Evlilik Allah'ın
evrende ve yaratıkları arasında koymuş olduğu bir kanundur.Evlilik bütün
yaratılmışları içine alacak şekilde umumî bir nizam olup insanlar, bitkiler ve
hayvanlar âlemi de bunun dışında kalamaz.
«İbret alasınız diye
her şeyi çift yarattık.» (Zâriyât: 49).
«Yerin yetiştirdiklerinden,
kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift, çift yaratan Allah münezzehtir.»
(Yâsîn: 36).
Allahu Teâlâ,
çiftlerden her birerleri hazırlanıp evlilik gayesini tahakkuk ettirmek için
gerekli müsbet şartlan yerine getirdikten sonra hayatin devamı ve neslin
çoğalması için evlenmeyi bir yol kılmıştır.
«Ey İnsanlar, doğrusu
biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.» (Hucurât: 13).
«Ey İnsanlar, slzt bir
tek nefisten yaratan, ondan esini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın
meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakmin.» (Nîsâ: 1).
Allahu Teâlâ,
yarattığı alemler içinde, insan oğîunun diğer mah-îukat gibi olmasını
dilememiş, insana önem vererek onun fitrî yapısıyla ilgilenmiş ve erkek-kadın
birleşmesini kontrolsüz bırakmamıştır.Bilâkis Allahu Teâlâ insanın şerefini
ve kerametini korumak şerefine sahip olan İslâm nizâmını, insanoğlunun
yücelmesi için göndermiştir.
Allahu Teâlâ kadınla
erkeğin birleşmesini, kendi rızalarına bağlı olarak kerim bir birleşme
saymıştır.Bu birleşme rozanın görüntüsü durumundaki icab ve kabul ile ve bu
icab ve kabulün herbirine ait olduğunu isbatlayan şahidler huzurunda olmasıyla
gerçekleşir.İşte bu şekilde insan fıtratı için en emin yol konmuş, nesil zayi
olmaktan kurtulmuş ve kadın herkesin ortak malı olmak durumundan korunmuş
olur.Böylece tslâm, "analık huylarının kuşattığı, babalık şefkatinin
bulunduğu aile çekirdeğini kurmuş, hayırlı evlat>ar yetiştirerek onlardan
olgun meyveler toplamıştır, îşte bu sistem Allah'ın rızasına uygun bir sistem
olup, tslâm, bu sistemin devamlı kalmasını istemiş ve dışındaki batıl
sistemleri ise yıkmıştır.
îslâmınkaldırmış
olduğu nikâh şekillerinden birisi dost hayatı şeklindeki nikâhtır.Cahiliye
Arapları, dostluk gizli tutulursa bunda bir beis görmez, şayet açığa çıkarsa
ayıplarlardı.Bu şekildeki nikâh «Gizli dostlar edinmeyin.» (Maide: 5) ayet-i
kerimesiyle nehy edilmiştir.
Bedel Nikâhı: Kişi,
bir başkasına; «Benim için hanımına yaklaşırım ben de senin için hanımına
yaklaşırım ve fazlasını yaparım,* derdi.Bu nikâh şeklini Dârekûtni Ebû
Hüreyre'den çok zayıf bir senetle rivayet etmiştir.Aişe (r.a.)'dan rivayet
olunduğuna göre bu iki nikâhın dışında cahiliyet döneminde dört çeşit nikâh
türü daha var idi.
Birincisi: Bugünkü
insanların yaptığı nikâhdaki; erkek kızı, velisinden veya babasından ister,
mehrini verir sonra da nikâhlardı.
İkinci nikâh şekli
ise: Kocası, hanımı hayız'dan temizlendiğinde ona falancaya git ondan döl al
der ve hamileliği belli oluncaya kadar ondan uzaklaşır.Hamileliği belli olunca
isterse hanımına yaklaşırdı.Bunu iyi bir çocuğa sahip olabilmek için yapardı.
Bu nikâha «istibda' nikâhı» denirdi.
Üçüncüsü ise: On
kişiden az bir topluluğun kadının yanma gelerek ona yaklaşmaları şeklindedir.
Kadın hamile olup çocuk doğurunca aradan birkaç gün geçtikten sonra adamlara
haber gönderir, hiç birisi gelmemezlik yapamazdı.Nihayet hepsi kadının yanına
toplanırlar ve kadın onlara şöyle der: «Ne iş yaptığınızı biliyorsunuz, İşte
ben doğurdum.» Adamların içinden istediğinin adını seçerek; «Ey falanca, bu
doğan çocuk senindir,» der ve çocuğu kendisine teslim ederdi.O da bunu kabul
etmek zorunda kalırdı.
Dördüncü nikâh şekli ise:
Birçok erkek toplanır ve bunlar bir kadına yaklaşırlar.Kadın kendisine gelenlere mâni olmazdı.Bu kadınlar fahişe
olduklarından, belli olsun diye kapılarının üzerine bayraklar diker, isteyenler
bayraklara bakarak içeri girerlerdi.Bu kadınlardan birisi hamile kalınca
çocuğunu doğurduktan sonra kendisiyle ilişki kuran erkekler toplanırlar ve
çocuğun kime benzediğini anlayacak mütehassıs bir kimse getirerek, sonra
kadının çocuğunu benzettikleri adama nisbet ederler, onun oğlu diye
çağırırlar, o da bunu kabul etmemezlik yapamazdı.
Hz.Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem Rasûl olunca, cahiliye nikâhlarının hepsini
kaldırdı, sadece bugünkü nikâh şeklini bıraktı, tslâm'm uygun gördüğü bu nikâh
şekli, şahitler huzurunda İcab ve kabul rükünlerinin yerine getirilmesinden
başka bir şekilde tahakkuk etmez.îşte bununla Allah'ın meşru kıldığı
çiftlerden birinin diğerinden faydalanmasının helâl olduğunu ifade eden akid
tamamlanmış olur.Böylece çiftlerden herbirine lazım gelen hak ve görevler de
tesbit edilmiş olur.
İslâm dini, çeşitli
açılardan, evlenmeyi teşvik etmiştir.Bazan evlenmeyi nebilerin sünneti' ve
rasullerin getirdikleri hidayet yolu olarak zikretmiştir ki, o nebi ve rasûller
hidayet yollarına uymamız gereken önderlerdir: «And olsun ki, senden Önce nice
rasûller gönderdik, onlara esler ve çocuklar verdik.» (Ra'd: 38).
Tirmizi'nin Ebû Eyyûb
(r.a.)'den rivayet ettiği hadîste Rasûlü1lah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: «Dört şey râsûllerin sünnetlerindendir: Kına kullanmak, güzel koku
sürünmek, misvak kullanmak ve bir de evlenmek.»
Kur'an-ı Kerim; bazan
evlenmeyi iyiliklerin ifade edildiği yerde zikretmiştir: «Allah size
kendinizden eşler var eder.Eşlerinizden de oğullar ve torunlar var eder.Size
teiniz şeylerden rızık verir.» (Nahl: 72).
Bazan evlenmenin,
Allah'ın belgelerinden bir belge olduğundan bahseder: «İçinizden kendileriyle
huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet var etmesi, O'nun
varlığının belgelerindendir.Bunlarda düşünen millet için dersler vardır.»
(Rûm: 31)
Kişi bazı durumlarda
evliliği' kabul etmekle tereddüte düşer ve evliliğin getireceği muhtemel
zorluklardan kaçıp, evliliğe ait görevlerin ağırlığından korktuğundan dolayı
ondan yüz çevirir, islâm ise bu kişinin bakışını, evliliğin, zenginlik için bir
vasıta olacağı noktasına çevirir ve kişiden bu zorluklan kaldıracağım,
fakirliğe iten sebeplerin üstesinden gelecek bir kudrete kendisini malik
kılacağını haber vererek şöyle der: «İçinizden bekârları, kölelerinizden ve
cariyelerinizden iyi olanları evlendirin.Eğer yoksul iseler, Allah onları
lütfü ile zenginleştirir.Allah lütfü
bol olandır,bilendir.»(Nûr: 32).
Tirmizî'nin Ebû
Hüreyre (r.a.)'den rivayet ettiği hadise göre, ütasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur: «Üç kişi vardır ki Allah onlara yardun etmeyi üzerine
almıştır.Allah yolunda cihad eden kişi, parasını Ödemek isteyen mükatep[1] köle,
bir de iffetli yaşamak için nikahlanan kişi.»
Kadın, kişinin
sermayesine ilave edilmiş en hayırh hazinedir.
Tirenizi ve îbni
Mâce'nin Sevbân (r.a.)'dan rivayet ettiklerine göre; Sevbân (r.a.) «Altın ve
gümüşü biriktirip Allah yolunda sar-fetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele»
ayeti nazil olunca şöyle demiştir: 'Bir yolculuğunda Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem ile beraberdik.Ashabından birisi, 'altın ve gümüş hakkında
ayet nazil oldu.Hangi maun hayırlı olduğunu bilsek de o mallardan edinsek',
deyince Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, «O mal, zikreden bir dil,
şükreden bir kalb ve imanında kendisine yardımcı olan mümin bir zevcedir.» diye
buyurdular.
Taberânî'nin îbni
Abbas (r.a.)'dan iyi bir senetle rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisselâm şöyle
buyurmuştur: «Dört şey vardır ki; kim onlan elde ederse, dünya va ahiretîn
hayn, kendisine verilmiş demektir: Şükreden bir kalb, zikreden bir dil,
belâlara sabreden bir vücud ve bir de nefsine ve malına helak getirmeyen bir
zevce.»
Müslim'in Abdullah bin
Amr bin As (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre, o şöyle buyurmuştur: »Dünya bir
metâ'dır.Onun en hayırlı metâı ise iyi bir kadındır.»
Bazen bir an gelir ki,
insanın içinde, dünya işlerinden tamamen ayrılarak nikahlanmamak, gece devamlı
namaz kılmak, gündüzleri ise oruç tutmak, kadınlardan ayrılmak ve insan
tabiatına aykırı olan ruhbanlık yolunda yürümek gibi bir duygu belirir.İslâm,
bu gibi düşüncelerin insan fıtratına ve dine ters olduğunu öğretmektedir.
Nebilerin Efendisi, insanların Allah'tan en çok korkanı ve Ona karşı gelmekten
en çok sakınanı olduğu halde oruç tutar ve iftar ederdi.Namaz kılar, uyur ve
kadınlarla evlenirdi.Şüphesiz, onun getirdiği hidayetten çıkmaya çalışan, ona
uyma şerefinden uahrum olur.
Buhari ve Müslim'in
Enes (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre; Nebî aleyhisselâm'in hanımlarının
evine üç kimse gelip Nebi aleyhisselâm'ın ibadetini sordular.Kendilerine
açıklanınca onu kendileri için azunsadılar ve «Nebî aleyhisselâm'in yanında biz
neyiz ki! Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır.» dediler.
Bunlardan birisi; «ben yaşadığım müddetçe bütün gece namaz kılacağım», dedi.
Diğeri; «ömrüm boyunca oruç tutacağım, iftar etmeyeceğim,» dedi.Üçüncüsü de; «kadınlardan
uzak kalacağım ve hiç bir zaman evlenmeyeceğim», dedi.Sonra Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem bunlann yanma gelerek onlara; «Şöyle şöyle diyenler
siz misiniz? Dikkat ediniz; Allah'a yemin ederim ki, Allah'tan en çok
korkanınız ve O'na karşı gelmekten en çok sakınanınız benim.Böyle iken ben
bazan oruç tutuyorum, bazan tutmuyorum.Bazan namaz kılıyorum, bazan uyuyorum
ve kadınlarla evleniyorum.Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.»
buyurdu.
Saliha bir hanım, evi
dolduran büyük bir saadet ve evin içine dolan sevinç ve aydınlıktır.
Ebû Ümâme (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Mümin, Allah'a
olan takvadan sonra iyi zevceden daha hayırh bir şeyden faydalanmamıştır.Eğer
ona emrederse, itaat eder, yüzüne bakarsa onu sevindirir, eğer onun üzerine
yemin ederse, yeminini kırmaz, şayet ondan uzak olursa, nefsine ve malına karşı
iyi davranır.» (Hadisi İbn Mâce rivayet etmiştir.)
Sa'd bin Ebî Vakkas
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, o demiştir kî; Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Üç şey ademoğlunun saadetinden, üç şey de
mutsuzluğundan dır.Ademoğlunun saadetinden olanlar: Saliha bir kadın, İyi bir
ev, iyi bir binektir.Ademoğlunun mutsuzluğundan olanlar ise; kötü bir kadın,
kötü ev ve kötü bir binektir.» (Hadisi Ahmed sahih bir senetle rivayet
etmiştir.Bu Hadisi Taberânî, Bezzâr ve Hâkim'de rivayet edilmiş olup.Hâkim
sahihlemiştir.) Bu hadisin tefsiri mahiyetinde Hâkim'in rivayet ettiği bir
başka hadis de şu şekildedir : «Uç şey mutluluktandır: Kendisine baktığın zaman
hoşlandığın, uzak olduğun zaman nefsine ve malına karşı ona güvendiğin iyi bir
kadın, süratli giderek seni dostlarına kavuşturan iyi bir binek, misafiri çok
olan geniş bir ev.Üç şey de mutsuzluktandır: Gördüğün zaman seni üzen, dili
ile seni rahatsız eden, uzak olduğun zaman kendi nefsine ve senin malına karşı
güvenemediğin kadm, süratli gitmeyen, dövdüğün zaman sana tabi olmayan,
bıraktığın zaman seni dostlarına ulaştırmayan binek, gelip gideni olmayan dar
bir ev.»
Evlilik bir ibadettir
ki, insan onunla dînin yansını tamamlaya* rak evlilik sebebiyle halis ve temiz
bir şekilde Rabbi'ne kavuşur.
Enes (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: «Allah her kimi saliha bir kadınla rraklandınrsa, ona dininin
yansında yardım etmiş olur- Dİ* ninin kalan yansında da Allah'tan korksun.»
(Hadisi Taberânî ve Hâkim rivayet etmiş.Hâkim; «isnadı sahihtir» demiştir.)
Yine Enes (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre; Rasülüllah sal-laîlahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: «Her kim Allah'a temiz ve temizlenmiş olarak kavuşmak isterse,
hür kadınlarla evlensin.» (Hadisi İbn Mâce rivayet etmiş olup, senedinde
zayıflık vardır.) îbn Mes'ûd şöyle demiştir: «ömründen sadece on gün kalmış
olup da on gün sonra öleceğimi bilsem ve nikâh için de gerekli zenginliğe
sahip bulunsam, fitne korkusundan dolayı evlenirdim.»
islâm dini evlenmeyi
bu şekilde teşvik etmiş ve evlenmenin insanın kendisine, bütün ümmete ve umumî
olarak insanlığa ait olan faydalı yönlerini insanlara sevdirme yoluna
gitmiştir.Bu faydalar şunlardır:
1- Cinsel
duygu, en kuvvetli ve en şiddetli duygulardandır.Bu duygu, sahibini devamlı
olarak, kendisine bir çare, bir meydan aramaya zorlar, insan nefsim doyuracak
şeyi elde edemeyince, pek çok kişiyi üzüntü ve ızdıraba sokarak onlan en kötü
yollara sürükler durur.
Evlenmek ,en güzel
tabiî bir kanun, nefsi sindirmek ve doyurmak için en uygun bir çaredir.
Böylece evlenmek vücudun izdıra-bını dindirir, nefsin şiddetli hareketini
teskin eder, kişiyi harama bakmaktan abkoyar ve duygulan Allah'ın helâl kıldığı
şeylerle tatmin eder.işte bu, âyet-i kerimenin işaret ettiği noktadır:
elçinizden,
kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet
var etmesi, O'nun varlığının belgelerin-dendir.Bunlarda düşünen millet İçin
dersler vardır.» (Rûm: 21).
Ebû Hûreyre (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre Nebi aleyhis-selam şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz kadın
şeytan suretinde gelir ve şeytan suretinde gider.Sizden biriniz hoşlandığı bir
kadın gördü mü, hemen ailesine gelsin.Çünkü bu onun nefsinde olan şeyi
giderir.» (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd, ve Tirmİzî rivayet etmişdir.)
2- Evlenmek;
Çocukların üstünlüğü, nefsin çoğalması ve islâm'ın önemle üzerinde durduğu
neseblerin korunmasıyla beraber hayatın devamı için en güzel bir yoldur.Daha
önce Rasûlüllah'ın şu hadisi geçmiştir: «Çocuk doğuran sevimli kadınlarla
evleniniz.Şüphesiz kıyamet günü Nebilere karsı sizin çokluğunuzla övüneceğim.»
Neslin çoğalmasında
umumî maslahat ve hususi menfaat bulunduğundan, milletler, nesli çoğaltan ve
çocuklarının sayısını artıranlara teşvik mükâfatı vererek, halklarının
çoğalmasına büyük bir hırsla önem vermektedirler.Hatta «üstünlük
çoğunluktadır,» denmiştir.Bu hakikat bunu bozacak başka bir şey ortaya çıkmadığı
müddetçe devam edecektir.
Ahnef bin Kays,
yanında bulunan oğlu Yezİd'e sevgiyle bakan Muaviye'nin yanma girdiğinde,
Muaviye, Ahnef bin Kays'a; «Bu çocuk hakkında ne dersin?» diye sordu.Ahmed ne
demek istediğini anladı ve şöyle dedi: «Ey müminlerin emin; çocuklar arkalarımızın
direği, kalplerimizin meyvesi, gözlerimizin nurudurlar.Onlarla düşmanlanmıza
saldırırız.Onlar bizden sonra halefimizdirler.Onlar için, alçalmış yer ve
gölge yapan gök ol.Eğer senden isterlerse onlara ver.Şayet nzanı taleb
ederlerse, onlardan razı ol, ihsan ve iyiliklerini onlardan esirgeme ki', sana
yakın olmakla usanmasınlar ,senin hayatını kerih görmesinler ve ölümünün acele
olmasını istemesinler.» Bunun üzerine Muaviye; «Ey Ebû Bahr, Allah seni
korusun, Onlar; vasfettiğin gibidirler.» dedi.
3- Babalık
ve analık duygulan, çocukların bulunduğu yerde artar ve gelişir, sevgi ve
sevkat alâmetleri çoğalır.Daha doğrusu bu duygular, insanın bunlar olmadan
gerçek insan olmayacağı faziletlerdir.
4- Evlilik
hayatına tabi olduğunu hissetmek ve
çocukların terbiyesini üzerine almak, kişinin dinç olmasına, ferdi
kabiliyyet ve verilerini ortaya koymasına yardımcı olur.Böylece ailenin yükünü
taşımak ve görevleri yerine getirmek için çalışmaya koyulur.Bu sebeple gelir
çoğalır, serveti çoğaltıcı sebepler artar ve neticede üretim fazlasıdır.
5- Kendilerine
düşen iş konularında, kadın ve erkek arasındaki mesuliyeti sınırlamakla
beraber, bir yönden evin dış işleri düzene girdiği gibi, diğer yönden evin
durumu, görev taksimi yapılarak düzene girmiş olur.
Koca çalışıp kazanma
ve evde gerekli olan mal ve nafakayı temin peşinde koşarken, rahat etmesi,
yorgunluğunu giderecek bir yuva bulması ve dinçliğini tazelemesi için kadının da,
evi bekleyerek, ev işlerini düzene koyması ve çocuklan terbiye etmesi gerekir.
Bu adaletli iş bölümü ile Allah'ın razı geldiği, insanların beğendiği
ve hayırlı meyvelerin
görüleceği vazifeleri kadın ve erkek yerine getirmiş olurlar.
6- Evliliğin
semeresi olan aile bağlarının gelişmesi, aile fertleri arasında sevgi
alışverişinin kuvvetlenmesi ve sosyal bağların gelişmesi islâm'ın mübarek
saydığı hususlardan olup, İslâm bu dayanışma ve yardımlaşmayı teşvik etmiştir.
Şüphesiz birbirini seven ve birbirine bağlı olan toplumlar, sağlam ve mesud
toplumlardır.
7- 6.6.1959
senesi Cumartesi' günü çıkan Şab gazetesinde neşredilen Birleşmiş Milletler
Heyetinin açıklamasışöyledir:«Evli
olanlar, —çiftler ister dul, ister boşanmış, isterse bekâr olsun— evli olmayan
kadın ve erkeklerden daha uzun müddet yaşamaktadırlar.» Açıklamada devamla
şöyle denmektedir: «insanlar dünyanın her tarafında küçük yaşta evlenmeye
başlıyorlar.Evli olanların ömrü ise daha uzun olmaktadır.» Birleşmiş
Milletler bu açıklamasını 1958 senesinde biten, dünyanın her tarafından elde
edilen verileri değerlendiren resmi araştırmasına dayandırmıştır.Bu resmi
araştırmaya dayanılarak raporda şöyle denilmektedir: «Kadın ve erkeklerden evli
olanlar arasındaki vefat nisbetinin, evli olmayanlar arasındaki' vefat
nisbetinden daha düşük olduğu kesindir.» Bu durum değişik yaşlarda aynıdır.
Raporda daha sonra şöyle denmektedir.«Bütün bunlara binaen evlilik, erkek ve
kadın için eşit bir şekilde faydalı ve sıhhi bir olaydır, demek mümkündür.Hatta
hamilelik ve çocuk doğurma tehlikesi azalarak,
milletlerin hayatında anık bir tehlike teşkil etmez oldu.» Rapor şöyle
devam etmektedir:«Bugün dünyanın her
yerinde ortalamaevlenme yaşı, kadınlar için yirmidört, erkekler için
ise, yirmîyedidir.Bu yaş yıllardan beridir devam eden ortalama evlenme
yaşından daha azdır.
Evlenme arzusu olup,
zinadan korkan ve evlenmeye gücü yeten herkese evlenmek vacibdir.Çünkü nefsi
haramdan korumak ve iffetli olmak vacipdir.Bu da, ancak evlenmekle mümkün
olur.
Kurtubî şöyle
demiştir: «Nefsine ve dinine, bekârlıktan dolayı gelecek zaraıdan korkan
evlenmeye kudretli kişi, bu durumu evlenmekten başka bir yolla gideremezse
üzerine evlenmenin vabic olduğunda İhtılar edilmemiştir.Şayet evlenmek için
çırpmır da, zevcesine İnfaktan aciz kalır veya aciz kalacağını düşünürse, onuz»
hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Evlenemeyenler, Allah
kendilerini lûtfu İle zenginleştirene kadar İffetli davransınlar.» (Nûr: 33).
Bu kişinin çokça oruç
tutması gerekir.Çünkü Buharî, Müslim,.Tirmizî, Nesâi ve Ebû Davud'un İbn
Mes'ûd (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «Gençler! içinizden evlenmeye gücü yeten evlensin.Zira evlenmek
gözü haramdan daha çok korur, zinadan daha çok muhafaza eder-Gücü yetmeyen
kimse ise oruç tutsun.Çünkü orucun şehveti kıran bîr hususiyeti' vardır.»
Bir kimsenin evlenmeye
meyli olup, gücü yeterse ve şayet nefsini haramdan koruyabileceğine de eminse,
evlenmesi müstehab-olur.Bu kişinin evlenmesi, ibadet yapmak için dünyadan el
etek çekmesinden daha evlâdır.Çünkü, islâm'da ruhbanlık yoktur.
Taberanî'nin Sa'd bin
Ebî Vakkâs (r.a.)'dan rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem: «Şüphesiz Allahu Teâlâ,.ruhbani'yyet yerine bu kolay, hanif dini
göndermiştir.» buyurdu.
Beyhakî'nin Ebû Ümâme
hadisinden rivayet ettiğine göre; Nebi aleyhisselam şöyle buyurmuştur:
«Evleniniz.Çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla Övünürüm.
Hıristiyanlıktaki ruhbanlar gibi olmayınız.»
Ömer (r.a.);
Ebü'z-Zevâid'e «Seni' evlenmekten ancak aciz olman veya facir olman engeller,»
demiştir.
Ibn Abbas (r.a.);
«ibadet edenin ibadeti evleninceye kadar tamam olmaz,» demiştir.
Cima ve infak
konularında, kudretli olmamak ve cimaya ihtiyaç duymamak suretiyle zevcesinin
hakkını ihlâl edene evlenmek haram olur.
Taberî şöyle demiştir:
«Koca, zevcesinin nafakasını ve mehir parasını veya üzerine gerekli olan
haklardan birisini eda etmekten aciz ise, iyi hal durumu kadın tarafından belli
oluncaya veya zevcesinin haklarını eda etmeye kendisinde kudret görünceye
kadar, evlenmesi helâl olmaz.Yine kendisinde, kadının cinsel yönden faydalanmasına
mani olacak bir hastalık varsa, kadını aldatmamak için hastalığını açıklaması
gerekir.
«Kişinin, üstün bir
soya mensup olduğunu ve kendisinde bulunmayan mal ve sanata sahip olduğunu
söyleyerek kadını kandırması caiz değildir.Kadının da, kocasının haklarını yerine
getirmekten aciz olduğunu bilmesi, delilik, cüzzam ve alaca hastalığına yakalanmış
olması, fercinde bir hastalığın bulunması durumunda adamı aldatması caiz
değildir.Satıcının ticaret eşyasmdaki ayıpları açıklaması vacib olduğu gibi,
kadının da kendisindeki hastalıkları açıklaması gerekir.Eşlerden birisinde
bir ayıp bulunursa, birbirlerini reddetme haklan vardır.Eğer kadında bir ayıp
çıkarsa, kocası onu reddederek vermiş olduğu mehri geri alabilir.
«Rivayet olunduğuna
göre Nebi aleyhisselâm, Benî Beyâda kabilesinden bir kadınla evlendi.Kadının
böğründe alaca illeti bulunca, kadını reddederek; «Bana ayıbını gizledin»,
buyurdu.
«Kendisini kocasına
teslim ettikten sonra, acizlik sebebiyle kocasından ayrılan kadın hakkında,
Mâlik'ten gelen rivayette ihtilaf edilmiştir.Mâlik'ten gelen rivayette İmam
Malik, bir defasında, «mehrin tamamını alır,» bir defasında ise, «yansını
alır,» demiştir.Bu ihtilaf, îmam Mâlik'in, «Mehir, kadının kocasına teslim
olması île mî, yoksa Cimâdan sonra mı gerekir?» görüşlerinden kaynaklanmaktadır.»
Evlenmeyi gerektiren
faktörlerle, evlenmeye mani olan faktörler yok olunca, evlenmek mubah olur.
îbn Abbas (r.a.)'dan
rivayet olunduğuna göre; bîr adam Rasû-lüllah'a bekârlıktan yakınarak;
«Hadımlaşabilir miyiz?» diye sordu.Bunun üzerine Nebî aleyhi ve sellem;
«Bizim için hadımlaşmak yoktur,» buyurdu.
Sa'd bin Ebî Vakkâs
{r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; o; «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem,
Osman bin Maz'ûn'nun dünyadan el etek çekerek bekâr kalmasını reddetmiştir.
Eğer ona izin verseydi, biz de hadımlaşacaktik,» demiştir.Yani Osman'a evlenmekten
uzak durması için izin verseydi, biz bu işte çok aşın gidip işi hadımlaşmaya
kadar vardıracaktık.»
Taberi şöyle demiştir:
«Osman bin Mez'ûn'un istediği tebettül, kadınları, güzel kokuyu ve kendisinden
lezzet alman her şeyi kendisine haram kılmaktı.Bunun üzerine hakkında şu ayet
inmiştir:
Ey İnsanlar sizi nzıklandirdığımızm
temizlerinden yiyin.Yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin.»
(Bakara: 172).
Kişinin evlenmeye
ihtiyacı olur da, terkettiği takdirde zinaya düşeceğinden korkarsa, evlenmeyi
hacca takdim etmesi vacibdir.Şayet zinadan korkmazsa, haccı Önce yapar.İlim
öğrenmek ve ci-had gibi farzı kifaye olan farzlar da bunun gibidir ki, zinadan
kork-madığı müddetçe bunlar evlenmeye takdim edilir.
Daha önce de geçtiğine
göre; evlenmek, müstağni kalınamayacak bir zarurettir.Ömer (r.a.)'in dediği
gibi; «Evlenmeyi ancak acizlik ve fâcirlik engeller.» islâm'da ruhbanlık
yoktur.Evlenmekten yüz çevirmek, însana pek çok meziyet ve menfaatleri
kaybettirir.Bu ifadeler, kadın ve erkeğin eşit olarak istifade edeceği
şekilde, müslüman toplumu, evlenmenin yollarını kolaylaştırmak ve sebeplerini
hazırlamaya sevketmeye yeterlidir.Ancak, ailelerin büyük bir kesimi bunun
aksini yaparak, islâm'ın bu uygun görüşünden ve yüksek öğretisinden çıkmış,
evlenmeyi zorlaştırarak, evlenmenin yollarına sarp kayalar koymuşlardır.
Bu zorluklar
sonucunda, erkek ve kadınları, bekârlık elem ve ızdırabiyla karşı karşıya
bırakmış, sapık ilişkiler ve utanç verici birleşmelerle insanlığın başına bir
belâ getirmişlerdir.Evlilikle ilgili bu belâ, köylerden ziyade şehirlerde
daha çok kendini göstermiştir.Çünkü köylerde hayat, israftan ve evlenme
zorluklarından uzak olarak devam etmektedir.Şehirlerde ise hayat.Bazı
aileleri istisna edersek, çok büyük bir zorluk içinde sürer gider.Bu zorluğun
sebeplerinden en büyüğü, mehrin aşırı derecede fazla oluşu ve kocaya gücü
yetmeyeceği ve aciz kalacağı nafakanın yüklenmesidir.Bu işin bir yönü..
Başka bir yönden îse,
kadının dağınık bir vaziyette ve çirkin bir surette dışarıya çıkması, onun
gidişatı hakkında şüpheler uyandırır.Böylece erkek, hayat arkadaşı seçmekten
kaçınmaya başlar.Hatta insanlardan bazıları, kendi görüşüne göre evlilik
hayatının yükünü taşımaya müsait bir kadın bulamadığı için evlenmekten vaz
geçer.işte bunun için,fazilet, iffet ve hayat üzerine kurulu bir sistemle kadınları terbiye yoluna
giden, aşın mehir ve evlenme zorluklarıni ortadan kaldırmayı Öneren islâm'ın öğretisine dönmek gerekir.
Kadın, erkeğin canyoldaşı,
hayat arkadaşı, evinin terbiyecisi.çocuklarının annesi, sırlarını açıp
fısıldaşacağı kişi ve çocuklarını dünyaya getiren tarlasıdır.
Kadın, ailenin temel
direklerinden en önemli bir direktir.Çünkü kadın çocuklar için en değerli
varlıktır.Çocuklar anne vasıtasıyla pek çok üstünlükler ve sıfatlar
kazanırlar.Kadının yanında çocukların duygulan oluşur, melekesi gelişir ve
annesinin lisanını öğrenerek çok kere onu taklit ederek âdetlerini elde eder,
dînini öğrenir ve toplumsal yaşantıya alışır.
Bundan dolayı îslâm
iyi bir zevce seçimine önem vererek, onu, üzerinde düşünülmesi ve dikkatle
bakılması gereken hayırlı bir varlık kılmıştır.Dîni muhafaza ederek,
faziletlere yapışarak, kocanın hakkına riayet ederek, çocuktan himaye etmekten
başka kurtuluş yolu yoktur, işte gözetilmesi gereken husus budur.Bunlann dışındakiler
dünya süslerinden olup, islâm bunlardan sakındırmış, hayır, fazilet ve
iyilikten uzak bu hareketleri nehy etmiştir.Insanlann çoğu ise, mal
fazlalığını fitne verici güzelliği, yüksek bir makamı, asil bir nesebi ön plana
alarak güzel terbiyeyi ve nefsin olgunluğunu düşünmeden, geçmişlerinin
şerefini araştırmaya; önem verdiler.Böylece evliliğin meyvesi acıya dönüştü ve
zarar verici sonuçlarla nihayete erdi.
Bunun için, Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem, bu tür evliliklerden sakındırarak şöyle buyurdu:
«Gübrenin yeşilliğinden sakının.» Ashabı; «ya Rasûlüllah, gübrenin yeşilliği
ne demektir?» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem; «Kötü bir
muhitteki güzel bir kadındır,» buyurdu.
Yine Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Güzelliği İçin kadınlarla
evlenmeyiniz.Umulur ki, güzellikleri onları uçuruma yuvarlar.Mallan İçin de
kadınlarla evlenmeyiniz.Umulur ki, mallan onları azdırır.Ancak dîni için
kadınlarla evleniniz.Ağzı burnu düzensiz dindar bir cariye diğerlerinden daha
efdaldir.»
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem; ailenin yapısını ve ailenin durumlarını gözetmeyi düşünmeden
evlenmek isteyenlerin, evenmekteki maksadın aksini yaptıklarını haber vererek
şöyle buyurmuştur:
«Malı için bir kadınla
evlenenin Allah, ancak fakirliğini artırır.Soyu İçin bir kadınla evleneni, Allahû
Teâlâ aşağı mertebelere indirir.Ancak, gözünü haramdan korumak, avret
mahallerini muhafaza etmek ve sila-i rahim yapmak için iyi bir kadınla evlenen
kişiye gelince, Allah kendisini kadın hakkında, kadını da kendisi hakkında
mübarek kılar.» (Hadisi İbn Hibbân zayıflan arasında rivayet etmiştir.)
Rasûlüllah'ın bu
sakındırmasının amacı, evlenmekten ilk gayenin bu gibi dünya meselelerine
yönelmek olmaması içindir.Çünkü mal, soy ve güzellik gibi hususlar, kişinin
şanını artırmaz ve onu yüceltmez.Bilakis ilk önce gerekli olan dinini
araştırmaktır.Çün' kü din, aklın ve kişinin iç yapısının hidayet rehberidir.
Bundan sonra insanın tabii olarak arzu ettiği diğer sıfatlar gelir.
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: «Kadın dört şey için nikahlanır: Malı için,
güzelliği İçin, soyu için ve dini için.Sen dindar olanını seç ki, yoksulluk
görmeyesin.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.)
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem iyi bîr-kadın için belli ölçüler koyarak, onun itaatkâr,
iyiliksever, güvenilir ve güzel olacağını belirterek şöyle buyurmuştur:
«Kadınların en
hayırlısı baktığın zaman seni sevince boğan, emrettiğin zaman sana İtaat eden,
üzerine yemin ettiğin zaman yüzünü ak çıkaran, kendisinden uzakta olduğun
zaman nefsi ve malın hakkında seni koruyandır.» (Hadisi Nesâî ve diğerleri
sahih bir senetle rivayet etmişlerdir.)
Talip olunan kadmda
aranması gereken meziyetler şunlardır: Kadının ahlâkı düzgün, sinirsel yönden
uyumlu, cinsel sapmalardan uzak olarak tanınmış İyi bir çevreden olması
gerekir.Çünkü bu tip kadın, çocuklarına karşı şefkatli ve kocasının hakkına
riayetkar olur.
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem Ummüfaânî'yî istemeye gittiğinde, Ommühânî çocuk sahibi
olduğunu bildirerek Resûlülîah sallallahu aleyhi ve sellem'den özür diledi.
Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Deveye
binmiş kadınların (yani Arap kadınlarının) en hayırlısı Kureyş'in sallha
ka-dınlandir.Bunlar çocuklarına karşı en şefkatli, kocalarının malını korumak
hususunda da en dikkatli kadınlardır.»
iyi bir soydan yine
iyi bir çocuğun çıkması tabiidir.Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurmuştur: «İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibi madenlerdir.Cahlllyet
devrinde hayırlı olanlar, İslâm'ı iyi anlayıp yaşadıkları takdirde yine
hayırlıdırlar.»
Hatiy ağacı liften
başka bir meyve vermez.Huima ağacı da bittiği yerden başka yere dikilmez.
Adamın birisi,
şerefine ulaşamadığı bir kadına talip olunca, kadın şöyle şiir söyledi: «Temiz
soy sahibi, eksik soy sahibi ile birleşmekten dolayı çok yaş akıtmıştır.»
Evlenmenin
gayelerinden ilki, şerefli çocuklar yetiştirmektir.Bunun olması için, kadının
asil olması gerekir.Kadının asaleti, vücudunun selametiyle beraber, kardeş,
hala ve teyzelerinden benzerlerine kıyasla bilinir.
Çocuk doğurmayan kısır
bir kadına talip olan bir adam Rasû-lüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek;
«Yâ Rasülallah, ben, güzel, asil fakat çocuk doğurmayan bir kadına talip
oldum,» deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem o adamı bu işten nehy
ederek şöyle buyurdu: «Sevimli ve çocuk doğuran kadınlarla evleniniz.Şüphesiz
ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı Övünürüm.»
Vedûd kadın; kocasına
karşı sevgi besleyip onu gerçek dostu kabul eden ve hastalığında, bütün gücünü
kocasının iyileşmesi için sarfeden kadındır.
İnsanm yaradılışında
güzeli sevmek ve arzu etmek vardır, insan, güzelden uzak olduğu zaman, içinde
devamlı olarak kendinden bir şey kaybetmiş olduğunu hisseder.Güzeli elde
edip, elinin altına aldığı zaman ise, nefsi sükûnete erer, duyguları mutluluk
ve saadete erer.Bunun için islâm, zevce seçerken güzelliğini de hesaba
katmaktan alıkoymaz.
Sahih hadiste şöyle
geçmektedir: «Şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever.>
Muğîre bin Şu "be
(r.a.) bir kadına talip oldu.Durumu Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e
bildirince; Rasûlüllah ona şöyle dedi: «Git o kadına bak.Çünkü böyle yapman,
aranızdaki sevginin devamı için daha elverişlidir.» Yani Onu görürsen,
aranızdaki dostluk ve beraberlik devamlı olur.
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem, ensâr'dan bir kadına talip olan adama nasihat ederek; «Ona
bak, çünkü ensâr'ın gözlerinde bir kusur vardır,» buyurmuştur.
Câbir bin Abdullah
(r.a.), evlenmek istediği kadını görmesi ve kendisini ona yaklaştırmaya
sevkedecek yerlerine bakması mümkün olsun diye meseleyi gizli tutardı.
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem, istenecek kadınların gizli kusurlarım öğrenmek için
hanımlarından birisini gönderir ve «Ağzını koklayın, tenini koklayın ve
ökçelerine balon,» buyururdu.
Zevcenin bakire olması
da güzel görülmüştür.Çünkü bakire kadın, evlilikten önce herhangi bir erkek hakkında
bilgisi olmayan sâde bîr kadındır.Onunla evlenmek, nikâh bağının kuvvetli olmasını
sağlar.Kocasına kalpten gelen bir sevgiyle bağlanır.«Gerçek sevgi ilk
sevgiliyedir.» Câbir bin Abdullah (r.a.) dul bir kadınla evlenince, Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem kendisine; «Bekâr bir kadınla evlenseydin.O seni
bilir sen de onu bilirdin ve beraberce oynaşırdınız,» buyurmuştur.Bunun
üzerine Câbir, babasının kendisini küçük çocuklarla birlikte terkettiğini, bu
çocukların işlerini görecek bir kadına ihtiyaçları olduğunu, bu kadının ise,
ev işlerinde bilgi ve mahareti bulunmayan bakire kadından çocukları bakmaya
daha elverişli bulunduğunu Resûlüllah'a haber verdi.
Gözetlenmesi gereken
konulardan birisi de; karı-koca arasında yaş, sosyal yaşantı, kültürel seviyede
bir yakınlığın bulunmasıdır.Bu konulan gözetmek, dostluğun sürekli olması ve
beraberliğin devamına yardımcı olur.Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) Rasûlüllah
(sallallahu aleyhi ve sellem'in kızı Fatma'ya talip olduklarında; Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem; «O henüz küçüktür,» buyurdu.Ali (r.a.) Fatıma'yı
isteyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Fatıma'yı Ali (r.a.) ile
evlendirdi.
işte bu bilgiler,
karısının nur saçan bir lamba ve yolunda yürüyeceği bir kandil olmasını
isteyenler için islâm'ın açıkladığı anlamlı prensiplerdir.Kadın seçiminde bu
inceliklere dikkat edersek, evimizi, çocukların nimet içinde yaşayacağı ve
kocanın mesud olacağı huzurlu bir yuvaya çevirmemiz mümkün olur.Böyle bir
yuvadan, milletlerin hayat kaynağı olacak salih evlatların doğması mümkün olur.
Kızın velisinin, kızı
için iyi bir koca seçmesi gerekir.Kızını ancak, dindar, ahlâklı, şerefli,
ağırbaşlı, îyi birisiyle evlendirebüir.Böyle bir koca hanımıyla beraber
bulunduğunda ona iyi muamele yapar, ayrıldığında da yine iyi bir şekilde
ayrılır.
imam Gazali, thyâ'smda
şöyle demiştir: «Kadın haklarında dikkatli davranmak çok Önemlidir.Çünkü onlar
nikah konusunda naziktirler.Koca ise her durumda boşamaya kadirdir.Kişi
kızını, zâlim, fâsık, bid'at ehli, devamlı içki içen birisiyle evlendirdiği zaman,
dinine karşı suç işlemiş olup, kötü bir eş seçtiğinden ve resmen, dinine karşı
suç işlemiş olup, rahmi kestiğinden dolayı da Allah'ın gazabını istemiş
demektir.»
Bir adam Hasan bin Ali'ye
«Bir kızım var.O'nu evlendirmem için ne tavsiye edersin?» diye sorunca.Hasan,
«Onu Allah'tan korkan birisiyle evlendir.Çünkü kızını sevdiği zaman ona
ikramda bulunur, buğz ettiği zaman ise ona zulm etmez.» dedi.
Âişe (r.a.) şöyle
demiştir: «Nikah nazik bîr konudur.Sizden biriniz kızını kime verdiğine iyi
baksın.»
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: «Her kim kızını bir fasıkla
evlendirirse, onunla arasındaki akrabalık bağını kesmiş olur.» (Hadisi îbn
Hibbân zayıflan arasında Enes hadisinden rivayet etmiştir.Yine îbn Hibbân, bu
hadisi, Şa'bî'nİn sözü olarak, sahih bir senetle sika'lan arasında rivayet
etmiştir.)
Îbn Teymiyye;
«Günahlara ısrarla devam edenin evlenmesi uygun değildir,» demiştir.
«Hıtbe»; Kı'de ve
Cilse kelimeleri gibi, Fi'le veznindedir.İnsanlar arasında belli olan
yollarla kız istemeye bu isim verilmiştir.Hitbe, evliliğin ilk kademesidir.
Allahu Teâlâ eşlerden birinin diğerini iyi tanıyarak, evliliğe atılan adımların
sağlıklı olabilmesi için, evlenme bağım kurmadan önce hıtbeyi meşru kılmıştır.
Îki şart kendisinde
bulunmayan kadına, evlenme teklifi yapmak mubah olmaz.
Birincisi; o anda
evlenmesine mâni olacak şer'î manilerden hâli olması.
ikincisi; başka
birisinin daha önce şer'î yolla kadına talip olmaması.Şayet müebbed veya
muvakkat haramhk sebeplerinden bir sebeple haram olur, veya başka birisi kadına
talip olursa böyle bir kadına evlenme teklifi yapmak caiz değildir.
îddeti, ister vefat,
isterse boşanma sebebiyle olsun, ister talak-ı bâin ile isterse talak-ı ric'î
ile[2] boşanmış
olsun iddet bekleyen kadını istemek haramdır.
Şayet ric'î talak ile
iddet bekliyorsa, Onu istemek haramdır.Çünkü henüz kocasının muhafazasından
çıkmış değildir.Herhangi bir vakitte ona dönmesi mümkündür.Eğer bâin talak
ile iddet bekliyorsa, açık sözlerle onu istemek haramdır.Çünkü kocanın
hakkının kadınla ilgisi devam ediyor.Yeni bir akidle kadına dönme hakkına
sahiptir.Başka bir adamın böyle bir kadım istemesi, adamın hakkına
tecavüzdür.Alimler, tariz yoluyla böyle bir kadım istemek konusunda ihtilaf
etmişlerdir.Sahih olan, bunun caiz olmasıdır.
Eğer kadın, kocasının
vefatı dolayısıyla iddet bekliyorsa, iddet esnasmda açık bir ifade kullanmadan
tariz yoluyla kadına talip olmak caizdir.Çünkü kocalık bağı, vefat ile
kesilmiş olup, ölen koca için geride bıraktığı karısıyla alâkalı bir hak
kalmamıştır.Ancak bu durumda bile kadının üzüntülü durumunu gözetmek, bir
yönden kadım teselli etmek, başka bir yönden Ölenin ailesi ve varislerini
muhafaza etmek için, açık bir ifade ile kadım istemek haram kılınmıştır.
Allahü Teâlâ bu konuda
şöyle buyurur: «Böyle kadınlara kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde
veya İçinizden onlarla evlenmeyi geçirmenizde size sorumluluk yoktur.Allah
(c.c.) onlan anacağınızı bilir.Sakın meşru sözler dışında onlarla gizlice
sözleş-meyin.Müddet sona erene kadar nikâh akdine kalkışmayın.İçinizde olanı
Allah'ın bildiğini bilin de, O'ndan çekinin.Allah'm bağışlayan ve Hâlim
olduğunu bilin.» (Bakara: 235)
Ayette geçen
kadınlardan maksat, kocalarının vefatı dolayısıyla iddet bekleyen kadınlardır.
Çünkü sözün gelişi bunu göstermektedir.Tarizin manası; konuşanın söyleyeceği
sözü söylemeden, ona delalet eden başka bir sözü söylemesidir.Meselâ;
«Evlenmek istiyorum», «Allah (c.c.) bana iyi bir kadın nasip etse isterdim,»
veya, «Allah seni elbette hayırlı bir şeye sevkedecektir,» demek gibi.îddetli
bir kadına hediye götürmek caiz olup, bu da tarizden sayılır.Yine kendini
methetmesi, tariz yoluyla evlenmekle ilgili meseleleri zikretmesi caizdir.
