1 - Hasta Ziyareti Hakkında Gelen Hadîsler Babı
2 - Bir Hastayı Ziyaret Edenin Sevabı Hakkında Gelen
Hadisler Babı
3 - Ölüye (Ölüm Döşeğinde Olana) Tevhîd Kelimesini Telkin
Etmek Hakkında Gelen Hadîslee Babı
Definden Sonraki Telkînin Hükmü
4 - Hasta Ölüm
Döşeğine Düştüğü Zaman Onun Yanında Ne Konuşulacağı Hakkında Gelen
Hadisler Babı
Okunan Kurandan Ölü Yararlanır Mı?
5 - Mü'min Can Çekişirken Ecir Kazanır Hakkında Gelen
Hadisler Babı
6 - Ölünün Gözlerinı Kapatmak Hakkında Gelen Hadisler
Bâbi
7 - Ölüyü Öpmek Hakkında Gelen Hadîsler Babı
8 - Ölüyü Yıkamak Hakkında Gelen Hadisler Babı
9 - Erkeğin Kendi Hanımını Ve Kadının Kendi Kocasını
Yıkaması Hakkında Gelen Hadisler Babı
10 - Peygamber (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem)'În
(Cenazesini) Yıkamak Hakkında Gelen
Hadîsler Babı
11 - Peygamber (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem'in Kefeni
Hakkında Gelen Hadîsler Babı
12 - Müstehab Olan Kefen Hakkında Gelen Hadîsler Babı
13 - Ölüye Kefenlerine Dâhil Edildiği Zaman Bakmak
Hakkinda Gelen Hadis Babı
14 - Nai (Ölümü
Câhiliyyet Devrine Göre İlân Etmekjden Nehiy Hakkında Gelen Hadis Babı
15 - Cenazelerde Hazır Bulunmak Hakkında Gelen Hadisler
Babı
16 - Cenazenin Önünde Yaya Yürümek Hakkında Gelen
Hadisler Babı
17 - Cenazeye
Katılmak Üzere Bâzı Elbiseleri
Soymaktan Nehiy Hakkında Gelen Hadis
Babı
19 - Üzerinde Müslümanlardan Bir Cemâatin Namaz
Kıldığı Cenaze Hakkında Gelen
Hadisler Babı
20 - Ölüyü
Övmek Hakkında Gelen Hadisler
Babı
21 - İmâmın Cenaze
Namazını Kıldıracağı Zaman Nerede Duracağı Hakkında Gelen Hadisler Babı
22 - Cenaze Namazındaki Kıraat Hakkında Gelen Hadisler
Babı
Âlimlerin, Cenaze Namazında Fatiha Okumak Hakkında
Görüşleri
23 - Cenaze Namazındaki Duâ Hakkında Gelen Hadisler Bâb1
24 - Cenaze Üzerinde (Kılınan
Namazda) Dört Tekbir Almak
Hakkında Gelen Hadîsler Babı
25 - (Cenaze
Namazında) Eeş Defa Tekbîr Alan
Hakkında Gelen Hadîsler Babı
Tekbirlerde Eller Kaldırılır Mı ?
26 - Çocuk Üzerinde Cenaze Namazı Kılmak Hakkında
Gelen Hadisler Babı
28 - Şehitler Üzerinde Namaz Kılmak Ve Onları Defnetmek
Hakkında Gelen Hadîsler Babı
Şehidlerin Yıkatılması Ve Namazlarının Kılınması Hakkında
Âlimlerin Görüşleri
Diğer Cenazelerin Bir Şehirden Başka Bir Şehre
Nakledilmeleri
29 - Mescidde Cenazeler Üzerinde Namaz Kılmak Hakkında
Gelen Hadisler Babı
Cenaze Namazının Mescidde Kılınması Hakkında Âlimlerin
Görüşleri
31 - Kıble Ehli Üzerinde Namaz Kılmak Hakkında Bir Bâb
32 - Kabir Üzerinde Namaz Kılmak Hakkında Gelen Hadisler
Babı
33 - Necâşî
(Radıyallâhü Anh) Üzerinde (Kılınan) Namaz Hakkında Gelen Hadîsler Babı
35 - Cenaze İçin Ayağa Kalkmak Hakkında Gelen Hadisler
Babı
Cenaze Mezarlığa Götürülünce Cemâat Ne Zaman Oturur ?
36 - Mezarlığa Girildiği Zaman Ne Söyleneceği Hakkında
Gelen Hadîsler Babı
37 - Mezarlıkta Oturmak Hakkında Gelen Hadisler Babı
38 - Ölüyü Kabre Sokmak Hakkında Gelen Hadisler Babı
39 - Lahdin Müstehablıg1 Hakkında Gelen Hadîsler Babı
40 - Şak Hakkında Gelen Hadîsler Babı
41 - Kabri Kazmak Hakkında Gelen Hadîsler Babı
42 - Mezarda İşaretin Bulunması Hakkında Gelen Hadis Babı
44 - Defin Esnasınua Kabre Toprak Atmak Hakkında Gelen
Hadîs Babı
45 - Kabirler Üzerinde Yürümek Ve Oturmanın Nehiyi
Hakkında Gelen Hadisler Babı
46 - Mezarlıkta Ayakkabıları Soymak Hakkında Gelen
Hadîsler Babı
47 - Kabirlerin Ziyareti
Hakkında Gelen Hadîsler Babı
48 - Müşriklerin Kabirlerini Ziyaret Etmek Hakkında Gelen
Hadîsler Bâb1
49 - Kadınları, Mezarları Ziyaret Etmekten Nehiy Hakkında
Gelen Hadîsler Babı
50 - Kadınların Cenazeleri Takip Etmeleri Hakkında Gelen
Hadisler Babı
51 - Niyâhat (= Ölü İçin
Yüksek Sesle Ağlamak) Tan Nehiy Hakkında Bir Bâb
52 - Yanakları Dövmek Ve Yakaları Yırtmaktan Nehiy
Hakkinda Gelen Hadîsler Babı
53 - Ölü Üzerinde Ağlamak Hakkında Gelen Hadisler Babı
54 - Üzerinde Edilen Niyâhatla Ta'zib Edilen Ölü Hakkında
Gelen Hadisler Babı
55 - Musîbet Üzerinde Sabretmek Hakkında Gelen Hadîsler
Babı
56 - Başına Musibet Gelene Ta'ziyette Bulunanın Sevabı
Hakkında Gelen Hadisler Babı
Ta'ziyet Zamanı Hususunda Alimlerin Görüşleri
57 - Evlâdının Ölümü Musibetini Görenin Sevabı Hakkında
Gelen Hadîsler Babı
58 - Sıkt (= Düşük Çocuk) Musibeti Başına (Gelen
Hakkındaki Hadisler Babı
59 - Ölünün Ev Halkına Gönderilen Yemek Hakkında Gelen
Hadisler Babı
61 - Gurbette Ölen Kimse Hakkında Gelen (Hadîsler)
Babı
62 - Hasta İken Ölen Kimse Hakkında Gelen Hadisler Babı
63 - Ölünün Kemiklerini Kırmaktan Nehiy Hakkında Bir Bâb
Cenâiz: Cenazenin veya cînâzenin çoğuludur. Ölü demektir. Yâ hut ciriâze ölüye denir. Cenaze de na'şa denir. Bunun tersi de olabilir. Ölü ile tabut ve benzerinin toplamına da denilir. Kamus sahibi bu mânâların tümünü bildirmiştir. [1]
1433) Alî (Radtyallahü anh)'âen rivayet edildiğine göre. Resûlullah (Saflaahii Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Müslüman için müslüman üzerine örf ve âdet veçhiyle (yerine getireceği) altı (hak) vardır. Ona rastladığı zaman selâm verir. Onu davet ettiği zaman dâvetine icabet eder Aksırdığı (ve aksırmca Allah'a hamd ettiği) zaman teşmit eder. (Ona rahmet diler) Hastalandığı zaman onu ziyaret eder. Öldüğü zaman cenazesine gider. Kendi nefsi için arzuladığını onun için de arzular.-" [2]
T i r m i z i ve A h m e d de bunu rivayet etmişlerdir.
Ma'ruf : Şer'an ve dînen güzel sayılan şeydir Bâzıları buradaki "Ma'ruf'u öyle yorumlamışlardır. Câmiü's-Sağîr sârini el-Azîzî, böy
le yorumlayanlardandır. Hadîste zikredilen altı hak bu mânâda ma' ruftur Yâni şer'an ve aklen güzel şeylerdir
S i n d î ise ma'rufu örf ve âdet veçhiyle yerine getirilmesi bek lenen şeydir, diye yoi nmlamıştır.
Hadisin zahirine göre bu haklan ifâ etmek vâcibtir" Fakat âlimler bunu vâcib ve menduba şümullü, geniş kapsamlı bir mânâya yo rumlamışlardır. Hadîsin ifâde tarzı, bu altı şeyin, müslümanlığın vecîbelerinden olduğuna delâlet eder. Bunun içindir ki bu haklar ba kımından sâlihiyle, fâsıkıyla tüm müslümanlar eşittir. Ancak sâlih kimselere fazla saygı duymak ve ikram etmek gerekir. Müslümanh ğın gereği olan hakların sayısı rivayetlerde muhteliftir. Nitekim bu hadiste altı hak, bunu ta'kip eden hadîste dört hak. ondan sonra ge len hadîste beş haktan bahsedilir. Şu halde belirtilen sayı, tahdit için değildir. Yâni haklar bu kadardır. Başka hak yoktur demek değil dir.
Birinci hak, müslümanm müslümana selâm vermesidir. Bu konu 33. kitabın 11 - 14'üncü bâblarında rivayet olunacak 3692-3701 nolu hadîsler bahsinde inşâallah izah edilecektir.
İkinci hak, müslümanm dâvetine icabet etmektir. Bu davet, ziyafet, yardıma davet ve evlenme münâsabetiyle verilen ve velîme denilen yemeğe davet olabilir. Dîne aykırı bir hareket, meselâ içki, saz, kadın oynatmak gibi bir münker yok ise velîme dâvetine icabet etmek vâcibtir. Diğer davetlerin hükmü, genellikle sünnettir. Önemine göre icâbında vâcib olabilir.
Üçüncü hak, aksıran ve aksınrken "Elhamdülillah" diyen müslü-mânâ Teşmît etmek, yâni ona "Yerhamükellah = Allah sana rahmet eylesin." demektir. Bu husus, 33. kitabın 20'nci babında zikredilecek 3713-3715 nolu hadîsler bahsinde anlatılacaktır.
Dördüncü hak, hastalanan, müslümam ziyârel etmektir. Hasta ziyareti, Cumhura göre sünneti müekkededir. Ancak ziyaret etme m ek; hastanın tehlikeye düşmesine ve zaruri ihtiyaçlarının ihmâli ne yol açacak olursa ziyaret ve bakım- vâcib olur.
Beşinci hak, müslüman öldüğü zaman onun cenazesine gitmektir Bu, cenaze namazına katılmak veya mezarlığa kadar cenazeyle gitmekle gerçekleşir. Cenaze namazı Ve ölüyü defnetmek, bilindiği gibi farzı kifâyedir. Bir köy veya belde halkının bir kısmı bunu ifâ edince sorumluluk diğerlerinden kalkar Aksi takdirde bütün mükellefler mes'ul kalır.
Altıncı hak, kendi şahsı için dilediği hayırlı şeyleri müslüman için de dilemektir. Kendi nefsi için dilediği belirli bir hayrın aynısını her müslüman için dilemek mânâsı kastedilmemiştir. Çünkü o iş: başkası için hayır olmayabilir Maksad, herkes için hayır ârzulamak.
1434) Ebû Mes'ud (Radıyuliâkü anh)'den rivayet edildiğine ^üre: Peygamber (SaUullahü Aleyhi ve Sel/en?) şöyle buyurdu, demiştir:
«Müslüman için müslüman üzerinde dört haslet vardır: Aksır-dığı (ve Elhamdülillah dediği) zaman onu Teşmît eder. (Yerhamü-kellah der.) Davet ettiği zaman dâvetine icabet eder. Öldüğü zaman cenazesinde hazır bulunur. Hastalandığı zaman onu ziyaret eder.Zevâid'de şöyle denmiştir : Ebû Mes'ud (R.A.)'ın hadisinin isnadı sahihtir "Hadîsin aslı Buhârî, Müslim ve başka kitablarda Ebû Mes'ud (R.A.)'dan başka sahâbilerden rivayet olunmuş olarak vardır.
1435) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh )'c\en rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Scllem) şöyle buyurdu, demiştir :
«(Şu) beş şey müslümamn müslüman üzerindeki hakkındandır •. Selâmı reddetmek (= Selâmı selâmla karşılamak), davete icabet etmek, cenazede hazır bulunmak, hastayı ziyaret etmek, aksıranı Allah'a hamd ettiği zaman teşmît etmek (ona rahmet dilemek).Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadı sahih ve ricah sıka zâtlardır. Hadîs, Buhâri ve Müslim'de mevcuttur. Lâkin ifâdesi değişiktir. [3]
Notta belirtildiği gibi Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsinin benzeri Buhârî ve Müslim1 de mevcuttur. Müslim" deki metin şöyledir :
= «Bey şey müslüman için din kardeşi üzerinde vâcibtir. Selâmı reddetmek, aksıranı teşmît etmek, davete icabet etmek, hastayı ziyaret etmek ve cenazelere gitmek.»
Bu hadîste anılan haklardan selâmı reddetmek, yâni selâm verene : "Aleykümü's-Selâm" diye cevap vermek vâcibtir. Diğerlerinin hükmü yukarıda anlatıldı.
1436) c'âbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ)\\aı\: Söyle demiştir :
Ben, Beni Selime kabilesinde iken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yaya olarak ve Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) beni zivârat ettiler." [4]
Buhâri, Tırmizi, Ebû Dâvûd ve Hâkim bunun benzerini rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayetini ı zahirine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) defâlarjr yaya olarak C â b i r (Radıyallâhü anh)'in ziyaretine siniştir. Bu ziyaretin hasta ziyareti kabilinden olması haseb yle. haste ziyaretine yaya olarak gitmenin efdâliyeti anlaşılıyor.
1437) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh )'den; Şöyle demiştir :
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (hastalık üzerinden) üç gün geçmeden hiç bir hastayı ziyaret etmezdi.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Mesleme bin Üleyy bulunur. Buhâri, Ebû Hatim ve Ebû Zur'a : Mesleme'nin hadisleri münkerdir. Onun münker hadislerinden birisi bu hadistir, demişlerdir. Ebû Hatim : Bu hadis, mün-ker ve bâtıldır, demiştir. İbn-i Adiyy de : Mesleme'nin hadisleri mahfuz değildir. Âlimler onu zayıf saymak üzere ittifak etmişlerdir, demiştir.
Sindi: Ben derim ki; Ama Mesleme' nin hadisleri e s - Sehâvi, "el-Mekâsıdü'1-Hasene" adlı kitabında zikretmiş ve : Bu hadîsler birbiriyle kuvvetlenir, demiştir. Bâzı tabiîler de bu hadîsle hükmetmiştir, demiştir. [5]
Sindi: Ben derim ki; Ama Mesleme nin hadîslerini kişiyi hastalığın ilk üç gününde ziyaret etmeyip, bundan sonra ziyaret etmek meşrudur. Eğer hadîs sahih ise bunun hikmeti şu olabilir : Müslümamn hastalandığı kesinlik kazanjncaya kadar ziyareti geciktirmektir. Üç günlük bir zaman yatan bir kimsenin hastalandığı anlaşılabilir. Bunun üzerine ziyaret edilir. Sindi bu hikmeti belirtmiştir.
Âcizane hatırıma şu hikmet geliyor. Bu da muhtemeldir. Basit rahatsızlıklar dolayısıyla bir iki gün yatılabilir. Bu çeşit yatışlar, ziyaretçi ve ilgi ister hastalıklardan sayılmaz. Üç günden fazla yatan bir kimse, genellikle hasta sayılır. Bunun için bu süre konulmuş olabilir.
1438) Ebû Saîd-i Hudri (Radıyallâhü anh)'<\en rivayet edildiğine go-re; Resûluilab (SallaHahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir:
«Hastanın yanına girdiğiniz zaman Ömrünün uzunluğu hususunda onu umutlandırıp kederini dağıtınız. Çünkü bu umut hiçbir şeyi geri çevirmez. Ve hastanın gönlünü hoş eder.»" [6]
Tirmizi ve B ey haki de bunu rivayet etmişlerdir.
Tenfis: Gam ve kederi gidermektir. Burada bu mânâ kastedilmekle beraber ecel hususunda umutlandırmak mânası da düşünülebilir. Yâni ziyaret edilen hasta için şifâ dilenir. İyileşeceği, çok yaşayacağı umudu verilir. Bu sözler, eceli gelmiş ise geciktirmeye yaramaz. Ama hastanın kederini gidermeye ve gönlünün hoş olmasına vesile olur.
1439) (Abdullah) -İbn-i Ahi kıs (Ra/hyallâhü anhümâ /dan ; Şöyle demiştir :
.Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hasta bir adamı ziyaret ederek:
«Canın ne çeker?» diye sordu. Adam : Buğday ekmeğine iştahım var dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Kimin yanında buğday ekmeği varsa, kardeşine göndersin» buyurdu. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Birinizin hastasının canı bir şey çektiği zaman, hastasına onu yedirsin» buyurdu."
Not : Zevâid'de şöyle denmiştir : Bunun senedinde Safvârı bin Hubsyre vardır. İbn-i Hibbân onu sikalardan saymıştır. En~NufeyIi de : Onun hadîsini te'yid eden mütâba yoktur, denmiştir. Ben diyorum ki : Takribü't-Tehzîb'te yazar : Onun hadisi gevşektir, demiştir. [7]
Bu hadis Zevâid türündendir. Hadis, hastanın hâlinin ve ihtiyaçlarının sorulmasının uygunluğuna delâlet eder. Ayrıca hastayı ve muhtaç kimseyi tercih ederek ihtiyaçlarının giderilmesinin meşruluğuna delâlet ediyor. Çünkü burada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Kimin yanında buğday ekmeği varsa kardeşine göndersin» buyurmuştur. Ekmek sahibinin veya aile fertlerinin ihtiyaç fazlası kaydı koşulmamıştır. Ancak eğer bu kayıt varsa kişinin hastayı ve muhtaç kimseyi kendi nefsine ve aile fertlerinin tercih etmesi hükmü çıkarılmaz.
Hadîs, hastaya canının çektiğini vermeyi emrediyor. Bundan maksad, hastalığına zarar vermiyen şeylerdir. Sind İ' nin dediğine göre bu hüküm umumî olabilir. Yâni hastalığa zarar vereceği muhtemel olsa bile verilmesi emrolunmuştur. Çoğu zaman Cenâb-ı Allah şifâyı hastanın canının çektiği şeyde kılar.
Hadîs, hastaya canının çektiğinden yedirmeyi emreder. Zararlı olduğu muhtemel olan yiyecek ve içecek maddeleri bol ve defalarca verildiği takdirde zararlı olur. Az verilirse pek zararlı olmaz. Hattâ hiç zarar vermez, denilebilir. Hadîs, bol ve defalarca verilmesini emretmem iş tir. Hastanın canının çektiğinden yedirme emri verilmiştir. Az yedirmeyle bu emir yerine getirilmiş olur. Ve hastanın arzusu gerçekleşmiş olur.
1440) Enes bin .Mâlik (RadıyaUâhü anh)'den: Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hastanın yanına giderek onu ziyaret etti. Ve :
«Bir şeyi iştihâ eder misin? Çörek iştihâ eder misin?» diye sordu. Adam : Evet, dedi. Oradakiler onun için çörek taleb ettiler.Râvi Yezid bin Ebân er-Rakkâşî'nin zayıflığı nedeniyle isnadının zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir.
1441) Ömer bin el-Hattâb (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana buyurdu ki: «Bir hastanın yanına girdiğin zaman sana duâ etmesini kendisinden iste. Çünkü onun duası, meleklerin duası gibi (makbul) dir.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih ve ricali sıka zâtlardır. Ancak hadis munkati'dir. El-Alâmî, EI-Merâsil'de ve elMizzi' : Meymun bin Mihrân'ın Ömer (R.A.)'den olan rivayetinde kesiklik var demişlerdir.Nevevî'nin el-Ezkâr adlı kitabında: Meymun Ömer (R.A.)'e yetişmemiş, denmiştir. [8]
1442) Alî (bin Ebt Tâlİb) (RadıyaUâhü anh)'den: Şöyle demiştir: Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim. Buyurdu ki:
«Hasta ziyaretçisi olarak müslüman kardeşinin yanına varan bir kimse, hastanın yanında oturuncaya kadar Cennet meyvelerini kopara kopara (veya Cennet meyveleri içinde) yürümüş olur. Oturduğu zaman rahmet onu kaplar. Eğer ziyareti sabahleyin olursa gece-leyinceye kadar yetmiş bin melek ona duâ ve istiğfar eder. Ziyareti akşam olursa sabahlayıncaya kadar yetmiş bin melek ona duâ ve istiğfar eder.»" [9]
Tirmizi, Ahmed ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir.
Hırâfet ve Harâfet, Nihaye'de meyveleri koparmak diye tarif edilmiştir. Kamusta ise bu kelime koparılan meyve diye tarif edilmiştir. Kamusun tarifine göre hasta ziyaretine giden kişi onun yanında ptu-runcaya kadar Cennet meyveleri içinde yürümüş olur, diye hadis yorumlanır. Sindi' nin beyânına göre ifâdesi ye-rine bâzı rivayetlerde; ifâdesi bulunur.
Hurfet koparılan hurma meyvesıdir.
Ebû Bekir bin elEnbâri: Resûluilalı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından hasta ziyaretine giden kimsenin elde ettiği sevab; bahçecinin koparıp topladığı meyvelere benzetilmiştir. Hı-râfe veya Hurfe kelimesiyle yol mânâsının kastedildiğini söyliyenler de vardır. Buna göre cümlenin mânâsı: 'Hasta ziyaretine giden kişi hastanın yanında oturuncaya kadar Cennet yolunda yürümüş sayılır' olur. Yâni Cennet'e götürücü bir yol izlemiş olur.
Ebû Dâvûd da Alâ (Radiyallâhü anh) den mevkuf olarak bynun bir benzerini rivayet etmiştir
El-Menhel yazarı hadîsteki 'Sabah' ve Mesâ' kelimelerini şöyle yorumlamıştır:
Sabah: Gece yansından gündüzün ortasına kadardır.
Mesâ: Gündüzün ortasından yâni öğle vaktinden gece yansına kadar olan süredir.
El-Menhel yazarının beyânına göre bu mükâfat müslüman hastanın ziyaretine âit olup ziyaretçinin Allah rızâsı için ziyaret etmesi hâline mahsustur. Çünkü Ebû Dâvûd'un E n e s (Radı-yaljâhü anh)'den merfü olarak rivayet ettiği bir hadiste:
«Güzelce abdest alıp Allah rızası için müslüman kardeşine has ta ziyareti niyetiyle giden kişi Cehennem'den yetmiş yıl mesafe uzaklaştırılmış olur» buyurulmuştur. Zenginlere, etiket sahiplerine ve nüfuzlu kimselere yapılan hasta ziyaretinde zaman zaman görüldüğü gibi riya ve gösteriş gibi mülâhazalarla yapılan ziyaretler bu mükâfatlara vesile olmaz.
1443) Ebû Hüreyre (Radıyalıâkü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Kim hastayı ziyaret ederse gökten bir melek: Güzel ve hayırlı bir iş yaptın. Yürüyüşün güzel vs hayırlı oldu. Kendine Cennet'ten bir köşk hazırladın, diye nida eder.»" [10]
Tirmizî ve İbn-i Hibbân da bunu rivayet etmişlerdir.
Sindi' nin beyânına göre T ı y b î hadîsteki cümleleri şöyle yorumlamıştır:
cümlesi ziyaretçinin dünya hayatında mes'ud olması için bir duadır. Yâni dünyada mes'ud yaşayasın.
cümlesi yapılan yürüyüşün Cennet yolunda yapılan yürüyüşten olduğuna kinayedir. Yâni yaptığı yürüyüş Cennete götürücü hayırlı bir yolculuktur cümlesi âhiret hayatında mes'ud olması için bir duadır. Yâni: Âhirette mes'ud yaşayasın.Bu duaların kabul buyurulması yolunda duyulan büyük ümid ve beslenen kuvvetli hırs dolayısıyla bu duâ bâzı fiilleriyle yapılmıştır. [11]
1444) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine söre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Ölülerinize (ölüm döşeğinde olanlarınıza) Lâilâhe illallah'ı tel kîn ediniz.»"
1445) Ebû Said-i Hudrî (RadıyaUâhü unh)'dtn rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Ölülerinize (ölüm döşeğinde olanlarınıza) Lâilâhe illallah'ı telkin ediniz.»" [12]
Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadisini M aslim de rivayet etmiştir.
Ebû S a î d (RadıyaUâhü anh) 'in hadîsini Ahmed, Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir.
Telkin: Hatırlatmaktır. Hadîsteki mevta kelimesi ölüm döşeğinde olanlar diye yorumlanmıştır. Kelimenin asıl mânâsının ölüler olduğu ma'lumdur. Bu kelime, meyyit'in çoğuludur.
El-Menhel yazan hadisin açıklamasında şöyle der: "Yâni ölüm döşeğine giren hastalarınıza tevhîd kelimesini hatırlatın. Bu kelimeleri söylemeleri için emir vermeyin, açıkça istemeyin ve İsrarda bulunmayın. Çünkü o saat sıkıntı ve keder saatidir. Bu hususta yapılacak ısrar Allah korusun ölünün durumunun değişmesine sebebiyet verebilir."
Yâni hastalığın şiddeti ve sıkıntının ızdırabı yanında tevhîd kelimesi için ısrar yapılırsa icâbında hasta : Benden ne istiyorsunuz, veyâ : Söylediğinizi söylemem gibi sakat bir lâf edebilir ki, bunun îman bakımından tehlikesi büyüktür.
Telkin ve hatırlatma şöyle olur: Hastanın başında bulunanlardan bir münâsibi açık sesle kendi kendine tevhid kelimesini okur. Hasta onun sesini işitince bu kelimeyi getirir. Böylece maksad hâsıl olmuş olur.
Yukarıda belirtildiği gibi mevtadan maksad, ölüm döşeğine girenlerdir. İbn-i Hibbân ve başkaları bu bâbta rivayet edilen hadisleri delil göstererek böyle yorum yapmışlardır. İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den merfu' olarak rivayet edilen şu mealdeki hadis de bu yorumu te'yid eder:
«Ölülerinize tevhîd kelimesini telkin ediniz. Çünkü öleceği zaman bunu söyleyen hiç bir müslüman yoktur ki, Allah onu cehennem ateşinden kurtarmasın.»
Bütün imamlar ölüm döşeğindekîne bu telkinin yapılmasına hükmetmişlerdir. Nevevî, Müslim'in şerhinde : Bu telkine âit emir mendubluk içindir. Âlimler bu telkinin meşruluğu üzerinde ittifak etmişlerdir ve hastaya bu kelimeyi çokça ve ardarda söyletmekten kerahet duymuşlardır. Çünkü hastalığın şiddeti dolayısıyla hasta yapılan ısrardan hoşlanmayabilir. Veya uygunsuz bir söz ağzından çıkabilir. Alimler demişler ki : Hasta bu kelimeyi söyledikten sonra başka bir konuşma yapmadıkça ikinci kez tekrarlaması için telkin yapılmamalıdır, demiştir.
T i r m i z i ' de beyân edildiğine göre Abdullah bin Mübârek (RadıyaUâhü anh.) sekerata girdiği zaman bir adam ona tevhid kelimesini telkin etmiş ve telkini defalarca tekrarlamıştır. Bunun üzerine Abdullah bin el-Mübârek (RadıyaUâhü anh) : Ben tevhid kelimesini bir defa söyleyince konuşmadığım müddetçe tevhid kelimesi üzerindeyim, demiştir.
Cumhura göre bu telkin mendubtur. Hadisin zahiri telkinin vâ-cibliğini gerektirir. Âlimlerden küçük bir cemâat vücûbuna hükmetmişlerdir. El-Kâari' nin dediğine göre bâzı M â 1 i k i 1 e r bu telkinin vücûbu hususunda âlimlerin ittifakını nakletmiştir. [13]
El-Fikh Ala'l-Mezâhibi'l-Arbaada beyân edildiğine göre Şafiî ve H a n b e 1 I mezheblerine göre bu telkin müstehabtır.Hanefi âlimleri : Bu telkinin yapılması için emredilmez ve yapanlar menedilmez, demişlerdir. Mâliki] er ' e göre definden sonraki telkin mekruhtur.
Delinden sonraki telkin şu sö/.lerle olabilir
1446) Abdullah bin Cafer'in babasından (Radıyallâhü anh)\\en rivayet edildiğine göre ; Resûkıllah (Sallailahü Alevli! ve Selhm) şöyle buyurdu, demiştir :
«Mevtanıza (ölüm döşeğinde olanların)zikrini telkin ediniz.»
Sahâbîler: Yâ Resûlallah! (Bu telkin) diriler için nasıldır? diye mordular. Buyurdu ki:
«Daha güzeldir; daha güzeldir.»"
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedindeki râvi İshak'ı sıka savan veya cerh eden kimseyi «örmedim. Râvi Kesir bin Yezîd hakkında Ahmed : Ben onun rivayetinde bir beis görmüyorum, demiştir. İbn-i Muin isa : Bir şey değildir, demiş; Başka bir defa da : Onun rivayetinde beis yoktur, demiş; Bir başka defa da : Kuvvetli olmamakla beraber işe yarar, demiştir. Nesâi : Zayıftır, demiştir Sıka olduğunu süyliycnlpr rtr vıml'r Senedin kalan râvilori sıka zâtlardır. [14]
1447) (Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Seilem)"m "eşi) t'nımü St*-leme (Radıyallâhü an hû /dan rivayet edildiğine ^öre; Kesûlullah (Sulial/ahii Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Hasta veya ölünün yanında hazır bulunduğunuz zaman hayır söyleyiniz. Çünkü şüphesiz melekler söylediklerinize : Âmîn! derler.»
Ebû Seleme (Radıyallâhü anh) vefat ettiği zaman ben. Peygamber
(Sallailahü Aleyhi ve SellemTin yanına vararak:
Yâ Resûlallah! Ebû Seleme (Radıyallâh'ü anh) öldü, dedim. Buyurdu ki:
— <De ki-. Allah'ım! Bana ve ona mağfiret eyle. Ve onun arkasından bana sâlih bir halef ver.» Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ) demiştir ki: Ben (bunu) yaptım. Allah bana ondan hayırlı bir eş verdi, (ki) Allah'ın Resulü Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sel lemJ'dir.-" [15]
Müslim, Ti rmizi, Ebû Dâvûd, Nesâî ve B e y h a k i de bunu rivayet etmişlerdir.
Hadis, ölüm döşeğine giren hasta ziyaretine giden veya cenazeye giden kimselerin; hasta ve ölü için hayır duası yapmalarını emretmiştir. Şu halde hadîsin «... hayır söyleyiniz.» emrinden maksad, hayırla dua etmektir. Zira bunu tâkib eden :
«Çünkü şüphesiz melekler sizin söylediklerinize : Âmin! derler.»
cümlesi, bir duanın yapıldığına delâlet eder.
Meleklerin; Âmin demesi, duanın makbul olmasına delâlet eder.
«... Hayır söyleyiniz» cümlesinden maksad : 'Hasta ve ölü hakkında iyi konuşun, kötü konuşmayın' olabilir. Çünkü îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhi'in rivayet ettiği bir hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Ölülerinizin iyiliklerini anlatınız, kötülüklerini anlatmaktan sakınınız.» buyurmuştur.
Cümle böyle yorumlanınca meleklerin âmin demesinden maksad, meleklerin anlatılan iyilikleri tasdik etmeleridir.
Ebû Seleme (Radıyallâhü ann), Ümmü Seleme HRadıyaİlâhü anhâ)'nin kocası idi. Vefat edince muhterem eşi Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e müracaat ederek durumu haber vermiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de yapılması meşru olan duayı öğretmiştir. Bu duada Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ) hem kendine, hem de merhum eşine duâ etmiştir. Yaptığı duâ neticesinde Cenâb-ı Allah Ona büyük bir ikramda bulunarak Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile evlenmeyi nasib eylemiştir.[16] Ümmü Seleme (Rachyallâhü anhâ) yaptığı duanın makbul olduğunu ve bu şerefin kendisine nasib olduğunu dile getirmiştir. [17]
Ölüm döşeğine giren hastayı ziyaret eden veya cenazeye giden kimsenin, onlara mağfiret için yakınlarına sonucun hayırlı olması için duâ etmesi matlubtur.
1448) Ma'kİl bin Yesâr (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine güre; ResûluHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir:
«O sûreyi (yâni 'Yâsîn' sûresini) mevtanızın yanında okuyunuz.»" [18]
Ebû Dâvüd, Beyhakî, İbn-i Hibbân ve Hâkim de bunu rivayet etmişlerdir. Ahmed ve Nesâi de bunu daha uzun bir metin hâlinde rivayet etmişlerdir.
Mevta : Meyyit'in çoğuludur. Burada ölüm döşeğine düşen ağır hastalar kastedilmiştir. Çünkü D e y 1 e m i ve başkalarının Ebü'd-Derd â1 dan merfu' olarak rivayet ettikleri bir hadîste meâlen :
-Ölüm döşeğinde olan hiç bir hasta yoktur ki üzerinde Yâsîn okunsun da Allah onun sekerâtını hafifletmesin» buyuruluyor.
El-Menhel yazarı, sekerâte giren hastanın yanında Yâsîn sûresinin okunmasındaki hikmet ile ilgili olarak şöyle der: Hasta, o esnada kuvvetten düşer, gönlü Allah'a yönelir. Yâsîn sûresi onun yanında okununca kalbi kuvvetlenir. Dîne inancı şiddetlenir. Ve o sûrede anlatılan kıyamet hallerini duymaktan hoşlanır. T ı y b î bu konuda şöyle der: 'Yâsîn sûresinde îman esasları, din temelleri, îmana davet, geçmiş ümmetlerin halleri, kaderin isbatı, kulların fiillerinin Allah'a dayandığı, Allah'ın varlığı ve birliğinin isbatı, kıyametin alâmetleri, öldükten sonra dirilme, âhiretteki hesap, ceza gibi gerçekler beyan edilmektedir. Bu nedenle hastanın başında okunması meşru kılınmıştır.'
Müteahhirînin bâzı âlimleri,' hadîsin zahirini tutarak ; Yasin süresi cenaze üzerinde definden önce okunur, demişlerdir. Bâzdan da : Definden önce de sonra da okunur diyerek İbn-i Adiyy'in Ebû Bekir (Radıyallâhü anhl'den rivayet ettiği şu mealdeki hadimi delil göstermişlerdir:
*Kim haba.sının ve annesinin veya bunlardan birisinin kabrini Cuma günü ziyaret ederek orada Yasin sûresini okursa. Allan kabir sahibini mağfiret eder.» [19]
Hadis, Yâsîn sûresinin okunmasının faziletine, ölüm döşeğine düşen hastanın başında okunmasının, matlub olduğuna; ikinci yoruma göre definden önce ve sonra ölünün yanında okunmasının matlub olduğuna ve gerek hasta gerek ölünün okunan Yasin sûresinden yararlandıklarına delâlet eder.
Ölünün duâ ve sadakadan da faydalandığı hususundu âlimlerin ittifakı vardır. Cumhura göre kişinin yaptığı nafile ibâdetin sevabı nı bir ölüye veya diriye vermesi caizdir. Yapılan ibâdet; namaz, oruç, hac, sadaka, Kur'an okumak ve başka ibâdetler olabilir, İbadeti yapan kişinin sevabından hiç bir şey noksan olmaksızın ölü bundan yararlanır. İmam Ebû Hani f e ve Ahmed de bununla hükmeden âlimlerdendirler.
Cumhurun delillerinden birisi, îaberânî ve Beyha-k i' nin İ bn-i Ömer (Radıyallâhü anhJ'den merfu' olarak rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir: «Sizden birisi, nafile bir sadaka vereceği zaman, sevabını baba ve annesine bağışlasın. Çünkü bu takdirde onlara sevap verilir. Kendisinin sevabından bir şey eksilmez.»
Diğer bir delil; Ahmed, Müslim, Nesâi ve İbn-i Mâceh'in Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri şu mealdeki hadîstir :
"Bir adam Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'e: Babam Öldü. Vasiyet de etmedi. Onun yerine benim sadaka vermem ona yarar sağlar mı? diye sordu. Efendimiz (Sallall&hü Aleyhi ve Sellem) : «Evet» buyurdu."
Allah:[20] ayetinde baba ve anneye duâ etmeyi emretmiş ve :[21] âyetinde meleklerin müminler için istiğfar etliklerini haber vermiştir. Keza :[22] âyeti Hameie-i Arş Meleklerinin müminlere istiğfar ettiklerini bildirir.
Bir kısmı yukarıya alınan deliller, başkasının amelinden yarar sağlanabildiğini kesinlikle bildirirler.
«Ve şüphesiz insan ancak çalıştığına erişir.[23] âyeti, yukarıdaki delillere aykırı değildir. Çünkü mü'min, hayırlı bir amel işleyip sevabını bir mü'min kardeşine bağışladığı zaman, sevap bağışlanana ulaşır. Artık kendisi işlemiş gibi olur. Diğer taraftan bu âyet, bir kısmı yukarıda zikredilen deliller muvacehesinde husûsîleşmiştir. İ k r i m e' den rivayet edildiğine göre bu âyet Musa (Aleyhisselâm) ve İbrahim (Aleyhisselâm)'in kavimlerine mahsustur. Ümmet-i Muhammediye ise birbirinin amelinden yararlanır. Çünkü mezkûr deliller bunu gerektirir. Ayrıca Buharı ve Müslim'in İbn-i Abbâs (Radiyallâhü anh)'dan rivayet ettikleri bir hadîste meâlen şöyle bu-yuruluyor :
"Bir adam Peygamber tSallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: Kiz kardeşim Hacc yapmayı adadı. Ve adağını yerine getirmeden öldü, dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Eğer kardeşinin boynunda bir borç olsaydı sen onun yerine borcunu odiyecek miydin?» diye sordu.
Adam: Evet, diye cevap verdi. Efendimiz:
«O halde kardeşinin Allah Teâlâ'ya âit borcunu Öde. O, ödenmeye daha lâyıktır.» buyurdu."
Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizi, Nesâi ve İbn-i Mâceh'in rivayet ettikleri şu mealdeki hadis de ayrı bir delildir :
-İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şeyden kesilmez: Sadaka i Câriye, yararlı ilim ve ona dua eden sâlih bir evlât.»
Bâzıları: Mezkûr delillere ters düştüğü sanılan mezkûr âyetteki insan kelimesi ile kâfir kişi kastedilmiştir, demişlerdir. Buna göre âyetin yorumu şudur : Kâfir kişi için amelinden başka hiçbir hayır yoktur. O, işlediği hayra karşılık dünyada bol rızık ve sağlık gibi nimetlere kavuşturulur. Âhirette onun için hiç bir hayır yoktur. [24]
El-Menhel yazarı, yukarıdaki bilgileri verdikten sonra bu hususta şöyle der:
"Okunan Kuranın sevabının ölüye ulaşması hakkında âlimler arasında ihtilâf olmuştur. Şöyle ki :
1 - Eğer ücretsiz olarak okunursa îmam Ebû Hanîfe, arkadaşları ve A h m e d ' e göre ölü yararlanır. Z e y 1 â î, el-Kenz'in şerhinde 'başkasının yerine hac yapmak' babında: Ehl-i Sünnet mezhebine göre namaz, oruç, hac, sadaka, Kur'an okumak, zikirler gibi her türlü nafile hayırların sevabının başkasına bağışlanması caizdir. Bu sevap ölüye ulaşır ve ölü ondan yararlanır, demiştir.
M u ' t e z i 1 e mezhebine göre kişi, amelinin sevabını başkasına bağışlayamaz. Bağışlasa bile ilgiliye ulaşmaz. Ve menfaat sağlamaz. Delilleri de : âyetidir. Bu âyetin delil olmadığı yukarda belirtildi.
Mâlik ve Şafii1 den meşhur rivayete göre Kur'an okumanın sevabı ölüye ulaşmaz. Fakat Mâlik ve Şafii' nin bâzı arkadaşlarının seçtikleri kavle göre kıraatin sevabı ölüye ulaşır. Ancak okuyucunun kıraatini bir duâ ile ölüye bağışlaması gerekir. N e v e v i de el-Ezkâr'da: Âlimler duanın ölülere yararlı olduğuna ve sevabının onlara ulaştığına icmâ' etmişlerdir. Bunların delilleri, bu hükmü ifâde eden meşhur âyetler ve meşhur hadislerdir. Bunlardan birisi :
= «Ve onlardan sonra gelenler: Ey Rabbimiz! Bize ve bizden önce îman eden kardeşlerimize mağfiret eyle, derler.» âyetidir.[25] Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in;
-Allah'ım! Bakîü'l-Ğarkad (mezarlığı) halkına mağfiret eyle» hadîsi ile;
= -Allah'ım! Bizim dirimize ve ölümüze mağfiret eyle.» hadîsi de bu konudaki delillerdendirler. Âlimler, Kur'an okuma sevabının başkasına ulaşması hususunda ihtilâf etmişlerdir. Ş â f i İ' nin meşhur kavli ile bir cemâatin kavline göre ulaşmaz. Ahmed bin H a n b e 1, âlimlerden bir cemâat ve Şafiî' nin arkadaşlarından bir cemâat: Ulaşır, demişlerdir. En iyisi okuyucu kıraatini bitirince : Allah'ım! Okuduğum Kur'an'ın sevabını falan kişiye ulaştır, şeklinde duâ etmesidir.
2 - Ücret karşılığında okumaya gelince Hanefi ve Ha n -beli âlimlerine göre bunda sevâb yoktur. Ücret alan da veren de günah işlemiş olur.
Şafiî ve Mâliki âlimlerine göre Kur"an okumak karşılığında ücret almak caizdir. Bunların delili, B u h â r i' nin İbn-i A b b â s (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şu hadîsidir:
«Karşılığında ücret aldığınız şeylerin ücret almaya en liyakatli olanı, Allah'ın kitabıdır.»
Ma'kıl bin Yesâr (R.A.)'ın Hâl Tercemesî :
Ma'kil bin Yesâr bin Abdillah Ebû Alî el-Basri el-Müzeni (R.A.) sahâbidir Bîatü'r-Rıdvan'a katılanlardandır. Peygamber (S.A.V.)'den ve Nu'man bin Muk-rîm'den rivayet etmiş, kendisinden de İmrân bin Husayn, Muâviye bin Kurre, el-Hakem bin el-A'rec, Hasan-ı Basri (R.A.) ve bir cemâat rivayet etmiştir. Ahmed ve K^itüb-İ Sitte sahibleri onun rivayetlerini almışlardır. Muâviye (R.A.)'in hilâfetinin son zamanlarında Basra'da vefat etmiştir. Yezİd bin Muâviye'nin zamanında vefat ettiğini söyliyenler de vardır. (El-Menhel, C : 8, Sah. 258)
1449) Abdurrahman bin Ka'b bin Mâlik ('Radtyattâhü ankiinıâ/dan; Oda babası (Ka'b bin Mâlik) (Radıyallâkü a«A)'dan rivayet ettiğine göre :
Ka'b (Radryallâhü anh) vefat edeceği zaman yanına gelen el-Be-râ bin Ma'rur'un kızı Ümmü Bişr (Radıyallâhü anhâ) :
Ey Ebâ Abdurrahman! (Öldükten sonra) faîan adama rastlarsan benden ona selâm söyle, demiş. Ka'b (Radıyallâhü anlı) de :
Allah seni bağışlasın ey Ümmü Bişr! Biz (şu anda) başka şeylerle çok meşgulüz, demiş. Ümmü Bişr (Radıyallâhü anhâ) :
Ey Ebâ Abdurrahman! Sen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyururken işitmedin mi?:
«Şüphesiz mü'minlerin ruhları, yeşil kuşların içindedir. Cennetin ağaçlarından rızıklamrlar.» Ka'b (Radıyallâhü anh) :
Evet, (işittim) diye cevap verdi. Ümmü Bişr (Radıyallâhü anhâ) da : İşte bu odur, dedi." [26]
Bu hadisin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e âit metninin bir benzerini Tirmizi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.
Sindi: Benim gördüğüm müellifin sünen nüshalarının tümünde hadisin ilk râvisi Ka'b (Radıyallâhü anh)'dır. Hadîs Ka'b (Radıyallâhü anh)'in ölüm döşeğinde iken olan bir durumdan bahsettiğine göre ilk râvinin Ka'b (Radıyallâhü anh) değil, onun oğlu Abdurrahman (Radıyallâhü anh) olması zahirdir. Ve olay Abdurrahman (Radıyallâhü anh> tarafından anlatılmış gibidir. Çünkü olaya şahit olan odur. Rivayet eden de odur. Halbuki ilk râvi Ka'b (Radıyallâhü anh) olunca olayı anlatan Ka'b (Radıyallâhü anh) olmuş olur. Oğlu Abdurrahman (Radıyallâhü anh) da kendisinden rivayet etmiş olur. Bu da mümkündür.
Şöyle ki: Muhtemelen : Abdurrahman (Radıyallâhü anh), Ümmü Bişr {Radıyallâhü anhâ) ile K a'b (Radıyallâhü anh) arasında cereyan eden konuşmada hazır bulunmamış, bilâhere gelince babası yapılan konuşmayı kendisine nakletmiştir, demiştir.
T i r m i z i' nın rivayetinde Peygamber (Sailallahü Aleyhi vu Sellem)'e âit hadis metninin baş kısmi: «Şehitlerin ruhları yeşil kuşlardadır...» şeklindedir.
Ümmü Bişr (Radıyallâhü anhâ), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in o hadisini rivayet etmekle mü'minlerin ölümden sonra Allah katında yaşamaya devam ettiklerini ve dolayısıyla onlara selâm göndermenin mümkün olduğunu anlatmak istemiştir.
Müellifin rivayetinin zahirine göre bütün mü'minlerin ruhları, anılan durumdadır. Ka'b (Hadiyallâhü anh) şehit olmadığı halde Ü mm ü Bişr (Radıyallâhü anhâi'nin bu hadîsi ona da şümullü olduğu mânâda zikretmesi, ilâhî mağfirete mazhar olan tüm mü'minlerin ruhlarının böyle olduğuna delâlet eder. T i r m i z î' nin rivayetine bakılırsa müellifin rivâyetindeki mü'minler kelimesi, şehitler mânâsına yorumlanır.
Müslim1 in İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) 'den olan rivayetinde :
«Şehitlerin ruhları, yeşil kuşların içlerindedir. Onlar için arşa asılı kandiller vardır. Onlar cennetten diledikeri yerlerde serbestçe dolaşırlar. Sonra o kandillere dönerler," mealinde bir hadîs vardır.
Tuhfe yazarı el-Mirkat'ta şöyle demiştir: 'Ruhların tenâsuhuna ve ruhların ceset değiştirdiğine inanan bâzı kimseler, bu hadisi delil göstermeye çalışmışlardır. Bu sapık akidede olanlara göre ruhlar güzel cesetlere girerek nimetlenir. Ve müreffeh yaşar. Çirkin cesetlere sokulmakla ta'zib edilirler. Mükâfat ve ceza bundan ibarettir. Yâni hakikî cennet ve cehennem yoktur. Ruhlar iyi cesetlere yerleştirilmekle Cennete kavuşturulmuş olur. Çirkin cesetlere yerleştirilmekle Cehenneme sevk edilmiş olur. Bu akide bâtıldır. Çünkü şer'î Şerifin getirmiş olduğu ölümden sonra dirilmek, hesaba çekilmek, Cennet ve Cehennemin varlığı gibi etinin esaslarına ters düşer. Şerhü'1-Akâ-id'in bâzı haşiyelerinde deniliyor ki: Tenasüh akidesinde olanlara göre tenasüh, ruhların âhirette değil, yaşadığımız âlem içinde bâzı bedenlerden çıkıp başka bedenlere geçmesidir. Çünkü onlar âhireti.
Cenneti ve Cehennemi inkâr ederler. Bunun için de kâfir olmuşlardır.'
Tuhfe yazarı: Tenasühün bâtıl olduğuna apaçık delâlet eden bir çok âyet ve hadis vardır. Onlardan birisi, Allah Teâlâ'nın buyurduğu şu âyettir:
= «Onlardan birine ölüm gelince "Rabbim! Beni geri çevir, umarım ki geride bıraktığım (dünya) da iyi iş işlerim." der. Hayır, bu söz sadece kendi lâfıdır. Tekrar diriltecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır.[27]
1450) Muhammerl bin el-Münkedîr (Radıyallâhü anh)[28] den; Şöyle demiştir :
Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anh} ölüm döşeğinde iken yanma girdim ve ona: Hesülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e selâm söyle dedim.Bunun senedinin sahih ve ricalinin sıka oldukları, fakat mevkuf olduğu Zevâid'de bildirilmiştir. [29]
1451) Aişe (Radıyallâhü anhâ)'dar\ rivayet edildiğine göre;
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün Onun odasına girmiş, o sırada Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin yanında bulunan bir yakınının nefesini ölüm tıkamıştı. (Can çekişiyordu.) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Âişe (Radıyallâhü anhâJ'daki üzüntü hâlini görünce Ona -.
" (Şu) yakının için üzülme. Çünkü şu (ıstırap) onun hasenâtındandır.» buyurdu."
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu isnad sahihtir. Ricali de sıka zâtlardır. Râvi el-Velid bin Müslim tedlisçi ise de burada tahdis etmiştir. (Yâni an'ane ile rivayet etmemiştir.) Artık endişe yoktur.
1452) Büreyde (bin el-Husayb) (Radıyallâhü anh)[30]'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Mümin, alın teriyle ölür.»" [31]
Tirmizî, Nesâi ve Hâkim de bunu rivayet etmişlerdir.
Hadis, muhtelif şekillerde yoiun;.emiştir. Bu konuda Tuht'e'de şöyle denilmiştir :
Hadis, ölümün şiddetini ifâde eder, diyenler olmuştur. Yâni se-kei'âtla duyulan ıstırabın şiddetiyle, hastanın alnı terler.
Bazıları.- Sekerâtta alınn terlemesi hayra alâmettir, diye yorumlamışlardır.
îbnu'l-Melik: Yâni mü'nıinin günahlardan arınması veya derecesinin yükseltilmesi için sekerâti öyle şiddetli olur ki, alnı terler, demiştir.
Turb.eşti : Hadis, iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi olu mün şiddetidir. İkincisi mü'min helâl rızık talebi yolunda ve namaz, oruç gibi ibâdetlerin ifası uğrunda alın teri döker. Tâ ki, ak bir yüzle Allah'a kavuşsun. Birinci yorum daha açıktır, demiştir.
El-Irâki de: Hadîsin mânâsında ihtilâf edilmiştir. Bâzıla n sekerâtm şiddetinden dolayı alın terler demişlerdir. Bâzıları da ; Mü'min sekerâtta Allah Teâlâ'dan haya ettiğinden dolayı terler. Sebebi de şudur: Mü'min günahkâr olmakla beraber sekerâtta mağfiret ve nimetle müjdelenince mahcup kalır ve bunun için alnı terle**
1453) Ebû Musa (Radıyallâkü anh)\\e\\\ Şöyle demiştir:
(Ölüm döşeğine giren) kulun insanları tanımasının ne zaman kesildiğini Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve 3eilem)'e sordum. Buyurdu ki:
«(Ruh almakla görevli melekleri ve berzah âlemi ile ilgili şeyleri) müşahede ettiği zaman.»"
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Nasr bin Hammâd vardır ki; Yahya bin Main ve başkaları onun yalancı olduğunu söylemişlerdir. Ebü'l-Peth eJ-Ezdî de onun hadîs uydurduğunu söylemiştir. [32]
1454) t'mnıü Seleme (Radıyatlâhü anhâ)'frd\\: Şöyle demişiir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Seieme (Radıyal-lâhü anh)'ın (cenazesinin) yanına girdi. Ebû Seleme (Radıyaliânü anh)ın gözü açık (kalmış) idi. Efendimiz Onun gözünü kapadı. Sonra buyurdu ki j
-Şüphesiz ruh alındığı zaman göz onu tâkib eder.»'[33]
Müslim, Ebû Dâvûd ve Bevhaki de bunu rivayet, etmişlerdir.
Hadîs, ölünün gözlerinin açık kalmasının sebebini belirtmekte ve ölünün gözlerinin kapatılmasını meşru kılmaktadır. Ölünün gözlerini kapatmanın faydası, bakıldığı zaman çirkin görülmemesidir.
Gözlerin ruhu ta'kip etmesine gelince; Sindi şöyle der : Ruh cesedden çıktığı zaman göz de gitmiş olur. Artık açık kalmasında bir fayda yoktur. Şöyle de olabilir : Kişi sekerâta girdiği zaman ruhunu almakla görevli melek ona görünür. Artık kişi hep ona bakar. Gözü ona dikilir ve ruh ayrılıncaya kadar göz dikili kalır. Ruh alındıktan sonra da gözler öyle durur.
1455) Şeddad bin Evs (Radıyallâhü anh)\\ttn rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallaiiahü Aleyhi ve Sclle.m) şöyle buyurdu, demiştir:
«Mevtanızın (ölüm döşeğine düşenlerinizin) yanında hazır bulunduğunuz zaman, (öldüğünde) gözünü kapatınız. Çünkü göz ruhu izler. Ve hayır söyleyiniz. Çünkü melekler ölünün ev halkının söylediklerine ; Âmin, derler.»"
Not : Zevâid'de şöyle
denmiştir : Bunun senedi hasendir. Çünkü Kazâa bin Süveyd'in sikalığı
ihtilaflıdır. Diğer râviler sıkadır.
[34]
Zevâid türünden olan bu hadisi Ahmed ve Hâkim de rivayet etmişlerdir.
Hadîs, ölünün gözlerini kapatmayı ve onun hakkında iyi konuşmayı emreder. Veya ölüye hayırla dua etmeyi emreder.
ölünün gözlerini kapatma ile İlgili emrin ve gösterilen gerekçenin izahı bundan önceki hadîs bahsinde geçmiştir.
Hadîsin «Ve hayır söyleyiniz.» cümlesi ile ilgili gerekli bilgi ise 1447 nolu hadis bahsinde geçmiştir. [35]
1456) Aişe (Radtyallâhü a«Aû>'dan; Şöyle demiştir :
Osman bin Maz'un (Radıyallâhü anh) ölmüş iken Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) onu öptü de öperken yanaklarına akan göz yaşlarına (şu anda) bakıyor gibiyim. [36]
Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir.
Hadîs, ölüyü öpmenin meşruluğuna ve sessizce ağlamanın caiz ligine delâlet eder. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin:
"Peygamber (Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem) in yanakları üzerine akan, göz yaşlarına..." sözü Peygamber (Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem)'in Osman (Radıyallâhü anh) üzerine çok ağladığından kinayedir.
Osman bin Maz'ûn bin Habîb, onüç adamdan sonra müslümanhğı kabul etmiş ve oğlu S â i b ile birlikte H a -b e ş i s t a n ' a ilk hicret eden kafile içinde oraya göç etmiştir. K u r e y ş' in müslümanhğı kabul ettiği haberini alınca geri gelmiştir. Peygamber (Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem)'in süt kardeşidir. Bedir savaşına katıldıktan sonra M e d İ n e' de vefat etmiştir. Muhâcirîn-i Kirâm'dan M e d i n e ' de vefat eden ve B a k î' a defnedilen ilk zâttır. Hicretten otuz ay sonra Şa'ban ayında vs-fât etmiştir. (El-Menhel : C. 8, Sah. 325)
1457) İbn-i Abbâs ve Aişe (Radıyallâhü anküm)'âen rivayet edildiğine göre :
Peygamber (Sallaiiahü Aleyhi ve Sellem) vefat etmiş iken Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) onu öptü." [37]
Bühârî ve Tirmizî de bunu rivayet etmişlerdir. Tirmizî bu hadîsi mezkûr iki sahâbiyle birlikte C â b i r (Radıyallâhü anh)'den de pivâyet etmiş, fakat senedini zikretmem işti r.
Ş e v k â n î : Bu hadîs, ölüyü ta'zim etmek için ve teberrüken öpmenin meşruluğuna delâlet eder. Çünkü E b û Bekir (Ra-dıyallâhü anh)'in bu hareketine her hangi bir sahâbînin karşı çıktığı nakledilmemiştir. Şu halde bu hususta İcmâ' vardır, demiştir. [38]
1458) İ'nınıü Atiyye (RadıyaUâhü anh<j)\hın: Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), biz onun kızı Ümmü Gülsüm (RadıyaUâhü anhâVyı yıkarken yanımıza girdi ve:
«Onu su ve sidr ile üç veya beş (defa) hattâ gerekirse daha fazla yıkayınız. Son defasında Kâfur yahut Kâfur nevinden bir koku kullanınız. Yıkama işini bitirdiğiniz zaman bana bildiriniz.» buyurdu. Biz yıkamayı bitirince Ona haber verdik. Resûlullah (Sallallahü (Aleyhi ve Sellem) bize 'Hakv' denilen kendi izârını verdi ve :
«Bunu kızıma iç gömleği yapınız.- buyurdu. [39]
A h m e d , Kütüb-i Sitte sahipleri ve Beyhaki de bunu rivayet, etmişlerdir.ağacının yaprağıdır. Kâmus'ta şöyle tarif ediliyor.
Nebk ağacının adıdır ki, Arabistan kirazı denilir Trabzon hurması o nevidendir. îki çeşittir. Birisinin yemişi hoştur Yap-ragıyla yıkanılır Diğc»i kekrek olur.
Hadisin zahirine göre Sidr, her defasında suya karıştırılır. Hanbelîler ve Hanefiler böyle hükmetmişlerdir. Şöyle ki; Hanbeliler'e göre Sidr veya benzeri bir şey suya karıştırılarak köpürtülür. Köpük kısmıyla cenazenin başı ve sakalı yıkanır. Bedeni de tortu kısmıyla yıkanır. Sonra temiz su bütün vücûda dökülür. Bu bir yıkama sayılır. Her defasında böyle yapılır. Son defasında Sidr ile beraber Kâfur da suya katılır.
Hanefiler'e göre ilk iki yıkama sidr ile yapılır. Üçüncüsü Kâfûr'un katıldığı suyla yıkanır. El-Feth sahibi, bu yıkama tarzını zikrettikten sonra : Şeyhülislâm demiştir ki: Birinci defa sâde suyla yıkanır. İkinci defa Sidr'in karıştırılıp kaynatıldığı suyla yıkanır. Üçüncü defa Kâfûr'un karıştırıldığı suyla yıkanır, demiştir.
M â 1 i k i 1 e r' e göre birinci defa sâde suyla, ikinci defa Sidr'in karıştırıldığı suyla veya bunun aksi, üçüncü defa Kâfûr'un katıldığı suyla yıkanır.
Ş â f i i 1 e r' e göre ilk defa Sidr'in karıştırıldığı suyla, ikinci defa sâde suyla ve üçüncü defa bir parça Kâfûr'un karıştırıldığı suyla yıkanır.
Sidr veya benzeri bir şeyin karışmasıyla değişen suyla yapılan yıkamanın, farz olan yıkama yerine geçip geçmediği ihtilaflıdır. Sahih kavle göre kâfi değildir. Sâde suyla yıkatılması gerekir. Far* olan yıkama, meyyit'in üstündeki necaset giderildikten sonra bütün vücûdu ıslatan bir yıkamadır. Dört mezheb imamının kavli budur. Küfe âlimleri Zahiriye mezhebi âlimleri ve el-Müze-n i, üç defa yıkamanın farz olduğuna hükmetmişlerdir.
Sabun gibi temizleyici olan her temiz madde Sidr hükmündedir.
Yıkamanın son defasında suya Kâfûr'un katmanın hikmeti, Kâfûr'un cesedi kuvvetlendirip sertleştirmesi ve Kâfur kokusundan ha-şerâtın nefret etmesidir. Bir de Kâfur kullanmada meleklere ikram ve saygı vardır. Çünkü kokusu güzeldir. Melekler de o sıralarda cenazenin yanında hazır bulunurlar. Kâfur kullanmak müstahabtır.
Cenazeyi yıkamak, kefenlemek, üzerinde namaz kılmak, taşımak ve defnetmek far?.-1 kifâyedir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in üç veya beş defa yi kamayı emretmesinden maksat, yıkama sayısının tek tutulmasının meşruluğunu bildirmektir. Şu halde birinci veya ikinci defa yıkamakla ceset temizlenmiş olsa dâhi yıkama sayısını ıîçlemek mendubtur. Keza dördüncü defa ile temizlik hâsıl olursa, tekleştirmek için beşinci defa yıkanmalıdır. Bundan sonraki sayılarda da aynı usul tatbik edilir,
'Hakv' veya 'Hikv' kelimesinden maksat, belden yukarı giyilen ve izâr adı verilen elbisedir. Asıl mânâsı izârın bağlandığı bel kısmıdır. [40]
1 - ölüyü yıkamak vâcibtir.
