|

Teveccüh Sohbetleri
12-Rabıta
Gönlümüzde Olmasa Neler Gelir Gönlümüze?
“Rabıta
Gönlümüzde Olmasa Neler Gelir Gönlümüze?”
20.03.1994,
Sultanbeyli
(Abdurrahim
Reyhan Hazretleri teveccüh mahalline teşrif eder. Cemaat
tazimden ayağa kalkar ve Celalî Baba’dan okunmaya
başlayan gazeli ayakta dinlerler)
Durun
ûftâdeler istikbaline
Velâyet
tahtının sultanı geldi
Dest
uzatın lâl-i lebin balına
Ledünnî
ilminin irfânı geldi
Payinde
bir bölük melek simalar
Gene
esti bize bâd-ı sabâlar
Dert
ehli derdine alsın devalar
Hayatı
iksirin lokmanı geldi
Habib-i
Kibriya’nındır bu dergâh
Kasem
olsun inan vallahi billâh
Neden
münkir olalım Allah Allah
Sultan-ı
enbiâ vârisi geldi
Hamdülillah
eriştik nevbahara
Açtı
gonca femi gül vara vara
Haber
verin gene bülbül’ü zara
Hakikat
bağının bağbanı geldi
Celali
dur selama gözle râhı
Budur
burc-u feleğin şems ü mâhı
Tariki
Nakşî’nin pîr-i penâhı
Elinde
Gavislik fermanı geldi
Dostlar
kıyam edin kalkın ayağa
Adalet
şahının fermanı geldi
İstikbal
eyleyin durun selama
Serteser
âlemin sultanı geldi
Belâ-yı
kazadan kurtulmaz başın
Gün-be
gün yürekte artıyor cûşun
Celalî
yâd ile görülmez işin
Bu
dertli sinemin dermanı geldi
Oturun
kerem edin! Oturun kerem edin!..
Esselamu
aleykum ve rahmetullah. Allah’ın selamı rahmeti,
hidayeti, bereketi üzerinize olsun. Yapacağımız
işleyeceğimiz amel büyüklerimizin ameli. Allah bu
büyük amelimizin nurundan, feyzinden, bereketinden sizi
ihya, âbâd etsin.
Biz
taklidini yapacağız. Tahkiki pirimizdendir inşallah,
ama Cenabı Hak “Kulum nasıl zannederse ben öyle
halk ederim.”[1] buyuruyor, Allah zannınız üzere
halk etsin. Allah bize sabır, hazım versin, Allah
hulûsunuzun, ihlâsınızın bârını,
meyvesini yedirsin! Bakın! Sâlih Baba ne buyuruyor:
Sâlihâ
bir kimseye yol aldıran ihlâsıdır
Hazret-i
şeyhim efendim ehl-i hâsın hâsıdır
Hâşâ,
Estağfurullah, biz bundan bir pay almıyoruz, bir pay
eğmiyoruz, bunu kendimize addetmiyoruz, öyle buyurmuş.
Bu ancak sizlere ait, sizin ihlâsınız her şeyi
meydana getirir. Cansızı da cana getirir.
Gâhi
şecerden söyler, ol gâhî hacerden söyler
ol
Gâhi
beşerden söyler, ol bir mantık-ı bürhânıdır
Diyor ki;
ağaçtan da söyler o, ama söyleten Allah.
Kitabımız
Kur’an’da ayet-i kerimede de mevcuttur, sabittir. Cenabı
Hak buyurmuyormu ki: “Tespih etmeyen hiçbir varlık
yoktur.”[2] Sizin o cansız gördüğünüz
taşlar da beni zikreder, buyuruyor.
Evet,
şecerden maksat Hazreti Musa Kelîmullah’ın
asasıdır. Şarktan garba hükmeden dünyayı
zapt etmiş Firavun’un şiddetinden onu ne kurtardı?
Asa kurtardı. Onu ne yok etti? Asa yok etti.
Tabii,
hacer de bir taş imiş. O da Hazreti İsa’ya
hizmet görürmüş. Hareketle canlılıkla,
fakat ağacı da taşı da konuşturan Allah;
ağaca can veren, hareket veren Allah. Taşa can veren,
hareket veren Allah.
Beşerden
maksat burada ümmi olan kişi demek istemiş. Zaten
kendisi de (Sâlih Baba) ümmi imiş.
“Gâhi
şecerden söyler ol.” Hazreti Musa Kelîmullah’ın
asasını burada zikrediyor. “Gâhi hacerden
söyler ol.” Hazreti İsa’nın da ona hizmet
gören taşı.
“Gâhi
beşerden söyler ol.” da kendisi.
Kendisinde
olan bir iltifatı, kendisinde olan bir himmeti söylemiş.
Halbuki ümmiymiş, ilmi yok imiş. Ama Allah ona öyle
bir ilim vermiş ki bütün ilimlerin başını
vermiş. Ama ne olmuş tabii:
Söyleyen
Sâlih'dir, amma söyleten Sâmi'durur
Bulmak
istersen birâder böyle bir sultân ara
Şimdi
efendiler, Allah hepinizden razı olsun, Allah hulûsunuzun,
ihlâsınızın bârını, meyvesini
yedirsin. Allah emeklerinizi zayii etmesin, ırak yerlerden
geldiniz. Maddiyat harcadınız, yoruldunuz. Ama tabii ki
Cenabı Hak hâşâ emek zayii etmez.
Bizim
tarikatımızda hizmet zayii olmaz. Mübarek Şeyh
Efendimiz buyuruyor ki: “Müridin hizmetinin bir habbesi
bile zayii olmaz.” Habbe demek çok basit olan bir şey,
çok ufak hizmeti dahi zayii olmaz.
Onun için
bizim tarikatımızda çok önemlidir; ‘Baba
himmet, oğul hizmet.’ buyrulmuş.
Himmetten
maksat Evliyâullahın bize olan manevi yardımıdır.
Hizmetten
mana da bizim ona tâbî olmamız, onun şerefini
muhafaza etmemiz, tarikatımızın veya mürşidimizin
şerefini muhafaza etmemizdir.
Bizim
tarikatımız Nazenin Tarikatı, bir ismi Nazenin Tariki,
bir ismi Azizan Tariki, bir ismi de Hâcegan, Hocalar Tariki;
çünkü bütün büyük hocalar,
âlimler bizim tarikimizden geçmişler.
Azizan
kıymetli demek; nazenin çok kibar, nazik bir tarik, kibar
bir tarik. Onun için işte burada Allah’a şükür
bu günde Cenabı Hak bize bir gün ihsan etti.
Bugünümüzü Cenabı Hak her zaman için
bize nasip etsin.
Evet,
tarikatımızın büyük ameli teveccühtür.
Başka hiçbir tarikatta bu amel yoktur. Nasıl bir
amel ki bak! Şarktakini, garptakini, cenuptakini hepsini
toplamış. Türkiye çapında bak, burada
toplanmış her vilayetten insan var. Ne toplamış?
Bu amel toplamış. Bu amel onun için büyük
amel. Büyüklerimizin ameli olduğu için biz
bunun taklidini yapacağız. Hâşâ, biz bunun
ehli değiliz. Taklitten tahkike döner mi? Döner.
Niçin? Buyurmuş:
Âteş-i
aşkınla yandır Sâlih'i
Şarâb-ı
lebinle kandır Sâlih'i
Taklitten
tahkîke döndür Sâlih'i
Affeyle
hizmette noksânımız var
Bizde
bunun taklidini yapacağız, tahkîki değil ama
taklitten tahkîke döner mi? Döner, dönderirler
onlar. Çünkü niçin? Bak! Bir kelam var. Bu
kelam ne güzel bir kelam.
Çürüklerin
hep sağ olur
Zehrin
kamu bal yağ olur
Dağlar
yemişli bağ olur
Cümle
cihan bostan sana
Diyor ki
mülevves, kerih, çürük amellerini hep sağlam
ederler. Senin mesela bütün meşakkatin, gönül
meşakkatin, zâhirdeki meşakkatin ne gibi derdin
varsa, ne kadar acın olursa, onlar tatlı yaparlar.
Onun için
Allah’a şükür, çok şükür,
bin şükür nihayetsiz şükürler olsun bu
günümüze. Allah bu günlerimizi aratmasın.
Allah hepimize hayırlı sağlık - afiyet ihsan
etsin. Sağ olduğumuz müddetçe bu amelimizi
işleyeceğiz.
Evet,
efendiler! Allah hepinizden razı olsun, Allah aşkınızı,
muhabbetinizi artırsın. Allah şerefinizi makamınızı
yüceltsin. Allah bu nimetimizin nurundan, feyzinden sizi mahrum
etmesin. (Cezbelenenlere hitaben) Biraz sakin olun, bakın
anlamayanlar olabilir.
Teveccüh
olunca her bir ihvâna
Mürde
kalblerimiz gelirler câna
İşte
bu bir canlılık değil midir kardaşım?
Aşikâr…
Teveccüh
olunca herbir ihvâna
Mürde
kalblerimiz gelirler câna
Murg-u
cânlar başlar âh u figâna
Murg-u
cânlar başlar figana, ruhlar uyanmış. Bu
hareket, bu ağlamak, bu çırpınma nereden
geliyor? Ruhtan geliyor. Ruha ne oluyor ki? Muhakkak ki
Evliyâullah’ın bir iltifatı var.
Evliyâullah’ın
zâhiri var, bâtını var. Biz zâhirini
görüyoruz, zâhirine uyacağız. Zâhirine
uymazsak bâtınından faydalanamayız. Zâhirine
uymaz isek bâtınından yararlanamayız. Zâhirine
nasıl uyacağız?
Bırak
bu mâsivâ ile hevâyı
Pîr-i
Sâmî gibi bul reh-nümâyı
Delîl
eyle O zât-ı evliyâyı
Bu
berzah âlemin geçmek dilersen
Bekâ
gülşanına göçmek dilersen
Berzah
âleminden mana dünyadır. Hadis’i şerifte,
“Dünya müminin zindanıdır.”[3]
buyruluyor. Ama dünya sevilirse zindan olur, sevilmezse zindan
olmaz.
Seven
için zindandır, sevmeyen için zindan değildir.
Bir
hesapta da sevmeyen için zindandır, seven için
zindan değildir. Bunun da Zâhir anlamında sevmeyenler
için zindandır. Sevilmeyen bir şey, zindan sevilir
mi? Sevilmez. Niçin? Sevmeyenler burada karanlıkta ama
buranın karanlığından kurtulacak, zindandan
kurtulacak. Evet;
Bu
berzah âlemin geçmek dilersen
Bekâ
gülşanına göçmek dilersen
Evet,
dünyayı sevenler için de burası zindan değil
ama o da geçecek ve geçtikten sonra o karanlığa
düşecek. Dünyayı sevmeyenler için burası
şimdi karanlıktır, ama öldükten sonra bu
karanlıktan kurtulacak.
Hani bir
insanın sevmediği şey var, ondan uzaklaştı
mı ondan kurtulur. Ondan kaçtıktan sonra ondan
kurtuldu. Sevmediğin bir insan var, senin üzerine geliyor,
sen de kaçıyorsun. Ne zaman ki ondan kaçtın,
ayrıldıysan bak, onun zulmünden kurtuldun.