Nitekim Ebû Ca'fer
Muhammed bin Ali bin Hüseyin de böyle yapmıştır:
Hanzala'mn kızı
Sükeyne şöyle demiştir: «Ali bin Muhammed bin Ali, ölen kocamdan îddetim henüz
bitmeden benden izin talep ederek, 'Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ve
Ali'ye olan yakınlığımı ve Araplar içindeki yerimi biliyorsun!, dedi.» Ben de;
«Allah (c.c.) seni bağışlasın, ey Ebû Ca'fer.Sen kendisinden ilim öğrenilen
bir adamsın.İddet beklerken mi talip oldun?» dedim.Ali bin Muhammed şöyle
dedi: «Ben sana, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e ve Ali'ye olan
yakınlığımı haber verdim.Rasülüllah, kocası Ebû Seleme ölünce dul kalan ümmü
Selerae'nin yanına gelerek; «Benim Allah'ın Rasûlü ve hayırlı kulu olduğumu,
kavmim arasındaki yerimi biliyorsun,» demiştir.İşte bu söz, istemek anlamını
taşır.» (Hadîsi, Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Bu görüşlerin özeti;
iddet bekleyen tüm kadınlara açık bir ifade ile talip olmak haramdır.Bâİn
talak ile boşanan ve vefattan dolayı iddet bekleyen kadınlara, üstü kapalı söz
ile talip olmak mubahtır.Ric'î talak ile iddet bekleyen kadına talip olmak ise
haramdır.
iddet esnasında açık
bir söz ile kadını isteyip de, iddet bittikten sonra nikah akdi yapılırsa,
alimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir:
imam Mâlik; «Kadınla
yatsın veya yatmasın ayrılmaları gerekir,» demiştir.
Şafi'î ise şöyle
demiştir: «Bir yönden ihtilaf vaki olduğu için.zikri geçen açık nehyi irtikap
etmiş olsa bile akid sahih olur.»
îddet müddetinde akid
vâkî olup, beraber yattıkları takdirde, ayrılmaları gerektiği konusunda âlimler
ittifak etmişlerdir, imam Malik, Leys ve Evzâ'î; «Bundan sonra kadınla
evlenmesi helâl olmaz,» demişlerdir.Alimlerin çoğu ise; «iddet müddeti
bittikten sonra, istemesi halinde evlenmek helal olur,» demişlerdir.
Müslüman kardeşinin
istediği kızı istemek, kişiye haramdır.Çünkü bu harekette, ilk isteyenin
hakkına tecavüz ve ona kötülük etmek vardır.Böyle bir tasarruf, aileler
arasında nifak tohumlan ekerek, onlan emin kişilerin huzurunu kaçıran bir
düşmanlığa sürükler.
Ukbe bin Amir
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Rasûlül-lah sallallahu aleyhi ve seilem
şöyle buyurmuştur: «Mümin müminin kardeşidir.Binaenaleyh bir mümin İçin
kardeşinin satışı üzerine satış yapması ve o vazgeçmedikçe dünürlüğü üzerine
dünür göndermesi helâl değildir.» (Hadisi, Müslim ve Ahmed.rivayet etmişlerdir.)
îstenen hanım açık bir
şekilde kabul ederse, velisinin îzni muteber olduğu takdirde, o kadının izin
verdiği velisi açık olarak kabul etmiş ise, böyle bir hanımı istemek haram
olur.Şayet bir öncekine açık bir şekilde red cevabı vermişse veya tariz
"yoluyla «Senden yüz çevirmek mümkün değildir.» gibi bir sözle kabul etmişse
veya ikinci dünürlüğe gelen, ilk geleni bilmezse veya kadın kabul etmeyip
reddederse veya ilk dünür ikinciye izin verirse bu durumlarda, istenen bir
kadını istemek caizdir.
Tirmizî Şafiî'den, bu
hadisin manasım şöyle rivayet etmiştir: «Kadın istendiği zaman, buna razı gelir
ve kabul ederse, başkasının onu isteme hakkı yoktur.Ancak, kadının razı
olduğu veya kabul ettiği bilinmezse, onu istemekte bir beis yoktur.Şayet, birinciyi
kabul ettikten sonra, ikinci kişi kadını ister ve nikah akdi gerçekleşirse,
günahkâr olur, akid ise sahihtir.Çünkü, başkasının istediği kadını istemek,
evlenmenin sıhhati için şart değildir.Böyle yapmakla nikah akdi bozulmaz.»
Dâvûd ise «ikinci
adam, böyle bir kadınla evlendiği takdirde, kadınla yatmadan önce ve de sonra
akid bozulur» demiştir.
Evlilik hayatını
yumuşatan, onu saadet ve sevinçle dolduran hususlardan birisi de, kişinin,
evlenmeye yaklaştıracak adımların atılmasına sevkeden güzelliğini veya onu
bırakıp başkasına talip olmaya sevkedecek çirkinliğini bilmesi için talip
olduğu kadına bakmasıdır, ihtiyatlı davranan kişi, yaptığı işin hayır ve şer olduğunu
bilinceye kadar iyice araştırmadan karar vermez.
A'meş şöyle demiştir:
«Görmeden yapılan her evlenmenin sonu üzüntü ve kederdir.» Bu şekilde bakmayı
islâmiyet mendub saymış, hatta teşvik etmiştir.
Câbir bin Abdullah
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre Rasû-lüllah sallallahu aleyhi ve seilem
şöyle buyurmuştur: «Sizden biriniz, bir kadınla evlenmek istediği vakit,
kendisini o kadınla evlenmeye celbedecek taraflarına bakmak fırsatını bulursa,
baksın.» Câbir şöyle demiştir: «Beni Seleme'den bir kadınla evlenmek istedim.
O kadının beni kendisiyle evlenmeye celbedecek taraflarına gizlice baktım.»
(Hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.)
Muğîre bin Şu'be
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Muğîre bir kadına evlenme teklifi yapınca
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem kendisine; «O kadına baktın mı?» diye
sordu.O; «hayır.» deyince, Rasûlüllah «O kadını görmelisin, zira görerek
evlenmek, evlendikten sonra aranızdaki sevginin devamını daha iyi sağlar.» Yani
böyle yapman aranızdaki anlaşmanın devamlı olmasına daha uygundur.(Hadisi
Nesâî, îbn Mâce ve Tinnizî rivayet etmiştir.Tîrmizî hadisi hasen saymıştır.)
Ebû Hüreyre (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre; bir adam ensâr'dan bir kadını isteyince Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem; «O kadını gördün mü?» diye sordu.Adam, «hayır,»
deyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem «Git, o kadına bak.Şüphesiz ensar'ın
gözlerinde bir kusur vardır,» demiştir.
Cumhur ulemânın
görüşüne göre, erkek sadece kadının yüzüne ve ellerine bakabilir.Başka yerine
bakamaz.Çünkü, yüze bakmak, güzel veya çirkin olduğunu belli eder.Ellere bakmak
ise vü-cud teninin ne şekilde olduğunu gösterir.
Alimlerin çoğunluğunun
bu görüşüne ters düşenler de olmuştur:
Davûd; «bütün vücûduna
bakabilir,» Evzâ'î ise «vücûdunun gösterişli kısımlarına bakabilir,» demiştir.
Bazılarına göre;
hadisler, bakılacak yeri tayin etmemiş olup, ifade, maksat hasıl olacak şekilde
bakılması için mutlak olarak gelmiştir.Bu görüşü savunanların delilleri şudur:
Abdürrezzak ve Sa'îd bin Mansûr'un rivayet ettiklerine göre Ömer (r.a.) Ali'nin
kızı Ününü Gülsüm'e talip olunca; Ali (r.a.) onun küçük olduğunu söyleyerek,
«Onu sana gönderirim, razı gelirsen karın olur,» dedi.Buj nun üzerine Ummü
Gülsüm'ü Ömer'e gönderdi.Ömer ise, topuklarını açınca, Ummü Gülsüm;
«Emîrül-müminîn olmasaydın, gözlerine bir tokat çarpardım,» demiştir.
îstediğî kadına bakıp
da hoşuna gitmezse, sükût eder, söyleyeceği sözlerden ez yet duymasın diye bir
şey söylemez.Umulur ki onun beğenmediği yönlerini bir başkası beğenebilir.
Bu hüküm sadece
erkeklere ait olmayıp kadınlar için de geçerlidir.Kadının da kendisini
isteyen erkeğe bakması hakkı vardır.Kadını görüp beğenmek söz konusu olduğuna
göre, kadının da erkeği beğenmesi söz konusudur.Ömer (r.a.); «Kızlarınızı çirkin
erkeklerle evlendirmeyiniz.Kadınların erkeklerden, erkeklerin de kadınlardan
beğendikleri vardır.» demiştir.
Kadının güzellik ve
çirkinlikle ilgili sıfatlan bakmak suretiyle öğrenilir.Ahlakıyla ilgili diğer
sıfatlara gelince: Bunlar kadının vasıflarının anlatılmasıyla, beraberce
bulunduğu kişileri ve etrafındaki insanları araştırmakla veya anne ve
kızkardeş gibi' güvenilir yakın akrabadan birisi vasıtasıyla bilinir.
Nebî aleyhisselam
Ümmİi Süleym'i bir kadına göndererek, ona; «O kadının ayak damarlarına bak ve
yaka kısımlarını kokla,» buyurmuştur.Bir rivayette; «Ağız kokusunu öğrenmek
için ön dişlerini kokla,» şeklindedir.(Hadisi Ahmed, Hâkim, Taberânî rivayet
etmişlerdir.)
Gazâlî, İhyâ'sında
şöyle demiştir: «Kadının ahlâk ve güzelliğini doğru dürüst, iç ve dış
hallerinden haberdar olan ve vasıflarını iyi görebilenden başkası söyleyemez.
Böyle bir kimse, kadının tarafını tutarak vasıflarını övmekte aşın gitmez.Ona
hased ederek de iyi durumlarım eksik anlatmaz.insanın mizacı, evliliğin başlangıcında
kadınları vasıflandırırken ifrat ve tefrite kaçmaya meyyaldir.Çok az kişi
doğruyu söyler ve eksiksiz anlatır.Bilakis bu konuda aldatma ve kandırma çok
olur.Onun için, istediği kadından başkasının kendisine gösterilmesinden
korkan kimsenin bu konuda dikkatli davranması gerekir.»
Kişinin istediği
^kadınla yalnız kalması haramdır.Çünkü nikah akdi gerçekleşinceye kadar,
kişiye istediği kadınla yalnız kalması haram kılınmıştır.îslâm, bakmanın
dışında bir şeye müsaade etmemiştir.Böylece haramhk, bakmanın dışındaki
yerlerde devam etmiştir.Çünkü, yalnız başbaşa kalındığında, Allah'ın
nehyet-tiği şeylerin yapılmasından emin olunamaz.Eğer yanında kadının mahremi
varsa, günah işleme korkusu bulunmadığından halvet caizdir.
Câbir (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre, Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: «Allah'a ve
ahiret gününe İman eden, yamada mahremi bulunmayan İtarfmln yalnız bulunmasın.
Şüphesiz üçüncüleri şeytan olur.»
Amir bin Rabîa'dan rivayet
olunduğuna göre, o demiştir ki: Rasûlüllah şöyle buyurdular: «Kişi helâli
olmayan bir kadınla yalnız beraber bulunmasın.Şüphesiz üçüncüleri şeytan
olur.* Ancak yan* lannda mahrem bulunursa o müstesnadır.» (Bu iki hadisi Ahmed
rivayet etmiştir.)
İnsanlardan çoğu bu
konuyu önemsemeyerek, kızının veya yakının, istediği adamla haşır-neşir
olmasını, hiç sakınmadan onunla beraber kalmasını, kontrol etmeden onunla
istediği yere gitmesini mubah gördüler.Bunun sonucu olarak da kadın şerefinin
zayi olması, iffetinin bozulması ve kerametinin heder olmasıyla karşılaşıldı.
Bazen, böyle yapanlar, evlenmeyi tamamlayamadıklan gibi, buna ilave olarak
kadınlara evlilikten tamamen uzak kalmaları da söz konusu olmuştur.
Bunun aksi olarak;
bazı şuursuz kişiler de, kızını istemeye gelenin kızını görmesine izin vermez.
Zifaf gecesinden Önce erkek kızı, kız da erkeği görmeden nikahlan kıyılır.
Bazan da, görme şekli.İşin olmasını beklemeden ansızın olur.Böylece sonunda
yuvanın dağılması ve ayrılma gibi baştan düşünülmeyen durumlar meydana gelir.
İnsanlardan bazıları
sadece bir fotoğrafla yetinirler.Bu ise gerçekte, kalbin mutmain olacağı bir
şeye delâlet etmez.Ve gerçek olarak hakikâtleri ince bir şekilde ortaya
koymaz.Bunlann en hayırlısı, İslâm'ın getirdiği sistemdir.Bu sistemde
taraflardan her birileri, kadının şerefini himaye etmek, ırzını korumak için
halvetten kaçınarak birbirlerini görme haklan vardır.
Hıtbe; evlilik akdine
bir başlangıç olup, çok kere mehrin tamamı veya bir kısmı, hediye ve hibeler,
aradaki bağlan kuvvetlendirmek ve yeni alâkalan pekiştirmek için verilir.
Bazan isteyen ve istenenden birisi nikah akdinden vazgeçer veya ikisi beraberce
vazgeçerler.Acaba bu caiz midir? Verilen eşyalar geriye alınır mı?
Hitbe; mücerred olarak
evlilik vaadidir.Yoksa evlenmeyi gerekli kılan bir akiu" değildir.Vaad
verenlerden her birilerinin verdikleri sözden vazgeçmeleri, sahip olduklan
haklardan bîr haktır.
Sâri', hernekadar
sözünden dönmeyi, kötü bîr ahlâk ve münafıkların sıfatı olarak
vasıflandırmışsa da, sözünden dönenin, sözünde durmadığı için cezalanacağı
maddi bir ceza koymamıştır.
Ancak burada sözünden
dönmeyi gerektirecek bir zaruret varsa, o müstesnadır.
Buhari'de geçtiğine
göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve selIem şöyle buyurmuştur: «Münafığın
alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan konuşur, vaadinde durmaz, emanete
hıyanetlik eder.»
Abdullah bin Ömer
(r.a.)'in vefatı yaklaşınca şöyle buyurmuştur: »Kureyş'ten bir adam için,
filancaya gidiniz, ben ona kızım hakkında söz vermeye benzer bir lâf ettim.
Allahu Teâlâ'ya üç nifak alametinden birisiyle kavuşmak istemem.Sizi şahid
tutuyorum ki, kızımı o adamla evlendirdim.»
isteyen kişinin mehir
olarak verdiklerini geri isteme hakkı vardır.Çünkü bunlar yapılacak evlenmeye
karşılık verilmiştir.Evlenme akdi gerçekleşmeyince, mehri hak etmiş sayılmaz
ve mehri sahibine iade etmesi vâcib olur.Çünkü bu, onun hâlis olarak hakkıdır.
Hediyelere gelince; bunlann
hükmü hibenin hükmüdür.Sahih olan, karşılık olarak değil de yalnız teberru
olarak verilen hibeden dönmenin caiz olmadığıdır.Çünkü kendisine hibe verilen
kişi, hibe edilen malı aldığı zaman, onun mülküne girmiş olur.V» o maldan
tasarruf etmesi caizdir.Hibe edenin vazgeçmesi, rızası obuadan hibe ettiği
kişiden malı çekip almaktır ki, bu aklen de şer'an da bâtıldır.Eğer hibe eden,
karşılık istemek ve karşılık görmek için hibe eder de hibe edilen karşılığı
vermezse, hibe edenin hibesinden dönmesi caizdir.Bu durumda hibe edenin, hibe
ettiği' şeyden dönme hakkı vardır.Çünkü yaptığı hibe, karşılık beklemek
üzere yapılan hibedir.Evlilik akdi tamamlanmayınca hibe ettiği şeyden dönme
hakkı doğmuş olur.Bu konuda esas olan şu rivayetlerdir:
Tirmizî, Nesâî, Ebû
Dâvûd ve İbn Mâce'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kişinin verdiği hediyeden ve
hibe ettiği maldan dönmesi helâl değildir.Ancak babanın çocuğuna verdiğinden
dönmesi müstesnadır.»
Yine Tirmizî, Nesâî,
Ebû Dâvûd ve îbn Mâce'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem; «Hibe ettiği şeyden dönen, kusmuğuna dönen
gibidir,» buyurmuştur.
Salim'in babasından,
babasının da Rasûlüllah'tan rivayet ettiğine göre; Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Hibe edilen mala, karşılık söz konusu
olmadığı müddetçe, en lâyık olan kişi, hibe edilen şahıstır.»
Bu hadislerin
mânasını, İlâmü'l-Muvakkı'în kitabının yazan şu şekilde bir araya getirmiştir:
«Karşılık istemek için değil de, teberru için,yapılan hibeden, hibe edenin
vazgeçmesi helâl olmaz.Karşılık istemek ve karşılık görmek için yapılan
hibeden ise, hibe edilen karşılığı vermediği müddetçe, hibe edenin dönme hakkı
vardır.Rasûlüllah'in hadislerinin tümüyle âmel edilir.Hadisler birbirine
karşı kullanılmaz.»
Bugün Mısır mahkemelerinde
geçerli olan hüküm [3], Hanefi mezhebinin
tatbikatıdır.Bu görüşe göre kız isteyen tarafın, verdiği hediyeler eğer değişmeye
uğramadan mevcut iseler, geriye isteme hakkı vardır.Bilezik, yüzük, zincir ve
benzeri şeyler eğer mevcut iseler verene geri iade edilirler.Şayet verilen
eşyalar olduğu gibi durmuyorsa, meselâ kaybolmaları, satılmaları veya ilave edilerek
değişmeleri veya verilen şey yiyecek maddesi ise, yenmeleri, veyahutta kumaş
ise dikilmeleri hâlinde, veren için, hediye ettiği şeyleri veya bedellerim
isteme hakkı yoktur.
Mâlikîler, bu konuda,
kadın tarafının dönmesi veya erkek tarafının dönmesi durumlarım dikkate alarak
şu açıklamayı yapmışlardır: «Eğer erkek tarafı dönerse, hediye olarak
verdiklerini geriye alamaz.Şayet kız tarafı vazgeçerse erkek, verdiği
hediyelerin tümünü alır.Hediyeler ister olduğu gibi kalmış olsunlar, isterse
helak olsunlar, farketmez.Helak olmuşlarsa bedellerini alır.Ancak baştan
şart koşulmuşsa ve âdetlerinde hediye geri vermek yoksa, o zaman bununla amel
edilir.»
Şafiîlere göre ise;
hediye ister bulunsun, isterse helak olsun iade edilir.Eğer hediyenin kendisi
mevcutsa .olduğu gibi geri ve* rilir.Şayet helak, olmuşsa, kıymeti iade
edilir.Bu görüş bizim kabul edebileceğimiz doğruya en yakın olan görüştür.
Evlenmede hakiki
rükün, iki tarafın nzası ve evlenme isteklerinin birbirine uygun düşmesidir.
Karşılıklı nza ve irade uygunluğunun bulunması, dıştan gözlenemeyen, kalbe ait
bir iş olduğu için, kalp ile dış görünüş arasında irtibat kurmak ve bu irtibatı
isbat etmek üzere kalpdekine delâlet edecek bir tâbir bulmak gerekir.Bu
tabirin de nikâh akdi yapan taraflar arasında geçerli olabilecek şekilde
seçilmesi gerekir.Akid yapan taraflardan birisi-* nin evlilik bağım kurma
isteğini ifade eden tâbiri «îcab» diye isim-, lendirilerek «bu tâbirle
evlenmeyi gerekli kıldı» denir.
İkinci olarak; akid
yapan diğer tarafın nza ve muvafakata de* lâlet eden cümlesine de «kabul»
denir.Bundan dolayı fakihler, ev» lenmenin rükünleri «îcab ve kabül'dür»
demişlerdir.
1- Nikâh
akdi yapanların mümeyyiz olmaları.Eğer taraflardan biri deli veya temyiz
kabiliyeti bulunmayacak derecede küçük ise nikah akdi bağlanmış olmaz.
2- Îcab ve
kabul meclisinin bir olması: Şöyle ki; başka konuya ait bir sözle veya adet
gereği yüz çevirerek ve başkasıyla meşgul olma sayılan bir hareketle icab ve
kabulün arasının ayrılmaması gerekir.Kabulün îcabdan hemen sonra olması şart
değildir.Oturum uzayıp kabul îcabdan sonra gecikir de, nikâhtan yüz çevirmeye
delâlet eden bir şey sadır olmazsa, meclis bir tane sayılır.
Hanefî ve Şâfiîlerin
görüşü budur.
Muğnî kitabında şöyle
geçmektedir: «Kabulün îcabdan sonra gecikerek vâki olması, meclis devam ettiği
ve başka şeyle meşgul olunmadığı müddetçe sahihtir.Çünkü bu tip meclisin
hükmü, sözleşmelerin hükmü gibidir.Ihtiyarîliğin bulunması, teslim almanın
şart olması ve alımın gerçekleşmesi gibi durumlar, karşılıklı sözleşmelerde
olduğu gibi nikâhta da geçerlidir.Şayet kabulden önce aynhrlarsa, îcab bâtıl
olur.Bu durumda icabın anlamı kalmamış olur.Ayrılmakla, kabul edecek taraf,
nikâhtan yüz çevirmiş, olduğundan kabul gerçekleşmemiş olur.Nikâhla ilgili
konuşmayı keserek başka şeyle meşgul olmak da bunun gibidir.Çünkü başka şeyle
meşgul olmak nikâh akdinden yüz çevirmek anlamına gelir.»
Ahmed'den rivayet olunduğuna
göre; ona şöyle sorulmuştur: «Bir topluluk bir adamın yanma giderek ona
«filancayı evlendir,» der de bunun üzerine adam; «Kızımı ona bin dirheme
verdim,» derse, daha sonra bu topluluk kızı isteyenin yanma dönerek durumu
haber verdiklerinde adam da «Kabul ettim» derse, bu nikâh caiz olur mu?» imam
Ahmed; «Evet» diye cevap vermiştir.
Şâfiîler, kabulün
hemen olmasını şart koşarak, dediler ki: lcahı ve kabulün arası, velisinin, «Kızımı
sana verdim» demesi üzerine, kızı isteyenin «Allah'ın ismiyle başlarım.Hamd
O'nadır.Salât ve Selâm Allah'ın Rasûlü üzerine olsun», hutbesini okuması ile
ayrıldıktan sonra, «Onu nikâhlamayı kabul ettim,» derse, bunda iki görüş
vardır:
Birincisi; ki bu Şeyh
Ebû Hâmid el-İsfîrâyînî'nin görüşüdür-bu nikâh sahihtir.Çünkü hutbe, nikâh
akdi için emredilmiştir.Onun için nikâhın sıhhatine mâni değildir.Cem
edilerek kılman iki namaz arasındaki teyemmüme benzemektedir.
İkincisi; böyle bîr
nikâh sahih olmaz.Çünkü îcab ve kabulün arası ayrılmıştır.Hutbeden başka
şeyle ayrılması halinde akid sahih olmadığı gibi, hutbe ile ayrılmasında da
akid sahih olmaz.Teyemmüm ise bundan farklıdır.Çünkü teyemmüm, iki namaz arasında
emredilmiş, hutbe ise akidden önce emredilmiştir.îmam Malik ise, îcab ve
kabul arasında yürümeyi ve kabulün gecikmesini caiz görmüştür, ihtilafın
sebebi, «tarafların beraberce bir anda kabul etmeleri, nikâh akdinin şartından
mıdır, yoksa değil midir?» meselesinden kaynaklanmaktadır.
Üçüncüsü; kabulün
icâba muhalif olmasıdır.Ancak kabul kelimeleri îcâbdan daha güzel olursa o
müstesnadır.Bu durumda muvafakatim daha fazla göstermiş olur.Meselâ îcâb
tarafı; «Kızım, falancayı yüz Cüneyh mehirle sana nikahladım,* der, kabul eden
de; «Onu ikiyüz Cüneyh'e kabul ettim,» derse, nikâh akdedilmiş olur.Çünkü
kabul, icâb'dan daha iyi bir şekilde cereyan etmiştir.
Dördüncüsü;
taraflardan her birileri, arada geçen konuşmalardan anlaşılanın, evlilik
akdini gerçekleştirmek olduğunu birbirlerinden işitmiştir.Her ne kadar
taraflar konuşmada geçen kelimelerin mânalarını tek tek anlamasalar da gaye ve
niyetlere itibar edildiğinden bu caizdir.
Nikâh akdi taraflardan
her birerlerinin anlayacağı bir dille ve nikâha yönelik sözlerle gerçekleşir.
Şöyle ki; taraflardan çıkan sözlerin, kapalı veya şüphe ifade eden sözler
yerine, evlenme isteğine delâlet eden tabirler olması gerekir.
Şeyhülislâm İbn
Teymiye şöyle demiştir: «Nikâh, insanların nikâh sözü olarak kabul ettikleri
herhangi bir sözle, hareketle veya herhangi bir lisanla bağlanır.Diğer bütün
akidler de bunun gibi-* dir.Fakihler kabul tarafı için bu görüşe muvafakat
ederek, nikâh sözlerinin hususi bir kelimeden türemesini şart koşmamışlardır.
Bilakis kabui tarafının «Kabul ettim, muvafakat ettim, yerine getirdim,
geçerli kıldım» gibi rıza ve muvafakata delâlet eden sözleriyle nikâh tahakkuk
eder.
icaba gelince; âlimler
icabın nikâh ve evlenme lâfızlarıyla veya bunlardan türeyen kelimelerle sahih'
olacağına ittifak etmişlerdir.Meselâ; «seni evlendirdim, seni' nikahladım.»
gibi.Çünkü bu lâfızlar açık olarak maksada delâlet etmektedir.
Alimler bu lafızların
dışında, hibe, satış, mülk olarak verme ve sadaka lâfızlarıyla nikâhın
gerçekleşmesinde ihtilâf etmişlerdir.Hanefîler, Sevri, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd ve
Ebû Dâvûd bu nikâhı caiz görmüşlerdir.Çünkü nikâh niyetin muteber olduğu bir
akiddir-Nikâhın sıhhati için belli bir lâfza itibar edilmez.Bilâkis kendisinden
şer'î mâna anlaşıldığı zaman, üzerinde anlaştıkları herhangi bir lâfız
muteberdir.Yani kullanılan kelimeyle, şer'î mânası arasında bir ortaklık
varsa bu caizdir.Çünkü Nebi aleyhisselam, bir adamı bir kadınla evlendirerek
adama; «Kur'ân'dan bildiğin karşılığında bu kadını sana temlik ettim,»
buyurmuştur.(Hadisi Buhâri rivayet etmiştir.) Hibe lafzıyla Rasûlüllah
(a.s.)'ın nikâhı gerçekleşince, bunun gibi ümmetinin nikâhı da hibe lafzıyla
gerçekleşir.Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Ey Nebi.biz sana
şunları helâl kıldık.Mehİrlerini verdiğin zevcelerini, bir de, mümin bir kadın
kendini Nebî'ye hibe ederse.» (Ahzâb: 50).
Ayetteki hibe
kelimesini, mecaz mânasını alarak tashih etmek mümkün olduğu için, kinaye
sözlerle talâk vakî olduğu gibi, hibe kelimesiyle de nikâh vakî olur.
Şafi'î, Ahmed, Sa'îd
bin Müseyyeb ve Atâ'ya göre nikâh ancak evlenme ve nikâhla ilgili sözler ve bu
sözlerden türeyen kelimelerle sahih olur.Bunların dışındaki temlik ve hibe
sözleri nikâh anlamına gelmez.Çünkü bunlara göre şahadet nikâhta şarttır.
Hibe lafzıyla akid yapılınca şahid bulunmadığından nikâh akdi gerçekleşmiş
olmaz.
Eğer tarafların birisi
veya ikisi de Arapçayı biliniyorlarsa, başka bir dille nikâh akdinin
yapılabileceğine fakihler ittifak etmiş-lerdr.Arapçayı anlavip, Arapçayla akid
yapmaları mümkün olduğu zaman başka dille nikanlanmalarında ise ihtilaf
edilmiştir.
îbn Kudâme.Muğnî adii
kitabında şöyle demiştir: «Arapça nikâh lâfzım söyleyebilene, başka dille
nikâh sahih olmaz.» Şafiî'nin iki görüşünden birisi de bu yöndedir.
Ebû Hanife'ye göre ise
nikâh gerçekleşir.Çünkü bu kişi nikâha ait bir kelime kullanmıştır ki', bu
ifadenin arapça olması caiz olduğu gibi, başka dilden karşılığını söylemek te
caizdir.
Biz şunu
söyleyebiliriz: «Nikahladım ve evlendirdim» sözlerini söyleyebildiği halde,
helâl kıldım gibi lâfızlar kullanması sahih olmaz.Ama Arapçayı iyi bilmeyene
kendi lisanıyla nikâh akdi yapması sahihtir.Çünkü bu kimse Arapça söylemekten
aciz olduğu için, dilsiz gibî sayılır ve Arapça söylemek kendisinden sakıt
olur.Ancak kendi dilinden söylediği sözlerin Arapça nikâh, lafızlarına uyması,
hususi olarak o lafızları ifade etmesi gerekir.Arapçayı iyi bilmeyenin Arapça
nikâh lafızlarını Öğrenmesi şartı da yoktur.
Ebû'I-Hattab şöyle
demiştir: «Arapça nikâh kelimelerini öğrenmesi gerekir.Çünkü nikâhın Arapça
olması şarttır.Arapçayi öğrenmeye kâdirse, «tekbir» lafzım ezberlediği gibi,
nikâh lafızlarını da öğrenmesi gerekir.»
Birinci görüş olan Ebû
Hanife'nin görüşü şu yöndedir: «Nikâh vacib olduğundan rükünlerini Arapça
olarak öğrenmek gerekmez.Nikâh satış akdine benzer.Fakat «tekbîr» bunun gibi
değildir.Taraflardan birisi Arapçayı iyi biliyorsa bilen taraf Arapça, diğer
tara* da kendi lisanıyla söyler.Eğer taraflardan birisi diğerinin lisanını
iyi anlayamazsa, karşı tarafın nikâhla ilgili sözlerini kendisine haber verecek
iki lisanı iyi bilen güvenilir bîr kimseye ihtiyaç vardır.»
Bize göre gerçek şu
ki, bu zor bir iştir.Halbuki Allah'ın dîni kolaydır.Daha Önce nikâhın hakiki
rüknünün karşılıklı nza olduğu sözümüz geçmiştir.Icab ve kabul bu namazı dış
görüntüsü ve delilidir.îcab ve kabul vakî olunca, hangi lisanla söylenirse
söylensin bu kâfi gelir.
îbn Teymiye şöyle
demiştir: «Nikâh her ne kadar bir ibadet ise de, köle azad etmek ve sadaka
vermek gibidir ki, Arapça veya Acemce diye herhangi bir dil bu konuda tâyin
edilemez.»
Kaldı ki; Arap
olmayan, o anda Arapça nikâh kelimelerini öğrense bile, kendi konuştuğu bir
dil gibi, Arapça kelimelerden maksadın ne olduğunu iyice anlayamaz.Eğer,
«diğer hitap çeşitlerinde, ihtiyaç olmadan Arapça dışında bir dille konuşmak
mekruh olduğu gibi, nikâh akdinde de ihtiyaç obuadan Arapça'nın dışında bir
dille söylemek mekruhtur,» denseydi bu doğru olurdu.Çünkü Malik, Ahmed ve
Şafi'î'den yapılan rivayetlerde ihtiyaçsız Arapça'nın dışında hitap etme
alışkanlığının mekruh olduğuna delâlet vardır.
Satış akdinde olduğu
gibi, eğer kadın tarafı anlarsa, dilsizin işaretiyle nikâhı sahih olur.Çünkü
işaret, karşısındaki kişinin anlayacağı bir mâna taşır.Şayet kadın tarafı
işaretten arılamazsa nikâh sahih olmaz.Çünkü akid iki şahıs arasındadır.
Taraflardan her birilerinin, diğerinden çıkan söz ve işareti anlaması gerekir.
Taraflardan birinin
huzurda bulunmayıp, nikâh akdinin yapılmasını isterse, karşı tarafa evlilik
isteğini bildiren bir mektup veya bir elçi göndermesi gerekir.Diğer tarafın
eğer kabul etme arzusu varsa, şahitler huzurunda yazılı kâğıdı onlara gösterir
veya gelen elçinin haberini onlara işittirir.Ve nikâhı kabul ettiğine dair
mecliste onları şahit tutar.Bu kabul o meclisle kayıtlı olarak muteber
sayılır.
Fakihler îcab ve kabul
sığasının her ikisinin mazi (geçmiş zaman) veya, birinin mazi diğerinin muzâri
(şimdiki zaman) sîgasıyla olmasını şart koşmuşlardır.
Brincİye misâl; ilk
akid yapan, «Kızımı sana nikahladım» der, karşı taraf da «kabul ettim,» der.
îkinciye misâl; ki2
isteyen, «Kızımı sana nikahlıyorum» der, karşı taraf da, «Kabul ettim» der.
Alimler bu sığaları şart koştular.Çünkü taraflardan nzanm tahakkuk etmesi ve
isteklerinin birbirine uygun düşmesi evlilik akdi için hakiki rûkun olup,
«îcab ve Ka-bûVde geçtiği üzere, bu rızanın görüntüsü durumundadırlar.Öyleyse
îcab ve kabulün akid zamanı, rızanın hasıl olduğuna ve gerçekleştiğine kesin
olarak delâlet etmelidir.Şâri'in nikâh bağının kurulması için kullandığı sîga,
mazi sîgasıdır.Çünkü mazi sığasının tarafların rızasına delâleti kesindir.
Başka herhangi bir mânaya ihtimâli yoktur.Hâl ve istikbâle delâlet eden
sîgalar bunun hilâfınadır.Bu sîgalar, konuşma zamanı, nzanm meydana geldiğine
delâlet etmezler.
Meselâ birisi; «Kızımı
sana nikahlıyorum» der, diğeri de «Kabul ederim» derse nikâh akdi gerçekleşmiş
olmaz.Gelecekte evlenmeye söz vermek şimdisi için akid olamaz.Şayet kız
isteyen taraf; «Kızım bana nikâhla», der, diğer taraf da «Onu sana nikahladım»
derse, akid gerçekleşir.Çünkü «Bana nikâhla» sözü vekil tutma anlamına delâlet
eder.Akid ise taraflardan birisinin veli olması halinde sahih olur.
İsteyen taraf; «Bana
nikâhla» der, diğer taraf da «Kabul ettim» derse, bu ifade, birincinin
ikinciye, vekil bıraktığı anlamını taşır.İkinci de, «Kabul ettim» sözüyle iki
taraf adına akid yapmış olur.
Alimler nikâh akdinin
bitirilmesini şart koşmuşlardır.Yani nikâhın, kendisiyle gerçekleştirildiği
siganın herhangi bir kayıtla kayıtlanmadan, mutlak olması gerekir.
Meselâ, kişinin kızını
isteyen; «Kızımı sana nikahladım» der, bunun üzerine kız isteyen de; «Kabul
ettim», derse, bu aki'd tamamlanmış olur.Akidin şartları yerine getirildiği
zaman nikâh sahih olup, nikâhın gerekleri kendisine lazım gelir.Şayet, akid
sîgası bîr şarta bağlı olur veya gelecek bir zamana izafe edilir veya belli bir
vakte yakın olur veya bir şartla beraber getirilirse bütün bu durumlarda nikâh
akdi gerçekleşmemiş olur.Bunların açıklaması tek tek aşağıdadır.
Bu akid sîgasının ifade
ettiği mânanın tahakkukunu, herhangi bir bağlama edalıyla, başka bir şeyin
tahakkukuna bağlamaktır.
Meselâ, kız isteyenin;
«Görev alabilirsem kızımı nikahladım,» demesi üzerine, kızın babası «Kabul
ettim,» derse bu sığayla nikâh gerçekleşmez.Çünkü akdin olması, daha sonra
olacak olan bir şeye bağlanmıştır.Bazen o şey gelecekte olmayabilir.Nikâh
akdi ise o anda kadından istifade etmeye mâlik olmayı ifade eder.İstifade etme
hükmü nikâhtan sonraya geciktirilemez.Görev alma şartı, konuşma esnasında
mevcut değilken yok olan bir şeye nikâh akdini bağlamak ta yok sayılır.Bu
.durumda nikâh mevcut olmamış olur.Amma nikâh akdi o anda gerçekleşecek bir
işe bağlanmışsa, bu durumda nikâh sahih olur.Meselâ, kişi «Eğer kızının yaşı
yirmi ise, o'nu nikahladım» der de bunun üzerine kızın babası; «Kabul ettim»
der ve kızın yaşı da o anda yirmiyi doldurmuş olursa, nikâh gerçekleşir.Yine
bunun gibi, kadın «Eğer babam razı olursa seninle evlenirim» derse, isteyen de
«Kabul ettim» der, kızın babası da o mecliste bulunduğu halde buna razı
gelirse, nikâh gerçekleşir.Çünkü bu durumdaki şarta bağlama şekil olarak mevcuttur.
Gerçekte ise, akid için kullanılan sîga nikâhı tamamlayıcı bir sığadır.
Kız isteyenin; «Kızını
yarın veya bir ay sonra nikahladım», demesi halinde, kızın babası da; «Kabul
ettim,» derse bu sığayla nikâh akdi, ne o anda ne de izafe edilen zaman
geldiğinde gerçekleşir.
Çünkü akdi geleceğe
bağlamak, o anda nikâhtan faydalanmaya mâlik olmayı gerektiren nikâh akdine
zıttır.
Meselâ, bir ay, daha
çok veya daha az bir müddet evlenmek gibi ki, böyle bir evlilik helâl değildir.
Çünkü evlenmekten maksat, çocuk doğurarak onlarla beraber yaşamayı devam
ettirmek, nesli korumak ve çocukları terbiye etmektir.Bunun için âlimler
«Mut'a» ve «Tahlil» nikâhlarının bâtıl olduğuna hükmetmişlerdir.Çünkü mut'a
nikâhı ile sadece belli bir vakit kadından faydalanma, tahlil nikâhı ile
kadının ilk kocasına helâl olması kastedilmektedir.Bunların her ikisi
hakkındaki görüşlerle ilgili açıklama aşağıdadır.
Buna «muvakkat nikâh»
veya «kesik nikâh» da denir.Mut'a nikâhı, kişinin, bir gün, bir hafta veya
bir aylığına kadını nikahlaması demektir.Mut'a olarak isimlendirilmesindeki
sebep, kişinin kadından faydalanması ve onunla belli bir vakte kadar
birleşerek, lezzet almaya ulaşmasından dolayıdır.
Mut'a nikâhının haram
olduğuna mezhep imamları ittifak ederek şöyle demişlerdir: «Mut'a nikâhı
yapıldığı anda bâtıl olur.Bu görüşlerine şöylece delil getirdiler:
1- Böyle bir
evliliğe Kur'ân'da varid olan nikâh, talak iddet ve mirasla ilgili hükümler
tâalluk etmez.Bu durumda mut'a nikâhı diğer bâtıl nikâhlar gibi bâtıldır.
2- Hadis-i Şerifler mut'a nikâhının haram
olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuşlardır:
Saburet'ül-Cühenî'den
rivayet olunduğuna göre; bu zat, Mekke'nin fethinde.Nebi aleyhisselam ile
beraber gazada bulundu.Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, ashaba,
kadınlara mut'a nikâhı yapmalarına izin verdi.Saburet'ül-Cühenî şöyle
demiştir: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellera mut'a nikâhını haram
edinceye kadar Mekke'den çıkmadı.»
İbn Mace'nin rivayet
ettiği bir lâfızda, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem mu'tâyı haram kılarak
şöyle buyurdu: «Ey însanlar, mut'a nikâhı için size izin vermiştim.Dikkat
edin, Allahu Teâlâ mut'a nikâhını kıyamete kadar haram kılmıştır.»
Alî (r.a.)'dan rivayet
olunduğuna göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Hayber günü mut'a
nikâhından ve ehli eşek etinden nehy etmiştir.
3- Ömer
(r.a.) hilâfet günlerinde minbere çıkarak mut'a'nın haram olduğunu bildirmiş,
sahabeler de bunu kabul etmiştir.Eğer Ömer (r.a.) hata etseydi, sahabeler onun
hatasını kabul edecek değillerdi.
4- Hattabî
şöyle demiştir: Mut'a nikâhının haram olması konusu bazı Şiiler müstesna,
üzerinde icma edilen meselelerden sayılır.Şiilerin fıkhî kaidelerine göre Alî
(r.a.)'a muhalefet etmeye yönelmek bile sahih değildir.Oysa mut'a nikâhının
neshedildiği, Alî (r.a.)'dan sahih olarak rivayet edilmiştir.
Beyhâkî'nin Ca'fer bin
Muhammed'den rivayet ettiğine göre, Ca'fer'e mut'a hakkında soruldu da, o,
«zinanın ta kendisidir,» dedi.
5- Mut'a ile
şehveti yerine getirme kastedilir.Neslin devamı ve evlâtların korunması
kastedilmez.Halbuki bunlar evlilik için esas maksatlardır.Mut'a nikâhı ile
kadından faydalanmaktan başka bir şey kastedilmediği için zinaya
benzemektedir.Sonra mut'a nikâhı kadına zarar verir.Çünkü kadın ticaret malı
gibi elden ele dolaşır.Mut'a nikâhı, kalacakları bir ev bulamayıp, terbiye
edilmelerini ve edepli ulmalanni üzerine alacak bir kimse de bulamadıklarından
çocuklara da zarar verir.
Bazı sahabe ve
tabiîn'den rivayet olunduğuna göre mut'a nikâ-İu helâldir.Bu görüş Ibn
Abbas'dan şöhret bulmuştur.
Tehzîb'üs-Sünen
kitabında şöyle geçmektedir: «Ibn Abbas, mut'a -nikâhının mubah olduğuna, zaruret
ve ihtiyaç halinde cevaz vermiş, mutlak olarak mubah olduğunu söylememiştir.
Kendisine, çoğu insanların mut'a nikâhı yaptığı haberi ulaşınca bu görüşünden
dönmüştür.Ibn Abbas ihtiyacı olmayana mut'a nikâhını haram sayardı.»
Hattabî söyle
demiştir: Sâ'îd bin Cübeyr dedi ki: Ibn Abbas'a; «Ne yaptığını ve ne ile fetva
verdiğini biliyor musun? Senin fetvanla halk başını alıp gitti ve şairler bu
konuda şiirler söylediler,» dedim.Ibn Abbas; «Ne dediler?» diye sorunca, dedîm
ki; «Şöyle dediler»:
«Bekâr olarak uzun
müddet yaşayan adama dedim.Ey arkadaş, Ibn Abbas'm fetvası sana ulaşmadı mı?
insanlar seferden dönünceye kadar konağında bulunan.Cana yakın, sempatik
arkadaşın yanında bulunmasını istemez misin?.»
Bunun üzerine Ibn
Abbas şöyle dedi: «tuna lillahi ve innâ İley-hi râciûn.Vallahi ben böyle fetva
vermedim.Ve böyle olmasını istemedim.Ben Allahu Teâlâ'nın zor kalındığında
ölü eti, kan ve domuz etini helâl kıldığı gibi, mut'a'yı helâl saydım.Mut'a
nikâhının helâl saydması ölü eti, kan ve domuz etinin zor kalındığında helâl
olması gibidir.»
Şiilerin Imâmiye kolu,
mut'a nikâhının caiz olduğu görüşüne varmışlardır.Onlara göre mut'a'nın
rükünleri şunlardır:
1) Siga:
Mut'a nikâhı «Seni zevce olarak kabul ettim, seni nikahladım, seninle mut'a
nikâhı yaptım,» lâfızlanyla gerçekleşir.
2) Zevce:
Zevcenin müslüman veya ehli kitaptan olması şarttır, iffetli mümin kadınları
seçmek müstehabdır.Zina eden kadınla mut'a yapmak ise mekruhtur.
3) Zaman:
Mut'a nikâhında zaman şarttır.Zaman, bîr gün, bir ay ve bir sene gibi
karşılıklı nza ile kararlaştırılır.Zaman tâyin etmek gerekir.
Imâmiyeye göre, şunlar
mut'a nikâhının hükümlerindendir:
1) Zamanı
zikretmekle beraber, zikri geçen mehri vermemekle akid bâtıl olur.Zaman
zikretmeden mehri zikretmek nikâhı devamlı kılar.
2) Çocuk babaya aittir.
3) Mut'a nikâhı ile talak ve Han vâki olmaz.
4) Mut'a nikâhı İle taraflar arasında miras sabit
olmaz.
5) Çocuk anne-babaya, anne-baba da çocuğa vâris
olurlar.
6) Eğer kadın hayz görüyorsa, iki hayz müddeti
dolduğu zaman iddeti tamamlanır.Eğer hayz görmüyorsa îddet müddeti kırk-beş
gündür.
Şevkânî şöyle
demiştir: Her hâl üzere biz, Şâri'den bize ulasan haberlerle ibadet ederiz.
Mut'a konusunda Şâri'den ebedi haramlık sahih olarak varid olmuştur.Sahabeden
bir grubun buna muhalefet etmesi, eheâl haramhk deliline tesir etmez ve
onların görüşleriyle amel etmek için de bir mazeret sayılmaz.Sahabenin
çoğunluğu haram olduğunu hıfzetmiş ve bununla amel ederek, bize rivayet
etmişken bu nasıl olur?.
Hatta Ibn Mâce'nin
sahih bir senetle tahric ettiği hadîse göre îbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir:
«Rasûlüllah sallallahu aleyhi' ve sellem üç defa mut'a için bize izin verdi.
Sonra ise mut'a'yı haram kıldı.Vallahi Rasûlüllah mu'tayı haram kıldıktan
sonra iffetli bir kimsenin muta yaptığını Öğrendiğimizde onu taşla recmederdik.»