2 - Yıkama sayısını tekleştirmek müstehabtır.
3 - Ölüyü yıkarken suya Sidr veya benzeri temizleyici ve temiz bir maddeyi karıştırmak müstehabtır.
4 - Son yıkamada suya bir parça Kâfur veya benzeri güzel kokuyu karıştırmak müstehabtır.
5 - Sâlihlerin elbiselerinden teberrük için ölüye kefen yapmak meşrudur. Nitekim hadiste belirtildiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendi izarını vererek kızına iç kefen yapılmasını emretmiştir. Bunu iç kefen yapmanın hikmeti, mübarek izarın doğrudan doğruya cesede sarılmasıdır.
1459) Muhamnıed bin Şîrîn Ümmü Atiyye (Radıyallâkü anhâ)'ûan rivayet ettiği hadîsin mislini Hafsa rivayet etmiştir. Hafsa'nın hadisinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e âit :
-Onu (kızımı, çift değil) tek yıkayınız.» buyruğu vardır. Yine Hafsa'nın hadîsinde:
-Onu üç veya beş defa yıkayınız.» buyruğu bulunur. (Keza) Hafsa'nın hadîsinde:
-Onu yıkamaya sağ tarafından ve abdest uzuvlarından başlayınız.» buyruğu vardır. Yine Hafsa'nın hadisinde Ümmü Atiyye (Radı-yallâhü anhâ) şöyle demiştir: Ve biz Ümmü Gülsüm (Radıyallâhü anhâ)'nın saçını taradık, üç örgü yaptık.''[41]
Kütüb-i Sitte sahipleri ve A h m e d bu hadîsi rivayet etmişlerdir.
Bundan önceki hadîsi Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ)'den Muhammed bin Şîrîn rivâye't etmiştir. M u -h a m m e d ' in râvisi de E y y û b ' tur. Bu hadîste ise Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ)'nin râvisi H a f s a' dır. H a f -s a ' nın râvisi yine E y y û b ' tur. Eyyûb'un Hafs a'dan rivayet ettiği Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsinde bulunan ilâveler, tercemede işaret edildiği gibi şunlardır: /:.;
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e âit olarak .rivayet edilen ilâvelerin birincisi, Ümmü Gülsüm, anhâ)'nin çift değil tek sayıyla yıkanması emridir. Yâni 2, 4, sayıyla yıkama değil 3.5,7... defa gibi tek sayıyla yıkama ^mn,,verilmiştir.
«Onu üç veya beş defa yıkayınız.» emri, M u h a m tîi e;d;'4rı hadîsinde : «Onu üç, beş defa, hattâ gerekirse daha fazla yıkayınız.»şeklinde buyrulmuştur,
Hafs a' nın hadîsindeki diğer bir ilâve :
«Onu yıkamaya sağ tarafından ve abdest uzuvlarından başlayınız.* emridir.
Bu emre göre cenazeyi yıkamaya başlarken abdest uzuvlarından ve sağ tarafından başlamak müstehabtır.
Cenazenin abdestini aldırmanın hikmeti, mü'minlerin alâmeti olan abdesti tekrarlamaktır.
Cenazeyi yıkarken abdesti aldırıldığında ağzına ve burnuna su vermenin müstehablığına hükmeden Şafii ve Mâ 1 i fc ,î 'âlimleri, bu hadîsi delil göstermişlerdir. Bir de ölünün abdestini dirinin abdestine kıyaslamalardır. Bu âlimlere göre ölünün burnuna su verirken suyun midesine girmemesi için usulü dâiresinde Ölünün başını eğmek müstehabtır Hanefî ve Hanbelî âlimlerine göre ölünün ağzına ve burnuna su verilmez. Onlara göre hadîsteki abdest uzuvlarından maksad, Kur'an'da anılan uzuvlardır ki, mazmaza ve istinşak buna girmez. Bir de ölünün ağzından ve burnundan suyu çıkarmak imkânsızdır.
Hülâsa vâcib olan yıkama, ölünün üzerindeki necaset giderildikten sonra bedenin her tarafını temiz su ile bir defa yıkamaktır. Yıkama sayısının 3,5,7... gibi tek olması, suya Sidr ve benzeri sabun gibi bir şeyi karıştırmak, son yıkamada suya Kâfur veya benzerini katmak, yıkamaya başlarken ölünün avret mahallini yıkamak, sonra abdest aldırmak, daha sonra sağ tarafından yıkamaya başlamak müstehabtır.
H a f s a ' nın hadîsinde Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâl'ye âit olan ilâve şudur: "Biz onun saçını taradık. Üç örgü yaptık."
Buharı' nin rivâyetindeki ilâve şöyledir :
"Yıkayıcı kadınlar. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'iiî kızının saçını çözdüler, sonra saçını yıkadılar. Daha sonra üç örgü yaptılar."
Ölünün saçını taramanın faydası, saçı temizlemek ve suyu saçların dibine ulaştırmaktır.
Bu ilâve, ölen kadının saçını taramanın ve üç örgü hâlinde ör menin müstehablığına delâlet eder. Mâliki, Şafiî ve Han b e 1 î âlimleri bununla hükmetmişlerdir.
Evzâî ve Hanefî âlimleri: Saç salınmaz, iki örgü hâlinde ölünün göğsüne ve gömleğin üstüne konulur, demişlerdir. H a -n'ef i âlimlerine göre saçın taranması ve üç örgü hâlinde arkaya salınması hakkında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in bir emir veya işareti bu hadîste görülmüyor. Hadîste görülen durum, Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ)'nin kendi yaptığını bildirmesinden ibarettir.
1460) Alî bin Ebî Tâlib (Radıyallûhü anh)âen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Uyluğunu açma. Ne dirinin ne de öiünün uyluğuna bakma.»" [42]
Ahmed, Ebû Dâvüd, Tahavî ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir. Bilindiği gibi diz kapağından göbeğe kadar olan erkeğin vücûdu avrettir. Örtülmesi gerekir. Erkeğin eşinden başkasının buralara bakması haramdır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) A 1 î (Radıyallâhü anh)'a uyluk kısmının avret olduğunu, örtülmesinin gerekliliğini bildirmek istemiş ve helâlından başkasının yanında burayı açmamasını emretmiştir. Keza ölü olsun diri olsun her hangi bir kimsenin buralarına bakmasını menetmiştir. Avret mahalline bakması helâl olan eşler, bu yasaktan müstesnadır.
Hadîs, ölünün avret mahalline bakmanın, dirinin avret mahalline bakmak gibi haram olduğuna delâlet eder.
Ebû Hanife, Mâlik, Şafii ve Ahmed, bununla hükmetmişlerdir
1461) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'ûa.n rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Ölülerinizi güvendiğiniz kimseler yıkasın.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Râvi Bakiyye tedlisçidir. Ve bunu an'ane ile rivayet etmiştir. Diğer râvi Mübeşşir bin Ubeyd hakkında Ahmed : Onun hadîsleri yalan ve mevzu' hadislerdir, demiştir. Buhârî de : Hadîsleri münkerdir, demiş; Dârekutni de : O. uydurma hadîs rivayet eder, yalan söyler, demiştir: [43]
Zevâid türünden olan bu hadîs, güvenilir kimselere ölüleri yıkat-tırmayı emreder. Güvenilirlikten maksad, yıkama esnasında ölünün vücûdunun kararması gibi kötü alâmetleri görürse bunu halka anlat-mıyaeak ve gizliyecek karekterde olmaktır. Hadîsin senedinin zayıf olduğu notta belirtilmiştir. Mamafih ölünün kusurlarını gizlemek, genel hükümler muvacehesinde emredilmiş bir keyfiyettir. Bundan sonraki hadîste de buna âit hüküm vardır.
1462) Ali bin Ebi Tâlib (Radıyaltâhü anh)'den rivayet edildiğine gü-re: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve ScUem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Kim bir ölüyü yıkar, onu kefenler, kefenine güzel koku saçar, cenazesini taşır, üzerinde namaz kılar ve (kötü belirtilerden) gördüğünü ölü aleyhinde yaymazsa, anasından doğduğu gün gibi hatâlarından çıkmış olur.»"
" Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır. Çünkü ondaki râvi Ömer bin Hâlid'i Ahmed ve İbn-i Muîn yalanlamışlardır.
1463) Ebû Hüreyre -(Radıyallâhü anhj'dşn rîyâyet edildiğine göre: Resûlullafr (SaUallakii Aleyhi ve .SeMept) şöyle kyyurdı&! demiştir : «Bir ölüyü yıkayan kimse (yıkadıktan sonra) gusletsin.-" [44]
Ebû Dâvûd ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir.
Ebû Dâvûd'un rivayetinde : «... Ve ölüyü taşıyan kimse, sonra abdest alsın.» ilâvesi vardır.
El-Menhel yazarı, bu hadîsin açıklamasında şöyle der: Hadîsin zahirine göre ölüyü yıkamaktan dolayı gusletmek ve onu taşımaktan dolayı abdest almak vâcibtir. Ali ve Ebû Hürey "t "e (Radıyallâhû anhümâ)'mn böyle hükmettikleri rivayet edilmiştir.
Mâlik, Ahmed ve Şafii âlimleri mezkûr gusül ve abdestin müstehablıgına hükmederek, bu hadisteki emri müstehab-lık mânâsına yorumlamışlardır. Delilleri, Dârekutnî ve Hâkim'in Ibn-i Abbâs (Radıyallâhû anh)'dan rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir:
«Ölünüzü yıkadığınız zaman bundan dolayı size gusletmek gerekli değildir. Sizin ölünüz necis değildir. (Gusülden sonra) ellerinizi yıkamanız kâfidir.»
El-Menhel yazarı bu arada guslün vâcib olmadığına âit bir kaç hadîsi zikrettikten sonra H a t t â b i' nin : 'Ben, ölüyü yıkamaktan dolayı guslün ve ölüyü taşımaktan dolayı abdest almanın vâcibliği-ne hükmeden bir fıkıhçı bilmiyorum. Hadîsteki emir müstehablık için olmaya benzer. Hadisin mânâsı şu olabilir: Ölüyü yıkayan kimsenin vücûduna ve elbisesine yerden su sıçramasından veya ölünün bedeni üzerinde bulunabilen bir necasete su dökülürken ve yıkayıcının üstüne başına pis suyun sıçramasından emin olunamaz. Piş suyun nereye sıçradığını tesbit etmek mümkün olmayabilir. Bu durumda yıkayıcı bütün vücûdunu yıkamak ve böylece pislenen yeri temizlemiş olmak zorunda kalır. Abdest alma emri de cenaze namazını kılmak için hazırlıklı olmak amacını taşımış olabilir.' dediğini nakleder.
El-Menhel yazarı: H a t t â b i yukardaki sözünde: Guslün vücûbuna hükmeden bir fıkıhçıyı bilmiyorum, demiş ise de guslün vücûbuna hükmedenleri yukarıda zikrettim, demiştir. [45]
1464) Âişe (Radıyallâhü anhü)^an: Şöyle demiştir:
Bana şimdi beliren görüş, daha önce belirseydi Peygamber {Sallallahü Aleyhive SelIemJ'ifn cenazesini) hanımlarından başkası yıka-mıyacaktı."
Not : Sindi şöyle demiştir : Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir, Bununla beraber Zevâid sahibi bunu zikrederek : İsnadı sahih, ricali sıkadır. Çünkü râvi Muhammed bin İshak tedlisçi ise de Hâkim ve başkasının rivayetinde bu hadîsi an'ane ile değil, tahdis ile rivayet etmiştir, demiştir. [46]
Ahmed, Ebü Dâvûd, Beyhakî, İbn-i Hibbân ve Hâkim bunu uzun bir metin hâlinde Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet etmişlerdir.
Âişe (Radiyalîâhü anhâ) galiba Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in mübarek cenazesi yıkandıktan sonra, ölen erkeğin eşlerinin iddet süresince nikâh hükmü bakımından kocalarına bağlılıklarını bilmiş ve bu bilgisi daha önce ©lmuş olsaydı kendisi ve arkadaşlarından başkasının Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellemî'i yıkamayacaklarını söylemek istemiştir. Veyahut bu hükmü bundan sonra gelecek hadîsten kıyas, yoluyla çıkarmıştır.
Hadis, kadının vefat eden kocasını yıkamasının ve bunun aksinin câizliğine delâlet eder.
Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:
1 - Mâlik, Şafiî ve arkadaşları, eşlerin birbirinin cenazesini yıkamalarını caiz görmüşlerdir. A h m e d' in meşhur kavli de budur. Erkeğin, hanımının cenazesini yıkamasının delili, bundan sonra gelen hadîstir. Kadının, eşinin cenazesini yıkamasının delili de bu hadîstir.
Beyhaki ve Dârekutni' nin Esma bint Umeys (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet ettiklerine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in kızı F â t ı m a (Radıyallâhü anhâ) vasiyet ederek; kocası A I i (RadıyaJlâhü anh) tarafından yıkatılma-sını istemiş ve Alî (Radıyallâhü anh) ile Esma (Radıyallâhü anhâ) onu yıkamışlardır.
Keza Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet edildiğine göre Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) vefat edeceği zaman hanımı Esma binti Umeys (Radıyallâhü anhâ) tarafından yıka-tılmasını vasiyet etmiş, Esma (Radıyallâhü anhâ) zayıf olduğu için Abdurrahraan (Radıyallâhü anh) ona yardım etmiştir.
2 - Ahmed'den bir rivayete göre eşlerin, birbirlerinin cenazelerini yıkamaları yasaktır. Kendisinden yapılan diğer bir rivayete göre kadının eşinin cenazesini yıkaması caizdir. Fakat erkeğin, hanımının cenazesini yıkaması caiz değildir. Ebû Hanîfe ve S e v r i' nin kavli de budur. Onların gösterdikleri gerekçe şudur: Kadının ölümü, kız kardeşi ile evlenmeyi mubah kılan bir ayrılıktır. Keza, ölümü ile kocası, ondan başka dört kadınla evlenebilir. Baldız ile veya dört kadınla evlenmesi için erkeğin, eşinin ölümünden sonra bir süre beklemesi mecburiyeti yoktur. Bütün bu durumlar, erkeğin, ölen hanımıyla irtibatının kesildiğini gösterir. Artık erkeğin ölen eşine bakması ve elini dokundurması haramdır. Fakat kocası ölen kadının iddeti bitmedikçe, kocası ile olan evlilik bağı tamamen kopmuş sayılmaz. Bunun için yıkayabilir.
Bu âlimler, bundan sonra gelen Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsini Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e mahsus olarak yorumlamışlar veyahut Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Âişe (Radıyallâhü anhâ)'yi bizzat yıkamayı kasdetmemiş, yıkama tedbirini yüklenmesini kastetmiştir.
A 1 î (Radıyallâhü anh)'nin F â t ı m a (Radıyallâhü anhâ)'yi yıkamasına gelince, İbn-i M e s' u d (Radıyallâhü anh) buna karşı çıkmıştır.
1465) Âişe (Radtyallâhü anhâ)'âan; Şöyle demiştir:
Resûlullah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Baki'den döndü, beni basımdaki ağrıdan hasta olarak buldu. Ben o esnada: Vay başım! diyordum. O:
«Yâ Âişe! Bil'akis ben vay başım demeliyim.» buyurdu. Sonra : *(Yâ Âişe!) Eğer sen benden önce ölmüş olsan da senin başında durup seni yıkasam, seni kefenlesem ve senin cenaze namazını kıldırıp seni defnetsem, sana hiç bir şey zarar vermez.» buyurdu.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Seneddeki râviler sıkadır. Buhârî bunu başka bir şekilde kısaca rivayet etmiştir. [47]
Âhmed ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir. B u -h â r i' nin rivayeti meâlen şöyledir :
'Âişe (Radıyallâhü anhâ) bir defa şiddetli baş ağrısına tutularak) . Vay başım, dedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : •Ben hayattayken sen ölürsen sana istiğfar ve duâ ederim.» buyurdu. Bunun üzerine Âişe (Radıyallâhü anhâ) : Vay başıma gelen! Vallahi Öyle sanıyorum ki, gerçekten sen benim ölümümü istiyorsun. Eğer ben ölürsem sen cidden o günün-akşamı bâzı hanımlarınla gerdeğe gireceksin, dedi. Bunun üzerine efendimiz şöyle buyurdu:
-Yâ Âişe! Bilâkis ben vay başım demeliyim
başkasının halîfe olmasını men ederler. Yahut Allah (başkasını halife kabuletmekten) imtina ederler.»"
Sindi1 nin beyânına göre hadîsteki- olay, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatına yakın günlere rastlar. Hastanın hastalığını açığa vurmasının câizliği hadisten çıkarılıyor. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'ye şunu bildirmek istemiştir: Senin hastalığın geçicidir. Sağlığa kavuşacaksın. Fakat benim hastalığım geçici değildir. Yakında öleceğim. Hastalığın şiddetinden dolayı vay başım! denecekse senden önce ben demeliyim.
Hadîs, erkeğin vefat eden hanımını yıkamasının meşruluğuna delâlet eder. Bu konuyla ilgili gerekli bilgi, bundan önceki hadîste bildirilmiştir. [48]
1466) Büreyde
(Radıyallâhü anh)'den: Şöyle
demiştir: (Vefat eden) Peygamber (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'i yıkamaya
başlamak istedikleri zaman, dâhilden seslenen
birisi onlara: Resûlullah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'in gömleğini soymayınız! diye seslendi.
[49]
Zevâid türünden olan bu hadis, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edince sahâbîleriu, onun gömleğini çıkarmadan mübarek vücûdunu yıkadıklarına delâlet eder.
Notta belirtildiği gibi hadîsin senedi zayıf ise de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gömleği çıkarılmadan yıkatıldığı, A h-med, E b û Dâvûd, İbn-i Hibbân ve el-Hâkim'in  i ş e (Badıyallâhü anhâ)'den rivayet ettikleri şu mealdeki hadîsle sabittir.
'Âişe (Radıyallâhü anhâ) şöyle demiştir: Sahâbîler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i yıkamak istedikleri zaman dediler ki;
Bilmiyoruz, ölülerimizin elbisesini tamamen soyduğumuz gibi Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bütün elbisesini soyacak mıyız? Yoksa üzerinde elbise olduğu halde mi yıkayacağız? Bunlar ihtilâfa düşünce Allah Teâlâ onlara bir uyku verdi. Herkesin çenesi göğsüne dayandı. Sonra evin bir köşesinden kim olduğunu bilemedikleri bir kimse onlara: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İ üzerinde elbise bulunduğu halde yıkayınız, diye seslendi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in gömleği üstünde olduğu halde yıkamaya başladılar. Suyu gömleğin üzerine döküyorlar ve gömleği ile beraber vücûdunu ovuyorlardı.'
A h m e d ' in rivayetine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i yıkayanlar Alî bin Ebî Tâlib, Abbâs bin Abdülmuttalib, Fadl bin Abbâs, Üsâme bin Zeyd, Kasım ve efendimizin mevlâsı Salih (Radıyallâhü anhüm)'dür. Abbâs, Fadl ve Kasım (Radıyalâhü an-hüm), A 1 î (Radıyallâhü anh)'a yardım ederek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i sağa sola döndürürlerdi. Üsâme (Radıyallâhü anh) ve Salih (Radıyallâhü anh) da su dökerlerdi. A I î (Radıyallâhü anh) de yıkardı.
Bezzâr ve Beyhaki1 nin rivayetine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' A 1 î {Radıyallâhü anh)'a.- «Senden başkası beni yıkamasın. Çünkü kim benim avretimi görürse gözleri kör olur.» buyurmuştur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in A I i (Radıyallâhü anh)'i'bu işe tahsis etmesinin sebebi, A 1İ (Radıyallâhü anh)'in avret yerine bakmaktan çok sakındığını bildiğinden dolayı olabilir.
1467) Alî bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre:
Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i yıkadığı zaman ölüde aradığı (idrar ve gaitayı) onda aradı da aradığını bulamadı ve: Babam sana feda olsun. Sen çok temizsin. Diri iken temizdin, ölü iken de temizsin, dedi.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadı sahih olup ricali de sıkadır. Çünkü Yahya bin Hızâm'ı îbn-i Hibbân sikalar arasında zikretmiş, Safvân bin İsa'yı da Müslim hüccet saymıştır. Kalan râviler de meşhur râvilerdir. [50]
Zevâid türünden olan bu hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vücûdu yıkatılırken avret mahallinde bir necasete rastlanmadığına delâlet eder. Hadîs, ölü yıkatılırken avret mahallinde bir necasetin bulunup bulunmadığının araştırılmasının ve varsa giderilmesinin gerekliliğine delâlet eder.
1468) Alî (bin Ebt Tâlib) (Radıyallâhü anh)Wen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Öldüğün zaman beni Ğars adlı kuyumdan yedi kırba suyla yıkayınız.»"Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu isnad zayıftır. Çünkü İbn-i Hibbân : Râvi Abbad bin Yâkub açık râfiziydî. Bununla beraber meşhur râvilerden mün-ker hadisleri rivayet ederdi. Bu sebeple terkedilmeyi haketmiş, demiştir. İbn-i Tâ-hir de : O, râfizüerin aşırılanndandır. Terkedilmeye müsthaktır. Çünkü münker hadisleri meşhur hadîsler arasında zikreder. Buhârî ondan tek bir hadîs rivayet etmiş ise de muasırı olan imamlar onun bu rivayetine karşı çıkmışlardır. Hadis hafızlarından bir cemâat, ondan rivayeti terketmişlerdir, demiştir. Zehebi de : Buhârî ondan yaptığı rivayeti başkasından olan bir rivayetle birlikte almıştır, demiştir. Abbâd'ın şeyhi (Hüseyin bin ZeydVin sıkalığı ihtilaflıdır. [51]
Zevâid türünden olan bu hadis Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, vefat ettiği zaman C a r s kuyusundan alınacak yedi kırba su ile yıkatılmasını vasiyet ettiğine delâlet eder.
Ğars: Küba köyünde bulunan ve Sa'd bin Hayse-m e (Radıyallâhü anh)'a âit kuyunun adıdır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o kuyudan su içerdi. Bu kuyuya O u r s diyenler de vardır. [52]
1469) Aişe (radiyallahu anha)dan :şöyle demiştir:
'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Yemen ma'mulü beyaz üç parça bez içinde kefenlendi. Bunlar içinde gömlek ve sarık yoktu.* Âişe (Radıyallâhü anhâ)ya: Diyorlar ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hibere (çizgili hırka) içinde kefenlenmiş, denildi. Bunun üzerine Âişe (Radıyallâhü anhâ) : Hibere hırkasını gelirdiler de onu kefen yapmadılar, dedi." [53]
Kütüb-i Sitte sahipleri ve A h m e d bunu rivayet etmişlerdir. Hibere : Yemen ma'mulü bir hırka çeşididir. Pamuk veya ketenden yapılmadır. Çizgili olur.
Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in üç parça beyaz Yemen bezi içinde kefenlendiğine delâlet eder.
Hadîsin : "Bunlar içinde gömlek ve sarık yoktu." cümlesi iki şekilde yorumlanabilir. Birinci ihtimâl; Bu üç parçanın yanında gömlek ve sarık yoktu. İkinci ihtimâl; Üç parça bezden birisi sarık diğeri gömlek değildi. Yâni üç parçanın her birisi bütün vücûdu örten birer sargı idi.
1. Ş â f i i 1 e r bu hadîsi delil göstererek erkek için sünnet olan kefen, her birisi bütün vücûdu örten üç sargıdır. Bunların dışında gömlek ve sarığın bulunmaması efdaldır. Şayet bunlara bir gömlek ve bir sarık ilâve edilirse mekruh olmaz. Ş â f i i 1 e r hadîsi birinci ihtimâle göre yorumlamışlardır. Mezkûr beş parçadan fazla kefen yapmak mekruhtur.
2. H a n b e 1 i 1 e r de bu hadisin zahirini tutarak: Erkeğin müstehab olan kefeni, her birisi bütün vücûdu örtecek üç sargıdır. Buna bir şey ilâve etmek mekruhtur, demişlerdir.
3. M â 1 i k i 1 e r, mendub olan kefen; bir izâr, yâni belden ışağı vücûdu örten peştemal, bir gömlek, bir sarık ve bütün vü cûdu örten iki sargıdır.
4. Hanefîler'e göre sünnet olan kefen, bir izâr, bir gömlek ve bütün vücûdu örten bir sargıdır. Gömlek, omuzlardan ayaklara kadar uzun olmalıdır. îzâr, baştan ayağa kadar vücûdu örtecek durumda olmalıdır. Kefenin üç parçadan fazla olması mekruhtur. Bir kavle göre beş parçaya kadar ilâve yapmakta beis yoktur.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hibre denilen çizgili hırka içinde kefenlendiği, Âişe (Radıyallâhü
miş, Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) hibrenin getirildiğini, fakat kefen yapılmadığını bildirmiştir.
El-Menhel yazarı : Sahâbîlerin hibereyi kefen yapmamalarının hikmeti, bunu münâsip görmemeleri olabilir. E 1 - A y n i demiştir ki: 'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yıkanması işi bitince getirilen hibere hırkası ile mübarek vücûdu kurulanmış olabilir. Sonra bu hırka geri verilerek üç parça beyaz Yemen bezine sarılmıştır.'[54]
Erkeğin müstehab olan kefçni hakkındaki âlimlerin görüşünü yukarda zikrettik. Burada kadınların kefen durumuna da bir göz atalım :
1 - Hanefiler'e göre müstehab olan kadın kefeni beş parçadan ibarettir: İzâr, gömlek, baş örtüsü, bir sargı ve memeleri üzerine bağlanan bir parça.
2 - Şafiî ve Hanbelî mezheblerine göre de müstehab olan beş parçadır : İzâr, baş örtüsü ve iki sargı. Sargıların, bütün vücûdu örtecek durumda olması ma'lumdur.
3 - Mâlikiler'e göre müstehab olan kefen yedi parçadır : İzâr, gömlek, baş örtüsü ve dört sargı.
1470) Abdullah bin Ömer (Radtyallâkü anhümâ)'dan; Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sehuliyye (denilen) üç parça beyaz ve ince bez içinde kefenlenmiştir."
Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadîsin aslı Buharı ve Müslim'de Âİşe (R.A.) ve îbn-i Abbas (R.A.)'dan rivayet olunmuş olarak vardır. İbn-i Ömer (R.A.)'in hadîsinin senedi hasendir. Çünkü râvilerinden Süleyman bin Musa ve Hafs bin öaylan, hıfz, zapt ve itkan ehlinin derecesinden aşağıdır
Sehuliyye: Y e m e n ' de bez dokunan bir köyün adıdır. Bu köyde dokunan beze de denilir. Bu kelime Suhûliyye diye de okunabilir. E z h e r î' nin dediğine göre Sehûliyye köyün adıdır. Suhûliyye ise bu köyde dokunan bezdir.
Riyâd Ritâ'nın çoğuludur. Ritâ, tek parçadan ibaret çarşaftır. Bir kavle göre ince ve yumuşak bezdir. Burada iki mânâya da yorumlanabilir.
Notta belirtildiği gibi hadîsin aslı Buhârî ve Müslim'de  i ş e (Radıyallâhü anhâ) ve îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'den rivayet edilmiştir. Buhârî'de Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet edilen hadîs, meâlen şöyledir:
"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) pamuktan (ma'mul) sehâliyye (denilen) üç parça beyaz Yemen bezi içinde kefenlendi. Bunlar içinde gömlek ve sarık yoktu.'
Bu hadîs de erkeğin müstehab olan kefeninin üç sargı olduğuna ve bunların beyaz olmasının müstehablığına delâlet eder.
1471) îbn-i Abbâs (Raâıyallûhü anhiimâ)'dan: Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (şu) üç parçada kefenlenmiştir : İçinde vefat ettiği gömlek ve Necrân ma'mulü hülle."
Not : Nevevî : Bu hadîs zayıftır. Delil sayılması sahih değildir. Çünkü râ-visi Yezîd bin Ebî Ziyâd'ın zayıflığı hususunda ittifak vardır. Bilhassa onun bu rivayeti sıka zararın rivayetine muhaliftir, demiştir. [55]
Bu hadîsi Ebû Dâvûd, Ahmed ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir.
Hülle: İki parçadan ibaret bir takım elbisedir. Aynı kumaştan olmayan takıma veya bir parçadan ibaret elbiseye Hülle denilmez.
Necrân: Arap yarımadasının doğusunda bir şehirdir. O beldenin ma'mulü olan elbiseye Necrâniyye denilir.
Bu hadise göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kefeni; İki parçadan ibaret hülle ve içinde vefat ettiği gömleğidir.
El-Menhel yazan bu hadîsle ilgili olarak şöyle der:
"Kefenlerden bir parçanın gömlek olduğuna hükmeden Hanefî ve Mâliki âlimleri için bu hadîs bir delildir. Kefende gömleğin bulunmasının müstehab olmadığına hükmeden âlimler şöyle demişlerdir : Bu hadîs zayıftır. Çünkü râvisi Yezîd bin Ebİ Z i y â d aleyhinde konuşulmuştur. Üstelik Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, içinde vefat ettiği ve yıkanırken soyulmayan gömleği içinde kefenlenmesi örf ve âdet yönünden uzak bir ihtimaldir. Diğer taraftan Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in hülle içinde kefenlenmesi sözü galattır. Çünkü M ü s 1 i m ' in rivayetinde  i ş e (Radıyallâhü anhâ) :
"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) pamuktan ma'mul Se-hûliyye demlen üç parça beyaz Yemen bezi içinde kefenlendi ve bunların içinde gömlek ve sarık yoktu." demiştir. (Buhârî'de de aynı ha dis mevcuttur.)
Hülleye gelince; Hülle, kefen yapılmak üzere satın alındığı için halk bunun kefen yapılıp yapılmadığını bilmediler. Satın alınan hülle terkedildi ve  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsinde belirtildiği gibi üç parça beyaz Yemen bezi kefen yapıldı. Bunun üzerine Abdullah bin Ebî Bekir (Radıyallâhü anh) bu hülleyi alarak : Ben kendime kefen yapmak için saklıyacağım, dedi. Sonra: Eğer Allah Teâlâ bu hüllenin Peygamberine kefen v yapılmasına razı olsaydı, ona kefen ettirirdi, diyerek niyetini değiştirdi
ve satıp bedelini sadaka olarak dağıttı.
T i r m i z i : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "in kefeni hakkında vârid olan hadîslerin en sahihi, A i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsidir. Sahâbîlerin ve onlardan sonra gelen âlimlerin ekserisinin arneji  i ş e radıyallâhü/^nhâ):nirı^ad,îsin^ göredir, demiştir. [56]
1472) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâydan rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
-Elbiselerinizin en hayırlısı beyaz olanıdır. Bunun için ölülerinizi beyaz elbise içinde kefenleyiniz ve beyaz elbise giyiniz.»" [57]
Tuhfe'de naklen beyan edildiğine göre N e s â i hâriç KÜtüb-i Sittede bu hadîs rivayet edilmiştir. T i r m i z i bunu rivayet ettikten sonra: Bu hadis hasen - sahihtir. İlim ehlinin müstehab saydığı elbise beyaz olanıdır. Ahmed ve İshak demişler ki: Kefen için en sevimli elbise beyaz olanıdır." diye bilgi vermiştir.
1473) Ubâde bin es-Sâmit (RadıyaUâhü anh)'den rivayet edildiğine re: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) $üyle buyurdu, demiştir : •Kefenin hayırlısı hülledir.»" [58]
Ebü Dâvûd ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir. T i r m i z î ise bunu Ebû Ümâme (Radiyallâhü anhâ)'-den rivayet etmiştir.
. EI-Menhel yazarı şöyle der:
"Yâni hülle kefenin hayırlı kısmından sayılır. Hülle, Yemen nıa'mulü elbisedir. Aynı maldan iki parçadan ibaret takıma denilir. Hülle, iki parçadan ibaret olduğu için bir parçadan ibaret kefenden hayırlı sayılır. Şu halde hüllenin hayırlı oluşu, bir parçadan ibaret kefene nazarandır. Çünkü üç parçalık kefenin hülleden efdal olduğu ma'lumdur. Hadîsten şu mânânın kastedildiği umulur: Zaruret olmadıkça bir parçalık kefenle yetinmek uygun değildir.
Bâzı âlimler bu hadîsi delil göstererek : Yemen ma'mulü hırkaları kefen yapmak efdaldır, demişler ise de yukarıda belirtildiği gibi efdal olan kefen beyaz bezdir. Muhtemelen o gün için halkın temini kolay olan kefenlik hülle olduğu için Peygamber îSallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle buyurmuştur.
1474) Ebû Katâde (Radtyallâhü an k)'den rivayet edildiğine göre; KfsûUıllah (Salt al I ahit Aleyhi ve Seİtem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Sizden birisi (ölen) din kardeşinin teçhiz ve tekfini işini üzerine aldığı zaman onun tekfinini güzelce yapsın. [59]
Tirmizi de bunu rivayet etmiştir.
Tekfinin yâni kefenleme işinin güzelce yapılmasından maksad, kefen olarak kullanılacak bezin temiz, pâk ve ölünün deri rengini gösterecek kadar ince olmaması, ölünün bütün vücûdunu iyice örtmesi ve ölünün hayatta iken giydiği bez nevinden olmasıdır.Maksad kefenin lüzumundan fazla olması, pahalı olması değildir. Çünkü Ebû Dâvûd'un Ali (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği merfu' bir hadîste pahalı kefen kullanılması yasaklanmıştır.
Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi ve B e y h ak i de bu hadîsin bir benzerini Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhi'den rivayet el mislerdir. Oralardaki hadis uzuncadır. Ben-
zer cümlesi şöyledir: «Biriniz ölen din kardeşini kefenlemek istediği zaman onun kefenini güzel yapsın veya güzelce kefenlesin.»
El-Menhel yazarı şöyle der: Hadîsin manâsı şudur : Kefen ıçjn elbiselerin en temizini, beyazını ve normal olarak yetecek miktarını tercih etsin ve hayatta iken giymesi mubah olan cinsten olsun. Kefen; pamuk, yün, keten, kıl gibi diri için kullanması müstehab olan maddelerden ma'mul cinsten olabilir. Erkek için kullanılması haram olan ipekten kefen yapılamaz. Kadın için ipekten kefen yapmanın mekruh olduğunu söyliyenler olduğu gibi haram olduğunu söyliyen-ler de vardır.
Nevevi : Mubah kefen hususunda ölünün maddi durumuna itibar edilir. Eğer malı çok ise, elbisesinin iyisinden kefen yapılır. Eğer orta halli ise, ona göre kefen yapılır. Maddî durumu düşük işe hâline göre kefeni yapılır, demiştir. [60]
1475) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'âen; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in oğlu vefat edince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sahâbilere:
«Ben ona (oğluma) bakmadıkça onu kefenlerinin içine dâhil etmeyiniz» buyurdu. (Yıkama işi bitip kefenlerine sarılacağı zaman) Efendimiz onun yanına geldi ve üzerine eğilip durdu ve ağladı.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır, îbn-i Hibbân : Se-neddeki râvi Ebû Şeybe Enes (R.A.)'in hadisinden olmıyan şeyleri ondan rivayet et-mistir. Ebû Şeybe'den rivayet etmek helâl değildir, demiştir. Buhârî de ; O. aeâip sahâbldir, demiştir Ebû Hatim de ; Onun hadisleri zayıftır, münkerdir, ondan acâip şeyler rivayet edilmiş, demiştir. [61]
Zevâid türünden olan bu hadîsle ilgili olarak Sindi şöyle der.
'Hadîs, ölüye bakmak istiyen kimsenin, ölü kefenlenmeden önce bakmasının uygun olduğuna delâlet eder. Dolayısıyla kefenlendikten sonra açıp bakmanın iyi olmadığı anlaşılır. Kefene sarıldıktan sonra açmak külfetine ihtiyaç duyulacağından dolayı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu emri vermiş olması muhtemeldir.'
Hadîs, ölüye kefenlenmeden önce bakmanın meşruluğuna delâlet eder. Tabi ölünün avret mahalline bakmak yasaktır. Buradaki bakmaktan maksad, bakılması mubah olan yüz, el gibi yerlere bakmaktır. Ayrıca sessiz olarak ağlamanın câizliğine delâlet eder.
Mâriye-i Kıbtiyye (Radıyallâhü anhâ)'den doğma, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in oğlu İbrahim, hicretin sekizinci yılı Zilhicce ayında doğmuş ve hicretin onuncu yılı Rebiü'l-Evvel- ayının onuncu gecesi vefat etmiştir. V â k ı d i böyle demiştir. îbn-i H a z m ' in dediğine göre ise İbrahim, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in vefatından üç ay önce vefat etmiştir, t b r â h î m, onsekiz veya onaltı aylık iken vefat etmiş ve Baki'a defnedilmiştir. [62]
1476) Hilâl hin Yahya (RadıyaUâhü atıh)'âen; Şöyle demiştir :
Huzeyfe (bin el Yernân) (Radıyallâhü anh), bir cenazesi olduğu zaman şöyle derdi: Ölümünü kimseye ilân etmeyiniz. Bunun nai olmasından cidden korkarım. Ben şu iki kulağımla Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den işittim. Naiden nehiy etti." [63]
Tirmizi, Huzeyfe (Radıyallâhü anh) den bunun benzerini rivayet etmiştir. Oradaki rivayette Huzeyfe (Radıyallâhü anhî şöyle demiştir:
"Ben öldüğüm zaman öldüğümü kimseye ilan etmeyiniz. Bunun nai..."
Tirmizi' nin Abdullah bin Mes'ud (Radıyallâhü anh) "dan rivayet ettiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meâlen şöyle buyurmuştur:
-Npiden şiddetle sakının. Çünkü nai, câhiliyyet devrinin işidir.»
Abdullah (Radıyallâhü anh) : "Nai, Ölümü ilân etmektir" demiştir.
Nai: Lügat kitaplarında belirtildiği gibi lügat mânâsı, ölünün ölümünden haber vermektir.
Tuhfe yazarı şöyle der : Huzeyfe (Radıyallâhü anh) "in hadisinin zahirine göre kendisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in-yasakladığı NaiYien.. lügat mânâsını kastederek genel mânâda ölümden haber vermenin yasakladığı hükmünü çıkarmıştır. Ondan başka ilim ehli : Hadîsteki yasak naiden maksad. câhiliyyet devrinde meşhur olan naidir, demişlerdir. A s m â î : Bir kişi öldüğü zaman Araplar bir adamı ata bindirirlerdi. Binici, halk arasında dolaşır ve ölenin vefatını etrafa ilân ederdi, demiştir. Alimlerin yasak olan/haiyi câhiliyyet devri usulünce yapılan naiye tahsis etmelerinin nedeni şudur : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemTin N e -c â ş i (Radıyallâhü anh)'nin ölümünü ilân ettiği sabittir. Keza Mû'te savaşında şehit edilen Zeyd bin Harise, Câfer b i ,n E b i Tâlib ve Abdullah bin R e -vaha (Radıyallâhü anhüm)"ün vefatlarını aynı anda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemTin M e d i n e ' de ashabına haber verdiği sabittir. Bunlar gösteriyor ki, ölümü ilân etmek, yasak olan naiye girmez. Halbuki lügat mânâsı itibariyle bu da nai mânâsına dâhildir.'Bu sebeple âlimler, mevcud hadîslerin tümünün işlerliğini korumak içiiryasak olan naiyi, câhiliyyet devri usulünce yapılan naiye tahsis etmişlerdir.
İbnü'l-Arabî : 'Hadislerin tümünden üç hâl alınır:
Eirinci hâl, yakınların, arkadaşların ve sâlih kimselerin haberdar edilmesidir. Bu ilân sünnettir.
İkinci hâl, iftihar vesilesi edilmek üzere halkı davet etmektir. Bu ise mekruhtur.
Üçüncü hâl, sesle ağlamak gibi yollarla ölümü çevreye duyurmaktır. Bu ise haramdır.' demiştir.
Cumhura göre ölümü câhiliyyet, devri usullerine başvurmadan usûlü dâiresinde ilân etmek caizdir. Hattâ sünnettir, denilebilir. Çünkü B u h â r î' nin rivâyetiyle sabit olduğu gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Habeşistan kralı N e c â ş i' nin ölümünü ilân etmiştir.
E 1 - H â f ı z , Fethü'l-Bâri'de : Velhâsıl, sırf ilân etmekte kerahet yoktur..Eğer buna bif şey ilâve edilirse hüküm değişir. Huzey-f e {Radıyallâhü anh) gibi bâzı selef âlimleri bu konuda çok titiz davranarak ölümden başkasını haberdar etmekten kaçınmışlar ve yasak.olan nai sayılmasından kfitfjjtmuşlardır. [64]
1477) Ebû Hüreyre (Radıyallâkü ank)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Saiallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
-Cenazeyi sür'atle naklediniz. Eğer ölü iyi bir kimse ise Önünde hayır vardır, onu bir an önce o hayra ulaştırmış olursunuz. Eğer cenaze iyi bir kişi değilse bu bir serdir, (Bir an önce) omuzlarınızdan indirmiş olursunuz.»" [65]
A h m e d , Kütüb-i Sitte sahipleri ve B e y h a k î bu hadîsi rivayet etmişlerdir.
Hadisin : «Cenazeyi sür'atle naklediniz» emrinden maksad, cenaze kabire götürülürken normal yürüyüşten biraz hızlı yürümektir, Cenazeyi taşıyanlara veya cenazeye katılanlara zorluk verecek yahut cenazeden kan akmak, pislik çıkmak gibi bir sakınca doğuracak hızla yürümek kastedilmemiştir.
Bâzı âlimler : Bu cümleden maksad; kişinin öldüğü tahakkuk edince teçhiz ve defni için acele etmektir, demişlerdir.
En iyisi ölünün kaldırılması ve kabre taşınması işini içine alacak geniş mânâda yorum yapmaktır. Buna göre cenazeyi sür'atle nakletmek emri hem cenazenin kaldırılması için çabuk davranmak hem de kabre götürülürken normal yürüyüşten biraz farklı bir hızla yürümek işine şümullüdür.
Hadîsin bundan sonraki cümlelerinde acele etmenin sebebi şöyle anlatılıyor : Eğer cenaze sâlih ve iyi bir kişi ise önünde yâni kabrinde hayır vardır, bir an önce ölüyü o hayra ulaştırmış olursunuz. Hayırdan maksad, âmellerinin sevabıdır. Şayet ölü iyi bir kimse değilse, yâni fâsık ise, o bir serdir. Acele etmekle bir an önce omuzlarınızdan indirmiş olursunuz. Çünkü böyle bir cenaze rahmetten uzak olur ve onunla birlikte olmaktan dolayı sizin için bir hayır yoktur. [66]
Ölünün kaldırılması için acele etmek ve mezara götürülürken bir sakıncaya yol açmıyacak ölçüde hızlı yürümek müstehabtır. Bu emrin müstehabhk için olduğu hususunda âlimler arasında bir ihtilâf yoktur. Yalnız İ b n - i H a z m , bu emrin vücûbuna hük-mekmekle âlimlerden ayrılmıştır.
1478) Abdullah bin Mes'ud (Radıyallâhü an/t)'den: Şöyle demiştir:
Cenazeyi takip eden kimse, na'şın bütün taraflarını (sırayla) tutarak taşısın. Çünkü böyle yapmak sünnettendir. Sonra dilerse (tekrar taşımakla) nafile yapsın. Dilerse taşımayı bıraksın.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Senedin râvileri sıka zâtlardır. Lâkin hadis mevkuf olup merfu" hükmündedir. Keza sened munkatı'dır. Çünkü râvi Ebû Ubeyde'nin babasından hadis işitmediğini Ebû Hatim, Ebû Zur'a ve başkaları söylemiştir. [67]
Hadis, Zevâid türündendir. Cenazeyi taşırken na'şın sag, sol ve ön, arka taraflarını sırayla tutmak suretiyle taşımanın faziletine delâlet eder. t b n - i Mes'ud (Radıyallâhü anh) : "Böyle yapmak sünnettendir" demiştir. Sahâbînin böyle sözü, Peygamber (Sallalla-hü Aleyhi ve SellemJ'in sünneti mânâsında yorumlanır. Na'şın her tarafını tutup bir miktar taşıyan kimse sünneti yerine getirmiş olur. Artık dilerse taşıma işini bırakır, daha çok sevap kazanmak isterse tekrar taşımaya başlar.
Notta belirtildiği gibi hadîs mevkuftur. Yâni î b n - i Mes'ud (Radtyallâhü anh) un sözüdür. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lemi'in sözü olarak rivayet edilmemiştir. Fakat merfu' hükmündedir. Çünkü Sahâbi, seri hüküm ifâde eden bu gibi sözleri kendi görüşü olarak söylemez.
1479) Ebû Mûsa (el-Eşarî) (Radtyallâhü ank)'<\en rivayet edildiğine göre :
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sahâbilerin bir cenazeyi hızlı olarak götürdüklerini görmüş ve -.
«Gidişiniz vakarlı olsun.» buyurmuştur.Zevaid'de şöyle denilmiştir : Râvi Leys, İbn-i Selim'dir ki, zayıftır. Yahya bin Kattan, İbn-i Muin ve İbn-i Mehdi onu terketmişler. Zayıf olmakla bs-raber bu hadis, Buhâri ve Müslim'deki «Cenazeyi sür'atle naklediniz.» hadîsine muhaliftir. [68]
Notta belirtildiği gibi Zevâid türünden olan bu hadisin zahiri, Kütüb-i Sitte'nin tümünde mevcut 1477 nolu hadise muhaliftir. Çünkü cenazenin sür'atle nakledilmesi o hadîste emredilmiştir. Bu hadîs aşın hızla götürme mânâsına yorumlansa ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yasaklaması aşırı hıza âit olsa diğer hadise
muhalif olmaz. Çünkü diğer hadîsin açıklamasında belirtildiği gibi ölü veya cenazeye katılanlar için sakınca doğuracak tarzda hızlı gitmek meşru değildir
1480) Resûluilah (Sallnllahü Aleyhi ve Setlem)"m mevlâsı Sevbân (Radtyallâhü an/r)\]en; Şöyle demiştir:
Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bâzı kimselerin binek hayvanlarına binerek bir cenazeye katıldıklarını gördü ve (onlara) :
«Sizler binici olduğunuz halde Allah'ın meleklerinin ayakları üzerinde yürümelerinden haya etmiyor musunuz?» buyurdu." [69]
Tirmizi de bunu rivayet etmiştir. Tuhfe yazarı şöyle der: Bu hadîs, binerek cenazeye katılmanın mekruhluğuna delâlet eder. Bu hadis, e 1 - M u ğ i r e (Radıyallâhü anh)'in(i481 nolu hadîsine muhaliftir. Çünkü o hadîste binicilerin, cenazenin arkasında gitmeleri emredilmiştir. Çeşitli yönlerden bu iki hadisin arasım bulmak mümkündür. Şöyle ki: M u ğ î r e (Radıyallâhü anh)'in hadîsi, hastalık ve sakatlık gibi özür sahiplerine aittir. Bu hadîs özrü olmıyana hâkimdir, denilebilir. Keza bu hadîs, cenazenin önünde veya yanlarında binici olarak gidenler hakkındadır. Böyle gitmek yasaklanmıştır. M u ğ i r e (Radıyallâhü anh)'in hadîsi, arkadan binici olarak cenazeyi tâkib edenlere aittir ki, bu meşru sayılmıştır. Şöyle d& denilebilir. M u ğ î r e (Radıyallâhü anh)'in hadisi, binici olarak gitmenin câizliğine delâlet eder. Fakat mekruh olmadıkına delâlet etmez. Hâl böyle olunca binmek, mekruh olmakla beraber caizdir. .
Hadîsin tercemesini verirken; ifâdesindeki;harfi, meftuh ola"rak düşünülmüştür. Eldeki nüsha da öyle harekelidir. Fakat Tuhfe yazarının beyânına göre e 1 - K a a r i' bu harfin meksur olduğunu söylemiştir. Buna göre hadîsin meali şöyle olur:
«Utanmıyor musunuz? Şüphesiz Allah'ın melekleri ayakları üzerinde yürüyorlar, siz binicisiniz.»
1481) El-Muğire bin Şu'be (Radtyallâhü a»///den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir : '
Ben, Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den işittim. Buyurdu ki:
«Binici cenazenin arkasında gider. Yaya, cenazenin dilediği tarafında yürür.»" [70]
Ti rnnzi, Ahmed, E bu D â v û d , N e s â i, İbn i Hibbân, Hâkim ve Bey haki de bunu rivayet etmişlerdir.
El-Menhel yazarı, bu hadisin açıklaması bahsinde şöyle der:
Bu hadis, cenazeyi uğurlarken binmenin câizliğine delâlet eder. Ancak bu hüküm, binmeye ihtiyaç duyulması hâline mahsustur. Hadis, böyle yorumlanınca Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi, T i r m i z i ve başkalarının S e v b â n (Radıyallâhü anhâ)'dan rivayet ettikleri ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bir cenazede binek hayvanı getirilerek binmesi arzulanmış. Fakat binmekten imtina' etmiş. Ancak kabristandan dönüşte binmiş olduğunu bildiren hadise muhalif olmaz.
Mâlikiler, Şâfiiler ve Hanijeiiler: Cenaze götürülürken özür olmaksızın binmek mekruhtur, yaya yürümek müstehabtır, demişlerdir.
Hanefi âlimleri: Cenazenin önünde binerek gitmek mekruhtur. Arkasında mekruh değildir, demişlerdir
Bu hadîs, binicinin cenazenin arkasında gitmesinin efdal olduğuna delâlet eder. Mâ likîler, Hanefîler, Hanbelîler ve âlimlerin cumhuru böyle hükmetmiştir.
Ş â f i i 1 e r, binicinin yaya gibi cenazenin önünde gitmesinin efdal olduğunu söylemişlerdir. Lâkin bu hadisin zahiri, onların görüşünü reddeder.
Hadis, yayaların cenazenin her tarafında gitmelerinin meşruluğuna delâlet eder. Sevri, bunun zahirini tutarak böyle hükmetmiştir.
Yayaların cenazenin hangi tarafında gitmelerinin müstehablığı hakkındaki âlimlerin görüşlerini bundan sonraki bâbta zikredeceğiz. [71]
1482) Salimin babası (Abdullah bin Ömer) (Radtya'iâhü anhumâ)'-dan; Şöyle demiştir ;
Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i; Ebû Bekir ve Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'yı cenazenin Önünde yaya olarak yürürlerken gördüm."
1483) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anhy&en; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallâhü anhüm) cenazenin önünde yaya yürürlerdi." [72]
î b n-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsini A h m e d, Ebû Dâvûd, Tirmizi, Nesâî, Dârekutnî, îbn-i Hibbân, Beyhaki ve Hâkim de rivayet etmişlerdir.
Enes (Radıyallâhü anh)'in hadisini Tirmizi de rivayet etmiştir.
Bu hadisler, yayaların cenazenin önünde gitmelerinin müstehab-lığına delâlet ederler. İbn-i Ömer, Hasan bin Alî, Ebü Katâde, Ebû Hüreyre, İbn-i Zübeyr, Kasım bin Muhammed, Salim, İbn-i Ebi Leylâ, Zühri, Şafii, Mâlik ve Ahmed (Radıyallâhü anhüm) böyle hükmetmişlerdir. Delilleri bu hadîslerdir. Bir de: Cenazeye katılan şefaatçidir. Şefaatçi kendisine şefaat edeceği kimse: nin önünde gider, demişlerdir.
Ebû Hanîfe, arkadaşları, Evzâî ve İshak, yayaların, cenazenin arkasında gitmelerinin efdal olduğunu söylemişlerdir. A 1 i (Radıyallâhü anhKden rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Cenazenin arkasında yürüyenin, cenazenin önünde yürüyene üstünlüğü, farz namazın nafileye üstünlüğü gibidir.' Bu âlimler, bu bâbta rivayet edilen hadisleri, cenazenin önünde yürümenin câizliğini açıklamak ve halka kolaylık göstermek mânâsına yorumlamışlardır.
T a h a v i' nin rivayet ettiğine göre A 1 İ (Radıyallâhü anh) cenazenin arkasında yürüdü. Kendisine Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Radıyallâhü anh) in cenazenin önünde yürüdükleri söylenmiş, bunun üzerine şöyle cevap vermiştir: Onlar, cenazenin arkasında yürümenin, önünde yürümeden efdal olduğunu bilirler. Bu üstünlük cemaatla kılınan namazın tek başına kılınan namaza üstünlüğü gibidir. Lâkin bunlar, halka kolaylık gösterirler.
1484) Abdullah hin Mes'ûd (Radıyallûkü anhj'den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Cenaze, metbû (uyulan)dur. Tabi (uyan) değildir. Cenazenin önünde gidenler cenazeye katılmış olmazlar.»"
Not : Sindi şöyle demiştir : Tirmizî ve başkaları bu hadîsi râvi Ebû Mâeide'-nin hâlinden dolayı zayıf saymışlardır. Ebû Davud'un bâzı nüshalarında bu hadîsin aynı sebeple zayıf gösterildiği kaydedilmiştir.
Tirmizî : Ben Muhammed bin İsmail'den bu Ebû Mâcide'yi zayıf saydığını işittim. Muhammed'de el-Humeydi'nin şöyle dediğini söylemiştir : îbn-i Uyeyne bu Ebû Mâcide'nin kim olduğunu Yahya'ya sormuş? Yahya da : Bir kuştur. Uçtu da bize hadîs rivayet etti, diye cevap vermiş, diye bilçi vermiştir. [73]
Notta belirtildiği gibi Tirmizî ve Ebû D â v û d da bu hadîsi rivayet etmişlerdir. Oralardaki rivayet daha uzundur. Burada metnin son kısmı rivayet edilmiştir. T i r m i z i ve Ebû D â v û d ' un rivâye! indeki hadîsin bu kısmı şöyledir:
Bu hadîse göre cenazenin önünde yürüyenler, cenazeye katılmış olmazlar. Yâni katılma sevabını tam olarak almaya müstahak olmazlar. Bu hadîs, cenazenin arkasında yürümenin efdal olduğunu söy-liyenler için bir delildir Ancak notta belirtildiği gibi zayıftır. [74]
1485) İnırân bin el-Hıısayn ve Ebû Herze (RadıyaİlıVtii anhümâ)'-tlan ; Şöyle demişlerdir :
Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in beraberinde bir cenazeyi teşyie çıktık. Efendimiz ridâlarım atıp gömlekle yürüyen bâzı kimseleri gördü. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (onlara) :
«Sizler câhiHyyet devrinin fiilini mi tutuyorsunuz? Yoksa câhi-liyyet devrinin işinin benzerim yapmakla onlara benzemeye mi çalışıyorsunuz? Şu suretinizden başka bir surette (kabristandan) dönmeniz için aleyhinizde beddua etmeyi cidden arzuladım.» buyurdu. Bunun üzerine adamlar ridâlarım aldılar ve bir daha böyle yapmadılar.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu sened zayıftır. Râvi Nüfey' bin el-Kâ-ris Ebû Dâvûd el-A'ma'yı terkedenlsr bir değildir. Yahya bin Muin ve başkaları onun hadîs uydurduğunu söylemişlerdir. Diğer râvi Alî bin el-Hazevver'in de hadîsleri mekruhtur. Buhâri : Onun hadisi münkerdir. Yanında acâip şeyler vardır, demiştir. [75]
Zevâid türünden olan bu hadîs, cenazeye katılan kimselerin, üzüntülerini ifâde etmek için elbise değiştirmelerinin yasaklığına ve câhiliyyet devrinin âdetlerinden olduğuna delâlet eder. Câhiliyyet devri adamları bu hususta çok aşırı giderlerdi. Asr-i Saadette ridâ (omuza atılan elbise)larını atıp gömlekle cenazeye katılanlar, yâni matem elbisesini giyenler, pek aşırı gitmedikleri için câhiliyyet devri adamlarına benzetilmişlerdir. Bu hâlin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in öfkesine sebebiyet verdiği hadiste belirtilmiştir. [76]
1486) Alî bin Kbî Tâlib (RadıyaUâhü anh)'den rivayet edildiğine ffö-re. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, (lemistir:
«Cenaze hazırlandığı zaman onu te'hir etmeyiniz.»" [77]
Tirmizî, Hâkim ve f bn-i Hibbân da bunu rivayet etmişlerdir. Tirmizî' nin rivayeti şöyledir :
«Yâ AH! Üç şey vardır ki, onları geciktirme : Namaz, vakti geldiği zaman; cenaze, hazırlandığı zaman; kocasız kadın, ona denk bir eş bulunduğu zaman.»
"Tuhfe" yazarının el-Mirkât tan naklen beyân ettiğine göre e 1 - E ş r e f şöyle demiştir: Bu hadîs, mekruh vakitlerde cenaze namazının kılınmasının mekruh olmadığına delâlet eder. T ı y b i de bunu nakletmiştir. Bizce de böyledir Yâni güneş doğarken, batarken ve semânın ortasında iken cenaze namazı kıhnabilir. Ama daha önce hazırlandığı halde namazı kılınmayıp bu vakitlerde kılınır-sa mekruhtur. Sabah namazından Önce ve sonra ve ikindiden sonra kılınmasında kerahet yoktur.
El-Menhel yazarı da bu konuda şöyle der:
Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir:
1 - Ahmed, İshak, Sevri, Atâ, Nehai ve E v z â i, güneş doğarken, batarken ve istiva (göğün ortasında) iken cenaze namazını kılmanın mekruh olduğuna hükmetmişlerdir. İ b n - i Ömer (RadıyaUâhü anh)'in de böyle dediği rivayet edilmiştir. Hanefi âlimleri de böyle hükmetmişlerdir. Hanefî âlimlerine göre cenaze bu vakitlerde hazırlanırsa hemen namazı kıhnabilir. Bunda kerahet yoktur. Fakat daha önce hazırlanmış ise bu vakitlerde kılmak mekruhtur.
2 - M âli kile r'e göre güneş doğarken, batarken ve Cuma hutbeleri vaktinde cenaze namazını kılmak haramdır. Sabah namazından sonra gün doğmasına yakın bir zamana kadar caizdir. Bundan sonra güneş doğuncaya kadar mekruhtur. Doğduktan sonra ve ikindi namazından sonra güneş sararıncaya kadar mekruhtur.,
3 - Şâfiiler'e göre kerahet vakitlerinde cenaze namazı kılmak mekruh değildir. Ancak mahsus bu vakitler seçilirse mekruhtur. Hadislerdeki yasaklama, bu vakitleri bile bile seçmeye mahsus-îur.
1487) Kim Hürde (Radıyailâhü anh)\\en, Şöyle demiştir: Ebû Musa el-Eş'arî (Radıyallâhü anh) vefat edeceği zaman : Cenazenin arkasında micmer (ateş) götürmeyiniz, diye vasiyet etti. Oradakiler kendisine : Sen bu hususta bir şey işitmiş misin diye sordular. Dedi ki: Evet, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemi'den (işit tim.Zevâid'de şöyle denilmiştir. Bunun senedi hasendir. Çünkü Abdullah bin Huseyn (Ebû Harîz) ihtilaflıdır. Ebû Zur'â : Sıkadır, demiş, İbn-i Hibbân onu sikalar arasında zikretmiş; Ebû Hatim : Hadîsi hasendir, münker değildir. Yazılır, demiştir. Ahmed de : Hadîsi münkerdir, demiş; Nesâî de : Zayıftır, demiştir. İbn-i Adiyy de : Onun rivayet ettiği hadîslerin mütâbaı yoktur, demiştir. Onun hakkındaki İbn-i Müin'in sözü değişiktir. Bir defa : Sıkadır, demiş; bir başka defa : Zayıftır, demiştir.
Bu hadîsin bir şahidi vardır ki, o da Mâlik'in el-Muvatta'da ve Ebû Davud'un kendi süneninde rivayet ettikleri Ebû Hüreyre (RA.)'in hadîsidir. [78]
Zevâid türünden olan bu hadîs, cenazenin arkasında ateş götür menin yasaklığına delâlet eder.
Micmer: Asıl mânâsı ateş konan buhurdanlık ve benzeri şeyıer-dir. Burada ateş mânâsı kastedilmiştir.
Notta sö£ konusu edilen Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in hadisi, Ebû Davud'un süneninde şu lafızlarla rivayet edilmiştir:
= «Cenazenin arkasında ses yükseltilmez ve ateş götürülmez.»
El-Menhel'in beyânına göre Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) : Cenazenin beraberinde micmeri taşımayın diye vasiyet etmiştir.
Bunun hikmeti, ehl-i Kitabın böyle yapmasıdır. Onlara benze mek mekruhtur. Diğer taraftan ateş bulundurmanın bir faydası yoktur. Bilâkis kötü ycruma yol açabilir. Sanki ölü ateşliktir. Daha bil mediğimiz hikmetler de bulunabilir. Hâsılı ateşperestlerin ve gayri müslimlerin âdetlerine uymamak ve onlara benzememek için cenâ zenin arkasında ateş götürmenin meşru olmadığı anlaşılıyor. Halef ve selef âlimleri bu hususta müttefiktirler. [79]
1488) Ebû Hüreyre ( Rudiyal/âhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallattahü Aleyhi w Sellcm) şuyle buyurdu, demiştir :
«Üzerinde müslümanlardan yüz kişinin namaz kıldığı cenaze, mağfiret olunur.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Tirmizi ve Nesâi de bunun misli Âişe (R.A i'den gelmiştir Bu hadîsin isnadı sahih olup ricali Buhârî ve Müslim'in ricalidir[80]
Zevâid türünden olan bu hadis, yüz kişilik müslüman cemâatin namazını kıldığı mü'min cenazenin ilâhî mağfirete mazhar olacağını müjdeler.