Evet,
dünyayı sevenler için de zindandır, sevmeyenler
için de dünya zindandır. Zaten öyle buyruluyor
“Dünya nârdır, nurdur”. Ehlinin elinde
nurdur; nâehlinin eline geçerse nârdır. Böyle
olduğu gibi, mümin dünyayı sevmez. Sevmez ama
ölecek tabii, öldüğünde bunun şiddetinden,
hilesinden, çirkinliğinden, karanlığından,
meşakkatinden kurtulacak. Ama bir de var ki dünyayı
seviyor, o çok sevdiği dünya için ne
buyurulmuş:
Ne çok
yedin bu zehirli gıdâyı
Erenler
elinden iç bir bâdeyi
Ta'mîr
et öteyi yık, bu odayı
Harâb
et kalmasın taş üstünde taş
Evet,
efendiler! Allah’a şükür, çok şükür,
bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun.
İşte Evliyâullahın iki yönü vardır:
Zâhiri var; bâtını var. Biz zâhirine
uyacağız. Zâhirine uyacak isek, işte onun
amellerini, onun sözlerini, onun hareketlerini, yaşantısını,
kıyafetini nasılsa bundan bize örnek yapacağız.
Ne görmüşsek orada biz de onu işleyeceğiz.
Onda görmediğimiz bir şeyi işlemeyeceğiz.
Çünkü
niçin? Zaten kitaptan sünnetten ayrılmak bizi helak
ediyor. Ama zamanımızda şimdi kitabı, sünneti
hep biliyor muyuz? Her ne kadar Cenabı Hakk’ın
zâhirde bir emri var; Cenabı Hak, “vekûnû
meassadıgiyn.”[4], Sadıklarla olun buyuruyor.
Bu ayeti
kerimeye dikkat edin; burada “Sadık olun.”
buyurmuyor. “Sadık olun.” buyursaydı herkes
kendisini sadık edebilirdi. Ama “sadıklarla olun.”
buyuruyorsa, demek ki bir âlime veya bir meşayihe ihtiyaç
vardır. İkisine de ihtiyaç vardır. Ama sen
meşayihi buldunsa daha senin âlime bir ihtiyacın
olmuyor. Ama ne kadar âlimi bulsan yine bir meşayihe
ihtiyacın var. Onun için bu kelamda:
Delil
eyle ol zâtı evliyayı
Buyuruyor.
Niçin bak, müridin bir tanesine, âlimin bir tanesi
sormuş, demiş ki:
—Şeyh
efendini mi çok seviyorsun yoksa İmam-ı A’zam’ı
mı? O da demiş ki:
—Hocam
eğer doğru söyleyecek olursam, Şeyh efendimi çok
seviyorum, demiş.
Hoca çok
celallenmiş, bunu o kadar tenkit etmiş ki… Hoca da
haklı, tabii bilmediği için.
Geçmeyenler
bilmez çarh-ı çenberi
İçmeyenler
bilmez âb-ı Kevseri
Her ne
kadar hoca olmuş ama o dervişteki ilim, o müritteki
ilim onda yok. İnsanlarda kalp ilmi vardır. Bir insan
zâhirde ne kadar ümmi olursa olsun, hiçbir şey
bilmesin, eğer ledünni ilmini Cenabı Hak ona ihsan
etmişse okumuşsa, hocanın ilmi onun ilminin yanında
yok olur.
İşte
öyle deyince hoca efendi celallenmiş.
—Ne
demek? İmam-ı A’zam İslam'ın nurudur. Onun
kadar daha büyük bir âlim gelmemiş. Onun kadar
daha İslam’a hizmet gören olmamış. Nasıl
sen Şeyh efendini ondan çok seviyorsun? Demiş.
Bunu
tenkit etmiş, çok azarlamış. Ama ayrıldıktan
sonra hoca, içinde bir acı duymuş.
—Ya
ben bu dervişi bu kadar azarladım da bu hiç cevap
vermedi, acaba niye hiç cevap vermedi? Demiş.
Tekrar
hoca onun gönlünü almaya gitmiş.
—Bana
hakkını helal et, ben sana çok sert konuştum,
demiş. O da:
—Hocam
sen bana sormadın niçin şeyhini fazla seviyorsun?
İmam-ı A’zam İslam'ın nuru sen niye bunu
fazla seviyorsun? Demiş.
—O
da sorayım peki, niye sen daha fazla seviyorsun? Demiş. O
da:
—Hocam
kırk senedir İmam'ı Azam'ın mezhebi ile amel
işliyorum, bir ahlakım değişmedi. Kırk
gündür şeyhimi tanıyalı birçok
ahlakım değişti. Onun için, niye sevmeyeyim?
Demiş.
Onun için
efendiler! İşte Evliyâullah’ın da iki yönü
var ama zâhirine uyacağız. Onun için rabıta
nuru var, velâyet nuru var. Aşikâr olan rabıta
nurudur, yani zâhirde olan mübarek görüntüsü,
ahlakı ile ameli ile yaşantısı ile herhangi bir
şeyiyle olan görüntüsü.
Ama
velâyet nuru var ki o görülmez. İşte ruh
oradan faydalanıyor. Bu cezbe oradan geliyor. Yoksa
Evliyaullah’ın zâhirini münkirler de
görüyorlar, değil mi? İnanmayanlar da görüyorlar,
inanan mürit de görüyor. Ama niye müritte bu
hareket var? Niye müritte bu Evliyâullah’a karşı
büyük bir sevgi var, bu saygı var? Çünkü
onun ruhuna bu iltifat oluyor.
Evliyaullah’ın
rabıta nuru var. Rabıta nuru zâhirini ihâta
etmiştir, nefsini ihâta etmiştir. Nefsini terbiye
ediyor. Onun için Cenabı Hak “Sadıklarla
olun.” buyuruyor.
“Sadıklarla
olun.”un iki manası var. İlmi ile âmil olan
âlimle dost olun ki ondan bilmediklerinizi öğrenesiniz.
Fakat yine ilmi ile âmil olan meşayihtir. Muhakkak
tasavvuf ehli olmazsa ilmi ile âmil olamaz. Evet, ondan
yararlanacak fakat bir de burada ‘gönül sahiplerine
gönülden bağlanmak’ emri vardır. Onun için
müridin bir yönü meşayihinin zâhirinedir,
bu cesetle zâhiridir. Ama bâtını yönü
var ki ruhuna…
Bizim
ruhumuzdan haberimiz yok. Ama Evliyâullah’ın haberi
vardır. Çünkü ruhun makamları var. Ruhun
da bir yetkisi vardır, salahiyeti vardır. Ama bu herkeste
değil. Mesala bir Evliyâullah’ın ruhu bak ne
yapar? Kapalı değildir, çıkar gezer. Nereyi
gezer? Semayı gezer, zemini gezer, âlemi gezer.
Evliyâullah’ın
kabirde de ruhu kapalı değildir, çıkar gezer.
Ama avamın ruhu kapalıdır, oradan çıkamaz.
Onun için burada bu kelam var;
Olârın
ruhlarının yok karârı
Dolaşırlar
zemîni âsumânı
Olar
bu âlemi devran ederler
Ararlar
derde düşen nâ-tüvânı
İşte
biz ruhumuzdan haberdar olmadığımız için
Evliyâullah’ın maneviyatını, manevi
görevini, manevi yetkisini, manevi vücudunu, yani ruhunda
olan esrarı bilemiyoruz, anlayamayız. Bak anlayan ne demiş;
Sâlihem
şeyhim güneştir ben anın bir zerresi
Zerre
hiç eyler mi aslâ şems-i tâbân ile bahs
Zerre
nedir? Güneş ne? Bak güneş kâinatı
ihâta ediyor, ışığı ile. Mükevvenâtı
ihâta eden güneş değil mi? Zerre ne? Zerre güneş
doğduğu zaman şu pencereden içeriye vurur. Bir
hat görünür, o hattın içerisinde çabalayan
bir şeyler var, tozlar var, zerre o işte. Evet, onun için
biz, yalnız eğer ne zaman ki sen de velâyete dâhil
olursan o zaman Evliyâullah’ın esrarını
anlayabilirsin. Yoksa anlayamazsın.
Bilinmez
sırrı esrarı
Bu
aklın yok anda kârı
Evet,
onun için bir de şöyle bir şey vardır:
Bu
zulmet âlemin geç gör neler var
Eriş
nûra ki sende kalmaya nâr
Olasın
âlem-i rûhdan haberdâr
Demek ki
ruh âleminden insanlar ne zaman haberdar oluyor? Berzah
âleminden geçecek. Berzah âlemi nedir? Berzah
âlemi işte bu dünyadır, berzah âlemi bu
cesettir.
İnsan
dünyadan geçecek, cisminden geçecek, cismini terk
edecek.
Cismini
nasıl terk eder? İnsan cismini terk eder mi? Cismini
terkeden ancak kabre girmiştir. Ama “Ölmeden önce
ölün”[5] diye bir emir yok mu bizlere? “Mûtû
kable entemûtû, ölmeden evvel ölün”.
İşte
bu varlığından kurtulandır. Onun yine varlığı
görünür ama peki nasıl görünür
onun varlığı? Cansız bir cemad.
Bu kadar
cemadlar var, bu kadar insan suretinde yapılmış
heykeller var, canları yok. İşte varlığından
kurtulan öyledir. Fakat diyeceksin ki o nasıl hareket
ediyor, o cansızsa nasıl hareket ettiriyorlar? Bir manevi
güç var. Ne var? Cereyanla hareket ediyor. İşte
Allah’ın cereyanı da ona hareket ettiriyor.
Evet,
Evliyâullah’ın zâhiri rabıta nuru, bizim
zâhirimizi ihâta etmiş. Ona zâhirden uyacağız,
ona tabii olacağız.
Bâtınıyla
da bâtınımızı ihâta etmiştir.
Velâyet nuru da ruhumuzu ihâta etmiştir,
bundan bizim haberimiz yoktur. İşte bu hareketler, bu
cezbeler, bu muhabbetler, bu cümbüşler hep ondan
geliyor. Bak! Yine geçer:
Gelin
ey yâr-ı sâdıklar
Bu
meydân-ı muhabbettir
Bütün
cem olsun âşıklar
Bu
meydân-ı muhabbettir
Pirimiz
Sâmî Hazrettir
Gelin
dergâha dervişler
Kılalım
zevk ü cünbüşler
Huda'nındır
kamu işler
Bu
meydân-ı muhabbettir
Şefîimiz
Muhammed'dir
Evet,
efendiler! dergâhtan mana burasıdır. Allah için
bir araya gelip, Allah için konuşanlar, Allah’ı
zikredenler. Burası onun için yapılmıştır.
Bütün ihvan için, bütün gelen cemaat için
çok hayırlı uğurlu etsin.
Allah,
Cenabı Hak fırsatımızı kaldırmasın,
Cenabı Hak bu fırsatımızı daima ihsan etsin.