Ebû Hüreyre (r.a.)'m
Nebi aleyhisselam'dan rivayet ettiği hadisle şöyle demiştir: «Talâk İddet ve
miras, mut'a nikâhını kaldırmıştır.» (Hadîsi Dârekutnî tahric etmiş ve Hafız
hasen saymıştır.Hadisin senedinde Muemmel bin İsmail'in bulunması, hasen olmasına
mâni değildir.Çünkü «hasenli ğayrihi»nin vasıflarından sayılan, kendisini
kuvvetlendiren başka şahidler ona ilave edilince bu zat hakkındaki İhtilaflar
hadisi hasen olmaktan çıkarmaz.)
«Mut'a'mn helâl
olduğuna dair icma' vardır.Üzerinde icmâ' edilen ise kati hüküm ifade eder.
Haram olduğu ihtilaflıdır.İhtilaflı konular zannîdir.Zannî delil ise, kât'î
delile nesh edemez,» sözüne gelince; bu söze şöyle cevap verilir:
Evvelâ «mut'a'mn kât'î
olduğu ve zannî delilin onu nesh edemeyeceği» iddiasını reddederek soruyoruz:
Deliliniz nedir? Bu görüşün sadece çoğunluğun görüşü olması, mut'a'mn harara
olduğunu söyleyeni ikna etmez.Bu iddiayı ortaya atandan, müslümanla-nn icmâ'ı
olduğuna dair akli ve nakli delil istenir.
İkinci olarak; zanni
delille, mut'a'mn nesh edilmesine gelince: Zannî delil mut'a'mn devam etmesini
nesh etmiştir.Hâlbuki mut'a' rcın devam etmesi konusu zannîdir.Kat'î
değildir.
İbn Abbas.İbn Mes'ûd,
Übey bin Ka"b ve Sa'îd bin Cübeyr'in «Femâ'stemta'tüm bihî minhünne ilâ
ecelin miisemmâ: Belli bir zamana kadar, kadınlardan faydalanmanıza mukabil»[4] şeklindeki
kırâetlerine gelince, tevatür şartını koşanlarca bu kırâet Kur'ân'dan değildir.
Karan diye rivayet edildiği için hadis de değildir.Bu rivayet ancak K.ur'ân'1
tefsir mahiyetinde olur ki; bu da hüccet sayılmaz.
Tevatürü şart
koşmayanlara gelince; Usûl kitaplarında geçtiği üzere, zanni hadisin, zannî
Kur'ân'ı nesh etmesine bir mâni yoktur.
Alimler, niyetinde bir
zaman sonra veya ikamet ettiği ülkede ihtiyacı bittikten sonra kadını boşamak
olduğu halde vakit şart koşmadan bir kadını nikahlamanın caiz olduğuna ittifak
etmişlerdir.
Evzâî bu görüşe
muhalefet ederek bu tür nikâhı mut'a nikâhı saymıştır.
Şeyh Reşid Rıza, Mcnâr
tefsirinde bu meseleye yorum getirerek şöyle dedi: «Selef ve halef ulemasının
mut'a nikâhının haram olması hakkında şiddetli davranmaları, boşama niyetiyle yapılan
nikah da haram olmasını gerektirir.Fakîhler, her ne kadar «Koca, aki'd
sığasında vakit şart koşmadığı halde, belli bir vakit için elenmeye niyet
ederse nikâh akdi sahih olur,» demiş olsalar da nikah caiz değildir.Talak
niyetiyle evlenme akdi yapması bir aldatma ve hile sayılır.Böyle bir akdin,
erkekle kadın veya kadının velisi masında karşılıklı rıza île belli bir vakit
şart koşularak yapılan tân daha çok bâtıl obuası gerekir.Böyle bir nikâh
beşerî hagiaanina en büyüğü olan nikâh bağını ifsad etmek ve gözü başkasında
«tem erkek ve kadınlar arasındaki şehvet pazarlarına ve bu pazaîdlanrik işlenen
çirkinliklere dalmayı doğurur.Akid yapılırken niyetinde boşamak olduğunu
kadına bildirmemesi, arada buğz ve düşmsmÜBJta bulunmasına ve evlenmek isteyen
doğru insanlara güvenin kaçfonî-ması gibi başka bir çok fesatlar doğuran bir
aldatma ve kandknnEa-ca sayılır.Halbuki hakiki evlenme, eşlerin birbirlerini
kamnnnost, birbirlerine samimi davranması, müslüman aileler gibi iyi bir aüb
yuvası kurmakta birbirlerine yardımcı olmaları demektir.»
Hülle nikâhı üç
talakla boşanan kadınla iddeti bittikten sonra evlenmek veya kadına dahil
olduktan sonra ilk kocasına helal olsun diye onu boşamaktır.Bu çeşit nikâh en
büyük günah re çirkin işlerden birisidir.Allah bunu haram kılmış ve yapanı lanetlemiştir.
Ebû Hüreyre (ra.)'dan
rivayet olunduğuna göre Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Hülle yapana ve
kendisi için yapılan Allah lanet etsin» buyurmuştur.(Hadisi Ahmed, hasan bir
senetle rivayet etmiştir.)
Abdullah bin Mes'ud
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre» demiştir ki; «Rasûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem, hülle yapansa we kendisi için yapılana lanet etmiştir.» (Hadîsi
Tirmizî rivayet etmiş ve 'hasen sahihtir', demiştir.) Bu hadis Nebi aleyhisselâm'dan
bir kaç şekilde rivayet olunmuştur, içlerinde Ömer bin Hattab, (temam bin
Affan.Abdullah bin Ömer ve diğerlerinin de bulunduğa Nebi aleyhîsselâm'ın
ashabından ilim ehli bu hadisle amel Tabiînden fâkihlerin görüşü de budur.
"Ukbe bin Âmir (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
«Dikkat edin, sîze emneten alınmış tekeyi haber vereyim mi?» Ashab; «Evet ya
Rasûlüllah», dediler.Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, «İşte o hûllecidir.
Allah, hûlleciye de kendisi için hülle yapılana da lanet etsin.» buyurdu.
(Hadisi îbn Mâce ve Hâkim rivayet etmiştir.Ebû Zurâe’ye Ebu Hatim hadîsi
mürsel olarak illetlendirmiş, Buharî ise hadisi münker saymıştır.Hadisin
ravilerinde Yahya bin Osman vardır 'd, bu adam hadis yönünden zayıf bir
kişidir.)
îbn Abbas (r.a.)'dan
rivayet olunduğuna göre; Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e hülle yapan
hakkında soruldu da Rasûlüllah salIallahu aleyhi ve sellem: «Hayır hîle yapmak
ve Allah'ın kitabım alaya almak yoktur.Kadının balçığından tadıncaya kadar
rağbetle yapılan nikâh vardır.» (Hadisi Ebû İshak Cüzcânî rivayet etmiştir.)
Ömer (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki; «Bana hülle yaparak veya kendisi için
hülle yaptırarak getirilen kişiye recm* den başka bir şey yapmam.» Ömer'in
oğluna bu konu hakkında sorulunca; «îkisî de zinacıdır,» diye cevap vermiştir.
(Bu rivayeti Ibnü'l-Münzir, Îbn Ebî Şeybe ve Abdurrezzak yapmışlardır.)
Bir adam îbn Ömer'e;
«Kocasına helâl olsun diye nikahladığım kadın hakkında ne dersin?» diye sordu, İbn
Ömer «Hayır, ancak rağbetle yapılan nikâh vardır.Beğenirsen saklarsın,
beğenmezsen ayrılırsın.Biz bu tür nikâhı Rasûlüllah, zamanında, metres hayatı
sayardık.» îbn Ömer devamla demiştir ki: «Hülle nikâhı yaptıkları bilindiği
müddetçe, yirmi sene beraber kalsalar yine de zina yapmaya devam etmiş
olurlar.»
Bu deliller bu tür
nikâhın bâtıl olup, sahih olmadığını açık olarak ifade etmektedir.Çünkü
lanet, ancak Şeriat'te caiz olmayan bir iş için yapılır.Dinde caiz olmayan
böyle bir muamele, kadını birinci' kocası için helâl kılamaz.Akid yapılırken
maksat hûlle yapmak olduğu müddetçe, hülle şart koşulmasa bile, niyet ve maksat
nazar-i itibara alınır.
îbn Kayyım şöyle
demiştir: «Sözle, anlaşmayla ve kastederek hülleyi şart koşmak arasında, Medine
ehli ile hadis ehli ve fakihlerine göre bir fark yoktur.Onlara göre akidlerde,
maksad muteberdir.Ameller nîyyetlere göredir.Akid yapan tarafların girişim
yaparak üzerinde muvafakat yaptıkları hülle şartı onlara göre söylenmiş
gibidir.Lâfızların bizzat kendilerine değil bilâkis mânaya delâletlerine
itibar edilir.Mâna ve maksatlar belli olunca lâfızlara itibar yoktur.Çünkü
lâfızlar birer araçtır.Bu durumda lâfızların gayesi tahakkuk etmiş, üzerine
hükümler gerekli olmuştur.
Belli bir vakit
kastederek yapılan bu nikâhta, kadının birinci zevç için helâl olduğu nasıl
söylenebilir.Halbuki böyle bir nikâhta beraberce devamlı yaşama gayesi ve
neslin devamı, evlât terbiyesi evliliğin meşru kılındığı diğer maksatlar
bulunmamaktadır.Bu görünüşteki bir nikâh, Allah'ın dinde meşru kılmadığı ve
hiç bir kimseye helâl saymadığı yalan ve aldatmadır.Bu nikâhta hiç bir kimseye
gizli kalmadığı üzere pek çok zarar ve fesad vardır.
îbn Teymiye şöyle
demiştir: «AllaYın dini, tekelerden bir teke olarak istiare edilecek şekilde,
herhangi bir ferci haram kılmaktan .pâk ve münezzehtir.Bu kişi nikâha rağbet
etmeyip yakın bir akrabalık kurmak istemiyor ve kadınla beraber kalmayı asla
kabul etmiyor.Sadece kadınla birleşerek birinci kocaya onu helâl kılıyor.Bu
ise Rasûlüllah saİIallahu aleyhi ve sellem'in ashabının isimlendirdiği gibi
fücur ve zinadır.Sonra haram, nasıl helâl olur.Pis olan şey, nasıl temiz
olur? Necis, nasıl iyi olabilir? Bu mesele, Allah'm; kalbini İslâm'a açtığı ve
kalbini imanla doldurduğu kişiye gizli ol-madrğı üzere böyle bir nikâh
Özellikle şeriatlerin en faziletlisi olan İslâm'a ve diğer nebilerin
getirdikleri şeriâtlere aykın olduğu gibi, akıllı bir insanın dahi kabul
etmeyeceği çirkinliklerin en çirkinidir.İşte hak olan budur.Mâlik, Ahmed,
Sevrî, Zahir ehli, içlerinde Hasan, Nehâ'î, Katâde, Leys ve îbn Mübarek'in de
bulunduğu diğer fakihler de bu görüşü benimsemişlerdir.Diğerleri ise akidde
hülle şart koşulmadığı müddetçe bu nikâhı caiz görmüşler, «Çünkü hüküm, zahire
göredir; maksad ve iç yapıya göre değildir.Akidlerde niyyet muteber değildir,»
demişlerdir.
Şafiî şöyle demiştir:
«Nikâhı fasid olan hûlleci, birinci zevceye helâl olsun diye evlenen, sonradan
onu boşayanın nikâhıdır.Şayet akidde boşanmayı şart koşmazsa, bunun akdi
sahihtir.»
Ebü Hanife ve Zûfer
şöyle demişlerdir: «Akid yapılırken, birinci kocaya helâl olması için nikâh
yaptığım açıklayarak şart koşarsa bu kadın birinci kocasına helâl olur, fakat
mekruhtur.Çünkü evlilik akdi, fasid bir şartla bâtıl olmaz.İkinci koca
öldükten veya boşandıktan sonra i'ddeti bittiğinde birinci kocaya helâl olur.»
İmam Ebû Yusuf'a göre
bu fasid bir akiddir.Çünkü muvakkat bir nikâhtır.İmam Muhammed ise ikinci
akdin sahih olup birinciye helâl olmadığı görüşündedir.
Kişi karısını uç
talâkla boşadığı zaman, diğer bir kocayla hûlle .yapmayarak sahih bir
evlilikle nikâh yapıp iddeti' bittikten son-sa asseninceye kadar birinci kocaya
dönmesi helâl olmaz, ikinci ikaca rağbetle kadınla evlenirse ve birbirlerinin
balçığından tadın-orya kadar cîmâ yaptıktan sonra boşanma veya ölüm sebebiyle
aytacım Batsa iddeti bittikten sonra birinci kocaya helâl olur.
Müslim, Şâfiî ve
Ahmed'in, Âişe (r.a.)'den rivayet et- göre; Rİfâ'at'el-Kurazi'nin kansı
Rasûlüllah sallallahuseJlem'e gelerek;
«Ben Rifâ'a'nm kansı idim.Beni talâk-i
boşadı.Ben de ondan sonra Abdurrahman bin Zübeyr'Ie ev-.Ama onun
erkekliğini elbisenin saçağı gibi buldum,» dedi.Boanaam üzerine Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem; «Rifâ'a'ya Sal mi istiyorsun?» diye sordu.«Evet»,
deyince, Rasûlüllahaleyhi ve sellem;
«Hayır, sen onun balçığından, o da senin dan tatmadıkça dönemezsin,»
buyurdular.(Balcağızından tatmak; cimâ'dan kinayedir.)
Bu konuda, haddî ve
guslü gerektiren sünnet mahallerinin kavuşması kâfidir.Eu mesele hakkında şu
ayet-i kerime nazil olmuştur.
Eğer koca, karısını
ikinci boşanmasından sonra bir kere daha boşarsa bundan sonra kadın başka bir
erkeğe nikahlanmadıkça ilk kocasına helâl olmaz.» (Bakar: 230).
"Bundan, dolayı,
ikinci kocadan boşanan kadının, birinciyle helal olması için şu şartlar gerekir:
1) ikinci koca ile yaptığı evliliğin sahih bir
evlilik olması.
2) İkinci nikâhın arzu ve istekle olması,
3) Akid
yapıldıktan sonra hakiki olarak cinsel yakınlıkta bu-i ve koca, kadının, kadın
da kocanın balcağızından tatmaları.
Müfessirler ve
âlimler, bunun hikmeti hakkında şöyle demişlerden: «Kişi, karısını üç talakla
boşadıktan sonra başka bir koca ile evlenmeden kendisine helâl olmayacağını
bildiği zaman kendini far Çünkü karısının başka koca ile evlenmesi, kişinin
izzet-i nefsinin ve kıskançlığının engelleyeceği ve razı olamayacağı işlerdendir.
özellikle ikinci koca, kendisine düşman olan veya kendisiy mnümakaşa eden bir
tip ise, bu duygu daha da belirgin hale gelir.»
Menâr tefsirinin
yazan, tefsirine şunu da ilâve etmiştir: «Hanımını boşayan, daha sonra ona
ihtiyacı olduğunu hisseder de, boşandığına pişman olarak dönerse ve bundan
sonra tekrar kadınla geçimsizlik yaparak boşarsa, sonra kadından ayn
kalamayacağı fikrini tercih ederek ikinci defa kadına dönerse, bu durumda
kendisi için kadını iyice deneme tamam olmuş olur.Çünkü ilk boşama, tam görmeden
ve kadına olan ihtiyacın ölçüsünü tam bilmeden gerçekleşmiştir, îkincî talak
ise, bunun gibi değildir.Çünkü ikincisi, ilk boşamadan pişmanlık duyup hata
yaptığım anladıktan sonra vâki olmuştur.Bunun için deneme tam olarak
gerçekleşmiştir,deriz.Birinci
talaktan sonra kadına dönmesî, boşamak yerine
onututmayı tercih ettiğini
gösterir.Tam bir denemeyle seçim yaparak, tekrar boşaman tercih etmeye
dönmesi uzak bir ihtimâldir.Bu durumda
boşamaya döner de üçüncü defa boşarsa, akh ve terbiyesinin noksan olduğu
ortaya çıkar.Bu kişinin istediği gibi hareket ederek, dilediği zamarî eliyle
kadını atmak, nefsi isterse dilediği zamanda ona dönmek hakkı yoktur.Bilâkis
kadının ondan aynlması ve kadının işlerini onun etinden kurtarmak hikmetten
sayılır.Çünkü artık bunların, Allah'ın emirlerini yerine getireceklerine ve
geçinebileceklerine dair güven bulunmadığı anlaşılmıştır.Bundan sonra başka
bir- kocayla istekli olarak evlenir de bu koca onu boşar veya ölürse, sonra kadında birinci kocasına karşı istek
bulunup, birinci kocası da onun daha önce başkasının kansı olduğunu bildiği
halde, onunla evlenmek ister ve bu durumda kadın da ona dönmeye razı olursa,
beraberce geçinebileceklerine ve Allah'u emirlerini yerine getireceklerine
dair ümit iyice kuvvetlenmiş olur ki, iddetten sonra bu kadın eski kocasına
helâl olur.»
Evlilik akdi şarta
bağlı olursa; bu şart ya akdin gereklerinden olur, ya da akde zıt olur, veya bu
şart kadına faydası olan bir şart olur veya Şâirin nehyetmiş olduğu bir şart
olur.Bu hallerden her birerleri İçin hususi hükümler vardır ki, onlan aşağıda
özetliyoruz:
Uyulması gereken
şartlar akdin icab ve maksatlarından olup, iyi geçim, kadınsa iyi bakmak, onu
giydirmek ve iskân ettirmek gibi, Allah ve Rasûlünün hükümlerine karşı olmayı
içermeyen şartlardır.Erkek, kadın haklarında herhangi bir kusur yapmaz.Başkalarının
hanımlarına yaptığı gibi karısının nafakasını verir.Kadın da kocasının izni
olmadan bir yere gitmez, geçimsizlik yapmaz, kocasının izni olmadan oruç
tutmaz, izni olmadan başkasının evine girmesine müsaade etmez, rızası olmadan
malından tasarruf etmez ve benzeri hususlar gibi.
Akdin sahih olmasıyla
beraber uyulması gerekmeyen şartlardan bazıları şunlardır:
Mesela, nafaka ve
cinsel münasebeti kesmek şartı veya mehir vermeyeceğine dair şart koşması,
kadından ayn yaşayacağını söylemesi veya kadının kendisine bakmasını,
kendisine birşey vermesini veya yanında sadece haftada bir gece kalacağını
veya gece değil de, gündüz yanında kalacağını şart koşması gibi.Bütün bu şartlar
bizzat bâtıldır.Çünkü nikâh akdine zıttırlar.Akidde önce koşulan bu şartlar,
akidle vacip olacak olan haklan düşürmeye yönelik olduğundan böyle bir akid
sahih olmaz.
Mesela; satıştan önce,
Şuf'a hakkına sahip olan komşunun, Şuf'a hakkım düşürmesi gibi.Ancak akdin
kendisi sahihtir.Çünkü bu şartlar akde ilâve edilen mânalara ait olup bunları
zikretmek şart olmadığı gibi, bunları bilmemek te zarar vermez.Meselâ; meh-rin
kadın tarafından bilinmesiyle evlilik sahih olduğu için akde haram bir mehir
şart koşulduğunda böyle fasid bir şartla akdin gerçekleşmesi caizdir.
Kadına faydası olacak
şartlardan bazıları şunlardır; Meselâ, çalışmak için onu evinden ve ülkesinden
dışarıya götürmemesi, onunla rahatsız olacağı bir yolculuğa çıkmaması, üzerine
başka bir kadınla evlenmemesi ve benzeri şartlar gibi.
Alimlerden bazıları
şartlı nikahın sahih olup, şartların geçersiz olduğu ve şartlara vefa
göstermek gerekmediği görüşündedirler.
Bazıları ise, «Kadın
için şart koşulan şeylere vefa göstermek gerekir.Şayet vefa göstermezse nikâh
bozulur,» demişlerdir.
Birinci görüş, Ebû
Hanife, Şâfii ve ilim ehlinden çoklarının görüşüdür.Bu görüşlerine aşağıdaki
rivayetlerle delil getirdiler:
1) Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem; «Müslümanlar şart'larına vefa göstermelidirler.
Ancak haramı helâl, veya helâli haram yapan şart müstesnadır.» buyurmuştur.«Bu
koşulan şartlar ise, evlenmek, yolculuk yapmak, ülkesinden dışan çıkmak gibi
helâl olan şeyleri haram kılmaktır.» demişlerdir.
2) Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem; «Allah'ın kitabında olmayan bir şart yüz defa da
koşulsa bâtıldır.» buyurmuştur.Bu
şartar Allah'ın Kitab'inda yoktur.Çünkü, Şer-i Şerif bu şartlan gerekli
kılmıyor.
3) Yine bu
görüşün sahipleri demişlerdir ki; «Bu şartlar akdin maslahatından ve
gereklerinden değildir.»
îkinci görüş; Ömer bin
Hattab, Sa'd bin Ebî Vakkas, Muavi-ye, Amr Ibnü'1-As, Ömer bin Abdülaziz, Câbir
bin Zeyd, Tâvûs, Ev-zâ'î, tshak ve Hanbelilerin görüşüdür.Bu görüşün sahipleri
aşağıdaki delilleri getirmişlerdir:
1) Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Ey iman
edenler, verdiğiniz sözleri yerine getiriniz.» (Maide: 1).
2) Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem; «Müslümanlar şartlarına bağlıdırlar,»
buyurmuştur.
3) Buhari, Müslim ve diğerlerinin, Ukbe bin Âmir
(r.a.)'den rivayet ettiklerine göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: îlk önce yerine getirilmesi icab eden şart, kadınları onunla
kendinize helâl kıldığınız şarttır.
4) Esrem'in senediyle rivayet ettiğine göre;
«Bir adam bir kadını nikahlayarak evinde kalmasını şart koştu, daha sonra
kadım başka bir yere nakletmek istedi.Bunun üzerine münakaşa ederek Ömer bin
Hattab'a gittiler.Ömer (r.a.) «Hakların sının, şartların koşulduğu zamandır,»
diyerek, kadının koştuğuşartı isteme
hakkı olduğunu belirtti.
5) Bunlar
kadın için faydası ve maksadı olan şartlardır.Bu şartlar, evlenmekteki maksada
mâni olmayıp, yerine getirilmesi lazım olur.Meselâ mehrin artırılacağını şart
koşmak gibi.
İbn Kudâme, bu görüşü
tercih edip, birinci görüşü zayıf bularak demiştir ki: «Sahabeden bize kadar
adı geçenlerin sözlerine, kendi asırlarında muhalif olanı bilmiyoruz.»
Böylece sahabenin
görüşü icma olmuş oldu.Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in; «Allah'ın
kitabında olmayan her şart batıldır.» hadisi' bu şartı kapsamaz.Çünkü
buradaki şart meşrudur.Meşru olduğu üzerine ihtilaf olmakla beraber, meşru
olduğuna delâlet eden rivayetler bize zikrolunmuştur.Meşru olmadığını iddia
edenin delil getirmesi gerekir.
«Bu şart, helâli
harara kılar» sözüne gelince; biz deriz ki: «Helâli haram kılmaz.Şüphesiz
kadın için şart yerine getirilmezse akdi bozma muhayyerliği vardır.»
«Bu şartlar akdin
maslahatından değildir» sözüne gelince; deri-, ki: «Bunu da kabul edemeyiz.
Şüphesiz bu şart kadının maslahatındandır.Akid yapanm maslahatından olan bir
şey, akdin maslahatından sayılır.»
îbn Rüşd şöyle
demiştir: «İhtilafların sebebi umumî delilin, hususi delile karşı
olmasındandır.Umumî delil Âişe’nin rivayet ettiği şu hadistir.Nebî
aleyhisselam, cemaate okuduğu bir hutbesinde, «Allah'ın Kitabında olmayan her
şart, yüz defa da koşulsa bâtıldır.» buyurmuştur.Hususî delil ise Ukbe bin
Âmir'in rivayet ettiği hadistir ki, Nebî aleyhisselam; «ilk önce yerine
getirilmesi icab eden şart, kadınları kendinize, kendisiyle helâl kıldığınız
şarttır.» buyurmuştur.(Bu iki hadis de sahih olup, Buhari.ve Müslim rivayet
etmişdir.) Ancak usûlcülere göre meşhur olan, hususi delili umuma tercih
ederek hüküm vermektir ki, bu da şartın lüzumudur.
îbn Teymiye şöyle
demiştir: «Akılların gösterdiği hedefler, akidlere girdiğinde görülecektir ki,
bastan savmak ve kıymet vermemek mümkün olmayan ve gerçek maksadı ortaya koyan
iyi bir sonuç ortaya çıkar.Meselâ İvazlı (karşılık) yapılan akidlerde müddet
konması, bazı yerlerde malın değerinin belli paralarla ödenmesi, satılan malda
belli vasıflar aranması, eşlerden birisinin diğerine bir iş ve sanatı şart
koşması gibi.Bazen bu şartlar, mutlak yapılan akdin ifade etmediğini ifade
eder, bilakis mutlak akde muhalif bile olur.
Şâri'in nehyettiği ve
yerine getirilmesini haram kıldığı şartlardan birisi kadının nikâh esnasında
evleneceği adama, karısını boşamasını şart koşmasıdır.
Ebû Hûreyre (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam, kişiyi müslüman kardeşinin yaptığı
dünürlük üzerine dünürlük yapmaktan ve yaptığı satış üzerine satış yapmaktan
nehyetmiş ve şöyle buyurmuştur: «Evlenecek kadın da, başka bir kadının
ka-bmdakini yahut tabağmdakini boşaltmak için, onun boşanmasını istemesin.
Şüphesiz nzkı Allah'a aittir.» (Hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmişdir.)
Yine Buhari ve
Müslim'in ittifak ettiği bir rivayete göre, Nebî aleyhisselam, kadının,
müslüman kardeşinin boşanmasını şart koşmasını nehyetmiştir.
Abdullah bin Amr
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre, Rasûlül-Iah sallalahu aleyhi ve sellero
şöyle buyurmuştur: «Bir kadını bo-şayarak, başka bir kadını nikahlamak helâl
değildir.» (Hadisi Ah-med rivayet etmiştir.)
Bu nehiy, nehyedilen
şeyin fasid olmasını gerektirir.Çünkü ka-dm, bu kişiye, akdini bozmasını,
kendi hakkını ve karısının hakkmı iptal etmesini şart koşmaktadır ki, satışını
bozmasını şart koşması gibi, bu da sahih olmaz.Denirse ki; «Bu nikâh
şekliyle, üzerine evlenmeyeceğine dair şart koşulan nikâh arasında ne fark
vardır? Hatta bunu sahih kabul ettiniz ve kumasını boşama şartını ise batıl
saydınız?»
İbn Kayyım bu soruya
şöyle cevap vermiştir: «Dendi ki; aralarındaki farka gelince; karısını
boşamasını istemekte, ona zarar vermek, kalbini kırmak, evini harap etmek,
düşmanlarını sevindir mek vardır.Nikâh akdinde, evlenmemesini şart koşmasnda
i'se bu gibi durumlar yoktur.Şer'î delil bunların arasım ayırmıştır.Birini
diğerine kıyas etmek fasiddir.
Bu nikâh şekli, iki
kişinin, velisi bulundukları kızları trampa yoluyla evlendirmeleri ve
aralarında mehir tayin etmemeleridir.
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem.bu eviliği nehyederek; «tsâm'da değis-tokuş yoluyla evlenme
yoktur,» buyurmuştur.(Hadisi Müslim, İbn Ömer'den, îbn Mâce'de Enes bin
Mâlik'den rivayet etmiştir.Zevâid kitabında yazan şöyle demektedir: «Hadisin
isnadı sahih, ravileri sikadandır.Hadis için sahih şahitler vardır.Tirmizî
hadisi, îmrân bin Husayn hadisinden rivayet ederek, 'hadis, hasen, sahihtir'
demiştir.»)
îbn Ömer'den rivayet
olunduğuna göre, «Rasûlüllah Şigâr yoluyla nikâh yapmaktan nehyetmiştir.» Şiğâr:
Aralarında mehir olmamak üzere, bir kimsenin diğerine, «sen kızım benim oğluma,
ben de kızımı senin oğluna vereyim; yahut bana kızkardeşini ver, ben de sana
kızkardeşimi vereyim,» şeklinde demeleridir.
Alimlerin çoğunluğu bu
iki hadisle deli! getirerek, Şiğâr Nikâ-hı'nın asla gerçekleşmeyip batıl
olduğunu söylemişlerdir.
Ebû Hanit'e ise sahih
olduğu, görüşüne vararak şöyle demiştir: «Kızlardan her birerleri için
kocalarına mehr-î misil gerekir.Her ikisi de, mehir olarak isimlendirilmesi
mümkün olmayanı, mehir olarak isimlendirmişlerdir.Çünkü, kadını, kadın
mukabili vermek mal olmayıp mehir yerine geçmez.Nikâhtaki fâsidlik, mehir
yönün-dendir.Mehir ise akdin fâsid olmasını gerektirmez.Nitekim mehir olarak,
içki ve domuz eti konarak nikâh yapılsa, nikâh fâsid olmaz, mehr-î misil
gerekir.»
Âlimler, nehyih
illetinde ihtilaf etmişler, bazıları; «Sen kızını oğluma verinceye kadar, benim
kızımın, senin oğlunla nikâhı gerçekleşmez,» der gibi bir şarta tevkif
edildiği veya bağlı kılındığı için bu tip nikâh nehyedilmiştir.» demiş,
bazıları ise; «Nehyin sebebi, nikâhta ortaklık yaparak, taraflardan herbirinin
nikâhının diğeri için mehir kılınmasıdır,» demişlerdir.
Çünkü veli, elinin altındakinin
nikâhım karşı tarafa vererek, karşılığında karşı taraftakinin nikâhını almıştır
ki, bu durumda kadın bu nikâhtan faydalanamaz; kadına bizzat mehir verilmiş
olmaz.Bilâkis mehir veliye gitmiş oîur.Bu ise her iki kadına zulüm olup,
nikâhlarını faydalanacakları mehirden soyutlamaktır.
Ibn Kayyım; «Bu mânâ
Arap lügatine uygundur,» demiştir.
Nikâhın sıhhatinin
şartlan,nikâhın sahih olmasının bağlı olduğu şartlardır.Şöyle ki, bu şartlar
bulunduğu zaman, nikâh akdi şer'an mevcut olmuş olup nikâhla ilgili haklar ve
bütün hükümler akid yapanlar için sabit olmuş olur.Bu şartlar iki tanedir.
Birinci Şart:
Evlenecek kadının, kendisine yaklaşmak isteyen erkekle evlenmesi helâl olan
kadınlardan olması.Bundan dolayı, kadının belli bir zamanda veya devamlı
olarak evlenilmesi haranı olan kadınlardan olmaması gerekir.(Bu konu, «Haram
olan kadın' lar» bahsinde gelecek.)
î kinci Şart:
Evliliğin şahitler huzurunda olması.Bu da aşağıdaki kısımlara ayrılın
1- Şahitliğin
hükmü.
2- Şahitliğin
şartlan.
3-
Kadınların şahitliği.
Cumhur ulemaya göre,
evlilik ancak delil ile sabit olur.Başka bir vesileyle nikâhı ilân etse bfle
akid zamanı şahitler huzurunda olmadan nikâh gerçekleşmez.Şahitler, şahitlik
yapar da, taraflar şahitlerden, akdi gizleyip duyurmamayı isterlerse, akid
sahih olur.Alimler bu şekilde akdin sahih olduğuna aşağıdaki rivayetleri delil
getirmişlerdir:
1) Ibn Abbas
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem;
«Zinakâr kadınlar, şahit olmadan kendi kendilerine nikahlananlardır,»
buyurmuştur.
2) Âişe
(r.a.)'den rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seilem;
«Nikâh ancak bir veli ve İki adaletli şahid huzurunda yapılır.» buyurmuştur.
(Hadisi Dârekutnî rivayet etmiştir.) Bu ifade nikâhın sıhhatine yönelik olup,
şahidler huzurunda olmasını gerekli kılmaktadır.Çünkü şahidlerin bulunmaması,
nikâhın sahih olmaması demektir.Bunun gibi olanlar şart hükmünü taşır.
3) Ebû
Zübeyr el-Mekkî (r.a.)'den rivayet olunduğuna göre; Ömer Îbn'ül-Hattab'a sadece
bir erkek ve kadının şahitlik yapması konusu sorulunca; «Bu, gizli nikâhtır.
Buna cevaz vermem.Daha önce haberim olsaydı, bu adamı recmederdim,» demiştir.
(Hadisi, Mâlik Muvattâ'ında rivayet etmiştir.)
Bu hadisler her ne
kadar zayıf olsalar bile birbirlerini kuvvetlendirmektedirler.
Tirmizî, şöyle
demiştir: «Nebî aleyhisselamın ashabından, daha sonra gelen tabünden ve
diğerlerinden ilim ehli olanlar bununla amel ederek şöyle demişlerdir:
«Şahidler huzurunda yapılan nikâhtan başka nikâh yoktur.» Bu hadis hakkında,
geçen alimlerden hiç birisi ihtilâf etmediler.Ancak sonradan gelen ilim
ehlinden bir gurup, müstesnadır.»
4- Nikâhın
şahidler huzurunda olmasının hikmeti, eşlerden ziyade, doğacak çocuğun haklanın
korunmasıdır.Babası çocuğunu inkâr edip çocuğun nesebi zayi olmasın diye
nikâhta şahid koşulmuştur.
îlim ehlinden bazısı
şahidsiz nikâhın sahih olduğu görüşündedirler: Bunlar arasında Şiîler,
Abdurrahman bin Mehdî, Yezid bin Hârûn, İbn'ül Münzir ve Dâvûd vardır.Ibn Ömer
ve îbn Zübeyr de böyle yapmışlardır.Hasan bin Alî'den rivayet olunduğuna göre,
bu zat önce şahidsiz olarak evlendi, sonra nikâhı ilân etti.
Ibn'ül-Münzir:
«Nikâhın iki şahid huzurunda yapılacağına dair bir haber sabit olmamıştır.»
demiştir.
Yezid bin Hârûn ise
şöyle demiştir: «ALLAH-U TEÂLA, satışta şahidlerin bulunmasını emretmiş,
nikâhta emretmemiştir.Rey taraftarları ise, şahidlerin bulunmasını emretmiş,
nikâhta emretmemiştir.Rey taraftarları ise, şahidliği nikâhta şart koşmuş,
satışta şart koşmamıştır.»
Nikah akdi tamam
olunca, şahidlerin nikâhı gizli tutmalarını tavsiye etmeleri kerahatla beraber
sahihtir.Çünkü bu iş; «Nikâhı ilân ediniz» emrine muhaliftir.
Şafiî, Ebû Hanife ve İbn'ül-Münzir
bu görüşe varmışlardır.
Ömer, 'Urve, Şâ'bî ve
Nâfi', bunu mekruh sayanlardandır.
fmam Malik'e göre
gizli tutulan nikâh akdi fesh olur.
îbn Vehb'in, iki şahid
huzurunda bir kadınla nikahlanıp sonra onu gizli tutan bir adam hakkında
Mâlik'ten rivayet ettiğine göre.İmam Malik; «Bîr talakla aralan ayrılır,
nikahlan caiz olmaz.Eğer kadınla zifaf vaki olmuşsa mehrini vermesi gerekir.
Şahidler ise cezalandırılmaz demiştir.»
Şahid olmak için;
akıllı, bulûğ çağma ermiş olması ve eşlerin evlenme akdi yaptıklanm anlamakla
beraber birbirlerinin sözlerini işitmeleri gerekir.Çocuk, deli, sağır ve
sarhoşun şahitliğiyle nikâh sahih olmaz.Çünkü bunların varlığıyla yokluğu
arasında fark yoktur.
Şâhidlikte adaletin
şart koşulmasına gelince, Ebû Hanife, adaletin şart olmadığı görüşüne vararak,
nikâhın fâsık iki şahidini huzurunda gerçekleşebileceği, nikâhta veli olması
caiz olan herkesin şâhid olmasının da caiz olduğunu söyleyerek, şahidlikten
maksadın nikâhı ilan etmek olduğunu söylemiştir.
Şâfİ'iler ise, daha
önce geçen; «Bir veli ve iki adaletli şahidle yapılandan nikâh yoktur»
hadisiyle delil getirerek, 'şahidlerin adaletli olması gerekir', demişlerdir.Şaffilere
göre; durumu bilinmeyen iki şahid huzurunda yapılan nikâh hakkında iki görüş
vardır.Tatbik ettikleri görüşe göre, nikâh sahih olur.Çünkü evlilik gerçek
olarak adaletli olduğu bilinmeyen kişilerin şahidliğiyle köylerde, kırsal
kesimlerde ve çok insanların yaşadığı bölgelerde olur.Bu şahidlerin gerçekte
adil olup olmadıklarını araştırmak zor bir iş olduğundan zahiri hallerine
bakılarak, fasıklığı açık olmayıpgizli kalmış
şahitler yeterli sayılır.Akid yapıldıktan sonra fasık olduğu ortaya çıksa,
bunun akde tesiri olmaz.Çünkü adalette şart, fasıklığının zahir olmamasıydı.
Fasıklığı zahir olmayınca, nikâh akdi tahakkuk etmiş olur.
Şâfîî ve Hanbelîler, şahid
olmak için erkekliği şart koşarak, «Nikâh akdi bir erkek ve iki kadın şahitle
sahih olmaz,» demişlerdir.Çünkü Ebû Ubeyd'in Zühri'den rivayet ettiğine göre
Zühri şöyle demiştir: «Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen sünnete
göre, nikâh talak ve had cezalarında kadınların şahidiğinin caiz olmamasıdır.»
Evlenme akdi, mal
olmayan bir akid olup, evlenme akdinden maksat mal değildir.Çok kerre nikâhta
erkekler hazır bulunur.Had cezalan gibi nikâhta da kadınlann şehadeti sabit
olmamıştır.
Hanefüer bu şartı
kabul etmeyerek, iki adam veya bir adam ilci kadın şahidi kâfi görmüşlerdir.
Çünkü AUahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Erkeklerinizden iki
kişiyle şahit tutunuz.Eğer iki erkek bulunmazsa, o halde doğruluğuna
güvendiğiniz şahitlerden bir erkekte iki kadın gerekir.» (Bakara: 282).
Çünkü nikâh,
karşılıklı sözleşmede satış gibidir ki, erkeklerle beraber kadınlann
şehadetiyle de gerçekleşir.
Ebü Hanife ve Şafiî,
şahitlerin hür olmalarım şart koşmuşlardır.Ahmed ise hürriyeti şart
koşmayarak, sair hukukta geçerli olduğu gibi, iki kölenin şehadetiyle
evliliğin gerçekleşeceği görüşündedir.Çünkü kölenin şahid olmasını reddedecek
emniyetli, güvenilir ve takva sahibi olduğu müddetçe şahitliğini kabul etmeye
mâni olacak Kur'ân ve hadisten bir delil yoktur.
Âlimler, nikâh akdi
müslüman erkek ve kadın arasında olduğu zaman, şahitlerin de müslüman
olmasının şart olduğunda ihtilaf etmemişlerdir.Sadece erkek, n.'islüman olduğu
zaman ise, gayri müslimin şahidliği konusunda ihtilâf etmişlerdir.
Ahmed, Şaffi ve
Muhammed bin Hasan'a göre akid gerçekleşmez.Çünkü müslümaniH nikâhında gayri
müslimin şehadeti kabul olmaz.
Ebû Hanİfe ve Ebû
Yusuf ise; müslüman erkek gayri müslim-le evlendiği zaman, gayri müslim iki
erkeğin şehadeti caizdir.Bu görüşten, ahval-i şahsiyye kanunu alınabilir.
Nikâh akdi,
rükünlerinin ve akid şartlarının gerçekleşmesiyle tamam olur.Ancak, şahidler
huzurunda yapılmadan bu akde şer'î hükümler lâzım gelmez.Şahidlerin bulunması
tarafların rızasının dışmda bir şeydir.îşte bu yönüyle nikâh akdi şeklî olmuş
olur.Şahi'dler huzurunda yapılan nikâh, îcâb ve kabul ile iktifa ederek nza
ile yapılan akde muhaliftir.Tarafların yanlız rızalarının bulunması, kira ve
diğer akidlerde olduğu gibi nikâh akdini gerçekleştirmiş ve oluşturmuş olur.Bu
durumdaki nikâhın üzerine, nikâh hükümleri lâzım gelerek, başka bîr şeye
ihtiyaç duymadan, kanunun himayesine girmiş olur.
Akid tamam olup, sahih
olarak vâki olduğu zaman, geçerli olması ve başka birinin iznine bağlı
bulunmaması için şu şartlar gereklidir:
1) Akdi
yapmayı üzerine alan velîlerden her birerlerinin, akıllı, buluğ çağma ermiş ve
hür olma gibi tam ehliyetli olmaları; eğer akid yapan taraflardan birisi bunak,
küçük mümeyyiz veyaköle olursa,
kendisinin yaptığı akid, velisinin veya efendisinin iznine bağlı olarak sahih
olmuş olur.Eğer onlar izin verirlerse, nikâh sahih, izin vermezlerse nikâh
batıl sayılır.
2) Akid
yapanlardan herbirerleri, akdi doğrudan yapma yetkilerinin bulunduğu bir
sıfata sahip olmaları; şayet akdi yapan, velayet ve vekâletin dışında, kendi
başına doğrudan akdi yapan vâsî ise veya vekil' olup da, kendisine vekâlet
bırakılan hususlara muhalefet ederse veya kendisinden daha yakın ve öne
geçmesî gereken velisi bulunduğu halde velilik yaparsa, bunlardan herhangi
birisi nikâhın ve nikâhın sahih olmasının, şartlarını yerine getirirlerse,
derece bakımından evlenene yakın olanın iznine bağlı olarak nikâh sahih olur.
Evlilik akdi,
rükünleri, sıhhatinin şartlan ve geçerli olmasının şartlan yerine getirildiği
zaman devamlı olur.Akid devamlı olunca, tarafların veya başkasının akdi bozma
veya fesh etme hakkı yoktur.Akid edilen nikâh ancak boşanma veya vefatla
nihayete erer.Nikâh akdinde bu husus esastır.Çünkü evlilik hayatının devamı,
ço-culdann terbiyesi, çocukların işlerine bakmak gibi nikâh sebebiyle meşru
kılınmış maksatların, nikâhın devamlı olmasından başka şekilde gerçekleşmesi
mümkün değildir.Bunun îçin âlimlen şöyle demişlerdir: «Evliliğin devamlı
olmasının şartlarım bir şart toplar ki, o da tarafların nikâh kıyılıp sahih ve
geçerli olduktan sonra akdi bozma haklarının olmamasıdır.Şayet birisi îçin
akdi feshetmek hakkı olsaydı, o zaman akid devamlı olmazdı.»
Aşağıdaki durumlarda
nikâh akdi sürekli olmaz: Erkeğin kadını veya kadının erkeği aldatması
durumunun ortaya çıkması.Meselâ; Erkek, çocuğu olmayacak şekilde kısır ise,
kadın da evlenmeden önce bu durumu bilmiyor idiyse, bu durumda kadının
öğrendiği andan itibaren akdi feshetme ve bozma hakkı vardır.Ancak kadın bu
durumda erkeği koca olarak kabul eder, onunla yaşamaya razı gelirse, akid devam
eder.
Ömer (r.a.) bir
kadınla evlenen kısır adama; «Çocuğunun olmadığını kadına haber ver.Sonra onu
kalmakta veya gitmekte serbest bırak,” dedi.
Aldatma şekillerinden
birisi de çocuğu olmadığını kadına bildirip, onunla evlendikten sonra fasık
olduğunun ortaya çıkması durumudur.Yine aynı şekilde bu durumda da kadının
akdi feshetme hakkı vardır.
îbn Teymiye de aynı
hükümleri zikretmiştir: «Bekâr diye bir kadınla evlenen kişinin daha sonra
kadının dul çıkması halinde akdi feshetme yetkisi olduğu gibi, bekârla dul
arasındaki mehir farkını talep etme hakkı da vardır.Kadınla yatmadan önce
akdi bozarsa, mehir düşer.Yine bunun gibi; erkek, kadının, kadınlığından tam
olarak faydalanmasından nefret ettirecek bir aybını bulursa akid sürekli olmaz.
Meselâ, kadının devamlı istihaze kam görmesi gibi.Şüphesiz devamlı istihaze
kanı, nikâhın feshini gerektirecek bir ayıptır.Yine kadının fercindeki
kapalılık gibi cinsel yakınlaşmayı engelleyecek bir kusur da nikâhın feshini
gerektirir.Erkeğe akdi bozmayı caiz kılan ayıplardan bazısı, delilik, cüzzam
ve alaca hastalığı gibi nefret verici hastalıklardır.Bunlardan dolayı erkeğin
akdi bozma hakkı olduğu gibi, erkekte alaca hastalığı varsa, deli ise veya
cüzzamlı ise veya zekeri kesilmiş ise veya cinsel gücü yoksa veya küçük ise,
kadının da akdi feshetme hakkı vardır.»
Bu konuda âlimler
ihtilaf etmişlerdir:
1- Âlimlerden
bazıları, ayıp ne olursa olsun; ayıp sebebiyle nikâhın fesh olunamayacağı
görüşündedir.Dâvûd ve İbn Hazm
bunlardandır.
Ravdatu'n-Neddîyye
sahibi şöyle demiştir: «Bu ki; dini bir zaruret olarak sabit olduğuna göre,
nikâh akdi cinsel münasebetin caiz olması, nafaka ve benzerlerinin vacip olması,
miras ve sair ahkâmın vacip olması gibi evlilik ahkâmının sabit olduğu devamlı
bir aki'ddir.Yine dini zaruret olarak sabit olmuştur ki, nikâh akdinden ancak
talak ve ölümle çıkılır.Her kim, başka herhangi bir sebeple nikâhtan
çıkılacağını sanırsa, dini zaruretle sabit olmuş bir meseleden başka hükme
geçmeyi gerektirecek sahih bir delil getirmesi lâzımdır.Ayıplar hakkında
zikrettikleri meseleler hakkında ise, akdi bozacağına dair açık bir delil
gelmemiş ve sabit olmamıştır.Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in
«Ailene var,» sözü boşama ifade eder.Böyle bir delil geldiğini farzetsek bie,
gerekli olan, hükmü kesin olan delile dayandırmaktır.Başkasına değil.