Notta işaret edilen Âişe (Radıyallâhü anhâJ'nin Tirmizî' deki merfu' hadisi meâlen şöyledir : "Müslümanlardan bir kimse ölüp üzerinde sayıları yüz kişiyi bulan bir müslüman cemâat namaz kılıp ölüye şefaat ederse (dua ederse) behemehal Allah Teâlâ onların ölü hakkındaki şefaatini kabul eder "
1489) Abdullah bin Abbâs'ın mevlâsı Küreyb (Radtyallâhü anbüm)'-den; Şöyle demiştir :
Abdullah bin Abbâs (Radıyaljâhü anhümâ)'nın bir oğlu öldü. Sonra Abdullah (Radıyallâhü anh) bana:
Yâ. Küreyb! Kalk da bak, oğlum (un cenazesi) için kimse toplanmış mı? dedi.
Ben de (baktım ve) Evet, dedim. Bunun üzerine:
Vah sana! Toplananları kaç kişi sanıyorsun? Kırk (kişi var) mı? diye sordu. Ben:
Hayır, onlar daha fazladır, dedim. Bunun üzerine dedi ki:
O halde oğlumun cenazesini çıkarın. Ben şehadet ederim ki Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyururken işittim :
«Allah Teâlâ bir mü'mine şefaat eden kırk kişilik mü'min cemâatin şefaatim behemehal kabul buyurur.»" [81]
Müslim, Ebû Dâvûd, Ahmed ve Beyhaki de Küreyb (Radıyallâhü anh)'in hadisini benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e âit hadîsin meali şöyledir:
«Hiç bir müslüman yoktur ki, ölür, Allah'a hiçbir şeyi ortak et-miyen kırk kişi onun cenaze namazına durur da Allah onları o ölü hakkında şefaatçi etmez.» (Yâni: eder, demektir.)
Cemâatin ölüye şefaat etmesinden maksad.ihlâsla ölüye dua etmeleridir. Bu hadîse göre bir müslüman cenazenin önünde kırk kişilik bir mü'min cemâat ihlâsla namaz kılıp, ölüye duâ ederse Allah Teâlâ bu cemâatin şefaatim y&iji duasını kabul buyurur.
1490) Mersed bin Abdillah el-Vezenî (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöylfe demiştir :
Mâlik bin Hubeyre [82]eş-Şâmî (Radıyallâhü anh)'a—Bu zât sahâ-bî idi. — bir cenaze getirildiği zaman cenazeyle gelenleri az gördüğünde onları üç saffa ayırırdı. Sonra cenaze namazını kıldırırdı. Ve şöyle derdi: Şüphesiz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî buyurdu ki:
«Müslümanlar üç saf hâlinde dizilip bir cenaze üzerinde namaz kıldığında onların dizilişi, behemahal (ölünün mağfiretini veya Cennetlik olmasını) vâcib (= sabit) kılar.» [83]
Ahmed, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir.. ,
Bu hâdise göre cenaze namazına duran cemâat, en az üç saf olmalıdır ve üç saf olarak namaza durmaları hâlinde Allah Teâlâ ölüyü mağfiret eyler veya onu Cennetlik eder. Hadîsteki vâciblikten mak-sad, Âİlah'â bunun vâcib olması değildir. Allah hiç bir şeye hâşâ mecbur değildir. Vâciblikten maksad, sabit olmaktır. Yâni bu hususta Allah'ın va'di vardır. Allah, va'dinden caymaz.
Bu bâbta rivayet edilen ilk hadîse göre yüz kişilik cemâat, ikinci hadîse göre kırk kişilik cemâat, üçüncü hadise göre üç saflık cemâat, bir cenaze üzerinde ihlâsla namaza durup, ölüye duâ ederlerse Allah Teâlâ,ölüyü mağfiret eder.
Nevevi, M üs li m 'in şerhinde şöyle der: Kadı Iyâz: Denildiğine göre bu hadisler, muhtelif zamanlarda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seltem)'e sorulan sorulara, zamanında verilen cevaplar mâhiyetinde buyrulmuş, demiştir. Nevevi sözüne devamla : 'Muhtemelen Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'e önce yüz mü'minin şefaatinin makbul olduğu Allah tarafından bildirilmiş, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de bunu haber vermiştir. Sonra kırk kişilik cemâatin şefaatinin kabul buyurulacağı daha sonra sayıları az bile olsa üç saflık cemâatin şefaatinin makbul olduğu bildirilmiş; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de bunu haber vermiştir. Şöyle bir ihtimalde vardır: Usûl âlimlerinin cumhuru, sayıların mefhûmunu dâhil saymazlar. Burada da sayıların mefhumları vardır. Hâl böyle olunca yüz kişilik cemâatin şefaatinin makbul olduğunun bildirilmesi, daha az cemâatin şefaatinin makbul olmamasını gerektirmez. Aynı söz, kırk kişilik cemâat hakkında da söylenebilir. Hadîsler, yukarıda anlatılan şekillerde yorumlanınca hepsi işlerliğini korumuş olui ve şefaat kırk kişilik cemaatla hâsıl olduğu gibi bundan az olan üç saflık cemaatla da hâsıl olur.1 demiştir.
Tur b e şt.i de : Bu üç hadîs arasında tezat yoktur. Bu gibi meselelerde izlenen yol şudur: İki sayıdan az olanı çok olandan sonra buyurulmuş olarak kabul edilir. Çünkü Allah Teâlâ bir sayıya mağfiretini bağladığı ve va'd buyurduğu zaman, buyurulan va'dı nok-sanlaştırmak. Onun sünnetinden değildir. Bilâkis, fazl ve keremini ziyâdeleştirir, demiştir.
T u r b e ş t i şunu demek istemiştir: Meselâ Allah Teâlâ kırk kişilik bir cemâatin şefaatini kabul buyuracağını va'd ettikten sonra bu va'dini değiştirip : Ben kırk kişilik cemâatin şefaatini kabul etmem. Cemâatin sayısı yüze ulaşırsa o zaman kabul ederim, buyurmaz. Çünkü kullarına fazl ve keremi sonsuzdur. Ama bunun aksini buyurur. Çünkü böyle bir değişiklik, kulların aleyhinde değil lehinde olur. Meselâ önce yüz kişilik cemâatin şefaatini kabul buyuracağını va'd eder. Daha sonra bu sayıyı azaltarak kırk kişilik cemâatin şefaatim kabul buyuracağını va'deder. Bu tasarruf, mü'min kulların lehinde olan bir tasarruftur. [84]
1491) Enes hin Mâlik (Radtyallâhü tw//)\\en: Şİnle (lemistir: (Bir defa) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ile bâzı sahâbiler) in yanından bir cenaze geçirildi. (Orada bulunan sahâbiler tarafından) cenaze hayır ile anıldı. Efendimiz:
«Vâcib (sabit) oldu.» buyurdu. Sonra başka bir cenaze oradan geçirildi. Orada bulunan sahâbiler tarafından o cenaze şer ile anıldı. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de (yine) :
«Vâcib (sabit) oldu.» buyurdu. Bunun üzerine Ömer bin el-Hat tâb (Radıyallâhü anh) tarafından: Yâ Resûlallah! O (ilk) cenaze için : "Vâcib oldu." buyurdun. Bu (son) cenaze için de : "Vâcib oldu.' buyurdun. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Kavmin şahitliği veya gereği (vâcib ve sabit oldu ) Mü'minleı yeryüzünde Allah'ın şahitleridir.» buyurdu.»"
1492) Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:
(Bir defa) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ile bâzı sa-hâbîlerHn yanından bir cenaze geçirildi. (Orada bulunan sahâbiler tarafından) cenaze hayır hasletlerinden sayılan bir iyilik ile anıldı. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
* Vâcib (= Sabit) oldu» buyurdu. Sonra Onun yanından başka bir cenaze geçirdiler. (Oradaki sahâbiler tarafından) bu cenaze şer fiillerden sayılan bir kötülükle anıldı. Efendimiz:
«Vâcib (= sabit) oldu. Şüphesiz sizler yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz» buyurdu.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Nesâi :kelimeleri hâriç bu hadîsi rivayet etmiştir. Hadîsin aslı Buhâri ve Müslim'de Enes (R.A.)'den rivayet olunmuştur. Tirmizi ve Nesâi'nin rivayet ettikleri Ömer (R.A.)'in hadisine de muvafıktır. İbn-i Mâceh'in senedi sahîh olup ricali de Buhâri ve Müslim'in ricalidir. [85]
Enes (Radiyallâhü anh)'in hadîsini Buhâri ve Müs1im benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir. Buhâri "nin rivayetinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'a: Sen o cenazeye de bu cenazeye de : "Vâcib oldu." dedin!: diyen sahâbînin Ömer bin el-Hattâb (Radiyallâhü anhümâJ olduğu belirtilmiştir. Tirmizi de bu hadisi kısaca rivayet etmiştir.
Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anh)'in hadîsini notta belirtilen kelimeler hâriç N e s a i de rivayet etmiştir.
E bû Dâvûd da Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anh) '-den bunun benzerini rivayet etmiştir. Zetfâid yazarının buna niçin eğilmediğini bilemiyorum. Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anh)'in oradaki rivayeti meâlen şöyledir:
"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanından bir cenaze geçirdiler de (Efendimizin yanında bulunan sahâbiler) O cenazeyi hayır ile andılar. Efendimiz de: «Vâcib oldu.» buyurdu.
Sonra başka bir cenaze geçirdiler de oradakiler onu şer ile andılar. Bunun üzerine efendimiz (yine) : «Vâcib oldu.» buyurdu. Sonra s -Şüphesiz bâzınız, bâzınız hakkında şahitsiniz.» buyurdu."
Geçirilen cenazeler hakkında anılan hayırların ve serlerin mâhiyetleri Hâ k i m'in Enes (Radiyallâhü anh)'den olan rivayetinde açıklanmıştır. Oradaki rivayette Enes (Radiyallâhü anh) meâlen şöyle demiştir:
"Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanında oturuyordum. Bir cenaze geçirildi. Efendimiz: «Bu cenaze nedir?» buyurdu.
Sahâbiler: Falanca kişiye aittir. O kişi Allah'ı ve Resulünü sever. Allah'a itaat eder ve bu yolda çalışırdı, dediler... Sonra başka bir cenaze geçirildi. Sahâbiler: Falanca şahsın cenâzesidir. Bu cenaze Allah'a ve Resulüne buğzeder, Allah'a isyan eder ve bu yolda çalışırdı dediler..."
Her iki hadiste şer bölümünde: "Sena" kelimesi kullanılmıştır. Halbuki "sena" övmektir. Bir şahsın kötülüğü anılırken buna "sena*' denmez. Burada hayır bölümünde "sena" kelimesi kullanılmış olduğu için edebî sanat olarak müşâkele için şer bölümünde de aynı kelime kullanılmıştır.
Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müteaddit hadîslerle ölülerin iyiliklerinin anlatılmasını ve kötülüklerinin anlatılmasından sakınılmasını emretmiştir.
Bu hadîste, söz konusu ikinci cenazenin kötülüklerini anlatan sa-hâbîleri niçin Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) men etmemiştir?
Bu soruya şöyle cevap verilebilir : ölülerin kötülüklerini anlatmanın yasaklığı münafık, kâfir ve açıkça fısk ve bid'at işliyenlerin dışında kalan mü'minler hakkındadır. Bu itibarla münafıkların, kâfirlerin, aleni bid'atçıların ve açıkça fâsıklığı gerektiren günahları işliyenlerin kötülüklerini anlatmak ve toplumun, onların yolundan sakınmasını sağlamaya çalışmak caizdir. Şu halde bu bâbtaki hadisler, yasaklığa âit hadîslerin hükmünü hususîleştirmiş olur.
El-Menhel'in beyânına göre, bâzı âlimlere göre yalnız kâfirİQr rin ve münafıkların kötülüklerini anmak caizdir. Ölen mü'min fâ-sık dahi olsa onun kötülüklerini anmak caiz değildir. Hayatta iken halkın ondan kaçınması için kötülüklerinin anlatılması caizdir. Adam öldükten sonra kötülüklerini anmakta fayda yoktur. Bilhassa tevbe ederek ölmüş olması muhtemeldir. Bunun içindir ki, cumhura göre M u â v i y e (Radiyallâhü anh) 'nin oğlu Yezid'e ve H a c -c â c-ı S a k a f i' ye la'net okumak caiz değildir. Sahâbîleriri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin huzurunda kötülükle yâd ettikleri cenaze, münafıklardan idi. Nitekim H â k i m ' in E n e s (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetinde açıklanan kötülükleri arasında Onun Allah'a ve Resulüne buğzetmesi vardır.
Hadîslerdeki: "Vâcib oldu." cümlelerinin mânâsı iyilikleri anılan cenazeye Cennet sabit oldu. Kötülükleri anılan cenazeye Cehennem sabit oldu. İki hadisin sonunda mü'minlerin yeryüzünde Allah'ın şahitleri olduğu bildiriliyor. Hadislerden anlaşıldığına göre mü'rainler, Ölen bir mü'mini hayır ile anarlarsa, Cennetlik olur; kötülüğü aleni olanları kötülükle anarlarsa, Cehennemlik olur. Bu etkili şahitliğin sahâbilere mahsus olması muhtemeldir. Çünkü onlar âdetleri dolayısıyla dâima doğru ve hikmetle konuşurlardı. Onların izini ta'kib eden takva sahibi sâlih müminler de onlar gibidir. Şu halde hadislerde-ki hükümlerin dönüm noktası fazilet, salâhat, doğruluk ve emniyet ehlinin şahitliğidir. Fâsıkların şahitliğinin bir değeri yoktur. Çünkü onlar bazen fâsıklan iyilikle ve fazilet ehlini kötülükle anarlar.
Nevevi, Müslim'in şerhinde şöyle der : Salih ve seçkin görüş, bu hadislerdeki şahitliğin umumi olmasıdır. Bir mü'min öldüğü zaman Allah müslümanların tümüne veya çoğuna ilham verip Ölüyü iyilikle anarlarsa bu durum, ölünün Cennetlik olduğuna delâlet eder. Onun geçmişteki ef'ali ister Cennetlik olmasını gerektirsin, ister gerektirmesin. Çünkü ef'ali Cennetlik olmasını gerektir-meşe bile mutlaka Cehenneme girmesi mecburiyeti yoktur. O kimse, Allah'ın dilemesi hükmü altındadır. Artık Allah insanlara onu övmeyi ilham edince biz bu keyfiyetten delil çıkararak Allah'ın onu bağışladığı neticesine varabiliriz. Hayırla anmanın faydası böylece belirgin olur.'
E 1 - H â f ı z , El-Fetih'te : Nevevi nin bu görüşü hayır bölümünde açıktır. Ahmed, tbn-i Hibbân ve Hâki m ' in E n e s (Radıyallâhü anhJ'den merfu' olarak rivayet ettikleri şu mealdeki hadîs, Nevevi' nin sözünü te'ykl eder:
-Herhangi bir müslüman ölüp de en yakın komşularından dört kişi onun hayrından başka bir şeyini bilemiyeceklerini şehâdet ederlerse Allah Teâlâ: Ben sizin sözünüzü kabul ettim. Ve bilmediğiniz günahlarım bağışladım, buyuracaktır.»
Şer bölümüne gelince, hadislerin zahirine göre bu da hayır bölümü gibidir. Yâni toplumun tümü veya çoğu bir ölüyü kötülükle anarsa onun Cehennemlik olması delili belirir. Bilindiği gibi bu durum şerri hayrına galebe çalan Jçimse hakkında vâki olur. der. [86]
1 - Ölüyü, taşıdığı iyilik •eyâ kötülükle anmak caizdir. Bu konudaki ayrıntılı bilgi yukarıda geçti.
2 - Takva sahibi sâlihlerin hayırla andığı ölü cennetliktir. Bu hüküm kesin bilgiye dayanılarak ve ölünün durumunun zahirine göre şahitlik edilmesi şartına bağlıdır. Bizim zamanımızdaki bilir bilmez insanlar tarafından cenaze namazı münâsebetiyle birisi tarafından yöneltilen cenazeyle ilgili soruya cevap olmak üzere yapılan tezkiye bu hükme dâhil değildir.
3 - Salâhat ve takva sahiplerinin kötülükle andığı bir cenazenin cehennemlik olduğu sanılır. Ölünün kötülükle anılması, haram olan gıybete girmez. Bilâkis halkın kötü yollardan sakındınlması için ölünün kötülüklerini anlatmak mubahtır. Bu hususta geniş bilgi yukarıda verilmiştir. [87]
1493) Semûre bin Cündüh el-Fezârî (Radıyalluhu <ınh)'(\en: Şöyle demiştir :
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) lohusalık hâlinde ölen (Ensar'dan Ümmü Ka'b adlı) bir kadının cenaze namazım kıldırdı. (Namazda) Cenazenin tam ortası hizasına doğru durdu."
1494) Ebû Galip (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:
Ben, Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'ı şöyle yaparken gördüm : (Abdullah bin Umeyr adlı) bir erkeğin cenaze namazını kıldırırken cenazenin başının hizasına doğru durdu, sonra (Ensâr'dan) bir kadına âit başka bir cenaze getirildi. Cemâat Enes bin Mâlik (Radıyal-lâhü anh)'a: Yâ Ebâ Hanıza! Bunun namazını kıldır, dediler. Enes (Radıyallâhü anh) na'şın (tam) ortasının hizasına doğru namaza durdu. Sonra el-Alâ' bin Ziyâd (Radıyallâhü anh) ona:
Yâ Ebâ Hamza! Resûlulİah (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin erkeğin cenaze namazım kıldırırken şenin durduğun yerde durduğunu, kadının cenaze namazım kıldırırken senin durduğun yerde durduğunu ve senin yaptığın gibi yaptığını gördün (mü) dedi. Enes (Radıyallâhü anh) :
Evet, dedi. Bunun üzerine el-Alâ' (Radıyallâhü anh) bize dönerek: (Bunu) Belleyiniz, dedi." [88]
Semûre (Radıyallâhü anhâl'nin hadîsini Kütüb-i Sîtte sahipleri ve Beyhaki rivayet etmişler; T i r m i z î hadîsin ha-sen - sahih olduğunu söylemiştir. Kadının isminin Ü m m ü K a ' b olduğu N e s â i' de belirtilmiştir.
Hadis, lohusaljk hâlinde ölen kadının cenaze namazının kıldırıl-masının meşruluğuna ve cenaze namazında imamın kadının tam ortasının, yâni kalçasının hizasına doğru na,maza durmasının müsto-habhğma delâlet ediyor.
Ebû Galip (Radıyallâhü anh)'in hadîsini A İr ra.ed, Tirmizî, Ebû Dâvûd, T a h a v i ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Ti r m izi hadîsin hasen olduğunu söylenıiş-tir. Ebû Dâvûd ve Beyhaki' nin rivâyetlerindeki hadîs metni çok uzundur.
Ölen erkeğin AbdulUh bin Umeyr (Radıyallâhü anh) olduğu ve ölen kadının Ensâr'dan olduğu Ebû Dâvûd'un rivayetinde belirtilmiştir. T i r_m i z i 'nin rivayetinde kadının K u -r e y ş ' ten olduğu bildirilmiştir.
El-Menhel yazarının dediği gibi bu iki rivayet arasında ihtilâf yoktur. Çünkü kadının aslen Kur'ey ş" ten olup, Ensâr'dan birisiyle evli olması muhtemeldir.
Ebû Hamza, Enes (Radıyallâhü anh) 'in künyesidir.
Sıka tabiîlerin meşhur âbidlerinden olan Basra'h el-Alâ' bin Ziyâd, Enes (Radıyallâhü anh)'in erkek cenazenin başının hizasına ve kadın cenazenin kalçasının hizasına doğru durduğunu görünce Peygamber (Sallallahü Aleyhive SellemJ'in mi böyle yaptığını Enes (Radıyallâhü anh)'e sormuş. Enes. ^Radıyallâhü anh) de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in böyle yaptığım gördüğünü bildirmiştir. [89]
Bu hadîsler, imamın, cenaze namazını kıldırırken erkek cenazenin başının ve kadın cenazenin kalçasının hizasına doğru durmasının müstehablığına delâlet ediyorlar. Âlimler bu hususta değişik görüşler beyan etmişlerdir. Şöyle ki:
1 - Şâfiîler, Dâvûd, îbn-i Hazm ve hadîs ehli, mezkûr hadîslere göre hükmetmişlerdir.
2 - Hanbelîler'e göre erkeğin göğsünün hizasına doğru durulur. Kadımnki birinci görüşe göredir.
3 - Hanefî âlimlerine göre imam, erkeğin ve kadının göğüslerinin hizasına doğru durur. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf tan bir rivayete göre erkeğin başının ve kadının kalçasının hizasına doğru durulur. Tahavİ bu kavli seçmiştir. Bu görüş, birinci görüşün aynısıdır.
4 - Mâli kîler'e göre imam, erkeğin kalçasının hizasına ve kadının omuzlan hizasına doğru durur.
Yukarıdaki ihtilâf, efdâliyet ile ilgilidir. Aslında imam erkek veya kadın cenazenin her hangi bir parçasının hizasına doğru namaz Kîldırırsa sahihtir. [90]
1495) İbn-i Abbâs (Radıyallahü anhümâyâan; Şöyle demiştir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cenaze üzerinde (namaz kıldırırken) Kur'an-ı Kerîmin Fatiha (sûre)sini okudu."
1496) Ümmü Şerîk el-Knsûriyr (Rtidıytitlahii unhâ)'dan: Şöyle demiştir :
Resûlullah (SallaJlahü Aleyhi ve Sellem) cenaze üzerinde (namaz kıldığımızda) Kuranı Kerîm'in Fatiha (sûre) sini okumamızı emretti.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Senedindeki râvi Şehr bin Havşeb'i Ah-med, İbn-i Muin ve başkaları sıka saymışlar, İbn-i Avf onu bırakmış, Beyhakî onu zayıf saymış, Nesâi, Hammâd ve başkaları onu gevsek görmüşlerdir. [91]
İbn-i Abbâs (Radıyallahü anh)'ın hadîsini Tirmizi de rivayet etmiş ve özetle şöyle demiştir: î b n - i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın bu hadîsinin senedi pek kuvvetli değildir. İbn i Abbâs (Radıyallahü anh)'den rivayet olunan sahih hadîs :
«Cenaze üzerinde (namaz kılınırken) Fatiha okumak sünnettendir.» kavlidir. (Onun bu hadîsini Buhârî, Nesai ve Ebû Dâvûd da rivayet etmişlerdir.)
Bu hadisler, cenaze namazında Fatiha okumanın meşruluğuna delâlet ediyorlar. Fâtiha'nm ilk tekbirden sonra okunacağı, H â -k i m ' in C â b i r (Radıyallahü anhl'den ve Şafii' nin Ebû Ü m â m e (Radıyallahü aııhJ'den rivâyei ettikleri hadislerde belirtilmiştir. [92]
1 - Şafii âlimleri : Cenaze namazında Fatiha okumak farzdır. Efdal elanı, ilk tekbirden sonra okunmasıdır, demişlerdir. Bunlara göre ikinci tekbirden sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e salavâl getirmek ve üçüncü tekbirden sonra ölüye dua etmek de farzdır. Dördüncü lekbirden sonra kısa bir duâ yapılıp se Jâm verilir.
2 - Hanbe1iler de Şâfiî1er gibi söylemişlerdir. Şu farkla ki : Hanbel İlor'e göre-, Fatihanın ilk tekbirden sonra okunması farzdır.
İbn-i M u s' u d , İbn-i Zübeyr, Ubeyd bin Omeyr, İshak ve Dâvûd (Radıyallâhü anhüm) ile M i s -ved bin Mahreme' nin de Fâtiha'yı okumanın farziyetine hükmettikleri rivayet olunmuştur
Ebü Hüreyre, Ebü Derdâ, İbn-i Mes'ud ve E n e s (Radıyallahü anhüm) dan rivayet edildiğine göre kendileri cenaze namazının ilk üç tekbirinden sonra Fatiha okurlar, duâ ve istiğfer ederlerdi. Dördüncü lekbirden sonra bir şey okumadan selâm verirlerdi.
3 - Tâvûs, A t â ' , İbn-i Şîrîn, İbn-i Cüboyr, Şa'bi, Mücâhi d, Hammâd ve Sevri, cenaze na mazında Fatiha okumanın olmadığını söylemişler, î b n - i Ömer (Radıyallahü anhJ'den de bu hüküm rivayet edilmiştir.Hanefî1er' in mezhebi de budur. Bunlara göre cenâ?.e namazı dört tekbirdir. Birinci tekbirden sonra Allah'a sena edilir. İkinci tekbirden sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e salavât getirilir. Üçüncü tekbirden sonra duâ edilir. Dördüncü tekbirden sonra iki tarafa selâm verilir. Fatiha okunmaz. Ancak sena niyetiyle Fatiha okunabilir.
4 - Mâlikil er'e göre cenaze namazında Fatiha okumak mekruhtur. Bunlara göre her tekbirden sonra Allah'a sena etmek. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e salavât getirmek müste-habtır. Ve duâ etmek vâcibtir.
Bunların delili, Mâli k ' in el-Muvatta'da N â f i, (Radı-yallâhü anhJ'den rivayetle İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhl'in, cenaze namazında Fatiha okumadığına dâir verdiği bilgidir.
Cenaze namazında Fatiha okumanın vâcibliğine hükmeden âlimlerin görüşlerine muhalif kalmamak niyetiyle Fatiha okumakta kerahet yoktur. Bilâkis bu niyetle okunması menduptur. Hattâ diğer âlimlerin de görüşlerine hürmeten her tekbirden sonra biraz duâ okumak ve birinci tekbirden sonra Fatiha okumak daha evlâdır. Çünkü böyle yapılınca bütün âlimlerin görüşlerine riâyet edilmiş olur.
Mâliki ler'in yukarıdaki görüşünden sonraki bilgiler, Mâliki mezhebine âit e t - T a r r â z ' dan naklen el-Menhel'-de verilen ma'lumattan özetlenerek alınmıştır.
Cenaze namazında Fatiha gizli okunur. [93]
1497) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir:
Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim Buyurdular ki :
«Ölü üzerinde namaz kıldığınız zaman ihlâsla ona duâ ediniz.»" [94]
Ebü Dâvûd. Beyhakı ve İbn-i H i b ban da bunu rivayet etmişlerdir. El-Menhel yazan, hadisi şöyle açıklar :
Yâni ölü iyi olsun, tenâ olsun, siz Allah rızâsı için ve halisane ona duâ ediniz. Çünkü günahkâr Ölü. müslüman kardeşlerinin duâ ve şefâatına daha çok muhtaçtır. Bunun içindir ki müslümanlar duâ etsin diye ölü onların önüne konulur. Halisane duâ, dünya meşgalelerini hatırdan çıkarmakla ve gönül alçaklığıyle huşu içinde Allah'a yalvarmakla gerçekleşebilir.
Hadîsin mânâsı şöyle de olabilir : Duanızı ölüye tahsis ediniz. Yâni ölünün şahsına özellikle duâ ediniz. Ş âf ii I e r'in cumhû ru böyle hükmetmişlerdir. Fakat fıkıhçıların ekserisi, duanın umumî yapılmasının câizliğine hükmetmiştir. Bu hadîs, Ş â f i î 1 e r'in görüşünü kesin olarak yansıtmaz. Bu sebeple, bu hadîs onlar için lam delil sayılamaz.
1498) Khû Hüreyre (Radıyallâhü anh)\\ca\ Söyle elemiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir cenaze üzerinde namaz kıldığı zaman şu duayı okurdu :
«Allah'ım! Dirimizi ve ölümüzü burada hazır olanlarımızı ve olmayanlarımızı, küçüğümüzü ve büyüğümüzü, erkeğimizi ve kadınımızı mağfiret eyleî
Allah'ım! Bizden yaşattığın kimseleri İslâm dînî üzere yaşat! Bizden öldüreceklerim de îman üzere öldür!
Allah'ım! Bu cenazenin ecrinden bizi mahrum etme ve ondan sonra bizi dalâlete götürme.»" [95]
Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî, Hâkim ve İbn-i H i b b â n da bunu rivayet etmişlerdir.
Duadaki küçük ve büyük kelimelerinden maksad, gençler ve yaşlılardır. Durum böyle olunca küçüklerin günahı yoktur ki, ona duâ edilsin diye bir soruya lüzum kalmaz. Mamafih ergenlik çağına gelmemiş olan çocuklara da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in duâ ederek bunları mağfiretle derecelerini yükseltmeyi kasdetmiş olması muhtemeldir.
Ölünün ecrinden maksad, onun ölüm musibetine karşı sabretmenin sevabı ve ölüm vukuatı dolayısıyla yapılan hizmetlerin sevabıdır. Cenaze namazını kılan kimseler, ölünün yakınlarından olmasalar bile duanın bu son kısmını okuyacaklardır. Çünkü mü'minler kardeştir. Birisinin musibeti, diğerleri için de musibettir.
"Ondan sonra bizi dalâlete götürme!" cümlesinden maksad şudur : Onun ölümünden sonra bizi hak yoldan sapanlardan eyleme ve bizleri îman üzere sabit eyle. [96]
1 - Cenaze namazında duâ etmek meşrudur.
2 - Yapılacak duayı umumîleştirmek caizdir.
3 - Cenaze namazında açıktan duâ etmek caizdir. Çünkü eğer Peygamber (Sallallahü Aleyhi v6 Sellem) duayı açıktan yapmamış olsaydı Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anh) işitmiyecekti. Cumhura göre duayı gizli yapmak müstehabtır. Çünkü A h m e d ' in rivayetine göre C â b i r tRadıyallâhü anh) : Cenaze duasını ne ResuM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ne Ömer (Radıyallâhü cnh) bize açıktan okumadılar, demiştir. Cumhura göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in açıktan duâ okuduğuna dâir bu ve benzeri hadîsler şöyle yorumlanmıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğretmek için bazen açıktan okumuştur.
1499) Vasile bin el-Eskâ'[97] (Radıyallâhü anh)'den ; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müslümanlardan bir adam üzerinde cenaze namazı kıldırdı.Ben onun şöyle duâ ettiğini kendisinden işitiyordum :
= «Allah'ım! Falan oğlu falan senin hıfz-u himâyendedir. Senin selâmetine götürücü kitabına bağlıdır. Artık onu kabir fitnesinden ve ateş azabından koru. Sen (ahde) vefa edicisin ve hakkı gerçekleştiricisin. Ona mağfiret eyle, ona rahmet eyle. Şüphesiz Sensin Gafur. Sensin Rahim.»" [98]
Bu hadîsi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir.
Hadîsteki "Zimmet" kelimesi emniyet, hıfz ve himaye anlamına yorumlanmıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hadiste belirtildiği gibi cenazeye duâ ederken şunu demek istemiştir : Allah'ım! Falan oğlu falan Sana iman ettiği için Senin himâyendedir.
Habl'den maksad Kur'ân-ı Kerîmdir Çünkü H â k i m ' in rivayet ettiği bir hadiste :
"Kuran, Allah'ın sağlam habli lipi)dir." buyurulmuştur.
Civar : Emniyet ve selâmet demektir. Bu kelimelerle kasdedilen mânâ şudur : Bu ölü senin o kitabına yapışmıştır. Ki ona yapışan em niyet ve selâmette olur.
Bâzılarına göre Habl' kelimesi 'ahit' mânâsına istiare yoluyla kullanılmıştır.
"Civar" kelimesi komşuluk demektir. Mübalağa için "Habl" kelimesi "Civar" kelimesine izafe edilmiştir. Asıl mânâ : "Falan oğlu falan senin ahdindedir " olur. Bu kavle fiöre bu kelimeler bir önceki kelimenin açıklaması durumundadır.
Nihâye'de şöyle denilmiştir; 'Arap kabilesi arasında düşmanlık, savaş ve tehlike eksik olmazdı Bir kabile reisinden ahitname alma dan o kabile hudutları içerisinde yolculuk etmek tehlikeli idi. Adam yolculuğa çıkmak istediği zaman kabile reisinden kendisine doku nulmaması için ahitname alırdı. Bu belgeyi üzerinde taşıdıktan sonra güven içerisinde o kabilenin mıntıkasında serbestçe dolaşırdı. Başka bir kabilenin mıntıkasına varınca, onun reisinden de benzer belge alır ve böylece yolculuğunu güven içinde sürdürürdü. İşte buna "Hablül Civar" denilirdi "
Burada bu mânâ kastedilmiş olabilir Yâni bu mıi'min kulun, se nın -İman ahitnameni" laşıyor.
"Sen (ahde) vefa edicisin" cümlesinden maksad şudur; Sen ver d ğin sözü yorine t^eriı inisin Sözünden caymazsın. [99]
1 - Öğretmek maksadıyla cpnfv/o nmna/mrİH duayı açık sesle okumak caizdir
2 - Cenaze erkek olsun, kadın olsun, bilindiği takdirde kendisinin ve babasının isimleriyle duada anılması müstehabtır. Bilinmezse : "Allah'ım! Bu senin kulundur ve senin kulunun oğludur' veya : 'Allah'ım! Bu senin cûrivendir ve cariyenin kızıdır' diye anılır.
1500) Avf hin Mâlik el-Kşcaî [100] (Radıyailâhü titıfı)'<\en; Şöyle demiştir :
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in Ensârdan (ölen) bir adam üzerinde cenaze namazını kıldığına şahit oldum. Ve (cenaze namazında) şu duayı okuduğunu (kulağımla) işittim:
= «Allah'ım! Ona selat Onu mağfiret eyle. Ona rahm eyle. Onu belâlardan koru. Onu afv eyle. Su, kar ve dolu me-sâbesindeki rahmet çeşitleriyle onu (günahlardan) pak eyle. Beyaz elbisesinin kirden temizletildiği gibi onu günahlardan ve hatâlardan teiniz eyle. (Dünyada bıraktığı) evine karşılık olmak üzere (ona) evinden daha hayırlı bir ev ver, (Ona) ailesinden daha hayırlı bir aile ver, onu kabir fitnesinden ve ateş azabından koru.»
Avf (Radıyalâhü anh) demiştir ki: Andolsun ki ben orada dururken kendimi (vefat eden) o adamm yerinde olmamı temenni eder durumda gördüm."
1501) Câbİr (Radtyallâhü ank)'âen; Şöyle demiştir: Ne
Rcsûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ne Ebü Bekir ve ne de Ömer
(Radıyallâhü anhümâ) cenaze namazı hakkında cevaz verdikleri kadar hiç bir şey
hakkında bize cevaz vermediler. Yâni (cenaze namazını) bir vakte bağlamadılar.Zevâid'de şöyle
denilmiştir : Râvi Haccâc bin Ertât çok tedlisçi idi. Tedlisçilikle meşhurdu.
Bu hadîsi de an'ane ile rivayet etmiştir.
[101]
Avf (Radıyallâhü anh)'in hadisini Müslim ve Beyti aki de rivayet etmişlerdir. Duanın bâzı kelimelerinde mânâyı etkilemiyen az bir fark vardır.
Câ b i r (Radıyallâhü anh)'in hadîsi zevâid türündendir. Sin-d i bu hadîsle ilgili olarak şöyle der:
Yâni cenaze namazının her vakitte kılınması hakkında verilen cevaz hiç bir şey hakkında verilmemiştir. Hadîs, böyle yorumlanınca cenaze namazının mekruh vakitler dâhil her vakitte kılınabileceğine ve cenaze namazı için hiç mekruh vakit olmadığına delâlet eder. Halbuki bu mânâ hadîslerin ifâde ettikleri hükme muhalif olmakla beraber, müellifin açtığı bu bâbla münâsebeti de yoktur. Bunun içindir ki; bâzıları: Hadîsten maksad şu olabilir demişlerdir: Cenaze namazında belli bir duanın okunması tahdidi konulmamıştır. Herhangi bir duâ okunabilir.
S i n d î' nin zikrettiği son yoruma göre hadîsin son cümlesinin; değil, olması gerekir. Bu iki cümlenin son
harfinin yazılışı birbirine yakındır. Yâni bir kalem hatâsı ihtimâli üzerinde duruluyor.
Birinci cümlenin mânâsı: Tevkît etmemiş. Yâni belli bir vakte bağlamamıştır.
İkinci cümlenin mânâsı: Tevkif etmemiştir. Yâni duayı belirli bir sınırda durdurmamıştır."
Bence hadisteki ibâha'dan maksad; cevaz vermek değil, açıktan okumaktır. Ve hadîsten maksad şudur : 'Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) olsun, Ebü Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Radıyallâhü anh) olsun, bunlar cenaze namazında bize açıktan duâ okudukları kadar, hiçbir şeyde bize açıktan duâ okumamışlardır.' Zâten bu bâbtaki hadîsler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in cenaze namazındaki duaları açıktan okuduğuna delâlet ediyorlar. Bu hadîs, böyle yorumlanınca bu bâbla olan münâsebeti açıktır. Hadisin sonundaki; :ümlesinin mânâsı da şu olabilir:
Cenaze namazındaki duayı açıktan okumayı herhangi bir vakte bağlamamıştır. Yâni cenaze namazı, gece kıldırılsın, gündüz kıldırılsın, duâ açıktan okunmuştur. Bilindiği gibi sair namazlarda durum değişiktir. Akşam, yatsı ve sabah namazlarında açıktan kıraat edilir. Gece kılınan sair namazlarda da açıktan okumak meşrudur. Gündüz kılınan öğle, ikindi farzları ve şâir nafilelerde kıraat gizli yapılır.
Miftâhü'l-Hâce'de nakledildiğine göre Hafız İbn-i H a -c e r : Benim muttali1 olduğum şey, buradaki ibâhanın cehren yâni açıktan okumak mânâsında olmasıdır. Zahir budur ki; Cenaze duası açıktan da okunabilir, gizli de okunabilir, demiştir.
Yukarıda âcizane açıkladığımız muhtemel yorum, A h m e d ' in C â b i r (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği ve el-Menhel yazarının "Ölüye duâ bâbı"nda zikrettiği şu hadîse aykırıdır:
= -Câbir tRadıyallâhü anh) den şöyle demiştir: Ne Resûllulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne Ebû Bekir ne de Ömer (Radıyallâhü anhümâ) cenaze duasını bize açıktan okumadılar.»
Yukarıdaki durum muvacehesinde hadîsin asıl mânâsını Allah'a ve Resulüne havale etmek en ihtiyatlı olanıdır. [102]
1502) Osman bin Attan[103] (RadıyathıliH atıh)\\e\ı\ Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Osman bin Maz'ûn (Radıyallâhü anh)'ın (cenazesi) üzerinde namaz kıldı. Ve (namazda) cenaze üzerine dört defa tekbir aldı.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadisin isnadında Halid bin Ilyas vardır. Alimler onu zayıf görmekte ittifak etmişlerdir.
1503) EI-Hecerî (Radıyaltâhü anh)[104]'den: Şöyle demiştir :
Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ashabından Abdullah bin Ebi Evfâ el-Eslemi (Radıyallâhü anh) ile beraber kızının cenaze namazını kıldım. Abdullah (Radıyallâhü anh) onun cenazesi üzerinde (namazda) dört defa tekbir aldı. Dördüncü tekbirden sonra (hemen selâm vermeyip) biraz durdu. Ben safların müteaddit yerlerinden cemâatin imamı uyarmak için 'Sübhânallah' seslerini işittim. Sonra selâm verdi. Daha sonra : Siz benim beş defa tekbir alacağımı mı sanıyordunuz? dedi. Cemâat: Bundan endişelendik, dediler. Kendisi: Ben (beş defa tekbir) alacak değilim. Lâkin Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dört defa tekbir alırdı, sonra bir süre durup demesini Allah'ın dilediği (kelimeleri) söyledikten sonra selâm verirdi."
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir. Senedindeki râvi el-Heceri'nin adı ibrahim
bin Müsilm el-Kûfi'dir. Süfyân bin Uyeyne, Yahya bin Muin. Nesai ve başkaları Onu zayıf saymışlardır.
1504) Abdullah bin Abbas (R<ı<hynllâhU ıivhüuw)\ldn: Şiıyk1 du-ıniştir :
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cenaze namazında dön defa tekbir aldı." [105]
İlk iki hadis zevâid türündendir. İkinci hadîsi Ahmed de rivayet etmiştir.
İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) in hadîsini E b û Dâ-vûd ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Ebû Davud'un rivayeti meâlen şöyledir:
"Ebû Jshakın Şa'bî'den rivayet ettiğine göre Şa'bî: 'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yeni bir kabrin yanından geçmiş ve cemâat kabir üzerinde saf olmuşlar- Peygamber (Sal-iallahü Aleyhi ve Sellem) kabir üzerinde (kıldırdığı namazda) dört defa tekbir almış,' dedi. Ben Şa'bî'ye: Kim sana t alı d is etti? diye sordum. Dedi ki: Sıka bir zât. Orada bulunan Abdullah bin Abbâs (Ra-dıyallâhü anhümâ) (bana tahdis etti.)"
Bu bâbta rivayet edilen hadîsler, cenaze namazındaki tekbir sayısının dört olduğuna delâlet ediyorlar.*
Dört mezheb imamları ile Sevri, İbnü'l -Mübarek, İshak, İbn-i Ebî Evfâ, Ata', Hanef iler' den Muhammed ve Evzâî (Radıyallâhü anhüm) bununla hükmetmişlerdir. Sahâbilerden de Ömer bin el Hattâb, oğlu Abdullah, Zeyd bin Sabit, Hasan bin Alî, Berâ' bin Âzib ve Ebû Hür ey re (Radıyallâhü anhüm) böyle hükmetmişlerdir. Tirmizi: Sahâbilerden ve başkalarından olan ilim ehlinin tatbikatı böyledir, demiştir.
K a d ı I y â z : Muhtelif memleketlerdeki fetva ehli ve Fıkıh-çılar bunda ittifak etmişlerdir. Çünkü buna dâir sahih hadîsler vardır. Bu kavlin dışındaki görüşlere iltifat edilmemelidir. Memleketlerin fıkıhçılarından t bn-i Ebî Leylâ hâriç, hiç birisinin tekbirleri beş yaptığını bilmiyoruz, demiştir.
Sevri, Ebû Hanîfe, Şafiî ve bir rivayete göre A h m e d : îmam, tekbir sayısını* dörtten fazlalaştırırsa cemâat bu hususta imama uymaz. Bununla beraber imam selâm vermeden önce cemâat selâm vermez. Onun selâm vermesini bekler. [106]
1505) Abdurrahman bin Ebî Leylâ (Radıyallâhü anh)}den; Şöyle demiştir :
Zeyd bin Er kam (Radıyallâhü anh) cenazelerimiz üzerinde dört defa tekbir alırdı. (Bir defa) bir cenaze üzerinde beş defa tekbir aldı. Bunu kendisine sordum. Dedi ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beş defa tekbir alırdı." [107]
Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesai ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir.
Hadîs, onların cenaze namazında dört defa tekbir almalarının yaygın ve çok olduğuna, fakat beş defa tekbir almanın nâdir olduğuna delâlet eder. Bunun içindir ki Zeyd (Radıyallâhü anh) beş defa tekbir alınca hemen sebebi sorulmuştur.
Dâvûd-i Zahiri, bu hadîsi tutarak cenaze namazında dört veya beş defa tekbir alınmasının meşruluğuna hükmetmiştir.
Cumhur, bu hadîsi şöyle yorumlar: Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk zamanlarda beş defa tekbir alırdı. Son zamanlarda dört tekbir ile kıldırırdı. Ve iş, buna göre sâbitleşti.
Cenaze namazındaki tekbir sayısının beş olduğunu söyliyenlerin başında Zeyd bin Erkam (Radıyallâhü anh), H u z e y f e bin el-Yemân (Radıyallâhü anh) ve Şii mezhebi âlimlerinin bulunduğunu el-Menhel yazarı bildirmiştir.
Tekbir sayısının altı, yedi ve sekiz olduğunu söyliyenler var ise de bunu söyliyenlerin delillerini zikretmek uzun sürer. Zâten dört mezheb âlimlerinin görüşlerine göre tekbir sayısının dört olduğunu bundan önceki bâbta zikrettim ve en sahih kavlin bu olduğunu belirttim. Bu sebeple diğer görüşleri zikretmeye gerek görmüyorum. [108]
Bu hususta âlimler arasında ihtilâf vardır. El-Menhel yazarı bu konuda özetle şöyle der:
Îbnüi-Münzir: İlk tekbirde ellerin kaldırılması husû sunda âlimler icmâ' etmişlerdir, demiştir. Diğer tekbirlere gelince :
1 - İbn-i Ömer, Ömer bin Abdülaziz, Ata', Evzâi, Şafiî, Ahmed, İshak ve İbnü'l-Münzir (Radıyallâhü anhüm) : Her tekbirde elJer kaldırılır, demişlerdir.
2 - Ebû Hanife, Sevri, Salim, Zühri ve Kays bin Ebi Hazım: Eller yalnız ilk tekbirle kaldırılır, demişlerdir
3 - Mâli k' ten, her tekbirde ellerin kaldırılması ve yainız ilk tekbirde kaldırılması diye iki rivayet vardır. Mezhebinin meşhur rivayetine göre yalnız ilk tekbirde kaldırılır.
1506) Kesir bin Abdillah'ın dedesi (Amr bin Avf el Yeşkuri)[109] (Raıhyallâhü anhüm)'dvn rivayet edildiğine göre:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleri]) (cenaze namazında) beş defa tekbir almıştır.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Kesir bin Abdillah hakkında Şafii : O. yalancılık temellerinden birisidir, demiştir. İbn-i Hibbân da : O, babası aracılı ğıyla dedesinden, mevzu' hadislerden bir nüsha rivayet etmiş, demiştir. İbn-i Abdi'I-Berr ve Nevevi: Onun zayıflığı hakkında ittifak var, demişlerdir. Ben de rim ki : Bu, böyledir. Ancak Tirmizi Onun : Müslümanlar arasında sulh caizdir, mealindeki hadîsi ile bayram namazıpdaki tekbirlere âit hadisini sahih saymıştır. Onun râvisi İbrahim bin Ali'yi de Buhâri ve İbn-i Hibbân zayıf saymışlar, bâzıları da Ona yalancılık isnad etmişlerdir. [110]
1507) El-Muğîre bin Şu'be (Raâtyailâhü anh)\\en: Şöyle demiştir: Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellernl'den işittim. Buyurdu ki :
-Tıfıl üzerinde cenaze namazı kılınır.
1508) Câbir bin Abdİllah (Radıyallıihiı onhümâ)'(\an rivayet edildiğine yöre; Resûhıllah (Suttal/ahü Aleyhi ve Sr/lenı) şöyle buyurdu, demiştir'
«Çocuk doğarken istihlal ettiği (- hayat belirtisi gösterdiği) /a man üzerinde cenaze namazı kılınır. Ve mirasçı olur »"[111]
Muğire (Radıyallâhü anhl'in hadîsini Ahmed, E bu Dâvûd, Nesaî, İbn-i Hibbân, Hâkim ve Bey haki de rivayet etmişlerdir.
T i r m i z î ve E b û D a v ı'ı d ' ıın u/.uncH nlan rivayetle-rindeki hadîs, meâlen şöyledir :
«Einici, cenazenin arkasında gider, yaya cenazenin her hangi bir tarafında yürüyebilir. Tıfıl üzerinde namaz kılınır.» E b û Da vııd' un rivayetinde, "Tıfıl" kelimesi yerine "Sıkt" kelimesi vardır.
Kâmus'ta : "Tıfıl", herşeyin küçüğüne ve doğan çocuğa denilir. "Sıkt", ana rahminde asgarî bekleme süresi dolmadan önce doğan çocuğa denilir, diye tarif yapılmıştır.
Bu hadis düşük çocuk doğarken ses çıkarsın, çıkarmasın, yâni hayat belirtisi bulunsun, bulunmasın üzerinde namaz kılmanın meşruluğuna delâlet eder. El-Menhel yazarının beyânına göre A h m e d ve D â v û d böyle hükmetmişlerdir. İ b n - i Ömer (Radıyal-lâhü anhJ, İbnü'l-Müseyyeb ve t bn-i Şîrîn' den rivayet olunan da budur.
C â b i r (Radıyallâhü anh)'in hadîsini T i r m i z î ve Ne-s a î de rivayet etmişlerdir.
İstihlâl: Çocuğun doğarken çıkardığı sestir. Tuhfe yazarının nakline göre Nihâye'de : Çocuğun istihlâlinden maksad, ses çıkarmak veya hareket etmek veyahut aksırmak yahut da nefes alıp vermek gibi hayat belirtisidir, denilmiştir. İbnü'l-Hümâm da istihlâli böyle tarif etmiştir. EI-Menhel yazarı da aynı şeyi söylemiştir.
Bu hadîse göre doğarken hayat belirtisi bulunan çocuk üzerinde cenaze namazı kılınır, aksi takdirde kılınmaz. EI-Menhel'de bildirildiğine göre Ebû Hanif e, arkadaşları, Mâlik, Şafiî ve E v z â î böyle hükmetmişlerdir.
Hadisin mirasla ilgili son kısmı T i r m i z i' de şöyledir : istihlâl etmedikçe sabi mirasçı olmaz ve kendisinden mîras alınmaz.»
Mirasla ilgili fıkıh yönü "Ferâiz" bölümündeki 2750 - 2751 nolu hadîsler bahsinde inşaaliah anlatılacaktır.
1509) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ««A/'den rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seiiem) şöyle buyurdu demiştir
«Tıfıllarınız üzerinde cenaze namazını kılınız. Çünkü şüphesiz onlar, sizin farat (= öncüHarınızdandırlar.[112]
Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan el-Buhterî bin Ubeyd hakkında Ebû Naîm el-Isbahânî, Hâkim ve Nakkaş : O, babasından mevzu' hadîsler rivayet etmiş, demişlerdir. E'oü Hatim, tbn-i Adiyy, İbn-i Hibbân ve Dâ-rekutnî onu zayıf görmüşler. El-Ezdi de onu yalanlamıştır. Yâkub bin Şeybe de : O meçhuldür, demiştir. [113]
1510) İsmail bin Ebî Hâl id (Radıyallâhü anhümâ)\}an; Şöyle demistir :
Ben, Abdullah bin Ebî Evfâ (Radıyallâhü anhümâ)'ya:
Sen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'İn oğlu İbrahim'i gördün (mü?) dedim.
Dedi ki = Küçük iken öldü. Eğer Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den sonra bir peygamber'in olmasına ilâhî hüküm olmuş olsaydı Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in oğlu yaşıyacak-tı. Lâkin Efendimizden sonra hiç bir peygamber yoktur.Buhârî El-Edeb bölümünün 'Peygamberlerin isimleriyle isimlendirilenler' bâbmda bu hadisi aynı senedle rivayet etmiştir.
1511) Abdullah hin Ahhâs (Radıyallâhü anhümâ)\h\n: Şöyle der:
Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "in oğlu İbrahim vefat edince Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) cenaze namazını kıldırdı. Ve şöyle buyurdu :
«Şüphesiz Cennette onu emziren vardır. Eğer yaşamış olsaydı, sıddîk bir nebî olacaktı. Eğer yaşamış olsaydı kıbtî dayıları azat ola çaktı. Ve hiç bir kıbtî köle olarak kullanılmıyacaktı.»"
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedindeki İbrahim bin Osman Ebû Şeybe Vâsıt kadısıdır. Buhâri onun hakkında : Âlimler onun sıka veya zayıflığı konusunda susmuşlar, demiştir. İbnü'l-Mübârek : Onun hakkında susarım, demiştir. İbn-i Muin : Sıka değil, demiştir. Ahmeri : Hadîsi münkerdir, demiş Ncsâi de: Hadisi metruktür, demiştir
1512) Hüse\in hin Alî hin Khî Talih (Rtuh\allâhü anhiinuıJdan ; Şöyle demişi ir :
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in oğlu Kasım vefat edince (annesi) Hatice (Radıyallâhü anhâ) :
— Yâ Resûlallah! Kâsım'ın az sütü taştı. Süt ça^mı ikmâl edinceye kadar keşke Allah onu yaşatsaydı, dedi. Resüiullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
— Onun, sütünü tamamlaması Cennettedir.» buyurdu. Hatice
(Radıyallâhü anhâ) :
— Yâ Rtsûiallah: Eğer ben bunu bılebı'sem bu bilgi, onun (vefat) işini bana kolaylaştıracak, dedi. ftesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
— «Dilersen ben Allah Teâlâ'ya dua edeysm de onun sesini sana duyurayım» bayurdu. Hatice (Radıyallâhü anhâ) :
— Hayır Ben Allah'ı ve Resulünü tasdik ederim, dedi."
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Râvi Hisâm bin Ebi'l-Velîd'i sıka sayanı veya cerh edeni görmedim.
Sindi : Ben derim ki : Hayır. T&krib yazarının Onun terkedilmiş olduğunu söylediği nakledilmiştir Râvi Abdullah bin İmrân'a gelince, Ebû Hatim : O, Sâ-lihtir, demiş; Ibn-i Hibbân da Onu sikalar arasında zikretmiştir. Senedin kalan râvileri şıkadır, demiştir. [114]
İlk hadîs, Buharî' de rivayet edilmiştir. Sindi, bunun izahında şöyle der:
"Eğer efendimizden sonra bir peygamberin olmasma ilâhi hüküm olmuş olsaydı..." cümlesi, muhtemelen İ b r â h i m ' in ölüm sebebini açıklamak içindir. Cümlenin dönüm noktası şu olur : İbrahim'in nebi olması, yaşamasına bağlanmıştır. Bu yorum, mezkûr yorumun efendimiz tarafından bilinmesi esasına bağlıdır. Bunun ben /.erleri, bâzı zayıf yollarla Peygamber (Sallallahü Aleyhi vh Setlem)'den rivayet edildiği gibi, sahâbîlerden de bunun misli gelmiştir. Buna göre hadîsin mânâsı şöyle olur:
"Eğer efendimizden sonra Peygamberliğin herhangi bir kimseye verilmesi takdir edilmiş olsaydı İ b r â h i m ' in yaşaması mümkün olurdu." Lâkin yaşadığı takdirde İ b r â h i m ' in nebi olması takdir edildiği halde bir peygamberin gelmesi hükmü olmayınca İbrâ-h i m ' in yaşamaması gerekir.
Hadîsteki mezkûr cümlenin, İ b r â h i m ' in faziletini beyan için olması muhtemeldir. Buna göre şöyle yorum yapılır : Eğer efendimizden sonra bir nebinin gelmesi mukadder olsaydı, buna en lâyık olanı İbrahim olacaktı. Ve nebi olmak üzere yaşıyacaktı. Lâkin bir nebinin gelmesi mukadder değildir. Dolayısıyla yaşaması gereği yoktur.
Her iki ihtimâle göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in erkek çocuğunun nebî olması lüzumu, hadîsten çıkarılamaz. Dolayısıyla şöyle bir soru yöneltilemez: Peygamberlerin çocuklarının peygamber olması gerekmez. Eğer gerekseydi tüm insanların peygamber olması gerekirdi. Çünkü bütün insanlar, Âdem (Sallall&hü Aleyhi ve Sellem) ve N û h (Aleyhisselâm)'un çocuklarıdır.
Zevâid türünden olan ikinci hadîse göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), vefat eden oğlu İ b r â h i m ' in cenaze namazını kılmıştır. İ b r â h i m ' in 16 veya 18 aylık iken vefat ettiği rivayetleri vardır. Ebû Davud'un Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den olan bir rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, İ b r â h i m ' in cenaze namazını kılmadığı bildirilmiştir. El-Menhel yazarı: Bundan maksadın, cemaata kıldırmamış olması muhtemeldir, demiştir. Ebû Davud'un A tâ' (Radıyallâhü anh)'dan olan mürsel bir rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in, İ b r â h i m ' in cenaze namazını kıldırdığı belirtilmiştir.
Bu hadîsteki «Cennet'te onu emziren vardır.» cümlesi, İ b r â -h i m ' in şeref ve değerini beyan etmek içindir. Sindi böyle demiştir. Çünkü Cennet, herhangi bir şeye ihtiyaç duyma yeri değildir.
İ b r â h i m ' in annesi M â r i y e (Radıyallâhü anhâ) kıp-tîlerden olduğu için, hadîste; kiptiler, İ b r â h i m ' in dayıları olarak gösterilmiştir. Tüm kıptı kölelerin âzât edilmesi ve köle edinilmemesi ile ilgili cümle de î b r â h i m ' in Allah katındaki kıymet ve yüceliğini açıklamak içindir.
Son hadîs de Zevâid türündendir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in oğlu Kasım, Hatice (Radıyallâhü anhâ)'den doğmadır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in en büyük çocuğudur. Onun ismine izafeten Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e Ebü'l-Kâsım künyesi verilmiştir. Kaç yaşında iken vefat ettiği hususunda kesin bilgi edinilemedi. Bir kavle göre iki yıl, başka bir kavle göre ayakta yürüyebilecek yaşa kadar yaşamıştır. Diğer bir kavle göre, bineğe binebilecek yaşa kadar yaşamıştır. Onun, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e risâlet gelmeden önce vefat ettiğini söyliyenler olduğu gibi, daha sonra vefat ettiğini söyli-yenler de vardır. Bu hadîs, efendimize risâlet görevi verildikten sonra K â s ı m ' in vefat ettiğine delâlet eder.
K â s ı m ' in Cennette sütünü tamamlaması ile ilgili cümle, bir önceki hadisteki cümleye benzer ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in çocuğunun yüceliğini beyan içindir.
Hatice (Radıyallâhü anhâ)'nin ölen K â s ı m ' in sesini işitmesi için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in teklifine verdiği karşılığın, Hatice (Radıyallâhü anhât'nin yüksek zekâ ve üstün îmanını yansıttığının e s - S ü h e y 1 î tarafından belirtildiği S i n d î' de anlatılmıştır. Şöyle ki : Hatice (Radıyallâhü anhâ) berzahla ilgili bu olayı müşâhade etmekle inanmaktan hoşlanmayıp gaybe îman sevabını almayı tercih etmiştir. [115]
Âlimler, şehidin tarifi hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki: El-Menhel yazarının beyânına göre :
1 - Hanefî âlimleri; Şehit, savaş esnasında düşmanların doğrudan doğruya veya dolaylı yoldan öldürdükleri erginlik çağına ermiş ve deli olmayan müslümana denilir. Âsilerin veya yol kesicilerin öldürdükleri mezkûr müslümana da şehit denilir. Öldürülen müslüman, yaralayıcı olmıyan bir âletle de öldürülmüş olsa veya savaş meydanında ölü bulunup üzerinde bir yara eseri bulunsa yine şehittir. Göz ve kulak gibi mutad olmıyan yollardan kanın çıkması, bir yara eseri olarak kabul edilir, demişlerdir.
2 - Şâfiîler'e göre; Kâfirlerle savaşma sebebiyle savaş esnasında ölen müslümana şehit denilir. İster bir kâfir onu öldürmüş olsun, ister bir müslümamn silahıyla yanlışlıkla öldürülmüş olsun, ister kendi silâhının kendisine dönmesiyle öldürülsün veya attan düşmek, atın tekmesiyle yahut ayakları altında çiğnenmekle öldürülsün, şehit sayılır. Keza savaş aralığında Ölü olarak bulunup ölüm sebebi bilinmiyen kimsenin üzerinde kan eseri bulunsun, bulunmasın; derhal ölmüş olsun veya bir süre kaldıktan sonra henüz savaş neticelenmemiş iken aynı sebeple ölmüş olsun şehit sayılır. Mezkûr şahıslar bu arada bir şey yiyip, içsin, vasiyet etsin veya bunları yapmasın, farketmez. Şehit sayılmak hususunda erkek, kadın, köle, ço cuk, sâlih ve fâstk eşittir. Savaş esnasında yaralanıp, savaş bittikten sonra yaşaması kuvvetle umulan kimse, bilâhere ölürse ihtilafsız olarak şehit değildir.
MaIikiIer ve HanbeIiIer de Ş â f i i 1 e r gibi söylemişlerdir. Şu farkla ki; Ha n bel i ler'e göre savaş mıntıkasında kendi kendine ölen veya silâhının geri tepmesiyle ölen, yahut ölü bulunup üzerinde yara eseri bulunmayan veyahut yaralandıktan sonra geri taşınan ve yemek, içmek, uyumak, idrar etmek, ko nuşmak, aksırmak gibi fiillerden birisini işleyen, yahut uzun süre yaşayan kimsenin cenazesi yıkanır. Ve cenaze namazı kılınır.
Bu konuda geniş malumat almak için Fıkıh kitablarına mürâcaal etmek gerekir.