Sonra dua edelim, bu seçimi Cenabı Hak Habibi hürmetine,
azamet’i şanı hürmetine minelevvelilelahir
sevdikleri hürmetine, bu amelimizin hürmetine, bu seçimi
Cenabı Hak Müslümanların lehine çevirsin.
Eğer bir Müslüman devlet gelirse başımıza,
ne olur? Amelimizi daha serbest işleriz, daha rahat işleriz.
Evet, ne
zaman ki bir insan velâyete dâhil olursa, o zaman
velâyeti anlar, yoksa anlayamaz. Ama Allah’a şükür
inanmışız. Velâyete olan inancımız
bizi buraya topladı.
Velâyet
sahibi de bir cisim sahibidir. Peygamberler de zâhirde bir
cisimle gelmişlerdir. Velîler de bir cisim sahipleridir.
Ama bu cisim sahibi olan velîyi herkes görüyor ve
cisimle gelen peygamberi hep gördüler. Gün gibi aşikâr
oldular ama bak inanmayanlar da oldu.
Öyleyse
bu velîler de bir cisim sahibidirler. Fakat onların
cisimleri ancak bir alet olmuştur. Ruhlarının bir
aleti olmuştur.
Peki,
bizimkiler de mi? Yok, hayır. Bizim ruhumuz nefse mağlup
olmuştur. Nefis bizim ruhumuzu mağlup etmiştir.
Ama
onların ruhu nefsi mağlup etmişler. Nasıl mağlup
etmişler? Onlar bir meşayihe hizmet görmüşler
de meşayih vasıtasıyla onların ruhları
terakki etmiş.
Burada
meşayihin iki nuru; rabıta nuru, velâyet nuru
olduğuna göre, zâhirde rabıta nuru müridin
nefsini ıslah ediyor, terbiye ediyor. Bunun da görüntüsü
şudur ki; Meşayihi kendimize örnek edeceğiz ve
daima onun izinde olacağız. Ona muhalif bir şeyimiz
olmayacak. Onun şerefini muhafaza edeceğiz, sözümüzle,
hareketimizle, yaşantımızla, kıyafetimizle
muhafaza edeceğiz. Budur görüntüsü.
Evet, bir
de velâyet nuru var ki; velâyet nuru da bizim ruhumuza
hizmet görüyor. Bundan bizim haberimiz yoktur. Bak!
Peygamber Efendimiz ne buyurdu? “Benim mürebbim rabbim,
rabbim beni terbiye etti.”[6] buyuruyor. Peygamber Efendimiz
belli bir aileden geldi, belli bir yerden doğdu. Yetim idi,
medrese görmedi, baba görmedi. Ondaki ilim neydi? Ondaki
ilmi Allah onun ruhuna iltifat etmiş. Ruhuna öğretmiş
o ilmi. Şimdi onun için kelamı kibarda geçiyor.
Özün
bir pîre teslim et mudâvim ol kapısında
Meşâyihden
murâd şâhım mürebbî kâmil
olmaktır
Veyahut
da:
Özün
bir pîre teslim et mücavir ol kapısında
Meşâyihden
murâd şâhım mürebbî kâmil
olmaktır
Bir
mürşide kendini teslim et, diyor. Onun kapısında
mücavir veya müdavim ol. Mücavir komşu ol
manasına, müdavim ol da tabi olmak. O mürebbidir,
mürebbi demek üstattır, o seni yetiştirecek. Seni
neye yetiştirecek? Duvarcılık mı öğretecek
veya sıvacılık mı öğretecek,
sanatkârlık mı öğretecek, doğramacılık
mı? Hayır, bunlar değil. Senin ruhuna mürebbi
olacak, ruhun bir tahsili var, bunu yaptıracak.
Evet,
müridin ruhunun tahsili vardır. Tarikatta da aynı
zâhirdeki gibi tahsil vardır. Zâhirde ne varsa
bâtında onun bir misali vardır, temsili vardır.
Nasıl ki, bir talebe okumak için evvela ilkokula gidiyor,
orada ilkokulu okuyor, diploma alıyor. Diplomayı aldıktan
sonra nereye kaydoluyor? Ortaokula, diploması olmasa ortaokula
kaydetmezler. Diploma ile oraya gidecek ki alsınlar.
Evet,
fenafillah âlemi var. Bir de fenafillah, bekabillah,
seyriilallah vardır, değil mi?
Bir de
Ruh-u Revânî makamı, Ruh-u Sultânî
makamı, Ruh-u Nurânî makamı vardır. Bak,
bunlar ruhta vardır.
Evet,
işte bir mürit tarikata girip de meşayihine kendisini
teslim ederse, zâhirde hizmetini görürse, onun ruhuna
da bir iltifat olursa, meşayihinden himmet alırsa bu
tahsili yapmış oluyor.
Bak bu
iki cümle bunu anlatıyor; ‘Baba himmet, oğul
hizmet’. Hizmet görür, himmet alırsa en evvel o
fenafişşeyh olacak. Fenafişşeyh olmak için
şeyhini canından fazla sevecek. Pekiyi, sevmek için
şeyhini büyük görecek. Onun için tarikatın
şartları şunlardır.
Bilinmez
âlemin sırrı nihândır
Dört
şâhın hükmüyle döner cihândır
Ârif
olanlara özge seyrândır
Kâmile
her eşyâ olmuş bir evrâd
Evet, ne
diyor? Âlemlerin sırrı nihandır. Nasıl
sırrı nihandır? Sadece bizim bu gördüklerimiz
mi var? Gördüklerimizden daha çok görmediklerimiz
var. Sadece bilinenler mi var? Bilinenlerden çok daha
bilinmeyenler var.
Sen de
ben de bir insanız. Ama bu insanda olan âlemden, bu
insanda olan esrardan haberimiz var mı? Yoktur.
Eğer
insandaki olan esrardan haberimiz olsa, bir insan bu dünyadan
büyüktür. Bak! Evliyâullah buyurmuştur:
“Zâhirde dünya harmanında ben bir daneyim.”
Yani bu dünyada milyarlarca insan var, değil mi? Bir
harmanda da ziraatçı eker yüz teneke buğday,
çıkarır bin teneke buğday. O bin teneke
buğdayın içerinde milyonlarca buğday tanesi
var. Onun için burada zâhirde dünya harmanında
ben bir daneyim, diye buyuruyor. Yani bu zâhirde cismiyle
görünüşte dünya bir harman ise bu insanlar
da buğday tanesi ise ben de bir tanesiyim. Ama manada bu dünya
benim harmanımda bir tane, buyuruyor.
Cenabı
Hak insanı ne kadar büyük halk etmiş.
Cenabı Hak: “Lekad halaknel insâne fi ahseni
takvim.”[7], Ben insanı kıymetli halk ettim,
buyuruyor. “Ben insanı büyük halk ettim.”
buyuruyor. “Ben insanı en güzel halk ettim”
buyuruyor. Ama o güzel halk ettiğim insanı “Sümme
radadnahu esfele safiliyn.”[8], cehennemin en derin karanlık
yerine düşürürüm. Bu da var. Evet.
Bilinmez
âlemin sırrı nihândır
Dört
şâhın hükmüyle döner cihândır
Dört
şahtan mana nedir? Mademki âlemlerin sırrı
biliniyorsa:
En büyük
âlem sensin, en büyük âlem sende var.
Çünkü
Cenabı Hakk’ın zâtından sonra en büyük
varlık insandır.
Cenabı
Hakk’ın zâtından sonra en kıymetli varlık
yine insandır.
Cenabı
Hakk’ın zâtından sonra en güzel varlık
yine insandır.
Ama hangi
insan? Ne zaman ki Allah’ın sıfatları onda
tecellî ederse, haktır, doğrudur. Bak Cenabı
Hak kudsî hadisinde buyuruyor: “O velî
kulumun konuşan dili, benim dilim. O velî kulumun gören
gözü, benim gözüm. O velî kulumun işiten
kulağı, benim kulağım. O velî kulumun
uzanan eli, benim elim, o velî kulumun düşünen
aklı da benim aklım.”[9]
İşte
kul Allah’ın sıfatları ile sıfatlaşırsa
oluyor. Ama en evvela bir defa bir mürid meşayihin sıfatı
ile sıfatlaşmazsa ileri gidemez. En evvel meşayihin
sıfatları ile sıfatlaşacak ki ona fenafişşeyh
deniliyor, vasıta budur. Resullulah’a vasıta
meşayihtir. Allah’a vasıta da Resullulah’tır.
Cenabı
Hak böyle buyurmadı mı? “Habibim, seni seven
beni sever; seni sevmeyen beni sevemez.”[10] Habibim seni bilen
beni bilir; seni bilemeyen beni bilemez. Habibim seni bulan beni
bulur; seni bulamayan beni bulamaz. Habibim seni gören beni
görür; seni göremeyen beni göremez.”
Onun için
burada tabii biz Peygamber Efendimiz’i de göremeyiz. Fakat
onu görenler var. Ama en evvel onu görenleri göreceğiz
ki, ondan sonra onu görebilelim.
Bu neye
benzer biliyor musunuz? Erzincan’ın valisiyle şimdi
sen ben görüşebilir miyiz? İstanbul’un
valisiyle görüşebilir miyiz? Mümkün mü?
O valiyle seni görüştürecek biri varsa, öyle
görüşebilirsin. Ama o valinin bir mahremi varsa, daima
onun yanına gidip geleni varsa, onunla teşrik-i mesaisi
varsa, o seni görüştürür. Cumhurreisini
görebilir misin? Göremezsin. Cumhurreisi ile teşrik-i
mesaisi olan yanına gidip gelen, onunla mahrem görüşen
olursa seni görüştürür. Ya değilse
görüşemezsin.
İşte
misal budur efendim, bir mürit en evvel fenafişşeyh
olacak. Fenafişşeyh olmadan fenafirresul olamaz. Ondan
sonra fenafirresul olmadan fenafillâh olamaz.
Yani,
Resullulah’a vasıta meşayihtir. O ne yapar? Eğer
bir meşayihe hizmetini gördün himmetini aldınsa,
fenafişşeyh oldunsa, Resulullah’a giden vasıtaya
bindin. O vasıta götürür. Ya Resulullah, al senin
ümmetin, der ve ona teslim eder. Bak, kelamı kibar var:
Muhammed
Beşir’i amed
Ki
oldur varis’i Ahmed
Bizi
eder makbul ümmet
Evet,
Evliyâullah makbul ümmet eder. Bir insan Evliyâullah’ı
bulamazsa makbul ümmet olamaz. Demek en evvel bir mürit
fenafişşeyh oluyor, şeyhinde fani oluyor. Şeyhinde
fani olunca şeyhinin sıfatları onda tecellî
eder.
Dikkat
edin elinizde mevcut olan Sâlih Baba Divanı var. O bütün
rabıtasına söylemiş, rabıtasından
söylemiş, zaten ona rabıtası söyletmiş.
Hiçbir kelamında rabıtasından bahsetmediği
var mı? Bulamazsınız. Her kelamında rabıtasından
bahsetmiş. Niye buyuruyor ki;
Bihamdillah
kamu varım sen oldun
Her
eşyâda talebkârım sen oldun
Neye
baksam seni anda görürem
Bu
manâdan mededkârım sen oldun
Bak, ne
olmuş? Bütün eşyada şeyh efendisini görmüş.