Güçsüzlük sebebiyle akdin fesh olmasına gelince; bu konuda sahih bir delil
gelmemiştir.Aslolan akidden dönmeyi gerektiren bir delil gelinceye kadar,
nikâhın devam etmesidir.Şaşılacak bir husus da şudur ki; bazı ayıpların nikâhı
feshettiğini, bazılarının ise fesh etmediğini kabul etmeleridir.»
2- Âlimlerden
bazıları; «Evlilik akdi bazı ayıptan dolayı bozulur, bazısından dolayı ise
bozulmaz,» görüşündedirler.îlim ehlinin çoğunluğu bu görüştedirler.
Görüşlerine aşağıdaki rivayetlerle delil getirmişlerdir:
Birincisi, Ka"b
bin Zeyd'in veya Zeyd bin Kâb'ın rivayet ettiğine göre: «Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem Benî Ğıfâr'dan bir kadını nikahladı.Yanına girince elbisesini
çıkarıp yatağın üzerine oturdu.Kadının böğüründe beyaz bir ben görünce,
yatağın kenarına çekilerek, kadına; «Elbiseni giyin,» dedi ve kadına
verdiklerin-
den bir şey geri
almadı».(Hadisi Ahmed ve Sa'îd bin Mansûr rivayet etmişlerdir.)
ikincisi, Ömer
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre; o şöyle demiştir: «Kendisinde delilik,
cüzzam veya alaca hastalığı olan herhangi bir kadın erkeği aldatırsa; eğer
zifaf vaki olmuşsa mehri kendisinindir.Erkeğin mehri de aldattığı kişiyedir.»
(Hadisi Mâlik ve Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Bu âlimler nikâhın
bozulduğu ayıplar hakkında ihtilâf etmişler, Ebû Hanife; «Zekerin kesik olması
ve güçsüzlükten dolayı nikâh fesh olur,» demiş, Şafiî ise, «Delilik, alaca
hastalığı, cüzzam ve fercin kapalı olmasını» ilave etmiş, İmam Ahmed üç imamın
zikrettiklerine kadının fıtık (iki yol arasının yırtık olması) olmasını da
ziyade etmiştir.
Doğrusu şu ki";
yukarıda geçen görüşlerin hepsini nazan itibara almaya değmez.Sevgi, merhamet
ve sükûnet üzere bina edilen evlilik hayatının, taraflardan herhangi birisini
nefret ettirecek hastalık ve ayıpların bulunması halinde devam etmesi ve
istikrara kavuşması mümkün değildir.Şüphesiz ayıplar ve nefret ettirici hastalıklarla
beraber, nikâhtan kastedilen şey gerçekleşmez.Bundan dolayı.Sâri', tarafları
evliliği kabul etmek veya reddetmek konusunda serbest bırakmıştır.
îmam İbn Kayyım'in
bakmaya ve önem vermeye değer bir incelemesi aşağıdadır: «Körlük, dilsizlik,
ağır işitmek ve kadının el ve ayaklarının kesik olması veya erkeğin böyle
olması en büyük nefret verici hususlardandır.Bunlar-hakkında sükût edip
gerçeği söylememek ise en çirkin hile ve kandırmadır ki, bu da dine aykırıdır.
Müminlerin emin Ömer bin Hattab (r.a.); bir kadınla evlenen kısır adama;
«Çocuğunun olmadığını kadına haber ver ve onu muhayyer bırak,» demiştir.Eğer
kadında bu ayıplar noksansız olarak bulunsaydı acaba Ömer ne derdî?» İbn Kayyım
devamla şöyle demiştir: «Kıyas şudur ki; taraflardan birini diğerinden nefret
ettiren ve kendisiyle sevgi ve şefkat gibi nikâhın maksadı hasıl olmayan her
ayıp muhayyerliği gerektirir.Nikâhta şart koşulanlara vefa göstermek,
satıştan nasıl daha evla ise, nikâhtaki muhayyerlik de satiştakinden daha
evlâdır.Allah ve Rasûlü, hiç bir zaman gafil avlanmaya, bilmemek ve
kandırılmak suretiyle aldatılmaya cevaz vermemiştir.Şer'i Şerifin
kaynaklarındaki maksatları, adalet ve hikmetini ve kapsadığı maslahatları
düşünen kimseye bu görüşün bir delil olduğu ve Şer'î kaidele yakınlığı gizli değildir.»
Yahya bin Sa'îd
el-Ensârî'nin İbn Müseyyeb'den rivayet ettiğine göre, Ibni Müseyyeb demiştir
ki: Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Kendisinde delilik, cüzzam veya alaca
hastalığı bulunan herhangi bir kadın evlenir de, zifaftan sonra kocası onun
hasta olduğunu öğrenirse, cima vaki olduğu için kadının aldığı mehir
kendinindir.Velisinin ise hile yaptığı için kocanın verdiği mehri ödemesi
gerekir.»
Şafîî, Alî (r.a.)'dan
şöyle rivayet etmiştir: «Kendisinde alaca hastalığı, delilik, cüzzam veya
fercin kapalı olması gibi hastalıklar olan bir kadın nikâhlanırsa, kocası ona
dokunmadığı müddetçe muhayyerdir.Dilerse onu saklar, dilerse boşar.Eğer cima
vaki olmuşsa, kadını kendisine helâl kılması sebebiyle, mehir kadınındır.»
Vekî' şöyle demiştir:
«Süfyân Sevri, Yahya bin Sa'îd ve Sa'îd bin Müseyyeb'in Ömer (r.a.)den rivayet
ettiklerine göre, Ömer (r.a.) şöyle demiştir: «Alaca hastalıklı ve kör bir
kadınla evlenenin, zifaf vâki olursa kadının mehrinî vermesi gerekir.» Vekî',
devamla demiştir ki; «Bu ifade, hükmün sadece Ömer'in yukarıda zikrettiği
ayıplan kapsayıp, diğer ayıplan kapsamadığına delalet etmez.»
Yine ilmiyle, r ini
bütünlüğüyle ve verdiği hükümlerle tanınmış islâm kadısı Şurayh (r.a.) da bu
yönde hüküm vermiştir:
Abdürrezzak şöyle
demiştir: «Ma'mer, Eyyûb ve îbn Sîrm'den rivayet olunduğuna göre; iki adam
Şurayh'ın huzurunda münakaşa ederek, içlerinden biri şöyle dedi: «Bu adam seni
İnsanların en güzeliyle evlendireceğim diyerek bana kör bir kadın getirdi.» Bunun
üzerine Şurayh; «Eğer sana, ayıbını gizîediyse bu caiz olmaz», demiştir.Bu
hükmü düşün; «Eğer senden bir ayıbını gizlemişse» ifadesinin, kadının erkekten
gizlediği her ayıbı ifade ettiğini ve erkeğin de bu kadını reddetme hakkı
bulunduğunu anlarsın.»
Zührî şöyle demiştir:
«Nikâh, her aciz bırakan hastalıktan dolayı reddolunur.Sahabe ve selef
ulemasının fetvalarını düşünenler bilirler ki; onların bir ayıbı bırakıp başka
bir ayıptan dolayı nikâh reddettikleri görülmemiştir.Ancak Ömer (r.a.)'den gelen
şu rivayet müstesnadır: Kadın şu dört ayıptan başka bir sebeple reddolunmaz:
Delilik, cüzzam, alaca hastalığı ve fercde bulunan hastalık.» (Bu rivayetin,
Usbû' ve Ibn Vehb'in, Ömer ve Ali' den yaptıkları rivayetlerden daha fazla
isnadım bilmemekteyiz.Bu hadis İbn Abbas'dan muttasıl bîr senetle rivayet
olunmuştur.) Tüm bunlar, koca, mutlak bir ifade: kullandığı zamandır.Eğer erkek,
kadının sağlam olmasını veya güzel olmasını şart koşar da çirkin çıkarsa veya
yaşının genç olmasını şart koşar da yaşlı ve ihtiyar çıkarsa veya beyaz
olmasını şart koşar da siyah çıkarsa veya bekar olmasını şart koşar da dul
çıkarsa bu durum da nikahı fesh etme hakkı vardır.Eğer bu fesh zifaftan önce
olursa, mehir gerekmez; sonra olursa gerekir.Kadının velisi erkeği aldat-mışsa
bu zarar ona aittir.Eğer kadın bizzat kendisi erkeği aldat-mışsa kadının mehri
düşer veya kadın erkeği almak isterse erkek mehirle ona döner.
«îmam Ahmed
kendisinden yapılan iki rivayetten birisinde buna delil getirmiştir.Bu görüş,
şart koşan koca olunca, İmam Ahmed'in usulüne en uygun ve en evla olanıdır.
«Hanbelîler ise şöyle
demişlerdir: Kadın erkeğe bir sıfat şart koşar da, sonra bunun hilafı ortaya
çıkarsa, kadın için muhayyerlik yoktur.Ancak, erkeğin hür olmasını şart koşar
da, köle çıkarsa o zaman kadının muhayyerliği vardır.
«Nesebi şart koşar da,
aksi çıkarsa, bunda ikî görüş vardır:
«İmam Ahmed'in
mezhebinin ve koyduğu kaidelerin gerektirdiğine göre, şartlan erkeğin veya
kadının koyması arasında bir fark yoktur.Bilâkis, erkek için koyduğu şartlar
bulunmadığı zaman, kadının muhayyer olması evlâdır.Çünkü kadm boşama ile
ayrılma gücüne sahip değildir.Erkek, kadmdan ayrılmaya gücü olmakla beraber,
başka sebeple akdin feshi kendisine caiz olunca, kadın erkekten ayrılma gücüne
sahip olmadığından, akdin feshinin kendisine caiz olması daha evlâdır.Erkek,
adi bir meslek sahibi olup, kadının dinini ve ırzını lekelediği ortaya
çıkarsa, bu hal, kadının tam' lezzet duymasına ve erkekten tam faydalanmasına
mâni olduğundan, kadının akdi feshetmesi caiz olunca, kadın, erkeğin güzel ve
sağlam olmasını şart koşar da, erkek ihtiyar, çirkin, kör, ağır işiten, dilsiz,
siyah çıkarsa, nasıl kadının akdi feshetme hakkı olmayıp, onunla mecburi olarak
yaşayabilir? îşte bu görüş, mümkün olmayacak şeylerin, zıtlıkların, kıyas'tan
ve şeriatın ortaya koyduğu kaidelerden uzak olmanın son noktasıdır.»
Zührî devamla demiştir
ki: «Taraflardan birisine, hafif alaca hastalığı ve kızü hastalığından dolayı
akdi feshetme imkânı veriliyor; ama bu hastalıktan daha şiddetli olan kişiyi
etkisi altına alan uyuz hastalığından ve insanı aciz bırakan diğer hastalıklardan
dolayı akdi feshetme imkanı verilmiyor.Nebi aleyhisselam satıcıya, sattığı
malın ayıbını gizlemeyi ve onu bilenin de ayıbı müşteriden gizlemesini haram
kılınca, nikâhtaki ayıplar konusunda durum ne olur? Nebî aleyhisselam Muâviye
ve Ebû Cehm ile nikahlan-ması konusunda kendisine danışan Kays'ın kızı
Fatıma'ya; «Muaviye, malı olmayan bir fakirdir, Ebû Cehm ise asasını omuzundan
indirmez (Kadınları döver)», buyurmuştur.Bu hadisden de bilinmektedir ki;
nikahta ayıplan açıklamak daha uygun ve daha gereklidir.Bu durumda kusurları
gizlemek ve haram olan hile nasıl nikâhın lüzumu için bir sebep olabilir ve
ayıplı bir kimseyi, diğerinin omuzuna yük olarak yüklemek, özellikle ayıplardan
uzak bulanmasını ve bulunduğu durumun hilafını şart koştuğu halde nasıl caiz
olabilir? Kesin olarak bilinmektedir ki, Şer'î Şerifin ortaya koyduğu esaslar,
hükümler ve getirdiği idari sistem buna cevaz vermez.Allah daha îyi bilir.»
Muhammed bin Hazm:
«Erkek, kadının ayıplardan salim olmasını şart koşar da, sonra kadında
herhangi bir ayıp bulursa, nikâh esasta bâtıl olmuş olup, gerçekleşmemiş olur
ki, bu nikâhta erkek için muhayyerlik, icazet, nafaka ve miras gibi durumlar
mevzubahis değildir.» demiştir.îbn Hazm devamla demiştir ki: «Şüphesiz bu
durumda erkeğin yanma konan kadın, evlendiği kadın değildir.Çünkü o, sağlam,
ayıpsız bir kadınla evlenmemiş olunca, ara-iannda evlilik hükmü de geçerli
olmaz.»[5]
Her kadın İle evlenme
akdi yapmak caiz değildir.Kendisiyle nikâh akdi yapılmak istenen kadınların,
ister devamlı ister geçici olsun mahrem olmaması gerekir.Evlenmeleri ebedî olarak
haram kılınmış kadın ve erkeğin herhangi bir zamanda evlenmeleri mümkün
değildir.
Muvakkat haramhk îse;
mahrem olmayı gerektiren hal devam ettiği müddetçe devam eder.Eğer durura
değişir de, muvakkat mahremlik ortadan kalkarsa, evlenmek helâl olmuş olur.
Müebbed haramlığm
sebebleri şunlardır:
1- Neseb,
2- Sıhriyet,
3- Süt
kardeşliği.
Harara olan kadınlar
şu ayette zikredilmiştir: «Sizlere, analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz,
halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kız kardeşinizin kızları,
sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, kanlarınızın anneleri, kendi*
leriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızdan olup, yanınızda kalan üvey
kızlarınız —ki onlarla gerdeğe girmemisseniz size bir engel yoktur— öz
oğullarının eşleri ve iki kızkardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek
—geçmişte olanlar artık geçmiştir— size haram kılındı.Doğrusu Allah bağışlar
ve merhamet eder.» (Nisa: 23).
Muvakkaten haram
olanlar ise birkaç kısma ayrılır.Her birt-nin açıklaması daha sonra
gelecektir.
1- Anneler,
2- Kızlar,
3- Kız
kardeşler,
4- Halalar,
5- Teyzeler,
6- Erkek
kardeş kızları,
7- Kız
kardeş kızları.
Anne; seni ve seni
doğuranları doğuran her kadının ismidir ki, anne, annenin annesi, annenin ninesi,
babanın annesi, babanın ninesi, ne kadar yukarıya çıkarsan çık «anne» isminin
kapsamına girerler.
Kız; doğmasına sebep
olduğun veya derece derece nesebi sana varan her kızın ismidir.Bu kavrama
nesilden gelen kız ve onun kızları dahil olur.
Kızkardeş; anne-baba
bir veya sadece birisi yoluyla sana yakın olan her kadının ismidir.
Hala; babanın veya
dedenin, baba-anne bir veya birisi yoluyla kızkardeşi olan kadının ismidir.
Bazen anne tarafından da hala, olur.Bu annenin babasının kız kardeşidir.
Teyze; bu, annenle,
baba-anne bîr veya sadece bilisi yoluyla kızkardeşi olan kadının ismidir.Bazen
baba tarafından olur ki, bu da babanın annesinin kız kardeşidir.
Kardeş kızı;
kardeşinin doğrudan doğruya veya vasıtayla doğmasına vesile olduğu her kadının
ismidir.Kız kardeş kızı da bunun gibidir.
Sıhriyyet yoluyla
haram olan kadınlar şunlardır:
1- Hanımının
annesi, annesinin annesi, babasının annesi; ne-kadar yukarıya çıkarsa çıksın,
hepsi bu kapsama girer.Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Hanımlarınızın
anneleri, size haramdır.» (Nisa: 23).Bunların haram olmasında, hanımıyla
cinsel ilişkide bulunmak şartı yoktur.Bilâkis sadece nîkâh akdinin yapılmasıyla
haramlık gerçekleşir.
2- İlişkide
bulunduğu hanımının kızı, kızlarının kızı, oğullarının kızı; ne kadar aşağıya
in il irse inilsin bu hükme dahildir.Çünkü şu ayetten dolayı onlar da
hanımının kızlarından sayılır: «Kendisiyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızdan
olup yanınızda kalan üvey kızlarınız ki onlarla gerdeğe girmemişseniz sîze bir
engel yoktur.» (Nisa: 23).Ayette geçen «rebâib» kelimesi, «rebîbe» kelimesinin
çoğuludur.Kişinin rebîbi, hanımının başkasından olan çocuğudur.Rebib diye
isimlendirilmesindeki sebeb, kişinin kendi çocuğuna baktığı gibi, bu çocuğa
bakıp terbiye etmesinden ve ona bakmasından dolayıdır.«Yanınızda kalan üvey kızlarınız.»
ifadesi, rebîbe'nin ekseriya bulunduğu durumu beyan eden bir sıfattır.Bu sıfat
ise; üvey kızların, annesinin kocasının evinde kalması durumudur.Yoksa
mutlaka onun evinde kalacak diye bir kayıt yoktur.Zahiriler; «Bu ifade bir
kayıttır» diyerek, «kişinin evinde bulunmadığı müddetçe hanımının başka
kocadan olan kızıyla evlenmesi haram olmaz» demişlerdir.Bu görüş sahabenin
bir kısmından rivayet olunmuştur.
Mâlik bin Evs'den
rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Benim bir kanm vardı, bir kızı
olduğu halde vefat edince üzüldüm.Bunun üzerine AH bin Ebî Talib ile
karşılaşınca; «Ne oluyor sana?» dedi.Ben de «kanm öldü,» dedim.«Kızı var mıydı?»
diye sorunca; «Evet, Tâif'te bir kızı var.» dedim.Bana; «Kız evinde mi idi?»
diye sordu.«Hayır,» dedim.Ali; «Onunla evlen,» dedi.Ben de «Yanınızda kalan
üvey kızlarınız» âyeti ne olacak dedim.Ali «O senin yanında değil ki; âyet
yanında olanı haram kılmıştır.» dedi.
Cumhur ulema bu görüşü
reddederek şöyle demiştir: «Alî'den rivayet edilen bu hadis sabit olmamıştır.
Çünkü bu hadisi ibrahim bin Ubeyd, Malik bin Evs'den, o da Alî'den rivayet
ediyor.Halbuki İbrahim bin Ubeyd diye bîr adam bilinmemektedir.îlim ehlinin
çoğu bu hadisi kabul etmeyerek hilafını söylemişlerdir.
3- Oğlunun
hanımı, oğlunun oğlunun hanımı, kızının oğlunun hanımı, ne kadar aşağıya
inerse insin, haramdır.Çünkü Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur: «öz oğullarınızın
eşleri size haram kılındı.» Ayette geçen «helâl» kelimesi, «halîle»
kelimesinin çoğuludur.Halîle; hanım demektir.Halil ise koca demektir.
4- Babanın
hanımı: Babanın nikâh akdi yaptığı hanımımla, gerdeğe girmemiş olsa bile
oğlunun evlenmesi haramdır.Bu çeşit nikâh, cahiliyet döneminde yaygındı.
Araplar bu tür nikâha, «makt nikâhı» derler, doğan çocuğu da «Mukît» veya
«Maktî» diye isimlendirirlerdi.Allahu Tealâ bu nikâhı nehyederek, onu çirkin
saymış ve ondan nefret ettirmiştir.
îmam Râzî sö,yle
demiştir: «Çirkinlik üç mertebedir: Aklen çirkin, Şer'an çirkin, Örf ve adeten
çirkin.Allahu Teâlâ bu tür nikâhı, bu sıfatların hepsiyle vasıflandırmış tır.
(Nisa: 22).«Fahişe» kelimesiyle aklen çirkin olduğuna işaret edilmiştir.
«Makten» kelimesiyle
Şer'an çirkin olduğuna işaret vardır.«Ve sâe sebilâ» ifadesiyle de âdeten
çirkin bir iş olduğuna işaret edilmiştir.
İbn Sa'd'ın Muhammed
bin KaVdan bu ayetin sebeb-i nüzulü hakkında rivayet ettiğine göre, o şöyle
demiştir: «Câ-hiliyyet döneminde adam Ölüp, kansı dul kaldığı zaman oğlu dilerse,
eğer öz annesi değilse onu nikâhlamaya en lâyık görülürdü.Veya dilediğine onu
nikâhlardı.Ebû Kays bin ekEsiet Ölünce, oğlu Muhsin kalkıp karısının nikâhına
varis oldu.Ona bir şey infak etmediği gibi, kadıncağız kocasının malından da hiçbir
şeye varis olamadı.Kadın Rasûlüllah sallaüahu aleyhi ve sellem'e gelip durumu
arzedince.Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Dön git.
Umulur ki Allahu Teâlâ senin hakkında bir âyet indirecek.» Bunun üzerine şu
ayet indî: «Bir de babalarınızın nikâh* ladığı kadınları kendinize
nikahlamayın.CahÜiyyet döneminde geçen affedilmiş geçmiştir.Şüphesiz o pek
çirkindi, Allah'ın bugzu-na sebebdi, o ne fena bir adet idi.» (Nisa: 22).
Hanetiler, bir kadınla
zina eden, ona şehvetle dokunan, öpen veya fercine şehvetle bakana, o kadının
usûl ve fürû'u haram olup, o kadının da; erkeğin usûl ve fürû'una haram olduğu
görüşündedirler.Çünkü Hanefüerce «hürmet-i musahara» (Kadının anne ve kızının
kişiye haram olması) zinayla sabit olur.Zinaya yaklaştıran ve sevk eden
hareketler de bunun gibidir.Yine Haneftler demişlerdir ki; «Kişi hanımının
annesiyle veya kızıyla zina ederse, hanımı ona ebedi haram olur.»
Cumhur ulema, zina ile
«hürmet-i musahara»nın sabit olmayacağını söyleyerek aşağıdaki rivayetlerde
delil getirmişlerdir:
Allahu Teâlâ'nın,
«Bunların dışındakiler size helal kılındı (Nisa: 23), buyujğu, nikahlamak
haram olan kadınları saydıktan sonra, bunların dışındakilerin helâl olduğunu
gösterir.Zinanın, haram olma sebeplerinden olduğu ise zikrolunmamıştır.
Aişe (i\a.)'dan
rivayet olunduğuna göre Nebî aleyhisselam'a, bir kadınla zina ettikten sonra,
onunla veya kızıyla evlenmek isteyen adam hakkında sorulduğunda Nebî
aleyhisselam «Haram, helâli haram kılmaz.Ancak nikâhla olan haram kılar.»
buyurmuştur.(Hadisi İbn Mace, İbn Ömer'den rivayet etmiştir.)
Bu konuda onların
zikrettikleri hükümler, ihtiyacın mecbur kıldığı, zaman zaman umumi belva
haline gelen hususlardır ki, Allahu Teâlâ'mn bu konuda bir hüküm bildirmemesi
mümkün değildir.Nitekim bu konuda bir ayet inmemiş, bir sünnet geçmemiş,
sahih bir haber ve sahabeden de bir eser gelmemiştir.Halbuki,
ashab, zinanın yaygın
olduğu cahiliye devrine yakın bir zamanda yaşamışlardır.Eğer onlardan birisi
bu konuda Şer'i Şerif de bir bilgi olduğunu veya buna delalet eden bir illet ve
hikmet olduğunu anlamış olsaydı, elbette ki bu konu hakkında sorarlardı.
Zina ile kadın,
kişinin yatak arkadaşı olmuş olmaz.Bu dununda, şehvetsiz kadının tenine
dokunmak gibidir ki, zinaya hürmet-i musahere taalluk etmez.
Neseb sebebiyle haram
olan kadınlar, süt sebebiyle de haram olurlar.Neseb yoluyla haram olanlar;
anne, kız kardeş, hala, teyze, kardeş kızları ve kızkardeş kızlarıdır.
Allahû Teâlâ bunları
şu ayette beyan etmiştir: «Sizlere analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz,
halalarınız, teyzeleriniz, kızkardeş-lerinizin kızları, sizi emziren süt
anneleriniz, süt kardeşleriniz haram kılmıştır.» (Nîsâ: 23).
Bu ayetten dolayı,
emziren kadın, anne yerine geçirilerek, emen çocuğa hem emziren, hem de çocuğa
nesep yoluyla annesi tarafından haram olanların hepsi haram olur.
1- Emziren
Kadın: Çünkü, çocuğu emzirmekle, onun süt annesi olmuştur.
2- Emzirenin
Annesi: Bu süt ninesidir.
3- Emzirenin
Kocasının Annesi: Bu da süt nine
sayılır.
4- Emzirenin
Kızkardesi: Çünkü bu süt teyzesidîr.
5- Emzirenin
Kocasının Kızkardesi: Çünkü bu süt halasıdır.
6- Baba-anne
bir veya baba bir, anne bir kızkardeşler.
Zahir olan şudur ki;
kendisiyle haramhk sabit olan emme, mutlak bir emmedir.Bu da tam bir emme
olmadan gerçekleşmez.Tam emme; çocuğun memeyi alarak, sütü ondan çekmesi,
herhangi bir dış tesir olmadan, doyuncaya kadar onu terketmemesidir.Şayet bir
defa veya iki defa çekse, bu durumda haramhk gerçekleşmez.Çünkü tam gıdalarıma
gerçekleşmediği için süt hükmü sabit olmaz.
Âişe (ta.) şöyle
demiştir: «Rasûlüllah bir veya iki defa emmek haram kılmaz» buyurmuştur.
(Hadisi Müslim, Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve Ibn Mâce rivayet etmiştir).
Hadiste geçen «Massa» kelimesi, bir defa çekmek demektir.Bu da bir şeyden az
olmak anlamına gelir.«Onu massettim» denince, «Ondan azıcık içtim» anlamına
gelir ki, bize tercihe şayan gelen görüş budur.Bu konuda âlimlerin pek çok
görüşü vardır.Onlan aşağıda özetliyoruz:
1- Ayetteki,
sütle ilgili mutlak ifade alınırsa, haramlıkta sütün azı veya çoğu müsavidir.
Buharî ve Müslim'in
Ukbe bin Hâris'ten rivayet ettiklerine göre Ukbe şöyle demiştir: «Ebû îhâb'ra
kızı Ümmü Yahya'yı nikahlamıştım.Tunun üzerine siyah bir cariye gelerek «Ben
sizin ikinizi de emzirdim,» dedi.Ben de Rasûlüllaha gelerek durumu haber
verdim.Rasûlüllah sallallahu aleyhi" ve sellem; «Sana süt kardeş
olduğunuz söylendiği halde, o kadım nasıl nikâhlarsın? Onu bırak.» buyurdu.»
Râsülûllah'ın, adama
kaç defa emdiğini sormaması ve onu bırakmasını emretmesi, süt kardeşliğinde
sadece emmeye itibar edileceğine delildir.«Süt emme» isminin gerçekleştiği
yerde süt kardeşliği hükmü de gerçekleşir.Çünkü süt emme, kendisine haramhk
taallûk eden bir iştir.Şer'i ahkâm gerektiren cinsel ilişki gibi, bunun da
azı ve çoğu müsavidir.Çünkü kemiklerin gelişmesi ve etin oluşması sütün azıyla
da çoğuyla da meydana gelir.Bu görüş, AH, Ibn Abbas, Said bin Müseyyeb, Hasan
Basri, Zühri, Katâde, Ham-mâd, Evzâî, Sevrî, Ebû Hanîfe, Mâlik ve bir rivayete
göre İmam Ahmed'in görüşüdür.
2- Haramlık
ayn ayn beş emme ile gerçekleşir.
Müslim, Ebû Dâvûd ve
Nesâî'nin.Aişe (r.a.)'dan rivayet ettiklerine göre, Âişe (r.a.) şöyle
demiştir: «Bilinen on emme nikâhı haram kılar», âyeti, indirilen Kur'ân'dan
sayılırdı.Sonra bu adet, beş emme ile nesh edildi.Hatta Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem bu on sayısı Kur'an meyanında okunurken vefat etmiştir.»
Bu rivayet Kur'ân ve
hadisin mutlak olan ifadelerini kayıt altına almaktadır.Mutlak ifadeyi
kayıtlamak îse bir açıklama olup, nesh ve tahsis değildir.
Bu görüşe «Kur'an
ancak mütevatir olarak sabit olur» deliliyle itiraz edilmeyip, Âişe (r.a.)'nın
dediği gibi olduğunu kabul etsek bile, bu hükmün sahabeden muhalif olanlara
gizli kalmaması gerekirdi, özellikle Ali, ve îbn Abbas bu meseleyi bilirlerdi.
Deriz ki: Aişe'nin görüşüne bu itirazlar yönelmeseydi, elbette en kuvvetli görüş
olurdu.Ancak bu itirazlardan dolayı Buharî bu rivayetten vazgeçmiştir.Bu
görüş Abdullah bin Mes'ûd, bir rivayette Âişe, Abdullah bin Zübeyr, 'Atâ,
Ta'vûs, Şafi'î, zahir olan görüşüne göre Ahmed, İbn Hazm ve hadis ehlinin
çoğunun mezhebidir.
3- Haramlık
üç emme ve daha fazlasıyla sabit olur.Çünkü Nebi aleyhisselam «Bir veya İki
defa emmek haramlık ispat etmez» buyurmuştur.Bu ifade üçten az emmede
hanımlığın olmadığını açıklamaktadır.Bunun için haramlık üçten fazla emmeye
ait olmuş olur.Ebû Ubeyd, Ebû Sevr, Davud-u Zahiri, İbnül-Münzir ve bir
rivayete göre Ahmed bu görüştedirler.
Emzirenin sütü ister
içerek, ister çocuğun boğazına ve burnuna dökerek olsun açlığım gideriyor ve
ona gıda veriyorsa, ağzından ve burnundan verilen süt, bir emme miktarına
ulaşırsa haramlık sabit olur.Çünkü bu yollarla vücuda alınan süt, kemiklerin
gelişmesi ve etin oluşması bakımından ağızdan emilen sütün sağladığı faydayı
sağlar.Bu durumda haramîık ispat etmekte de müsavi olurlar.
Kadının sütü, yiyecek,
içecek, ilaç, koyun sütü ve diğerlerine karıştırılır ve çocuk bu sütü içerse,
eğer kadının sütü galipse haramlık sabit olur.Eğer galip değilse bu sütle
haramlık sabit olmaz.
Hanefilerin, Müzenî ve
Ebû Sevr'in görüşü budur.
Malikîlerderi
İbnü'l-Kâsım «Süt, su veya başka bir şeye karıştırılır, sonra çocuğa
içirilirse bununla haramlık sabit olmaz», demiştir.
Şaffi, îbn Hubeyb ve
îmam Malik'in ashabından Ibn Mâcişûn ve Mutrif: «Süt yaniız bulunur veya
kendisi kaybolmayacak şekilde başka bir şeye karışırsa bununla haramlık sabit
olur,» demişlerdir.
Ibn Rüşd şöyle
demiştir: «ihtilâflarının sebebi, 'süt başka bir şeye karıştığı zaman o sütçe
haramlık hükmü kalır mı, yoksa kalmaz mr?' açısındandır.Bu mesele, necasetin
helâl ve temiz bir şeye karıştığı zamanki durumuna benzemektedir.Bu konuda
muteber olan esas, süt başka bir şeye karıştığı zaman ona süt denir mi denmez
mi?..Eğer süt demek mümkünse haramhk sabit olur, şayet süt demek mümkün
değilse haramhk sabit olmaz.»
Sütüyle haramlık sabit
olan emziren kadın, memelerinden süt gelen her kadındır.Bu kadının akil baliğ
olması ve olmaması hayizdan kesilmiş olması veya olmaması, kocası olması veya
olmaması, hamile olması veya olmaması müsavidir.
Evliliğin haram
olmasını gerektiren süt emme müddeti ilci sene zarfında olandır.Bu müddeti,
Allahu Teâlâ şu ayette beyan etmiş ve hududunu koymuştur: «Anneler
çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak İsteyen baba için tam iki sene emzirirler.
(Bakara: 233).
Çünkü süt emen çocuk
bu müddet zarfında küçük olup, sütle beslenir.Etleri sütle gelişir.Böylece
emzirenden bir parça olup, emzirenin çocuklarıyla beraber kendisinin de bu
çocukla evlenmiş haram olur.
Darekutnı ve Ibn
Adî'nin, Ibn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre, Ibn Abbas «iki senenin dışında
süt kardeşliği yoktur.» demiştir.
Nebî aleyhisselam'dan
merfû' olarak rivayet olunduğuna göre, Nebi aleyhisselam «Kemiklerin
kuvvetlendiği ve etlerin geliştiği zamanın dışında süt kardeşliği yoktur»,
buyurmuştur.(Hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.) Süt kardeşliği etin geliştiği
ve kemiklerin kuvvetlendiği iki sene zarfında olur.
Ümmü Seleme (r.a.)'dan
rivayet olunduğuna göre, Rasûlüllah salîailahu aleyhi ve sellem demiştir ki:
«Süt sebebiyle haramlık ancak, sütten kesilmeden evvel çocuk sütle beslenirse
gerçekleşir.» (Hâdisî, Tirmizi rivayet ederek sahihleraiş, Ibnü'I-Kayyım ise
«hadis munkati'dir», demiştir.) Şayet iki seneden önce çocuğun sütle
beslenmeye ihtiyacı olmayıp, sütten kesilir de, sonra onu bir kadın emzirirse
bu durumda Rasûlüllah aleyhisselam'm «Süt hükmü ancak açlıktan sabit olur,»
hadisine dayanarak, Hanefî ve Şâfi'i'ye göre bu sütle haramlık sabit olur.
îmam Mâlik şöyle
demiştir: «iki seneden sonra emilen sütün azıyla veya çoğuyla haramuk sabit
olmaz.Şüphesiz bu süt su mesabesindedir.» Mâlik devamla demiştir ki: «Çocuk
iki seneden önce sütten kesilir veya süt emmeye ihtiyacı olmazsa, daha sonra
süt emdiğinde, bu sütle haramlık sabit olmaz.»
Süt konusunda geçen
hadislerden dolayı, cumhur ulemâya göre, büyükler için süt, haramhğı
gerektirmez.Selefden ve sonraki alimlerden bir grup ise, «Emen, ihtiyar adam
da olsa, küçüğün süt kardeşliğinde olduğu gibi haramlığı sabit kılmaz.»
demişlerdir.Bu görüş, Âişe (naj'nm görüşü olup, Ali (r.a.), 'Urve bin Zübeyr,
'Ata bin Ebî Rebâh da bu kanaattedir.Leys bin Sa'd ile Ibn Hazm aynı görüşe
katılarak Malîk'in, Ibn Şihâb'dan rivayet ettikleri hadisle delil
getirmişlerdir: îbn Şihâb'a büyüklerin süt kardeşliği konusu sorulunca, şöyle
demiştir: «Urve bin Zübeyr'in bana bildirdiği hadise göre; «Rasûlüllah
sallallahu alleyhi ve sellem Süheyl'in kızı Sehle'ye, Salim'i emzirmesini
emretti de o da Sâüm'î emzirdi-Bundan dolayı Sehle, Salim'i oğlu olarak görürdü.»
Urve şöyle demiştir: «Müminlerin annesi Aişe (r.a.) Rasûlüllahın bu emrini alarak,
yanma girmesini istediği erkekler için bu yöntemi uygulamayı uygun görür ve
kızkardeşi Ümmü Gülsüm ile kardeşinin kızlarına, yanlarına girmelerini
istedikleri erkekleri emzirmelerini emrederdi.»
Mâlik ve Ahmed'in
rivayet ettiğine göre; «Nebî aleyhisselam'm Zeyd'i evlatlık edindiği gibi, Ebu
Hûzeyfe de, ensardan bir kadının kölesi olan Salim'İ evlâtlık edinmiştir.»
Cahiliyyet devrinde,
evlâtlık edinilen kişi, evlâtlık edenin oğlu ve mirasının varisi olarak
çağrılırdı.Şu ayet ininceye kadar bu hâl devam etti:
«Evlâtlıkları
babalarına nisbetedin, bu Allah katında en doğru olanıdır.Eğer babalarının kim
olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak
kabul edin» (Ahzab; 5).
Bu ayetten sonra,
evlatlıklar babalarına nisbet edildi.Babalan bilinmeyenler ise dinde kardeş ve
dost olarak kabul edildi.Bunun üzerine Sehle (r.a.) Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem'e gelerek; «Ya Rasûlallah, biz Ebû Huzeyfe ile beraber Salim'i
yanımızda ba-nnan bir evlât olarak görüyoruz.O da beni, iş elbiseleriyle bazan
tek elbise içinde görüyor.Halbuki Allahu Teâlâ bilmiş olduğun âyeti inzal
buyurmuştur.Bu durumda ne yapalım?» diye sorunca, Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem «Onu beş kerre emdr» buyur" muştur.Bundan sonra Salim,
onların süt evlâdı mesabesinde oldu.
ümmü Seleme'nin kızı
Zeyneb'den rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki: Ümmü Seleme (r.a.) Aişe (r.a.)'ya;
«Yanıma girmesini istemediğim ergenlik çağına girmiş çocuklar yanıma giriyor,»
dedi.Bunun üzerine Aişe (r.a.) «Rasûlüllah'da senin için güzel bir örnek
olduğunu bilmiyor musun?» diyerek şöyle devam etti: «Ebû Hu-zeyfe'nin karısı
şöyle dedi: «Ya Rasûlallah, Salim erginlik çağına girmiş olduğu halde yanıma
giriyor.Ebu Huzeyfe'nin ise içi rahat etmiyor.» Bunun üzerine Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem «Onu emzir ki yanına girebilsin» buyurdular.»
Bu iki görüşten
beğenileni, Îbn Kayyım'u tahkik ettiği şu görüştür:
îbn Kayyım şöyle
demiştir: «Sehle hadîsi nesh edilmemiş olup, tahsis edilmemiş
(özelleştirilmemiş), her kişiye ta'mîm de edilmemiştir
(umumileştirilmemiştir).Şüphesiz bu, Huzeyfe'nin karısının yanına giren
Salim'in durumu gibi, kadının kendisinin yanında örtünmesi zor olup da,
kadının yanına girmek durumunda olan kişiye ihtiyaç sebebiyle verilmiş bir
ruhsattır.Bu tip büyükler, ihtiyaçtan dolayı emzirildiği zaman süt hükmü
sabit olur.Bunun dışındakilere gelince, küçük çocuktan başkası için süt hükmü
sabit olmaz.Şeyhülislâm Îbn Teymiye'nin takip ettiği yol budur.Büyükler
için süt hükmünün sabit olmasını kabul etmeyen hadisler, ya mutlaktır, —bu
mutlak ifade Sehle hadisiyle kayıtlanmış olur—, ya da her durum için umumilik
ifade eder ki, ihtiyaç için olma hali hadisin umumi manasından tahsis edilir.
Bu görüş, hadisin neshedilmiş olduğu görüşünden daha evlâ olup.tahsis konusu,
bizzat bir şahıs içindir.Bu görüş, bu konudaki bütün hadislerin iki yönlü
manasıyla amel etmeye ve kendisine şahitlik eden şer'i kaidelere en yakın olan
görüştür.»[7]
Süt kardeşliğinde,
eğer emzirenin kendisi ise bir kadının şe-hadeti kabul olur.
Ukbe bin Haris'ten
rivayet olunduğuna göre; Ukbe, Ebû thâb'ın kızı Ümmü Yahya ile evlenince, siyah
bir cariye gelerek «Ben ikinizi de emzirdim.» dedi.Durum Nebî aleyhisselam'a
haber verildi.Ukbe devamİa demiştir kî: «Bunun üzerine bir kenara çekilerek
durumu Nebi aleyhisselam'a anlattım.Nebi aleyhisselam; «Bu kadın sizi emzirdiğini
iddia etmiyor mu?» dedi ve Ukbe'yi o kadınla evlenmekten nehyetti.
Tâvûs, Zührî, îbn Ebî
Zfb, Evzâ'î ve bir rivayete göre Ahmed bu hadisi delil getirerek, süt hükmünde
bir kadının şahitliğinin makbul olduğunu söylediler? Ebû Ubeyd'in Ömer, Muğîre
bin Şube, Ali bin Ebi Talîb ve Îbn Abbas'dan tahric ettiğine göre, bu zâtlar,
bir kadının şehadetîyle karı-kocanın arasını ayırmaktan kaçındılar.
Ömer (r.a.) şöyle
demiştir: «Eğer açık delil getirirse, aralarını ayır.Şayet delil getiremezse,
kendilerinin birlikte olmayı istememeleri hali müstesna onlan olduğu gibi
bırak».
Eğer bir kadının
şehadetinin geçerli olması kapısı açık olsaydı, karı-kocanın arasını ayırmak
isteyen bir kadın bunu yapardı.
Hanefîlerin görüşüne
göre; «Sut hükmünün sabit olması için iki erkek veya bir erkek iki kadının
şahitliği gerekir.Şu ayetten dolayı bu konuda tek başına kadınların şahitliği
kabul olmaz.»
«Erkeklerinizden İki
şahit tutun.Eğer iki erkek bulunmazsa,şahitlerden razı olacağınız bir erkek,
biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak İki kadın olabilir.» (Bakara: 282).
Beyhakî'nin rivayetine
göre; Ömer (r.a.) getirilen bir kadın, bir adamı ve karısını emzirdiğine
şahitlik yaptı.Bunun üzerine Ömer: «Hayır iki erkek veya bir erkek iki kadın
şahitlik yapıncaya kadar bunlar ayrılmazlar» dedi.
Şafiî'den rivayet
olunduğuna göre; «Bir erkek iki kadınla sabit olduğu gibi dört kadınla da
sabit olur.Çünkü Od kadın bir erkek gibidir.Sonra kadınlar doğumda olduğu
gibi, süt meselesine daha çok vakıf olurlar.»
Malik'e göre; «Şahitlikten
Önce, İddiaları ortaya çıkmak şartıyla iki kadının şahitliğiyle süt hükmü
kabul edilir.»
İbn Rüşd şöyle
demiştir: «Bazıları Ukbe bin Haris hadisini mendub kabul ederek bu hadisle esas
delilleri arasını cem etmiş oldular.Bu görüş doğruya en yakın olup, Malik'ten
gelen rivayet de bu yöndedir.»
Bir kadın, çocuk
emzirdiği zaman, geçen Huzeyfe hadisinden dolayı, kocası onun babası, kardeşi
de amcası olur.
Âişe (r.a.)'nın
hadisine göre Rasülüllah sallallahu aleyhi ve sel-lem Âişe'ye; «Bana izin ver
de, kardeşim Ebû Ku'ays'm arzusunu yerine getireyim.Şüphesiz O amcandır.»
buyurdu.Ebû Ku'ays'm karısı Âîşe'yi emzirmiştî.
İbn Abbas'a sormuşlar;
«Bir adamın, iki cariyesinden biri bir cariyeyi diğeri de bir köleyi emzlrmiş
olsalar, bu cariye ile bu kölenin evlenmesi helâl midir?» Cevaben demiş ki:
«Hayır, bu iki cariye bir tek adamla münasebette bulunduğundan, emzirdikleri
cariye ile köle bir kadından süt emmiş gibi olurlar ve birbirleriyle evlenemezler.»
Dört imam, Evzâ'î ve
Sevrî bu görüştedirler.Sahabeden Ali ve İbn Abbas da bu görüşü savunmuşlardır.
Kadınlardan çoğu süt
konusunda gevşeklik göstererek çocuğunu bir kadına veya birkaç kadına
emzirtirler.
Nikâhın haram oluşu ve
neseb gibi, Allah'ın koyduğu süt hısımlığı hükümlerine ve bu hükümlerin
gerektirdiği hukuka riayet etmek için, emzirenin, çocuklarının,
kızkardeşlerinin ve diğerlerinin kimler olduklarını araştırmayı düşünmeden
emzirme işine de-
vam ediyorlar.Bunun
sonucu olarak da çok defa kişi süt kız kardeşiyle, süt halasıyla, süt
teyzesiyle bilmeden evleniyor.Bu konuda kişinin harama düşmemek için
ihtiyatlı davranması gerekir.
Menâr tefsirinde yazan
şöyle demektedir: «Allahû Teâlâ insanlar arasında çeşitli bağlar koymuş ki, o
bağlarla birbirlerine merhamet ederler.Zararı defetmek ve menfaat celbetmek
için birbirleriyle yardımlaşırlar.Bu bağların en kuvvetlisi akrabalık ve evlilik
dolayısıyla oluşan hısımlık bağlandır.Bu iki bağ için birtakım değişik
dereceler vardır.
«Akrabalık bağına
gelince; bunun en kuvvetlisi çocuklarla anne-baba arasında olan şefkattir ki;
mahiyetim kavrayan kişiyi bu sır, kendi nefsinde fıtri olarak çocuğunun
terbiyesiyle ilgilenmeye sevkeder.Vücuduna baktığı gibi ona bakar ve gelecek
günleri için ona güvenir.Çocuğun içinde de, babasının onun vücudunu meydana
getirdiğim, hayatının devamını, terbiyesini koruyarak şerefinin korunmasını
sağladığı hissi belirir.Bu hisle çocuk, babaya hürmet eder, bu merhamet ve
iyilik severlikle baba çocuğuna şefkat eder ve ona yardım eder.» (Buraya kadar
üstad Muhammed Abduh'un sözüdür.)
«Annenin şefkatinin,
babanın şefkatinden daha kuvvetli olduğu insana gizli değildir.Annenin merhameti,
babanın merhametinden daha şiddetli, annenin şefkati, babanın şefkatinden daha
kuvvetlidir.Çünkü anne daha ince kalpli ve nazik hislere sahiptir.Çocuk;
hayatının devamını sağlayan annenin kanından bir cenin olarak yaratılmıştır.
Soıira sütüyle beslenen çocuk olmuş, böylece çocuk her süt emerken, çocuğa
karşı annenin tâ kalbinden gelen, yeni bir şefkat meydana gelir.Çocuk,
annesinden önce dünyada hiçbir kimseyi sevmez.Sonra çocuk, her ne kadar
babasına hürmeti annesine olan hürmetinden daha çok ise de, annesini sevdiğinden
daha az babasını sever.
