzaklaşr'," [367] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [368]

"Yatsı olarak adlandırılan, namazı beklemek hakkında'inmiştir."

Ebu Davud'un kuvvetli bir isnadla nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Akşam ile yatsı arasında nafile ibadet yapar ve namaz kılarlardı." el-Hasen de: "(Burada kastedilen), gece ibadetidir." derdi. [369]

 

2795-Müslim, Ubeyy bin Ka'b (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Andolsun ki, on­lara en büyük azaptan önce yakm azaptan tattıracağız. Umulur ki dönerler" [370] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Dünya musibetleri, Rumlar, şiddetli yenilgi veya duman."

"Baskı veya duman" sözündeki tereddüt Şu'be'den kaynaklanmaktadır. [371]

 

Bir Açıklama

 

Bunlar, kâfirlerin ve zalimlerin ahiret azabından önce görecekleri küçük azaptan birkaç örnektir. Musibetler, çarpışma ve bazı kıyamet alametleri hep kâfirlerin küfürleri dolayısıyla ahiret azabından önce dünyada görecekleri azap türlerindendir. Buradaki tehdit, bu ümmetin taşkınlarını da kapsamak­tadır. Çünkü mü'min olsa da isyana dalan ve günâh işleyen bir kimse kâ­firlere, onların şükre ters olan küfürlerinin bir bölümünde ortaklık etmiş olur. Bununla birlikte iki şehâdete ters düşmeyen bir mü'minin küfre düşeceğini ile­ri sürmüyoruz. [372]

 

HADİSLERLE AHZAB SURESİNİN TEFSİRİ

 

2796- Buharı ve Müslim, Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [373]

"Biz Resulullah (a.s)'m mevlâsı (azatlısı) Zeyd bin Hârise'yi hep Zeyd bin Muhammed (Muhammed'in oğlu Zeyd) olarak çağırırdık. Sonunda şu âyet indi:

"Onları babalarına nisbet ederek çağırın. Bu Allah katında daha adaletli­dir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar dinde kardeşleriniz ve dostlJ-rınızdır. Yanılarak yaptığınızdan dolayı size bir günâh yoktur. Ancak kalg| lerinizin bile bile yaptığından dolayı (günâh) vardır. Allah bağışlayandır;rahmet edendir." [374]                     .       .

 

Bir Açıklama

 

İmam Nevevi şöyle söylemiştir: "İlim adamları şöyle demişlerdir:

"Resulullah (a.s), Zeyd'i kendisine evlatlık edinmiş ve onu oğlu olarak çağırmıştı. Araplarda da bu adet vardı. Örneğin bir adam kendi azatlısını (azad ettiği kölesini) veya bir başkasını evlatlık edinir, onu oğlu yerinde sa­yar, ona miras bırakır ve onu kendisine nisbet ederdi. Sonunda söz konusu âyet indi ve herkes kendi nesebine dayandırılır oldu. Sadece bilinen neseple­ri olmayanların sahiplerine nisbet edilmesi işlemi devam etti.

Nitekim Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar dinde kardeşleriniz ve dost-larmızdır."

 

2797- Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Hangi Müslüman varsa, dünyada ve ahirette insanların içinde ona en yakın olan benim. İsterseniz şunu okuyun:

"Peygamber, mü'minler için kendilerinden daha önceliklidir." [375]

Herhangi mü'min bir mal bırakırsa ona akrabaları mirasçı olsunlar. Kim olurlarsa olsunlar. Eğer borç veya bakıma muhtaç kimse bırakmışsa bana gelsin, onun mevlâsı benim." [376]

 

2798- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Hani biz peygamberlerden kesin söz almıştık; senden de, Nuh'tan da, İbrahim'den de, Musa'dan da, Meryem oğlu İsa'dan da. Onlardan sağlam bir söz almıştık" [377] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Allah, peygamberlerinden kavimleri üzerine (kavimlerine tebliğ yapa­cakları üzere) söz almıştı."

 

2799- Buharı, Hz. Aişe (r.a)'uin , Yüce Allah'ın: "Onlar size hem üstünüzden hem alt tarafınızdan gelmişlerdi ve gözler kaymış, yürekler gırtlaklara dayanmıştı. Allah hakkında da çeşitli zanlarda bulunuyordu­nuz," [378] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:    

"Bu, Hendek gününde olmuştu." [379]

 

2800- Buharı, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Şu âyetin amcam Enes bin Nadr hakkında indiği düşüncesindeyiz:

"Mü'mini erden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır." [380]

Enes bin Nadr, Uhud savaşında şehid edilerek öldürülmüştür. Bede­ninde kimisi kılıç, kimisi ok, kimisi mızrak yarası olmak üzere seksen küsur yara görüldü. Hatta kızkardeşi Rubey bintu Nadr şöyle söylemiştir:

"Kardeşimi ancak parmak uçlarından tanıyabildim." [381]

 

2801- Tirmizi, ensardan Ümmü Umâre (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'m yanına giderek: "Her şeyin ancak erkekler için ol­duğunu görüyorum. Kadınların herhangi bir şeyde anıldıklarını görmüyo­rum" dedim. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mü'min erkek­lerle mü'min kadınlar, gönülden boyun eğen erkeklerle gönülden boyun eğen kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, gönülden saygı duyan erkeklerle gönülden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle Allah'ı çokça anan kadınlar, (işte) bunlar için

Tirmizi: "Bu hadis hasen, garibdir," demiştir,

Allah bir bağışlama ve büyük bir ecir hazırlamıştır." [382]

 

2802- Taberani, Katade (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [383]

"Resulullah (a.s), Zeyneb (r.a)'e Zeyd (r.a) için teklifte bulundu. (Zeyneb (r.a) de) Resulullah (a.s)'m halasının kızıydı. (Resulullah (a.s)'m) kendisini, bizzat kendisi için istediğini sandı. Zeyd (r.a) için istediğini öğrenince kabul etmedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Allah ve Peygamberi bir işe hükmettiğinde artık mü'min bir erkeğin ve mü'min bir kadmm işlerinde kendi isteklerine göre bir seçim hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Peygamberine karşı gelirse şüphesiz o apaçık bir sapıklığın içine düşmüştür." [384]

Bunun üzerine razı oldu ve kabullendi."

 

2803- Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin'şÖyle söylediğini rivayet etmiştir: [385]

"Resulullah (a .s) eğer vahiyden bir şey gizleyecek olsaydı şu âyeti gizlerdi:

"Hani Allah'ın kendine nimet verdiği senin de kendisine lütufta bulun­duğun kişiye: "Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın" diyordun. Allah'ın or­taya çıkaracağı şeyi de içinde gizliyor ve insanlardan korkuyordun. Oysa Allah kendinden korkmana daha lâyıktır. Sonunda Zeyd onunla ilişkisini kesince onu seninle evlendirdik ki, oğullukları eşleriyle ilişkilerini kestikle­rinde üzerlerine bir zorluk olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir." [386]

 

Bir Açıklama

 

Kur'an'ın apaçık ve kesin anlamlarından âyetlerin çoğunun bizzat Resulul-lah (a.s)'a hitab ettiği anlaşılmaktadır. Buralarda O'na, ya ölçü öğretici, ya azarlayıcı ya da sorguya çekici bir siga kullanılmaktadır. Bu ifadelerde üstün bir zâtın kullukla yükümlü bir zâta hitab ettiği hissediliyor. Bu durum, Kur'an-ı Kerim'in Allah katından olduğuna delâlet eden görünümlerinden biridir.

 

2804- Buharı, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Zeyd bin Harise gelip (hanımından) şikâyette bulundu. Resulullah (a.s) da şöyle söylemeye başladı:

"Allah'tan kork ve hanımını yanında tut."

Enes (r.a) dedi ki:

"Resulullah (a.s) eğer vahiyden bir şey gizleseydi, bu âyeti gizlerdi."

Yine dedi ki:

"(Zeyneb r.a) Resulullah (a.s)'m hanımlarına karşı övünür ve şöyle der­di:

"Sizi aileleriniz evlendirdi. Beni ise Allah, yedi kat göğün üstünden ev­lendirdi."

Bir başka rivayette şöyle denmektedir: [387]

"Allah'ın ortaya çıkaracağı şeyi de içinde gizliyor ve insanlardan  kuyordun."

Bu ayet, Zeyneb bintu Cahş ve Zeyd bin Harise'nin durumuyla ilgili rak indi." [388]

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Allah'ın ortaya çıkaracağı şeyi de içinde gizliyor ve insanlardan kuyordun": 'Yani Zeyneb bintu Cahş hakkındaki düşünceni gizliyordu^) Zeyd gelip şikâyette bulundu. Onu boşamayı düşündü (yani böyle | dit düşünceye sahip olduğunu açıkladı). Bu konuda Resulullah ( görüşünü sordu. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın." [389]

Yine onun bir başka rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Zeyneb bintu Cahş hakkında: "Sonunda Zeyd onunla ilişkisini kesince onu seninle evlendirdik..." âyeti inince, (Zeyneb r.a) Resulullah (a.s) in hanımlarına karşı Övünür ve şöyle derdi:                                               

"Sizi aileleriniz evlendirdi. Beni ise Yüce Allah yedi kat göğün üstüniden evlendirdi." [390]

Nesai'nin rivayetine göre ise şöyle söylemiştir:

"Zeyneb (r.a), Resulullah (a.s)'ın hanımlarına karşı Övünür ve: 'O (Allah) beni gökten evlendirdi" derdi. Örtünme âyeti de onun hakkı1 da inmiştir (Yani nüzul sebebi onunla ilgilidir. -Çeviren)." [391]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbni Hacer el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"İbni Ebi Hatim, bu olayı es-Suddi tankıyla aktarmıştır. Orada olay anla­şılır ve güzel bir üslupla verilmiştir. Oradaki rivayetin metni ise şöyledir:

"Bize bildirildiğine göre bu âyet Zeyneb bintu Cahş (r.a) hakkında inmiştir. Onun annesi Resulullah (a.s)'m halası olan Umeyye bintu Abdulmuttalib'di. Resulullah (a.s) onu Zeyd bin Harise (r.a)'yle evlendirmek iste­di. O ise pek arzulamadı. Ancak daha sonra Resulullah (a.s)'ın girişimde bu­lunması dolayısıyla kabul etti. Böylece Resulullah (a.s) onu, onunla (Zeyd (r.a)'le) evlendirdi. Daha sonra Yüce Allah, Peygamber (a.s)'ine onun (Zeyneb (r.a)'tn) hanımlarından olacağını bildirdi. Ancak O, Zeyd (r.a)'e onu boşamasını emretmekten çekiniyordu. Bu yüzden Zeyd (r.a) ve Zeyneb arasındaki ilişkileri düzenlerken normal bir insanın izlediği tutumu izliyor­du. Bu yüzden Resulullah (a.s), Zeyd (r.a)'e hanımım yanında tutmasını ve Allah'tan sakınmasını emretti. İnsanların kendisini bundan dolayı kınama­larından ve: "Oğlunun (yani evlatlık edindiği kişinin) hanımıyla evlendi" demelerinden korkuyordu.

Nitekim Zeyd (r.a)'i kendisine evlatlık edinmişti. Abdurrezzâk'm Ma-'mer'den, onun da Katade'den rivayet ettiğine göre Katade şöyle söylemiştir:

"Zeyd bin Harise (r.a), Resulullah (a.s)'ın yanına gelerek:

"Ya Resulullah (a.s)! Zeyneb bana karşı sert bir dil kullanmaya başladı. Ben de onu boşamak istiyorum," dedi. Resulullah (a.s) da:

"Allah'tan kork ve hanımını yanında tut," diye buyurdu.

(Katade) dedi ki: "Resulullah (a.s) ise onu boşamasını arzuluyordu ama insanların dedikodularından korkuyordu."

Hafız İbni Hacer devam ederek diyor ki:

"Bu konuda İbni Hibban ve Taberi'nin nakletmiş olduğu bir çok rivayet aktarılmış ve müfessirlerin çoğu bunlara yer vermişlerdir. Ancak bunlarla uğraşmaya gerek yoktur. En güvenilir olanları, burada nakletmiş oldu-ğumdur."

Sonuç olarak, Resulullah (a.s)'ın gizlediği şey, Zeyneb (r.a)'in kendi hanımı olacağı konusunda Yüce Allah'ın ona vermiş olduğu bilgiydi. Onu bu bilgiyi saklamaya yönelten şey de insanların: "Oğlunun hanımıyla evlendi" demelerinden korkmasıydı. Yüce Allah da cahiliye dönemi halkının koyduğu oğul edinmekle ilgili uygulamaları ortadan kaldırmak istiyordu. O uygulama­ları kaldırmanın tersini uygulamaktan daha etkili bir yolu da yoktu. O da bir kimsenin oğlu olarak çağrılan evlatlığının hanımıyla evlenmesiydi. Bunun biz­zat Müslümanların önderleri tarafından yapılması, onların kabullenmeleri için daha etkili olacaktı.

 

2805- Taberani, AH bin Hüseyin (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Bir de Pey­gamber nikahlamak istediği takdirde kendini Peygambere bağışlayan mü-'min kadını sana helal kıldık" sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ezd kabilesinden Ümmü Şerik kendini Peygamber (a.s)'e bağışlayan kadındı." [392]

 

Bir Açıklama  

                                                                   

Ümmü Şerik (r.a) kendini Resulullah (a.s)'a bağışlamıştı. Ancak Resulul lah (a.s) onu kendine nikahlamak istememişti. Bu yüzden nikâh gerçekleş­medi. Çünkü kendini Peygamber (a.s)'e bağışlayan bir kadınla evlenme veya onun isteğini reddetme konusunda Yüce Allah seçimi Resulullah (a.s)'a

bırakmıştı.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Bir de Peygamber nikahlamak istediği takdirde kendini Peygamli

bağışlayan mü'min kadını sana helal kıldık. Bu (sonuncusu, diğer) mümin­lerden ayrı olarak yalnızca sana özeldir." [393]                                          

Çünkü rnehirsiz bir şekilde bir kadınla evlenmek, sadece Resulullah (a.s)'a özel kılınmıştı.                                                                           

 

2806- Buharı ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmişlerdir: [394]

"O (yani Enes bin Malik r.a) ResuluUah (a.s) geldiğinde -yani Medine'ye hicret ettiğinde- onbir yaşındaydı. Dedi ki:

"Annelerim beni sürekli ResuluUah (a.s)'ın hizmetine gönderirlerdi. Bu şekilde ben O'na on yıl hizmet ettim ve ben yirmi yaşındayken ResuluUah (a.s) vefat etti. Örtünme emri indiğinde, onun durumunu insanların içinde en iyi bilendim. Bu emirin ilk inmesi, Resulullah (a.s)'ın Zeyneb bintu Cahş (r.a)'la gerdeğe girdiği gecede oldu. Resulullah (a.s) onunla yeni evlenmişti. Halkı çağırdı. Yemek yediler. Sonra çıktılar. Ancak içlerinden bir grup Resu­lullah (a.s)'m yanında kaldılar. Oturmalarını da hayli uzattılar. Resulullah (a.s) kalkıp dışarı çıktı. Onlar da çıksınlar diye ben de (Resulullah (a.s)'m) be­raberinde çıktım. Resulullah (a.s) yürüdü ben de yürüdüm. Hz. Aişe (r.a)'nin odasının eşiğine kadar geldi. Sonra onların çıktıklarını sandı ve he­men döndü. Ben de O'nunla birlikte döndüm. Zeyneb (r.a)'in odasına gir­diğinde onlar hâlâ kalkmamış, oturuyorlardı. Bunun üzerine O döndü, ben de döndüm. Bu arada onlar da çıktılar. Resulullah (a.s) benimle kendisinin araşma perde koydu. Ardından da hicâb (örtünme) emri indi."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Ben insanların içinde hicabı (örtünmeyi) en iyi bilenim. Ubey bin Ka'b bu konuda bana soru sorardı." [395]

Buhari'nin bir rivayetine göre de Ca'd, Enes bin Malik (r.a)'ten şöyle ri­vayet etmiştir:

"Enes (r.a) Rifa'aoğullarınm camilerinde bizim yanımızdan geçti. Ken­disinin şöyle söylediğini duydum:

"Resulullah (a.s), Ummu Süleym'in yakınından geçtiğinde yanma girer kendisine selâm verirdi."

Sonra da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s), Zeyneb (r.a) ile güvey olmuştu (düğün yapmıştı). Ummu Suleym (r.a) bana: "Resulullah (a.s)'a bir şey hediye etsek" dedi. Ben de: "Et" dedi. O da hurma, tereyağı ve kuru süt temin etti. Onları bir tencere içinde karıştırıp hayse (sayılan maddelerin kanştırılmasıyla yapılan bir tür yemek) yaptı. Sonra onu benimle Resulullah (a.s)'a gönderdi. Ben de onu kendisine (Resulullah (a.s)'a) götürdüm. (Resulullah (a.s): "Onu bırak" diye buyurdu. Sonra bana bazı şahısların isimlerini sayarak:

"Bu adamları bana çağır, ayrıca kiminle karşılaşırsan bana çağır" diye buyurdu. Ben de O'nun emrettiğini yapıp sonra döndüm. Baktım evi aile ve yakınlarıyla dolmuştu. Resulullah (a.s)'ın elini o tatlının üzerine koy­duğunu ve dilediği bazı şeyler konuştuğunu gördüm. Sonra (davetlileri) onar onar çağırmaya başladı. Gelenler ondan yiyorlardı. (Resulullah (a.s) da onlara:

"Allah'ın adını adın ve her şahıs kendi Önünden yesin" diye buyuruyor-du. Bu şekilde hepsi doydular. Çıkanlar çıktılar. Bazı kimseler de oturup konuşmaya başladılar. Sonra Resulullah (a.s) hanımlarının odalarına (hucurâta) doğru çıktı. Ben de O'nun izi üzere çıktım ve: "Onlar gittiler" de­dim. Bunun üzerine Resulullah (a.s) döndü. Perdeyi çekti. Ben de o sırada odanın içindeydim. O da şöyle diyordu (şu âyetleri okuyordu):

"Ey iman edenler! Peygamberin evlerine yemek için size izin verilme­den girmeyin ve (başka bir amaçla girdiğinizde) yemek vaktini gözetle­meyin. Ancak davet edildiğiniz zaman girin ve yemeği yediğinizde dağılın. Sohbet etmek için de (izinsiz girmeyin). Çünkü bu Peygamberi rahatsız edi­yor ancak siz(e söylemek)den çekiniyordu. Ama Allah gerçe(ği bildirme)kten çekinmez. Onlardan (Peygamberin eşlerinden) bir şey istediğinizde perde ar­kasından isteyin. Bu hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temizdir. Sizin Allah'ın Peygamberine eziyet etmeniz doğru olmadığı gibi ondan sonra eşlerini nikahlamanız da ebediyen caiz olmaz. Şüphesiz bu Allah katında pek büyüktür." [396]

Ca'd dedi ki: "Enes (r.a) kendisinin Resulullah (a.s)'a on yıl ettiğini söyledi." [397]

Müslim'in yine Ca'd tankıyla nakletmiş olduğu bir rivayete göre d (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) evlendi. Hanımının yanma girdi. Annem Ummu Su­leym hayse yaptı. Onu bir bakır tencerenin içine koydu ve şöyle söyledi :  

"Ey Enes! Bunu Resulullah (a.s)'a götür ve: "Bunu sana annem gön­derdi. Sana da selâm söylüyor ve: "Bu, bizden sana biraz az oldu" diyor" de."

(Resulullah (a.s): "Onu bırak" dedi sonra şöyle buyurdu:

"Git. Filancayı, filancayı, filancayı ve karşılaştığın herkesi bana çağır."

Ben de O'nun söylediği kişileri ve karşılaştığım herkesi çağırdım.

(Ca'd) dedi ki: "Enes (r.a)'e: "Sayıları ne kadardı?" diye sordum. "Üçyü-zün üstünde" dedi. (Ve sözüne şöyle devam etti):

"Resulullah (a.s): "Ey Enes! Bakır tencereyi getir" diye buyurdu. Ar­dından (davetliler) içeri girdiler. Öyle ki, oda ve suffe doldu. Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Onar onar halka oluştursunlar ve herkes kendi Önünden yesin."

Bu şekilde doyuncaya kadar yediler. Bir grup çıktı. Bir grup girdi. Bu şekilde hepsi yediler. Resulullah (a.s) bana: "Ey Enes! Kaldır!" diye buyurdu. Ben de kaldırdım. Koyduğum zaman mı yoksa kaldırdığım zaman mı daha çok olduğunu bilmiyorum. Onlardan (davetlilerden) bazı kimseler Resulul-lah (a.s)'m evinde oturup konuşmaya durdular. Resulullah (a.s) da oturu­yordu. Hanımı da yüzünü duvara doğru çevirmişti. (Sözü fazla uzatmakla) Resulullah (a.s)'ı sıktılar. Bunun üzerine Resulullah (a.s) dışarı çıktı. Hanımlarına selâm verdi. Sonra döndü. Resulullah (a.s)'m geri döndüğünü görünce/ O'nu sıktıklarını düşündüler. Kapıya doğru yürümeye başladılar ve bu şekilde hepsi çıktılar. Bunun üzerine Resulullah (a.s) geldi. Perdeyi gerdi ve içeri girdi. Ben de odada oturuyordum. Çok fazla beklemeden yanıma geldi. O arada bu âyet indi. Ardından Resulullah (a.s) çıktı ve bun­ları insanlara okudu:

"Ey iman edenler! Peygamberin evlerine yemek için size izin verilme­den girmeyin ve (başka bir amaçla girdiğinizde) yemek vaktini gözetle­meyin..." âyetin sonuna kadar.

Ca'd dedi ki: "Enes (r.a) dedi ki:

"Ben insanların içinde bu âyetleri en genç yaşta alan kişiyim. Bunun in­mesinden sonra Resulullah (a.s)'m hanımları örtüye büründüler (veya in­sanlarla perde arkasından konuşmaya başladılar.)" [398]

Buhari'nin nakletmiş olduğu bir başka rivayete göre de (Enes r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s), Zeyneb (r.a) ile gerdeğe girdi. Velime (düğün) yemeğiolarak ekmek ve et verdi. Ben yemeğe davet edilecek kişileri çağırmak üzere gönderildim. Bir topluluk gelip yemek yiyor ve çıkıyordu. Sonra bir -başka topluluk gelip yemek yiyor ve çıkıyordu. Böyle (herkesi) davet etti. Öyle ki, davet edecek kimseyi bulamadım ve:

"Ey Allah'ın Peygamberi! Davet edecek kimseyi bulamıyorum" dedim, da:                                                                                                          

"(Öyleyse) yemeğinizi kaldırın" diye buyurdu. Üç kişi Resulullah (a.s) evinde sohbet etmek üzere kaldı. Resulullah (a.s) dışarı çıktı ve Hz. Ai (r.a)'nin odasına doğru gitti.

"Selâm ve Allah'ın rahmeti üzerinize olsun ey ev halkı" diye buyurd Oda:

"Senin de üzerine selâm ve Allah'ın rahmeti olsun! Aileni nasıl bl l-dun?" dedi. (Resulullah (a.s) da:

"Allah sana bereket ihsan etsin" dedi. Bu şekilde bütün hanımları a selâm verdi. Her birine Hz. Aişe (r.a)'ye söylediği şeyi söylüyordu. Onlar da Hz. Aişe (r.a)'nin cevap verdiği gibi cevap veriyorlardı. Sonra Resulullah (a.s) döndü. Baktı ki o üç kişi hâlâ evinde sohbet ediyorlardı. Resulullah (a.s) çok utangaç biriydi. Sonra yine Hz. Aişe (r.a)'nin odasına doğru çıktı. (Bu arada) cemaatin çıktığını ben mi haber verdim yoksa (bir başkası tarafından) mı haber verildi hatırlamıyorum. Bunun üzerine (kendisine sohbet edenle­rin çıktığının haber verilmesi üzerine) döndü. Ayağının birini kapının eşiğinden içeriye koydu, biri daha dışardaydı. Benimle kendi arasına perdeyi gerdi ve hicâb (Örtünme) âyeti indi." [399]

Yine onun (Buhari'nin) bir başka rivayetine göre ise şöyle söylemiştir;

"Resulullah (a.s), Zeyneb bintu Cahş (r.a) ile evlenince düğün (velime) yemeği verdi. İnsanları ekmek ve etle doyurdu. Ve gerdeğe girmesinin sa­bahında yaptığı şekilde mü'minlerin annelerinin odalarına çıktı. Onlara selâm veriyor ve kendileri için dua ediyordu. Onlar da kendisine selâm ve­riyor ve dua ediyorlardı. Kendi odasına döndüğünde iki adamın sohbet et­mekte olduklarını gördü. Onları görünce odasından geri döndü. O iki adanK Resulullah (a.s)'m odasından geri döndüğünü görünce hemen hızla kalk­tılar. Onların çıktığım ben mi haber verdim yoksa (bir başkası tarafından) mı haber verildi hatırlamıyorum. Bunun üzerine döndü ve odasına girdi. Be­nimle kendisinin arasına perde gerdi. Bu arada hicâb âyeti indi." [400]

-Kitabu't-Tcfsir, 8-"Peygamberin evlerine yemek için sizi

 

2807- Buhari ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: [401]

 "Urve dedi ki:

"Havle bintu Hakim, kendilerini Resulullah (a.s)'a bağışlayan hanım­lardandı. Hz. Aişe (r.a) dedi ki:

"Bir kadın kendini bir erkeğe bağışlamaktan utanmaz mı?"

"Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın," [402] âyeti i-nince, ben şöyle dedim (Hz. Aişe (r.a) dedi):

"Rabbinin hep senin arzuna göre olanı yaptığını görüyorum." Bir başka rivayete göre ise şöyle söylemiştir:

"Kendilerini Resulullah (a.s)'a bağışlayanları kıskanıyordum." Deva­mında yukarıdakinin benzerini aktarmıştır. [403]

Bir başka rivayete göre ise şöyle söylemiştir:

"Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Ayrıldıkla­rından istediklerini (yeniden almanda) senin üzerine bir günâh yoktur" [404] âyeti inince, Resulullah (a.s) bizden bir kadının gününde olduğunda izin is­terdi."

(Urve dedi ki): "Ben kendisine: "Sen ne diyordun?" diye sordum. O da şöyle söyledi:

"O'na şöyle diyordum:

"Bu bana yönelikti. Ya Resulullah (a.s)! Ben sana kimseyi tercih etmtll istemem." [405]

Bir rivayette de şu ifade geçmektedir: "Kendime kimseyi tercih etmedim." [406]

 

Dersler Ve Öğütler

 

İmam Nevevi şöyle söylemiştir:                                                        

"Bu, Resulullah (a.s)'a özel kılınmış şeylerdendi. O da kendini O bağışlayan bir kadını istediği takdirde mehirsiz olarak nikâhlayabilmesiydii

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Bu (sonuncusu, diğer) rnü'minlerden ayrı olarak yalnızca sana özeldir.

İlim adamları bu âyet üzerindedir görüş ayrılığına düşmüşlerdir. O öa. Yüce Allah'ın: "Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanma alırsın" sözüyle ilgilidir. Bu ifadedeki hükmün: "Bundan sonra artık (başka) kadınlar (alman) ve güzellikleri hoşuna gitse de bunları başkalarıyla değiştirmen sana helal olmaz" [407] âyetiyle nesh edilmiş olduğu söylenmiştir. Bunun yanısıra O'na istediğini nikâhlamayı mubah kıldığı da söylenmiştir Bir açıklamaya göre ise bu âyet (sonuncu âyet) sünnet ile nesh edilmiştir.

Zeyd bin Erkam şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s), bu âyetin inmesinden sonra Meymune (r.a), Muleyke (r.a), Safıyye (r.a) ve Cuveyriyye (r.a)'yle evlendi."

Hz. Aişe (r.a) de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) vefat etmeden önce kendisine bütün kadınlar helal kılınmıştı." Bunun tersi olduğu ve Yüce Allah'ın: "Bundan sonra artık (başka) kadınlar (alman) ve güzellikleri hoşuna gitse de bunları başkalarıyla değiştirmen sana helal olmaz" sözünün, "Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanma alırsın" sözünij nesh ettiği de söylenmiştir. Birincisi ise daha sahihtir.

Bizim mezhebimizin ileri gelenleri şöyle demişlerdir:

"En sahih olan şudur: "Resulullah (a.s) vefat etmeden Önce kendisine nikâhı altındaki hanımlarla birlikte diğer hanımlar (yani ebediyen haram kılınmış olanların dışında kalan ve evliliğine engel olmayan diğer hanımlar -çeviren) da helal kılınmıştır."

 

2808- Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) vefat etmeden önce kendisine bütün kadınlar helal kılınmıştı."

Yine Nesai'nin nakletmiş olduğu bir rivayette de şöyle denmektedir:

"(Ölmeden önce) O'na kadınlardan dilediğiyle evlenmesi kendisine helâl kılınmıştı." [408]

el-Cami'in tahkikçisi bunun isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Tirmizi de: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. İbni Huzeyme de sahih olduğunu söylemiştir.

Hakim ve îbni Hibban, bunu İbni Cureyc'in Atâ'dan, onun Ubeyd bin Umeyr'den, onun da Hz. Aişe (r.a)'den rivayeti tankıyla nakletmişlerdir. Bu rivayetin İbni Hibban'in kitabında da bir şahidi bulunmaktadır. Bunu ondan İbni Kesir nakletmiştir. [409] O da Ümmü Seleme (r.a)'den nakledilen şu hadistir:

"Ümmü Seleme (r.a) dedi ki:

"Resulullah   (a.s)   vefat   etmeden   önce,   mahrem   olanların   dışında kadınlardan dilediğiyle evlenmek kendisine helâl kılınmıştı..." [410]

 

2809- Taberani, el-Evsat'ta, Hz. Aişe (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "Çul­lardan (Peygamberin eşlerinden) bir şey istediğinizde perde arkasından ist \ yin," [411] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) ile birlikte bir kâseden yemek yiyordum. Hz. Ömer (r. ı) geçti. (Resulullah a.s) onu çağırdı. O da yedi. Parmağı benim parmağında değdi. Bunun üzerine şöyle söyledi:

"Eyvah! Sizin hakkınızda söyleneni yapsaydı, sizi bir tek göz görmezdi

Bunun ardından hicâb âyeti indi."                                                     '

2810- Buhari ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'deıı şöyle rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'ın hanımları geceleyin ihtiyaç giderilen yere doğru çıkarlardı. -Burası düz ve geniş bir alandı- Hz. Ömer (r.a) de Resulullah (a.s): "Hanımlarını örttür" derdi. Resulullah (a.s) ise yapmazdı. Resulullah (a.s)'ın hanımlarından Şevde bintu Zem'a (r.a) gecelerden birinde yatsı vakti çıktı. Uzun boylu bir kadındı. Hz. Ömer (r.a) de örtünme hükmünün innjjesi arzusuyla şöyle söyledi:

"Bak! Seni tanıdık ey Şevde!" [412]

 

2810-Buhari (1/238) 4-Kitâbu'l-Vudu, 13-Kadınlann abdest bozmaya çıkmaları babı. Ayrıca: Buhari (4795, 5237, 6240) Müslim (411709) 39-Kitâbu's-Selâm, 7-Kadın-ların tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için dışarı çıkmalarının mubah olduğu babı.

Bir rivayette de şöyle denmektedir:'

"Resulullah (a.s)'m hanımları geceden geceye ihtiyaç giderilen yere çıkarlardı." Devamında yukarıdakinin benzerini aktarmıştır. [413]

Bir başka rivayete göre ise (Hz. Aişe (r.a) şöyle söylemiştir:

"Şevde, hicâb (örtünme) uygulaması konduktan sonra (bir keresinde) ih­tiyacı için dışarı çıktı. Cüsseli bir kadındı. Cüssesiyle diğer kadınlardan fark­lıydı. Oiiu tanıyan biri kim olduğunu anlamakta zorluk çekmezdi. Kendisi­ni Hz. Ömer bin Hattab (r.a) gördü ve şöyle söyledi:

"Ey Şevde! Vallahi sen bize gizli kalmıyorsun. Bak nasıl çıkıyorsun."

Bunun üzerine (Şevde (r.a) geriye doğru döndü. Resulullah (a.s) da be­nim odamdaydı ve akşam yemeğini yiyordu. Elinde de kemik vardı. (Şevde (r.a) içeri girdi ve:

"Ya Resulullah (a.s)! Ben dışarı çıktım ve Hz. Ömer bana şöyle şöyle söyledi" dedi. Hemen ardından Resulullah (a.s)'a vahiy geldi. Sonra (vahiy hali) Resulullah (a.s)'tan kalktı. Kemik de elinde duruyordu. Yere koy­mamıştı. Ardından şöyle buyurdu:

"Sizin ihtiyacınız için dışarı çıkmanıza izin verildi."

Hişâm dedi ki: "Yani tuvalet ihtiyacınız için." [414]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir:

"Hicâb (örtünme) uygulaması konduktan sonra," sözü hakkında:

Daha önce Taharet kitabında geçtiğine göre Hişâm bin Urve'nin ba­basından rivayeti tankıyla nakletmiş olduğu hadis zahiri anlamı itibariyle burada verilen ve Zuhri'nin Urve'den rivayeti tankıyla nakledilen hadise ters düşmektedir.

Burada (ikinci rivayette) kastedilen hicâb (örtü) birinci hicâbdır, ikinci hicâb değildir.

Sonuç olarak: Hz. Ömer (r.a)'in kalbi, Resulullah (a.s)'ın haremine ya­bancıların muttali olmalarını hoş karşılamamıştır. Hatta bu düşüncesini Re­sulullah (a.s)'a açık bir şekilde de ifade etmiş ve: "Hanımlarını kapat" demiştir. Sonuçta hicâb (örtünme) âyeti inmiştir. Bundan sonra dış örtülerini üzerlerine almış olsalar bile kendilerini belli edecek bir şekildeçıkmamalarını istemiş ve bunda ısrarlı davranmış, sonra da bundan alıkon-muştur. Kadınlara da, zorluğun ortadan kaldırılması ve sıkıntının gideril­mesi amacıyla ihtiyaçları için dışarı çıkmalarına izin verilmiştir." [415]

 

2811- Ebu Davud, Ümmü Seleme (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle: Cilbablannı üzerlerine alsınlar" [416] âyeti indiğinde ensâr kadınları adeta ka­falarında siyah kumaşlardan kargalar varmış gibi çıkarlardı (yani başlarına siyah örtüler örtünerek çıkarlardı -Çeviren)." [417]                                      

 

2812- Buharı, Ebu Hureyre (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [418]

"İsrailoğulları çıplak bir halde yıkanır bu sırada birbirlerinin bedenlerine bakarlardı. Musa (a.s) ise yalnız başına yıkanırdı. Bunun üzerine:

"Vallahi, Musa'yı bizimle birlikte yıkanmaktan alıkoyan şey, onun hus­yelerinin olmamasından başka bir şey değildir" dediler. (Musa (a.s) elbisesini bir taşın üzerine koydu. Taş elbisesini kaçırdı (yani taş yuvarlandı elbisesi de üzerinde gitti). Musa hemen arkasından: "Taş elbisemi ver!" diyerek koşmaya başladı. Bu sırada İsrailoğulları da Musa'nın bedenine baktı ve: "Vallahi, Musa'nın hiçbir arızası yok" dediler. O sırada taş durdu ve ona doğru bakıldı. (Musa a.s) da elbisesini aldı. Taşı da dövmeye başladı."

Ebu Hureyre (r.a) dedi ki:

"Vallahi Musa (a.s)'nın vuruşlarıyla taşın üzerinde altı veya yedi yara oluştu."

Buhari'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Musa (a.s) çok haya sahibi ve kendini örten bir adamdı. Hayasından do­layı bedeninin üzerinden bir şey göstermezdi. İsrailoğullarmdan bazı kim­seler onu rahatsız ettiler ve:

"Bu derece kendini saklaması, bedeninde bir kusur olmasından do­layıdır. Ya baras (alalık), ya husye solukluğu ya da köselik vardır" dediler. Allah da Musa (a.s)'yı onların hakkında söylediklerinden temize çıkarmak

istedi. Bir gün tek başına yalnız bir yere çıktı. Elbisesini taşın üzerine koydu, sonra yıkanmaya başladı. İşini bitirince elbisesini almak üzere ona doğru döndü. Ancak taş elbisesini aldı. Musa (a.s) asasını aldı ve taşı aradı. Bir yan­dan da: "Taş elbisemi ver! Taş elbisemi ver!" demeye başladı. Bu şekilde İsrailoğullarınm ileri gelenlerinin yanlarına kadar geldi. Onlar da onu çıplak haliyle Allah'ın en güzel bir şekilde yaratmış olduğu halde (yani Allah'ın en güzel bir şekilde yaratmış olduğu bir bedene sahip halde) gördüler. Böylece Allah onu, onların söylediklerinden temize çıkardı. Bu arada taş da durdu. O da elbisesini aldı ve giydi. Sonra da asâsıyla taşı dövmeye başladı. Vallahi, onun vuruşlarından dolayı taşın üzerinde üç, dört veya beş yara meydana ^eldi. Bu da Yüce Allah'ın şu sözünde bildirilen şeydir:                     

"Ey iman edenler! Musa'yı incitenler gibi olmayın. Nitekim Allah onu onların söylediklerinden temize çıkardı. O, Allah katında itibarlı biriydi." [419] [420]

Müslim'in bir rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Musa (a.s) çok haya sahibi biriydi. Çıplak bir halde hiç görülmezdi. Bu­nun üzerine İsrailoğulları: "O, mutlaka husyeleri sönük biridir" dediler. Bir keresinde o bir miktar suyun içinde yıkandı. Elbisesini de bir taşın üzerine koydu. Taş harekete geçip koşmaya başladı. O da peşinden gidip asâsıyla onu (taşı) dövmeye ve: "Taş elbisemi ver! Taş elbisemi ver!11 demeye başladı. So­nunda İsrailoğullarınm ileri gelenlerinin ortasında durdu. İşte onun hakkında şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Musa'yı incitenler gibi olmayın. Nitekim Allah onu, onların söylediklerinden temize çıkardı. O, Allah katında itibarlı biriydi.' [421]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir:

"Ahmed bin Muni', Müsned'inde, Taberi ve İbni Hibban, kuvvetli nadla Abdullah bin Abbas (r.a)'tan, o da Hz. Ali (r.a)'den şöyle ri etmişlerdir:

"Hz. Ali (r.a) dedi ki:

"Musa (a.s) ve Harun (a.s) dağa çıktılar. Harun (a.s) vefat etti. İsrail oğullan: "Onu sen öldürdün. O bize senden daha yumuşak davranıyordu ve senden daha çok haya sahibiydi," dediler. Bu sözleriyle onu rahatsız ettiler.

Allah  da  meleklere  emretti,  onu  (Harun'u)   taşıdılar.  İsrail oğullarının üstünden geçirdiler.   Onlar da öldüğünü anladılar."

Taberi diyor ki:

"Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Musa'yı incitenler gibi olmayın. Nite­kim Allah onu, onların söylediklerinden temize çıkardı. O, Allah katında i-tibarlı biriydi," sözündeki incitmeyle kastedilen bu olabilir."

Yine Hafız İbni Hacer şöyle diyor:

"Sahih'te olan metin bundan daha sahihtir. Ancak bir şeyin iki veya daha fazla sebebinin olması, ihtimal dışı değildir. Nitekim bu konuda (bir şeyin birden fazla sebebinin olabileceği konusunda) bir çok yerde açıklama yapılmıştır." [422]

 

HADİSLERLE SEBE SURESİNİN TEFSİRİ

 

2813- Tirmizi, Ferve bin Museyk el-Murâdi (r.a)'den rivayet etmiştir: [423]

 

"Resuhıllah (a.s)'ın yanma giderek:

"Ya Resulullah (a.s)! Kavmimden dine girmeyenlere karşı, onlardan dine gelenlerle (Müslüman olanları yanıma alarak, olmayanlara karşı) çarpışayım mı?" diye sordum. Resulullah (a.s) da onlarla çarpışmama izin verdi ve beni emir yaptı. Yanından çıktığımda beni sormuş ve: "Gatafanlı ne yaptı?" demiş. Benim yola çıktığım kendisine bildirilmiş. O da hemen ardımdan bir adam gönderip beni geri istedi. Yanma gittim. Ashabından bir grup ile birlikte bulunuyordu.  Buyurdu ki:

"Kavmini davet et. Onlardan kim Müslüman olursa (Müslümanlığını) kabul et. Kim de Müslüman olmazsa, ben sana bir haber gönderinceye kadar ona karşı acele etme."

Daha sonra Sebe hakkında inen âyetler indi. Bir adam:

"Ya Resulullah (a.s)! Sebe nedir? Bir toprak mı yoksa bir kadın mı?" diye sordu. O da şöyle buyurdu:

"Ne bir toprak ne de bir kadın. Ancak o, Araplardan bir adamdır. Onun on çocuğu dünyaya geldi. Bunlardan altısı sağ tarafa gitti, dördü de sol tarafa gitti. Sol tarafa gidenler Lahm, Cuzâm, Gassân ve Amile (kabileleri)dir. Sağ tarafa gidenlerse Ezd, Eş'ariler, Himyer, Kinde, Mizhic ve Enmâr (kabile­leredir."

Bir adam: ''Enmar nedir?" diye sordu. O da şöyle buyurdu:

"Has'am ve Becile (kabileleri) kendilerinden çıkan (kabile)dir."

 

2814- Buharı, Ebu Hureyre (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "Sonunda kalple­rinden korku giderilince: "Rabbiniz ne söyledi?" derler. "Hakkı" derler. O yücedir, büyüktür" [424] sözü hakkında merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Allah gökte bir emir için hüküm verince, melekler O.'nun sözüne olan itaatlerini ortaya koymak üzere kanatlarını çırparlar. Adeta düz bir kayanın üzerindeki zincir gibi. Sonunda kalplerinden korku giderilince: "Rabbiniz ne söyledi?" derler. Sonra da: "O, Hakkı söyledi. O, yücedir, büyüktür" der­ler. Onlardan söz çalmaya çalışanlar bunu duyarlar. Söz çalmaya çalışanlar da şu şekilde üstüste olurlar. -Sufyân (râvilerden) bunu söylerken elleriyle işaret etti. Avuçlarını yapıştırıp parmaklarım birbirine geçirdi- (En üstteki) bir söz işitir. Onu alttakine iletir. En son onu büyücünün veya kâhinin sözüyle dışa vururlar. Bazen onu (sözü çalanı) kendinden sonrakine üetin-ceye kadar bir kor parçası yakalar. (îletebilse de) onunla birlikte yüz yalan söyler. "Bize şöyle şöyle günde şöyle dememiş miydi?" denir. Böylece gökten duyulmuş olan bir kelimeyle (bütün sözleri) doğrulanır." [425]

 

2815- Ebu Davud, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Allah vahiyle konuştuğunda gökte olanlar, Safa'nın üzerinde bir zinci­rin sürüklenmesi gibi zil sesi benzeri bir ses duyarlar. Böylece kendilerinden geçerler. Cibril (a.s) yanlarına gelinceye kadar bu halleri devam eder. O yan­larına gelince kalplerinden korku giderilir ve: "Ey Cibril! Rabbiniz ne dedi?" derler. O da: "Hakkı, hakkı" der." [426]

 

HADİSLERLE FATIR SURESİNİN TEFSİRİ

 

2816- Tirmizi, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [427]

"Resulullah (a.s): "Sonra Kitab'i kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Onlardan kimi nefsine haksızlık eder, kimi orta yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçer. İşte büyük lütuf budur," [428] âyetiyle il­gili olarak şöyle buyurdu:

"Bunların hepsi belli bir menzile (derece) üzeredir ve hepsi de cennette­dir."

Taberi, Tefsir'inde şu görüşü tercih etmiştir:

"Yüce Allah'ın: "Onlardan kimi nefsine haksızlık eder" sözüyle kastedilen anlam şudur: Bunlar nifak, küfür ve şirkten daha küçük olan günâhları ve suçları işleyen kimselerdir. Çünkü Yüce Allah âyetin devamında: "(Mü­kâfatları) Adn cennetleridir. Oraya girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki giysileri de ipektir" [429] diye buyurmuştur. Böylece sayılan üç grubun hepsinin de cennete gireceğini ortaya koyan genel bir ifade kullanmıştır."

İbni Kesir de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ın: "Bunların1 hepsi belli bir menzile (derece) üzeredir" sözünün anlamı şudur: Yani bunların hepsi de bu ümmettendir, hepsi de cennete gireceklerdir. Sadece cennette farklı menzilelerde (derecelerde) ol­maları itibariyle aralarında bir fark olacaktır."

Taberi de bu şekilde açıklamış ve daha önce geçen tefsire göre kendine haksızlık eden kimsenin de, Allah'ın kendisini günâhına göre cehennemde ce­zalandırmasından veya istediği bir şekilde cezalandırmasından sonra cennete girmesi mümkündür. [430]

 

HADİSLERLE YASİN SURESİNİN TEFSİRİ

 

2817- Tirmizi, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [431]

"SelemeoğuÜarı Medine'nin kenar bir yerinde bulunuyorlardı. Meş-cid'in yakınında bir yere taşınmak istediler. Bunun üzerine şu âyet indi:      ;

"Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz ve onların önceden gönderdiklerini de, eserlerini de yazarız." [432]

Resulullah (a.s) bunun üzerine: "Sizin eserleriniz yazılıyor" diye buyur du. Onlar da taşınmadılar."                                                                  

 

2818- Buhari ve Müslim, Ebu Zeri Gıfari (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [433]

"Güneşin batmakta olduğu sırada Resulullah (a.s) ile birlikte Mescid'de bulunuyordum. Buyurdu ki:

"Bu güneşin nereye gittiğini biliyor musun?"                                      ***

Ben: "Allah ve Peygamberi daha iyi bilir" dedim. O da şöyle buyurdu:   *

"Arşın altında secde etmeye gidiyor. İzin ister. Kendisine izin verilir. Mümkündür ki, secde eder de bu kendisinden kabul edilmez. Yine olur ki izin ister de kendisine izin verilmez ve: "Geldiğin yere dön" denir. O'da battığı yerden doğar. İşte bu da Yüce Allah'ın şu âyetinde bildirilen husustur:

"Güneş de kendi karargâhında akıp gitmektedir. Bu, güçlü olan ve bilen (Allah)'m takdiridir." [434]

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Sonra şöyle okudu: "Onun karargâhı işte budur."

Bu da Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un okuyuşuna göredir." [435]

Ibnu'l-Cevzi'nin Zâdu'l-Meysir'inde bildirildiğine göre İkrime, Ali bin Hüseyin ve Kisâi'den rivayetle, Şizeri de böyle okumuştur. [436]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir: "Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"O zaman (güneşin batıdan doğduğu zaman -Çeviren) ne zamandır miıj-yor musunuz? Daha önce iman etmemişse veya imamyla bir iyilik kazanj-mamışsa artık bir kimseye imanının yarar sağlamayacağı zamandır." [437]

Özet bir rivayete göre de (Ebu Zer (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'a, Yüce Allah'ın: "Güneş de kendi karargâhında akrp gitmektedir" sözü hakkında soru sordum. O da şöyle buyurdu:

"Onun karargâhı Arş'm altındadır." [438] " Tirmizi'nin rivayeti de bunun benzeridir. [439] Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle söylemiştir: "Ibni Arabi şöyle söylemiştir:

"Bazıları güneşin secdesini inkâr etmişlerdir. Oysa (bu konudaki rivayet) sahih ve mümkündür. Bazıları da onun sürekli Allah'ın emrine boyun eğmiş olmasıyla te'vil etmişlerdir."

"Burada secde ile kastedilen, meleklerden ona müvekkel kılmanın secde etmesi yahut güneşin hâl itibariyle secde etmesi olabilir. Bu durumda secde ile kastedilen anlam, onun Allah'ın emrine tam olarak boyun eğme ve ken­disine yükleneni eksiksiz yerine getirme anlamı olabilir.