Bir Mecnun, on paralık bir kıza âşık oldu
da o kızın yüzünden bütün eşyada
Cenabı Hakk’ın sıfatını seyretmedi mi?
Kendisi de olmadı mı?
Allah’ın
sıfat nuru onda tecellî etti. Onun için bak,
buyuruyor:
Bil
emânettir muhabbet sana Mevlâ'dan gelir
Doğru
Mecnûn oldun ise bil ki Leylâ'dan gelir
"Küntü
kenz"in mebdeidir arş-ı a'lâdan gelir
”Küntü
kenz’in mebdei” ne burada? Küntü kenz’in
mebdei var ya; O Cenabı Hakk’ın zâtıdır.
“Biz bir gizli hazine idik.”[11] buyurmuş.
Ama arş-ı
âlâ demek; Allah’ın en yüksek makamı,
oraya ulaşamayan Allah’a ulaşamıyor. Yoksa
aslında Cenabı Hakk’a mekân yoktur. Yerde midir
gökte midir orda mıdır burada mıdır? Allah
mekândan münezzehtir ama mekânlara da sığmaz.
Bu ne demek oluyor böyle? Ama ikisi de kitabımızda
bahsediyor, ulema daim bunun vaazını bize yapıyor,
sohbetini yapıyorlar.
İmanın
şartının başta geleni “amentu billâh”
Allah’a inanmak, nasıl inanmak? Allah vardır, Allah
birdir. Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Kemal
sıfatlarla muttasıftır. Cenabı Hak mekânlara
sığmaz, her yerde hazır ve nazır değil mi?
Allah’a iman budur.
Ama
yalnız, Allah’ın sıfat nuru var, Allah’ın
esma nuru var, Allah’ın zât nuru var. Ayet-i
kerimede Cenabı Hak buyuruyor ki: “Bu eşyayı
ilmi ile ihâta etmiştir”[12], kuvveti ile ihâta
etmiştir, azameti ile ihâta etmiştir.
İlmi
ile ihâta etmişse onu âlimler bilirler.
Kuvveti
ile ihâta etmişse daha fazla manevi kuvvet sahipleri
bilirler.
Azameti
ile ihâta etmişse ancak Allah’ın azametine
dâhil olanlar bilirler.
Bu da
insan Allah’ın esma nuruna ulaşmışsa, bütün
eşyada Allah’ın esma nurunu görür.
Allah’ın
sıfat nuruna ulaşmışsa bir insan, bütün
eşyada Allah’ın sıfat nurunu görür.
Allah’ın
zât nuruna ulaşmışsa bir insan, bütün
eşyada Allah’ın zât nurunu görür.
Bunlar
böyledir tabii söylemekle anlaşılmaz ve bilinmez.
Ancak bunları yaşayan bilir. Yaşamayan bunu anlayamaz.
Söz
ile bir kalbe doğmaz ledünnî
Bütün
âzâları dil olmayınca
Evet,
mademki ‘Bilinmez âlemin sırrı nihandır’,
büyük sır insandadır.
Sende de
gizli olan görünmeyen bir sır var. Ama o sır ne
zaman açılır, neyle açılır?
Ancak
tarikata girersin, hizmet görürsün, en evvel senin
kalbini açarlar.
Bak bu
insandaki sır ne? Bu insanda altı letâif makamı
var. Bütün ulema biliyorlar. Biliyorlar ama ismini
söylüyorlar, özünden haberleri yok. Özünden
haberi olanı yok mu? Olanı vardır. Ama söyler
anlatamaz.
Hani ben
desem ki; ‘Benim kalbim, ben dünyalardan büyüğüm.’
buna şimdi kim inanır, kim inanacak? Hâşâ!
Ben misal veriyorum, kendimi değil hâşâ!
Her kim
ki dese ben dünyalardan büyüğüm, diyenleri
de tenkit etmişler, inanmamışlar. Ama buna inananlar
hakikati bulmuşlar. İnanmayanlar da mecazda kalmışlar.
Onun için
burada mecaz ne? Mecaz insanın bu varlığı.
Hakikat
ne? İnsanın manevi varlığıdır, insanın
ruhudur.
Mecaz bu
cesedidir, hakikat da insanın ruhudur.
Ama ben
dünyalardan büyüğüm, diyen bir kimse nasıl
dünyadan büyük olmuş? Eğer zaten ben
dünyalardan büyüğüm, diyenler var ya eğer
bunlar bir halde gayri ihtiyari söylerlerse mesul olmazlar. Ama
kendi iradeleri ile söylerlerse bu yasaktır.
Zaten ben
böyleyim, diyen olamaz, olmamıştır.
Demeyen, ben böyle değilim, diyen olmuştur. Çünkü
ben böyleyim, diyende bir varlık var. Ben böyle
değilim, diyende bir tevazu var. Hâlbuki insanı
yükselten tevazudur. Cenabı Hak buyuruyor ki: “Her
kim ki Allah için alçalırsa biz onu yükseltiriz.
Her kim ki tekebbür sahibi olursa onu da hakir, yoksul
ederiz.”[13].
Evet,
amenna. Bir insan hakikate ulaşırsa, dünyadan
büyüktür. Niçin büyük olmasın?
İnsanlarda kutsal makamlar var, letâif makamları var.
Ama bu letâif makamları insanlarda nerelerde?
En evvel
kalp âlemi var. İnsanın kalp âlemi açılırsa
dünyalardan büyüktür.
Ondan
sonra insanlarda ruh âlemi var. Ruh âlemi açılırsa
o zaman ruhundan haberdar olur. Ruhundan haberdar olursa orasını
söyleyemiyorum. Çünkü orasını
söyleyenler asılmış, kesilmiş. Gerçi
şimdi şeriat yoktur asmazlar, kesmezler ama işte o
zaman Mansur ne demiş? Ruh âleminde “Ene’l
Hak, Ben Allah’ım.” demiş.
Anlaşıldı
mı? Çünkü ruh Allah’tan gelmiştir.
Allah’a ulaşınca işte Mevlânâ’nın
“Sen O’sun, O da sen.” demesi buradadır.
Sen de
ruh âlemine ulaştınsa sen O’sun, O da sen.
“Aynı
da değil, gayrı da değil ol buna agâh.” bu
kelam da bunu ifade eder.
Zâhirde
cesede gelince aynı değilsin, ama ruha gelince gayrı
değilsin.
Bak, bu
da ruh âlemidir.
Peki ya
sır âlemi var. Sır âlemi açılınca,
nasıl kendi sırrına vakıf olunca bütün
âlemlerin sırrına vakıf oluyor. Bütün
âlemlerin sırrına vakıf eden Allah. Bilinmez
âlemin sırrı nihandır, buyuruyor. İşte
nihan, yani bu âlemlerde olan sırlar nihan gizliyse, o
zaman aşikâr olur.
Bir de
insanlarda havf âlemi var. Ama biz havfın ismini
söylüyoruz. Her ne kadar Cenabı Hak “Muttaki
olun, en çok muttaki olanınız en çok
Allah’tan korkanınız.”, buyuruyor. Ama bu havf
muttakide olamaz. Allah’ın buyurmuş olduğu havf
muttakide olamaz. Çünkü bak: “Ela inne
Evliyâallahi la havfun aleyhim velahum yehzanun.”[14]
buyuruyor. Bak, bu muttakide değildir, Cenabı Hak bu havfı
velîler için buyurmuştur.
Ama biz
bu havfı nasıl anlayacağız? Zannediyoruz ki biz
Allah’tan korkuyoruz. Evet, “Bütün hikmetlerin
başı Allah korkusudur.”[15]. Ama burada ölçü
var mı? Yok. Ama biz niye Allah’tan korkuyoruz? Allah’ın
gazabından korkuyoruz, günah işleriz, isyan ederiz,
aşağı düşeriz veyahut da Allah bize hastalık
verir, yokluk verir, fakirlik verir, bir kaza verir, bir bela verir,
bunlar değil. Evliyâullah’ın korkusu
bunlar değil.
Onun için
insanlar da bir havf âlemi var. Böyle bir insan işte
muttaki oluyor, en çok Allah’tan korkan o oluyor, en çok
Allah’a yaklaşan da o olmuştur.
Evet, bir
de ondan sonra ahfa âlemi var ki ahfa âlemine ulaşanda
nasıl ki mesela bir milyon kişinin önüne
geçmiştir. Bugün Beytullah’ta ne oluyor? Bin
kişinin önüne geçmiş imamlık yapıyor,
bir milyon kişinin önüne geçmiş imamlık
yapıyor.
Ahfa
âleminde olunca mihraba geçmiştir. Yani onun vücudu
bir mihrap şeklini almıştır ki o mihraptadır.
Bütün insanlar içinde bu şeylerden geçenlerin,
kalp âlemine ulaşanların, ruh âlemine
ulaşanların, sır âlemine ulaşanların,
havf âlemine ulaşanların hepsinin önüne
geçmiştir.
Bir de
kalp gözünün makamı vardır.
Bak,
insanlarda bu kutsal makamlar açılmazsa neye benzer?
Bakın Cenabı Hak ayet-i kerimede buyuruyor, “Senürihim
âyâtina fil âfaki vefi enfüsihim innehu ala
külli şey’in şehîd”[16]. Bu ayeti
kerimede Cenabı Hak, insanlardaki kalbin büyüklüğünü
ifade ediyor, kalbin büyüklüğünü
emrediyor. Ama kalp açılırsa, açılmazsa
büyüklerimiz misalini de şöyle veriyorlar.
Ulu bir
ağacın çekirdeğini düşünelim,
mesela bir incir ağacı. İncirin içinde binden
fazla çekirdeği var. O kadar ufak çekirdeği
var. O en ufak bir çekirdeğin içinde o incir
ağacının kökü, gövdesi, yaprakları,
meyvesi, dalı her şeyi onun içerisinde mevcut. Ama o
çekirdek patlarsa, büyürse, meydana çıkaracak.
Patlamazsa ne olacak? Çürüyüp gidecek.
İşte
insanın kıymeti budur, insanın büyüklüğü
budur, insanın güzelliği budur. Ne zaman ki onun da
kalbi açılırsa olur.
Ama sen
kalbini açamazsın. Eğer sen kalbini açabilseydin,
Cenabı Hak “Sadık olun.” buyurmuyor; ama Cenabı
Hak “Sadıklarla olun.” buyuruyor. Burada iki mana
var, bir manası, zâhir meşayihe bağlan. Bütün
mürşidi olmayanlar sadıklarla olabilir mi? Olmaz.
İlmiyle âmil olan bir âlimle dost olursa hiç
olmazsa o da küfürden kurtulur. Küfrün
karanlığından kurtulur, cehaletten kurtulur.
Şu
da var ki bir semayı düşündüğümüz
zaman, öyle sema oluyor ki kara bulutlarla bürünmüş
hiç ışık görünmüyor. Öyle
sema da var ki büsbütün aydınlık, hiç
onda da bulut yoktur. Güneşe ve aya mani olacak hiçbir
şey yoktur. Bir sema da var ki parçalı bulutlu.