Anne-baba ile çocuklar
arasında bu hayatta en hayırlı olan bu büyük sevgiyi onu bozacak ve
birbirlerine zahmet verecek, şehevi yönden Faydalanma sevgisine dönüştürmek,
insan fıtratına yapılacak bîr cinayet değil midir? Evet bundan dolayı anneleri
nikahlamanın haram oluşu ayette ilk sırada ve çok şiddetli olarak gelmiştir.
Bunu kızlarıyla evlenmenin haramlığı takip etmektedir.Fıtrat üzerine işlenen
cinayetler, fıtratı bozucu ve onu boş şeylerle uğraş-tıncı hususlar hakkında
insanın bilgisi bulunmamış olduğunu farz-etsek bile, sağlam bir fıtrat
annesiyle ve kızıyla evlenmenin haramlığını yine uygun görürdü.Çünkü insan
fıtratı, böyle bir durumu özlemeyi muhal sayardı.
«Kızkardeş ve kardeş
edilenlere gelince; bunlar arasındaki bağ da, bir cismin azalan olmaları
bakımından anne-babayla çocuklar , .rasmdaki bağa benzemektedir.Çünkü erkek ve
kızkardeşler, aralarında bir farklılık olmadan, asıllarına nisbetle eşit olup
bir asıl-!an yıkmış sayılırlar.Sonra ikisi de bir odada çok kerre aynı şekilde
büyümüş ve aralarında kardeşlik şefkati eşit olmuş olup, annelik ve babalık
şefkatinin çocukların üzerine eşit dağıldığı gibi, bunların şefkatleri de
birbirlerine karşı eşit bir şekilde mevcuttur.Bu sebeplerden dolayı,
kardeşlerden birinin diğerine karşı olan cana yakın olmadaki eşitlik başka hiç
kimseninkine benzemez.Çünkü insanlar arasında, içinde bu çeşit tam bir
eşitlik, ve karşılıklı güven bulunan başka bir bağ yoktur.
«Hikâye edilir ki; bir
kadın, kocasını, oğlunu ve kardeşini öldürmek isteyen Haccac'dan onlan
bağışlamasını ister.Haccac, kadının içlerinden herhangi birisine şefaat
etmesini kabul ederek, kadına bir tanesini seçmesini emreder.Bunun üzerine
kadın kardeşini seçer.Haccac, bunun sebebini sorunca kadın şöyle der: «Şüphesiz
kardeş, anne-baba Öldükten sonra bir daha bulunması mümkün olmayan bir
varlıktır.Koca ve çocuğun yerine geçecek birisi ise bulunabilir.» Bu cevap
Haccac'ın hoşuna gitti ve üçünü de affederek; «Kardeşini bırakıp da, kocasını
seçseydi, hiç birisini sağ bırakmayacaktım,» demiştir.
«Sözün kısası;
kardeşlik bağı fıtri kuvvetli bir bağ olduğundan kardeşler birbirlerinden
şehevi yoldan faydalanmayı arzu etmezler.Çünkü kardeşlik sevgisi, kendisiyle
beraber başkasında yer bırakmayacak şekilde, fıtrat sağlam olduğu müddetçe
kalpde bir yer oluşturur.Bu bakımdan Şer'î Şerif, kardeşlik şefkati ile şehevi
arzular yer değiştirerek insan fıtratının yüksekliğine gedik açılmasın diye
kızkardeşle evlenmenin haram olduğuna hüküm vermiştir.
«Hala ve teyzelerle
evlenmenin haramlığına gelince; bunlar, baba ve annenin tabiatından
sayılırlar.Hadiste geçtiğine göre; «Kişinin amcası babasının öz kardeşidir.»
Yani ikisi de hurma ağacının kökünden çıkan iki dal gibidir.Halahk bağının
babalık bağından, teyzelik bağının da annelik bağından sayılmasından dolayı,
alimler demişlerdir ki: «Ninelerin haram olması annelerin haram olması kısmına
girer ve ona dahil olur.» Böylece, halahk ve teyzelik bağından doğan şefkat,
birbirine merhamet ve yardım etmek duygusunu muhafaza etmek ve bu şefkat
duygusunu şehvete değiştirmemek fıtrat dîni olan İslam'ın ortaya koyduğu
güzelliklerdendir.
«Kardeşkizlan ve
kızkardeş kızlarına gelince; kişinin kardeşi ve kız kardeşi kendisi gibi olması
münasebetiyle, bunların kızları da kendi kızı mesabesinde sayılır.Sağlam
fıtrat sahibi, kendi nefsinde bu şefkati bulur.Sakat fıtrat sahibi de bunun
gibidir.Ancak bu kişinin şefkati, hasta durumundaki kişinin şefkati gibi
olur.Evet, kişinin kızına olan, sevgisi, kızı ondan bir parça olduğu için daha
kuvvetli olup, ona bakmak için üzerine titrer.Ve kişinin kardeşine ve
kızkardeşine olan cana yakınlığı, daha Önce geçtiği üzere, onların kızlarına
olan yakınlığından daha kuvvetlidir.Hala ve teyzelerle, kardeş ve kızkardeş
kızları arasındaki farka gelince, kardeş ve kızkardeş kızlarına olan sevgi,
şefkat ve merhamet sev-gisidir.Hala ve teyzelere olan sevgi ise, hürmet ve
saygı sevgîsidir.Bu ikisi de şehvet mevkiinden uzak olma bakımından eşit ve
benzerdirler.Ancak Kur'ân-ı Kerim'de hala ve teyzeler önce zikredildi.
«tşte bunlar,
insanların birbirlerine karşı merhametli davrandıkları, birbirlerine sevgi ve
şefkat gösterdikleri ve birbirlerine yardım ettikleri yakm akrabalık
çeşitleridir.Allahu Teâlâ, bunlar sebebiyle insanlann içine sevgi, şefkat,
merhamet, saygı ve hürmet koymuştur.Bundan dolayı Allahu Teâlâ, evlilikten
doğan şefkat ve merhametin, tâbi olarak veya neseben aralarındaki bağın zayıf
olduğu yöne yönelmesi için yakm akrabalar arasında nikâhı haram kılmıştır.
Meselâ, yabancılar ve uzak akraba sayılan tabakadan evlenmek gibi.Böylece
insanlar arasında sevgi ve rahmet oluşturan sihri yakınlık, neseb yakınlığı
gibi yenilenerek insanlar arasındaki sevgi ve merhamet dairesi genişlemiş olur.
İşte bu yakın akrabanın haramlığı konusu Şer'İ Şerifin ruhuna uygun bir
hikmettir.»
Menâr tefsirinde
devamla şöyle denilir: «Burada vücutla ilgili pek büyük hayati bir hikmet
/ardır.Bu hikmet akrabaların birbirleriyle evlenmesinin neslin zayıf olmasına
sebep olmasıdır.Bu durum devam ettiği zaman neslin zayıf ve cılız olması
kaçınılmaz olur.Hatta bu hâl neslin kesilmesine kadar vanr.Bunda iki sebep
vardır:
«Birincisi; fakihlerin
işaret ettiği husustur ki neslin kuvvetli olması, kan-koca arasındaki neslin
devamını sağlayacak gücün kuvveti miktarınca olur.Bu kuvvet de şehvettir.
Fakihler şehvetin yakın akraba arasında zayıf olduğunu söyleyerek bunu amca.
hala.dayı ve tevze kızlarıyla evlenmenin mekruh olması için bir sebep
saydılar.Bunun sebebi ;şehvet, nefiste bir histir.Ona zıt oİan akrabalık
şefkatinden doğan hisler, nefisteki hislerle çarpışırlar.Bu durumda ya,
nefisteki hisleri ortadan kaldırırlar, veya o hisleri sarsar ve zayıflatırlar.
«îkinci sebep ise;
doktorların bildiği husustur İd, çiftçiler tarafından bilinen konumuza yakın
bir misâlle bunu açıklamak mümkündür.Bir yere aynı hububat tekrar tekrar
ekilirse çıkan mahsul her sene zayıflar, içindeki gıda maddeleri azalıp,
olumsuz maddeler çoğalır.Daha sonra olumsuz maddeler gıda maddelerini saf dışı
bırakarak tohumun tamamen kesilmesine sebep olur.Şayet bu tohumu başka bir
toprağa eker de, bu yere ise başka bir yerden tohum ekerse, her iki yerden de
verim alınır.Bilakis ziraatçiler tarafından sabit olmuştur ki, bir tohum
çeşidindeki farklı sınıflardan daha çok verim alınıyor.Buğday bir yere
ekildiği 2aman, ürününden elde edilen tohum alınarak yine aynı yere ekilirse gelişmesi
zayıf olup, ürünü de az olur.Başka bir buğday tohuma alınarak bu yere ekilirse
daha verimli ve temiz olur.Böylece kadınlar da yer gibi çocuğun ekildiği bir
tarladır.însan gurupları, tohum sınıflan ve çeşitleri gibidir.Her kabile
fertlerinin, çocuğun asil ve temiz olması için diğer kabile fertleriyle
evlenmesi gerekir.Şüphesiz çocuk, anne-babasının hem maddi vücudunun, hem
karakterinin, hem de ahlâkının ve manevi sıfatlarının varisi olduğu gibi bu
sıfatların bazısında da anne-babasına zıt olarak gelişir.Aynı vasıflan ve
birbirine ters vasıflan taşımak, yaradılış kanunlarından bir kanundur.
Çocuklardan her birerlerinin, insan soyunun yükselmesi, insanların
birbirlerine yaklaşmaları ve birbirlerinden güç ve kuvvet almalan için
yaradılış kanunlarından nasibini almaları gerekir.Yalan akraba evliliği ise
buna zıttır.Geçen ifadelerin hepsinde sabit olmuştur ki; yakın akraba
evliliği vücuda ve nefse zararlı, fıtrata ters, sosyal bağlan bozucu ve
insanlığın yükselmesine mâni olucu bir iştir.
«Gazalî, îhyâ'sında:
«Evlenilecek kadında gözetilmesi gereken hususlardan birisi de yakın akrabadan
olmamasıdır.Şayet yakın akrabadan olursa, doğan çocuk cılız olur,» demiş ve bu
konuda sahih olmayan bir hadis de zikretmiştir.Fakat, İbrahim Harbî, garip
hadisler arasında, Ömer'in Saib ehline «Uzak olanlarla evlenin ki, çocuklarınız
zayıf bünyeli ve cılız olmasın» dediğini rivayet etmiştir.Gazalî bu görüşüne
sebep olarak şunu göstermiştir: «Şehvet, bakmak veya dokunmak suretiyle,
duyguların kuvvet kazanmasıyla oluşur.Duyguların kuvvet kazanması ise, ancak uzak
olan bir kişiye bakmak veya alışılmışın dışında bir durum sebebiyle meydana
gelir.Devamlı bakıp görülen ve bilinen durumlar ise tam idrak etmek ve tesir
etmek hususunda duygulan uyarmayip zayıflatır, ve şehvet meydana getirmez.»
Menâr da devamla;
«Gazalî'nin gösterdiği bu sebep, her durumda geçerli olmadığından, esas olan
bizim söylediğimizdir.» demiştir.
Süt sebebiyle
haramlığın hikmeti, Allah'ın bize olan bir rahmetidir ki, süt kardeşliğini
akrabalık dairesine katarak akrabalığı genişletmiştir.Süt emen çocuğun vücudu,
emzirenin sütünden oluşur ve bu sebeple emzirdiği çocuk kendi çocuğu gibi
olup, süt annesinin huy ve tavırlarına varis olur.
Hısımlık yoluyla
evlenilmesi yasak olan kadınlann haram olmasının hikmetine gelince; Kişinin hanımının
kızı ve hanımının annesinin,, kendisine olan haramhğı, süt yoluyla olan
haramhğından daha evlâdır.Çünkü kişinin hanımı, onu insani açıdan ayakta tutan
ve eksiklerini tamamlayan, can yoldaşıdır.Bu bakımdan hanımının annesi,
hürmet göstermekle annesi mesabesindedir.Hanımının annesinin, hanımının
kuması olması gerçekten çok çirkindir.Çünkü sihri akrabalık neseb akrabalığı
gibidir.Kişi, bir akrabadan evlendiği zaman, o akrabanın bir ferdi olmuş olur.
îçinde onlara karşı bir sevgi ve şefkat meydana gelir.Durum bu iken evlenmeyi
anne ile kızı arasında bir zıtlık ve zarar getirmeye sebeb kılmak nasıl caiz
olur? Asla, bu hısımlık ve akrabalığın hikmetine ters olup, neslin bozulmasına
sebeb olur.Maslahatın yerine gelmesi için fıtrata uygun düşen, kişinin,
hanımının annesini annesi, - hanımının kızını da kendi soyundan gelmiş gibi
kızı olduğunu kabul etmesidir.Yine bunun gibi, oğlunun kansı, kızı yerinde
olup, evlat, babasının karısını annesi yerine koyduğu gibi, baba da kızma duyduğu
şefkati oğlunun karısına duyması gerekir.
Zarar ve nefret
sebeblerinden bir sebebe karışmadan, sevgiye dayalı akrabalık gerçekleşsin diye
iki kız kardeş veya iki kızkardeş anlamına gelen hanımların arasını cem etmenin
haram oluşu Allah'ın rahmet ve hikmetinden olunca, hanımın annesi veya kızı
gibi hanımın akrabasını veya çocuğun, babasınm hanımını, veya babanın,
çocuğunun hanımını nikâhlamasının mubah olduğuna akıl nasıl erer.Aİlahu Teâlâ,
evlenmekteki hikmeti, kan-kocadan her birerlerinin nefislerinin huzura kavuşması,
kendileriyle neseb yoluyla akraba oldukları kişiler arasında sevgi ve
merhametin meydana gelmesi olduğunu bize açıklayarak şöyle buyurmuştur:
«İçinizden
kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet
var etmesi.O'rnın varlığının belgelerin* dendir.» (Rûm: 21).
Bu ayette nefsin
huzura kavuşması, hususi olarak evlilikle kayıtlanmış, sevgi ve merhamet ise
kayıtlanmamıştir.Çünkü sevgi ve merhamet hem kart-koca hem de neseb yoluyla karı-kocaya
akraba olanlar arasında olup, bu sevgi, karı-kocamn çocukları olursa da-, ha da
artar ve kuvvetlenir.
Aralarında akrabalık
olan kadınlardan birisini erkek olarak farzettiğimızde diğeriyle evlenmesi
nasıl caiz deâilse, bunların arasını cemetmek {ikisini birlikte nikahlamak)
haram olduğu gibi, iki kızkardeş arasını ve kadınla hâlâsının, kadınla
teyzesinin arasını cemetmek de haramdır.Bunun delilleri.
Allahu Teâlâ şöyle
buyurmuştur: «Geçenler müstesna, iki kızkardeş arasını cemetmek haramdır.»
(Nİsâ: 23).
Buhari ve Müslim'in
Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet ettiklerine göre, Mebî aleyhisselam; kadınla
halası, kadınla teyzesi arasını cemetmeyi nehyetti.
Ahmed, Ebû Dâvûd, îbn
Mâce ve Tirmizî'nin, Fîrûz ed-Deyle-mî'den rivayet ederek, Tirmizî'nin hasen
saydığı hadise göre; Fîrûz ed-Deylemi müslüman olunca nikahında birbirlerine
akraba olan.kadınlar vardı.Bunun üzerine Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sel-lem ona; «Dilediğin birisini boşa,» buyurdu.
îbn Abbas'dan rivayet
olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve seİlem, kişinin karısının
üzerine halasıyla veya teyzesiy-le evlenmesini nehyederek «Eğer böyle
yaparsanız akrabalık bağlarım kesmiş olursunuz.» buyurdu.Kurtubi demiştir ki;
«Bu hadisi, Fevâid'İııde Ebû Muhammed el-Asilî, İbn Abdilber ve diğerleri
zikretmişlerdir.
Ebû Davud'un
mürsellerinde, Hüseyin bin Talha'dan rivayet olunduğuna göre; Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem kadının kardeşleri üzerine nikâhlanmasını
akrabalık bağlarının kesilmesi korkusundan dolayı nehyetmiştir.»
İbn Abbas ve Hüseyin
bin Talha hadisinde bu evliliğin haram edilmesi sebebine ait tenbih vardır. Bu tenbih akrabalar arasındaki bağlarını
kesmekten kaçınmaktır.Birbirine yakm kadınlar arasını cemetmek, aralarında hased
doğurur ve birbirlerine karsı buğza sevkeder.Çünkü kumalar arasında kıskançlık
fırtınaları çok az kesilir.
Mahıemler arasını
cemetmek evlenmekte yasak olduğu gibi, iddette de yasaktır.Alimler; kişinin'
hanımını ric'î talakla boşadığt zaman kızkardeşiyle evlenmesinin caiz olmadığı
üzerine icma etmişlerdir.Çünkü rîc'î talakta evlilik devam etmekte olup
herhangi bir vakitte ona dönmesi hakkı vardır.
Yine âlimler, kişinin
hanımını tekrar dönmesi mümkün olmayan talak-ı bâin ile boşaması konusunda ise
ihtilâf etmişlerdir:
Alî, Zeyd bin Sabit,
Mücahid, Nehaî, Süfyân Sevri, Hanefüer ve Ahmed şöyle demişlerdir: «Karısını
talak-ı bâin'le boşayanın, onu» kızkardeşiyle evlenmesi veya boşadığı kadının
iddeti bitinceye kadar .dördüncüyü alması hakkı yoktur.Çünkü iddet esnasında
nikâh akdi, iddet bitinceye kadar hükmen bakidir, tddet müddetin-ce kadına
verilen iddet nafakası buna delildir.»
Îbnü'l-Münzir şöyle
demiştir: «Bu görüşün imam Mâlik'in sözü olduğunu sanıyorum.Bu görüş sebebiyle
biz diyoruz ki; karısını talak-ı bâinle boşayan kimsenin, karısının
kızkardeşini veya onun dışında dördüncüyü alması hakkı vardır.»
Sa'îd bin ıMüseyyeb,
Hasan ve Şafiî şöyle demişlerdir: Nikâh akdi talak-ı bâinle sona ermiştir.Bu
durumda mahremleri nikahlamak söz konusu değildir.Bir kişi iki mahrem arasım
cemederek, —meselâ—, iki kızkardeşle evlense, bu evlenmeyi ya bir akid ile veya
iki ayn akid ile gerçekleştirecektir.Eğer bir akid ile nikâhla-mışsa ve
kadınlardan birisinde nikâha mâni bir hâl de yoksa ikisinin de nikâh akdi
fasid olup, bu akid üzerine fasid nikâh akidleri geçerli olur.Akid yapan
tarafların arasını ayırmak vacib olup, şayet ayrılmazlarsa mahkeme tarafından
ayınlmalan gerekir.Şayet cinsel ilişkiden Önce ayrılma hasıl olursa, onlardan
hiçbirisine me-hir lâzım gelmeyip, yalnız akid olarak kalan bu nikâha hiçbir
şey lâzım gelmez.Eğer aynlma ilişkiden sonra olursa, kadına mehri misil veya
mehri misilden daha az konuşulan mehir lâzım gelir.Kadınla ilişki kurması
sebebiyle fasit evlilikten sonra ilişki' kurmaya lazım gelen hükümler buna da
lazım gelir.Amma kızkardeş-Ierden birisinde evlenmeye mâni bir durum varsa,
—meselâ, başkasının karısı olması veya iddet beklemesi gibî— o zaman yapılan
akid, nikâhı mani olmayan için sahih, nikâhı mani olan için ise fasid
evlenmenin hükümleri, bunun üzerine geçerli olur.Eğer iki kızkardeşle,
birbirini takip eden iki akid ile evlenir.Akid yapılan kardeşlerden
herbîrerleri nikâhın şart ve rükünlerini yerine getirirlerse ve hangisinin
önce akid yaptığı da bilinirse onun nikâhı sahih olup diğeri bâtıl olur.Eğer
yanlız birisi nikâhın şartlarını yerine getirirse, ister önce akid yapsın,
ister sonra yapsın, onun akdi sahihdir.Şayet hangisinin Önce olduğu bilinmezse
veya bilindiği halde unutulmuşsa, meselâ, evlenmesi konusunda iki adamı vekil
tayin edip, onlar da iki kadınla kendisini evlendirirlerse, sonra on-lann
kızkardeş oldukları ortaya çıkarsa, hangisinin önce akid yaptığı bilinmez veya
bilindikten sonra onutulursa, ikisinden birisini tercih etmek mümkün olmadığı
için ikisinin de akdi sahih değildir.Bu akidlerin üzerine fasid nikâh
hükümleri geçerli olur.
Kocanın hakkına riayet
etmek gerektiği halde başkasının karısını nikahlamak müslümana haramdır.
«Kadının evli olanları
da size haramdır.Ancak mâlik olduklarınız müstesna.» (Nisa: 24).
Yani, kadınlardan evli
olanları nikahlamak size haram kılındı.Ancak esir alınanlar müstesnadır.
Şüphesiz esir kadınlar, bir hayız müddetinden sonra esir olduklarından dolayı
evli oldukları halde helâldirler.
Müslim ve İbn Ebî
Şeybe'nin, Ebû ıSa'îd'den rivayet ettiklerine göre; Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem, Huneyn günü Ev-tâs'a bir ordu göndermiş, bunlar düşmana
tesadüf ederek, onlarla çarpışmış ve muzaffer olmuşlar, bir takım esirler de
almışlardı.Rasülüllah'ın ashabından bazı kimseler, müşriklerden kocaları bulunmaları
hasebiyle esir kadınlara yakınlık etmekten çekinmişlerdi.Bunun üzerine Allah
Teâlâ bu konuda şu âyeti indirmiştir: Kadınların evli olanları da size
haramdır.Ancak mâlik olduklarınız müstesna».(Ni'sâ: 24).Yani iddetleri
geçtikten sonra onlar size helâldir.
Buradaki istibrâ; bir
hayız müddeti beklemesi veya hamil - ise doğurmasıdır.Hasan şöyle demiştir:
«Rasülüllah'ın ashabı, esir kadınların bir hayızdan temizlenmelerini
beklerlerdi.İddet bükle-yen kadınlar hakkındaki söz, bıtbe konusunda daha önce
geçti.
Üç talakla boşanan
kadının başka bir acunla sahih bir nikâh yapıncaya kadar ilk kocasıyla
evlenmesi helâl değildir.
İhramhmn velayet veya
vekâletle kendisine veya başkasına nikâh kıyması haram olup, yaptığı akid
bâtıl olur.Ancak, üzerine şer'l hükümler lazım gelmez.
Müslim ve diğerlerinin
Osman bin Affân (r.a.)'dan rivayet ettiklerine göre Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: aîhramh, nikâhlayamaz, nikâhlanamaz, ve
dünürlük yapamaz.» (Hadisi, Tirmizî, «dünürlük yapamaz» ifadesi olmadan rivayet
etmiş ve «hadis, hasen, sahihtir,» demiştir).
Rasûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellem'in ashabından bazıları bununla amel etmiştir.Şafiî, Ahmed ve
îshak da bu görüşe kadılarak, ihramlının evlenmesini caiz görmemiş, «şayet nikah
yaparsa nikâhı batıl olur,» demişlerdir.
Nebi aieyhisselam'dan,
«İhramlı iken Meymûne île evlendi* şeklinde gelen rivayet, Müslim'in, «ihramlı
değilken Meymûne ile evlendi» rivayetine muânzdır.
Tirmizî şöyle
demiştir: «Âlimler Nebi aleyhisselam'ın Meymûne île evlenmesi konusunda
ihtilâf etmişlerdir.Çünkü Meymûne ile Mekke yolunda evlenmiştir.Bazıları
dediler ki, ihrama girmeden onunla evlendi.İhrama girdikten sonra evlenme işi
ortaya çıktı.Daha sonra Mekke yolunda Şerif denen yerde ihramdan çıktıktan
sonra zifaf vâki oldu.
Hanefiler ihramhmn
nikâh akdi yapmasının câîz olduğu görüşüne varmışlardır.Çünkü, ihram, kadının
üzerine akid yapılması' selahiyetine mâni değildir.İhram cimâ'ın sıhhatine
mani olup, ak-din sıhhatine mani değildir.
Alimler, kölenin
cariye ile evlenmesiyle, hür kadının kendisi ve velileri razı olduğu takdirde,
köle ile evlenmesiyle, hür kadının kendisi ve velîleri razı olduğu takdirde,
köle ile evlenmesinin caiz olduğuna ittifak etmişlerdir.Yine âlimler, hür
kadının, sahibi bulunduğu kölesiyle evlenmesinin caiz olduğuna ittifak
etmişlerdir.Eğer kadın kocasına mâlik olur, yani onu köle yaparsa nikâh bozulmuş
olur.
Alimler, hür erkeğin,
cariye ile evlenmesine ise ihtilaf etmişlerdir.Cumhur ulemaya göre, hür erkek,
carîye ile ancak iki şartla evlenebilir:
Birincisi; hür kadının
nikâhlamaya gücünün yetmemesi.
İkincisi; zina
korkusundan dolayı.
Bu görüşlerine şu
ayetle delil getirdiler: «Sizden hür mümin kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen
kimse, ellerinizdeki mümin cariyelerinizden alsın.Allah sizin imanınızı çok
iyi bilir.Hepiniz birbirinizdensiniz (aynı soydansınız).Onlarla zinadan
kaçınmaları, iffetli olmaları ve gizli dost tutmamış olmaları şartıyla
velilerinin izniyle evlenin ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin.Evlendiklerinde
zina edecek olurlarsa, onlara, hür kadınlara edilen azabın yansı edilir.
Cariye ile evlenmedeki bu izin içinizden günâha girme korkusu olanlaradır.
Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır.(Nisa: 25).
Kurtubî şöyle
demiştir: «Bekârlığa sabretmek cariye ile evlenmekten daha hayırlıdır.Çünkü
bu tip evlilik, çocuğun cılız olmasına, nefsin aşağı düşmesine sebeb olur.îyi
ahlâklı olarak yaşamaya sabretmek, perişan bir evlilikten daha hayırlıdır.
Ömer (r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Cariye ile evlenen
herhangi bir hür erkeğin, çocuğu zayıf ve cılız olur.» Dahhak bin Mu-zahim'den
rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki; Enes bin Malik' ten işittiğime göre, o
şöyle demiştir: 'Rasûlüllah aleyhisellem'in «Allah'a temiz ve temizlenmiş
olarak kavuşmayı isteyen, hür kadınlarla evlensin», buyurduğunu işittim.'
(Hadisi Ibn Mâce rivayet etmiş olup, senedinde zayıflık vardır.)
Ebû Hanife; hür
erkeğin, nikâhında hür kadın olmaması şartıyla, hür kadınla evlenmeye kudreti
olsa bile cariye ile evlenebileceği görüşündedir.Şayet nikâhında, hür bir
kadın varsa, o kadının değerini muhafaza etmek için cariye ile evlenmesi haram
olur,
Kişinin zina eden
kadınla evlenmesi haranı olduğu gibi, kadının da zina eden erkekle evlenmesi
helâl değildir.Ancak ikisi de tevbe ederlerse onlarla evlenmek helâl olur.
Bunun delilleri şunlardır:
Allahu Teâlâ, namuslu
olmayı şart koşup, evlenmeden önce tarafların bu hususa dikkat etmeleri
gerektiğini belirterek şöyle buyurmuştur: «Bu gün size temiz olanlar helal
kılındı.Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara
helâldir.İnanan hür ve iffetli kadınlar ve sizden önce kitap verilenlerin hür
ve iffetli kadınları, zina etmeksizin gizli dost tutmaksran ve mahirlerini
verdiğiniz takdirde size helâldir.» (Mâîde:
5).Yani Allahü Tealâ, temiz şeyleri helâl kıldığı gibi, kitap ehli'nden
Yahudi ve Hıristiyanların yemeğini ve namuslu, zina etmeyen, gizli dost
tutmayan müminlerden ve kitap ehlinden iffetli kadınları helâl kılmıştır.
Hür kadınlarla
evlenmeye gücü yetmediği zaman, cariyelerle evlenmek konusunda da «Zina
etmeksizin» şartı'zikredilmiştir: «Onlardan zinadan kaçınmaları, iffetli
olmaları ve gizli dost tutmamış olmaları halinde velilerinin izniyle evlenin ve
örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin.» (Nisa: 25).
Bu şartı, Allah'ın şu
sözünden gelen açık ifade kuvvetlendirmektedir: «Zinâ eden erkek ancak zina
eden veya putperest bir kadınla evlenebilir.Zina eden kadm da, ancak zina
eden veya putperest olan bir erkekle evlenebilir.Bu müminlere yasak
edilmiştir.» (Nûr: 3).
Ayette geçen nikâh
kelimesi, nikâh akdi manasınadır.«Haram kılındı» ifadesi ise.müminlere, zina
veya şirk ile vasıflanmış kişilerle evlenmeleri haram kılınmıştır, demektir.
Çünkü ancak zina eden ve şirk koşanlar bu sıfatlarla vasıflanırlar.
Ömer bin Şuayb
(r.a.)'m babasından, onun da dedesinden rivayet ettiğine göre, Mersed bin Ebî
Mersed el-Canevî, esirleri Mekke' ye taşıyordu.Mekke'de, 'Anâk isminde bir
hayat kadını vardı.Bu kadm Mersed'in arkadaşı idi.Bîr gün Nebi aleyhisselam'a
gelerek: «Anâk ile evlenebilir miyim?» diye sordum.Rasûlüllah bana bir şey
söylemeyerek sustu.Bunun üzerine «Zina eden bir kadınla ancak zina eden erkek
veya putperest evlenebilir* âyeti nazil oldu.Rasûlüllah sailallahu aleyhi ve
sellem, beni çağırarak bu âyeti bana okudu ve «Onunla evlenme» buyurdu.
(Hadisi, Ebü Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî rivayet etmişlerdir.)
Ebû Hüreyre'den
rivayet olunduğuna göre, o demiştir ki; Rasûlüllah sailallahu aleyhi ve sellem
«Had cezası görmüş zinâkâr erkek, ancak kendi gibi bir kadınla evlenebilir.»
buyurmuştur.(Hadîsi Ahmed ve Ebû Dâvûd rivayet etmişlerdir.)
Şevkânî şöyle demiştir
: «Rasûlüllah'ın ifade ettiği bu vasıf, kendisinden zina zahir olması
itibariyle çok kerre hep böyle devam eder.Bu hadiste erkeğin, kendisinden zina
sadır olan kadınla, kadının da.kendisinden zina sadır olan erkekle
evlenemiyeceğine delil vardır.Kur'an'da zikri geçen ayet buna delâlet
etmektedir.Çünkü âyetin sonunda «Bu mü'minlere haram kılındı» İfadesi vardır
ti, bu İfade, haram olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor.»
Burada evlilikle,
mücerred cinsî münasebet arasında büyük bir fark vardır.Şüphesiz evlilik,
cemiyetin çekirdeği, var olmasının esası, âlemin onun düzeni üzerine devam
ettiği bir kanun, hayat için bir kıymet ve ölçü ortaya koyan varlık alemiyle
ilgili bir yoldur.Evlilik, hakikî bir şefkat ve sağlam bir sevgi olup,
ailenin kuruluşunda ve âlemin muammer olmasında, yaşamda yardımlaşma ve
müşterek çalışmadır.
İslâm, müslüman
erkeğin, zinakâr kadına yem olmasını, müs-lüman kadının da zinâkâr erkeğin
eline düşerek, onun alçak ruhunun tesiri altına girmesini, hasta nefsinde ona
ortak olmasını çeşitli hastalık ve illetlerle dolu, birçok mikrop taşıyan
kirli vücuduyla haşır-neşir olmasını istemez.îslâm, bütün hüküm ve emirlerinde
bütün haram ve nehiylerinde, Allahu Teâlâ'nın beşeriyyetin ulaşmasını istediği
yüksek seviyeye insanlığın yükselmemesini ve insanlığın mesud olmamasını
hiçbir zaman istemez.
Zina edenler nasıl
dünyalarında mesud olurlar ki? Onlar, bütün azalan birbirine katıp karıştıran,
onlan öldürücü en şiddetli ve tehlikeli hastalıkların kaynağıdırlar.Tek başına
zinâkârlann yaygın bir şer haline getirdikleri zührevî hastalıkların dağılması,
onların âlemden tecrit edilmelerini ve yeryüzünden azledilmelerini gerektirir.
Zirça edenlerin, kendi hastalıklarını nesillerine aktararak bu hastalıkla
beraber kalıtım yoluyla zührevî hastalıkları nakletmeleri durumunda insanlık
nasıl mutlu olur? Tenasül organlarında ortaya çıkan hastalıklar ve bu
organlara isabet eden iltihap sebebiyle ahlâkı ve yaradılışı çirkin çocuklar
dünyaya getiren aile nasıl mes'ud olur?
Kur'an'ın edebiyle
edeplenen ve mahlûkatın en hayırlısı Allah1 in Rasûiü Muhammed'in sünnetine
uyan müslüman, kendi gibi düşünmeyen zina eden kadınla yasaması mümkün
değildir.Bu insan, doğru bir hayat geçirmeyen bir kadınla beraber yaşayamaz.
Aynı hisIeri paylaşmadıkları için evlilik bağıyla birbirlerine bağlanamazlar.
Müslüman kişi bilir ki, Allahü Teâlâ koca için şöyle buyurmuştur:
İçinizden kendileriyle
huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi
onun varlığının belgelerin-dendir.» (Rûm: 21).
Peki, müslüman
erkekle, zina eden kadın arasında nasıl sevgî olacak? Ve sağlam iman sahibi bir
Mü'minin nefsi' zina eden bir kadınla nasıl huzura kavuşacak? Müslüman zina
eden kadınla nikâh-lanamadığı gibi (nefsinin bozuk olması, şefkatinin azlığı
gibi daha Önce açıkladığımız sebeplerden dolayı) kendi gibi inanmayan, aynı
hayat görüşünü taşımayan, aynı imanı paylaşmayan müşrike bir kadınla da
evlenmesi mümkün değildir? Dininin haram saydığı günâh ve haramları, müşrike
kadın haram saymaz, islâm'ın delillerle-ortaya koyduğu Yüce bir varlık olan
insanın nerden geldiği görüşünü kabul etmez.Müşrik kadının, sapık inancı,
batıl itikadı yine-onda kalır.Böyle bir kadınla, kendi düşüncesinden uzak bir
düşünce bulunup akıllan da asla birbirleriyle bağdaşmaz.Bunun için-Allahu
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Allah'a eş koşan
kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin.İnanan bir cariye, hoşunuza
gitse de putperest bir kadından daha iyidir.İnanmalarına kadar, puta tapan
erkeklerle rnü'min kadınları evlendirmeyin.İnanan bir köle hoşunuza gitmiş
olsa da puta tapan bir erkekten daha iyidir, tşte onlar ateşe çağırırlar, Allah
ise İzniyle cennete ve mağfirete çağırtır ve insanlara İbret alsınlar diye
ayetlerini açıklar.» (Bakara: 221).
Zina eden erkek ve
kadından her birerleri, nasuh bir tevbe ile tevbe ve İstiğfar eder, pişmanlık
duyarak günâhlardan uzaklaşırlarsa, her birerleri günâhlardan arınmış,
kirlerden temizlenmiş yeni bir hayata başlarsa, Allahu Teâlâ tevbelerini kabul
buyurarak, onlan rahmetine ve iyi kullarının arasına katar:
«Onlar Allah'ın
yanında başka tanrı tutup ona yalvarmazlar.Allah'ın haram kıldığı cana haksız
yere kıymazlar.Zina etmezler.Bunları yapan günaha girmiş olur.Kıyamet günü
azabı kat kat olur", orada alçalblarak temelli kalır.Ancak tevbe eden,
İnanıp yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere
çevirir.Allah bağışlar ve merhamet eder.» (Furkân: 68-71).
Bir adam İbn Abbas'a
gelerek «Ben bir kadına yaklaşarak, Allah'ın bana haram kıldığı bir iş yaptım.
Bunun üzerine Allah bana tevbe etme fırsatını verdi.Şimdi o kadınla evlenmek
istiyorum.Ne dersin?» diye sordu.Ünâs: «Zina eden erkek, ancak zina eden kaldın
veya müşrik kadınla evlenebilir» dedi.Bunun üzerine îbn Ömer: «Bu hüküm bu
adam hakkında değildir.O kadını nikâhla, doğacak günâh benim üzerime olsun,»
dedi'.(Hadisi Îbn Ebî Hatim rivayet etmiştir.)
îbn Ömer'e, «Bir
kadınla zina yapan adam onunla evlenebilir mi?» diye sorulduğunda, İbn Ömer
«Eğer tevbe eder, durumlarını düzeltirlerse, evet» dedi.
Câbir b.Abdullah da
bu şekilde cevap vermiştir.
İbn Cerîr'in rivayet
ettiğine göre; Yemen ehlinden bir adam vardı ki, kız kardeşi fuhuş yapmıştı.
Bunun üzerine kadın, keskin bıçakla boğazından kesilmesini istedi.Daha sonra
etraftan yetişip kadını kurtardılar.İyileşinceye kadar onu tedavi ettiler.
Sonra kadının amcası, ailesiyle beraber o kadını Medine'ye getirdi.Kadın
Kur'ân okudu, ibadet yapmaya başladı.Hatta kadınların en çok ibadet
yapanlarından oldu.Daha sonra bu kadın amcasından istendi.Amcası ise
gelenleri aldatmayı ve kardeşinin kızı hakkında yalan konuşmayı hoş görmedi ve
Ömer (r.a.)'a gelerek durumu anlattı.Bunun üzerine Ömer (r.a.) «Eğer kadının
eski durumunu açıklarsan sana ceza veririm.Eğer razı olacağın iyi bir adam
onu isterse, bu kadını onunla evlendir,» dedi.(Bir rivayette Ömer (r.a.)
«Kadının durumunu haber mi veriyorsun? Sen, Allah'ın gizlemiş -olduğu şeyi
açığa vurmayı kasdettin, Allah'a yemin olsun ki, eğer o kadının durumunu bir
kimseye haber verirsen sana şehir ahalisine uygulanan cezayı uygularım.
Bilâkis o kadını iffetli Müslüman bîr kadının nikâhı gibi nikâhla» demiştir.)
Ömer (r.a.); «Müslüman
iken fuhuş yapan kimseyi, namuslu bir kadınla evlenmeye bırakmayayım diye
düşündüm,» deyince, Übey bin Kâ'b «Ey Mü'minlerin emiri, şirk bundan daha
büyüktür.Halbuki tevbe ettiği takdirde Allahu Teâlâ' şirk koşanın tevbesinî
kabul eder.» dedi.
İmam Ahmed demiştir
ki: «Kadının tevbesine gelince, nefsi kötülüğe meylettiği zaman eğer nefsine
uyarsa, tevbesi sahih değildir.Eğer kötülükten kaçınırsa tevbesi sahih
demektir.»
îmam Ahmed bu konuda İbn
Ömer'den gelen rivayeti araştırmıştır.Fakat onun arkadaşları şöyle dediler:
«Bir Müslümanm, bir kadım zinaya davet ederek, ondan zina taleb etmesi mümkün
olmaz.Çünkü, kadından böyle bir talepte bulunması halvet haiınde olur ki,
Kur'ân öğretmek için bile olsa yabancı bir kadınla halvet helâl değildir.Bu
durumda, kadının zinaya meyli olduğu halde, onunla halvet nasıl helâl olur.
îmam Ahmed ve Îbn Hazm, tevbe etmeden önce zina eden erkek ve kadınla
evlenmenin helâl olmadığı görüşünde olup, Îbn Teymiye ve Îbn Kayyım da bu
görüşü tercih etmişlerdir.
Ancak, îmam Ahmed
tevbeye başka bir şart daha ilâve etti ki, o da iddetin bitmesidir.Ne zamanki
tevbeden veya iddeti bitmeden önce evlenirse evlilik fasid olup, aralan
ayrılır.îddet müddeti üç hayız mı, yoksa bir hayız mıdır?
Bu konuda Ahmed'den
iki rivayet vardır.
Hanefî, Şâfiî ve Mâlikilere
göre, zina eden erkeğin, zina eden kadınla, zina eden kadının, zina eden
erkekle evlenmeleri caizdir.Onlara göre zina, akd'm sıhhatine manî değildir.
îbn Rüşd şöyle
demiştir: «Âlimlerin bu konudaki ihtilafı «Zina eden kadın ancak zina eden
erkek veya müşrikle evlenebilir.Bu ise inü'minlere haram kılınmıştır.» âyetini
değişik anlamaktan doğmuştur.Ayette geçen bu tip evlenmek kötü mü
sayılmıştır, yoksa haram mı? Yine «Bu mü'minlere haram kılınmıştır,» ifadesinde
zinaya mı, yoksa nikâha mı işaret olduğu konularında ihtilaf etmişlerdir.»
Cumhur ulema, ayeti,
bu tip evlenmeyi haram sayma ve kötü sayma anlamına almışlardır.Çünkü hadiste
geçtiği üzere, bir adam karısı hakkında Nebî aleyhisselâm'a «Bu kadın, kendisine
dokunanın elini geri çevirmez» deyince, Nebî aleyhisselâm «Onu boşa» buyurdu.
Adam «Onu seviyorum» deyince, bunun üzerine Nebî aley-hisseiâm «Onu sakla»
buyurdular.(îmam Ahmed, bu hadisin mün-ker olduğunu söylemiş, Îbnü'l-Cevzî de
hadisi «Mevzu Hadisler» adlı kitabında zikretmiştir.)
Sonra buna cevaz
verenler iddet müddetinde evlenmek konusunda ihtilaf ettiler.îmam Mâlik,
kocanın hayat suyuna hürmeten ve belli olan nesebin, veled-i zina ile
karışmasını önlemek için, id-detinde evlenmeyi men etmiştir.Ebû Hanife ve Şaffi
ise, iddet bitmeden; akdin caiz olduğu görüşüne varmışlardır.Sonra Şâfi'i hamile
bile olsa akde cevaz vermiş çünkü hamilelik akdi haram kılmaz demiştir.Ebû
Yusuf'la bir rivayete göre Ebû Hanîfe «Kişi hayat suyunu başkasının tarlasına
akıtmasın diye doğuruncaya kadar zina eden hamile kadınla nikâh akdi caiz
değildir.» demişlerdir.Ra-sûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Hamile esir
kadını doğuruncaya kadar cima yapmaktan, doğuracak çocuğun maliki olmasma rağmen,
nehyetmîştir.Durum böyle olunca, zinadan hamile kalan kadınla doğuruncaya
kadar cima edilmemesi daha uygundur.Çünkü, zina edenin hayat suyu her ne kadar
hürmete değer değilse de, kocanın hayat suyu muhteremdir. Böyle değerli bir suyun değersiz
bir suyla karışması
nasıl caiz olur? Çünkü Nebi aleyhİsselâm, esir düşüp de başkasından hamile
kalan cariyesiyle cima yapmak isteyen kişiyi çocuk neseb olarak babasından ayn
sayılıp, kendisi ona malik olmasına rağmen, lânetlemeye karar vermiştir.Ebû
Hanife başka bir rivayette «Böyle bir kadının üzerine nikâh yapılır fakat
doğuruncaya kadar cima yapılmaz,» demiştir.
Sonra âlimler
demişlerdir ki, evli kadın zina ettiği zaman nikâh bozulmaz.Erkek de bunun
gibidir.Çünkü evlenmeden önceki durumla sonraki durum farklıdır.
Hasan ve Câbir b.
Abdullah'tan rivayet olunduğuna göre; evli kadın zina ettiği zaman aralan
ayrılır.
îmam Ahmed de
aralarının ayrılmasını müstehap sayarak şöyle demiştir: «Bu tip bir kadını
saklamayı uygun görmem.Çünkü, yatağına başka erkeği almasından ve kocasından
olmayan çocuklar doğurmasından emin olunamaz.»
Kişinin, «Eğer zina
etmediysen Allah'ın laneti üzerime olsun,» diyerek, hakkında Iian yemini
yaptığı kadınla evlenmesi helâl değildir.Çünkü lanetten sonra bu kadın
kendisine ebedî olarak haramdır.Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Kanlarına zina isnad
edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği kendisinin doğru
sözlülerden olduğuna Allah'ı dört defa şahit tutmasıyla olur.Beşincisinde,
eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendisine olmasını diler.Kocasının
yalancılardan olduğuna Allah'ı dört defa şahit tutması cezayı kadından savar.
Beşincisinde kocası doğrulardan ise kendisinin Allah'ın gazabına uğramasını
diler.» (Nur: 6-9).
Âlimler, müslümanın
putperest, zındık, mürted, sığıra tapan ve sapık mezheplerden eksistansiyalizm
gibi ibahe mezhebine inananla evlenmesinin helâl olmadığına ittifak
etmişlerdir.
Bunun delili şu ayet-i
kerimedir: «Allah'a eş koşan kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin.
İnanan bir cariye, hoşunuza gitse de putperest bir kadından daha İyidir.
İnanmalarına kadar, puta tapan erkeklerle, mü'min kadınları evlendirmeyin.İnanan
bir köle, hoşunuza gitmiş olsa da puta tapan bir erkekten daha iyidir.İşte
onlar ateşe çağırırlar.Allah İse İzniyle cennete ve mağfirete çağırır.»
(Bakara: 221),
Mukâtil «Bu ayet, Ebû
Mersed el-Ganevî hakkında nazil oldu» demiştir.Mersed bin Ebî Mersed hakkında
indiği de söylenmiştir.Bu zatın ismi Künnâz b.Husayn el-Ganevîdir.Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem, ashabından bir adamı Mekke'den çıkarmak içm Mersed
el-Ganevî'yi Mekke'ye gönderdi.Bu zâtın Mekke'de, cahili-yet döneminde sevdiği
bir kadın vardı ki, ismi 'Anâk idi.Kadın, Mersed'e geldi.Mersed ona
«İslâmiyet cahîiiyet dönemindeki ilişkileri haram kıldı.» deyince, kadın;
«öyleyse beni nikâhla,» dedi.Mersed «Rasûlüllah'tan izin isteyeyim,» dedi.