İbni Kesir şöyle söylemiştir:

"Yüce Allah'ın: "Güneş de kendi karargâhında akıp gitmektedir" sözüyle ilgili olarak iki görüş ortaya atılmıştır. Birisi: Bununla kastedilen, yer olarak karargâhıdır. Orası da Arş'm altında yeryüzünün bu yönünü izleyen yerde­dir. Gerçekte o her nerede olsa da o da, diğer bütün yaratıklar da Arş'm al­tındadır. Çünkü Arş bu varlıklar aleminin bir çatışıdır." İkinci görüş: "Onun karargâhı ile kastedilen, yörüngesinin sonudur. Kıyamet gününde yörün­gesi kaldırılır ve hareketi durdurulur. Işığı yok edilir. Böylece bu âlem son noktasına ulaşmış olur. İşte bu, güneşin zaman itibariyle karargâhıdır." [440]

Hafız İbni Hacer el-Feth'in bir başka yerinde de şöyle diyor:

"Hattabi şöyle söylemiştir:

"Onun Arş'm altında istikrar bulmasıyla kastedilen şu olabilir: O, Arş'm altında bizim kavrayamayacağımız bir şekilde istikrar bulmaktadır. Anlam şu da olabilir: "Benim -yani Ebu Zer (r.a)'in- hakkında soru sorduğum konu, Kitab'da bildirilen ve onun Arş'm altındaki karargâhıyla ilgilidir ki varlıklar alemiyle ilgili işlerin başlangıcı ve bitişi oradandır. Güneşin dönüşü orada kesilir, orada istikrar bulur ve hareketi durur. Her gece secde etmesinde ise onun hareket esnasındaki dönüşüne engel bir durum yok­tur." [441]

 

Bir Açıklama

 

"İşte bu, onun karargâhıdır" okunuşu, söz konusu ifadenin bir tefsiridir. Çünkü bu okunuş tarzı Hz. Osman (r.a) mushafi'ndaki yazılış şekline ters düşmektedir. Hz. Osman (r.a) mushafı'ndaki ibarenin yazılış şekli: "Güneş de kendi karargâhında akıp gitmektedir" anlamına gelecek tarzdadır. Biz bu konuyu 'el-Esâs fi't-Tefsir1 adlı kitabımızda açıkladık. Orada bu âyetle ilgili kısımda ve özellikle de En'am süresindeki: "Onlar kendilerine meleklerin yahut Rabbinin veya Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı ayetlerinin geldiği gün, önceden iman etmemiş veya imanıyla bir iyilik kazanmamış kimseye artık iman etmesinin bir yararı olmayacaktır. De ki: "Bekleyin, biz de beklemekteyiz," [442] âyetiyle ilgili kısımda bu hususu ayrıntılı bir şekilde açıklamıştık. [443]

 

HADİSLERLE SAD SURESİNİN TEFSİRİ

 

2819- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [444]

"Ebu Tâlib hasta oldu. Kureyşiler ziyaretine geldi. Resulullah (a.s) da gel­di. Ebu Tâlib'in yanında bir kişinin oturabileceği bir yer vardı. Ebu Cehil, Re­sulullah (a.s)'ı oraya oturmaktan alıkoymak için kendisi kalkıp oraya otur­du. Resulullah (a.s)'tan Ebu Tâlib'e şikâyetçi oldular. Ebu Tâlib: "Ey kardeşi­min oğlu! Kavminden ne istiyorsun?" diye sordu. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Ben onlardan sadece bir söz söylemelerini istiyorum ki, Araplar onunla kendilerine boyun eğecek ve Acemler de kendilerine cizye verecekler."

Ebu Tâlib: "Sadece bir kelime mi?" diye sordu.

Resulullah (a.s): "Sadece bir kelime!" diye buyurdu. Sonra şöyle buyur­du:

"Ey amcam! "Allah'tan başka ilâh yoktur" deyin."

Oradakiler: "Bir ilâh mı? Biz son dönem neslinde böyle bir şey duy­madık. Bu, ancak bir uydurmadır" dediler.             

Bunun üzerine Kur'an'da onlar hakkında şu âyetler indi:

"Sâd. Zikir sahibi Kur'an'a andolsun; Hayır. O inkâr edenler bir büyük-lenme ve ayrılık içindedirler. Onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Feryat ettiler ama kurtuluş vakti değildi. Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler. İnkâr edenler dediler ki: "Bu yalancı bir büyücüdür. İlâhları tek bir ilâh mı yaptı? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir." Onlardan ileri gelen grup ortaya atılıp-(dediler ki): "Yürüyün ve ilâhlarınız üzerinde ka­rarlılık gösterin. Çünkü bu (bizden) istenen bir şeydir. Biz son dinde böyle bir şey duymadık. Bu bir düzmeceden başka bir şey değildir." "Zikir (Kitap) aramızdan ona mı indirildi." Hayır onlar benim zikrimden şüphe için­dedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar."

 

2820- ibni Huzeyme, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [445]

"O (Abdullah bin Abbas r.a) Sâd suresinde secde ederdi. Ona bu söylendi (soruldu). O da şunu okudu:

"Bunlar, Allah'ın doğru yola eriştir dikleridir ki, sen de onların doğru yollarına uy." [446]

Sonra da şöyle söyledi:

"Bunda Davud (a.s) secde etti. Resulullah (a.s) da bunda secde etti."

 

2821- İbni Huzeyme, Mücâhid (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [447]

"Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Sad suresi secdesini nereden aldın?" diye

sordum. Bunun üzerine o da şunu okudu:                                       

"Ondan önce de Nuh (a.s)'u ve onun soyundan Davud (a.s)'u, Süleyman (a.s)'ı, Eyyub (a.s)'u, Yusuf (a.s)'u, Musa (a.s)'yı ve Harun (a.s)'u doğru yola eriştirdik. İyilik sahiplerine işte böyle karşılık veririz." [448]

Böyle devam ederek şu âyete kadar okudu:

"Bunlar, Allah'ın doğru yola eriştirdikleridir ki, sen de onların doğru yollarına uy." [449]

Sonra da şöyle söyledi:

"Davud (a.s) bunda secde etmişti. Bu yüzden Resulullah (a.s) da etti."

 

2822-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Derler ki: "Ey Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat artır." [450]

(Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Korkunç yılanlar ve haşerat (yani onlara bu haşeratla azab edilir. -Çeviren)" [451]

 

HADİSLERLE ZÜMER SURESİNİN TEFSİRİ

 

2823- Tirmizi, Abdullah bin Zubeyr bin Avvâm (r.a)'dan şu şekilde ri­vayet etmiştir:                                                                                         

"Sonra siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda dâvâlaşacaksmız," [452] âyeti inince, Zubeyr dedi ki:                                                                      

"Ya Resulullah (a.s)! Dünyada aramızda meydana geldikten sonra dava­laşma ahirette tekrar aramızda olacak mı?"

Resulullah (a.s) da: "Evet" dedi ve sonra da şöyle buyurdu:

"İş o zaman daha da sert olacaktır." [453]

 

2824- Taberani, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Biz belli bir süre yaşadık. Şu (iki) âyetin bizim ve bizden önceki Kitâb ehlinin hakkında indiğini sanıyorduk:

"Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da Ölecekler. Sonra siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda dâvâlaşacaksmız." [454]

Dedik ki: "Nasıl dâvâlaşacağız? Peygamberimiz bir, kitabımız bir."

Ancak çok geçmeden birbirimizin boyunlarını kılıçlarla vurduğumuzu gördük. Bunun üzerine bunun bizim hakkımızda indiğini anladım." [455]

 

2825- Taberani, Evsat'ta, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Allah, ölümleri anında canları alır," [456] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Dirilerle Ölülerin ruhları buluşur. Birbirlerine sorular sorarlar. Sonra Yüce Allah ölülerin ruhlarını tutar, dirilerin ruhlarını bedenlerine geri gönderir."

 

2826- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [457]

"Bir Yahudi bilgini Resulullah (a.s)'a geldi ve şöyle söyledi:

"Ey Muhammedi Allah gökleri bir parmağa koyar, yerleri bir parmağa koyar, dağlan bir parmağa koyar, ağaçları ve ırmakları bir parmağa koyar, diğer yaratıkları da bir parmağa koyar. Sonra: "Ben melikim (hükümdarım)", der."

Resulullah (a.s) güldü ve şöyle buyurdu: "Onlar Allah'ı gereği gibi bilemediler." [458] Benzer bir rivayete göre ayrıca şöyle söylemiştir:

"Suyu ve toprağı da bir parmağa koyar. Diğer yaratıkları da bir parmağa koyar. Sonra onları sallar."

Bu rivayette ayrıca şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) hayretle ve onun sözünü doğrular bir tavırla azı dişleri görünecek kadar güldü. Sonra Resulullah (a.s) şu âyeti okudu:

"Onlar Allah'ı gereği gibi bilemediler. Oysa kıyamet günü yer tamamen O'nun avucundadır ve gökler sağ elinde durulmuştur. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir." [459]

Tirmizi'nin rivayetine göre de Yahudi bilgin şöyle söylemiştir:

"Ey Muhammed! Allah gökleri bir parmakta tutar. Dağlan bir parmakta tutar. Yerleri bir parmakta tutar. (Diğer) yaratıkları da bir parmakta tutar Sonra: "Ben hükümdarım" der."

(Râvj) dedi ki:

"Resulullah (a.s) bunun üzerine azı dişleri görünecek kadar güldü ve şöyle buyurdu:

"Onlar, Allah'ı gereği gibi bilemediler." [460]

 

Bir Açıklama

 

Kurtubi, el-Mefhem'de şöyle demektedir:

"Rivayette geçen "onun sözünü doğrular bir tavırla" ibaresi, bir şey ifade etmez. Çünkü bu söz, râvinin kendi sözüdür ve doğru değildir, asılsızdır."

Hafız İbni Hacer de el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Hattabi'den rivayet edildiğine göre râvinin "onun sözünü doğrular bir tavırla" sözü, onun kendi zannı ve kanaatidir. Bu hadis değişik rivayet tarıklarıyla nakledilmiştir, hiçbirinde bu fazlalık yoktur. Bildirilenin doğru farzedilmesi durumunda da yüz renginin kızarması sıkılmasına, sararması da endişeye kapılmasına delalet eder. Dolayısıyla durumun yine onun çı­kardığı sonuca ters olduğu anlaşılır. Rengin kızarması, bedende kan devera­nının hızlanması gibi sebeplerden kaynaklanır. Sararma ise kana öd suyu­nun veya daha başka bir şeyin karışması gibi sebeplerle bedende bir hareket­liliğin ortaya çıkmasından ileri gelir. Bunun rivayet yoluyla aktarıldığının farzedilmesi durumunda, Yüce Allah'ın: "Oysa kıyamet günü yer tamamen O'nun avucundadır ve gökler sağ elinde durulmuştur" sözünün yorumu açısından böyle söylenmiş olabileceği kabul edilir." [461]

 

2827- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle rivayet etmiştir: [462]

"Bir Yahudi Resulullah (a.s)'m yanından geçti. Resulullah (a.s) ona: "Ey Yahudi! Bize bir şeyler haber ver" diye buyurdu. Yahudi de şöyle söyledi:

"Ey Ebu'l-Kâsım! Allah gökleri şuna, yerleri şuna, suyu şuna, dağları şuna, diğer yaratıkları da şuna koyduğunda ne diyeceksin."

Muhammed bin Salt (bunu aktarırken) önce serçe parmağıyla işaret etti.

Sonra sırasıyla baş parmağına kadar işaret etti. (Yani "gökleri şuna" deik<jrı serçe parmağını, sonra sırasıyla baş parmağına kadar diğer parmaklarnu gösterdi.)

Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetini indirdi:

"Onlar, Allah'ı gereği gibi bilemediler."

 

2828- Müslim, Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir: [463]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Şanı yüce olan Allah kıyamet günü gökleri dürer. Sonra onları eliyle dürer. Sonra şöyle buyurur:

"Ben hükümdarım. Zorbalar nerede? Büyüklenenler nerede?"

Sonra yeri sol eliyle dürer. Sonra şöyle buyurur:

"Ben hükümdarım. Zorbalar nerede? Büyüklenenler nerede?"

Buhari'nin rivayetine göre de şöyle buyurmuştur:

"Şanı yüce olan Allah kıyamet günü yerleri dürer. Gökler de sağ elinde olur. Sonra şöyle buyurur: "Hem hükümdarım." [464]

Müslim'in Ubeydullah bin Mıksem'den nakletmiş olduğu bir başka riva­yette şöyle denmektedir:

"O (yani Ubeydullah), Resulullah (a.s)'tan nasıl rivayette bulunuyor diye Abdullah bin Ömer (r.a)'e baktı. Şöyle dedi:

"Şanı yüce olan Allah göklerini ve yerlerini iki eliyle alır ve: "Ben Allah'ım" der. Parmaklarını kapatır, açar ve: "Ben hükümdarım" der." Bu sırada baktım minber en altından oynuyordu. Hatta: "Minber Resulullah (a.s)'ı üzerinden düşürecek" dedim." [465]                                                   

Benzeri bir rivayetin de sonunda şöyle denmektedir:

"Mutlak güç sahibi -azze ve celle- göklerini ve yerlerini iki eliyle alır." [466]

Ebu Davud birinci rivayeti nakletm'iştir. Onun rivayet ettiği hadiste "diğer eliyle" denmekte, "sol eliyle" denmemektedir." [467]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle demektedir: "Beyhaki şöyle söylemiştir:

"Bu rivayette "sol el" ibaresini sadece, Ömer bin Hamza kullanmıştır. Ömer bin Hamza bu rivayeti Abdullah bin Ömer (r.a)'den nakletmiştir. Yine İbni Ömer (r.a)'den Nafi ve Ubeydullah bin Mıksem de rivayet etmiş, ancak söz konusu ibareye yer vermemişlerdir. Bu hadisi Ebu Hureyre (r.a) ve daha başkaları da bu şekilde Resulullah (a.s)'tan rivayet etmişlerdir.

Müslim'in Sahih'inde yer alan bir hadise göre Abdullah bin Ömer (r.a) merfu olarak şöyle söylemiştir:

"Adil davrananlar, kıyamet gününde Rahman'ın sağ elinde nurdan minberler üzeredirler.   O'nun her iki eli de sağdır."

Yine Ebu Hureyre (r.a)'den nakledilen bir hadiste de şöyle denmektedir: "Ben Rabbimin sağ elini seçtim. O'nun her iki eli de sağdır." İbni Hacer sözüne şöyle devam ediyor: "Kurtubi de el-Mefhem'de şöyle demektedir:

"Bu şekilde bu rivayette, bizim aramızda yaygın olan kullanımdan yola çıkılarak Yüce Allah'ın açısından "sol el" isimlendirmesi kullanılmıştır. Ancak rivayetlerin çoğunda bu isimlendirmenin kullanılmasından kaçınılmıştır. Hatta Yüce Allah'ın sıfatlarında bir eksiklik olduğu vehmine kapılmmasmın önlenmesi amacıyla: "O'nun her iki eli de sağdır" denil­miştir. Çünkü bizim açımızdan sol el sağ elden daha zayıftır." [468]

İmam Nevevi de şöyle demektedir:

"Kadı Iyaz şöyle söylemiştir:

"Bu hadiste üç ibare geçmektedir: Kapatır, dürer ve alır. Bunların tümüde toplamak anlamındadır. Çünkü gökler açıktır. Yerler de yayılmıştır. Daha sonra bu ifadeler, göklerin ve yerin tamamen kaldırılması, yok edilmesi ve daha farklı göklere ve yere değiştirilmesi anlamına alınacaktır. Sonuç olarak bu ibarelerin tümü de, söz konusu varlıkların üstüste katlanması, kaldırılması ve başka şekle dönüştürülmesi anlamına alınacaktır. Resulul­lah (a.s)'ın parmaklarını kapatması ve açması, söz konusu varlıkların ka­patılmasını, toplanmasını ve açılmasını sembolize etmek, dürülen ve açılan varlığın durumunu göstermek"içindir. Bu varlıklar ise gökler ve yerlerdir. Yoksa bu işaretle o varlıkları düren ve açanın hareketlerine işaret edilmesi amaçlanmamıştır. O, yüce ve uludur. Allah'ın sem'i sıfatlarından olan ve yaratılmış bir şey olmayan "el"i temsil edilemez."

İmam Nevevi daha sonra şöyle diyor:

"Yukarıda geçen hadislerde anlaşılması zor olan ibarelerle Hz. Peygam­beri (a.s)'nin ne kasdettiğini en iyi şekilde Yüce Allah bilir. Biz Allah'a ve O'nun sıfatlarına inanırız. Hiçbir şeyi O'na benzetmeyiz. O'nu da hiçbir şeye benzetmeyiz.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, duyandır, görendir." [469]

Resulullah (a.s)'m söylediği ve O'ndan kesin şekilde rivayet edilenler de hak ve doğrudur. Bunlardan anlayabildiklerimizi, Yüce Allah'ın bize olan lütfuyla anlayabilmekteyiz. Anlamakta zorluk çektiklerimize de iman eder ve O'nun ilmini yüce ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'a bırakırız. Anlamını da bize hitabda kullanılan Arap diline göre taşıdığı anla­ma hamlederiz. Ancak muhtemel olan iki farklı anlamından hiçbirinin ke­sin olduğunu söylemeyiz. Ancak yüce ve noksanlıklardan münezzeh olan Allah'ın şânma lâyık olmayan zahiri anlamından O'nu tenzih ederiz. Başarı ancak Allah'tandır."

"Bu sırada baktım minber en altından oynuyordu" sözünün anlamı şudur:

Yani en altından en üstüne kadar boydan boya hareket ediyordu. Çünkü bir şeyin alt tarafı hareket edince üst tarafı da hareket eder. Muhtemelen minberin bu esnada hareket etmesi Resulullah (a.s)'m belirtilen şekildeki hareketinden ileri geliyordu. Bununla birlikte onun söylenenleri duy­masının heybetiyle kendi kendine hareket etmiş olması da muhtemeldir. Tıpkı hurma kütüğünün inlemesi gibi. " [470]                                          

 

2829- Buhari, Ebu Hureyre (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Allah yeri kapatır ve sağ eliyle göğü dürer. Sonra şöyle buyurur: "Ben hükümdarım. Nerde yeryüzünün hükümdarları?" [471]

 

HADİSLERLE MÜ'MİN SURESİNİN TEFSİRİ

 

2830- Ebu Davud, Nu'man bin Beşir (r.a)'den rivayet etmiştir: [472]

"Resulullah (a,s) şöyle buyurdu: "Dua, bizzat ibadettir." Sonra şu âyeti okudu:

"Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin duanızı kabul edeyim. Bana ibadetten büyüklenenler küçük düşürülmüş olarak cehenneme gireceklerdir." [473]

 

 

HADİSLERLE FUSSİLET SURESİNİN TEFSİRİ

 

2831- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmişlerdir:

"Mescidi Haram'ın çevresinde üç kişi bir araya geldi. Bunların ikisi Sakif kabilesinden biri, Kureyştendi. Veya ikisi Kureyşten, biri Sakif kabilesinden-di. Göbeklerinin yağları fazla ama kalplerinin (kafalarının) anlayışı kıttı. [474]

İçlerinden biri:

"Ne dersiniz Allah bizim dediğimizi duyuyor mu?" diye sordu. Birisi:

"Eğer açıktan konuşursak duyar ama gizli konuşursak duymaz" dedi. Diğeri de:

"Eğer açıktan konuştuğumuzu duyuyorsa gizli konuştuğumuzu da duyuyordur. Bunun üzerine Yüce Allah da şu âyeti indirdi:

"Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğini (düşünüp onlardan) sakınmıyordunuz. Aksine yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz." [475]

Tirmizi'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de Abdullah bin Mes'ud (r.a) şöyle söylemiştir:

"Ka'be'nin örtülerine bürünmüştüm. Bu sırada göbeklerinin yağları faz­la ama kalplerinin anlayışı kıt üç adam geldi. Biri Kureyşli ikisi de onun Sakif kabilesinden olan kayın biraderleriydi. Yahut biri Sakif kabilesinden, ikisi de onun Kureyş'ten olan kayınbiraderleriydi. Aralarında benim anla­madığım bir şeyler konuştular. İçlerinden biri:

"Ne dersiniz Allah bizim dediğimizi duyuyor mu?" diye sordu. Birisi:

"Eğer seslerimizi yükseltirsek duyar, yükseltmezsek duymaz" dedi. Diğeri de:

"Eğer ondan bir şeyi duyarsa hepsini duyar" dedi. Ben bunu Resulullah (a.s)'a bildirdim. Yüce Allah da şu âyeti indirdi:

"Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğini (düşünüp onlardan) sakınmıyordunuz. Aksine yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz." [476]

 

HADİSLERLE ŞURA SURESİNİN TEFSİRİ

 

2832- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Ona, Yüce Allah'ın: "De ki: "Ben buna karşılık sizden yakınlıktan do­layı olan sevgiden başka bir ücret istemiyorum/1 [477] sözüyle ilgili olarak scJru soruldu. Said bin Cubeyr:

"Muhammed (a.s)'in âline (aile efradına ve soyundan gelenlere) yakın­lık" dedi. Abdullah bin Abbas (r.a) da şöyle söyledi:

"Acele ettin. Kureyş kabilesinin hiçbir kolu müstesna olmaksızın höp-siyle Resulullah (a.s)'ın bir akrabalık bağı vardı." [478]

Ardından şöyle söyledi:

"Sizinle benim aramda olan akrabalığın gereğini yerine getirmeniz, bu­nun hakkını yerine getirmeniz müstesna." [479]                       

 

Bir Açıklama

 

Bu âyetin tefsiriyle ilgili çeşitli görüşler bulunmaktadır:   

İbni Cerir bunları sıraladıktan sonra şöyle demektedir:

"Bunların içinde doğruya en yakın ve vahyedilen ibarenin zahirine en uygun olan görüş şu görüştür: "Bu ibarenin anlamı şudur: "Ey Kureyş halkı! Ben bunun için, size olan yakınlığımdan dolayı bana sevgi duymanız, be­nimle sizin aranızda sıla-i rahmi sürdürmeniz (akrabalık hakkını yerine ge­tirmeniz) dışında herhangi bir ücret istemiyorum."

İbni Kesir de Tefsir'inde şöyle söylemiştir: "(Bunun anlamı şudur):

"Ey Muhammedi Bu Kureyş kâfirlerinden olan müşriklere de ki: Size yaptığım bu tebliğ ve öğütten dolayı bana ödemeniz gereken bir ücret iste­miyorum. Sadece kötülüğünüzü benden uzak tutmanızı ve bana yardım et­meseniz de Rabbimin davetini insanlara ulaştırabilmem için beni kendi ha­lime bırakmanızı istiyorum. Artık aramızdaki akrabalık bağının hatırına bana eziyet etmeyin." [480]

 

HADİSLERLE DUHAN SURESİNİN TEFSİRİ

 

2833- Buhari ve Müslim, Mesruk bin Ecda (rh.a)'nın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [481]

"Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un yanında oturuyorduk. O da aramızda yanüstü uzanmıştı. Bir adam yanma geldi ve: "Kinde'nin kapılarında bir hikayeci hikâye anlatıyor ve şöyle bir iddiada bulunuyor: Duman âyeti gele­cek ve kâfirlerin nefeslerini alacak. Mü'minleri de ondan dolayı nezle gibi rir şey alacak."

Abdullah bu söz üzerine sinirli bir şekilde oturdu ve şöyle söyledi:

"Ey insanlar! Allah'tan sakının. Sizden kim bir şey bilirse bildiğini söylesin. Kim de bilmiyorsa: 'Allah daha iyi bilir" desin. Birinizin bilmediği bir şeyi konuşmasından: "Allah daha iyi bilir" demesi daha çok bilgiye uy­gundur. Yüce Allah Peygamberi (a.s)'ne şöyle buyurmuştur:

"De ki: "Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum ve ben kendi­liğimden bir yükümlülük getirenlerden (Öylesine kuruntuya girenlerden)

değilim." [482]

Resulullah (a .s) insanların arkalarını döndüklerini görünce şöyle buyur­du:

"Ey Allah'ım, Yusuf'un yedisi gibi yedi (ver)!"

Bir rivayete göre de Resulullah (a.s) Kureyşileri davet edince kendisini yalanladı ve O'na karşı geldiler. O da şöyle buyurdu:

"Ey Allah'ım! Onlara karşı bana Yusuf'un yedisi gibi bir yediyle yardım et!"