1513) Abdullah bin Abbâs (Radıvallâhü anhiimû)\\-dn; Şöyle demiştir :
Uhud (savaşı) günü şehidlerin cenazeleri Resülullah (SalIaJIahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına getirildi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sırayla onar cenaze grubu üzerinde namaz kıldırmaya başladı. Hamza[116] (Radıyallâhü anhJ'ın cenazesi olduğu gibiydi. Diğer cenazeler (namaz bitiminde) kaldırılıyor (ve yerlerine başka cenâ zeler konuluyordu ) Hamza (Radıyallâhü anh)'ın cenazesi, konuldu ğu gibiydi.Sindi demiştir ki : Bunun senedinin hasen olduğu Zevâid'den anlaşılıyor. [117]
Zevâid türünden olan bu hadisi H â kim, Tabarâni ve Beyhaki de rivayet, etmişlerdir. Uhud şehitlerinin yetmiş kişi olduğu ma'lumdur. Bu hadîse göre şehitlerin cenazeleri, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bulunduğu semte getirilmiş, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunların namazını kıldırmış-tır. Her defasında on cenaze üzerinde namaz kılmış. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in amcası H z . H a m z a (Radıyallâhü anhî'ın cenazesinin namazı ilk grubun içinde kılınmış, namaz bittikten sonra Hz. Hamza 'Radıyallâhü anhl'ın cenazesi hâriç, diğer cenazeler kıldırılarak yerlerine dokuz cenaze getirilmiş, bu defa Hz. Hamza (Radıyallâhü anlı) dâhil bu grubun cenaze namazı kılınmış. Her defasında gruplar değişmiş, fakat Hamza (Radıyallâhü anhJ'ın canâzesi kaldırılmadığı için her grupla birlikte tekrar tekrar onun namazı kılınmıştır. [118]
1 - Bu hadîse göre şehidler üzerinde cenaze namazını kılmak meşrudur. Bu husustaki âlimlerin görüşleri, bundan sonra gelecek hadisin izahı bölümünde anlatılacaktır.
2 - Bir cenaze üzerinde bir kaç defa namaz kılınabilir.
3 - Birkaç cenaze üzerinde bir defa namaz kılmak meşrudur.
1514) Câbir bin Abdillah (Radıyaflâhü anhümâ) 'dan ; Şöyle demiştir: Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Uhud (savaşı) şehid-lerinden ikişer ve üçer kişiyi bir kabirde yerleştiriyordu. Ve (bize) :
«Eunlarin hangisi Kuranı daha çok öğrenip hıfzetmiş?» diye soruyordu.
Bu ikişer ve üçer şehidlerden birisine işaret edilince, onu kabre önce (ve kıble tarafına) koyuyordu ve :
- (Kıyamet günü) Ben bunların hayatlarım feda ettiklerinin şahidiyim.» buyuruyordu. Ve şehitlerin yıkatılmadan, üzerlerinde namaz kılmadan kanları içinde defnedilmelerini emrediyordu." [119]
Ahmed, Buharı, Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesa i ve B e y h a k i de bu hadisi rivayet etmişler; Tirmizi hadîsin hasen - sahih olduğunu bildirmiştir.
Hadisin : ifâdesinin zahiri, iki veya üç şehidin bir kefene konulmasını ifâde ederse de, S indî' nin naklen beyânına göre Mesâbih şerhinde el-Muzhir: Burada bir sevbden maksad bir kabirdir. Çünkü iki veya üç şehidin çıplak vücudları birbirine değecek tarzda elbiselerini soymak ve bir kefene sarmak caiz değildir, demiştir. Mezkûr ifâdeyi böyle yorumlayanlar çoktur. Diğer âlimler de bu yoruma karşı çıkmamışlardır. Lâkin hadîsin zahiri iki veya üç şehidin bir tek kefene sarılmasıdır. Diğer taraftan hatıra şu gelebilir:
Bundan sonra gelen hadiste şehidlerin elbiseleriyle ve kanları içinde defnedildikleri bildirilmektedir. Hâl böyle olunca şehidi kefenlemenin mânâsı nedir? Sindi bu konuda şöyle der:
Bana öyle geliyor ki, kefenleme işi savaş esnasında elbisesi parçalanmış ve bedenini örtecek kadar elbisesi kalmamış olanlara tatbik edilmiştir. Şehidin elbisesi kısmen de kalmış olsa iki şehidi bir kefene sarmakta mahzur kalmaz. Çünkü çıplak vücudları bir birine değmemiş olur.
Yukarıdaki ifâdeyi, bir kefene konmak mânâsına yorumlayan bâzı âlimler; Her şehid için ayrı bir kefen te'mini mümkün olmadığından dolayı iki şehidin bir kefene konulmuş olması bir zaruret icâbı olabilir, demişlerdir.
Bir kısım âlimler de Bir kefene konulmanın mânâsı, bir kefenliğin iki parçaya bölünerek iki şehidin bunlara sarılması şeklinde olabilir, demişlerdir.
Sindi yukardaki ihtimalleri zikretmiştir. El-Menhel yazan da: İki veya üç şehidin bir tek kefenin içine konulması, çıplak vücutlarının birbirine değmesi sakıncasını gerektirmez. Çünkü cesetler arasına ot ve benzeri şeylerin konulmuş olması muhtemeldir, demiştir.
Hadîsin : fiili, meçhul sığasıyladır. Mânâsı: «Şehid-ler yıkatılmamış olarak, .»dır.
Hadîsin fiili, meçhul ve ma'lum olabilir. Meçhul
sığası ise-, «ve şehidler üzerinde namaz kılınmadan» olur. Ma'lum ise : «ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şehitler üzerinde namaz kılmadan...» olur. [120]
1 - Zaruret hâlinde iki veya üç cenazeyi bir kabre defnetmek caizdir.
2 - Yine zaruret hâlinde iki cenazeyi bir kefene koymak caizdir. Zaruret olmadıkça caiz değildir.
3 - Şehidler, yıkatılmadan defnedilirler.
4 - Şehidler üzerinde cenaze namazı kılınmaz. [121]
El~Menhel yazarı bu konuda şöyle der:
Savaşta şehid olanlar cünüp bile olsalar yıkatılmıyacaklarına ve namazlarının kıhnmıyacağına Ebû Dâvûd'un Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anhî'den rivayet ettiği:
"Uhud şehitleri yıkatılmadılar vt; ü/erlerinde namaz Kılınmadan kanlarıyla defnedildiler" mealindeki hadîs ve benzerî hadisler delâlet ederler. Alimlerin görüşleri şöyledir:
1 - Mâlikiler, yukarıya meali alınan Enes (Radı-yallâhü anh)'in hadîsi ve benzer hadîslerle hükmetmişlerdir. Ş â-f i i 1 e r ' in bir kısmı, A t â' Nehai, Süleyman bin Musa. el-Leys, Yahya el-Ensâri, İbnü'1-Mün-zir ve Ebû Sevr de böyle demişlerdir. Delillerinden birisi de C â bir (Radıyallâhü anh)'in (15)4 nolu) hadisidir.
2 - Hanbeliler'e göre şehid cünüp ise yıkatılır, değilse yıkatılmaz. Bâzı Ş â f İ i 1 e r de böyle demişlerdir. Cünübün yı-katılması hükmünün delili, İbn-i İshak (Radıyallâhü anh)'ın el-Meğâzi'de rivayet ettiği :
"Hanzala bin er-Râhib (Radıyallâhü anh), Uhud savaşında şehid edildi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
"Hanzala ya ne oldu? Çünkü meleklerin onu yıkadıklarını gör düm.» buyurdu.
Sahâbîler: Hanzala (Radıyallâhü anh), eşiyle cinsi temas yaptıktan hemen sonra savaş işi çıkınca, boy abdestini almadan savaşa çıktı, dediler." mealindeki hadîstir.
A h m e d ' den edilen iki rivayetin en sıhhatli olanına göre şehidin cenaze namazı kılınmaz, diğerine göre kılınır.
3 - Ebû Hanife, arkadaşları, Sevr i, e I Müzeni, Hasan ı Basri ve İbnü'lMüseyyeb'e göro şehid üzerinde cenaze namazı kılınmaz. Ve yıkatılmaz. E b ü H a -n i f e ' ye göre şehid cünüp veya çocuk yahut deli ise yıkatılır. Bunların delili, İbn-i A b b â s (Radıyallâhü anh)'ın (1513 nolu) hadîsi ve B e yh a k i' nin Ebû Mâlik el-Gıf âri (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği benzer hadistir. Bu hadîse göre de Uhud şehidleri, onar kişilik gruplar hâlinde getirilerek namazları kılınmış, H a m z a (Radıyallâhü anh) her grupta bulundurulmuştur. Bu hadîste H a m z a (Radıyallâhü anh) üzerinde yetmiş defa namaz kılındığı kaydedilmiştir. Fakat Şafiî, bu hadisi malul sayarak : Şehidlerin tümü yetmiş idi. Onar kişilik gruplar hâlinde namazları kılındığına göre H a m z a (Radıyallâhü anh) üzerinde yedi defa kılınmış olur. Nasıl yetmiş defa olur? Eğer Ebû Mâlik (Radıyallâhü anh) tekbir sayısını kasdetmiş ise, tekbirler yirmi sekiz olur, demiştir.
El Menhel ya/an, e I Umm ' dım naklen.Saf i i ' um : Hadisler, mütevâtir yollarla gelerek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Uhud şehidleri üzerinde nama/, kılmadığını tesbıt etmişlerdir Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in onlar üzerinde namaz kıldığına ve H a m z a (Radıyallâhü anh) üzerinde yetmiş tekbir aldığına dâir rivayet sahih değildir. Bunca sahih hadisler karşısında sahih olmayan rivayeti göstermek istiyen kimse utanmalıdır.Ukbe bin Âm i r (Radıyallâhü anh)'in hadîsine gelince Uhud savaşından sekiz yıl sonra bu namazın kılındığı Ukbe (Radıyallâhü anh) in hadîsinde belirtilmiştir. Muhalifimiz; Ölünün defni üzerinden uzun zaman geçince kabir üzerinde namaz kılınmaz, der. Bana öyle geliyor ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ecelinin yaklaştığını bilince Uhud şehidleriyle bir nevi vedalaşmak üzere, onların kabristanına giderek onlara dua ve istiğfar etmiştir. Cenaze namazını kılmamıştır. Bu ziyaret, sahih hadîslerle sabit olan, şehidlerin cenaze namazının kılınmarnası hükmünün neshedildiğine delâlet etmez, dediğini anlatmıştır.
El-Menhel yazarı, bu hususla ilgili olarak bir çok nakilleri yapa rak delilleri karşılaştırdıktan sonra : Hulâsa sehidler üzerinde namaz kıhnmamasına delâlet eden hadisler, namaz kılındığına dâir hadîslerden daha râcihtir. Zahir olan kavil namazın kılınmasıdır. İbn-i H a z m demiş ki; Şehidin üzerinde namaz kılınırsa iyi olur, kılın mazsa da iyi olur.
1515) İbn-i Abbâs (Radtyallâlıü anhümâ )\\an: Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Uhud şehidlerinin üzerlerindeki demir ve deri aksamının soyulmasını ve onların, elbiseleri içerisinde, kanlarıyla defnedilmelerini emretti." [122]
Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir. Şehidlerin üzerlerinde bulunan demir aksamından maksad, silâh ve zırh gibi kısımlardır. Derilerden maksad, soğuktan korunmak veya savaş için giyilen eşyadır.
Hadîs, şehidin elbiseleriyle ve kanlarıyla defnedilmesinin, dolayısıyla yıkatılmamasının meşruluğuna delâlet eder. Demir ve deri aksamı, diğer elbise gibi kefen cinsinden olmadığı için soyulmuştur.
1516) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ)'da.n; Şöyle demiştir: Uhud şehitleri, Medine'ye nakledilmiş oldukları halde Reaûlul-lah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem), onların şehid edildikleri yerlere geri götürülmelerini emretti." [123]
Tirmizi, Ahmed, Ebû Dâvud, Nesai ve B e y -haki de buna benzer lafızlarla rivayet etmişlerdir.
Hadis; şehidlerin, şehid edildikleri yerlere defnedilmelerinin gerektiğine ve başka yere nakledilmelerinin caiz olmadığına delâlet eder. Âlimler böyle hükmetmişlerdir.
Şehidlerin şehid edildikleri yerlere defnedilmeleri emri vücub için yorumlanmıştır.
Bu emrin, şehidlere mahsus olup, Uhud savaşının başlangıcına âit olduğu zahirdir. Daha sonraya şümulü yoktur. Çünkü Uhud savaşında şehid edilen Abdullah (Radıyallâhü anh)'ın cenazesinin, oğlu Câbir (Radıyallâhü anh) tarafından ve savaştan altı ay sonra Bakî'a nakledildiği rivayet olunmuştur. Tıy bî: Zahir şudur ki; nakle zaruret varsa nakledilir, yoksa nakledilemez, demiştir. [124]
1 - M âl iki 1 e r'e göre cenaze, definden önce bir beldeden başka bir beldeye nekledilebilir. Ancak bozulması veya kanaması korkusu varsa nakledilemez. Definden sonra ise; cesedin yırtıcı hayvanlar tarafından çıkarılması, suların cesedi alıp götürmesi, nakledileceği yerin bereketinden ölünün yararlanması ve yakınlarının ziyaretine imkân verilmesi gibi bir maslahat için nakil caizdir. Ancak bozulmuş olması gibi bir sakınca endişesi varsa caiz değildir. M â -1 i k' in delili Sa'd bin Ebi Vakkâs (Radıyallâhü anh} 'in ve S a i d b. Z e y d (Radıyallâhü anh) 'in el-Aklk1-te ölmeleri ve oradan M e d. i n e' ye nakledilip burada defnedilmeleridir.
2 - Hanefiler'e göre definden önce nakilde beis yoktur. Bir kavle göre namazın kısaltılması için gerekli mesafeden daha az bir mesafeye nakledilmesi kaydı vardır. Bu mesafe doksan kilometre civarındadır. Diğer bir kavle göre daha uzak mesafelere de götürülebilir. Definden sonra nakil caiz değildir. Ancak ölünün defnedildiği yerin gasp edilmiş bir yer olması veya o yerin Şuf'a hakkıyla alınmak istenmesi, yahut defin esnasında para, elbise ve benzeri malların kabirde unutulması gibi bir mazeret dolayısıyla kabrin
açılması caizdir.
3 - Ş afi i 1 e r'e göre definden önce cenazenin başka bir beldeye nakledilmesi caiz değildir. Çünkü nakil, defnin gecikmesine sebep olur, bir kavle göre mekruhtur. Ancak Mekke, Medine ve Mescid-i Aksa yakınında ölenin buralara nakledilmesi caizdir. Bâzı Şafiî âlimleri : Büyük zâtların yâni velî ve âlimlerin bulunduğu yerin yakınına defnedilmek üzere ölülerin nakli caizdir, demişlerdir. Definden sonra nakil haramdır.
4 - Hanbeliler'e göre bir sâlihin yanına defnedilmek veya mübarek bir mıntıkaya götürülmek gibi meşru bir gaye için ölünün definden önce ve sonra naklinde beis yoktur. Ancak cenazenin bozulmaması emniyeti şarttır. Kokma, bozulma gibi sakınca korkusu varsa, nakil caiz değildir. [125]
1517) Ebu Hüreyre(Raıhyullâhü tn/h)\\en rivayet edildiğine göre: Kesûlullah (Sallallahü Aleyhi w ScUcm) şöyle buyurdu, demiştir :
«Kim bir cenaze üzerinde mescidde namaz kılarsa, ona bir şey yoktur.»" [126]
Ebu Davud, Beyhaki ve İbni E b i Şeybe ' de bunu rivayet etmişlerdir.
Ebü Davud'un rivayetinde : «Ona bir şey yoktur.» ifâdesi bulunur.
El-Menhel yazarının dediğine göre Ebü Davud'un su-neninin nüshalarının ekserisi böyledir. H a t i b bu ifâdenin mah tuz olduğunu söylemiştir.
İbn ı Kbi Ş e y b c ' nin ı ivîiyrlinde nıo/kür ifâde yorıno :
-Ona namaz yoktur.* ifâdesi vardır.
Bu uç ifâdeye göre hadisten çıkarılan hüküm, o adama sevab-tan bir şey olmamasıdır. Ve hadis, cenaze namazının mescidde kılınmasının mekruhluğuna hükmeden âlimlerin delillerinden olur.
Ebû Dâvud un süneninin bâzı nüshalarında bu ifâde yerine : «O adam üzerinde bir şey yoktur." ifâdesi bu lunur. Iîun« roi c hadisin mânası, cunâ/.c namazını nıescidde kılan Kimse aleyhinde hiç bir günahın bulunmaması demektir. Bu takdir de hadis, cenaze namazının mescidde kılınmasında kerahet olmadığını hükmeden âlimler için delil olur.
Nevevi : Ebü Dâvûd'un süneninden tahkik edilerek râviler tarafından dinlenmiş olan meşhur nüshalanndaki ifâde, bu son ifâdedir. Ve hadis, cenaze namazının mescidde kılınmasının meşruluğuna hükmeden âlimlerin* delillerindendir. Hadislerin tümünün işlerliğini muhafaza için diğer nüshalardaki; İJ kelimesini; <uU. kelimesine yorumlamak gerekir. Yâni ehlinin ma'lumu olduğu üzere cer harfi olan "Lâm"ı, yine. cer harfi olan "Alâ" mânâsına almak gerekir, demiştir.
Ei-Ayni'de izah edildiğine göre bu hadîsin senedindeki râ-vi S a 1 i h ' in zayıflığı, müteaddit âlimierce ifâde edilmiştir.
1518) Âişe (Rıuiıynttîhü anhâ)'(\nn: Şöyle demiştir :
Vallahi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Süheyl bin Bey-da (RadıyaUâhü anh) üzerinde mescidden başka hiç bir yerde namaz kılmadı.
İbn-i Mâceh demiştir
ki: Âişe (Radıyallâhü anhâJ'mn hadîsi daha kuvvetlidir."
[127]
Müslim. Tirmizi, Ebû Dâvûd. Nesaî ve Bey h a k î de bunu rivayet etmişlerdir.
EI-Menhel'de belirtildiğine göre Âişe (Radıyallâhü anhâ), vefat eden S a ' ti bin F. b i Vakkâs (RadıyallAhü anhJ'ın cenazesini Mescidin içine ithal edince sahâbiler Âişe (Radıyal lâhüanhâ)'nın bu hareketine karşı çıkmışlar. Bunun üzerine Âişe (Radıyallâhü anhâ) Allah'a yemin ederek bu hadîsi söylemiştir. Nitekim Müslim'in Abbâd bin Abdi İlah bin Zü b e y r (Radıyallâhü anhl'den Onun <1n  i *j p (Kadıyallâhü anhâ)'dan rivayetine Köre;
Âişe (Radıyallâhü anhâ) Sa'd (Radıyallâhü anh)'in üzerinde namaz kılmak için cenazenin mescidin içinden geçirilmesini emretmiş, halk buna itiruse edince Âişe IRadıyallâhü anhâ)
Halk ne çabuk unutuyor? Hesûlullah iSallallahü Aleyhi ve Sel lem) Süheyl bin BeydıV (Kadıynliâhü anh) ü/erimie anı.-ak mesciHde namaz kıldı, demiştir.'
Süheyl bin Beydâ (Radıyallâhü anh) 'in babası V e -heb bin Rabia' dır. Annesi de D a' d ' dır. Beydâ, annesinin vasfıdır. Süheyl (Radıyallâhü anh) ilk müslümanlar-dan olup Habeşistan'a hicret etmiş, sonra M e k k e ' ye dönmüş, daha sonra M e d î n e ' ye hicret etmiş. Bedir ve başka savaşlara katılmıştır. Hicretin 9, yılı vefat etmiştir.[128]
l - Ebü Hanîfe, meşhur rivayete göre Mâlik ve İbn-i Ebî Zi'b'e göre cenaze namazını mescidde kılmak mekruhtur. Bunların delili 1517 nolu Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhJ 'in hadîsidir. Bu hadîs hakkında gerekli bilgi yukarıda verilmiştir. İkinci delilleri şudur: Mescid; Farz namazlar, bunlara bağlı nafileler, zikir ve ilim öğretmek için yapılmıştır. Cenazenin mescidin içine sokulması, mescidin cenazeden çıkacak kan ve benzerî pislikle kirletilmesine yol açabilir.
Bunlar  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsine şöyle cevap verirler: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, Süheyl (Radıyallâhü anh)'in cenaze namazını mescidde kılması, özel bir olaydır. Umumî hüküm ifâde etmez. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, o esnada itikâfta olması veya bunun câizliğini beyan için böyle yapmış olması muhtemeldir. Bunun câizliği, keraheti gidermez. Eğer mescidde kılmak, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî'in âdeti olmuş olsaydı durum sahâbilerce bilinecekti ve  i ş e (Radıyalâhü anhâ)'nin, S a'd (Radıyallâhü anh)'in cenazesini mescide almasına karşı çıkmıyacaklardı.  i ş e (Radıyallâhü anhâ) de karşı çıkanlara cevap verirken hadîsteki ifâde yerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in cenazeler üzerinde namaz kıldığını söyliyecekti.
Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Radıyallâhü anh)'in cenazeleri üzerinde mescidde namaz kılındığına dâir rivayetlere de şöyle cevap vermişlerdir: Bu iki zâtın cenazelerinin mescidin içine alındıkları serâhaten bildirilmemiştir. Bu itibarla cenazelerin mescidin dışına konulması ve cemâatin mescidin içinde namaza durmuş olmaları muhtemeldir.-Yahut S â'd (Radıyallâhü anh)'in cenâzesinde olduğu gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hanımları cenaze namazını kılsınlar diye bu iki halîfenin cenazelerinin mescide alınmış olmaları muhtemeldir.
2 - Şafiî, Ahmed, îshak, bir rivayete göre M â -1 i k ve başkalarına göre cenaze namazının mescidde kılınmasına kerahet yoktur. İbnü'l-Münzir, Bu kavli Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Radıyallâhü anh)'den nakletmiştir. Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in diğer hanımlarının mezhebi ile Fukahadan çok zâtların mezhebi budur.
Bunların delilleri, Â i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin mezkûr hadîsidir. Ayrıca Saîd bin Mansur'un kendi süneninde Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Radıyallâhü anh)'in cenaze namazlarının mescidde kılındığına dâir rivayetlerdir. Üçüncü delil, Ömer (Radıyallâhü anh)'in Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) üzerinde ve S u h a y b (Radıyallâhü anh)'in Ömer (Radıyallâhü anh) üzerinde mescidde namaz kıldıklarına dâir İbn-i Ebî Şeybe' nin rivayet ettiği hadîstir.
1517 nolu hadîsin izahında belirttiğim gibi N e v e v i bu hadisi de bu gruptaki âlimlerin delillerinden saymıştır.
î b n - i R ü ş d : Sahâbîlerin Â İ ş e (Radıyallâhü anhâl'yş itiraz etmeleri, cenaze namazının mescid dışında kılınmasının yaygınlığına delâlet eder. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, N e c â ş i (Radıyallâhü anh)'nin gıyabî cenaze namazını kıldırmak üzere musallaya çıkması bunun şahididir. [129]
1519) Ukbe hin Amir cl-Ciihenî (Rndıynltâhü av/ifden: ŞÖvle rle-
mistir :
Üç saat vardır ki, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o saatlerde ölülerimiz üzerinde namaz kılmamızdan veya o saatlerde Ölülerimizi defnetmemizden bizi menederek : (Bu saatler) Güneş tam doğduğu zaman (dan göz ayarıyla bir mızrak boyu yükselinceye kadar), istiva[130] gölgesinin (görünüşte) durduğu zaman (dan), gü neş batıya kayıncaya kadar ve güneş batmaya eğildiği zaman (dan) hatun ay a. kadardır." [131]
Müslim, Ahmed, Tirmizi, Ebû Dâvüd, Ne-sai ve Bey h a ki de bunu rivayet etmişlerdir.
Hadîsin ; «Veya o saatlerde Ölülerimizi def netmemizden...» cümlesi, âlimlerin ekserisince zahirine göre mânâ-landırılmıştır. Buna göre hadîste anılan zamanlarda ölüleri gömmek yasaktır. î bn-i H a z m bunun zahiriyle amel ederek : Bu va kitlerde ölüleri defnetmek haramdır, demiştir. Han bel i Iıt'ü göre mekruhtur.
Ibnü'l-Mübârek, Hanefi âlimleri ve Ş â f i İ 1 e r, hadîsin mezkûr cümlesini ölüler üzerinde namaz kılmak mânasına yorumlamışlardır. Çünkü ibn-i D a k î k ü ' 1 T y d ' in rivâyel İPtiiıde Ukbfi (Ftadıyallâhü
"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) güneş doğarken Ölülerimiz üzerinde namaz kılmamızdan bizi menettî..." demiştir, deni lerek bu hadîs sonuna kadar zikredilmiştir Yâni oradaki rivayette yukarıdaki cümle yoklur.
Namaz kılmanın yasak edildiği üç vaktin birincisi, Güneş'in doğuşundan göz ayarıyla bir mızrak boyu yükselinceye kadar geçen süredir. İkincisi, Güneş semânın-tam ortasına vardığı zamandan, Güneş'in batıya kaydığı âna kadardır. Güneş, semânın ortasına vardı fiinda görünüşte gölge durmuş gibidir Aslında güneş durmadığı gi bi gölgesi di; durmaz Kakal tföltfenhı hareketi çok yavaşladığı için durmuş zannedilir. Görülen bu duruşa Arap dilinde 'Kaimü'z-Zahîre', yâni gündüzün tam ortasındaki gölgenin duruşu, denir.
Hadîsin "Güneş batıya kayıncaya..." ifadesiyle zeval vakti, yâni öğle namazı vaktinin girdiği ilk an kastedilmiştir. Üçüncüsü Güneş'in gruba yaklaştığı andan tam battığı âna kadar olan süredir. [132]
1 - Mezkûr vakitlerde cenaze namazı kılmak yasaktır. Bu husustaki âlimlerin görüşleri 1486 nolu hadisin izahında geçmiştir.
2 - Hadîsin zahirine göre bu vakitlerde ölüyü defnetmek yasaktır. Yukarıda da işaret edildiği gibi, mezkûr vakitlerde ölüyü defnetmek, H an beli 1 er'e göre mekruhtur.
Hanefî ve Şafiî âlimlerine göre bu vakitlerde Ölüyü defnetmek mekruh değildir. Ancak mahsus bu vakitleri defin işi için seçmek mekruhtur.
Gerek cenaze namazını kılmak ve gerekse ölüleri defnetmek ile ilgili âlimler arasında bulunan ihtilâf, cesedin değişmesi korkusunun bulunmaması hâline mahsustur. Böyle bir korku varsa, anılan vakitlerde de namaz kılmakta ve ölüyü gömmekte hiç bir sakınca yoktur.
1520) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü antrii mâ )'dnn; Şöyle demiştir: Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ölen bir adamı geceleyin kabre bizzat dâhil etti ve kabirde (defin işinde aydınlık olsun diye) lâmba yakıldı." [133]
T i r m i z i de bu hadîsi rivayet etmiştir. T i r m i z î' deki hadîsin meali şöyledir :
"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin bir kabrin içine girdi. Onun için bir lâmba yakıldı. Efendimiz, cenazeyi kabrin kıble tarafından aldı (kabre indirdi) ve cenazeye hitaben:
Allah sana rahmet eylesin. Sen (Allah korkusundan) çok âh çekici idin. Çok Kur'an okuyucu idin.» buyurdu. Ve cenaze üzerinde dört tekbir aldı."
Bu hadîs, cenazeyi geceleyin defnetmenin ve defin esnasında kabir ve çevresinde lâmba ve benzerini bulundurmanın câizliğine delâlet eder. Hadîs, ölüleri geceleyin defnetmenin caiz olduğunu söyliyen-ler için bir delildir. Caiz olmadığını söyliyenler, bu hadîsi zaruret hâline yorumlamışlardır.
1521) Câbir bin Abdillah (Radtyaîâhü anhümâ)'âan rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Sizler bir zaruret ile karşılaşmadığınız müddetçe Ölülerinizi geceleyin defnetmeyiniz.-" [134]
N e s â i de bunu benzer lâfızlarla rivayet etmiştir.
Hadîs, geceleyin defnetmenin caiz olmadığına delâlet eder. Câizliğine hükmeden âlimler bu hadîsi şöyle yorumlamışlardır: Peygamber fSallallahü Aleyhi ve Sellem) bütün müslümanların ölüleri üzerinde namaz kılmak istediği için, sahâbîlerini geceleyin ölüleri defnetmekten men etmiştir. Bir kavle göre bâzı kimseler, gecenin karanlığından faydalanarak Ölülerini iyi olmıyan kefenlerin içine koyuyorlardı. Bunun önlenmesi için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gece defin işini nehyetti.
1522) Câbir bin Abdillah (Radtyailâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Gece ve gündüz Ölüleriniz üzerinde namaz kılınız (kılabilirsiniz.)Râvi İbn-i Lahia'nın zayıf olduğu ve el-Velîd'in tedlisçi olduğu ZevâicT-de bildirilmiştir. [135]
1523) İbn-i Ömer (Radtyailâhü anhümâ)\\ax\\ Şöyle demiştir : Abdullah bin Übeyy öldüğü zaman oğlu (Abdullah) (Radıyallâ-hü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gelerek:
Yâ Resûlallah! (Mübarek) gömleğini bana ver. Bab amı onunla kefenleyim, dedi (Efendimiz gömleğini verdi). Sonra Resûlallah tSal-lallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
«Cenaze hazırlanınca bana haber veriniz (namazını kılayım.) Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Onun cenaze namazım kılmak isteyince Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh), efendimize (anladığımız kadarıyla) :
Bunun namazını kılmaman gerekir, dedi. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazını kıldı. Sonra Peygambar (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ömer (Radıyallâhü anh)'a:
«Ben şu iki şey arasında muhayyerim : (Allah Teâlâ buyurmuş ki:) Münafıklara sen ister istiğfar et, ister istiğfar etme.[136] buyurdu. Bunun üzerine Allah Sübhâneh :
-O münafıklardan ölenlerin hiç birisinin üzerinde namaz kılma. Mezarı üstünde de durma.[137] âyetini indirdi."
1524) Tâbir (Radtyallâhü ««///den; Şıİyie demİMİr ; Medine'deki münafıkların reisi (Abdullah bin Übeyy) öldü ve Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem)'in kendi gömleğini ona kefen yapmasını vasiyet etti. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun cenaze namazını kıldı. Kendi gömleğiyle onu kefenledi ve kabri başında durdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ :
«Münafıklardan ölen hiç birisinin üzerinde namaz kılma, mezarı basında da durma.» âyetini indirdi-"[138]
İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadisini Buharı, Müslim ve N e s a i de rivayet etmişlerdir.
Buhâri ve Müslim'in İ b n-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetleri meâlen şöyledir
"Abdullah bin Übeyy öldüğü zaman oğlu (Abdullah) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in yanına gelerek : Yâ Resûlalİah! Gömleğini bana ver. Babamı onunla kefenliyeyim. Onun üzerine namaz kıl ve ona istiğfar et, diye ricada bulundu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gömleğini verdi ve :
«(Cenaze hazırlanınca) bana haber ver. Üzerinde namaz kılayım.» Buyurdu. Abdullah (Radıyallâhü anh) efendimize haber verdi. Efendimiz cenaze namazını kılmak üzere iken Ömer (Radıyallâhü anh) efendimiz (in arkasından ridâsınlı çekti ve:
Yâ ResûlaHah! Allah sizi münafıklar üzerinde namaz kılmaktan menetmedi mi? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) :
«Ben istiğfar etmekte ve etmemekte muhayyer kılındım. Allah Teâlâ: 'Bu münafıklara sen ister istiğfar et, ister istiğfar etme (far-ketmez.) Bunlar için yetmiş defa istiğfar etsen Allah asla onları mağfiret etmiyecektir.' buyurmuştur.» diye cevap verdi. Ve Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İbn-i Übeyy'in cenazesini kıldı. Bunun üzerine:
«Bu münafıklardan ölenlerin hiç birisinin üzerinde namaz kılma...» âyeti indi."
Bâzı rivayetlerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: «Ve ben yetmiş defadan daha fazla münafıklar için istiğfar edeceğim.» buyurduğu ilâvesi vardır.
Ömer (Radıyallâhü anh)'in ilk hadîste söylediği: "Onun namazını kılmaman gerekir." sözüne gelince; Ömer (Radıyallâhü anh)'in maksadı, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e itiraz etmek değil, münafıklar hakkında gelen ve meali yukarıda geçen Tevbe sûresinin 80 .âyetinden münafıkların üzerinde namaz kılmamanın gerektiğini anladığını sövlemektir, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu âyetin hükmünü Ömer (Radıyallâhü anh)'e açıklayarak, münafıklar için istiğfar edip etmemfek hususunda serbest bırakıldığını bildirmiştir. Hattâ yukarda işaret ettiğim gibi bâzı rivâyetlerdeki ilâveyi de göz önünde bulundurduğumuzda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ömer (Radıyallâhü anh)'e cevâbı ve âyettin hükmünü açıklaması şöyle olur: Allah Teâlâ buyurmuş ki:
"Sen ister münafıklara istiğfar et, ister istiğfar etme. Eğer onlar için yetmiş defa istiğfar etsen, Allah onları mağfiret etmiyecektir." Ben istiğfar sayısını yetmişden fazla yapmakla onların mağfiretini dileyeceğim.
Hulâsa Ömer (Radıyaliâhü anh) mezkûr sözüyle durumun hakikatinin açıklamasını ve âyetten anladıklarının doğru olup olmadığını öğrenmek istemiştir. Ömer (Radıyallâhü anh)'in niyeti Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hâşa hatalı hareket ettiğini söylemek değildir. Çünkü Ömer (Radıyallâhü anh) 'in böyle bir şey söylemeye hak ve yetkisi yoktur. Çünkü Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) 'in fiil ve hareketleri teşri mahiyetindedir. Ancak şöyle denilebilir: Ömer (Radıyallâhü anh). Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mezkûr âyeti o an için hatırlamadığı ihtimâli üzerine âyeti hatırlatmak istemiş olabilir. Hatırlatma, itiraz demek değildir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de verdiği cevapta bu âyetin hükmünü belirtmiş namaz kılmaya mâni olmadığını bildirmiş ve münafıklara istiğfar etmek hususunda muhayyer olduğunu belirtmiştir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kendi gömleğini vermesi mes'elesine gelince; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) îbn-i Übeyy'in münafık olduğunu, yâni zahiren müslüman görünmekle beraber kalben kâfir olduğunu bilmekle beraber gömleğini vermiştir. Çünkü İslâm'ın hükümleri dış görünüşe göre icra edilir. Bir de İbn-i Übeyy'in oğlu, samîmi bir müslüman idi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Onun dileğini yerine getirmekle ona ikramda bulunmak istemiştir. Ölen münafık, kavminin reisi olduğu için kavminden bir çok kimse hakiki müslüman durumunda idi. Bu kavmin arasında bir kargaşılığın çıkmaması da önemli idi. Münafık adama Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gömleğinin bir yarar sağlıyamıyacağı bilinmekle beraber, yukarıdaki nedenle Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gömleğini vermiştir.
Bâzıları demişler ki : Bedir savaşında esir düşen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in amcası Abbâ.s (Radıyallâhü anh)'ın üzerinde elbise yoktu. İbn-i Übeyy o gün gömleğini A b b â s (Radıyalâhü anh)'a vermişti. Onun bu iyiliğine karşılık olmak üzere öldüğünde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de kendi gömleğini ona kefen yaptırmıştır.
Abdullah bin Übeyy bin Selûl ve oğlu Abdullah (R.A.)'m Hâl Tercemeleri :
Abdullah bin Übeyy bin Selûl, Medine münafıklarının reisidir. Selûl, Huzâa kabilesinden bir kadındır. Abdullah, câhiliyyet devrinde Hazreç kabilesinin reisi idi. Hicretten sonra zahiren müslüman olmuş, fakat kalben kâfirdi. Kurduğu münafık bir grubu idare ederek gizli ve açık bozgunculuktan geri kalmazdı. Müslümanların kritik zamanlarını fırsat bilerek her defasında bozgunculuktan kaçın-mazdı. Onun bozgunculuğunun iki üç örneğini vermekle yetmeyim :
Uhud savaşma sözde Peygamber (S.A.V.)'in maiyetinde katıldığı halde savaşın en şiddetli bir ânında ordunun üçte birini teşkil eden Önemli bir kuvveti iğfal ederek savaştan çekmiş ve.bu kuvvetle birlikte Medine'ye geri çekilmişti. Benî Mustalik savaşından dönüldüğünde bir su başında izdiham vuku' buluyor ve su yüzünden muhacirlerden bir zât ile ensâr'dan bir zât arasında kavga çıkıyor. Muhacirden olan zât, muhacirlerden yardım istiyor. Ensârdan olan da ensârîlerden yardım istiyor. Muhacirlerin fakirlerinden birisi kavga eden muhacirden yana çıkarak ensâri'ye bir tokat atıyor. Olay büyümeden yatıştırılıyor. Fakat münafıkların reisi İbn-i Übeyy fitne ve fesadını sürdürerek ensârîlsri tahrikten geri kalmıyarak : Biz Muhammed'e ancak yüzlerimize yumruklar indirilsin, diye arkadaşlık ettik. Vallahi bizim durumumuzla muhacirlerin durumu; 'köpeğini besle ki seni yesin* sözünü söyliyen adamın dediğine benzer. Vallahi biz Medine'ye dönecek olursak en azizler (bu sözle münafıkları kastediyor.) hakirleri (bu sözle muhacirleri kastediyor) Medine'den dışarı atacaklar, dedikten sonra kavmine hitaben : Sizler kendinize ne yaptınız? Bu Mekkelileri memleketinize yerleştirdiniz, mallarınızı onlarla bölüştünüz. Vallahi eğer yiyecek maddelerinin ihtiyaç fazlasını tutup onlara vermezseniz yanınızdan dağılıp gidecekler. Bu itibarla onlara yiyecek maddelerini vermeyiniz ki, Muhammed'in etrafından dağılıp gitsinler, diyerek kötü hezeyanları savurmuştur. Zeyd bin Erkâm (R.A.) bu sözleri işitmiş ve durumu Peygamber (S.A.V.)'e ulaştırmıştır. Peygamber (S.A.V.) orduya Medine'ye hareket etme emri vermiştir, Ömer bin el-Hattâb (R.A.) İbn-i Übeyy'in bu sözlerini işitince :
— Yâ Resûlaüah! Müsâade et de bu herifin boynunu vurayım, demiş. Fakat Peygamber (S.A.V.) müsâade etmemiş ve :
— «Hayır, olmaz, bu defa da mes'elenin mâhiyetini bilmiyen halk, Peygamber (S.A.V.) arkadaşlarını öldürmeye başladı, der.» buyurmuştur. İbn-i Übeyy'in ve münafık arkadaşlarının olumsuz tutumlarının bir nebzesinin anlatıldığı Münâfİkûn sûresinin 7, ve 8. âyetlerinde İbn-i Übeyy'in bu sözlerinden haber veriliyor :
«Bu münafıklar : Allah'ın Resûlü'nün yanında bulunanlar için bir şey sarfet-meyin de dağılıp gitsinler diyen kimselerdir. Halbuki göklerin ve yerin hazîneleri Allah'ındır. Ama münafıklar bu gerçeği anlamazlar. Eğer bu savaştan Medine'ye dönersek şerefli kimseler alçakları and olsun kî oradan çıkaracaktır, diyorlardı. Oysa şeref ve izzet, Allah'ın, Peygamberinin ve inananlarındır. Fakat münafıklar bu gerçeği bilmezler.» [139]
1 - Gömleğin cenazeye kefen yapılması caizdir.
2 - Kâfirin ve münâfıkm cenaze namazı kılınmaz.
3 - Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in üstün şefkatine ve merhametine delâlet eder.
4 - Sâlihlerin eserlerinden bereket almaya çalışmak meşrudur.
5 - Ölünün ölüm haberini vermek meşrudur.
1525) Vasile bin el-Eskâ (Radıyallâhü anh)'dex\ rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Her müslüman Ölü üzerinde namaz kılınız ve her emîrle beraber cihâd ediniz.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Utbe bin Yek zân zayıftır. Haris bin Nebhân'in zayıflığı üzerinde ittifak vardır. Ebû Said el-Mat-lut kezzâbtır. [140]
Zevâid türünden olan bu hadise göre, kıble ehlinden olan, yâni zahiren tevhid kelimesini söyliyen herkesin üzerinde cenaze namazını kılmak meşrudur. Hadîsteki ölüden maksad, müslüman ölüşüdür. Bundan şehidler müstesnadır. Şehitler üstünde de cenaze namazının kılındığını söyliyen âlimlere göre şehidler müstesna değildir. Hadisten maksad, cenaze namazı yalnız ibâdetine bağlı ölülere mahsus değildir. İbâdet bakımından kusurlu olan mü'minlerin de cenaze namazı kılınır.
tbn-i Tbeyy'in oçlu Abdullah (tt.A.)'ın Hâl Tercemesi :
Abdullah bin Übeyy, münafıkların reisi olmasına rağmen oğlu Abdullah, samimi ve ihlâslı bir müslüman idi. Sahâbilerin en hayırlı ve çok faziletli simalarından birisi idi. Önceden adı Hübâb idi. Peygamber (S.A.V.) Ona Abdullah ismini taktı. Abdullah (R.A.) bütün savaşlara katılarak Peygamber (S.A.V.)'in yanından hiç ayrılmamıştır. Ebû Bekir (R.A.)'in hilâfetinde Yemâme savaşına katılmış ve orada şehid olmuştur. Abdullah (R.A.) babasının münafıkça hareketlerinden hiç memnun değildi. Hattâ yukarıda bir parçasını anlattığım babasının bozgunculuğu olayını duymuş, buna çok üzülmüş ve babasına çok kızmış, Peygamber (S.A.V.)'e müracaatla babasının kendisi tarafından Öldürülmesi için müsâade istemiş, fakat Peygamber (S.A.V.) buna müsâade etmemiştir.
1526) Câbir bin Semûre (Radtyallâkü ank)'den; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) in ashabından bir adam yaralandı. Yara ona eziyet verdi. Bunun üzerine yaralı, okların demir kısımlarının bulunduğu yere yavaş yavaş giderek bunlarla kendini boğazladı. Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Seilem) onun üzerinde namaz kılmadı. Câbir (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'in namaz kılmayışı bir te/dib idi." [141]
Ahmed, Müslim, Tirmizİ, Ebû Dâvûd, Ne-saî ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetler uzundur.
Meşâkıs: "Mişkâs"ın çoğuludur. Mişkâs: Okun geniş ve uzun olan demir kısmıdır. Okun ucuna takılan bu demir parça; geniş ve uzun olmadığı zaman ona mışkas denilmez. Mişkas ile kendini bo-ğazhyan adamın ismi bilinemiyor. Ebû Dâvûd'un rivayetine göre adamın komşusu olan bir zât, yaralının kendini boğazladığını görmüş ve durumu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'e bildirmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) de : «Sen bizzat gördün mü?» diye sormuş. Haberci: Evet, deyince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) :
«O halde ben Onun üzerinde namaz kılmam.» buyurmuştur.
El-Menhel yazarı, bu hadisin açıklaması bahsinde şöyle der: Hadis, intihar eden adamın cenaze namazının kılınmamasına delâlet eder. Ömer bin Abdülaziz ve Evzâi böyle hükmetmişlerdir.
A h m e d ' e göre imam onun namazını kılmaz. Başkası kılar.
Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafiî ve âlimlerin cumhuruna göre namazı kılınır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) intihar eden adama bir nevî ceza olarak ve bu günahın işlenmesinden halkı menetmek gayesiyle onun namazını kılmamıştır. Nasıl ki, N e s a î' nin rivayetinde belirtildiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) borçlu ölenin namazını kıldırmazdı. Bunun sebebi de halkın borçlarım ödemede ihmalkâr davranmalarını önlemekti. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) intihar eden o adamın üzerinde namaz kılmaktan kimseyi menetmemiştir. Nitekim Nesai’nin rivayetinde;-Bana gelince; ben şahsen onun üzerinde namaz kılmam.» buyrulmuştur.
Bütün fâsıklar, intihar eden gibidir. Yâni cenaze namazları kılınır. Çünkü Dârekutnî' nin müteaddit yollardan rivayet ettiği bir hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Lâilâhe illallah diyenin arkasında namaz kılınız ve Jâ ilahe illallah diyenin (cenazesi) üzerinde namaz kılınız.» buyurmuştur.
Ebû Hanîfe, îslâm devletine karşz isyan ederleri ve yol kesenleri istisna ederek bunların üzerinde namaz kılınmamasına hükmetmiştir. [142]
1527) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Siyah bir kadın Mescidi Nebevî'yi süpürüyordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu geremedi. Bir kaç gün sonra kadını sordu. Denildi ki: O kadın öldü. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} :
«Neden bana haber vermediniz?» buyurdu. Sonra Onun kabrine giderek üzerinde namaz kıldı."
1528) Zeyd bin Sâbit'in büyük kardeşi Yezîd bin Sabit[143] (Radtyallâhü ankümâ)'dan ; Şöyle demiştir :
(Bir gün) Biz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber (dışarı) çıktık. Efendimiz Baki'a varınca yeni bir kabirle karşılaştı ve kime ait olduğunu sordu. Dediler ki: Falan kadınındır. Efendimiz, o kadını tanıdı ve:
«Neden onun cenazesinden bana haber vermediniz?» buyurdu. Dediler ki: Sen gündüzün ortasında uyuyordun. Oruçlu idin. Bu sebeple sana haber vermekten hoşlanmadık. Efendimiz:
«Yapmayınız (bir daha böyle bir şey) bilmiyeyim. Ben aranızda olduğum müddetçe sizden herhangi bir kimse öldüğünde mutlaka Onu bana haber veriniz. Çünkü üzerinde kıldığım namaz, onun için rahmettir." buyurdu. Sonra kc.brin yanına vardı. Biz de Onun arkasında saf olduk. Kabir üzerinde dört tekbir aldı (namaz kıldı.)»
1529) Âmir bin Rabîa (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:
Siyah bir kadın öldü. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e haber verilmedi. Definden sonra haberdar edildi. Bunun üzerine:
«Niçin bunu bana haber vermediniz?» buyurdu. Sonra ashabına -.
«Kadınlın kabri) üzerinde saf olunuz.» buyurdu ve üzerinde namaz kıldırdı."
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadisin aslını başkası rivâyst etmiştir. Bu isnad hasendir. Çünkü râvi Ya'kub bin Hümeyd'in sıkalığı ihtilaflıdır.
1530) Abdullah bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan \ Şöyle demiştir :
Bir adam öldü. (Hasta iken) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) onu ziyaret ediyordu. Onu gece defnettiler. Sabah olunca ölümünü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e haber verdiler. Efendimiz:
Bana (geceleyin) haber vermenizden sizi alıkoyan ne idi?» buyurdu. Dediler ki: Gece idi, karanlık vardı. Sana meşakkat etmek istemedik. Bunun üzerine Efendimiz, adamın kabrine vararak üzerinde namaz kıldı."
1531) Enes (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir : Bir ölü defnedildikten sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabir üzerinde cenaze namazını kıldı."
1532) Büreyde (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir :
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ölü üzerinde definden sonra cenaze namazını kıldı.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadı hasendir. Ebû Sinan ve ondan aşağı râvilerin sıkahğı ihtilaflıdır.
1533) Ebû Saîd (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:
Siyah bir kadın. Mescidi Nebevî'yi süpürüyordu. Geceleyin vefat etti. Sabahleyin Resûlullah (Sallallahü Aieyhi ve Sellem)'e kadının ölümü haber verildi. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
Niçin (geceleyin) bana haber vermediniz?* buyurdu. Sonra as-habıyla beraber çıkıp, kadının kabri üzerinde durdu. Cemâat onun arkasında olduğu halde kadın üzerinde tekbir aldı (cenaze namazını kıldırdı). Ona dua etti, sonra dönüp geldi.Bunun senedindeki râvi İbn-i Lahia'nın zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir. [144]
Bu bâbta rivayet edilen Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, İbn-i Hibbân, Hâkim ve Beyhakİ de rivayet etmişlerdir. Bu hadîste siyah kadın diye tâbir edilen kadının ismi, Beyhaki'-nin rivayet ettiği Büreyde (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde Ümmü Mihcen olarak geçmiştir. İbn-i Mende sa-hâbileri anlatırken : Harkaa' isminde bir kadın Mescid-i Nebevi ' yi süpürüyordu, demiştir. Bu itibarla kadının adının Harkaa' olması ve Ümmü Mihcen'in de onun künyesi olması mümkündür. Kadının öldüğünü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sorusuna cevaben söyliyen zâtın Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) olduğu, B e y h a k î' nin rivayetinde belirtilmiştir.
Y e z î d (Radıyalâhü anh)'in hadîsini Ahmed, Nesaî ve İ b n - i H i b b â n da rivayet etmişlerdir.
Âmir bin Rabîa (Radıyallâhü anh), B ü r e y d e (Ra-dıyallâhü anh) ve E b û S a î d (Radıyallâhü anh)'in hadîsleri Zevâid türündendir.
İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadîsinin benzerini Buharı ve T i r m i zî de rivayet etmişlerdir.
E n e s (Radıyallâhü
anh)'in hadîsini B e z z â r da rivayet etmiştir. Diğer Kütüb-i Sitte'de
rastlamadım.
[145]
Bu hadisler, cenaze namazını kılmamış olanların kabir üzerinde namaz kılmasının meşruluğuna delâlet ederler.
Tirmizî, İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh} 'in hadîsini zikrettikten sonra : İbn-i Abbâs (Radjyallâhü anh) 'in hadîsini hasen - sahihtir. Sahâbilerin ve diğerlerinin âlimlerinin ekserisine göre kabir üzerinde cenaze namazı kılmak meşrudur. Şafiî, Ahmed ve İshak'ın kavli budur. İlim ehlinin bâzısı: Kabir üzerinde namaz kılınmaz, demiştir. M â 1 i k' in kavli budur. İbnü'1-Mü bâ rek : Ölü, üzerinde namaz kılınmadan defne-dilmişse kabir üzerinde kılınır, demiştir. Ahmed ve İshak'a göre definden sonra bir aya kadar kabir üzerinde kılınabilir. Delilleri, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ümmü S a'd bin Ubâde (Radıyallâhü anh)'nin kabri üzerinde ölümünden bir ay sonra namaz kıldığına dâir İbnü'I-Müseyyeb (Ra-dıyallâhü anh)'den işittikleri hadîstir.
El-Menhel yazarı da âlimlerin görüşleri hakkında özetle şöyle der:
1 - Hanefî ler'e göre namazı kılınmadan defnedilen ölünün henüz bozulmadığı kuvvetle sanılıyorsa kabir üzerinde cenaze namazı kılınır, aksi takdirde kılınamaz. Ebû Yûsuf: Definden İtibaren üç güne kadar kılınabilir, demiştir. Definden önce namazı kılınmış olan cenazenin kabri üzerinde namaz kılınamaz. Ancak ölünün velîsi cenaze namazını kıldırmak durumunda iken başkası haksız yere cenaze namazını kıldırsa ve Ölünün velîsi ona tâbi olmazsa, bilâhere kabir üzerinde kılınabilir.
2 - Mâlikîler'e göre namazı kılınmadan defnedilen cesedin bozulması korkusu yoksa kabirden çıkarılarak namazı kılınır. Bu korku varsa cesed tamamen çürümedikçe kabri üzerinde namaz kılmak vâcibtir. Definden önce namazı kılınmış olanın kabri üzerinde namaz kılmak ise, mekruhtur.Nehaî : Kabir üzerinde hiç bir surette namaz kılınamaz, demiştir. M â li k' ten bir rivayet de böyledir.
3 - İbn-i Şîrîn ve Şâfiîler'e göre definden önce namazı kılınmamış olanın kabri üzerinde namaz kılınır. Âlimler, definden sonra ne zamana kadar namazın kılınabileceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bir kavle göre bu süre bir aydır. Hanbe1î1er de bu görüştedirler. Diğer bir kavle göre ceset tamamen çürümedikçe kılınabilir. Başka bir kavle göre ilelebed kılınabilir. Çünkü namazdan maksad, ölüye duadır. Dua her vakit caizdir.
El-Menhel yazarı, âlimlerin görüşlerini yukarıda zikrettiğimiz gibi beyan ettikten sonra her grubun delillerini ve karşılıklı cevaplarını zikretmiştir. Bu arada el-Hedy'den naklen şöyle demiştir:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir cenaze üzerin de namaz kılmayı kaçırdığı zaman, kabir üzerinde namaz kıldığı sabittir. Bir defasında definden bir gece sonra, başka bir defasında definden üç gün sonra ve diğer bir ölü vukuatında definden bir ay sonra kabir üzerinde namaz kıldığı sabittir. Bu hususta belli bir süre tahdit etmemiştir.
Bu bâbtaki hadîsler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in tevâzuunun kemâline, ümmetine olan şefkatine; dünya ve âhireti ile ilgili maslahatlarına ve haklarına verdiği öneme; mescidlerin temizlik işlerine ve bununla meşgul olanlara gösterdiği itinâya; iyi adamların cenazelerinde bulunmak için yaptığı teşvike; ölüm haberini vermenin meşruluğuna ve definden önce cenaze üzerinde namaz kılmayı kaçıran kimsenin kabir üzerinde namaz kılmasının meşruluğuna delâlet ederler. [146]
1534) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre; Resûlüllah (SaUaUahü Aleyhi ve Sellem) :
«Şüphesiz Necâşî Öldü» buyurdu. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve ashabı Bakî'a çıktılar. Efendimiz bizi arkasında saf dizdi ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önümüze geçerek (namaza durdu) dört tekbir aldı." [147]
A h m e d ve Kütüb-i Sitte sahipleri bunu rivayet etmişlerdir. Ebû Davud'un rivayetinde:
'Necâşî (Radıyallâhü anh)'nin öldüğü gün Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Onun Ölümünü ashabına bildirdi.' ifâdesi vardır.
Necâşî (Radıyallâhü anh) Habeşistan kralının lâkabıdır. Adı Ashama bin Ebhâr' dır. Necâşî kelimesinin mânâsı, hediye demektir. Bu zât; sâlih, zekî, akıllı, âdil ve bilgili idi.
İbn-i Cerîr ve bir cemâatin dediğine göre N e c â ş i (Radıyallâhü anh)'in ölümü hicretin 9. yılı R e c e b ayına rastlar. Bir kavle göre Mekke fethinden önce vefat etmiştir.
Buradaki rivayete göre Necâşî (Radıyallâhü anh)'in namazı B a k i' de kıldırılrmştır. Ebû Davud'un rivayetine göre musallada kılınmıştır. Medîne' de iki musalla vardı. Cenazelerin musallası B a k i ' de idi. Bayram namazları musallası Bathan ' da idi. Ona Bathan, Bak i'i de denilirdi. Bu gün Baki' adıyla meşhur olan Bakî'a Bakîü'1-Gar-kad da denilir. N e c â ş i' nin namazının B a t h a n ' da kıldırılmış olması da muhtemeldir.
Hadîs; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, Necâşî (Radıyallâhü anh)'in cenaze namazını dört tekbirle kıldırdığına delildir. Ve başka bir beldede ölen bir müslümanın gıyabî cenaze namazının kılınmasının câizliğine delâlet eder. Âlimlerin bu husustaki görüşlerini el-Menhel yazarı özetle şöyle anlatır:
1 - Hanef iler ile Mâlikiler : Gıyabî cenaze namazının kılınması meşru değildir, demişlerdir. Bunlara göre cenazenin defnedildiği beldede namazı kılınmış olsun, olmasın; o belde namaz kılınmak istenen beldenin kıble yönünde olsun, olmasın far-ketmez. İbn-i Abdi'1-Berr, âlimlerin 'ekserisinin böyle hükmettiklerini söylemişlerdir. Bunlar bu hadîse şöyle cevap verirler : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, Necâşî (Radıyallâhü anh)'in namazını kıldırması Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsûs bir şeydir. Necâşî (Radıyallâhü anh)'in cenazesi Allah tarafından Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in önüne getirilmiş veya aradaki mesafe kaldırılarak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Necâşî (Radıyallâhü anh)'i görmüş ve ölüm haberini ashabına verdiği gibi, definden önce namazını kıldırmıştır. Nasıl ki M i' r a c olayını müteakip Mekke müşrikleri Mescidi Aksa' nın şeklini tarif etmeyi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e teklif edince Allah M e s c i d-i A k s â' yi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in göreceği şekle sokmuştur. Bu itibarla Necâşî (Radıyallâhü anh)'in namazı, hazır olan cenazenin namazı gibidir. İmrân bin Huşa y n (Radıyallâhü anh)'m (1535 nolu) hadîsi bunu te'yid eder.
Bu gruptaki âlimler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Necâşî (Radıyallâhü anh)'in namazını kıldırması ile ilgili başka cevaplar da vermişlerdir. El-Menhel'de bunlar izah edilmiştir.
2 - Şafiî Ahmed ve Selef in cumhuruna göre gıyabî cenaze namazını kılmak caizdir. Kişinin ölüp defnedildiği beldede cenaze namazı kılınmış olsun, olmasın. Keza defnedildiği şehir, gıyabi namaz kılınacak şehrin kıble tarafında olsun, olmasın farketmez.
3 - İbn-i Hibbân: Cenazenin beldesi, namaz kılınacak şehrin kıble tarafında olduğu zaman gıyabi cenaze namazı kılına-bilir, aksi takdirde kılınmaz, demiştir.
Hattâbî: Necâşî (Radıyallâhü anh). Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e inanan bir müslümandır. Fakat îmanını gizli tutuyordu. Kâfirler içerisinde öldüğünde cenaze namazını kıldıracak kimse orada yoktu. Bu sebeple Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Onun namazını kıldırmıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SelIemKin Onun namazını kıldırmasının sebebi Allah bilir budur. Hâl böyle olunca bir müslüman öldüğünde cenaze namazı kılındıktan sonra başka beldelerde bulunanlar Onun namazını kıldırmazlar. Ancak Onun namazının bir engel dolayısıyla kılınmadığı bilinirse, mesafe ne kadar uzun da olsa gıyabî namazını kılmak sünnettir. Kılındığında kıbleye doğru durulur, demiştir. Takiyyü'd-Dîn de H a t t â b î gibi söylemiştir. El-Menhel yazarı, Onun da sözünü naklettikten sonra şöyle der: Bu söze itiraz edilir. Çünkü tarihçilerin zikrettiklerine göre Necâşi (Radıyallâhü anh), Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e altmış kişilik bir hey'et göndermiş; hey'etin içinde oğlu E z h â da vardı. Yola çıkan hey'et, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in yanına ulaşmadan denizde boğulmuşlardır. N e c â ş î (Radıyallâhü anh) altmış kişilik bir hey'et gönderir durumda iken öldüğü zaman yanında hiçbir müslümanın kalmamış olması, cidden akıldan uzaktır. Ölen kişinin bulunduğu beldede namazı kılınmadığı bilindiği zaman başka beldedekiler onun gıyabî namazını kılarlar, diyerek hadîsin hükmünü mesnedsiz olarak hususîleştirmek doğru bir hareket değildir. H a t t â b î ve Takiyyü'd-Dîn bu duruma düşmüşlerdir. [148]
1 - ölüm haberini vermek meşrudur. Ancak haber verilişinin teçhiz, namaz, duâ, defin ve vasiyetleri yerine getirmek için olması gerekir. Ölüm ilanıyla ilgili geniş ma'lumat 1476 nolu hadîs bahsinde verilmiştir. Hangi ilânın haram, hangisinin caiz olduğunu öğrenmek için oraya müracaat edilmesi tavsiye olunur.
2 - Gıyabî cenaze namazını kılmak meşrudur. Bu hususta âlimlerin görüşleri yukarıda anlatıldı.
3 - Cenaze namazını mescidin dışında kılmak efdaldir.
4 - Cenaze namazını dört tekbirle kılmak meşrudur. Bu husustaki geniş bilgi 1502 -1504 nolu hadîsler bahsinde geçmiştir.
Necâşî (R.A.) Hakkında Bir Kaç Söz
îsmi Ashama bin Ebhâr olan Necâşî, tabiilerin ileri gelenlerindendir. Efendimizi görmeden müslüman olmuştur. Mekke'deki müslümanlar Habeşistan'a onun yanma iki defa hicret etmişlerdir. Habeşistan kralı olan Necâşî, henüz müslüman-hğı kabul etmemiş olmasına rağmen muhacir müslümanlara karşı çok iyi davranmış ve himaye etmiştir. Peygamber (S.A.V.) Amr bin Ümeyye (R.A.)'i iki mektupla ona göndermiştir. Birinci mektupta onu İslama davet etmiş, ikinci mektupla Ümmü Habibe (R.A,) ile evlenmek istediğini bildirerek Necâşî (R.A.)'in yardımcı olmasını teklif etmiştir. Necâşi (R.A.), Peygamber (S.A.V.)'in mektubunu alınca başına koyarak müslüman olmuş ve Peygamber (S.A.V.) Ümmü Habibe (R.A.) ile evlendirmiştir. Amr bin el-Âs (R.A.). Peygamber (S.A.V.)'i görmeden önce Necâşî (R.A.) aracılığıyla müslüman olmuştur. Bir bilmece mâhiyetinde : Hadîsi çok olan bir sahâbî, bir tâbiîn'in eli üzerinde müslüman olmuş diye sorulur.