Bunun üzerine Rasû-lüllah'a gelerek izin istedi.Rasûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem ise o kadınla evlenmesini nehyetti.Çünkü Mersed müslüman, kadın ise
müşrike idi.
Sûddî'nin îbn
Abbas'dan rivayet ettiğine göre «Bu ayet, Abdullah b.Revâha hakkında nazil
olmuştur.Kendisinin siyah bir cariyesi vardı.Birgün kızarak onu tokatladı.
Sonra korkup, Nebî aleyhİsselâm'a gelerek durumu haber verdi.Bunun üzerine
Nebî aleyhİsselâm «Ey Abdullah o nasıl bir kadındır?» diye sordu.Abdullah «O
oruç tutar, namaz kılar ve güzelce abdest alır, Allah'tan başka ilâh olmadığına
ve senin Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmiştir,» dedi.Bunun üzerine
Rasûlüllah «O kadın mü'mi'nedir,» deyince, Abdullah; «Seni hak ile gönderen
Allah'a yemin olsun ki, onu azad edip onunla evleneceğim,» dedi.Ve dediği gibi
yaptı.Fakat, müslümanlardan bazıları Abdullah'ın bu hareketini yadırgayarak,
«bir cariye ile evlendi,» dediler.Onlar ise, soylarına rağbet ederek müşrike
kadınlarla, müşrike kadınların da kendileriyle evlenmelerini istemekteydiler.
Bunun üzerine «îman edinceye kadar, müşrike kadınlarla evlenmeyiniz âyeti nazil
oldu.»
Muğnî kitabında yazan
şöyle demiştir: «Put, taş, ağaç ve hayvanlara tapanlar gibi, ehli kitabın
dışındaki diğer kâfirin hammla-nyla evlenmenin ve kestiklerini yemenin haiam
olduğuna ilim ehli arasında bir ihtilaf yoktur.» Devamlı demiştir ki: «Mürted
kadın hangi dinden olursa olsun onunla evlenmek haramdır.»
Şu âyetten dolayı
müslümanm ehli kitap kadınlarının hürle-rîyle evlenmesi helâldir:
«Bugün size temiz
olanlar helâl kılındı.Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz
de onlara helâldir.İnanan, hür ve iffetli kadınlar ve sizden önce kitap
verilenlerin hür ve İffetli kadınları —zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızm
ve mehirlerini verdiğiniz takdirde— size helâldir.» (Mâîde: 5).
Îbn'ül-Münzir şöyle
demiştir: «İlk âlimlerden hiç birisinin ehli kitapla evlenmeyi haram saydığı
vâki olmamıştır.»
Ibn Ömer'den rivayet
olunduğuna göre; kendisine Yahudi ve Hıristiyan kadmia evlenmek hakkında
sorulunca: «Allahu Teâlâ mü'minlere müşrik kadınları haram kılmıştır.Kadının,
Rabbinin İsa olduğunu söylemesi veya Rabbinin, Allah'ın kullarından bir kul
oiduğunu söylemesinden daha büyük bir şirk bümiyorum» demiştir.
Kurtubî demiştir ki: Nuhâs,
'Bu söz delil olarak kabul edilen cumhur ulemanın görüşüne terstir', demiştir.
Çünkü içlerinde Osman, Talha, İbn Abbas, Câbir ve Huzeyfe'nin de bulunduğu
sahabe ve tabiinden bir cemaat kitap ehli kadınlarıyla evlenmenin helâl olduğunu
söylemişlerdir.»
Tabiinden Sa'îd bin
Müseyyeb, Sa'îd bin Cübeyr, Hasan, Mücâ-hid, Tâvûs, 'irime, Şâ'bİ, Dahhâk ve
Mısır fakihleri de bu görüştedir.
Ayetler araşınca
karşıtlık meydana getirilemez.Şüphesiz şirk kelimesinin zahiri manası, ehli
kitabı içine alır.Çünkü Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Kitap ehlinden ve
putperestlerden olan inkarcılar, kendilerine apaçık bir belge gelene kadar
dinlerinden vazgeçecek değillerdir.» (Beyyine: 1-3).Bu ayette, lâfızların
arası ayrılmış olup, yapılan atfın zahirî, şirkle ehli kitabın ayrı ayn şeyler
olduğunu icab ettirmektedir.
Osman (radyallahu
anh), hiristiyan olan Kelbî kabilesinden Naile binti Ferâfisa ile evlendi.
Sonra bu kadm Osman'ın yanında müslüman oldu.
Huzeyfe, Medâin
ehlinden bir yahudi kadınla evlenmiştir.
Cabîr (r.a.)'a yahudi
ve hıristiyan kadınla evlenmek hakkında soruldu da, «Biz Sa'd Bin Ebî Vakkas
ile, Mekke fethi zamanında yahudi ve hıristiyan kadınlarla evlendik,»
demişlerdir.
Ehli kitapla evlenmek
her ne kadar caiz olsa bile mekruhtur.Çünkü, kadına meyledip de, dîni
konusunda kendisini fitneye düşürmesinden veya kadının dininin mensuplarını
dost edinmesinden korkulur.Eğer müşrik kadın harbi[8] olursa,
kerahat daha da büyür.Çünkü ehli harbin kötülüğü daha çok oîur.Âlimlerden
bazıları harbi İle evlenmeyi haram sayarlar.
îbn Abbas'a bu konu
sorulduğunda; «Helâl olmaz,» diyerek şu âyeti okudu: «Kitap verilenlerden
Allah'a, ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Rasûîünün haram kıldığım haram
saymayan, hak dinini din e dinmeyenlerle boyunlarını büküp kendi elleriyle
cizve verene kadar savaşın.» (Tebve: 29).
Kurtubî: «ibrahim
Neha'î bu ayeti işitince hoşuna gitti,» demiştir.
İslâm, ehli kitapla
arasındaki engelleri kaldırmak için ehli kitapla evlenmeyi mubah saymıştır.
Şüphesiz evlilikte beraber yaşama, kaynaşma ve aüeİerin birbirlerine
yakınlaşması vardır.Bunun sonucu olarak İslâm'ı öğrenme, hakikatlerini,
esaslarını ve Örneklerini' bilme fırsatı doğar.Bu evlenme, Müslümanlarla,
ehli kitaptan diğer insanlar arasında fiili olarak yaklaşma uslüplerinden bir
uslüp, hidayet ve hak dine bir davet metodudur.Ehli kitap kadınlarla evlenmek
isteyenin bu gayeyi gaye edinmesi ve bu hedefi' hedef olarak seçmesi gerekir.
Müşrikin, hiyaneti
haram sayacak, emaneti kendisine görev gösterecek, ona hayır emredip kötülükten
sakındıracak bir dini yoktur.O, tabiatına bağlı olup, aşiretinde gördüğü
terbiyeye göre yaşar.Onun terbiyesi putperestliğin evham ve masalları,
şeytanın arzu ve düşlerinden ibarettir.Müslüman bir erkek, müşrike bir kadının
güzelliğini beğenecek olsa, bu ancak kadının sapmasına ve sapıtmasına yardımcı
olur.
Ehli kitap kadına
gelince, mü'minle bunun arasında büyük bir zıtlık yoktur.Çünkü kitabı kadın
Allah'a inanır ve ibadet eder, nebilere iman eder, ahiret hayatına ve
ahiretteki cezaya inanır, hayırlı işleri vacip saymayı ve kötülükleri ise
haram saymayı kendine din edinmiştir.Aralarındaki en önemli büyük fark
Muhammed aley-hisselâm'a iman konusundadır.Umumî olarak nübüvvet müessesesine
iman etmek ahir zaman nebisine iman etmeye mâni değildir.Ancak cehalet buna
mâni olmaktadır.
Sabiîler; mecusîlerle,
yahudî ve hıristiyanlar arasında bîr kavimdir.Dinleri yoktur.
Mücahid demiştir ki:
«Sahiller, Zebur okuyan, ehli kitaptan bir fırkadır.»
Hasan'dan rivayet
olunduğuna göre; «Sabitler meleklere tapan bir kavmdîr.»'
Abdurrahman bin Zeyd şöyle
demiştir: «Sabitler, dinlerden bir dinin mensuplarıdır.Musul yarımadasında
oturup 'Lâ ilahe illallah" derler.'Lâ ilahe İllallah' sözünden başka
amelleri, kitapları ve nebileri yoktur.Rasûie inanmazlar.Bundan dolayı
müşrikler 'Lâ ilahe illallah' sözünden dolayı müslümanlan Sâbiîlere benzeterek
Ne-bî aleyhisselâm'ın ashabına «Bunlar Sabitlerdir,» derlerdi.
Kurtubî şöyle
demiştir: «Bazı âlimlerin zikrettiği gibi, Sabiî-lerin mezhebinden ortaya çıkan
şudur ki, onlar, muvahhid olup, yıldızların tesirine ve onlann fail olduğuna
İnanırlar.»
Razı; «Sahillerin,
Allahu Teâlâ'nın, yıldızlan ibadet ve dua için kıble kıldığı veya bu âlemin
işini yıldızlara bıraktığı inancıyla yıldızlara tapan bir kavimdir.» görüşünü
seçmiştir.
Bu inançlarından
dolayı.Sabitlerle evlenmek konusunda fa-kihlerin görüşleri değişik olmuştur.
Fakîhlerden bazıları onlan, kitaplarım tahrif ve tebdil eden ehli kitap olarak
saymış, böylece onlarla yahudi ve hıristiyanları bir tutmuşlardır.Bu görüşün
gerekçesi olarak şu âyet-i kerimeden dolayı onlarla evlenmek sahihtir: «Bugün
size temiz olanlar helâl kılındı.Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin
yemeğiniz de onlara helâldir.İnanan hür ve iffetli kadıdan ying etmeksizin,
gizli dost tutmaksızuı ve mahirlerini ver* diğiniz takdirde size helâldir.»
(Mâide: 5).
Ebû Hanife, Ebû Yusuf
ve Muhammed'in görüşleri budur.
Alimlerden bazıları,
Sabitlerin durumları hakkında bilgileri olmadığından, tereddüt göstererek
şöyle dediler: «Eğer, rasûlleri tasdik etmek, kitaplara İnanmak gibi dinîn
esaslarında Yahudi ve Hi-ristiyanlara uyuyorlarsa onlardan sayılırlar.Şayet
dinin esasında onlara uymuyorlarsa onlardan değillerdir.Bunlar hakkındaki hüküm,
puta tapanlara verilen hükümdür.» Bu görüş Şaffi ve Han-belîlerden rivayet
olunmuştur.
îbn'ül Münzir şöyle
demiştir: «Mecusİlerle evlenmek ve kestiklerini yemenin harara olduğu konusu,
üzerinde ittifak edilmiş
bir konu değildir.
Fakat ilim ehlinden çoğu bu görüş üzerinedir.Çünkü onlann kitabı yok,
nübüvvete inanmazlar ve ateşe taparlar.
Şaffiden rivayet
olunduğuna göre; Ömer' (r.a.) mecusîlerden bahs ederek; «Onların işleri
hakkında nasıl yapacağımı bilmiyorum» demiş, bunun üzerine Abdurrahman b.Avf,
«Rasûlüllah'tan «Me-cusileri ehli kitab'ın yolu üzerine idare edin» buyurduğunu
işittim', demiştir.Bu hadis onlann ehli kitap olmadıklanna delildir.
İmam Ahmed'e
«Mecusilerin kitabî olduğu görüşü doğru mudur?» diye sorulduğunda Ahmed «Bu
batıl bir sözdür,» diyerek bu görüşü pek yadırgadı.
Ebû Sevr ise; mecusî
kadınla evlenmenin helâl olduğu görüşüne vararak, «Çünkü mecusiler, yahudî ve
hıristiyanlar gibi cizye ile dinleri üzerine bırakılıyorlar,» demiştir.
Hanefilere göre
ibrahim aleyhisselâm'ın ve Şit aleyhisselâm'ın sahifeleri ile, Davud
aleyhisselam'ın Zebur'u gibi kitabı olan semavî bir dine inanan her kadınla
evlenmek, kestiklerini yemek, şirk koşmadıklan müddetçe sahihtir.Hanbelilerin
bir görüşü de bu yöndedir.Çünkü bu kimseler, Allah'ın kitaplarından bir
kitaba sanl-dıklanndan yahudi ve hıristiyanlara benzemektedirler.Şafîi ve Hanbelilerin
diğer bir görüşüne göre ise; şu ayetten dolayı, onlan nikahlamak ve
kestiklerini yemek sahih değildir:
' «Bizden önce iki
topluluğa kitap indirildi.Bizim onların okuduklarından haberimiz yok demekten
sakının.» (En'âm: 156).Çünkü bu kitaplar vaaz ve misallerden ibaret olup,
içlerinde ahkam yoktur.Durum böyle olunca, ahkam içeren kitapların hükmü bunlar
İçin sabit olmaz.
Âlimler, Müslüman bir
kadının ister müşrik, ister ehli' kitap olsun gayri müslimle evlenmesinin helal
olmadığına icma etmişlerdir.Bunun delili şu âyet-i kerimedir: «Ey İnananlar,
inanmış kadınlar hicret ederek size gelirlerse onlan deneyin, hicretlerinin
sebebini inceleyin.Allah onlann imanlarını çok İyi bilir.Onlann Mümin
kadınlar olduğunu öğrenirseniz inkarcılara geri çevirmeyin.Bu kadınlar o
inkarcılara helâl değildir.Onlar da bunlara mazlar.» (Muhuttine:10).
Bunun hikmeti, erkeğin
kadın üzerine idareciliği vardır.Kadının ise kendisine iyiliği emrettiği
zaman kocasına itaat etme zorunluluğu mevcuttur.Bu durumda kocanın karısına
hakimiyeti ve onu idare etmesi söz konusudur.Halbuki, kâfirin Müslüman erkek
ve badına hâkimiyeti yoktur.Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Allah, İnkarcılara
inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.» (Nisa;
141).
Sonra kâfir, müslüman
kadının dinini bilmez, bilakis kitabını inkar eder, .Vebi'sinin risaletini
inkâr eder.Bu büyük ihtilaf ve aralarındaki düşünce farkının ilerlemesiyle
evde ve yaşamlarında istikrar mümkün değildir.Bunun aksi olarak, müslüman
erkek, ehli kitap kadınla evlendiği zaman, onun dinini bilir.Onun kitabına ve
Nebî'si'ne İnanır.Hatta onun dinine ve nebisine inanmakla imanının tamam
olacağına inanır ve onun dinine inanmayı imanından bir cüz sayar.
Kişinin aynı anda
nikâhında dört kadından fazla bulundurması haramdır.Çünkü, dört tane
yeterlidir.Bundan fazlasını almak Allah-u Teâlâ'hın evlilik hayatının sağlıklı
yürümesi için meşru kıldığı iyi davranmaya ulaşamamak demektir.Bunun delili
Allahu Teâlâ'mn şu ayetidir: «Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla
evlenmekte onlara haksızlık yapmaktan korkarsamz, onlarla değil hoşunuza giden
başka kadınlarla İki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz.Şayet aralarında
adaletsizlik yapmaktan korkarsamz bir tane almalısınız veya sahip olduğunuzla
yetinmelisiniz.Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur.» (Nisa; 3).
Buhari, Ebü Dâvûd,
Nesâî ve Tirmizî'nin Urve bin Zübeyr'deir rivayet ettiklerine göre, Urve; «Eğer
velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla onlara haksızlık yapmaktan
korkarsamz, başka kadınlarla evlenin» ayeti hakkında, Nebi aleyhisselam'in
hanımı Âişe'ye sordu da, Âişe (r.a.) şöyle dedi: «Ey kızkardeşimîn oğlu, ayette
geçen yetim, velisinin evinde bulunan yetimdir ki, velisinin malına ortak
olur.Sonra velisi yetim kızın malını ve güzelliğini beğenir de, mehrinde
adalet gözetmeden, başkasının verdiği mehir kadar ona mehir vererek yetim kızla
evlenmek ister, tşte yetim kızlar hakkında adaletîi davranmak emredilmiş ve
onlan mehir bakımından en yüksek payeye çıkarmaksızm onlan nikahlamak
nehyedilmi'ş olup yetim kızların dışındaki kadınlardan hoşa gidenlerle
evienilmesi emredilmiştir.» Urve şöyle demiştir: Âişe demiştir ki; «Bu âyet
İndikten sonra, insanlar kadınlar hakkında Rasûlüllah'a fetva sormaya
başladılar.Bunun üzerine Allahu Teâlâ şu ayeti indirdi: «Bir de kadınlar
hakkında senden fetva istiyorlar.De ki onlara dair fetvayı size Allahu Teâlâ
veriyor.Kendilerine farz kılınan mirası vermediğiniz ve nikahlamalarını da
beğenip istemediğiniz yetim kızlar hakkında, mağdur çocuklar hakkında ve
yetimlere insaf ile bakmanız hakkında yüzünüze karşı okunan kitapta ayetler
var.» (Nisa; 127).
Aişe demiştir ki:
«Kitapta yüzünüze karşı okunan ayetler var» şeklinde Allah'ın zikrettiği
birinci ayet hakkında Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Eğer yetim kızların
haklarını (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) gözetemiyeceğinizden korkarsamz
size helâl olan diğer kadınlardan nikah edin.» Âişe devamla şöyle demiştir:
«Allahu Teâlâ'mn ikinci ayetteki «Ve nikahlamalarını da beğenip istemediğiniz
yetim kızlar» ifadesiyle sizden birinizin malı ve güzelliği az olup, evinizde
bulunan yetim kızdan yüz çevirmesi kasdedilmiştir.Böylece, yetim kıziann
malına ve güzelliğine rağbet ederek nikahlamak nehyedilmiş, mallan ve
güzellikleri az da olsa mirasda ve mehirde adalet sağlayarak nikahlanmalanna
teşvik edilmiştir.»
Bu duruma göre, bu
ayetin manası şöyle olmaktadır: Allahu-Teâlâ yetimlerin velilerine hitap ederek
şöyle buyuruyor: «Yetim kızlardan birisi evinde, velayetleri altında bulunup da
mehr-i mislini tam vermekten korkarsa, kadınlardan diğerlerine dönsün.Şüphesiz
kadınlar çoktur.Allahu Teâlâ, erkeğe darlık vermeyerek birden dörde kadar
kadını helâl kılmıştır.Birden çok kadınla evlendiği takdirde zulüm
yapacağından korkarsa, bir kadınla veya elinin altındaki cariyeleriyle
yetinmesi gerekir.»
Şaffi şöyle demiştir:
«Allah tarafından açıklandığı üzere, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in
sünnetinin delaletine göre, Rasûlüllah'tan başka hiç bir kimse için dört
kadından fazlasını bir araya cem etmek caiz değildir.
Şafiî'nin bu görüşü,
âlimler arasında icma' konusudur.Ancak, bir grup Şiâ, dört kadından fazla
evlenmeyi caiz görürler.Bazıları, bir *ıudud tayin etmeden bu cevazı vermişler,
bazıları ise Rasûlüllahın sahih hadislerde geçtiği üzere dokuz kadınla evlenme
fiilini Örnek alarak, dokuz kadına kadar evlenmeyi caiz görmüşlerdir.
İmam Kurtubî bu
görüşlerin hepsini reddederek şöyle demiştir: «İkişer, üçer ve dörder sayılan,
kitab ve sünneti anlamaktan uzak, bu ümmetin Öncülerinin görüşlerine zıt
olarak, «vav»ın cem için olduğunu sananlar gibi, dokuz tanenin mubah olduğuna
delâlet etmez.Onlar bu görüşleriyle Nebî aleyhisselâm'm dokuz kadınla
evlendiğini ve dokuzunu bir anda.nikahı altında bulundurduğunu delil
göstermişlerdir.Bu cahilliği ortaya koyanlar ve bu sözü söyleyenler
Rafızilerle, bazı Zâhîr ehlidir.Bunlar amesnâ» kelimesini ikişer ikişer,
«Sülâs» ve «rübâ'» kelimelerini de aynı şekilde anlamışlardır.Zahir ehlinden
bazıları, bundan daha çirkinini ortaya koyarak, bu ifadelerdeki sayıların
tekrarı ifade ettiği ve «vav»ın cem için olduğu görüşüne dayanarak onsekiz
kadınla evlenmenin mubah olduğunu söylediler.Bunlar da «mesnâ» kelimesini
ikişer ikişer, «sülâs» ve «rübâ'» kelimelerini de aynı şekilde anlamışlardır.
Bu görüşlerin hepsi de Arap dilini ve sünneti bilmemek, ümmetin icmaına
muhalefetten kaynaklanmaktadır.Çünkü, sahabe ve tabiinin hiçbirisinden dörtten
fazla kadını nikahı altında bulundurduğu isitilmemiştir.»
İmam Malik'in
Muvattâ'mda; Nesâî ve Dârekutnî'nin de Sünen' îerinde rivayet ettiklerine göre
Nebî aleyhisselam, nikahında on kadın olduğu halde müslüman olan, Gîlân b.
Ümeyye es-Sakafî'ye «îç-lerinden dört tanesini seç, diğerlerim boşa» buyurdu.
Ebû Davud'un
kitabında, Haris bin Kays'dan rivayet olunduğuna göre, Kays şöyle deniştir:
«Nikahımda sekiz kadın olduğu halde müslüman oldum.Durumu Nebî aleyhisselam'a
arzettiğimde bana «Onlardan dört tanesini seç» buyurdular.» Mukatil şöyle demiştir:
«Kays b.Haris'in yanında sekiz hür kansı vardı.Bu ayet inince Rasûlüllah ona
dört tanesini boşayıp, dört tanesini bırakmasını emretti.»
Mukatil, bu olayın
Kays b.Haris'e ait olduğunu söylemiştir.Halbuki doğru olan, Ebû Davud'un
zikrettiği gibi Haris b.Kays el-Esedî'dir.Yine Muhammed bin Hasan büyük siyer
kitabında bu zatın Haris bin Kays olduğunu rivayet etmiştir ki, fakihler arasında
bu zat tanınmıştır.
Nebî aleyhisselam'a
dokuz kadının mubah olmasına gelince; bu onun hususîyetlerindendir.«Vav»ın cem
için olduğu sözlerine gelince, evet böyle söylenmiştir.Fakat Allahu Teâlâ
Araplara en fasih dille hitap etmiştir.Araplar dokuz dedikleri gibi iki, üç ve
dört demeyi uygun görürler.Yine bunun gibi on sekiz demeyip de, dört, altı,
sekiz filancaya ver diyenin sözünü çirkin bulurlar.Bu ayetteki «vav» ise
bedeldir.Yani, ikinin yerine üçle evlenebilirsin ve üçün yerine dörtle
evlenebilirsin.Bu manadan dolayı «vav» ile atıf yapılmış fakat «ev* ile
yapılmamıştır.Şayet «ev» ile atıf yapılsaydı, iki kansı olanın üçüncüyle, üç
kansı olanın dördüncüyle evlenmemesi caiz olurdu.Onların «mesnâ» kelimesi
ikiyi, «sülâse» kelimesi üçü, «rübâ» kelimesi dördü gerektirir,» sözlerine
gelince, bu görüşün lisan bilginlerinin görüşlerine uymadığı ve onların cahilliklerinin
ortaya çıktığı yönünde hüküm verilir.«Mesnâ kelimesi ikişer ikişer, sûlase
kelimesi üçer üçer, ruba' kelimesi de dörder dörder anlamına gelir,» diyen
diğer bir grubun yaptığı cahillik de bunun gibidir.Onlar bilmezler ki ikişer
ikişer, üçer üçer, dörder dörder ifadeleri sayılan sınırlamak içindir.Halbuki
mesna, sülas ve rübâ kelimeleri bunun hilafınadır.Araplarca doğru olan sayı,
kelimenin aslında olmayan ziyade mana vermektir.Meselâ mesna deyince, bunun
ikişer ikişer demeyi kastediyor.
Başkalan demiştir ki:
«Topluluk, ikişer, üçer, birer birer veya onar onar geldiklerini demek
istiyorsun.Bu mana aslında yoktur.Çünkü sen «Topluluk üçer-üçer, onar-onar
geldi» dediğin zaman, bu sözünle gelen topluluğun sayısını onüçe ait kılmış
olursun.«Topluluk, ikişer, dörder geldi,» dediğin zaman ise sayılarını belli'
bir rakama ait kılmış olmuyorsun, bu sözünle sayılan ister çok ister az olsun,
onlann ikişer ikişer, dörder dörder geldiklerini söylemek istiyorsun.
Allahu Teâlâ, dört
kadına kadar evlenmeyi mubah kılmış, ancak yemek, ev, elbise ve gece beraber
kalmak konusunda hanımla-n zengin ve fakir, büyük ve küçük ayırmadan adaleti
sağlamayı da şart koşmuştur.Şayet erkek zulüm yapacağından ve hepsinin
hak-fcına vefa gösteremeyeceğinden korkarsa, birden fazla kadınla ev-fenmesi
haram olur.Eğer, üçünün hakkını verebilir de, dördüncü-nünkini veremezse,
dördüncüyü alması haram olur.Şayet, ikisinin hakkını yerine getirebilir de
üçüncüyü yerine getiremezse üçüncüyü alması haram olur.İkinciyle evlendiğinde
zulüm yapacağından korkana da ikinci haram olur.Çünkü Allahu Teâlâ şöyle
buyurmuştur: «Hoşunuza giden kadınlarla İki, üç, dörde kadar evlenebilirsinîz.
Şayet aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya
sahip olduğunuzla yetinmelisiniz.Bu zulüm yapmamanız için daha elverişlidir.»
Ebû Hüreyre'den
rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «îki kansi olan kimse onlardan
birisine meylederse kıyamet günü bir tarafı sarkmış olduğu halde mahşer yerine
gelir.» (Hadisi, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve îbn Mâce rivayet etmişlerdir.)
Allahu Teâlâ'nın bu
ayette gerekli kıldığı adalet ile Nisa suresinde beyan ettiği «Adil hareket
etmeye ne kadar uğraşsanız kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız, bari
bir tarafa tamamen meyletmeyin ki diğer tarafı askıdaymış gibi bırakmış
olmayasınız.» (Nisa; 129), âyeti arasında bir çelişki yoktur.Çünkü burada istenen
adalet, zahir olan, ölçülebilen adalettir.Yoksa sevgi ve muhabbetteki adalet
değildir.Çünkü buna kimsenin gücü yetmez.
Muhammed b.Sîrin
demiştir ki: «Bu ayet hakkında Ubeyde'ye sordum.O da «muhabbet ve cima'dır»
dedi.»
Ebû Bekir Arabi şöyle
demiştir: «Bu görüş doğrudur.Şüphesiz sevgide adalet, kimsenin yapamıyacağı
bir iştir.Çünkü, kişinin kalbi Rahmân'm parmaklarından iki parmak arasında
olup, Allah dilediği şekilde onu tasarruf eder.Cima da bunun gibi'dir.Kadınlardan
birine insanın nefsi uyanır da diğerine karşı uyanmayabilir.Eğer bunu kasdi
olarak yapmıyorsa, üzerine bir günah yoktur.Çünkü bu, kişinin gücü dışında bir
iştir.Teklif buna taalluk etmez.»
Âişe (r.a.) şöyle
demiştir: «Rasûlüllah hanımları arasında taksimat yaparken adaletli davranarak
şöyle dua ederdi: «Allah'ım, bu benim yapabildiğim taksimatımdır.Benim malik
olamayıp, senin malik olduğun konularda beni ayıplama.» Ebû Dâvûd «Burada kastedilen
kalptir.» demiştir.(Hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve Ibn Mâce rivayet
etmiştir.Hattabî şöyle demiştir: «Bu hadis, hür kumalar arasında eşit
taksimatın gerekli olduğunu te'kid etmektedir.Mekruh olan, bir tarafa meyi
etmektir ki beraber bulunmakta bir tarafa meyledip, diğerinin hakkına hile
yapmaktır.Yoksa kalben meyi kastedilmemiştir.Şüphesiz kalplere malik
olunamaz.Rasûlüllah, hanımları arasında taksimatı eşit yapar ve «Allah'ım bu
benim taksimatımdır.» derdi.»)
Bu meyi hakkında şu
âyet-i kerime nazil olmuştur: «Âdil hareket etmeye ne kadar uğraşırsanız,
kadınlar arasında eşitlik yapamayacaksınız, bari bir tarafa tamamen
meyletmeyin ki diğer tarafı askıdayım? gibi bırakmış olmayasuuz.» (Nisa: 129).
Koca sefere çıktığı
zaman, hanımlarından dilediğini arkadaş edinebilir.Aralarında kur'a çekerse
daha iyi olur.Hak sahibi hanım dilerse, taksimde kendine düşen hakkından
vazgeçebilir.Çünkü bu hak kendisine ait olup, başkasına hakkım hibe edebilir.
Âişe'den rivayet
olunduğuna göre, Rasûlüllah yolculuğa çıkacağı zaman hanımları arasında kur'a
çeker, kur'a kime çıkarsa onunla yolculuğa çıkardı.Ancak Şevde binu Zem'a
kendi sırasını Aişe"ye hibe ederdi.
İslâm, taaddüd-ü
zevcâtta, adalet şartına muktedir olmayı ve dörtle sınırlandırmayı kayıt altına
almakla beraber, kadına veya velisine, kocası olacak kişinin üzerine,
evlenmemesini şart koşması hakkını da vermiştir.Nikah akdinde, kadın kocası
olacak kişiye üzerine evlenmemesini şart koşarsa, bu şart sahih olup uygulanması
gerekir.Eğer koca bu şarta uymazsa, kadının nikah akdini' feshetme hakkı
vardır.Kadının nikahı feshetme hakkı, ancak kendisi koştuğu şartı kaldırarak
aksine razı gelirse kalkmış olur.
imam Ahmed bu görüşü
benimsemiş, İbn Teymiye ve îbn Kayyım da bu görüşü tercih etmişlerdir.Çünü
evlilikte koşulan şartlar, tehlike bakımından satış, kira ve diğer
muamelelerde koşulan şartlardan daha büyüktür.Bu bakımdan evlilikte koşulan
şartlara uymak daha kuvvetli ve daha gereklidir.Bu görüşü savunanlar,
aşağıdaki rivayetleri delil getirmişlerdir.
Buhari ve Müslimin
rivayet ettiğine göre Rasûlüllah; «Şüphesiz en ziyade ödenmesi gereken şart,
kendisiyle kadınları helâl kıldığınız şartlardır.» buyurmuştur.
Yine Buharî ve
Müslim'in Abdullah bin Ebî Müleyke'den rivayet ettiklerine göre, Misver bin
Mahreme, kendisine, Rasûlüllah'in minber üzerinde şöyle buyurduğunu anlattı:
«Hişam bin Muğîre oğullan, kızlarım, Ali bin Ebî Talib'e nikahlamamı bana
teklif ettiler.Ben buna izin vermiyorum, buna izin vermiyorum.Buna izin
vermiyorum.Ancak, Ali, benim kızımı boşayıp, onların kızıyla evlenmek isterse
o müstesna.Şüphesiz kızım benden bir parçadır.Onu rahatsız eden şey beni
rahatsız eder.Ona eziyet veren şey bana da eziyet verir.» (Bir rivayette ise;
«Fatıma bendendir.Ben onun, dininde fitneye düşürülmesinden korkanın.»
şeklindedir.Sonra Abdüşşems oğullarıyla olan hısımlıklarından bahsetti.Onlarla
olan hısımlığı Överek iyi olduklarını anlattı.) Rasûlüllah devamla şöyle dedi:
«Bana anlattı, beni tasdik etti.Bana vaad etti ve vadinde durdu.Ben haramı
helâl, helali haram etmem.Fakat Allah'a yemin oisun ki Rasûlüllah'ın kızı ile,
Allah'ın düşmanının kızı bir yerde asla kalamaz.»
îbnül Kayyım şöyle
demiştir: «Bu hüküm bir takım hususları içerir.Kişi hanımına, üzerine
evlenmeyeceğine dair şart koşarsa, bu şarta uyması gerekir, üzerine evlendiği
zaman ise nikah akdi fesh olur.Bu hadisden bu şekilde bir hüküm şöyle
çıkarılır.Nebî aleyhisselam, Fatıma'yı, hem kendisi, hem de babası rahatsız
edilmemek ve eziyet görmemek üzere, Ali (r.a.) ile evlendirmiştir.Her ne
kadar bu şart akit yapılırken bulunmasa bile zaruri olarak bilinmektedir ki bu
şart akde dahildir.Nebî aleyhisselam'in diğer hısımını zikrederek onu övmesi
ve onunla konuşarak kendisini tasdik ettiğini ve va'dine vefa gösterdiğini
söylemesi, Ali (r.a.)'ya üstü kapalı olarak meseleyi anlatmak ve onu böyle
yapmaya davet etmektir.Bu da gösteriyor ki, Ali (r.a.) Fatırna'ya eziyet
etmiyece-ğine ve onu rahatsız etmeyeceğine dair bîr vaad arada geçmiştir.
Rasûlüllah da diğer hısımının vefa gösterdiği gibi onu da vefa göstermeye
davet etmiştir.Bu manadan anlaşıldığına göre, örfen şart koşulanlar lafzen
şart koşulmuş gibidir.Şartın yerine getirilmemesi ise, şart koşana akdi
feshetme hakkını doğurur.Farz edilse ki bir topluluk hanımlarını, bulundukları
muhitten dışarı çıkarmıyor ve kocaya da karısını o yerden çıkarmaya imkân
vermiyorlar.Âdetleri bu şekilde devam ederse, bu âdet, şehir ahalisinin
kurallarına uygun olduğu halde lafzen şart koşulmuş gibidir.îmam Ahmed'in
prensibine göre, örfen şart koşulanlar, lafzen konuşulmuş şartlar gibidir.
Bundan dolayı elbisesini, ücretle çalışan yıkayıcıya ve çamaşırcıya veya
hamurunu fırıncıya veya yemeğini aşçıya veren veya hamama girer de, hamamcının
ücretle yıkadığı adeten bilinirse o muhitteki ücret ne ise o ücreti ödemesi
gerekir.Buna göre farz edelim ki; kadın, hanımları üzerine kuma almayan ve
erkek için bunu mümkün görmeyen bir evdendir.Ve adetleri bu.şekilde devam
ediyorsa lafzan bu şart koşulmuş sayılır.Yine bunun gibi şerefi, nesebi ve
soyundan dolayı üzerine kuma almak mümkün olmadığı adeten bilinen bir kadınla
evlenmişse, üzerine başka bir kadınla evlenmemek iafzan şart koşulmuş gibidir.
Bütün Adem oğlunun efendisinin kızı ve kadınlar âleminin seyyidesi Fatıma
(r.a.), kadınlar içinde bu hakka daha lâyıktır.Şayet Ali (r.a.), nikâh akdinin
başında bu şartı koysaydı, bu tekid olurdu.Yoksa, olmayan bir şeyi te'sis
olmazdı.Ali (r.a.), Fâtima ile, Ebû Cehil'in kızı arasını cemetmeyi men
etmekte açık bir hikmet vardır ki, o da kadın kocasıyla beraber, kocasına
tâbi' olmakla bir dereceye sahiptir.Şayet kadın kendi başına yüksek bir
dereceye sahip olur, kocası da aynı şekilde yüksek dereceye sahip olursa,
kadın hem kocası hem de kendisi yüksek bir dereceye sahip olmuş olur.İşte,
Fatıma ile Ali (r.a.)'ın durumu budur.Allahu Teâlâ, Fâtıma ile Ebû Cehl'in
kızının ne kendi başına ne de kocasına teb'an aynı derecede olmalarını istemez.
Ebû Cehlin kızının nikâhının, bütün kadınların önderi Fatıma'nın nikâhının
üzerinde bulunması ne şer'an, ne de şeref bakımından hoş olmaz.Rasûlüllah ile
Ebû Cehil arasında olan fark, Fâtıma ile Ebû Cehl'în kızı arasında da vardır.
Nebî aleyhisselam bu hususa Şöyle işaret etmiştir: «Rasûlullah'ın kızı ile,
Allah düşmanının kızı bir yerde ebedî olarak beraber bulunamaz.» Bu söz,
lafzıyla ve işaretiyle başka bir dereceyi içermektedir.»
Kadının lehinde olan
konularda bu ve benzeri şartların şart koşulması hakkında fakîhlerin görüşleri
daha önce geçti.Oraya müracaat edilsin.
a- Taaddüdü
zevcatı mubah kılıp, dört tane ile sınırlaması, Allah'ın insanlara bir rahmeti
ve fazlındandır.Kişinin nikahında, daha önce geçtiği üzere nafaka ve gece
beraber kalmada adaleti sağlamaya kadir olması şartıyla birden çok kadını bir
vakitte bulundurması hakkı vardır.Şayet zulüm yapacağından ve koşulan
şartlara vefa gösteremeyeceğinden korkarsa birden çok kadınla evlenmesi haram
olur.Bilakis, bir kadının hakkını ifa etmekten aciz kalarak zulüm yapacağından
korkarsa, evlenmeye' güç yetirmesi tahakkuk edinceye kadar evlenmesi haram
olur.Taaddüdü zevcat va-cib ve mendup değildir, islam'ın mubah kıldığı bir
iştir.Çünkü, taaddüdü zevcatta, şeriat sahibinin gafil olmasının veya göz
yummasının güzel olamıyacağı, cemiyetin kalkınmasını gerektirecek ve cemiyeti
İslah edecek zaruretler vardır.
b- İslâm,
insanlara tebliğ edilmek ve ikâme edilmek için müslümanlan görevlendirdiği
yüksek insanî bir davettir, însanlar bu daveti ancak asker, ilim, sanat,
ziraat, ticaret ve otoritesi kuvvetli, sözü geçerli, etrafına korku salacak
şekilde devletin mevcudiyetinin ve bekasının bağlı bulunduğu unsurlar gibi
devletin ayakta durması için gerekli esastan kendisinde toplamış kuvvetli bir
devlet sayesinde yaparlar.Bu kuvvet de ancak çalışanlardan sayı bakımından
yeterli, dinç insanların her kesimde bulunacak şekilde nüfusun kalabalık
olmasıyla gerçekleşir.Bunun için «Üstünlük çok olanındır» demiştir.Bu
çoğalmanın yolu bir yandan bekârların evlenmesi, diğer yandan da taaddüdi
zevcattır.Yeni devletler, sayısal çokluğun, diğer ülkelerden üstün olmak
bakımından harplerde ve diğer hususlarda sonuca olan tesirini anlamışlar, bunun
üzerine kuvvet ve üstünlük elde etmek için halkından neslini çoğakana mükâfat
vererek evliliği teşvik etmiş ve vatandaşlarının sayis'iı çoğaltmaya
çalışmışlardır.
Alman Seyyah Paul
Smith, müslüman nüfusun çoğalmasını anlamış ve bunu kuvvetli olmalarının
esaslarından bir esas itibar ederek, 1936 senesinde yazmış olduğu «Yannın
Kuvveti İslam» kitabında şöyle demiştir:
«Müslüman doğudaki
kuvvetlerin güçlülüğü şu üç etkene dayanmaktadır:
1- İslâm'ın
güçlü olması ve îslâm inancının çeşitli cins, renk ve kültürler arasında
koyduğu kardeşlik duyjrı.su.
2- Atlas
okyanusundan, doğuda Endenozya hududuna, Batı'da Büyük Okyanus'a kadar uzanan
müslüma.ı doğu kara parçasında tabii zenginlik kaynaklarının çokluğu.
Bu sayısız kaynaklar,
kendi kendine yeterli, kuvvetli ve sağlam bir ekonomi birliği oluşturup,
müslümanlar birbirine yaklaştığı ve yardım ettiği zaman onlan Avrupa'ya ve
diğer ülkelere mutlak olarak muhtaç etmeyecektir.»
3- Son
olarak üçüncü bir etkene işaret ederek, «müslüman-lann gücünü devamlı artan bir
güç haline getiren insan neslinin çoğalmasıdır,» demiş ve şöyle devam etmiştir:
«Bu üç kuvvet bi'r araya gelerek, müslümanlar bir inanç ve tevhid akidesi üzerinde kardeş olunca ve
tabii servetleri, sayılarının artmasıyla doğan ihtiyacı karşılarsa İslam,
Avrupa'nın yok olmasını ve Avrupa'nın bütün
âlemin merkezi olan yerde kurmuş olduğu cihan hakimiyetini tehdid eden
bir tehlike olur.»
Paul Smith, resmî
kanaldan bu üç etkeni açıkladıktan ve müs-lümanlann üzerlerine gelen düşmanı kovmak
için birleşerek ordular kurmaları ve Müslümanların tarihinde bülûrlaşdığı gibi
islâm inancının özünü belirttikten sonra şu görüşü ileri sürüyor: «Hıristiyan
Batı dünyası, millet ve hükümetler olarak yardımlaşarak, bu asra uygun, haçlı
seferlerini başka bir şekilde tekrar etmek ve fakat geçerli bir üslûp seçmek
zorundadır.»
c- Devlet,
îslâm risaletinin sahibi olup, çok kerre cihad yapma durumundadır.Böylece
devlet, fertlerinden çoğunu kaybeder.Bu durumda şehitlerin bıraktıkları dul
kadınları gözetmek gerekir.Bunun da en güzel yolu onlan evlendirmekten
başkası olamaz.Çünkü kaybedilen kişilerin yerini, ancak nesli çoğaltmak ve çoğalma
sebeplerini artırmakla doldurmak mümkündür.
d- Bazı
milletlerde, harpten sonra olduğu gibi kadın sayısı erkek sayısından çok olur.
Pekçok milletlerde kadınların erkeklerden çok olması durumu aşağı yukarı
aynıdır.Hatta erkeklerin zor işlerde çalıştığını dikkate alırsak erkeklerin
yaş oranının kadmla-nn yaş oranından daha düşük olduğunu banş zamanında bile ,
> rürüz.İşte bu fazlalık taaddüdü gerektirir.Ve fazla olan kadın sayısını
güven altına almak ve onlan korumak için bu yolu tercih etmek icab eder.Yoksa
bu kadınlar bozulmaya ve rezalete alet olmaya zorlanırlar.Böylece cemiyet
bozulur, ahlak kaybolur veya bu kadınlar hayatlarını mahrumiyet içinde ve
bekârlık ızdırabı içinde geçirerek asaletlerini kaybederler.Ümmet için kuvvet
obuası mümkün olacak insan gücü zayi olur.
Bazı devletler,
kadınların sayısı erkeklerden fazla olunca, taaddüdü mubah kılmaya zorlandı.
Çünkü, inançlarına zıd, alışageldikleri tatbikata ters olmasına rağmen bundan
daha güzel bir çözüm bulamadılar.
Doktor Muhammed Yusuf
şöyle demiştir: «Biz Paris'te iken 1948 senesi Almanya'nın Münih kentinde
Mısırlı kardeşlerimle beraber Dünya Gençlik Kongresi'ne davet edildik.Harpten
sonra Almanya'da kadınların sayısının erkeklerden kat kat fazla olması probleminin
konuşulduğu ve en iyi çözüm çarelerinin sunulduğu toplantıya Mısırlı
arkadaşımla katılmak nasip oldu.Oradakilerin bildikleri çözümler sunulduktan
sonra, biz arkadaşımla beraber tek çözüm olan taaddüdü zevcatı Önerdik.Uzun
münakaşa ve ürpermeden sonra bu görüş kabul edildi.Ancak, konuyu derinlemesine
ve adaletli bir şekilde inceleyince kongre başka çözüm olmadığını gördü.Sonuç
itibariyle sunduğumuz rapor, kongrenin kabul ettiği bîr tavsiye karan oldu.
«Beni en çok
sevindiren husus vatanıma döndükten sonra 1949 senesinde bazı Mısır
gazetelerinin, «Batı Almanya'nın başşehri Bonn şehrinin ahalisinin, taaddüdü
zevcat konusunda kanun yapılmasını istedikleri» yolundaki haberleriydi.»
e- Sonra
erkeğin tenasül yönünden istidadı kadından daha çoktur.Erkek, bulûğ çağından
itibaren geç yaşlara kadar cinsel ilişkiye hazırdır.Kadın hayız müddetince
—her ay on güne kadar ulaşabilir— cinsel ilişkiye hazır değildir.Aynı şekilde
nifas anında da —bu müddet kırk güne kadar varabilir— cinsel ilişkiye hazır
değildir.Hamilelik ve süt emzirme zamanlan da buna ilave edilebilir.Kadının
çocuk doğurması, kırkbeş ile elli arasında sona erer.Halbuki erkek altmış
yaşından sonra bile çocuk yapabilme gücüne sahiptir.Bu durumlarda kadın,
kadınlık görevini eda et-meKten âciz olunca, erkek bu zaman zarfında ne
yapacaktır? Kendisine nefsini hafif kılacak, namusunu koruyacak helâl bir eş
bulamak mı daha uygundur yoksa hayvanların birbirleriyle irtibat kurdukları
gibi dost hayatı mı yaşaması uygundur? İslâm'ın zinayı şiddetle haram kıldığım
da düşünmek gerekir:
«Sakın zinaya
yaklaşmayın.Doğrusu bu çirkindir.Kötü bir yoldur.» (îsrâ: 32).
«Zina eden kadın ve
erkeğin herbirine yüzer değnek vurun.Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız,
Allah'ın dini konusunda o ikisine acımayın.Onların ceza görmesine,
inananlardan bir topluluk da şahid olsun.» (Nûr: 3).
f- Bazen
kadm, çocuk doğuramaz veya iyileşmesi ümid edilmeyen bir hastalığa yakalanır.
Bununla beraber kadın evlilik hayatının devamını istemektedir.Erkek ise çocuk
arzu etmekte ve evinin işlerini yürütecek hanım istemektedir.Kocanın, bu elim
tablo karşısında bırakılarak çocuksuz, akim bir kadınla veya evinin işlerini
düzenleyecek kimse olmadan hasta bir kadınla hayatını geçirmesi ve bu yüke tek
başına tahammül etmesi mi hayırlıdır? Yoksa kadm, kendisiyle yaşamaya istekli
olduğu halde onu boşayarak kadına eziyet vermesi mi daha hayırlıdır? Yoksa ikisinin
de birbirlerini anlayışla karşılayıp erkeğin başka bir kadınla evlenmesi,
böylece hem kadının hem de erkeğin maslahatının beraberce giderilmesi mi daha
uygun olur? Şüphesiz son çözüm en doğru, kabule şayan bir görüştür.Gerçek
vicdan ve yüce duygu sahibinin bunu kabul etmemesi ve bundan razı olmaması
mümkün değildir.
g- Bazı
erkeklerde cinsî ve bedenî yapılan itibariyle cinsel do-yumsuzluk bulunabilir.