Bunun üzerine öyle bir sene geldi ki (kuraklıktan) her şeyi kuruttu. Hat­ta açlıktan derileri ve ölü hayvan etlerini bile yediler. Onlardan biri göğe doğru bakar ve (gökte) duman görünümünde bir şey görürdü. (Yani açlıktan ve zayıflıktan gözlerinde bulanıklık meydana geldiğinden göğü böyle sisli ve dumanlı gibi görürdü -Çeviren) Bu zamanda Ebu Sufyân, O'na (Resulullah (a.s)'a) gelerek:

"Ya Muhammed! Sen ortaya çıkıp Allah'a itaati ve akraba hakkını gözetmeyi emrettin. Oysa senin kavmin helak oldular. Onlar için şanı yüce olan Allah'a dua et" dedi. Yüce Allah da şöyle buyurdu:

"Artık sen göğün açık bir duman getireceği günü gözetle. (O duman) in­sanları bürür. İşte bu acıklı bir azaptır. "Rabbimiz! Üzerimizden azabı kaldır, çünkü biz artık iman edenleriz." Onlar için öğüt almak nerede? Oysa kendi­lerine açıklayıcı bir peygamber gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: "(Bu) öğretilmiş bir delidir" dediler. Biz azabı az bir süre kaldıracağız ama siz yine (küfre) döneceksiniz." [483] -Abdullah burada dedi ki: "Ahiret azabıkaldırılır mı?"- Ancak şiddetli bir yakalama ile yakaladığımız gün elbette b z intikam alırız." İşte bu şiddetli yakalama Bedir gününde olmuştur." [484] 

Bir başka rivayete göre de râvi şöyle söylemiştir:                             

"Abdullah dedi ki:

"Bu böyle olmuştu. Çünkü Kureyşiler Resulullah (a.s)'a karşı gelince Rl sulullah (a.s)'a onların aleyhine Yusuf'un kıtlık yılları (yani onun döneminde yaşanan kıtlık yılları) gibi kıtlık yıllan vermesi üzere Allah'a dua etmişti. Böylece onların başına kuraklık ve kıtlık geldi. Hatta kemikleri bile yediler. Öyle ki, onlardan bir adam göğe doğru bakar ve açlıktan, düşkünlükten dolayı kendisiyle göğün arasını adeta duman şeklinde görürdü. Bunun üzerine Yüce Allah da şu âyetleri indirdi:

"Artık sen göğün açık bir duman getireceği günü gözetle. (O duman) in­sanları bürür. İşte bu acıklı bir azaptır." [485]                                             

(Abdullah bin Abbas (r.a) sonra) şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s)'a gelindi. Kendisine: "Ya Resulullah (a.s)! Mudar için yağmur dile" denildi.  Onlara yağmur verildi. Bu arada şu âyet indi:

"Biz azabı az bir süre kaldıracağız ama siz yine (küfre) döneceksiniz." [486]

Nitekim yeniden refaha kavuştuklarında tekrar eski hallerine döndüler. Allah da şu âyeti indirdi: "Ancak şiddetli bir yakalama ile yakaladığımız gün elbette biz intikam alırız."

Dedi ki: "İşte bu şiddetli yakalama Bedir gününde olmuştur." [487] Benzer bir rivayette de şöyle denmektedir:

"O'na dendi ki: "Biz onların üzerinden bu hali kaldırırsak onlar yine eski hallerine dönerler." Ardından (Resulullah a.s) Rabbine dua etti. O da üzerlerinden kıtlığı kaldırdı. Onlar yine eski hallerine döndüler. Allah da onlardan Bedir gününde intikam aldı. Bu da Yüce Allah'ın şu sözünde bil­dirilmiştir:

"Artık sen göğün açık bir duman getireceği günü gözetle." Buradan şu âyetin sonuna kadar: "Ancak şiddetli bir yakalama ile yakaladığımız gün elbette biz intikam alırız." [488]

Tirmizi'nin rivayetinde, Yüce Allah'ın: "Artık sen göğün açık bir duman getireceği günü gözetle. (O duman) insanları bürür. İşte bu acıklı bir azaptır" sözüne kadar olan kısmında aynı ifadeler yer almaktadır. Bu rivayetin ravile-rinden biri şöyle söylemiştir:

"Bu, Yüce Allah'ın şu sözü gibidir:

"Rabbimiz! Üzerimizden azabı kaldır, çünkü biz artık iman edenleriz." [489]

"Ahiret azabı kaldırılır mı? Şiddetle yakalama, tutma ve dumanın görünmesi olayları yaşanmıştır."

İçlerinden biri: "Ay olayı da" demiştir. Bir diğeri de şöyle söylemiştir:

"Rumların üstün gelmesi olayı ve şiddetli yakalama olayı Bedir olayıyla birlikte (yani aynı sıralarda) gerçekleşmiştir." [490]

Buhari ve Müslim'in nakletmiş olduğu bir başka rivayette şöyle denmek­tedir:

"Abdullah (r.a) dedi ki: "Beş şey gerçekleşmiştir: Dumanın ortaya çıkması, kesin yakalama olayı, Rumların İranlılara üstün gelmesi, sert bir şekilde ele alma olayı ve aym ikiye ayrılması." [491]

 

Dersler Ve Öğütler

 

el-Feth'de şöyle denmektedir:

"Hadisin metninde: "Ya Resulullah (a.s)! Mudar için yağmur dile" denil­di" diye geçmektedir. Çünkü onlar Hicaz sularının yakmmdaydılar.

Kıtlık için dua ise Kureyş kabilesine karşıydı. Onlar Mekke'de oturuyor­lardı. Kıtlığın etkisi onların çevresindekilere de ulaşmıştır. Bu yüzden çevredekiler için dua edilmesi daha güzel görülmüştür. Yahut dua isteğindebulunan kişi Kureyş'in adını anmamak dolayısıyla onların kötülüklerini anmamak için onların yerine Mudar'ın adını anmış olabilir. Bu itibarla, on­ları (Kureyşilerİ de) Mudar'a katmak amacıyla "Mudar için" demiştir. İfade; aynı zamanda aleyhlerinde dua edilen kimselerin işledikleri kötülükten do­layı helake gittiklerine işaret etmektedir.

Sonuncu rivayette: "Senin kavmin helak oldu" denmektedir. Bu iki ifade arasında (yani hem "Mudar için" hem de "senin kavmin" denme­sinde) birbirine ters bir durum yoktur. Çünkü Mudar da aynı zamanda Re­sulullah (a.s)'ın kavmiydi.

(Resulullah a.s): "Mudar için mi?" diye buyurdu: "Yani onlar bu derece isyankârlık üzereyken ve Allah'a ortak koşarlarken benim onlar için yağmur dilememi mi istiyorsun?"

Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un görüşüne göre duman âyeti yani gökyüzünde bir dumanın ortaya çıkması olayı, geçmişte olmuştur. Ancak bir çok sahih ha­diste bu olayın kıyamet alametleri arasında ortaya çıkacağı bildirilmiştir. Onun Duhan süresindeki âyetleri yorumlama konusundaki görüşü doğru olsa da bu, kıyamet vaktine yakın bir zamanda bir dumanın ortaya çıkacağını kabul etmemize engel olamaz. Çünkü daha önce Hadislerle İslam Akaidi bölümünde gördüğümüz gibi bunun hakkında sahih metinler rivayet edilmiştir. Bununla birlikte bazı ilim adamları Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un bu tefsirine muhalefet etmiş ve âyetlerde sözü edilen, dumanı, kıyamet vakti Öncesinde ortaya çıkacak olan duman olarak açıklamışlardır. [492]

 

HADİSLERLE AHKAF SURESİNİN TEFSİRİ

 

2834- Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle riva­yet etmiştir:

"Resulullah (a.s) bana 'Hâ, Mim'Ierden bir sureyi yani Ahkaf suresini okuttu. Sure otuz âyetten daha fazla olduğundan otuzluk olarak ad­landırılmıştır." [493]

 

2835-Ahmed  bin Hanbel, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şu şekilde ri­vayet etmiştir: [494]

"Resulullah (a.s), Yüce Allah'ın: "Veya bir ilim kalıntısı getirin," [495] sözüyle ilgili olarak şöyle buyurdu:

"Yazı."

Hadisin ibaresine göre Resulullah (a.s)'a yazı hakkında soru soruldu. O da: "O bir ilim kalıntısıdır" diye buyurdu.

el-Evsat'ta da Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şöyle rivayet edilmiştir:

"O (İbni Abbas (r.a), Yüce Allah'ın: "Veya bir ilim kalıntısı" sözüyle ilgili olarak şöyle söylemiştir:

"Yazı güzelliği." [496]

 

Bir Açıklama

 

Burada sözü edilen yazıyla, kazılar yoluyla ortaya çıkarılan yazı metinle­rinin kastedilmiş olması ihtimali vardır. Yani: "Bu şekilde ortaya çıkarılan yazılarda Allah'tan başka bir yaratıcı olduğuna yahut yaratmada Allah'ın bir ortağının bulunduğuna delalet edecek bir şey var mıdır?"

Yukarıdaki ibarenin geçtiği âyetin tamamında ise şöyle buyurulmaktadır:

"De ki: "Allah'tan başka taptıklarınızı gördünüz mü? Onların yerden neyi yarattıklarını bana gösterin. Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer doğru sözlü iseniz bana bundan başka bir kitap veya bir ilim kalıntısı getirin." [497]

 

2836- Buhari, Yusuf bin Mâhik (rh. a.)'den şöyle rivayet etmiştir: [498]

"Mervân, Hicaz üzerine emirdi. Kendisini Muaviye görevlendirmişti. Bir konuşma yaptı ve babasından sonra Yezid bin Muaviye'ye bey'at edilme­si için ondan söz etmeye başladı. Bunun üzerine Abdurrahman bin Ebu Be­kir ona bir şey söyledi. O da: "Bunu alm" dedi. O da Hz. Aişe (r.a)'nin evine girdi ve kendisini ele geçiremedüer. Bunun üzerine Mervân şöyle söyledi:

"Bu, Yüce Allah'ın hakkında şöyle buyurduğu kişidir: "Fakat o kimse ki, anne babasına: "Öff size!..." der." [499] Hz. Aişe (r.a) de perdenin arkasından şöyle söyledi:

"Nur suresinde benim suçsuzluğum hakkında inen âyetler dışı da Kur'an'da bizim hakkımızda bir şey inmemiştir."

Yukarıda kastedilen âyetin ve onu izleyen âyetin tamamı ise şöyledir:r

"Fakat o kimse ki, anne babasına: "Öff size! Benden önce nice nesiller geçtiği halde benim (yeniden diriltilip) çıkarılacağımı mı vaadediyorsunuz!" der. Onlarsa Allah'a sığınarak: "Yazık sana iman et. Şüphe yok ki, Allah'ın vaadi gerçektir" derler. O da: "Bu (Kur'an), öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" der. İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan kendilerinden önce geçmiş ümmetler içinde üzerlerine (azap) sözü gerçekleşmiş kimseler­dir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır."

Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle demektedir: "İsmâili'nin rivayetinde geçen ifade şöyledir:

"Bunun üzerine Abdurrahman dedi ki; "Bu, Hirakl adetinden başka bir şey değildir. (Yani sizin şu başlatmak istediğiniz adet yani babaların yerlerine oğullara bey'at edilmesi adeti Bizans adetinden başka bir şey değildir -Çeviren)."

İbni Münzir'in rivayetinde de şu ifade geçmektedir:

"Oğullarınız için bey'at edilmesi üzere böyle Hirakl adeti mi getirdiniz?"

Ebu Ya'la ve İbni Hibban'in İsmail'bin Ebi Hâlid'e dayanan bir senedle naklettiklerine göre de adı geçen kişi şöyle söylemiştir:

"Bana Abdullah el-Medeni şöyle rivayette bulundu:

"Mervân konuşma yaptığı sırada ben Mescid'deydim. Şöyle dedi:

"Allah mü'minlerin emirine Yezid hakkında güzel bir kanaat verdi. Bu (kanaat) da onu yerine halife bırakmasıdır. Nitekim Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) de yerlerine birilerini halife tayin etmişlerdir."

Bunun üzerine Abdurrahman şöyle söyledi:

"(Bu) Hirakl (Bizans) adetidir. Vallahi Hz. Ebu Bekir (r.a) ne çocukların­dan birini ne de ailesinden bir kimseyi yerine halife tayin etmiştir. Muaviye bu işi sırf kendi oğluna bir üstünlük kazandırmak için yapmaktadır."

"Kendisini ele geçiremediler" sözünün anlamı şudur: Hz. Aişe (r.a)'ye olan saygılarından dolayı onun (Abdurrahman bin Ebi Bekir (r.a)'in) ar­kasından içeri girmekten sakındılar.

Ebu Ya'la'mn rivayetinde de şu ifade geçmektedir:

"Bunun üzerine Mervân minberden indi. Mescid'in kapısına kadar gel­di. Hz. Aişe (r.a)'nin yanına (yani odasının kapısına) geldi. O, onunla, o da onunla konuşmaya başladı. Sonra da çekilip gitti."

Hafız İbni Hacer diyor ki:

"Hz. Aişe (r.a)'nin: "Nur suresinde benim suçsuzluğum hakkında inen âyetler dışında Kur'an'da bizim hakkımızda bir şey inmemiştir" sözüyle kastedilen şudur:

Yani onların hakkında inen âyetler sadece, Nur suresinde geçen ve ona iftira atanların durumlarından ve Hz. Aişe (r.a)'nin onların ortaya attıkları suçlamalardan uzak olduğundan söz eden âyetlerdir."

Hafız İbni Hacer daha sonra şöyle diyor: "İsmâili'nin rivayetinde şöyle denmektedir:

"Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a) dedi ki: "Yalan söylüyor. Vallahi o, onun hakkında inmemiştir."

İbni Kesir diyor ki:

"Söz konusu âyetin Abdurrahman bin Ebi Bekir (r.a) hakkında indiğini ileri sürenlerin görüşleri zayıftır. Çünkü Abdurrahman bin Ebi Bekir (r.a)bundan sonra Müslüman olmuş ve İslâm'a güzelce sarılmıştır. O, kendi manındaki insanların seçkinlerinden di."

Kurtubi tefsirinde geçtiğine göre ez-Zuccac şöyle söylemiştir:

"Bu âyetin, Abdurrahman bin Ebi Bekir (r.a) hakkında ve o daha Müs­lüman olmadan önce indiği nasıl söylenebilir. Oysa Yüce Allah şöyle buyu­ruyor:

"İşte bunlar,  cinlerden ve  insanlardan  kendilerinden  önce ümmetler içinde üzerlerine (azap) sözü gerçekleşmiş kimselerdir." [500]

Yani onların hakkında azap kesinleşmiştir. Bu durumda iman edilmiş olmaması zorunlu olur. (Yani haklarında bu hüküm kesinleşmiş olanların, iman etmeyecekleri Allah tarafından bilinen kimseler olmaları gerekir. -Çeviren) Abdurrahman ise mü'minlerin seçkinlerindendi."

 

2837- Müslim, Alkame (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [501]

"Abdullah bin Mes'ud (r.a)'a: "Cinlerin namazda bulunmaları gecesinde sizden herhangi bir kimse Resulullah (a.s) ile birlikte bulundu mu?" diye sordum. Şöyle dedi:

"Bizden bir kişi bulundu. Ancak biz bir gece O'nunla birlikte bulunuyor­duk. Bir ara kendisini kaybettik. Vadilerde ve sokaklarda O'nu aradık. Sonuçta: "Havaya uçuruldu veya alınıp götürüldü" dedik. O gece bir toplu­mun geçirebileceği en kötü (en zor) bir gece geçirdik. Sabah olunca baktık ki Hirâ tarafından geldi.

"Ya Resulullah (a.s)! Seni kaybettik. Aradık, bulamadık. Bunun üzerine bir toplumun geçirebileceği en kötü (en zor) bir gece geçirdik" dedik. O da şöyle buyurdu:

"Bana cinlerin davetçisi geldi. Onunla birlikte gittim ve onlara (cinlere) Kur'an okudum."

Ardından bizi alıp götürdü. Bize onların izlerini ve ateşlerinin izlerini gösterdi, O'ndan azık istemişler. O da şöyle demiş:

"Üzerine Allah'ın adı anılan her kemik sizin olsun. Sizin elinize geçtiğinde etle dolu olur. Bütün büyük baş hayvanların atıkları sizin hay­vanlarınızın alafı olsun."

Resulullah (a.s) buyurdu ki:

"Bu ikisiyle istinca etmeyin (tuvaletten sonra silinmeyin). Bu ikisi kardeşleriniz için yiyecektir."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Onlar Arap yarımadasının cinlerindendi." [502]

 

2838- Bezzâr, Zir bin Hubeyniş (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Hani cinlerden bir grubu Kur'an'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Ona geldiklerinde: "Susup kulak verin" dediler. (Okuma) bitirilince de uyarıcılar olarak kavim­lerine döndüler/' [503] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Susun." Dedi ki: "Onlar yedi kişiydiler. Biri Zevbe'a'ydı." [504]

 

Bir Açıklama

 

Resulullah (a.s) cinlere bir çok kez tebliğde bulunmuştur. Bazı hallerde sahabilerden biri kendisiyle birlikte gitmiş ve Resulullah (a.s) onu, cinleri görebileceği bir yere oturtmuştur. Bu iki rivayet de Ahkaf suresinde emlerle ilgili olarak geçen âyetler hakkında varid olmuştur. Bu iki rivayet, cinlere yapılan tebliğlerden birinin durumunu açıklamaktadır. [505]

 

HADİSLERLE FETİH SURESİNİN TEFSİRİ

 

2839- Buharı ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmişlerdir: [506]

"Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik." [507]

(Enes bin Malik r.a) dedi ki: "Bu, Hudeybiye'dir."

Resulullah (a.s)'m sahabileri: "Hoş ve mübarek olsun. Bizim için ne\ var?" dediler.  Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:                           

"(Bütün bunlar) mü'min erkeklerle, mü'min kadınları içinde sonsuza kadar kalmaları üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve onların kötülüklerini örtmesi içindir. Bu, Allah karında büyük bir kurtuluştur." [508]

Şu'be dedi ki:

"Kufe'ye vardım. Bunun tamamını Katade'den rivayet ettim. Sonra döndüm ve kendisine bunu söyledim. O da şöyle söyledi:

"Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik." "Bu Hudeybiye'dir" kısmı, Enes bin Malik (r.a)'tendir. "Resulullah (a.s)'m sahabileri: "Hoş ve mübarek olsun. Bizim için ne var?" dediler" kısmı ise İkrime'dendir."

Müslim bunu Katade'den rivayet etmiştir. Bu rivayete göre Katade, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini bildirmiştir:

"O'ntm (Resulullah (a.s)'m) Hudeybiye'den dönüşü esnasında: "Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dos­doğru bîr yola iletsin. Ve Allah sana ulu bir zafer versin. İmanlarına iman katmaları için mü'minlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir. (Bütün bunlar) mü'min erkeklerle, mü'min kadınları içinde sonsuza kadar kalmaları üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve onların kötülüklerini örtmesi içindir. Bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur," [509] âyetleri indiğinde, on­ları (Hudeybiye'den dönen sahabileri) üzüntü ve keder bürümüştü. Nite­kim (Resulullah (a.s) kurbanını Hudeybiye'de kesmişti. Resulullah (a.s) (bu âyetlerin inmesi üzerine) şöyle buyurdu:

"Bana bütün dünyadan daha sevimli olan bir âyet indi."

Tirmizi'nin rivayetine göre de Katade, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini bildirmiştir:

"Resuluilah (a.s)'a Hudeybiye'den dönüşü sırasında şu âyet" indi:

"Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola iletsin."

Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Bana, benim için yerin üzerindekilerden daha sevimli olan bir âyet indirildi :

Hudeybiye: Orta büyüklükte, fazla büyük olmayan bir köydür. Adını, Resulullah (a.s.)'ın altında sahabilerinden bey'aî aldığı ağacın yanındaki kuyudan almıştır. Yahut o mevkide bulunan Hadba ağacından almıştır. Burası ile Mekke arasında bir menzile vardır. Orayla Medine arasında ise dokuz menzile vardır. Hudaybiye'de yapılan anlaşma fetih olarak adlandırılmıştır. Çünkü o, fethin başlangıcı ve fethi hazırlayan sebeplerin ilkiydi.                                 

Sonra Resulullah (a.s) bunu okudu. Bunun üzerine (beraberindeki dediler ki:

"Hoş ve mübarek olsun. Ya Resulullah (a.s)! Allah senin hakkmd! yapılacağını açıklamış. Peki bizim için ne yapılacak?"

Bunun üzerine şu âyet indi:

"(Bütün bunlar) mü'min erkeklerle, mü'min kadınları içinde sonsuza kadar kalmaları üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve onların kötülüklerini örtmesi içindir. Bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur."

"... kısmı İkrime'dendir" sözü hakkında Hafız bin Hacer şöyle demekte­dir:

"Bu, hadisin bir kısmının Katade'nin Enes (r.a)'ten rivayeti tankıyla bir kısmının da İkrime'den nakledildiğini ifade etmektedir. Bunu İsmaili, Hac-cac bin Muhammed'in Şu'be'den rivayeti tankıyla nakletmiş ve hadisinde Enes (r.a)'ten nakledilen kısımla İkrime'den nakledilen kısmı birleştirerek tek bir siyak ile aktarmıştır."

 

2840- İmam Malik, Eşlem (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [510]

"ResuluUah (a.s) seferlerinden birinde yürüyordu. Hz. Ömer bin Hattab (r.a) da geceleyin onunla birlikte yürüyordu. Hz. Ömer (r.a) kendisine bir şey hakkında soru sordu. Ancak cevap vermedi. Sonra tekrar sordu. Yine cevap vermedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) şöyle söyledi:

"Anan seni kaybetsin ey Ömer! ResuluUah (a.s)'a üç kere ısrar ettin. Hiçbirinde de sana cevap vermiyor."

Hz. Ömer (r.a) dedi ki:

"Bunun üzerine devemi hızlandırdım. Öyleki insanların önüne geçtim. Hakkımda Kur'an (âyet) ineceğinden korktum. Beni çağıran bir seslenicinin sesini duyuncaya kadar hiç durmadım. (Bu sesi duyunca): "Benim hak­kımda Kur'an inmiş olmasından korkmuştum" dedim. Resulullah (a.s)'a geldim. Kendisine selâm verdim. O şöyle buyurdu:

"Bu gece bana bir sure indirildi ki, o benim için üzerine güneşin doğ­duğu her şeyden daha sevimlidir."