Tuhfe yazarının dediğine göre İran kralına Kisrâ, Roma kralına Kaysar denildiği gibi Habeşistan kralına da Necâşî denilir.
Necâşi (R.A.), yukarıda da işaret edildiği gibi hicretin 9. yılı Receb ayında vefat etmiş ve Peygamber (S.A.V.) Medine'de aynı anda bir mucize mâhiyetinde ölümünü sahâbilere duyurmuş ve gıyabi cenaze namazını kıldırmıştır. (Tuhfe : Cild 2. Sah. 149)
1535) İmrân bin el-Husayn (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir:
«Şüphesiz kardeşiniz Necâşî öldü. Üzerinde namaz kılınız.» İmrân (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Efendimiz namaza kalktı. Biz de Onun arkasında namaz kıldık. Ben ikinci safta idim. İki saf hâlinde Onun namazını kıldırdı."
1536) Mücemmi' bin Câriye el-Ensârî[149] (Radtyallâkü anh)'den rivayet edildiğine göre: ResûluHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Şüphesiz kardeşiniz Necâşî öldü. Kalkın üzerinde namaz kılınız.» Efendimiz arkasına bizi iki saf hâlinde dizdi.İsnadının sahih ve ricalinin sıka oldukları Zevâid'de bildirilmiştir.
1537) Huzeyfe bin Esîd[150] (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiği ne göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sahâbîleri (dışarı) çıkararak :
«Yerinizden başka bir yerde ölen bir kardeşinizin üzerinde namaz kılınız.» buyurdu. Sahâbîler: Kim O? diye sordular. Efendimiz: «Necâşî!» buyurdu."
1538) İbn-i Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'âan; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Necâşî (Radıyallâhü anh) üzerinde (gıyabî) cenaze namazı kıldı da (namazda) dört tekbir aldı.İsnadının sahih ve ricalinin sika oldukları Zevâid'de bildirilmiştir. [151]
Imrân (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Tirmizi, Nesâî, İbn-i Hibbân ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir.
M ü c e m m i' (Radıyallâhü anh) ve İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'mn hadîsi Zevâid türündendir.
Huzeyfe bin Esid (Radıyallâhü anh) 'in hadîsinin baş-' ka kimler tarafından rivayet edildiğini bilmediğini söyliyen Tuhfe yazarı: Buna bakılsın, demiştir. Ben de bakmama rağmen başka kimin tarafından rivayet edildiğini bulamadım.
Bu hadisler de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in N e -c â ş i (Radıyallâhü anh)'nin gıyabî namazını kıldırdığına delâlet ediyorlar. Cenaze namazında dört tekbir alındığı ve cemâatin iki saf hâlinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in arkasında namaza durdukları anlaşılıyor. [152]
1539) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Kim bir cenaze namazını kılarsa Ona bir kırat (sevap) vardır. Kim cenazenin defin işi bitinceye kadar beklerse Ona iki kırat (sevap) vardır.» Sahâbîler: İki kırat nedir? diye sordular. Buyurdu ki:
•İki dağ mislidir.»"
1540) Sevbân (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resû-lullah (Saİlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Bir cenaze üzerinde namaz kılana bir kırat (sevap) vardır ve cenazenin defninde (de) bulunana iki kırat (sevap) vardır.»
Sevbân (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Peygamber (Saİlallahü Aleyhi ve Sellem) e kıratın ne olduğu soruldu. Buyurdu ki:«Uhud (dağı) mislidir.»"
1541) Übey bip Ka'b (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; ResûluJIah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) ş'öyle buyurdu, demiştir:
«Bir cenaze üzerinde namaz kılana bir kırat (sevap) vardır. Defin işi bitinceye kadar cenazede hazır bulunana iki kırat (sevap) vardır. Muhammed'in nefsi kudret elinde olan (Allah) a yemin ederim ki kırat, şu Uhud dağından büyüktür.Bunun senedindeki râvi Haccâc bin Ertât'm tedlisçiliği nedeniyle senedin zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir. [153]
Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini A h m e d ve Kütüb-i Sıtte sahipleri rivayet etmişlerdir.
Sevbân (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Müslim de rivayet etmiştir.
Ü b e y y (Radıyallâhü anh)'in hadîsi Zevâid türündendir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadisi Ebû Davud'un söneninde meâleh şöyledir.
«Kim bir cenazenin beraberinde giderek üzerinde namaz kılarsa Ona bir kırat (sevap) vardır. Cenaze defninin sonuna kadar kim cenazede hazır bulunursa, ona iki kırat (sevap) vardır. Kıratlarm sn küçüğü Uhud mislidir. Veya birisi Uhud mislidir.»
Ebû Davud'un rivayetinde hadîsin baş kısmında;«Kim bir cenazenin beraberinde giderse...» ifâdesi vardır.
B u h â r i' nin bir rivayetinde bu kısım : «Kim bir cenazeyi teşyi ederse» şeklindedir. Diğer bir rivayetinde : «Kim bir cenazede hazır bulunursa...»
Müellifin rivayetinin zahirine göre cenazeyi takip etmeyip yalnız namazında bulunana bir kırat sevap vardır. B u h â r î ve Ebû Davud'un yukarıda anılan rivayetlerinin zahirine göre bir kırat sevap, cenazeyle bir miktar giden ve namazını kılan için hâsıl olur. İster cenazeyi evden itibaren takip etsin, ister başka bir semtte takip etsin, farketmez.
E 1-Hâf ı z, Buhârî' deki bu hadîs şerhinde : 'Bu rivayette adamın cenazeyi nereden itibaren takip edeceği beyan edilmemiştir. Fakat Buhârî' deki Ebû Saîd-i Makburi (Radıyallâhü anh)'nin rivayetinde, Müslim' deki H a b b â b (Radıyallâhü anh) 'm rivayetinde ve Ahmed'in Ebû Saîd-i H u d r î (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetinde:
«Cenazeyi evden itibaren takip edenler» kaydı vardır. Bu kayda göre cenaze, bulunduğu evden alınırken, oradan itibaren cenazeyle gidip, namazı kılınıncaya kadar ayrılmayana bir kırat hâsıl olur. Bence cenazeyi takip etmeyip sadece namazında bulunana kırat sevabı vardır. Çünkü namazdan önceki teşyi' namaza vesile olur. Ama yalnız namazda bulunanın kıratı, evden itibaren veya başka yerden cenazeyi takip edip namazında bulunanın kıratından küçük olur,' demiştir.
Hadisin: «... defin işi bitinceye kadar bekliyene iki kırat vardır»' cümlesinin zahirine göre bu iki kırat, namaz kılmak için verilen kırattan başkadır. Yâni cenazeyi defin sonuna kadar ta'kip eden kimse, iki kırat almış olur. Cenaze namazını da kılmışsa bunun için ayrı birj kırat alır. Toplam üç kırat almış olur.
El-Menhel yazarının bildirdiğine göre mütekaddimînin bâzı âlimleri, hadîsi böyle yorumlamışlardır. İbnü't-Tîn de bu yorumu Ka di Ebü'l-Velîd' den nakletmiş tir. Lâkin B u h â -rî ve Müslim'in İbn-i Şîrîn aracılığıyla E b û H ü -r e y r e (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri bir hadîse göre Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :
«Kim inanarak ve karşılığım Allah'tan bekliyerek bir müslüma-nın cenazesini takip edip, cenaze namazı kılınarak defni bitinceye kadar cenazeye refakat ederse, her biri Uhud dağı misli olan iki kırat (sevabı) ile döner. Kim cenaze namazını kıldıktan sonra definden önce denerse bir kırat (sevabı) ile döner.»
Bu hadis, namaz ve definden dolayı yalnız iki kıratın hâsıl olduğunu açıkça bildiriyor. Bu duruma göre hadîsin mezkûr cümlesinde verileceği haber verilen iki kıratın birisi, namaz kıratıdır.
Yine bu cümlenin zahirine göre defin kıratı verilmesi, defnin bitimine kadar beklemeye bağlıdır.
Hadîste mezkûr ecrin hâsıl olması için cenazeye gidenin maksadının Allah rızası olması şarttır. Riya veya karşılık olsun diye cenazeye gidene bu ecir yoktur.
Kırat: Bu kelimenin aslı "Kırrâftır. Çünkü çoğulu "Karârîftir. Kırat; yarım "dânık"tır. Dânık ise; dirhemin altıda biridir. Şu halde bir dirhem, altı dânıktir ve oniki kırata tekabül eder. Burada kırat kelimesi pay mânâsına kullanılmıştır. Halk arasında bilinen kırat, kıymetsiz bir ağırlık Ölçüsü olduğu için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kastedilen mânânın büyük ecir olduğunu belirtmek için, büyük dağ kadar olduğunu ifâde etmiştir. Aslında sevab, manevîdir. Maddiyatla anlaşılmaz. Yahut Allah Teâlâ, verdiği sevabı, Uhud dağına, benziyen bir şekle sokar. Ve âhirette hayratın terazisine koydurur. [154]
1 - Müslümamn cenazesinin şanı yücedir. Bunun hizmeti ile meşgul olana veya cenazeye iştirak edene bol sevab verilir.
2 - Cenazeye iştirak etmeye, namazında bulunmaya ve defninin sonuna kadar ayrılmamaya teşvik vardır. [155]
1542) Âmir bin Rabîa (Radıyallâhü anh)iden rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Cenazeyi gördüğünüz zaman, cenaze geçip sizi arkasında bira-kıncaya kadar veya (yere) indirilinceye kadar ayağa kalkınız. (Aya*k-ta durunuz.) [156]
Kütüb-i Sitte sahipleri ve Beyhakî bunu rivayet etmişlerdir. T i r m i z i, hadîsin hasen - sahih olduğunu söylemiştir. EI-Menhel yazarı, hadîsi şöyle açıklar:
Yâni; cenazeyi bulunduğunuz yerden geçerken gördüğünüz zaman cenaze için ayağa kalkınız ve uzaklaşıp sizi arkasında bırakın-caya kadar veya sizi arkasında bırakmadan önce omuzlardan yere indirilinceye kadar, ayakta bekleyiniz.
Cenazenin geçmesi ve sizi arkasında bırakması ifâdeleri mecazîdir. Gaye cenazeyi taşıyanlardır.
Hadîs, otururken yakınından cenaze geçirilen adamın ayağa kalkmasının meşruluğuna delâlet ediyor. Ayağa kalkış; ölüye saygı için değil, ölüm olayının dehşetli ve korkunç oluşu içindir.
Cenaze geçirilirken ayağa .kalkmanın meşruluğuna hükmeden âlimlerin başında îbn-i Ömer, İbn-i Meş'ud, Ebû Musa el-Eş'âri, Ebû Mes'ud el-Bedrî, Kays bin Sa'd, Seni bin Huneyf, Misver bin Mahreme, Hasan bin Ali. K a t â d e , İbn-i Şîrîn, Nehaî, Şa'bi, Salim bin Abdillah ve Mâliki 1 er' den İbn-i Habîb ile İbnü'l-Mâcişûn (Ra-dıyallâhü anhüm'dür.
>»'. Hadisin «Veya indirilinceye kadar...» cümlesi ile,
omuzlardan yere indirilmesinin mi, mezara indirilmesi mi kastedildiği hususuna gelince; Ebû Davud'un zikrettiği senedlerden S e v r i' nin Süheyl aracılığıyla Ebû Hüreyre (Radı-
yallâhü anhî'den ettiği rivayette: «Yere indirilinceye kadar...» buyurmustur.Ebû Muâviye' nin Sühey1 aracılığıyla Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'de
ettiği rivayette : = «Kabre indirilinceye kadar...» buyurulmuştur.
Ebû Dâvûd; Süfyân-ı Sevri' nin, hıfzetmek yönünden Ebû Muâviye' den kuvvetli olduğunu belirtmiştir.
El-Hâfız: Buhâri, yere indirmenin kastedildiği mânâsını tercih etmiştir, demiştir. Gerekçe de S ü h e y 1' in şeyhi Ebû S â 1 i h' in tatbikatıdır. Çünkü B e y h a k i' nin rivayetinde Süheyl demiştir ki: Ben, Ebû Salih'i cenaze omuzlardan indirilinceye kadar oturmaz olarak gördüm.
1543) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'detı; Şöyle demiştir: Peygamber CSallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanından bir cenaze geçirildi. Kendisi ayağa kalktı ve (bize) :
«Ayağa kalkınız. Çünkü şüphesiz ölüm için korku ve dehşet vardır.» buyurdu.Bunun isnadının sahih ve ricalinin sıka oldukları Zevâid'de bildirilimistir. [157]
Bu hadis Zevâid türündendir. Bu hadis de cenaze geçerken ayağa kalkmanın meşruluğuna ve ayağa kalkmanın ölüye ta'zim için olmayıp, ölümün dehşet ve korkunçluğunu ta'zim için olduğuna delâlet eder. Durum böyle olunca, cenaze kime âit olursa olsun ayağa kalkılmalıdır.
1544) Alî bin Ebî Tâlib (Radıyallûkü anhyûen; Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir cenazenin geçmesi dolayısıyla ayağa kalktı, biz de kalktık. Nihayet ayağa kalkmayı ter-kedip oturdu. Artık biz de ayağa kalkmayı terkedip oturduk." [158]
Buhârî müstesna diğer Kütüb-i Sitte sahipleri, A h m e d, İbn-i Ebî Şeybe ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir.
Âlimlerin çoğu, bu hadîsi terceme ettiğim şekilde açıklamıştır. Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk zamanlarda cenaze için ayağa kalkardı. Sahâbîler de ona uyarak kalkarlardı. Bilâ-here cenazelerin geçişinde ayağa kalkmayı terketti. Sahâbîler de ter-kettiler. Hadîs böyle yorumlanınca, cenaze için ayağa kalkmanın mensuh olduğuna hükmeden âlimler için delîl olur. Ancak hadîsin bu şekilden başka bir tarzda mânâlandırılması mümkündür. Hadîsin zahirine göre mânâsı şöyledir:
"Resûlulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir cenaze için ayağa kalktı. Biz de ayağa kalktık. Nihayet O oturdu. Biz de oturduk." Bundan maksad; 'Cenaze geçince O oturdu, biz de oturduk' olabilir. Böyle bir ihtimâl bulunduğu için, hadîs kalkmanın neshine kesin bir delil değildir. Lâkin Tahavî nin A 1 i (Radıyallâhü anh)'den olan rivayeti kesindir.
El-Menhel'de zikredilen o hadîs meâlen şöyledir : "Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Ssllem) cenaze ile beraber iken ayağa kalkardı. Cenaze indirilinceye kadar ayakta dururdu. Cemâatda Onunla beraber ayağa kalkardı. Bundan sonra efendimiz oturdu. Ve cemaata oturmayı emretti."
Şafii: Bu bâbta en sahih hadîs budur. Ve bu hadîs, ilk hadîsi (1542 nolu) neshedicidir. A 1 î (Radiyallâhü anh)'in maksadı şudur.- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cenazeyi gördüğü zaman kalkardı, sonra kalkmayı terkettı. Artık cenazeyi gördüğü zaman kalkmazdı, demiştir.
Cenaze için ayağa kalkmanın mensuh olduğuna hükmeden âlimlerin başında; Ebû Hanîfe, Mâlik ve Şafiî gelir. Bunların delilleri, A 1 i (Radıyallâhü anh)'in mezkûr hadîsi ile Ubâde bin es-Sâmit (Radıyallâhü anh) 'in T i r m i z i, T a h a v i, Müellifimiz, Ebû Dâvûd ve başkaları tarafından rivayet edilen ve Yahûdiler'e muhalefet etmek üzere cenaze için ayağa kalkmamayı ve oturmayı emreden hadisidir.
El-Menhel yazarı ayağa kalkmanın meşruluğuna taraftar çıkmış ve Nevevî' nin de kalkmanın mensuh olmaması şıkkını tercih ettiğini söylemiştir.
îbn-i Abdi'1-Berr ve İbn-i Hazm de aynı görüştedirler. Bunlara göre A 1 i (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde bildirilen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kalkmayışının sebebi, kalkmanın mendubluğunu ve oturmanın câizliğini beyan etmektir.
İbn-i Abbâs {Radıyallâhü anh), Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ve İbnü'l-Müseyyeb de kalkmayanlardandırlar. Ahmed bin Hanbel'e göre kişi dilerse kalkar, dilerse kalkmaz. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce kalkmış, sonra oturmuştur.
1545) Ubâde bin es-Sâmit (Radtyailâhü anh)'der\ Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir cenaze ile gittiği zaman; cenaze kabre indirilinceye kadar oturmazdı. Sonra bir Yahudi âlimi Ona uğrayıp:
Yâ Muhammedi Biz böyle yaparız, dedi. Bundan sonra Resûlullah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturdu ve (bize) :
«Yahudilere muhalefet ediniz. (Oturunuz.)» buyurdu.Sindî :Bunun senedinin zayıf olduğu söylenmiş, demiştir. [159]
Ebû Dâvûd, Tirmizi Tahavî, Bezzâr ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir.
Ebû. Dâvûd'un rivayetinde Peygamberimize âit metin; «Oturunuz, onlara muhalefet ediniz.» şeklindedir.
Bu hadîse göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} bir cenazeyi teşyi' ettiği zaman cenaze kabre indirilinceye kadar oturmazdı. Sonra onunla görüşen bir Yahûdî âlimi: Biz cenazeyi teşyi' ettiğimiz zaman, cenaze kabre indirilinceye kadar oturmayız. Aynen sizin gibi yaparız, demiş. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) artık oturmaya başlamış ve sahâbîlere oturmalarını, Yahudilere muhalefet etmelerini emretmiştir.
Hadîs, cenaze kabre indirilinceye kadar ayakta durmanın neshe-dildiğine hükmeden âlimler için bir delildir. Lâkin senedinin zayıf olduğu söylenmiştir. Çünkü râvi Abdullah bin Süleyman ile babası Süleyman'in aleyhlerinde konuşulmuştur. [160]
El-Menhel yazarı bu hususta şöyle der :
1 - İbn-i Ömer, Ebû Hüreyre, İbn-i Zübeyr, Ebû Said-i Hudrî, Ebû Musa el-Eş'âri, Ev-zâi, Ebû Hanîfe, arkadaşları, Ahmed ve İ. shak (Radıyallâhü anhümJ'e göre cenaze mezarlığa götürülünce omuzlardan indirilmedikçe veya kabre indirilmedikçe cemâat oturamaz.
2 - Urve bin Zübeyr, Saİd bin el-Müsey-yeb, el-Esved, Mâlik ve Şafiî' nin dâhil olduğu bir cemaata göre cenazeyi teşyi' edenler, cenazenin omuzlardan in dirilmesinden önce oturmak caizdir. [161]
1546) Aişe (Radtyallâhü anhâ)'dan; Şöyle demiştir:
Ben bir defa Onu —yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i evde bulamadım da (aradım.) Baktım ki Bakî' mezarlığın-dadır. Şöyle buyurdu:
= «Selâm sizlere ey mü'mîn bir kavmin kabristan (halk)ı! Siz bizim için faratlarsınız[162] ve biz muhakkak size iltihak edicileriz. Allah'ım! Bizi onların sevabından mahrum etme. Ve bizi onlardan sonra hak yoldan saptırma.»
1547) Büreyde (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Rcsûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sahâbilerine, kabristana çıkacakları zaman (ne söyleyeceklerini) öğretirdi. (Onlardan mezarlığa gideni) şöyle derdi:
= «Selâm sizlere ey bu diyarın mü'min ve müslüman halkı! Biz de inşâallah sizlere iltihak edicileriz. Allah'tan kendimize ve sizlere afiyet dileriz.»" [163]
Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin hadisinin benzerini, Müslim daha uzun metin hâlinde rivayet etmiştir. Fakat buradaki;duasına., oradaki rivayette rasthya-madım.
Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin Müslim' deki rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Bakî' kabristanına vardığında Bakî' deki ölülere hitabı şöyledir :
Yine Âişe (Radıyallâhü
anhâ)'nin M ü s 1 i m' deki bir rivayetine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) Ona kab-ristandakilere şöyle hitab etmesini öğretmiştir :
B ü r e y d e (Radıyallâhü anh)'in hadisini de Müslim rivayet etmiştir.
Dâr kelimesinin asıl mânâsı evdir, "Diyâr"da onun çoğuludur. Hattâbî : Mezarlığa Dâr denilebileceği, hadîsten anlaşılıyor. Doğrusu da budur. Çünkü Dâr, Arap dilinde meskene denildiği gibi; harabelere de Dâr denilir, demiştir.
El-Menhel yazan da : Kabirlere Dâr denilmiş. Çünkü kabirler, dirilerin meskenlerine benzer. Diriler, meskenlerde toplandıkları gibi, ölüler de kabirlerde toplanır, demiştir.
Hadîsler: Dirilere olduğu gibi ölülere de selâm vermenin meşruluğuna delâlet ederler.
Hadîslerde «İnşâallah biz de sizlere iltihak edicileriz» buyurul-muştur. Ölülere iltihak etmek kesindir. Burada teberrüken veya sözü süslemek için inşâallah sözü kullanılmıştır. Şöyle bir ihtimal de var: îmanla ölmek kesin olmadığı için inşâallah denilmiştir. Veyahut Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabristana gittiği zaman beraberinde ihlâslı mü'minler bulunduğu gibi muhtemelen münafıklar da vardı. Münafıkların durumuna işaret olmak üzere : «İnşâallah» buyurulmuştur.
Hadîsler; kabir ziyaretine gidildiğinde bu kelimeleri söylemenin meşruluğuna delâlet ediyorlar. Hadîs kitaplarında söylenmesi meşru kılınan başka kelimeler de vardır.
El-Menhel yazarı, meşru kabir ziyaretinin âdabını Nevevî'-den naklen özetle şöyle ifâde eder:
"Kabir ziyaretçisi; alçak gönüllü, Allah'ın azametini düşünücü, kendisinden önce ölenlerden ibret alıcı olarak ve Allah rızası için mezarlığa gitmelidir. Kabrin yanma vardığı zaman sırtını kıbleye verip yüzünü kabre döndürerek selâm verir.-Ve duâ eder. Hadîslerde vârid olan selâm ve duâ şeklini tercih etmelidir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bak î' a gittiği zaman ayakta durduğu gibi ziyaretçi ayakta durmalıdır. Ancak bir özür varsa oturmakta beis yoktur. Kabrin çevresinde tavaf yapmak, kabir sahibinden dilekte bulunmak sakıncalıdır." (Yâni ziyaretçi: Ey kabir sahibi! Bana evlâd ver, beni şu kazadan koru v.b. sözlerden sakınmalıdır. Çünkü veren koruyan ancak Allah'tır. Bile bile böyle söylemek küfürdür. Fakat : Ey kabir sahibi! Allah katında bana şefaatçi ol. Veya: Ey Allah'ım! Şu sevgili kulun hatırı için beni bağışla. Şu dileğimi kabul eyle, diye duâ etmekte sakınca yoktur.) Kabrin başında Kur'an okumaya gelince :
1 - Ebû Hanîfe, bu konuda sahih bir hadîs bulunmadığı gerekçesiyle mekruh görmüşse de Hanefî mezhebinin tercih edilen kavline göre Kur'an okumak müstehabtır. Çünkü bu konuda eserler vardır. Ziyaretçi, bilhassa Yasin sûresini okumalıdır.Hanefî1er' in Dürrül-Muhtât" adlı fıkıh kitabında : Kabir ziyaretinde Yâsîn sûresi okunur, denilmiştir.1bn-i Âbidînde bu sözle ilgili olarak : Çünkü «Kabristana girip Yâsîn sûresini okuyan olursa Allah o gün için azabtaki ölülerin azabını hafifletir ve okuyucu için Ölü sayısınca hasenat olur.» mealinde hadîs vârid olmuştur, der.
Eİ-Lübâb şerhinde : Ziyaretçi Fatiha, Bakara* nın ilk sahif esini Ây e tü'l-K ü r s î'yi, Âmene'r-Resûlü, Yâsîn, Mülk, Tekâsür sûrelerini ve oniki, onbir, yedi veya üç defa İ h 1 a s sûresini okur; Sonra : Allah'ım! Şu okuduğumun sevabını falana veya şunlara ulaştır diye duâ eder, denilmiştir.
2 - Şâfiîler'e göre ziyaretçinin Kur'an okuması müstehabtır.N e v e v i el-Mecmû'da : Ziyaretçinin kabristana selâm vermesi, ziyaret ettiği Ölüye ve bütün kabristandakilere duâ etmesi, Kur'an okuması ve sonra ölülere duâ etmesi müstehabtır. Şafiî'-nin bu hususta nassı vardır. Arkadaşları da mütiefiken te'yid etmişlerdir.
3 - Hanbelîler'e göre Kuran okunmalıdır. El-Muğnî de : A h m e d ' den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir : Kabristana girdiğin zaman üç defa Âyetü'l-Kürsî ve İhlâs sûresini oku. Sonra de ki: Allah'ım! Bunun sevabı şu kabristan ehlinedir.
Ölülere duâ, istiğfar, sadaka ve Hac gibi hayratın sevabının bağışlanmasında bir ihtilâf bilemiyoruz. A h m e d; Ölüye hayrın her çeşidi ulaşıl. Çünkü bu hususta vârid olan nasslar vardır', demiştir.
4
- Mâlikiler'e
göre kabir üzerinde Kur'an okumak mekruhtur. Çünkü Selefin böyle bir
tatbikatı yoktur. Selefin yaptığı şey,
sadaka ve duadır. M â 1 i k i 1 e r '
in bâzılarına göre Kur'an okuyup
sevabını Ölüye bağışlamakta beis yoktur. İnşâallah Ölüye se-vâb hâsıl olur.
[164]
1548) Berâ bin Âzib (Radtyailâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde bir cenazeye çıktık. Efendimiz mezarlıkta kıbleye doğru oturdu."
1549) Berâ' bin Âzib (Radtyailâhü anh)'âen; Şöyle demiştir: Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde bir cenazeye çıktık da kabrin yanma vardık. Efendimiz oturdu. Biz de sanki başlarımızın üstünde kuşlar konmuş gibi oturduk." [165]
Berâ" (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini Ebû Dâvûd ve N e s a i de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde Berâ' (Radıyallâhü anh) meâlen şöyle demiştir: "Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde Ensâr'dan bir adamın cenazesine çıktık da kabrin yanma vardık. Henüz kabrin kazılması tamamlanmamıştı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kıbleye doğru oturdu. Biz de Onunla beraber oturduk."
N e s a î' nin rivayetinde ise hadîsin son kısmı şöyledir :
"Biz de başlarımızın üstüne kuşlar konmuş gibi Onun etrafında oturduk."
Başlarımızın üstünde kuşlar varmış gibi oturmak sahâbilerin efendimizin huzurunda çok edebli, sakin ve mütevazı bir tarzda oturmalarından kinayedir Bilindiği gibi kuş, hareketsiz olan şeylerin üzerine konar. Konduğu yerde hareket oldu mu kuş durmaz.
Si n d î' nin beyânına göre sahâbîler, efendimizin durum ve zamanlarına çok riâyet ederlerdi. Bazen Onun huzurunda konuşurlar, hattâ gülümserlerdi. Bazen de çok sakin ve sessiz otururlardı.
Hadîs, ölünün defninden önce kabrin yanında oturmanın meşruluğuna ve otururken kıbleye doğru oturmanın müstehablığına delâlet ediyor. Ayrıca sahâbîlerin edeb timsali olarak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e karşı davranışlarını yansıtıyor.
Büyüklerin huzurunda edebli, mütevâzi ve sakin oturmanın müs-tehablığı hükmü de çıkarılıyor. [166]
1550) Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhümâydan: Şöyle demiştir :
Ölü kabre dâhil edildiği zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : buyururdu. Râvi Ebû HâHd bir defa
demiştir ki: İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) şöyle demiştir: Ölü, kabrine indirildiği zaman efendimiz: buyurdu. Hâvi Hişâm, kendi hadîsinde:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şu kelimeleri buyurduğunu söylemiştir . [167]
İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in bu hadîsini müellif Hişâm bin Ammâr ile Abdullah bin Sâid' den iki ayrı senedle rivayet etmiştir. Abdullah bin Sâid'in şeyhi Ebû Halid, İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) 'mn hadîsini iki ayrı metin hâlinde rivayet etmiştir. Birinci metin meâlen şöyledir:
"Ölü kabre konulduğu zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem : buyurdu." Buyrulan bu cümlelerin mânâsı özetle şöyledir:
*Ey ölü! Seni Allah'ın adıyla indirdik. Ve Resûlullah'ın yol ve dîni üzerinde seni teslim ettik.»
Ebû Hâ1id ' in bir defa yaptığı rivayet meâlen şöyledir: "Ölü kabre konulduğu zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem: buyurdu." Buyrulan bu cümle- yukarıdaki cümlenin meali gibidir. Bu cümledeki «Sünnet»ten mak-sad, şeriat ve yoldur.
Müellifin Hişâm' dan rivayet ettiği sened ile zikredilen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in buyruğu şöyledir:
Meali şöyledir: «Seni Allah'ın adıyla indirdik; Allah'ın yolunda ve Resûlullah'ın dini üzerinde seni teslim ettik.»
Bu hadîsi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir.
Hadîs, ölünün kabre indirileceği zaman bu zikri okumanın müs-tehablığma delâlet eder. Tâ ki Allah'ın adı ve Resulünün sünneti; fitne ve korkulardan koruyucu kale gibi ölüyü korusun.
1551) Ebû Râfi' (RadtyaHâhü anh)'den; Şöyle demiştir;
(Ölen Sa'd (Radıyallâhü anhl'ın cesedi kabre indirileceği zaman) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sa'd (Radıyallâhü anh)'ın cesedini yavaşça ve tedricen na'şın üzerinden çekip çıkardı. (Ve kabre indirdi) Kabrinin üstüne de su serpti.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedindeki râvi Mendel bin Ali zayıftır. Muhammed bin Ubeydullah'ın zayıflığı husûşjunda İttifak vardır.
1552) Ebû Saîd (Radryallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kabre indirileceği zaman kabrin) kıble tarafından alınarak karşılandı ve na'şın üzerinden yavaşça çekip çıkarıldı.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun İsnadında bulunan Atiyye el-Avfî'yi imam Ahmed zayıf saymıştır. [168]
Bu iki hadis de Zevâid türündendir. İlk hadiste geçen "Selle" fiilinin masdarı olan "Sell"in mânâsı, yavaş yavaş ve tedricen bir şeyi çekip çıkarmaktır. Cenaze hakkında kullanıldığı zaman âlimler şöyle ta'rif etmişlerdir: Na'ş mezarlığa götürüldüğünde kabrin ayak ucuna ve kabrin hizasına konulur. Sonra cesed na'şın üstünden yavaşça çekilip çıkarılır ve önce baş kısmı kabre konulur. Sonra ayak kısmı kabre indirilir. Veyahut önce ayaklar kabre indirilir, sonra baş kısmı kabre indirilir. İşte buna 'Seli" adı verilir. Bazen Seli ve İstilâl lügat, manâsıyla hadîslerde gelir. Nitekim müellifin süneninin bâzı nüshalarında buradaki ikinci hadîste mevcud İstilâl; yavaşça çekip çıkarma mânâsına gelmiştir.
E b û R â f i' (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından defnedildiği ye kabrine su sçr-pildiğı bildirilen S a'd (Radıyallâhü ann)'ın hangi S a'd olduğu hususunda sarih bir şeye rastlamadım. Ancak Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem)'in Sa'd bin Muâz (Radıyallâhü anh) in cenazesine katıldığı sabittir. Hadîsteki Sa'd ile bu zâtın kastedilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Onun hâl terçemesi, 407 nolu hadîs bahsinde geçmiştir. [169]
1 - ölü kabre indirilirken yukarıda tarifi geçen Seli usûlü meşrudur.
2 - Definden sonra kabrin üzerine su serpmek meşrudur.
E b û S a î d (Radıyallâhü anh)'in hadisine gelince; Zevâid türünden olan bu hadîs, sünen nüshalarının bâzılarında kısadır. Eldeki nüshada parentez içine alınan : cümlesi bâzı nüshalarda yoktur. Ve fıkıh kitaplarında delil olarak nakledilen bu hadisin metninde, mezkûr cümle yoktur.
Yukarıda Seli ve İstilâl kelimelerinin fıkıhçılar ve hadîsçilerce yapılan istilâhi mânâsına bakılırsa bu cümlenin olmaması gerekir. Çünkü hatırlanacağı gibi bu iki kelimenin istilâhi mânâsı kabrin ayak ucuna konmuş olan na'şın üzerinden ölüyü yavaşça çekip çıkarmak ve kabre indirmektir. Oysa bu hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek na'şının, kabrin ayak ucuna değil, kabrin kıble tarafına konduğu ve kabre inen sahâbîlerin yüzleri kıbleye ve mübarek na'şa gelecek tarzda mübarek Efendimizi na'şm üzerinden alıp kabre indirdikleri bildirilmiştir.. Durum böyle olunca yukarıda anlatılan Seli durumu söz konusu değildir. Bu cümlenin bulunduğu nüshalarda mezkûr kelimenin lügat mânâsına yâni yavaşça çekip çıkarma anlamına yorumlanması gerekir.
Bu hadîs, cenazenin kabre indirilirken kıble tarafından alınmasının meşruluğuna delâlet eder.
El-Menhel yazarı, ölünün kabrin kıble tarafından veya ayak ucu tarafından alınması konusunda âlimlerin ortaya attıkları görüşleri şöyle anlatır:
1 - Ebû Hanîfe' nin kavline göre, na'ş kabrin kıble tarafına konulur. Ve ölü na'ştan hafifçe alınarak kabre indirilir. Bu kavil; Alî bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh) ve İ s h a k bin Râheveyh (Radıyallâhü anh)'den de rivayet edilmiştir. Delilleri, yukarıdaki Ebû S a i d (Radıyallâhü anh)'in hadîsidir. Fakat notta belirtildiği gibi senedi zayıftır. İkinci delilleri; Ebû D â v û d ' un el-Merâsil'de İbrahim Nehaî' den rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir:
"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kıble tarafından alınarak kabre indirilmiş ve Seli usûlü île indirümemiştir." Üçüncü delilleri B e y h a k i' nin İ b n-i A b b â s (Radıyallâhü anh), İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) ve Büreyde (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği : 'Sahâbîler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *i kıble tarafından kabre indirdiler.' mealindeki hadîstir. B e y h a k i' nin belirttiği gibi bu rivayetlerin tümü zayıftır. Üstelik Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kıble tarafından alınması düşünülemez. Çünkü kabr-i şerifi odanın kıble tarafındaki duvarına iç taraftan bitişikti. Bu sebeple na'şın, kabrin kıble tarafına konulması mümkün değildir.
2 - Mâlik, Şafiî, Ahmed ve başkalarına göre Seli usûlü ile yâni kabrin ayak ucuna konulan na'şın üzerinden ölü, alınıp, baş ucundan ileri çekilerek önce baş kısmı kabre indirilir, sonra ayak kısmı indirilir. İbn-i Ömer, Enes, Abdullah bin Yezid, Nehaî, Şâ'bî (Radıyallâhü anhüm) ve başkaları da böyle demişlerdir. Bunların delilleri, Ebû Dâvûd ve B e y h a k i' nin rivayet ettikleri Abdullah bin Ye-z î d (Radiyallâhü anh)'in hadîsi, Beyhakî ve Şafiî' nin î b n - i A b b â s (Radıyallâhü anh)'dan rivayet ettikleri: 'Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) baş tarafından Seli usûlü ile kabre indirildi.' mealindeki hadisidir.
El-Menhel yazarı, bu grubun dayandığı başka delilleri de zikretmiştir.
3 - Enes ve bir rivayete göre İbn-i Ömer (Radıyal lâhü anhümâ), Seli usûlüne hükmetmekle beraber: Ölü, na'şın üze rinden çekilip çıkarılırken önce ayak kısmı kabre indirilir, demiş lerdir.
El-Menhel yazarı, yukarıdaki görüşleri anlattıktan sonra : Mezkûr ihtilâf, hangi şeklin daha efdal olduğu hakkındadır. Aslında hepsi caizdir. Delillerin kuvveti yönünden Seli usûlü ağırlık kazanır. Bugün için böyle yapmak daha kolaydır, demiştir.
1553) Saîd bin el-Müseyyeb (Radıyallâhü fl«A>'den; Şöyle demiştir • Ben, Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ile beraber bir cenazede bulundum. Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ), cenazeyi kabre indirdiği zaman. dedi
üzerinde kerpiçlerin dizilmesine başlanınca, İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhumâ) :
Bu cenazeyi Şeytandan ve kabir azabından koru. Allah im! Yeri onun yanlarından uzak tut, ruhunu yükselt, onu katından rızaya kavuştur.» dedi. Ben :
(Bu s°ylediklerin) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve bellem) den işittiğin bir şey midir? Yoksa kendi re'yinle mi,KendİSİ! ŞU haIde ben söz Eylemeye kadir (miy)im? Bilakis ResuluUah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVden işittiğim bir şey-dır, dedi.»
Bunun senedindeki Hammâd bin Abdir-ranman'ın zayıflığı üzerinde ittifak vardır. [170]
Zevâid türünden olan bu hadîs, ölü kabre indirildiğinde 1550 nolu hadîste H i ş â m ' in rivayetinde mevcut olan duanın okunmasının müstehablığma delâlet eder. Ayrıca cesed, lahde konulup, üstü kerpiçlerle örtüldüğü zaman, hadiste geçen duanın okunmasının meşruluğuna delâlet eder.
Hadis, şer'i bir mes'eleyi bilmiyenin bilenlere sormasının ve bilenin, bildiğini sorana nakletmesinin meşruluğuna delâlet ediyor. [171]
Kabir, "Lahd" ve "Şak" olmak üzere iki şekilde yapılır.
Lahd şekli şöyledir: Kabir normal olarak kazılır. Sonra kabrin tabanının karşısındaki kıble duvarı, ölünün .yerleşebileceği kadar oyulur. Cesed o oyuğa ve yüzü kıbleye gelecek şekilde yerleştirilir. Arkasına kerpiçler veya ağaçlar dizilir. Aralarından toprağın sızmaması için de ot, çamur gibi bir şey konulur. Sonra toprakla doldurulur.
Şak şekli şöyledir: Mezar normal olarak genişçe kazılır. Tabana inildikten sonra kıble tarafında 30 - 40 santim yüksekliğinde ince bir duvar örülür. Cesedin yerleşebileceği bir aralık bırakılarak o duvarın karşısında, yâni memleketimizdeki kıble istikâmetine göre kabrin kuzey tarafında da o duvara parelel bir duvar çekilir. Cesed iki duvarın arasındaki boşluğa, yüzü kıbleye gelecek tarzda konulur. Duvarların üstü kerpiç, ağaç ve taş gibi maddelerle örtülür. Yine toprağın sızmaması için üstüne ot veya çamur gibi bir şey konulur. Sonra üstü toprakla örtülür.
Her iki şekilde de yapılan mezara ölü indirildiğinde, başının batıya ve ayaklarının doğuya gelecek tarzda ve sağ yanına yatırılacağı ma'lûmdur.
1554) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü ankümâ)'dan rivayet edildiğine göre; ResûlulJah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir ;
«Lahd (usûlü) bizedir, Şak (usûlü) başkalarmadir.»"
1555) Cerîr bin Abdillah el-Hecelî[172] (Radtyallahâ tınh)'<\en ; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellcııı) buyurdu ki:
-Lahd (usûlü) bizedir, şak (usûlü) başkalarinadır.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır. Çünkü âlimler Ebü'l-Yakzan künyeli Osman bin Umeyr'in zayıflığı üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu hadis, İbn-i Abbâs (R.A.)'m rivayetinden olmak üzere dört sünende vardır. Ve Sa'd bin Ebi Vakkâs (R.A.)'ın rivayetinden olarek Müslim'de ve başka kitablarda vardır.
1556) Âmir bin Sa'd[173] (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre, (babası) Sa'd (bin Ebî Vakkâs) (Radıyallâhü anh) (vefat edeceği zaman) :
Resûlullah (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) e yapıldığı gibi bana da lahd kazınız ve üstüme kerpiçler dikiniz. (Üstümü kerpiçle örtünüz) dedi." [174]
İbn-i Abbâs (Radıyailâhü anhümâ)'nın hadîsini Ti r-mizi, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.
C e r i r (Radıyailâhü anh)'in hadîsi Zevâid türündendir. Amir (Radıyailâhü anh)'in hadîsini Müslim ve Ne-s a î de rivayet etmişlerdir.
Bu bâbta rivayet edilen hadîsler, mezarın lahid usûlü ile yapılmasının efdaliyetine delâlet eder.
İlk iki hadiste -Lahit bizedir, şak başkalarmadır.» buyurulmuş-tur. Bu cümleler, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. EI-Menhel yazarı bu şekillen şöyle sıralamıştır:
Yâni lahit usûlü biz müslümanların ölülerine mahsustur. Şak usûlü de bizden olmıyan Ehl-i kitaba mahsustur. A h m e d ' in bir rivayetinde bu mânâ açıkça belirtilmiştir.
İbn-i Teymiye: Bu hadiste, Ehl-i kitabın şiarı olan tüm işlerde onlara muhalefet etmemiz için bir uyarı vardır. Öyle ki, ölüyü mezarın dibine indirmekte bile muhalefet etmemiz emredilmiş, demiştir.
Bir kavle göre hadisin mânâsı: 'Lahit usûlü, Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem)'in ümmetine mahsustur. Şak usûlü, geçmiş ümmetlere mahsustur.' Veyahut 'Lahit usûlü, Peygamberlere mahsustur. Şak usûlü peygamber olmıyanlara mahsustur.' olabilir.
Bu hadîsler, lahit usûlünün şak usûlünden daha faziletli olduğuna delâlet ederler. Şak usûlünün caiz olmadığı kastedilmemiştir. Buna delil ise, 1557 nolu E n e s (Radıyailâhü anh)'in hadîsidir. Bundan sonra o hadîse geçilecektir.
N e v e v î, -el-Mühezzeb şerhinde : Âlimler, lahit ve şak usulleri ile kazılan mezarlara ölüleri defnetmenin câizliği üzerinde icmâ' etmişlerdir, demiştir.
Toprak sert ve sık olduğu yerlerde lahit usulü efdaldır. Toprağı gevşek olan yerlerde ise şak usûlü efdaldır. Fıkıhçılarm ekserisinin kavli budur. [175]
1557) "Enes bin Mâlik (Radtyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği zaman Medine'de lahit kazıcı bir adam ve şak kazıcı diğer bir adam vardı. Sa-hâbiler:
Biz Rahibimizden hayırlısını diliyerek ikisine de (haber) gönderelim. Hangisi sonra gelirse onu bırakırız, dediler. Ve ikisine de haber gönderildi. Lahit kazıcısı önce geldi. Bunun üzerine sahâbîler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için lahit kazdırdılar."
Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Mübarek bin Fudâle'yi cumhur sıka saymıştır. Ve kendisi burada tahdisle rivayet etmiştir. Artık tedlis yapması imkânı zail olmuştur. Senedin kalan ricali sıka zâtlardır. Bu sebeple isnad sahihtir.
1558) Âişe (Radtyallâhü anhâ)ydan: Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edince kabrin lahit veya şak usûlü ile kazılması hususunda sahâbîler arasında ihtilâf oldu. Hattâ bu hususta konuştular. Ve sesleri yükseldi. Bunun üzerine Ömer (Radıyallâhü anh) :
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi4ve Sellem)'in yanında ne hayatta iken ne de vefat etmişken bağıramazsınız. Veya buna benzer bir söz söyledi. Şak kazıcısının ve lahit kazıcısının her ikisine de (haber) gönderiniz, dedi. (Haber gönderildi.) Lahit kazıcısı geldi ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için lahit kazdı. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) defnedidi.İsnadının sahîh ve ricalinin sıka olduğu Zevâid'de bildirilmiştir. [176]
Zevâid türünden olan bu iki hadîsin birincisi A h m e d de rivayet etmiştir.
Hadîsler; Özellikle birinci hadîs; lahitin şak'tan hayırlı olduğuna delâlet eder. Çünkü Peygamberi için Allah Teâlâ lahiti seçmiştir. Hadisler, şak usûlünün de câizliğine delâlet ederler. Çünkü M e d i -n e' de şak usûlü ile mezar kazıcısının bulunduğu hadîsten anlaşılıyor. Eğer onun yaptığı usul caiz olmasaydı kendisi men edilecekti.
İkinci hadîsteki:fiili yerine bâzı nüshalarda :5 fiili bulunur. Yüksek sesle konuşmayınız demektir. [177]
1559) El-Edra" es-Sülemî[178] (Radtyallâkü anh)'den ; Şöyle demiştir: Bir gece Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için nöbet tutmaya gittim. Baktım ki bir adam yüksek sesle Kur'an okuyor. Biraz sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dışarı çıktı. Ben :
Yâ Resülallah! Bu adam riyakârdır, dedim. Edrâ' (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Sonra o adam Medine'de vefat etti. Teçhiz işi bittikten sonra na'şım taşıyıp götürdüler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (oradakilere)
«Onu yavaş götürünüz. Allah onunla iyi muamele etti. Şüphesiz o, Allah'ı ve Resulünü seviyordu.» buyurdu.
Edrâ' (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Efendimiz onun kabrini kazdırdı ve buyurdu ki:
«Kabrini geniş tutun. Allah ona bolluk verdi.» Bunun üzerine ashabından bâzısı:
«Yâ Resûlallah! Sen cidden ona üzüldün, dediler. Efendimiz (Sal-Jallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Evet. Çünkü şüphesiz o, Allah'ı ve Resulünü seviyordu.» buyurdu."
Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Kütüb-i Sitte'de Edrâ' es-Sülemi (R.A.)'ın bundan başka hadîsi yoktur. Bunun senedindeki râvi Musa bin Ubeyde hakkında : Hadisleri münker veya zayıftır, denilmiştir. Sıka olduğunu söyliyenler dz vardır. Hüccet değildir.
1560) Hişâm[179] bin Amir (Radtyallâkü anhümâ) dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallcllahü Aleyhi ve Seilem) şöyle buyurdu, demiştir : «Mezarları kazınız. Geniş tutunuz ve iyi yapınız.»" [180]
İlk hadîs Zevâid türündendir.
Ebû Dâvûd, Bey haki ve Nesaî de Hişâm (Radıyallâhü anh)'m hadîsini rivayet etmişlerdir.
Ebû Dâvûd ve Nesaî' nin rivayetlerinden anlaşıldığına göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadîsi, U h u d savaşında şehid olan sahâbîlerin defni ile ilgili olarak buyurmuştur.
Beyhaki ve Nesâî' nin bir rivayetine göre Hişâm (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir:
"Biz Uhud günü müşkül durumumuzu Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve* Sellem)'e arzederek :
Yâ Resûlallah! Her şehid için bir mezar kazmak bize güç gelir dedik. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
-(Mezarları) Kazınız, derinleştiriniz, iyi yapın ve iki üç kişiyi bir kabre defnediniz.» buyurdu.
Sahâbîler: (Aynı kabre defnedeceğimiz şehidlerden) hangisini kabrin ön tarafına defnedeceğiz? diye sordular. Buyurdu ki:
«Kur'an'ı daha çok hıfzedeni.»
Hişâm (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Babam (Âmir) (Radıyallâhü anh) bir kabre defnedilen üç şehidin üçüncüsü idi."
Bu bâbtaki hadisler, kabrin geniş ve derin kazılmasını emrediyorlar. Kabrin derinliğinin miktarı hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:
1 - Mâlikiler'e göre en azı, ölünün kokusuna mâni olacak ve yırtıcı hayvanlardan koruyabilecek derinliktir. Derinliğin âzamisi için bir sınır yoktur. Bâzı Hanbeliler de böyle demişlerdir.
2 - Şâfiîler'e ve Hanbelîler'in ekserisine göre derinliğin sınırı orta boylu bir adam kabirde ayakta durup kollarını havaya kaldırdığı zaman parmak uçları yer seviyesine denk gelecek miktardır. Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)'den de bu kavil rivayet edilmiştir.
3 - Hanefî âlimleri ihtilâf etmişlerdir. Bâzılarına göre en az derinlik yarım boy kadardır. Bir kısmına göre ise göğüs hizasına kadardır. Daha derin olursa daha iyidir.
Kabrin uzunluğu, ölünün boyuna göre olmalıdır. Genişliği ise, uzunluğunun yansı kadar olmalıdır. [181]
1561) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'âen; Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir taşı Osman bin M az'un (Radıyallâhü anhO in kabrine işaret yaptı.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu isnad hasendir. Davud'un el-Muttalib bin Ebİ Vedâa (R.A.)'dan rivayet ettiği hadîs, bu hadis için bir şahittir.
Bu bâbtaki hadîsler, kabrin geniş ve derin kazılmasını emrediyorlar. Kabrin derinliğinin miktarı hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:
1 - Mâlikîler'e göre en azı, ölünün kokusuna mâni olacak ve yırtıcı hayvanlardan koruyabilecek derinliktir. Derinliğin âzamisi için bir sınır yoktur. Bâzı Hanbelîler de böyle demişlerdir.
2 - Şâfiiler'e ve Hanbelîler'in ekserisine göre derinliğin sınırı orta boylu bir adam kabirde ayakta durup kollarını havaya kaldırdığı zaman parmak uçları yer seviyesine denk gelecek miktardır. Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)'den de bu kavil rivayet edilmiştir.
3 - Hanefi âlimleri ihtilâf etmişlerdir. Bâzılarına göre en az derinlik yarım boy kadardır. Bir kısmına göre ise göğüs hizasına kadardır. Daha derin olursa daha iyidir.
Kabrin uzunluğu, ölünün boyuna göre olmalıdır. Genişliği ise, uzunluğunun yansı kadar olmalıdır. [182]
Bu hadîs Zevâid türündendir. Notta belirtildiği gibi bunun şahidi durumunda olan bir hadîsi Ebû Dâvûd el-Muttalib (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiş. Ayrıca B e y h a k i ve İbn-i Ebî Şeybe'de el-Muttalib (Radıyallâhü anh) '-den rivayette bulunmuşlardır. Ebû Dâvûd'un rivayeti uzundur. O rivayette :
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'İn; Büyükçe bir taşı Osman (Radıyallâhü anh) in baş ucuna koyarak:
«Bu taşla kardeşimin kabrini tanırım. Ve ev halkımdan ölenleri onun yanına defnederim.- buyurduğu belirtilmiştir. Hâl tercemesi 1456 nolu hadîs bahsinde geçen, muhacirlerden M e d i n e' de vefat eden ve Bakİ'a defnedilen ilk zât olan Osman bin M a z ' û n (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in süt kardeşi olduğu için veya onu şereflendirmek için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ona: «Kardeşim...» demiştir. Osman (Radıyallâhü anh)'dan sonra Peygamber (Sallallahü Aiey-hi ve Sellem)'in ev halkından vefat eden ilk zât, oğlu İbrahim'dir. Osman (Radıyallâhü anh)'in yanına defnedilmiştir. [183]
Kabrin tanınması için taş gibi bir işaretin konulmasının müste-habhğı bu hadîsten anlaşılıyor. Konulacak alâmet, bugünkü halkın yaptığı gibi olmamalıdır. Bilindiği gibi çoğu kimseler, bu konuda israf yaparak mezarları süslüyorlar. [184]
1562) C'âbir (Radıyallâhit anh)\\vn; Şöyle demiştir : Resûluüah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabirleri kireç ile yapmaktan nehiy etti." [185]
Ahmed, Müslim, Ebü Dâvûd ve Nesaî de bu hadisi rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd' daki rivayet meâ-len şöyledir:
"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabir üzerinde oturmaktan, kabrin kireçle yapılmasından ve üzerinde bina yapmaktan nehiy etti."
El-Menhel yazarı şöyle der : Hadisin zahirine göre kabrin kireçle yapılması haramdır. Fakat Hanefiler, Mâlikîler, $âfiiler, Ahmed, Dâvûd ve bir çok âlim, buradaki yasaklamayı mekruhluğuna hamlederek kabrin kireçle yapılması mekruhtur, demişlerdir.
Yasaklamanın hikmeti şu olabilir: Kabir geçicidir. Ebedi değildir. Veyahut kireçle yaptırmak süs içindir. Ölünün süslemeye ihtiyacı yoktur
Kabrin kireçle sıvanmasına gelince; Hasanı Basrî, Ş â f i i ve Ahmed, bunda beis görmemişlerdir.
Mâlike göre mekruhtur. Ancak kokunun Önlenmesi buna bağlı ise caizdir.
Ebû Hani f e ve arkadaşlarının seçkin kavline g,öre mek ruh değildir
1563) Câbir (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir ;
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabir üzerinde bir şey yazılmasını yasaklamıştır."
Not : Sindi şöyle demiştir : Hâkim bu hadîsi el-Müstedrek'te rivayet ettikten sonra bunun senedi sahihtir. Lâkin tatbikat buna göre değildir. Çünkü şarktan garba kadar müslümanların önder âlimleri, kabirler üzerinde yazılar yazdırırlar. Bu yazı işi halef âlimlerin selef âlimlerden aldıkları bir şeydir, demiştir. Zehebi ise; Muhtasar adlı kitabında Hâkim'in sözüne karşılık olarak : Söz konusu yazma işi sonradan icad edilmiştir. Yasaklama hadîsleri o âlimlere ulaşmamıştır, demiştir. [186]
Zevâid türünden olan bu hadîsi notta da belirtildiği gibi H âkim de rivayet etmiştir.
Hadisin zahirine göre kabir üzerinde yazı yazmak haramdır. Sindi, Tirmizi' nin şerhinde : Yasağın umumî olması muhtemeldir. Kabir sahibinin adı, ölüm târihi veya Kur'an-ı Kerim ile Allah'ın isimlerinden bir şeyin yazılmasının, bu yasağa girmesi muhtemeldir. Çünkü bu yazıların yere düşmesi ve ayaklar altında kalması muhtemeldir, demiş; daha sonra nottaki Hâkim ve Zehebi'-nin sözlerini nakletmiştir.
Ş e v k â n i "en-Neyl"de : Kabirler üzerinde yazı yazmanın ya-saklığına dâir hadîsin zahirine göre ölünün ismini yazmak ile başka şeyleri yazmak arasında bir fark yoktur. Bâzı âlimler, süsleme olmaksızın ölünün isminin yazılmasını caiz görmüşlerdir. Bunu, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Osman bin Maz'ün (Radıyallâhü anh)'ın kabrine (1561 nolu hadîste belirtildiği gibi) işaret olarak taş koymasına kıyaslamışlardır. Bu fetva, nassın hükmünün kıyasla hususîleştirilmesi ile hâsıl olur. Cumhur nassın böyle husûsîleştirilmesine hükmetmiştir Bu fetva, nass karşısında kıyas yapmak değildir. Ancak bu kıyâsın sıhhatli olup olmaması mes'ele-si vardır, demiştir.
El-Menhel yazarı da şöyle demiştir : Dört mezheb imamı: Qlünün adı, ölüm târihi dâhil herhangi bir şeyin mezar üzerinde yazılması yasaktır, demişlerdir.
Bâzı Hanefî âlimleri: Kabrin tanınması için ölünün isminin yazılmasında bir beis yoktur, demişlerdir. Bu kavlin delili de Peygamber (Sallallahü Aleyhi.ve Sellem)'in (Osman bin M a z' û n (Radıyallâhü anh)'ın kabrine işaret olsun diye baş ucuna taş bırakmış olmasıdır.
Ha ne fi 1 e r ' in bâzı Fıkıh âlimleri ise : Kabre ihtiyaç duyulduğunda uygun yazıların yazılmasında beis yoktur, demişlerdir. Îbnü'l-Âbidîn: Kabre yazı yazılması nehiy edilmiş ise de amelî icmâ' yazı yazılmasının câizliği hakkındadır, diyerek; e 1 - H â -k i m 'in notta yazılı sözünü nakletmiş ve bunun, (1561 nolu) E n e s b in Mâlik (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi ile kuvvet bulduğunu belirtmiştir. İhtiyaç yokken yazı yazılması câîz görülmemiştir.
İhtiyaç hâlinde yazı yazılmasını caiz gören âlimlere göre hadisteki yasaklama, ihtiyaç duyulmayan hallere mahsustur.
1564) Ebû Saîd (Radıyallâhü arjh)\\en: Şöyle demiştir:
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabir üzerinde bina yapılmasını men etmiştir.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadı sahih ve ricali sıka 2âtlardır. [187]
Müslim, Ebû Dâvûd, Ahmed ve Nesai' nin C â b i r (Radıyallâhü anhJ'den rivayet ettikleri ve yukarıda meali yazılan hadîste de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kabir üzerinde bina yapılmasını menettiği bildirilmiştir.
El-Menhel yazarı şöyle der :
Turbeşti ; Kabir üzerinde bina yapmak iki şekilde düşünülebilir: Birincisi, kabrin taş ve benzeri malzemelerle yapılmasıdır. İkincisi'Üe, kabrin üstünde kubbe ve benzeri binaların yapılmasıdır. Bunların ikisi de bu hadîsle yasaklanmış, demiştir.
Hadisin zahirine göre kabir üzerinde binâı yapmak'hararndir. Fakat Şafiî, arkadaşları ve en sahih kavle göre- ürta>ri;b eli âlimleri : Yapılacak'bina., yapanın mülkünde ise mekruhtur,Umumi nie-> zarlıkta ise haramdır, demişlerdir. Ne v e v î : Arkadaşlarımız demişler ki : Umumi mezarlıkta yapılan bina âlimlerin ittifakıyla'ylk-tırılır, demiştir.
Hanefî âlimleri; Bina, süs için ise horanıdır.; .Mfçıai'M}.sağlamlığı için ise mekruhtur, demişlerdir. El-Ezhâr'da : Bina, eğer yapanın mülkünde ise hadîsteki nehiy mekruhlük içindir. Umüntef-âit mezarlıkta ise nehiy haramlık içindir. Ve yaptırılan bina mescid.bile olsa yıktırılması vâcibtir, denilmiştir.
Mâ1iki1er' e göre ölünün mülkünde veya' mülk sâhîbiniri izniyle yahut sahipsiz bir arazide kabrin kendisinin taş ve malzemelerle yaptırılması veya kubbesiz bile olsa duvarla çevrilmesi mekruhtur. Eğer iftihar,vesilesi yapılması niyetiyle olursa haramdır. Keza ölülerin defni için vakfedilmiş bir yer,işe haramdır. [188]
1565) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü a«A->'den; Şöyle demiştir :Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir cenaze üzerinde namaz kıldı. Sonra ölünün kabrinin yanına vararak ölünün baş tarafından kabre üç avuç toprak attı"[189]
Bu hadisin Zevâid türünden olduğuna dâir .bir işaret, yoktur, Kü-tüb-i Şitte'nin diğerlerinde buna rastlamaktım,.. Bâz % Fıkıh .kijabları bu hadîsi İbn-i Mâceh1' ten, bâzıları'da B e y h a k' î' den rivayet etmişlerdir.
Dört mezhebin Fıkıh kitabından Abdurrahraan el-Ce-zeri. Definde hazır bulunanların, ölünün baş tarafından her iki elleri ile toprağı avuçlayıp kabre atmaları ve bunu üç defa tekrarla-
maları müstehabtır. Birinci avucu atarken «biz sizi ancak topraktan yarattık.-; İkinci avucu atarken ; «Biz sizi ancak toprağa döndürürüz. -; ve üçüncü avucu atarken : «Biz sizi tekrar topraktan çıkarırız.[190]
nazm-ı Celillerini okuması müstehabtır. Sonra kabir toprakla doldurulur Mâliki ve Hanbeli âlimlerine göre avuçla toprak atılırken Kur'an'dan bir şey okunmaz, demiştir. [191]
1566) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'Ğvn rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
-And olsun ki sizden birisinin vücûdunu yakıcı bir ateş parçası üzerinde oturması, onun bir kabir üzerinde oturmasından kendisi için daha iyidir.»" [192]
Ahmed, Müslim; Ebû Dâvûd, Nesai ve B e y h a k i de bunu rivayet etmişlerdir.
Ebû Davud'un rivâyetindeki hadis, meâlen şöyledir: -Andolsun ki sizden birisinin elbisesini yakıp derisine bir ateş parçası üzerinde oturması; bir kabir üzerinde oturmasından kendi için daha iyidir.»
Kabir üzerinde oturmakları uzaklaştırmanın hikmeti, oturman ölü müslümanm hakkını hafife almak ve ona eziyet etmektir. Nit kim tbn-i Mes 'ud (Radıyallâhü anh)'a kabre basmanın hü mü sorulmuş, kendisi : Ben hayatta olan bir mü'mine eziyet etme ten nefret ettiğim gibi ölümünden sonra da ona eziyet etmekten ne ret duyarım, diye cevap vermiştir.
Bir kavle göre kabir üzerinde oturmaktan maksad, kabrin b şından uzun süre ayrıimayıp matem tutmak için olan oturmaktır.