Yani, ne çok karanlık ne de aydınlık. Bulutlar
var, ay olsun güneş olsun, buluta girince güneşin
ışığını, ayın ışığını
keser, çıkınca ışığını
verir, bir de böyle bir sema var. Şimdi Sâlih Baba
bak, şöyle buyuruyor:
Zamanın
Hıdrını ara
Zamanın
Hıdr’ından mana meşayihtir efendiler!
Zamanın
Hıdr’ını ara
Semanın
bedrini ara
Gecenin
Kadrini ara
Buyurmuşsa,
Zamanın Hıdır’ı işte meşayihtir.
Evet, semanın bedri ise yani kalbindeki olan bulutları
çıkart, at.
Bu
kalpteki bulutlar nedir? Yani bizim kalbimizde olan masiva, dünyadır.
Her ne gibi Allah sevgisinden başka olan sevgiler varsa hepsi
nedir? Allah sevgisini kesmiştir. İşte güneşin
önüne gelen bir bulut gibidir. Ama tamamında böyle
değiliz, Allah’a şükür, Allah bizi
Müslüman halk etmiş, inancımızı
yaşıyoruz. Allah inancımızı yaşamayı
nasip etsin, hiç olmazsa 24 saatte beş vakit namazımız
var. Bu beş vakit namazımızda olsun Allah’a
yöneliyoruz. Ama sade bununla da tamam olmuyor. Onun için
Niyazi Mısri Hazretleri buyurmuş ki:
Savm u
salât ı hac ile sanma biter zahid işin
İnsan’ı
kâmil olana lazım olan irfan imiş
Buradaki
esrar da, Cenabı Hak buyuruyor ki: “Kulum bana nafile
ibadetle yaklaşır.”[17]. Evet, efendiler demek ki
Cenabı Hak “sadıklarla olun” buyuruyorsa
sadıklar velîlerdir.
Bu
sadıklarla olmanın da iki yolu var, zâhiri işte
rabıtadır, bâtını da velâyettir.
Onu biz
göremiyoruz ama ruh ondan haberdar.
Ama bizim
de cesedimiz ruhumuzdan haberdar değil ki o esrarı bilelim.
Ama cesedin ruhundan haberdar olacak mı? Olacak. Ne zaman
olacak? Senin cesedinde ruha muhalif olan şeyler, maddeler var.
Bu maddeler değişecek ki o zaman ceset ruhtan haberdar
olsun. Şimdi onun için buyuruyor ki:
Bu
zulmet âlemin geç, gör neler var
Eriş,
nûra ki sende kalmaya nâr
Olasın
âlem-i rûhdan haberdâr
Berzah
âleminden mana dünyadır, berzah âleminden mana
senin bu cesedindir. Ama nârdan mana cehennemdir, nurdan mana
cennettir.
Evet,
burada cenneti kazanmakla cehennemden kurtulmuş olur mu?
Ama
cenneti kazanmak için Allah’ın emirleri tutulacak,
cehennemden kurtulmak için yasaklardan kaçınacak.
Bu böyledir; ama;
Olursun
âlem’-i ruhtan haberdar
Âlem-i
ruhtan haberdar olmak için tarikat var. Şeriat, tarikat,
hakikat, marifet var. Evet, hep tarikata girenler âlem-i ruhtan
haberdar olurlar mı? Olamazlar.
Tarikatın
dört şartını yaşarlarsa, olurlar. Tarikatın
dört şartı; muhabbet, ihlâs, adab, teslim.
İşte
burada sohbet hani kayıyor, akıyor. O da bizim elimizde
değil, irademizde değil. Biz sohbet yaparken kelamdan kelam
anlaşılsın diye açıklarken oradan başka
bir kelam konuşuluyor. Bu sefer başka bir tarafa gidiyor,
bir başka tarafa gidiliyor. Bu da bizim elimizde değil, bu
zuhurattır. Evet, şimdi burada:
Bilinmez
âlemin sırrı nihândır
Dört
şâhın hükmüyle döner cihândır
Dedik. Bu
dört şahtan murat nedir efendiler?
Bu dönen
cihan senin cesedindir.
İnsan
büyük cihandır.
İnsan
büyük varlık ya cihan senin bu cesedindir.
Evvela,
şeriat seni hayvani sıfattan kurtaracak. Hayvani sıfattan
beşeri sıfata geçirecek. Şeriatın
olmazsa hayvani sıfattan geçemezsin, kalırsın.
Bu da nedir?
Kitap,
sünnet, icma, kıyas.
Farz,
vacip, sünnet, müstehap.
Bu
dört şahtan murat; şeriat, tarikat, hakikat, marifet,
Ama
tasavvufta bu dört şahın anlamı; muhabbet,
ihlâs, adab, teslimdir.
Tarikatın
şartları da bunlardır.
Onun
için şeriat, tarikat; şeriat bak, ne yapıyor?
İnsanı hayvani sıfattan kurtarıyor. Ama beşeri
sıfattan meleki sıfata geçiren de tarikattır.
Bu
tarikatın esasları da nedir?
Muhabbet;
meşayihini seveceksin, ne kadar seveceksin? Çok
seveceksin.
Canından
fazla sevdinse eğer, sen fenafişşeyh oldun. Şeyhin
sıfatları sende tecellî eder. Anlaşıldı
mı efendim?
Bu fazla
sevmek için şudur ki; mesela hani su içiyorsun,
şeyhinin su içtiğini görmüşsün
unutma! Her su içtiğinde şeyhim böyle içerdi,
diyeceksin; unutma! Yemek yediğini görmüşsün,
yemeği şeyhim şöyle yerdi, de.
Şeyhinle
beraber ye, şeyhinle beraber yürü, şeyhinle
beraber namaz kıl, şeyhinle beraber konuş. Hiçbir
zaman şeyhini unutma, böyle yapa yapa yapa, ne oluyor?
O zaman
fenafişşeyh oluyorsun.
Sen O
oluyorsun, O da sen oluyor.
Senin
varlığın kalkıyor, şeyh efendinin varlığı
sende tecellî ediyor.
Buna
fenafişşeyh deniliyor. Ama insan buna ulaşmazsa
hakikate geçemiyor. Hakikate geçmek için vasıta
budur. Bak, onun için:
Delîl
eyle O zât-ı evliyâyı
Buyurmuş,
ya sonra:
Al
benligimizi gitsin irâde
Arz
eyle cemâlin irgür murâde
Rabıtamız
sensin işbu arâde
Rabıta
demek Allah’a bağlanmaktır. Allah buyurmuyor mu?
“Allah’ın ipine sarılın.”[18],
Allah’ın ipine bağlanın, demiyor mu? Peki, nasıl
bağlanacak insan? İp mi var? İp varsa herkes
bağlansın.
İşte
burada Allah’ın ipine bağlanmak ve bu aradaki ip,
Evliyâullah’tır.
Hani
Cenabı Hak ne buyuruyor? “Kulum beni sev, sevdiklerimi
sev.” Sevdiklerimi sev ki beni sevesin. “Kulum beni
sev, sevdiklerimi sev, kullarıma sevdir.”
Bak,
meşayihin esrarı burada açıklanıyor,
burada çıkıyor, aşikâr oluyor.
İşte
tarikattaki şartlar bunlardır. Bu dört şartı
insan elde etmezse, tarikatı anlamış değildir,
tarikatı yaşamış değildir.
Ama de ki
tarikata girmişse, menfaatten hali (yoksun) değildir, yook
!
Allah’a
şükür Mürit, Muhip, Mensup var.
Tarikata
girmiş ya bu dört şartları alamamışsa,
o zaman bu dört şartı elde eden, tarikatı
anlayan, yaşayan hakikate geçer, o da bir velî
olur.
Peki,
hepsi velî olunca mürit kim olacak? Bir de bunu düşünelim,
hep velî oldular, mürit kim olacak?
Ama
Cenabı Hak:“Sadıklarla olun.” buyuruyor. Yine
buyruluyor ki: “Herkes sevdiği ile beraber olacak.”[19].
Ahirette herkes sevdiği ile beraber olacak.
Mesele
yoktur, nasıl ki hani bugün askeriyeyi misal verecek
olursak; zaten bizim tarikatımız askeriyedir. Kıyafeti
de askeriye, eğitimi de askeriye, talimi terbiyesi de askeriye,
görevi de askeriye, rütbesi de askeriyedir.
Askeriye
ise işte erden mareşale kadar rütbeleri düşünün.
Her tarikata giren bir erdir. Resmi bir kıyafet, manevi bir
resmi kıyafet taşıyor. Onu muhafaza edecek. Onu
muhafaza etmezse eğer terakki edemez. Terfi edemez. Evet, hem de
askeriyede bir disiplin var. Askeri kıyafetine, askeri
disiplinine, askeri görevine riayet etmiyorsa ne yapıyorlar?
Ona ceza veriyorlar.
Evet,
işte ne zaman ki bir insan bu dört şartı elde
ederse, o zaman hakikate geçer.
Ama
tarikata girenlerin hepsi bulmaz. Şimdi mesela burada binlerce
cemaat var. Daha fazla cemaat toplandı buraya, iki bin, belki
iki binin üzerinde olabilir. Ama bunların içerisinde
hepsi bir midir? Bunların hepsi tarikata inanmış
gelmişler ama bu şartları hepsi yaşıyorlar
mı? Yaşayan var mıdır? Vardır. Hepsi yaşıyor
mu? Hayır, mümkün değil, hepsi yaşayamaz.
Ama yaşanacak beyim, yaşanacak.
Tarikatın
dört şartı olmazsa, insan tarikattan hakikate
geçemiyor.
Ama bu
defada şeriatın bu dört şartı olmazsa da
tarikata geçmiş değildir. Tarikatı yaşamış
değildir. Hani meşayihten ders almış ama şeriatta
eksikliği var, o tarikata geçmemiştir, girmemiştir.
Şeriatta eksikliği olan tarikata giremiyor.
Kâbiliyyet
bizde olmazsa meşâyih neylesin
İster
ise mürşidi olsun Muhammed Hazreti
Kabiliyet
kab manasınadır.
Kab ise
bizim kalbimizdir.
Senin
kalbine mürşit tarafından, meşayih tarafından
verilen bir sevgi var ya onu muhafaza etmen şart. Onu muhafaza
edeceksin. Onu neyle muhafaza edeceksin?
Onu
ahlakınla muhafaza edeceksin. Onu sözlerinle, kıyafetinle,
yaşantınla muhafaza edeceksin. Bunlar şart olacak.
Evet,
efendiler dört şah işte tarikatta; muhabbet, ihlâs,
adab, teslim.
Muhabbet,
meşayihe olan sevgin. Bu meşayih sevgisi bak, sizi buraya
getirdi değil mi? Hani bu da;
Kibrît-i
ahmerdir şeyhin nefesi
Yakar
dil şehrinde bırakmaz pası
Dil şehri
ne? Senin, benim kalbim yahu! Kalbimiz.
Bu pas
ne? Kalbimizdeki masiva.
Herkesin
bir işi var, düşüncesi var. Eğer iş
peşinde olsaydın buraya gelmezdin. Bak, her düşünceyi,
her işini bıraktın, geldin buraya, değil mi? İşte
bu senin kalbinde silinmiş bir pas değil mi? Ama bunu ne
silmiş?