Sonra şunu okudu:

"Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik,"

Bunu Tirmizi de Eslem'den rivayet etmiştir. Bu rivayete göre Eşlem şöyle söylemiştir:

"Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'m şöyle söylediğini duydum:

"Seferlerinden birinde Resulullah (a.s) ile birlikte bulunuyorduk..." de­vamı yukarıdaki gibidir. [511]

 

2841- Müslim, Enes bin Malik (r.a)'ten şu şekilde rivayet etmiştir: [512]

"Mekke halkından seksen adam, Ten'im dağından silahlı bir şekilde Re­sulullah (a.s)'ın üzerine indiler. Resulullah (a.s)'a ani baskın düzenlemek istiyorlardı. Ama O, onları barışla aldı ve kendilerini sağ bıraktı. Yüce Allah da şu âyeti indirdi:

"Onlara karşı size zafer verdikten sonra, Mekke yakınında onların elleri­ni sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah yaptıklarınızı gö­rendir." [513]

Tirmizi'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Seksen kişi sabah namazı vaktinde Ten'im dağından Resulullah (a.s)'m ve ashabının üzerine doğru indiler. O'nu Öldürmek istiyorlardı. Ancak ele geçirildiler. Resulullah (a.s) onları bağışladı. Yüce Allah da şu âyeti indirdi:

"Onlara karşı size zafer verdikten sonra, Mekke yakınında onların elleri­ni sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur..." [514]

Ebu Davud da her iki rivayete yakın bir rivayet nakletmiştir. [515]

 

2842- Taberani, ensardan Ebu Cum'a Cunbuz bin Sebu (r.a)'uu şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [516]

"Gündüzün başlangıcında Resulullah (a.s)'a karşı kâfir olarak savaştım. Gündüzün sonunda da O'nunla birlikte Müslüman olarak savaştım. Biz üç erkek ve dokuz kadındık. Şu âyet de bizim hakkımızda indi:

"Eğer kendilerini bilmediğiniz mü'min erkeklerle mü'min kadınları çiğneyecek ve bu yüzden büyük sıkıntıya düşecek olmasaydınız (Allah Mekke'nin fethine izin verirdi." [517]

Ebu Cum'a (r.a)'nm adının Habib bin Siba' olduğu da söylenmiştir.[518]

 

HADİSLERLE HUCURAT SURESİNİN TEFSİRİ

 

2843- Buharı, Abdullah bin Zubeyr bin Avvam (r.a)'m şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [519]

"Temimoğullanndan bir grup binekli (olarak) Resulullah (a.s)'a geldi. Ebu Bekir (r.a): "Ka'ka' bin Ma'bed bin Zurâre'yi emir yap" dedi. Hz. Ömer (r.a) de: "Akra' bin Hâbis'i emir yap" dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a): "Sen sırf bana muhalefet etmek istedin" dedi. Hz. Ömer (r.a): "Ben sana muhalefet etmek istemedim" dedi ve aralarında tartıştılar. Hatta sesleri yükseldi. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamber'inin huzurunda öne geçmeyin ve Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah duyandır, bilendir." [520] Bir rivayete göre de İbni Ebi Muleyke şöyle söylemiştir:

"Tercihle ilgili teklifte bulunan iki kişi Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) neredeyse helak olacaklardı. Temim oğullarının heyeti gelince birisi Akra' bin Habis el-Hanzali için (onun emir seçilmesi) için teklifte bulundu. Diğeri de başka biri için teklifte bulundu..." devamında yukarıdakinin ben­zerini ve âyetin bununla ilgili olarak indiğini söylemiştir. Sonra da şöyle söylemiştir:

"İbni Zubeyr (r.a) dedi ki: "Bundan sonra Hz. Ömer (r.a) bir şey konuş­tuğunda sanki bir sırdaşıyla konuşuyormuş gibi konuşurdu. O'na (Resu-lullah (a.s)'a) duyuramazdı ki, O, onun sözünü anlasın." [521]

Buna benzer bir başka rivayet daha nakledilmiştir. Abdullah bin Zubeyr (r.a) dedi ki:

"Hz. Ömer (r.a), Resulullah (a.s)'a sözünü duyuramazdı ki, onu an­lasın."

Ancak babası (dedesi) yani Ebu Bekri Sıddık (r.a) hakkında böyle bir şey söylememiştir," [522]

Bunu Tirmizi de rivayet etmiştir ve onun rivayetine göre râvi şöyle söylemiştir:

"Akra' bin Habis Resululîah (a.s)'m yanma geldi. Hz. Ebu Bekir (r.a):

"Ya Resulullah (a.s)! Onu kavminin başına yönetici tayin et" dedi. Hz. Ömer (r.a):

"Ya Resulullah (a.s)! Onu yönetici olarak tayin etme" dedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s)'ın yanında konuştular. Hatta sesleri yükseldi. Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a)'e: "Sen sırf bana muhalefet etmek istedin" dedi. Hz. Ömer (r.a): "Ben sana muhalefet etmek istemedim" dedi. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstünde yükselt­meyin ve birbirinize bağırdığınız gibi ona da bağırmayın." [523]

(Râvi) dedi ki:

"Hz. Ömer (r.a) bundan sonra Resulullah (a.s)'ın yanında konuştuğu z; man O'na sesini duyurmazdı ki O, onu anlasın."

Ancak İbni Zubeyr, dedesi yani Ebu Bekir (r.a) hakkında böyle bir ş y söylemedi." [524]

Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"el-İ'tisam'da geçtiğine göre el-Veki', Yüce Allah'ın: "Büyüktür" sözüme kadar olan kısmını da ilave etmiştir.

İbni Cureyc'in rivayetinde de şöyle denmektedir: "Bunun üzerine şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Allah'ın ve Peygamber'inin huzurunda öne geç­meyin ve Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah duyandır, bilendir." De­vamındaki âyetlerin de: "Eğer onlar sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretse-lerdi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu" [525] ibaresinin sonuna kadar olan kısmını okumuştur. Burada bir problem karşımıza çıkmaktadır. İbni Atiyye şöyle söylemiştir: "Sahih olan rivayete göre bu âyetlerin iniş sebebi bedevilerin görgüsüzlerinin (Resulullah (a.s)'ın yanında kaba bir şekilde) konuşmalarıdır." [526]

İbni Hacer daha sonra şöyle diyor:

"Bu durum (yani söz konusu âyetin asıl iniş sebebinin bedevi Arapların konuşmaları olması) bu hadise ters düşmez. İki büyük sahabinin, Temim-oğullarının emirliğine geçirilecek kişi hakkında ihtilafa düşmeleri konusuy­la ilgili olan âyet bu surenin başındaki: "Allah'ın ve Peygamber'inin huzu-.runda Öne geçmeyin..." diye başlayan âyettir. Ancak bu âyetin hemen de­vamında da şu âyet gelmektedir:

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstünde yükseltme­yin ve birbirinize bağırdığınız gibi ona da bağırmayın. Yoksa siz farkında ol­madan amelleriniz boşa gider."

Hz. Ömer (r.a) sesini çok alçaltmak suretiyle bu hükme sıkıca sarılmıştır. Haklarında bu âyetin indiği görgüsüz Bedeviler ise Temimoğullarından ge­len kişilerdir. Onlar, haklarında şöyle buyurulan kimselerdir:

"Şüphesiz seni odaların arkasından çağıranların çoğu akıl etmeyenlerdir." [527]

 

2844- Tirmizi, Berâ bin Azib (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Şüphesiz seni o-clalarm arkasından çağıranların çoğu akıl etmeyenlerdir" sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [528]

"Bir adam kalkıp: "Ya Resulullah (a.s)! Benim övgüm süs, yermem de kusurdur (yani birini övdüğüm zaman bu onun için bir süs, yerdiğim za­man da bu onun için bir kusurdur -Çeviren)" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Bu, şanı Yüce Allah olan Allah'tır (yani Allah birini övdüğünde bu onun için süs, yerdiğinde de onun için kusurdur -Çeviren)."

el-Cami'in tahkikçisi şöyle söylemiştir:

"Bu, aynen onun dediği gibidir. Bunun, Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde, bu rivayeti kuvvetlendiren bir şahidi bulunmaktadır. Akra1 bin Habis (r.a)'ten rivayet edilen bu hadiste şöyle denmektedir:

"O (Akra') Resulullah (a.s)'ı odaların arkasından çağırdı ve: "Ya Resulul­lah (a.s)!" dedi. Resulullah (a.s) kendisine cevap vermedi. Bunun üzerine: "Ya Resulullah (a.s)! Bil ki benim övgüm süs, yermem de kusurdur" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Bu, şanı Yüce Allah olan Allah'tır." Bu rivayetin senedi hasendir." [529]

Bu rivayet, burada Yüce Allah'ın: "Şüphesiz seni odaların arkasından çağıranların çoğu akıl etmeyenlerdir" sözüyle ilgili olması dolayisıvla zikre­dilmiştir.

 

2845- Ahmed bin Hanbel, Haris bin Ebi Dırar el-Huzâi (r.a)'nin Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun asimi araştırın" [530] sözüyle ilgili olarak şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'m yanma gittim. Beni İslâm'a davet etti. Ben de kabul ettim ve İslâm'a girdim. Sonra beni zekât vermeye davet etti. Bunu da kabul ettim ve dedim ki:

"Ya Resulullah (a.s)! Kavmime döneyim. Onları İslâm'a ve zekâtı ver­meye davet edeyim. Kim benim davetimi kabul ederse onun zekâtını to­plarım. Resulullah (a.s) bana şu şu vakitte, topladığım zekâtları sana getir­mek üzere bana bir elçi gönderir."

Haris davetini kabul edenlerin zekâtlarını toplayınca ve Resulullah (a.s)'m kendisine elçi göndermek istediği vakit de gelince elçinin gelmesi ge­cikti ve onun (Hâris'in) yanma gitmedi. Haris kendisi hakkında şanı yüce olan Allah ve Peygamberi (a.s)'nin kızmasına yol açacak bir şey olduğunu sandı. Bunun üzerine kavminin önde gelenlerini çağırdı. Onlara dedi ki:

"Resulullah (a.s) bana, yanımda toplanan zekâtları alacak olan elçisini göndermek üzere bir zaman belirlemişti. Resulullah (a.s) hiçbir zaman sözünden dönmez. Sanıyorum O'nun elçisinin gecikmesinin sebebi bir kızgınlıktan başka bir şey değildir. Haydi yola çıkın. Resulullah (a.s)'ın yanma gidelim."

Öte yandan Resulullah (a.s) Velid bin Ukbe'yi onun yanında toplanan zekâtları almak üzere göndermişti. Resulullah (a.s)'ın elçisi yola çıkıp bir miktar yol alınca korkuya kapıldı. Bu yüzden geri döndü. Resulullah (a.s)'ın yanına geldi ve şöyle söyledi:

"Haris bana zekâtları vermedi ve beni öldürmek istedi."

Bunun üzerine Resulullah (a.s), Hâris'in üzerine göndermek üzere bir grup hazırladı. Bu arada Haris de arkadaşlarıyla birlikte yola çıktı. Gönderilen grup onlara doğru yola çıkınca, Medine'den ayrıldıktan sonra Haris kendileriyle karşılaştı. Gruptakiler: "İşte Haris bu!" dediler. Onlar onun etrafını sarınca: "Siz nereye gönderildiniz?" diye sordu.

"Sana" dediler. "Niçin?" diye sordu. Onlar da şöyle dediler: [531]                                      j \-

"Resulullah (a.s) sana Velid bin Ukbe'yi göndermişti. O senin kendiline zekâtı vermediğini ve onu öldürmek istediğini ileri sürdü."

O da dedi ki:

"Hayır. Muhammed (a.s)'i hak üzere gönderene yemin olsun ki,b onu asla görmüş değilim ve yanıma da gelmiş değildir."

Haris, Resulullah (a.s)'m yanına girince Resulullah (a.s) ona:

"Sen zekâtı vermedin ve elçimi öldürmek istedin mi?" diye sordu.  şöyle söyledi:

"Hayır. Seni hak üzere gönderene yemin olsun ki, ben onu asla görmüş değilim ve yanıma da gelmiş değildir. Ben de zaten, Resulullah (a.s)'m elçisinin gönderilmesi gecikince buraya geldim. Allah ve Peygamberi (a.s)'nin bana kızmasına sebep olan bir şey olduğunu sandım. Bunun üzerine Hucurat suresi(ndeki şu âyetler) indi:

"Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun aslını araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olur­sunuz. Ve bilin ki Allah'ın elçisi içinizdedir. Eğer o birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi, onu kalp­lerinizde süsledi ve inkârı, fışkı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte onlar doğru yolda olanlardır. (Bu) Allah'tan bir lütuf ve nimettir. Allah bilendir, hikmet sahibidir." [532]

 

2846- Tirmizi, Ebu Nadra (rh. a.)'nm şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Ebu Said el-Hudri (r.a) şu âyeti okudu:

"Ve bilin ki, Allah'ın elçisi içinizdedir. Eğer o birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz." [533]

Ve şöyle söyledi:

"İşte şu peygamberiniz, O'na vahyediliyor. Sizin seçkin önderlerinize bile işlerin çoğunda itaat etseydi zora düşerlerdi. Artık bugün sizin durumu­nuz nasıl olabilir?"

Yani: "Bilin ki, aranızda Resulullah (a.s) bulunmaktadır. Onu büyük görün, O'na hürmet edin, O'ndan ölçü alın ve O'nun emrine uyun. O sizin iyiliğinize olanları daha iyi bilir. Size sizden daha şefkatlidir. Sizin hakkınız­daki görüşü, sizin kendinizin kendi nefisleriniz hakkındaki görüşlerinizden daha mükemmeldir." Sonra onların görüşlerinin çıkarlarına olanı gözetme konusunda zayıf kaldığını açıklamış ve: "Eğer o birçok işte size uysaydı mu­hakkak sıkıntıya düşerdiniz" diye buyurmuştur. Yani: "Eğer sizin seçtiğiniz her şeyde O size uysaydı, bu durum sizin sıkıntıya ve zorluğa düşmenize se­bep olurdu."

Ebu Said (r.a) burada seçkin önderlerle sahabileri (Allah kendilerinden razı olsun) kasdetmiştir. Resulullah (a.s) onlara bile (bütün işlerde) itaat et­seydi sıkıntıya düşerlerdi. "Artık bugün sizin durumunuz nasıl olabilir?" sözünde tabiine hitab edilmektedir. Yani: "Bugün sizin kişisel görüşlerinize göre hareket edilir, Allah'ın kitabı ve Resulullah (a.s)'m sünneti bırakılarak sizin görüşleriniz esas alınırsa durum ne olur?"

Yani Yüce Allah sahabilere şöyle buyurmuştur:

"Ve bilin ki, Allah'ın elçisi içinizdedir. Eğer o birçok işte size uysaydı muhakkak sıkıntıya düşerdiniz."

Ebu Said el-Hudri (r.a) de dedi ki:

"Bu söz tabiiler için Öncelikle geçerlidir." Biz de diyoruz ki: "Bu durum­da bizim zamanımızın insanları için artık durum nasıl olacak? Din hakkında cehaletin hüküm sürdüğü, dinin kendi mensupları arasında bile garib duruma düştüğü bu zamanda nasıl olacak? Evet, bizim asla Kitab'ı ve sünneti bırakıp da, çoğunluğu oluştursalar da azınlığı oluştursalar da insan­ların arzularına göre hareket etmemiz caiz olmaz. İslâm'a göre hüküm şanı N yüce olan Allah'ındır. Bu kesinleşmiş bir ilkedir. Mantıki muhakeme yoluy­la, Allah'ın izniyle günümüzde Müslümanların çoğunluğunun İslâm şeriatını sevdiklerini ve desteklediklerini görüyoruz."

 

2847- Ebu Davud, Ebu Cubeyre bin Dahhâk (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [534]

"Şu (aşağıda gelecek olan) âyet, biz -Selimeoğulları- hakkında inmiştir. Resulullah (a.s) bizim yanımıza geldi. O zaman bir tek adam müstesna ol­maksızın herkesin iki veya üç adı vardı. Resulullah (a.s): "Ey filan!" derdi. Yanındakiler: "Bırak, ya Resulullah (a.s)! O, bu ada kızmaktadır" derlerdi. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü addır!" [535]

 

2848-Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [536]

"...ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık." [537]

 (Abdullah bin Abbas r.a) dedi ki:

"Soylar (şu'ub) büyük, geniş kabilelerdir. Kabileler ise küçükleridir. Bir Açıklama Hattâbi, Me'alimu's-Sunen'de şöyle diyor;

"Şu'ub (soylar): Şu'ab kelimesinin çoğuludur. Bunlarsa kabilelerin başlarıdır. Rebi'a, Mudar, Evs ve Hazrec gibi. Değişik kollan biraraya getir­meleri ve toplamaları dolayısıyla şu'ub olarak adlandırılmışlardır. Kabileler ise şu'ablardan daha küçük olanlardır. Rabi'a kabilesinin Bekr kolu, Mudar kabilesinin Temim kolu gibi. Kabilelerden daha küçük olanlara amareler de­nir. Bekr'in Şeybân kısmı, Temim'in Dârim kısmı gibi. Amarelerin de küçükleri batınlardır. Kureyş'ten Galib oğulları ve Luey oğulları böyledir. Batınların küçükleri fahzlardır. Lu'ey oğullarından Hâşim oğulları veUmeyye oğullan böyledir. Sonra fasılalar ve aşiretler gelir. Aşiretlerden son­ra bölgesel bir grup yoktur. (Yani ondan sonrası ailelerdir. -Çeviren)

Şu'abların İranlılarda, kabilelerin ise Araplarda olduğu da söylenmiştir. İsrailoğullarının gruplarına da esbât (sibtler) denir.

Ebu Ravk da şöyle söylemiştir:

"Şu'ablar herhangi bir şahsa nisbet edilmeyen kitlelerdir. Bunlar şe­hirlere veya köylere nisbet edilir. Kabileler ise atalarına nisbet edilen Arap topluluklarıdır." [538]

 

KAF SURESİ

 

2849- Ahmed bin Hanbel, Ebu Sa'id el-Hudri (r.a)'den, Yüce Allah'ın: "O gün cehenneme: "Doldun mu?" deriz. O da: "Daha fazlası var mı?" der" [539] sözüyle ilgili olarak şöyle rivayet etmiştir: [540]

 "Resululîah (a.s) şöyle buyurdu:

"Cennet ve cehennem birbirlerine karşı övündüler. Cehennem dedi ki: "Ey Rabbim! Bana zorbalar, büyüklenenler, krallar ve ileri gelenler girer." Cennet de dedi ki: "Bana da zayıflar, fakirler ve düşkünler girer." Bunun üzerine şanı yüce olan Allah cehenneme şöyle buyurdu:

"Sen azabımsın. Sana istediğimi çarptırırım." Cennete de şöyle buyurdu:

"Sen de her şeyi kuşatan rahmetimsin. Sizden her birinizi dolduracak olan vardır."

Nitekim cehenneme oraya girecek olanları atar. O: "Daha fazlası var mı?" der. Yine atar. O: "Daha fazlası var mı?" der. Sonra yine atar. O yine: "Daha fazlası var mı?" der. Sonuçta şanı yüce olan Allah ona gelip üzerine ayağını koyar. O da: "Artık yeter, artık yeter!" der. Cennete gelince, onun içinde de Allah'ın kalmasını istedikleri kalır. Allah orası için de dilediği ya­ratıklar var eder."

 

2850- Buharı, Mücâhid bin Cebr (rh. a.)'den rivayet etmiştir: [541]

"Abdullah bin Abbas (r.a) ona (Cebr'e) bütün namazların sonunda (Allah'ı) teşbih etmesini emretti. Yani Yüce Allah'ın şu sözüne binaen:

"Gecenin bir kısmında ve secdelerin arkasından O'nu teşbih et." [542]

 

HADİSLERLE ZARİYAT SURESİNİN TEFSİRİ

 

2851- Ebu Davud, Enes bin Malik (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Gecenin an-az bir kısmında uyurlardı," [543] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini ri-etmiştir:

"Akşam ile yatsı arasında namaz kılarlardı." [544]

 

HADİSLERLE TUR SURESİNİN TEFSİRİ

 

2852- Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "Ma'mur Ev'e," [545] sözü hakkında merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s), Ma'mur Ev'e her gün yetmiş bin meleğin girdiğini gördü." [546]

 

HADİSLERLE NECM SURESİNİN TEFSİRİ

 

2853- Buharı ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın: "Böylece (aradaki mesafe) iki yay boyu veya daha yakm oldu," [547] ve: "Onun gördüğünü gönül yalanlamadı," [548] ve bir de: "Andolsun ki, o Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü," [549] sözleriyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Cibril (a.s)'m altıyüz kanadının olduğunu gördü."  Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Cibril (a.s)'i refreften (ince ipekten) bir hülle (cübbe) içinde gördü. [550]

Gökle yerin arasını doldurmuştu." [551]

 

2854- Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [552]

"Onun gördüğünü gönül yalanlamadı." [553] "Andolsun ki, o onu bir başka kez daha inişte gördü." [554]

"(Abdullan bin Abbas (r.a) bu iki âyet hakkında) şöyle söyledi:

"O'nu gönlüyle iki kere gördü."

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"O'nu kalbiyle gördü. Andolsun ki, o onu bir başka kez daha inişte gördü." [555]

Tirmizi'nin hasen bir rivayetle naklettiğine göre de şöyle söylemiştir: "Muhammed Rabbini gördü." Ikrime dedi ki:

"Allah şöyle buyurmuyor mu: "Gözler onu idrak edemez. O ise gözleri idrak eder." [556]

O (Abdullah bin Abbas (r.a) da şöyle söyledi:

"Yazık sana! Bu O'nun nuruyla tecelli ettiği zamandır ki, o onun nuru­dur. O Rabbini iki kere gördü." [557]

Yine onun bir başka rivayetinde şöyle denmektedir: "Andolsun ki, o onu bir başka kez daha inişte gördü." [558]

"Derken (Allah'ın) kuluna vahyettiğini vahyetti." [559]

"Böylece (aradaki mesafe) iki yay boyu veya daha yakın oldu." [560]

Abdullah bin Abbas (r.a) (bunlar hakkında) dedi ki:

"O, (Resulullah a.s) O'nu (Rabbini) gördü." [561]

Yine Tirmizi'nin bir başka rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Onun gördüğünü gönül yalanlamadı." [562]

Dedi ki:

"O'nu kalbiyle gördü." [563]

Bu rivayet ve benzerleri Allah'ı görme konusunda Abdullah bin Abbas (r.a)'tan nakledilmiş olan ve mutlak anlam içeren rivayetleri kayda bağla­maktadır. Mutlak anlamdaki metinlerin mukayyed metinlere bağlı olarak açıklanması gerekir.

Hafız ibni Hacer diyor ki:

"Ibni Merdeviye'nin Atâ'nm Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayeti tankıyla nakletmiş olduğu metin bundan daha açıktır. Bu rivayete göre İAb-dullah bin Abbas (r.a) şöyle söylemiştir:                                                  

"Resulullah (a.s) O'nu gözleriyle görmemiştir. Sadece kalbiyle gör­müştür." [564]

 

Bir Açıklama

 

Resulullah (a.s)'m miraç gecesinde Allah'ı görmesi, kalbiyle veya gözleriyle olmuştur. Yahut Resulullah (a.s) gerçekte, Allah'ı görmemiş ancak Cibril (a.s)'i görmüştür. Bu mesele sahabe döneminden günümüze kadar üzerinde görüş ayrılığı olan bir meseledir. İlim adamları arasında bunlardan hangisinin tercih edileceği konusunda görüş ayrılığı olmuştur. İmam Nevevi (rh.a) gibi ileri gelen ilim adamlarının birçoğu Resulullah (a.s)'ın Allah'ı gözleriyle gördüğü görüşünü tercih etmiştir. Hafız ibni Hacer gibi birçok ilim adamı da Allah'ı kalbiyle gördüğü görüşünü tercih etmiştir. Bu konuda Abdul­lah bin Mes'ud (r.a)'un görüşünün ne olduğunu ve ehli sünnet ve'1-cemaat içinde ortaya çıkan görüş ayrılıklarını görmüştük. Konu ise geniştir (yani belirtilen görüşlerden herhangi birini tercih etmenin sakıncası yoktur. -Çeviren).

 

2855- Tirmizi, eş-Şa'bi (rh.a.)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [565]

"İbni Abbas (r.a) Arafat'ta Ka'b (r.a) ile karşılaştı. Ona bir şey sordu. O da tekbir getirdi. Öyle ki dağlar yankı yaptı. Bunun üzerine İbni Abbas (r.a): "Biz Hâşim oğullarıyız" dedi. Ka'b (r.a) dedi ki:

"Allah O'nun (kendisini) gördüğü ve kendisinin Muhammed (a.s) ve Musa (a.s)'yla konuştuğu üzere yemin etmiştir. Musa (a.s) ile iki kere konuştu. Muhammed (a.s) de O'nu iki kere gördü."

Mesruk dedi ki:

"Hz. Aişe (r.a)'nin yanma girdim. "Hz. Muhammed (a.s) Rabbini ^ördü mü?" diye sordum. O da şöyle söyledi:

"Öyle bir şey hakkında konuştun ki, onun için saçım ağardı." Ben: "Yavaş" dedim. Sonra şunu okudum:

"Andolsun ki, o Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. [566]

Bunun üzerine şöyle söyledi:

"Sen nereye götürülüyorsun? O ancak Cibril (a.s)'dir. Hz.Muhari&ned (a.s)'in Rabbini gördüğünü yahut O'nun kendisine emredilenden bir şeyi gizlediğini sana kim haber verdi. Yahut Allah'ın hakkında: "Kıyamet saati­nin ilmi, şüphesiz Allah katındadır. Yağmuru O yağdırır. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Allah bilendir, haberdar olandır," [567] diye buyurduğu beş şeyi bildiğini. Ne kadar büyük bir yalan uydurmuş! Ancak Cibril (a.s)'i gördü. Onu (Cibril (a.s)'i) kendi suretiyle sadece iki kere görmüştür: Bir kere Sidretu'l-Munteha'nm yanında, bir kere de altıyüz kanatlı halde şahlandı­ğında. O zaman (Cibril) bütün ufku doldurmuştu."