Çok kerre bir kadınla yetinmezler.Özellikle sıcak ülkelerde bunlara daha çok
rastlanır.Bu durumda, dost hayatı yaşayarak ahlâkını bozması yerine cinsel
arzularını tatmin edecek helâl ve meşru yol onun için mubah olur.
h- İslâm
dini' umumi ve hususî olarak bütün insanlardan yalnız bir nesil ve muayyen bir
zaman için hüküm koymaz.O, yeryüzüne varis olacak bütün insanlar için ve şu
anda yeryüzünde yaşayanlar için topluca hüküm koyar.îslâm zaman ve mekanı
nazar-ı itibara alır ve ferdlerin durumlarına göre ölçüler koyar ve onların
hesabım yapar.Savaşta ve barışta ümmetin fertlerinin çok olmasını arzulamak
islâm'ın en Önemli hedeflerinden bir hedeftir.
1- Taaddüdü
zevcatın meşru olması ve bunun tatbiki, îslâm âleminin temiz olarak devamını,
bu hükmü kabul etmeyen ve inanmayan toplumların düştükleri ahlâkî
noksanlıklardan ve sosyal rezilliklerinden müslümanlann uzak kalmasını
sağlamıştır.
Taaddüdü yasak eden
toplumlara bakıldığında şunları görürüz:
a) Fasıklar
çoğalmış, kötülükler yaygınlaşmıştır.Hatta gayri meşru hayat yaşayan kadınlar
bazı bölgelerde evli kadınların sayısını aşmıştır.
b) Bunun sonucu
olarak, metres hayatından doğan çocuklar çoğalmıştır.Bazı bölgelerde, ^ayrî
meşru çocukların sayısı toplam çocuk sayısının yüzde ellisine ulaşmıştır.
Birleşik Devletler'de her sene iki'yüz bin gayri meşru çocuk doğmaktadır.
1959 senesi Ağustos
ayında (Mısır'da) Şa"b gazetesinde şu haber çıkmıştır:
«Amerika Birleşik
Devletleri'nde gayrı meşru olarak doğan çocukların dikkatten kaçan sayısı
Amerika'da ahlâk seviyesinin düşmesi yönünden ve Amerika vergi mükelleflerine
yüklediği yük bakımından yeni' bir mücadelenin başlamasına sebep olmuştur.
(Çünkü bu çocukların bakımı vergi mükelleflerine yüklenmiştir.) Amerika'da,
Sağlık, Eğitim ve Sosyal îşler Bakanlığının raporlarında şöyle denmektedir:
«Amerika'da vergi verenler, bu sene gayri meşru çocuklann nafakası için 210
milyon dolar verecekler.Bu da her çocuk için ayda 27 dolar 29 sent
etmektedir.»
«Resmî makamların
belirttiğine göre, 1938'de 87.900 olan gayri meşru çocuk sayısı 1957'de
200-700'e yükselmiştir.
«Yine Sosyal işler
Bakanlığı 1958'de gayri meşru çocuk sayısını 205.000 olarak takdir etmiştir.
Ancak gerçeği bilenler, doğru rakamın bu sayının çok üstünde olduğuna
inanmaktadırlar.
«Son rakamlar
göstermektedir ki, özellikle henüz bulûğ çağma ermiş genç kızlar arasında
tehlikeli boyutlara ulaşan gayri meşru çocuk sayısı, son iki nesilde üç katına
çıkmıştır.Sosyoloji bilginleri başka bir gerçeği daha haykınyorlar: O da,
zengin ailelerin kızlarının gayri meşru yoldan hamile kaldıklarını gizlemekte
olduklarıdır.»
c) Bu gayri
meşru birleşmeler vücudaait pis
hastalıklar, psikolojik rahatsızlıklar ve sinirsel bozukluklar
doğurmuştur.
d) Nefislerde zaafa düşme ve çözülme etkileri
yapmıştır.
e) Karı-koca
arasındaki kuvvetli bağlar çözülmüştür.Evlilik hayatı yıkılmış, aile bağları
kopmuş, hatta bu bağlar bir değer taşımaz olmuştur.
f) Sahih
nesep kaybolmuş, haîta kocalar, terbiye ettikleri çocuklann kendi soyundan
olup olmadığına kesin karar veremez olmuştur.
işte bu ve benzeri
bozukluklar, Allah'ın öğretisinden sapmanın ve fıtrata muhalefet etmenin tabiî
sonucudur.Bu sapmalar, îslâm' m gösterdiği yolun en sağlam yol olduğuna,
islâm'ın koyduğu nizamın yeryüzünde yaşayan insanlar için en uygun nizam
olduğuna en kuvvetli delil ve en geçerli hüccettir.Şüphesiz, İslâm, bu hükümleri
gökteki meleklere göndermemiştir.
Bu sözümüze «Allah
RasûlüMuhammed»[9] adlı kitapdan nakledeceğimiz bir soru-cevapla son
veriyoruz:
— Taaddüdü zevcâtı
kaldırmakta ahlâki bir fayda var mıdır? Cevap:
— Bu konu şüpheli bir iştir, islâm ülkelerinin
çoğunda taaddüdü zevcatın kaldırılmasıyla tahrib edici sonuçlar yayılmıştır.
Ayrıca, islâm ülkelerinde, bundan Önce görmedikleri bir hastalık ortaya
çıkacaktır ki, o da evliliği bire indiren ülkelerde kötü sonuçlarıyla
yayılmakta olan bekârlıktır.Nitekim bu ülkelerde bekârlık korkunç bir şekilde
yayılmakta, özellikle harblerih erkekleri eksilttiği dönemlerde daha da
kendini göstermektedir.
Kötü tatbikat ve
islâm'ın Öğretisine riayet etmemek taaddüdü zevcau kayıtlamak isteyenlerin ayağa
kalkmasına bir delil oldu.Bunlar, hakimin veya bazı yerlerde hakimin yerine
bakan başkasının kocanın durumunu araştırdıktan, mali kudretini bildikten ve
ona evlenme için izin verdikten sonra ikinci bir kanyı almasını mubah
saydılar.
«Bunun sebebi, ev
hayatı zor bir nafaka gerektirmektedir.Taaddüdü zevcatla aile fertleri
çoğalınca, erkeğin yükü daha da artar.Onların nafakasını temin edemez.Onlan
iyi İnsan olarak yetiştirmekten aJa kalır.Aile fertleri hayatın, zorluklan
karşısında durmaya çalışırlar.Böylece cehalet yayılır, boşta gezenler
çoğalır, ümmetin fertlerinden büyük bir çoğunluğu cemiyetten dışlanır, kemiklerine
işleyen fesad mikroplanın taşıyarak cemiyeti tutuştururlar.
Kaldı ki, günümüzde
insanlar, taaddüddeki hikmeti araştırmadan mala tamah etmek ve şehvetini
tatmin etmek için evlenmektetedirler.Evlenmekteki maslahatı araştırmamakta,
çok kere kadının hakkına tecavüz etmekte ve ondan doğan çocukları zora sokarak
onlan mirastan mahrum etmektedir.Böylece üvey kardeşler arasına düşmanlık
girer, kavga şiddetlenir.Hanımlardan biri diğerinden intikam almaya kalkar.Bu
küçük olaylar büyür, bazızamanlarda
öldürme olaylarına kadar varır.»
îşte bunlar taaddüdün
bazı sonuçlan ve çok evliliği sınırlandırmak için delil arayanların ortaya
attığı sebeplerdir.Biz bunun arkasından hemen deriz kî:
Bunun tedavisi
Allah'ın mubah kıldığı bir şeye mâni olmak değildir.Bu ancak tâ'Iim, terbiye
ve dinin hükümlerini insanlara anlatmakla olur.Görmüyor musunuz; Allah, insana
yemeyi ve içmeyi haddi aşmamak kaydıyla mubah kıldı.Eğer yeme ve içmede israf
ederse hasta olur ve çeşitli rahatsızlıklara uğrar.Burada suç, yeme ve içmede
değil, onlara aşın düşkünlükte ve onlarda israf etmektedir.Bunun tedavisi
yeme ve içmeye mani olmakla değil, ancak zarar meydana gelmesin diye korunması
gereken hususlara riayet etmeyi öğretmekle olur.
Birden çok kadınla
evlenenlerin durumlarına bakıp, vâki olan olaylarla delil getirerek taaddüdü
zevcâtı, hâkimin iznine bırakma yoluna gidenler, bu yasaktan doğacak sonuçlan
bilmemektedirler.Günümüzde taaddüdün mubah kılınmasından doğacak zarar, onu
yasaklamaktan doğan zarardan daha hafiftir.«Zararlann en hafifi irtikab
edilir,» kaidesi gereğince, zarar bakımından hafif olan taaddüdü mubah
kılarak, yasağı kaldırmak gerekir.İşi hakime bırakmak, zaptı mümkün olmayan
bir meseledir.Burada insanlann haİ-lerini' ve durumlarını bilmenin mümkün
olduğu sahih bir ölçü yoktur.Bazan taaddüdü men etmenin zaran faydasından
daha çoktur.Müslümanlar ilk asırdan günümüze kadar birden çok kadınla
evlenmişler, hiçbirisinin taaddüdü menetmeye veya bugün olduğu şekilde
sınırlamaya kalktığı bize ulaşmamıştır.Onlara yeten, bize de yetsin.Allah'ın
geniş rahmetini daraltmak ve dostlar bir tarafa, düşmanlann bile şahit olduğu
üstünlük ve meziyetleri toplayan İslâm teşriini noksanlaştınnak hakkımız
yoktur,
Gerçek şu ki, taaddüdü
zevcat, islâm'dan Önce pek çok millette yaygın idi.
Bunlardan İbranileri,
cahiliyet dönemindeki Araplar ve Slav ırkını sayabiliriz.Bu ırklara mensup
olan bugünkü şu ülkelerin ahalilerini sayabiliriz: Rusya, Litvanya, Letonya,
Estonya, Polonya, Çekoslovakya, Yugoslavya.Yine bazı Cermen ve Sakson kökenii
ırklarda da taaddüdü zevcâtı görmekteyiz ki, bugün bu ırklara şu büyük ülke
halkları mensup bulunmaktadır.Almanya, Avusturya, Isviçre, Belçika, Hollanda,
Danimarka, isveç, Norveç ve ingiltere.
Öyleyse, iddia
ettikleri gibi sadece islâm'ın taaddüdü zevcati getirmiş olduğu görüşü doğru
değildir.
Gerçek şu ki; taaddüdü
zevcat nizamı, Afrika, Hindistan, Çin ve Japon gibi müslüman olmayan pek çok
ülkede halen yaygın bir biçimde devam etmektedir, öyleyse bu nizamın sadece
müslüman ülkelere mahsus olduğu zannı doğru değildir.Hakikat şu ki, Hıristiyanlığın
aslında, taaddüdün haramhğı hakkında bir hüküm yoktur.İncil'de bu konuda açık
bir delil mevcut değildir.
Avrupalılardan
Hıristiyanlığı ilk kabul edenlerin tek kadmla evlenmelerinin sebebi,
Hıristiyanlığın ilk yayıldığı Yunan ve Roma milletleri arasında daha önce
putperestliğin yaygın olması itibariyle, inançları gereği taaddüdü zevcati
haram sayma adetleri bulunduğundan, Hıristiyanlığa girdikten sonra
babalarından kalan adetler üzerinde bulunmak için aynı yoldan yürümeleridir,
öyleyse, Hı-ristiyanlardaki tek kadınla evlilik, girmiş bulundukları yeni dinle
ortaya çıkan bir nizam değildir.Bilâkis ük putperestlik devirlerinde tatbik
ettikleri eski bir nizamdır.Daha sonraları, yeni Kilise, taaddüdü zevcatın
yasak olmasını kararlaştırdı.Ve bunu Hıristiyanlığın ortaya koyduğu bir nizam
saydı.Halbuki incil'in bölümlerinde taaddüdün haram olduğuna dair bir hüküm
gelmemiştir.
Gerçek şu ki, taaddüdü
zevcat nizamı, ilerlemiş milletlerden başka yerde açık bir surette ortaya
çıkmamıştır.Hatta taaddüdü zevcat, sosyoloji bilginlerinin ve medeniyet tarihi
yazarlarının da belirttiği gibi, ilkel ve geri kalmış toplumlarda ya hiç
olmamış veya az yayılmıştır.Düşünüldüğü zaman görülecektir ki'; bir kadınla
evlilik, hem ilkel dönemlerde hem de sonraki dönemlerde çoğu toplumlarda
yaygındı.Bu toplumlar, cam pahasına tabiatın kucağına kendini atarak avlanan
ve yiyecek bulandan tutun da ziraati bilen yeni toplumlara kadar uzanmaktadır.
Öyleyse taaddüdü zev-catın sadece ilkel toplumlarda var olduğu doğru değildir.
Sosyoloji bilginleri ve medeniyyet tarihi yazarları, taaddüdü zevcâtin sınırlarının
genişleyeceğini, medeniyyet geliştikçe ve kültür seviyesi arttıkça pekçok
milletin bu esası kabul edeceğini belirtiyorlar.
öyleyse, taaddüdü
zevcatm, kültürün geri kalmasıyla doğru orantılı olduğunu sananların görüşü
doğru değildir.Bilâkis bunun tam tersi doğru olup aynı zamanda ittifak
konusudur.
İşte bu tesbit, tarih
açısından taaddüdü zevcat için doğru bir tesbittir.Bu görüş hiristiyan
âleminin de durumunu ortaya koymakta olup, taaddüdü zevcatm kültürün gelişmesiyle
doğru orantılı ve kültürün yayılma süreciyle ilgili olduğu gerçeğini de göstermektedir.
Bütün bunları, bir gerçeği açıklamak ve Batılıların hem tarihi hem de
gerçekleri küçük düşürme çabalarını ortaya koymak için anlattık.
Taaddüdü zevcat, medeniyette
büyük bir merhale almış milletlerden başkasında açık olarak görülmez.Bu
milletler, ilkel avlanma merhalesini aşmış, hayvanları evcilleştirerek onlan
gütmüş ve onlardan faydalanmış toplumlarla, iptidai bir şekilde ziraat ve meyve
toplamadan bugünkü ziraat merhalesine gelmiş toplumlardır.
Velayet; şer'i bir hak
olup, onun gereğiyle, iş başkası üzerine cebren geçerli olur.«Umumî velayet»
ve --hususî velayet» diye ikiye ayrılır.Hususi velayet de «nefs üzerine
velayet» ve «mal üzerine velayet» diye ikiye ayrılır.Burada nefs üzerine
velâyet'ten maksat, evlilikteki nefs üzerine velayettir.
Veli olmak için,
—velisi olduğu kişi ister müslüman olsun, ister olmasın— hürriyet, akıl ve
bulûğ şart koşulur.Kölenin, delinin ve çocuğun velayeti kabul olunmaz.Çünkü
bunlardan hiçbirisi kendi kendini idare edemediğine göre, başkasının velisi
olması evlâ yoluyla caiz olmaz.Bu şartlara dördüncü bir şart daha eklenir ki,
o da, kendisine veli olunan kişi müslümansa velinin de müslüman olması gerekir.
Çünkü şu ayetten dolayı gayri müslimin, müslümaû üzerine veli olması caiz
değildir: «Allah inkarcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.»
(Nisa: 141).
Velide adalet şart
koşulmaz.Çünkü, fasıklığı rezillik derecesine varmadığı müddetçe, fasıldık
kişiyi evlendirmeye ehil olmaktan Çıkarmaz.Ancak aşın derecede fasık kimsenin
velayetine güvenilmez, çünkü velisi olduğu kişinin hakkını alabilir.
Âlimlerin çoğu,
kadının, kendini ve başkasını evlendiremeyeceği vs kadının sözüyle nikâh
akdinin gerçekleşemeyeceği göriişü-ne varmışlardır.Çünkü; «velayet akdin
sıhhati için şart olup, akdi yapan da velidir,» demişler ve bu görüşlerine
şunlan delil getirmişlerdir:
1- Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «İçinizden
bekârları, köle ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin.» (Nur: 32).
2- Yine Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: «İman
edinceye kadar müşrikleri nikahlamayınız.» (Bakara: 222).
Bu iki ayetten delil
çıkarmanın şekli şudur: Allahu Teâlâ nikâhla ilgili olarak erkeklere hitap
etmiş, kadınlara hitap etmemiştir.Sanki Allahu Teâlâ «Ey veliler, velisi
bulunduğunuz kadınları müşriklerle evlendirmeyiniz,» buyurmuştur.
3- Ebû Mûsâ
(r.a.)'dan rivayet olunduğuna göre: Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
«Velisiz nikâh olmaz,» buyurmuştur.(Hadisi Ahmed, Ebû Dâvüd, Tirmizî, îbn
Hibbânve Hâkim rivayet etmiş, İbn
Hibbân ve Hâkim sahihlemişlerdir).
Hadiste geçen nefy, velî kelimesinin iki mecazi manasından biri olan
velînin zâtına yöneliktir.Bu durumda velîsiz evlilik, biraz sonra Âişe (r.a.)
hadisinde geleceği üzere batıldır.
4- Buhari'nin
Hasan'dan rivayet ettiğine göre Hasan şöyle demiştir: «Evlenmelerine mâni
olmayın» (Bakara: 232).âyeti hakkında —ki bu ayet onun hakkında nazil
olmuştu— Ma'kil bin Ye-sâr bana şöyle anlattı: «Kizkardeşimi bir adamla
evlendirdim.Sonra onu boşadı, tddeti bitince tekrar kızkardeşimi istemeye
geldi.Ben de kendisine 'Kızkardeşimi sana verdim.Evinizi döşedim.ikramda
bulundum.Fakat sen onu boşadın.Şimdi ise onu tekrar istemeye geliyorsun.
Hayır, vallahi onu sana tekrar vermem.» dedim.Adam da pek fena birisi değildi.
Kadın da ona dönmeyi istiyordu.Bunun üzerine Allahu Teâlâ «Onlann
evlenmelerine mâni olmayın» ayetini indirdi.Bunun üzerine, «Ya
Rasûlallah,ne yapayım?» dedim.Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem: «Kardeşini o adama nikâhla», dedi.Ben de kardeşimi o adama nikahladım.»
Hafız Fetih kitabında
şöyle demiştir: «Zikri geçen bu âyetin nüzulü hakkında zikredilen sebep,
delillerin en kuvvetlilerindendir.Bu ayet, velinin muteber olduğuna en açık
delildir.Eğer böyle olmasaydı, «onu engellemeyin» ifadesinde bir anlam olmazdı.
Eğer kadın kendini nikâhlayabilseydi,kardeşine htiyaç olmazdı.Bir kimse kendî işini yapabiliyorsa, başkası
ona mâni oldu, denemez.
5- Âişe'den
rivayet olunduğunagöre Rasûlüllah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Velisinin izni olmadan
nikâh-lananın nikâhı batıldır.Nikâhı batıldır.Nikâhı batıldır.Eğer zifaf
vâki olmuşsa, zifaftan dolayı mehir gerekir.Eğer bunları evlendir-mezlerse
velisi olmayanın velîsi kadıdır.» (Hadisi Ahmed, Ebû Dâ-vûd, İbn Mâce ve
Tirmizî rivayet etmiş, Tirmizî «hadis hasendir,» demiştir.)
Kurtubi «Bu hadis
sahihtir,» demiştir.«îbn Uliyye'nin «Bu hadisi Zühri'ye sordum, hakkında
birşey bilmedi.» diyen İbn Cüreye'den naklettiği söze itibar edilmez.İbn
Uliyye'den başka hiç kimse İbn Cureyc'den böyle bir haber nakletmemiştir.
Buhari, Müslim, Tirmizt, Nesâi, Ebû Dâvüd ve ibn Mâce'nin Zühri'den yaptıkları
rivayette de böyle bir şey zikredümemiştir.Zühri'den böyle bir haber
nakledilse bile bu konuda hüccet olamaz.Çünkü bu hadisi Zühri'den.hadiste güvenilir
önder olan Süleyman bin Musa ve Cafer bin Rebi'a rivayet etmiştir.Şayet Zührî
hadisi unutmuş olsa bile bu ona zarar vermez.Çünkü unutmaktan ademoğlu masum
değildir.»
Hâkim: «Bu hadis
hakkında Nebi aleyhisselam'ın hanımlarından Aişe.Ümmii Seleme ve Zeynep
(r.a.)'den sahih rivayetler gelmiştir» demiş, sonra arka arkaya tam otuz hadis
rivayet etmiştir.
Ibnü'l-Münzir;
«Rasülüllah'ın ashabının hiçbirisinden bunun hilafı bilinmemektedir,» demiştir.
6- Velisiz,
kadının nikâhlanamayacağımsöyleyenler demişlerdir ki: «Evlenmekte pek çok maksat
vardır.Kadın çok kerre şefkatinin tesirinde kalarak iyi bir seçim yapamaz ve
evlenmekteki gayelerin tahakkuku ve evlenmenin en güzel şekilde olabilmesi
için akdin gerçekleşmesi kadından alınıp velîsine bırakılmıştır.»
Tirmizî şöyle
demiştir: «Nebi aleyhisselam'ın bu konudaki «Velisiz nikah olmaz» hadisiyle,
içlerinde Ömer bin Hattab, Alî bin Ebu Talib, Abdullah bin Abbas, Ebü Hureyre,
îbn Ömer, İbn Mes'ûd ve Aişe'nin de bulunduğu Nebi aleyhisselam'ın ashabından
ilim ehli amel etmişlerdir.Tabiîn fakihlerinden, Sa'îd bin Müseyyeb, Hasan
Basri, Şurayh, ibrahim Neha'î, Ömer bin Abdülaziz ve diğerleri de bu görüşe
varmışlardır.Süfyân Sevrî, Evzâ'î, Abdullah bin Mübarek, Şaffi, İbn Şibrime,
Ahmed, tshak, îbn Hazm, ibn Ebî Leylâ, Taberi ve Ebû Sevr de aynı şeyi
söylemişlerdir.»
Tabeft şöyle demiştir:
«Dul kaldığı zaman, kendisi değil de babası Ömer tarafından nikahı akdedilen
Hafsa hadisi, «Bulûğa eren kendine malik kadının kendini evlendirmesi ve velisi
olmadan nikâh akdi yapması caizdir,» diyenin sözünü iptal etmektedir.Şayet bu
caiz olsaydı, Rasûlüllah sallalİahu aleyhi ve sellem bizzat Hafsa'nm kendisine
evlenme teklifi yapmayı terketmezdi.Çünkü Hafsa, kendi hakkında karar vermeye
babasından daha lâyık olurdu.»
Ebû Hanîfe ve Ebû
Yusuf şu görüştedirler: «Akıllı, bulûğ çağına ermiş kadının, ister dul, ister
bekâr olsun kendisini doğrudan nikahlaması hakkı vardır.Ancak evlilik akdi
konusunda velisini vekil etmesi, yabancı erkeklerin huzurunda nikah akdini üzerine
aldığından doğacak olumsuz durumlardan kadını korumak için müstehabdır.Kadının
kendi başına evlenmesi durumunda, varisi olacak velisinin İtiraza hakkı yoktur.
Ancak aralarında denkliğin bulunmaması ve mehri, mehr-İ misil'den daha az
olması durumları müstesnadır.Şayet kadın, aralarında denklik şartı bulunmadan
ve mirasçı velisinin rızası olmadan evlenirse, Ebü Hanife ve Ebû Yusuf'tan
rivayet olunan ve mezheplerinde geçerli olan fetvaya göre, evlilikleri sahih
değildir.Çünkü her veli denklik şartıyla ilgili kadının hakkını savunamaz, her
hakim de adaletli davranamaz.Bundan dolayı husumet kapısını kapatmak için
«evliliğin sahih olmadığı» şeklinde fetva vermişlerdir.Bir rivayette; «Kadın
çocuk doğurmadığı ve gebe olduğu anlaşılmadığı müddetçe zararı defetmek için
velisinin hakimden ayrılmalarını talep etmesi hakkı vardır.Şayet çocuk
doğurmuş veya hamile olduğu ortaya çıkmışsa, çocuk zayi olmasın dîye ayrılma
talebi sakıt olur.Eğer aralarında denklik bulunup da verilen mehir, mehr-i
misil'den az olursa, velisinin mehr-i misl'i isteme hakkı vardır.Koca bu
isteği kabul ederse akid sabit kalır.Şayet kabul etmezse akdi bozmak için
velisi mahkemeye başvurur.Eğer kadının varisi olacak velisi yoksa meselâ hiç
velisi bulunmamak veya varis olacak velisi bulunmamak gibi durumlarda, kadının
akdettiği nikah üzerine kimsenin itiraz hakkı ycktur.îster denk olanla
evlensin, ister evlenmesin, ister mehr-i misil alsm, ister almasın durum
aynıdır.Çünkü bu durumda, görev bizzat kendisine düşmüş ve kendi özel hakkım
kullanmıştır.Denk olmayan kişiyle evlendiğinden dolayı kendisine ayıp gelecek
bir velisi yoktur.Kadının mehr-i misl'i ise, kocasından almakla sakıt olmuş
olur.»
Hanefilerin tümü
aşağıdakilerle delil getirdiler:
1- «Eğer onu boşarsa, başka bir kocayla
nikahlanıncaya kadar odu alması helâl olmaz.» (Bakara: 230).
2- «Kadınları boyadığınızda müddetleri sona
etmişse, evlenmelerine engel olmayın.» (Bakara: 232).
Bu iki ayette, evlilik
kadına isnad edilmiştir, isnada esas olan gerçek işi yapana dayandırılmasıdır.
3- Ayrıca kadın, alışveriş ve diğer akİdlerde,
tek başına akid yapabiliyor.Evlenme akdini de tek başına yapması kadının
hak-kındandjr.Çünkü akidler arasında fark yoktur.Evlilik akdinde her ne kadar
velilerin bir hakkı varsa da bu hak iptal edilmiş değildir.Çünkü kötü
muamelenin ayıbı velilere ait olacağından, evlenme kötü bir yolla yapıldığı ve
denklik şartına uyulmadığı zaman velilerin hakkı yine mevcuttur.
Hanefiler devamla;
»Evlilikte velayeti şart koşan hadisler, küçük ve deli olmak gibi ehliyetin
noksan olması manasına alınır.» demişlerdir.
Usûlcülerin çoğuna
göre, umumî hükmü kıyasla tahsis etmek ve onu, kapsadığı hükmün bir kısmına ait
kılmak caizdir.
Kadının velayeti
konusunda İhtilaf varsa da, velinin, kadının görüşüne başvurması ve onun
rızasını öğrenmesi gerekir.Çünkü evlilik, erkekle kadın arasında müşterek bir
hayat, sürekli bir beraberliktir.Kadının rızası bilinmeden, anlaşma devam
etmeyip, aralarında sevgi ve bağ sürekli olmaz.Bundan dolayı, tslâm, kadın
ister bekâr olsun, ister dul olsun, onu evlenmeye zorlamayı ve istemediği
kişiyle evlendirmeyi men etmiş ve ondan izin almadan önce üzerine yapılacak
nikah akdini sahih kabul etmemiştir.Ve yine müstebid bir velinin nikah
akdinde yaptığı muameleyi, kadının, iptal davasıyla feshini talep etmek hakkı
vardır.
îbn Abbas'tan rivayet
olunduğuna göre Rasûlüllah sallalİahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Dul
kadın, kendini evlendir* meye velisinden daha lâyıktır.Bekâr İse, kendinden
izin istenir, be* kâtın İzni susmasıdır.» (Hadisi Müslim, Tirmizî, Nesâî, Ebû
Dâvûd ve îbn Mâce rivayet etmiştir.Müslim, Ahmed, Ebû Davud ve Ne-sâi'nin bir
rivayetlerinde «Bekârın, akid yapılmadan önce babası iznini taleb eder.»
şeklindedir.)
Ebû Hüreyre (r.a.)'den
rivayet olunduğuna göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem «Dul kadının
emri taleb edilmeden nikahlanamaz, bekâr İse İzni »«alınmadan evlendirilmez.»
Ashab: «Ya Rasûlallah, bekara izin nasıl olacak?» diye sorunca, Rasûlüllah;
«Onun İzni, susmasıdır.» buyurdu.
Hasnâ bin ti Hıdâm'dan
rivayet olunduğuna göre; babası, dul olan Hasnâ'yi evlendirdi.Rasûlüllah'a
gelip durumu sorduğunda, Rasûlüllah onun nikâhını reddetti.» (Hadis: Buhari,
Tirmizî, Nesâî, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmiştir.)
İbn Abbas'tan rivayet
olunduğuna göre; bekâr bir cariye Ra-sülüllah'a gelerek, babasının kendisini,
istemediği halde evlendirdiğini söyleyince, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve
sellem onu muhayyer bıraktı.(Hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd, îbn Mâce ve Dârekutnî
rivayet etmiştir.)
Abdullah bin
Büreyde'den onun da babasından rivayet olunduğuna göre; genç bir kız
Rasûlüllah'a gelerek «Babam beni itibarını korumak için kardeşinin oğluyla
evlendirdi.» dedi.Büreyde'-nin babası devamla şöyle demiştir: «Karar verme
durumu kadına bırakılınca, kadın; 'Babamın, hakkımda verdiği kararı kabul ettim.
Fakat, evlenme konusunda babaların kızlarını keyfî evlendirme yetkisine sahip
olmadıklarını kadınların Öğrenmesini istedim,' demiştir.» (Hadisi İbn Mâce
rivayet etmiştir.Hadisin ravileri sahihîn ravüerdir.)
Yukardaki hükümler,
akil baliğ olanlar içindir.Küçüklere gelince; kendi izni olmadan babası ve
dedesi tarafından evlendirile-bilirler.Çünkü çocuğun görüşü olmaz.Babası ve
dedesi, çocuğun hakkına riayet eder ve onu korurlar.Ebû Bekir, kızı Âİşe'yi,
küçük olduğu için iznini almadan Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile
evlendirmiştir.Çünkü Aişe izni alınacak bir yaşta değildi.Akil baliğ olduğu
zaman, onun için muhayyerlik yoktur.
Şâfi'iler, bulûğ
çağına erip izni alınıncaya kadar hoşlanmadığı bir evliliğe düşmesin diye,
babasının ve dedesinin onu evlendirmemesini müstehab görürler.
Cumhur ulema, baba ve
dededen başka velilerin küçük çocuğu evlendirmesini caiz görmezler.Şayet
evlendirirse nikah sahih olmaz.
Ebû Hanîfe, Evzâ'î ve
Seleften bir grub şöyle demişlerdir: «Bütün velilerin küçük çocuğu
evlendirmeleri sahih olup, bulûğ çağına erdiği zaman kabul edip etmemekte
muhayyerdir.Çünkü Nebi aleyhisselam, ümârne binti Hamza'yı küçük olduğu halde
evlendirmiş, bulûğ çağına erince de onu muhayyer kılmıştır.Nebî aıeyhisselam
Ümâme'yi kendisine yakın olduğu ve velayet hakkı bulunduğu için evlendirmiş,
yoksa Nebî olduğu için evlendirme-roişti.Eğer Nebî olması sıfatıyla onu
evlendirseydi bulûğa erdiği zaman unun için muhayyerlik olmazdı.Çünkü Allah-u
Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman inanan
erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.»
(Ahzâb; 36).
Bu görüşü sahabeden
Ömer, Ali, Abdullah bin Mes'ûd, İbn Ömer, Ebû Hureyre benimsemişlerdir.
Bunak mümeyyizler ve
çocuklarda olduğu üzere ehliyeti noksan olan şahıslar üzerine mecburi velayet
bulunduğu gibi, mümeyyiz olmayan çocuk ve deli gibi ehliyetini kaybetmiş
kişiler üzerine de mecburi velayet sabit olur.
Mecburi velayetin
sabit olmasının manası, bu saydıklarımıza görüşlerini almak için müracaat
etmeden velinin evlilik akdi yapması demektir.Yapılan akid onların rızasını
almadan geçerli olur.
Sari', üzerine velilik
yapılan kişinin maslahatı için bu velayeti mecburi kılmıştır.Çünkü ehliyetini
kaybeden veya ehliyeti nakıs olan kendi maslahatlarına bakmaktan acizdir.Bu
kişiler, küçük olmak, delilik ve bunaklık sebepleriyle yapacağı tasarruflarda
ve gerçekleştireceği akidlerde maslahatını düşünmeye gücü yetecek aklî kuvvete
sahip değildirler.Bu bakımdan ehliyetini kaybeden veya noksan olanın
yapılacak işlerinde görev veliye aittir.Ancak ehliyetini kaybeden nikah
akdini akdettiğini zaman akdi batıl olur.Çünkü ehliyetin esası olan temyiz
gücü bulunmadığından akid ve tasarruflarında kullandığı sözler muteber
değildir.
Ehliyeti noksan olan
evlilik akdi yaptığı zaman ise, evliliğin şartlan yerine getirildiği zaman akid
sahih olur.Ancak bu akid velisinin iznine bağlı olur.Velisi dilerse akdi caiz
görür, dilerse reddeder.
Hanefiler; «Mecburi
velayet, küçük çocuklar, deliler ve bunaklar için neseb yoluyla yakın
akrabalara sabit olur.» demişlerdir.
Hanefîlerin
dışındakiler ise, küçük çocuklar, deliler ve bunakları ayırarak, «mecburi
velayet deliler üzerine sabit olur,» demişlerdir.Bunlara göre bunaklar
üzerine velayet sadece baba, dede, vasi ve hakim için geçerlidir.Küçük erkek
ve kız çocukları için mecburi velayetin sabit olmasında alimler ihtilaf
etmişlerdir.
İmam Malik ve Ahmed,
«Yalnız babası ve vâsisi için velayet sabit olur, başkaları için sabit olmaz,»
demişlerdir.
Şaffi ise, velayetin,
babası ve dedesi için sabit olduğu görüşündedir.
İçlerinde imam Malik,
Sevrî, Leys ve Şâfiî'nin de bulunduğu cumhur ulema, evlilikte velilerin, ancak
baba tarafından yakın akrabalar olabileceğini söylemişlerdir.Teyze, anne bir
kız kardeş, annenin oğlu ve aynı rahimden gelenler (zevî'I-erham)'deiı
hiçbirisi velayet hakkına sahip değildir.
Şaffi şöyle demiştir:
«Kadının nikahı ancak yakın velisinin sözüyle gerçekleşir.Yakın velisi yoksa,
uzak velisinin sözüyle, o da yoksa hakim velisi olur.Eğer kadın velisinin
izniyle veya velisinin izni olmadan kendi kendini nikahlarsa evlilik batıl
olur.Bu evliliğe nikah hukuku tahakkuk etmez.»
Ebû Hanife'ye göre;
«Akrabalardan asabi yakınlığı olmayanlar için de evlendirme velayeti vardır.»
Ravdetu'n-Neddiyye
sahibinin bu konudaki araştırması şöyledir: «Bana göre güvenilmesi gereken
husus şudur: Veliler, kadının yakınlarıdır.Önce en yakını, sonra onu takib
edenler.Bunlar kadın başkalan tarafından evlendirilip, denklik şartına
uyulmadığı zaman kendileri aşağılık duygusuna kapılanlardır.Bu duygu sadece
asabeye mahsus değildir.Bilakis anne bir kardeş gibi mirastan hisse alan
(zevi's-sehâm) ve kızın oğlu gibi aynı rahimden gelen (zevi'l-erhâm) için de
geçerlidir.Çok kerre bu aşağılık duygusu, zevi's-sehâm ve zevi'I-erham'la
birlikte amcaoğullan ve benzerleri gibi yakınlarda daha şiddetli olur.öyleyse
nikâhta velayet hakkını varis olanlara tahsis etmeye yol olmadığı gibi asabî
yönden yakın olanlara tahsis etmeye de yol yoktur.Kim böyle olduğunu söylerse,
nikâhta veliliğin bu olduğuna dair Şer'an veya lügaten bir delil veya nakil
getirmesi gerekir.»
Yazar devamla demiştir
ki: «Şüphe yok ki, akrabalığın bazısı "bazısından daha evlâdır.
Buevleviyet, maldan pay alma hakkım kazanma itibariyle ve miras gibi mal
konusunda tasarruf hakkına sahip olmak veya küçük çocuğun velisi olmak itibariyle
değildir.Bilakis başka bir işten dolayıdır ki o da, kadının yakınlarının kendilerine
geıecek utançtan dolayı aşağılık duygusuna kapılmalann-dandır.Bu duygu
yakınlara mahsus olmayıp, diğer akrabalarında da bulunabilir.Şüphe yok ki bu
işte bazı akrabalık diğerinden daha geçerlidir.Babalar ve oğullar
diğerlerinden daha evlâdır.Sonra anne baba bir kardeş, sonra baba bir, sonra
anne bir kardeş, sonra oğulların çocukları, sonra kızların çocukları, sonra
kardeş oğullan, sonra kızkardeş oğullan, sonra amcalar ve halalar, sonra sırasıyla
bunlardan sonra gelenlerdir.Her kim bir kısmını tahsis edip,diğerlerini
ayırırsa delil getirmesi gerekir.Şayet yukarda geçen mü-cerred sözlerden başka
delil getiremezse biz onun bu görüşüne güvenecek değiliz.»
Kişi, başka veliye
ihtiyaç duymadan velisi bulunduğu kadınla kendi rızasıyla evlenebilir.
Sa'îd bin Hâlid'in,
Ümmü Hakîm binti Kârız'den rivayet ettiğine göre, Ümmü Hâkim binti Kârîz,
Abdurrahman bin Avf'a şöyle dedi: «Beni birçok kişi istedi.Uygun gördüğün
birisiyle beni evlendir.» Abdurrahman; «Bu görevi bana mı veriyorsun?»
deyince, kadın «evet» dedi.Bunun üzerine Abdurrahman; «Seni nikahladım,»
dedi.
îmam Malik şöyle
demiştir: «Dul kadın velisine, 'Uygun gördüğün kişiyle beni evlendir,' der de,
velisi onu kendisine veya uygun gördüğü başka birisine nikahlarsa, kadın
kocasını bizzat bil-memiş olsa bile nikahı gerçekleşir.»
Hanefîler, Leys, Sevrî
ve Evzâ'î'nin mezhebi budur.Şaffi ve Dâvûd şöyle demişlerdir: «Bu kadını kadı
veya onun gibi başka bir velî veya daha yaşlı olan biri evlendirir.Çünkü
velayet, akid-de şartır.Kişi kendine satış yapamadığı gibi nikahlanan da aynı
zamanda nikahlayan olamaz.»
Ibn Hazm, Şaffi ve
Davud'un görüşünü münakaşa ederek şöyle demiştir: «Nikâhlananm, nikah kıyan
olması caiz olmaz» görüşlerinde onlarla tartışarak deriz ki: «Bilakis,
nikahlanamn aynı anda nikahlayan olması caizdir.Siz delilsiz bir iddia Öne
sürüyorsunuz.Biz de aksini iddia ediyoruz.'Kendine satış yapması caiz
olmaz." sözlerine gelince, bu zikrettikleri gibi sahih olmayan bir
cümledir.Bilakis, bir malın satışı kendisine bırakılan kişi, fiati düşürmemesi
şartıyla o malı kendisine satış yapabilir.»
Sonra îbn Hazm, tercih
ettiği görüşün sıhhatine delil olarak Buharî'nin Enes'ten rivayet ettiği şu
hadisi getirmiştir: «Rasûlüllah, Safiyye'yi azad etti ve onu azad etmesini
mehir sayarak onunla evlendi.Ziyafet olarak da hurma, yağ ve yoğurt kanşunı
bir yemek verdi.»
İbni Hazm devamla
demiştir kî: «Rasûlullah'in velisi bulunduğu cariyesiyle evlenmesi başkalanna
bir delildir.» Sonra Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: «İçinizdeki bekârları,
kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin, eğer yoksul
İseler, Allah onları lütfü ile zenginleştirir.Allah, lütfü bol olandır,
bilendir.» (Nûr;
32) Her kim bekâr bir
kızı rızasıyla nikahlarsa, Allah'ın kendisine emrettiğini yapmış olur.Allahu
Teâlâ, bekâr bir kızla evlenen kişinin nikahlayan kişi olmasını menetmedi.
Bundan da bu işin va-cib olduğu anlaşılmış olur.
Velayet şartlarım
yerine getiren yakın akraba mevcut olduğu zaman onunla beraber uzak olan
akrabanın velayet hakkı yoktur.Meselâ babası hazır olduğu zaman kardeş, amca
ve diğerlerinin evlendirme velayeti yoktur.Bunlardan birisi küçük kız ve o
hükümdeki birisini babasının izni ve vekaleti olmadan tek başına
evlen-dirirlerse bu geçersiz olur.Akdin gerçekleşmesi velayet hakkı olan
babanın iznine bağlıdır.Amma en yakın veli uzak olduğu zaman velayet hakkı ondan
sonra yakın olana geçer.Ta ki evlenme maslahatı gerçekleşmiş olsun.Uzak olan
velinin dönmesi halinde diğer velinin tek başına yaptığı nikah akdine itiraz
edemez.Çünkü akd zamanı, huzurda bulunmamakla yok kabul edilmiş, velilik hakkı
daha sonrakine geçmiştir.
Hanefîlerin görüşü
budur.
Şafi'î şöyle demiştir:
«Kadını, yakın velileri hazır olduğu halde uzak velilerden birisi evlendirirse
nikah batıl olur.Eğer yakın velileri bulunmazsa uzak veliler kadını
evlendiremez.Ancak kadı evlendirir.» demiştir.
Bidâyetü'l-Müctehid
kitabında İbn Rüşd şöyle demiştir: «İmam Malik'in bu konuda değişik görüşleri
vardır.Bir defa «yakın veli hazır iken uzak veli evlendirirse nikah fesh
olunur.» Bir kere de -«nikahı caiz olur,» demiştir.Başka bir görüşünde ise; «uzak
velinin akdettiği nikahı, yakın velinin kabul etme veya fesh etme hakkı
vardır,» demiştir.»
İbn Rüşd devamla şöyle
demiştir: «Bu hilaf, babanın bekâr olan kızını ve vâsinin elindeki mahcure (men
edilmiş) kızı evlendirmeleri dışındadır.Çünkü bu iki konuda uzak velilerin
kıydığı nikah fesh edilir.Yani babası hazır iken bekar kızm nikahını babadan
başkasının ve vasisi hazır iken mahcurenin nikahını vasiden başkasının
kıymasını kastediyorum.»
İmam Malik, yakın
velinin uzak olması halinde velilik hakkının uzak" veliye geçmesi
konusunda Ebû Hanife'ye muvafakat etmiştir.
Muğnî kitabında şöyle
geçmektedir: «Velî, müracaat mümkün olmayan yakın mesafede hapis veya esir
olursa, uzakta imiş gibi sayılır.Şüphesiz bizzat uzaklığa itibar edilmez.
Bilakis velisinin kadını evlendirmesinin özürlü hale gelmesi sözkonusudur ki
bu Özürde hapis ve esir olması durumu da mevcuttur.Bu manadan dolayı velinin
yakın veya uzak olduğu bilinmez veya yakında olup da yeri bilinmezse, uzakta
imiş gibi kabul edilir.
İki veli bir kadına
nikah akdi yaptıkları zaman ikisinin yaptığı akid ya aynı anda olur veya biri
önce, diğeri sonra yapılmış olur.Eğer ikisi bir anda yapılmışsa iki akid de
batıl olur.Eğer biribri ardınca yapılmışlarsa kadın, ikinci akid yapılan
kocayla ister zifaf yapsın, ister yapmasın ilk akid yapılana aittir.Eğer ikinci
koc, birinci kocanın kendisinden Önce akid yaptığını bildiği halde kadınla
zifafa girerse zina etmiş olup, kendisine had cezası gerekir.Eğer durumdan
haberi yoksa kadın birinci kocaya verilir.Bilmediğinden dolayı üzerine had
cezası gerekmez.
Semure'den rivayet
olunduğuna göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Hangi kadını iki veli
evlendirirse, o onlardan birincisine aittir.» (Hadisi Ahmed ve Tirmizî, Nesâî,
Ebû Dâvûd ve ibn Mâce rivayet etmiş, Tirmizî sahihlemiştir.) Bu hadisin umumi
manası İkinci kadınla ister zifaf vaki olsun, ister olmasın kadının birinciye
ait olduğunu gerektirmektedir.
Kurtubî, şöyle
demiştir: «Kadın, kadı'bulunmayan bir yerde olup, velisi de yoksa nikah İşini
komşularından güvendiği bir kimseye bırakır.O da kadını evlendirir.Bu
durumda kadının velisi güvendiği kişi olmuş olur.Çünkü insanların evlendirme
görevini yapmaları gerekir.Bu görevi de mümkün olan en güzel şekilde yerine
getirirler.»
İmam Malik bu mesele
üzerine durumu zayıf olan kadın hakkında şöyle demiştir: «Zayıf durumdaki
kadının evlenme işini havale ettiği kişi yapar.Çünkü kadıya gidecek durumu
olmadığından, o yerde kadı bulunmayan kişiye benzer.Neticede denebilir ki;
müs-lümanlar bu kadının velileri sayılır.»
Şaffi şöyle demiştir;
«Bir grub arkadaş arasında velisi olmayan bir kadın bulunur, nikah akdi için
içlerinden birisini veli tayin eder de o da kadını evlendirirse caiz olur.
Çünkü bu durum hakem kılmak kabilinden sayılır.Hakkında hüküm verilen mesele,
hakimin hüküm vermesi yerine geçer.»
Âlimler, velinin,
mehr-i misil ile denk bir kişi onu istediği zaman velisi bulunduğu kadının
evlenmesine mani olma ve evlenmesini engelleyerek zulüm yapma hakkı yoktur.