Hadiste kabir umumi olarak zikredilmiştir. El-Menhel yazarın, dediğine göre gayri müslimlerin kabirleri de bu hükme girer. Ger müellifimizin bundan sonra gelen hadisinde «Müslümanın kabri» d ye kayıtlama var ise de o kayıt, müslümanın şerefinin yüceliğini b lirtmek içindir. Asıl ihtiram da onadır.
Hadisin zahirine göre kabir üzerinde oturmak haramdır. Fak; Fıkıhçıların cumhuru, hadisteki tehdidi, kerahet anlamına yoruml; mışlardır. Tabiidir ki küçük su dökmek veya büyük abdest bozma için kabir üzerinde oturmak haramdır. Âlimler bu hususta müttefi] tir. Bundan sonra gelecek hadiste belirtileceği gibi kabir üzerinde yi rümek de oturmak gibidir. Hattâ kabre dayanmak da oturmak gib dir. Çünkü A h m e d ' in rivayetine göre Peygamber efendimi Amr bin Hazm (Radıyallâhü anht'ı bir kabre yaslanm olarak görmüş ve Ona : «Bu kabrin sahibin eziyet etme.» buyurmuştur.
Zaruret hâlinde kabir üzerinde oturmakta sakınca yoktur.
Mâlikiler'e göre kabir üzerinde oturmak mekruiı değildi Çünkü M â 1 i k ' in rivayet ettiğine göre Alî bin E b i Tâ 1 i b (Radıyallâhü anhümâ) kabirlerin üzerine başını koyardı v üzerlerinde uzanırdı. T a h a v i de ricali sıka bir senedle bun rivayet etmiştir. Buhâri de Nâfi' (Radıyallâhü anh)'de rivayet ettiğine göre İ b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) kabirle üzerinde otururdu.
Bu grubtaki âlimlere göre yasaklanan oturmaktan maksad, abdeî bozmak için olan oturmaktır. El-Menhel yazarı bu yoruma mesne olan Muhammed bin Ka'b el-Karazi (Radıyallâh anhümâ) ile Ebû Ümâme (Radıyallâhü anhJ'in hadislerir zikretmiştir. Konunun uzamaması için buraya aktarmaktan vazgeç tim.
1567) Ukbe bin Amir [193] (Radtyattâhü ««A/den: Şöyle demiştir :
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: «And olsun ki bir ateş parçası veya bir kılıç üzerinde yürümem veyahut ayakkabımı ayağımla dikmem bir müslümanın kabri üzerinde yürümemden bana daha sevimlidir. Kabirlerin ortasında ab-destimi bozmuşum veya çarşının ortasında. Bence bunlar arasında (çirkinlik açısından) bir fark yoktur.»"
Not : Zevâid'de şöyle
denilmiştir : Bunun isnadı sahihtir. Çünkü İbn-i Mâce'-nin şeyhi Muhammed bin
İsmail'i; Ebû Hatim. Nesaî ve İbn-i Hibbân sıka saymışlardır. Senedin kalan
ricali, Buhârİ ve Müslim'in şartı üzerine sikadırlar.
[194]
1568) Beşîr bin el-Hasâsiyye (Radtyallâhü anh)'âen ; Şöyle demiştir :
Ben, bir gün Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde yürüdüğüm esnada Kendisi:
— «Yâ Îbne'l-Hasâsiyye! Hangi şey sebebiyle Allah'tan razı değilsin? Sen Allah'ın Resulü ile birlikte yürümek nimetine kavuştun:» buyurdu. Ben s
— Yâ Resûlallah! Allah'tan hiç bir şikâyetim yok. O, her hayrı bana vermiştir, dedim. Biraz sonra müslümanların mezarlığından geçti ve (oradaki ölülere işaret ederek) : ,
— «Bunlar, çok hayra kavuştular.» buyurdu. Sonra müşriklerin mezarlığının yanından geçti ve (oradaki ölülere işaret ederek) :
— -Bunlar çok hayra sırt çevirip geçtiler.» buyurdu- Sonra döndü de mezarlar arasında ayakkabı ile yürüyen bir adam gördü ve Ona:
— «Ey Sibt (~ tabaklanmış, sığır köselesin) den ma'mul ayakkabılar sahibi! Ayakkabılarını at.» buyurdu.
Müellif demiştir ki; Muhammed bin Beşşâr bize tahdis etti. (Dedi ki:) Bize Abdurrahman bin Mehdi tahdis etti. (Dedi ki:) Abdullah bin Osman : Bu hadîs iyidir. Râvisi, sıka bir adamdır, diyordu." [195]
Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesaî, Hâkim ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir.
Hadisin :cümlesini: «Hangi şey sebebiyle Allah'tan razı değilsin?» diye terceme ettik. Cümledeki fiilin asıl mânâsı kınamaktır. Buna göre cümlenin asıl-mânası: "Niçin Allah'ı .kınıyorsun?" şeklindedir. Bu mânâ sakattır. Hâşa bir mü'min Allah'ı, kina-maktan uzaktın Bu sebepledir ki Sindi bu cümleyi: «Hangi şöy-den dolayı Allah'tan razı değilsin? Halbuki Allah sana ne buyük ihsanda bulundu. Sen, Onun Resulü ile beraber yürümek nimetine kavuştun." diye yorumlamıştır.
Hadîsteki : "Sibtiyyeteyn11 kelimesinin tekili: "Sibtiyye"dir. Bu kelimenin mânâsı "Sibf'ten imâl edilmiş olan ayakkabıdır. "Sibt" ise selem ağacının meyvesi ile tabaklanmış olan sığır derişidir. Bu deriden ayakkabılar imâl edilir. Derinin kılları giderilmiş olduğu için veyahut tabaklanma İle deri yumaşadığı için ona "Sibt" adı verilmiştir .
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mezarlığa saygılı olmak için adama, ayakkabılarını çıkarmasını emretmiştir. Âlimlerin bu husustaki görüşlerine gelince :
1 - Ahmed ve Şafii1er' den el-Hâvf sahibi: Mezarlıkta ayakkabı ile yürümek mekruhtur. Mezarlığa girildiği zaman ayakkabıyı çıkarmak sünnettir. Ancak pislik korkusu, diken batması veya yerin sıcaklığı gibi bir zaruret varsa, ayakkabı ile mezarlıkta yürümek mekruh değildir, demişlerdir.
2 - Cumhura göre ayakkabıyla mezarlıkta yürümek mekruh değildir. Çünkü Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve başkalarının E n e s (Radıyallâhü anh)'den rivayet, ettikleri bir hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
— «Şüphesiz kul, kabrine konulduğu ve arkadaşları geri döndükleri zaman gerçekten o kul, arkadaşlarının ayakkabılarının sesini muhakkak duyar.» buyurmuştur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'İn bu hadiste geçen adama ayakkabılarını çıkarmasını emretmesi meselesine gelince; Cumhur bu hadise şöyle cevap vermişlerdir : Adamın ayakkabılarında necasetin bulunması muhtemeldir. Belki de adam, ayakkabıları ile iftihar ettiği için ona bu emir verilmiştir. Çünkü sibtten ma'mul ayakkabıları yalnız zevk ve safa ehli giyiyordu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tevazu' ile mezarlığa gidilmesinden hoşlanırdı.
Eğer ayakkabı ile kabristanda yürümek mutlaka yasak olsaydı; bu yasak sahâbiler arasında yayılırdı je hiç bir sahâbi bundan habersiz kalmazdı. Çünkü herkesin başına gelen bir iştir. Delil yönünden cumhurun görüşü kuvvetlidir. Sibtten ma'mul ayakkabıların yalnız zevk ehli tarafından giyilmesi noktası, kabule şayan görülmemiştir. Çünkü el-Hâf izin el-Fetih'te zikrettiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), keza Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anh) bunu giyiyorlardı. [196]
1569) Elıû Hüreyre (Radtyallahü arık)'fan rivayet edildiğine göre: Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) şöyle buyurdu, demiştir :
«Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü size âhireti hatırlatır.
1570) Aişe (Radtyallahü anhâ)'üan: Şöyle demiştir : Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kabirlerin ziyareti hakkında ruhsat vermiştir.Zevâid'de söyle denilmiştir : Bunun senedinin râvileri sıkadır. Çünkü râvi Bistam bin Müslim'i İbn-i Muin, Ebü Zur'a, Ebû Dâvûd ve başkaları sıka saymışlardır. Senedin kalan râvileri, Müslim'in şartı üzerindedirler.
Beşir bin El-Basâsİyye (R.A.)'ın Hâl Tercemesi
Câhiüyyet devrinde bu zâtın adı Zahm bin MaT>ed idi. Peygamber (A.S.) Ona : «Adın nedir?» diye sorunca : Adım Zahm bin Ma'bed'dir, diye cevap vermiş; Peygamber (S.A.V.) ona: «Sen Beşîr'sin» buyurmuştur. Peygamber (S.A.V.)'in âzad-lısı olan Beşîr (R.A.), İbnü'l-Hasâsiyye künyesiyle meşnur olmuştur. Hasâsiyye Onun büyük dedesi Dabbâb'ın annesinin adıdır. Bu zât. Peygamber (S.A.V.)'den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Beşîr bin Nehİk, Cerir bin Küleyb ve el-Ceh-deme adıyla bilinen karısı Leylâ rivayette bulunmuşlardır. Ebû Dâvûd. Nesaİ ve îbn-i Mâceh. onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (El-Menhel Cild : 9, Sahife : 86)
1571) İbn-i Mes'ud (Radtyallâhü anh) den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) şöyle buyurdu, demiştir :
«Ben, sizleri kabirleri ziyaret etmekten men etmiştim. Bundan sonra kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü şüphesiz kabirlerin ziyareti, dünyayı küçümsetir ve âhireti hatırlatır.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadı hasendir. Ibn-i Muin, buradaki râvi Eyyûb bin Hâni'İ zayıf görmüş; İbn-i Hatim ise işe yarar görmüştür. Ve lbn:İ Hibbân onu sikalar arasında zikretmiştir. [197]
Ebü Hüreyre (Radryallâhü anh)'in hadisi daha uzun ola rak ve ayriı senedle bundan sonra gelecek olan bâbta 1572 numara ile gelecektir. Buradaki metinde bulunan âhiret kelimesi yerine orada mevt (= ölüm) kelimesi bulunur ki; mânâları birbirine yakındır. Hadîsle ilgili gerekli izah orada yapılacaktır.
 i ş e (Radıyallâhü anhâ) ve İbn-i Mes'ud (Radıyallâ-hü anh)'in hadîsleri ise Zevâid türündendirler. îbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'m hadîsinin bir benzerini Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd, İbn-i Hibbân, Hâkim ve Beyhaki, Büreyde (Radıyallâhü anh)'den merfu' olarak rivayet etmişlerdir.
Ebû Dâvûd'un Büreyde (Radıyallâhü anh)'den olan rivayeti meâlen şöyledir;
«Ben sizi kabirlerin ziyaretinden men etmiştim. Bundan sonra kabirleri ziyaret ediniz* Çünkü onların ziyâcetindef tezkire (= nasihat, ölümü hatırlamak ve kabir halkından ibret almak) vardır.»
Hadîsler, kabir ziyaretinin ilk zamanlarda yasak olduğuna delâlet ediyorlar. Yasaklama sebebi hakkında el-Menhel yazan şöyle der:
İlk zamanlarda halk, câhiliyyet devrine yakın olduğu için, câhi^ liyyet devrindeki alışkanlıkların eseri olarak mezarlıkta uygunsuz konuşma yapmaları endişesiyle bu yasak konulmuş olabilir. îsIâTn kaideleri yerleşip, halk şer'î hükümlere intibak edince ve İslâmî âdaba alışılınca bu endişe kalkmış ve kabir ziyareti meşru kılınmıştır. Nitekim N e s a î' nin rivayetinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meâlen şöyle buyurmuştur: «... Artık kim kabirleri ziyaret etmek isterse ziyaret etsin. Ve sakın kötü lâf etmeyiniz,-
Hadîsteki «Kabirleri ziyaret ediniz.» emri, cumhura göre mendup-luk içindir. Fakat  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsinin zahirine göre kabir ziyaretine ruhsat vermiştir. Yâni ziyaret etmek câ-izdir.
îbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'in hadîsinin son kısmında kabirleri ziyaret etmenin faydalarına işaret edilmiş, O da dünya hırsının ve aşırı bağlılığın kırılması ile âhiretin hatırlanmâsıdır.
Bu hadîslerden çıkarılan netice; Kabir ziyaretinin meşruluğu ve buna teşviktir. Âlimler, kabir ziyaretinin erkekler için sünnet olduğunda ittifak etmişlerdir. Kadınların ziyaretiyle ilgili şer'î hüküm ise bundan sonra gelecek ikinci bâbtaki hadîsler bahsinde anlatılacaktır. [198]
1572) Ebû Hüreyre (RadıvallâhÜ anh)'c\et\: '^öyİe demiştir
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) annesinin kabrini ziyaret etti. Ve ağladı. Etrafındakiler! de ağlattı. Sonra :
-Annem için istiğfar etmem hakkında Rabbimden izin istedim de bana izin vermedi. Onun kabrini ziyaret etmem için Rabbimden izin istedim. Bana izin verdi. Siz kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirlerin ziyareti, size Ölümü hatırlatır.» buyurdu." [199]
Ahmed, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesai, Hâkim ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) annesi Âmine bint Veheb bin Abdi Menâf bin Zühre; Mekke ile Medine arasında bulunan e 1 - E b v â ' da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) altı yaşında iken, vefat etmiştir. Annesi Onunla beraber, dayıları olan Medine1 deki Beni Adiyy bin Neccâr'ın ziyaretine gitmişti. Medine' den M e k k e ' ye dönüşünde vefat etmiştir.
Peygamber fSallallahü Aleyhi ve Sellem) bilâhere annesinin kabrini ziyaret ederken âhireti hatırladığı için ve annesinin Onun peygamberlik günlerine yetişmemesi için ağlamış ve oradakilerin ağlamasına sebep olmuştur. Kadı I y a z : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ağlaması, annesinin azâb içinde olmasından dolayı değildir. Yegâne sebep; annesinin, onun peygamberlik günlerine yetişmemesi ve Ona iman etme nimetine kavuşmaması üzüntüsüdür.
Hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in annesi için istiğfar etmek üzere Allah'tan müsâade istediği ve fakat ona izin verilmediği bildirilmiştir, tzin verilmeyişinin sebebi hakkında el-Menhel yazarı şöyle der:
Sebeb şu olabilir : İstiğfar bir günahtan dolayı muâhaza edilmemeyi dilemektir. Peygamberlik haberi kendisine ulaşmıyan kişi, günâhından dolayı muâhaza edilmez. O halde muâhaza edilmemek için istiğfara hacet kalmaz
Diğer taraftan $öyle de denilebilir: İstiğfar İçin izin verilmemesi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in annesinin kâfir olduğunu zorunlu kılmaz. Çünkü Allah Teâlâ hin başka bir sebeple Peygam ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i Ona istiğfar etmekten men etmiş olması mümkündür Nasıl ki borcunu karşılayacak bir mal bırakmaksızın ölen müslümamn cenaze namazını kılmaktan ve ona istiğfar etmekten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk zamanlarda men edilmişti. Bunun sebebi de şöyle anlatılmıştır: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in istiğfarı derhal makbuldür. Kim için istiğfar ederse derhal sevabı o kimsenin Cennet'teki makamına ulaşır ve hemen kişi ondan yararlanır. Halbuki borçlu ölenin borcu ödenmedikçe Cennet'teki makamından ahkonmuş durumdadır.
Yukarıda belirtilen izah nedeniyle : 'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in annesi küfür üzerinde Öldüğü ve kâfire istiğfar etmek caiz olmadığından, ona istiğfar etmek için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e izin verilmemiştir,' diyenlerin sözü, sıhhatli değildir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in baba ve annesinin kurtulmuş olduklarını ispatlayıcı bir çok delili Ce1â1-i Süyûti zikretmiştir. Bunlardan bir kısmı şunlardır:
1 - B u h â r î' nin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
Bulunduğum asra gelinceye kadar ben Âdem oğullarının her asırdaki en hayırlı sülâlesinden gönderildim.» Mealini yazdığımız bu hadîste geçen "Kam", yüzyıl mânâsına geldiği gibi kişinin babaları ve efendi mânâlarına da gelir. Bu sebeple terceme ederken bu kelimeyi sülâle mânâsına terceme etlim.
2 - T i r m i z i' nin Vasile bin el-Eskâ' (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
Allah İbrahim (Aleyhisselâm)in çocuklarından İslâmil (Aley hisselâm)'i seçti. İsmail (Aleyhisselâm)'in çocuklarından Benî Kinâ-ne'yi seçti. Benî Kinâne'den Kureyş'i seçti. Kureyş'ten Benî Hâşim'i seçti. Benî Hâşim'den de beni seçti.»
K a s t a 1 â n i : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in baba ve annesinin kurtuluş ehlinden olduklarına, yâni Cehennemlik olmadıklarına hükmeden âlimlerin delillerinden birisi şudur ki; Bu iki muhterem zât, fetret devrinde, yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e Peygamberlik görevi verilmeden önce vefat etmişlerdir. Fetret devrinde ölenler için azâb yoktur. Çünkü Allah Teâlâ :
«Biz, Resul göndermedikçe azab verici değiliz.[200] buyurmuştur. Usûl âlimlerinden E ş ' â r i y e mezhebinin ileri gelen âlimleri ve Fıkıhçılardan Şafii âlimleri, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gönderilişi kendisine ulaşmadan ölen kimse ehl-i necattır. Yâni azabtan kurtulmuş olanların-dandır, demiştir.
S ü y û t î : Bu görüş Şafiî Fıkıhçıları ve Eş'âriyye mezhebine mensub usûl âlimlerinin ittifakla kabul ettikleri mezheptir, demiştir.
Diğer taraftan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemTin baba ve annesinin mü'min olduklarına ve İbrahim (Aleyhisselâm)'in dînini kabul ettiklerine, keza Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Peygamber olarak gönderileceğine inandıklarına dâir kesin bilgi vardır. Bu inanç ise, îmanın ta kendisidir. Nitekim E b û N a î m . Delâilü'n-Nübüvve'de Z ü h r î tarîkinden Esma bin t-i Rehra aracılığıyla Esma' nın annesinden şöyle dediğini rivayet etmiştir : Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) 'in annesi A m i n e ' yi son hastalığında gördüm. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ beş yaşında idi. Annesinin baş uçundaydı. Annesi, Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i övücü şiirler söyledi. Bu şiirlerde ez cümle : Sen, hillde ve haremds bulunan beşeriyete gönderilmiş olacaksın. Sen, baban İbrahim (Sallallahü Aleyhi ve SellemTin dini olan İslâmiyet'le gönderileceksin. Allah seni putlardan uzak tutmuştur, demiştir. Daha sonra şöyle demiştir: 'Her diri ölmeye mahkûmdur, her yeni eskir. Her büyük, yokluğa gider. Ben de öleceğim. İsmim baki kalacak. Çünkü ben, hayırlı bir halef ve tertemiz bir evlâd bıraktım.'
Celâl-i Süyûtî' den şunu nakletmiştir : Âmi-ne'nin bu sözleri, onun tevhid ehli olduğuna kesinlikle delâlet eder. Çünkü İbrahim (Aleyhisselâm) 'in dînini ve kendi oğlunun Allah tarafından Peygamber olarak gönderildiğini, putlara karşı olduğunu anlatmıştır. Tevhid, bundan başka bir şey midir? Evet; Tevhîd Allah'ın varlığına ve birliğine inanmak, putların bâtıl olduğunu bilmek gibi mefhumlardan ibarettir. Câhiliyyet devrinde küfürden uzak kalmak için bu kadar kâfidir. Bunun ilerisi, ancak Peygamberlik görevi ve rildikten sonra şarttır. Câhiliyyet devrinde bulunan herkesi kâfir san mamak gerekir.Çünkü câhiliyyet devrinde Hanifler vardı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in annesi Haniflerden olmuş ise ne lâzım gelir. Zâten Haniflerin, Hanif dînini seçmelerinin sebebi, yakında haremden bir Peygamberin gönderileceğine dâir Ehl-i kitâb ve kâhinlerden duydukları bilgilerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in annesi, efendimiz ile hâmile iken ve doğumundan öyle apaçık alâmetler müşahede etti ki, bunların her birisi, Onu Hanif dinine ve tevhide yöneltmeye kâfidir. Onun gördüğü ve duyduğu gerçekleri hiç bir Hanif görmemiş ve duymamıştır. Kendisi anlatıyor: Ben kendimden öyle bir nurun çıktığım gördüm ki; Ş a m 'in saraylarını aydınlatıp bana gösterdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in süt annesi Halime, Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve SellemKin göğsünün melekler tarafından yarılması olayından sonra çocuğa bir şey olur korkusu ile Onu annesine geri getirdiği zaman annesi Ha1ime ' ye :
"Sen Şeytanın Ona bir şey yapacağından mı korktun? Hayır. Vallahi şeytan için Ona doğru hiç bir yol yoktur. Benim şu oğlum için yüce bir şan ve şeref mutlaka olacaktır" demiştir.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in babasından da îmanına ve tevhid akidesini taşıdığına delâlet eden sözler nakledilmiştir. Târih kitablarında bu konuda geniş malumat vardır.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in dedesi A bdü 1-m u t t a 1 i b de tevhid ve Hanif dini üzerinde idi. M u h a m -m e d (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in Peygamberliğine delâlet eden delilleri müşâhade ettiği için, Onun bu yüce küçük torununun Peygamber olacağını önceden anlamış ve tasdik etmişti. E s - S ü h e y -li: Abdülmuttalib'e bir Peygamberin daveti ulaşmadığı halde, bir çok delil onun Hanif ve Tevhid dini üzerinde olduğunu ispatlar, demiştir.
El-Menhel yazarı; Ebü Davud'un sünenindeki "Kabirlerin ziyareti" babında, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in babası, annesi ve dedesi Abdülmutalib'in iman ehlinden olduklarına dâir zikrettiği yedi büyük sahîfeyi tutar. Bu sebeple bunu terceme etmekten vazgeçtim. El-Menhel yazan, bu izahın bir bölümünde özetle şöyle der:
Yukarıda verilen bilgiyi edindiğin zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in babalarının ve annesinin necat (= kurtuluş) ehlinden olduklarını anlıyacaksın. Çünkü Onlar İbrahim (Aley-hisselâm)'in dînine bağlıydılar. Onlara Hanîf dîni mensupları deniliyordu. Şöyle de denilebilir: Onlar, her hangi bir hak dini değiştir-miyen Fetret ehlinden idiler. Çünkü Fetret ehli şu üç kısma ayrılır:
Birinci Kısım : Basireti ve aklıyla Allah'ı tanıyıp Ona inanan ve putlara tapmıyanlardır.
İkinci Kısım : Allah'a ortak koşmayan ve aklıyla Allah'ı tanıya-miyan, her hangi bir Peygamberin dînine girmiyen, kendi kendine bir din ve şeriat ihdas etmiyen kimselerdir. Bunlar, ömürleri boyunca gaflet içinde kalmışlardır.
Fetret ehlinin bu iki kısmı, ta'zib edilmiyenlerdir.
Üçüncü kısım : Bir peygamberin dînini değiştirerek Allah'a ortak koşan ve kendi kendine bir şeriat icad edip bâzı şeyleri helâl, bâzı şeyleri de haram kılan kimselerdir. Cehennem'de ta'zib edilenler bunlardır. B u h â r i ve M ü s 1 i m ' de rivayet edilen ve Fetret ehlinin bir kısmının ta'zih edildiğine delâlet eden hadîsler, bu üçüncü kısma yorumlanmışlardır.
Maliki âlimlerinden İmam Ebü Bekir bin e 1 - A r a b i ' ye : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in babası Cehennemliktir, diyen adamın durumu sorulmuş; şöyle cevap vermiştir: Böyle söyliyen kişi melundur. Çünkü Allah Teâlâ :
-Şüphesiz Allah'a ve Resulüne eziyel edenlere, Allah dünyada ve âhirette lanet eder [201]buyurmuştur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in babası Cehennemliktir sözünden daha büyük bir eziyet yoktur.
Bunun içindir ki; E b û N a i m ' in zikrettiğine göre Ömer bin Abdülaziz, bir kâtibinin böyle söylediğini duyar duymaz şiddetle öfkelenmiş ve görevine son vermiş, bir daha da hiç görev vermemiştir.
t b n i Abbâs (Radıyallâhü anh) :
= «Ve muhakkak Allah sana öyle verecek ki, sen razı olacaksın.[202] âyeti bahsinde şöyle demiştir : Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in rızâsı cümlesinden birisi de Onun ev halkından hiç kim senin Cehenneırfe girmemesidir.
tbıı i S a ' d tahriç ettiği bir hadise göre Peygamber (Sallal lahü Aleyhi ve Sellem) :
«Ben, evimin halkından hic bir kimsenin Cehennem'e girmemesini Rabbim'den diledim Babhim de bu dileğimi bana verdi.» buyur muştur
1573) Salim "in babası (Abdullah bin Ömer) (Radtyailâhü anhiimâ)'-dan rİvâyel edildiğine göre şöyle demiştir :
Bir a'râbî. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e gelerek: Yâ Resûlallah! Babam gerçekten yakınlarıyla gerektiği gibi ilgilenirdi. Şöyle idi, böyle idi (diyerek babasını övdü ve :) Babam nerededir? diye sordu. Efendimiz:
«Ateştedir.» buyurdu. Abdullah (Radıyallâhü anh) demiştir ki t
Bana Öyle geliyor kij Adam bu cevabtan dolayı içerlenerek ı Yâ Resûlallah! Senin baban nerededir? diye sordu. Resûllullah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
-Sen nerede bir müşrikin kabrine uğrarsan onu ateşle müjdele.» buyurdu. Abdullah (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Bu a'râbî. bilâ-here müslüman oldu ve dedi ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana cidden yorucu bir görev yükledi. Ben yanından geçip de Onu Cehennemle müjdelemediğim hiç bir kâfirin kabri yoktur."
Not : Bu hadîsin isnadının sahih olduğu Zevâid'de bildirilmiştir. [203]
Bu hadîs, Zevâid türündendir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in babasının Cehennemlik olduğu mânâsı, bu hadîsten çıkarılamaz. S ü y ü t i şöyle demiştir : A'rabî, babasının Cehennemlik olduğunu öğrenince içinden Öfkelenerek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: Senin baban nerededir? diye sormuş, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ona, gönlünü alıcı ve tüm müşriklere şümullü umumî bir cevap vermiş, kendi babasının durumunu belirtmemiştir. Esasen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in babasından müşriklik hâlinin bulunduğu bilinmemektedir. Küçük yaşta vefat etmiştir. Çünkü vefat ettiğinde onaltı yaşında idi. Ayrıca Allah Teâlâ'nm Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hatırı için babasını ve annesini dirilttiği ve onların Peygamber (Sallallahü Aley hi Sellem)'e îman ettikleri rivayet edilmiştir. Kesinlikle verilen hü küm, ikisinin de Cennetlik oldukları yolundadır. Bunun en kuvvetli delillerinden birisi şudur ki: İkisi de Fetret ehlindendirler. Şafiî ve E ş ' a r î mezheblerinin imamları ve ileri gelen âlimleri, bir Peygamberin gönderilişi haberini alamıyanlann ta'zib edilmiyecek-leri ve Cennetlik oldukları hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ : [204] buyurmuştur. Hafız
îbn-i Hacer, el-İsâbe'de : Bunak fetret devrinde ölen, dilsiz, sağır ve kör doğan, bir de deli olarak doğan veya henüz erginlik çağına gelmeden deliren ve ölünceye kadar delilik hâli devam eden kimseler hakkında müteaddit yollardan rivayet edildiğine göre anılan bu kişilerin her birisi, âhirette kendisine bir mazeret gösterip, kendisini savunacak ve: Aklım olsaydı, bana tebliğ edilseydi... iman edecektim, diyecektir. Bunun üzerine bunlar için ateş yükseltilecek ve bunlara : Şu ateşe giriniz! denilecektir. Verilen emre itaat ederek girenlere, ateş serin ve selâmetlik olacak. Kmre karşı gelenler, zorla ithal edileceklerdir. Biz umuyoruz ki; Abdiilmuttalib ve ev halkı, verilen emre itaatla ateşe girenler cümlesinden olurlar. Yalnız Ebû Tâ1ib için bir umudumuz yoktur, demiştir.
Sindi, müellifimizin bu hadîsi bu bâbta zikretmesi ile ilgili olarak şöyle der: Kanımca; müellif, hadîsteki : «Nerede bir müşrikin kabrine uğrarsan...» cümlesini dikkate alarak bu babı : "Müşriklerin kabirlerini ziyaret" başlığıyla açmıştır. Çünkü müşriklerin kabirlerinin yanından geçmek de bir nevî ziyarettir. Ama babın başlığını böyle seçmesi tartışılabilir. [205]
1574) Hassan bin Sabit[206] (Radıyallâhü anh)'âen: Şöyle demiştir Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kabirleri ziyaret edeı kadınları lânetlemiştir.Hassan bin Sabit (R.A.)'in hadisine âit isnadın sahih ve ricalinin sık oldukları Zevâid'de bildirilmiştir.
1575) İbn-i Abbas (Radıyatlâkü anhünui)'ı\ıın\ Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kabirleri ziyaret eder kadınları lanetlemistir."
1576) Kbû Hüreyre (Radıyallâhii anh)\Wn; Şöyle demiştir:
Resul ullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kabirleri ziyaret eden kadınları lânetlemiştir." [207]
ilk hadis Zevâid türündendir.
İbn -i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın hadisini E b û Da v ü d , N e s a i ve Hâkim de rivayet etmişlerdir.
Kbû Hüreyre (Radıyallâhü anhJ'ın hadîsini A h m e d , Tirmizi. Ibn i Hibbân ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir.
Lanetlemek, Allah'ın rahmetinden kovulmayı dilemektir. Kadınlar, ekseriyetle kabir ziyaretine gittikleri zaman bağırıp çağırırlar, yakalarını yırtarlar, yüzlerini döverler, kocalarının hakkını çiğnerler ve Islâmi örtünmeye riâyet etmeden, hattâ süslenerek giderler. Bu olumsuz davranışlarından dolayı, ilâhi rahmetten uzak kalmaları yolunda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in bedduasına maruz kalmışlardır.
El Menhel yazarı bu hadisin açıklaması bahsinde şöyle der:
Hadis, kadınların kabir ziyaretine gitmelerinin haramlığına delâlet eder.
$ â f i i 1 e r' in. Mâliki le r'in ve Hanefiler'in bâzısı böyle hükmetmişlerdir.
Ş â f i i 1 e r,' in ekserisi ile H a n e f i 1 e r ' in bir kısmı, bu hadisi delil göstererek, kadınların kabir ziyaretini mekruh görmüşlerdir. Han beli 1 e r' in mezhebinin meşhur kavli de budur. Haram olmadığına dâir gösterdikleri delil, Ümmü A t i y'y e (Radıyallâhü anhâ)'nin (1577 nolu) hadisidir
Hanefiler'in ekserisine göre kadınların ziyareti caizdir. M â I i k i I er'in bir kavli ve A h m e d ' in bir rivayeti de böyledir. Bu guruptaki âlimlere göre kadınların ziyaretinin yasakhğı, kabir ziyareti için ruhsat verilmeden önceki zamanda idi. Bilindiği gibi ilk zamanlarda erkeklere de yasaklanmıştı. Bilâhere kabir ziyaretine ruhsat verilince; verilen ruhsat, erkeklere mahsus değil, kadınlarada şümullüdür. Bunlara göre ruhsal veren hadislerdekı tamirler ürkeklere âit ise de; erkeklerin kadınlara galip kılınması yoluyla böyle hitab edilmiştir. Aslında hitap, erkeklere münhasır değildir.
Hanefiler'in bir delili de İbn-i Abd i'1-Berr'in et-Temhid'de Abdullah bin E b i Müleyke (Radıyal-lâhü anhJ'den rivayet ettiği şu mealdeki haberdir ;
"Âişe (Radıyallâhü anhâ) bir gün me^arhktan döndü. Ben Ona-. Ey Mü'minlerin annesi! Nereden geliyorsun? diye sordum. Kendisi: Kardeşim Abdurrahman (Radıyallâhü anhî'ın kabrinden geliyorum, dedi. Ben-. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabirlerin ziyaretini men etmemiş miydi? dedim. Kendisi: Evet, Efendimiz kabir zi yâretinden men ediyordu. Sonra ziyaretini emretti."
El-Menhel yazan, Hanefi 1 e r' in gösterdikleri başka de lilluri de zikrettikten sonra : Kadınların ziyaretiyle ilgili hadisler ile diğer hadislerin uzlaştırılması mümkündür Şöyle ki: Ziyaret hakkında verilen izin; örtülü olarak çıkan, âhireti düşünen, kabir halkından ibret alan, bağırıp çağırmayı, yüzünü dövmeyi, yakalarını yırtmayı ve kötü lâf etmeyi terkeden kadınlar içindir, Konulan yasak da, anılan uygunsuz davranışlarda bulunan kadınlara mahsustur, demiştir.
Nevevi, el-Mühezzeb şerhinde el Müstezhar sahibinin şöyle dediğini nakletmiştir : Bence eğer kadınların ziyareti, üzüntüyü yenilemek, ağlamak, bağırıp çağırmak ve benzen olumsuz hareketler için ise haramdır. Kadınların ziyaretini yasaklıyan hadisler, bunlara yorumlanır. Eğer bu gibi olumsuz hareketler için değil de ibret almak için ziyaret etmek isterlerse, bu ziyaret mekruhtur. Ancak iştah çekmek hâlini yitirmiş bulunan ihtiyar kadınlar için caizdir, denilebilir. N e v e v i, bu nakli yaptıktan sonra, bunu benimsediğini ifâde ederek : Bununla beraber hadîsin zahirini dikkate alarak ziyareti terk etmesi ihtiyatlı olanıdır, demiştir. [208]
1577) Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ)'dan; Şöyle demiştir:
Biz (kadınlar, Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından) cenazeyi tâkîb etmekten men edildik. Bu yasak (a uymak) üzerimize vâcib kılınmadı (veya cenazeyi tâkib etmek bize vâcib kılınmadı.) "[209]
Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir.
Hadisin : cümlesi, ıkı mânâya yorumlanmıştır:
Birinci yorum, konulan yasak, diğer yasaklar derecesinde şiddetlendirilmedi, te'kid edilmedi.
Cümle böyle yorumlanınca, kadınların cenaze tâkib etmelerinin haram kılınmadığı, ancak mekruh kılındığı mânâsı çıkarılabilir. Herhalde Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ) bu yasağın şiddetli olmayışını bir belirtiden anlamıştır. Çünkü böyle bir alâmet yoksa; yasaklar aslında haramlik içindir.
Kurtubi: Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anhâ)'nin hadisinin ifâde tarzı, yasağın tenzih için olduğunu gösterir. N e s a ı ve îbn-j Mâceh'in Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh) '-den rivayet ettiği (1587 nolu) hadîsi, bu görüşü te'yid eder. (Bu hadiste 'Bir cenazeyi takip eden bir kadın, Ömer (Radıyallâhü anh) tarafından kovulmak istenmiş, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) buna mâru.olmuştur,' diye bilgi vardır.)
Yukarıdaki cümlenin açık olan mânâsı mezkûr mânâdır.
Dâvûdî hadîsi şöyle yorumlamıştır: Yâni biz kadınlar cenazeleri takip edip kabristana gitmekten men edildik. (Yukarıda yazılı cümlenin mânâsı da şudur demiştir:) Ölünün ev halkına taziyede bulunmak ve ölülerine rahmet dilemek için onların yanma gitmemek üzerimize vacip kılınmadı.
Davudi' nin maksadı, kadınların kabristana kadar cenazeleri takip etmelerine ait yasak; asıl mânâsı olan haramlık içindir. Fakat kadınların ta'ziyeye gitmejneleri hususunda sıkı bir yasaklama konulmamıştır.
El-Menlıel yazarı, yukarıdaki yorumlan anlattıktan sonra, şöyle der:
Bu hadîs, cenazenin kadınlar tarafından takip edilmesinin kerahetine delâlet eder. Âlimlerin bu husustaki görüşleri şöyledir :
1 - Hanefî âlimlerine göre kadınların cenaze takibi, tahri-men mekruhtur. Delilleri, İbn-i Mâceh'in ve Beyhaki'-nin rivayet ettikleri A 1 i (Radıyallâhü anh)'in (1578 nolu) hadîsidir.
2 - Şâfii âlimlerine göre mekruhtur.Ibnü'l-Münzır, bu kavli İb n-i Mes'ud, İbn-i Ömer, Ebû Ümâme, Âişe, Mesrûk, el-Hasan, Nahaî, E v -zâi, Ahmed, İshak ve Sevrî (Radıyallâhü anhüm)'-den nakletmiştir.
3 - İbn-i Hazm, Ebû Derdâ, Zührî ve Rafa i a, cenazenin arkasında kadınların çıkmasının câizliğine temayül etmişlerdir. M â I i k i 1 e r de yaşlı kadınlar için aynı hükmü vermişlerdir. Keza baba, anne, koca, evlât ve kardeş gibi yakın akrabasının cenazesini genç kadın da takip edebilir. Ancak fitne tehlikesinin olmaması ve örtünmesi şarttır. Fitne korkusu olan kadının cenazeyi takip etmesi ise, mutlaka haramdır.
Yukarıda anlatılan Fıkıhçüarın görüşleri, süslenmiyen, yüksek sesle aglamıyan ve İslâmi ölçülere göre örtünen kadınlar hakkındadır. Böyle olmayan kadınların cenaze takibi, âlimlerin ittifakıyla haramdır. Bu günkü kadınların ekserisi böyledir. Çünkü cenazeyi takip ederlerken yüksek sesle ağlarlar. Göğüsleri, boyunları ve bacakları açıktır. Bunun için bâzı âlimler; Cenazesi olan dâhil, kadınları kabristana gitmekten men etmek, uygun olanıdır, demişlerdir.
1578) Alî CHafityaİiâhu atth)\in\: Şöyle demidir :
Hesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıktı. Baktı kî, bir grup kadın oturmuşlar. Onlara:
— «Sizi oturtan nedir?» diye sordu. Kadınlar:
— Cenazeyi bekliyoruz, dediler. Efendimiz:
— «(Cenazeyi) Siz yıkayacak mısınız?» buyurdu. Onlar: Hayır, dediler. Efendimiz i
(Cenazeyi) Siz taşıyacak mısınız?» buyurdu. Onlar:
— Hayır, dediler. Efendimiz:
— «Cenazeyi kabre indirenler meyânında siz indirecek misiniz?» buyurdu. Onlar:
— Hayır, dediler. Efendimiz:
— (O halde) Günah işlemiş olarak ve sevabsız olarak geri do nünüz.» buyurdu."
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadında Dinar bin Ömer (Ebû Ömer) bulunur. Bunu Vekl' sıka saymış, İbn-i Hibbân da sikalar arasında zikretmiş ise de Ebû Hatim : O, meşhur değildir, demiş. El-Ezdİ de : Metruktür, demiş. El-Hallli de el-îrşâd'da: Kezzâbtır, demiştir. Diğer râvi İsmail bin Süleyman hakkında Ebû Hatim : O salihtir, demiş. Lâkin İbn-i Hibban, Onu sikalar arasında zikretmiş ve : Hata eder, demiştir. Senedin diğer râvileri sıka zâtlardır. [210]
Zevâid türünden olan bu hadisi Beyhaki de rivayet etmiş tir. Hadîsin zahirine göre cenazeyi takip eden kadınlar günah işlemiş olurlar. Bir önceki hadisin izahında belirttiğim gibi Hanefi âlimleri bu hadisi delil göstererek : Kadınların cenazeleri takip etmeleri tahrimen mekruhtur, demişlerdir.
Hadisteki me'zûraat kelimesi, hadisteki me'cûraat kelimesine uyumlu olması için böyle gelmiştir. Gramere göre mevzûraat olması gerekir. Vizr kökünden gelmedir. 'Vizr': Günah demektir. Bunun ism-i mef'ulü : 'Mevzür' (= Günahkâr) dur. Kadın için 'Mevzûre'dir. Mevzûrenin çoğulu mevzûraattır. [211]
1579) Ümmü Seleme (Ra'hya/lâhü anhâ)(\;ın rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
nazmı celili hakkında:
-Nevh (= ölü üzerinde yüksek sesle ağlamak) tır.» buyurmuştur. Bunun senedindeki Yezld bin AbdUlah'ın sıkalıgımn ihtilâf konusu oldugu Zevaid'de bildirilmiştir. [212]
Hadiste geçen nazmı celil, Mümtehine sûresinin 12'nci âyetindedir. Bu âyet-i kerîmenin tamamının meali şöyledir:
«Ey Peygamber! Mümin kadınlar sana gelip; Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zinada bulunmamaları, çocuklarını öldürmemeleri, elleriyle ayaklan arasında uyduracakları bir iftirayla gelmemeleri ve ma'ruf olan hiç bir hususta sana âsi olmamaları üzerine sana biatta bulunacakları zaman sen de onlarla bîatta bulun ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir.»
Ümmü Seleme (Radıyallahü anh); âyetin mezkûr cümlesindeki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e âsi olmanın; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından nevh ile. yâni ölü için yüksek sesle ağlamakla tefsir edildiğini ifâde etmiştir.
Şöyle de denilebilir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) âyetteki ma'ruf kelimesini nevhi yasaklamakla tefsir etmiştir.
Nevh ve Niyâhat: ölü için yüksek sesle ağlamak şeklinde yorumlanmıştır. Bâzıları: Ağlamakla birlikte ölünün iyiliklerini saymaktır, demişlerdir. Niyâhat ve Nevh, dünya malının kaçırılması üzerine yüksek sesle ağlamaya da denilir, Nâiha : Anlatılan tarzda ağlıyan kadın demektir. Hâl böyle olunca ölü için veya dünya malını kaybetmekten dolayı yüksek sesle ağlamak haramdır. Günah işlemekten dolayı yüksek sesle ağlamak ise ibâdettir.
Müslim'in Ümmü Atiyye (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiğine göre yukarıdaki âyet indiği zaman Ümmü Atiy ye (Radıyallâhü anh) bir ma'ruf hususunda : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ 'e isyan çeşitlerinden birisi de niyâhattır, demiştir.
1580) Cerir Mevlâ Muâviye (Radiyallâhü anhümâj'âan; Şöyle demiştir :
Muâviye (Radıyallâhü anh) Humusta hutbe okudu. Hutbede Re-sülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in nevhten nehiy buyurduğunu anlattı.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Cerir vardır. Ona Ebû Cerir de denilir. Ben ne Onu cerh edeni, ne de sıka göstereni görmedim. Seneddeki Abdullah bin Dinar da Humus'Iu olandır. Ebû Hatim Onun hakkında : O, kuvvetli değildir, demiştir, İbn-i Muin de Onun zayıf olduğunu söylemiştir. Ebû Alî el-Hâfız da : O benim yanımda sıkadır, demiştir. İbn-i Hibbân da Onu sikalar arasında zikretmiştir.
1581) Ebû Mâlik el-Eş'arî[213] (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine «öre; Resûkılah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Niyâhat, câhiliyyet (devrin)in işindendir. Ve şüphesiz nâiha kadın, ttvbe etmeden Öldüğü zaman Allah Onun için katrandan elbise ve ateşten bir gömlek kestirir.İsnadının sahih ve ricalinin sıka oldukları Zevâid'de bildirilmiştir.
1582) Abdullah bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâj'dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel/em) şöyle buyurdu, demiştir:
-Ölü üzerinde niyâhat, câhiliyyet (devrin) in işindendir. Şüphe siz ki nâiha kadın ölmeden önce tevbe etmezse, gerçekten üzerinde katrandan bir gömlek ve Onun üstünde de Ona giydirilmiş ateşten bir gömlek bulunduğu halde kıyamet günü diriltilir.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadında Ömer bin Râşit vardır. Onun hakkında İmam Ahmed : Hadisi zayıftır, doğru değildir, demiştir. İbn-i Muin de zayıflığını söylemiştir ve Buhâri : Onun Yahya bin Ebî Kesir'den rivayet ettiği hadts muzdariptir. doğru değildir, demiştir. îbn-i Hibbân da : O, hadîs uy durur. O*nu zikretmek helâl değildir. Meğer ki, aleyhinde konuşma yoluyla ola. demiştir. Darekutni de el-îlel'de : O. metruktür, demiştir
1583) Abdullah hin Ömer (Raıhyatİâhü anhümâyton; Şöyle demiştir :
Beraberinde yüksek sesle ağlı yan kadın bulunan bir cenazeyi takip etmeyi, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yasaklamıştır.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Ebû Yahya el-Kattât el-Kûfİ ZâzÂn vardır. Adının Dinar olduğu da söylenmiştir. İmam Ahmed : İsrâîl, ondan cidden münker olan bir çok hadis rivayet etmiş, demiştir. İbn-i Muin de : Onun hadisinde zaaf var, demiştir. Yâkub bin Süfyân ve el-Bezzâr da : Onda bais yok. demişlerdir. [214]
1584) Abdullah (bin Mes'ıul) (Radıyallâhü aw*,)'den; Resûlullah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) «Öyle buyurdu, demiştir:
-Ölüler için (eliyle) yanaklarını (yüzünü) döven, yakalarını yırtan ve câhiliyyet âdeti üzere (münasebetsiz) duâ eden kimse biz (im ehli sünetimiz)den delildir.» buyurdu." [215]
Buhâri, Müslim ve Tirmizt de bunu rivayet etmişlerdir.
Cüyüb: "Ceyb"in çoğuludur. Ceyb, yaka demektir.
Şak : Yarmak, ayırmak gibi mânâlara gelir Burada yırtmak diye terceme ettik. El-Menhel yazarı ile Tuhfe yazarına göre burada yakalan şak etmekten maksad, elbisenin yakasını tutup, aşağıya kadar açmak ve benzeri hareketlerdir.
Hudüd : "Had"in çoğuludur. Haddın asıl mânâsı yanaktır. Ölü için yüzünü dövenler ekseriyetle yanaklarını dövdükleri için bu kelime zikredilmiştir. Esas maksad yüzdür. Çünkü yanaklarını değil de yüzünün herhangi bir tarafını dövmek de bu yasağa dâhildir.
«Câhiliyyet âdeti üzere duâ»dan maksad, ağlarken söylenmesi dinen caiz olmayan ve câhiliyyet devri insanlarının dedikleri: "öldüm, helak oldum, mahvoldum..." gibi sözleri söylemektir.
Bu hareketler. Allah'a karşı açık bir isyan ve hükmüne rızâ göstermemek mâhiyetini taşıdığı için yasaklanmıştır Hadîs, hu tür ha roketlerin haramlığına delâlet eder
Hadîste anılan hareketlerde bulunanlar için buyurulan; «... biz (im ehl-i sünnetimiz) den değildir.* ifâdesine gelince; Bundan maksad, böyle yapanlar, bizim sünnet ehlimizden ve mükemmel yo lumuzun yolcularından değildir. Câye, tehdit ve bu tür hareketlerin önlenmesidir. Nasıl ki çocuğunu a/.arlıyun baba : Ben senden değilim, sen de benden değilsin, der. Yâni; Sen benim yolumda değilsin demek ister. Hadisteki ifâdeden maksad; böyle yapanın dinden çıkarılması hükmü değildir. Ama bile bile bu hareketleri holâl göron veya kade re karşı çıkarak Allah'a kızan kimse (tinden <;ıkiir
Ibnü'l-Münzir: Mezkûr irâdeden maksad; Hu tür hareketlerde bulunanları terk etmek, onlardan yüz çevirmek ve onlarla münâsebeti kesmektir. Tâki bu cezayla te'dib edilip, İslâm'ın çirkin gördüğü bu hareketleri bıraksınlar, demiştir.
Süfyân'dan nakledildiğine göre kendisi bu ifâdeyi te'vil etmekten hoşlanmazdı ve : Daha çok etkili olması için yorumdan sakınmak uygun olur, derdi.
1585) Ebû Ümâme (Radıyatlâhü anh)\\en\ Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ölü için) yüzünü tırmalayıp derisini yırtan kadına, yakasını yırtan kadına ve : Mahv oldum, helak oldum diye bağırıp çağıran kadına lanet etmiştir."
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadı sahihtir. Çünki İbn-i Mâ-cehi'n şeyhi Muhammed bin Câbir'in sıkalığmı Muhammed bin Abdiüah el-Had-remi, Mesleme, el-Kâslfte Zehebî ifâde etmişlerdir. Senedin diğer rûvileri, Müslim'in şartı üzere sıka Kâtlardır.
1586) Abdurrahman bin Yezîd ve Ebû Hürde (Radıyallâhü anhümâ)'-ılan; Şöyle demişlerdir:
Ebû Mûsa (el-Eş'ari) (Radıyallâhü anh) in hastalığı şiddetlenince hanımı Ümmü Abdillah (bint-i Ebİ Devme) (Radıyallâhü anhâ) ona yönelip, yüksek sesle ağlamaya başladı. (Baygın olan Ebû Mûsâ) (Radıyallâhü anh) biraz sonra ayıldı. Ve hanımına:
Resûllulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in uzak olduğu kimseden benim (dei uzak olduğumu bilmedin mi? dedi. Kendisi hanımına Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in şu hadisini daha önceden anlatırdı:
-Ben, musibet zamanında saçım yolan, yüksek sesle ağlıyan ve elbisesini yırtan kadınlardan uzağım.»" [216]
Buhâri ve Ebû Müslim de bunu rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd ve Nesai de bunun benzerini rivayet etmişlerdir.
Ebû Mûsâ (Radıyallâhü anhJ'ın hanımı Ümmü Abdullah (Radıyallâhü anhâJ'nin, Ebü Devme ' nin kızı olduğu, Nesai' nin süneninde belirtilmiştir. Ömer bin Şebbe ise Basra târihinde Ebû Mûsâ (Radıyallâhü anh)'m hanımının isminin S a f i y y e olduğunu, E b ü M ü s â (Radıyallâhü anhl'ın oğlu Ebû Bürd e ' nin annesi olduğunu ve bu hastalık olayının Ebû M ü s â (Radıyallâhü anh) B a s -r a da vali iken vuku' bulduğunu bildirmiştir
N e v e v i Aşağıdaki câhiliyyet devri âdetleri, sahâbilerin ittifakıyla haram sayılmıştır :
1 - Nüdbe : Ölünün iyiliklerini sayarak ağlamak.
2 - Niyâhat: Yüksek sesle ağlamak.
3 - Darb-ı Had = Yanaklarını, yüzünü, başını, dizlerini dövmek.
4 - Şakk-ı Oyb : Yaka ve elbiselerini yırtmak.
5 - Hamş-ı Vech . Yüzünü tırmalamak, yüz derisini yırtmak.
6 - Veyl ve Sübûr duası: Azâb ve helak ile duâ etmek, demiştir
El Fetih yazarı; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: («Ben... uzağım.» diye terceme ettiğimiz) «Beriyim» ifâdesinin asıl mânâsı : Ayrıyım, demektir. Çünkü Beraatın asıl mânâsı, bir şeyden ayrılmaktır. Bana öyle geliyor ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle yapan kimsenin, onun şefâattna dâhil olmıyacağı gibi bir mânâyla tehdit etmiştir, demiştir.
Bâzı rivayetlerde kadına âit ifâdeler kullanıldığı için terceme ederken böyie hareket eden kadınlar dedim. Aslında gerek müellifin rivâyetindeki ve gerekse Ebû Dâvûd ile Nesaî' nin ri-vâyetlerindeki ifâdeler umumidir. Bu ifâdeler, kadını ve erkeği kapsar. Bu tür hareketler ekseriyetle kadınlarda görüldüğü için bâzı rivayetlerde «Kadın» ifâdesi kullanılmıştır. Yasakhk bakımından hadîsin hükmü erkeklere de şümullüdür. [217]
1587) Ebû Hüreyre (Radryallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir cenazede idi. Ömer (Radıyallâhü anh) ağlayan bir kadını gördü de susturmak için kadı r.a bağırdı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
-Onu bırak yâ Ömer! Çünkü göz, yâş dökücüdür, kalbe musibet gelmiştir. Ölüm vukuatı yakında olmuştur.» buyurdu.Sindi, el-Fetih'te : Bu hadîsin ricali sıka zâtlardır, demiştir. [218]
Nesai ve İbn-i Şeybe de bu hadîsi rivayet etmişlerdir. N e s a i' nin rivâyetindeki hadîs meâlen şöyledir :
"Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir : Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*in yakınlarından birisi öldü. Kadınlar toplanıp onun üzerinde ağladılar. Ömer (Radıyallâhü anh) kalkıp onları men etmeye ve kovmaya başladı. Bunun üzerine Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Onları bırak yâ Ömer! Çünkü göz, yaş dökücüdür, kalbe musibet gelmiştir. Ve ölüm vukuatı yakında olmuştur.» buyurdu."
Sindi: Hadîsteki «Çünkü göz, yaş dökücüdür.» cümlesi, anılan kadının ağlamasının yüksek sesle olmayıp, göz yaşı dökmekle olduğuna delâlet eder. Bunun içindir ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadının o ağlayışına ruhsat vermiştir. Hadisin böyle yo-rumlanmasıyla ölü için ağlamak hakkında gelen hadîslerin arası böyle bulunmuş olur. Doğru olanını Allah bilir, demiştir.
Müellifimiz bu hadîsi iki senedle Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir
1588) Üsâme bin Zeyd (Radıyallâhü anhümâ)'dan: Şöyle demiştir:
Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in kızlarından birisinin oğlu Ölmek üzere idi. Oğlanın annesi. Efendimize haber göndererek yanına uğramasını istedi. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Seflem) de ona :
«Allah'ın aldığı her şey Allah'a aittir. Ve verdiği her şey de Allah'a aittir. Ve Allah'ın ilminde her şey belirli bir anda son bulur. Artık kızım sabretsin ve bu sabrın Allah indindeki sevabını beklesin.» diye cevap yolladı. Bu cevaptan sonra oğlanın annesi Efendimize and vererek yanına uğramasını istedi. Bunun üzerine Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kızının evine gitmek üzere) ayağa kalktı. Ben de Onunla beraber kalktım. Ve beraberinde Muaz bin Cebel, Übeyy bin Ka'b ve Ubâde bin es-Sâmıt (Radıyallâhü anhüm) vardı. (Çocuğun bulunduğu odaya) girdiğimiz zaman çocuğu Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e verdiler. Çocuğun ruhu göğsüne gelmiş vaziyette ızdırapta idi. Râvı demiştir ki: Üsâme (Radıyal lâhü anh) in :
Çocuk (zayıflıktan dolayı) eski bir kırbaya benziyordu, dediğim zannediyorum. Üsâme (Radıyallâhü anh) demiştir ki :
Resülullah (Sallatlahü Aicyhi ve Sellrm) akladı. Ubâde bin f.s-Sâ mit (Radıyallâhü anh Ona)
Nedir bu (ağlama) yâ Resûlallah? dedi. efendimiz : «Âdem oğullarına Allah'ın verdiği rahmet (escri)dir. Allah, kullarından ancak merhametli olanlara rahmet eder.» buyurdu." [219]
Ahmed, Buhâri, Müslim, Ebü Dâvûd, Ne s a i ve B e y h a k İ de bunu rivayet etmişlerdir.
Çocuğu hasta olan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kızının Z e y n e b (Radıyallâhü anhâ) olduğu İ b n - i E b i Şey be' nin rivayetinde belirtilmiştir. Z e y n e b (Radıyallâhü anhâ) Ebü'l-Âs bin erRebt (Radıyallâhü anh)'in eşiydi.
El - Ayni nin naklen beyânına göre Dimyâti , bu ha dişin haşiyesinde çocuğun adının Ali bin Ebi'l-Âs bin e r-R e b i olduğunu kendi el yazısıyla bildirmiştir. Z e y n e b IRadıyallâhü anhâ) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in git-1 meşini istemiş, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise önce gitmekten imtina1 etmiştir. İmtinâın sebebinin Allah'a tam teslimiyet le bağlanmayı açıklaması veya bu tür davetlere icabet etmenin vâcib olmadığını açıklaması muhtemeldir Zeyneb (Radıyallâhü anhâ) ikinci defa Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i çağırtmış ve İsrarla gitmesini istemiştir. Çünkü Zeyneb (Radıyallâhü anhs) Peygamber (Salİallahü Aleyhi ve Sellem) in gitmesiyle duyduğu elemin dineceği ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in duasının bereketiylc çocuğun şifâ bulacağı kanâatindeydi.
Bâ^ı rivayetlerde cümlesi yerine; Csülülfoh ISallallahü Aleyhi ve Sellem)"in
gözleri yaşlarla dolup taştı." cümlesi bulunur. Bu rivayet, Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ağlayışının sessiz ve göz yaşlarını dökmek suretiyle olduğuna delâlet eder.
Ebû Dâvûd'un rivayetinde hasta çocuğun oğlan veya kız olduğu ifâdesi bulunur. Bu tereddüt Üsâme (Radıyallâhü anhü-mâJ'den olabildiği gibi, ondan sonra gelen herhangi bir râviye âit olması da muhtemeldir. El Fetihte hasta çocuğun Ü m â m e adlı kız olduğu rivayetinin isabetli olduğu söylenmiş ve Taba râni'-nin rivayeti delij gösterilmiştir.
El-Menhel yazarı şöyle der: Allah Teâlâ Peygamberine ikram ederek, ölmek üzere olan torunu Ü m â m e ' ye şifâ verdi. Ve çocuk büyüdü. F â t ı m a (Radıyallâhü anhâ)'nin vefatından sonra Ali bin Eb i T â 1 i b (Radıyallâhü anh) ile evlendi. A 1 i (Radıyallâhü anh) şehit edildiğinde hayatta idi.
Bâzı rivayetlerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: -Nedir bu ağlama?» diye hayretini ifâde eden sahâbinin Sa'd bin Ubâde (Radıyallâhü anh) olduğu bildirilmiştir. Soru sahibi sahâbinin hayret etmesinin sebebi şu olabilir: Kendisi ağlamanın her çeşidinin haram olduğunu ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu hükmü unuttuğunu zannettiği için hatırlatma kabilinden sormuş olabilir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de sessiz ağlamanın caiz olduğunu haber vermiş ve : 'göz yaşlan Allah'ın dilediği kullarının kalblerine yerleştirdiği merhametin esendir. Kasten ve istiyerek yapılan bir hareket değildir' demek istemiştir. [220]
1 - Ölüm döşeğine girenlerin yanına fazilet sahiplerinin gitmesi meşrudur. Çünkü dualarının bereketi umulur.
2 - Fazilet sahiplerinin gitmesini sağlamak için yemin vermek caizdir. Bu yemine riâyet etmek de müstehabtır.
3 - Hasta sahiplerini ölüm vukuatından önce teselli etmek, onlara sabır vermek meşrudur.
4 - Hasta küçük çocuk bile olsa, ziyaret edilmesi meşrudur.
5 - Sessiz ağlamak caizdir.
6 - Şer'İ hükümlere zahiren aykırı görülen büyüklerin hareketlerinin sebebinin küçükler tarafından sorulması meşrudur.
7 - Allah Teâlâ'nın yaratıklarına karşı şefkatli ve merhametli olmaya, katı yürekli olmamaya hadiste teşvik vardır.
1589) Esnıâ binti Yezîd[221] (Radtyallâhü anhâ)'den Şöyle demiştir: ResûluIJah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in oğlu İbrahim vefat edince ResûluHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ağladı. (Gözlen yaşardı.) Onu ta'zîyet eden (ya Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ya da Ömer) (Radıyallâhü anh) Ona t
Sen Allah hakkını tazim edenlerin en liyakati ısısın, dedi. Resü-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Göz yaşarır, kalb mahzun olur. Biz Rabbimizin razı olmıyaca-ğı söz söylemeyiz. Eğer ölüm sâdık bir vaad, va'dedilen umumî bir şey olmasaydı ve sonraya kalan önce olana tâbi olmasaydı (o da ölmeşeydi); ey İbrahim! Şu anda duyduğumuz üzüntüden fazla şiddetli bir üzüntü duycaktık ve gerçekten biz, senin için cidden mahzunuz.» buyurdu.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi hasendir. Buhâri, Müslim ve Ebû Dâvûd, bu hadîsi Enes (R.A.)'den rivayet etmişlerdir. [222]
Buhâri ve Ebû Dâvûd1 un Enes (Radıyallâhü anh) "den olan rivayetlerinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ağlamasını ifâde eden cümle:
"ResûluHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gözleri yaşardı." şeklindedir. Gerek bu cümle ve gerekse Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e âit metin cümleleri, Onun sesli ağlamadığını, sadece gözlerinden yaş aktığını belirtirler.
Mâriye-i Kıbtiye (Radıyallâhü anhâ)'den doğma olan İbrahim, hicretin sekizinci yılı Zilhicce ayında doğmuş, onuncu yıl Re biü'l-E w e 1 ayının onuncu gecesinde vefat etmiş ve B a k i' a detnedilmiştir.
îbn-i Battal: Bu hadîs, mubah ağlamayı ve caiz olan üzüntüyü açıklar. O da Allah Teâlâ'mn rızâsına aykırı davranmak-sızın gözünün yaşarması ve kalbin mahzun olmasıyla olan ağlama ve üzülmedir, demiştir.