 

2856- Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Gördünüz mü Lâfı ve Uzza'yı?" [568] âyeti hakkında şöyle söyledi: "Lât, hacıların kavutlarına su katan bir adamdı." [569]

 

2857- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Ki onlar küçük kusurlar dışında günâhların büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar," [570] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Ebu Hureyre (r.a)'nin dediği şey kadar küçük kusurlara yakın (yani küçük kusurlan ortaya koyan) bir şey görmedim. (Ebu Hureyre (r.a) dedi ki):

Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Allah, Ademoğlunun zinadan payını yazmıştır. O payını ayır, (alma­masının) imkânı yoktur. Gözlerin zinası bakmaktır. Dilin zinası (çirkin söz) konuşmaktır. Nefis arzular ve şehveti çeker. Cinsel organ bunu doğrular veya yalanlar."

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmektedir:

"Kulakların zinası dinlemektir. Elin zinası dokunmaktır. Ayağın zinası da adım atmaktır." [571]  [572]

 

2858- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Ki onlar küçük kusurlar dışında günâhların büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar."

Resulullah (a.s) buyurdu ki:

"Ey Allah'ım! Eğer bağışlarsan toptan bağışlarsın. Senin hangi kulun küçük kusur işlememiştir?" [573]

 

2859- Bezzâr, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Ki, onlar küçük kusurlar dışınla günâhların büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar."

(Abdullah bin Abbas r.a) dedi ki:

"Küçük kusur zinadandır."

Yine Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ey Allah'ım! Eğer bağışlarsan toptan bağışlarsın.

Senin hangi kulun küçük kusur işlememiştir?" [574]

 

Bir Açıklama

 

Bu beyit, Arap şairlerinden birine nisbet edilmiştir. Resulullah (a.s) da bunu sözünün bir şahidi olarak göstermiştir.

 

2860- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Ve gaflet­le baş kaldırıyorsunuz," [575] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Yani yüz çevirip oyuna dalıyorsunuz." [576]

 

2861- Bezzâr, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [577]

"Ve gafletle baş kaldırıyorsunuz."

Dedi ki:

"Bu, yüz çevirmektir." [578]


[6] Tevbe Suresi: 28

[7] Tevbe Suresi: 29

[8] Ebu Davud (21195) Kitâbu'l-Menâsik (el-Hacc), Büyük hac günüyle ilgili bab.

[9] Nesai (5/234) 24-Menâsiku'l-Hacca, 161-Yüce Allah'ın: "Her mescide gidişinizde süslerinizi alın," sözüyle ilgili bab.

[10] Tirmizi (51276) 48-Kitahu TefsirVl-Kur'an, 10-Tevbe Suresi babı. Tirmizi; "Bu ha­dis hasen, sahihtir" demiştir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/203-204

[11] Buhari (8/322) 65-Kitâbu't-Tefsir, 5-Yüce Allah'ın: "Antlaşma yapmalarından sonra yeminlerinden dönerler ve dininize dil uzatırlarsa küfrün önderleriyle savaşın," sözüyle ilgili bab.

[12] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/204-205

[13] Tevbe Suresi: 12

[14] Mümtehîne Suresi: 1

[15] Müslim (3/1499) 33-Kitâbu'l-İmâre, 29-Allah yolunda sehid edilmenin fazileti babı. Tirmizi (5/278) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 10-Tevbe Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis garibdir" demiştir.

[16] Tevbe Suresi: 19

[17] Tevbe Suresi: 31

[18] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/205-208

[19] Tirmizi (5/278)

[20] Buhari (3/271) 24-Kiîâbu'z-Zekât, 4-Zekâtı verilen bir §eyin kem (yığın mal) sayılmayacağı babı.

[21] Tevbc Suresi: 34

[22] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/208-210

[23] el-Feth (31275)

[24] İbni Kesir Tefsiri (41157-158)

[25] Ebu Davud (2/126) Kitâbıı'z-Zekât, Mal üzerindeki haklar babı. Hakim (2/33 Kitâbu't-Tcfsir, Hakim bunun sahih olduğunu söylemiş, Zehehi de ona muvafatikk etmiştir. eî-Usul'ün tahkikçisi de böyle demiştir.

[26] Bkz. et-Tehzib (2183)

[27] Mecme'u'z-Zevâid (7129) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, el-, rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar,"

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/210-213

[28] Tevbe Suresi: 37

[29] Ebu Davud (3188) Kitâbu'l-Cihâd Kufui.

[30] Tevbe Suresi: 44

[31] Nur Suresi: 62

[32] Zâdu'UMesir (4/446)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/213-215

[33] Buhari (31282) 24-Kitâhu'z-Zekât, lÖ-Yarım hurma ile de olsa cehennemden

sakınılması babı.

[34] Tevbe Suresi: 79

[35] Buharı (3/283) Aynı yer.

[36] Buhari (8/330) 65-Kitâbu't-Tefsir, 11-Yüce Allah'ın: "Müminlerden gönülden^ bolca sadaka verenlere... dil uzatarak onlarla alay edenler var ya..." sözüyle ilgili bab.

[37] Müslim (2/706) 12-Kitâbu'z-Zekât, 21-Yüklenilerek götürülen bir sadaka için karşılık verileceği babı.

[38] Nesai (5/59-60) 23-Kitâbu'z-Zekât, 49-Az malı olanın imkânının elverdiği Ölçüde sa­daka vermesi babı.                                                            

[39] Buhari (8/333) 65-Kitâhu't-Tefsir, 12-Yüce Allah'ın: "Onlar için ister bağışlanma dile ister dileme..." sözüyle ilgili hah. Müslim (4/2141) 50-Kitâbu Sıfati'l-Mu-nâfıkin ve Ahkâmihim.

[40] Tevbe Suresi: 80

[41] Tevbe Suresi; 84

[42] Müslim, aynı yer.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/215-218

[43] Fethu'l Bari (8/253)

[44] Bııhari (81333-334) Aynı yer. Tirmizi (5/279) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 10-Tevbe Suresi babı. Nesai (4/67-68) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 29-Münafıkların üzerine namaz kılınması babı.

[45] Tevbe Suresi: 113

[46] Tirmizi (51281) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 10-Tevbe Suresi babı. Tirmizi: "BuWa-dis hasendir" demiştir. Nesai (4191) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 102-Müşrikler Uın mağfiret dilemekten nehiy babı.

[47] Ahmed bin Hanbel (5/331) Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (6/207)

[48] Ahmed bin Hanbel (51335) Mecme'u'z-Zevaid (7/34) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunun tamamım Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir. Taberani de muhtasar olarak rivayet etmiştir. Her ikisinin de ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/218-222

[49] Yunus Suresi: 64

[50] Tirmizi (5/286-287) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 11-Yunus Suresi babı. Bu hâı hasen li ğayrihidir. (Başka rivayetler tarafından desteklendiği için hasen derlfö sine çıkmaktadır.)

[51] Tirmizi (4/534-535) 35-Kitâbu'r-Ru'yâ, 3-Yüce Allah'ın: "Onlar için dünya ha­yatında da ahirette de müjde vardır" sözüyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hascn-dir," demiştir.

[52] Muvatta (2/958) 52-Kitâbu'r-Ru'yâ, 1-Riiyâ hakkında gelen rivayetler babı. İsnadı sahihtir ancak hadis mürscldir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/223-224

[53] Buhari (8/349) 65-Kitabu't-Tefsir, l-"İyi bilin ki, onlar ondan gizlenmek için göğüslerini bükerler..." âyetiyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/225-226

[54] Hud Suresi: 5

[55] Buharı (8/350) Aynı yer.

[56] Ahmed bin Hanbel (31296) Keşfu'l-Estar (2/356) Kitâhu'l-Hicre ve'l-Meğâzi, Tebük Gazvesi babı. Mecme'u'z-Zevaid (6/194) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar ve el-Evsat'ta Taberani rivayet etmiştir. İbare Hud Suresinde geçmektedir, Ahmed bin Hanbel de bir benzerini rivayet etmiştir. Ahmed bin Hanbel'in ravile-ri, Sahih'te geçen ramilerdir."

[57] Buhari (S/354) 65-Kitabu't-Tefsir, 5-"Rabbinin, zulmeden şehirleri yakaladığında yakalaması işte böyledir..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (4/1997-1998) 45-Kitâbu'l-Birr ve's-Sıla ve'l-Adâb, 15-Zulmün haramlığı babı. Tirmizi (51288) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 11-Yunus Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahih, ga-ribdir" demiştir.

[58] Hud Suresi: 102

[59] Buhari (8/355) 65-Kitabu't-Tefsir, 6-"Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gün­düze) yakın vakitlerinde namaz kıl..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (412115-2116) 49-Kitâbu't-Tevbe, 7-YUce Allah'ın: "Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür" sözüyle ilgili bab. Tirmizi (51291) 48-Kİtabu Tefsiri'l-Kur'an, 12-Hud Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[60] Hud Suresi: 114

[61] Müslim (4I2U6-2H7) Aynı yer.

[62] İbni Huzeyme (11162) 8-Burada sözü edilen, soru soran kişiye vurulan had cezasını Resulullah (a.s)'ın büdirdiğiyle ve Allah'ın onu affettiğiyle ilgili delilin zikri babı. İsnadı sahihtir.

[63] Kesfu'l-Bstar (3/52-53) Hud Suresi. Mecme'u'z-Zevaid (7/37) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/226-230

[64] Buhari (81367) 65-Kitabu't-Tefsir, 6-Yüce Allah'ın: "Nihayet peygamberler ümit­lerini kestiklerinde ve (insanlar onların) yalanlandıklarını sandıklarında yardımımız ulaştı ve dilediğimiz kurtarıldı," sözüyle ilgili bab.

[65] Yusuf Suresi: 110

[66] Bakara Suresi: 214

[67] Buharı (8/188-189) 65-Kitabu't-Tefsir, 38-"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin bas­larına gelenin benzeri sizin de basınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?.." âyetiyle ilgili hab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/231-233

[68] Zâdu'l-Mesir (4/296)

[69] eUFeth (8/267)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/233

[70] Keşfu'l-Estar (3/54) Ra'd Suresi. Mecme'u'z-Zevaid (7142) Heysemi şöyle söy­lemiştir: "Bunu Bezzar ve el-Evsat'ta Taberani rivayet etmiştir. Bezzar'ın Deylem bin Gazvân dışında kalan mvileri, Sahih'te geçen ravilerdir. Adı geçen kişi ise si-kadir,"

[71] Ra'd Suresi: 13

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/235-236

[72] İbrahim Suresi: 24

[73] Ahmed bin Hanbel (2/91). Mecme'u'z-Zevaid (7/44) Heysemi şöyle söylemiştir:

"Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[74] Buhari (3/232) 23-Kitahu'l-Ccnaiz, 86-Kabir azabı hakkında gelen rivayetler babı. Müslim (4/2202) 51-Kitâbu'l-Cenne ve Sıfatı Naimihâ ve Ehlihâ, 17-Ölüye cen­nette veya cehennemde gideceği yerin gösterilmesi babı.

[75] İbrahim Suresi: 27

[76] Buhari (81378) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"Allah iman edenleri dünya hayatında da ahi­rette de sağlam söz üzere kararlı kılar" âyetiyle ilgili bab. Ebu Davud (4/238) Kitâbıı's-Sunne, Kabirde soru sorulması ve kabir azabıyla ilgili bab.

[77] Müslim (4/2201) Aynı yer.

[78] İbrahim Suresi: 28

[79] Buhari (7/201) 64-Kitâbu'l-Meğâzi, 8-Ebu Cehl'in öldürülmesi babı.

[80] Buhari (8/378) 65-Kitabu't-Tefsir, 3-''Allah'ın nimetini küfre değiştirenleri vimlerini helak yurduna konduranları görmedin mi?" âyetiyle ilgili bab.

[81] Müslim (1/191) 1-Kitâbu'l-İmân, 87-Resulullah (a.s)'ın ümmeti için duası ve1 lara olan şefkatinden dolayı ağlaması babı.

[82] ibrahim Suresi: 36

[83] Maide Suresi: 118

[84] Müslim (412150) 50-Kitâbu Sıfati'l-Munâfikin ve Ahkâmihim, 2-Yeniden diriliş ve kalkışla ilgili bab. Tirmizi (5/296) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 15-ibrahim Suresi babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/237-240

[85] Hicr Suresi: 72

[86] Ebu Ya'lâ (5/139) Mecme'u'z-Zevaid (7/46) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu

Ebu Ya'lâ rivayet etmiştir ve isnadı iyidir."

[87] Tirmizi (5/297) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 16-Hicr Suresi babı. Tirmizi: "Bu ha.

dis garibdir" demiştir. Allame Ahmed Şâkir (rh. a.) Ahmed bin Hanbel'in Mü$.ned'ine yazdığı talikte bu hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiştir.

[88] Hicr Suresi: 43-44

[89] Hicr Suresi: 87

[90] Nesai (2/140) 11-Kitâhu'l-İftitâh, 26-Yüce Allah'ın: "Andolsun sana İkişerlerden

yediyi ve BüyükKur'an'ı verdik" sözünün yorumu babı. İsnadı hasendir. Nesai, aynı yer.

[91] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kehir (11159). Mecme'u'z-Zevaid (7146) Heysemi şöyle

söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

[92] Hicr Suresi: 91

[93] Buhari (8/382) 65-Kitabu't-Tefsir, 4-Yüce Allah'ın: "Onlar ki, Kur'an'ı kısım kısım yaptılar" sözüyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/240-243

[94] Nahl Suresi: 88

[95] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (91258) Mecme'u'z-Zevaid (7/48) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani değişik isnâdîarîa rivayet etmiştir. Bunlardan bazılarının ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

[96] Ahmed bin Hanbel (4/218) Mecme'u'z-Zevaid (7/48-49) Heysemi şöyle söy­lemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve isnadı hasendir."

[97] Nahl Suresi: 90

[98] Nakl Suresi: 120

[99] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (10/71, 72, 73) Mecme'u'z-Zevaid (7/49) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani değişik isnâdlarla rivayet etmiştir. Bunlardan bazılarının ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

[100] Nahl Suresi: 126

[101] Tirmizi (5/299-300) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 17-Nahl Suresi babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis Ubey bin Ka'b (r.a)'dan nakledilen hasen, garib bir ha­distir. "

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/245-247

[102] Buhari (81435) 65-Kitabu't-Tefsİr, 21-Enbiyâ Suresi.

[103] Buhari (81397) 65-Kitabu't-Tefsir, 7-"De ki: "O'ndan başka (ilâh) olduklarım san­dıklarınızı çağırın," âyetiyle ilgili bab. Müslim (412321) 54-Kitabu't-Tefsir, 4-Yüce Allah'ın: "Onların çağırdıklar} (taptıkları) da, hangileri daha yakındır diye Rabblerine vesile arar, O'nun rahmetini umar ve azabından korkarlar" sözüyle ilgili bab.         

[104] Isrâ Suresi: 57

[105] İsrâ Suresi: 60

[106] Buhari (8/398) 65-Kitabu't-Tefsir 9-"0nlann çağırdıkları (taptıkları) da, hangile­ri daha yakındır diye Rabblerine vesile arar, O'nun rahmetini umar ve azabından korkarlar" âyetiyle ilgili bah. Tirmizi (5/302) 48~Kitabu Tefsiri'l-Kur'an 18-İsrâ Süresiyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[107] Muvatta (1/11) l-Kitâbu Vukuti's-Sala 4-Güneşin batıya yönelmesi ve gecenin ka­rarması hakkında gelen rivayetler babı. İsnadı sahihtir. Bu Ebu Berze (r.a), Ebu Hureyre (r.a), Hasam Basri, Şa'bi, Said bin Cubeyr, Mücahid, Ata, Ubeyd bin Umeyr, Katade, Dahhak ve Mukâtil'in görüşleridir. el-Ezheri de bunu seçmiştir. Hakim'in Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet ettiğine göre ise söz konusu keli­meyle (duluk kelimesiyle) kastedilen güneşin batmasıdır. Hakim, bu rivayetin Bu­harı ve Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de ona muvafa­kat etmiştir. Neha'i ve İbnu Zeyd bu yönde görüş bildirmişlerdir. Abdullah bin Abbas (r.a)'tan her iki görüş yönünde de rivayet nakledilmiştir.

[108] İsrâ Suresi: 78

[109] Tirmizi (5/302) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 18-İsrâ Suresi babı. Tirmizi: "Bu hasen, sahihtir" demiştir.

[110] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/249251

[111] Buhari (8/401) 65-Kitabu't-Tefsİr, 13-"Sana ruhtan soruyorlar" âyetiyîe ilgili bab. Müslim (4/2152) 50~Kitâbu Sıfati'l-Munâfikin ve Ahkâmihim, 4-Yahudilerin Re­sulullah (a.s)'a ruh hakkında soru sormaları babı, Tirmizi (5/304-305) 48-Kitabu Tefsiri'i'Kur'an, 18-hrâ Suresi babı, Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[112] İsrâ Suresi: 85

[113] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/251-252

[114] Hud Suresi: 101

[115] İbni Kesir Tefsiri (5/227)

[116] Ahmed bin Hanbel (J/255). Tirmizi (51304) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 18-İsrâ Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis, bu rivayet şekliyle hasen, sahih, garibdir" demiştir.

[117] Darimi (2/438) 4-Kur'an'ın nesilden nesile aktarılması babı. Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (91153) Mecme'u'z-Zevaid (7/52) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve Şeddad bin Ma'kıl dışında kalan ravileri, Sa-hih'te geçen ravilerdir. Adı geçen kişi ise sikadır."

[118] Isrâ Suresi: 86

[119] İsrâ Suresi: 110

[120] Buhari (13/463) 97-Kitâbu't-Tevhid, 34-Yüce Allah'ın: "Allah onu kendi ilmi üzere indirdiğine şahitlik eder. Melekler de şahitlik ederler" sözüyle ilgili bab. Müslim (î/329) 4-Kitabu's-Sala, 31-Kur'an'ın açıktan okunduğu namazlarda sesi orta derecede yükseltme babı. Tirmizi (51306-307) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 18-İsrâ Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Nesai (2/178) 11-Kitâbu'l-İftitâh, 80-Yüce Allah'ın: "Namazında sesini çok yükseltme. Çok da kısma," sözüyle ilgili bab.

[121] Müslim (11329) Aynı yer.

[122] Buhari (11/131) 8Q-Kitâbu'd-Da'âvât, 17-Namazda dua babı. Müslim (1/329) Aynı yer.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/252-256

[123] Ibni Huzeyme (1/350) 217-Teşehhüdde sessiz okuma ve onda sesli okumayı bırakma babı. İsnadı sahihtir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/256

[124] Mccme'u'z-Zevaid (7/21) Hey semi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivâvet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen ravilcrdîr." Taberani, Abduırahmân'ı şahabı er arasında anmıştn:

[125] Kehf Suresi: 28

[126] Kehf Suresi: 46

[127] Muvatta (1/210) 15-Kitâbu'l-Kur'an, 7-Şânı yüce olan Allah'ı zikretmek hakkında

gelen rivayetle}- babı. Bu hadis sahihtir.

[128] Buhari (6/431, 432, 433) 60-Kiîâhu Ehâdisi'l-Enbiyâ, 27-Hmr ile Hz. Musa (a.s) arasında geçen ilişki babı. Müslim (411847,1848,1849,1850) 43-Kitâhu'l-Fedâil, 46-Hızır (a.s)'ın fazüetleriyle ilgili bab.

[129] Kehf Suresi: 62

[130] Kehf Suresi: 63-64

[131] Kehf Suresi: 66-70

[132] Kehf Suresi: 71-73

[133] Kehf Suresi: 74-75

[134] Kehf Suresi: 77-78

[135] Buhari (8/423) 65-Kitabu'i-Tefsir, 5-"Bİz o kayaya çekildiğimizde ben balımı unutuşum," sözüyle ilgili bab.

[136] Kehf Suresi: 79

[137] Kehf Suresi: 76

[138] Kehf Suresi: 77

[139] Kehf Suresi: 77-78

[140] Kehf Suresi: 79

[141] Müslim (4/1850) 43-Kitâbu'l-Fedâil, 46-Hızır (a.s)'ın faziletlerinden bazıları

[142] Buharı (81423) Aynı yer.

[143] Kehf Suresi: 80

[144] Buharı (8/411) Aynı yer. 3-"Böylece iki (deniz)in birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular" âyetiyle ilgili bab. el-Feth'de Nevf el-Bukâli hakkında söyle denmektedir: "Tabiinâendir. Saduktur (doğru sözlüdür, sikadan sonra gelen bir de­rece). Ka'bu'l-Ahbar'ın hanımının çocuğu olduğu söylenmiştir. Kardeşinin oğlu olduğu da söylenmiştir. Bukal oğullarına nisbet edilmiştir. Bunlarsa Himyer'den bir koldur."

[145] Buhari (8/412) Aynı yer.

[146] Müslim (4/1852-1853) 43-Kitâbu'l-Fedâil, 46-Hızır (a.s)'in faziletlerinden bakıl babı.

[147] Müslim (4/1850, 1851, 1852) Aynı yer.

[148] Kehf Suresi: 75

[149] Buhari (5/326) 54-Kitâbu'ş-Şumt, 12-İnsanlarla birlikte söz konusunda gözönünde bulundurulması gereken şartlar babı.

[150] Kehf Suresi: 78

[151] Müslim (4/1852) Aynı yer.

[152] Müslim (4/2050) 46-Kitâbu'l-Kader, 6-Her çocuğun fıtrat üzere doğmasının a\ılamı babı,

[153] Tirmizi (5/312) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 19-Kehf Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahih, garibdir" demiştir.

[154] Ebu Davud (4/227-228) Kitâbu's-Sunne, Kaderle ilgili bab.

[155] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/257-268

[156] el-Feth (1/219)

[157] el-Feth (1/154)

[158] el-Feth (1/220)

 

[159] el-Feth (8/3J6)

[160] Buhari (6/381) 60-Kitâbu'l-Enbiyâ, 7-Ye'cuc ve Me'cuc kıssası babı. Müslim

(4/2207) 52-Kitâbu'l-Fiten ve Eşrâti's-Sa'a, 1-Kıyametin yaklaşması ve Ye'cııc ve Me'cuc kapısının açılması babı. Tirmizi (4/480) 34-Kitâbu'l-Fiten, 23-Ye'cuc ve Me'cuc'un çıkması hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahih­tir" demiştir."

[161] Kehf Suresi: 97-98

[162] Buhari (8/425) 65-Kitabu't-Tefsir, 5-"De ki: "Ameller bakımından en çök ziyana uğrayacakları size haber verelim mi?" âyeîiyle ilgili bab.

[163] Kehf Suresi: 103-106

[164] Bakara Suresi: 27

[165] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/268-272

[166] el-Feth (8/323)

[167] Buhari (8/426) 65-Kitabu't-Tefsir 6-"îşte onlar Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden ve bu yüzden amelleri boşa gidenlerdir. Artık kıyamet günü onlar için bir tartı tutmayız" âyetiyle ilgili bab. Müslim (412147) 50-Kitâbu Sıfati'l-Munâfikin, Kıyamet, cennet ve cehennemin Özellikleriyle ilgili bab.

[168] Kehf Suresi: 105

[169] Tirmizi (51314) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 19-Kehf Süresiyle ilgili bab. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis hasen, garibdir. Uuhammed bin Bekr tankıyla odilen şeklinden başka bir rivayetini bilmiyoruz."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/273-275

[170] Kehf Suresi: 110

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/275

[171] Meryem Suresi: 28

[172] Müsîim (3/1685) 38-Kitâbu'l-Adâb, 1-Ebu Kasım künyesi almaktan nehiy babı.