Eğer bu durumda onu engellerse, kadının kendisini evlendirmesi için kadıya başvurma
hakkı vardır.Bu durumda velayet hakkı, zulüm yapan veliden sonra gelen başka
bir veliye geçmez.Bilakis durum doğrudan kadıya intikal eder.Çünkü
evlenmekten menetmek bir zulümdür.Zulmü kaldırmaya yetkili kişi kadı olup,
velayet ona başvurmaktır.
Amma kocanın denk
olmaması, mehri misilden az mehir vermesi veya ondan daha denk birisinin
bulunması gibi makbul bir özür sebebiyle evlenmesine mânı olursa bu durumda
velayet ondan başkasına geçmez.Çünkü veli evlenmeyi engellemiş sayılmaz.
Ma'kıl bin Yesâr'dan
rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: «Benim bir kızkardeşim vardı.Onu
benden istediler.Bunun üzerine amcamın oğlu gelince ben de kız kardeşimi ona
nikahladım.Sonra ric'î talakla onu boşadı ve iddeti bitinceye kadar onu
terketti.Kız kardeşimi başkaları benden istemeye gelince, amcamın oğlu da
kalkıp tekrar onu istemeye geldi.Ben de 'Vallahi onu sana ebedi olarak
nikahlamam' dedim.Ma'kıl devamla demiştir ki: «Kadınları ric'î talakla
boşadığınızda, tddetlerini bitirdilerml aralarında meşru bir şekilde
anlaştıkları takdirde, ey veliler artık kendilerini kocalarına nikah
etmelerine engel olmayın.» (Bakara; 232), âyeti benim hakkımda nazil oldu.Ben
de yeminimin kefaretini vererek kızkardeşimi ona nikahladım.»
Bulûğdan Önce yetim
kızı evlendirmek caiz olup, üzerine nikah akdi yapma görevini velileri üzerine
alır.Bulûğa erdikten sonra yetim muhayyerdir.
Âişe (r.a.), Ahmed ve
Ebû Hanife'nin görüşü budur.
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Bir de kadınlar hakkında senden fetva (dinin hükmünü) istiyorlar.Deki onlara
dair fetvayı size Allahu Teâlâ veriyor.Kendilerine farz kılınan mirası
vermediğiniz ve nik^hlnmalap"! da beğenip İstemediğiniz yetim kızlar
hakkında mağdur çocuklar hakkında ve yetimlere İnsaf ile bakmanız hakkında
yüzünüze karsı okunan kitapta ayetler var.» (Nisa: 127).
Âişe (r.a.) şöyle
demiştir: «Ayette geçen yetim, velisinin evinde bulunup, velisinin onunla
evlenmek istediği ve mehrini vermek konusunda adaleti yerine getirmediği
yetimdir.Mehirlerini tam olarak vermedikçe onlan nikahlamak nehyedilmiştir.»
Tirmizî, Nesâî, Ebû
Dâvûd ve İbn Mâce'de geçtiğine göre Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu: «Yetimi
evlendirmek için kendi emri taleb edilir.Eğer susarsa İzin vermiş demektir.
Şayet yüz çevirirse onu evlendirmek caiz değildir.»
Şaffi, Rasülüllah'm
«Yetim kızın izni alınır.» sözünden dolayı, «Bulûğa ermeden yetim kın
evlendirmek sahih değiidir,» demiştir.«Emir ancak bulûğ çağına geldikten
sonra taleb edilir, çünkü çocuğun iznini istemenin bir anlamı yoktur.»
Bir şahsın, hem erkek
ve hem de kadına velayet hakkı bulunması halinde, akdi üzerine alması caizdir.
Dedenin vekil olması durumunda olduğu gibi bir oğlunun küçük kızını diğer
oğlunun küçük oğluyla evlendirmesi hakkı vardır,
İki durumda velayet
kadıya geçer.Birincisi, veliler ihtilafa düşerlerse.İkincisi, veli mevcut
olmadığı zaman.Velinin mevcut olmadığı, velinin mutlak olarak bulunmaması
veya gayb olmasıyla dqğruluk kazanır.
Denklik mevcut olup,
bulûğ çağma eren kadın nza gösterirse, kadının ve onunla evlenmek isteyenin
bulunduğu beldenin dışında bulunduğu zaman yakın bir mahalde bulunsa bile gaib
olmaları sebebiyle velilerinden hiçbirisinin hazır olmaması halinde hakimin
akdi yapması hakkı vardır.Ancak kadın ve onunla evlenmek isteyenin gaib olan
velinin gelmesini beklemeleri hali müstesnadır.Müddet uzasa bile kadının
gaibde olan velisini bekleme hakkı vardır.Amma kadının rızası olmaması
durumunda veliyi beklemenin bir anlamı yoktur.
Hadisde şöyle
geçmektedir: «Üç şey sonraya bırakılamaz.Onlar, vakti geldiğinde namaz,
hazırlandığında cenaze, dengi bulunduğunda bekâr kızdır.» (Hadisi Beyhakî ve
diğerleri Alî'den rivayet etmişlerdir.Hadisin senedi zayıftır.Bu konudaki
hadislerin tümünün sahih olmadıkları ortaya çıkmıştır ki, bir Örneği de bu
hadistir.)
Vekâlet, insanlann
birçok muamelelerinde ihtiyaç duydukları için bazan da olsa caiz oİan
akidlerdendir.Fakihlere göre; İnsanın kendisinin yapmasının caiz oiduğu her
akidde başkasını vekil etmesi caizdir.Mesela satış, kira, hakların alınması
ve hak arama da-valannda, evlendirme, boşama ve vekil kabul olunan diğer bütün
akidlerde olduğu gibi.Nebî aleyhisseiam, ashabından bazısına nîs-betle
evlenmek akdinde vekil rolünde bulunurdu.
Ebû Davud'un Ukbe bin
Amir'den rivayet ettiğine göre Nebi aleyhisseiam bir adama cSeni falanca
kadınla evlendirmeme razı gelir misin?» diye sorar.Adam «Evet» deyince bu
sefer kadına «Seni filan erkekle evlendirmeme razı mısın?» diye sorar.Kadın
da «Evet» deyince, Rasûlüllah nikahlarını kıyar.Adam kadınla zifafa girer.
Kadına mehir ve başka bir şey vermeyen bu adam Hudeybi-ye gününde bulunmuş ve
kendisine Hayber'den bir hisse verilmişti.Adamın vefatı yaklaşınca şöyle dedi:
«Rasûlüllah beni filan kadınla evlendirdi.Ben o kadına mehirden bir pay
ayırmadım ve birşey de vermedim.Şimdi sizi şahid tutarak, Hayber'deki hissemi
o kadına mehir olarak veriyorum» dedi.Bunun üzerine kadın hissesini alarak
yüzbin dirheme sattı.
Bu hadiste iki taraf
adına vekil olmanın sahih olduğuna delil vardır.Ümmü Habîbe'den rivayet
olunduğuna göre «Bu kadın, Habeş'e hicret edenler arasındaydı.Necaşi'nin
yanında olduğu halde Necaşi onu Rasûlüllah ile evlendirdi.» (Hadisi Ebû Davud
rivayet etmiştir.)
Bu nikah muamelesinde
Rasûlüllah'in vekil kıldığı, Amr bin Ümeyye ed-Dâmeri Rasûlüllah'in vekili
olarak görev yaptı.Necasî ise, kadına mehrini vererek nikahı Rasûlüllah'a akd etti.
Erkeklerden âkil,
baliğ, hür olanları vekil tayin etmek sahihtir.Çünkü bu kişiler tam ehliyet
sahibidirler.Tam ehliyet sahibi olan herkes, kendi nefsini evlendirmeye
maliktir.Bu durumda olan herkesin de başkasını kendi adına vekil etmesi
sahihlir.Amma kişi ehliyetini kaybetmiş veya ehliyeti noksan ise; —deli,
çocuk, köle ve bunak gibi bunların başkasını vekil etme haklan yoktur.Çünkü
bunlardan hiçbirisinin kendi başına kendini evlendirme yetkisi yoktur..
Fakihler bulûğ çağına
ermiş, akıllı kadının nikahda sözüyle akdin gerçekleşmesi konusunda ihtilaf
bulunması hasebiyle kendini evlendirmekte vekil bırakmasının sahih olup
olmadığında ihtilâf etmişlerdir.
Ebû Hanife «Erkeğin
vekalet etmesi caiz olduğu gibi kadın da vekil bırakabilir.Çünkü akd yapmak
kadının hakkıdır.Bu hak devam ettiği müddetçe, nikâh akdini gerçekleştirecek
birisini vekil etmesi de kadının hakkın dandır.» demiştir.
Cumhur ulema ise şöyle
demişlerdir: «Her ne kadar daha önce geçtiği üzere kadının rızasını mutlaka
almak gerekiyorsa da velisinin vekâletini almadan kadının nikâhını akdetme
hakkı vardır.»
Bazı Şafiî âlimleri
baba ve dede ile diğer velilerin arasını ayırarak şöyle demişlerdir: «Baba ve
dedeyi vekil kılmaya ihtiyaç yoktur.Diğer velileri ise muhakkak kadının vekil
kılması gerekir.»
Vekâletin mutlak ve
mukayyed olması caizdir.
Mutlak vekâlet: Bir
şahsın, evlenmek konusunda muayyen bir kadmla, mehirle veya mehirden muayyen
bir mikdarla kayıtlamadan diğerini vekil etmesidir.
Mukayyed ise: Kişiyi,
evlenmesi konusunda vekil kılarak bu vekâleti belli bir kadın veya kusurlu bir
aileden bir kadınla veya muayyen bir mikdar mehirle kayıtlamasıdır.
Mutlak vekâletin
hükmü, Ebu Hanife'ye göre vekâletin hiçbir kayıtla kayıtlanmamasıdır.Şayet
vekil, müvekkilini kusurlu veya denk olmayan bir kadınla veya mehri misilden
fazla bir mehirle evlendirirse caiz olup, akd sahih ve geçerli olur.Çünkü
mutlak vekâletin gereği budur.
Ebü Yusuf ve Muhammed
ise kadının sağlam olması, denk olması ve mehri misil gerekmesi şartlarıyla
kayıtlanması gerekir.» demişlerdir.Normal olarak insanlann farkına varmadığı
az ilaveyle mehri misli tecavüz edebilir.
Ebû Yusuf ve
Muhammed'in delilleri şudur: «Başkasını vekil eden kişi kendisi için daha iyi
olanı yapsın dîye vekil eder.Başkasını vekil ederken kayıt koymaması vekilin
herhangi bir kadını almasını gerektirmez.Çünkü vekâlet vermek .vekâlet verene
mehrî misille uygun bîr kadın seçmeyi gerektirir.Vekilin bu manayı düşünmesi
ve bunu nazar-i itibara alması gerekir.Çünkü örfen bilinen şart, koşulmuş
sayılır.* Bu görüş güvenilecek en doğru görüştür.
Mukayyed vekâletin
hükmüne gelince, mukayyed vekalette konulan kayıtlara muhalefet etmek caiz
değildir.Ancak koşulan şart-; lann daha güzelini yaparsa, meselâ vekilin
seçtiği kadın şart koşu-.landan daha güzel ve daha faziletli olursa veya şart
koşulan me-hirden daha az mehirle anlaşma yaparsa bu durumlarda mukayyed
şartlara muhalefet edilebilir.Şayet muhalefet bunların dışındaki hususlarda
olursa akd sahih olup, müvekkiline akde uyması lâzım gelmez.Dilerse bu akdi
caiz görür, dilerse reddeder.
Hanefîler şöyle
demişlerdir: Eğer vekâlet veren kadın ise ya belli bir konuda adamı vekil etmiş
veya belli olmayan bir meselede vekil etmiştir.Eğer birincisi ise, ister eş
seçme bakımından, isterse mehir bakımından olsun kadının koştuğu bütün
şartlara vekilin uyması zorunludur.Eğer ikincisi ise: Yani kadın vekiline
«Beni bir adamla evledirmeye seni vekil ettim» der de; o da kadını kendisine,
babasına veya oğluna nikahlaması durumu gibi, kadın belli olmayan mutlak
evlendirmeyi vekiline emrederse, bu işte töhmet bulunacağı için akd sabit
olmaz.Şayet böyle bir durum olsa bile akdin gerçekleşmesi kadının iznine bağlı
olur.Eğer vekil, kadını zikredilenin dışında yabancı birisiyle evlendirirse,
şayet koca denk bir kişi olup, mehir de mehri misil olursa, kadın ve velisi
için akdi bozma hakkı yoktur.Eğer koca denk olup, mehir mehri misilden az
olursa, burada fahiş bir aldatma olduğundan akd geçerli olmaz.Bilâkis kadının
ve velisinin İcazetine bağlı olur.Çünkü kadın ve velisi bu konuda hakka
sahiptirler.Eğer koca denk olmazsa, mehir, ister mehri misilden çok, ister
az, isterse ona denk olsun akd fasid olup bu akde icazet gerekmez.Çünkü fasid
akdlerde icazet geçerli olmayıp, kadının iznine bağlı durumlarda geçerli olur.
Evlilikte vekâlet,
diğer akidlerdeki vekâletten farklıdır.Evlilikte vekil bir elçi ve evlenme
sözünü açıklayandan başka birşey değildir.Bü bakımdan evlilikten doğan haklar,
vekil olan kişiye geçmiş olmaz.Vekilden mehir talep edilmez.Kadının vekili
olduğu zaman vekil kadını kocasının itaatına sokmaya zorlanamaz ve kadının
izni dışında onun mehrini alamaz.Ancak kadın izin verirse, kadının bu izni
mehri almaya onu vekil kılmış sayılır.
«Kefâet», denklik ve
benzerlik demektir.Evlilik bahsindeki ke-fâetten maksat, koca ile kan arasında
denklik olması, mertebe bakımından eşit olmaları, içtimaî ortamda
birbirlerinin benzeri ahlâkta ve malda müsavi olmaları demektir.Şüphe yok ki
erkeğin mertebesi ile kadının mertebesinin müsavi olması, evlilik hayatının
daha başarılı olmasına sevkedeceği cihetle evliliği gevşemekten ve dağılmaktan
daha çok korur.
Fakat denkliğin hükmü
nedir? Denklik nereye kadar muteberdir?
İbn Hazm evlilikte
denkliğe itibar edilmez görüşünü savunarak şöyle demiştir: «Herhangi zina
etmeyen bir müslümanm, zina etmeyen müslüman bir kadınla evlenme hakkı vardır.»
îbn Hazm devamla şöyle
demiştir: «Bütün Müslümanlar kardeştir.Nesebi belli olmayan bir zencinin
çocuğunu Haşimî kabilesinden halifenin kızıyla evlendirmek haram olmadığı
gibi, zina etmediği müddetçe fasıklığm son noktasına gelmiş bir Müslüman, yine
zina etmediği müddetçe, bir fasık Müslüman kadına denktir.Bunun delili
«Mü'minler ancak kardeştir.» ayet-i kermesidir.Yine Allah-u Teâlâ tüm
Müslümanlara hitaben şöyle buyuruyor: «Kadınlardan hoşunuza gidenleri
nikahlayın.» (Nisa: 3).Allah-u Teâlâ kadınlardan haram olanları bize
açıkladıktan sonra «Bunların dışındakiler size helâl kılındı» (Nisa: 24)
buyurmuştur.Rasûlüllah daha sonra Mü'minlerin annesi olan Zeyneb'i kölesi
Zeyd'e nikahlamış ve Mikdad'ı Abdul Muttalib oğullarından Zübeyr'in kızı
Dabâ'a ile evlendirmiştir.Fasık erkek ve fasık kadınla ilgili görüşümüze
gelince; bize karşı olanların fasık erkeği ancak fasık kadınla, fasık kadını da
ancak fasık erkekle nikâhlamaya cevaz vermeleri gerekir ki, bu sözü hiçbir
kimse söylememiştir.Halbuki Allah-u Teâlâ «Mü'minler ancak kardeştir.»
(Hücurat: 10) ve yine «Mü'min erkeklerle Mü'min kadınlar birbirlerinin
velileridir.» (Tevbe: 71) buyurmuştur.»
Alimlerden bir cemaat
eşler arasında denkliğin muteber olduğunu fakat denkliğin sadece ahlâk ve
doğruluğa mahsus olduğunu söylemişlerdir.Bu durumda nesebe, sanata, zenginliğe
veya başka birşej'3 itibar edilmez.Nesebi olmayan iyi bir kişinin neseb sahibi
bir kadınla, düşük meslek sahibinin kadri yüksek bir kadınla evlenmesi, makamı
olmayanın makam ve şöhret sahibi bir kadınla, fakir birisinin iffetli ve
müslüman olduğu müddetçe zengin varlıklı bir kadınla evlenmesi caizdir.
Evlilik, kadının rızasıyla olduğu müddetçe, akdî üzerine alan velînin
bulunmasıyla beraber, kadın ve erkek derece bakımından eşit olmasalar bile,
velîlerden hiçbiri-sinin itirazı ve ayrılmaları isteme haklan yoktur.
Eğer erkekte doğruluk
şartı bulunmazsa, saliha bir kadına denk olmaz.Bu durumda kadının, bekâr ise
ve babası onu fasıkla evlendirmeye zorluyorsa, nikâh akdini feshetmeyi, isteme
yetkisi vardır.
Bidayet'ül-Müctehid
kitabının yazan îbn Rüşd şöyle demiştir: «Maliki mezhebinde; babası, bekâr olan
kızım içki içenle ve fâsık ile evlendirirse, kadının bu evlenmeye mani olması
hakkının bulunduğu konusunda ihtilaf edilmemiştir.Bu davaya hakim bakar ve
aralanm ayınr.Kızını malı haram olan kişiyle veya boşanmayla ilgili çok yemin
eden kişiyle evlendirmesi durumu da aynıdır.Malikîler aşağıdaki rivayetlerle
bu görüşlerine delil getirmişlerdir.
1- Allah-u
Teâlâ söyle buyurmuştur: «Ey İnsanlar doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi
milletlerve kabileler haline koyduk ki birbirinizi
kolayca tanıyasuuz.Şüphesiz Allah katında en değerliniz ona karşı gelmekten
en çok sakınanınizdır.» (Hucurat: 13).Bu ayette insanların yaradılışta ve
insani değerlerde müsavi olduklan takrir edilmektedir- Bir kimse Allah'ın ve
in-sanlann hakkını eda etme hususunda Allah'tan en çok korkması dışında
başkasından daha üstün değildir.
2- Tirmizî'nin
hasen bir senetleEbû Hatera
el-Mûzenî'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurmuştur: «Dininden ve fihlfllrrnHnn razı olduğunuz kimse size geldiği
zaman onu evlendirin.Eğer böyle yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir
fesat çıkarmış olursunuz.» Ashab, «Ya Rasûlüllah, eğer bu kişide fesat olursa
ne olacak?» diye sorunca, Ra-sûlullah üç defa «Dini ve ahlâkından razı
olduğunuz birisi size gelince onu evlendirin.» buyurdular.Bu hadisle
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem velilere, velisi bulunduklan kişileri,
din, emanet ve ahlâk sahibi kişiler istedikleri zaman onlarla evlendirmelerini
emretmiştir.Eğer güzel ahlâk sahibiyle evlendirmeyerek bu görevi yerine
getirmez, hesab, neseb, makam ve mala rağbet ederlerse yeryüzünde sonu
gelmeyen bir fitne ve fesat meydana gelir.
3- Ebû
Davud'un, Ebû Hûreyre'den rivayet ettiğine göre Rasûlüllah sallallahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ey Beya-da oğullan, Ebû Hind'i evlendirin ve
ondan kız isteyin.»
Mealim'üs-Sünen
kitabında yazan şöyle demiştir: «Bu hadis-de, denkliği sadece dinde arayıp,
başka şeyde aramayan îmam Mâlik ve onun görüşünü benimseyenlere delil vardır.
Ebû Hind, Beya-da oğullarının kölesi olup, onlardan değildir.*
4-
Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Zeyneb binti Cahş'i, Zeyd bin Haris'e
istedi.Zeyneb ve kardeşi Abdulah, Kureyşli ve Rasûlüllah'in amcasının km
olduğu için onunla evlenmekten kaçındı.Aynı zamanda Zeyneb'in annesi Abdul
Muttalİb'in kızı Umeyye oiup, Zeyd ise daha önce bir köle-idi.Bunun üzerine şu
ayet-i kerime nazil oldu: «Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman inanan
erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.Allah'a ve Rasûlüne
baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış-olur.» (Ahzâb: 36).Bu ayet
inince Zeyneb'in kardeşi Rasûlüllah'a «Dilediğini emret» dedi ve Zeyneb'i Zeyd
ile evlendirdi.
5- Huzeyfe, Salim'i, Velid bin Utbe bin
Rebî'anın kızı Hind ile evlendirdi.Salim, ensardan bir kadının kölesiydi.
6- Bilâl bin Rebah, Abdurrahman bin Avf'ın
kızkardeşiyle-evlendi.
7- Ali
(r.a.) evlilikte denklik konusu sorulunca şöyle cevap verdi: «insanlar
birbirlerine denktirler.Arabi, Acemi, Kureyşlisi, Haşimisi, müslüman olup, iman
edince birbirine denktirler.İşte bu görüş îmami Malik'indir.
Şevkânî şöyle
demiştir: «Ömer.îbn Mes'ud, Muhammed bin Şirin ve Ömer bin Abdülaziz'den
rivayet olunup, Îbn Kayyım'in tercih ettiğine göre şöyle demiştir:
«Rasûlüllah'ın verdiği hükmün gerektirdiğine göre denk olmada dinde asalet ve
olgunluğa itibar edilir.Bunun için Müslüman bir kadın, kâfirle, iffetli kadın
facirle evlendirilemez.Ancak Kuran ve sünnet bunun dışında denkliğe itibar
etmemiştir.»
îslâm, müslüman bir
kadının zinâkâr, pis biriyle evlenmesini haram kılmış, neseb, sanat, zenginlik
ve mesleke itibar etmemiştir, îffetli bir müslüman olduğu zaman daha önce köle
olan birisi zengin nesebli bir kadınla evlenebilir.Rasûlüllah Kureyşli
olmayanla-nn Kureyşiilerie, Haşimî olmayanların Haşimilerle, fakirlerin zengin
kadınlarla evlenmelerine cevaz vermiştir.
Malikîler ve daha Önce
işaret ettiğimiz, onların dışındaki diğer âlimler, denkliğin doğruluk ve iyi
olmakta aranacağı, diğer hususlarda aranmayacağı görüşünde olup, bunların
dışındaki fakihler doğruluk ve iyi halle birlikte başka şartlar da
aramışlardır.
Meselâ, fasık bir
kimsenin iffetli bir kadınla evlendirilemeye-ceği görüşünde olmakla beraber
ancak denkliği sadece buna ait kıl-mayıp, itibar edilmesi gereken başka şartlar
da koşmuşlardır.
Biz bu şartlara
aşağıda kısaca işaret ediyoruz:
Birincisi Neseb:
Araplar birbirlerine denk, Kureyşliler birbirlerine denktir .Acem, Arab'a
denk olmadığı gibi, Arap da Kureyş-liye denk değildir.Bu görüş sahiplerinin
delili:
1- Hâkim'in
Ibn Ömer'den rivayet ettiğine göre RasûlüIIah şeyle buyurmuştur: «Araplar,
kabile kabile, mahalle mahalle, kişi kişiye birbirlerinin dengidir.Ancak
kıldan giyim eşyası yapanlar, kan alanlar müstesnadır.»
2- Bezzar'in
Mu'âz bin Cebel'den rivayet ettiğine göre Nebî aleyhisselâm söyle buyurmuştur:
«Araplar birbirlerinin dengi, köleler de birbirlerinin dengidir.»
3- Ömer'den rivayet olunduğuna <?Öre o şöyle
demiştir: «Şeref sahiplerinin denginden başkasıyla evlenmelerini muhakkak engellerim,»
{Hadisi Dârekutnî rivayet etmiştir.)
Yukarda geçen îbn Ömer
hadisine gelince,.îbn Ebî Hâtem bu hadisi babasına sormuş, babası «Bu söz
yalandır, aslı yoktur.» demiştir.-
Dârekutnî «Milel»
kitabında «Bu hadis sahih değildir.» demiştir, îbn Abdülber de hadisin münker
mevzu olduğunu söylemiştir.Muâz hadisine gelince, bunun ravilerinde Süleyman
bin Ebul Cevn var ki, îbn ul Kattan «Bu zat tanınmamaktadır.Sonra bu hadis
Ha-üd bin Mâdan'm Muaz'dan rivayetidir ki bu zat Muaz'dan hadisi işitmemiştir.
Sahih olan neseb konusunda denklik hakkında hadisin sabit olmadığıdır»
demiştir.
Şati'î ve Hanefiler,
zikredilen şekilde nesebde denkliğin muteber c-'ması konusunda ihtilaf
etmediler.Fakat onlar Kureyşliler arasındaki fazilet konusunda ihtilaf
ettiler.Hanefiler Kureyşli bir erkeğin Haşimî bir kadına denk olduğu
görüşündedirler.Şafiîlere gelince, onların mezheplerinde sahih olan
Kureyşli'nin Haşimi ve Muttalib oğullarından bir kadına denk olmadığıdır.Bu
görüşlerine Vasile bin Eska'nm rivayet ettiği şu hadisle delil getirmişlerdir.
Ki Rasûlüllah şöyle buyurmuştur: «Allah-u Teâlâ İsmail oğullarından Kinane
kabilesini, Kinane kabilesinden Kureyş'i, Kureyş'den Haşim oğullarını, Haşim
oğullarından da beni seçmiştir.Ben hayırlıyım, ben hayırlıyım, ben
hayırlıyım.» (Hadisi Müslim rivayet etmiştir.) Hafız Fetih kitabında şöyle
demiştir: «Sahih olan Haşim ve Muttalib oğullarının diğerlerine takdim
edilmesidir.Bunların dışındakiler birbirine denktir.» Gerçek 'se bunun
hilâfinadır.Çünkü Nebî aleyhisselâm Osman bin Affan'ı iki kızıyla, Ebûl-As bin
Rebi'i Zeynep'le evlendirmiştir.Bunların ikisi de Abduşşems oğullann-dandır.Allah
(r.a.) kızı Ümmü Gülsüm'ü Ömer (r.a.)1a evlendirmiştir.Ömer (r.a.) ise 'Adevî
aşiretindendir
ilim şerefi bütün
neseplerin ve şereflerin üstündedir Alim olan kişi nesebi ne olursa olsun,
isterse nesebi belli olmayan bir kişi bile olsa, herhangi bir kadına denktir.
Çünkü RasûlüIIah şöyle buyurmuştur: «insanlar, altın ve gümüş madenleri gibi
madenlerdir.Ca-hiliyet devrinde hayırlı olanınız fakih olunca, İslâm'da da
hayırlı-nızdır.» Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Allah içinizden inanmış
olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin.» (Mücadele:
11).«De ki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» (Zûmer: 10) Bu ayetler
Araplara nisbetledir.Arapların dışındaki acemlere gelince dendi ki onlar
arasında nesebde denklik muteber değildir.Şafiî ve Şafiîlerin çoğundan
rivayet olunduğuna göre Araplara kıyasla, onların da arasında nesebde denklik
muteberdir.Çünkü onlar da kadının nesebi belli olmayan birisiyle
evlendirilmesini ayıplarlar.Böylece illet bir olduğu için Arap olmayanlar da
Arapların hükmünü alır.
İkincisi; Hürriyet:
Köle, hür bir kadına denk değildir.Azad olan da aslen hür olan kadına denk
değildir.Yine babalarından birisi köle olmuş erkek, hiç köle olmayan ve
geçmişlerinden birisi köle olmayan kadına denk sayılmaz.Çünkü hür kadına,
kölenin veya geçmişlerinden birisi köle olanın emri altında bulunması ona ayıp
ve kusur gelir.
Üçüncüsü; İslâm: Yani
asaleten Müslüman olmadı.Bu şart Arapların dışındakilerde muteberdir.Araplara
gelince; onlarda bu şart muteber değildir.Çünkü Araplar nesepleriyle Övünmekle
yeti-n«rek asaletlerinin îslâm olmasıyla Övünmezler.Arapların dışındaki köle
ve yabancılara gelince, bunlar asaletlerinin Müslüman olmasıyla Övünürler.
Bunun üzerine kadın Müslüman olup, babası ve dedeleri de Müslüman olursa,
babası ve dedesi Müslüman olmayan erkeğe denk değildir.Babası Müslüman olan
kadına, babası Müslüman olan erkek denktir.Babası ve dedesi.Müslüman olan
erkek, babası ve dedeleri Müslüman olan kadına denktir.Çünkü kişi ancak babası
ve dedesiyle tanınır.Bundan fazlası ise dikkate alınmaz.Ebû Yusuf'a göre,
babası Müslüman olan erkek, babası Müslüman olan kadına denktir.Çünkü Ebû
Yusuf'a göre, kişinin tanınması babasının zikredilmesiyle tamam olur.Ebû
Hanife ve Muhammed'e göre ise kişinin tanınması ancak babası ve dedesiyle belli
olur.
Dördüncüsü; Zanaat:
Kadın şerefli bir zanaatla meşgul olan bir aileden ise, düşük meslek sahibi
birisi ona denk olamaz.Meslekler birbirine yakın olursa farklı olmalarına
itibar edilmez.Mesleğin şerefli ve düşük olmasında örfe itibar edilir.Bir
yerde ve bir zamanda şerefli olan bir meslek bazan başka yerde ve başka zamanda
düşük meslek sayılabilir.Meslekde denkliğin muteber olduğunu söyleyenler
«Araplar birbirlerinin dengidir...» hadisini delil getirmişlerdir.Ahmed bin
Hanbel'e «Sen bu hadisi zayıf saydığın halde nasıl onu kabul ediyorsun?» diye
sorulunca, Ahmed bin Han-bel «Tatbikat bu şekilde olmaktadır.» diye cevap
verdi.
Muğnî kitabında yazan
şöyle demiştir: «Yani mesleğin şeref ve düşüklüğü halkın örfüne muvafık
olmasıyla ölçülür.Yüksek sanat ve şerefli meslek sahipleri kızlarım dokumacı,
derici, çöpçü, gübreci gibi düşük meslek sahipleriyle evlendirmeyi kendileri
için bir noksanlık kabul ederler, insanlar adeten bu işi ayıp sayarlar.Böylece
bu nesepteki noksanlığa benzemiş olur.Bu görüş Şafiîler, Hanefilerden Muhammed
ve Ebû Yusuf, bir rivayete göre Ahmed ve Ebû Hanife'nin görüşüdür.Bir
rivayete'göre Ebû Yusuf «Ancak kişinin mesleği fahiş bir şekilde düşük olması
dışında mesleğe itibar edilmez» demiştir.
Beşincisi; Mal :
Şâfiüerde mal konusunda ihtilâf vardır.Bazı Şafiîler mala itibar edilir
demişler.Bunlara göre fakir, zengine denk değildir.Çünkü Rasûlüllah «Şeref
mal ile, iyilik ise takva iledir.» buyurmuştur.Bu hadîse göre «Fakirin
nafakası zenginin na? fakasmdan düşüktür.» demişlerdir.Şafii'lerden bazıları
mala itibar edilmez demişlerdir.Çünkü mal gelip geçici olup, kişilik sahipleri
onunla iftihar etmezler.Bu konuda şairin şu şiirini okumuşlardır: «Bir zaman
fakir düştük ve sıkıntılı bir hayat yaşadık.Allah her ikisini de bize
gösterdi.Fakat zengin olduğumuzda akrabalarımıza kötülük yapmadık- Fakirlik de
bizim nesebimizi alçatmadı.»
Hanefîlere göre mala
İtibar vardır.Malda muteber olan mehir ve nafaka parasına malik olmaktır.
Hatta bunların ikisine veya birisine malik olmazsa denklik gerçekleşmez.
Mehirden murad, hemen verilmesi örfen sabit olan miktardır.Bunun dışındaki
mehir se sonraya bırakılan mehirdir.Ebû Yusuf'dan rivayet olunduğuna göre, Ebû
Yusuf malda mehire kadir olmayı değil, nafakaya kadir olmayı benimsemiştir.
Çünkü mehİrde kolaylık göstermek geçerlidir.Kişi babasının zenginliği ile
mehre kadir sayılır.Denklikte mala itibar etmek Ahmed'den bir rivayete
göredir.Çünkü yoksulluk içindeki koca kadının nafakasını veremeyeceği ve
çocuklarına bakamayacağı için zengin kadına zarar verebilir, insanlar fakirliği
bir noksanlık olarak görürler.Nesebde övündükleri gibi mai-da da nesebden daha
fazla birbirleriyle övünürler.
Altıncısı; Ayıplardan
salim olmak: Şafi'î'nin ashabı ve îbn Nasr'ın Malik'ten zikrettiğine göre İmam
Malik; ayıplardan salim olmayı denkliğin şartlarından saymıştır.Kendisinde feshi
gerektirecek bir ayıb olan ayıplardan salim olan kadına denk değildir.Eğer
feshi gerektirecek bir ayıb.bulunmayıp, körlük, bir azası eksik ve çok
çirkinlik gibi nefret ettirici bir ayîb bulunması durumunda iki görüş vardır.
Revyanî nefret ettirici durumlara sahip kişi kadına denk değildir demiş,
Hanefî ve Hanbelîler ise, bunu dikkate almamışlardır.
Muğni kitabında
geçtiğine göre: Ayıplardan salim olmak denklik şartlarından değildir.Çünkü
kişinin ayıplı olmasının nikâhı bozmadığında ihtilaf yoktur.Fakat bu durum
kadın için muhayyerlik gerektirir.Velileri için değil.Çünkü aybm zararı
kadına mahsustur.Ancak velisi için kadirim deli, alaca hastalığı ve cüzzamlı
ile evlenmesini men hakkı vardır.
Evlilikte denklik
sadece koca için geçerli olup, kadm için geçerli değildir.Yani kadına denk
olması, eşit olması şart koşulan sadece erkektir.Kadının erkeğe denk olması
şart koşulmaz.
Bunun delili :
Nebî aleyhisselâm
şöyle buyurmuştur: «Yanında bir cariye plan onu güzelce okutur, öğretir ve ona
İyilik eder de sonra onu azâd ederek evlenirse kendisine iki ecir vardır.*
(Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir.)
Nebî aleyhisselâmm
mertebesine denk olacak kimse yoktur.Halbuki o Arap kabilelerinden
evlenmiştir.Daha Önce Yahudi olup, sonra Müslüman olan Huyey'in kızı Safiyye
ile evlenmiştir.
Yüksek mertebe sahibi
kadının kendisine denk olmayan bir erkekle evlendiği zaman kendisi ve velisi
olan kişiler bu işi ayıp sayarlar.Ama şerefli bir kocanın mertebe bakımından
kendinden dü-şük olan ve bulunma itibarı olmayan bir kadınla evlenmesi ayıplanmaz.
Cumhur fukahaya göre
denklik kadın ve velileri için bir haktır.Velinin, kadım kendi nzasi ve diğer
velilerinnzası olmadan denk olmayan
birisiyle evlendirme hakkı yoktur.Çünkü kadını denk olmayan birisiyle
evlendirmek hem kadım hem de velileri aşağılık duygusuna iter.Onun için
hepsinin nzası olmadan bu evlendirme caiz olmaz.Eğer kadın razı olur ve
velileri de razı olursa evlendirmek caizdir.Çünkü onların hakkını korumak
için bu engel konmuştu.Onlar razı olunca engel de kalkmış olur. Şafiîlere göre bu hak o anda velisi olan
kişiye aittir.Bir rivayete göre, İmam Ahmed bütün velilerin uzak olsun yakın
olsun, denklik haklan vardır, içlerinden birisi razı gelmezse nikâh akti fesh
olur demiştir.Ahmed'den başka bir rivayete göre ise, denklik Allah'ın hakkıdır.
Şayet kadın ve velileri denklik şartını kaldırmaya razı olsalar bile onların bu
nzası sahih olmaz demiştir.Fakat bu rivayet îmam Ahmed'den gelen
rivayetlerinbirinde olduğu gibi denkliğin dinden başka bir konuda
geçerli olmadığı rivayetidir.
Denkliğin bulunması
akd yapılırken muteberdir.Şayet akdden sonra denklik vasıflarından bir tanesi
bozulursa bu zarar vermez.Olacak olan birsey denkliği değiştirmez ve evlilik
akdine tesir etmez.Çünkü evlenmenin şartlan akd zamanı muteberdir.
Eğer evlenme sırasında
şerefli bir meslek sahibi olan veya ailesine infaka kadir olan iyi bir kişinin
sonradan dununu değişir de düşük bir meslek seçer, ailesine bakmaktan aciz
kalır veya evlendikten sonra Allah'ın emrine karşı gelirse, nikâh akdi,
kıyıldığı şekli üzere devam eder.Şüphesiz zaman değişmekte, insan aynı hâl
üzere kalmamaktadır.Kadının vaki olacak şeyleri kabul etmesi, sabredip takva
göstermesi gerekir.İşte bu, üzerinde sebat edilmesi gereken işlerdendir.
[1] Ödeyeceği para karşılığında azad olacak olan köle.292.
[2] Talak-ı bâln ve talak-ı ric'i için bkz.«Talak bölümü..
[3] Mısır'da uygulanan hükümler.İlk olarak 13 eylül
1933’te Şer'i Tanta mahkemesinin aldığı şu kararlardır:
1- Kız isteyenin, mehir
yerine saymadan vermiş olduğu eşyalar hediye sayılır.
2- Hediye hükmen ve manen
hibe gibidir.
3- Hibe, kişinin eline
aldığı anda sahip olduğu bir akiddlr.Kendisine hibe edilen kişi, hibe edilen
malda satmak, almak ve diğer muameleler gibi muamele yapabilir ve bu muamelesi
geçerli olur.
4- Hibe edilen malın, helâl
olması veya harcanması, hibeden dönmeye
manidir.
5- Hibe eden, eğer
mevcutsa, ancak hibe ettiği malın aynısını talep edebilir.
[4] Nisa süresinin 23.ayeti ise şöyledir:
«Femâ'stemta'tüm bihi minhünne fe-âtühünne ücûrahünne faridaten: O halde
onlardan ne kadar yararlandınızsa, ona Karşılık kesilen ücretlerini bir hak
olarak verin.»
[5] Seyyid Sabık'ın Mısır'a ait olan bu bölümdeki
incelemesini dipnot olarak vermeyi daha uygun bulduk, (çev.)
Mısır Mahkemelerinde Geçerli
Olan Tatbikat
Şu anda mahkemelerde, 1920
senesinde çıkarılan kanunun 9.madde.sinin koyduğu hükümlerle âmel
edilmektedir: «Erkekte evlenmeden önce kadının bilmediği veya evlendikten sonra
meydana gelip te razı olmadığı delilik, cüzzam ve alaca Hastalığı gibt, erkeğin
kurtulması mümkün olmayan veya bir zaman sonra ancak kurtulması mümkün olabilen,
beraber kaldıkları takdirde zarar görmeleri söz konusu olan herhangi bir ayıp
bulunursa, kadın için ayrılma hakkı sabit olur.Eğer kadın ayıpları bildiği
hâlde onunla evlenir veya akldden sonra ayıp meydana gelir de, kadın açıktan
veya delâlet yoluyla ayıbı Öğrendikten sonra razı gelirse ayrılma talebinde
bulunmak caiz olmaz.Bu durumda ayrılma, talakı bain sayılır.Ayıbın
öğrenilmesinde ve görülen zararın ölçüsü hakkında, bu İşten haberi olanların
bilgisine başvurulara
Hanefilere göre; Akıllı yaşlı
kadının, aralarında denklik bulunmadan ve yakın akrabalarının rızası olmadan,
normal mehirden daha az bir me-hlrle kendi bağına evlenmesi de bu konuya girer.
Yine baba ve dede bulunmadığı zaman bunların dışındaki veliler, yaşı küçük
erkek veya kızı evlendirirler, evlilik denk olur ve normal mehir de konursa,
bu evlilik sabit olmaz.Bu konu velayet bahsinde tafsilatlı bir şekilde
gelecektir.
Kanunen Evlilik Davasına
BakmanınŞartlan
Beşeri kanunları yapanlar
evlenme davalarına bakmak İçin bir takım şartlan uygun görmüş, başka yönden ise
evlilik akdiyle birleşmenin resmi olması İçin başka şartlar koymuşlardır.
Faydasına binaen bunları aşağıda özetliyoruz: Evlenme Davasına Bakmak İçin
Yanlı Evrakın Geçerli Olması
Şer'l mahkemelerin tertibi
ve onlarla ilgili icraat talimatnamesine mahsus 1931 senesi 78 Nolu kanunun,
resmi 99.maddesinin dört fıkrası bu mesele hakkındadır:
Miladi1911 senesinden önceki
hadiselerde, taraflardan birinin vefatından sonra mahkeme ister taraflardan
birisi tarafından açılsın isterse başkası tarafından açılmış olsun, doğru
olduğuna dair tezvir şüphesi bulunmayan sağlam bir evrak olmadıkça, evlenme,
boşanma ve bunlarla ilgili ikrar davalarının inkarına mahkemelerce bakılmaz.
Bununla beraber yanlız 1897 senesinden önce geçen olaylardan taraflardan
birisinin mahkemeye başvurmasıyla, şahidler huzurunda ve evli oldukları
genellikle yaygın bir şekilde bilinmiş olması şartıyla evilUk ve evliliği
ikrar (îsbat) etme davalarına bakmak caizdir.
(1911 senesinden sonra vuku
bulan hadiselerde taraflardan birisi veya başkaları tarafından, yukarıda zikri
geçen hususlarda açılan davalara bakmak caiz değildir.Ancak, evlilik resmi
bir evrakla sabit olursa veya evrakın tamamı ölenin kendisi tarafından
yazılmışsa ve üzerinde de imzası varsa o zaman bu evrak geçerli olur.
«Milâdi 1921 senesi Ağustos
ayının evvelinden İtibaren vaki olan olaylarda resmi vesikayla evliliklerinin
sabit olması dışında evlilik ve evliliğin ista ti İle ilgili davaların
inkarına bakılmaz.» Bu Maddeleri Açıklayıcı Sebepler Hakkında Aşağıdaki
Meseleler Zikredilmiştir:
Şer'I kaidelerden birisi,
verilen hüküm, zaman, mekân, olaylar ve şahıslan tahsis edebilir.
Veliyyülemrln bazı davalara bakmayı men etmesi ve zamanın durumuna ve
insanların ihtiyacına uyarak, hukuku boş şeyle uğraşmaktan ve zayi etmekten
korumak için bazı davalara bakması ve uygun gördüğü kayıtlarla kayıtlaması
hakkı vardır.Geçen asırlardaki fa-kihler de bu yol üzere yürümüşler ve bu
prensibi birçok hükümlerde tatbik etmişlerdir.Şer'l mahkemelerin 1897 ve 1918
senesi talimatnamesi, birçok tahsis maddelerini özellikle evlenme, boşanma ve
bunları ikrar dava.lanyia ilgili özel hükümler koyan meseleleri kapsar.
İki kist evlilikle
aralarında bir vesika bulunmadan anlaşırlar, sonra bir tarar evliliği inkâr eder,
diter taraf İse evlendiklerini hakimin önünde ispat etmekten aciz kalır...
Bazı maksatlı kişiler bu tip evliliği asılsız ve teşhir olarak görürler veya
evlenmenin Ispatlıgının kolaylığına, İslâm fıkhının evlenme için şahitlerin
bulunmasını yeterli görmesine dayanarak bu İddiada bulunurlar.Hatta kağıt
üzerinde yapılan evliliğin bükere sıhhati sabit olsa bile başka zamanda sabit
olmayacağı ifade edilmiştir.Şayet rehin akidlerinde ve vakıf belgelerinde
olduğu gibi evlilik akdi devamlı resmi bir vesikayla tesbit edilseydi bunlardan
hiçbirisi olmayacaktı.Halbuki, bu akidler evlenme akdinden daha düşük olup,
evlenme akdi tehlike bakımından onlardan daha büyüktür.îşte İnsanları bu yöne
sevketmek evlilik akdinin şerefini izhar etmek akdi İnkâr etmekten,
uzaklaştırmak, sayısız fesatlara mani olmak ve aile bağlarına saygı göstermek
için 99.maddeye 4.bir fıkra ilave edilmiştir. O fıkra, şöyledir :
«Milâdi 1931 senesi Ağustos
ayından itibaren vaki olan olaylarda resmi bir vesikayla sabit olmadığı bir müddetçe
inkâr edilen veya İkrar edilen evlilik davalarına bakılmaza..
Evlilik Davasına Bakmak İçin
Eslerin Taş Sının
Şer'i icraat
talimatnamesinin 99.maddesinin 5.fıkrası aynen şöyledir: «Kadının yası hicri
16 yaştan az veya erkeğin yaşı hicri 18 yaşdaa küçük olduğu zaman evlilik
davasına bizim emrimiz dışında bakılmaz.»
Bu Fıkrayı Açıklayıcı
Mahiyette Konan Esbabı Mucibe:
«Aktd zamanı kadının yası
16"dan az, erkeğin yaşı 18pden az olursa evlilik davasına bakılmaz.
Eslerin dava vaktinde bu yaşta olmaları veya bu yaşı geçmiş olmaları
müsavidir.»
insanlara kolaylık
olması, haklarının korunması, evlilik müessesesinin saygınlığı için evlilik
davalarına bakmayı men eden hususi bir madde haline getirildi.O'da eşlerin
her ikisinin veya bir tanesinin dava vaktinde sınırlanan yastan daha az
olmaları durumudur.
[6] Evlilik dolayısıyla hısımlık.
[7] Bu konuda ayrıca bkz: îmam Malik: Muvatta, Altuğ yy.
İst.C.2, s.119 ve Tecrid-i Sarih Tere.Diyanet yy.C.11.s.260-262.
[8] İslâm ülkesinin dışında ikamet eden ehil kitab.
[9] Allah Rasûlü Muhammed> Arapça Tere; Dr.Abdülhalim Mahmud.