1590) Hamne bint-i Cahş[223] (Radtyallâhü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre kendisine :
Erkek kardeşin katledildi diye haber verilmiş; Kendisi: Allah Ona rahmet eylesin. İnnâ Lillâh ve İnnâ ileyhi râcîün, demiştir. (Bu defa) dediler ki:
Senin eşin öldürüldü. Kadın: Ah hüzün! dedi. Sonra Resûlullah
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:
«Şüphesiz kocasına karşı kadın tarafından öyle bir muhabbet ve ilgi nevî vardır ki, o (muhabbet ve ilgi) hiç bir şeye karşı olamaz.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Abdullah bin Ömer el Ömerİ zayıftır.
1591) İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ )\\an; Şöyle demiştir;
Abdü'l-Eşhel kadınları Uhud günündeki şehidleri için ağlarlarken Resûullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onların yakınından geçti ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Lâkin Hamza için ağlayıcı kadınlar yoktur.» buyurdu. Sonra En-sâr'ın kadınları gelip Hamza (Radıyallâhü anh) için ağlamaya başladılar. Bir süre sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uyandı ve :
«Yazık o kadınlara. Hâlâ evlerine dönmemişler (mi?) Onlara emredin. Gitsinler ve bu günden sonra ölen kimse üzerinde ağlamasınlar.» buyurdu.Sindi şöyle demiştir ; Zevâid sahibinin, bu hadisi kitabına koyması, hadîsin Zevâid türünden olmasını gerektirir. Lâkin isnadının durumunu belirtmemiştir. [224]
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -Hamza için ağlayıcı kadınlar yoktur.» sözünü, yüksek sesle ağlamanın yasaklanmasından önce buyurmuştur. Abdü'l-Eşhel kadınlarının ve En-sâr kadınlarının yüksek sesle ağladıkları, hadîsin sonundan anlaşılıyor. Çünkü hadîsin sonunda kadınların ağlaması yasaklanmıştır. Yasaklanan ağlamanın sesli ağlamak olduğu ve sessiz ağlamanın yasak olmadığı, müteaddit hadîslerle sabittir. Şu halde bu hadisle yasaklanan ağlama, sesli ağlamadır.
1592) ibn-i Ebi Evfâ (Radıyallâkü an/r,)'den; Şöyle
demiştir ; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mersiyeler (ölünün iyi
taraflarını sayıp dökerek ağlamak) dan men etmiştir. Zevâid'de şöyle
denilmiştir : Bunun senedinde el-Heceri
vardır ki, o, cidden zayıftır. Onu zayıf sayanlar bir kişi değildir.
[225]
Hadisteki mersiye ifâdesinden maksadın nüdbe olduğu söylenmiştir. Yâni ölünün iyiliklerini sayıp dökerek ağlamak diye yorumlanmıştır. H a t t â b î : Mersiyelerden yasak olan, câhiliyyet âdeti üzere niyâhat yâni sesli ağlayıp övmekle olanıdır. Nihayet olmaksızın, ölüyü övmek ve ona dua etmek ise mekruh değildir. Çünkü bâzı sa-hâbîler mersiyeler söylemişlerdir, demiştir.
Mersiyye; lügat itibariyle, sesli ağlıyarak ölünün iyi taraflarını anlatmak mânâsına geldiği gibi, ölü hakkında yazılan şiirlere de denilir. H a t t â b i' nin yukarıdaki beyânına göre câhiliyyet âdetine gitmeden ölüyü övücü sözler söylemekte beis yoktur. [226]
1593) Ömer bin El-Hattâb (Radtyallâkü anhj'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Seilenı) şöyle buyurdu, demiştir:
-Ölü, üzerinde edilen niyâhat (sesli ağlamak) ile ta'zib edilir.»" [227]
M u h â r İ, Müslim, Nesai ve T i r m i z i de bunu rivayet etmişlerdir.
Niyâhatın tarifi ve onunla ilgili gerekli izah, 51. bâbta geçti.
Hadisin zahirine göre ölü, dirilerin sesli ağlaması veya Ölünün iyi taraflarını anlatarak sesli ağlaması ile ta'zib edilir. Ömer (Ra-dıyallâhü anh) ve oğlu Abdullah (Radiyallâhü anh)'ın dâhil olduğu bir cemâat böyle hükmetmişlerdir. Fakat âlimlerin cumhuru; bu ve benzen hadisleri değişik şekillerde yorumlamışlardır. EI-Menhel yazarı, bu yorumlan şöyle sıralar:
1 - İbrahim el-Harbi, el-Müzenî ve Şafii mezhebine mensub başka âlimlere göre dirilerin ağlaması ile ölünün ta'zib edilmesi; ölünün, diriler ağlasınlar diye vasiyyet etmesi ve bu vasiyyetin yerine getirilmesi hâline mahsustur. Ebü'1-Leys es-Semerkandî: Bu yo/um, tüm ilim ehlinin kavlidir, demiştir. N e v e v i de bu kavlin cumhura âit olduğunu söyliyerek : Sahih olanı da budur, demiştir. Cumhur demiştir ki: Ölünün vasiy-yeti üzerine ağlamaya ölü sebep olmuş olur. Bu yüzden de ta'zib edilir. Ama ölü vasiyyet etmediği halde ölümünden sonra yakınlarının ağlamasıyla ta'zib edilmez. Çünkü Allah Teâlâ:
«Hiç bir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.[228] buyurmuştur.
2 - Dâvûd-u Zahiri ve âlimlerden bir grup; bu hadisi, ölünün ölmeden önce yakınlarını ağlamaktan men etmeyi ihmal etmesi hâline yorumlamışlardır. En-Neyl'den İbnü'l-Murâbît'in şöyle dediği nakledilmiştir: Kişi, sesli ağlamanın yasaklığım bildiği, yakınlarının ağlıyacaklarını anladığı halde bunun haramlığını öğretmediği ve onları men etmediği zaman yakınlarının ağlamasıyla ta'zib edilince kendi fiilinden dolayı ta'zib edilir. Başkasının fiilinden dolayı ta'zib edilmez.
3 - İbn-i Hazm ve bir cemâat, hadîsi şöyle yorumlamışlardır : Ölü, yakınları ağlarken dile getirdikleri vasıflarından dolayı ta'zib edilir. Zulüm ve haksızlıkla geçirdiği mevkii, görevi; Allah'a isyan etmek yolunda kullandığı cesareti ve yerli yerince kullanmadığı cömertliği gibi.
4 - Bâzı âlimlere göre hadîsteki ta'zib'ten murad, dirilerin sesli ağlaması sebebiyle meleklerin ölüyü kınamalarıdır.
5 - Mütekaddim âlimlerden Ebû Câ'fer Taberi, I y â z ve müteahhirden bir cemâat, şu yorumu tercih etmişlerdir: Hadisteki ta'zibten maksad, dirilerin niyâhatından dolayı, ölünün elem duymasıdır.
El-Fetih yazarı: Bütün bu yorumları ölülerin durumlarına göre toplamak mümkündür. Meselâ âdeti niyâhat olan ölü, bu âdetinden dolayı azâb görür. Yakınlarının ağlaması için vasiyyet eden kişi, va-siyyetinden dolayı ta'zib edilir. Zâlim bir kimse ölünce, dile getirilen ef âli nedeniyle ta'zib edilir. Yakınlarının niyâhat edeceklerini bilip de onları men etmeyi ihmal eden kişi, eğer ağlamalarına razı değilse niçin ihmal etti diye kınanmakla ta'zib edilir. Eğer buna razı ise, rızâsından dolayı ta'zib edilir. Bütün bu durumlardan selâmette olup, ihtiyatan yakınlarını ağlamaktan men ettiği halde ölümünden sonra yakınları muhalefet ederek niyâhat ederlerse bu ölünün ta'zibi, onların muhalefetinden ve Allah'a isyan etmelerinden dolayı duyduğu elem ve üzüntüden ibarettir, demiştir.
1594) Ebû Musa el-Kşari (Radtyalidhü un/t)'(len rivayet edildiğine jiöre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) şöyle buyurdu, demiştir:
«Ölü, kabilesinin ve yakınlarının sesli ağlaması ile ta'zib edilir. (Ağlıyanlar:) Ey koruyucu! Ey giydirici! Ey yardımcı! Ey sığınak! ve bunların benzerini söyledikleri zaman. Ölü kıskıvrak tutulup çekilir ve (ona):
Sen böyle (mi)sin, sen şöyle (mi)sin? denilir.» Râvi Esid demiştir ki: (Bunu Ebû Mûsâ (Radıyallâhü anh)'ın oğlu Musa'dan dinlediğim zaman) : Sübhânallah! Şüphesiz Allah
Teâlâ: «Hiç bir günahkâr, başkasının güna hım yüklenmez.[229] buyuruyor, dedim. Mûsâ bin Ebî Mûsâ:
Yazık sana! Ben Ebû Mûsâ (Radıyallâhü anh) m Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bana tahdis ettiğini sana haber veriyorum. Artık sen Ebû Mûsâ (Radıyallâhü anh) in Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e iftira ettiğini sanıyor (mu)sun? veya benim Ebû Mûsâ (Radıyallâhü anh) a iftira ettiğimi sanıyor (mu)sun? dedi.Râvi Yâkub bin Humeyd'in sıkalığı ihtilaflı olduğu İçin isnadın basen olduğu Zevâid'de bildirilmiştir. [230]
Hadîs, Zevâid türündendir. Hadîsteki bâzı kelimeleri açıklayalım : Hayy = Kabile ve kişinin yakınları demektir. Bu kelimeden sonra gelen ve buna râci olan "Kaâlû" zamiri, çoğul için olduğundan dolayı Hayy kelimesini ölünün kabilesi ve yakınları diye terceme ettim. Bu kelime ile, diri mânâsı kastedilmiş olabilir.
Adud : Pazı demektir. Burada "Koruyucu" mânâsı kastedilmiştir. Çünkü kollar insanı korur. Ve : Falan adam kolumdur" denilirken; "Beni korur"' mânâsı kastedilebilir.
Kâsî: Giydirici demektir.
Cebel: Dağ demektir. Burada melce' ve sığınak mânâsı kastedilmiştir.
Bu kelimelerin başında gelen "Vaa" harfleri nüdbe ve çağrı edatıdır.
Dirilerin ağlaması ile Ölünün ta'zibi hakkında gereken bilgi, bundan Önceki hadîs izahında geçmiştir
1595) Âişe (RudiyaUûhiİ anhâ)\\'A\\\ Şöyle demiştir:
Yahudi bir kadın ölmüştü. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel lem) yahûdilerinonun üzerinde ağlama seslerini işitti. Ve şöyle buyurdu r
-O kadının yakınları onun üzerinde ağlıyorlar. O da kabrinde ta'zib ediliyor.»" [231]
Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesai ve Tirm i z i de bu hadisi kısa ve uzun metinler hâlinde rivayet etmiş lerdir.
Tirmizi ' nin rivayeti meAlen şöyledir :
"Amrete (Radıyallâhü anhâ)dan rivayet edildiğine göre Âişe (Radıyallâhü anhâ)'ya denildi ki;
îbn-i Ömer (RadıyalJâhü anhümâ) :
Ölü, yakınlarının ağlamasıyla ta'zib edilir, diyor. Bunun üzerine Âişe (Radıyallâhü anhâ) :
Allah Ebû Abdirrahman (yâni İbn-i ÖmerJ'e mağfiret eylesin. O, şüphesiz yalan söylemiyor. Lâkin unutmuş, veya yanılmış, (Mesele şudur:) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerinde ağlanan bir Yahudi kadının kabrinin yakınından geçti de şöyle buyurdu:
Yahudiler, bu kadın üzerinde ağlıyorlar ve şüphesiz bu kadın (küfründen dolayı) ta'zib edilmektedir.»
Bâzı rivayetler Âişe (Radıyallâhü anhâ) bu sözünden sonra : «Hiç bir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.» mealindekiâyeti, İ b n i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'nin hadîsini redetmek üzere okumuştur.
Bu hadîsten anlaşılıyor ki Âişe iRadıyallâhü anhâ) ölünün yakınlarının ağlaması ile ta'zib edilmesi hükmüne karşıdır. Yâni bu görüşte değildir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) Ebû Hâmid ve Şâfiîler' den bir cemâat  i şe (Radıyallâhü anhâ)'nin görüşündedirler.
El-Menhel yazarı: "Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin bu görüşü ve İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'nin yanıldığına veya unuttuğuna hükmetmesi kabul edilmez. Çünkü yakınlarının ağlaması ile ölünün ta'zibine âit hadîsler, İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'den başka sahâbîlerden de rivayet edilmiştir. Sahâbîler, bunu kesinlikle ifâde etmişlerdir. Bu hadîslerin sıhhatli bir şekilde te'vili mümkün iken, bunu kabul etmemek için hiç bir sebep yoktur.
îbnü'I-Kayyım da: Sıka râvilerin rivayetlerinden sonra Âişe (Radıyallâhü anhâ) nin itirazına göre hüküm verilmez. Çünkü Âişe (Radıyallâhü anhâ) nin bulunmadığı meclislerde sahâbîler bulunur ve Onun görmediği bâzı durumları sahâbîler görür, îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'nin unutmuş veya yanıl mış olması ihtimâli, cidden uzaktır, demiştir
İbn ü'1-Kayyım'in işaret ettiği sikalar üzerinde Ömer bin el-Hattâb, Ebû Mûsâ el-Eş'ârî ve el-Mıı-ği re bin Şu'be (Radıyallâhü anhüm) bulunur. Çünkü ölünün ta'zibine .âit hadîs, İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'-den sâhit olduğu gibi bunlardan da sabittir, demiştir.[232]
1596) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûiullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Sabrın kemâli,
musibetin ilk darbesi sırasında (tahammül ede bilmek)dir.»"
[233]
Kütüb-İ Sitte sahipleri, Taberânî ve Beyhakî de bu hadîsi rivayet etmişlerdir. O rivayetler uzundur. Buhâri1 nin rivayeti meâlen şöyledir: "Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), çocuğunun kabri yanında sesle ağlayan bir kadının yanından geçmiş ve ona
«Allah'tan kork ve sabret (bağırıp çağırma).» buyurmuş.
Kadın : Haydi uzaklaş. Benim musibetim senin başına gelmemiştir, demiş. Kadın, Peygamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem)'i tanımamış. Sonra kadına : Bu zât Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)) -dir, denilmiş. Bunun üzerine kadın. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kapısına gelmiş, orada (saray kapıları gibi) kapıcılar bulmamış ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:
Ben seni tanıyamadım. (Beni afvediniz) demiş. Peygamber (Sal lallahü Aleyhi ve Sellem) de bu hadisi emretmiştir."
Hadisin mânâsı şöyledir: Çok sevaba vesile olan mükemmel sabır, ancak musibetin başlangıcındaki sabırdır Çünkü o esnada sabretmek, cidden zordur.
Sadme : Bunun asıl mânâsı, sert bir şeye vurmaktır. Burada kal be musibetin gelişi mânâsında kullanılmıştır.
E1-Ha11âbî:Hadîsin mânâsı; övgüye lâyık sabır, musibetle karşılaşıldığı ilk zamandaki sabırdır, zaman ilerledikçe musibet ağırlığını yitirir ve sabretmek de kolaylaşır, demiştir.
1597) EbÛ fmâme (Radtyallâhü a»*;"den rivayet edildiğine "öre teysamber (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : ~ '
-Allah Sübhâne buyuruyor ki: 'Ey Adem oğlu! Musibetin ilk dar besi sırasında sabredip, sevabım (benden) istersen, ben senin için (doğrudan doğruya) Cennet'e girmekten başka bir sevaba razı olm,-yacağım.»"
Ebü Ümûme (R.A.)'nin
hadisine âit senedin sahih ve ricalinin sıka ol dukları Zevâid'de
bildirilmiştir
1598) Ümmü Seleme (Raihyaılâkü tı/ı/jây(hm rivayet edildiğine uö kocası,Kbu Seleme (Ra<hyallâhü anh), kendisine şu hadîsi" Resûh.llah (Sallahu Aleyhi ve Sellem) den işittiğini anlatmıştır.
Hiç bir müslüman yoktur ki, başına bir musibet gelir ve söyle meşini Allah'ın emrettiği :
= -Hepimiz Allah'ın mülkü ve yaratıklarıyız. Ve hepimiz ancak Ona dönücüleriz. Allah'ım! Bu musibetimin ecrini ancak senin katından dilerim. Artık o musibet hususunda bana ecir ver. Ve bu musibetten dolayı (kaybettiğim nimetin daha hayırlısını) ondan bedel olarak bana ver.» duasını hemen okusun da Allah o musibet üzerinde Ona ecir vermesin. Ve o musibet dolayısıyla kaçırdığı nimetten daha iyisini bedel olarak vermesin."
Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ) demiştir ki:
(Kocam) Ebû Seleme (Radıyallâhü anh) ölünce bana anlattığı Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in hadisini hatırladım ve;
= -Şüphesiz biz Allah'ın mülkü ve yaratıklarıyız. Ve şüphesiz hepimiz Ona dönücüleriz. Allah'ım! Bu musibetimin ecrini senin katından dilerim. Artık bu musibetim üzerine bana ecir ver.» dedim ve:
= «Ve bu musibetten dolayı kaçırdığım kocamdan
bedel olarak daha iyi bir koca ver.» demek istediğim zaman, içimde ; Ebû Seleme (Radıyallâhü anh) den daha iyi bir koca bedel olarak bana verilecek (mi?) dedim. Sonra O (duâ)nın mezkûr cümlesini okudum. Bilâhere Allah, Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i - Ebû Seleme (Radıyallâhü anh)'den— bedel olarak bana nasib etti. Ve musibetim hususunda benim ecrimi verdi." [234]
Bu hadisi benzer lafızlarla Müslim de müteaddit senedlerle rivayet etmiştir. Hadîs bir müslümanın başına bir musibet geldiği za-rnan, hadîsteki duayı derhal okumasını tavsiye ediyor. Ve bunu ih-lâslı olarak okuduğu zaman Allah Teâlâ'nın Ona o musibetin ecrini vereceğini ve o musibet dolayısıyla kaçırdığı nimet yerine daha iyisini vereceğini müjdeler. Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ), Ebû Seleme (Radıyallâhü anh)'nin eşiydi. Ebû Seleme (Radıyallâhü anh)'in vefatından sonra yaptığı bu duâ bereketiyle Allah Teâlâ Ona Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ile evlenme şerefini nasîp eyledi. 1447 nolu hadiste bu konu ile ilgili kısa bilgi vardır.
Hadîsteki; cümlesi, Bakara sûresinin 156. âyetine işarettir. Aynı cümle bu âyette geçmektedir. Tam âyetin ve ondan önceki âyet ile onu takip eden âyetlerin meali şöyledir: «Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, nefislerden, ürünlerden biraz eksiltmek ile deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar ki, başlarına bir musibet geldiği zaman :
"Biz Allah'ın mülküyüz ve şüphesiz ancak Ona dönücüleriz." derler. Rabblerinin mağfiret ve rahmeti onlaradır. Hidâyete erenler de onlardır.[235]
1599) Âişe (Radtyallâkü anhâ)'dan. Şöyle demiştir:
Resûlullah CSallallahü Aleyhi ve Sellem) (vefat edeceği gün) kendisiyle cemâat arasında bir kapı açtı veya aradaki bir örtüyü kaldırdı. Baktı ki, cemâat Ebû Bekir (Radıyallâhü anhVm arkasında namaz kılıyor. Cemâatin bu iyi hâlini görmesinden dolayı ve gördüğü bu hâlin kendisinden sonra da devam etmesi hususunda kendisine Allah Teâlâ'mn halîfe olması ümidiyle.Allah'a hamd etti. Sonra buyurdu ki:
«Ey İnsanlar! İnsanlardan veya mü'minlerden her hangi birisinin başına bir musibet geldiğinde benim ölümüm ile onun başına gelen musibeti düşünmekle başına gelen başka musibeti hafifletsin. Çünkü benim ümmetimden hiç bir kimse, benden sonra benim musibetimden daha şiddetli bir musibetle karşılaşmıyacaktır.»"
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadisin isnadında bulunan Musa bin Ubeyde er-Rabdî zayıftır. [236]
Zevâid türünden olan bu hadîsin açıklaması bahsinde Sindi şöyle der: "Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatıyla ilgili bâzı hadislerde belirtildiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edeceği gün Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin odası ile mescid arasındaki kapıyı açmış veya aradaki perdeyi açmış ve cemaata bakmış. Cemâat, Ebû Bekir (Radıyallâhü anhJ'ın arkasında namaza durmuştu. Cemâatin imamla beraber toplu halde namaza duruşlarından hoşlanan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hemcemâtın bu iyi hâlinden dolayı Allah'a hamd etmiş hem de ölümünden sonra ümmetinin bu iyi hâlinin devamı iÇin Allah'u Teâlâ'mn Onun yerine yardımcı olacağını umduğundan hamd etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisinden sonra ümmetinin başına gelecek musibetlerden dolayı dağılmalarından korktuğu için, gelecek musibetlere karşı sabırlı olmalarını tavsiye etmiş ve ümmetin başına gelen en büyük musibetin, Allah'ın Resulünün vefat etmesi musibeti olduğunu hatırlatmış, mü'minlerin başına bundan daha çetin bir musibetin gelmiyeceğini bildirmiş ve en çetin olan bu musibetin hatırlanması için mü'minin başına gelen her hangi bir musibetin hafifletilmesi yolunu göstermiştir. Zira küçük musibet, büyük musibet yanında yok olmaya mahkûmdur. Büyük musibete karşı sabreden mü'minin, küçük musibet karşısında sabırsızlık etmesi yakışmaz."
Gerçek mânâda Allah'ın Resulünü tanıyan ve seven bir mü'min, sahih hadîslerle sabit olduğu gibi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i babasından, annesinden, evlâdından, malından ve kendi canından daha fazla sever. Hâl böyle olunca Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatı musibetini en büyük musibet olarak görür ve tüm musibetler, bu musibet yanında onun gözünde küçülür. Allah bizi ve okuyucularımı gerçek mânâda Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i seven ve şefâatma kavuşanlardan eylesin.
1600) Kl-Hüseyin hin Alî bin Ebî Talih ( Raıiıyallâhü t/ııJıünitİ)\\ıın rivayet edildi&iıu' yöre; I'eyt^ımber (Satlaltuhii M< xhi ve Sellrm) şöyle buyurdu, demiştir :
«Başına bir musibet gelen bir kimse, büâhere o musibeti hatırlayıp da 'İnnâ Lİllâh ve innâ ileyhi râciûn1 sözünü yenilerse, o musibet eskimiş olsa bile Allah Teâlâ ona başına o musibetin geldiği günkü ecrin bir mislini yazar,""
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir. Bunun senedinde zayıflık vardır. Çünkü râ-vi Hişâm bin Ziyâd zayıftır. Bunu babasından mı, annesinden mi rivayet ettiği hususunda da ihtilaf vardır. Babasının ve annesinin hâli bilinmemektedir. Denildiğine göre İmam Ahmed, Hişam'ı zayıf saymıştır İbr,-i Hibbân da : O, mevzu1 hadîsleri sıka zâtlardan rivayet etmiş, demiştir. [237]
1601) Abdullah bin Kbi Bekir bin Muhaınıned bin Anır bin Ha/mın
dedesi[238] (Rutltyallâhİi anhiiın)''den rivâ\el edildiğine f^üre: IVyı^umber f.S«;/-faliahîi Alrvfti vr Srlituı) ijöylt1 Ijuyurdu. demiştir:
-Bir musibet nedeniyle tün kardeşine ta'ziyette bulunan hiç bir mümin yoktur ki, Allah Sübhânehu Kıyamet günü Ona keramet elbiselerinden bir takım elbise giydirmesin.»"
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadında Kays Ebû Ümâre vardır. Ibn-i Hibbân onu sikalar arasında zikretmiştir. Zehcb' de el-Kâşif'îe sıka o'.duğunu söylemiştir Buhârİ : Durumuna bakılmalıdır, demiştir. Kalan rûviler Müslim'in şartı üzerinedir
1602) Abdullah (bin Mo-'ud) (Rnılıyallnlıu <nı//)'t\vn n\âyet alilcii-ğine jföre: Kesûlulhdı (SalluUnhü Aleyhi vr Silleni) şöyle buyurdu, demiştir:
«Başına musibet gelen kimseye ta'ziyette bulunana musibet sahibinin sevabının misli vardır.-" [239]
İlk hadib Zevâıd turündendir. T i r m ı z i E b u B e r z e (Radıyallâhü anh)'den buna yakın bir merfu' hadis rivayet etmiştir. O hadis şöyledir:
-Çocuğu ölen bir kadına ta'zi-yette bulunana Cennet'te kıymetli bir elbise giydirilir.»
Tuhfe yazarı bu hadîsin izahında Câmiü's-Sağîr şerhinde genç yaştaki kadına kocasından ve mahremi olan erkeklerden başkası ta'ziyette bulunamaz, denildiğini söylemiştir. T i r m i z i de : Bu hadis garibtir, isnadı kuvvetli değildir, demiştir.
İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini T i r m i z î de rivayet ederek garib olduğunu söylemiş ve Alî bin Âsim'-dan başka bir râviden merfu' olarak rivayet edildiğini bilmediklerini ifâde etmiştir.
Ta'ziyet: Başına bir musibet gelen kimseye sabır tavsiye etmek ve teselli vermektir. Meselâ: Allah senin ecrini yükseltsin, sana sabır versin. Ta ki, Kur'an'da övülen sabırlılardan olasın, gibi sözler söylemektir.
Bu bâbtaki hadisler ve benzeri hadîsler, başına musibet gelene ta'ziyette bulunmanın meşruluğuna ve faziletine delâlet ederler. Ta'ziyet için söylenecek sözleri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir sınırla tahdit etmemiştir. Değişik sözlerle ta'ziyet edildiği rivayetleri vardır. Fıkıhçılar ta'ziyet için bâzı ifâdeler zikretmişlerdir. Bunlardan birkaç tanesinin mealini zikredelim :
1 - Bu musibetiniz dolayısıyla Allah size ecir versin. Musibetinizde kaybettiğiniz nimetin yerine, Allah daha iyisini versin. Hepimiz Allah'ın mülküyüz, mahlûkuyuz. Ve hepimiz Ona dönücüleriz.
2 - Allah senin ecrini büyütsün, âkibetini güzel eylesin ve ölüne mağfiret eylesin.
3 - Allah bu musibetin üzerine sana büyük ecir versin. Musibetine karşı iyi sabır versin. Senin âkibetini hayreylesin. Ölüne rahmet ve mağfiret eylesin. Gittiği yeri terkettiği yerden daha hayırlı etsin. [240]
Hanefîler, Mâlikîl er, Şâfiîler'in cumhuru ye A h m e d' e göre ta'ziyet definden önce ve definden sonra üç güne kadar müstehabtır. Daha sonra ta'ziyet mekruhtur. Çünkü ta'-ziyetten gaye, musibet sahibini teskin etmektir. Üç gün sonra ekseriyetle acı ve keder hızını kesmiş okur. Ta'ziyet, üzüntüyü yeniletir.
Âlimler, ta'ziyet edenin veya ta'ziyet edilenin hazır olmadığı zamanı üç günlük süreden istisna etmişlerdir .Ne zaman hazır olursa, o zaman ta'ziyet işi yapılır, demişlerdir. Taberî: Hazır olmayan için geldiği andan itibaren üç günlük süre vardır. Hastalık ve ölüm haberini duymamak mazeretleri de hazır olmamak özürü gibidir. Ş â f i î 1 e r' in bir kısmına göre ta'ziyet için sınırlı bir süre yoktur.
Âlimler, ta'ziyet için oturup beklemek hususunda ihtilâf etmişlerdir. Âlimlerin bu husustaki görüşleri özetle şöyledir:
1 - Hanef iler'e göre erkeklerin mescidden başka bir yerde ta'ziyet için üç gün oturmaları caizdir. Kadınların oturması caiz değildir. Hanefîler' den bir cemaata göre ta'ziyeti için oturmak mekruhtur.
2 - Şâfiîler ile Hanbeliler'e göre gerek erkeklerin ve gerekse kadınların ta'ziyet için oturmaları mekruhtur. Makbul olanı,ölü yakınlarının işlerine gitmeleri ve onlara rastlıyanm, rastladıkları yerde ta'ziyette bulunmalarıdır.
3 - Mâlikiler'e göre ta'ziyet için oturmak caizdir.Fakat kaç güne kadar oturulacağı hususunda bir bilgi edinilememiştir.
Yukarıdaki ihtilâf, oturulan yerde münker, yâni dînen yasak olan bir şeyin bulunmaması ve yapılmaması hâline mahsustur. Burada dîne aykırı bir şey yapıldığı takdirde oturmak ve ta'ziyet etmek haram olur. [241]
1603) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
-Üç çocuğu ölen adam, Allah'ın andı yerini bulacak kadarlık süre hâriç Cehennem ateşine girmez.»" [242]
Buhâri, Müslim, Tirmizi ve Nesai de bunu rivayet etmişlerdir.
Bâzı rivayetlerde «Cehennem ateşine girmez.» cümlesi yerine «Cehennem ateşi ona dokunmaz.» cümlesi bulunur
Hadisteki «...adam...» tâbirinden maksad, yalnız erkeklerin bu musibetten yararlanıp, kadınların yararlanmaması değildir. Hüküm umumidir. Nitekim Buhâri ve Tirmizî' nin rivayetlerinde bu kelime yerine: «Müslümanlardan her hangi bir kimse...» ifâdesi bulunur. Kadınların üzüntüsü daha çok ve kalbleri daha zayıf olduğuna göre erkekler mezkûr mükâfata kavuşurken kadınların mükâfatının daha az olması düşünülmez.
Hadisin metnindeki: «Yeminin çözülmesi.» ifâde siyle;Vallahi) Sizden hiç kimse yoktur ki illâ Cehennem ateşine uğrayacaktır. Bu, Rab bin tarafından hüküm ve kaza buyurulmuş bir şeydir.[243] âyetinin hükmü olan, herkesin Cehennem'e uğraması kastedilmiştir.
Bu ve bunu takıp eden âyetler; bütün insanların kıyamet günün de Cehennemin müthiş manzarasını göreceklerini, muttaki olanların selâmete kavuşacaklarını ve zâlimlerin Cehennem'e atılacaklarını bildirir. Âyetteki uğrayış, geçerken yol uğrayışı şeklinde olabilir.
Tuhfe yazarının beyânına göre e 1 - C e z e r i en-Nihâye de şöyle demiştir : 'Hadisteki kasemden maksad, Allah Teâlâ'nın :kavlidir. Araplar bir işin az sürdüğünü ifâde etmek için : Şu iş yemin tahlili (— çözülmesi) kadar sürdü, derler. Meselâ : Falan eve uğrayacağına yemin eden kişi, o yere en hafif bir uğrayışla uğramakla yeminini çözmüş olur. Onun o kısa uğ-rayışına kasem tahlili veya tahillesi denilir. Hâl böyle olunca hadisin mânâsı: Üç evlâdı ölen erkek veya kadının Cehennem'e girmesi, bir yeminin yerine getirilmesi kadar çok kısa sürer. Cehennem'e uğramak ile Cehennem'in üzerinden geçmek kastedilmiş olabilir.
El-Hâf iz, el-Fetih'te şöyle der : Cumhur; hadisteki «Tahille-tü'1-kasem» ile mezkûr âyet kastedilmiş, demiştir. H a t t â b i de : Hadisin mânâsı şudur: Üç çocuğu ölen kimse, ta'zib edilmek için Cehennem'e girmiyecek. Cehennem'in üstünden geçmek suretiyle Cehennem'e girmiş olacaktır. Bu geçiş süresi de, bir adamın yeminini çözeceği süre kadar kısa olacak, daha uzun olmıyacaktır, demiştir.'
Tuhfe yazarının belirttiğine göre hadiste va'dedilen mükâfat, sabreden kadın ve erkeğe mahsustur. Çocukların ölümü dolayısıyla sab-retmeyip niyâhat eden veya yakasını yırtmak, yüzünü, dizini dövmek ve saçını yolmak gibi yasaklanan hareketleri işleyene bu sevab yoktur.
Şu hususu da belirtelim : Hadisteki müjde, çocuklarının sağlığı konusunda gerekli tedbirleri aldıkları, hayatı üstünde titredikleri halde çocuklarını kurtaramayan baba ve anneye mahsustur. Bu itibarla çocuklarının sağlığına önem vermiyerek ölümlerine sebebiyet verenler veya seyirci kalanlar, mükâfat almıyacaklan gibi âhiret günü mes'ul olacaklardır.
1604) Utbe bin Abd es-Sülenıî[244] (Radıyallâhü anft)'<\çn rivayet edildiğine göre; Hen. Resûlullah (SalUıllahü Aleyhi vr Setfem/den şöyle buyururken işittim, demiştir :
«Günah işleme çağma ulaşmayan üç çocuğu ölen hiç bir müslü-man yoktur ki, o çocuklar onu Cennet'in sekiz kapısından karşılamasınlar. O, bu kapılardan dilediğinden Cennet'e girer.»"
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadında Şurahbil bin Şuf'a bulunur, tbn-i Hibbân, onu sikalar arasında zikretmiştir. Ebû Dâvûd : Şurahbil ve Cerîr sikadırlar, demiştir. Kalan râviler, Buhârî'nin şartı üzerine sened adamlarıdırlar.
1605) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)yden rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Henüz günah işleme çağına gelmiyen üç çocuğu ölen müslüman her hangi bir baba ve anne yoktur ki, Allah Teâlâ o çocuklara olan rahmetinin fadlı ile hepisini Cennet'e dâhil etmez.»" [245]
Utbe (Radıyallâhü anh)'ın hadisi Zevâid türündendir. Enes (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Buhâri ve Nesai de rivayet etmişlerdir.
Hıns: Günah demektir. Burada erginlik çağı kastedilmiştir.
Bu hadisler, erginlik çağma varmadan üç çocuğu ölen baba ve annenin Allah'ın çocuklara olan fazla rahmet ve keremiyle doğrudan doğruya yâni azâb çekmeden Cennet'e gireceklerine delâlet ediyor. Ancak baba ve annenin müslüman olması şartı koşulmuştur. Bir de bundan önceki hadisin izahında belirttiğim gibi evlâd acısına tahammül ederek sabretmeleri, niyâhat ve benzeri yasak hareketlerde bulunmamaları Şarttır.
Sindi şöyle der: Hadisin zahirine göre bu ikram, evlâdı küçük yaşta ölen baba ve anneye mahsustur. Bâzıları: Bu mükâfat, baba ve annesine yük durumunda olan küçük yaştaki çocuklar için varken, büyüyüp baba ve annesi ile beraber çalışacak ve onlara hizmet edecek yaşa gelmiş evlât için olmaz mı? demişler ise de; Ben derim ki: Hadîsin : -Çocuklar babasını (veya annesini) Cennet'in kapısından karşılarlar.» cümlesi, bu söze mânidir. Çünkü bu cümle, çocukların Cennetlik olduklarına delâlet ediyor. Halbuki erginlik çağını aşmış olan evlâdın müslüman olması ve Cennetlik olması kesin değildir. Bu kesin değil iken Onun babasını veya annesini Cennet'in sekiz kapısından karşılaması kesin olur mu? Keza hadisin: «Allah Teâlâ, çocuklara olan rahmetinin fadlı ile...» ifâdesi buna mânidir. Çünkü büyük yaşta ölen evlâdın ilâhî rahmete kavuşması kesin değil ki, Allah Ona olan üstün rahmeti ile babasına rahmet eylesin. Evet, müslüman kişinin yakınlarının ölümüne karşı sabretmesi sayesinde Cennetlik olduğuna dâir hadîsler vardır. Bu hadîslerde ölen yakının büyük veya küçük olması kaydı yoktur.
1606) Abdullah bin Mes'ud (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
«Kim, günah işleme çağına henüz gelmemiş olan üç çocuğu kendisinden önce ölür (de sabreder) se o çocuklar, onun için Cehennem ateşinden koruyucu kale (perde) olurlar.» Bunun üzerine Ebû Zerr (Radıyallâhü anh) iki çocuğu gönderdim, dedi. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«İki çocuk da» buyurdu. Bunun üzerine Kur'an okuyucularının büyüğü Übeyy bin Ka'b (Radıyallâhü anh) :
Ben bir çocuk gönderdim, dedi. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :-Bir çocuk da» buyurdu." [246]
Tirmizi de bu hadisi rivayet etmiştir.Tirmizi' nin ri vayetinde hadisin sonunda şu ilâve vardır:
«Lâkin bu mükâfat ancak musibetin ilk darbesi anında sabretmekle hâsı) olur.»
Hadis, erginlik çağına henüz varmamış olan üç çocuğu ölen bir baba veya anne, çocuklarının ölümleri musibetinin ilk darbesinde sabrettikleri takdirde bu çocukların kendisini Cehennem ateşinden bir kale gibi koruyacaklarını müjdeliyor. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadisi buyururken E b û Z e r r (Radıyallâhü anh) küçük yaşta iki çocuğunun öldüğünü haber vererek bunun sevabını öğrenmek istemiş, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki çocuğu ölenin de bu mükâfata kavuşacağını bildirmiştir. Bu defa Übeyy bin Ka'b (Radıyallâhü anh) bir çocuğunun öldüğünü bildirmiş, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir çocu ğu ölene de bu mükâfatın verileceğini belirtmiştir. Ti rm izi1 nin yukarıdaki ilâvesinde belirtildiği gibi bu sevaba erişebilmek için ço cuklarının ölüm musibetinin ilk darbesinde sabretmek şartı mevcuttur. Hadîste Übeyy bin Ka'b (Radıyallâhü anh) için; "Kur'an okuyucularının büyüğü'1 vasfı verilmiştir. Çünkü Peygam-
ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); «En iyi okuyanınız Übeyy'dir,» buyurmuştur.Bu bâbta rivayet edilen hadisler, Müslümanların küçük yaşta ölen çocuklarının Cennetlik olduklarına delâlet ediyorlar. Bu hususta icma1 vardır.
Müşriklerin küçük yaşta ölen çocuklarına gelince; bunlar hakkında ihtilâf vardır:
Ebû Hanife bunların Cennetlik veya Cehennemlik olduklarına hükme t mey ip, bu hususta bir şey söylememeyi seçmiştir. îbnü'l'Mübârek, Ammâr ve îshak bin Raha-v e y h ' in mezhebleri de bu'dur.
Nevevi : Sahih olanı, bunların Cennetlik olmalarıdır, demiştir.
Bunların Cennet ehlinin hizmetçisi oldukları hakkında rivayet vardır.
Celâleddi n-i Devvâni ise, bunların Cehennemlik olduklarını söylemiştir. [247]
l607) Kbû Hüreyrt* (Radıyullâhü anh)\\ç\\ rivayet edildiğine yöre: Resûlullah (Suilalhıhü Mty/ıİ vr Stiİrm) şöyle buyurdu, demiştir:
«Önümde göndereceğim bir düşük çocuk, arkamda bırakacağım bir atlıdan şüphesiz bana daha sevimlidir.»"
Zevâid'de şöyle denilmiştir : Ben derim ki : Râvi Yezid'in Ebü Hürsyre (R.A.)'e yetişmediğini el-Müzzi, Tehzib'te ve Etrafta söylemiştir. Diğer râvi olan Yezid bin AbdülmeHk'i İbn-i Sa'd sıka saymış ise de Ahmed, İbn-i Muin ve halef, onu zayıf saymışlardır.
1608) Ali Bin Ebi Tâlib (Rtuiıva/ltİhii unh)\Wn rivayet edildiğine : Resûlullah (SnUallakü Alrvhi Srihm) ^iiyle buyurdu, demiştir.
«Allah Sıkt (düşük çocuk) un baba ve annesini cehennem ateşine sokacağı zaman, sıkt şüphesiz Rabbiyle cidden münâkaşa ve mücâdele eder (cidden onlar için şefaat eder.) Nihayet denilir ki: Ey Rabbiyle münâkaşa ve mücâdele eden sıkt! Babanı ve anneni Cennet'e dâhil et. Bunun üzerine sıkt, serer (ebenin çocuğun göbeğinden kestiği parça) ile onları çekerek Cennet'e dâhil eder.»"
Ebû Alî: cümlesinin mânâsı: «Sıkt Rabbine kızar.»dır, demiştir.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadı zayıftır. Çünkü âlimler, râvi Mendel bin Ali'nin zayıflığı üzerinde ittifak etmişlerdir.
1609) Muâz bin Cebel (Radıyailâhü anh)\\en rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallgllahü Aleyhi ve Scîlem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Nefsim, kudret elinde olan (Allah)a yemin ederim ki, sıkt'ın annesi ecir talebiyle düşük çocuğun musibetine sabrettiği zaman; şüphesiz sıkt, annesini kendi sereriyle Cennet'e çeker (götürür.)»"
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Yahya bin Ubeydillah bin Mevhîb bulunur. Âlimler, onun zayıflığı üzerinde ittifak etmişlerdir. [248]
Bu bâbta rivayet edilen hadîsler Zevâid türündendirler.
Sıkt: Düşük çocuk, demektir. Asgarî doğum süresi olan altı ayı doldurmadan doğan çocuğa sıkt denilir. Hadîs, bu durumda doğan çocukların baba ve annelerinin başlarına gelen bu musibete sabrettikleri takdirde sıkt'ın onlara şefaatçi olacağını bildiriyor.
Serer: Doğumdan sonra ebenin göbekten kestiği parçadır. Mürağama : Mücâdele ve münâkaşa demektir. Ebû Alî' nin beyânına göre çekişme ve kızışma denir. Sıkt'ın Allah ile çekişmesi,kızışması ve mücâdele etmesinden maksad, baba ve annesinin cehennemden kurtarılarak cennetlik olmaları için Allah katında İsrarla şefaat etmesidir.
Sıkt'ın baba ve annesini göbeğinden kesilen parça ile çekip götürmesi mecâzîdL1. Manevî bir bağ ile aralarında kurulacak irtibatla ve sıkt'ın öncülüğünde baba ve annesinin cennete götürülmesi kastedilmiş olabilir. Veyahut Allah Teâlâ, serere başka bir şekil verir ve yeni şekil alacak serer ile sıkt, baba ve annesini Cennet'e gö tiîrür. [249]
1610) Abdullah bin Ca'fer bin Ebî Tâlib[250] (Radtyallâhü anhü-mâ)'dan; Şöyle demiştir:
Câ'fer (bin Ebî Tâlib) (Radıyailâhü anh)'ın şehâdet haberi gelince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
«Câ'fer'in ev halkı için yemek yapınız. Çünkü onları meşgul eden bir şey onların başına gelmiştir.»"
1611)Esma' hinti I'ıım'vs [251] (kudıvuHâhii tinfıâ)'(\;ın; Şöyle deniştir :
Ca'fer-(bin Ebî Tâlib) (Radıyallâhü anh) şehid edilince Resûlul lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendi ev halkının yanma döndü ve :
-Ca'fer'in ev halkı, ölülerinin durumu ile cidden meşguldürler. Bunun için onlara yemek yapınız.» buyurdu."
Abdullah demiştir ki: Ölünün ev halkına yemek yapmak hadîs emri oluncaya kadar devam edegelen bir âdet idi. Sonra terkedildi.Sindi şöyle demiştir : Bunun senedinde ümmü Isâ bulunur. Bu kadın meçhuldür. İsmi anılmamıştır. Râvi Ümmü Avn da böyledir. [252]
Abdullah (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Şafiî, A h -med, Ebû Dâvûd, Tirmizi, Nesaî ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Tirmizi, hadisin hasen olduğunu; İ h n üs S e k ü n de sahih olduğunu söylemiştir.
Esma' (Radıyallâhü anhâJ'nin hadisi Zevâid türünden olup, Ahmed ve Tabarâni tarafından rivayet edilmiştir.
Ebû T â 1 i b ' in oğlu ve Uz. Ali (Radıyallâhü anh) in kardeşi C a'f o r (Radıyallâhü anh) M u t e savaşında hicretin 8. yılı Abdullah bin Ravûha ve Zeyd bin Harise (Radıyallâhü anhümâ) ile beraber şehid edilince bir mıı-cize olarak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine ' de ynı anda durumu sahâbîlere duyurmuştur. Bu hadisi de o sırada emretmiştir.
Hadîs; ölünün ev halkının ölüm üzüntüsü ile meşgul oldukları için onlara yemek yapılmasının matlub olduğuna delâlet ediyor. Dört mezhebin bu husustaki görüşlerini el-Menhel'den özetliyerek buraya alıyorum :
1 - Hanefi Fıkıh kitaplarından Fethü'I-Kadir'de : Ölünün ev halkı komşularının ve ölünün uzak akrabalarının; ölünün ev halkı için bir gün ve bir gece yetecek kadar yemek hazırlamaları müs-tehaptır. (Bu arada bu hadis zikredilmiştir.) Ölünün ev halkının ziyafet vermeleri mekruhtur. Çünkü ziyafet, sevinç hâlinde meşrudur. Bu gibi hallerde meşru değildir, çirkin bir bid'attır. Buna delil,C e -r i r (Radıyallâhü anh)'in (1612 nolu) hadîsidir, denilmiştir.
2 - Mâlikîler'e göre ölünün ev halkına yemek hediye etmek mendubtur. Çünkü yemek yapmakla meşgul olamazlar. Ancak ölünün ev halkı yüksek sesle ağlamak veya çirkin bir söz söylemekle meşgul olurlarsa onlara yemek göndermek haramdır. Çünkü sürdürdükleri haram hareketlerine yardım edilmiş olur.
3 - Şâfiiler'e göre ölünün ev halkının komşuları ve ak-rablarmın onlara bir gün ve bir gece yetecek kadar yemek yapmaları ve yemek yemeleri için onlara İsrar etmeleri müstehabtır. Niyâ-hat edenlere yemek yapmak haramdır. Çünkü günah işlemeye yardım etmektir. Ölünün ev halkının yemek yapıp, halkı yemeğe çağırmaları mekruhtur. Bunların delili de Cerir (Radıyallâhü anh)'in 1612 nolu hadisidir.Şâfii1er' den Zekeriyya el-Ensâ-r i : Cerir (Radıyallâhü anh)'in hadîsi kerahetin ötesinde ha-ramlığa delâlet eder, demiştir.
4 - Hanbelîler'e göre üç güne kadar ölünün ev halkına yemek yapıp göndermek sünnettir. Onların yanında toplanan halk için yemek yapılmaz. Hattâ mekruhtur. Çünkü halkın orada toplanması mekruhtur. Onlara yemek yedirmek, mekruh bir işe yardımcı olmak demektir.Ahmed: Toplanan halka yemek yapmak câ-hiliyyet devrinin işidir, demiş ve şiddetle buna karşı çıkmıştır. [253]
Ölünün ev halkına ziyadesiyle şefkat etmek ve onlara yemek yapmak meşru ve matlubtur. [254]
1612) Cerîr bin Abdillah el-Iîeceli (Rudıyallâhü anh)'den, Şöyle demiştir :
Biz ölünün ev halkının yanında toplanmayı ve onların (toplanan lar için) yemek yapmalarını niyâhattan (bir çeşit) görürdük.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahihtir. İlk tarîkin râvi-leri, Buhârî'nin şartı üzerinedirler. îkinci tarîkin râvileri, Müslim'in şartı üzerine-dirler. [255]
Zevâid türünden olan bu hadîsi A h m e d de rivayet etmiştir. Bu hadîs, ölünün ev halkının yanında halkın toplanmasını ve toplanan halk için ev halkının yemek yapmasının yasaklığına delâlet ediyor. Âlimler bu yasağı kerahet mânâsına yorumlamışlardır. Ancak bundan önceki hadîsler bölümünde anlattığım gibi Zekeriy-ya el-Ensâri; Bu hadisin zahirine göre ev halkının yemek yapması haramdır, demiştir.
Âlimlerin bu husustaki görüşlerini bundan önceki bâbta zikretmiştik. El-Menhel yazarı şöyle der: Ta'ziyet için gelenlere ölünün ev halkının yemek yapmasının caiz olmaması, buna ihtiyaç ve zaruret olmaması şartına bağlıdır İhtiyaç ve zaruret olduğunda meşelâ ta'ziyet için uzak bir yerden bir adam gelip, geceleyin orada yat mak ihtiyacını duyarsa, ona yemek yapmak caizdir. Ancak yetimlerin malından ona yemek yedirilemez. Eğer Ölünün malı yetimlere kalırsa, uzak yerden gelenleri ağırlamak, köy halkına aittir. [256]
1613) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : «Gurbet ölümü şehidliktir.»
Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu isnadda el-Hüzeyl bin el-Hakem bulunur. Buharı Onun hadîsinin münker olduğunu, İbn-i Adiyy Onun hadisinin doğru olmadığını. İbn-i Hibbân da Onun hadisini cidden münker olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Muin de : Bu hadîs münker olup bir şey değildir. Ben el-Hüzeyl'den hadîs yazmışımdır. Onun hadîsinde beis yoktur, demiştir. [257]
Zevâid türünden olan bu hadîsi Dârekutni, İbn-i Ömer {Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir. Oradaki rivayetin senedinde el-Hüzeyl A b d ülaziz1 den. Oda N â f i' -den, O da İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir.
S i n d î şöyle demiştir : Suyûti; İbnü'l-Cevzî bu hadîsi başka bir yoldan A b d ü 1 a z i z * den rivayetle mevzu' hadîsler arasında zikretmiş ise de bunda isabet etmemiştir. Ben, el-Leâli'İ-Maslûa'da bu hadis için çok tarîk sevketmişimdir, demiştir. El-Hâf iz İbn-i Hâcer'de et-Tercîh'te : İ b n - i M â -c e h ' in senedi zayıftır. Çünkü e 1 Hüzey1' in hadîsi mün-kerdir, demiştir. Dârekutni'de el-İle]'de el-Hüzeyl' den dolayı seneddeki ihtilâfı zikretmiş ve e 1 - H ü z e y I ' in Abdül-a z i z aracılığıyla N â f i ' den ve N â f i ' in de İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den olan senedin sahih olduğunu anlatmıştır.
Hadîs : Gurbet diyarında Ölen bir mü'minin âhiret sevabı açı sından şehid olduğuna delâlet ediyor.
1614) Abdullah bin Amr (Raâtyalıâhü anfmmâ)'di\n; Şöyle demiştir:
Medine doğumlulardan bir adam Medine'de vefat etti. Peygamber fSallallahü Aleyhi ve Sellem) onun cenaze namazını kıldırdıktan sonra :
— «Keşke doğduğu yerden başka bir yerde ölseydi.» buyurdu. Cemaattan bir adam :
— Niye yâ Resülallah! dedi. Efendimiz:
— «Şüphesiz adam doğduğu yerden başka bir yerde öldüğü zaman cennette onun için, doğduğu yerden ecelinin kesildiği yere ka dar bîr mesafe ölçülür.» buyurdu." [258]
Nesai de bunu rivayet etmiştir. Hadîs, gurbet diyarında ölmenin faziletine delâlet eder. Hadisin zahirine göre gurbette ölen adama, Öldüğü yer ile memleketi arasındaki mesafe kadar cennet te yer verilir. Bu yer, gurbette öldüğü için verilir. Başka iyiliklerden dolayı fazla yer verilmesine bu hadîs mâni değildir. Sindi' nin beyânına göre bâzı âlimler: Bu hadîs, gurbette ölen kimsenin kabrinin bu kadar genişletileceğine dâirdir, demişler ise de hadîs bu mânâya pek delâlet etmez.
Medîne ' de ölmenin fazileti hakkında hadisler varken Medîne' de ölen adam için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :
«Keşke doğduğu yerden başka bir yerde ölseydi.» temennisinden maksad, M e d i n e ' de ölmemesini dilemek değildir. S i n d i' -nin dediği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in maksadı şu olabilir: Keşke bu adam M e d î n e ' ye hicret etmiş bir yabancı olsaydı. Veya buna benzer bir temenni olabilir. Zâten hadîsteki ifâdeye dikkat edilirse gayenin; Medine' den başka bir yerde ölmesi değil, doğduğu yerden başka bir yerde ölmek temennisi olduğu görülür. [259]
1615) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü awA>'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Hasta iken ölen bir kimse, (âhiret sevabı bakımından) şehid olarak Ölmüş olur. Kabir fitnesinden korunur. Sabah, akşam cennetten nzıklandırıhr.»"
Not: Zevâid yazarı şöyle demiştir : Mâlik, Yahya bin Saîd, el-Kattan ve İbn-i Muin bu seneddeki râvi İbrahim bin Muhammedi tekzib etmişlerdir. [260]
Zevâid türünden olan bu hadisin isnadı zayıftır. Sindi: Bu hadis sahih olduğu takdirde ishal ve siroz hastalığı gibi özel bir has-talığa yorumlamak gerekir, demiştir. Çünkü bâzı hastalıklarla ölen kimselerin âhiret sevabı bakımından şehid gibi olduklarına dâir hadisler vardır. Müellifin 2804 nolu hadisinde şehid hükmünde olanlardan birisi de karın hastalığı ile ölen kimsedir. Yâni ishal veya karnında su birikmesi hastalığı ile ölenler şehid hükmündedir. Eğer bu hadis sahih ise; bundan maksad, bu nevi hastalıklardır. Yoksa her hangi bir hastalıkla ölen kimsenin şehid hükmünde olduğu kas-tedilmemiştir. Sindi' nin beyânına göre hadisteki kabir fitnesinden maksad, meleklerin sorularıdır. Çünkü bu sorular, bir nevi imtihandır. Fitne kelimesinin asıl mânâsı imtihandır.
Sindi, bu hadisin isnadı hakkında aşağıdaki bilgiyi vermiştir:
Suyuti: İbnü'1-Ce vzi bu hadîsi mevzu' hadîsler arasında zikrederek nedeninin de râvi İbrahim bin Muham-med bin Ebî Yahya el-Eslemi olduğunu belirtmiştir. Çünkü bu râvi terkedilmiş bir kimsedir. Ahmed bin Hanbe1 demiştir ki: Hadisin asli; «Düşmana karşı nöbet beklerken ölen bir kimse...» dır. Dârekutni' nin İbrahim bin Ebi Yahya1 dan senedle naklettiğine göre î b -rahim şöyle demiştir: Ben, îbn-i Cüreyc'e; hadisini anlattım. Fakat kendisi benden; hadisini rivâyet etti. Halbuki ben Ona böyle hadis rivayetinde bulunamadım, demiştir.
Zevâid'de şöyle denilmiştir: Ben derim ki: Ebü'l-Hasan ed-Dârekutni şöyle demiştir: Bize Muhammed tahdis etti, Dedi ki : Bize Ahmed bin Âlî tahdis etti. O da dedi ki: Bize îbn-i Ebi Sekine el-Halebî tahdis etti ve dedi ki: Ben İbrahim bin Ebî Yahya' dan işittim. Dedi ki: Allah, benim ile Mâlik arasında hükmedecektir. Mâlik beni Kaderiyye mezhebine mensub olarak isimlendirmiştir. İbn-i Cüreyc'e gelince; Ben Ona Musa bin V e r d â n' dan tahdis ettim. Dedim ki: M û s â' mn İbra-h i m' den, Onun da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den
rivayet ettiğine göre Düşmana karşı nöbet beklerken ölen kimse (âluret sevabı bakımından) şehid olarak ölmüş olur." buyurulmuştur. Fakat İbn-i Cüreyc beni annem tarafımdan dedeme nisbet ederek benden, «Hasta iken ölen kimse şehid olarak ölmüş olur.» hadisini rivayet etti. Halbuki ben Ona böyle hadiste bulunmadım.
Zevâid y-Az.ni),
yukarıdaki nakilleri yaptıktan sonra şöyle der: Bu hadisin isnadında bulunan
İbrahim bin Muhammed'i Mâlik, Yahya bin Said el-Kattan ve îbn-i Muin
yalanlamışlardır. İmam Ahmed bin Hanbel de: O, kadercidir. Mu'tezilİ'dir,
cehmî'dir, her belâ onda vardır, de Buhâri de O, cehmî'dir. İbnü'l-Mübârek ve
herkes Onu terketmiştir.
[261]
1616) Âişe (Radtyallâhü anhâyâan rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«ölünün kemiğini kırmak, diri iken kemiğini kırmak gibidir. [262]
Ahmed, Ebû Dâvûd ve Beyhakî de bunu rivayet etmişlerdir. El-Menhel yazan, bu hadîsin izahında şöyle der : Hadîsten maksad; kişinin hayatta iken eziyet duyduğu şeylerden ölü iken de eziyet duyduğunu beyan etmektir. Şu halde diri iken ona ihanet edilmediği gibi. Ölü iken de ihanet edemez. Nitekim İ b n - i E b i Ş e y b e ' nin tahriç ettiğine göre tbn-i M e s ' u d (Radıyal-lâhü anh) :
'Mü mine ölü iken eziyet etmek hayatta iken eziyet etmek gibidir" demiştir. İbn-i Hacer de: Bu duruma göre dirinin lezzet duyduğu şeylerden ölü de lezzet duyar, demiştir.
Hadisten maksad, dirinin kemiğini kırmak haram olduğu gibi ölünün kemiğini kırmak 4a haramdır.
Suyu ti, Ebû Dâvûd1 un haşiyesinde bu hadisin sebebini şöyle zikreder : C â b i r (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ile beraber, bir cenazeye çıktık. Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabrin kenarında oturdu. Biz de beraberinde oturduk. Mezar kazıcısı toprak altından bir bacak veya kol kemiğini çıkardı. Onu kırmak istedi. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
«Onu kırma! Senin onu ölü iken kırman, onu diri iken kırman gibidir. Lâkin onu kabrin kenarında toprağa göm.» buyurdu." [263]
1 - Kabir kazıcısı kazarken çıkacak ölülerin kemiklerini korumalı, kırmamah ve toprağa gömmelidir. Ehl-i kitabın kemikleri de bu hükme tâbidir.
2 - İnsana diri iken de, ölü iken de saygı gösterilmelidir.
3 - Dirinin eziyet duyduğu şeylerden ölü de eziyet duyar.
1617) Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :
«Günah hususunda ölünün kemiğini kırmak, dirinin kemiğini kırmak gibidir.Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun isnadında Abdullah bin Ziy&d bulunur. Bu adam meçhuldür. Bunun terkedilmişlerden olan Abdullah bin Ziyâd bin Sem'an el-Medenl olduğu'umulur. [264]
Bilindiği gibi Veda haccında inen M â i d e sûresinin üçüncü âyetiyle İslâm dininin kemâle erdiği bildirilmişti. Gerek bu âyet gerekse N a s r sûresinin inişi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatı zamanının yaklaşmış olduğuna birer işaret idi. 1621 nolu hadîste ifâde edildiği gibi her yıl Ramazan ayında C i b -r i (Aleyhisselâm), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe gelerek bir defa Kur1 an mukabelesi edilirken bu yıl iki defa mukabele okunması da Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatının yaklaştığına bir işaretti. Yine her yıl Ramazan ayında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 10 gün itikafta kalırken bu yıl yirmi gün itikafta kalmıştı. Zâten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meşhur Veda haccı hutbesinde vefatı zamanının yaklaştığını cemaata hissettirmişti. M e d î n e' ye dönüşünde U h u d şehidlerini ziyaret ederek onların cenaze namazını kılmış veya onlara dua etmişti. Son hastalığından bir gün önce Baki1 mezarlığına gidip orada defnedilmiş mü'minler için istiğfar etmişti. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) âdeta dirilere ve ölülere veda ediyordu.
Baki' mezarlığından döndüğü gece M e y m û n e (Radı-yallâhü anhâ)'nin odasında idi. Ve o gece hastalandı. Vâki di1-nin anlattığına göre hastalığı Zeyneb b int-i Cahş (Ra-dıyallâhü anhâ)'nin odasında şiddetlendi.
Hadis ve Siyer âlimleri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hastalığının başlangıcı, süresi ve vefat târihi hususunda mü-teaddid rivayetler nakletmelerdir. Bu rivayetleri buraya özelle nak iedelim :
Ahmüd bin Hanbelin  ı ^u (KadıyaJlâlıu anhâ)' don olan rivayetine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir Pazartesi günü vefat edip Çarşam ba günü def-nedilmiştir.
U r v e (Kadıyallâhü aııhJ'den olan rivayete göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Rebiü'1-Ev vel ayının ilk gününe rastlayan Pazartesi günü öğleden sonra güneş batmaya yöneldiği sırada vefat etmiştir.
V a k i d I' nin Ebû M a ' ş e r ' den rivayet ettiğine göre hicretin 11. yılı S a f e r ayının 19. Çarşamba günü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hastalığı şiddetlenmiş, hastalığı 13 gün sürmüş ve Rebiülevvel'in Pazartesi'ye rastlayan ikinci günü vefat etmiştir. Eğer S a f e r ayı 30 gün çekmiş ise, hastalığı 13 gün sürdüğüne göre vefatın, Rebiüle v-v e 1' in 1. gününe rastlaması gerekir. Rivayetleri inceleyenler, vefatın ayın ilk gününe rastladığını bildiren rivayeti kuvvetli bulmuşlardır.