Tirmizi (51315) 48-Kilabu Tefsiri'l-Kur'an, 20-Meryem Suresi babı. Tirmizi; "Bu

hadis sahih, garibdir" demiştir.

[173] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/277-278

[174] Tirmizi (5/316) Aynı yer.

[175] Meryem Suresi: 57

[176] Buhari (81428-429) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"Biz ancak Rabbinin emriyle ikeı âyetiyle İlgili bab. Tirmizi (51316-317) Aynı yer.

[177] Meryem Suresi: 64

[178] Keşfu'l-Estar (3/58) Meryem Suresi. Mecme'u'z-Zevaid (7/55) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[179] Müslim (411942) 44-Kitâbu Fedâili's-Sahabe, 37-Ağacın altında Resulullah (a.s.)'a bey'at eden sahabilerin faziletlerinden bazıları.

[180] Meryem Suresi: 71

[181] Meryem Suresi: 72

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/278-280

[182] Tirmizi (51317) 48-Kitabu't-Tefsir, 20-Meryem Suresi babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis basendir. Bunu Şu'he, Suddi'den rivayet etmiştir, \ancak (Suddi) hadisin sahabiden olan râvisini zikretmemiştir."

[183] Meryem Suresi: 77-80

[184] Buhari (81429) 65-Kitabu't-Tefsîr, 3-"Şu ayetlerimizi inkâr eden ve: "Bana elbette mal ve çocuklar verilecek" diyeni gördün mü?" âyetiyle ilgili bab. Müslim (4/2153) 50-Kitâbu Sıfati'l-Munâfikin ve Ahkâmihim, 4-Yahudilerin Resulullah (a.s.)'a ruh hakkında soru sormaları babı. Tirmizi (5/318) 48-Kitabu't-Tefsir, 20-Meryem Suresi babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/280 -282

[185] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/282-283

[186] Taha Suresi: 40

[187] o Ebu Ya'la, Müsned (5/10, 29) Mecme'u'z-Zevaid (7/56) Heysemi söyle söyle­miştir: "Bunu Ebu Ya'la rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir." Hadisin: "Bu arada Musa (a.s.)'nın taraftarlarından bir adam şehrin en uzak sem­tinden geldi. Bu adam kestirme bir yolu kullanarak cellatlardan önce Musa (a.s.)'ya ulaştı ve haberi kendisine ulaştırdı. -İşte bu da imtihanlardan biridir, ey Cubeyr'in oğlu!-" ibaresinin sonuna kadar olan kısmını ayrıca Taberi (7/56)'de ri­vayet etmiştir. İbni Kesir de, Tefsir (3/153)'de şöyle söylemiştir: "Bunu Süneni Kebir'de Nesai bu şekilde rivayet etmiştir. Ebu Cafer bin Cerir ve İbni Ebİ Hatim de tefsirlerinde rivayet etmişlerdir. Her ikisinin rivayetleri de Yezid bin Ha­run'un nakletmiş olduğu şekildir. Onun rivayeti de Abdullah bin Abbas (r.a)'tan mevkuf olarak nakledilen hadistir. Bunun az bir kısmı dışında kalanı merfu değildir. Anlaşıldığı kadarıyla Abdullah bin Abbas (r.a), Ka'bu'l-Ahbar'dan veyabir başkasından İsâilİyatın anlatılması caiz olan kısımlarından almıştır. En doğrusunu İse ancak Yüce Allah bilir. Hocamız Hafız Ebu Haccac el-Meziyy'in de böyle söylediğini duydum." (İbni Kesir). Buradaki metnin bazı bölümlerine bazı merfu hadisler şahidlik etmektedir. Bkz. Ebu Ya'la'nın Müsnedi (5/29-30)

[188] Kasas Suresi: 7

 

[189] Kasas suresi: 15

[190] Kasas suresi: 16

[191] Kasas suresi: 18

[192] Kasas suresi: 19

[193] Kasas suresi: 22-23

[194] Kasas suresi: 24

[195] Kasas suresi: 25

[196] Kasas suresi: 26

[197] Kasas suresi: 27

[198] Tâhâ suresi: 47

[199] Tâhâ Suresi: 49

[200] Tâhâ Suresi: 63

[201] Firavun halkının ulusal bayramı olarak kabul edilen gün. (Çeviren)

[202] Tâhâ suresi: 59

[203] Şuara suresi: 40

[204] Araf suresi: 115

[205] Şuara suresi: 44

[206] Araf suresi: 117

[207] Araf suresi: 118-119

[208] Şuara suresi: 61

[209] Araf Suresi: 138-139

[210] TahaSuresi: 90

[211] Araf Suresi; 150

[212] Taha Suresi: 96-97

[213] Araf Suresi: 155

[214] Araf Suresi: 156-157

[215] Maide Suresi: 22

[216] Maide Suresi: 22

[217] Maide Suresi: 23

[218] Bakara Suresi: 60

[219] Mecme'u'z-Zevaid (7167) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, el-Evsat'ta ve rivayet etmiştir ve râvileri sikadırlar."

[220] Taha Suresi: 132

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/285-315

[221] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/316

[222] Ahmed bin Hanbel (1/170) Mecme'u'z-Zevaid (7/68) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

[223] Enbiyâ Suresi: 87

[224] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/317-319

[225] Keşfu'l-Estar (3/59-60) Kitabu't-Tefsir, Hac Suresi babı. Mecme'u'z-Zevaid (7/69) Heysemİ şöyle söylemiştir: "Bunun bir kısmı Sahih'te geçmektedir. Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve Hilâl bin Habbab dışında kalan ravileri Sahİh'te geçen raviler-dir. Adı geçen kişi ise sikadır."

[226] Hacc Suresi: 1-2

[227] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/321-322

[228] Hacc Suresi: 11

[229] Buhari (81442) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan

(yarım yamalak) ibadet eder..." âyetiyle ilgili bab.

[230] Buhari (8(443) 65-Kitabu't-Tefsir, 3-"Bunlar Rableri hakkında çekişen iki hasım taraftır..." âyetiyle ilgili bab.

[231] Hacc Suresi: 19

[232] Hacc Suresi: 25 

[233] Ahmed bin Hanbel (1/428) Keşfu'l-Estar (3/60) Kitabu't-Tefsir. Ebu Ya'lâ

(9/263). Mecme'u'z-Zevaİd (7/70) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel, Ebu Ya'la ve Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen raviler-dir."

[234] Tirmizi (5/325) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 23-Hacc Suresi babı. Tirmizi: "Bu ha­dis basendir" demiştir. Bunu Abdurrahman bin Mehdi ve başkaları Sufyân'dan o A'meş'ten, o Müslim el-Batın'den, o Sa'id bin Cubeyr'den mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Bu rivayette, "Abdullah bin Abbas (r.a)'tan" ifadesi geçmemektedir. Nesai (6/2) 25-Kitâbu'l-Cihâd, 1-Cihadın vacibliği (farz olması) babı. Bunu Ahmed bin Hanbel de Müsned, 1865'te rivayet etmiştir. Ahmed Şâkir, Ahmed bin Hanhel'in isnadının sahih olduğunu söylemiştir.

[235] Hacc Suresi: 39

[236] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/322-325

[237] Mü'minun Suresi: 60

[238] Tirmizi (5/327-328) 48-Kİtabu Tefsiri'l-Kur'an, 24-Mü'minun Suresi babı. Tirmi­zi söyle söylemiştir: "Bu hadis Abdurrahman bin Said'in Ebu Hâzim'den, onun Ebu Hureyre (r.a)'den, onun da Resulullah (a.s)'tan rivayeti tankıyla nakledil­miştir." Bu hadisin İbni Cerir (18l26)'da bir şahidi de vardır. el-Mustedrek (21393-_5  394) Hakim bunun sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

İbni Kesir şöyle söylemiştir: "Hadisin anlamından anladığımıza göre onlar sa­dakayı, onu verirken uyulması gereken şartlara tam olarak uymadıklarından dolayı kabul edilememesinin mümkün olduğu endişesini taşıyarak verirler. Bu kişinin kendi hakkında dikkatli ve ihtiyatlı olmasının bir şeklidir."

[239] Mü'mınun Suresi: 61

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/327-328

[240] Buhari (8/449) 65-Kitabu't-Tefsir, 3-"Kadının da onun mutlaka yalan söyle­yenlerden olduğuna Allah'ı dört kere şahit tutması üzerinden cezayı kaldırır..." âyetiyle ilgili bab. Ebu Davud (21276) Kitâbu't-Talak, Lianla ilgili bab. Tirmizi (5/331-332) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 25-Nur Suresi babı.

[241] Nur Suresi: 6-9

[242] Ebu Davud (2/277-278) Kitâbu't-Talak, Liania ilgili bab. Tirmizi (5/331-332) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 25-Nur Suresi babı.

[243] Nur Suresi: 6-9

[244] Buhari (8/448) 65-Kitabu't-Tefsir, l-"Eşlerine (zina suçu) atıp da kendilerinden başka şahitleri bulunmayanlar..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (211129-1130) 19-Kitâbu'l-Lİ'an

[245] Müslim, aynı yer. sh. 1130

[246] Müslim, aynı yer.

[247] Buhari (91452-453) 68-Kitâbu'r-Talâk, 30-Camide lianlaşma babı.

[248] Buhari (12/180) 86-Kitâhu'l-Hudud, 43-Dayanaksız ithamda bulunanın en ^ç'ık fe­nalıklardan ve zararlardan olduğu babı.

[249] Ebu Davud (2/274) Kitâbu't-Talak, Lianla ilgili bab.

[250] Ebu Davud, aynı yer.

[251] Ebu Davud aynı yer.

[252] Ebu Davud (2/274-275) Aynı yer.

[253] Ebu Davud aynı yer. Sh. 275

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/329-338

[254] Müslim (211133) 19-Kitâhu'l-Li'an. Ehu Davud (21275-276) Kitâbu't-Talak, Lian-la ilgili bab.

[255] Nur Suresi: 6-9

[256] Buhari (9/456) 68-Kitâbu't-Talak, 32-Lianlaşan kadının mehri babı. Müslim (211130-1131) 19-Kitâbu'l-Li'an.

[257] Müslim, aynı yer. (1131-1132)

[258] Müslim, aynı yer.

[259] Müslim, aynı yer.

[260] Buharı, aynı yer.

[261] Buharı (8/451) 65-Kitabu't-Tefsir, 4-"Beşincisinde; eğer yaîancüardansa Allah'ın la­netinin muhakkak kendi üzerine olmasını (diler)..." ayetiyle ilgili bab.

[262] Müslim, aynı yer. Sh, 1133

[263] Müslim, aynı yer, Sh. 1132-1133

[264] Nesai (6/177) 27-Kitâbu't-Talak, 43-Lianlasanlardan Handan sonra tevbe etmefirinin İstenmesi babı.

[265] Buhari (8/452, 453, 454, 455) 65-Kitabu't-Tefsir, 6-"Onu duyduğunuzda mü'min erkeklerle mü'min kadınların kendileri hakkında hayır düşünmeleri ve: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?" âyetiyle ilgili hah. Müslim (412127, 2129) 49-Kitâbu't-Tevbe, 10-îftira olayıyla ilgili hadis ve iftira atanın tevbesinin kabul edilmesi.

[266] Yusuf Suresi: 18

[267] Nur Suresi: 11-19

[268] Nur Suresi: 22

[269] Yusuf suresi: 18

[270] Nur Suresi: 22

[271] Müslim (412137, 2138)

[272] Buharı (71433) 64-Kitâbu'l-Meğazi, 34-İfiim olayıyla ilgili hadis babı.

[273] Buhari (7/435) 64-Kitâbu'l-Meğazi, 34-İftİra olayıyla ilgili hadis babı.

[274] Nur Suresi: 11

[275] Buhari (S/451) 65-Kitabu't-Tefsir, 5-"O düzmece haberi (iftirayı) getirenler içi den bir gruptur..." âyetiyle ilgili bab.

[276] Buharı (7/432) 64-Kitâbu'l-Meğazi, 34-İftira olayıyla ilgili hadis babı.

[277] Buharı (7/436) 64-Kitâbu'l-Meğazi, 34-İftira olayıyla ilgili hadis babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/338-362

[278] Nevevi, Müslim Şerhi, (171116-118) Fethu'l-Bâri, (8/479-481)

[279] Buhari (7/435) 64-Kitâbu'i-Meğazi, 34-İftira olayıyla ilgili hadis babı.

[280] Nur suresi : 12

[281] Mecrne'u'z-Zevaid (7/77) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani adı geçen râviden ve Mücâhid'dcn rivayet etmiştir. Her ikisinin de isnadı İyi (ceyyıd)dir. Diğeri de aynıdır."

[282] Mccme'u'z-Zevaid (7/78) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve isnadı iyidir."

[283] Nur suresi: 14

[284] Mecme'u'z-Zevaid, aynı yer. Müellif: "isnadı iyidir" demiştir. 2760-Mecme'u'z-Zevaid (7/79) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve râvileri sikadırlar," 2761-Mecme'u'z-Zevaid (7/80) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve isnadı iyidir,"

[285] Nur suresi: 17

[286] Nur suresi: 25

[287] Nur suresi: 26

[288] Mecme'u'z~Zevaid (7181) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet

etmiştir ve isnadı iyidir." 2763'Mecme'u'z-Zevaid (7182) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet

etmiştir ve râvüeri sikadırlar."

[289] Nur suresi: 26

[290] Nur suresi: 26

[291] Nur suresi: 26

[292] Mecme'u'z-Zevaid (7/82) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve râvileri sikadırlar."

[293] Tirmizi (5/336) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 25-Nur suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasendir" demiştir.

[294] Nur suresi: 31

[295] Buhari (8/489) 65-Kitabıı't-Tefsir, 12-"Başörtülerini yakalarının üzerine salsın­lar..." ayetiyle ilgili bab.

[296] Buhari, aynı yer.

[297] Ebu Davud (4/61) Kitâbu'l-Libâs, Yüce Allah'ın: "Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar..." sözüyle ilgili bab.

[298] Ebu Davud (4/61) Kîtâbu'l-Libâs, Yüce Allah'ın: "Cilbablarım üzerlerine

alsınlar"-sözüyle ilgili bab..

[299] Nur suresi: 31

[300] Taberanı, el-Mu'cemu'l-Kebir (V/260). Mecme'u'z-Zevaid (7/82) Heysemi söyle

söylemiştir: "Bunu Taberani, uzun ve muhtasar isnadlarla rivayet etmiştir. Birisi'nin ravileri Sahih'te geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/362-374

[301] Müslim (4/2320) 54-Kitabu't-Tefsir, 3-Yüce Allah'ın: "Namuslarım korumak is­terlerse cariyelerinizi, dünya hayatının çıkarını elde etmek amacıyla fuhuşa zorla­mayın" sözüyle ilgili bab.

[302] Nur Suresi: 33

[303] Müslim, aynı yer.

[304] Ebu Davud (21294) Kitâbu'î-Taiak, Zinanın ne derece büyük bir günâh olduğuyla ilgili bab.

[305] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/374-376

[306] Mecme'u'z-Zevaid (7183) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, ehEfoctt ta

rivayet etmiştir ve râvileri sikadırlar."

[307] Nur Suresi: 55

[308] Ehu Davud (4/349) Kitâbu'l-Edeb, Dört özel vakitte (içeri girmek için) izin is­teme babı.

[309] Nur suresi: 58

[310] Aynı yer. isnadı hasendır.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/376-378

[311] Nur Suresi: 59

[312] Nur Suresi: 59

[313] Zâdu'l-Mcsir (6/62)

[314] Nur Suresi: 58

[315] Nur Suresi: 59

[316] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/378-380

[317] Keşfu'l-Estar (3161-62) Nur suresi. Mecme'u'z-Zevaİd (7184) Heysemİ şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzâr rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

[318] Nur Suresi: 61

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/380-381

[319] Buhari (131491) 97-Kitâbu't-Tevhid, 40-Yücc Allah'ın: -Arlık bile bile Allah'a başka varlıkları ortak koşmayın" sözüyle ilgili bab. Ayrıca: (81492) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-Yüce Allah'ın: "Onlar Allah'la beraber başka bir ilâha tapmaz..." sözüyle ilgili bab. Müslim (1/90) 1-Kitâbu'l-Imân, 37-Şirkin günâhların en çirkini olduğu babı. Ebu Dctvud (2/294) Kitâhu't-Talak, Zinanın ne derece büyük bir günâh olduğuyla ilgili bab.

[320] Furkan Suresi: 68

[321] Müslim (1/113) .1 -Kİtâbu'l-İmân, 54-İslâm'ın kendinden öncekini silici olduğu, aynı şekilde hicret ve haccın da Öyle olduğu (yani İslâm'a girme, hacc ve hicretle insanın daha öncesine ait günâhlarının silindiği) babı.

[322] Furkan Suresi: 68-70

[323] Zümer Suresi: 53

[324] Mecme'u'z-Zevaid (7184) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani, elJE rivayet etmiştir ve isnadı basendir."

[325] Furkan Suresi: 70

[326] Fetih Suresi:1

[327] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/383-386

[328] Ahmed bin Hanbel (1/419). Mecme'u'z-Zevaid (7/84) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve râvileri sikadırlar. Bunu ayrıca Taberani rivayet etmiştir."

[329] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (9/148). Mecme'u'z-Zevaid (7/85) Heysemi şöyle söylemiştir: Bunu Taberani rivayet etmiştir ve râvileri, Sahih'te geçen raviler-dir."

[330] Buhari (8/501) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"(Önce) en yakın kısımlarını uyar" âyetiyle ilgili hah. Müslim (1/193-194) 1-Kitâbu'l-Eymân, 89-Yüce Allah'ın: "(Önce) en yakın hısımlarım uyar," sözüyle ilgiti bab.

[331] Şuara Suresi: 214

[332] Müslim, aynı yer.

[333] Buhari (8/737) 65-K'uabu'l-Tefsir 2-"Ebu Leheb'in iki eli kurusun ve (zaten) kurudu da...." âyetleriyle ilgili bab.

[334] Buhari (61551) 61-Kitâbu'l-Menâkıb, 13-İslâm'da ve cahiliye döneminde babalarına nisbet edilenler babı.

[335] Buhari (8/737) 65-Kitabu't-Tefsir, 1-4971. bab,

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/387-390

[336] Müslim (1/192) Î-Kitâbul-İmân, 89-Yüce Allah'ın: "(Önce) en yakın hısımtdhnı uyar" sözüyle ilgili bab. Tirmizi (5/338) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 27-ŞÜara suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Nesai (6/250) 30-Kitâbu'l-Vesâyâ, 6-Yakın hısımlarına vasiyyette bulunma babı.

[337] Müslim (1/193) İ-Kitâbu'Uîmân, 89-Yüce Allah'ın: "(Önce) en yakın hısımİâhnı uyar," sözüyle ilgili bab.

[338] Şuara Suresi: 219

[339] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kehir (U/362) Keşfu'l-Estar (3/62) Kitabu't-Tefsir, Şuara suresi. Mecme'u'z-Zevaid (7/86) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Bezzâr ve Ta­berani rivayet etmiştir ve her ikisinin de Şebib bin Buşr dışında kalan ravileri, Sa-hih'te geçen ravilerdir. Adı geçen kişi ise sikadır."

[340] Buhari (5/289-290) 52-Kitâbu'ş-Şehâdât, 28-Sözünü yerine getirmekle emrplunan  bunu güzelce yapanla ilgili bab.    

[341] Ebu Ya'lâ (41297) Mecme'u'z-Zevaid (7/87) Heysemi şöyle söylemiştir; "Bunu Ebu Ya'la rivayet etmiştir ve Hakim bin Ebbân dışında kalan ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir. Adı geçen kişi İse sikadır."

[342] Kasas Suresi: 26

[343] er-Ravdu'd-Dâni (2179) Mecme'u'z-Zevaid (7/88) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, es-Sağir ve el-Evsat'ta rivayet etmiştir ve isnadı kasetidir."

[344] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (5/53) Mecme'u'z-Zevaid (7/88) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani değişik isnâdlarla rivayet etmiştir ve bunlardan biri muttasıldır (kesintisizdir), ravileri de sikadırlar. Diğer rivayetin isnadı ise mun-katıdır (râviler arasında kopukluk vardır), Bu da ondan (muttasıl hadisten) sonra gelen hadistir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/390-392

[345] Kasas Suresi: 51

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/393-395

[346] Kasas Suresi: 52-54.

[347] Müslim (1154-55) 1-Kitâbu'l-îmân, 9-Ölümü yaklaştığında {öleceğini [an­ladığında) Müslüman olan hİr kimsenin Müslümanlığının geçerli olduğununde-liliyle ilgili bab. Tirmizi (5/341) 48-Kitabu't-Tefsir, 29-Kasas suresi babı.

[348] Kasas Suresi: 56

[349] Buhari (8/509) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"Şüphesiz sana Kur'an'ı farz kılajı üeni dönülecek yere yeniden döndürecektir" âyeüyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/395-396

[350] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/396

[351] Tirmizi (5/342) 48-Kiîabu Tcfsiri'l-Kur'an, 30-Ankebut suresi babı. el-Mustedrek

(21409) Hakim bunun sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

[352] Ankehut Suresi: 29

[353] Ankebut Suresi: 45

[354] Ahmed bin Hanbel (21447) Mecme'u'z-Zevaid (7/89) Heysemi şöyle söylemiştir:

"Bunu, Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/397-398

[355] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/398

[356] Tirmizi (51344-345) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kıır'an, 31-Rum Suresi babı. Tirmizi: "Bu

hadîs basendir" demiştir.

[357] Rum Suresi: 1-4

[358] Rum Suresi: 4-5

[359] Tirmizi (5/343-344) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 31-RumSuresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasendir" demiştir.

[360] Rum Suresi: 1-5

[361] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/399-402

[362] Buhari (8/513) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"Kıyamet saatinin ilmi şüphesiz kalındadır..." âyetiyle ilgili bab.

[363] Lokman Suresi: 34

[364] Buharı (2/524) 15-Kitâkıı'l-İstiskâ, 29-Kişinin yağmurun ne zaman geleceğini bile­meyeceği babı.

[365] Buharı (8/375) 65-Kitabu't-Tefsir, 1-"Allah her dişinin ne taşıdığını, rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir," âyetiyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/403-404

[366] Ahmed bin Hanbel (5/353) Keşfu'l-Estar (3/65) Lokman Suresi. Mecme'u Zevaid (7/89) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Bezzâr vayet etmiştir ve Ahmed bin Hanbel'in ravileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/404-405

[367] Secde Suresi: 16

[368] Tirmizi (51346) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 33-Secde Suresi babı, Tirmizi: "Bu ha­dis has en, sahihtir" demiştir. cl-Cami'in tahkİkçİsi de isnadının iyi (ccyyid) olduğunu söylemiştir.

[369] Ebu Davud (2135) Kitâhu's-Sala, 23-Resulullah (a.s.)'ın gece ibadetine kalkış vakti babı.

[370] Secde Suresi: 21

[371] Müslim (4/2158) l'Kitâhu Sıfati'l-Munâfikin ve Ahkâmihim, 7-Duman babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/407-408

[372] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/408

[373] Buhari (8/517) 65-Kit ahu't-Tefsir, S-"Onları bahalarına nisbet ederek çağınn.i" âyetiyle ilgili hah. Müslim (4/1884) 44-Kitâhu Fedâili's-Sahabe, Zeyd bin HârİŞ? (r.a.) ve Usâme hin Zeyd (r.a.)'in faziletleri babı. Tirmizi (5/353) 48-Kitahu Tefi -ri'l-Kur'an, 34-Ahzah Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir," demiştir.

[374] Ahzab Suresi: 5

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/409-410

[375] Ahzab Suresi: 6

[376] Buhari (81517) 65-Kitabu't-Tefsir 1-4781. bab. Müslim (3/1237-1238) 23-

Kitâbu'l-Ferâiz 4-"Kim mal bırakırsa o varisleri içindir" babı.

[377] Ahzab Suresi: 7

[378] Ahzab Suresi: 10    

[379] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (12/22), Mecme'u'z-Zevaid (7/91) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri Sahih'te geçen ravilerdir."