Bu
tarikatın, mürşidin, meşayihin muhabbeti, bak,
seni buraya getirmiş.
Kibrît-i
ahmerdir şeyhin nefesi
Yakar
dil şehrinde bırakmaz pası
Berâberdir
Pîr-i Tâgî Mevlâsı
Ama biz
de deriz ki:
Berâberdir
Dede Paşa Mevlâsı
Dâim
cezb ederler me'vâya bizi
Ya,
efendiler! Dede Paşa olmasaydı, sen beni tanımazdın,
ben de seni görmezdim, tanımazdım. Birbirimizi
tanımazdık. Dede Paşa Hazretleri bizi buraya
cezbetmiş, toplamış, Allah’a şükür
birbirimize tanıtmış.
Ama bu
öyle bir iltifat ki: “İnnemel mü’minüne
ihvetün.”[20] burada tecellî etmiştir.
Müslümanlar kardeşse işte bu cemaat kardeştir.
Bak, her birisi bir taraftan gelmiş.
Evet, bu
dört şahtan murat; muhabbet meşayihimizi çok
seveceğiz.
Bunun
delili: Hazreti Peygamber Efendimiz (Allahümme salli alâ
seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ
Muhammed) Hazreti Ömer (r.a) Hazretleri’ne ne sordu, ne
buyurdu?
—Ya
Ömer beni ne kadar sevebiliyorsun?
—Ya
Resulullah nefsimden maada her şeyden fazla seviyorum seni.
—Yok,
ya Ömer, sen kâmil bir mümin olamamışsın.
Kâmil bir mümin olmak için beni nefsinden fazla
seveceksin.
Ona böyle
buyurunca, tabii Hazreti Resulullah’ın sözü,
Hazreti Ömer de seçkin sahabe, o anda ondaki Peygamber
Efendimiz’e olan sevgisi birden öyle çoğalıyor,
o zaman diyor ki:
—Ya
Resulullah, şimdi siz buyurdunuz nefsimden fazla seviyorum seni.
—Tamam,
şimdi kâmil iman sahibi oldun.[21], buyuruyor.
Şimdi
bakın efendiler! Peygamber Efendimiz’in bütün
emirleri hadistir. Bu olmuştur. Ama kelam-ı kibarda ne
geçiyor?
Bulam
dersen eğer ayn-i imânı
Çalış
ki şeyhinde olasın fâni
Sana
senden yakın olanı tanı
Burada
rumuz var, evet;
Bulam
dersen eğer ayn-i imânı
İmanın
orijinalini, hakikatini bulmak istiyorsan, çalış
şeyhinde fâni ol, bu anlaşılıyor. Ama;
Sana
senden yakın olanı tanı
Burada
rumuz vardır. Bunu ben izah edemem, siz de anlayamazsınız.
Bizim izah etmek gücümüz değil, siz de
anlayamazsınız. Ne kadar izah etsem, yine anlayamazsınız.
Ama doğrudan doğruya direkt söylense bu sefer küfür
olur, küfür görünür ve izahını
yapamayız. Doğrusunu söylesek zâhire küfür
görünür. Evet,
Sana
senden yakın olanı tanı
Nasıl
bu? Bizden yakın olan kim var?
Bizden
yakın olan Allah var.
Cenabı
Hak “Nahnü akrabu.”[22], Kulum ben sana şah
damarından yakınım, diyor. Ama Resulullah da buyuruyor
ki “Ey kul senin Allah’tan yetmiş bin perde
uzaklığın var. Her perdenin kalınlığı
da yerle gök arası kadar.”[23]. Böyle
ırak, ama bu ıraklığı neyle yakın
edeceksin?
İşte
Allah’a bu yakınlık, Allah’ı unutmamaktır.
Bu
uzaklık da bizim anlayacağımız, Allah’ı
unutmaktır.
Hani
insan var ki Allah’a inanmıyor, ahirete inanmıyor,
kitaba inanmıyor. Bunlar inanmıyorsa, günahı
sevabı da bunlar bilmiyorlar; hayrı şerri de bunlar
bilmiyorlar, seçmiyorlar. İşte onlar çok
uzaktır. Biz o kadar uzak değiliz, ama yakın da
değiliz.
İşte
sevgiyi takviye eden ihlâs vardır, muhabbet, ihlâs,
adab, teslim. Onu büyük göreceğiz ki sevebilelim.
Ama ondan
sonra onu takviye eden adab vardır. Hani büyük bir
cisim, büyük denince, şu sehpa ne kadar bir yer
işgal etmiş? Vücudu kadar bir yer işgal etmiş.
Ama salon ne kadar yer işgal etmiş? Kendi vücudu kadar
bir yer işgal etmiş. Ama dünya ne kadar? Kendi vücudu
kadar yer işgal etmiştir. Yani bir insan kendi vücuduyla
bir oturduğu yeri işgal eder. Eğer bir insan kâmil
insan olmuşsa dünyayı ihâta etmiştir,
dünyayı işgal etmiştir.
Âdâb
budur ki; meşayihinin zâhirini bâtınını
bir bilmektir.
Ama onu
büyük göreceksin ki sevesin, âdâbın
olacak ki büyük göresin.
Evet, ne
diyeceksin, âdâb nasıl olacak? Evet, bu ıraklık
bendedir, benim; Şeyh Efendimi göremiyorum ama o görüyor,
o dünyayı ihâta etmiştir. Onun için ırak
yakın yok, o her taraftan haberdar. O beni görüyor,
ben onu göremiyorum. Âdâb budur.
Nasıl
ki zâhirinde olduğu gibi ne kadar ırakta olursa
olsun, onu ırak görme, âdâb budur.
Teslimiyet
nedir? Teslimiyet de zaten hepsinin başıdır.
Sermaye
bu yolda heman
Teslim
ol şeyhe inan
Teslimiyet
demek, zâhirde tevekküldür. Allah’a kulun
tevekkül olmasıdır. Ama bu tevekkül meşayihe
teslim olmazsa, tevekkül olamaz. Evet, tevekkül olsa bile
tamamını yapamamıştır, tamamı
olamamıştır.
Ancak ve
ancak tarikattaki tevekkül şudur ki; rabıtasına
öyle teslim olmuş ki; bir alet olduğunu biliyor.
Şeyhim yediriyor, şeyhim içiriyor, şeyhim
yatırıyor, şeyhim kaldırıyor, şeyhim
konuşturuyor, şeyhim yürütüyor.
Bu
olmazsa insan tarikatı anlamış, yaşamış
değildir, hakikate ulaşamaz efendiler, bunlar olacak.
Tarikatın
şartları bunlardır. Evet, Allah hepimize nasip etsin.
Yalnız burada biz meşayihimizi ilme’l yakîn
bildik ise Allah bize ayne’l yakîn bilmek nasip etsin.
Ayne’l yakin bilenlere de Allah hakke’l yakîn
bilmek nasip etsin.
Evet,
insanlar tarafından Allah’ı ilme’l yakîn
bilmek var, ayne’l yakîn da bilmek var. Âlimler
ilme’l yakîn biliyorlar. İnsanlar var ki ayne’l
yakîn biliyorlar, ilimleri ile âmil olup fazla amel
işlemişler yaklaşmışlar. Bir de insanlar var
ki Allah’ı hakke’l yakîn bilirler.
Hakke’l
yakîn bilenler Allah’a âşık olanlar.
Allah’a âşık olmasa insan hakkel yakin
bilemezler. Çünkü Allah aşkı onun
varlığını yakıyor, gideriyor; varlığını,
perdeleri kaldırıyor.
Hâlbuki
perde; kendi varlığı, kendi sa’yıdır,
insanın varlığı kendi sa’yıdır.
Evet,
insan Allah’ı ilme’l yakîn biliyor ama çok
ırak bir mesafe var. Ayne’l yakîn bilmek ise yürüdü,
gitti, yaklaştı. Yani bu yürüme ise amel işledi,
yaklaştı.
Yaklaştı
ama arada bir perde var. O perde arkasını göstermiyor.
O perde nedir?
Bilmesi
ve yaklaşmasıdır. Ben biliyorum demesidir. O perde
ilmidir, amelidir. O ilminden, amelinden geçmezse perde
ortadan kalkmaz.
Bak, Şems
geldi Mevlânâ’yı irşad etti. Niye geldi
irşat etti? Onların şeyhleri, büyükleri
demiş ki:
—Konya
müftüsü Mevlânâ’nın irşat
zamanı geldi. İlmiyle, ameliyle tamamen son makama, son
yere gitmiş. Oradan geçemiyor, bir perde var arada, onu
kaldıramıyor.
O perde
nedir? İlmi, ameli. Bak, Şems onun elinden ilmini ve
amelini aldı. Koskoca Mevlânâ’yı etti
dindon, hâşâ! Anlamayanlar deli oldu bu, dediler.
Onu bir çocuk gibi yatırdı, kaldırdı,
koşturdu, her şeyi ona yaptırdı. Ama irşad
etti.
Evet,
onun için işte, Allah’a şükür bugün
biz buraya toplandık, bizim tarikatımızın da
büyük amelidir. Büyük nimetleri işte bu
amelde elde ediyoruz. Onun için:
Gelin
ey yâr-ı sâdıklar
Bu
meydân-ı muhabbettir
Yardan
mana Allah’tır.
Sadıktan
mana Allah’a ilm-i ezelîde “Belâ”
diyendir ki bu da işte bu amelleri, şeriatı, tarikatı
olanlardır. O “Belâ”yı muhafaza
eden, o Allah’a vermiş olduğu sözü üzerinde
duran, şeriatı, tarikatı olandır.
Evet,
niçin Cenabı Hak bize tevbe ayeti göndermiş,
değil mi? Halk eden o, noksan sıfat halk etmiş.
Hazreti
Âdem babamızı halk ettiği zaman melekler onu
noksan gördüler. Neyini? Cesedini noksan gördüler.
Ruh üflenmemiş henüz, ruhtan haberdarlıkları
yok. Ama Cenabı Hakk’ın, “Biz Adem’i yer
yüzüne halife gönderiyoruz.”[24] ve “Meleklere
Adem’e secde edin, dedik secde ettiler.”[25] emrince
secde ettiler. Melekler:
—Yâ
rabbî, biz sana ibadete kâfi değil miyiz? Bunu niye
halk ettin? Bu gider yeryüzünde sana isyan eder, bunda
itaat edecek bir durum yok, isyan eder, dediler.
Cenabı
Hak ne buyuruyor? “İtiraz etmeyin meleklerim, benim
bildiğimi siz bilemezsiniz.” bakın o zaman melekler
tekrar Allah’a yalvardılar.
—Aman
Yâ rabbî bizi affet, biz senin bildiğini bilemeyiz.
Bakın,
melekler niye öyle dediler? Melekler Hz. Âdem’in
cesedini gördüler, noksanlığını
cesedinde gördüler. Cenabı Hak niye “Biz Âdem’i
halk ettik, kendi ruhumuzdan ruh üfledik.”[26] buyuruyor.
Onun için ruhun esrarı bilinmiyor.