M ü s 1 i m ' in  i ş e (HacuyaJâJıü anhâ) dan olan rivayetine göre hastalık M e y m û n e (Radıyallâhü anhâ)'nin odasında başlamış, sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in muhterem eşlerinin muvâfakatıyla  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin odasına götürülmüştür.
Hastalığın S a f e r' in 23'inci günü başladığı ve Rebİ ü I-evvel'in 12. Pazartesi günü vefatın vuku' bulduğu V â -k i d i' de rivayet edilmiştir.* Fakat bu rivayetler, ilk rivayet kadar kuvvetli görülmemiştir.
Hulâsa, kuvvetli rivayete göre Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hicretin 11. yılı S a f e r ayının 19. günü M e y m û n e (Radıyallâhü anhâ)'nin odasında hastalanmış, beş gün sonra Pazartesi günü Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin odasına geçmiş, 8 gün de burada yatmıştır. Rebiülevvel ayının Pazartesiye rastlayan birinci günü öğleden sonra ve güneş batmadan önce vefat etmiş, Çarşamba günü defnedilmiştir.
1618) Ubeydullah bin Abdillah (bin Utbe bin Mes'ud) (Radtyullâhü anhümâ)[265]'dan; Şöyle demiştir:
Ben, Âişe (Radıyallâhü anhâ)'ya:
Ey annem! Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in hastalı ğım bana anlatıver, diye dilekte bulundum. Dedi ki i Efendimiz hastalandı, hastalığında üflemeye başladı. Biz Onun üfleyişini kuru üzüm yiyicisinin üfleyişine benzetiyorduk. O, sırayla eşlerinin odalarında dolaşıyordu. Hastalığı ağır lası nca Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin odasında olması ve eşlerinin sırayla onun yanında kalmaları için eşlerinden müsâade istedi.
Âişe (Radıyallâhü anhâ) demiştir ki: (Eşleri izin verince) Resü lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki adam arasında ve ayakları yerde sürüne sürüne benim odama girdi. O iki adamın birisi Abbâs {Radıyallâhü anh) idi.
Ubeydullah (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Ben, Âişe (RadıyaJ lâhü anhâ) nin bu hadîsini İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'ya anlattım. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) : Âişe (Radıyallâhü anhâ) nin, ismini belirtmediği adamın kim olduğunu biliyor musun? O, Alî bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh) dır, dedi."
16l9) Aişe (Radıyullâhü anhâ)'&dv\; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (şeytanlardan ve hastalıklardan) şu kelimelerle Allah'a sığınırdı:
— -Ey insanların Rabbi! Şu hastanın hastalığım gider ve şifâ buyur. Ancak sen şifâ verirsin. Senin şifandan başka hiç bir şifâ yoktur. (Bu hastaya) öyle bir şifâ ver ki, O şifâ hiç bir hastalığın izini bırakmıyacak.» Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği hastalığında ağırlaşınca Onun elini tuttum. Ve bu kelimeleri okuyup, Onun mübarek vücûduna elimi sürmeye başladım. Sonra elini benim elimden çekip çıkardı. Daha sonra:
-Allah'ım bana mağfiret eyle ve beni refik i a'lâ'ya eriştir.» buyurdu.
Âişe (Radıyallâhü anhâ) demiştir ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den işittiğim son sözü bu idi." [266]
B u h â r i de bu iki hadîsi rivayet etmiştir.
İlk hadîste Peygamber (Sallajlahü Aleyhi ve Sellem)'in hasta lığındaki üflemesi, kuru üzüm yiyenin üflemesine benzetilmiştir. Sindi: Yâni çekirdekli kuru üzüm yiyen kişinin, çekirdeği ağzından atarken üflemesine benzetilmiş, diyor.
Miftâhü'1-Hâce yazarı da : Kuru üzüm yiyen kişinin, kuru üzümün üstündeki hafif tozu ve toprağı gidermek için hafifçe üflediği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hastalığın ve zayıflığın şiddetinden dolayı mübarek vücûduna üflerdi, diyor. Bu arada Sindi' nin yukarıdaki benzetme şeklini de tekrarlıyor.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sağlığında muhterem eşlerinin odalarında sırayla gecelerdi. Son hastalığının ilk günlerinde nöbet işini aynen tatbik ettiği; ağırlaşınca bütün eşlerinin muvâ-fakatıyla Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin odasında devamlı kaldığı ve eşlerinin sırayla Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin odasında Onun yanında kaldıkları, bu hadîsten anlaşılıyor.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ağırlaştığında Abbâs (Radıyallâhü anh) ile Alî bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh) Onun koltuklarına girmişler ve kendisi onlara dayanarak Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin odasına götürülmüş; hastalık nedeniyle ayakta tutunamadığı için mübarek ayaklan yerde çizgi çizer-cesine sürtüne sürtüne götürülmüştür.
İkinci hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selıem) : «Allah'ım! Bana mağfiret eyle. Ve heni refiki a'lâ'ya eriştir.» buyur muştur.
Refiki a'ladan kasdedilen mânâ hususunda müteaddit beyanlar vardır.
İbni İshak ve Cevheri'ye göre -Refiki A'lâ» Cen net'tir. Hattâbi: «Refik-i A'lâ- Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek ruhu, yüksek makamlara yükselirken kendi sine refakat eden meleklerdir, demiştir.
Sarih K i r m â n î : Refik-i A'lâ, Nisa sûresi âyetinde : «Güzel refik» diye vasıflandırılan Peygamberler, sâdık kullar, şehidler ve sâlih insanlardır, demiştir. Bu yorum, bundan sonra gelecek hadise daha uygundur. İbn-i Hanbel'in rivayetine göre bu yorum  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'den da nakledilmiştir.
K a s ta 1 â n î : Refîk-i A'Iâ ile yüksek makamdaki Peygamber Inr cenuU'.tı kastedilmiş olabilir,
1620) Aişe (Radıyallâhü anhâ)\\An\ Şöyle demiştir:
Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den şöyle buyururken işittim :
-Hastalanıp da dünya (da kalmak) ile âhirette göçmek) arasın da muhayyer kılınmayan hiç bir Peygamber yoktur.»
Âişe (Radıyallâhü anhâ) demiştir ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği hastalığa tutulunca boğazı kısılıp sesi değişerek kalınlaştı. Sonra:[267] âyetini okuduğunu işittim. Artık anladım ki, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu iki dilek arasında muhayyer bırakıldı (O âhireti seçti.)" [268]
B u h â r i de bu hadîsi rivayet etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sekerât hâlinde okuduğu bildirilen âyet, N i -s â sûresinin 69'uncu âyetinin bir parçasıdır. Âyetin tamamının meali şöyledir:
«Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, onlar Allah'ın kendile rine nimet verdiği Peygamberler, siddıklar, şehidler ve sâlihlerle be raberdirler. Bunlar ne güzel arkadaşlardır.»
1621) Aişe (R ad t yuh ahit imhaydım; Şöyle demiştir :
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in eşleri Onun yanında toplandı. Oraya gelmeyen kalmadı. Biraz sonra (Peygamber (Sal lallahü Aleyhi ve Sellem)'in kızı) Fâtıma (Radıyallâhü anhâ) geldi. Onun yürüyüşü, sanki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in
yürüyüşü idi.
(Hasta yatan) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Merhaba kızım.- buyurdu. Sonra Onu soluna oturttu. Daha sonra Ona gizli bir şey söyledi Fâtıma (Radıyallâhü anhâ) ağladı. Daha sonra (yine) Onunla gizli bir şey konuştu. Bu defa Fâtıma (Radıyallâhü anhâ) güldü. Ben Fâtıma (Radıyallâhü anhâ) 'ya:
— Seni ağlatan nedir? diye sordum. O:
— Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sırrını İfşa edemem diye cevap verdi. Ben :
— Bugün (gördüğüm) gibi hiç bir zaman bir üzüntüye çok yakın bir sevinci görmedim, dedim. FâtımatRadıyallâhıı anhâ) ağladığı zaman ben Ona:
— Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizden ayrı olarak sana özel bir şey mi söyledi ki bunun üzerine ağlıyorsun? dedim. Ve ne söylediğini Fâtıma (Radıyallâhü anhâ)'ya sordum. Fâtıma (Radı
yallâhü anhâ) :
— Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sırrını ifşa edecek değilim, dedi. Nihayet Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edince ve ne söylediğini Fâtıma (Radıyallâhü anhâ) ya sordum. Dedi ki:
— O, her yıl Cebrail'in kendisiyle bir defa Kur'an'ı mukabele ettiğini bu yıl iki defa mukabele ettiğini bana anlatıyordu. Ve :
—« (Ey kızım!) Ecelimin yaklaştığını sanıyorum. Benim ev halkımdan bana iltihak edecek ilk kişi sensin. Ben senin için ne güzel selefim.» buyurdu. Bunun üzerine ağladım. Sonra bana gizli olarak:
— «Sen mü'minlerin kadınlarının veya bu ümmetin kadınlarının büyüğü olmana razı olmaz mısın?» buyurdu. Ben bunun İçin gül düm."
1622) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'dan: Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den fazla hastalığı şid detli olan hiç bir kimse görmedim."
1623) Aişe (Radtyallahü attftâ)'dan; Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i gördüm. Vefat ediyordu. Yanında bir kab su vardı. Elini kaba sokup yüzünü suyla meshediyordu. Sonra:
«Allah'ım! Ölümün şiddetleri karşısında bana yardımcı ol.» buyuruyordu."
1624) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anhy&en: Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e baktığım son bakış, (vefat edeceği) Pazartesi günü (mescid ile Âişe (Radıyallâhü anhâ)'-nin odası arasındaki kapının üstündeki) perdenin kaldırılması (ile) oldu. Perde kaldırılınca mübarek yüzüne baktım. Sanki mushaf'ın yaprağıydı. Cemâat da Ebû Bekir (Radıyallâhü anhl'ın arkasında namazdaydı. Ebû Bekir (Radıyallâhü ahn) Onun geleceğini sanarak çekilmek istedi. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ona:
«Yerinde dur.» diye işaret buyurdu. Ve perdeyi indirdi. O günün sonunda vefat etti." [269]
Âişe (Radıyallâhü anhâ) nın yukardaki hadîslerini B u h â r i de rivayet etmiştir
1621 nolu hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kızı F â t ı m a ' ya :
-Benim ehli Beytimde ilk olarak sen benim yanıma geleceksin.»
buyurduğu belirtilmiştir. Bu haber, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir mucizesi idi. Fâtıma (Radıyallâhü anhâ) Pey gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sonra ancak altı ay yaşamış ve Ehli Beyt'den ilk vefat eden O olmuştur. Enes (Radıyallâhü anhJ'in hadîsinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in
mübarek yüzü E n e s (Radıyallâhü anh) tarafından mushaf yaprağına benzetilmiştir. N e v e v i : Bu benzetme ile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek yüzünün güzelliği, nur-luluğu ifâde edilmek istenmiş, demiştir. Sindi: Nevevi' nin zikrettiği hususlara ilâveten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek yüzünün muhabbet ve azametinin, gönüllerde Mushaf yaprağına duyulan muhabbet ve saygı gibi kökleştiğini ifâde eder. Eğer ğönüllerdeki muhabbet ve saygı durumu olmamış olsaydı Mushaf yaprağının benzetmeye esas alınmasının hikmeti kalmazdı, demiştir. .
B u h â r i' nin E n e s (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetine göre E b û Bekir (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in yerine üç günde onyedi vakit namaz kıldırmış-tır. Bu onyedi vakit, Cuma gecesi yatsı namazından, vefat günü sabah namazına kadar hesaplanmıştır. Bu hesaba göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in son kıldırdığı namazın akşam namazı olması gerekir.
1625) İ'miYiü Seleme (Radıyatlâhü anhâ)'fran: Şöyle demiştir:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği hastalığında : «Namaza ve sağ ellerinin mâlik olduğu şeylere (önem veriniz, thmal etmeyiniz.)» buyuruyordu. Mübarek dili bu kelimeyi döndürmeyecek hâle gelinceye kadar devamlı bunu söylüyordu.Bunun senedinin Buhftrl v« Müslim'in şartı üzerin» sahih olduju Ze-vâid'de bildirilmiştir. [270]
Bu hadîsin Zevâid türünden olduğu notta belirtilmiştir.
«Eymân» kelimesi "Yemin"in çoğuludur. Yemin; Sağ el demektir. Eşya genellikle sağ elle mubayaa edildiği için hadiste: «... sağ ellerinizin mâlik olduğu ifâdesi kullanılmıştır Aslında mâlik, kişinin sağ eli değil, kendisidir. Burada bu ifâde ile mallar kastedilmiş olabilir. Buna göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : -Sahip olduğunuz mallara Önem veriniz.» buyurmuş olur. Yâni malların zekâtına önem veriniz, hakkıyla ve usûlüne uygun olarak ödenmesinde gevşeklik etmeyiniz. Hadîste bu ifâde namazla beraber zikredildi-ği için namaza en muvafık yorum budur. Çünkü genellikle şer'i Şe-rîf örfünde namaz ile zekât beraber zikredilir. Kur'an-ı Kerimde yirmiden fazla yerde beraber zikredilmiştir.
«... Ellerinizin mâlik olduğu...» ifadesiyle köleler ve cariyeler kastedilmiş olabilir. Bu yoruma göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunların haklarının ödenmesini, onlara karşı iyi davranılma-sını ve onlara şefkatle bakılmasını tavsiye etmiş olur. Kur'an-ı Kerim örfünde bu ifâde ile kölelerin ve cariyelerin kastedilmesi öncelikle hatıra gelir. Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in son hastalığında devamlı olarak bu tavsiyeyi tekrarladığını ve mübarek dili bu kelimeleri sö\ leyrmiyecek hâle gelinceye kadar, yâni son anlarına kadar bu tavsiyeyi tekrarladığını söylemiştir.
1626) Eİ-Esved (bin Yezîd) (Radıyallâhü anh)[271]'den; Şöyle demiştir :
Ali (Radıyallâhü anh)'in Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i vâsisi olduğu Âi»e (R*dSyaU4hü anfiaTmn yanında anlattüar. Bunun üzerine Âişe (Radıyallâhü anha); Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne zaman Alî (Radıyallâhü anh)'ı vasî tâyin etti?
And olsun ki ben.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i göğsüme veya kucağıma dayatmış idim.
Bir leğen istedi. Hemen sonra kucağımda yığılıverdi. Ben farkına varmadan vefat
etti. Artık efendimiz ne zaman vasiyyet etti? diye cevap verdi."
[272]
Buhâri, Müslim ve Nesaî de bu hadîsi rivayet etmişlerdir.
Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)'in A 1 î (Ra-dıyallâhü anh) veya başkasını vasî tâyin etmediğine delâlet ediyor.
M ü s 1 i m ' in bir rivayetinde  i ş e (Radıyallâhü anhâ) : "Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ne altın ne dirhem, ne koyun, keçi, ne de deve bıraktı. Ve nede bir şey vasiyyet etti.»
demiştir. Yine Müslim'in Talha bin Masrif ten olan rivayetine göre şöyle demiştir :
Ben, Abdullah bin Ebî Evfâ (Radıyallâhü anh) a Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vasiyyet etti mi? diye sordum. Hayır, dedi. Ben : O halde müslümanlara niçin vasiyyet yazıldı. Veyahut müslü-manlar niçin vasiyyet etmekle emrolundular? dedim. Dedi ki: Allah İAz7.e ve CelleJ'nin kitabıyla tavsiye edilmiştir.
Nevevî şöyle demiştir : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vasiyyet etmemesinden maksat, malın üçte biriyle veya başka bir şeyle vasiyyette bulunmamış olmasıdır. Çünkü malı yoktu. İkinci maksat, ne Alî (Radıyallâhü anh)'i ne de başkasını vasî tâyin etmemiş olmasıdır. Bilindiği gibi Şiîler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in A 1 i (Radıyallâhü anh)'ı vasi tâyin ettiğini iddia ediyorlar. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Hayber ve Fed ek' teki arazisine gelince; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken onları müslümanlara tahsis ederek gelirini müslümanlara sadaka olarak dağıtmıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Allah'ın kitabına sarılmayı, Ehl i Beyti ni sevmeyi ve müşrikleri Arap yarımadasından çıkarmayı vasiyyet ettiğine dâir olan sahih hadîslere gelince; O hadîslerdeki va-siyyetler burada kastedilmemiştir. Kastedilen noktalar, yukardaki noktalardır. Soru sahibinin- sormak istediği şey de bu noktalardadır. Bu itibarla hadisler arasında bir çelişki söz konusu değildir.
1627) Âişe (Ratltyallâhû anhây(\an, Şöyle demişin : Ebû Bekir (Radıyallâhü anh), AvâlHnin Sunh köyün)de oturan eşi bint-i Hârice (Radıyallâhü anhâVmn yanında iken Resûlullah k (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edince sahâbüer: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ölmemiş, ancak vahiy geldiği zaman Onu tutan hâlin bir parçası onu tutmuş, demeye başladılar. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) biraz sonra geldi. (Mesciddeki kalabalığa bak-mıyarak ve kimseye bir şey söylemeden doğruca Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in odasına girdi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek yüzünü açtı, iki gözünün arasını hürmetle Öptü ve:
Yâ Resul ali ah! Babam, anam sana kurban olsun. Vallahi Allah senin üzerinde iki ölüm birleştirmiyecektir. Vallahi Resûlullah (Sallallahi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ölmemiştir, münafıklardan çok insanların ellerini ve ayaklarını kesmedikçe öl m i-yecektir, diyordu. Biraz sonra Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) minbere çıkarak :
Kim Allah'a ibâdet ediyor idiyse şüphesiz Allah diridir, ölmemiştir. Ve kim Muhammed'e ibâdet ediyor idiyse şüphesiz Muhammed ölmüştür, dedi. Ve :
= -Muhammed ancak bir Peygamber'dir. Ondan önce nice pey gamberler geçti. Eğer O ölürse yahut öldürülürse (küfre) geri mi döneceksiniz? Her kim gerisin geriye dönerse, Allah'a hiçbir zarar vermiş olamaz ve Allah şükredenlere mükâfat verecektir. âyetini okudu.
Ömer (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Ben, o âyeti sanki o güne kadar hiç okumamıştım." [273]
B u har î de bunu rivayet etmiştir.
Avali: Medine civarında bulunan bir takım köylere verilen isimdir. Mescid-i Nebevi'ye bir mil mesafede bulunan Sunh köyü de Avali' den birisi idi. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) in eşi bint-i Hârice (Radıyallâhü anhâ) o köyde ikâmet ediyordu. K a s t a 1 â n i' nin beyânına göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'e eşinin yanma gitmösi için izin vermiştir. B u h â r i' nin rivayetine göre :
Ebü Bekir (Radıyalâhü anh) atına binerek köyden doğruca Mescid-i Nebevi*nin yanına geldi ve orada atından inerek mescide girdi. Hiç kimse ile konuşmadan Âişe (Radıyallâhü anhâ) nin odasına girdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in mübarek yüzünü açtı, sonra üzerine kapanıp öptü ve ağladı. Sonra: Babam, anam sana feda olsun. Vallahi Cenâb-ı Hak senin üzerinde iki ölümü birleştir-miyecektir, dedi.
Kastalâni "İki ölümü bir leştir miyec ektir." ifâdesi ile ilgili olarak şöyle demiştir :
Bâzılarına göre bu ifâde hakiki mânâsında kullanılmıştır. Bâzı kimseler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in bâzı adamların ellerini keseceğini sanıyorlardı. Eğer onların dediği doğru olsaydı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ikinci kez vefat etmesi gerekirdi. E b û Bekir (Radıyallâhü anh) bu iddiayı; reddetmeye işaret etmiş oluyor. Ve* Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-leml'in Allah katında çok yüce değeri bulunduğu için Allah, -Onu iki defa öldürmiyeceğini haber vermiştir. Eski ümmetler zamanında ise Allah bâzı kimseleri iki defa öldürmüş ve Kur'an bunlardan haber vermiştir- Bu olaylardan birisi .Bakara sûresinin 259'ncu âyetinde haber veriliyor* En açık ve uygun yorum budur.
Bâzılarına göre yukardaki ifâdenin mânâsı şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) başkaları gibi kabirde ikinci defa öl-miyecektir. Çünkü diğer ölüler kabre gömüldükten sonra meleklerin sualleri için dirilir, sonra ölürler. Bu yorum, D â v û d î' hin yorumudur.
Başka bir kavle göre ikinci ölümden maksad, üzüntü çekmektir. Çünkü ilk ölümün kederinden sonra O, herhangi bir ketlerle karşılaşın ıyacak tır.
En garîb yorum, ikinci ölümden maksad, şeriatın ölmesidir, diyenlerin yorumudur. Yâni: Allah senin üzerinde senin ölümünü ve senin şeriatının ölümünü birleştirmiyecektir. E b û Bekir (Radıyallâhü anh)'in o gün minbere çıktığında yaptığı konuşmada söylediği : . . ,
"Kim Allah'a ibâdet ettiyse şüphesiz Allah diridir, ölmemiştir. Ve kim Muhammed'e ibâdet ettiyse, Muhammed ölmüştür." sözü bu sön yorumu te'yid eder.
Buh'irl' nin bir rivayetinde İ b n - i A b b â s CRadıyal-lâhü anh) : Sahâbiler o derece şaşkına düşmüşlerdi ki, bu âyeti Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) okuyuncaya kadar Allah'ın bu âyeti indirdiğini sanki bilmiyorlardı da Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'den öğreniyorlardı, işiten her sahâbî bu âyeti okumaya başlamıştı, dĞmiştir.
B u h â r İ' nin Said bin el-Müseyyeb' den olan rivayetine göre Ömer (Radıyallâhü anh) o günkü hâlini şöyle anlatmıştır:
"Vallahi Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) Al-i İmrân âyetini oku-yuncaya kadar, Peygamber (Sâllallahü Aleyhi ve SellemJ'in vefat ettiği kanısında değilim. Ondan âyeti işitince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni tutmaz olmuştu." [274]
Ölünün yüzünü açıp bakmak ve öpmek meşrudur. [275]
1628) thn-i Ahbas (Rathyallâkü anJtiimö)'t\un: Şöyle iletiliştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için mezar kazmak istedikleri zaman Ebû Ubeyde bin el-Cerrâh (Radıyallâhü anh) 'in arkasına adam gönderdiler. Kendisi Mekke halkı mezarı gibi şak şeklinde mezar kazıyordu. Ebû Talha (Radıyallâhü anh)'in arkasına da adam gönderdiler. O da Medine halkı için mezar kazıyordu. Kendisi mezarı lahit şeklinde kazıyordu. Bunların ikisine de iki haberci göndererek : Allah'ım! Kendi Resulün için (şak ve lahitten) hayırlı olanı sen seç, dediler. Ebû Talha (Radıyallâhü anh)'i bulabildiler. O getirildi. Ebû Ubeyde (Radıyallâhü anh) bulunamadı. Bunun üzerine Ebû Talha (Radıyallâhü anh) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için lahit kazdı.
İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Sahâbiler Salı gü nü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in teçhiz işini bitirince efendimiz kendi odasında naşı üzerine konuldu. Sonra erkek cemâat gruplar hâlinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına girip üzerinde namaz kıldılar. Erkekler bitince sahâbiler, kadınları gruplar hâlinde odaya dâhil ettiler. (Onlar da namazını kıldılar.) Kadınlar bitince erginlik çağına gelmiyen çocukları (yine gruplar hâlinde) odaya dâhil ettiler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in cenaze namazını cemaata imam olarak hiç kimse kıldırmadı. (Herkes kendi başına kıldı.)
Müslümanlar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için kazılacak mezar yeri hususunda ihtilâf ettiler. Bâzıları: Kendi mescidinde defnedilsin, dediler. Bâzıları: Ashabı yanında (Baki'a) defnedilsin dediler. Sonra Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) :
Şüphesiz ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den İşittim. Buyurdu ki;
«Ölen her peygamber, ancak öldüğü yere defhedilmiştir.» İbh-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) demiştir ki: Bundan sonra üzerinde Resûlullah (Saljallahü Aleyhi ve Şellem)'in vefat ettiği yatağı kaldırdılar ve (orada) ona mezar kazdılar. Sonra Çarşamba gecesi, gece yarısında Efendimiz defnedildi. Onun mezarına Alî bin Ebî Tâlib, El Fadl bin Abbâs, kardeşi Kuşem ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mevlâsı Şükran (Radıyallâhü anhüm) indiler. Ebû Leylâ künyeli Evs bin Havli (Radıyallâhü anh), AH bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh) 'e s
Allah Teâlâ hakkı için Resûllulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} -den bize payımızı vermeni senden diliyorum, dedi. (Kabre inip hizmet etmek istedi.) Alî (Radıyallâhü anh) Ona:
(Kabre) iri, diyerek izin verdi. Şukrân (Radıyallâhü anh), Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in hayatta iken zaman zaman giydiği bir hırkasını eline almış idi. Onu kabre defnetti ve: Vallahi bu elbiseyi senden sonra ilelebed hiç kimse ğiymiyecektir, dedi. Bu hırka Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber defnedildi."
Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadisin senedinde Hüseyin bin Abdil-lah bin Ubeydillah bin- Abbas el-Hâşimi bulunur. Ahmed bin Hanbel, Aİ1 bin el-Medenİ ve Nesai, bunu terketmişlerdir. Buhâri de : Zındıklıkla itham ediliyordu denildiğini söylemiştir. İbn-i Adiyy,, Onu kuvvetli görmüştür. İsnadın kalan ravileri sıka zatlardır. [276]
Zevâid türünden olan bu hadîste zikredilen lahit ve şak şeklinde kazılan mezarla ilgili geniş bilgi 39 ve 40'ncı bâblarda geçen 1554 -1557 nolu hadîsler bahsinde anlatılmıştır.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'iri vefatından hemen sonra halife seçilmemiş olduğundan dolayı cenaze namazı cemaatla kılınmamış, herkes kendi kendine kılmıştır.
Defin işinin gecikmesi nedeni hakkında Si n d i şöyle der : Bâzıları : Sahâbîler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefat ettiği 'hususunda ittifak etmedikleri için defin işi gecikmiştir .demişlerdir. Muhtemelen defnedileceği yeri bilmedikleri için bu gecikme olmuştur. NiHâyet Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sal?allahü Aleyhi ve SellemVden işittiği hadîsi zikredince mezar kazılmıştır. Gecikme şundan da olabilir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatım fırsat bilerek düşmanların M e d İn e' ye karşı saldırmaları endişesinden dolayı Sahâbiler hilâfet meselesini çözümlemek ve halîfeyi seçmekle meşgul idiler.
Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mevlâsı Şükran (Radıyallâhü anh) hadiste sözü geçen hırkayı kendi kendine mezara koymuş ve hiç bir sahâbî ona muhalefet etmemiş, hattâ haberleri bile olmamıştır. Meşhur olan rivayet böyledir. Sindi' nin dediğine göre Şükran (Radıyallâhü anh), Peygamber -(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sonra herhangi bir adamın bu elbiseyi giymesinden hoşlanmadığı için bu işi yapmıştır, t b n-i A b d i'1-B e r r' den nakledildiğine göre kendisi şöyle demiştir: Cenazenin üstüne kerpiçlerin konulması işi bitince Şükran (Radıyallâhü anh)'m koyduğu elbise kabirden çıkarılmıştır.
Zevâid yazan: Bâzı şeyhlerimiz, Şükran (Radıyallâhü anh) m koyduğu elbisenin kabirden çıkarıldığına dâir rivayeti sıhhatli görmüşlerdir. Ama bu hadisteki:
"O elbise Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber defnedildi." cümlesi buna mânidir, demiştir.
Süyûtî de Nesai' nin haşiyesinde anlattığına göre İbn-i S a ' d Tabakat ta rivayet ettiğine göre Veki': Elbisenin kabre defnedilmesi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsus bir hükümdür, demiştir. E 1 - H a s a n ' dan olan rivayetine göre de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in giydiği kırmızı ve tüylü bir hırkanın mezarda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in altına serildiği ve kabrin içinin rutubetli olduğu belirtilmiştir. Ibn-i S a'd'ın e 1 - H a s a n' dan olan diğer bir rivayetine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
«Benim mezarımda benim için hırkamı seriniz. Çünkü yer, Peygamberlerin cesedlerine te’sir edemez.» buyurmuştur. Enes bin Mâlik (Radtyallâkü att/r/den; Şöyle demiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (vefat edeceği gün) ölüm ızdırabını duyunca (kızı) Fâtıma (Radıyallâhü anhâ) : Vay babamın ızdırabına! dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :
-Bu günden sonra babanın üzerinde hiç ızdırap olmayacaktır. Kıyamete kadar hiç bir canlıyı bırakmıyacak olan ölüm şüphesiz, babana yaklaşmıştır.» buyurdu."
Not : Zevâid'de şöyle
denilmiştir : Bunun isnadında Abdullah bin Zubeyr el-Bâhilİ Ebü'z-Zübeyr
bulunur. Ona Ebû Ma'bed el-Mısri de denilir. İbn-i Hibbân Onu sikalar arasında
zikretmiş; Ebû Hatim ise : O meçhuldür, demiş; Dârekutnİ de; Salih t ir,
demiştir, isnadın kalan ricali, Buhar! ve Müslim'in şartı üzerinedir ler.
[277]
B u h â r i bu hadisin baş kısmını rivayet etmiştir.cümlesini rivayet etmemiştir.
Sindi şöyle demiştir: Hadîsteki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in buyruğu, muhtemelen vefat ettiği gün söylenmiştir. Hadîsteki "Kerb"den maksad, ızdırabtır. Bunun için ölümle son bulur, buyurulmuştur.
1630) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü «w/r)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir.
(Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seüem)'in kızı) Fâtıma (Ra-dıyallâhü anhâ) bana :
Yâ Enes! Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in üstüne top rak »açmaya gönülleriniz nasıl razı oldu? dedi.
Sabit (Radıyallâhü anh) in Enes (Radıyallâhü anh)den bize tan-dis ettiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefat ettiği zaman Fâtıma (Radıyallâhü anhâ); Ey Cebrail'e vefatım haber verdiğimiz baba! Ey. şaşılacak derecede Rabbine yaklaşmış olan babam! Ey makamı Cennetü'l-Firdevs olan babam! Ey Rabbinin dâvetine icabet eden babam, diye üzüntüsünü açıklamıştır.
Hammâd demiştir ki; ben Sabit (Radıyallâhü anh)'ı bu hadisi anlattığı zaman gördüm. O kadar ağladı ki kaburgalarının gidip geldiğini gördüm." [278]
B u h â r i, Dârekutni ve T a b e r â n i de bunu rivayet etmişlerdir.
Enes (Radıyallâhü anh) Fâtıma (Radıyallâhü anhâ)1 ya hürmeten ve teeddüben cevab vermeyip susmuştur. Ama hâl lisanı ile Enes (Radıyallâhü anh) şöyle diyordu : Bizim gönlümüz buna razı değildi. Ancak Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin emrine uymak üzere bunu yapmak zorundaydık.
Fâtıma (Radıyallâhü anhâ)'nın; 'Ey babam...* sözü niyâhat-tan sayılmaz. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) henüz vefat etmemiş iken de; 'Vay babamın ıstırabına, demişti. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Onun bu söyleyişine karşı çıkmamış idi. Fâtıma (Radıyallâhü anhâ) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den sonra altı ay yaşamış, bu süre içinde hiç gülmemiştir. Gülmemek Onun hakkı idi. K a s t a 1 â n i' nin nakline göre aşağıdaki beyitler Fâtıma (Radıyallâhü anhâ)'mn Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hakkında söylediği mersiye-dendir.
Mânâsı: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in vefat ettiği gün gök yüzünün ufukları âdeta toz içinde kaldı. Gündüzün ortasında güneşin ışığı köreldi. Öğle ve ikindi zamanında kâinat karanlık içinde kaldı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatından sonra yer küresi üzüntüsünden ve şiddetli ıztırabından bir kum yığını oldu. Artık memleketlerin doğusu ve batısı ve tüm beldeler Onun için ağlasın. Mudar ve Yemen'in tüm kabileleri Onun için ağlasın.
F â t ı m a (Radıyallâhü anhâJ'nm mersiyesinden olan şu iki beyit de meşhurdur:
Mânâsı: Benim üstüme Öyle musibetler döküldü ki bu musibetler gündüzler üzerine dökülseydi gündüzler kapkaranlık geceler olurdu.
Ahmed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in türbesini koklayan kimseye hayatı boyunca güzel kokulan koklamama.sından dolayı ne lâzım gelir?
1631) Enes bin .Mâlik (RadtyaUâhii anh)'ı\en; Şöyle demiştir ; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Medine'ye girdiği gün Medine'nin her şeyi parladı. Sonra Onun vefat ettiği gün olunca Medine'nin her şeyi kapkaranlık oldu. Ve biz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin defin işini henüz bitirmemiş iken gönüllerimizi eski durum üzerinde bulmadık."
1632) Abdullah bin Ömer (Radtyallâkii ankümâ)'dan; Şöyle demiştir :
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken hakkımızda Kur'an (âyeti) nin indirileceği korkusuyla biz, hanımlarımıza açılmaktan ve konuşmaktan sakınırdık. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edince (onlarla serbestçe) konuştuk/'
1633) Übey bin Ka'b (RıuhyaUâhü unh)'ı\en; Şöyle demiştir : Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber iken hedef ve gayemiz tek idi. O, vefat edince biz şöyle baktık, böyle baktık. (Hedeflerimiz ayrıldı.)"
Zevâid'de şöyle denmiştir : Bunun isnadı Müslim'in şartı üzerine sahihtir, Ancak el-Hasan ile Ubey bin Ka'b (R.A.)'nın arasında inkıta (kopukluk) vardır. Bunlar arasına Yahya bin Damre girer. [279]
Enes (Radıyallâhü anh)'in hadîsini T i r m i z i ve Ah-m e d de rivayet etmişlerdir.
t b n - i Ö m e r' in hadîsinin Zevâid türünden olduğuna dâir bir kayda rastlamadım. Onunla beraber diğer, Kütüb-i Sitto'nin. hiç birinde bulamadım. Ahmed hin H a n h e T in müsriedinde rivayet, edilmiştir.
Bu hadiste 1 b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in devrinde sahâbilerin zühd ve takva konusunda daha titiz davrandıklarını ifâde eder. Çünkü eşler arasında vuku bulan özel bir söz veya fiil hakkında vahyin gelmesi ve Kur'an âyetinin gelmesi mümkündü. Sahâbiler böyle bir duruma mâruz kalmamak için çok dikkatli davranırlardı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in vefatından sonra bu korku kalmadığı için zühd ve takva konusunda eski titizlik kalmamıştır. Bu söz yanlış anlaşılmasın. Yâni sahâbîlerin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i vefatından sonra hâşâ hatâ işlemeye cesaret ettikleri sanılmasın. Böyle bir şey olmamıştır. Gaye şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatıyla din kemâle ermiştir. Helâl ve haram, sünnet ve mekruh ile mubahlar yerleşmişti. Meşru görülen her hangi bir hareketin haram kılınması ve bu konuda âyetin inmesi durumu kalmamıştı. Sahâbiler meşru saydıkları ve bildikleri davranış ve hareketlerde bulunmaktan çekinmezlerdi. Bütün mes'ele bundan ibarettir.
Übeyy bin Ka'b (Radıyallâhü anh)'m hadîsi Zevâid türündendir.
Übeyy (Radıyallâhü anh)'in maksadı şudur: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken hepimizin hedefi İslâmı ayakta tutmak ve yüceltmek idi. Hedef ve gayemiz bir idi. Birlikte hareket ediliyordu. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edince maksadlar, gayeler ve önemli tutulan meseleler dağıldı. Ki misi dünyevi maksatlara, kimisi başka gayelere eğildi
1634) Peygamber (Sallallahü Aleyfii ve Sellem)'in muhterem eşi İ'm-mü Selemi* binti Ebî t'meyye (Radıyallâhü anhâ)'ânn; Şöyle demiştir :
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken insanlar namaza kalktıkları zaman hiç birisinin gözü kendi ayaklarının olduğu yerden öteye geçmezdi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel lem> vefat edince insanlardan birisi namaza kalktığı zaman hiç birisinin gözü (secdede) alnını koyduğu yerin ötesine geçmezdi. Son ra halife Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) vefat etti. Ve Ömer (Radıyal lâhü anh) (devri) oldu. Artık insanlardan birisi namaza durduğu zaman hiç birisinin gözü kıble yönünden sapmazdı. Osman bin Affan (Radıyallâhü anh) (devri) oldu. (Bu devirde) fitne oldu. İnsanlar ziyadesiyle sağa, sola baktılar.Zevâid'de şöyle denilmiştir. Bunun isnadında Mus'ab bin Abdillah bulunur. İbn-i Hibbân Onu sikalar arasında zikretmiş, el-İcH de sıka olduğunu söylemiştir. Diğer râvi Musa bin Abdİllah'ı sıka sayan kimseyi görmedim. Râvi Mu-hammed bin İbrahim'i İbn-i Hibbân sikalar arasında zikretmiştir. [280]
Zevâid türünden olan bu hadîsin açıklaması bahsinde Sindi şöyle diyor:
Ümmü Se1eme (Radıyallâhü anhaJ'nin: «Hiç birisinin gözü kendi ayaklarının olduğu yerden Öteye geçmezdi.» sözünden maksad, sahâbüerin o devirde son derece huşu içinde olduklarını ifâde etmektir. Bu cümleye göre namaza duran kimsenin ayaklarının ilerisine bakmaması efdaldir. Lâkin fıkıhçıların çoğunun seçtikleri görüşe göre namaza duran kişi secde yerine bakar.
Ümmü Seleme (Ratüyallâhü unhâl'nin : "Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edince insanlardan birisi..." fıkra sından ve bunu takip eden diğer fıkralarından maksad, insanların üstün huşu hâlinin yuva* yavaş gitmeye başladığını belirtmektir.
1635) Enes (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatından sonra Ebû Bekir (Radıyalâhü anh), Ömer (Radıyallâhü anh)'a:
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nasıl Ümmü Eymen[281] (Radıyallâhü anhâJ'mn ziyaretine gidiyorduysa, gel beraberce biz de onun ziyaretine gidelim, dedi. Enes (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Hepimiz O (Ümmü Eymen) (Radıyallâhü anhâ)'nın yanma vardığımız zaman Ümmü Eymen (Radıyallâhü anhâ) (Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatı üzüntüsüyle) ağladı. Ebû Bekir ve Ömer (Radıyallâhü anhümâ) Ona :
Niçin ağlıyorsun? Allah katındaki saadet, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için (dünyadan) hayırlıdır, dediler. O:
Allah katındaki saadetin resulü için daha iyi olduğunu şüphesiz bilirim. Lâkin gökten vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum, dedi. Enes (Radıyallâhü anh) demiştir ki:
Ümmü Eymen (Radıyallâhü anhâ) Ebû Bekir ile Ömer (Radıyal-lâhü anhümâ) nın ağlamalarına sebep oldu. Onlar da kendisiyle beraber ağlamaya başladılar."
Not : Zev&id'de şöyle denilmiştir: Bunun senedi, Buhârî ve Müslim'in şartlan Üzerinde sahihtir. İkisi de bu isnadın bütün râvilerini hüccet saymışlardır.
1636) Evs bin Evs (es-Sakafî) (Radıyallâhü a«A)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :
«Şüphesiz Cuma günü en faziletli günlerinizdendir. Âdem (Aley-hisselâm) onda yaratılmıştır. Nafha (ikinci sûr üfürülmesi) ondadır. Ve Sa'ka (birinci sûr üfürülmesi) ondadır. Artık onda benim üzerime bol bol salâvat getiriniz. Çünkü (o günkü) salâvatınız bana sunulur.» Bir adam •.
— Yâ Resûlallah! Senin bedenin yer tarafından yenmişken (Şed-dâd (Radıyallâhü anh), dedi ki) yâni çürümüşken bizim s al a vatı m iz nasıl sana sunulur? diye sordu. O :
— «Allah, Peygamberlerin cesedlerini yemesini yere yasak etmiştir.» buyurdu.[282]
1637) Ebü'd-Derdâ' (Radıyallâhü ınıh)\ier\ rivayet edildiğine göre: Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi vı: StUem) şöyle buyurdu, demiştir :
-Cuma günü benim üzerime bol salavât getiriniz. Çünkü o sala-vatta melekler hazır buiunur. Ve şüphesiz, her hangi (mümin) bir kimse benim üzerime salavât getireceği zaman behemehal onun sa-lavâtı bitinceye kadar (aynı anda) bana sunulur.» Ebü'd-Derdâ* (Ra-dıyallâhü anh) demiştir ki: Ve ölümünüzden sonra da (böyle mi)? dedim. Efendimiz
-Ölümümden sonra da. Şüphesiz Allah Teâlâ, Peygamberlerin cesedlerini yemesini yere yasak etmiştir. Allah'ın peygamberi diridir, rızıklanır.» buyurdu.Zevâİd'de şöyle denilmiştir : Bu hadis sahihtir. Ancak iki yerde mun-katl'dir. Çünkü Ubâde'nin Ebü'd-Derdâ (R.A.)'den rivayeti mürseldir. El-Alâ' böyle demiştir. Zeyd bin Eymen'in Ubâde'den rivayeti de mürseldir. Bunu Buharı söylemiştir. [283]
[1] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/257
[2] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/257
[3] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/258-260
[4] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/260
[5] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/261
[6] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/261-262
[7] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/262-263
[8] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/263-265
[9] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/265
[10] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/265-267
[11] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/267
[12] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/267-268
[13] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/268-269
[14] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/269-271
[15] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/271-272
[16] Ebû Seleme (R.A.)'nin hâl
tercemesi 1328, Ümmü Seleme ıra ı-ni« >,öi tercemesi 600 nolu hadîslerde
geçmiştir.
[17] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/272
[18] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/273
[19] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/273-274
[20] İsrâ : 24
[21] Şûra : 5
[22] Mü'min : 7
[23] Necm : 39
[24] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/274-276
[25] Haşr : 10
[26] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/276-278
[27] Mü'minun : 99-100
[28] Muhammed bin el-Münkedîr bin
Abdillah et-Teymî Ebü Abdillah el-Me-deni, âlim imamlardandır. Âişe, Ebû
Hüreyre, Ebû Katâde, Câbir (R.A.) ve bir cemaattan rivayet etmiş, kendisinden
de Zeyd bin Eşlem, Yahya el-Ensârî, Zühri ve bir cemâat rivayet etmişlerdir.
İbnü'l-Medini'nin dediğine göre ikiyüz kadar hadîsi vardır. Hadis okuduğu zaman
kendisini tutamayıp ağladğıını İbn-i Hibbân söylemiştir. Sıkadır. 130. yılı
vefat ettiğini Vakidî söylemiştir. (Hulâsa :
360)
[29] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/278-280
[30] Hâl tercemesi 149 nolu
hadiste geçmiştir.
[31] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/281
[32] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/281-282
[33] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/283
[34] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/283-284
[35] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/284
[36] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/284-285
[37] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/285
[38] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/285-286
[39] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/286
[40] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/286-288
[41] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/288-289
[42] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/289-291
[43] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/291
[44] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/292
[45] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/293
[46] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/294
[47] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/294-296
[48] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/296-297
[49] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/297
[50] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/298-299
[51] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/299-300
[52] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/300
[53] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/300-301
[54] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/301-302
[55] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/302-303
[56] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/303-304
[57] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/305
[58] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/305
[59] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/306
[60] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/306-307
[61] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/307-308
[62] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/308
[63] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/309
[64] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/309-310
[65] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/311
[66] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/311-312
[67] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/312
[68] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/312-313
[69] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/313-314
[70] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/314-315
[71] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/315-316
[72] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/316-317
[73] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/317-318
[74] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/318
[75] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/319
[76] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/320
[77] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/320
[78] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/320-322
[79] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/322
[80] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/323
[81] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/323-324
[82] Mâlik bin Hubeyre (R.A.)'in
Hâl Tercemesi
Mâlik bin Hubeyre bin Halici bin Müslim bin
ei-Haris el-Kindl Ebû Saîd'dir. Ona es-Sükûni diyenler de vardır. Peygamber
(S.A.V.)'den rivayet etmiş. Kendisinden de Mersed bin Abdillah el-Yezeni ve
Humus ehlinden çok kişi rivayette bulunmuşlardır. Ebû Yûnus'un dediğine göre
Muâviye (R.A.> devrinde Humus valiliğini yapmıştır. İbn-i Hibbân- ve
Muhammed bin er-Rebip onu sahâbiler arasında zikretmişler. BuhârI de
et-Târih'te sahâbl olduğunu söylemiştir. Mervân bin el-Hakem'in devrinde vefat
etmiştir. Ebû Pûvûd, Tirmizi ve tbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet
etmişlerdir. <El-Menhel,Cild 8, Sah. 338)
[83] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/324-325
[84] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/325-326
[85] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/327-328
[86] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/328-330
[87] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/331
[88] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/331-332
[89] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/332-333
[90] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/333
[91] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/334
[92] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/334-335
[93] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/335-336
[94] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/336
[95] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/337-338
[96] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/338
[97] Hâl tercemesi 630 nolu hadis
bahsinde geçmiştir.
[98] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/338-339
[99] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/339-340
[100] Avf bin Mâlik el-Eşcâi
el-öatafâni, Mekke Fetih günü Eşca" kabilesinin bayraktarlığını yapmış
olup 67 hadîsi vardır. Buhâri ve Müslim müttefiken bir hadisini rivayet
etmişler, ayrıca Buhâri bir hadîsini, Müslim de beş hadisini rivayet
etmişlerdir. Râvileri Cübeyr bin Nüfeyr ve Kesir bin Mürre'dir. Vâkıdî, Hayber
savaşına katıldığını söylemiştir. Hicri 73. yılı vefat etmiştir. (Hulâsa : 298)
[101] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/340-342
[102] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/342-343
[103] Osman bin Maz'un'un hâl
tprcemesi 1456'da geçmiştir
[104] İbrahim bin Müslim el-Abdi
el-Heceri Ebû İshak el-Kûfî, Abdullah bin Ebi Evfâ (R.A.)'dan ve Ebü'l-Ahvâz
Avf bin Mâlik (R.A.)'den rivayet etmiş; kendisinden de Şu"be ve her iki
Süfyân rivayet etmişlerdir. Nesai ve başkaları onu zayıf görmüşlerdir. İbn-i
Adiyy : Âlimler kendisinin Ebü'l-Ahvaz iR.A.) aracılığıyla Abdullah < R.A.
>'den olan rivayetinin çokluğuna karşı çıkmışlardır. Halbuki o rivayetlerin
tümü doğrudur, demiştir. (Hulâsa Sahife
: 22>
[105] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/344-345
[106] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/345-346
[107] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/346-347
[108] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/347
[109] Hâl tercemesi 1279 nolu
hadis bahsinde geçmiştir.
[110] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/347-348
[111] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/349
[112] Efrat : «Faratsın çoğuludur.
Farat, yolculuk edecek kavmin önünde gidip, onlar için su ve benzeri
ihtiyaçları önceden sağhy&n ve sonradan gelecekler için gerekli hazırlığı
yapandır.
[113] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/349-351
[114] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/351-353
[115] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/353-355
[116] Hamza (R.A.)'ın Hâl Tercemesi
Hamza
bin Abdülmuttalib bin Hâşim <R.A 1. Peygamber (S.A.V.)'in amcası ve süt
kardeşidir. Efendimiz Peygamberlikle görevlendirildikten iki yıl sonra
müs-lümanhğı kabul etmiş ve bundan sonra dâima Efendimize yardımcı olmuştur. Medine'ye
hicret edenlerden olup Bedir savaşına katılmış ve Tuayme bin Adiyy'i katletmiştir.
Efendimiz kendisini kumandan olarak bir savaşa göndermiş ve bayrağı ona teslim
etmiştir. İslâm tarihinde ilk bayraktar O'dur. Hicretin üçüncü yılı vuku' bulan
Uhud savaşında henüz müslümanlığı kabul etmemiş olan Vahşî (R.A.) tarafından
şehit edilmiştir. Şehâdetiyle ilgili olay, Buhâri'nin tahriç ettiği Ca'fer bin
Amr bin Ümeyye (R-A.)'in eserinde anlatılmıştır.
El-Menhel yazarı, Hz. Hamza (R.A.)'m şehâdeti
hakkında bu eseri nakletmiş ise de buraya aktarılmamıştır. (El-Menhel: Cild 8,
Sah. 296)
[117] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/355-356
[118] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/357
[119] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/357-358
[120] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/358-359
[121] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/359
[122] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/359-361
[123] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/361-362
[124] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/362
[125] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/362-363
[126] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/363-364
[127] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/364-365
[128] El-Menhel : Cild 9. Sah. 22
Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman
Yayınları: 4/365-366
[129] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/366-367
[130] Güneş'in semânın tam
ortasına vardığı âna denilir
[131] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/367-368
[132] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/368-369
[133] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/369
[134] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/369-370
[135] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/370-371
[136] Tevbe :
80
[137] Tevbe : 84
[138] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/371-372
[139] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/372-374
[140] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/375-376
[141] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/376-377
[142] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/377-378
[143] Yezîd bin Sabit el-Ensârî
(R.A.) Bedir ehlinden yüce bir sahâbîdir. Hadîsleri vardır. Râvisi, kardeşi
oğlu Hârice bin Zeyd bin Sabit'tir. İbn-i Mâceh, Nesaî ve Ta'likat'mda Buharı,
ondan rivayet etmişlerdir. (Hulâsa : 430)
[144] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/378-381
[145] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/381-382
[146] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/382-383
[147] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/383-384
[148] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/384-386
[149] Mücemmi' bin Câriye veya bin
Yezîd bin Câriye el-Evsi sahâbidir. Kur'-an'm hemen hemen tamamını cem edenlerden
birisidir. Peygamber (S.A.V.)'den rivayet etmiş, râvisi de Ebu't-Tufeyl Âmir
bin Vâslle'dir. Ebü Dâvûd, Tirmizî ve İbn-i Mâceh onun hadislerini almışlardır.
(Hulâsa: 369)
[150] Huzeyfe bin Esid el-Gıfârî
Ebû Serîne, sahâbldir. Hudeybiye'de ve Şam fethinde bulunmuş, dört hadisi
vardır. Müslim iki hadisini rivayet etmiştir, Râvi-leri Ebu't-Tufeyl ve
Şa'd'dir. (Hulâsa : 73)
[151] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/386-388
[152] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/388-389
[153] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/389-390
[154] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/390-392
[155] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/392
[156] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/393
[157] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/393-394
[158] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/395
[159] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/395-397
[160] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/397
[161] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/397-398
[162] Farat: Yola çıkacak bir kavmin varacağı yerde
gerekli hazırlığı yapmak üzere oraya gidecek öncülere denilir.
[163] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/398-399
[164] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/399-401
[165] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/402
[166] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/402-403
[167] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/403-404
[168] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/404-405
[169] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/405-406
[170] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/406-408
[171] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/409
[172] Fazileti 159 nolu hadîste
geçmiştir.
[173] Âmir bin Sa'd bin Etol Vakkâs ez-Zührî el-Medenİ (R.A.)
babasından ve Osman (R.A.) ile Abbâs (R.A.)'dan rivayet etmiştir.
Kendisinden de oğlu Dâ-vûd, Zührl ve Ebû Tuvale rivayet etmişlerdir. İbn-i Sa'd
: O, sıkadır. Hadîsi çoktur, demiştir.
Vakidî'nin dediğine göre hicı jtin 104. yılı vefat etmiştir. (Hulâsa : 184)
[174] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/409-411
[175] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/411
[176] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/412-413
[177] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/413
[178] Sahâbi'dir. Yalnız bu hadîsi
vardır. Râvisi Saîd bin Ebî Saîd'dir
(Hulâsa : 44 >
[179] Hişâm bin Âmir bin Ümeyye
bin el-Hashâs bin Mâlik, sahâbîdir. Âmir bin ûanem bin Adiyy el-Ensâri
en-Neccârî'den hadis rivayet etmiştir. Basra'da yar-leşmiştir. Bir kaç hadisi
vardır. Müslim bir hadîsini rivayet etmiştir. Râvileri oğlu Sa'd ve Muâza
el-Adevİyye'dİr. Dört sünen sahipleri, onun hadslerini rivayet et-mi$lerdir.
(Hulâsa: 410)
[180] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/413-415
[181] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/415-416
[182] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/416
[183] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/417
[184] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/417
[185] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/417-418
[186] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/418-419
[187] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/419-420
[188] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/420-421
[189] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/421
[190] Tâ Hâ sûresi, âyet : 55
[191] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/421-422
[192] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/422
[193] Hâl tercemesi 558 noda
geçmiştir.
[194] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/422-424
[195] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/424-425
[196] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/425-426
[197] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/427-428
[198] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/428-429
[199] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/429-430
[200] İsra : 15
[201] Ahzâb : Ayet : 57
[202] Duha :
Ayet : 5
[203] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/430-435
[204] İsra : 15
[205] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/435-436
[206] Bin el-Münzir el-Ensâri
en-Neccâri Peygamber (S.A.V.)'in şâiridir. Kavis oğlu Abdurrahman ve
İbnü'l-Müseyyeb'dir. Peygamber (S.A.V.) : «Hassan, Allah'ıi Resulünü müdâfaa
ettiği müddetçe Ruhü'l-Kudüs onunla beraberdir.» buyurmuştur Ebû Ubeyd'in
dediğine göre H. 54. yılı vefat etmiş, ttini İshâfc'ın dediğine gört 120 yıl
yaşamıştır. (Hulâsa: 75)
[207] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/437-438
[208] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/438-439
[209] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/439-440
[210] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/440-442
[211] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/442
[212] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/443
[213] Hâl tercemesl 280 nolu hadîs
izahında seçmiştir.
[214] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/443-446
[215] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/446-447
[216] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/447-449
[217] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/449-450
[218] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/450
[219] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/451-452
[220] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/452-453
[221] Esma' Dint Yezİd bin
es-Seken bir Râfi' bin İmrü'I-Kays el-Eşheliyye, hitabeti kuvvetli bir kadındı.
Yermük savaşına katılmış ve şehit olmuştur. Bir kaç hadisi vardır. Buharı, Onun
iki hadisini atmıştır. Kendisinden Mücâhid ve başkaları rivayette bulunmuştur.
(Hulâse : 488)
[222] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/453-455
[223] 627 nolu hadiste geçmiştir-
[224] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/455-456
[225] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/457
[226] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/457
[227] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/458
[228] Fatır süresi : 18
[229] Fatır sûresi, âyet : 18
[230] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/458-460
[231] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/461
[232] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/461-462
[233] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/463
[234] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/463-465
[235] Bakara sûresi : 155-156-157
[236] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/465-467
[237] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/467-468
[238] Abdullah (R.A.Cın dedesinin
Muhammed bin Amr bin Hazm olduğu Muhammed'İn babasının adının da Amr bin Hazm
olduğu senedden anlaşılıyor. Burada hadisin ilk râvisinin Abdullah'ın dedesi
olduğu bildiriliyor. Ama hangi dedesinin olduğu belirtilmiyor. Hulûsa'dan
anlaşıldığına göre Amr bin Hazm sa-hâbidir. Ensâr'm Hazreç kabi'.rsim'
nifnsubtur. Künyesi Ebü'd-Dahhâk'tır. Hendek savaşına katılmış ve Yemen'in bâzı
işlerini tedvir ile görevlendirilmiştir. Bir kaç hadisi vardır. Râvisi oğlu
Muhammed ile Ziyâd bin Naim'di Nesai, el-Merâsil'de Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâceh
onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. El-Medâini'nin dediğine göre Hicri 51.
yılı vefat etmiştir Oğlu Muhammed ise kendisinin râvisidir. Sıkadır.
Muhammed'İn râvisi de oğlu Ebû Bekir'dir. Sıkadır. İbn-i Sa'd'ın dediğine göre
Harre günü katledilmiştir. Ebû Davûd kendi süneninde ve el-Merâsil'İnde onun
rivayetlerini almıştır. (Hulâsa: 208-253) Hulâsa'dan alınan yukarıdaki bilgiden
anlaşıldığına göre İbn-i Mâceh Muhammed'İn rivayetini almamıştır. Keza
Muhammed'İn Peygamber (S.A.V.)'den rivayet etmediği anlaşılıyor. Abdullah'ın
dedesinden maksadın Amr bin Hazm olduğu kanaati fc&sıl olmuştur.
[239] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/468-469
[240] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/469-470
[241] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/470-471
[242] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/471-472
[243] Meryem sûresi, âyet : 71
[244] Utben bin Abd es-Sülemi
Ebü'l-Velid, sahâbidir. Humus'ta yerleşmiştir. 28 hadisi vardır. Râvileri Râşid
bin Sa'd ve Hâlid bin Ma'dan'dır. Kendisi şöyle demiştir • Peygamber (S.A.V.)
Kurayza savaşı günü : «Kim bu kaleye bir ok sokarsa, cennet Ona sabit olur.»
buyurdu. Ben kalenin içine üç ok soktum. Vâkidi : Hicretin 87. yılı vefat
etmiş, demiştir. îbn-i Mâceh ve Ebû Dâvûd Onun rivayetlerini almışlardır.
(Hulâsa: 258)
[245] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/472-474
[246] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/474-475
[247] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/476
[248] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/477-478
[249] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/478-479
[250] Abdullah bin Ca'fer bin Ebî
Tâlib el-Haşimî Habeşistan'a hicret edenlerin orada doğan ilk çocuklarıdır.
Cömertliğinin fazlalığı nedeniyle ona «Derya» denilirdi. 25 hadisi vardır.
Buhârİ ve Müslim iki hadîsini ittiafkla rivayet etmişlerdir Hicretin 8O.nci yih vefat etmiştir. (Hulâsa :
193)
[251] Esma' bint Umeys
el-Has'amİyye, iik muhacirlerdendir. Meymûne (R.A.)'ın anne bir kız Kardeşidir.
60 hadisi vardır. Buhâri bir hadisini rivayet etmiştir. Râvileri : oğullan
Abdullah ve Avn ile bir cemâattir. Ca'fer (R.A.) ile bs-raber Habeşistan'a;
sonra Medine'ye hicret etmiştir. Ca'fer (R.A.) ile evliydi. Ca'fer (B.A.)'den
sonra Ebû Bekir <R.A.) ile evlendi. Ebû Bekir tR.AJ'in vefatından sonra Ali
< R.A > ile evlendi. Ali (R.A.)'den sonra vefat etti. (Hulâsa : 488)
[252] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/479-480
[253] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/480-481
[254] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/481
[255] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/482
[256] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/482-483
[257] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/483
[258] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/483-484
[259] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/484-485
[260] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/485-486
[261] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/486-487
[262] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/487
[263] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/488
[264] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/488-489
[265] El-HUzelİ Ebû Abdillah
el-Medeni, Fıkıhçiydı. Gözlerini kaybetmişti, Ömer (R.A.) ve tbn-i Mes'ud
(R.A.)'den mtirsel olarak rivayet etmiş, ayrıca babasından ve Âişe (R.A.)'den
rivayet etmiş, kendisinden de kardeşi Avn, Zühri, EbÜ'z-Zinâd ve bir cemâat
rivayette bulunmuştur. Ebû Zur'a : O. sıkadır, emindir ve imamdır, demiştir.
El-Icli de : o, ilmi cem etmişti, demiştir. Buhârî'nin dediğine göre hicretin
94. yılı vefat etmiştir. 98 ve 99 rivayetleri de vardır. KÜtüb-i Sttte
sahipleri .onun rivayetlerini almışlardır.
[266] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/489-493
[267] Nisa sûresi : 69
[268] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/493-494
[269] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/494-497
[270] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/497-498
[271] El-Esved bin Yezid bin Kays
en-Nahai, fikincidir. îbn-i Mes'ud, Âişe, Ebû Musa tR.A.) ve bir cemaattan
rivayet etmiştir. Kendisinden de îbrâhim Na-hai. oğlu Abdurrahman, Ebû İshak ve
bir cemâat rivayet etmişlerdir. Sıkadır, seksen defa hac ettiği rivayet
edilmiştir. Her gece iki defa Kur'an'ı hatmettiğini.İbrahim söylemiştir. Hicri
74-75 yılı vefat etmiştir. (Hulâsa : 37)
[272] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/498-500
[273] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/500
[274] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/501-502
[275] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/502-504
[276] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/504-506
[277] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/506-508
[278] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/509-509
[279] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/509-511
[280] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/511-513
[281] Ümmü Eymen (R.A.). Peygamber
(S.A.VJ'in dadısı idi. Adı Bereket'dir. İlk muhacirlerdendir. Kendisinden Enes
(R.A.)-rivayette bulunmuştur. Peygamber (S.A.V.) Onun evine giderek ziyaret
ederdi. Vâkidî'nin dediğine göre Hz. Osman (R-A.)'m hilâfeti devrinde vefat
etmiştir. Ibn-i Mâceh Onun hadisini rivayet et-
mistir. (Hulâsa : 497)
[282] Bu hadisin metni. 1085 nolu
hadis metninin aynıdır. Senedler de aynıdır. Şu farkla H: Oranın ilk râvisi
Şeddâd bin Evs (R-A.)'dır. izah ıgın oraya bakalabilir.
[283] Sünen-i İbni Mace Tercemesi
ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 4/513-516