[380] Ahzab Suresi: 23  

[381] Buhari (8/518) 65-Kitabu't-Tefsir, 3-"Onlardan kimi adağım yerine getirdi, kimi

de beklemekledir," âyetiyle ilgili bab. 2801-Tirmizi (51354) 48-Kitabu Tefsiri'I-Kur'an, 34-Ahzab Suresi babı.

[382] Ahzab Suresi: 35

[383] Mecme'u'z-Zevaid.(7/91-92) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani isnâdlarla rivayet etmiştir ve bunlardan bazılarının ravüeri Sahih'te geçendir."

[384] Ahzab Suresi: 36

[385] Tirmizi (51354) 48-Kitabu Tefsiri11-Kur'un 34-Ahzab Suresi babı. Tirmizi: dis hasen, sahihtir," demiştir.

[386] Ahzab Suresi: 37

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/410-414

[387] Buhari (13/403-404) 97-Kitâbu't-Tevhid, 22-"Allah'ın ortaya çıkaracağı şeyi de içinde gizliyor ve insanlardan korkuyordun," âyetiyle ilgili bab.

[388] Buhari (8/523) 65-Kitabu't-Tefsir, 6-"Allah'in ortaya çıkaracağı şeyi de içinde yor ve insanlardan korkuyordun" âyetiyle ilgili bab.

[389] Tirmizi (5/354) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 34-Ahzab Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis sahihtir" demiştir.

[390] Tirmizi (5/354) Aynı yer.

[391] Nesai (6/79-80) 26-Kitâbu'ıı-Nikâh, 26-Bir kadına evlilik teklifinde bulunulması es­nasında namaz kılması ve Rabbihden hayırlı olanı dilemesi (istiharede bulunması) babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/414-415

[392] Mccmc'u'z-Zevaid (7192) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen rcıvilcrdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/415-417

[393] Ahzab Suresi: 50

[394] Buhari (9/230) 67-Kitâbu'n-Nikâh, 67-Velimenin hak olduğu babı. Müslim (2/1050) 16-Kitâbu'n-Nikâh, 15-Zeyneb bintu Cahş (r.a.)'m evlenmesi ve örtünme emrinin inmesi babı.

[395] Buharı (9/585) 70-Kitâbu'l-Et'ime, 59-Yüce Allah'ın: "Ancak davet edildiğiniz za­man girin ve yemeği yediğinizde dağdın," sözüyle ilgili bab.

[396] Ahzab Suresi : 53

[397] Buhari(9i2265227) 67-Kitâbu'n-Nikâh, 64-Damat için hediye alınması babı.

[398] Müslim, aynı yer. Sh. 1051-1052

[399] Buharı (8/527-528) 65-Kitabu't-Tefsir, 8 verilmeden girmeyin" âyetiyle ilgili bab.

[400] Buhari (8/528) Aynı yer.

[401] Buhari (9/164) 67-Kitâbu'n-Nikâh, 29-Bir kadının kendini birine bağışlama (yani mehirsiz bir şekilde bir erkekle evlenmek için teklifte bulunma) hakkının olup ol­madığı babı. Müslim (2/1085-1086) 17-Kiîâbu'r-Reda', 14-Kadının kendi hakkını kumasına bağışlamasının caizliği babı. Nesai (6/54) 26-Kitâbu'n-Nikâh, 1-Kesu-hıllah (a.s.)'ın nikâhtaki uygulaması babı.

[402] Ahzab Suresi: 51

[403] Buhari (81524-525) 65-Kitabu't-Tefsir, 7-"Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın," âyetiyle ilgili bab.

[404] Ahzab Suresi: 51

[405] Buhari (8/525) Aynı yer.

[406] Müslim (2/1103) 18-Kitâbu't-Talak, 4-Bir kimsenin karısını (boşanmayı kabul etmemekle)  muhayyer  kılmasının,   boşamayı. niyet  etmediği  sürece  sayılmayacağı babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/417-423

[407] Ahzab Suresi: 52     

[408] Nesai (6156) Aynı yer.

[409] İbni Kesir (61512)

[410] Tirmizi (5/356) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 34-Ahzab Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Nesai (6/56) 26-Kitâbu'n-Nikâh, 2-Şanı yüce olan Allah'ın Peygamber'ine farz kılıp da diğer insanlara haram ettiği şeyler babı.

[411] Ahzab Suresi: 53

[412] Mecme'u'z-Zevaid (7/93) Heysemi söyle söylemiştir; "Bunu Taberani, el-Evsht'ta rivayet etmiştir ve Musa bin Ebi Kesir dışında kalan ravileri Sahih'te geçen lerdir. Adı geçen kişi ise sikadır.

[413] Müslim, aynı yer.

[414] Müslim, sh. 1710, aynı yer.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/423-426

[415] el-Feth (8/531)

[416] Ahzab Suresi: 59

[417] Ebu Davud (4/61) Kitabu'l-Libas, Kadınların giysileri babı. İsnadı hasendi

[418] Buhari (If385) 5-Kitabu'l-Gusl, 20-Kimsenin görmediği bir yerde yalnız başına çıplak olarak yıkanmakla ilgili bab. Müslim (11267) 3-Kitabu'l-Hayz, 18-Kimsenin görmediği bir yerde çıplak olarak yıkanmanın caiz olduğu babı.

[419] Ahzab Suresi: 69

[420] Buharı (61436) 60-Kitabu Ehadisi'l-Enbiya 28-3403 nolu hadis babı.

[421] Müslim (411842) 43-Kitabu'l-Fedail, 42-Hz. Musa (a.s.)'nın fazil etler iyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/426-429

[422] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/429-430

[423] Tirmizi (51361) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 35-Sebe suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, garibdir" demiştir.                                                                          

[424] Sebe Suresi: 23

[425] Buharı (81537-538) 65-Kitahu't-Tefsir, l-"Sonunda kc[ilerinden korku gideri­lince..." ayetiyle ilgili bab. Tirmizi (5/362) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 35 Sebe swesi babı. Tİrmizi: "Bu hadis hasen, sahilidir," demiştir.

[426] Ebu Davud (41235) Kitabu's-Sünne. Cehmiyyeye red babı. Bu hadis hasendir.

[427] Tirmİzİ (5/363) 48-Kiîabu Tefsiri'I-Kur'an, 36-Melaike suresi babı. Tirmizi §öyle söylemiştir: "Bu habis garibdİr. Burada verilen rivayet tarikinden başka bir yoldan nakledildiğini bilmiyoruz." Ibni Kesir ve daha başkaları hu hadisin kuvvetli oldu­ğunu ifade etmişlerdir.

[428] Fatır Suresi: 32

[429] Fatır Suresi: 33

[430] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/431-433

[431] Tirmizi (5/363-364) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 37-Yasin suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis ahsen, garibdir" demiştir. Sevri ve Ebu Sufyan tankıyla nakledilmiştir. Sa'di'nin bir parçasını vermiş olduğu bir hadistir. Bu hadis Taberi'nin kitabında sahidleri mevcuttur. Bkz. Taberi (22/100). Ayrıca Hakim (J/428)'de nakletmisür. Hadisin aslı, Müslim'de 665 numarayla geçmektedir. Ancak buradaki metinden farklıdır.

[432] Yasin Suresi: 12

[433] Bukari (8/541) 65-Kitabu't-Tcfsir, î-"Günes de kendi karargahında akıp gitmekte­dir..." ayetiyle ilgili hah. Müslim (11139) 1-Kitabu'l-İman, 72-Kişiye imanın yarar sağlamayacağı zamanın ne olduğunun açıklanması babı.

[434] Yasin Suresi: 38

[435] Buhari (131404) 97-Kitabu't-Tevhid, 22-"Bundan önce ise O'nun Arş'ı su üzerin­deydi..." ayetiyle ilgili bab.

[436] Bkz. İbnu'l-Ccvzi, Zadu'l-Meysir (7119)

[437] Müslim (11138) Aynı yer,

[438] Müslim (1/139) Aynı yer.

[439] Tirmizi (5/364) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 37-Yasin Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir," demiştir.

[440] el-Feth (6/299)

[441] el-Feth (81542)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/437-440

[442] En'am Suresi: 158

[443] Bkz. el-Esas fi't-Tefsir (311796-1799) Arapça baskı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/440

[444] Tirmizi (5/365-366) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 39-Sad Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasendir" demiştir. Hakim (2/432) Kİtabu't-Tefsir, Hakim bunun sahih oldu­ğunu söylemiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

[445] Ibni Huzeyme (1/277) 127-Resulullah (a.s.)'ın Sad suresinde secde etmesinin se­bebinin ne olduğu babı.

[446] En'am Suresi: 90

[447] İbni Huzeyme (11277-278) Aynı yer. İsnadı hasendir.

[448] En'am Suresi: 84

[449] En'am Suresi: 90

[450] Sad Suresi: 61    

[451] Taberani, eî-Mu'cemu'l-Kebir (91258) Mecme'u'z-Zevaid (7/100) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve raviîeri, Sahih'te geçen raviler-dir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/441-444

[452] Zümer Suresi: 31

[453] Tirmizi (5/370) 48-Kitabu Tefsiri'i-Kur'an, 41-Zümer Suresi babı. Tirmizi: "Bu

hadis hasen, sahihtir," demiştir.

[454] Zümer Suresi: 30-31

[455] Mecme'u'z-Zevaid (7/100) Hey semi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet

etmiştir ve ravileri sikadırlar." 2825-Mecme'u'z-Zevaid (71100) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani el-Evsat'ta rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te geçen ravilcrdir."

[456] Zümer Suresi: 42

[457] Buhari (131438) 97-Kitâbu't-Tcvhid, 26-"Şüphesiz Allah, yok olmasınlar diy gökleri ve yen tutmaktadır..." ayetiyle ilgili hah. Müslim (4/2147) 50-Kitâb '. Sıfati'l-Munâfikin ve Ahkâmihim, Kitâbu Sıfati'l-Kıyâme ve'l-Cenne ve'n-Nâr.

[458] Zümer Suresi: 67

[459] Müslim (412147) Aynı yer.

[460] Tirmizi (5/371) 48-Kitahu Tefsiri'l-Kur'an, 41-Zümer Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadi hasen, sahihtir" demiştir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/445-447

[461] el-Feih (13/336)

[462] Tirmizi (5/371) 48-Kitabu Tefsiri'i-Kur'an, 41-Zümer Suresi babı. Tirmizi: "Bu

hadis hasen, garib, sahihtir," demiştir.

[463] Müslim (4/2148) 50-Kitâbu Sıfati'l-Munâfikin ve Ahkâmihim, Kitâbu Sıfati'l-Kıyâme ve'l-Cenne ve'n-Nâr.

[464] Buhari (13/393) 97-Kitâbu't-Tevhid, 19-"İki elimle yarattığımda..." sözüyle ilgili bab).

[465] Müslim (412148-2149) Aynı yer.        

[466] Müslim (412149) Aynı yer.

[467] Ebu Davud (4/234) Kitâbu's-Sunne, Cehmiyyeye reddiye babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/448-450

[468] el-Feth (13/396)

[469] Şura Suresi: 11

[470] Nevevi, Müslim Şerhi (17/132)

[471] Buhari (111372) 81-Kitâbu'r-Rikâk, 44-Allah'ın kıyamet gününde yeri toplayacağı babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/450-452

[472] Ebu Davud (2/76-77) Kitabu's-Sala, Dua babı. Tirmizi (5/374-375) 48'Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 42-Mü'min suresi babı.

[473] Mü'min Suresi: 60

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/453

[474] Buhari (81562) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"îşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz buzanmnız sizi helake sürükledi ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldunuz," ayetiyle ilgili hab. Müslim (4/2141) 50-Kİtabu Sıfati'l-Munafikin ve Ahkamihim,  5  nolu hadis. Tirmizi (5/375) 48-Kitabu Tefsir i'I-Kur'an, 43-Secde süresiyle ilgili

bab, Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir," demiştir.

[475] Fussilet Suresi; 22

[476] Fussilet Suresi: 22-23

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/455-456

[477] Şura Suresi: 23  

[478] Buhari (81564) 65-Kitahu't-Tefsir, l-"De ki: "Ben buna karşılık sizden yakınlıktan dolayı olan sevgiden başka bir ücret istemiyorum" ayetiyle ilgili bah. Tirmizi (5/377) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 44-Şurâ süresiyle ilgili bab. Ancak Tirmizi'nin nakletmiş olduğu metinde:'"Acele ettin" yerine, "Biliyor musun?" denmektedir.

[479] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/457-458

[480] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/458

[481] Buhari (8/511) 65-Kitahu't-Tefsir, 30-Rum Sureni, Müslim (4/2155) 50-Kitâbu Sıfati'l-Munâfikin ve Ahkâmihim, 7-Duman babı.

[482] Sad Suresi: 86

[483] Duhân Suresi: 10-16

[484] Buharı (2/493) 15-Kitâbu'l-İstiskâ, 1-îsiiskâ ve Resulullah (a.s.)'ın yağmur duası (istiskâ) için çıkması babı.

[485] Duhan Suresi: 10-11

[486] Duhan Suresi: 15

[487] Buharı (81571) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"(O duman) insanları bürür. İste bu acıklı bir azaptır," âyetiyle ilgili bab.

[488] Buharı (8/572) "Rabbimiz! Üzerimizden azabı kaldır, çünkü biz artık iman edenle­riz," ay etiyle ilgili bab.

[489] Duhan Suresi: 12

[490] Tirmizi (5/379-380) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, Duhan Suresi babı.

[491] Buhari (81496) 65-Kitabu't-Tefsir, 5-"Ancak yalanladınız; artık (sizin için azap) kaçınılmaz olacak," ayetiyle ilgili hah. Müslim (4/2157) 50-Kitâbu Stfati'l-Mu-nâfikin ve Ahkâmihim, 7-Duman babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/459-462

[492] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/462-463

[493] Ahmed bin Hanbel (11421) Mecme'u'z-Zevaid (71105) Heysemi söyle söyle­miştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel deği§ik isnadlarla rivayet etmiştir ve bunlardan birinin râvileri sikadır."

[494] Ahmed bin Hanbel (11226) Mecme'u'z-Zevaid (7/105) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve el-Mu'cemu'l-Kebir ve el-Evsat'ta Tabe-rani rivayet etmiştir. Ahmed bin Hanbel'in nakletmiş olduğu hadis merfudur ve râvileri, Sahih'te geçen ravilerdir."

[495] Ahkaf Suresi: 4

[496] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/465-466

[497] Ahkaf Suresi: 4

[498] Buhari (8/576) 65-Kitabu't-Tefsir, î-"Fakat o kimse ki, anne babasına: "Öff  der" ayetiyîe İlgili bab.

[499] Ahkâf Suresi: 17

[500] Ahkaf Suresi: 18

[501] Müslim (1/332) 4-Kitâbu's-SaIa, 33-Sabah namazında açıktan okuma ve cinlere Kur'an okuma babı. Ebu Davud (1120-21) Kitâbu't-Tahare, Şıra ile abdest alınması babı. Tirmizi (5/382-383) 48-Kitabu't-Tefsir, 47-Ahkâf Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis sahihtir," demiştir.

[502] Müslim (1/332) Aynı yer.

[503] Ahkâf Suresi: 29

[504] Keşfu'l-Estar (3/68) Kitahu't-Tefsir, Ahkâf Suresi. Mecme'u'z-Zevaid (7/106) Heysemi şöyle söylemiştir; "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve râvîîeri sikadırlar."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/466-470

[505] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/471

[506] Buhari (71450-451) 64-Kitâbu'l-Meğâzi, 35-Hudeybiye gazvesi babı. Müslim

(311413) 32-Kîtâbu'l-Cihâd ve's-Seyr, 34-Hudeybiye'de, Hudeybiye barışı babı. Tirmizi (5/386) 48-Kitahu Tefsiri'l'Kur'an, 49-Fetih Suresi babı.

[507] Fetih Suresi: 1

[508] Fetih Suresi: 5

[509] Fetih Suresi: 1-5

[510] Muvatta (J/203-204) Î5-Kitabu'l-Kur'an, 4-Kur'an hakkında gelen rivayetler babı. Buharı (7/452) 64-Kitâbu'l-Meğâzi, 35-Hudeybiye Gazvesi babı.

[511] Tirmizi (5/385) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 49-Fetih Suresi babı, Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis hasen, sahih, garibdir. Bazıları bunu Malik'ten mürsei olarak rivayet etmişlerdir."

[512] Müslim (3/1442) 32-Kitâbu'l-Cihâd ve's-Seyr, 46-Yüce Allah'ın: "Onlara karşı size zafer verdikten sonra, Mekke yakınında onların ellerini sizden sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur," sözüyle ilgili bab.

[513] Fetih Suresi: 24

[514] Tirmizi (5/386) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 49-Fetih Suresi babı. Tirmizi: "Bu hasen, sahihtir," demiştir.

[515] Ebu Davud (3/61) Kitâbu'l-Cihâd, Fidye almadan esire iyilikte bulunmakla bab.

[516] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (2/290). Mecme'u'z-Zevaid (9/398) Heysemi söylemiştir: "Bunu Taberani değişik isnadlarla rivayet etmiştir ve bunlarda? nin ravileri sikadırlar."

[517] Fetih Suresi: 25

[518] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/473-477

[519] Buhari (8/592) 65-Kitahu't-Tefsir, 2-"Şüphesiz seni odaların arkasından çağıran­ların çoğu akıl etmeyenlerdir," ayetiyle ilgili bab.

[520] Hucurat Suresi: 1

[521] Buharı, aynı yer. Sh. 590

[522] Buhari, aynı yer.

[523] Hucuraî Suresi: 2

[524] Tirmizi (5/387) 48-Kitahıı Tefsiri'l-Kur'an, 50-Hucurat Suresi babı. Tirmizi Şöyle söylemiştir:  "Bunu bazıları İbni Ebi Muleyke'den mürsel olarak rivayet i mis­lerdir." Ancak Ihni Zubeyr'den söz etmemiştir.

[525] Hucurat Suresi: 5

[526] el-Feth (8/453)

[527] Hucurat Suresi: 4

[528] Tirmizi (5/387-388) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 50-Hucurat Suresi babı. Ahmed bin Hanbel (31488)

[529] el-Cami' (2/363)

[530] HucııratSuresi: 6

[531] Ahmed bin Hanbel (41279). Tabcrani, el-Mu'cemu'l-Kehir (3/274-275). Mec-me'u'z-Zevaid (7/109) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Taberani rivayet etmiştir. Ancak Tabcrani, Dırâr yerine Haris bin Serâr demiştir. Ahmed bin Hanbel'in ravİleri sikadırlar."

 

[532] Hucurat Suresi: 6-8

[533] Hucurat Suresi: 7

[534] Ebu Davud (4/290-291) Kitâbu'l-Edeb, 72-Lakablarla ilgili bab. Tirmizi (5/388) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 50-Hucurat Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sa­hihtir" demiştir. İbni Mace (211231) 33-Kitâbu'l-Edeb, 35-Lakablar babı.

[535] Hucurat Suresi: 11

[536] Buhari (6/525) 61-Kıtabu'l-Menâkıb, 1-Yüce Allah'ın: "Ey insanlar! Sizi bir er­kekle bîr dişiden yarattık..." sözüyle ilgili bab.

[537] HucuratSuresi:13

[538] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/479-488

[539] Kâf Suresi: 30

[540] Ahmed bin Hanbel (3113). Mecme'u'z-Zevaid (71112) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmişti)- ve râvileri sikadırlar. Çünkü Hammad bin Seleme, Atâ hin Said'den onun bunamasından önce rivayette bulunmuştur. Bu-hari ve Müslim'de de buna yakın bir rivayet bulunmaktadır."

[541] Buhari (8/597) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"Günesin doğmasından önce ve batmasından. önce Rabbini hamd ite teşbih et," âyetiyle ilgili bab.

[542] Kâf Suresi: 40 

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/489-490

[543] Zâriyât Suresi: 17

[544] Ebu Davud (2/35-36) Kitabu's-Sala, Resulullah (a.s.)'ın gece ibadetine kalk manı babı. el-Munziri'de, hakkında herhangi bir açıklama yapılmamıştır.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/491

[545] Tur Suresi: 4

[546] Buhari (61302-303) 59-Kitâbu Bed'i'l-Halk, 6-Melekler hakkında bilgiler babı. Müslim (11149,150,151) 1-Kitâbu'l-İmân, 74-Resulullah (a.s.)'ın İsra'sı babı. Bu­rada verilen metin, İsrâ ve Miraç ile ilgili uzun bir hadisin bir parçasıdır.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/493

[547] Necm Suresi: 9     

[548] NecmSuresi: 11          

[549] Necm Suresi: 18

[550] Buhari (81610) 65-Kitabu't-Tefsir, "Böylece (aradaki mesafe) iki yay boyu veya'-" i daha yakın oldu" ayetiyle ilgili bab. Müslim (1/158) 1-Kitabu't-lmân, 76-Sidre-' tu'l-Munteha'nın ne olduğuyla ilgili bab. Tirmizi (51394) 48-Kitabu Tefsiri'l-' Kur'an, 54-Necm Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, garib, sahihtir," demiştir.

[551] Tirmizi (5/396) Aynı yer. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir," demiştir.

[552] Müslim (1/158) 1-Kitâbu'l-İmân, 77-Yüce Allah'ın: "Andolsun ki, o onu bir başka kez daha inişte gördü," sözünün anlamı babı.

[553] Necm Suresi: 11

[554] Necm Suresi: 13

[555] Müslim, aynı yer.

[556] Enam Suresi: 103

[557] Tirmizi (51395) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 54-Necm Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis bu rivayet şekliyle hasen, garîbdir," demiştir.

[558] Necm Suresi: 13

[559] Necm Suresi: 10

[560] Necm Suresi: 9

[561] Tirmizi, aynı yer. Tirmizi: "Bu hadis hasendir," demiştir.

[562] Necm Suresi: 11

[563] Tirmizi, aynı yer. Tirmizi: "Bu hadis hasendir," demiştir.

[564] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/495-497

[565] Tirmizi (5/394-395) 48-Kitabu Tefsir i'l-Kur'an, 54-Necm Suresi babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "İbni Ebi Hind, Şa'bi'den, o Mesruk'tan, o da Hz. Aise (r.a.)'den bunun bir benzerini rivayet etmiştir. Davud'un hadisi, Mücâlid'in hadisinden daha özettir. Buharı ve Müslim'in Sahih'lerinde bu hadisin anlam yönünden benzerleri vardır."

[566] Necm Suresi: 18

[567] Lokman Suresi: 34

[568] Necm Suresi: 19

[569] Buhari (81611) 65-Kitabu't-Tefsir, 2-"Gördiinüz mü Lâtı ve Uzza'yı?" ayetiyle ilgili bab.

[570] Necm Suresi: 32

[571] Ebu Davud (21247) Aynı yer.

[572] Buhari (11/502, 503) 82-Kitâhu'l-Kader, 9-"Bizim helak ettiğimiz bir şehre artık (dünya) hayatı haramdır. Şüphesiz onlar bir daha dönemezler" ayetiyle ilgili bab. Müslim (4(2046) 46-Kitâbu'l-Kader, 5-Adem oğluna zinadan payının takdir edil­diği babı. Ebu Davud (2/246-247) Kitâbu'n-Nikâh, Gözün haramdan sakımlmasının emredilmesi babı.

[573] Tirmizi (5/396-397) 48-Kitabıt Tefsiri'l-Kur'an, 54-Necm Suresi babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis hasen, sahih, garibdir. Zekeriyya bin îshak yoluyla ri­vayet edilen şeklinden başka bir rivayetini bilmiyoruz."

[574] Keşfu'l-Estar (3/71) Kitabu't-Tefsir, Neon Suresi. Mecme'u'z-Zevaid (71114) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri Sahih te geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/497-501

[575] Necm Suresi: 61

[576] Taberani, el-Mu'cemu'1-Kebir (11/276). Mecme'u'z-Zevaid (7/116) Heysemi ş'öyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir, ravileri sikadırlar."

[577] Keşfu'l-Estar (3/72) Kitabu't-Tefsir, Necm Suresi. Mecme'u'z Zevaid (7/116) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri Sahih'te geçen ravilerdir."

[578] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/501-502