Sordular
rûhdan Resulullah cevâbın vermedi
Ol
Ebü'l-Ervâh iken setr ettiği hemyâna bak
Bir
takım dehrî oturmuş akl u rûhdan bahs eder
Nâsı
idlâl eyleyip söyleşdiği yalana bak
Şimdi
ruhtan kitaplar yazıyorlar. Onların hepsi yalan, onlar
hepsi batıldır. İdlal demek insanları aldatıyor.
Bunlar insanları kaydırıyor, delalete düşürüyor.
Bunlara
inanmayın çünkü Resulullah Efendimiz ruhtan
sormuşlar cevap vermemiş. Nasıl cevap vermiş
“Gulirruhu min emri rabbî.”[27] hitabı, emri
gelmiş. Cenabı Hak “Sana ruhtan soruyorlar. De ki:
Ruh Rabbimin emrindedir ve size ilimden ancak az bir şey
verilmiştir.” diye ayet göndermiş. Peygamberimiz
cevap vermemiş. Niye? Bilmediğinden değil. Ama ruhun
esrarını akıl almıyor. Beşeri insan aklı
almıyor.
Bilinmez
sırrı esrarı bu aklın anda yok karı
Bu akıl
ruhun esrarını anlamaz, anlayamaz. Ama Cenabı Hak
“Düşünen aklı da benim aklım.”
buyuruyor, insanlar da ne zaman ki cüz’i aklından
geçer, akl-ı külle ulaşırsa, o zaman ruhun
esrarını anlar. Anlar ama Resulullah Efendimiz kadar da
anlayacak değildir. Resulullah Efendimiz niye anlatmamış?
Cenabı Hak da onu mahcup etmemiş “Gulirruhü min
emri rabbi.” emrini göndermiş.
Evet,
efendiler Allah’a şükür işte burada bizim
bu amelimizde bu nimetlere insan vasıl oluyor.
Gelin
ey yâr-ı sâdıklar
Bu
meydân-ı muhabbettir
Bütün
cem olsun âşıklar
Bu
meydân-ı muhabbettir
Pirimiz
Sami Hazrettir
Bizim de
pîrimiz Dede Paşa Hazretleri.
Gelin
dergâha dervişler
Dervişler
kim? Derviş de Allah için bütün her işini
bırakmış da bir amel işleyen kişi. Allah
için dünyayı gönlünden çıkartmış.
Sizler de dünyayı çıkarttınız ki
geldiniz buraya. Değil mi? Evet, hepiniz dervişsiniz. Ama
tabii hepiniz derviş demekle, dervişler de bir seviye
olmaz.
Halk
arasında dervişe, azıcık bir ibadet yapana, sofu
olana diyorlar. Yalnız Yunus Emre ne demiş? Dervişlik
kıyafetle olmaz. Kürk ile post ile dervişlik olmaz.
Şimdi bakın!
Bizim
Hâvace Abdülhâlik GücdüvânÎ
Efendimiz Hazretleri’ne sormuşlar; bazen bize de
soruyorlar, ihvanlar sormuyor, ihvan olmayanlar soruyor.
—Niçin
sarık bağlamıyorsun, niçin cübbe
giyinmiyorsun?
Ben de
ancak onlara diyorum ki kardeşim; Sarığı hoca
bağlar. Cübbeyi hoca giyer. Ben hoca değilim. Hoca
değilim ki sarık bağlayayım. Derviş değilim
ki cübbe giyineyim. Ben utanıyorum. Hicap duyuyorum. Niçin?
Bak, âşık böyle buyuruyor:
Sanır
kim kendini bir âdem olmuş
Kıyâfet
düzmek ile olmuş eşrâf
Kendini
bir hoca kıyafetine sokmuş. Derviş kıyafetine
sokmuş. Onlar zanneder ki kendisi bir adam olmuş. Kıyafeti
ile adam olmuş. Kıyafet ile insan derviş olmaz. Kürk
ile post ile derviş olmaz.
Derviş
ancak Hak için gönlünden her şeyi atmış
olacak. Onun için bak, kıyafeti ile dervişe bürünmüş
nasıl ki Reşahat kitabında yazar:
Dervişin
bir tanesinin bir keşkülü bir de merkebi varmış.
Başka da bir şeyi yokmuş. Evi, malı yok, işi
yok, parası yok geziyormuş. Geze geze bizim büyüklerimizden
Hace-i Ahrar, Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin ismini duymuş.
Onu bir ziyaret edeyim demiş. Ona giderken uğramış
olduğu köylere sormuş, ‘Bu köy kimin?’
Hace-i Ahrar Hazretleri’nin, ‘Bu kimin?’ hep
sormuş. Hep Hace-i Ahrar Hazretleri’nin demişler.
Bu dervişin gönlü karışmış. Demiş
ki:
—Böyle
meşayih olmaz, şeyhliğini söylediler, ziyaretine
gidiyorum ama gitmeme de değmez, görüşmeme de
değmez. Böyle meşayih mi olur, dünyayı zapt
etmiş?
Ama
mübareğin 3000 tane ırgatı varmış.
Dervişin gönlünde tamamen itiraz kaynamış.
Neyse gitmiş tekkesine görüşmüş. Bir
iki gün misafir kalmış. Bu sefer de bir gün
Hace-i Ahrar Hazretleri, onun gönlünde ne kadar da bu olsa,
acımış ona, ikaz etmek istemiş. Çünkü:
Külli
boş değildir aşka düşenler
Katre
düşmeyince sel uyanır mı
Buyruluyor.
O da mademki Allah için bir derviş olmuş işi
yok, gücü yok bir seyahate çıkmış
ise, Allah’ın ihsanı acımış onu ikaz
etmek istemiş, yani onu münkirlikten kurtarmak istemiş.
Münkir
demek bir hakikati inkâr etmek demektir. İnkâr
demek, küfür demektir. Onu kurtarmak için Hace-i
Ahrar Hazretleri:
—Derviş
baba, ben de seninle beraber biraz seyahat yapayım, demiş.
Ters
istikamete gitmişler, doğu istikametinden gelmişse,
batı istikametine gitmişler, çünkü onun
gelmiş olduğu istikamete gitseler oraları öğrendi,
hep sordu öğrendi. Ters istikamete gitmişler,
geldikleri köylere hep demiş ki:
—Nöbetçisi
biziz, bekçisi biziz.
Böyle
devam etmiş, dervişin itirazı daha çok
kaynamış, artmış.
—Böyle
meşayih olmaz, dünyayı zapt etmiş, demiş.
O gün
akşama kadar gitmişler. Bir mezrasında, köyünde
misafir olmuşlar. Oradan kalkmışlar tekkeye
dönmüyorlar, yine ters istikamete gidiyorlar. Derviş
soruyor:
—Efendim,
nereye gidiyoruz?
—Ben
sana demedim mi biz arkadaş olduk, beraber seyahat ediyor,
gidiyoruz.
—Efendim
benim merkebimle keşkülüm tekkede kaldı, onu
alayım.
—Ben
bu kadar emvali bıraktım gidiyorum da sen bir merkebi
bırakamıyor musun, sen bir merkepten geçemiyor
musun? Demiş.
O zaman
derviş ayılmış.
—Eyvah,
benim bu merkebe olan muhabbetim kadar, onun malına mülküne
muhabbeti yokmuş, demiş.
Bakın
efendiler! Onun için derviş demek evvela dünyadan
geçiyor. Zaten dünyadan geçmese insan ahireti
kazanamaz. Bu da sevgiyle olur. Ama insan sevdiğinin peşine
gider sevmediğinden kaçar. Dünyayı ahiretten
fazla sevmiyorsa ameli olması lazım. Ameli olmazsa dünyayı
sevmiyorum, demekle bu olmaz. Kimi kandıracak?
Evet, bir
defa ahireti sevecek ki dünyadan geçsin. Bu kalptedir.
Dünyadan geçmezse insan ahireti kazanamaz.
Ahiretten
de geçmezse Ru’yetullah’ı kazanamaz.
Ama
derviş dünyadan da geçmiştir. Ahiretten de
geçmiştir. Her şeyden geçmiştir. Bir
dost bir post kalmıştır.
Post:
Cesedidir. Dost: Allah'tır. Oturtturmuş dostu, postun
üzerine. İşte derviş budur.
Onun için
dervişlik kadar yüksek bir makam yoktur. Ama bu dervişlik
kıyafetle olmaz. Onun için bak, buyuruyor ki:
Sanır
kim kendini bir âdem olmuş
Kıyâfet
düzmek ile olmuş eşrâf
Bizim
tarikatımızın kurucularından Havace Abdülhâlik
Gücdüvânî Hazretleri’nin bize vasiyeti
var. Bu amel onun amelidir. Bizim hatmemiz, teveccühümüz
onun amelidir. Emr-i ilahi ile emr-i Resulullah ile o kurmuştur.
Bak, onun
bize vasiyeti var, Ey oğul diyor:
—Şöhret
kazanma, şöhrette afet vardır.
—İsmini
hüccetlere yazdırma.
—Zâhirini
gözetme, zâhir gözetmek bâtını harap
eder.
—Camiden,
cemaatten geri kalma, şol şart ile ki imam müezzin
olma.
Bakın
burada bile geride durma var. Ama bu zamanda hadisler varsa
“İnsanların hayırlısı, insanlara
hizmet görendir”[28] buyruluyor. Öyleyse bir de
“Vazifeyi ehline verin.”[29] emri vardır. Bu
emirlere göre, tabii ehli olan vazifeden kaçmayacak.
Niye bu
böyle buyrulmuş? Belki o zamana buyrulmuştur. Veyahut
da zâhir var, bâtın var. Hoş herkes hoca
olacak, hepsi imam olacak değil. İmam cemaatle olur. Yani
ben illa imam olacağım, deme de. Ama illa ben cemaatle
namaz kılacağım de. Camiye git, cemaatten geri kalma.
Ama illa ben imam olacağım, deme. Elbet tabii oraya
gidenlerin hepsi Müslümanlar, oraya layık olan bir
imam olacak, o ayrı bir şey. Ama ölçüsü
böyle; ‘Camiden, cemaatten geri kalma, şol şart
ile ki imam-müezzin olmasın’.
— Evini
mescit eyle.
Bir insan
camiye, cemaate giderse evini nasıl mescit edecek? Evin
halkına namaz kıldır, demek oluyor.
Evet,
efendiler, Allah’a şükür işte bizim
bu teveccühümüzde çok büyük ihsanlar
olacak. Şimdi teveccühten bahsedeceğiz. Bu teveccüh
bizim Nakşibendî Tarikatı’nın Halidi
kolunda var. Öbür kollarında yoktur, yalnız bu
kolunda var. Sair tarikatlarda zaten yoktur. Her tarikatın bir
usulü var. Toplu zikir yaparlar, mesela ferdi, özel
zikir yaparlar. Bizde de toplu zikrimiz işte bu hatmedir,
teveccühtür. Ama teveccüh tabii herkes tarafından
her zaman olmuyor, her yerde olamıyor. Bu da bir ayrı bir
emirdir.
Ama
bilmiş olun ki hatme de teveccühün bir küçüğüdür.
Yani amel olarak küçüğüdür. Eğer
teveccühten aldığın feyzi hatmeden de alıyorsan
hatme de senin için bir teveccühtür. Hatme büyük
amelimiz, hatmeden geri durmayın.
Fakat bu
teveccühte şu olur. Teveccühün şartları
var. Şartı ne? Birinci şart, teveccühe oturan bir
kimse teveccühün şartlarına riayet edecek.
Bu
şartların biri ne? Gözler yumuk olacak, göz
açılmayacak.
Ondan
sonra kalbinde kin varsa atsın, çıkarsın. Bir
kimseyi sevmiyor, buğzu varsa, kini varsa, çıkarsın
atsın. Hasedi var, kini var, gurur var, kibri var, bunları
kalbinden atsın, çıkarsın.
Sonra
kalbine gelen, hani ağır hastası var, onu da çıkarsın.
Burada onu düşünmekle hastası iyileşmez.
Yalnız hastasına dua istesin. İşte duanın
mercii burası, şifa istesin. ‘Yâ rabbî
hastama şifa ver.’ desin. Borcu var ödeyemiyor,
borcunu düşünmekle borcu ödenmez. Borcundan
kurtulmak için burada Allah’a sığınsın.
Sığınacak yer burası işte.
Evet,
işte gözler açılmaz, yumuk olacak. Kalbinizi
muhafaza edeceksiniz, kalbinize geleni atın. Muhafaza edin,
deyince tabii kalbe gelen bizim elimizde değil. Çünkü
kalbin bekçisi yok, ama bizim kalbimizin bekçisi
rabıtadır. Ama rabıta için, bak ne buyruluyor?
Râbıta
oldukça pîre cümle a'zâ "Hû"
çeker
Yani
diyor ki: Bir insan rabıtayı tam yaparsa, ama burada
râbıta-yı hayal var, râbıta-yı
cemâl vardır.
Râbıtayı
hayalde tabii ki dalga vardır. Başka şeyler de gelir
ama onu atıp râbıta-yı hayal yapmak lazım.
Râbıta-yı hayal meşayihe yapmak lazım.
Aslında
rabıta gönül bekçisidir, efendiler. O olmasa,
rabıta sevgisi gönlünde olmasa, rabıta gelmese
başka şeyler gelecek.
Onun için
Nakşibendî Efendimiz’in zamanında zâhir
ulema rabıtaya karşı çıkmışlar.
O zaman Nakşibendî Efendimiz Buhara’daki ulemayı
davet etmiş.
—Gelin,
bir fukara çorbamı için, demiş.
Onlar da
tabii her ne kadar muhalefet ediyorlarsa da Nakşibendî
Efendimiz seviliyor, bütün insanlar tarafından bir
hürmet var, bir sevgi var. Sevdiren Allah. Gelmişler
toplanmışlar onların hizmetini kendisi görmüş.
Yedirmiş, içirmiş. Demiş ki:
—Mollalar,
bir müşkilim var, sizden öğrenmek istiyorum.
—Buyurun
efendim, demişler.
—Siz
demişsiniz ki rabıta puttur.
—Evet,
efendim demişler.
—Namaz
nasıldır? Avamın namazı var, havasın
namazı var. Huşu ile kılınan namaz var, bir de
şuğul ile düşünceli kılınan namaz
var. Bu namazlar nasıl olur?
Müptedinin
namazı var, müntehinin namazı var. İrade
sahibinin namazı var, iradesi küllî iradeye geçenin
namazı var. Huzur kimdedir? Huzurla, huşu ile namazı
kim kılar? Müntehi âlemine geçenler. Müptedi,
irade sahibi namaza durduğunda ne olur? Malı gelir aklına,
alacağı gelir aklına, vereceği gelir aklına,
evladı gelir, ailesi gelir. Bütün bunlar gelir, eşi
dostu gelir gönlüne. Gelir mi? Gelir. Bunlar hep nefsi için
sevilenler, nefsi için düşünülenler bunlar
put olmuyor da, Allah için sevmiş olduğun bir velî
gelirse gönlüne put mu olur? Demiş.
O zaman
ayağına kapanmışlar;
—Efendim,
biz bunu böyle idrak edemedik, demişler.
Evet,
rabıta gönül bekçisidir. Rabıta
gelmezse gönlümüze, sade namazda değil her zaman
bu böyle, Rabıta gönlümüzde olmasa neler
gelir gönlümüze?
Ama
rabıta sevgisi olursa hiçbir şey gelmez, girmez
gönlüne. Niye sevmeyelim rabıtayı? Zaten Cenabı
Hakk’ın emri “Ve kunu maessadikiyn”
buyurmuş. İşte burada, zâhirde meşayihe
tabii olduk, ders aldık, ona hürmet ettik, hizmet gördük,
himmet aldık.
Ama bir
de ona gönülden bağlanmak lazım. Gönülden
bağlanmak odur işte. Yürürken de yatarken de
kalkarken de içerken de yerken de namaz kılarken de
şeyhinle beraber kıl, ne olur ki yani? Şeyhin önde
sen arkasında kıl, hiç olmazsa. Veyahut da, ben
kılmıyorum, o kılıyor, de.
Şeyhini
hayal ede ede olacak, şeyhinin sıfatı sana geçecek,
muhakkak. O zaman fenafişşeyh olacaksın. O zaman
vasıtayı buldun.
Evet,
efendiler teveccühte bu iki şeye dikkat edeceksiniz.
Birincisi tabii teveccühün bir oturma usulü var. Yeni
ders alanlar oldu, dışarıdan gelenler oldu. Teveccüh
görmeyenler var herhalde çünkü bir hayli cemaat
var. Oynamaktan maksat ütmek, derler. Uzaktan yerlerden
geldiniz, uykusuz kaldınız, para harcadınız,
zahmet çektiniz, geldiniz buraya. Hiç olmazsa bunun
nimetinden mahrum kalmayasınız. Bu nimetine mazhar olmak
için:
Yâr
dâim sana nazar eyler
Seni
gâfil görürse güzâr eyler
Yani,
burada gaflette olmayın. Ama diyeceksin ki ‘Benim ağır
hastam var’. Gelsin ama onu gönlünden at. Cihadını
yap. Kalbi cihad cihadı ekberdir.
Gam
gelmez dememişler, Gam eğlenmez demişler
Gam ise
insanların gönlüne gelen düşüncelerdir.
Bu gelir, diyorlar ama durmaz. Çünkü senin sa’yın
var.
Allah
sana sa’y vermiş ise, her nimete sa’y ile
ulaşacaksın. Sa’yın ile gönlüne geleni
atabileceksin. Gönlüne geleni at. Rabıtan karşında.
Hani rabıta tarifinde ne var?
Nefsimizi
atmışız ayaklarının dibine, elinde şeriat
kamçısı var, tepesinden aşağı
vuruyor, böyle, değil mi? Burada da işte, rabıtan
karşında, Ama Allah’tan azıcık gönlün
kayarsa kamçıyı yiyorsun. Kamçı
yiyeceğim diye rabıta karşında Allah kalbinde
olsun.
Gönlüne
her geleni at, Allah’ı kalbine al. İşte böyle
iki şeye dikkat edin, birisi gözlerinizi açmayacaksınız.
İkincisi de, rabıtanız karşınızda Allah
kalbinizde. Gelen bütün düşünceleri
şuğulları atın, Allah’ı kalbinizde
zikredin.
Önemli
olan kalbî zikirdir. Kalbinizde Allah, Allah, Allah deyin,
lisana getirmeye ihtiyaç yok.
Evet,
bunu ne zamana kadar yaparsınız? Teveccühün
sonuna kadar. Teveccühün sonu ne zaman olacak?
Teveccühün
başlangıcında “Estağfurullah” nidası
ile gözler yumuluyor. Sonunda da hoca efendilerin birisi aşır
okur. Aşır okunmakla teveccüh tamamlanmıştır.
O zaman da herkes serbest oluyor.
Yalnız
şimdi bir de oturma usulü var. Evet, oturmada nasıl
rahatsa öyle oturun. Zaten kalabalıkta ayaklarınızı
uzatamazsınız. Ama zaruret olursa arıza olursa uzatır.
Ama zaruretsiz olursa ayağını iki ayağını
birden bu amelde uzatamazsın. Ama diz üstü oturabilir,
bacağının birini üzerine oturup, bacağının
birini dikebilir. Yorulursa diğeri ile değiştirebilir.
Mürebbe, yani iki bacağını yana sererek
oturabilir. Böyle oturma şekilleri çok var. Bunları,
nasıl rahat ediyorsanız, öyle oturursunuz. Yalnız,
teveccühün şeklini, sıraları bozmazsınız.
İleri geri gitmezsiniz, sağdakini soldakini itmezsiniz.
Bunlara dikkat edin. Evet, teveccüh usulüne göre
oturttururlar.
Başlayacağı
zamanda “Estağfurullah” diye bir nida
olunacak. Bu “Estağfurullah” nidasını
duyduğunuz zaman parmaklarınızla hesabını
yaparaktan 25 defa istiğfar okuyacaksınız. Usul,
kendiniz işiteceğiniz kadar ve sonlarını
uzataraktan şöyle ki: “Estağfurullaaaah,
Estağfurullaaaah, Estağfurullaaaah” şeklinde.
Ama kendiniz işiteceğiniz kadar, sağınızdakini,
solunuzdakini meşgul etmeyin, şuğullandırmayın.
25 istiğfar okursunuz, daha sizin yapacağınız bir
şey yoktur. İfade ettiğimiz gibi gözlerinizi
açmayın. Göz açmak yasaktır.
Cezbelenenlere açıp bakmayın. Mesela, Allah
diye bağırıyor. Hay, hu, diye bağırıyor.
Bunlar bir cezbedir. Nerden geliyor bu ses? Önünden
geliyor. Gözünü açıp da bakma. Sağından
bir tanesi ağlıyor, bu kimdir diye gözünü
açıp da bakma.
[1]
Hadis Kutsi, Buhari [2] İsra 17:44 [3] Müslim 2959,
İbni Mace 4113 [4] Tevbe Suresi 119 [5] El-Mesn’u [6]
Tırmizi Menakil 1 Müsned 4.Bab S.66 [7] Tin Suresi, 4.
Ayet [8] Tin Suresi, 5. Ayet [9] Buhari Rikak 38 [10]
Al-i İmran 3:31 [11] Fususül Hikem Trc. C.1, S.43 [12]
Talak 65:12, Cin 72:28 [13] Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis
Şerif) 397 [14] Yunus 10:62 [15] Taberani, El-Münavi,
Fevzü’l Kadir-3:574 [16] Fussilet 41:53 [17] Buhari
Rikak 38 [18] Al-i İmran 3:103 [19] Rıyâzus
Salihin S.282 5. Bab [20] Hucurat 49 10 [21] Kadı İyaz
Şifa-i Şerif C.2, S.19 [22] Kaf 50:16 [23] Ramiz’ul
Ehadis, Hadis no: 4156 [24] Bakara 2:30 [25] Bakara 2:34 [26]
Sad 38:72 [27] İsra 17: 85 [28] Hadis Kudsi [29] Nisa 4:58
|